[Mâide:

Semîn el-Halebî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9456. Metin

سورة المائدة هذه السورة مدنية. بسم الله الرحمن الرحيم. قد تقدَّم نظيرُ قوله تعالى: [آية ١] {يَا أَيُّهَا الذين آمَنُواْ أَوْفُواْ} والبهيمة: كلُّ ذات أربع في البر أو البحر. وقل: ما أَبْهم من جهة نقص النطق والفهم. وكل ما كان على وزن فعيل أو فعلية حلقيَّ العين جاز في فائه الكسر إتباعاً لعينه نحو: بيهمة وشعيرة وصغيرة وبحيرة «والأنعام تقدَّم بيانها في آل عمران.

Mâide Suresi Bu sure Medenîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yüce Allah'ın: {يَا أَيُّهَا الذين آمَنُواْ أَوْفُواْ} “Ey iman edenler! [Akitlerin gereğini] yerine getirin” [Mâide: 1] kavlinin benzeri daha önce geçmişti. el-Behîme (الْبَهِيمَةُ): Karada veya denizde yaşayan dört ayaklı her hayvandır. Bir görüşe göre de: Konuşma ve anlama yetisinin eksikliği yönünden [durumu] kapalı (mübhem) olan her şeydir. Ayın harfi boğaz harflerinden olan "fe'îl" veya "fe'île" veznindeki her kelimenin fa harfinde, ayın harfine tâbi kılınarak kesre caizdir; tıpkı "bîhime", "şi'îre", "sıgīre" ve "bahîre" kelimelerinde olduğu gibi. el-En'âm (الْأَنْعَامُ) kelimesinin açıklaması ise Âl-i İmrân'da geçmişti.

9457. Metin

قوله: {إِلاَّ مَا يتلى} هذا مستثنى من بهيمة الأنعام، والمعنى: ما يتلى عليكم تحريمه، وذلك قوله: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} [المائدة: ٣] إلى قوله: {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} [المائدة: ٣] . [وفيه قولان، أحدهما: أنه مستثنى متصل، والثاني:] أنه منقطعٌ حَسْبَ ما فُسِّر به المتلوُّ عليهم كا سيأتي بيانه، وعلى تقديرِ كونه استثناء متصلاً يجوز في محله وجهان، أظهرهما: أنه منصوبٌ لأنه استثناء متصل من موجب، ويجوز أن يُرْفَع على أنه نعتٌ ل» بهيمة «على ما قُرَّر في علم النحو. ونَقَل ابن عطية عن الكوفيين وجهين آخرين، أحدهما: أنه

Yüce Allah'ın: {إِلاَّ مَا يتلى} “Okunacak olanlar müstesna” [Mâide: 1] kavli, behîmetü'l-en'âmdan yapılmış bir istisnadır. Anlamı ise şudur: Haram kılındığı size okunacak olanlar [müstesnadır]. Bu da O'nun: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} “Ölmüş hayvan size haram kılındı” [Mâide: 3] ayetinden {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} “dikili taşlar üzerinde boğazlananlar da” [Mâide: 3] kavline kadar olan kısımdır. [Bu konuda iki görüş vardır: Birincisi; bunun muttasıl bir istisna olduğu, ikincisi ise;] kendilerine okunan şeyin tefsir ediliş şekline göre -ileride açıklanacağı üzere- munkatı bir istisna olduğudur. Muttasıl istisna olduğu takdirde, iraptaki mahallinde iki vecih caizdir; en zahir olanı: Müspet kelamdan yapılmış muttasıl bir istisna olduğu için mansub olmasıdır. Nahiv ilminde yerleşmiş kurala göre "behîme" kelimesine sıfat kılınarak merfu olması da caizdir. İbn Atiyye, Kûfelilerden iki vecih daha nakletmiştir; bunlardan birincisi:

9458. Metin

يجوزُ رفعه على البدل من» بهيمة «والثاني: أنَّ» إلا «حرف عطف وما بعدها عطف على ما قبلها، ثم قال:» وذلك لا يجوز عند البصريين إلا من نكرة أو ما قاربها من أسماء الأجناس نحو: «جاء الرجالُ إلا زيدٌ» كأنك قلت: غيرُ زيد «وقوله:» وذلك «ظاهرُه أنه مشارٌ به إلى وجهي الرفع: البدلِ والعطف. وقوله:» إلا من نكرة «غيرُ ظاهر، لأن البدل لا يجوز البتة من موجب عند أحد من الكوفيين والبصريين. ولا يُشترط في البدل التوافقُ تعريفاً وتنكيراً. وأمَّا العطفُ فذكره بضع الكوفيين، وأما الذي اشترط في البصريون التنكيرَ أو ما قاربه فإنما اشترطوه في النعت ب» إلا «فيُحتمل أنه اختلط على أبي محمد شرطُ النعت فجعله شرطاً في البدل، هذا كله إذا أريد بالمتلوِّ عليهم تحريمُه قولُه تعالى: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} [المائدة: ٣] إلى آخره، وإنْ أريد به الأنعامُ والظباء وبقرُ الوحش وحُمُرهُ فيكون منقطعاً بمعنى» لكن «عند البصريين وبمعنى» بل «عند الكوفيين، وسيأتي بيانُ هذا المنقطع بأكثرَ من هذا عند التعرُّض لنصب» غير «عن قرب.

"Behîme" kelimesinden bedel yapılarak merfu kılınmasının caiz olduğudur. İkincisi ise: "İllâ" (إِلَّا) lafzının atıf harfi olup sonrasının öncesine matuf olmasıdır. Ardından şöyle demiştir: "Bu durum Basralılara göre; 'Câe'r-ricâlü illâ Zeydün' (Adamlar geldi, Zeyd hariç) terkibinde olduğu gibi, sadece nekirede veya cins isimlerinden ona yakın olanlarda caizdir; sanki sen 'gayru Zeydin' demiş gibi olursun." Onun "bu durum" ifadesinden zahir olan, bununla her iki ref vechine, yani bedel ve atfa işaret edilmiş olmasıdır. Onun "ancak nekireden" şeklindeki sözü ise zahir (isabetli) değildir; zira bedel, Kûfelilerden ve Basralılardan hiçbirine göre müspet kelamda asla caiz olmaz. Bedelde marifelik ve nekirelik bakımından uyum da şart koşulmaz. Atfa gelince, bunu bazı Kûfeliler zikretmiştir. Basralıların nekireliği veya ona yakın olanı şart koşmalarına gelince, onlar bunu sadece "illâ" ile yapılan sıfatta şart koşmuşlardır. Dolayısıyla Ebû Muhammed'in (İbn Atiyye) sıfat şartını karıştırıp bunu bedelde de şart kılmış olması muhtemeldir. Bütün bunlar, kendilerine okunan şeyden maksat Yüce Allah'ın: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} “Ölmüş hayvan size haram kılındı” [Mâide: 3] ayetinin sonuna kadar olan kısmı kastedildiğinde geçerlidir. Şayet bununla ehli en'âm, ceylanlar, yaban sığırları ve yaban eşekleri kastedilmişse, o takdirde Basralılara göre "lâkin" (ancak), Kûfelilere göre ise "bel" (bilakis) anlamında munkatı bir istisna olur. Bu munkatı istisnanın açıklaması, az sonra "gayra" kelimesinin nasbına değinildiğinde bundan daha geniş bir şekilde gelecektir.

9459. Metin

قوله تعالى:» غيرَ «في نصبه خمسة أوجه/، أحدها: أنه حال من الضمير المجرور في» لكم «وهذا قول الجمهور، وإليه ذهب الزمخشري وابن عطية وغيرهما، وقد ضُعِّف هذا الوجهُ بأنه يلزم منه تقييد إحلال بهيمة الأنعام لهم بحالِ كونهم غيرَ مُحِلِّي الصيد وهم حرم، إذ يصير معناه:» أُحِلَّتْ لكم بهيمة الأنعام في حال كون انتفاء كونكم تُحِلّون الصيدَ وأنتم حرم «، والغرض أنهم قد أُحِلَّتْ لهم بهيمة الأنعام في هذه الحال وفي غيرها، هذا إذا أريد ببهيمة الأنعامِ الأنعامُ نفسها، وأما إذا غُنِي بها الظباءُ وحمر الوحش وبَقَره على ما فَسَّره بعضم فيظهر للتقييدِ بهذه الحال فائدةٌ، إذ يصير المعنى: أُحِلت

Yüce Allah'ın: "Gayra" (غَيْرَ) kavlinin nasbında beş vecih vardır: Birincisi: "Leküm" (لَكُمْ) ifadesindeki mecrur zamirden hal olmasıdır; cumhurun görüşü budur, Zemahşerî, İbn Atiyye ve başkaları da bu görüşe gitmişlerdir. Bu vecih şu gerekçeyle zayıf bulunmuştur: Bu durumda behîmetü'l-en'âmın kendilerine helal kılınması, ihramlı oldukları halde avı helal saymama şartına/durumuna bağlanmış olur; zira cümlenin anlamı: "Siz ihramlı iken avı helal saymama durumunuz halinde behîmetü'l-en'âm size helal kılındı" şeklini alır. Oysa asıl maksat, behîmetü'l-en'âmın kendilerine bu durumda da diğer durumlarda da helal kılınmış olmasıdır. Bu durum, behîmetü'l-en'âm ile bizzat ehli hayvanlar kastedildiği takdirdedir. Fakat bazılarının tefsir ettiği üzere şayet bununla ceylanlar, yaban eşekleri ve yaban sığırları kastedilmişse, bu durumla kayıtlamanın bir faydası ortaya çıkar; zira anlam: "Siz ihramlı iken avı helal saymama durumunuz halinde

9460. Metin

لكم هذه الأشياء حالَ انتفاء كونكم تُحِلُّون الصيد وأنتم حرم فهذا معنى صحيح، ولكن التركيب الذي قَدَّرته لك فيه قلقٌ.

bu şeyler size helal kılındı" şeklinde olur ki bu doğru bir anlamdır; fakat senin için takdir ettiğim bu terkipte bir tutukluk/uyumsuzluk vardır.

9461. Metin

ولو أُريد هذا المعنى من الآية الكريمة لجاءت به على أحسن تركيب وأفصحه.

Şayet yüce ayetten bu anlam murat edilmiş olsaydı, ayet en güzel ve en beliğ bir terkip üzere gelirdi.

9462. Metin

الوجه الثاني: - وهو قولُ الأخفشِ وجماعةٍ - أنه حالٌ من فاعل «أوْفوا» والتقدير: أوفوا بالعقود في حال انتفاء كونكم مُحِلِّين الصيد وأنتم حرم. وقد ضَعَّفوا هذا المذهبَ من وجهين، الأول: أنه يلزم منه الفصلُ بين الحال وصاحبها بجملة أجنبية، ولا يجوز الفصل إلا بجمل الاعتراض، وهذه الجملةُ وهي قوله: {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الأنعام} ليست اعتراضيةً، بل هي منشئةٌ أحكاماً ومُبَيِّنَةٌ لها، وجملةُ الاعتراض إنما تفيد تأكيداً وتسديداً. والثاني: أنه يلزمُ منه تقييد الأمر بإيفاء العقود بهذه الحالة فيصيرُ التقدير كما تقدَّم، وإذا اعتبرنا مفهومَه يصير المعنى: فإذا انتفت هذه الحالُ فلا تُوفوا بالعقود، والأمرُ ليس كذلك، فإنهم مأمورون بالإِيفاءِ بالعقودِ على كلِّ حالٍ من إحرامٍ وغيرِه.

İkinci vecih: -Ahfeş ve bir grubun görüşü olup- "Evfû" (أَوْفُوا) fiilinin failinden (öznesinden) hal olmasıdır. Takdiri şöyledir: Siz ihramlı iken avı helal saymama haliniz üzere akitleri tam yerine getirin. Âlimler bu mezhebi iki yönden zayıf bulmuşlardır: Birincisi: Bu durum hal ile sahibi arasına yabancı bir cümlenin girmesini gerektirir; oysa [araya] sadece itiraz (ara) cümleleriyle girilmesi caizdir. {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الأنعام} “En'âm türü hayvanlar size helal kılındı” [Mâide: 1] kavli ise bir itiraz cümlesi olmayıp bilakis yeni hükümler koyan ve bunları açıklayan bir cümledir; itiraz cümlesi ise ancak pekiştirme ve teyit ifade eder. İkincisi: Bu durum akitleri yerine getirme emrinin bu hal ile kayıtlanmasını gerektirir ve takdir daha önce geçtiği gibi olur. Mefhumunu dikkate aldığımızda anlam: "Bu hal ortadan kalktığında akitleri yerine getirmeyin" şeklini alır ki durum böyle değildir; zira onlar ihramlı olsun veya olmasın her halükârda akitleri yerine getirmekle emrolunmuşlardır.

9463. Metin

الوجه الثالث: أنه منصوبٌ على الحالِ من الضمير المجرور في «عليكم» أي: إلاَّ ما يُتْلى عليكم حالَ انتفاءِ كونكم مُحِلِّين الصيد. وهو ضعيفٌ أيضاً بما تقدَّم من أنَّ المتلوَّ عليهم لا يُقَيَّد بهذه الحالِ دون غيرها بل هو متلو عليهم في هذه الحال وفي غيرها.

Üçüncü vecih: "Aleyküm" (عَلَيْكُمْ) ifadesindeki mecrur zamirden hal olarak mansub olmasıdır; yani: Siz avı helal saymayanlar olduğunuz halde üzerinize okunacak olanlar müstesna. Bu da daha önce geçtiği üzere zayıftır; zira kendilerine okunan şey sadece bu hal ile kayıtlı olmayıp bilakis hem bu halde hem de diğer hallerde üzerlerine okunmaktadır.

9464. Metin

الوجه الرابع: أنه حالٌ من الفاعل المقدَّر، يعني الذي حُذف وأقيم المفعولُ مُقامه في قوله تعالى: {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ} فإن التقدير عنده: أَحَلَّ الله لكم بهيمة الأنعام غيرَ محلٍ لكم الصيد وأنتم حرم. فحذفت الفاعلَ وأقامَ المفعولَ مقامه، وترك الحال من الفعل باقية. وهذا الوجهُ فيه ضعفٌ من وجوه. الأول أن الفاعلَ المنوبَ عنه صار نسياً منسيَّاً غيرَ ملتفَتٍ إليه، نصُّوا

Dördüncü vecih: Yüce Allah'ın: {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ} “[En'âm türü] hayvan size helal kılındı” [Mâide: 1] kavlinde hazfedilip mefulün onun yerine geçirildiği takdirî failden (öznesinden) hal olmasıdır. Zira bu görüş sahibine göre takdir şöyledir: Siz ihramlı iken Allah, avı size helal kılmaksızın behîmetü'l-en'âmı size helal kıldı. Böylece fail hazfedilmiş, meful onun yerine konulmuş ve fiilden çıkan hal ise yerinde bırakılmıştır. Bu vecihte birkaç yönden zayıflık vardır. Birincisi: Kendisine vekâlet edilen asıl fail, tamamen unutulup geride bırakılmış ve kendisine iltifat edilmeyen bir konuma düşmüştür; nahivciler

9465. Metin

على ذلك، لو قلت: «أُنْزِلَ الغيث مجيباً لدعائهم» وتجعل «مجيباً» حالاً من الفاعل المنوبِ عنه، فإنَّ التقدير: «أَنْزل اللهُ الغيثَ حالَ إجابته لدعائهم» لم يَجُزْ فكذلك هذا، ولا سيما إذا قيل: بأن بنْية الفعلِ المبني للمفعولِ بنيةٌ مستقلة غيرُ محلولةٍ من بنية مبنية للفاعل كما هو قول الكوفيين وجماعة من البصريين. الثاني: أنه يلزم منه التقييدُ بهذه الحالِ إذا عَنَى بالأنعام الثمانية الأزواج، وتقييدُ إحلاله تعالى لهم هذه الثمانية الأزواج بحال انتفاء إحلالِه الصيدَ وهم حرمٌ، واللهُ تعالى قد أَحَلَّ لهم هذه مطلقاً. والثالث: أنه كُتب «مُحِلِّي» بصيغة الجمع فيكف يكون حالاً من الله؟ وكأن هذا القائل زعم أن اللفظَ «مُحِلّ» من غير ياء، وسياتي ما يشبه هذا القول.

bunu açıkça belirtmişlerdir. Şayet: "Ünzile'l-gaysü mücîben li-duâihim" (Onların dualarına icabet edici olarak yağmur indirildi) desen ve "mücîben" lafzını yerine geçilen failden hal yapsan -zira takdiri: "Allah, dualarına icabet edici olduğu halde yağmuru indirdi" şeklindedir- bu caiz olmaz; işte bu ayetteki durum da böyledir. Özellikle de Kûfelilerin ve Basralılardan bir grubun görüşü olduğu üzere meçhul fiil kalıbının, malum fiil kalıbından dönüştürülmüş olmayıp müstakil bir yapı olduğu söylendiğinde bu durum daha da belirgindir. İkincisi: En'âm ile sekiz çift hayvan kastedildiği takdirde, bu hal ile bir sınırlama yapılması ve Yüce Allah'ın bu sekiz çifti onlara helal kılmasının, onlar ihramlıyken avı helal kılmaması haline bağlanması gerekir; oysa Yüce Allah bunları onlara mutlak olarak helal kılmıştır. Üçüncüsü: [Ayet metninde] "Muhillî" (مُحِلِّي) lafzı cemi (çoğul) sığasıyla yazılmıştır; o halde nasıl Yüce Allah'tan hal olabilir? Sanki bu sözü söyleyen kimse, lafzın "yâ" harfi olmaksızın "muhill" (مُحِلّ) olduğunu zannetmiştir. İleride bu söze benzeyen bir görüş gelecektir.

9466. Metin

الوجه الخامس: أنه منصوبٌ على الاستثناء المكرر، يعني أنه هو وقولَه «إلا ما يتلى» مستثنيان من شيء واحد، وهو «بيهمة الأنعام» نَقَل ذلك بعضُهم عن البصريين قال: «والتقديرُ: إلا ما يتلى عليكم إلا الصيدَ وأنتم محرمون، بخلاف قوله تعالى: {إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إلى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ} [الحجر: ٥٨] على ما يأتي بيانُه، قال هذا القائل:» ولو كان كذلك لوَجَبَ إباحةُ الصيد في الإِحرام لأنه مستثنى من الإِباحة. وهذا وجه ساقط، فإذن معناه: أُحِلَّتْ لكم بهيمةُ الأنعام غيرَ محلّي الصيد وأنتم حُرُمٌ إلا مايُتلى عليكم سوى الصيدِ «انتهى.

Beşinci vecih: Mükerrer istisna üzere mansub olmasıdır; yani kendisi ve "illâ mâ yütlâ" ifadesi tek bir şeyden, o da "behîmetü'l-en'âm"dan müstesnadır. Bazıları bunu Basralılardan naklederek şöyle demiştir: "Takdiri şöyledir: İhramlı iken [yasaklanan] av müstesna, üzerinize okunacak olanlar hariç. Bu, Yüce Allah'ın: {إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إلى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ} “Biz suçlu bir kavme gönderildik” [Hicr: 58] ayetindeki durumun aksinedir; bunun açıklaması gelecektir." Bu sözü söyleyen kişi şöyle devam etmiştir: "Şayet böyle olsaydı, ihramda avlanmanın mubah olması gerekirdi; çünkü mubah kılınandan istisna edilmiştir. Bu ise tutarsız bir vecihtir. O halde anlamı: 'Üzerinize okunacak olanlar hariç, ihramlı iken avı helal saymamak üzere behîmetü'l-en'âm -av dışındakiler- size helal kılındı' şeklinde olur." Söz burada bitti.

9467. Metin

وقال الشيخ:» إنما عَرْضُ الإِشكالِ مِنْ جَعْلم «غير محلّي الصيد» حالاً من المأمورين بإيفاء العقود، أو مِن المحلِّل لهم وهو الله تعالى، أو من

Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: "İşin zorlaşması ve müşkil hale gelmesi, onların 'gayra muhilli's-saydi' ifadesini akitleri yerine getirmekle emrolunanlardan ya da onları helal kılan Yüce Allah'tan yahut

9468. Metin

المتلوِّ عليهم، وغَرَّهم في ذلك كونُه كتب «محلِّي» بالياء، وقدَّروه هم أنه اسم فاعل من «أحلِّ» وأنه مضاف إلى الصيد إضافةَ اسم الفاعلِ المتعدِّي إلى المفعول، وأنه جَمْعٌ حُذِف منه النونُ للإِضافة، وأصلُه: «غيرَ محلين الصيد» إلا في قولِ مَنْ جعله حالاً من الفعل المحذوف فإنه لا يُقَدِّر حذفَ نون، بل حذفَ تنوين. وإنما يزول الإِشكال ويتضح المعنى بأن يكون قوله «مُحِلّي الصيد» من باب قولهم «حسان النساء» ، والمعنى: النساء الحسان فكذلك هذا، أصلُه: غيرَ الصيدِ المُحِلّ، والمُحِلُّ صفة للصيد لا للناس ولا للفاعل المحذوف. ووصفُ الصيد بأنه مُحِلُّ على وجهين، أحدهما: أن يكون معناه دَخَل في الحل، كما تقول: «أَحَلَّ الرجلُ» إذا دخل في الحِلِّ، وأَحْرم إذا دخل في الحرم. الوجه الثاني: أن يكون معناه صار ذا حِلّ، أي: حَلالاً بتحليلِ الله، وذلك أنَّ الصيدَ على قسمين: حلالٌ وحرام، ولا يختصُّ الصيدُ في لغةِ العرب / بالحلال لكنه يختصُّ به شرعاً، وقد تَجَوَّزت العربُ فأطلقت الصيد على ما لا يوصف بحِلٍّ ولا حُرْمة كقوله:

kendilerine okunan kimselerden hal yapmalarından kaynaklanmıştır. Onları bu yanılgıya düşüren şey, kelimenin 'yâ' ile 'muhillî' (مُحِلِّي) şeklinde yazılmış olmasıdır. Onlar bunun 'ehalle' fiilinden türemiş bir ismi fail olduğunu, ismi failin mefulüne izafeti kabilinden sayda muzaf kılındığını ve izafet sebebiyle nun harfi düşürülmüş bir cemi olduğunu takdir etmişlerdir; aslı 'gayra muhillîne's-sayde' (غيرَ محلين الصيد) şeklindedir. Ancak bunu hazfedilen fiilden hal kılan kimsenin görüşü müstesnadır; çünkü o nun harfinin değil, tenvinin hazfedildiğini takdir eder. İşkâl ancak şu şekilde ortadan kalkar ve mana açıklığa kavuşur: 'Muhilli's-sayd' ifadesi, Arapların 'hısânü'n-nisâ' (kadınların güzelleri) sözü kabilinden olmalıdır ki anlamı 'güzel kadınlar' demektir. İşte buradaki de böyledir; aslı 'gayra's-saydi'l-muhilli' (helal olan av hariç) şeklindedir. 'el-Muhill' kelimesi insanlara veya hazfedilen faile değil, avın kendisine ait bir sıfattır. Avın 'muhill' olarak nitelenmesi iki vechile olur: Birincisi: Kişinin hil bölgesine girmesi durumunda 'ehalle'r-racülü' (adam hil bölgesine girdi), hareme girdiğinde ise 'ahreme' denmesi gibi, 'hil bölgesine girdi' anlamında olmasıdır. İkinci vecih: Allah'ın helal kılmasıyla 'helal kılındı / helal sahibi oldu' manasında olmasıdır. Zira av iki kısımdır: Helal olan ve haram olan. Av lafzı Arap dilinde sadece helal olana tahsis edilmez, fakat şeriatta ona tahsis edilir. Araplar mecaz yaparak helallik veya haramlıkla nitelenemeyen şeyler için de av (sayd) lafzını kullanmışlardır; nitekim şair şöyle demiştir:

9469. Metin

١٦٨ - ٤- لَيْثٌ يعَثَّرَ يصطادُ الرجالَ إذا ... ما الليثُ كَذَّب عن أقرانِه صَدَقَا

168 - 4- Bir aslandır ki [pusudan] fırlar, adamları avlar; zira / Aslan akranlarına karşı korkaklık gösterdiğinde o sadakat gösterir [yılmadan saldırır].

9470. Metin

وقولِ الآخر:

Diğer bir şairin şu sözü de böyledir:

9471. Metin

١٦٨ - ٥- وقد ذَهَبَتْ سَلْمَى بعقلِك كلِّه ... فهل غيرُ صيدٍ أَحْرَزَتْهُ حبائِلُهْ

168 - 5- Selma senin bütün aklını alıp götürdü; / Acaba onun tuzaklarının yakaladığı şey bir avdan başka bir şey midir?

9472. Metin

وقولِ امرئ القيس:

İmruü'l-Kays'ın şu sözü de böyledir:

9473. Metin

١٦٨ - ٦- وهِرُّ تصيدُ قلوبَ الرجالِ ... وأَفْلَتَ منها ابنُ عمروٍ حُجُرْ

168 - 6- Erkeklerin kalplerini avlayan bir afettir; / Amr b. Hucr ise onun elinden kurtulabilmiştir.

9474. Metin

ومجيءُ «أَفْعَل» على الوجهين المذكورين كثيرٌ في لسان العرب، فمِنْ مجيء افعل لبلوغِ المكان ودخولِه قولُهم: أحرمَ الرجلُ وأَعْرق وأَشْأَم وأَيْمن وأَتْهم وأَنْجد، إذا بلغ هذه الأمكان وحَلَّ بها، ومن مجيء أفعل بمعنى صار ذا كذا قولهم: «أعشبت الأرض، وأبقلت، وأَغَدَّ البعير، وأَلْبنت الشاة وغيرها، وأَجْرت الكلبة، وأَصْرم النخل، وأَتْلَت الناقة، وأَحْصَدَ الزرع، وأَجْرب الرجل، وأنجبت المرأة» وإذا تقرر أن الصيد يوصف بكون مُحِلاًّ باعتبار أحد الوجهين المذكورين من كونه بَلَغ أو صار ذا حِلّ اتضح كونُه استثناء ثانياً ولا يكون استثناء من استثناء.

Zikredilen bu iki vecih üzere 'ef'ale' (أَفْعَلَ) vezninin gelmesi Arap dilinde pek çoktur. 'Ef'ale' vezninin bir mekâna ulaşmak ve oraya girmek manasında gelişine; kişi bu mekânlara ulaşıp oraya indiğinde 'ahreme'r-racülü' (harem bölgesine girdi), 'a'raka' (Irak'a girdi), 'eş'eme' (Şam'a girdi), 'eymene' (Yemen'e girdi), 'ethemé' (Tihâme'ye girdi) ve 'encele' (Necid'e girdi) demeleri örnektir. 'Ef'ale' vezninin 'falanca vasfa sahip oldu' manasında gelişine ise şu sözleri örnektir: 'A'şebeti'l-ardu' (toprak otlandı), 'ebkalet' (bakla verdi), 'ağadde'l-ba'îru' (devenin bezeleri şişti), 'elbeneti'ş-şâtü' (koyun sütlendi), 'ecrati'l-kelbetü' (köpek yavruları büyüdü), 'asrame'n-nahlu' (hurma devşirme vaktine erdi), 'etleti'n-nâkatü' (deve yavruladı), 'ahsada'z-zer'u' (ekin hasat vaktine geldi), 'ecrebe'r-racülü' (adamın develeri uyuza tutuldu) ve 'encebeti'l-mer'etü' (kadın asil evlat doğurdu). Avın, hil bölgesine ulaşmış veya helal vasfına bürünmüş olması bakımından zikredilen iki vecihten biriyle 'muhill' olarak nitelendiği sabit olunca, bunun ikinci bir istisna olduğu açıklık kazanır ve istisnadan istisna olmaz.

9475. Metin

إذ لا يمكن ذلك لتناقض الحكمِ، لأنَّ المستثنى من المُحَلَّل مُحَرَّم، والمستثنى من المحرم مُحَلَّل، بل إنْ كن المعنيُّ بقوله «بيهمة الأنعام» الأنعامَ أنفسها فيكونُ استثناء منقطعاً، وإن كان المرادُ الظباءَ وبقرَ الوحش وحمره، فيكون استثناء متصلاً على أحد تفسيري المُحِلّ، استثنى الصيد الذي بلغ الحِلَّ في حال كونهم مُحْرمين. فإن قلت: ما فائدةُ هذا الاستثناءِ بقيدِ بلوغِ الحِلِّ، والصيد الذي في الحرم لا يَحِلُّ أيضاً؟ قلت: الصيدُ الذي في الحَرَم لا يَحِلُّ للمحرم ولا لغير المحرم، وإنما يَحِلُّ لغير المحرم الصيدُ الذي في الحِلّ، فنبَّه بأنه إذا كان الصيد الذي في الحِلِّ على المُحْرِم - وإن كان حلالاً لغيره - فأحرى أن يَحْرُم عليه

Çünkü hükmün çelişmesi sebebiyle bu mümkün değildir; zira helal kılınandan istisna edilen haramdır, haram kılınandan istisna edilen ise helaldir. Bilakis 'behîmetü'l-en'âm' ifadesiyle kastedilen bizzat ehli hayvanlar ise munkatı bir istisna olur; şayet kastedilen ceylanlar, yaban sığırları ve yaban eşekleri ise 'muhill' kelimesinin iki tefsirinden birine göre muttasıl bir istisna olur ve ihramlı oldukları halde hil bölgesine ulaşmış avı istisna etmiş olur. Şayet dersen ki: Harem bölgesindeki av da helal olmadığı halde, hil bölgesine ulaşma kaydıyla yapılan bu istisnanın faydası nedir? Derim ki: Haremdeki av ihramlıya da ihramsıza da helal değildir; ihramsıza ancak hil bölgesindeki av helal olur. Böylece dikkat çekilmiştir ki hil bölgesindeki av ihramlıya -başkasına helal olsa bile- haram olduğuna göre,

9476. Metin

الصيدُ الذي هو بالحَرَم، وعلى هذا التفسير يكون قوله: {إِلاَّ مَا يتلى عَلَيْكُمْ} إنْ كان المراد به ما جاء بعده من قوله: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ} الآية استثناءً منقطعاً، إذ لا تختص الميتة وما ذُكِر معها بالظباء وبقرِ الوحش وحمره فيصير: «لكن ما يتلى عليكم - أي: تحريمُه - فهو مُحَرَّم» ، وإن كان المرادُ ببهيمة الأنعامِ الأنعامَ والوحوشَ فيكون الاستثناءان راجِعَيْن إلى المجموع على التفصيل فيرجع «ما يتلى عليكم» إلى ثمانية الأزواج، ويرجع «غيرَ مُحِلّي الصيد» إلى الوحوش، إذ لا يمكن أن يكون الثاني استثناء من الاستثناء الأول، وإذا لم يمكن ذلك وأمكن رجوعه إلى الأول بوجهٍ ما رجع إلى الأول، وقد نص النحويون أنه إذا لم يمكن استثناءُ بعضِ المستثنيات من بعض جُعِل الكلُّ مستثنًى من الأول نحو: «قام القومُ إلا زيداً إلا عمرواً إلا بكراً» فإن قلت: ما ذكرته من هذا التخريج وهو كونُ المُحِلِّ من صفة الصيد لا من صفة الناس ولا من صفة الفاعل المحذوف يأباه رسمه في في المصحف «مُحِلّي» بالياء، ولو كان من صفته الصيد دون الناس لكتب «مُحِلّ» من غير ياء، وكونُ القراء وقفوا عليه بالياء أيضاً يأبى ذلك. قلت: لا يعكر ذلك على التخريج، لأنهم قد رسموا في المصحف الكريم أشياءَ تخالف النظق بها ككتابتهم {لأَذْبَحَنَّهُ} [النمل: ٢١] {ولأَوْضَعُواْ} [التوبة: ٤٧] ألفاً بعد لام الألف، وكتابتم «بأَيْيد» بياءين بعد الهمزة، وكتابتهم «أولئك» بزيادة واو، ونقصِ ألفٍ بعد اللام، وكتابتهم «الصالحات» ونحوه بسقوط الألفين إلى غير ذلك. وأمَّا وقفُهم عليه بالياء فلا يجوزُ، إذ لا يوقف على المضافِ دون المضاف إليه، وإنْ وقف واقف فإنَّما يكون لِقَطْع نَفَسٍ أو اختبار، وعلى أنه يمكن توجيهُ كتابته بالياء

Harem bölgesinde bulunan avın ona haram olması öncelikle gerekir. Bu tefsire göre O'nun: {إِلاَّ مَا يتلى عَلَيْكُمْ} “Size okunacak olanlar müstesna” [Mâide: 1] kavli, eğer bununla sonrasında gelen: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ} “Size haram kılındı” [Mâide: 3] ayeti kastedilmişse munkatı bir istisna olur; zira leş ve onunla birlikte zikredilenler yalnızca ceylanlara, yaban sığırlarına ve yaban eşeklerine mahsus değildir. Dolayısıyla mana: 'Lakin üzerinize okunacak olan -yani haram kılınması- haramdır' şeklinde olur. Eğer behîmetü'l-en'âm ile hem ehli hayvanlar hem de vahşi hayvanlar kastedilmişse, bu iki istisna ayrıntılı olarak bütüne raci olur; böylece 'mâ yütlâ aleyküm', sekiz çifte raci olur, 'gayra muhilli's-saydi' ise vahşi hayvanlara raci olur. Çünkü ikincisinin birinci istisnadan bir istisna olması mümkün değildir. Bu mümkün olmayıp bir şekilde birinciye raci kılınması mümkün olduğunda ise birinciye raci kılınır. Nahivciler açıkça belirtmişlerdir ki istisna edilenlerin bir kısmını diğerinden istisna etmek mümkün olmadığında, tamamı birinciden istisna edilmiş sayılır; tıpkı: 'Kāme'l-kavmü illâ Zeyden illâ Amran illâ Bekran' (Zeyd hariç, Amr hariç, Bekir hariç kavim ayağa kalktı) cümlesinde olduğu gibi. Şayet: 'el-Muhill' kelimesinin insanlara veya hazfedilen faile ait bir sıfat olmayıp avın sıfatı olması şeklindeki bu tevilini, mushaftaki resm-i hattın 'yâ' ile 'muhillî' (مُحِلِّي) şeklinde olması reddeder; zira insanlara değil de sadece ava ait bir sıfat olsaydı 'yâ' harfi olmaksızın 'muhill' (مُحِلّ) yazılırdı; ayrıca kıraat imamlarının onun üzerinde 'yâ' ile vakıf yapmaları da bunu reddeder' dersen, derim ki: Bu durum söz konusu tevile halel getirmez. Zira onlar yüce Mushaf'ta telaffuza uymayan şeyleri de resmetmişlerdir; nitekim {لأَذْبَحَنَّهُ} “Onu mutlaka boğazlayacağım” [Neml: 21] ve {ولأَوْضَعُواْ} “Aranıza sokulurlardı” [Tevbe: 47] kelimelerinde lâm-eliften sonra bir elif yazmaları, 'bi-eyyidin' (بِأَيْيْدٍ) kelimesini hemzeden sonra iki yâ ile yazmaları, 'ülâike' (أولئك) kelimesini fazla bir vav ve lâm harfinden sonra bir elif eksikliğiyle yazmaları, 'es-sâlihât' (الصالحات) ve benzerlerini iki elifin düşürülmesiyle yazmaları vb. durumlar böyledir. Kıraat imamlarının onun üzerinde yâ ile vakıf yapmalarına gelince, bu caiz değildir; zira muzafun ileyh olmaksızın muzaf üzerinde vakıf yapılmaz. Eğer bir kimse vakıf yaparsa bu ancak nefesi tükendiği veya imtihan kastıyla olur. Bununla birlikte kelimenin yâ ile yazılışı

9477. Metin

والوقف عليه بها وهو أنَّ لغةَ الأزد يقفون فيها على «بزيدٍ» بزيدي، بإبدال التنوين ياءً فكتب «مُحِلِّي» على الوقف على هذه اللغة بالياء، وهذا توجيهُ شذوذٍ رَسْمي، ورسمُ المصحف مما لا يقاس عليه «انتهى.

ve onun üzerinde yâ ile vakıf yapılması şu şekilde de izah edilebilir: Ezd kabilesinin lügatinde 'bi-Zeydin' kelimesi üzerinde, tenvin yâ harfine dönüştürülerek 'bi-Zeydî' şeklinde vakıf yapılır. Dolayısıyla 'muhillî' kelimesi, bu lügat üzere yapılan vakfa göre yâ ile yazılmıştır. Bu ise resm-i hatta ait şaz bir durumun izahıdır; mushafın hattı ise kıyas yapılamayacak şeylerdendir." Söz burada bitti.

9478. Metin

وهذا الذي ذكره واختاره وغَلَّط الناس فيه ليس بشيء، وما ذكره من توجيه ثبوت الياء خطاً ووقفاً فخطأ محض؛ لأنه على تقدير تسليم ذلك في تلك اللغة فأين التنوينُ الذي في «مُحِل» ؟ وكيف يكون فيه تنوين وهوم ضاف حتى يقول: إنه قد يُوَجَّه بلغة الأزد، وما ذكره من كونه يحتمل مما يكونون قد كتبوه كما كتبوا تلك الأمثلة المذكورة فشيء لا يُعَوَّل عليه، لأنَّ خط المصحف سُنَّةٌ متبعة لا يقاس عليه فكيف يقول: يحتمل أن يقاس هذا على تلك الأشياء؟ وأيضاً فإنهم لم يُعْربوا «غير» إلا حالاً، حتى نقل بعضهم الإِجماع على ذلك، وإنما اختلفوا في صاحب الحال، فقوله: إنه استثناء ثان مع هذه الأوجه الضعيفة خرقٌ للإِجماع، إلا ما تقدم نَقْلَه عن بعضهم من أنه استثناء ثان، وعزاه للبصريين، لكن لا على هذا المَدْرَك الذي ذكره الشيخ. وقديماً وحديثاً استشكل الناسُ هذه الآية. قال ابن عطية: «وقد خَلَط الناس في هذا الموضع في نصب» غير «وقدَّروا تقديمات وتأخيرات، وذلك كله غير مُرْضِ، لأنَّ الكلام على اطراده فيمكن استثناء بعد استثناء» وهذه الاية مما اتضح للفصحاء البلغاء فصاحتُها وبلاغتها، حتى يُحْكَى أنه قيل للكندي: «أيها الحكيم اعمل لنا مثل هذا القرآن» فقال: «نعم أعملُ لكم مثلَ بعضِه» ، فاحتجب أياماً كثيرة، ثم خَرَجَ فقال: «واللهِ لا يَقْدِرُ أحد على ذلك، إنني فتحت المصحفَ فخرجت سورةُ المائدة / فإذا هو قد نَطَقَ بالوفاء ونهى عن

Onun (Ebû Hayyân'ın) zikrettiği, tercih ettiği ve insanları yanılgıya düşmekle itham ettiği bu görüş kayda değer bir şey değildir. Yâ harfinin yazıda ve vakıfta sabit oluşuna dair getirdiği izah ise tamamen yanlıştır; zira o kabile lügatinde bunun varlığı kabul edilse bile, 'muhill' kelimesindeki tenvin nerededir? Kelime muzaf iken onda nasıl tenvin bulunabilir ki Ezd kabilesinin lügatiyle izah edilebilsin? Zikredilen o örneklerin yazıldığı gibi bunun da yazılmış olabileceğine dair getirdiği ihtimal ise itimat edilmeyecek bir şeydir; zira Mushaf hattı uyulması gereken bir sünnettir (tevkîfîdir), ona kıyas yapılamaz. O halde nasıl 'bunun o şeylere kıyas edilmesi muhtemeldir' diyebilir? Ayrıca onlar 'gayra' lafzını sadece hal olarak irap etmişlerdir, hatta bazıları bu hususta icma nakletmiştir; sadece halin sahibinde ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla onun bu zayıf vecihlerle birlikte bunun ikinci bir istisna olduğunu söylemesi icmayı bozmaktır. Ancak bazılarından bunun ikinci bir istisna olduğuna dair daha önce nakledilen ve Basralılara nispet edilen görüş müstesnadır; fakat o da Şeyh'in zikrettiği bu dayanak üzere değildir. Eskiden ve günümüzde insanlar bu ayeti müşkil görmüşlerdir. İbn Atiyye şöyle demiştir: "İnsanlar bu mevkide 'gayra' lafzının nasbı konusunda karışıklığa düşmüş, birtakım takdim ve tehîrler takdir etmişlerdir; bunların hiçbiri tatmin edici değildir, zira söz kendi tabii akışı üzeredir ve istisna peşine istisna yapılması mümkündür." Bu ayet, fesahat ve belagatinin üstünlüğü açıkça ortaya konmuş ayetlerdendir; hatta rivayet edildiğine göre Kindî'ye: "Ey hakîm, bize bu Kur'an'ın benzeri bir şey yap" denilmiş, o da: "Evet, size bir kısmının benzerini yapayım" demiştir. Günlerce içeri kapanmış, sonra çıkıp şöyle demiştir: "Allah'a yemin olsun ki hiç kimse buna güç yetiremez. Mushaf'ı açtım, karşıma Mâide Suresi çıktı; bir de baktım ki o, ahde vefayı emretmiş,

9479. Metin

النكث وحَلَّل تحليلاً عاماً ثم استثنى استثناءً بعد استثناء، ثم أَخْبَرَ عن قُدْرَتِه وحكمته في سطرين» .

ahdi bozmayı yasaklamış, umumi bir helallik bildirmiş, ardından peş peşe istisnalar yapmış, sonra da iki satır içinde kendi kudretini ve hikmetini haber vermiştir."

9480. Metin

والجمهور على نصب «غير» ، وقرأ ابن أبي عبلة برفعه، وفيه وجهان، أظهرهما: أنه نعت ل «بهيمة الأنعام» والموصوف ب «غير» لا يلزم فيه أن يكونَ مماثلاً لما بعدها في جنسه، تقول: مررت برجلٍ غير حمار «هكذا قالوه، وفيه نظر، ولكن ظاهر هذه القراءة يدلُّ لهم. والثاني: أنه نعتٌ للضمير في» يُتْلى «قال ابن عطية:» لأنَّ «غير محلي الصيد» في المعنى بمنزلة «غير مُسْتَحَلٍ إذا كان صيداً» وقيه تكلُّفٌ.

Cumhur "gayra" lafzının nasbı üzerinedir. İbn Ebî Able ise onun ref'iyle okumuştur; bunda iki vecih vardır: En zahir olanı, "behîmetü'l-en'âm" için sıfat olmasıdır; "gayr" ile nitelenen şeyin, cins bakımından sonrasındakiyle aynı türden olması gerekmez. Nitekim: 'Merartü bi-raculin gayri hımârin' (Merkep olmayan bir adama uğradım) dersin. Onlar böyle söylemişlerdir ve bunda eleştiriye açık bir yön vardır, fakat bu kıraatin zahiri onların lehine delildir. İkinci vecih: "Yütlâ" fiilindeki zamire sıfat olmasıdır. İbn Atiyye şöyle demiştir: "Çünkü mana bakımından 'gayru muhilli's-sayd' ifadesi, 'av olduğu takdirde helal sayılmayan' konumundadır." Bunda ise bir zorlama (tekellüf) vardır.

9481. Metin

والصيد في الأصل مصدر صاد يصيد ويُصاد، ويُطْلق على المصيد ك «درهمٌ ضَرْبُ الأميرِ» وهو في الآية الكريمة يحتمل الأمرين: أعني مِنْ كونِه باقياً على مصدريته، كأنه قيل: أَحَلَّ لكم بهيمةَ الأنعام غيرَ محلِّين الاصطيادَ وأنتم مُحْرِمون، ومن كونه واقعاً موقع المفعول أي: غيرَ محلِّين الشيء المصيدَ وأنتم مُحْرمون.

Sayd (الصَّيْدُ) kelimesi aslen 'sâde, yesîdü, yusâdu' fiilinin masdarıdır ve tıpkı 'dirhemün darbu'l-emîri' (Emirin bastığı dirhem) tabirinde olduğu gibi avlanan nesne (masîd) için de kullanılır. Yüce ayette ise her iki ihtimale de açıktır: Yani masdarlık anlamı üzere baki kalması -ki sanki 'Siz ihramlı iken avlanmayı helal saymayarak behîmetü'l-en'âmı size helal kıldı' denilmiş gibidir- ve meful makamında bulunması -yani 'Siz ihramlı iken avlanan şeyi helal saymayarak' anlamında olması- muhtemeldir.

9482. Metin

وقوله: {وَأَنْتُمْ حُرُمٌ} مبتدأ وخبر في محل نصب على الحال، وما هو صاحبُ هذه الحال؟ فقال الزمخشري: «هي حال عن» مُحِلّي الصيد «كأنه قيل: أَحْلَلْنا لكم بعضَ الأنعام في حال امتناعكم من الصيد وأنتم مُحْرِمون لئلا نتحرَّج عليكم» قال الشيخ «وقد بَيَّنَّا فساد هذا القول بأنَّ الأنعامَ مباحةٌ مطلقاً لا بالتقيد بهذه الحال» . وهذا الردُّ ليس بشيء لأنه إذا أَحَلَّ لهم بعضَ الأنعام في حالِ امتناعِهم من الصيد فأنْ يُحِلِّها لهم وهم غيرُ

Yüce Allah'ın: {وَأَنْتُمْ حُرُمٌ} “Siz ihramlı iken” [Mâide: 1] kavli, mübteda ve haber olup hal mahallinde mansubdur. Peki, bu halin sahibi kimdir? Zemahşerî şöyle demiştir: "Bu, 'muhilli's-sayd' ifadesinden bir haldir; sanki şöyle denilmiştir: Sizi sıkıntıya sokmamak için siz ihramlı iken avlanmaktan kaçınmanız halinde en'âmın bir kısmını size helal kıldık." Şeyh [Ebû Hayyân] ise şöyle demiştir: "Biz bu sözün tutarsızlığını, en'âmın bu halle kayıtlı olmaksızın mutlak olarak mubah kılınmış olması gerekçesiyle açıklamıştık." Bu itiraz kayda değer değildir; zira avlanmaktan kaçınmaları halinde en'âmın bir kısmını onlara helal kılmışsa, ihramlı

9483. Metin

مُحْرِمين بطريقِ الأولى. و «حُرُم» جمعَ حرام بمعنى مُحْرِم قال:

olmadıkları durumda bunları onlara helal kılması evleviyetle (öncelikle) geçerlidir. "Hurum" (حُرُمٌ) kelimesi, ihramlı anlamındaki "harâm"ın çoğuludur; nitekim şair şöyle demiştir:

9484. Metin

١٦٨ - ٧- فقلْتُ هلا فيئي إليك فإنني ... حَرَامُ وإني بعد ذاك لبيبُ

168 - 7- Dedim ki: Kendine gel, bana dönme; zira ben / İhramlıyım ve bundan sonra da telbiye getirmekteyim.

9485. Metin

أي: مُلَبٍّ، وأَحْرَمَ: إذا دَخَل في الحَرَم أو في الإِحرام. وقال مكي بن أبي طالب: «هو في موضع نصب على الحال من المضمر في» محلي «وهذا هو الصحيح، وأما ما ذكره أبو القاسم فلا يَظْهَرُ وفيه مجيء الحال من المضاف إليه في غير المواضع المستثناة.

Yani telbiye getiren biriyim. 'Ahrame' fiili: Kişi hareme veya ihrama girdiğinde kullanılır. Mekkî b. Ebî Tâlib şöyle demiştir: "Bu cümle, 'muhillî' içindeki gizli zamirden hal olarak nasb mahallindedir." Doğru olan da budur. Ebu'l-Kāsım'ın (Zemahşerî) zikrettiği görüş ise zahir değildir ve onda istisna edilen durumlar haricinde halin muzafun ileyhten gelmesi söz konusudur.

9486. Metin

وقرأ يحيى بن وثاب وإبراهيم والحسن:» حُرْم «بسكون الراء، قال أبو الحسن:» هي لغة تميم «يعني يسكِّنون ضم» فُعُل «جمعاً نحو:» رُسْل «.

Yahyâ b. Vessâb, İbrâhîm ve Hasan, râ harfinin sükûnuyla "hurm" (حُرْم) şeklinde okumuşlardır. Ebu'l-Hasan şöyle demiştir: "Bu, Temîm kabilesinin lügatidir"; yani onlar tıpkı "rusul" (رُسُل) kelimesinde olduğu gibi cemi olan "fu'ul" (فُعُل) vezninin dammesini sakin kılarlar.

9487. Metin

قوله تعالى: {وَلاَ القلائد} : ولا ذوات القلائد، ويجوز أن يكونَ المرادُ القلائدَ حقيقة، ويكون فيه مبالغةٌ في النهي عن التعرض للهَدي المقلَّد، فإنه إذا نَهَى عن قِلادته أن يُتَعَرَّض لها فبطريق الأَوْلى أن يَنْهى عن التعرض للهَدْي المُقَلَّد بها، وهذا كما قال تعالى: {وَلاَ يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} لأنه إذا نَهَى عن إظهار الزينة فما بالك بمواضعها من الأعضاء. وقوله: ولا آمِّيْنَ «أي: ولا تُحِلُّوا قوماً آمِّين، ويجوز ان يكون على حذف مضاف أي: لا تُحِلُّوا قتالَ قوم أو أذى قوم آمِّين. وقرأ عبد الله ومَنْ تبعه:» ولا آمِّي البيتِ «بحذف

Yüce Allah'ın: {وَلاَ القلائد} “Gerdanlıklara da [saygısızlık etmeyin]” [Mâide: 2] kavli: Gerdanlık takılmış olanlara da [saygısızlık etmeyin] demektir. Gerdanlıkların bizzat kendilerinin kastedilmiş olması da caizdir; bu takdirde gerdanlık takılmış kurbanlığa dokunulmasını nehyetmede bir mübalağa bulunur; zira onun gerdanlığına dokunulması yasaklanmışsa, kendisine bu gerdanlık takılan kurbanlığa dokunulması evleviyetle yasaklanmış olur. Bu durum Yüce Allah'ın: {وَلاَ يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} “Ziynetlerini göstermesinler” [Nûr: 31] kavli gibidir; zira ziynetin gösterilmesi nehyedilmişse, organlardan o ziynetlerin bulunduğu yerlerin gösterilmesi nehyedildiğinde durumun ne olacağı açıktır. O'nun: "Ve lâ âmmîne" (وَلاَ آمِّيْنَ) “Yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]” [Mâide: 2] kavli ise: Yönelmiş olan bir kavme de [ilişmeyi] helal saymayın demektir. Hazfedilmiş bir muzaf takdiriyle olması da caizdir; yani: Yönelmiş bir kavimle savaşmayı veya onlara eziyet etmeyi helal saymayın demektir. Abdullah [b. Mes'ûd] ve ona tabi olanlar, nun harfini hazfederek

9488. Metin

النون وإضافةِ اسم الفاعل إلى معموله. و» البيت «نصبٌ على المفعول به ب» آمّين «أي قاصدين البيتَ، وليس ظرفاً.

ve ismi faili mamulüne muzaf kılarak: "Ve lâ âmmî'l-beyti" (ولا آمِّي البيتِ) şeklinde okumuşlardır. "el-Beyt" lafzı, "âmmîn" ismi failinin mefulü bih'i olarak mansubdur; yani Beyt'i kastedenler demektir, zarf değildir.

9489. Metin

وقوله: {يَبْتَغُونَ} حالٌ من الضمير في» آمِّين «أي: حالَ كون الآمِّين مبتغين فَضْلاً، ولا يجوزُ أن تكونَ هذه الجملة صفة ل» آمّين «لأن اسم الفاعل متى وُصف بَطَل عمله على الصحيح، وخالف الكوفيون في ذلك، وأعرب مكي هذه الجملةَ صفةً ل» آمِّين «وليس بجيد لِما تقدم، وكأنه تبع في ذلك الكوفيين. وهنا سؤال: وهو أنه لِم لا قيل بجوازِ إعماله قبل وصفِه كما في هذه الآية قياساً على المصدر فإنه يَعْمل قبلَ أن يُوصف نحو: يعجبني ضربٌ زيداً شديدٌ؟ والجمهور على» يبتغون «بتاء الخطاب، على أنه خطاب للمؤمنين وهي قَلِقة لقوله: {مِّن رَّبِّهِمْ} ولو أريد خطاب المؤمنين لكان تمامُ المناسبة:» تبتغون فضلاً من ربكم «و» من ربهم «يجوز أن يتعلق بنفس الفعل، وأن يتعلق بمحذوف على أنه صفة ل» فضلاً «أي: فضلاً كائناً من ربهم. وقد تقدم الخلاف في ضم راء» رضوان «في آل عمران. وإذا عَلَّقنا» من ربهم «بمحذوفٍ على أنه صفة ل» فضلاً «فيكون قد حَذَفَ صفة» رضوان «لدلالةِ ما قبله عليه أي: ورضواناً من ربهم، وإذا عَلَّقناه بنفس الفعل لم يَحْتَجْ إلى ذلك.

Yüce Allah'ın: {يَبْتَغُونَ} “Arayarak” [Mâide: 2] kavli, "âmmîn" lafzındaki zamirden haldir; yani: O yönelen kimseler bir lütuf aradıkları halde [yönelirler]. Bu cümlenin "âmmîn" kelimesine sıfat olması caiz değildir; zira sahih olan görüşe göre ismi fail sıfatlandığı zaman ameli batıl olur; Kûfeliler bu hususta muhalefet etmişlerdir. Mekkî bu cümleyi "âmmîn" için sıfat olarak irap etmiştir ki yukarıda geçen gerekçeden dolayı bu isabetli değildir; o sanki bu konuda Kûfelilere tabi olmuştur. Burada şöyle bir soru vardır: Tıpkı 'Ya'cibünî darbun Zeyden şedîdün' (Zeyd'i şiddetle dövmek hoşuma gidiyor) örneğinde olduğu gibi sıfat almadan önce amel eden masdara kıyasla, bu ayette olduğu gibi ismi failin de sıfatlanmadan önce amel etmesinin caiz olduğu neden söylenmemiştir? Cumhur muhatap tâ'sı ile "tebtegûne" okuyuşuna gitmiştir ki müminlere hitap olması bakımından bu okuyuş {مِّن رَّبِّهِمْ} “Rablerinden” [Mâide: 2] kavli sebebiyle tutuktur; zira şayet müminlere hitap murat edilseydi tam bir uyum için: 'Rabbinizden bir lütuf arayarak' denilirdi. "Min rabbihim" ifadesinin bizzat fiile taalluk etmesi de, "fadlan" kelimesine sıfat olarak hazfedilmiş bir ifadeye taalluk etmesi de caizdir; yani: Rablerinden hasıl olan bir lütuf demektir. "Rıdvân" kelimesindeki râ harfinin dammesi konusundaki ihtilaf Âl-i İmrân'da geçmişti. "Min rabbihim" ifadesini "fadlan" için sıfat olarak hazfedilene taalluk ettirdiğimizde, öncesinin delaleti sebebiyle "rıdvân" kelimesinin sıfatı hazfedilmiş olur; yani: Ve Rablerinden bir rıza demektir. Onu bizzat fiile taalluk ettirdiğimizde ise buna ihtiyaç kalmaz.

9490. Metin

قوله: {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} قُرئ:» أَحْللتم «وهي لغة في» حَلَّ «،

Yüce Allah'ın: {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} “İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz” [Mâide: 2] kavli: "Ehleltüm" (أَحْللتم) şeklinde de okunmuştur ki bu "halele" (حَلَّ) fiilinin bir lügatidir;

9491. Metin

ويقال:» أحَلَّ من إحْرامِه «كما يقال: حَلَّ وقرأ الحسن بن عمران وأبو واقد ونبيح والجراح بكسر الفاء العاطفة، وهي قراءةٌ ضعيفة مشكلة، وخَرَّجها الزمخشري على أن الكسر في الفاء بدلٌ من كسر الهمزة في الابتداء. وقال ابن عطية:» هي قراءةٌ مشكلة، ومن توجيهها أن يكونَ راعى كسر ألف الوصل إذا ابتدأ، فكسرَ الفاءَ مراعاةً وتذكُّراً لكسر ألف الوصل «. وقال الشيخ:» وليس عندي هو كسراً محضاً بل هو إمالة محضةٌ لتوهُّم وجود كسرة همزة الوصل، كما أمالوا فاء «فإذا» لوجود كسر الهمزة «.

"Halle min ihrâmihî" denildiği gibi "ehelle min ihrâmihî" (ihramından çıktı) da denir. Hasan b. İmrân, Ebû Vâkıd, Nebîh ve Cerrâh atıf fâ'sının kesresiyle okumuşlardır; bu, zayıf ve müşkil bir kıraattir. Zemahşerî bunu, fâ harfindeki kesrenin ibtidadaki hemzenin kesresinden bedel olduğu şeklinde tevil etmiştir. İbn Atiyye şöyle demiştir: "Bu müşkil bir kıraattir; bunun izah şekillerinden biri, ibtidadaki vasıl elifinin kesresini gözetmiş olmasıdır; böylece vasıl elifinin kesresini gözeterek ve hatırlayarak fâ harfini kesreyle okumuştur." Şeyh [Ebû Hayyân] ise şöyle demiştir: "Bana göre bu tam bir kesre olmayıp hemze-i vaslın kesresinin varlığı vehmine dayalı sırf bir imaledir; tıpkı 'fe-izâ' (فإذا) lafzındaki fâ harfini, hemzenin kesresi bulunmasından ötürü imaleli okudukları gibi."

9492. Metin

قوله: {وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} قرأ الجمهور: «يَجْرِمَنَّكم» بفتح الياء من «جرم» ثلاثياً «ومعنى» جَرَمَ «عند الكسائي وثعلب: حمل، يقال:» جَرَمه على كذا «أي: حمله عليه، فعلى هذا التفسير يتعدَّى» جرم «لواحد، وهو الكاف والميم، ويكون قوله: {أَن تَعْتَدُواْ} على إسقاطِ حرف الخفض وهو» على «أي: ولا يَحْملنكم بُعْضكم لقوم على اعتدائكم عليهم، فيجيء في محلِّ» أَنْ «الخلافُ المشهور، وإلى هذا المعنى ذهب ابن عباس وقتادة. ومعناه عند أبي عبيد والفراء كسب، ومنه» فلان جريمةُ أهله «أي: كاسبهُم، وعن

Yüce Allah'ın: {وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} “Sizi sevketmesin” [Mâide: 2] kavlini cumhur, sülasi olan "cerame" fiilinden yâ harfinin fethasıyla "yecrimenneküm" (يَجْرِمَنَّكم) şeklinde okumuştur. Kisâî ve Sa'leb'e göre "cerame" (جَرَمَ) fiilinin anlamı: Şevketti / taşıdı demektir; 'Ceramehû alâ kezâ' yani: Onu buna sevketti denir. Bu tefsire göre "cerame" fiili tek bir mefule müteaddidir ki o da kâf ve mîm (küm zamiri) harfleridir. O'nun: {أَن تَعْتَدُواْ} “Haddi aşmanıza” [Mâide: 2] kavli ise cer harfi olan "alâ"nın hazfedilmesiyle mütealliktir; yani: Bir kavme olan kininiz sizi onlara karşı haddi aşmaya sevketmesin. Bu durumda "en" edatının iraptaki yerinde meşhur ihtilaf cereyan eder; İbn Abbâs ve Katâde bu anlama gitmişlerdir. Ebû Ubeyde ve Ferrâ'ya göre ise bunun anlamı: Kazandırdı / sebep oldu demektir; nitekim 'Fülânün cerîmetü ehlihî' yani: Onların kazanç sağlayanıdır denir.

9493. Metin

الكسائي أيضاً: أنَّ جرم وأجرم بمعنى كَسَب غيره، وعلى هذا فيحتمل وجهين، أحدهما: أنه متعد لواحد. والثاني: أنه متعد لاثنين، كما أن» كَسَب «كذلك، وأما في الآية الكريمة فلا يكون إلا متعدياً لاثنين أولُهما ضميرُ الخطاب. الثاني:» أن تعتدوا «أي: لا يَكْسِبَنَّكم بغضُكم لقومٍ الاعتداءَ عليهم.

Kisâî'den de "cerame" ve "ecrame" fiillerinin 'başkasına kazandırdı' anlamında olduğu nakledilmiştir. Buna göre iki vecih muhtemeldir: Birincisi: Tek bir mefule müteaddi olmasıdır. İkincisi: Tıpkı "kesebe" fiilinde olduğu gibi iki mefule müteaddi olmasıdır. Yüce ayette ise ancak iki mefule müteaddi olabilir; bunlardan birincisi hitap zamiri, ikincisi ise: "En ta'tedû" (أَن تَعْتَدُواْ) ifadesidir; yani: Bir kavme olan kininiz size onlara karşı haddi aşmayı kazandırmasın/yüklemesin.

9494. Metin

وقرأ عبد الله:» يُجْرِمَنَّكم «بضم الياء من أجرم رباعياً، وقيل: هو بمعنى جَرَم كا تقدم نَقْلُه عن الكسائي، وقيل:» أجرم «منقول من» جرم «بهمزة التعدية. قال الزمخشري:» جَرَم يجري مجرى كسب في تعديتِه إلى مفعول واحد وإلى اثنين، تقول: «جَرَمَ ذنباً» نحو: كَسبه، وجرمته ذنباً أي: كَسَبته إياه، ويقال: أجرمته ذنباً على نقل المتعدي إلى مفعول بالهمزة إلى مفعولين كقولك: «أكسبته ذنباً» وعليه قراءةُ عبد الله: «ولا يُجْرمنكم» ، وأولُ المعفولين على القراءتين / ضميرُ المخاطبين، والثاني: «أَنْ تعتدوا» انتهى وأصلُ هذه المادةِ - كما قال ابن عيسى الرماني - القطعُ، فجرم «حَمَل على الشيء» لقطعِه عن غيره، وجَرَم «كَسَب» لانقطاعه إلى الكسب، وجَرَم بمعنى «حَقّ» لأن الحق يُقطع عليه. قال الخليل: {لاَ جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النار} [النحل: ٦٢] أي: لقد حق، هكذا قال الرماني، فجَعَل بين هذه الألفاظ قَدْراً مشتركاً، وليس عنده من باب الاشتراك اللفظي.

Abdullah [b. Mes'ûd] ise rubâî olan "ecrame" fiilinden yâ harfinin dammesiyle "yücrimenneküm" (يُجْرِمَنَّكم) şeklinde okumuştur. Kisâî'den daha önce nakledildiği üzere bunun "cerame" anlamında olduğu söylenmiştir. "Ecrame" fiilinin ta'diye hemzesiyle "cerame"den nakledildiği de söylenmiştir. Zemahşerî şöyle demiştir: "Cerame fiili, tek mefule ve iki mefule geçişi bakımından 'kesebe' fiili gibidir. Tıpkı 'kesebehû' der gibi bir günah işlediğinde 'cerame zenben' dersin; 'ceremtühû zenben' ise: O günahı ona ben kazandırdım demektir. Tıpkı 'eksebtühû zenben' sözünde olduğu gibi hemze ile tek mefule müteaddi olandan iki mefule nakledilerek 'ecremtühû zenben' de denir. Abdullah'ın 've lâ yücrimenneküm' kıraati de bu kabildendir. Her iki kıraate göre mefullerin birincisi muhatap zamiri, ikincisi ise 'en ta'tedû' ifadesidir." Söz burada bitti. İbn Îsâ er-Rummânî'nin dediği gibi bu maddenin asıl anlamı 'kesmek'tir. Dolayısıyla "cerame" fiili, kişiyi başkasından kopardığı için 'bir şeye sevketti'; kazanca yönelip koptuğu için 'kazandı'; hak kesin olarak kesilip bağlandığı için de 'hak oldu' manasına gelmiştir. Halîl [b. Ahmed], {لاَ جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النار} “Şüphe yok ki ateş onlarındır” [Nahl: 62] kavli için: 'Gerçekten hak oldu' anlamındadır demiştir; Rummânî böyle söyleyerek bu lafızlar arasında ortak bir anlam bağı kurmuş ve bunun lafız ortaklığı (müşterek lafız) kabilinden olmadığını savunmuştur.

9495. Metin

و «شَنآنُ: معناه بُغْض، وهو مصدر شَنِئ أي: أبغض. وقرأ ابن عامر وأبو بكر عن عاصم:» شَنْآن «بسكونِ النون، والباقون بفتحها، وجَوَّزوا في كل

"Şeneân" (شَنَآنُ): Manası kindir/buğzdur; bu, 'şeni'e' yani kin besledi fiilinin masdarıdır. İbn Âmir ve Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir, nun harfinin sükûnuyla "şen'ân" (شَنْآن) okumuş; diğerleri ise fethasıyla okumuşlardır. Her

9496. Metin

منهما أن يكونَ مصدراً وأن يكون وصفاً، حتى يُحْكى عن أبي عليّ أنه قال:» مَنْ زَعَم أن «فَعَلان» إذا سَكَنت عينه لم يكن مصدراً فقد أخطأ إلا ان فَعْلان بسكون العين قليلٌ في المصادر نحو: «لَوَيْتُه دينه لَيَّاناً» بل هو كثير في الصفات نحو سَكْران وبِابِه، وفَعَلان بالفتح قليلٌ في الصفات قالوا: حمارٌ قَطَوان أي عَسِر السير، وتيس عَدَوان قال:

ikisinde de masdar ve sıfat olmasını caiz görmüşlerdir; hatta Ebû Alî'den şöyle dediği nakledilir: "Fa'lân vezninin ayın harfi sakin olduğunda masdar olamayacağını zanneden kimse yanılmıştır; şu kadar var ki ayın harfinin sükûnuyla fa'lân vezni masdarlarda azdır; tıpkı 'Leveytühû deynehû leyeyânen' (Ona borcunu geciktirdikçe geciktirdim) sözünde olduğu gibi. Bilakis bu vezin 'sekrân' ve benzerlerinde olduğu gibi sıfatlarda çoktur. Fetha ile fa'alân vezni ise sıfatlarda azdır; nitekim yürüyüşü zor olan eşek için 'hımârun katawân', saldırgan teke için de 'teysün adawân' demişlerdir." Nitekim şair şöyle demiştir:

9497. Metin

١٦٨ - ٨-. . . . . . . . . . . . . . . . . . ... كَتَيْسِ ظِباء الحُلَّبِ العَدَوانِ

168 - 8- . . . . . . . . . . . . . . . . . . / Hulleb dağının saldırgan yaban keçisi gibi...

9498. Metin

ومثله قولُ الآخر: - أنشده أبو زيد -

Bir diğer şairin -Ebû Zeyd'in inşad ettiği- şu sözü de bunun gibidir:

9499. Metin

١٦٨ - ٩- وقبلَك ما هابَ الرجالُ ظُلامتي ... وفَقَّأْتُ عينَ الأَشْوَسِ الأَبَيَانِ

168 - 9- Senden önce erler bana zulmetmekten çekinmezdi, / Fakat ben o dik başlı, haksızlığı kabul etmeyenin gözünü patlattım.

9500. Metin

بفتح الباء والياء، بل الكثيرُ أن يكونَ مصدراً نحو: «الغلَيان والنزوان» فإنْ أُريد بالشنآن الساكنِ العين الوصفُ فالمعنى: ولا يَجْرمنكم بغيضُ قوم، وبغيض بمعنى مُبْغض اسم فاعل من أبغض وهو متعدّ، ففعيل بمعن الفاعل كقدير ونصير، وإضافته لقوم على هذا إضافةُ بيان أي: إنَّ البغيض من بينهم، وليس مضافاً لفاعل ولا مفعول، بخلاف ما إذا قَدَّرْته مصدراً فإنه يكون مضافاً إلى مفعوله أو فاعله كما سيأتي. وقال صاحبُ هذا القول: «يقال: رجلٌ شَنْآن وامرأة شنْآنة كَنْدمان وندمانة، وقياسُ هذا أن

Bâ ve yâ harflerinin fethasıyla [el-Ebeyân]. Bilakis çok olan, 'galeyân' (kaynama) ve 'nezevân' (sıçrama) kelimelerinde olduğu gibi masdar olmasıdır. Şayet ayın harfi sakin olan 'şeneân' ile sıfat murat edilirse mana şöyle olur: Bir kavmin buğzedileni sizi sevketmesin. 'Bağîd' ise 'ebgada' fiilinin ismi faili olup 'mübgıd' (buğzeden) anlamındadır ve müteaddidir; fa'îl vezni tıpkı 'kadîr' ve 'nasîr' kelimelerinde olduğu gibi fâil anlamındadır. Buna göre onun 'kavm' kelimesine izafeti beyan izafetidir; yani: Buğzedilen kişi onların arasındandır; faile veya mefule muzaf değildir. Onu masdar takdir ettiğin durumun aksinedir; zira masdar olduğunda ileride geleceği üzere mefulüne veya failine muzaf olur. Bu görüşün sahibi şöyle demiştir: "Tıpkı 'nedmân' ve 'nedmâne' denildiği gibi 'racülün şen'ân' ve 'imraetün şen'âne' de denir. Bunun kıyası ise

9501. Metin

يكون من فِعْلٍ متعدّ» وحكى: رجل شنآن وامرأة شَنْأى كَسكْران وسكرى، وقياسُ هذا أن يكون من فِعْلٍ لازم، ولا بُعْدَ في ذلك، فإنهم قد يشتقون من مادة واحة القاصر والمتعدي، قالوا: «فَغَرْتُ فاه وفَغَر فُوه» أي: فتحه فانفتح، وإنْ أُريد به المصدرُ فواضحٌ، ويكون مضافاً إلى مفعولِه أي: بغضُكم لقومٍ، فحُذِف الفاعل، ويجوز أن يكون مضافاً إلى فاعله أي: بغضُ قوم إياكم فحذف معفوله، والأول أظهر في المعنى، وحكم «شنآن» بفتح النون مصدراً وصفةً حكمُ الساكنِها، وقد تقدَّم تقريرُ ذلك، ومن مجيءِ «شَنآن» الساكنِ العينِ مصدراً قول الأحوص:

müteaddi bir fiilden gelmesidir." Yine 'sekrân' ve 'sekrâ' gibi 'racülün şen'ân' ve 'imraetün şen'â' da nakledilmiştir ki bunun kıyası da lazım (geçişsiz) bir fiilden gelmesidir. Bunda bir uzaklık yoktur; zira onlar aynı kökten hem lazım hem de müteaddi türetebilirler; nitekim 'Feğartü fâhu ve feğara fûhu' yani: Ağzını açtım ve ağzı açıldı demişlerdir. Şayet bununla masdar murat edilirse bu açıktır ve mefulüne muzaf olmuş olur; yani: Bir kavme olan kininiz demektir ve fail hazfedilmiştir. Failine muzaf olması da caizdir; yani: Bir kavmin size olan kini demektir ve mefulü hazfedilmiştir. Birincisi mana bakımından daha zahirdir. Nun harfinin fethasıyla "şeneân" kelimesinin masdar ve sıfat olma hükmü, sakin olanın hükmü gibidir; bunun tespiti daha önce geçmişti. Ayın harfi sakin olan "şeneân" kelimesinin masdar olarak gelişine Ahvas'ın şu sözü örnektir:

9502. Metin

١٦٩ - ٠- وما الحبُّ إلا مَا تَلذُّ وتَشْتَهي ... وإنْ لامَ فيه ذو الشَّنَانِ وفَنَّدا

169 - 0- Sevgi ancak lezzet aldığın ve arzuladığın şeydir; / İsterse kin sahibi bu hususta kınayıp azarlamış olsun.

9503. Metin

أراد الشنْآن بسكونِ النونِ فنقلَ حركةَ الهمزة إلى النون الساكنة، وحذف الهمزة، ولولا سكونُ النونِ لما جاز النقل، ولو قال قائل: إن الأصل «الشنآن» بفتح النون، وخفف الهمزة بحذفها رأساً، كما قرئ {إنها لاحْدى الكُبَر} [المدثر: ٣٥] بحذفِ همزة «إحدى» لكان قولاً يسقط به الدليل لاحتماله. والشنآن بالفتح مِمَّا شَذَّ عن القاعدة الكلية، قال سيبويه: «كلُّ بناء من المصادر على وزن فَعَلان بفتح العين لم يتعدَّ فعلُه إلا أن يَشِذَّ شيءٌ كالشَّنآن» يعني أنه مصدرٌ على فَعَلان بالفتح ومع ذلك فعلُه متعدٍّ، وفعلُه أكثر الأفعال مصادِرَ، سُمِع له ستةَ عشرَ مصدراً قالوا: شَنِئَ يَشْنَأُ شَنْئَاً وشَنآناً مثلثي الشين فهذه ست

Burada nun harfinin sükûnuyla "şen'ân"ı murat etmiş, hemzenin harekesini sakin olan nun harfine nakletmiş ve hemzeyi hazfetmiştir. Şayet nun harfi sakin olmasaydı bu nakil caiz olmazdı. Birisi çıkıp: 'Aslı nun harfinin fethasıyla eş-şeneân'dır ve tıpkı {إنها لاحْدى الكُبَر} “Kuşkusuz o büyüklerden biridir” [Müddessir: 35] ayetinde ihdâ kelimesinin hemzesinin hazfedilerek okunması gibi hemzeyi tamamen hazfederek hafifletmiştir' dese, bu da ihtimal dahilinde olduğu için delil olma vasfını düşüren bir söz olurdu. Fetha ile olan "şeneân" genel kuraldan şaz olanlardandır; Sîbeveyh şöyle demiştir: "Ayın harfinin fethasıyla fa'alân vezninde gelen masdarların fiilleri, şeneân gibi şaz olanlar müstesna, asla müteaddi olmaz." Yani o fetha ile fa'alân vezninde bir masdar olduğu halde fiili müteaddidir. Bu fiil masdarı en çok olan fiillerdendir; onun için on altı masdar işitilmiştir. Şin harfinin üç harekesiyle (fetha, kesre, damme): 'Şeni'e, yeşne'ü, şen'en ve şeneânen' demişlerdir; işte bunlar altı

9504. Metin

لغات. وقرأ ابن وثاب والحسن والوليد عن يعقوب: «يَجْرِمَنْكم» بسكون النون، جَعَلوها نونَ التوكيد الخفيفةَ، والنهي في الفظ للشنآن وهو في المعنى للمخاطَبين نحو: «لا أُرَينَّك ههنا» {فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنْتُم مُّسْلِمُونَ} [البقرة: ١٣٢] قال مكي.

lügattir. İbn Vessâb, Hasan ve Ya'kūb'dan rivayetle Velîd, nun harfinin sükûnuyla "yecrimenküm" (يَجْرِمَنْكم) şeklinde okumuş ve onu tekit nûn-ı hafîfesi kılmışlardır. Nehiy lafızda buğza (şeneân) ait olup manada ise muhataplaradır; nitekim: 'Lâ üreyenneke hâhünâ' (Seni burada görmeyeyim) sözünde ve {فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنْتُم مُّسْلِمُونَ} “Ancak Müslümanlar olarak can verin” [Bakara: 132] ayetinde de böyledir; bunu Mekkî söylemiştir.

9505. Metin

قوله تعالى: {أَن صَدُّوكُمْ} قرأ أبو عمرو وابن كثير بكسر «إنْ» والباقون بفتحها، فمَنْ كسر فعلى أنها شرطية، والفتح على أنها علة للشنآن أي: لا يكسبنَّكم أولا يَحْمِلَنَّكم بغضُكم لقوم لأجل صَدِّهم إياكم عن المسجد الحرام، وهي قراءةٌ واضحة.

Yüce Allah'ın: {أَن صَدُّوكُمْ} “Sizi alıkoydukları için” [Mâide: 2] kavlini Ebû Amr ve İbn Kesîr "in" (إِنْ) edatının kesresiyle, diğerleri ise fethasıyla okumuşlardır. Kesre ile okuyan şart manasına göre; fetha ile okuyan ise bunun şeneânın (kinin) illeti olması esasına göre okumuştur; yani: Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoymalarından ötürü bir kavme olan kininiz sizi [haddi aşmaya] sevketmesin veya kazandırmasın. Bu ise gayet açık bir kıraattir.

9506. Metin

وقد استشكل الناسُ قراءة الأبوين من حيث إنَّ الشرط يقتضي أنَّ الأمر المشروط لم يقع، والفرض أنَّ صَدَّهم عن البيت الحرام كان وقد وقع، ونزولُ هذه الآية متأخرٌ عنه بمدة، فإنَّ الصدَّ وقع عامَ الحديبية وهي سن ست، والآية نزلت سنة ثمان، وأيضاً فإنَّ مكةَ كانت عام الفتح في أيديهم فكيف يُصَدون عنها؟ قال ابن جريج والنحاس وغيرهما: «هذه القراءة منكرةٌ» واحتجوا بما تقدم من الإِشكال، ولا إشكالَ في ذلك. فالجواب عما قالوه من وجهين، أحدهما: أنَّا لا نُسَلِّم أن الصدَّ كان قبل نزول الآية فإنَّ نزولها عام الفتح ليس مُجْمعاً عليه. وذكر اليزيدي أنها نزلت قبل

İnsanlar, iki imamın (Ebû Amr ve İbn Kesîr) kıraatini şu açıdan müşkül görmüşlerdir: Şart edatı, meşrût olan (şarta bağlanan) şeyin henüz vuku bulmamış olmasını gerektirir; oysa onların Beyt-i Harâm'dan alıkoymaları gerçekleşmiş ve vuku bulup bitmiş bir durumdur. Bu ayetin inişi ise bundan bir müddet sonradır; zira alıkoyma olayı hicretin altıncı yılı olan Hudeybiye senesinde gerçekleşmiş, ayet ise sekizinci yılda inmiştir. Ayrıca Mekke fetih senesinde Müslümanların elindeydi; artık oradan nasıl alıkonulacaklardı? İbn Cüreyc, Nehhâs ve başkaları: "Bu kıraat münkerdir" demişler ve zikredilen bu müşkülü delil getirmişlerdir. Oysa bunda hiçbir müşkül yoktur. Onların söylediklerine iki vechile cevap verilir: Birincisi: Biz, alıkoymanın ayetin inişinden önce olduğunu kabul etmiyoruz; zira ayetin fetih senesinde indiği hususunda icmâ yoktur. Yezîdî, ayetin alıkoyma olayından önce

9507. Metin

الصدِّ فصار الصدُّ أمراً منتظراً، والثاني: أنه وإنْ سَلَّمنا أن الصدَّ كان متقدماً على نزولها فيكون المعنى: إنْ وقع صد مثل ذلك الصد الذي وقع زمن الحديبية - أو يستديموا ذلك الصدَّ الذي وقع منهم - فلا يجرمنكم، قال مكي: «ومثلُه عند سيبويه قول الشاعر - وهو الفرزدق -:

indiğini zikretmiştir; böylece alıkoyma [henüz vuku bulmamış] beklenen bir durum olmuştur. İkincisi: Alıkoymanın ayetin inişinden önce olduğunu kabul etsek bile mana şöyle olur: "Şayet Hudeybiye zamanında vuku bulan alıkoyma gibi bir alıkoyma vuku bulursa -yahut onlardan sadır olan bu alıkoymayı sürdürürlerse- [bu kin] sizi haddi aşmaya sevk etmesin." Mekkî şöyle demiştir: "Sîbeveyh'e göre bunun benzeri, şairin -ki o Ferazdak'tır- şu sözüdür:

9508. Metin

١٦٩ - ١- أتغضَبُ إنْ أُذْنا قتيبةَ حُزَّنا ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

169 - 1- Kuteybe'nin kulakları kesildi diye mi öfkeleniyorsun? ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

9509. Metin

وذلك شيءٌ قد كان ووقع، وإنما معناه: إنْ وقع مثلُ ذلك الغضب، وجواب الشرِط ما قبله» يعني: وجوابُ الشرط دلَّ عليه ما قبلَه، لأن البصريين يمنعون تقديمَ الجوابِ إلا أبا زيد. وقال مكي أيضاً: «ونظيرُ ذلك أنَّ يقول رجل لامرأته» أنت طالق إنْ دخلت الدار «بكسر» إن «لم تَطْلُق عليه بدخولها الأول لأنه أمر يُنْتَظَر، ولو فتح لَطَلَقَتْ عليه، لأنه أمرٌ كان ووقع، ففتحُ» أن «لما هو علة لما كان ووقع، وكَسْرُها إنما هو لأمرٍ يُنْتظر، والوجهان حَسَنان على معنييهما» وهذا الذي قاله مكي فَصَّل فيه الفقهاء بين مَنْ يعرف النحو وبين مَنْ لا يعرفه. ويؤد قراءَة الأبوين قراءة عبد الله بن مسعود: «إنْ يَصُدُّوكم» قال أبو عبيد: «حَدَّثنا حجاج عن هرون قال: قرأ ابن مسعود فذكرها، قال: وهذا لا يكونُ إلا على استئنافِ الصدِّ، يعني إنْ وقع صَدُّ آخرُ مثلُ ما تقدم عام الحديبية.

Oysa bu durum gerçekleşmiş ve olup bitmiştir. Bunun manası ancak şudur: Şayet o öfkenin bir benzeri vuku bulursa... Şartın cevabı ise kendisinden önceki kısımdır"; yani şartın cevabına kendisinden önceki kısım delalet etmiştir; zira Basralılar, Ebû Zeyd müstesna, cevabın öne geçmesini caiz görmezler. Mekkî ayrıca şöyle demiştir: "Bunun benzeri, bir adamın hanımına: 'İn (kesre ile) dehalte'd-dâra fe-enti tâlik' (Şayet eve girersen boşsun) demesidir; kadın ilk girişiyle boşanmış olmaz, çünkü bu beklenen bir durumdur. Şayet 'En (fetha ile)' deseydi, vuku bulmuş ve gerçekleşmiş bir durum olduğu için kadın boşanmış olurdu. Zira fethalı 'en', vuku bulmuş ve gerçekleşmiş olanın illetidir; kesreli 'in' ise ancak beklenen bir durum içindir. İki vecih de kendi manalarına göre güzeldir." Mekkî'nin bu söylediğini fakihler, nahiv bilen ile bilmeyen arasında tafsilata bağlamışlardır. İki imamın kıraatini, Abdullah b. Mes'ûd'un "in yasuddûküm" (إنْ يَصُدُّوكم) şeklindeki kıraati de desteklemektedir. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: "Bize Haccâc, Hârûn'dan rivayet etti; o şöyle dedi: İbn Mes'ûd böyle okudu ve bunu zikretti; dedi ki: Bu ancak alıkoymanın yenilenmesi/tekrarı manasında olur; yani Hudeybiye senesinde geçen alıkoymanın bir benzeri daha vuku bulursa demektir."

9510. Metin

ونَظْمُ هذه الآيات على ما هي عليه مِنْ أبلغ ما يكون وأفصحِه، وليس فيها تقديمٌ ولا تأخير كما زعم بعضهم فقال: / أصلُ تركيب الآية الأولى:»

Bu ayetlerin mevcut dizilişi, en beliğ ve en fasih bir üsluptadır; bazılarının iddia ettiği gibi içlerinde herhangi bir takdim ve tehir yoktur. Nitekim o iddia sahibi şöyle demiştir: / Birinci ayetin terkibinin aslı: "

9511. Metin

غيرَ محلي الصيد وأنتم حرم، فإذا حَلَلْتم فاصطادوا «وأصل تركيب الثانية: {ولا آمِّينَ البيت الحرام يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَاناً وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} ونَظَّره بآيةِ البقرة يعني: {إِنَّ الله يَأْمُرُكُمْ} [الآية: ٦٧] ، وهذا لا حاجةَ إليه مع أنَّ التقديم والتأخير عند الجمهور من ضرائر الشعر فيجبُ تنزيه القرآن عنه، وليست الجملةُ أيضاً من قوله: {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} معترضةً بين قوله: {ولا آمِّينَ البيت الحرام} وبين قوله: {وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} بل هي مؤسسةٌ ومنشئةٌ حكماً، وهو حِلُّ الاصطياد عند التحلُّل من الإِحرام، والجملةُ المعترضةُ إنما تفيد توكيداً وتسديداً، وهذه مفيدةٌ حكماً جديداً كما تقدم.

İhramlı iken avı helal saymaksızın; ihramdan çıktığınız zaman avlanınız" şeklindedir; ikinci ayetin terkibinin aslı ise şöyledir: {ولا آمِّينَ البيت الحرام يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَاناً وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} “Rablerinden lütuf ve rıza arayarak Beyt-i Harâm'a yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]. İhramdan çıktığınız zaman avlanınız. Bir kavme olan kininiz sizi sakın [haddi aşmaya] sevk etmesin”. Bunu da Bakara suresindeki şu ayetle örneklendirmiştir: {إِنَّ الله يَأْمُرُكُمْ} “Şüphesiz Allah size emreder” [Bakara: 67]. Oysa cumhura göre takdim ve tehirin şiir zaruretlerinden olması ve Kur'an'ın bundan tenzih edilmesinin vacip olması sebebiyle buna hiç gerek yoktur. Ayrıca {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} “İhramdan çıktığınız zaman avlanınız” [Mâide: 2] cümlesi, {ولا آمِّينَ البيت الحرام} “Beyt-i Harâm'a yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]” [Mâide: 2] ifadesi ile {وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ} “Sizi sakın [haddi aşmaya] sevk etmesin” [Mâide: 2] ifadesi arasında bir ara cümle (cümle-i mu'tarıza) değildir; bilakis o müstakil bir hüküm vazeden ve tesis eden bir cümledir ki o da ihramdan çıkıldığında avlanmanın helal oluşudur. Ara cümle ise yalnızca tekit ve pekiştirme ifade eder; bu cümle ise daha önce geçtiği üzere yeni bir hüküm ifade etmektedir.

9512. Metin

وقوله: {أَن تَعْتَدُواْ} قد تقدَّم أنه من متعلقات «لا يجرمنكم» على أنه مفعولٌ ثانٍ أو على حذف حرف الجر، فَمَنْ كسر «إن صدوكم» يكونُ الشرطُ وجوابُه المقدر في محلِّ جر صفة ل «قوم» اي شنآن قوم هذه صفتُهم، ومَنْ فتحها فمحلُّها الجرُّ أو النصب، لأنها على حَذْفِ لام العلة كما تقدم. قال الزمخشري: «والمعنى: ولا يكسبنكم بغضُ قوم لأنْ صَدُّوكم الاعتداءَ ولا يَحْملنكم عليه» قال الشيخ: وهذا تفسيرُ معنى لا تفسير إعراب، لأنه يمتنع أن يكونَ مدلولُ «جرم» حمل وكَسَب في استعمال واحد لاختلافِ مقتضاهما، فيمتنعُ أن يكونَ « [أن] تعتدوا» في محلِّ مفعول به ومحلِّ مفعولٍ على إسقاط حرف الجر «وهذا الذي قال لا يُتَصَوَّر أن يتوهَّمه مَنْ له أدنى بصر بالصناعة حتى يُنَبِّه عليه.

{أَن تَعْتَدُواْ} “Haddi aşmanıza” [Mâide: 2] kavlinin, ikinci mef'ûl olması veya cer harfinin hazfedilmesi esasına göre "lâ yecrimenneküm" fiilinin müteallaklarından olduğu daha önce geçmişti. "İn saddûküm" ibaresini kesre ile okuyana göre şart ve onun takdir edilen cevabı, "kavm" (قَوْم) kelimesinin sıfatı olarak cer mahallindedir; yani bu sıfata sahip bir kavme duyulan kin demektir. Fetha ile okuyana göre ise -daha önce geçtiği üzere- sebep bildiren lâm harfinin hazfedilmesi sebebiyle cer veya nasb mahallindedir. Zemahşerî şöyle demiştir: "Manası şudur: Sizi alıkoydukları için bir kavme duyduğunuz kin, size haddi aşmayı kazandırmasın ve sizi buna sevk etmesin." Şeyh [Ebû Hayyân] der ki: "Bu bir i'rab tefsiri değil mana tefsiridir; çünkü gerektirdikleri hükümlerin farklılığı sebebiyle tek bir kullanımda 'cerame' (جَرَمَ) fiilinin medlûlünün hem 'sevk etti' hem de 'kazandırdı' manasında olması imkansızdır. Dolayısıyla 'en ta'tedû' ifadesinin aynı anda hem mef'ûlün bih mahallinde hem de cer harfinin düşürülmesiyle [mef'ûl] mahallinde bulunması imkansızdır." Şeyh'in bu söylediği husus, bu ilim sanatında en ufak bir basireti olan kimsenin bile vehmetmesi tasavvur edilemeyecek bir şeydir ki buna dikkat çekilmiş olsun.

9513. Metin

وقد تقدَّم قراءة البزي في نحو:» ولا تَّعاوَنُوا «وأنَّ الأصل:» تتعاونوا «

el-Bezzî'nin "ve lâ t-te'âvenû" (ولا تَّعاوَنُوا) gibi yerlerdeki kıraati ve bunun aslının "tetetâvenû" (تتعاونوا)

9514. Metin

فأدغم، وحَذف الباقون إحدى التاءين عند قوله تعالى: {وَلاَ تَيَمَّمُواْ الخبيث} [البقرة: ٢٦٧] .

olup idğam yapıldığı, diğerlerinin ise Yüce Allah'ın {وَلاَ تَيَمَّمُواْ الخبيث} “Bayağı olanı hedeflemeyin” [Bakara: 267] kavlinde olduğu gibi iki 'te' harfinden birini hazfettikleri daha önce geçmişti.

9515. Metin

وتقدَّم أيضاً إعرابُ {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} : وأصلُها وقدم هنا لفظَ الجلالة في قوله: {وَمَآ أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ الله} وأُخِّرت هناك، لأنها في البقرة فاصلةٌ أو تشبه الفاصلة بخلافِها هنا، فإنها بعدَها معطوفاتٌ. والموقوذة: هي التي وُقِذَت أي: ضُربت بعصا ونحوها حتى ماتت، مِنْ: وَقَذَه أي: ضَرَبه حتى استرخى، ومنه: «وقَذَه النعاس» أي: غَلَبه، ووقَذْه النعاس «أي: غَلَبه، ووقَذه الحُلُم أي: سكنه، وكأن المادة دالة على سكون واسترخاء. والمُتَرَدِّيَةُ: مِنْ تَرَدَّى أي: سقط من عُلُوٍّ فهلك، ويقال:» ما يَدْري أين رَدَى «أي: ذهب، وَرَدَى وَتَردَّى بمعنى هَلك، والنَّطيحة: فعيلة بمعنة مفعولة، وكان مِنْ حقها ألاَّ تدخلها تاءُ التأنيث كقتيل وجريح، إلا أنها جَرَتْ مَجْرى الأسماء أو لأنها لم يُذْكَر موصوفها، كذا قاله أبو البقاء، وفيه نظرٌ، لأنهم إنما يُلحقون التاء إذا لم يُذْكر الموصوف لأجلِ اللَّبس نحو:» مَرَرْتُ بقتيلة بن فلان «لئلا يُلْبِس المذكرُ بالمؤنث، وهنا اللبسُ منتفٍ، وأيضاً فحكمُ الذكر والأنثى في هذا سواءٌ. و» ما أكل السَّبُعُ «:» ما «بمعنى الذي وعائده محذوف أي: وما أكلَه السبع، ومحلُّ هذا الموصولِ الرفعُ عطفاً على ما لم يُسَمَّ فاعله، وهذا غيرُ ماشٍ على ظاهرة لأنَّ ما أكله السبع وفرغ منه لا يُذَكَّى، ولذلك قال أبو القاسم الزمخشري:» وما أكل بعضَه السبُع «وقرأ الحسن والفياض وأبو حيوة:»

{حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} “Leş size haram kılındı” [Mâide: 3] ayetinin i'rabı ve aslı da daha önce geçmişti. Burada {وَمَآ أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ الله} “Allah'tan başkası adına kesilenler” [Mâide: 3] kavlinde lafza-i celâl öne alınmış, Bakara'da ise sona bırakılmıştır; çünkü Bakara'da o bir fasıladır veya fasılaya benzemektedir; buradaki durum ise öyle değildir, zira kendisinden sonra atfedilen kelimeler bulunmaktadır. "el-Mevkūze" (الموقوذة): Vukuze edilen, yani ölünceye kadar sopa ve benzeri şeylerle vurulmuş olan hayvandır. Bu kelime 'vakezehû' yani gevşeyip hareketsiz kalıncaya kadar ona vurdu ifadesinden gelir. Nitekim: 'Vakezehu'n-nu'âs' (Uyku onu bastırdı/hareketsiz kıldı), 'Vakezehu'l-hılm' (Hilim onu sakinleştirdi) denilir. Sanki bu kök sükûnet ve gevşekliğe delalet etmektedir. "el-Mütereddiye" (المُتَرَدِّيَةُ): Yüksek bir yerden düşüp helak olan demektir; 'tereddâ' fiilinden gelir. 'Mâ yedrî eyne redâ' yani nereye gittiğini bilmiyor denilir; 'redâ' ve 'tereddâ' helak oldu manasındadır. "en-Natîha" (النَّطيحة): 'Mef'ûle' (boynuzlanmış) manasında 'fa'île' veznindedir. 'Katîl' (öldürülmüş) ve 'cerîh' (yaralanmış) kelimelerinde olduğu gibi buna da müenneslik te'sinin girmemesi gerekirdi; ancak isimleşmiş olması veya mevsufunun zikredilmemiş olması sebebiyle 'te' almıştır; bunu Ebü'l-Bekâ söylemiştir. Fakat bu görüşte tutarsızlık vardır; zira mevsuf zikredilmediğinde te harfini ancak karışıklığı (iltibas) önlemek için eklerler; nitekim müzekker ile müennes birbirine karışmasın diye 'Merartü bi-katîleti bni fülân' (Filanın kızı öldürülmüşe uğradım) denilir. Burada ise karışıklık söz konusu değildir; ayrıca bu hususta müzekker ile müennesin hükmü birdir. {وَمَآ أَكَلَ السَّبُعُ} “Canavarın yediği” [Mâide: 3] ifadesinde: "Mâ" (ما) ismi mevsuldür ve ait zamiri hazfedilmiştir; yani 've mâ ekelehu's-sebu'u' (canavarın kendisini yediği) demektir. Bu mevsulün iraptaki yeri, nâib-i fâile matuf olarak ref'tir. Bu da zahiri üzere cari değildir; zira canavarın yiyip bitirdiği şey boğazlanamaz (tezkiye edilemez). Bu sebeple Ebü'l-Kāsım ez-Zemahşerî: "Canavarın bir kısmını yediği hayvan" demiştir. Hasan, Feyyâz ve Ebû Hayve ise

9516. Metin

السَّبْع «بسكون الباء وهو تسكين للمضموم. ونُقل فتح السين والباء معاً، والسَّبُع: كل ذي ناب ومِخْلب كالأسد والنمر، ويُطْلَقُ على ذي المخلب من الطيور أيضاً، قال:

"es-Seb'" (السَّبْع) şeklinde 'bâ' harfinin sükûnuyla okumuşlardır ki bu, ötreli olan harfin sakin kılınmasıdır. 'Sîn' ve 'bâ' harflerinin her ikisinin fethasıyla da nakledilmiştir. "es-Sebu'" (السَّبُع): Aslan ve kaplan gibi azı dişi ve pençesi olan her yırtıcı hayvandır; pençeli kuşlar için de kullanılır. Şair şöyle demiştir:

9517. Metin

١٦٩ - ٢- وسِباعُ الطيرِ تَغْدُو بِطاناً ... تتخطَّاهُمُ فما تَسْتَقِلُّ

169 - 2- Yırtıcı kuşlar sabahleyin karınları doymuş olarak çıkar, / Onların cesetlerini çiğner geçer de [ağırlıktan] havalanamazlar.

9518. Metin

قوله: {إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ} فيه قولان، أحدهما: أنه مستثنى متصل، والقائلون بأنه استثناء متصل اختلفوا: فمنهم مَنْ قال: هو مستثنى من قوله: {والمنخنقة} إلى قوله: {وَمَآ أَكَلَ السبع} وقال أبو البقاء:» والاستثناءُ راجعٌ إلى المتردية والنطيحة وأكيلة السَّبعُ «وليس إخراجُه المنخنقة منه بجيدٍ. ومنهم مَنْ قال:» هو مستثنى مِنْ «ما أكل السَّبُع» خاصة. والقول الثاني: أنه منقطعٌ أي: ولكن ما ذَكَّيْتم من غيرها فحلال، أو فكلوه، وكأنَّ هذا القائلَ رأى أنها وَصَلَتْ بهذه الأسباب إلى الموت أو إلى حالةٍ قريبة منه فلم تُفِدْ تَذْكِيتُها عندَه شيئاً. والتذكية: الذَّبْحُ، وذَكَت النارُ: ارتفعَتْ، وذَكَى الرجلُ: أَسَنَّ، قال:

Yüce Allah'ın: {إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ} “Yetişip boğazladıklarınız müstesna” [Mâide: 3] kavlinde iki görüş vardır. Birincisi: Bunun muttasıl bir istisna olduğudur. Muttasıl istisna olduğunu söyleyenler de kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir: Bazıları bunun {والمنخنقة} “Boğulmuş” [Mâide: 3] kavlinden {وَمَآ أَكَلَ السَّبُعُ} “Canavarın yediği” [Mâide: 3] kavline kadar olan kısımdan istisna edildiğini söylemişlerdir. Ebü'l-Bekâ ise: "İstisna; yuvarlanıp ölene, boynuzlanıp ölene ve canavarın yediğine racidir" demiştir; onun boğulmuş olanı hariç tutması isabetli değildir. Onlardan bazıları da: "Bu istisna yalnızca {وَمَآ أَكَلَ السَّبُعُ} “Canavarın yediği” [Mâide: 3] ifadesindendir" demişlerdir. İkinci görüş ise: İstisnanın munkatı' olduğudur; yani: Ancak bunlardan başkalarından boğazladıklarınız helaldir veya ondan yiyiniz demektir. Sanki bu görüş sahibi, bu hayvanların söz konusu sebeplerle ölüme yahut ölüme yakın bir duruma ulaştıklarını, dolayısıyla onun katında bu haldeyken boğazlanmalarının hiçbir fayda sağlamayacağını düşünmüştür. Tezkiye (التذكية): Boğazlamak (zebh) demektir. 'Zeketi'n-nâr' denildiğinde ateş alevlendi, 'zeke'r-racül' denildiğinde ise adam yaşlandı manasına gelir. Şair şöyle demiştir:

9519. Metin

١٦٩ - ٣- على أعراقهِ تَجْري المَذاكي ... وليس على تقلُّبِه وجُهْدِهْ

169 - 3- Yaşlı ve tecrübeli atlar soylarının asaletine göre koşarlar, / Yoksa oraya buraya dönmelerine ve çabalamalarına göre değil.

9520. Metin

قوله: {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} رُفِع أيضاً عطفاً على «الميتة» واختلفوا في النصبِ فقيل: هي حجارةٌ كانوا يَذْبحون عليها ف «على» هنا واضحةٌ، وقيل: هي للأصنام لأنها تُنصَب لتُعْبَدَ، فعلى هذا في «على» وجهان، أحدُهما: أنها بمعنى اللام أي: وما ذُبِحَ لأجل الأصنام.

Yüce Allah'ın: {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} “Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar” [Mâide: 3] kavli de "el-meyteti" (الميتة) kelimesine matuf olarak ref' kılınmıştır. "Nusub" hakkında ihtilaf edilmiştir: Denildi ki, onlar üzerinde boğazlama yaptıkları taşlardır; bu takdirde "alâ" (عَلَى) edatı burada hakiki manasında açıktır. Denildi ki, ibadet edilmek üzere dikildikleri için bunlar putlardır. Bu takdire göre "alâ" edatında iki vecih vardır: Birincisi: 'Lâm' manasında olmasıdır; yani putlar uğruna boğazlananlar demektir.

9521. Metin

والثاني: هي على

İkincisi ise: Kendi

9522. Metin

بابها، ولكنها في محلِّ نصب على الحال أي: وما ذبح مُسَمَّى على الأصنام، كذا ذكره أبو البقاء وفهي النظر المعروف وهو كونه قدَّر المتعلق شيئاً خاصاً. والجمهور على «النُّصُب» بضمتين فقيل: هو جمع «نِصاب» وقيل: هو مفرد، ويدل له قول الأعشى:

asıl manasında olmasıdır; ancak hal olarak nasb mahallindedir; yani putlar üzerinde adı anılarak boğazlanan şey demektir. Bunu Ebü'l-Bekâ böyle zikretmiştir fakat bunda bilinen itiraz vardır ki o da müteallakı özel bir şey olarak takdir etmiş olmasıdır. Cumhûr iki zamme ile "en-Nusub" (النُّصُب) şeklinde okumuştur. Bunun "nisâb" (نِصاب) kelimesinin çoğulu olduğu söylendiği gibi, tekil olduğu da söylenmiştir; A'şâ'nın şu beyti buna delalet eder:

9523. Metin

١٦٩ - ٤- وذا النُّصُبَ المنصوبَ لا تَقْرَبَنَّه ... ولا تَعْبُدِ الشيطانَ واللَّهَ فاعبُدا

169 - 4- Dikilmiş olan o dikili taşa sakın yaklaşma, / Şeytana ibadet etme; yalnız Allah'a ibadet et!

9524. Metin

وفيه احتمالٌ. وقرأ طلحة بن مصرف بضمِّ النون وإسكان الصاد وهي تخفيف القراءة الأولى. وقرأ عيسى بن عمر: «النَصَب» بفتحتين، قال أبو البقاء: «وهو اسمٌ بمعنى المنصوب كالقبَض والنقَص بمعنى المقبوض والمنقوص، والحسنُ:» النَّصْب «بفتح النون وسكون الصاد، وهو مصدرٌ واقعٌ موقعَ المفعول به، ولا يجوز أن تكون تخفيفاً لقراءة عيسى بن عمر لأنَّ الفتحة لا تُخَفَّفُ.

Bunda bir ihtimal vardır. Talha b. Musarrif, nûn harfinin zammesi ve sâd harfinin sükûnuyla okumuştur ki bu, birinci kıraatin hafifletilmiş halidir. Îsâ b. Ömer ise iki fetha ile "en-Nasab" (النَصَب) şeklinde okumuştur; Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: "Bu, 'kabed' (قبَض) ve 'nekas' (نقَص) kelimelerinin 'makbûd' (kabzedilmiş) ve 'mankûs' (eksiltilmiş) manasında olması gibi 'mensûb' (dikilmiş) manasında bir isimdir. Hasan ise nûn harfinin fethası ve sâd harfinin sükûnuyla 'en-Nasb' (النَّصْب) şeklinde okumuştur; bu da mef'ûlün bih makamına geçmiş bir masdardır. Fetha hafifletilemeyeceği için bu kıraatin, Îsâ b. Ömer'in kıraatinin hafifletilmiş şekli olması caiz değildir."

9525. Metin

/قوله: {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُواْ بالأزلام} » أن «وما في حيزها في محلِّ رفع عطفاً على» المتية «والأزلام: القِداح، واحدُها» زَلْم «و» زُلْم «بفتح الزاي وضمها. والقِداح: سهام كانت العرب تطلب بها معرفة ما قُسم لها من خير وشر، مكتوبٌ على أحدها:» أمرني ربي «وعلى الآخر:» نهاني ربي «، والآخر غُفْل. وقيل: هي سهام الميسر أي: القِمار، ووجهُ ذكرها مع هذه المطاعم أنها كانت تُرفع عند البيت معها.

/ Yüce Allah'ın: {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُواْ بالأزلام} “Fal oklarıyla kısmet aramanız da [haram kılındı]” [Mâide: 3] kavlinde "en" (أَنْ) ve sılatanın tamamı, "el-meyteti" (الميتة) kelimesine matuf olarak ref' mahallindedir. "el-Ezlâm" (الأزلام): Fal oklarıdır (kıdâh); tekili 'zâ' harfinin fethası ve zammesiyle "zelm" (زَلْم) ve "zülm" (زُلْم) şeklindedir. Kıdâh (القِداح): Arapların kendilerine hayır ve şerden ne taksim edildiğini öğrenmek için başvurdukları oklardır. Bunlardan birinin üzerinde: 'Rabbim bana emretti', diğerinde: 'Rabbim beni nehyetti' yazılıydı; diğeri ise boştu (üzerinde yazı yoktu). Denildi ki bunlar meysir yani kumar oklarıdır. Bunların bu yiyeceklerle birlikte zikredilmesinin sebebi ise, bu okların da Beytullah'ın yanında onlarla beraber çekilmesidir.

9526. Metin

قوله: {ذلكم فِسْقٌ} مبتدأُ وخبر، واسمُ الإِشارة راجع إلى الاستقسام بالأزلام خاصة، وهو مرويٌ عن ابن عباس. وقيل: إلى جميع ما تقدَّم، لأنَّ معناه: حَرَّم عليكم تناولَ الميتة وكذا، فرجعَ اسمُ الإِشارة إلى هذا المقدَّر.

Yüce Allah'ın: {ذلكم فِسْقٌ} “İşte bunlar fasıklıktır” [Mâide: 3] kavli mübtedâ ve haberdir. İşaret ismi sadece fal oklarıyla kısmet aramaya racidir; bu görüş İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Denildi ki daha önce geçenlerin tamamına racidir; zira cümlenin manası: Leş ve benzeri şeyleri yemeniz size haram kılındı demektir; dolayısıyla işaret ismi bu takdir edilen manaya raci olmuştur.

9527. Metin

قوله: {اليوم يَئِسَ الذين كَفَرُواْ} » اليوم «ظرفٌ منصوبٌ ب» يئس «والألفُ واللام فيه للعهدِ، قيل: أرادَ به يوم عرفة، وهو يوم الجمعة عامَ حجة الوداع، نزلَتْ هذه الآيةُ فيه بعد العصر. وقيل: هو يومَ دخولِه ﵇ مكة سنة تسع، وقيل: ثمان وقال الزجاج - وتبعه الزمخشري - إنها ليست للعَهد، ولم يُرد باليوم معيناً، وإنما أراد به الزمانَ الحاضر وما يدانيه من الأزمنة الماضية والآتية كقولك:» كنت بالأمس شاباً وأنت اليوم أشيب «لا تريد بالأمس الذي قبل يومك، ولا باليوم الزمنَ الحاضر فقط، ونحوه:» الآن «في قول الشاعر:

Yüce Allah'ın: {اليوم يَئِسَ الذين كَفَرُواْ} “Bugün inkâr edenler ümitlerini kesmişlerdir” [Mâide: 3] kavlinde "el-yevm" (اليوم) kelimesi, "yeise" (يَئِسَ) fiiliyle mensûb olan bir zarftır; başındaki elif-lâm ahd içindir. Denildi ki bununla Veda Haccı senesindeki cuma günü olan Arefe günü kastedilmiştir; bu ayet o gün ikindiden sonra inmiştir. Denildi ki bu, Peygamber [aleyhisselâm]'ın hicretin dokuzuncu senesinde Mekke'ye girdiği gündür; sekizinci sene olduğu da söylenmiştir. Zeccâc -ve ona tâbi olarak Zemahşerî- bu elif-lâm'ın ahd için olmadığını, bununla muayyen bir günün kastedilmediğini, bilakis tıpkı: 'Dün gençtin, bugün ise ihtiyarsın' sözünde olduğu gibi şimdiki zaman ile ona yakın geçmiş ve gelecek zamanların kastedildiğini söylemişlerdir. Nitekim bu sözde 'dün' ile gününden önceki günü, 'bugün' ile de sadece şimdiki zamanı kastetmezsin. Şairin şu sözündeki "el-ân" (الآن) kelimesi de bu kabildendir:

9528. Metin

١٦٩ - ٥- الآن لَمَّا ابيضَّ مَسْربتي ... وعَضَضْتُ مِنْ نابي على جِذْمِ

169 - 5- Şimdi göğsümün kılları ağardığında / Ve azı dişimin kökünü ısırdığımda mı?

9529. Metin

ومثلُه أيضاً قول زهير:

Züheyr'in şu sözü de bunun benzeridir:

9530. Metin

١٦٩ - ٦- وأَعلم ما في اليومِ والأمسِ قبلَه ... ولكنني عن علمِ ما في غَدٍ عَمِ

169 - 6- Bugünde ve ondan önceki günde olanı bilirim, / Fakat yarın ne olacağının bilgisinden yana körüm.

9531. Metin

لم يُرِد بهذه حقائقَها. والجمهورُ على» يَئِس «بالهمز، وقرأ يزيد

Şair bunlarla hakiki manalarını kastetmemiştir. Cumhûr hemze ile "yeise" (يَئِس) şeklinde okumuştur. Yezîd

9532. Metin

ابن القعقاع:» يَيِس «بياءين من غير همزة، ورُويت أيضاً عن أبي عمرو، يقال يَئِس يَيْئَس ويَيْئِسُ بفتح عين المضارع وكسرِها وهو شاذ، ويقال:» أَيِس «أيضاً مقلوب من يئس فوزنه عَفِل، ويدل على القلب كونُه لم يُعَل، إذ لو لم يقدر ذلك للزم إلغاء المقتضي وهو تحرُّكُ حرف العلة وانفتاحِ ما قبله، لكنه لما كان في معنى ما لم يُعَلَّ صح.

b. el-Ka'kā' hemzesiz olarak iki yâ ile "yeyise" (يَيِس) şeklinde okumuştur; bu rivayet Ebû Amr'dan da nakledilmiştir. Muzarinin aynü'l-fiilinin fethası ve kesresiyle 'Yeise, yey'esü ve yey'isü' denilir ki bu şazdır. 'Yeise'den kalbedilerek (harf sırası değiştirilerek) 'eyise' (أَيِس) de denilir ki bunun vezni 'afîle'dir (عَفِل). İ'lâl yapılmamış olması kalb yapıldığına delalet eder; zira böyle takdir edilmeseydi, illet harfinin harekeli olup makablinin fethalı olması şeklindeki i'lâl gerektiricisi ihmal edilmiş olurdu. Fakat bu, i'lâl görmeyen kelimenin manasında olduğu için sahih kalmıştır.

9533. Metin

واليأس: انقطاع الرجاء، وهو ضد الطمع. و «من دينكم» متعلق ب «يئس» ومعناها ابتداءُ الغاية، وهو على حَذْف مضاف أي: من إبطال أمر دينكم. والكلامُ في قوله: {اليوم أَكْمَلْتُ} كالكلامِ على «اليوم» قبله. و «عليكم» متعلقٌ ب «أَتْممت» ، ولا يجوزُ تعلُّقه ب «نعمتي» وإن كان فعلُها يتعدَّى ب «على» نحو: {أَنعَمَ الله عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ} [الأحزاب: ٣٧] لأنَّ المصدرَ لا يتقدَّم عليه معمولُه، إلا أَنْ ينوبَ منابَه، قال أبو البقاء: «فإنْ جَعَلْته على التبيين، أي: أتممت أعني عليكم جازَ» ولا حاجةَ إلى ما ادَّعاه.

Ye's (اليأس): Ümidin kesilmesidir ve tamahın (umudun) zıddıdır. {من دينكم} “Dininizden” [Mâide: 3] ifadesi "yeise" (يئس) fiiline müteallıktır ve manası ibtidâ-i gāyedir (başlangıç sınırıdır); bu da mahzuf bir muzâf üzeredir; yani dininizin emrini iptal etmekten [ümitlerini kestiler] demektir. Yüce Allah'ın: {اليوم أَكْمَلْتُ} “Bugün kemale erdirdim” [Mâide: 3] kavlindeki söz, kendisinden önceki "el-yevm" (اليوم) kelimesi hakkındaki söz gibidir. {عليكم} “Üzerinize” [Mâide: 3] ifadesi {أَتْممت} “Tamamladım” [Mâide: 3] fiiline müteallıktır; bu fiil {أَنعَمَ الله عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ} “Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de nimet verdiğin kimse” [Ahzâb: 37] ayetinde olduğu gibi 'alâ' (على) ile müteaddi olsa bile, masdarın mamulü onun önüne geçemeyeceğinden -onun yerine kaim olan durumlar müstesna- bu ifadenin {نعمتي} “Nimetimi” [Mâide: 3] kelimesine taalluk etmesi caiz değildir. Ebü'l-Bekâ: "Şayet bunu tebyîn üzere kılarsan; yani 'tamamladım, üzerinize olanı kastediyorum' dersen caiz olur" demiştir; oysa onun iddia ettiği bu şeye hiç gerek yoktur.

9534. Metin

قوله: {وَرَضِيتُ لَكُمُ الأسلام دِيناً} في «رَضي» وجهان، أحدهما: أنه متعدٍّ لواحدٍ وهو الإِسلام. و «ديناً» على هذا حالٌ. وقيل: هو مُضَمَّن معنى صَيَّر وجَعَل، فيتعدَّى لاثنين أولهما «الإِسلام» ، والثاني: «ديناً» . و «لكم» يجوز فيه وجهان، أحدهما:: أنه متعلق ب «رضي» ، والثاني: أنه متعلقٌ بمحذوفٍ لأنه حال من الإِسلام، ولكنه قُدِّم عليه. قوله: «فمن اضطر» قد تقدَّم الكلامُ على هذه الآيةِ وما قرئ فيها في البقرة فأغنى عن إعادته.

Yüce Allah'ın: {وَرَضِيتُ لَكُمُ الأسلام دِيناً} “Sizin için din olarak İslam'dan razı oldum” [Mâide: 3] kavlinde, "radiye" (رَضي) fiili hakkında iki vecih vardır: Birincisi: Tek bir mef'ûle müteaddi olmasıdır ki o da 'el-İslâm' kelimesidir. Bu takdire göre "dînen" (دِيناً) kelimesi haldir. Denildi ki bu fiil 'sayyera' (çevirdi) ve 'ce'ale' (kıldı) manasını tazammun etmiştir; dolayısıyla iki mef'ûle müteaddi olur; birincisi "el-İslâm", ikincisi ise "dînen"dir. "Leküm" (لَكُمُ) ifadesinde ise iki vecih caizdir: Birincisi: "Radiye" fiiline müteallık olmasıdır; ikincisi: Mahzuf bir kelimeye müteallık olmasıdır, çünkü 'el-İslâm' kelimesinden haldir ancak onun önüne geçmiştir. {فَمَنِ اضْطُرَّ} “Kim mecbur kalırsa” [Mâide: 3] kavline gelince: Bu ayet ve onda yapılan kıraatler hakkındaki açıklama daha önce Bakara suresinde geçmişti; bu sebeple tekrarına gerek kalmamıştır.

9535. Metin

و «في مَخْمَصَةٍ» متعلقٌ ب «اضْطُرَّ» ، والمَخْمَصَةُ: المجاعة لأنها تَخْمُصُ لها البطونُ أي: تَضْمُرُ، وهي صفةٌ محمودةٌ في النساء، يقال: رجلٌ خُمْصان

{في مَخْمَصَةٍ} “Açlıkta” [Mâide: 3] ifadesi {اضْطُرَّ} “Mecbur kalırsa” [Mâide: 3] fiiline müteallıktır. Mahmasa (المَخْمَصَةُ): Açlık demektir; çünkü açlık sebebiyle karınlar çöker (tahmusu) yani zayıflar. Bu, kadınlarda övülen bir vasıftır. Karnı çekik erkek için 'recülün humsân' (رجلٌ خُمْصان)

9536. Metin

وامرأةٌ خُمْصانة، ومنه: أَخْمَصُ القدمِ لدقتها، ويُستعمل في الجوع والغَرْث قال:

ve kadın için 'imraetün humsâne' (امرأةٌ خُمْصانة) denilir. İnce ve zayıf olmasından ötürü ayağın taban çukuruna da 'ahmasu'l-kadem' denilmesi bundandır. Bu kelime açlık ve şiddetli açlık (gasas) manasında da kullanılır; şair şöyle demiştir:

9537. Metin

١٦٩ - ٧- تَبيتون في المَشْتى مِلاءً بطونُكم ... وجارتُكم غَرْثَى يَبِتْنَ خمائصا

169 - 7- Kış mevsiminde sizler karınlarınız tıka basa dolu olarak gecelersiniz, / Komşunuz olan kadınlar ise aç ve karınları çekilmiş olarak sabahlarlar.

9538. Metin

وقال آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

9539. Metin

١٦٩ - ٨- كُلوا في بعضِ بطنِكُمُ تَعِفُّوا ... فإنَّ زمانَكم زمنٌ خَميصُ

169 - 8- Karnınızın bir kısmını yiyiniz ki iffetli ve tok gözlü olasınız, / Zira sizin zamanınız açlık (kıtlık) zamanıdır.

9540. Metin

وُصِف الزمانُ بذلك مبالغةً كقولهم: «نهارهُ صائم وليله قائم» و «غيرَ» نصب على الحال. والجمهور على «متجانِفٍ» بألف وتخفيفِ النون من تَجانَفَ وقرأ أبو عبد الرحمن والنخعي «مُتَجَنِّف بتشديد النون دون ألف. قال أبو محمد بن عطية:» وهي أبلغُ مِنْ «متجانف» في المعنى لأنَّ شدَّة العين تدلُّ على مبالغةٍ وتوغلٍ في المعنى «و» لإِثم «متعلق ب» متجانف «واللامُ على بابها، وقيل: هي بمعنى» إلى «أي: غيرُ مائل إلى إثم، ولا حاجةَ إليه، وقد تقدَّم معنى هذه اللفظة واشتقاقُها عند قوله: {فَمَنْ خَافَ مِن مُّوصٍ جَنَفاً} [البقرة: ١٨٢] وقوله: {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} جملةٌ: إمَّا في محلِّ جزم أو رفع على حسب ما قيل في» من «، وكذلك القولُ في الفاء: إما واجبةٌ أو جائزةٌ، والعائد على كلا التقديرين محذوف أي: فإن الله غفور له.

Zaman, tıpkı Arapların: 'Gündüzü oruçlu, gecesi kıyamdadır' sözlerinde olduğu gibi mübalağa yoluyla böyle vasfedilmiştir. {غيرَ} “Meyletmeksizin” [Mâide: 3] kelimesi hal olarak mansuptur. Cumhûr, 'tecânefe' (تَجانَفَ) fiilinden türeyen elif ile ve nûn harfinin tahfifiyle "mütecânifin" (متجانِفٍ) şeklinde okumuştur. Ebû Abdirrahmân ve Nehaî ise elif olmaksızın nûn harfinin teşdidiyle "mütecellifin" (مُتَجَنِّف) şeklinde okumuşlardır. Ebû Muhammed b. Atiyye şöyle demiştir: "Bu, mana bakımından 'mütecânif' lafzından daha beliğdir; çünkü aynü'l-fiilin şeddeli olması manada bir mübalağaya ve derinleşmeye delalet eder." {لإِثم} “Günaha” [Mâide: 3] ifadesi {متجانف} kelimesine müteallıktır ve lâm harfi kendi asıl manasındadır. Denildi ki 'ilâ' (إلى) manasındadır; yani günaha meyletmeksizin demektir; ancak buna gerek yoktur. Bu lafzın anlamı ve iştikakı, Yüce Allah'ın: {فَمَنْ خَافَ مِن مُّوصٍ جَنَفاً} “Kim vasiyet edenin bir eğilim göstermesinden korkarsa” [Bakara: 182] kavlinde daha önce geçmişti. {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” [Mâide: 3] cümlesi ise: "Men" (مَنْ) şart edatı hakkında söylenen görüşlere göre ya cezm ya da ref mahallindedir. Fâ harfi hakkındaki söz de böyledir: Ya vaciptir ya da caizdir. Her iki takdirde de ait zamir mahzuftur; yani 'şüphesiz Allah ona karşı çok bağışlayıcıdır' demektir.

9541. Metin

وقوله تعالى: {يَسْأَلُونَكَ مَاذَآ أُحِلَّ لَهُمْ} : قد تقدَّم الكلام

Yüce Allah'ın: {يَسْأَلُونَكَ مَاذَآ أُحِلَّ لَهُمْ} “Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar” [Mâide: 4] kavline gelince:

9542. Metin

على «ماذا» وما قيل فيها فَلْيلتفت إليه. وقوله: «لهم» بلفظ الغيبة لتقدُّم ضمير الغَيْبة في قوله تعالى: {يَسْأَلُونَكَ} [البقرة: ٢١٥] ، ولو قيل في الكلام: «ماذا أُحِلَّ لنا» لكانَ جائزاً على حكاية الجملة كقولك: «أقسم زيدٌ ليضربن ولأضربن» بلفظِ الغَيْبة والتكلمِ، إلاَّ أنَّ ضميرَ المتكلم يقتضي حكايةَ ما قالوا، كما أنَّ «لأضربنَّ» يقتضي حكايةَ الجملةِ المُقْسَمِ عليها، و «ماذا أحِلَّ» هذا الاستفهامُ مُعلِّقٌ للسؤال وإن لم يكن السؤال من أفعال القلوب، إلا أنَّه كان سبب العلمِ، والعلمُ يُعَلَّق، فكذلك سبُبه، وقد تقدَّم تحريرُ القول فيه في البقرة. وقال الزمخشري هنا: «في السؤالِ معنى القولِ، فلذلك وقعَ بعدَه» ماذا أُحِلَّ لهم «، كأنه قيل: يقولون ماذا أحل لهم؟ ولا حاجةَ إلى تضمين السؤال معنى القول لما تقدَّم من أنَّ السؤالَ يُعَلَّق بالاستفهام كمسببه. وقال ابن الخطيب:» لو كان حكاية لكلامِهم لكانوا قد قالوا: ماذا أحل لهم، ومعلومٌ أنَّ ذلك باطل لا يقولونه، وإنما يقولون: ماذا أحِلَّ لنا، بل الصحيح أنه ليس حكايةً لكلامهم بعبارتهم، بل هو بيانُ كيفية الواقعة «.

"Mâzâ" (ماذا) ve bu hususta söylenenler hakkında açıklamalar daha önce geçmişti; oraya bakılmalıdır. Yüce Allah'ın: {لَهُمْ} “Kendilerine” [Mâide: 4] kavli gaib lafzıyladır; çünkü Yüce Allah'ın: {يَسْأَلُونَكَ} “Sana soruyorlar” [Bakara: 215] kavlindeki gaib zamiri öne geçmiştir. Şayet kelamda: 'Bize ne helal kılındı?' (mâzâ uhille lenâ) denilmiş olsaydı, tıpkı gaib ve mütekellim lafzıyla: 'Zeyd ona mutlaka vuracağına ve bana mutlaka vuracağıma yemin etti' sözünde olduğu gibi cümlenin hikaye edilmesi kabilinden caiz olurdu. Ne var ki mütekellim zamiri onların söylediklerini bizzat nakletmeyi (hikaye etmeyi) gerektirir; tıpkı 'mutlaka vuracağım' sözünün, üzerine yemin edilen cümlenin bizzat hikaye edilmesini gerektirdiği gibi. {ماذا أحِلَّ} “Neyin helal kılındığı” [Mâide: 4] şeklindeki bu istifham, sorma fiili kalb fiillerinden olmasa da soruyu ta'lik etmiştir (amelden alıkoymuştur); çünkü sorma ilmin sebebidir, ilim ta'lik edildiğine göre onun sebebi de ta'lik edilir. Bu husustaki tafsilatlı izah Bakara suresinde geçmişti. Zemahşerî burada şöyle demiştir: "Soru sormada söz (kavl) manası vardır; bu yüzden ardından {ماذا أُحِلَّ لَهُمْ} 'Kendilerine ne helal kılındı?' ifadesi gelmiştir; sanki: Kendilerine neyin helal kılındığını söylüyorlar (diyorlar) denilmiş gibidir." Oysa soru sormanın neticesi gibi istifhamla ta'lik edildiğine dair daha önce geçen husus sebebiyle, soru sorma fiiline 'söz' manasını tazammun ettirmeye gerek yoktur. İbnü'l-Hatîb (Fahreddîn er-Râzî) şöyle demiştir: "Şayet bu onların sözlerinin bizzat hikayesi olsaydı: 'Onlara ne helal kılındı?' demiş olurlardı; oysa bunun batıl olduğu ve onların böyle söylemeyecekleri malumdur, onlar ancak: 'Bize ne helal kılındı?' derler. Bilakis doğru olan, bunun onların sözlerinin kendi ifadeleriyle bizzat hikayesi olmayıp, hadisenin mahiyetinin beyanı olduğudur."

9543. Metin

قوله: {وَمَا عَلَّمْتُمْ} في» ما «هذه ثلاثة أوجه، أحدها: أنها موصولةٌ بمعنى الذي، العائدُ محذوف أي: ما عَلَّمْتموه، ومحلها الرفع عطفاً على مرفوعِ ما لم يُسَمَّ فاعلُه أي وأُحِلَّ لكم صيدٌ أو أخذُ ما عَلَّمتم، فلا بد من حذف هذا المضاف. والثاني: أنها شرطية فمحلُّها رفع بالابتداء، والجوابُ قولُه:» فكُلوا «قال الشيخ:» وهذا أظهرُ لأنه لا إضمار فيه «والثالث: أنها موصولة أيضاً ومحلُّها الرفعُ بالابتداء، والخبر قوله:» فكُلوا، وإنما دخَلَتِ الفاء تشبيهاً للموصول باسم الشرط.

Yüce Allah'ın: {وَمَا عَلَّمْتُمْ} “Eğittiğiniz [hayvanların avladıkları] da” [Mâide: 4] kavlindeki bu "mâ" (ما) edatında üç vecih vardır: Birincisi: 'Ellezî' manasında ismi mevsul olmasıdır; ait zamiri mahzuftur, yani 'ellezî allemtemûhu' (kendisini eğittiğiniz) demektir. İ'rabdaki yeri ise nâib-i fâilin merfûuna matuf olarak ref'tir; yani 'eğittiğiniz hayvanların avı veya yakaladığı şey size helal kılındı' demektir; dolayısıyla bu takdirde bu muzâfın hazfedilmesi zorunludur. İkincisi: Şart edatı olmasıdır; bu takdirde ibtidâ yoluyla ref mahallindedir, cevabı ise: {فكُلوا} “Artık yiyin” [Mâide: 4] kavlidir. Şeyh [Ebû Hayyân]: "Bu görüş daha açıktır, çünkü içinde herhangi bir gizli takdir (izmâr) yoktur" demiştir. Üçüncüsü: Yine ismi mevsul olup ibtidâ yoluyla ref mahallinde bulunmasıdır; haberi ise {فكُلوا} “Artık yiyin” [Mâide: 4] kavlidir; 'fâ' harfi ise mevsulün şart ismine benzetilmesi sebebiyle dahil olmuştur.

9544. Metin

وقوله: {مِّنَ الجوارح} في محلِّ نصبٍ على الحال / وفي صاحبها وجهان، أحدُهما: أنه الموصول وهو «ما» والثاني: أنه الهاء العائدةٌ على الموصول، وهو في المعنى كالأول. والجوارح: جمع «جارحة» ، والهاءُ للمبالغة سُمِّيَتْ بذلك لأنها تَجْرَحُ الصيدَ غالباً أو لأنها تَكْسَبُ، والجَرْحُ: الكَسْبُ ومنه: {وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بالنهار} [الأنعام: ٦٠] . والجارحَةُ: صفةٌ جارية مجرى الأسماء لأنها لم يذكر موصوفها غالباً. وقرأ عبد الله بن عباس وابن الحنفية: «عُلِّمتم» مبنياً للمفعول، وتخريجها أن يكون ثَمَّ مضافٌ محذوف أي: وما عَلَّمكم الله من أمر الجوارح.

Yüce Allah'ın: {مِّنَ الجوارح} “Yırtıcı hayvanlardan” [Mâide: 4] kavli hal olarak nasb mahallindedir. / Halin sahibi (zülhâl) hakkında iki vecih vardır: Birincisi: Mevsul olan "mâ" lafzıdır. İkincisi: Mevsule raci olan 'hâ' zamiridir ki bu manada birinciyle aynıdır. "el-Cevârih" (الجوارح): 'Câriha' (جارحة) kelimesinin çoğuludur; sonundaki 'hâ' mübalağa içindir. Çoğunlukla avı yaraladıkları için veya kazandıkları/avladıkları için bu şekilde isimlendirilmişlerdir. Cerh (الجَرْحُ): Kazanmak demektir; nitekim: {وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بالنهار} “Gündüzün ne kazandığınızı bilir” [En'âm: 60] ayetinde bu manadadır. 'Câriha' kelimesi, çoğunlukla mevsufu zikredilmediği için isim makamına geçmiş bir sıfattır. Abdullah b. Abbâs ve İbnü'l-Hanefiyye, meçhul fiil olarak "ullimtüm" (عُلِّمتم) şeklinde okumuşlardır; bunun tahrîci ise orada mahzuf bir muzâfın bulunmasıdır; yani 'Allah'ın yırtıcı hayvanlar hususunda size öğrettiği şey' demektir.

9545. Metin

«مكلِّبين» حالٌ من فاعل «عَلَّمتم» ، ومعنى «مكلِّبين» مؤدبين ومُضْرِين ومُعَوِّدين قال الشيخ «وفائدةٌ هذه الحالِ - وإنْ كانت مؤكدةً لقولِه:» عَلَّمتم «فكان يَسْتغنى عنها - أن يكون المعلمُ ماهراً بالتعليم حاذقاً فيه موصوفاً به» انتهى، وفي جَعْلِه هذه الحالِ مؤكدةً نظرٌ، بل هي مؤسسةٌ.

"Mükellibîn" (مكلِّبين) kelimesi, {عَلَّمتم} “Eğittiğiniz” [Mâide: 4] fiilinin fâilinden haldir. "Mükellibîn" kelimesinin manası: Eğitenler, alıştıranlar ve avcılığa sevk edenler demektir. Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: "Bu halin faydası -her ne kadar {عَلَّمتم} 'Eğittiğiniz' kavlini tekit edip onsuz da yetinilebilir olsa bile- eğiten kimsenin eğitme işinde mahir, usta ve bu vasıfla nitelenmiş olduğunu bildirmesidir." Şeyh'in bu hali tekit edici kılması tutarsızdır; bilakis o yeni bir mana tesis eden (müessise) bir haldir.

9546. Metin

واشتُقَّت هذه الحالُ من لفظ «الكَلْب» هذا الحيوانِ المعروفِ وإن كانت الجوارحُ يندرج فيها غيرُه حتى سباعُ الطيور تغليباً له، لأنَّ الصيدَ أكثرُ ما يكون به عند العرب. أو اشتقت من «الكَلَب» وهو الضراوة، يقال: هو كَلِبٌ بكذا أي: حريص، وبه كَلَبٌ أي: حرص، وكأنه أيضاً مشتق من الكَلْبِ هذا الحيوانِ لحرصه، أو اشتقت الكَلْب، والكَلْبُ يُطْلق على السَّبُع أيضاً، ومنه الحديثُ: «اللهم سَلِّط عليه كَلْباً من كلابك» فأَكَله الأسد. قال الشيخ: وهذا الاشتقاقٌ لا يَصحُّ لأنَّ كونَ الأسدِ كلباً هو وصف فيه، والتكليبُ من

Bu hal, yırtıcı hayvanlar kapsamına yırtıcı kuşlar dahi dahil olduğu halde tağlib yoluyla bilinen hayvan olan "kelb" (köpek) lafzından türetilmiştir; çünkü Araplarda avcılık çoğunlukla onunla yapılırdı. Yahut yırtıcılık ve hırs manasındaki "keleb"den (الكَلَب) türetilmiştir; nitekim bir şeye karşı çok düşkün ve hırslı kimse için 'hüve kelibün bi-kezâ' ve 'bihi kelebün' denilir. Bu da sanki hırsından ötürü bildiğimiz 'kelb' (köpek) hayvanından türetilmiştir. Yahut doğrudan 'kelb' kelimesinden türetilmiştir; zira 'kelb' yırtıcı hayvanlar (sebu') için de kullanılır; nitekim hadiste: 'Allahım! Köpeklerinden bir köpeği onun üzerine musallat kıl!' buyrulmuş ve onu aslan yemiştir. Şeyh [Ebû Hayyân] der ki: "Bu iştikak doğru değildir; çünkü aslanın köpek olması onun kendi vasfıdır; tekîb (köpek eğitme/avcılık) ise

9547. Metin

صفة المعلِّم، والجوارحُ هي سباعٌ بنفسها وكلاب بنفسِها لا بجَعْلِ المُعَلِّمِ «ولا طائلَ تحت هذا الرد وقرئ:» مُكْلِبين «بتخفيفِ اللام، وفَعَّل وأَفْعل قد يشتركان في معنى واحد، إلا أن» كَلَّب «بالتشديد معناه عَلَّمها وضَرّاها، و» أَكْلب «معناه صار ذا كِلاب، على أن الزَّجاج قال: رجلُ مُكَلِّب - يعني بالتشديد - ومُكْلِب يعني من أكلب، وكَلاَّب يعني بتضعيف اللام أي: صاحب كلاب» . وجاءَتْ جملةُ الجوابِ هنا فعليةً وجملةُ السؤال اسمية وهي: ماذا أُحِل؟ فيه جوابٌ لها من حيث المعنى لا من حيث اللفظُ؛ إذ مل يتطابقا في الجنس.

eğiticinin bir vasfıdır; yırtıcı hayvanlar eğiticinin yapmasıyla değil, bizatihi kendileri yırtıcı ve köpektir." Oysa bu reddin altında tutarlı bir fayda yoktur. 'Lâm' harfinin tahfifiyle "müklibîn" (مُكْلِبين) şeklinde de okunmuştur; 'fa''ale' (فَعَّل) ve 'ef'ale' (أَفْعَل) vezinleri bazen aynı manada ortak olabilirler. Ancak şedde ile 'kellebe' (كَلَّب), onları eğitti ve alıştırdı manasındadır; 'eklebe' (أَكْلَب) ise köpek sahibi oldu demektir. Nitekim Zeccâc: 'Köpek eğiten adama şedde ile mükellib; köpek sahibi olan adama eklebe'den müklib; çokça köpeği olan adama ise lâm harfinin şeddesiyle kellâb denir' demiştir. Burada cevap cümlesi fiil cümlesi olarak, soru cümlesi ise {ماذا أُحِل} “Neyin helal kılındığı” [Mâide: 4] şeklinde isim cümlesi olarak gelmiştir; cins bakımından birbirine mutabık olmasalar da mana bakımından ona cevap teşkil etmektedir.

9548. Metin

قوله: {تُعَلِّمُونَهُنَّ} فيه أربعة أوجه، أحدها: أنها جملة مستأنفة. الثاني: أنها جملة في محلِّ نصب على أنها حال ثانية من فاعل «عَلَّمتم» ومَنَع أبو البقاء ذلك لأنه لا يُجيز للعامل أن يَعْمل في حالين، وتقدَّم الكلامُ في ذلك. الثالث: أنها حال من الضمير المستتر في «مُكَلِّبين» فتكون حالاً من حال وتسمى المتداخلة، وعلى كلا التقديرين المتقدمين فهي حال مؤكدة، لأن معناها مفهوم من «عَلَّمْتُمْ» ومن «مُكَلِّبين» والرابع: أن تكون جملة اعتراضية، وهذا على جَعْل «ما» شرطية، أو موصولة خبرها «فكلوا» فيكون قد اعترض بين الشرط وجوابه أو بين المبتدأ وخبره. فإن قيل: هل يجوز وجهٌ خامس، وهو أن تكون هذه الجملةُ حالاً من الجوارح أي: من الجوارحِ حالَ كونِها تُعَلِّمونهن، لأنَّ في الجملةِ ضميرَ ذي الحال «فالجوابُ أن ذلك لا يجوز، لأنَّ ذلك يؤدِّي إلى الفصل بين هذه الحال وبين صاحِبها بأجنبي وهو» مكلِّبين «الذي هو حالٌ من فاعل» عَلَّمتم «.

Yüce Allah'ın: {تُعَلِّمُونَهُنَّ} “Onları eğitiyorsunuz” [Mâide: 4] kavlinde dört vecih vardır: Birincisi: Müstakil bir cümle (cümle-i müste'nefe) olmasıdır. İkincisi: {عَلَّمتم} “Eğittiğiniz” [Mâide: 4] fiilinin failinden ikinci bir hal olarak nasb mahallinde bir cümle olmasıdır; ancak Ebü'l-Bekâ, amilin iki halde amel etmesine cevaz vermediği için bunu men etmiştir; buna dair açıklama daha önce geçmişti. Üçüncüsü: {مُكَلِّبين} “Eğiterek” [Mâide: 4] kelimesindeki müstetir zamirden hal olmasıdır; bu takdirde halden hal olur ve buna 'mütedâhile' (iç içe geçmiş hal) denir. Önceki iki takdire göre de bu tekit edici bir haldir; zira bunun manası {عَلَّمْتُمْ} ve {مُكَلِّبين} kelimelerinden zaten anlaşılmaktadır. Dördüncüsü: Ara cümle (cümle-i i'tirâziyye) olmasıdır; bu da "mâ"nın şart edatı kılınması veya haberi {فكلوا} “Artık yiyin” [Mâide: 4] olan bir mevsul kılınması esasına göredir; böylece şart ile cevabı arasına yahut mübtedâ ile haberi arasına girmiş olur. Şayet: 'Bu cümlenin yırtıcı hayvanlardan hal olması, yani onları eğitir olduğunuz halde o hayvanlardan [helal kılındı] manasında olması şeklinde beşinci bir vecih caiz midir? Zira cümlenin içinde zülhâlin zamiri bulunmaktadır' denilecek olursa; cevap şudur: Bu caiz değildir; çünkü bu durum, bu hal ile zülhâlin arasının yabancı bir ögeyle, yani {عَلَّمتم} fiilinin fâilinden hal olan "mükellibîn" kelimesiyle ayrılmasına yol açar.

9549. Metin

قوله: {مِمَّآ أَمْسَكْنَ} في» مِنْ «وجهان، أظهرُهما: أنها تبغيضيةٌ، وهي صفةٌ لموصوفٍ محذوفٍ، هو مفعولُ الأكل، أي: فكلوا شيئاً مما أمسكنه عليكم. والثاني: أنها زائدةٌ وهو قياسُ قولِ الأخفش، فعلى الأول تتعلَّق» مِنْ «بمحذوفٍ، وعلى الثاني لا تَعَلُّقَ لها، و» ما «موصولةٌ أو نكرةٌ موصوفة، والعائدُ محذوفٌ، وعلى كلا التقديرين أي: أَمْسَكَتْه كما تقدم.

Yüce Allah'ın: {مِمَّآ أَمْسَكْنَ} “Sizin için tuttuklarından” [Mâide: 4] kavlindeki "min" (مِنْ) edatında iki vecih vardır: En açığı, teb'îz (kısmiyet) bildirmesidir; bu da yeme fiilinin mef'ûlü olan mahzuf bir mevsufun sıfatıdır; yani: 'Onların sizin için tuttukları şeyden bir miktar yiyin' demektir. İkincisi: Ahfeş'in görüşünün kıyasına göre zaid olmasıdır; birinci görüşe göre "min" mahzufa müteallıktır, ikinci görüşe göre ise herhangi bir taalluku yoktur. "Mâ" (ما) ise ismi mevsul veya mevsuf bir nekredir; ait zamiri mahzuftur ve her iki takdirde de mana daha önce geçtiği üzere 'emsekethu' (onu tuttu) şeklindedir.

9550. Metin

والنونُ في «أمسكن» للجوارح. و «عليكم» متعلق ب «أمسكن» والاستعلاءُ هنا مجازٌ. قوله: «عليه» في هذه الهاء ثلاثةُ أوجه، أحدُها: أنها تعود على المصدرِ المفهومِ من الفعل وهو الأكلُ كأنه قيل: واذكروا اسم الله على الأكلِ، ويؤيده ما في الحديث «سَمِّ الله، وكُلْ مِمَّا يَليك» والثاني: أنه يعود على «ما عَلَّمْتم» أي: اذكروا اسمَ الله على الجوارح عند إرسالِها على الصيد، وفي الحديث: «إذا أَرْسَلْت كلبك وذكرت اسمَ الله» والثالثُ: أنَّها تعودُ على «ما أَمْسَكْن» أي: اذكروا اسمَ الله ما أَدْركتم ذكاته مما أَمْسَكَتُه عليكم الجوارح.

{أمسكن} “Tuttukları” [Mâide: 4] kelimesindeki 'nûn' harfi yırtıcı hayvanlara racidir. {عليكم} “Sizin için” [Mâide: 4] ifadesi {أمسكن} fiiline müteallıktır ve buradaki isti'lâ (üzerine olma) manası mecazidir. {عليه} “Üzerine” [Mâide: 4] kavlindeki bu 'hâ' zamirinde üç vecih vardır: Birincisi: Fiilden anlaşılan masdara raci olmasıdır ki o da yemedir; sanki: 'Yeme üzerine Allah'ın adını anın' denilmiştir. Hadiste geçen: 'Allah'ın adını an ve önünden ye!' ifadesi bunu desteklemektedir. İkincisi: {ما عَلَّمْتم} “Eğittiğiniz hayvanlar” [Mâide: 4] ifadesine raci olmasıdır; yani ava salarken yırtıcı hayvanların üzerine Allah'ın adını anın demektir; nitekim hadiste: 'Köpeğini saldığında ve Allah'ın adını andığında...' buyrulmuştur. Üçüncüsü: {ما أَمْسَكْن} “Tuttukları şeyler” [Mâide: 4] ifadesine raci olmasıdır; yani yırtıcı hayvanların sizin için tuttuklarından boğazlamasına yetiştiklerinizin üzerine Allah'ın adını anın demektir.

9551. Metin

وقوله تعالى: {اليوم أُحِلَّ لَكُمُ} : الكلامُ فيه كالكلامِ فيما قبله. وزعمَ قومٌ أنَّ المرادَ بثلاثةِ الأيام المذكورةِ هنا وقتٌ واحدٌ، وإنما كرره توكيداً، ولاختلافِ الأحداثِ الواقعةِ فيه حَسُنَ تكريره، وليس بشي. وادَّعى بعضُهم أنَّ في الكلام تقديماً وتأخيراً، وأن الأصل: «فاذكروا اسم اللهِ عليه وكلُوا مِمَّا أَمْسَكْن عليكم» وهذا يُشْبه قولَ مَنْ يعيدُ الضميرَ على الجوارحِ المرسلة.

Yüce Allah'ın: {اليوم أُحِلَّ لَكُمُ} “Bugün size helal kılındı” [Mâide: 5] kavline gelince: Buradaki açıklama da kendisinden önceki yerdeki açıklama gibidir. Bir topluluk, burada zikredilen üç 'gün' kelimesinden kastın tek bir vakit olduğunu, bunu sadece tekit amacıyla tekrarladığını ve o vakitte gerçekleşen olayların farklılığı sebebiyle tekrarının güzel olduğunu iddia etmiştir; fakat bu bir şey değildir. Bazıları da kelamda takdim ve tehir bulunduğunu ve aslının: 'Artık onun üzerine Allah'ın adını anın ve sizin için tuttuklarından yiyin' şeklinde olduğunu iddia etmişlerdir; bu da zamiri ava salınan yırtıcı hayvanlara döndüren kimsenin sözüne benzemektedir.

9552. Metin

قوله: {وَطَعَامُ الذين} فيه وجهان، الصحيحُ منهما أنه مبتدأ، وخبرُه «حِلُّ لكم» أبرز الإِخبارَ بذلك في جملةٍ اسميةٍ اعتناءً بالسؤال عنه. وأجاز أبو البقاء أن يكونَ مرفوعاً عطفاً على مرفوع ما لم يُسَمِّ فاعلُه وهو «الطيبات» وجَعَل قولَه «حِلٌّ لكم» خيرَ مبتدأ محذوف، وهذا يَنْبغي ألاَّ يجوزَ البتة لتقدير ما لا يُحْتاج إليه مع ذهابِ بلاغةِ الكلامِ. وقوله: {وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَّهُمْ} مبتدأ وخبر، وقياسُ قولِ أبي البقاء أن يكونَ «طعام» عطفاً على ما قبله، و «حِلٌّ» خبر مبتدأ محذوف، ولم يَذْكره كأنه استشعر الصواب.

Yüce Allah'ın: {وَطَعَامُ الذين} “Kendilerine [kitap] verilenlerin yiyecekleri de” [Mâide: 5] kavlinde iki vecih vardır: Bunların en sahih olanı, mübtedâ olmasıdır; haberi ise {حِلُّ لكم} “Size helaldir” [Mâide: 5] kavlidir. Bununla ilgili haber, sorulan soruya ehemmiyet vermek amacıyla isim cümlesi formunda ortaya konmuştur. Ebü'l-Bekâ ise bunun, meçhul fiilin merfûu olan {الطيبات} “Temiz şeyler” [Mâide: 5] kelimesine matuf olarak merfû olmasını caiz görmüş ve {حِلٌّ لكم} kavlini mahzuf bir mübtedânın haberi kılmıştır; oysa kelamın belağatını gidermekle birlikte ihtiyaç duyulmayan bir takdire başvurulduğu için buna kesinlikle cevaz verilmemesi gerekir. Yüce Allah'ın: {وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَّهُمْ} “Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir” [Mâide: 5] kavli mübtedâ ve haberdir. Ebü'l-Bekâ'nın görüşünün kıyasına göre 'ta'âm' kelimesinin kendisinden öncekine matuf olması, 'hıllün' kelimesinin de mahzuf bir mübtedânın haberi olması gerekirdi; ancak sanki doğru olanı hissetmiş gibi bunu zikretmemiştir.

9553. Metin

قوله: {والمحصنات} في رفعه أيضاً وجهان، أحدهما: أنه مبتدأٌ خبرُه محذوفٌ أي: المُحْصَنات حِلُّ لكم أيضاً، وهذا هو الظاهر. واختار أبو البقاء أن يكونَ معطوفاً على «الطيبات» فإنه قال: «مِن المؤمنات» حالٌ من الضمير في «المُحْصَنات» أو من نفس «المحصنات» إذا عَطَفَتْها على «الطيبات» و «حِلٌّ» : مصدر بمعنى الحال فلذلك لم يُوَنَّث ولم يُثَنَّ ولم يُجْمع، لأنه أحسن الاستعمالين في المصادر الواقعة صفةً للأعيان، ويُقال في الإِتباع: حِلُّ بِلُّ «وهو كقولهم:» حَسَن بَسَن «و» عَطْشان نَطْشان «و» من المؤمنات «حالٌ كما تقدم: إمَّا من الضمير في» المحصنات «أو من» المحصنات «/. وقد تقدَّم الكلامُ في اشتقاق هذه اللفظة واختلافِ القُرَّاء فيها في سورة النساء.

Yüce Allah'ın: {والمحصنات} “Ve iffetli kadınlar da” [Mâide: 5] kavlinin merfû oluşunda da iki vecih vardır: Birincisi: Haberi mahzuf bir mübtedâ olmasıdır; yani: İffetli kadınlar da size helaldir demektir ve zahir olan da budur. Ebü'l-Bekâ ise {الطيبات} “Temiz şeyler” [Mâide: 5] kelimesine matuf olmasını tercih etmiştir; nitekim o şöyle demiştir: "{مِن المؤمنات} 'Mümin kadınlardan' ifadesi, {المُحْصَنات} 'İffetli kadınlar' kelimesindeki zamirden haldir yahut onu 'et-Tayyibât'a atfettiğinde bizzat 'el-Muhsanât' kelimesinden haldir." "Hıllün" (حِلٌّ): 'Halâl' manasında bir masdardır; bu sebeple müennes, tesniye veya cemi yapılmamıştır; çünkü ayanlara (somut varlıklara) sıfat olan masdarlarda en güzel olan iki kullanımdan biri budur. İtbâ' (pekiştirme ikilemesi) üslubunda: 'Hıllün billün' (حِلُّ بِلُّ) denilir; bu da onların 'hasenün besenün' (حَسَن بَسَن) ve 'atşânü natşân' (عَطْشان نَطْشان) sözleri gibidir. {من المؤمنات} “Mümin kadınlardan” [Mâide: 5] ifadesi daha önce geçtiği üzere haldir: Ya 'el-Muhsanât'taki zamirden ya da bizzat / 'el-Muhsanât' kelimesindendir. Bu lafzın iştikakı ve kurrânın bu kelimedeki ihtilafı hakkındaki açıklama Nisâ suresinde geçmişti.

9554. Metin

قوله: {إِذَآ آتَيْتُمُوهُنَّ} ظرفٌ العاملُ فيه أحدُ شيئين: إمَّا» أُحِلَّ «وإمَّا» حِلُّ «المحذوفُ على حَسَب ما قُرِّرَ. والجملة بعده في محلِّ خفضٍ

Yüce Allah'ın: {إِذَآ آتَيْتُمُوهُنَّ} “Kendilerine verdiğiniz takdirde” [Mâide: 5] kavli bir zarftır; onda amel eden amil iki şeyden biridir: Açıklandığı üzere ya {أُحِلَّ} “Helal kılındı” [Mâide: 5] fiilidir ya da mahzuf olan "hıllün" (حِلٌّ) kelimesidir. Kendisinden sonraki cümle, kendisine muzâf olması sebebiyle cer mahallindedir

9555. Metin

بإضافته إليها، وهي هنا لمجرد الظرفية. ويجوز أن تكونَ شرطيةً وجوابُها محذوف، أي: إذا آتيتموهن أجورَهن حَلَلْنَ لكم، والأولُ أظهر. و» مُحْصِنين «حال، وعاملُها أحد ثلاثة أشياء: إمَّا» آتيتموهُنَّ «، وصاحبُ الحالِ الضميرُ المرفوعُ، وإمَّا» أُحِلَّ «المبني للمفعول، وإمَّا» حِلٌّ «المحذوفُ كما تقدم. وغيرَ» يجوز فيه ثلاثة أوجه، أحدها: أن ينتصب على أنه نعت ل «محصنين» والثاني: أنه يجوزُ نصبُه على الحال، وصاحبُ الحالِ الضميرُ المستتر في «مُحْصِنين» والثالث: أنه حالٌ من فاعل آتيتموهن «على أنها حالٌ ثانيةٌ منه، وذلك عند مَنْ يُجَوِّز ذلك وقوله: {وَلاَ متخذي} يجوزُ فيه الجر على أنه عطفٌ على» مسافحين «وزيدت» لا «تأكيداً للنفي المفهوم من» غير «، والنصبُ على أنه عطفٌ على» غير «باعتبارِ أَوْجهها الثلاثة، ولا يجوز عطفُهُ على» مُحْصِنين «لأنه مقترنٌ ب» لا «المؤكدةِ للنفي المتقدمِ ولا نفيَ مع» محصنين «وتقدَّم معاني هذه الألفاظ.

ve buradaki zarfiyet sırf zaman bildirmek içindir. Şartiyye olup cevabının mahzuf olması da caizdir; yani mehirlerini verdiğiniz takdirde size helal olurlar demektir; ancak birinci görüş daha açıktır. "Muhsinîn" (مُحْصِنين) kelimesi haldir ve amili üç şeyden biridir: Ya {آتَيْتُمُوهُنَّ} “Kendilerine verdiğiniz takdirde” [Mâide: 5] fiilidir ve zülhâl de merfû zamirdir; ya meçhul olan {أُحِلَّ} “Helal kılındı” [Mâide: 5] fiilidir ya da daha önce geçtiği üzere mahzuf olan "hıllün" (حِلٌّ) kelimesidir. "Gayra" (غيرَ) kelimesinde ise üç vecih caizdir: Birincisi: "Muhsinîn" kelimesine sıfat olarak mansup olmasıdır. İkincisi: Hal olarak mansup olmasıdır ve zülhâl "muhsinîn" kelimesindeki müstetir zamirdir. Üçüncüsü: Buna cevaz verenlere göre, ondan ikinci bir hal olmak üzere {آتَيْتُمُوهُنَّ} fiilinin failinden hal olmasıdır. Yüce Allah'ın: {وَلاَ متخذي} “Ve edinmeksizin” [Mâide: 5] kavlinde: "Müsâfihîn" (مسافحين) kelimesine matuf olarak cer caizdir ve 'lâ' (لا) edatı "gayr" kelimesinden anlaşılan nefyi tekit etmek için ziyade edilmiştir; "gayr" kelimesine üç vechi itibarıyla matuf olarak nasb da caizdir. "Muhsinîn" kelimesine matuf olması ise caiz değildir; çünkü o, önceki nefyi tekit eden 'lâ' ile bitiştirilmiştir, oysa "muhsinîn" kelimesinde herhangi bir nefy yoktur. Bu lafızların manaları ise daha önce geçmişti.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.