20811. Metin
سورة الأنبياء قوله: {اقترب لِلنَّاسِ} : اللامُ متعلقٌ ب «اقترب» . قال الزمخشري: «هذه اللامُ لا تخلُو: إمَّا أَنْ تكونَ صلةً لاقترب، أو تأكيداً لإِضافةِ الحسابِ إليهم كقولك: أَزِفَ للحَيِّ رحيلُهم الأصل: أَزِفَ رحيلُ الحيِّ، ثم أَزِفَ للحيِّ الرحيلُ، ثم أزف للحيِّ رحيلُهم، ونحوه ما أوردَه سيبويه في باب» ما يثنى فيه المستقِرُّ توكيداً «نحو:» عليك زيدٌ حريصٌ عليك «، و» فيك زيد راغب فيك «، ومنه قولهم:» لا أبا لك «لأنَّ اللاَم مؤكدةٌ لمعنى الإِضافة. وهذا الوجهُ أغربُ من الأول. قال الشيخ: /» يعني بقولِه صلةً لاقتربَ أي: متعلقةً به. وأمَّا جَعْلُه اللامَ تأكيداً لإِضافة الحسابِ إليهم مع تقدُّمِ اللامِ ودخولِها على الاسمِ الظاهرِ، فلا نعلم أحداً يقول ذلك، وأيضاً فتحتاج إلى ما تتعلَّقُ به. ولا يمكن تعلُّقها ب «حسابُهم» ؛ لأنه مصدرٌ موصولٌ، لأن قُدِّم معمولُه عليه. وأيضاً فإنَّ التوكيدَ يكونُ متأخراً عن المُؤَكَّد، وأيضاً فلو أُخِّر في هذا التركيبِ لم يَصِحَّ. وأمَّا تشبيهُه بما أورد سيبويهِ فالفرقُ واضحٌ
Enbiyâ Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {اقترب لِلنَّاسِ} “İnsanlara yaklaştı” kavlindeki lâm harf-i cerri {اقترب} “yaklaştı” fiiline mütallaktır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Bu lâm iki durumdan uzak değildir: Ya {اقترب} fiilinin sılası (müteallakı)dır ya da şu sözündeki gibi hesabın onlara izâfetini tekit içindir: أَزِفَ لِلْحَيِّ رَحِيلُهُمْ (Kabileye göçleri yaklaştı). Sözün aslı: أَزِفَ رَحِيلُ الْحَيِّ (Kabilesinin göçü yaklaştı), sonra أَزِفَ لِلْحَيِّ الرَّحِيلُ (Kabileye göç yaklaştı), sonra da أَزِفَ لِلْحَيِّ رَحِيلُهُمْ (Kabileye göçleri yaklaştı) şeklindedir. Sîbeveyh'in 'müstakarrın tekit maksadıyla tekrarlandığı yerler' babında zikrettiği şu örnekler de buna benzer: عَلَيْكَ زَيْدٌ حَرِيصٌ عَلَيْكَ (Zeyd sana pek düşkündür sana) ve فِيكَ زَيْدٌ رَاغِبٌ فِيكَ (Zeyd sende isteklidir sende). Nitekim لَا أَبَا لَكَ (Babasız kalasıca!) sözleri de böyledir; çünkü lâm, izâfetin anlamını tekit etmektedir. Bu vecih, birincisinden daha gariptir.» Şeyh [Ebû Hayyân] demiştir ki: «Zemahşerî {اقترب} fiilinin sılası derken, yani ona müteallaktır demek istemiştir. Lâm harfinin öne geçmesi ve zâhir ismin başına gelmesiyle birlikte onu 'hesâb' kelimesinin insanlara izâfetinin tekidi saymasına gelince; böyle bir şeyi söyleyen birini bilmiyoruz. Ayrıca [bu durumda] lâmın müteallak olacağı bir unsura da ihtiyaç vardır. {حِسَابُهُمْ} “hesapları” kelimesine taalluk etmesi ise mümkün değildir; çünkü o masdardır, ma'mûlü ise onun önüne geçmiştir. Hem tekit, müekkidden sonra gelir. Hem de bu terkipte tehir edilseydi sahih olmazdı. Sîbeveyh'in zikrettiğine teşbih etmesine gelince, aradaki fark açıktır;
20812. Metin
فإنَّ «عليك» معمولٌ ل «حريصٌ» ، و «عليك» المتأخرةُ تأكيدٌ، وكذلك «فيك زيدٌ راغبٌ فيك» يتعلَّقُ «فيك» ب «راغبٌ» ، و «فيك» الثانيةُ توكيدٌ. وإنما غَرَّه في ذلك صحةُ تركيبِ حسابِ الناس، وكذلك «أَزِفَ رحيلُ الحيِّ» فاعتقدَ إذا تقدَّم الظاهرُ مجروراً باللامِ وأُضيف المصدرُ لضميرِه أنَّه من بابِ «فيك زيد راغب فيك» ، فليس مثلَه. وأمَّا «لا أبا لك» فهي مسألةٌ مشكلةٌ، وفيها خلاف، ويمكن أن يقال فيها ذلك؛ لأنَّ اللامَ فيها جاوَرَتِ الإِضافةَ، ولا يُقاس عليها لشذوذِها وخروجها عن الأقيسةِ «.
çünkü عَلَيْكَ (sana) lafzı حَرِيصٌ (düşkündür) kelimesinin ma'mûlüdür, sondaki عَلَيْكَ ise tekittir. Aynı şekilde فِيكَ زَيْدٌ رَاغِبٌ فِيكَ (Zeyd sana pek isteklidir sana) terkibinde فِيكَ (sana) lafzı رَاغِبٌ (isteklidir) kelimesine taalluk eder, ikinci فِيكَ ise tekittir. [Zemahşerî'yi] bu konuda yanıltan şey, حِسَابُ النَّاسِ (insanların hesabı) terkibinin sahih olması ve yine أَزِفَ رَحِيلُ الْحَيِّ (kabilenin göçü yaklaştı) terkibidir. Dolayısıyla zâhir isim lâm ile mecrur olarak öne geçtiğinde ve masdar da onun zamirine izâfe edildiğinde, bunun فِيكَ زَيْدٌ رَاغِبٌ فِيكَ babından olduğunu zannetmiştir; oysa bu onun gibi değildir. لَا أَبَا لَكَ sözüne gelince, o müşkil bir meseledir ve onda ihtilaf vardır; onda bunun söylenmesi mümkündür, çünkü oradaki lâm izâfetle yan yanadır. Ayrıca şâz olması ve kıyasların dışına çıkması sebebiyle ona kıyas yapılamaz.»
20813. Metin
قلت: مسألةُ الزمخشري أشبهُ شيءٍ بمسألةِ» لا أبا لَك «، والمعنى الذي أَوْرده صحيحٌ. وأمَّا كونُها مشكلةً فهو إنما بناها على قولِ الجمهورِ، والمُشْكِلُ مقررٌ في بابِه، فلا يَضُرُّنا القياسُ عليه لتقريرِه في مكانِه.
Ben derim ki: Zemahşerî'nin [zikrettiği] mesele, لَا أَبَا لَكَ meselesine son derece benzemektedir ve onun getirdiği mana da sahihtir. Onun müşkil olmasına gelince; o bunu cumhurun görüşü üzerine bina etmiştir. Müşkil olan husus kendi babında takrir edilmiştir; kendi yerinde takrir edilmiş olması sebebiyle ona kıyas yapmamız bize bir zarar vermez.
20814. Metin
قوله: {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُّعْرِضُونَ} يجوز أَنْ يكونَ الجارُّ متعلقاً بمحذوفٍ على أنَّه حالٌ من الضميرِ في» مُعْرِضُون «، وأن يكون خبراً للضمير، و» مُعْرِضون «خبر ثانٍ. وقولُ أبي البقاء في هذا الجارِّ» إنه خبرٌ ثانٍ «يعني في العددِ، وإلاَّ فهو أولٌ في الحقيقة. وقد يقال: لَمَّا كان في تأويلِ المفرد جُعِل المفردُ الصريحُ مقدَّماً في الرتبةِ فهو ثانٍ بهذا الاعتبارِ. وهذه الجملةُ في محلِّ نصبٍ على الحال من» للناس «.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُّعْرِضُونَ} “onlar ise gaflet içinde yüz çevirmektedirler” kavlinde: Câr-mecrûrun, {مُّعْرِضُونَ} kelimesindeki zamirden hâl olmak üzere mahzûf bir kelimeye müteallak olması caiz olduğu gibi zamirin haberi olması, {مُّعْرِضُونَ} kelimesinin de ikinci haber olması caizdir. Ebü'l-Bekâ'nın bu câr-mecrûr hakkında «o ikinci haberdir» demesi sayı bakımındandır; yoksa hakikatte o birinci haberdir. Şöyle de denilebilir: O müfred tevilinde olduğu için, sarih müfred mertebece öne alınmıştır; dolayısıyla bu mülahaza ile o ikincidir. Bu cümle, {لِلنَّاسِ} “insanlar” lafzından hâl olarak nasb mahallindedir.
20815. Metin
قوله: {مُّحْدَثٍ} : العامَّةُ على جَرِّ «من» مُحْدَثٍ «نعتاً ل» ذِكْرٍ «على اللفظِ. وقوله: {مِّن رَّبِّهِمْ} فيه أوجهٌ، أجودُها: أن يتعلَّقَ ب» يَِأْتيهم «وتكونُ» مِنْ «لابتداءِ الغايةِ مجازاً. والثاني: أن يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنَّه حالٌ من الضمير المستترِ في» مُحْدَثٍ «. الثالث: أن يكونَ حالاً مِنْ نفسِ» ذِكْرٍ «وإنْ
Cenâb-ı Hakk'ın: {مُّحْدَثٍ} “yeni [indirilmiş]” kavlinde: Cumhûr, lafza binaen {ذِكْرٍ} “bir zikir / öğüt” kelimesinin sıfatı olarak {مُّحْدَثٍ} kelimesini cer ile okumuştur. Cenâb-ı Hakk'ın: {مِّن رَّبِّهِمْ} “Rablerinden” kavlinde ise vecihler vardır; en tercihe şayan olanı: {يَأْتِيهِم} “onlara gelen” fiiline müteallak olması ve {مِنْ} harfinin mecazen ibtidâ-i gâye (başlangıç) için olmasıdır. İkincisi: {مُّحْدَثٍ} kelimesindeki müstetir zamirden hâl olmak üzere mahzûfa müteallak olmasıdır. Üçüncüsü: Nekre olmasına rağmen bizzat {ذِكْرٍ} kelimesinden hâl olmasıdır; çünkü
20816. Metin
كان نكرةً لأنَّه قد تَخَصَّصَ بالوصفِ ب» مُحْدَثٍ «، وهو نظيرُ» ما جاءني رجلٌ قائماً منطلقٌ «فَفَصَل بالحالِ بين الصفةِ والموصوفِ. وأيضاً فإنَّ الكلامَ نفيٌ وهو مُسَوِّغٌ لمجيء الحالِ من النكرةِ. الرابع: أَنْ يكونَ نعتاً ل» ذِكْر «فيجوزُ في محلِّه الوجهان: الجرُّ باعتبارِ اللفظِ، والرفعُ باعتبارِ المحلِّ لأنه مرفوعُ المحل إذ» مِنْ «مزيدةٌ فيه، وسيأتي. وفي جَعْلِه نعتاً ل» ذِكْرٍ «إشكالٌ من حيث إنه قد تقدَّم غيرُ الصريحِ على الصريحِ. وتقدَّم تحريرُه في المائدة. الخامس: أَنْ يتعلَّقَ بمَحذوفٍ على سبيلِ البيان.
{مُّحْدَثٍ} sıfatıyla tahsis kazanmıştır. Bu durum, hâlin sıfat ile mevsûfun arasına girdiği مَا جَاءَنِي رَجُلٌ قَائِمًا مُنْطَلِقٌ (Bana ayakta olarak giden bir adam gelmedi) örneğine benzer. Ayrıca kelam nefiy (olumsuzluk) bildirmektedir; bu da nekreden hâl gelmesini caiz kılan bir sebeptir. Dördüncüsü: {ذِكْرٍ} için sıfat olmasıdır; bu takdirde mahallinde iki vecih caizdir: Lafza binaen cer ve mahalle binaen ref; zira {مِنْ} zâiddir ve bu sebeple mahallen merfûdur, ileride gelecektir. Onu {ذِكْرٍ} için sıfat kılmada, gayr-i sarîhin sarîh olanın önüne geçmiş olması bakımından bir müşkillik vardır; bunun tahkiki Mâide Suresi'nde geçmişti. Beşincisi: Beyan sadedinde mahzûfa müteallak olmasıdır.
20817. Metin
وقرِأ ابنُ أبي [عَبْلة] » مُحْدَثٌ «رفعاً نعتاً ل» ذِكْرٍ «على المحلِّ لأنَّ» مِنْ «مزيدةٌ فيه لاستكمالِ الشرطين. وقال أبو البقاء:» ولو رُفِع على موضع «مِنْ ذكْر» جاز «. كأنه لم يَطَّلِعْ عليه قراءةً. وزيدُ بنُ علي» مُحْدَثاً «نصباً على الحال مِنْ» ذِكْر «، وسَوَّغ ذلك وصفُه ب» مِنْ ربِّهم «إنْ جَعَلْناه صفةً، أو اعتمادُه على النفي. ويجوز أن يكونَ من الضمير المستتر في» مِنْ ربهم «إذا جَعَلْناه صفةً.
İbn Ebî Able iki şartın tamamlanması sebebiyle {مِنْ} harfi zâid olduğundan mahalle binaen {ذِكْرٍ} kelimesinin sıfatı olarak ref ile {مُحْدَثٌ} şeklinde okumuştur. Ebü'l-Bekâ: «مِنْ ذِكْرٍ kelimesinin mahalline binaen ref edilseydi caiz olurdu» demiştir; sanki bunun bir kıraat olduğuna vâkıf olamamış gibidir. Zeyd b. Ali ise {ذِكْرٍ} kelimesinden hâl olarak nasb ile {مُحْدَثًا} okumuştur. Sıfat kabul ettiğimiz takdirde {مِّن رَّبِّهِمْ} ile nitelenmiş olması veya nefyin üzerine dayanması buna cevaz vermiştir. Sıfat kabul ettiğimiz takdirde {مِّن رَّبِّهِمْ} içindeki müstetir zamirden [hâl] olması da caizdir.
20818. Metin
قوله: {إِلاَّ استمعوه} هذه الجملةُ حالٌ من مفعول» يأتيهم «، وهو استثناءٌ مفرغٌ، و» قد «معه مضمرةٌ عند قوم.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلاَّ استمعوه} “onu mutlaka dinlemişlerdir” kavli: Bu cümle {يَأْتِيهِم} “onlara gelen” fiilinin mef'ûlünden hâldir ve müferrağ bir istisnadır. Bir topluluğa göre beraberinde {قَدْ} harfi muzmerdir (gizlidir).
20819. Metin
قوله: {وَهُمْ يَلْعَبُونَ} حالٌ مِنْ فاعل» استمعوه «.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَهُمْ يَلْعَبُونَ} “oyun ve eğlence içinde” kavli: {استمعوه} “onu dinlediler” fiilinin fâilinden hâldir.
20820. Metin
قوله: {لاَهِيَةً} : يجوزُ أَنْ تكونَ حالاً مِنْ فاعل «اسْتَمَعوه» عند مَنْ يُجيز تعدُّدَ الحالِ فتكونَ الحالان مترادِفَتَيْنِ، وأن تكون
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَهِيَةً} “gafil olarak” kavli: Hâlin birden fazla olmasını caiz görenlere göre {اسْتَمَعوه} fiilinin fâilinden hâl olması caizdir; bu takdirde iki hâl mütetâbık (müterâdif) olur. [Ayrıca]
20821. Metin
حالاً من فاعل «يَلْعَبون» فتكونَ الحالان متداخلتين. وعَبَّر الزمخشري عن ذلك فقال: {وَهُمْ يَلْعَبُونَ لاَهِيَةً قُلُوبُهُمْ} حالان مترادفتان أو متداخلتان «وإذا جعلناهما حالَيْنِ مترادفتين ففيه تقديمُ الحالِ غيرِ الصريحة على الصريحة، وفيه من البحثِ كما في باب النعت. و» قلوبُهم «مرفوعٌ ب» لاهِيَةً «.
{يَلْعَبون} fiilinin fâilinden hâl olması da caizdir; bu durumda iki hâl mütedâhil (iç içe) olur. Zemahşerî bunu şöyle ifade etmiştir: «{وَهُمْ يَلْعَبُونَ لاَهِيَةً قُلُوبُهُمْ} “kalpleri gafil olarak oyun ve eğlence içinde” kavlinde iki hâl müterâdif veya mütedâhildir.» Onları müterâdif iki hâl kılarsak, gayr-i sarîh hâlin sarîh hâlin önüne geçmesi söz konusu olur ki bunda da sıfat babındaki gibi tartışma vardır. {قُلُوبُهُمْ} “kalpleri” kelimesi ise {لاَهِيَةً} ile merfûdur.
20822. Metin
والعامَّةُ على نصب» لاهِيَةً «. وابنُ أبي عبلة بالرفع على أنها خبرٌ ثانٍ بقولِه» وهم «عند مَنْ يُجَوِّز ذلك، أو خبرُ مبتدأ محذوفٍ عند مَنْ لا يُجَوِّزه.
Cumhûr {لاَهِيَةً} kelimesini nasb ile okumuştur. İbn Ebî Able ise bunu caiz görenlere göre {وَهُمْ} kavlinin ikinci haberi, caiz görmeyenlere göre ise mahzûf mübtedânın haberi olarak ref ile okumuştur.
20823. Metin
قوله: {وَأَسَرُّواْ النجوى الذين ظَلَمُواْ} يجوزُ في محلِّ» الذين «ثلاثةُ أوجهٍ: الرفعُ والنصبُ والجرُّ. فالرفعُ مِنْ أوجهٍ، أحدها: أنه بدلٌ من واو» أَسَرُّوا «تنبيهاً على اتِّسامهم بالظلمِ الفاحش، وعزاه ابن عطية لسيبويه، وغيره للمبرد.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَأَسَرُّواْ النجوى الذين ظَلَمُواْ} “o zulmedenler fısıldaşmayı gizli tuttular” kavlinde {الذين} kelimesinin irab mahallinde üç vecih caizdir: Ref, nasb ve cer. Ref vechi birkaç açıdandır; birincisi: Aşırı zulümle vasıflanmış olduklarına dikkat çekmek için {أَسَرُّواْ} fiilindeki vâv'dan bedel olmasıdır. İbn Atiyye bunu Sîbeveyh'e, bir başkası ise Müberred'e nispet etmiştir.
20824. Metin
الثاني: أنه فاعلٌ. والواوُ علامةُ جمعٍ دَلَّتْ على جمعِ الفاعل، كما تَدُلُّ التاءُ على تأنيثه، وكذلك يفعلون في التثنية فيقولون: قاما أخواك. وأنشدوا:
İkincisi: Fâil olmasıdır. Vâv ise, tâ harfinin müennesliğe delalet ettiği gibi, fâilin cemi olduğuna delalet eden bir cemi alametidir. Tesniyede de böyle yaparlar ve: قَامَا أَخَوَاكَ (İki kardeşin kalktılar) derler. Şu beyti okumuşlardır:
20825. Metin
٣٣٣١ - يَلُوْمونني في اشتراء النَّخي ... لِ أهلي فكلُّهُمُ أَلْوَمُ
3331 - Hurmalık satın aldım diye kınarlar beni / Ailem, oysa hepsi de benden daha çok kınanmaya layıktır
20826. Metin
وقد تقدَّمت هذه المسألة في المائدة عند قوله تعالى: {ثُمَّ عَمُواْ وَصَمُّواْ كَثِيرٌ مِّنْهُمْ} [الآية: ٧١] وإليه ذهب الأخفش وأبو عبيدة. وضعَّف بعضُهم هذه اللغةَ، وبعضُهم حَسَّنها ونسبها لأزد شنوءة، وقد تقدمت هذه المسألة في المائدة عند قوله تعالى: {ثُمَّ عَمُواْ وَصَمُّواْ كَثِيرٌ مِّنْهُمْ} .
Bu mesele Mâide [Suresi]'nde Yüce Allah'ın: {ثُمَّ عَمُواْ وَصَمُّواْ كَثِيرٌ مِّنْهُمْ} “Sonra onlardan birçoğu yine körleşti ve sağırlaştı” [Âyet: 71] kavlinin geçtiği yerde zikredilmişti. el-Ahfeş ve Ebû Ubeyde de bu görüşe meyletmiştir. Bazıları bu dil kullanımını zayıf bulmuş, bazıları ise güzel sayarak Ezd-i Şenûe [kabilesine] nispet etmiştir. Bu mesele Mâide [Suresi]'nde Yüce Allah'ın: {ثُمَّ عَمُواْ وَصَمُّواْ كَثِيرٌ مِّنْهُمْ} “Sonra onlardan birçoğu yine körleşti ve sağırlaştı” kavlinin geçtiği yerde geçmişti.
20828. Metin
الثالث: أن يكونَ» الذين «مبتدأً، و» أَسَرُّوا «جملةً خبريةً قُدِّمَتْ على المبتدأ، ويُعْزَى للكسائي.
Üçüncüsü: {الذين} lafzının mübtedâ, {أَسَرُّواْ} fiilinin ise mübtedânın önüne geçmiş haber cümlesi olmasıdır; bu görüş Kisâî'ye nispet edilir.
20829. Metin
الرابع: أن يكون» الذين «مرفوعاً بفعلٍ مقدرٍ فقيل تقديره: يقولُ الذين. واختاره النحاس قال:» والقول كثيراً ما يُضْمَرُ. ويَدُلُّ عليه قولُه بعد ذلك: {هَلْ هاذآ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ} . وقيل: تقديرُه: أَسَرَّها الذين ظلموا.
Dördüncüsü: {الذين} lafzının takdiri bir fiille merfû olmasıdır; takdirinin: يَقُولُ الَّذِينَ (O kimseler derler) şeklinde olduğu söylenmiştir. Nehhas bunu tercih etmiş ve: «Kavl (söz) lafzı çokça gizlenir. Bundan sonra gelen: {هَلْ هاذآ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ} “Bu da sizin gibi bir beşerden başkası mıdır?” kavli de buna delalet eder» demiştir. Takdirinin: أَسَرَّهَا الَّذِينَ ظَلَمُوا (Zulmedenler o fısıltıyı gizlediler) şeklinde olduğu da söylenmiştir.
20830. Metin
الخامس: أنه خبرُ مبتدأ مضمرٍ تقديرُه: هم الذين ظلموا.
Beşincisi: Takdiri هُمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا (Onlar zulmeden kimselerdir) şeklinde olan mahzûf bir mübtedânın haberi olmasıdır.
20831. Metin
السادس: أنه مبتدأٌ. وخبرُه الجملةُ من قوله: {هَلْ هاذآ إِلاَّ بَشَرٌ} ولا بُدَّ من إضمار القولِ على هذا القول تقديرُه: الذين ظلموا يقولون: هل هذا إلاَّ بَشَرٌ، والقولُ يُضمر كثيراً.
Altıncısı: Mübtedâ olmasıdır. Haberi ise: {هَلْ هاذآ إِلاَّ بَشَرٌ} “Bu bir beşerden başkası mıdır?” kavlinden oluşan cümledir. Bu görüşe göre sözün takdir edilmesi şarttır; takdiri: الَّذِينَ ظَلَمُوا يَقُولُونَ: هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ (Zulmedenler: 'Bu bir beşerden başkası mıdır?' derler) şeklindedir ve kavl lafzı çokça muzmer kılınır (gizlenir).
20832. Metin
والنصبُ مِنْ وجهين، أحدُهما: الذمُّ. الثاني: إضمار أعني. والجرُّ من وجهين أيضاً: أحدهما: النعت، والثاني: البدلُ، من «للناس» ، ويعزى هذا للفراءِ وفيه بُعْدٌ.
Nasb ise iki vecihtendir; birincisi: Zem (kınama). İkincisi: أَعْنِي (yani / kastediyorum) fiilinin takdir edilmesidir. Cer de yine iki vecihtendir: Birincisi: Sıfat olması, ikincisi: {لِلنَّاسِ} “insanlara” kavlinden bedel olmasıdır. Bu görüş Ferrâ'ya nispet edilir ve bunda bir uzaklık vardır.
20833. Metin
قوله: {هَلْ هاذآ} إلى قوله: {تُبْصِرُونَ} يجوز في هاتَيْن الجملتين الاستفهاميتين أَنْ يكونا في محلِّ نصب بدلاً من «النجوى» ، وأَنْ يكونا في محلِّ نصبٍ بإضمار القول. قالهما الزمخشريُّ، وأَنْ يكونا في محلِّ نصبٍ على أنهما محكيَّتان بالنجوى، لأنها في معنى القولِ. {وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ} جملةٌ حاليةٌ مِنْ فاعل «تَأْتُون» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {هَلْ هاذآ} “Bu mudur?” kavlinden {تُبْصِرُونَ} “görüyorsunuz” kavline kadar: Bu iki istifham cümlesinin {النجوى} “fısıldaşma” kelimesinden bedel olarak nasb mahallinde olması caiz olduğu gibi, kavl takdiriyle nasb mahallinde olması da caizdir. Bu iki vechi Zemahşerî söylemiştir. Söz anlamında olduğu için {النجوى} lafzıyla hikâye edilerek nasb mahallinde olmaları da caizdir. {وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ} “görüb dururken” ise {تَأْتُون} “geliyorsunuz” fiilinin fâilinden hâl cümlesidir.
20834. Metin
قوله: {قُلْ رَبِّي} : قرأ الأخَوان وحفصٌ «قال» على لفظِ الخبرِ. والضميرُ للرسولِ ﵇. والباقون «قُلْ» على الأمرِ له.
Cenâb-ı Hakk'ın: {قُلْ رَبِّي} “De ki: Rabbim” kavlinde: Kûfelilerden iki imam (Hamza ve Kisâî) ile Hafs, haber lafzıyla {قَالَ} “Dedi ki” şeklinde okumuştur; zamir Resûlullah aleyhisselâm'a aittir. Diğer kıraat imamları ise ona hitaben emir kipiyle {قُلْ} “De ki” şeklinde okumuşlardır.
20835. Metin
قوله: {فِي السمآء} في أوجهٌ، أحدها: أن يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنه حالٌ من القول. والثاني: أنه حالٌ من فاعل «يعلمُ» . وضَعَّفَه أبو البقاء، وينبغي أَنْ يمتنعَ. والثالث: أنه متعلقٌ ب «يَعْلَمُ» ، وهو قريبٌ مِمَّا قبله. وحَذْفُ متعلَّق السميع العليم للعلمِ به.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فِي السمآء} “gökte” kavlinde vecihler vardır; birincisi: Sözden hâl olmak üzere mahzûfa müteallak olmasıdır. İkincisi: {يعلمُ} “bilir” fiilinin fâilinden hâl olmasıdır. Ebü'l-Bekâ bunu zayıf görmüştür; bunun caiz olmaması gerekir. Üçüncüsü: {يَعْلَمُ} fiiline müteallak olmasıdır ki bu da bir öncekine yakındır. es-Semî' ve el-Alîm isimlerinin müteallakının hazfedilmesi ise bilindiği içindir.
20836. Metin
قوله: {أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ} : خبرُ مبتدأ محذوفٍ أي: هو أضغاثُ. والجملةُ نصبٌ بالقول.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ} “karışık rüyalardır” kavli: Mahzûf bir mübtedânın haberidir, yani: هُوَ أَضْغَاثُ (O karışık rüyalardır) demektir. Cümle, kavl fiiliyle mahallen mansubdur.
20837. Metin
قوله: {كَمَآ أُرْسِلَ} يجوزُ في هذه الكاف وجهان، أحدهما: أن تكونَ في محلِّ جرٍّ نعتاً ل «آيةٍ» أي: بآية مثلِ آيةِ إرسالِ الأوَّلين. ف «ما» مصدريةٌ. والثاني: أن تكونَ نعتاً لمصدرٍ محذوفٍ أي: إتياناً مثلَ إرسال الأولين.
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَمَآ أُرْسِلَ} “gönderildiği gibi” kavlindeki bu kâf harfinde iki vecih caizdir; birincisi: {آيةٍ} “bir mucize” kelimesine sıfat olarak cer mahallinde olmasıdır; yani: بآية مثل آية إرسال الأولين (öncekilerin gönderiliş mucizesi gibi bir mucize ile) demektir. Buradaki {ما} masdariyyedir. İkincisi: Mahzûf bir masdara sıfat olmasıdır; yani: إتيانا مثل إرسال الأولين (öncekilerin gönderilişi gibi bir geliş ile) demektir.
20838. Metin
قوله: {أَهْلَكْنَاهَآ} و {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} : قد تقدَّمَ نظيرُه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَهْلَكْنَاهَآ} “helak ettik” ve {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “şimdi onlar inanacaklar mı?” kavillerinin benzeri daha önce geçmişti.
20839. Metin
قوله: {نوحي إِلَيْهِمْ} : قرأ حفصٌ «نُوْحي» بنون العظمة مبنياً للفاعلِ أي: نوحي نحن. والباقون بالياء وفتحِ الحاء مبنياً للمفعولِ، وقد تقدَّم ذلك في يوسف. وهذه الجملةُ في محلِّ نصبٍ نعتاً ل «رِجالاً» و «إليهم» في القراءةِ الأُوْلى منصوبُ المحلِّ. والمفعولُ محذوفٌ أي: نُوحي إليهم القرآنَ أو الذِّكْرَ، ومرفوعُ المحلِّ في القراءةِ الثانيةِ لقيامِه مَقامَ الفاعلِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {نوحي إِلَيْهِمْ} “kendilerine vahyettiğimiz” kavlinde: Hafs, tâzim nûnu ile mâlûm olarak yani نُوْحِي نَحْنُ (Biz vahyediyoruz) manasında {نُوْحِي} şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise yâ ile ve hâ harfinin fethasıyla meçhul olarak [yûhâ şeklinde] okumuşlardır; bu husus Yûsuf Suresi'nde geçmişti. Bu cümle, {رِجَالاً} “adamlar” kelimesinin sıfatı olarak nasb mahallindedir. {إِلَيْهِمْ} kavli ise birinci kıraatte mahallen mansubdur; mef'ûl mahzûftur, yani: نُوحِي إِلَيْهِمُ الْقُرْآنَ أَوِ الذِّكْرَ (onlara Kur'an'ı veya zikri vahyediyoruz) demektir. İkinci kıraatte ise nâib-i fâil makamına kaim olduğu için mahallen merfûdur.
20840. Metin
قوله: {إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ} جوابُ الشرطِ محذوفٌ لدلالةِ ما تقدَّم عليه أي: فاسْأَلوهم، حُذِفَ لدلالةِ ما تقدَّم عليه. ومفعولا العِلْمِ يجوز أَنْ يُرادا أي: لا تَعْلمون أنَّ ذلك كذلك، ويجوزُ أن لا يُرادا أي: إنْ كنتم مِنْ غيرِ ذوي العلمِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ} “eğer bilmiyorsanız” kavlinde şartın cevabı, önceki ifadenin ona delalet etmesi sebebiyle mahzûftur; yani: فَاسْأَلُوهُمْ (onlara sorunuz) takdirindedir. İlim fiilinin iki mef'ûlünün kastedilmiş olması caizdir; yani: لَا تَعْلَمُونَ أَنَّ ذَلِكَ كَذَلِكَ (bunun böyle olduğunu bilmiyorsanız) demektir. Kastedilmemiş olması da caizdir; yani: إِنْ كُنْتُمْ مِنْ غَيْرِ ذَوِي الْعِلْمِ (eğer ilim sahiplerinden değilseniz) demektir.
20841. Metin
قوله: {لاَّ يَأْكُلُونَ الطعام} : في هذه الجملةِ وجهان، أظهرُهما: أنَّها في محلِّ نصب نعتاً ل «جَسَداً» ، و «جَسَداً» مفردٌ يُراد به الجمعُ، وهو على حذفِ مضافٍ أي: ذوي أجسادٍ غيرِ آكلينَ الطعامَ. وهذا رَدٌّ لقولِهم: {مَالِ هذا الرسول يَأْكُلُ الطعام} [الفرقان: ٧] . و «جعل» يجوز أن يكونَ بمعنى صَيَّر فيتعدى لاثنين، ثانيهما «جسداً» ، ويجوزُ أَنْ يكونَ بمعنى خلق وأنشأ فيتعدى لواحدٍ، فيكون «جسداً» حالاً بتأويلِه بمشتقٍ أي: مُتَغَذِّيْنَ؛ لأنَّ الجسدَ لا بُدَّ له من الغذاءِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَّ يَأْكُلُونَ الطعام} “yemek yemeyen” kavli: Bu cümlede iki vecih vardır; en açık olanı: {جَسَداً} “bir ceset / beden” kelimesine sıfat olarak nasb mahallinde olmasıdır. {جَسَداً} lafzı ceminin kastedildiği bir müfreddir ve muzâfın hazfi üzeredir; yani: ذَوِي أَجْسَادٍ غَيْرِ آكِلِينَ الطَّعَامَ (yemek yemeyen bedenler sahibi kimseler) demektir. Bu, onların: {مَالِ هذا الرسول يَأْكُلُ الطعام} [Furkan: 7] “Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor?” sözlerine bir reddir. {جعل} fiilinin صَيَّرَ (dönüştürdü) manasında olması caizdir; bu durumda iki mef'ûle müteaddî olur ki ikincisi {جَسَداً} lafzıdır. [Fiilin] خلق (yarattı) ve أنشأ (inşa etti) manasında olması da caizdir; bu takdirde tek mef'ûle müteaddî olur ve {جَسَداً} müştak teviliyle hâl olur, yani: مُتَغَذِّينَ (gıdalanan kimseler) demektir; çünkü ceset mutlaka gıdaya muhtaçtır.
20842. Metin
وقال أبو البقاء: «إنَّ» لا يأكلون «حالٌ أخرى بعد» جَسَداً «إذا قلنا
Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: «Eğer {جعل} fiilinin tek mef'ûle müteaddî olduğunu söylersek {لا يأكلون} cümlesi {جَسَداً} lafzından sonra ikinci bir hâl olur.»
20843. Metin
إنَّ» جعل «يتعدى لواحدٍ» . وفيه نَظَرٌ، بل هي صفةٌ ل «جَسَداً» بالاعتبارين، لا يليق المعنى إلاَّ به.
Bunda eleştiriye açık bir yön vardır; bilakis o her iki mülahazada da {جَسَداً} lafzının sıfatıdır, mana ancak bununla uygun düşer.
20844. Metin
قوله: {صَدَقْنَاهُمُ الوعد} : «صَدَق» يتعدَّى لاثنينِ إلى ثانيهما بحرفِ الجرِّ، وقد يُحْذف. تقولُ: صَدَقْتُك الحديثَ، وفي الحديث. نحو: أمر واستغفر وقد تقدَّم في آل عمران.
Cenâb-ı Hakk'ın: {صَدَقْنَاهُمُ الوعد} “Onlara vaadi doğru çıkardık” kavlinde: {صَدَقَ} fiili iki mef'ûle müteaddî olur; ikincisine harf-i cer ile geçer, bazen harf-i cer hazfedilir. Nitekim صَدَقْتُكَ الْحَدِيثَ (Sana sözü doğru söyledim) ve فِي الْحَدِيثِ (sözde) dersin. Bu, أَمَرَ ve اسْتَغْفَرَ fiilleri gibidir ve Âl-i İmrân Suresi'nde geçmişti.
20845. Metin
قوله: {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} : يجوزُ أَنْ تكونَ جملةً في محلِّ نصبٍ صفةً ل «كتاباً» ويجوزُ أَنْ يكونَ «فيه» هو الوصفَ وحدَه و «ذِكْرُكم» فاعلٌ. وقال بعضهم: «في الكلامِ حَذْفُ مضافٍ تقديرُه: فيه ذِكْرُ شَرَفِكم. و» ذَكَر «هنا مصدرٌ يجوز أن يكونَ مضافاً لمفعولِه أي: ذِكْرُنا إياكم. ويجوز أَنْ يكونَ مضافاً لفاعلِه أي: ما ذَكَرْتُمْ من الشِّرْك وتكذيبِ النبيِّ ﷺ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “onda sizin zikrınız vardır” kavli: {كتاباً} “bir kitap” kelimesine sıfat olarak nasb mahallinde bir cümle olması caiz olduğu gibi, yalnız başına {فِيهِ} ifadesinin sıfat olup {ذِكْرُكُمْ} lafzının fâil olması da caizdir. Bazıları şöyle demiştir: «Kelamda muzâf hazfi vardır, takdiri: فِيهِ ذِكْرُ شَرَفِكُمْ (Onda şerefinizin zikri vardır) şeklindedir. Buradaki {ذِكْر} kelimesi masdardır; mef'ûlüne izâfe edilmiş olması caizdir, yani: ذِكْرُنَا إِيَّاكُمْ (Bizim sizi anmamız) demektir. Fâiline izâfe edilmiş olması da caizdir, yani: şirk ve Peygamber ﷺ'i yalanlama nevinden zikrettiğiniz şeyler demektir.»
20846. Metin
قوله: / {وَكَمْ قَصَمْنَا} : في محلِّ نصبٍ مفعولاً مقدماً ب «قَصَمْنا» . و «من قرية» تمييزٌ. والظاهرُ أنَّ «كم» هنا خبريةٌ لأنها تفيدُ التكثيرَ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكَمْ قَصَمْنَا} “Ve nice [memleketleri] kırıp geçirdik” kavlinde: {قَصَمْنا} fiilinin öne geçmiş mef'ûlü olarak nasb mahallindedir. {من قرية} “nice memleketten” ifadesi temyizdir. Zâhir olan, buradaki {كم} lafzının çokluk ifade ettiği için haberiyye olmasıdır.
20847. Metin
قوله: {كَانَتْ ظَالِمَةً} في محلِّ جرٍّ صفةً ل «قريةٍ» . ولا بُدَّ من مضافٍ محذوفٍ قبل «قرية» أي: وكم قَصَمْنا من أهلِ قرية بدليلِ عَوْدِ الضميرِ في قوله: {فلمَّا أحَسُّوا} ولا يجوز أَنْ يعودَ على قولِه «قوماً» ؛ لأنه لم يَذْكُرْ لهم ما يَقْتَضي ذلك.
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَانَتْ ظَالِمَةً} “halkı zalim olan” kavli: {قريةٍ} “memleket” kelimesinin sıfatı olarak cer mahallindedir. {قرية} lafzından önce mahzûf bir muzâfın bulunması zorunludur; yani: Cenâb-ı Hakk'ın: {فلمَّا أحَسُّوا} “[azabımızı] hissettikleri zaman” kavlindeki zamirin [onlara] dönmesi delaletiyle: وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ أَهْلِ قَرْيَةٍ (nice memleket halkını kırıp geçirdik) demektir. Zamirin {قوماً} “bir kavim” kavline dönmesi caiz değildir; çünkü bunu gerektirecek bir şey onlar için zikredilmemiştir.
20848. Metin
قوله: {إِذَا} : هذه فجائيةٌ. وقد تقدَّمَ الخلافُ فيها مُشْبَعاً. و «هم» مبتدأٌ، و «يَرْكُضون» خبرُه، وتقدَّم في أولِ هذه الموضوعِ أنَّ هذه الآيةَ وأمثالَها دالَّةٌ على أن «لَمَّا» ليست ظرفيةً، بل حرفُ وجوبٍ لوجوب لأنَّ الظرفَ لا بُدَّ له مِنْ عاملٍ ولا عاملَ هنا لأنَّ ما بعدَ إذا لا يعملُ فيما قبلَها. والجواب: أنه عَمِل فيها معنى المفاجأةِ المدلولِ عليه ب «إذا» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِذَا} “bir de bakarsın ki” kavlindeki {إِذَا} sürpriz (fücâiyye) edatıdır. Bu husustaki ihtilaf daha önce etraflıca geçmişti. {هم} mübtedâ, {يَرْكُضون} “kaçışıyorlar” ise onun haberidir. Bu konunun başında, bu ayet ve benzerlerinin {لَمَّا} edatının zarf olmayıp 'vücûb li-vücûb' harfi olduğuna delalet ettiği geçmişti; çünkü zarf için mutlaka bir âmil lazımdır, burada ise bir âmil yoktur; zira {إذا} edatından sonrası öncesinde amel etmez. Cevap şudur: {إذا} edatının delalet ettiği sürpriz manası onda amel etmiştir.
20849. Metin
والضميرُ في «مِنْها» يعودُ على «قرية» . ويجوز أَنْ يعودَ على «بَأْسَنا» لأنه في معنى النِّقْمة والبأساء، فَأَنَّثَ الضميرَ حملاً على المعنى. و «مِنْ» على الأولِ لابتداءِ الغايةِ، وللتعليل على الثاني. والرَّكْضُ: ضَرْبُ الدابَّة بالرِّجْلِ. يُقال: رَكَضَ الدابَّةَ يَرْكُضها رَكْضاً.
{مِنْها} “oradan” kelimesindeki zamir {قرية} “memleket” lafzına döner. {بَأْسَنا} “azabımızı” lafzına dönmesi de caizdir; zira o intikam ve şiddetli azap anlamındadır, böylece mana esas alınarak zamir müennes kılınmıştır. {مِنْ} harfi birinci ihtimale göre ibtidâ-i gâye (başlangıç), ikinci ihtimale göre ise ta'lîl (gerekçe) içindir. er-Rakz (الرَّكْضُ): Bineği ayakla dürtmektir. Nitekim: رَكَضَ الدَّابَّةَ يَرْكُضُهَا رَكْضًا (Bineği hızla sürdü) denir.
20850. Metin
قوله: {فَمَا زَالَت تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} : اسم «زالَتْ» «تلك» و «دعواهم» الخبرُ، هذا هو الصواب. وقد قال الحوفي والزمخشري وأبو البقاء بجواز العكس. وهو مردودٌ بأنه إذا خَفِي الإِعرابُ مع استوائِهما في المُسَوِّغ لكونِ كلٍ منهما اسماً أو خبراً وَجَبَ جَعْلُ المتقدِّم اسماً والمتأخرِ خبراً، وهو من باب «ضرب موسى عيسى» وقد تقدَّم إيضاحُ هذا في أول سورة الأعراف. وهناك شيءٌ لا يتأتى ههنا فَلْيُلْتَفَتْ إليه. و «تلك» إشارةٌ إلى الجملةِ المقولة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَمَا زَالَت تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} “Onların davası/çağrısı bu olmaya devam etti” kavlinde: {زالَتْ} fiilinin ismi {تِلْكَ}, haberi ise {دعواهم} lafzıdır; doğru olan budur. Havfî, Zemahşerî ve Ebü'l-Bekâ bunun aksinin de caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş şu sebeple reddedilmiştir: Her birinin isim veya haber olmasını caiz kılan sebebin eşitliğiyle birlikte irab gizli kaldığında, önde olanı isim, sonda olanı ise haber yapmak vacip olur; bu durum ضَرَبَ مُوسَى عِيسَى (Musa İsa'yı dövdü) babındandır ve bunun açıklaması A'râf Suresi'nin başında geçmişti. Orada burada gerçekleşmeyen bir incelik vardır, ona dikkat edilmelidir. {تلك} lafzı ise söylenmiş olan cümleye işarettir.
20851. Metin
قوله: {حَصِيداً} مفعولٌ ثانٍ؛ لأنَّ الجعلَ هنا تصييرٌ. و {حَصِيداً خَامِدِينَ} : يجوزُ أَنْ يكونَ من باب «هذا حلوٌ حامِضٌ» . كأن قيل: جَعَلْناهم جامعين بين الوصفين جميعاً. ويجوز أن يكونَ «خامِدِيْن» حالاً من الضمير في «جَعَلْناهم» ، أو من الضميرِ المستكنِّ في «حَصِيداً» فإنَّه في معنى مَحْصُود. ويجوزُ أن يكونَ مِنْ باب ما تعدَّد فيه الخبرُ نحو: «زيدٌ كاتبٌ شاعرٌ» . وجَوَّز أبو البقاء فيه أيضاً أن يكونَ صفةً ل «حَصيداً» وحَصِيد بمعنى مَحْصود كما تقدَّم؛ فلذلك لم يُجْمع. وقال أبو البقاء: «والتقدير: مثل حصيدٍ، فلذلك لم يُجْمع كما لم يُجْمَعْ» مثل «المقدر» انتهى. وإذا كان بمعنى مَحْصُودين فلا حاجة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {حَصِيداً} “biçilmiş ekin gibi” kavli ikinci mef'ûldür; çünkü buradaki 'ce'l' (kılma) dönüştürme anlamındadır. {حَصِيداً خَامِدِينَ} “biçilmiş ekin gibi sönüp gitmişler” ifadesinin: هَذَا حُلْوٌ حَامِضٌ (Bu tatlı-ekşidir) babından olması caizdir; sanki: جَعَلْنَاهُمْ جَامِعِينَ بَيْنَ الْوَصْفَيْنِ جَمِيعًا (Onları her iki vasfı birden kendinde toplayanlar kıldık) denilmiş gibidir. {خامِدِيْن} kelimesinin {جَعَلْناهم} fiilindeki zamirden veya {حَصِيداً} lafzındaki müstetir zamirden hâl olması da caizdir; zira o مَحْصُود (biçilmiş) anlamındadır. Haberin birden fazla olduğu: زَيْدٌ كَاتِبٌ شَاعِرٌ (Zeyd hem kâtiptir hem şairdir) babından olması da caizdir. Ebü'l-Bekâ onun {حَصيداً} kelimesine sıfat olmasını da caiz görmüştür; {حَصِيد} kelimesi daha önce geçtiği gibi مَحْصُود anlamındadır, bu sebeple cemi yapılmamıştır. Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: «Takdiri: مِثْلَ حَصِيدٍ (biçilmiş gibi) şeklindedir, dolayısıyla takdir edilen مِثْل kelimesi cemi yapılmadığı gibi bu da cemi yapılmamıştır.» İntihâ (Sözün sonu). مَحْصُودِينَ (biçilmişler) anlamında olduğunda ise [böyle bir takdire] ihtiyaç kalmaz.
20852. Metin
قوله: {لاَعِبِينَ} : حالٌ من فاعل «خَلَقْنا» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَعِبِينَ} “oyuncak/oyuncular olarak” kavli: {خَلَقْنا} “yarattık” fiilinin fâilinden hâldir.
20853. Metin
قوله: {إِن كُنَّا فَاعِلِينَ} : في «إنْ» هذه وجهان، أحدهما: أنها نافيةٌ أي: ما كُنَّا فاعلين. والثاني: أنها شرطيةٌ. وجوابُ الشرطِ محذوفٌ لدلالةِ جوابِ «لو» عليه. والتقدير: إنْ كُنَّا فاعلينَ اتَّخَذْناه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِن كُنَّا فَاعِلِينَ} “eğer yapacak olsaydık” kavlindeki bu {إنْ} edatında iki vecih vardır; birincisi: Nâfiye (olumsuzluk edatı) olmasıdır; yani: مَا كُنَّا فَاعِلِينَ (Yapacak değildik) demektir. İkincisi: Şartiyye olmasıdır. Şartın cevabı {لو} edatının cevabının ona delalet etmesi sebebiyle mahzûftur. Takdiri: إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ اتَّخَذْنَاهُ (Eğer yapacak olsaydık onu edinirdik) şeklindedir.
20854. Metin
قوله: {فَيَدْمَغُهُ} : العامَّةُ على رفع الغين نَسَقاً على ما قبله. وقرأ عيسى بن عمر بنصبِها. قال الزمخشري: «وهو في ضَعْفِ
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَيَدْمَغُهُ} “o da onun beynini parçalar” kavlinde: Cumhûr, kendisinden öncekine matuf olarak gayn harfinin ref'i ile okumuştur. Îsâ b. Ömer ise nasb ile okumuştur. Zemahşerî şöyle demiştir: «Bu, şairin şu sözündeki zayıflık derecesindedir:
20855. Metin
قولِه:
Sözündeki:
20856. Metin
٣٣٣٢ - سأَتْركُ منزلي لبني تميمٍ ... وألحقُ بالحجازِ فَأَسْتَريحا
3332 - Evimi Temîmoğullarına bırakacağım / Ve Hicaz'a ulaşıp rahatlayacağım
20857. Metin
وقرىء شاذاً» فيَدْمُغُه «بضمِّ الميم، وهي محتملةٌ لأن يكونَ في المضارع لغتان: يَفْعَلُ ويَفْعُل، وأن يكونَ الأصلُ الفتحَ، والضمة للإِتباع في حرف الحلق. ويدمغه: أي يصيب دماغه، من قولهِم دَمَغْتُ الرجلَ أي: ضَرَبْتُه في دماغِه كقولهم رَأَسَه وكَبَده ورَجَله، إذا أصاب منه هذه الأعضاءَ.
Şâz olarak mîm harfinin dammesiyle {فيَدْمُغُه} şeklinde de okunmuştur; bu, muzâride يَفْعَلُ ve يَفْعُلُ şeklinde iki lehçenin bulunması ihtimaline de, aslın fetha olup dammenin boğaz harfinde ittibâ (uyum) sebebiyle gelmiş olması ihtimaline de açıktır. 'Yedmeğuhû': Yani beynine isabet eder demektir; bu, Arapların adamın bu organlarına isabet ettiklerinde رَأَسَهُ (başına vurdu), كَبَدَهُ (karaciğerine vurdu) ve رَجَلَهُ (ayağına vurdu) demeleri gibi, دَمَغْتُ الرَّجُلَ yani 'adamın beynine vurdum' sözlerinden gelir.
20858. Metin
قوله: {مِمَّا تَصِفُونَ} فيه أوجهٌ، أحدُها: أنه متعلقٌ بالاستقرار الذي تَعَلَّق به الخبرُ أي: استقرَّ لكم الويلُ من أجلِ ما تَصِفُون. و» مِنْ «تعليليَّةٌ. وهذا وجهٌ وجيهٌ. الثاني: أنه متعلقٌ بمحذوفٍ، والثالث: أنه حالٌ من الويلِ أي: الويلُ واقعاً مِمَّا تَصِفون، كذا قَدَّره أبو البقاء. و» ما «في {مِمَّا تَصِفُونَ} يجوز أَنْ تكونَ مصدريةً فلا عائدَ عند الجمهورِ، وأن تكونَ بمعنى الذي، أو نكرةً موصوفةً ولا بُدَّ من العائد، عند الجميع، حُذِف لاستكمالِ الشروطِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مِمَّa تَصِفُونَ} “nitelendirdiğiniz şeylerden dolayı” kavlinde vecihler vardır; birincisi: Haberin müteallak olduğu istikrara müteallak olmasıdır, yani: 'Nitelendirdiğiniz şeylerden ötürü veyl size yerleşti' demektir. Buradaki {مِنْ} harfi ta'lîl (sebep bildirme) içindir; bu vecih gayet kuvvetlidir. İkincisi: Mahzûfa müteallak olmasıdır. Üçüncüsü: Veyl kelimesinden hâl olmasıdır, yani: 'Veyl, nitelendirdiğiniz şeylerden kaynaklanmış olarak [size olsun]' demektir; Ebü'l-Bekâ böyle takdir etmiştir. {مِمَّا تَصِفُونَ} kavlindeki {ما} lafzının masdariyye olması caizdir ki cumhûra göre âid zamire ihtiyaç yoktur; الَّذِي manasında veya sıfatlanmış bir nekre olması da caizdir ki bu durumda herkesin ittifakıyla âid zamir şarttır, o da şartları tamamlandığı için hazfedilmiştir.
20859. Metin
قوله: {وَمَنْ عِنْدَهُ} : يجوز فيه وجهان، أحدُهما: أنه معطوفٌ على «مَنْ» الأولى. أخبرَ تعالى عن مَنْ في السماوات والأرض، وعن مَنْ عنده بأنَّ الكلَّ له في مِلْكِه، وعلى هذا فيكون من باب ذِكْرِ الخاصِّ بعد العام مَنْبَهَةً على شرفه. لأنَّ قولَه: {مَن فِي السماوات} شَمَل مَنْ عنده، وقد مَرَّ
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَمَنْ عِنْدَهُ} “Ve O'nun katında olanlar” kavlinde iki vecih caizdir; birincisi: Birinci {مَنْ} lafzına matuf olmasıdır. Allah Teâlâ, göklerde ve yerde bulunanlar ile Kendi katında bulunanların hepsinin Kendi mülkünde olduğunu haber vermiştir. Buna göre bu durum, şerefine dikkat çekmek için umumdan sonra hususun zikredilmesi babından olur; zira Cenâb-ı Hakk'ın: {مَن فِي السماوات} “Göklerde bulunan kimseler” kavli O'nun katındakileri de kapsamaktadır. Bunun
20860. Metin
نظيرُه في قولِه: {وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ} [البقرة: ٩٨] . وقوله: {لاَ يَسْتَكْبِرُونَ} على هذا فيه أوجهٌ، أحدُها: أنه حال/ مِنْ «مَنْ» الأولى أو الثانية أو منهما معاً. وقال أبو البقاء: «حالٌ: إمَّا مِن الأولى أو الثانيةِ على قولِ مَنْ رَفَع بالظرف» يعني أنَّه إذا جَعَلْنا «مَنْ» في قولِه {وَلَهُ مَن فِي السماوات} مرفوعاً بالفاعليةِ، والرافعُ الظرفُ؛ وذلك على رأي الأخفش، جاز أَنْ يكونَ «لا يَسْتبكرون» حالاً: إمَّا مِنْ «مَنْ» الأولى، وإمَّا مِن الثانية؛ لأن الفاعلَ يجيءُ منه الحالُ. ومفهومُه أنَّا إذا جَعَلْنا مبتدأً لا يجيءُ «يستكبرون» حالاً، وكأنه يرى أنَّ الحالَ لا تجيءُ من المبتدأ، وهو رأيٌ لبعضِهم. وفي المسألةِ كلامٌ مقررٌ في غيرِ هذا الموضوعِ، ويجوزُ أَنْ يكونَ «لا يستكبرون» حالاً من الضميرِ المستكنِّ في «عندَه» الواقعِ صلةً، وأن يكونَ حالاً من الضميرِ المستكنِّ في «له» الواقع خبراً.
benzeri Cenâb-ı Hakk'ın: {وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ} [Bakara: 98] “Cebrail ve Mikail” kavlinde geçmişti. Bu takdirde Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَ يَسْتَكْبِرُونَ} “büyüklük taslamazlar” kavlinde vecihler vardır; birincisi: Birinci veya ikinci {مَنْ} lafzından yahut her ikisinden birden hâl olmasıdır. Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: «Zarfla ref edenlerin görüşüne göre hâldir: Ya birincisinden ya da ikincisinden.» Yani; Cenâb-ı Hakk'ın {وَلَهُ مَن فِي السماوات} “Göklerde olanlar O'nundur” kavlindeki {مَنْ} lafzını fâillik ile merfû kılarsak ve râfi' de zarf olursa —ki bu Ahfeş'in görüşüdür— {لا يَسْتبكرون} cümlesinin ya birinci {مَنْ} lafzından ya da ikincisinden hâl olması caiz olur; çünkü fâilden hâl gelir. Bunun mefhûmu şudur: Biz [onu] mübtedâ kılarsak {يستكبرون} cümlesi hâl olarak gelmez; sanki o, hâlin mübtedâdan gelmeyeceği görüşündedir ki bu bazılarının görüşüdür. Bu meselede bu konunun dışında takrir edilmiş açıklamalar vardır. {لا يستكبرون} cümlesinin sıla konumunda olan {عندَه} lafzındaki müstetir zamirden hâl olması da haber konumunda olan {له} lafzındaki müstetir zamirden hâl olması da caizdir.
20861. Metin
والوجهُ الثاني من وجهَيْ «مَنْ» : أن تكونَ مبتدأً، و «لا يستكبرون» خبرُه، وهذه جملةٌ معطوفةٌ على جملةٍ قبلَها. وهل الجملةُ مِنْ قوله {وَلَهُ مَن فِي السماوات} استئنافيةٌ أو معادِلَةٌ لجملة قولِه: {وَلَكُمُ الويل} أي: لكم الوَيْلُ، ولله تعالى جميعُ العالَمِ عُلْوِيِّه وسُفْلِيِّه؟ والأولُ أظهرُ.
{مَنْ} kelimesine dair iki vecihten ikincisi ise: Mübtedâ olması, {لا يستكبرون} kavlinin de onun haberi olmasıdır; bu da kendisinden önceki bir cümleye matuf bir cümledir. {وَلَهُ مَن فِي السماوات} “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur” kavlinden oluşan cümlenin istînâfiyye mi yoksa: {وَلَكُمُ الويل} “Vay halinize” yani; 'Veyl size olsun; yüce Allah'a ise üstüyle ve altıyla bütün âlem aittir' kavlindeki cümleye muâdil (karşılık) mi olduğu hususunda [iki görüş vardır ki] birincisi daha açıktır.
20862. Metin
ولا يَسْتَحْسِرون أي: لا يَكِلُّون ولا يَتْبعون. يقال: اسْتَحْسر البعيرُ أي كَلَّ وتَعِب. قال: علقمة بن عبدة:
{ولا يَسْتَحْسِرون} “ve usanıp yorulmazlar” yani; gevşemezler ve yorulup bitkin düşmezler. Denilir ki: 'Deve takatten düşüp yoruldu' manasında istahsara'l-baîru (اسْتَحْسَر البعيرُ) denir. Alkame b. Abede şöyle demiştir:
20863. Metin
٣٣٣٣ - بها جِيَفُ الحسرى فأمَّا عِظامُها ... فبِيْضٌ وأمَّا جِلْدُها فصَلِيْبُ
3333 - Orada [yorgunluktan] ölüp kalmış develerin leşleri vardır; kemikleri bembeyazdır, derileri ise sert ve kurudur.
20864. Metin
ويقال: حَسَر البعيرُ، وحَسَرْته أنا، فيكون لازماً ومتعدياً. وأَحْسَرْتُه أيضاً. فيكون فَعَل وأفْعَلَ بمعنىً في أحدِ وجهَيْ فَعَل. قال الزمخشري: «الاستحسارُ مبالغةٌ في الحُسورِ. فكان الأبلغُ في وصفِهم أَنْ ينفيَ عنهم أَدْنى الحُسورِ. قلت: في الاستحسارِ بيانُ أنَّ ما هُمْ فيه يوجب غايةَ الحُسور وأقصاه، وأنَّهم أَحِقَّاءُ لتلك العباداتِ الباهظة بأَنْ يَسْتَحْسِروا فيما يَفْعلون» وهو سؤالٌ حسنٌ وجوابٌ مطابق.
Hem hasara'l-baîru (حَسَر البعيرُ) hem de hasartühû (حَسَرْتُه) denilir; dolayısıyla [fiil] hem lâzım hem de müteaddî olur. Ehsartühû (أَحْسَرْتُه) de denilir. Böylece fe'ale (فَعَل) ve ef'ale (أَفْعَلَ) kalıpları, fe'alenin iki vechinden birinde aynı anlamda olur. Zemahşerî şöyle demiştir: «İstihsâr (اسْتِحْسَار), husûr (حُسُور) yani yorulma hususunda mübalağa bildirmektir. Dolayısıyla onların nitelenmesinde en beliğ olan, onlardan husûrun en küçüğünü dahi nefyetmektir. Derim ki: İstihsârda; içinde bulundukları durumun son derece ve en üst düzeyde yorgunluk gerektirdiğinin ve onların yaptıkları o ağır ibadetler sebebiyle takatten düşmeye pekâlâ müstahak olduklarının beyanı vardır.» Bu güzel bir soru ve yerinde bir cevaptır.
20865. Metin
قوله: {يُسَبِّحُونَ} : يجوزُ أَنْ يكونَ مستأنفاً، وأن يكونَ حالاً من الفاعل في الجملةِ قبلَه. و {لاَ يَفْتُرُونَ} يجوز فيه الاستئنافُ والحالُ من فاعلِ «يُسَبِّحون» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {يُسَبِّحُونَ} “Tesbih ederler” kavli: Müste'nefe olması da kendisinden önceki cümledeki fâilden hâl olması da caizdir. {لاَ يَفْتُرُونَ} “gevşemezler” kavlinde de istînâf ve {يُسَبِّحون} kavlinin fâilinden hâl olması caizdir.
20866. Metin
قوله: {أَمِ اتخذوا} : هذه «أم» المنقطعةُ، فتتقدَّرُ ب بل التي لإِضرابِ الانتقال، وبالهمزةِ التي معناها الإِنكار. و «اتَّخذ» يجوزُ أََنْ يكونَ بمعنى صَنَع، فتتعلَّقَ «مِن» به. وجَوَّز الشيخُ أن يكونَ بمعنى صَيَّر التي في قوله: {واتخذ الله إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً} [النساء: ١٢٥] قال: «وفيه معنى الاصطفاءِ والاختيار» . و {مِّنَ الأرض} يجوز أَنْ يتعلَّقَ بالاتخاذ كما تقدَّم، وأَنْ يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنها نعتٌ ل «آلهة» أي: مِنْ جنسِ الأرض.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَمِ اتخذوا} “Yoksa edindiler mi?” kavli: Bu münkatı' olan {أَمْ} edatıdır; intikal için olan {بَلْ} ve inkâr anlamındaki hemze ile takdir edilir. {اتَّخذ} fiilinin {مِنْ} harf-i cerinin kendisine taalluk edeceği şekilde sana'a (صَنَعَ - yaptı) anlamında olması caizdir. Şeyh [Ebû Hayyân], bunun Cenâb-ı Hakk'ın: {واتخذ الله إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً} [Nisâ: 125] “Allah İbrahim'i dost edindi” kavlindeki sayyara (صَيَّرَ - kıldı) manasında olmasını da caiz görmüş ve: «Bunda seçme ve ihtiyar etme manası vardır» demiştir. {مِّنَ الأرض} kavlinin ise daha önce geçtiği üzere ittihâz fiiline taalluk etmesi de {آلهة} kelimesine sıfat olmak üzere mahzûfa taalluk etmesi de caizdir; yani: 'Yeryüzü cinsinden olan [ilahlar]' demektir.
20867. Metin
قوله: {هُمْ يُنشِرُونَ} جملةٌ في محلِّ نصبٍ صفةً لآلهة. وقرأ العامَّةُ «يُنْشِرون» بضمِّ حرفِ المضارعة مِنْ أَنْشَر. وقرأ الحسن بفتحها وضم الشين يُقال: أَنْشَر اللهُ الموتى فَنَشَروا، ونَشَر يكون لازماً ومتعدياً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {هُمْ يُنشِرُونَ} “onlar mı diriltecekler?” kavli, nasb mahallinde {آلهة} kelimesinin sıfatı olan bir cümledir. Genel kıraat ehli (cumhûr) {أَنْشَرَ} fiilinden muzâri harfinin zammesiyle «يُنْشِرون» şeklinde okumuştur. Hasan ise muzâri harfinin fethası ve şın harfinin zammesiyle [«يَنْشُرُونَ» şeklinde] okumuştur. 'Allah ölüleri diriltti, onlar da dirildiler' manasında enşera'llâhu'l-mevtâ feneşerû (أَنْشَر اللهُ الموتى فَنَشَروا) denir; neşere (نَشَرَ) fiili hem lâzım hem de müteaddî olur.
20868. Metin
قوله: {إِلاَّ الله} : «إلاَّ» هنا صفةٌ للنكرة قبلها بمعنى «غَيْر» . والإِعرابُ فيها متعذَّر، فَجُعِل على ما بعدها. وللوصفِ بها شروطٌ منها: تنكيرُ الموصوفِ، أو قُرْبُه من النكرة بأَنْ يكونَ معرفاً بأل الجنسية. ومنها أَنْ يكونَ جمعاً صريحاً كالآية، أو ما في قوةِ الجمعِ كقوله:
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلاَّ الله} “Allah'tan başka” kavli: Buradaki {إِلاَّ}, kendisinden önceki nekre kelimenin {غَيْر} manasında sıfatıdır. İrabı bizzat onda [göstermek] imkânsız olduğundan, irap kendisinden sonrakine verilmiştir. Onunla vasıflamanın şartları vardır; bunlardan biri: Mevsûfun nekre olması yahut cins belirten elif-lâm ile marife kılınarak nekreye yakın olmasıdır. Diğer bir şartı ise mezkûr ayette olduğu gibi açık bir cemi olması yahut şu beyitte olduğu gibi cemi hükmünde bulunmasıdır:
20869. Metin
٣٣٣٤ - لو كان غيري سُلَيْمى اليومَ غيَّره ... وَقْعُ الحوادِثِ إلاَّ الصارمُ الذَّكَرُ
3334 - Ey Süleymâ! Bugün benden başkası olsaydı, o keskin yalın kılıç müstesna / o keskin kılıçtan başkasını olayların vukuu değiştirirdi.
20870. Metin
ف «إلاَّ الصارِمُ» صفةُ لغيري لأنه في معنى الجمع. ومنها أَنْ لا يُحْذَفَ موصوفُها عكسَ «غير» . وقد أَتْقَنَّا هذا كلَّه في «إِيضاحِ السبيل إلى شرح التسهيل» فعليك به. وأنشد سيبويهِ على ذلك قولَ الشاعر:
Burada {إلاَّ الصارِمُ} ibaresi cemi anlamında olduğu için {غيري} kelimesinin sıfatıdır. Şartlardan biri de {غير} kelimesinin aksine mevsûfunun hazfedilmemesidir. Bütün bunları Îzâhu's-Sebîl ilâ Şerhi't-Teshîl adlı eserimizde sağlam bir şekilde açıkladık, ona müracaat etmelisin. Sîbeveyh buna delil olarak şairin şu sözünü inşad etmiştir:
20871. Metin
٣٣٣٥ - وكلُّ أخٍ مُفارِقُه أخُوه ... لَعَمْرُ أبيكَ إلاَّ الفرقدانِ
3335 - Babanın ömrüne andolsun ki, o iki Kutup Yıldızı (Ferkadân) hariç / o iki Kutup Yıldızı'ndan başka her kardeşten kardeşi mutlaka ayrılır.
20872. Metin
أي: وكلُّ أخٍ غيرُ الفرقدين مفارِقُه أخوه. وقد وقع الوصفُ ب إلاَّ كما وقع الاستثناء ب «غير» ، والأصلُ في «إلاَّ» الاستثناءُ وفي «غير» الصفةُ. ومن مُلَحِ كلامِ أبي القاسم الزمخشري: «واعلم أنَّ» إلاَّ «وغير يَتَقَارضان» .
Yani: 'O iki Kutup Yıldızı'ndan başka her kardeşten kardeşi ayrılır' demektir. {غَيْر} ile istisna yapıldığı gibi {إلاَّ} ile de sıfat yapılmıştır. Asıl olan ise {إلاَّ} edatında istisna, {غير} kelimesinde ise sıfat olmasıdır. Ebü'l-Kāsım ez-Zemahşerî'nin latif sözlerindendir: «Bil ki {إلاَّ} ile {غير} birbirinin yerine ödünçleşirler (birbirinin işlevini görürler).»
20873. Metin
ولا يجوزُ أَنْ ترتفعَ الجلالةُ على البدل مِنْ «آلهة» لفسادِ المعنى. قال
Lafza-i Celâl'in, anlamın bozulmasından ötürü {آلهة} kelimesinden bedel olarak merfû olması ise caiz değildir. Zemahşerî
20874. Metin
الزمخشري: «فإن قلت: ما مَنَعك من الرفع على البدل؟ قلت: لأنَّ» لو «بمنزلةِ» إنْ «في أنَّ الكلامَ معها موجَبٌ، والبدلُ لا يَِسُوغ إلاَّ في الكلام غيرِ الموجبِ كقوله تعالى: {وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ امرأتك} [هود: ٨١] وذلك لأنَّ أعمَّ العامِّ يَصِحُّ نفيُه ولا يَصِحُّ إيجابُه» . فجعل المانعَ صناعياً مستنداً إلى ما ذُكِر مِنْ عدم صحةِ إيجاب أعمِّ العام.
şöyle demiştir: «Eğer: 'Seni bedel olarak ref vermekten alıkoyan nedir?' dersen, derim ki: Çünkü {لو} edatı, kendisiyle birlikte cümlenin müspet (olumlu) olması hususunda {إنْ} gibidir; bedel ise Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ امرأتك} [Hûd: 81] “İçinizden hiçbiri geriye bakmasın, eşin müstesna” kavlinde olduğu gibi ancak gayr-i mûceb (olumsuz) sözde caizdir. Zira 'a'amm-ı âmm'ın (en genel umûmun) nefyi sahih olur da ispatı sahih olmaz.» Böylece o, engelleyici sebebi 'a'amm-ı âmm'ın ispatının sahih olmamasına dayanan nahvî/ıstılahî bir kaide kılmıştır.
20875. Metin
وأحسنُ مِنْ هذا ما ذكره أبو البقاء مِنْ جهة المعنى فقال: «ولا يجوزُ أَنْ يكونَ بدلاً، لأنَّ المعنى يصيرُ إلى قولك: لو كان فيهما اللهُ لَفَسَدَتا، ألا ترى أنَّك لو قلت:» ما/ جاءني قومُك إلاَّ زيدٌ «على البدلِ لكان المعنى: جاءني زيدٌ وحدَه. ثم ذكر الوجه الذي رَدَّ به الزمخشريُّ فقال:» وقيل: يمتنعُ البدلُ لأنَّ قبلها إيجاباً «. ومنع أبو البقاء النصبَ على الاستثناء لوجهين، أحدُهما: أنه فاسدٌ في المعنى، وذلك أنك إذا قلتَ:» لو جاءني القومُ إلاَّ زيداً لقتلتُهم «كان معناه: أنَّ القَتْلَ امتنع لكونِ زيدٍ مع القوم. فلو نُصِبَتْ في الآية لكان المعنى: إنَّ فسادَ السماواتِ والأرض امتنع لوجود الله تعالى مع الآلهة. وفي ذلك إثباتُ إلهٍ مع الله. وإذا رُفِعَتْ على الوصفِ لا يلزمُ مثلُ ذلك؛ لأنَّ المعنى: لو كان فيهما غيرُ اللهِ لفسدتا. والوجهُ الثاني: أنَّ آلهة هنا نكرةٌ، والجمعُ إذا كان نكرةً لم يُسْتثنَ منه عند جماعةٍ من المحققين؛ إذ لا عمومَ له بحيث يدخلُ فيه المستثنى لولا الاستثناءُ» .
Bundan daha güzeli ise Ebü'l-Bekâ'nın mana cihetinden zikrettiği şu açıklamadır: «Bedel olması caiz değildir; zira mana senin: 'Eğer o ikisinde Allah bulunsaydı o ikisi fesada uğrardı' demene varır. Görmez misin ki sen bedel üzere: 'Kavmin bana gelmedi, sadece Zeyd geldi' desen mana 'Bana yalnız Zeyd geldi' olurdu.» Ardından Zemahşerî'nin [bedeli] reddettiği veçhi zikrederek şöyle demiştir: «Kendisinden öncesinin mûceb (olumlu) olması sebebiyle bedelin imkânsız olduğu da söylenmiştir.» Ebü'l-Bekâ iki vecihten ötürü istisna üzere nasbı menetmiştir; birincisi: Mana yönünden fasit olmasıdır; şöyle ki: 'Zeyd müstesna kavim bana gelseydi onları mutlaka öldürürdüm' dediğinde bunun manası: 'Öldürme eylemi Zeyd'in kavimle birlikte bulunmasından ötürü gerçekleşmedi' demektir. Şayet ayette nasb okunsaydı mana: 'Göklerin ve yerin fesadı, Allah Teâlâ'nın ilahlarla birlikte mevcudiyeti sebebiyle engellendi' olurdu. Bunda ise Allah ile birlikte bir ilahın ispatı vardır. Sıfat olarak merfû kılındığında ise böyle bir durum gerekmez; zira mana: 'Eğer o ikisinde Allah'tan başka [ilahlar] olsaydı o ikisi fesada uğrardı' şeklinde olur. İkinci vecih ise: {آلهة} kelimesi burada nekredir; bir cemi nekre olduğunda muhakkik bir topluluğa göre kendisinden istisna yapılamaz; zira istisna olmasaydı müstesnanın içine dahil olabileceği bir umûmîliği (kapsamı) yoktur.»
20876. Metin
وهذا الوجهُ الذي منعاه أعني الزمخشري وأبا البقاء قد أجازه
Zemahşerî ve Ebü'l-Bekâ'nın menettiği bu veçhi,
20877. Metin
أبو العباس المبرد وغيره: أمَّا المبردُ فإنه قال: «جاز البدلُ لأنَّ ما بعد» لو «غيرُ موجَبٍ في المعنى. والبدلُ في غير الواجبِ أحسنُ من الوصفِ. وفي هذه نظرٌ من جهة ما ذكره أبو البقاء من فسادِ المعنى.
Ebü'l-Abbâs el-Müberred ve başkaları caiz görmüştür. Müberred'e gelince o şöyle demiştir: «Bedel caiz olmuştur; çünkü {لو} edatından sonrası manada gayr-i mûcebdir (olumsuzdur). Mûceb olmayanda ise bedel sıfattan daha evladır.» Bunda, Ebü'l-Bekâ'nın mananın bozulmasına dair zikrettiği husus açısından bir tenkit payı vardır.
20878. Metin
وقال ابنُ الضائعِ تابعاً للمبرد: لا يَصِحُّ المعنى عندي إلاَّ أن تكون» إلاَّ «في معنى» غير «التي يُراد بها البدلُ أي: لو كان فيهما آلهةٌ عِوَضَ واحدٍ أي بدل الواحد الذي هو الله لفسدتا. وهذا المعنى أرادَ سيبويه في المسألةِ التي جاء بها توطئةً.
İbnü'd-Dâi' Müberred'e tâbi olarak şöyle demiştir: 'Bana göre mana ancak {إلاَّ} edatının kendisiyle bedel kastedilen {غير} manasında olmasıyla sahih olur; yani: Eğer o ikisinde bir tek [ilah] yerine, yani tek olan Allah'ın bedeli olarak ilahlar bulunsaydı o ikisi fesada uğrardı.' Sîbeveyh de hazırlık kabilinden getirdiği meselede bu manayı kastetmiştir.
20879. Metin
وقال الشَّلَوْبين في مسألةِ سيبويه» لو كان معنا رجلٌ إلاَّ زيدٌ لَغُلِبْنا «: إنَّ المعنى: لو كانَ معنا رجلٌ مكانَ زيد لَغُلبنا، ف» إلاَّ «بمعنى» غير «التي بمعنى مكان. وهذا أيضاً جنوحٌ من أبي عليّ إلى البدلِ. وما ذكره ابنُ الضائع من المعنى المتقدمِ مُسَوِّغٌ للبدل. وهو جوابٌ عَمَّا أَفْسَد به أبو البقاء وجهَ البدل، إذ معناه واضحٌ، ولكنه قريبٌ من تفسير المعنى لا من تفسيرِ الإِعراب.
Şelevbîn, Sîbeveyh'in «Bizimle beraber Zeyd'den başka bir adam olsaydı mağlup edilirdik» meselesi hakkında şöyle demiştir: 'Mana şudur: Bizimle beraber Zeyd'in yerinde bir adam olsaydı mağlup edilirdik; dolayısıyla {إلاَّ}, yerine (mekân) manasındaki {غير} anlamındadır.' Bu da Ebû Ali [eş-Şelevbîn]'in bedel görüşüne meyletmesidir. İbnü'd-Dâi'in zikrettiği yukarıdaki mana bedel için bir gerekçedir; bu da Ebü'l-Bekâ'nın bedel vechini iptal ettiği gerekçeye bir cevaptır; zira manası açıktır, ancak irap tefsirine değil mana tefsirine yakındır.
20880. Metin
قوله: {هذا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ} : العامَّةُ على إضافة «ذِكْر» إلى «مَنْ» إضافةَ المصدرِ إلى مفعولِه، كقولِه تعالى: {بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ} [ص: ٢٤] . وقُرِىء «ذِكْرٌ» بالتنوين فيهما، و «مَنْ» مفتوحة الميم، نُوِّنَ
Cenâb-ı Hakk'ın: {هذا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ} “İşte bu, benimle beraber olanların zikridir” kavli: Genel kıraat ehli (cumhûr), Cenâb-ı Hakk'ın: {بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ} [Sâd: 24] “senin dişi koyununu istemekle” kavlinde olduğu gibi masdarın mef'ûlüne izâfeti kabilinden {ذِكْر} kelimesinin {مَنْ} lafzına izâfeti üzerinedir. Her iki yerde de mim harfinin fethasıyla olan {مَنْ} kelimesi tenvinsiz, {ذِكْرٌ} kelimesi ise tenvinli olarak okunmuştur; böylece masdar tenvinlenmiş
20881. Metin
المصدرُ ونُصِبَ به المفعولُ كقوله تعالى: {أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيماً} [البلد: ١٤-١٥] .
ve Cenâb-ı Hakk'ın: {أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيماً} [Beled: 14-15] “Yahut açlık gününde bir yetimi doyurmaktır” kavlinde olduğu gibi onunla mef'ûl nasbedilmiştir.
20882. Metin
وقرأ يحيى بن يعمر «ذِكْرٌ» بتنوينه و «مِنْ» بكسرِ الميم، وفيه تأويلان، أحدُهما: أنَّ ثَمَّ موصوفاً محذوفاً قامَتْ صفتُه وهي الظرف مَقامَه. والتقدير: هذا ذِكْرٌ مِنْ كتاب معي، ومِنْ كتابٍ قبلي. والثاني: أنَّ «معي» بمعنى عندي. ودخولُ «مِنْ» على «مع» في الجملة نادرٌ؛ لأنها ظرفٌ لا يَتَصَرَّف. وقد ضَعَّف أبو حاتم هذه القراءةَ، ولم يَرَ لدخول «مِنْ» على «مع» وجهاً.
Yahyâ b. Ya'mer, tenvin ile «ذِكْرٌ» ve mim harfinin kesresiyle «مِنْ» şeklinde okumuştur. Bunda iki tevcih vardır; birincisi: Orada hazfedilmiş bir mevsûf vardır ve onun sıfatı olan zarf mevsûfun yerine geçmiştir; takdiri şöyledir: 'Bu, benimle beraber olan bir kitaptan bir zikir ve benden önceki bir kitaptan bir zikirdir.' İkincisi ise: {معي} lafzının ındî (عِنْدِي - yanımda) manasında olmasıdır. {مِنْ} edatının {مع} üzerine dahil olması genelde nadirdir; çünkü o, tasarruf etmeyen (gayr-i mütesarrıf) bir zarftır. Ebû Hâtim bu kıraati zayıf bulmuş ve {مِنْ} harfinin {مع} üzerine girmesi için bir vecih görmemiştir.
20883. Metin
وقرأ طلحةُ «ذِكْرٌ معي وذكرٌ قبلي» بتنوينهما دونَ «مِنْ» فيهما. وقرأَتْ طائفةٌ «ذكرُ مَنْ» بالإِضافة ل «مَنْ» كالعامَّة، «وذكرٌ مِنْ قبلُ» بتنوينِه وكسرِ ميم «مِنْ» . ووجهها واضحٌ ممَّا تتقدم.
Talha, her ikisinde {مِنْ} olmaksızın ikisini de tenvinle «ذِكْرٌ معي وذكرٌ قبلي» şeklinde okumuştur. Bir grup da cumhûr gibi {مَنْ} lafzına izâfetle «ذكرُ مَنْ», ardından tenvin ve {مِنْ} edatının miminin kesresiyle «وذكرٌ مِنْ قبلُ» şeklinde okumuştur. Bunun vechi yukarıda geçenlerden ötürü açıktır.
20884. Metin
قوله: {لاَ يَعْلَمُونَ الحق} العامَّةُ على نصب «الحق» . وفيه وجهان، أظهرُهما: أنَّه مفعولٌ به بالفعلِ قبلَه. والثاني: أنه مصدرٌ مؤكِّد. قال الزمخشريُّ: «ويجوزُ أَنْ يكونَ المنصوبُ أيضاً على التوكيدِ لمضمونِ الجملةِ السابقة، كما تقول:» هذا عبدُ الله الحقَّ لا الباطل «فأكَّدَ انتفاءَ العِلْم» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَ يَعْلَمُونَ الحق} “hakkı bilmezler” kavli: Genel kıraat ehli (cumhûr) {الحق} kelimesinin nasbı üzerinedir. Bunda iki vecih vardır; en açığı: Kendisinden önceki fiilin mef'ûlün bihi olmasıdır. İkincisi ise: Müekkid masdar olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Nasbedilen bu kelimenin, 'Bu bâtıl değil, hak olan Abdullah'tır' dediğin gibi önceki cümlenin mazmununu tekit edici olması da caizdir; böylece ilmin nefyini tekit etmiştir.»
20885. Metin
وقرأ الحسن وابن محيصن وحميد برفع «الحق» . وفيه وجهان، أحدُهما: أنَّه مبتدأٌ والخبرُ مضمرٌ. والثاني: أنه خبرٌ لمبتدأ مضمرٍ. قال الزمخشري: «وقُرِىء» الحقُّ «بالرفعِ على توسيطِ التوكيد بين السببِ والمُسَبَّب. والمعنى: أن إعراضَهم بسببِ الجهلِ هو الحقُّ لا الباطلُ» .
Hasan, İbn Muhaysın ve Humeyd {الحق} kelimesinin ref'i ile okumuşlardır. Bunda iki vecih vardır; birincisi: Mübtedâ olup haberinin gizli olmasıdır. İkincisi ise: Gizli bir mübtedânın haberi olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «{الحقُّ} kelimesi sebep ile müsebbeb arasına tekidin yerleştirilmesi üzere merfû olarak da okunmuştur. Mana şudur: Onların cehalet sebebiyle yüz çevirmeleri bâtıl değil, hakkın ta kendisidir.»
20886. Metin
قوله: {بَلْ عِبَادٌ} : «عبادٌ» خبرُ مبتدأ مضمرٍ أي: هم عبادٌ. و «مُكْرَمون» في العامَّة مخففٌ، وقراءة عكرمة مشدداً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {بَلْ عِبَادٌ} “Bilakis [onlar] kullardır” kavli: {عبادٌ} gizli bir mübtedânın haberidir, yani: 'Onlar kullardır' demektir. {مُكْرَمون} “ikram edilmiş” lafzı cumhûr kıraatinde şeddesiz (muhaffef), İkrime'nin kıraatinde ise şedelidir.
20887. Metin
قوله: {لاَ يَسْبِقُونَهُ} : جملةٌ في محلِّ رفعٍ صفةً ل «عبادٌ» . والعامَّةُ على كسرِ الباء في «يَسْبِقونه» وقُرىء بضمِّها. وخُرِّجَتْ على أنه مضارعٌ سَبَقه أي غلبه في السبق يُقال: سابقه فَسَبقه يَسْبُقه أي: غلبه في السَّبْق. ومضارع فَعَلَ في المغالبة مضمومُ العينِ مطلقاً إلاَّ في ياءَيْ العينِ أو اللام، والمرادُ: لا يَسْبقونه بقوله، فَعَوَّض الألفَ واللامَ عن الضمة عند الكوفيين، والضميرُ محذوفٌ عند البصريين أي بالقول منه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَ يَسْبِقُونَهُ} “O'nun önüne geçmezler” kavli: Ref mahallinde {عبادٌ} kelimesinin sıfatı olan bir cümledir. Genel kıraat ehli (cumhûr) {يَسْبِقونه} lafzında bâ harfinin kesresi üzerinedir; zammesiyle de okunmuştur. Bu da onu yarışta geçti (yendi) manasındaki sebegahû fiilinin muzârii olarak takrir edilmiştir; nitekim yarıştı ve onu yarışta geçti/yendi manasında sâbegahû fesebegahû yesbuguhû (سابقه فَسَبقه يَسْبُقه) denir. Galebe bildiren fe'ale kalıbının muzâriinde, ayn veya lâm harfi yâ olmadıkça aynü'l-fiil mutlak olarak zammelidir. Kastedilen: 'Sözüyle O'nun önüne geçmezler' demektir; Kûfelilere göre elif-lâm zamirin yerine geçirilmiştir, Basralılara göre ise zamir mahzûftur, yani: 'O'ndan gelen sözün önüne [geçmezler]' demektir.
20888. Metin
قوله: {فذلك نَجْزِيهِ} : يجوزُ في ذلك وجهان أحدُهما: أنَّه مرفوعٌ بالابتداءِ. وهذا وجهٌ حسنٌ. والثاني: أنه منصوبٌ بفعلٍ مقدرٍ يُفَسِّره هذا الظاهرُ. والمسألةُ من بابِ الاشتغال. وفي هذا الوجهِ إضمارُ عاملٍ مع الاستغناءِ عنه، فهو مرجوحٌ والفاءُ وما في حَيِّزها في موضعِ جزمٍ جواباً للشرط و «كذلك» نعتٌ لمصدرٍ محذوفٍ أو حالٌ من ضمير المصدر أي: جزاءً مثلَ ذلك الجزاءِ، أو نجزي الجزاءَ حالَ كونِه مثلَ ذلك.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فذلك نَجْزِيهِ} “işte onu cezalandırırız” kavli: Bunda iki vecih caizdir; birincisi: İbtidâ ile merfû olmasıdır ki bu güzel bir vecihtir. İkincisi ise: Bu açık fiilin açıkladığı takdirî bir fiille mensûb olmasıdır. Bu mesele iştigâl babındandır. Bu vecihte, ihtiyaç yokken bir âmili gizlemek vardır; dolayısıyla mercûhtur. Fâ harfi ve onun tasarrufundaki cümle şartın cevabı olarak cezm mahallindedir. {كذلك} ise mahzûf bir masdarın sıfatı yahut masdarın zamirinden hâldir; yani: 'Böyle bir ceza gibi bir ceza ile [cezalandırırız]' yahut 'böyle olması hali üzere o cezayı veririz' demektir.
20889. Metin
وقرأ العامَّةُ «نجزي» بفتحِ النونِ. وأبو عبد الرحمن المقرىء بضمِها.
Genel kıraat ehli (cumhûr) nûn harfinin fethasıyla «نجزي» şeklinde okumuştur. Ebû Abdirrahmân el-Mukrî ise nûn harfinin zammesiyle okumuştur.
20890. Metin
وجهُها أنه مِنْ أجزأ بالهمز، مِنْ أجزأني كذا أي: كفاني، ثم خَفَّفَ الهمزةَ فانقلبت إلى الياء.
Bunun vechi, 'bana şu yetti' manasındaki eczetenî kezâ (أجزأني كذا) ibaresinden hemzeli olarak eczee (أجزأ) fiilinden gelmesidir; sonra hemze hafifletilerek yâ harfine dönüşmüştür.
20891. Metin
قوله: {أَوَلَمْ يَرَ} : قرأ ابن كثير «ألم يرَ» من غير واو. والباقونَ/ بالواوِ بين همزةِ الاستفهام و «لم» . ونظيرُ حذفِ الواوِ وإثباتِها هنا ما تقدَّم في البقرة وآل عمران في قولِه {قَالُواْ اتخذ الله وَلَداً} [البقرة: ١١٦] {سارعوا إلى مَغْفِرَةٍ} [البقرة: ١٣٣] وقد تقدَّم حكمُ ذلك. والرؤيةُ هنا يجوز أن تكونَ قلبيةً، وأن تكونَ بَصَريةً. ف «أنَّ» وما في حَيِّزها سادَّةٌ مَسَدَّ مفعولَيْنِ عند الجمهور على الأول، ومَسَدَّ واحدٍ والثاني محذوف، عند الأخفش، وسادَّةٌ مسدَّ واحدٍ فقط على الثاني.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَوَلَمْ يَرَ} “Görmediler mi?” kavli: İbn Kesîr vâvsız olarak «ألم يرَ» şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise istifham hemzesi ile {لم} arasında vâv ile okumuşlardır. Burada vâvın hazfedilmesi ve sabit bırakılmasının benzeri, daha önce Bakara ve Âl-i İmrân surelerindeki: {قَالُواْ اتخذ الله وَلَداً} [Bakara: 116] “'Allah çocuk edindi' dediler” ve {سارعوا إلى مَغْفِرَةٍ} [Âl-i İmrân: 133] “Bağışlanmaya koşun” kavillerinde geçmişti ve bunun hükmü daha önce zikredilmişti. Buradaki görme fiilinin kalbî (bilgi/idrak) olması da basarî (gözle görme) olması da caizdir. Birinci ihtimale göre {أنَّ} ve onun tasarrufundaki kısım cumhûra göre iki mef'ûlün yerine, Ahfeş'e göre ise biri mahzûf olan mef'ûllerden birinin yerine kâimdir; ikinci ihtimale göre ise sadece tek bir mef'ûlün yerine kâimdir.
20892. Metin
قوله: {كَانَتَا} الضميرُ يعودُ على السماوات والأرض بلفظِ التثنيةِ، والمتقدِّم جمعٌ. وفي ذلك أوجه أحدُها: ما ذكره الزمخشري فقال: «وإنما قيل» كانتا «دونَ» كُنَّ «لأنَّ المرادَ جماعةُ السماواتِ وجماعةُ الأرَضين. ومنه قولُهم:» لِقاحان سَوْداوان «أي: جماعتان. فَعَلَ في المضمر نحوَ ما فَعَل في المظهر. الثاني: قال أبو البقاء:» الضميرُ يعودُ على الجنسين «. الثالث: قال الحوفي:» قال: كانتا رَتْقاً والسماوات جمعٌ لأنه أراد الصِّنْفَيْنِ. قال الأسودُ ابنُ
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَانَتَا} “O ikisi idi” kavli: Zamir, önce geçen cemi olmasına rağmen tesniye lafzıyla göklere ve yere dönmektedir. Bunda vecihler vardır; birincisi: Zemahşerî'nin zikrettiği şu açıklamadır: «{كُنَّ} yerine {كانتا} denilmesinin sebebi; kastedilenin gökler topluluğu ve yerler topluluğu olmasıdır. Nitekim onların: 'İki siyah deve topluluğu' manasında likāhâni sevdâvâni (لِقاحان سَوْداوان) demeleri de bu kabildendir. Açık isimde yaptığını zamirde de yapmıştır.» İkincisi: Ebü'l-Bekâ: «Zamir iki cinse dönmektedir» demiştir. Üçüncüsü: el-Hûfî: «Gökler cemi olduğu halde {كانتا رَتْقاً} 'o ikisi bitişik idi' demiştir; çünkü iki sınıfı kastetmiştir. Esved b. Ya'fer şöyle demiştir:
20893. Metin
يَعْفَر:
demiştir:
20894. Metin
٣٣٣٦ - إن المنيَّةَ والحُتُوفَ كِلاهما ... يُوفي المخارم يَرْقُبان سوادي
3336 - Muhakkak ki ölüm ve ecellerin her ikisi de dağ yollarını aşarak karaltımı (bedenimi) gözetlemektedir.
20895. Metin
لأنه أراد النوعين، وتبعه ابن عطية في هذا فقال: «وقال:» وكانتا «من حيث هما نوعان. ونحوُه قولُ عمرِو بن شييم:
Çünkü o iki nevi kastetmiştir.» İbn Atiyye de bu hususta ona tâbi olarak şöyle demiştir: «İki nevi olmaları hasebiyle {وكانتا} demiştir. Amr b. Şeyyim'in şu sözü de bunun gibidir:
20896. Metin
٣٣٣٧ - ألم يُحْزِنْكَ أنَّ حبالَ قيسٍ ... وتَغْلِبَ قد تباينتا انقطاعا
3337 - Kays ile Tağlib'in iplerinin koparak birbirinden ayrılması seni üzmedi mi?
20897. Metin
ورَتْقاً: خبرٌ. ولم يُثَنَّ لأنَّه في الأصلِ مصدرٌ. ثم لك أن تجعلَه قائماً مقامَ المفعولِ كالخَلْقِ بمعنى المَخْلوق، أو تجعلَه على حَذْفِ مضافٍ أي: ذواتَيْ رَتْقٍ. وهذه قراءةُ الجمهور.
{رَتْقاً} lafzı haberdir; aslında masdar olduğu için tesniye yapılmamıştır. Sonra dilersen onu mahlûk (مَخْلوق) manasındaki halk (خَلْق) gibi mef'ûl makamına kâim kılarsın, dilersen de bir muzâfın hazfiyle 'bitişiklik sahipleri idiler' takdirinde kılarsın. Bu, cumhûrun kıraatidir.
20898. Metin
وقرأ الحسنُ وزيد بن علي وأبو حيوة وعيسى» رَتَقاً «بفتحِ التاءِ وفيه وجهان، أحدهما: أنه مصدرٌ أيضاً، ففيه الوجهان المتقدِّمان في الساكنِ التاءِ. والثاني: أنه فَعَل بمعنى مَفْعول كالقَبَض والنَّقَض بمعنى المَقْبوض والمَنْقوض، وعلى هذا فكان ينبغي أَنْ يطابقَ بخبرِه في التثنية. وأجاب الزمخشري عن ذلك فقال:» هو على تقديرِ موصوفٍ أي: كانتا شيئاً رَتَقاً «. ورَجَّح بعضُهم
Hasan, Zeyd b. Ali, Ebû Hayve ve Îsâ, tâ harfinin fethasıyla «رَتَقاً» şeklinde okumuşlardır; bunda iki vecih vardır; birincisi: Bunun da masdar olmasıdır ki sâkin tâ ile olanda geçen iki vecih bunda da geçerlidir. İkincisi ise: Makbûz ve menkûz manasındaki kabaz ve nakaz gibi mef'ûl manasında fa'al (فَعَل) kalıbı olmasıdır; buna göre tesniyede haberine mutabık olması gerekirdi. Zemahşerî buna şöyle cevap vermiştir: «Bu, takdirî bir mevsûf üzeredir; yani: 'O ikisi birbirine bitişik bir şey idiler' takdirindedir.» Bazıları
20899. Metin
المصدريةَ بعدمِ المطابقَةِ في التثنية، وقد عرفت جوابه. وله أن يقولَ: الأصلُ عدمُ حذفِ الموصوف فلا يُصارُ إليه دونَ ضرورةٍ.
tesniyede mutabakatın olmaması sebebiyle masdar olmasını tercih etmiştir; bunun cevabını zaten öğrendin. Karşı taraf da şöyle diyebilir: Asıl olan mevsûfun hazfedilmemesidir, dolayısıyla bir zaruret olmadıkça buna başvurulamaz.
20900. Metin
والرَّتْقُ: الانضمامُ. ارْتَتَقَ حَلْقُه: أي: انضمَّ. وامرأةٌ رَتْقاءُ أي: مُنْسَدَّة الفَرْجِ، فلم يُمْكِنْ جماعُها من ذلك. والفَتْقُ: فَصْل ذلك المُرْتَتِقِ، وهو من أحسن البديع هنا؛ حيث قابل الرَّتْقَ بالفَتْق. قال الزمخشري:» فإنْ قلت: متى رَأَوْهما رَتْقاً حتى جاء تقريرُهم بذلك؟ قلت: فيه وجهان، أحدهما: أنه وارِدٌ في القرآن الذي هو معجِزٌ في نفسِه، فقام مقامَ المَرْئيِّ المشاهَدِ. والثاني: أنَّ تَلاصُقَ السماءِ والأرضِ وتبايَنهما كلاهما جائزٌ في العقلِ فلا بُدَّ للتباين دون التلاصُقِ من مخصِّصٍ وهو القديمُ سبحانه «.
Retk (الرَّتْقُ): Bitişmek, yapışmak demektir. Boğazı birbirine yapıştı, tıkandı manasında irteteka halkuhû (ارْتَتَقَ حَلْقُه) denir. Fercinde et bitip kapandığından ötürü kendisiyle cinsel ilişki kurulamayan kadına imraetün retkāu (امرأةٌ رَتْقاءُ) denir. Fetk (الفَتْقُ) ise o bitişik şeyi ayırmaktır; burada retk ile fetki karşıt olarak getirdiği için bedî' sanatının en güzel örneklerindendir. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer: 'Onlar bunu ikrar etmeye çağrılacak şekilde o ikisini ne zaman bitişik gördüler?' dersen, derim ki: Bunda iki vecih vardır; birincisi: Bunun bizzat kendisi mucize olan Kur'an'da gelmiş olmasıdır; böylece bizzat görülen ve müşahede edilen şeyin yerine geçmiştir. İkincisi: Göğün ve yerin bitişik olması da birbirinden ayrı olması da aklen caizdir; dolayısıyla bitişik olmak yerine ayrılık için mutlaka bir tahsis edici gereklidir ki O da Kadîm olan Allah Teâlâ'dır.»
20901. Metin
قوله: {وَجَعَلْنَا مِنَ المآء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ} يجوز في «جَعَل» هذه أَنْ تكونَ بمعنى «خلق» فتتعدى لواحدٍ وهو كلُّ شيءٍ، و {مِنَ المآء} متعلقٌ بالفعلِ قبلَه. ويجوزُ أن يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنه حالٌ من «كل شيء» لأنه في الأصلِ يجوز أن يكونَ وَصْفاً له، فلما قُدِّم عليه نُصِبَ على الحال. ومعنى خَلْقِه من الماء أحدُ شيئين: إمَّا شدةُ احتياجِ كلِّ حيوانٍ للماء فلا يعيشُ بدونِه، وإمَّا لأنه مخلوقٌ من النُّطْفَة التي تسمى ماءً. ويجوز أن تكونَ «جَعَلَ» بمعنى صَيَّر فتتعدَّى لاثنين، ثانيهما الجارُّ بمعنى: أنَّا صَيَّرْنا كلَّ شيء حيّ بسبب من الماء لا بُدَّ له منه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَجَعَلْنَا مِنَ المآء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ} “ve her canlı şeyi sudan yarattık” kavli: Buradaki {جَعَل} fiilinin 'yarattı' manasında olması caizdir; bu durumda tek bir mef'ûle müteaddî olur ki o da {كلَّ شيءٍ} lafzıdır; {مِنَ المآء} ise kendisinden önceki fiile müteallaktır. Aslında onun sıfatı olması caiz iken öne geçirildiğinde hâl üzere nasbedilmiş olmak üzere {كل شيء} tamlamasından hâl olarak mahzûfa taalluk etmesi de caizdir. Canlının sudan yaratılmasının manası iki şeyden biridir: Ya her hayvanın suya olan aşırı ihtiyacıdır ki susuz yaşayamaz, ya da su olarak isimlendirilen nutfeden yaratılmış olmasıdır. {جَعَلَ} fiilinin sayyara (صَيَّرَ - dönüştürdü/kıldı) manasında olması da caizdir; bu takdirde iki mef'ûle müteaddî olur, ikincisi harf-i cerli kısımdır; yani: 'Biz her canlı şeyi suya bağlı, ondan müstağni olamaz kıldık' manasındadır.
20902. Metin
والعامَّةُ على خفض «حيّ» صفةً لشَيْء. وقرأ حميد بنصبه على أنه مفعولٌ ثانٍ ل جَعَلْنا. والظرفُ لغوٌ. ويَبْعُد على هذه القراءةِ أَنْ يكونَ «جعل» بمعنى «خَلَقَ» ، وأنْ ينتصبَ «حَيَّاً» على الحال.
Genel kıraat ehli (cumhûr) {شَيْء} kelimesinin sıfatı olarak {حيّ} kelimesinin cerri üzerinedir. Humeyd ise {جَعَلْنا} fiilinin ikinci mef'ûlü olarak nasb ile [«حَيّاً» şeklinde] okumuştur; bu durumda zarf lağv (müteallakı fiil) olur. Bu kıraate göre {جعل} fiilinin 'yarattı' manasında olması ve {حَيَّاً} lafzının hâl olarak mensûb olması uzak bir ihtimaldir.
20903. Metin
قوله: {أَن تَمِيدَ} مفعولٌ من أجله أي: أن لا تميدَ فَحُذِفَتْ «لا» لفَهْمِ المعنى، أو كراهةَ أَنْ تميد. وقَدَّره أبو البقاء فقال: «مخافَةَ أن تميدَ» . وفيه نظرٌ لأنَّا إنْ جَعَلْنا المخافةَ مسندةً إلى المخاطبين أخْتَلَّ شرطٌ من شروطِ النصبِ في المفعولِ له وهو الفاعل. وإنْ جَعَلْناها مسندةً لفاعل الجَعْل استحال ذلك، لأنَّه ﵎ لا يُسْنَدُ إليه الخوف. وقد يقال: يُختارُ أن تُسْنَدَ المخافةُ إلى المخاطبين. قولكم: يختلُّ شرطٌ من شروطِ النصب. جوابُه: أنه ليس بمنصوبٍ، بل مجرورٌ بحرف العلةِ المقدرِ. / وحَذْفُ حرفِ الجر مُطَّردٌ مع أنْ وأنَّ بشرطه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَن تَمِيدَ} “sarsmasın diye” kavli: Mef'ûlün lehdir; yani: 'Sarsmasın diye' demektir; mananın anlaşılmasından ötürü {لا} hazfedilmiştir yahut 'sarsmasını kerih gördüğü için' demektir. Ebü'l-Bekâ bunu: «Sarsmasından korkulduğu için» şeklinde takdir etmiştir. Bunda ise bir tenkit payı vardır; çünkü biz korkuyu muhataplara isnat edersek mef'ûlün lehteki nasb şartlarından biri olan fâil birliği şartı bozulur. Şayet bunu kılma/yaratma eyleminin fâiline [Allah'a] isnat edersek bu imkânsız olur; zira ﷻ O'na korku isnat edilemez. Şöyle de denilebilir: Korkunun muhataplara isnat edilmesi tercih edilir. Sizin: 'Nasb şartlarından biri bozulur' sözünüze cevap şudur: O mensûb değil, takdirî bir illet harfiyle mecrûrdur; cer harfinin hazfedilmesi ise şartı dahilinde {أَنْ} ve {أَنَّ} ile birlikte kurala uygundur (muttariddir).
20904. Metin
قوله: {فِجَاجاً سُبُلاً} في «فجاجاً» وجهان، أحدهما: أنه مفعولٌ به و «سُبُلا» بدلٌ منه. والثاني: أنه منصوب على الحال مِنْ «سبلاً» لأنه في الأصلِ صفةٌ له فلمَّا قُدِّم انتصبَ حالاً كقولِه:
Cenâb-ı Hakk'ın: {فِجَاجاً سُبُلاً} “geniş yollar” kavli: {فجاجاً} lafzında iki vecih vardır; birincisi: Mef'ûlün bih olması, {سُبُلا} lafzının da ondan bedel olmasıdır. İkincisi ise: Aslında onun sıfatı iken öne geçtiğinde şu beyitte olduğu gibi hâl olarak mansub kılınmak üzere {سبلاً} kelimesinden hâl olmasıdır:
20905. Metin
٣٣٣٨ - لميَّةَ موحشاً طَلَلُ ... يلوحُ كأنَّه خِلَلُ
3338 - Meyye'ye ait, nakışlı kumaşlar gibi parıldayan ıssız kalmış bir kalıntı vardır.
20906. Metin
ويدلُّ على ذلك مجِيْئُه صفةً في الآية الأخرى، وهي قولُه تعالى: {لِّتَسْلُكُواْ مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً} [نوح: ٢٠] . قال الزمخشري: «فإن قلت: في الفجاجِ معنى الوصفِ، فما لها قُدِّمَتْ على السُّبُل ولم تُؤَخَّرْ، كقولِه تعالى: {لِّتَسْلُكُواْ مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً} ؟ قلت: لم تُقَدَّم وهي صفةٌ ولكنْ جُعِلَتْ حالاً كقولِه:
Buna, diğer ayette sıfat olarak gelmesi delalet eder ki o da Yüce Allah'ın: {لِّتَسْلُكُواْ مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً} “Ondan geniş yollar edinip gidesiniz diye” [Nûh: 20] buyruğudur. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer: "Ficâc kelimesinde sıfat anlamı vardır; öyleyse Yüce Allah'ın: {لِّتَسْلُكُواْ مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً} “Ondan geniş yollar edinip gidesiniz diye” buyruğunda olduğu gibi neden 'subul' kelimesinden sonraya bırakılmayıp öne geçirilmiştir?" dersen; derim ki: Sıfat olduğu hâlde öne geçirilmiş değildir, bilakis şu sözde [şiirde] olduğu gibi hâl kılınmıştır:
20908. Metin
٣٣٣٩ - لِعَزَّةَ مُوْحِشاً طَلَلٌ قديمُ ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
3339 - Azze'ye ait ıssızlaşmış eski bir kalıntı vardır...
20909. Metin
فإنْ قلتَ: ما الفرقُ بينهما من جهةِ المعنى؟ قلتُ: أحدُهما أعلامٌ بأنه جَعَلَ فيها طرقاً واسعة. والثاني: أنه حينَ خَلَقها خَلَقها على تلك الصفةِ، فهو بيانٌ لما أُبْهِم ثمةَ» .
Eğer dersen ki: 'Mana yönünden bu ikisinin farkı nedir?' Derim ki: Birincisi, orada geniş yollar kıldığını bildirmektir. İkincisi ise, onları yarattığı vakit bu vasıf üzere yaratmış olmasıdır; dolayısıyla orada mübhem olan hususun bir beyanıdır.»
20910. Metin
قال الشيخ: «يعني بالإِبهامِ أنَّ الوصفَ لا يلزمُ أَنْ يكونَ الموصوفُ متصفاً به حالةَ الإِخبارِ عنه، وإن كان الأكثرُ قيامَه به حالةَ الإِخبارِ عنه. ألا ترى أنه يُقال: مررتُ بوَحْشيٍّ القاتلِ حمزةَ، وحالةَ المرورِ لم يكن قائماً به قَتْلُ حمزة» .
Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «İbham ile şunu kastetmektedir: Çoğunlukla haber verme anında sıfat mevsûfta mevcut olsa bile, mevsûfun kendisinden haber verildiği anda o sıfatla muttasıf olması zorunlu değildir. Görmez misin ki: 'Hamza'nın katili olan Vahşî'ye uğradım' denilir, halbuki uğrama anında Hamza'yı öldürme fiili onda mevcut değildi.»
20911. Metin
والفَجُّ: الطريقُ الواسعُ. والجمعُ: الفِجاجُ.
Fecc (فَجّ); geniş yol demektir. Çoğulu ise ficâc (فِجَاج) kelimesidir.
20912. Metin
والضميرُ في «فيها» يجوزُ أن يعودَ على الأرض، وهو الظاهرُ كقولِه: {والله جَعَلَ لَكُمُ الأرض بِسَاطاً لِّتَسْلُكُواْ مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً} [نوح: ١٩-٢٠] وأَنْ يعودَ على الرَّواسي، يعني أنه جعل في الجبال طُرُقاً واسعة.
{فِيهَا} lafzındaki zamirin, Cenâb-ı Hakk'ın: {وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا * لِّتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا} [Nûh: 19-20] “Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yaptı; orada geniş yollarda yürüyesiniz diye” kavlinde olduğu gibi yeryüzüne râci olması câizdir ki zâhir olan da budur. [Bu zamirin] sarsılmaz dağlara (revâsî) râci olması da câizdir; yani dağlarda geniş yollar var etmiştir.