9642. Metin
بسم الله الرحمن الرحيم تفسير سورة يونس ﵇ سُورَةُ يُونُسَ ﵇ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى:" فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ" «١» [يونس: ٩٤] إِلَى آخِرِهِنَّ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِلَّا آيَتَيْنِ وَهِيَ قَوْلُهُ:" فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ" نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مَكِّيَّةٌ إِلَّا قَوْلَهُ:" وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهِ" «٢» [يونس: ٤٠] نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ فِي الْيَهُودِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: نَزَلَ مِنْ أَوَّلِهَا نَحْوٌ مِنْ أَرْبَعِينَ آيَةً بِمَكَّةَ وباقيها بالمدينة.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yûnus Sûresi'nin Tefsiri. Yûnus Sûresi, Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir'in kavline göre Mekkîdir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın { فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ } “Eğer şüphede isen” [Yûnus: 94] âyetinden itibaren sonuncularına kadar olan üç âyet müstesnadır. Mukâtil: { فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ } âyeti olmak üzere iki âyet müstesna [hepsi Mekkîdir], bu ikisi Medine'de inmiştir, demiştir. El-Kelbî ise şöyle demiştir: { وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهِ } “Onlardan kimi ona inanır, kimi de inanmaz” [Yûnus: 40] âyeti hariç Mekkîdir; bu âyet Medine'de Yahudiler hakkında inmiştir. Bir grup da: Başından yaklaşık kırk âyet Mekke'de, geri kalanı ise Medine'de inmiştir, demiştir.
9643. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
9644. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 1]
9645. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
9646. Metin
الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (١)
Elif, Lâm, Râ. Bunlar, o hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir. (1)
9647. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (الر) قَالَ النَّحَّاسُ: قُرِئَ عَلَى أَبِي جَعْفَرٍ أَحْمَدَ بْنِ شُعَيْبِ بن علي ابن الْحُسَيْنِ بْنِ حُرَيْثٍ قَالَ: أَخْبَرَنَا عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ يَزِيدَ أَنَّ عِكْرِمَةَ حَدَّثَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: الر، وَحم، وَنون [حُرُوفُ] الرَّحْمَنِ مُفَرَّقَةٌ، فَحَدَّثْتُ بِهِ الْأَعْمَشَ فَقَالَ: عِنْدَكَ أَشْبَاهُ هَذَا وَلَا تُخْبِرُنِي بِهِ؟. وَعَنِ ابن عباس أيضا قال: معنى" الر" أَنَا اللَّهُ أَرَى. قَالَ النَّحَّاسُ: وَرَأَيْتُ أَبَا إِسْحَاقَ يَمِيلُ إِلَى هَذَا الْقَوْلِ، لِأَنَّ سِيبَوَيْهِ قَدْ حَكَى مِثْلَهُ عَنِ الْعَرَبِ وَأَنْشَدَ:
Yüce Allah'ın { الر } “Elif, Lâm, Râ” buyruğu hakkında en-Nehhâs şöyle demiştir: Ebû Cafer Ahmed b. Şuayb b. Ali b. el-Huseyn b. Hureys'e okunup o şöyle dedi: Bize Ali b. el-Huseyn, babasından, o Yezîd'den rivayet etti ki İkrime ona İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Elif-lâm-râ, Hâ-mîm ve Nûn, er-Rahmân isminin [harflerinin] ayrılmış halidir. Bunu el-A'meş'e anlattım, o da: "Yanında bunun benzerleri var da bana haber vermiyor musun?" dedi. Yine İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Elif, Lâm, Râ"nın anlamı, "Ben Allah'ım, görürüm" demektir. En-Nehhâs şöyle demiştir: Ebû İshâk'ın bu görüşe meylettiğini gördüm; çünkü Sîbeveyh de Araplardan bunun bir benzerini nakletmiş ve şu beyti okumuştur:
9648. Metin
بالخير خيرات وإن شرافا ... وَلَا أُرِيدُ الشَّرَّ «٣» إِلَّا أَنْ تَا
Hayırla [gelene] hayırlar vardır, şerle [gelene] şer vardır... Şerri istemem, ancak sen [istersen o başka].
9649. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ:" الر" قَسَمٌ. وَقَالَ سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ:" الر" اسْمُ السُّورَةِ، قَالَ: وَكَذَلِكَ كُلُّ هِجَاءٍ فِي الْقُرْآنِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ فَوَاتِحُ السُّوَرِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ: هِيَ تَنْبِيهٌ، وكذا حروف التهجي. وقرى" الر" من غير إمالة. وقرى بالامالة لئلا تشبه ما ولا من الحروف.
el-Hasan ve İkrime: "{ الر } 'Elif, Lâm, Râ' bir yemindir" demişlerdir. Saîd'in Katâde'den rivayetine göre ise o şöyle demiştir: "'Elif, Lâm, Râ' surenin adıdır. Kur'ân'daki bütün hece harfleri de böyledir." Mücâhid: "Bunlar surelerin başlangıçlarıdır" demiştir. Muhammed b. Yezîd: "Bunlar ve diğer hece harfleri dikkat çekme (tenbih) [ifadeleridir]" demiştir.1 { الر } "Elif, Lâm, Râ" imâlesiz olarak okunduğu gibi,2 'mâ' (ما) ve 'lâ' (لا) edatlarına benzemesin diye imâle ile de okunmuştur.3
9650. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ) ابْتِدَاءٌ وَخَبَرٌ، أَيْ تِلْكَ الَّتِي جَرَى ذِكْرُهَا آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: أَرَادَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَالْكُتُبَ الْمُتَقَدِّمَةَ، فَإِنَّ" تِلْكَ" إِشَارَةٌ إِلَى غَائِبٍ مُؤَنَّثٍ. وَقِيلَ:" تِلْكَ" بِمَعْنَى هَذِهِ، أَيْ هَذِهِ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ. وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
Yüce Allah'ın { تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ } “Bunlar, o hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir” buyruğu mübteda (özne) ve haberdir (yüklemdir); yani zikri geçen bunlar, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir. Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: Tevrat, İncil ve önceki kitapları kastetmiştir; çünkü "tilke" (تِلْكَ), müennes (dişil) gayba işarettir. "Tilke"nin "hâzihi" (هَذِهِ - bunlar) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani bunlar, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir. El-A'şâ'nın şu sözü de bu kabildendir:
9651. Metin
تِلْكَ خَيْلِي مِنْهُ وَتِلْكَ رِكَابِي ... هُنَّ صُفْرٌ أَوْلَادُهَا كَالزَّبِيبِ
İşte şunlar ondan [kalan] atlarımdır, şunlar da bineklerimdir... Onlar sarı renklidir, yavruları ise kuru üzüm gibidir.
9652. Metin
أَيْ هَذِهِ خَيْلِي. وَالْمُرَادُ الْقُرْآنُ وَهُوَ أَوْلَى بِالصَّوَابِ، لِأَنَّهُ لَمْ يَجْرِ لِلْكُتُبِ الْمُتَقَدِّمَةِ ذِكْرٌ، وَلِأَنَّ" الْحَكِيمِ" مِنْ نَعْتِ الْقُرْآنِ. دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ" «١» [هود: ١] وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «٢». وَالْحَكِيمُ: الْمُحْكَمُ بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَالْحُدُودِ وَالْأَحْكَامِ، قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ وَغَيْرُهُ. وَقِيلَ: الْحَكِيمُ بِمَعْنَى الْحَاكِمِ، أَيْ إِنَّهُ حَاكِمٌ بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ، وَحَاكِمٌ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ، فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ. دَلِيلُهُ قَوْلُهُ:" وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ" «٣» [البقرة: ٢١٣]. وَقِيلَ: الْحَكِيمُ بِمَعْنَى الْمَحْكُومِ فِيهِ، أَيْ حَكَمَ اللَّهُ فِيهِ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى، وَحَكَمَ فِيهِ بِالنَّهْيِ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ، وَبِالْجَنَّةِ لِمَنْ أَطَاعَهُ وَبِالنَّارِ لِمَنْ عَصَاهُ، فَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى الْمَفْعُولِ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: الْحَكِيمُ بِمَعْنَى الْمُحْكَمِ مِنَ الْبَاطِلِ لَا كَذِبَ فِيهِ وَلَا اخْتِلَافَ، فَعِيلٌ بِمَعْنَى مُفْعَلٌ، كَقَوْلِ الْأَعْشَى يَذْكُرُ قَصِيدَتَهُ الَّتِي قَالَهَا:
Yani bunlar benim atlarımdır. Kastedilen Kur'an'dır ve doğruya en yakın olan da budur; çünkü önceki kitapların zikri geçmemiştir ve "el-Hakîm" Kur'an'ın sıfatlarındandır. Bunun delili Yüce Allah'ın: { الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ } “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır” [Hûd: 1] buyruğudur. Bu anlam daha önce Bakara Sûresi'nin başında geçmişti. El-Hakîm: Helal, haram, hadler ve hükümlerle muhkem kılınmış demektir; bunu Ebû Ubeyde ve başkaları söylemiştir. Hakîm'in hâkim anlamında olduğu da söylenmiştir; yani helal ve haram konusunda hüküm verendir ve insanlar arasında hak ile hükmedendir; feîl (فَعِيل) vezni fâil (فَاعِل) anlamındadır. Bunun delili: { وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ } “İnsanların anlaşmazlığa düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla beraber hak ile Kitab'ı indirdi” [el-Bakara: 213] buyruğudur. Hakîm'in mahkûmun fîh (içinde hüküm verilmiş) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani Allah onda adalet, ihsan ve akrabaya vermeyi hükme bağlamış; onda fuhşiyat ve münkeri yasaklamayı, kendisine itaat edene cenneti, isyan edene de cehennemi hükme bağlamıştır; dolayısıyla bu, mef'ûl anlamında feîldir; bunu Hasan ve başkaları söylemiştir. Mukâtil ise şöyle demiştir: Hakîm, bâtıldan muhkem kılınmış (korunmuş), içinde yalan ve çelişki bulunmayan anlamındadır; feîl vezni müf'al (مُفْعَل) anlamındadır. Nitekim el-A'şâ söylemiş olduğu kasidesini zikrederek şöyle demiştir:
9653. Metin
وَغَرِيبَةٍ تَأْتِي الْمُلُوكَ حَكِيمَةٍ ... قَدْ قُلْتُهَا لِيُقَالَ مَنْ ذَا قالها
Hükümdarlara ulaşan nice hikmetli ve eşsiz şiirler vardır ki... 'Bunu söyleyen kimdir?' denilsin diye onu ben söyledim.
9654. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٢]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 2]
9655. Metin
أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً أَنْ أَوْحَيْنا إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هذا لَساحِرٌ مُبِينٌ ٢
{ أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً أَنْ أَوْحَيْنا إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هذا لَساحِرٌ مُبِينٌ } “İçlerinden bir adama: «İnsanları uyar ve iman edenlere Rableri katında kendileri için yüksek bir doğruluk makamı (ve ecri) olduğunu müjdele!» diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu [ki] kâfirler: «Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür!» dediler.” 2
9656. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً) اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ التَّقْرِيرُ وَالتَّوْبِيخُ. وَ" عَجَباً" خَبَرُ كَانَ، وَاسْمُهَا (أَنْ أَوْحَيْنا) وَهُوَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، أَيْ كَانَ إِيحَاؤُنَا عَجَبًا لِلنَّاسِ. وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ" عَجَبٌ" عَلَى أَنَّهُ اسْمُ كَانَ. وَالْخَبَرُ" أَنْ أَوْحَيْنا". (إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ) قُرِئَ" رَجْلٍ" بِإِسْكَانِ الْجِيمِ. وَسَبَبُ النُّزُولِ فِيمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ الْكُفَّارَ قَالُوا لَمَّا بُعِثَ مُحَمَّدٌ: إِنَّ اللَّهَ أَعْظَمُ مِنْ أَنْ يَكُونَ رَسُولُهُ بَشَرًا. وَقَالُوا: مَا وَجَدَ اللَّهُ مَنْ يُرْسِلُهُ إِلَّا يَتِيمَ أَبِي طَالِبٍ، فَنَزَلَتْ:" أَكانَ لِلنَّاسِ" يَعْنِي أَهْلَ مَكَّةَ" عَجَباً". وَقِيلَ: إِنَّمَا تَعَجَّبُوا مِنْ ذِكْرِ الْبَعْثِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا) فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِإِسْقَاطِ الْخَافِضِ، أَيْ بِأَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ، وَكَذَا (أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ). وَقَدْ تَقَدَّمَ مَعْنَى النِّذَارَةِ وَالْبِشَارَةِ «١» وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَلْفَاظِ الْآيَةِ. وَاخْتُلِفَ فِي مَعْنَى" قَدَمَ صِدْقٍ" فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَدَمَ صِدْقٍ مَنْزِلَ صِدْقٍ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ" «٢» [الاسراء: ٨٠]. وَعَنْهُ أَيْضًا أَجْرًا حَسَنًا بِمَا قَدَّمُوا مِنْ أَعْمَالِهِمْ. وَعَنْهُ أَيْضًا" قَدَمَ صِدْقٍ" سَبْقَ السَّعَادَةِ فِي الذِّكْرِ الْأَوَّلِ، وَقَالَهُ مُجَاهِدٌ. الزَّجَّاجُ: دَرَجَةً عَالِيَةً. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:
Yüce Allah'ın { أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً } “İnsanlar için şaşılacak bir şey mi oldu?” buyruğundaki soru, takrir (onaylatma) ve kınama anlamındadır. "Acaben" (عَجَباً) kelimesi kâne'nin haberi olup ismi { أَنْ أَوْحَيْنا } “vahyetmemiz” kısmıdır ve ref konumundadır; yani vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu demektir. Abdullah'ın kıraatinde ise kâne'nin ismi olarak "acebün" (عَجَبٌ) şeklindedir, haberi de "en evhaynâ"dır. { إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ } “İçlerinden bir adama” buyruğundaki cim harfi sükûn ile "raclin" (رَجْلٍ) olarak da okunmuştur. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre nüzul sebebi şudur: Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem] peygamber olarak gönderilince kâfirler: "Allah, elçisinin bir beşer olmasından çok daha yücedir" dediler ve: "Allah gönderecek Ebû Tâlib'in yetiminden başka kimse bulamadı mı?" dediler. Bunun üzerine: { أَكانَ لِلنَّاسِ } yani Mekke halkı için { عَجَباً } âyeti indi. Onların ancak yeniden dirilişin zikredilmesine şaştıkları da söylenmiştir. Yüce Allah'ın { أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا } “İnsanları uyar ve iman edenleri müjdele diye” buyruğu, cer edatının düşürülmesiyle nasb konumundadır; yani insanları uyarman için demektir. { أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ } “Kendileri için bir doğruluk makamı olduğunu” buyruğu da böyledir. Uyarma (inzâr) ve müjdelemenin (tebşîr) anlamı ile âyetin diğer lafızları daha önce geçmişti. "Kadem-i sıdk" (قَدَمَ صِدْقٍ) ifadesinin anlamında ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs: Doğruluk makamı, menzil-i sıdktır (güzel bir konaktır) demiştir; bunun delili Yüce Allah'ın: { وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ } “Ve de ki: Rabbim! Beni dürüstlükle girdir” [el-İsrâ: 80] buyruğudur. Yine ondan: Önden gönderdikleri amelleri sebebiyle güzel bir mükâfattır, dediği rivayet edilmiştir. Yine ondan ve Mücâhid'den: "Kadem-i sıdk", ilk takdirde (Levh-i Mahfuz'da) geçen mutluluktur, dediği nakledilmiştir. Ez-Zeccâc: Yüksek bir derecedir, demiştir. Zü'r-Rumme şöyle demiştir:
9657. Metin
لَكُمْ قَدَمٌ لَا يُنْكِرُ النَّاسُ أَنَّهَا ... مَعَ الْحَسَبِ الْعَالِي «٣» طَمَّتْ عَلَى الْبَحْرِ
Sizin öyle bir kıdeminiz/şerefiniz vardır ki insanlar onun... Yüce bir soy ile birlikte denizi aşıp geçtiğini inkâr etmezler.
9658. Metin
قَتَادَةُ: سَلَفَ صِدْقٍ. الرَّبِيعُ: ثَوَابَ صِدْقٍ. عَطَاءٌ: مَقَامَ صِدْقٍ. يَمَانٍ: إِيمَانَ صِدْقٍ. وَقِيلَ: دَعْوَةُ الْمَلَائِكَةِ. وَقِيلَ: وَلَدٌ صَالِحٌ قَدَّمُوهُ. الماوردي: أن يوافق صدق الطاعة صدق الْجَزَاءُ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ أَيْضًا: هُوَ مُحَمَّدٌ ﷺ، فَإِنَّهُ شَفِيعٌ مُطَاعٌ يتقد مهم، كَمَا قَالَ: (أَنَا فَرَطُكُمْ عَلَى الْحَوْضِ) «٤». وَقَدْ سُئِلَ ﷺ فَقَالَ: (هِيَ شَفَاعَتِي تَوَسَّلُونَ بِي إِلَى رَبِّكُمْ). وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ: قَدَمَهُ ﷺ فِي الْمَقَامِ الْمَحْمُودِ. وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا: مُصِيبَتُهُمْ فِي النبي ﷺ. وقال
Katâde: "Geçmişte yapılmış doğru ve samimi ameller (selef-i sıdk)", er-Rebî': "Gerçek ve kalıcı bir mükâfat (sevâb-ı sıdk)", Atâ: "Doğruluk ve yücelik makamı (makâm-ı sıdk)", Yemân: "Samimi ve gerçek bir iman (îmân-ı sıdk)" [demektir]. Meleklerin duası olduğu da söylenmiştir. Önden gönderdikleri salih evlat olduğu da söylenmiştir. el-Mâverdî: İtaatteki samimiyetin mükâfattaki doğrulukla örtüşmesidir [demiştir]. el-Hasan ve yine Katâde şöyle demiştir: O, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; zira o, kendilerine öncülük eden, şefaati kabul olunan bir şefaatçidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: « أَنَا فَرَطُكُمْ عَلَى الْحَوْضِ » «Ben havuz başında sizin öncünüzüm»4. [Ayet hakkında] [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'e sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: « هِيَ شَفَاعَتِي تَوَسَّلُونَ بِي إِلَى رَبِّكُمْ » «O, benim şefaatimdir; benimle Rabbinize vesile ararsınız». el-Hakîm et-Tirmizî: [O], [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in Makâm-ı Mahmûd'daki öncülüğü ve derecesidir demiştir. el-Hasan'dan yine şöyle nakledilmiştir: [O], onların Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in vefatıyla uğradıkları musibettir. Ve...
9659. Metin
عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ يَحْيَى:" قَدَمَ صِدْقٍ" قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنى أُولئِكَ عَنْها مُبْعَدُونَ" «١» [الأنبياء: ١٠١]. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَعْمَالًا قَدَّمُوهَا، وَاخْتَارَهُ الطَّبَرِيُّ. قَالَ الْوَضَّاحُ:
Abdülazîz b. Yahyâ: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنى أُولئِكَ عَنْها مُبْعَدُونَ } “Şüphesiz haklarında tarafımızdan en güzel mükâfat takdir edilmiş olanlar, işte onlar ondan (cehennemden) uzak tutulurlar” [el-Enbiyâ: 101] buyruğudur, demiştir. Mukâtil: Önden gönderdikleri amellerdir, demiş ve et-Taberî de bunu tercih etmiştir. El-Vaddâh şöyle demiştir:
9660. Metin
صَلِّ لِذِي الْعَرْشِ وَاتَّخِذْ قَدَمًا ... تُنْجِيكَ يَوْمَ الْعِثَارِ وَالزَّلَلِ
Arş'ın sahibine namaz kıl ve bir hazırlık yap/hayırlı amel önden gönder ki... Tökezleme ve kayma gününde seni kurtarsın.
9661. Metin
وَقِيلَ: هُوَ تَقْدِيمُ اللَّهِ هَذِهِ الْأُمَّةِ فِي الْحَشْرِ مِنَ الْقَبْرِ وَفِي إِدْخَالِ الْجَنَّةِ. كَمَا قَالَ: (نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْمَقْضِيُّ لَهُمْ قَبْلَ الْخَلَائِقِ). وَحَقِيقَتُهُ أَنَّهُ كِنَايَةٌ عَنِ السَّعْيِ فِي الْعَمَلِ الصَّالِحِ، فَكَنَّى عَنْهُ بِالْقَدَمِ كَمَا يُكَنَّى عَنِ الْإِنْعَامِ بِالْيَدِ وَعَنِ الثَّنَاءِ بِاللِّسَانِ. وَأَنْشَدَ حَسَّانُ:
Bunun, Allah'ın bu ümmeti kabirden haşredilmede ve cennete sokulmada öne geçirmesi olduğu da söylenmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: (Bizler, kıyamet gününde mahlûkattan önce haklarında hüküm verilecek olan en sonuncular ve en öndekileriz). Bunun hakikati şudur: O, salih ameldeki gayretten kinayedir. Tıpkı nimet vermekten el ile, övgüden de dil ile kinaye yapıldığı gibi, amel gayretinden de kadem (ayak/adım) ile kinaye yapılmıştır. Hassân şu beyti okumuştur:
9662. Metin
لَنَا الْقَدَمُ الْعُلْيَا إِلَيْكَ وَخَلْفَنَا ... لِأَوَّلِنَا فِي طَاعَةِ اللَّهِ تَابِعُ
Sana doğru en yüce öncelik/derece bizimdir ve arkamızda kalanlar... Allah'a itaatte bizim öncümüze tâbidir.
9663. Metin
يُرِيدُ السَّابِقَةَ بِإِخْلَاصِ الطَّاعَةِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْكِسَائِيُّ: كُلُّ سَابِقٍ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ فَهُوَ عِنْدُ الْعَرَبِ قَدَمٌ، يُقَالُ: لِفُلَانٍ قَدَمٌ فِي الْإِسْلَامِ، لَهُ عِنْدِي قَدَمُ صِدْقٍ وَقَدَمُ شَرٍّ وَقَدَمُ خَيْرٍ. وَهُوَ مُؤَنَّثٌ وَقَدْ يُذَكَّرُ، يُقَالُ: قَدَمٌ حَسَنٌ وَقَدَمٌ صَالِحَةٌ. وَقَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: الْقَدَمُ التَّقَدُّمُ فِي الشَّرَفِ، قَالَ الْعَجَّاجُ:
İtaatteki ihlas ile öne geçmeyi kastetmektedir, en doğrusunu Allah bilir. Ebû Ubeyde ve el-Kisâî şöyle demişlerdir: Hayırdan veya şerden öne geçen her şey Arapların nezdinde bir kademdir; 'Falancanın İslam'da bir kademi (hizmeti/önceliği) vardır', 'Onun katımda bir sıdk kademi, bir şer kademi veya bir hayır kademi vardır' denilir. Bu kelime müennestir, bazen müzekker de kullanılır; 'kademün hasenün' (güzel bir kadem) ve 'kademün sâlihatün' (salih bir kadem) denilir. İbnü'l-A'râbî: Kadem, şerefte öne geçmektir demiştir. El-Accâc şöyle demiştir:
9664. Metin
زَلَّ بَنُو الْعَوَّامِ عَنْ آلِ الْحَكَمْ ... وَتَرَكُوا الْمُلْكَ لِمَلِكٍ ذِي قَدَمْ
Avvâm oğulları el-Hakem ailesinden kayıp gitti... Ve mülkü/saltanatı şerefte önceliği olan bir hükümdara bıraktılar.
9665. Metin
وَفِي الصِّحَاحِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (لِي خَمْسَةُ أَسْمَاءَ. أَنَا مُحَمَّدٌ وَأَحْمَدُ وَأَنَا الْمَاحِي الَّذِي يَمْحُو اللَّهُ بِيَ الْكُفْرَ وَأَنَا الْحَاشِرُ الَّذِي يُحْشَرُ النَّاسُ عَلَى قَدَمِي وَأَنَا الْعَاقِبُ) يُرِيدُ آخِرَ الأنبياء، كما قال تعالى:" وَخاتَمَ النَّبِيِّينَ" «٢» [الأحزاب: ٤٠]. قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ مُبِينٌ) قَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ كَثِيرٍ وَالْكُوفِيُّونَ عَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَخَلَفٌ وَالْأَعْمَشُ" لَساحِرٌ" نَعْتًا لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ" لَسِحْرٌ" نَعْتًا لِلْقُرْآنِ وَقَدْ تَقَدَّمَ مَعْنَى السحر في" البقرة" «٣».
Es-Sıhâh'ta Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'den şöyle buyurduğu nakledilmiştir: (Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed'im, Ahmed'im; ben Allah'ın kendisiyle küfrü yok ettiği el-Mâhî'yim; ben insanların ayağım üzere (ardımca) haşredileceği el-Hâşir'im ve ben el-Âkıb'ım); peygamberlerin sonuncusunu kastetmektedir, nitekim Yüce Allah: { وَخاتَمَ النَّبِيِّينَ } “Ve peygamberlerin sonuncusudur” [el-Ahzâb: 40] buyurmuştur. Yüce Allah'ın: { قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هذا لَساحِرٌ مُبِينٌ } “Kâfirler: 'Muhakkak ki bu, apaçık bir büyücüdür' dediler” buyruğunda İbn Muhaysın, İbn Kesîr, Kûfelilerden Âsım, Hamza, el-Kisâî, Halef ve el-A'meş, Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in sıfatı olmak üzere "le-sâhirun" (لَسَاحِرٌ - muhakkak bir büyücüdür) şeklinde okumuşlardır. Geri kalanlar ise Kur'an'ın sıfatı olmak üzere "le-sihrun" (لَسِحْرٌ - muhakkak bir büyüdür) şeklinde okumuşlardır. Sihrin anlamı daha önce el-Bakara Sûresi'nde geçmişti.
9666. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٣]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 3]
9667. Metin
إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ ٣
{ إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, bütün işleri çekip çeviren Allah'tır. O'nun izni olmaksızın hiçbir şefaatçi şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur; öyleyse O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?” 3
9668. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) تَقَدَّمَ فِي الْأَعْرَافِ «١». (يُدَبِّرُ الْأَمْرَ) قَالَ مُجَاهِدٌ: يَقْضِيهِ وَيُقَدِّرُهُ وَحْدَهُ. ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا يُشْرِكُهُ فِي تَدْبِيرِ خَلْقِهِ أَحَدٌ. وَقِيلَ: يَبْعَثُ بِالْأَمْرِ. وَقِيلَ: يَنْزِلُ بِهِ. وَقِيلَ: يَأْمُرُ بِهِ وَيُمْضِيهِ، وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. فَجِبْرِيلُ لِلْوَحْيِ، وَمِيكَائِيلُ لِلْقَطْرِ، وَإِسْرَافِيلُ لِلصُّورِ، وَعِزْرَائِيلُ لِلْقَبْضِ. وَحَقِيقَتُهُ تَنْزِيلُ الْأُمُورِ فِي مَرَاتِبِهَا عَلَى أَحْكَامِ عَوَاقِبِهَا، وَاشْتِقَاقُهُ مِنَ الدُّبْرِ. وَالْأَمْرُ اسْمٌ لِجِنْسِ الْأُمُورِ. (مَا مِنْ شَفِيعٍ) فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، وَالْمَعْنَى مَا شَفِيعٌ (إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ) وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٢» مَعْنَى الشَّفَاعَةِ. فَلَا يَشْفَعُ أَحَدٌ نَبِيٌّ وَلَا غَيْرُهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ سُبْحَانَهُ، وَهَذَا رَدٌّ عَلَى الْكُفَّارِ فِي قَوْلِهِمْ فِيمَا عَبَدُوهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ:" هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ" «٣» [يونس: ١٨] فَأَعْلَمَهُمُ اللَّهُ أَنَّ أَحَدًا لَا يَشْفَعُ لِأَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِهِ، فَكَيْفَ بِشَفَاعَةِ أَصْنَامٍ لَا تَعْقِلُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ)
Yüce Allah'ın { إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ } “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş'a istivâ eden Allah'tır” buyruğu el-A'râf Sûresi'nde geçmişti. { يُدَبِّرُ الْأَمْرَ } “İşleri çekip çevirir” buyruğu hakkında Mücâhid: Onu tek başına hükme bağlar ve takdir eder, demiştir. İbn Abbâs: Yaratıklarını yönetmede hiç kimse O'na ortak olamaz, demiştir. Emri gönderir, diye de açıklanmıştır. Onu indirir, diye de söylenmiştir. Onu emreder ve yürütür, diye de söylenmiştir; anlamlar birbirine yakındır. Cebrail vahiy için, Mikail yağmur için, İsrafil sûra üfürmek için, Azrail ise canları kabzetmek içindir. Tedbirin hakikati, işleri varacakları neticelerin hükümlerine göre mertebelerine koymaktır; bu kelime dübür (arka/son) kökünden türemiştir. el-Emr (الْأَمْرُ) ise işlerin cinsi için bir isimdir. { مَا مِنْ شَفِيعٍ } “Hiçbir şefaatçi yoktur” ifadesi ref konumundadır; anlamı "mâ şefîun" (şefaatçi yoktur) demektir. { إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ } “O'nun izninden sonra olması müstesna”. Şefaatin anlamı daha önce el-Bakara Sûresi'nde geçmişti. Dolayısıyla peygamber olsun veya başkası olsun, hiç kimse O'nun [celle celâluhu] izni olmadan şefaat edemez. Bu, Allah'tan başka taptıkları şeyler hakkında: { هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ } “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” [Yûnus: 18] diyen kâfirlere bir reddir. Allah onlara, hiç kimsenin O'nun izni olmadan bir başkasına şefaat edemeyeceğini bildirmiştir; akletmeyen putların şefaati nasıl mümkün olsun? Yüce Allah'ın: { ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ } “İşte Rabbiniz olan Allah budur; öyleyse O'na kulluk edin” buyruğuna gelince;
9669. Metin
أَيْ ذَلِكُمُ الَّذِي فَعَلَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ مِنْ خَلْقِ السموات وَالْأَرْضِ هُوَ رَبُّكُمْ لَا رَبَّ لَكُمْ غَيْرُهُ." فَاعْبُدُوهُ" أَيْ وَحِّدُوهُ وَأَخْلِصُوا لَهُ الْعِبَادَةَ. (أَفَلا تَذَكَّرُونَ) أَيْ أَنَّهَا مَخْلُوقَاتُهُ فَتَسْتَدِلُّوا بِهَا عَلَيْهِ.
Yani gökleri ve yeri yaratmak gibi bu şeyleri yapan zat Rabbinizdir, sizin O'ndan başka hiçbir Rabbiniz yoktur. "Öyleyse O'na kulluk edin" yani O'nu birleyin ve ibadeti sadece O'na has kılın. { أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?” yani bunların O'nun mahlûkatı olduğunu düşünüp bunlarla O'nun varlığına ve birliğine delil getirmez misiniz?
9670. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٤]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 4]
9671. Metin
إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذابٌ أَلِيمٌ بِما كانُوا يَكْفُرُونَ (٤)
Hepinizin dönüşü O'nadır. Allah'ın vaadi haktır. Şüphesiz O, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için mahlûkatı ilk baştan yaratır, sonra onu tekrar iade eder. İnkâr edenlere gelince, inkâr etmekte oldukları şeyler sebebiyle onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (4)
9672. Metin
قوله تعالى: (إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ) رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ." جَمِيعاً" نُصِبَ عَلَى الْحَالِ. وَمَعْنَى الرجوع إلى الله الرجوع إلى أجزائه. (وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا) مَصْدَرَانِ، أَيْ وَعَدَ اللَّهُ ذَلِكَ وَعْدًا وَحَقَّقَهُ" حَقًّا" صِدْقًا لَا خُلْفَ فِيهِ. وَقَرَأَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ أَبِي عَبْلَةَ" وَعْدَ الله حق" على الاستئناف.
Yüce Allah'ın: { إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ } “Dönüşünüz O'nadır” buyruğunda [yer alan “merciukum” kelimesi] mübtedâ olduğu için merfûdur.1 { جَمِيعاً } “Hepinizin” [ifadesi] hâl olduğu için mansûbtur. Allah'a dönüşün anlamı, O'nun mükâfat ve cezasına dönüştür. { وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا } “Allah'ın vaadi haktır” [ifadesindeki iki kelime] iki mastardır; yani Allah bunu kesin bir vaad ile vaat etmiş ve kendisinde asla dönme olmayan bir doğrulukla hak kılmıştır.2 İbrâhim b. Ebî Able ise istînâf (yeni başlangıç cümlesi) olarak [merfû ile] “Va'dullâhi hakkun” şeklinde okumuştur.3
9673. Metin
قوله تعالى:" إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ" أَيْ مِنَ التُّرَابِ." ثُمَّ يُعِيدُهُ" إِلَيْهِ. مُجَاهِدٌ: يُنْشِئُهُ ثُمَّ يُمِيتُهُ ثُمَّ يُحْيِيهِ لِلْبَعْثِ، أَوْ يُنْشِئُهُ مِنَ الْمَاءِ ثُمَّ يُعِيدُهُ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ. وَقَرَأَ يَزِيدُ بْنُ الْقَعْقَاعِ" إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ" تَكُونُ" أَنَّ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، أَيْ وَعَدَكُمْ أَنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ لِأَنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ، كَمَا يُقَالُ: لَبَّيْكَ أَنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ، وَالْكَسْرُ أَجْوَدُ. وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ أَنْ تَكُونَ" أَنَّ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ فَتَكُونُ اسْمًا. قَالَ أَحْمَدُ بْنُ يَحْيَى: يَكُونُ التَّقْدِيرُ حَقًّا إِبْدَاؤُهُ الْخَلْقَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ) أَيْ بِالْعَدْلِ. (وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرابٌ مِنْ حَمِيمٍ) أَيْ مَاءٌ حَارٌّ قَدِ انْتَهَى حَرُّهُ، وَالْحَمِيمَةُ مِثْلُهُ. يُقَالُ: حَمَمْتُ الْمَاءَ أَحُمُّهُ فَهُوَ حَمِيمٌ، أَيْ مَحْمُومٌ، فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ. وَكُلُّ مُسَخَّنٍ عِنْدَ الْعَرَبِ فَهُوَ حَمِيمٌ. (وَعَذابٌ أَلِيمٌ) أَيْ مُوجِعٌ، يَخْلُصُ وَجَعُهُ إِلَى قُلُوبِهِمْ. (بِما كانُوا يَكْفُرُونَ) أَيْ بِكُفْرِهِمْ، وَكَانَ مُعْظَمُ قُرَيْشٍ يَعْتَرِفُونَ بِأَنَّ اللَّهَ خَالِقُهُمْ، فَاحْتَجَّ عَلَيْهِمْ بِهَذَا فَقَالَ: مَنْ قَدَرَ عَلَى الِابْتِدَاءِ قَدَرَ عَلَى الْإِعَادَةِ بَعْدَ الإفناء أو بعد تفريق الاجزاء.
Yüce Allah'ın: { إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ } “Şüphesiz O, mahlûkatı ilk baştan yaratır” buyruğu, yani topraktan [yaratır] demektir. { ثُمَّ يُعِيدُهُ } “Sonra onu tekrar iade eder” yani O'na [döndürür]. Mücâhid: Onu var eder, sonra öldürür, sonra yeniden diriliş için diriltir; yahut sudan var eder, sonra onu halden hale döndürür, demiştir. Yezîd b. el-Ka'kâ' { أَنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ } şeklinde okumuştur; bu durumda "enne" (أَنَّ) nasb konumunda olur, yani size mahlûkatı ilk baştan yaratacağını vadetti, demek olur. Takdirin "mahlûkatı ilk baştan yarattığı için" şeklinde olması da caizdir; nitekim "Lebbeyk enne'l-hamde ve'n-ni'mete leke" denilmesi böyledir; ancak kesre ile okumak daha güzeldir. El-Ferrâ, "enne"nin ref konumunda olup isim olmasını da caiz görmüştür. Ahmed b. Yahyâ: Takdir 'O'nun mahlûkatı ilk baştan yaratması haktır' şeklinde olur, demiştir. Yüce Allah'ın { لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ } “İman edip salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için” buyruğu, yani adalet ile [mükâfatlandırmak için] demektir. { وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرابٌ مِنْ حَمِيمٍ } “İnkâr edenlere gelince, onlar için kaynar sudan bir içecek vardır” yani sıcaklığı son noktaya ulaşmış sıcak bir su vardır. el-Hamîme (الْحَمِيمَةُ) de bunun gibidir. Suyu ısıttım, ısıtırım, o sıcaktır manasında 'hamemtü'l-mâe ehummuhû fe-hüve hamîmun' denir; feîl (فَعِيل) vezninde mef'ûl anlamındadır. Araplara göre ısıtılan her şey hamîmdir. { وَعَذابٌ أَلِيمٌ } “Ve can yakıcı bir azap vardır” yani acısı kalplerine kadar işleyen elem verici bir azap. { بِما كانُوا يَكْفُرُونَ } “İnkâr etmekte oldukları şeyler sebebiyle” yani küfürleri sebebiyle. Kureyş'in çoğunluğu Allah'ın kendilerini yaratan olduğunu itiraf ediyorlardı; Allah da bu hususla onlara karşı delil getirerek: İlk baştan yaratmaya gücü yeten, yok ettikten veya parçalarını ayırdıktan sonra onu tekrar yaratmaya da güç yetirir, buyurmuştur.
9674. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٥]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 5]
9675. Metin
هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥)
Güneşi bir ışık, ayı da bir nûr yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona menziller tayin eden O'dur. Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır. O, âyetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak açıklar. (5)
9676. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً) مَفْعُولَانِ، أَيْ مُضِيئَةً، وَلَمْ يُؤَنَّثْ لِأَنَّهُ مَصْدَرُ، أَوْ ذَاتُ ضِيَاءٍ (وَالْقَمَرَ نُوراً) عَطْفٌ، أَيْ مُنِيرًا، أَوْ ذَا نُورٍ، فَالضِّيَاءُ ما يضئ الْأَشْيَاءَ، وَالنُّورُ مَا يَبِينُ فَيَخْفَى لِأَنَّهُ مِنَ النَّارِ مِنْ أَصْلٍ وَاحِدٍ. وَالضِّيَاءُ جَمْعُ ضَوْءٍ، كَالسِّيَاطِ وَالْحِيَاضِ جَمْعُ سَوْطٍ وَحَوْضٍ. وَقَرَأَ قُنْبُلُ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ" ضِئَاءً" بِهَمْزِ الْيَاءِ وَلَا وَجْهَ لَهُ، لِأَنَّ يَاءَهُ كَانَتْ وَاوًا مَفْتُوحَةً وَهِيَ عَيْنُ الْفِعْلِ، أَصْلُهَا ضِوَاءً فَقُلِبَتْ وَجُعِلَتْ يَاءً كَمَا جُعِلَتْ فِي الصِّيَامِ وَالْقِيَامِ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَمَنْ قَرَأَ ضِئَاءً بِالْهَمْزِ فَهُوَ مَقْلُوبٌ، قدمت
Yüce Allah'ın { هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً } “Güneşi bir ışık yapan O'dur” buyruğundaki iki kelime mef'ûldür; yani aydınlatıcı kılmıştır; masdar olduğu için müennes yapılmamıştır, yahut 'ışık sahibi' kılmıştır demektir. { وَالْقَمَرَ نُوراً } “Ve ayı da bir nûr” buyruğu atıftır; yani aydınlık verici veya 'nûr sahibi' kılmıştır. Ziyâ (ضِيَاء), eşyayı aydınlatan şeydir; nûr ise belirip gizlenen şeydir; çünkü o aynı kökten ateşten meydana gelmektedir. Ziyâ (ضِيَاء), tıpkı savt (kamçı) ve havz (havuz) kelimelerinin çoğulunun siyât ve hiyâd gelmesi gibi dav (ضَوْء) kelimesinin çoğuludur. Kunbul, İbn Kesîr'den yâ harfini hemze ile "di'âen" (ضِئَاءً) şeklinde okumuştur; fakat bunun dil açısından bir yönü yoktur; çünkü oradaki yâ, fethalı bir vâv idi ve fiilin ayne'l-fiilidir (ikinci kök harfidir). Aslı "dıvâen" (ضِوَاءً) olup, sıyâm ve kıyâm kelimelerinde yapıldığı gibi harf dönüştürülüp yâ yapılmıştır. El-Mehdevî şöyle demiştir: Hemze ile "dı'âen" okuyan kimsenin kıraatinde bu kelime kalb edilmiştir (harflerin yeri değiştirilmiştir);
9677. Metin
الْهَمْزَةُ الَّتِي بَعْدَ الْأَلِفِ فَصَارَتْ قَبْلَ الْأَلِفِ ضِئَايًا، ثُمَّ قُلِبَتِ الْيَاءُ هَمْزَةً لِوُقُوعِهَا بَعْدَ أَلِفٍ زَائِدَةٍ. وَكَذَلِكَ إِنْ قَدَّرْتَ أَنَّ الْيَاءَ حِينَ تَأَخَّرَتْ رَجَعَتْ إِلَى الْوَاوِ الَّتِي انْقَلَبَتْ عَنْهَا فَإِنَّهَا تُقْلَبُ هَمْزَةً أَيْضًا فَوَزْنُهُ فِلَاعٌ مَقْلُوبٌ مِنْ فِعَالٍ. وَيُقَالُ: إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ تضيء وجوههما لأهل السموات السَّبْعِ وَظُهُورُهُمَا لِأَهْلِ الْأَرَضِينَ السَّبْعِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقَدَّرَهُ مَنازِلَ) أَيْ ذَا مَنَازِلَ، أَوْ قَدَّرَ لَهُ مَنَازِلَ. ثُمَّ قِيلَ: الْمَعْنَى وَقَدَّرَهُمَا، فَوَحَّدَ إِيجَازًا وَاخْتِصَارًا، كَمَا قَالَ:" وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها" «١». وَكَمَا قَالَ:
Eliften sonra gelen hemze öne alınmış ve eliften önceye geçerek "di'âyen" olmuş, ardından da fazla olan eliften sonra geldiği için yâ harfi hemzeye dönüştürülmüştür. Aynı şekilde eğer yâ harfinin geriye kaldığında dönüştüğü vâv harfine geri döndüğünü takdir edersen, o da yine hemzeye dönüştürülür; dolayısıyla vezni fiâl (فِعَال) vezninden kalb edilmiş olarak filâ'dır (فِلَاع). Güneşin ve ayın yüzlerinin yedi kat gök ehline, arkalarının ise yedi kat yer ehline aydınlık verdiği söylenir. Yüce Allah'ın { وَقَدَّرَهُ مَنازِلَ } “Ve ona menziller tayin etti” buyruğu, yani menzil sahibi kıldı yahut onun için menziller takdir etti demektir. Daha sonra: Anlam 'ikisine menziller takdir etti' şeklindedir; tıpkı Yüce Allah'ın: { وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها } “Bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona akın ettiler” buyruğunda olduğu gibi ve şairin şu sözünde olduğu gibi îcâz ve ihtisar (özlü anlatım) amacıyla tekil kılınmıştır, denilmiştir:
9678. Metin
نَحْنُ بِمَا عِنْدَنَا وَأَنْتَ بِمَا ... عِنْدَكَ رَاضٍ وَالرَّأْيُ مُخْتَلِفُ
Biz yanımızda olandan, sen de yanındaki... Şeyden razısın; oysa görüşler birbirinden farklıdır.
9679. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ الْإِخْبَارَ عَنِ الْقَمَرِ وَحْدَهُ، إِذْ بِهِ تُحْصَى الشُّهُورُ الَّتِي عَلَيْهَا الْعَمَلُ فِي الْمُعَامَلَاتِ وَنَحْوِهَا، كَمَا تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٢». وفي سورة يس:" وَالْقَمَرَ قَدَّرْناهُ مَنازِلَ" «٣» [يس: ٣٩] أَيْ عَلَى عَدَدِ الشَّهْرِ، وَهُوَ ثَمَانِيَةٌ وَعِشْرُونَ مَنْزِلًا. وَيَوْمَانِ لِلنُّقْصَانِ وَالْمِحَاقِ «٤»، وَهُنَاكَ يَأْتِي بَيَانُهُ. قوله تعالى: (لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَوْ جَعَلَ شَمْسَيْنِ، شَمْسًا بِالنَّهَارِ وَشَمْسًا بِاللَّيْلِ لَيْسَ فِيهِمَا ظُلْمَةٌ وَلَا لَيْلٌ، لَمْ يُعْلَمْ عَدَدُ السِّنِينَ وَحِسَابُ الشُّهُورِ. وَوَاحِدُ" السِّنِينَ" سَنَةٌ، وَمِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَقُولُ: سَنَوَاتٌ فِي الْجَمْعِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: سَنَهَاتٌ. وَالتَّصْغِيرُ سُنَيَّةٌ وَسُنَيْهَةٌ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَا خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ) أَيْ مَا أَرَادَ اللَّهُ ﷿ بِخَلْقِ ذَلِكَ إِلَّا الْحِكْمَةَ وَالصَّوَابَ، وَإِظْهَارًا لِصَنْعَتِهِ وَحِكْمَتِهِ، وَدَلَالَةً عَلَى قُدْرَتِهِ وَعِلْمِهِ، وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ، فَهَذَا هُوَ الْحَقُّ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (يُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ) تَفْصِيلُ الْآيَاتِ تَبْيِينُهَا لِيُسْتَدَلَّ بِهَا عَلَى قُدْرَتِهِ تَعَالَى، لِاخْتِصَاصِ اللَّيْلِ بِظَلَامِهِ وَالنَّهَارِ بِضِيَائِهِ مِنْ غَيْرِ اسْتِحْقَاقٍ لهما ولا إيجاب،
Şöyle de denilmiştir:1 Burada haber sadece ay hakkındadır; çünkü muameleler ve benzeri işlerde esas alınan ayların hesabı onunla tutulur; nitekim bu husus el-Bakara [Sûresi'nde]2 geçmişti. Yâsîn Sûresi'nde de: { وَالْقَمَرَ قَدَّرْناهُ مَنازِلَ } “Ay için de menziller takdir ettik” [Yâsîn, 39]3 [buyrulmuştur]; yani ayın [günleri] sayısınca [menzil belirledik] ki bu da yirmi sekiz menzildir. İki gün de [ayın] eksik olması ve mihâk (görünmez olma hâli)4 içindir; bunun açıklaması orada gelecektir. Yüce Allah'ın: { لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ } “Yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: “Eğer [biri] gündüz, [diğeri] gece vakti olmak üzere ikisinde de karanlık ve gece bulunmayan iki güneş kılsaydı, yılların sayısı ve ayların hesabı bilinemezdi.” 'Sinîn' (السِّنِينَ) kelimesinin tekili 'sene'dir (سَنَة). Araplardan kimi çoğulunda 'senevât' (سَنَوَاتٌ), kimi de 'senehât' (سَنَهَاتٌ) der. Küçültme ismi (tasgîr) ise 'süneyye' (سُنَيَّةٌ) ve 'süneyhe' (سُنَيْهَةٌ) şeklindedir. Yüce Allah'ın: { مَا خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ } “Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır” buyruğu; yani Allah azze ve celle bunu yaratmakla ancak hikmeti, doğruluğu, sanatını ve hikmetini açığa çıkarmayı, kudretine ve ilmine delil kılmayı ve her nefsin kazandığıyla karşılık görmesini murat etmiştir; işte hak olan budur. Yüce Allah'ın: { يُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ } “Bilen bir topluluk için ayetleri açıklar” buyruğunda ayetlerin tafsili; kendileri için bir hak ediş ve zorunluluk olmaksızın gecenin karanlığıyla, gündüzün de aydınlığıyla tahsis edilmesi sebebiyle Yüce Allah'ın kudretine bunlarla istidlalde bulunulması için ayetlerin açıklanması demektir.
9680. Metin
فَيَكُونُ هَذَا لَهُمْ دَلِيلًا عَلَى أَنَّ ذَلِكَ بِإِرَادَةِ مُرِيدٍ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَحَفْصٌ وَيَعْقُوبُ" يُفَصِّلُ" بِالْيَاءِ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، لِقَوْلِهِ مِنْ قَبْلِهِ:" مَا خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ" وَبَعْدَهُ" وَما خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ" فَيَكُونُ مُتَّبِعًا لَهُ. وَقَرَأَ ابْنُ السَّمَيْقَعِ" تُفَصَّلُ" بِضَمِّ التَّاءِ وَفَتْحِ الصَّادِ عَلَى الْفِعْلِ الْمَجْهُولِ، وَ" الْآيَاتُ" رَفْعًا. الباقون" نفصل" بالنون على التعظيم.
Böylece bu durum onlar için, bunun irade eden bir Zat'ın iradesiyle olduğuna delil olur. İbn Kesîr, Ebû Amr, Hafs ve Ya'kūb "yüfassilu" (يُفَصِّلُ) şeklinde yâ ile okumuşlardır; Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de öncesindeki: { مَا خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ } “Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır” ve sonrasındaki: "Ve mâ halakallâhu fi's-semâvâti ve'l-ard" ifadelerinden ötürü ona tâbi olsun diye bu kıraati tercih etmişlerdir. İbnü's-Semeyka', meçhul fiil olarak tâ'nın dammesi ve sâd'ın fethasıyla "tüfassalu" (تُفَصَّلُ), "el-âyât" kelimesini de ref ile okumuştur. Geri kalanlar ise tazim için nûn ile "nüfassilu" (نُفَصِّلُ - açıklarız) şeklinde okumuşlardır.
9681. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٦]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 6]
9682. Metin
إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ (٦)
Şüphesiz gece ile gündüzün ardı ardına değişmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınan bir kavim için elbette âyetler vardır. (6)
9683. Metin
تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" وَغَيْرِهَا مَعْنَاهُ «١»، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ سَبَبَ نُزُولِهَا أَنَّ أَهْلَ مَكَّةَ سَأَلُوا آيَةً فَرَدَّهُمْ إِلَى تَأَمُّلِ مَصْنُوعَاتِهِ والنظر فيها، قاله ابْنُ عَبَّاسٍ." لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ" أَيِ الشِّرْكَ، فَأَمَّا مَنْ أَشْرَكَ وَلَمْ يَسْتَدِلَّ فَلَيْسَتِ الْآيَةُ لَهُ آية.
Bunun anlamı el-Bakara Sûresi'nde ve başka yerlerde geçmişti, Allah'a hamdolsun. İbn Abbâs'ın belirttiğine göre bu âyetin nüzul sebebinin şu olduğu söylenmiştir: Mekke halkı bir mûcize istediler, Allah da onları yarattığı eserleri tefekkür etmeye ve onlara ibretle bakmaya yönlendirdi. { لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ } “Sakınan bir kavim için” yani şirkten sakınanlar için. Şirk koşan ve delil getirmeyen kimseye gelince, bu âyet onun için bir âyet (delil) değildir.
9684. Metin
[سورة يونس (١٠): الآيات ٧ الى ٨]
[Yûnus Sûresi (10): Âyetler 7 ila 8]
9685. Metin
إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا وَاطْمَأَنُّوا بِها وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آياتِنا غافِلُونَ (٧) أُولئِكَ مَأْواهُمُ النَّارُ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (٨)
Şüphesiz bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar var ya; (7) İşte onların kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle varacakları yer ateştir. (8)
9686. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا) " يَرْجُونَ" يَخَافُونَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yüce Allah'ın { إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا } “Şüphesiz bize kavuşmayı ummayanlar” buyruğundaki "yercûne" (يَرْجُونَ) korkarlar anlamındadır; şairin şu sözü de bu kabildendir:
9687. Metin
إِذَا لَسَعَتْهُ النَّحْلُ لَمْ يَرْجُ لَسْعَهَا ... وَخَالَفَهَا فِي بَيْتِ نُوبٍ عَوَاسِلِ «٢»
Arılar onu soktuğunda onların sokmasından korkmadı... Ve bal yapan arıların kovanında onlara karşı koydu.
9688. Metin
وَقِيلَ يَرْجُونَ يَطْمَعُونَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْآخَرِ:
"Yercûne"nin umarlar/tamah ederler anlamında olduğu da söylenmiştir; bir diğer şairin şu sözü de bu kabildendir:
9689. Metin
أَيَرْجُو بَنُو مَرْوَانَ سَمْعِي وَطَاعَتِي ... وَقَوْمِي تَمِيمٌ وَالْفَلَاةُ ورائيا
Mervanoğulları [kendilerini] dinleyip itaat etmemi mi umuyorlar1... Oysa kavmim Temîm’dir ve çöl ardımdadır!2
9690. Metin
فَالرَّجَاءُ يَكُونُ بِمَعْنَى الْخَوْفِ وَالطَّمَعِ، أَيْ لَا يَخَافُونَ عِقَابًا وَلَا يَرْجُونَ ثَوَابًا. وَجُعِلَ لِقَاءُ الْعَذَابِ وَالثَّوَابِ لِقَاءٌ لِلَّهِ تَفْخِيمًا لَهُمَا. وَقِيلَ: يَجْرِي اللِّقَاءُ عَلَى ظَاهِرِهِ، وَهُوَ الرُّؤْيَةُ، أَيْ لَا يَطْمَعُونَ فِي رُؤْيَتِنَا. وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: لَا يَقَعُ الرَّجَاءُ بِمَعْنَى الْخَوْفِ إِلَّا مَعَ الْجَحْدِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقاراً" «١» [نوح: ١٣]. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: بَلْ يَقَعُ بِمَعْنَاهُ فِي كُلِّ مَوْضِعٍ دَلَّ عَلَيْهِ الْمَعْنَى. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا) أَيْ رَضُوا بِهَا عِوَضًا مِنَ الْآخِرَةِ فَعَمِلُوا لَهَا. (وَاطْمَأَنُّوا بِها) أَيْ فَرِحُوا بها وسكنوا إليها، واصل اطمأن طأمن طُمَأْنِينَةٍ، فَقُدِّمَتْ مِيمُهُ وَزِيدَتْ نُونٌ وَأَلِفُ وَصْلٍ، ذَكَرَهُ الْغَزْنَوِيُّ. (وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آياتِنا) أَيْ عَنْ أَدِلَّتِنَا (غافِلُونَ) لَا يَعْتَبِرُونَ وَلَا يَتَفَكَّرُونَ. (أُولئِكَ مَأْواهُمُ) أَيْ مَثْوَاهُمْ وَمُقَامُهُمُ. (النَّارُ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ) أي من الكفر والتكذيب.
Dolayısıyla recâ (رَجَاء) hem korku hem de tamah/ümit anlamında kullanılır; yani ne bir cezadan korkarlar ne de bir sevap umarlar. Azaba ve sevaba kavuşmak, onların büyüklüğünü ifade etmek üzere Allah'a kavuşmak olarak ifade edilmiştir. Likâ (لِقَاء - kavuşma) kelimesinin zâhirine hamledildiği ve bunun ru'yet (görme) olduğu da söylenmiştir; yani bizi görmeyi ummazlar demektir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Recâ kelimesi, ancak olumsuzlukla beraber korku anlamına gelir; nitekim Yüce Allah: { مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقاراً } “Size ne oluyor ki Allah için bir vakar/büyüklük ummuyorsunuz (korkmuyorsunuz)?” [Nûh: 13] buyurmuştur. Bazıları ise: Bilakis anlamın delalet ettiği her yerde bu anlamda kullanılır, demişlerdir. Yüce Allah'ın { وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا } “Dünya hayatına razı oldular” buyruğu, yani âhiretin yerine ona razı olup onun için çalıştılar demektir. { وَاطْمَأَنُّوا بِها } “Ve onunla tatmin buldular” yani onunla sevindiler ve ona bağlandılar. İtmeenne (اطمأن) kelimesinin aslı tuma'nînet (طُمَأْنِينَة) kelimesinden 'ta'mene'dir (طأمن); mîm harfi öne alınmış, bir nûn ile vasıl hemzesi ziyade kılınmıştır; bunu el-Gaznevî zikretmiştir. { وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آياتِنا } “Ve âyetlerimizden” yani delillerimizden { غافِلُونَ } “gafil olanlar” ibret almazlar ve tefekkür etmezler. { أُولئِكَ مَأْواهُمُ } “İşte onların barınakları” yani kalacakları ve duracakları yer { النَّارُ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ } “kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle ateştir” yani küfür ve yalanlamaları sebebiyle.
9691. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٩]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 9]
9692. Metin
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٩)
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle [hidayete] ulaştırır; Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar.” (9)
9693. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا) أَيْ صَدَّقُوا. (وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ) أَيْ يَزِيدُهُمْ «٢» هِدَايَةً، كَقَوْلِهِ:" وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً" «٣» [محمد: ١٧]. وَقِيلَ:" يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ" إِلَى مَكَانٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ. وَقَالَ أَبُو رَوْقٍ: يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ إِلَى الْجَنَّةِ. وَقَالَ عَطِيَّةُ:" يَهْدِيهِمْ" يُثِيبُهُمْ وَيَجْزِيهِمْ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:" يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ" بِالنُّورِ عَلَى الصِّرَاطِ إِلَى الْجَنَّةِ، يَجْعَلُ لَهُمْ نُورًا يَمْشُونَ بِهِ. وَيُرْوَى عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مَا يُقَوِّي هَذَا أَنَّهُ قَالَ: (يَتَلَقَّى الْمُؤْمِنُ عَمَلَهُ فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ فَيُؤْنِسُهُ وَيَهْدِيهِ وَيَتَلَقَّى الْكَافِرُ عَمَلَهُ فِي أَقْبَحِ صُورَةٍ فَيُوحِشُهُ وَيُضِلُّهُ). هَذَا مَعْنَى الْحَدِيثِ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: يَجْعَلُ عَمَلَهُمْ هَادِيًا لَهُمْ. الْحَسَنُ:" يَهْدِيهِمْ" يَرْحَمُهُمْ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ) قِيلَ: فِي الْكَلَامِ وَاوٌ مَحْذُوفَةٌ، أَيْ وَتَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ، أَيْ مِنْ تَحْتِ بَسَاتِينِهِمْ. وَقِيلَ: مِنْ تَحْتِ أَسِرَّتِهِمْ، وَهَذَا أَحْسَنُ فِي النُّزْهَةِ والفرجة.
Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا } “(Şüphesiz iman edenler)” ifadesi, yani tasdik edenler demektir.1 { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ } “(ve salih ameller işleyenleri Rableri imanları sebebiyle hidayete erdirir)” yani onların hidayetini artırır2; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً } “Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini artırmıştır”3 [Muhammed, 17]. Şöyle de denilmiştir: { يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ } “Rableri onları imanları sebebiyle”, altlarından ırmaklar akan yere [hidayet eder] iletir. Ebû Ravk şöyle demiştir: "Rableri onları imanları sebebiyle cennete iletir." Atiyye: "{ يَهْدِيهِمْ } onlara mükâfat verir ve karşılıklarını öder" demiştir. Mücâhid şöyle demiştir: "{ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ } Rableri, sırat üzerinde cennete giden bir nur ile onlara yol gösterir; [yani] onlara kendisiyle yürüyecekleri bir nur kılar." Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bunu destekleyen şöyle bir rivayet nakledilmiştir: « يَتَلَقَّى الْمُؤْمِنُ عَمَلَهُ فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ فَيُؤْنِسُهُ وَيَهْدِيهِ وَيَتَلَقَّى الْكَافِرُ عَمَلَهُ فِي أَقْبَحِ صُورَةٍ فَيُوحِشُهُ وَيُضِلُّهُ » «Mümin, amelini en güzel surette karşılar; ameli ona yoldaşlık eder ve ona yol gösterir. Kâfir ise amelini en çirkin surette karşılar; ameli onu yalnızlığa ve dehşete düşürür, onu saptırır.» Hadisin anlamı budur. İbn Cüreyc: "Amellerini onlar için yol gösterici kılar" demiştir. el-Hasan: "{ يَهْدِيهِمْ } onlara merhamet eder" demiştir. Yüce Allah'ın: { تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ } “(altlarından ırmaklar akar)” ifadesine gelince; kelamda hazfedilmiş bir vâv olduğu, yani "ve altlarından -bahçelerinin altından- [ırmaklar] akar" anlamında olduğu söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre: "Koltuklarının (sedirlerinin) altından [akar]" demektir ki bu, seyir ve ferahlık açısından daha güzeldir.
9694. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٠]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 10]
9695. Metin
دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ (١٠)
{ دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Onların oradaki duaları: 'Sübhâneke Allâhümme / Allah'ım, Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz'dir; oradaki selamlaşmaları 'selâm'dır ve dualarının sonu da 'Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn / Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun'dur.” (10)
9696. Metin
قوله تعالى: (دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ) دعوا هم: ادعاؤهم، وَالدَّعْوَى مَصْدَرُ دَعَا يَدْعُو، كَالشَّكْوَى مَصْدَرُ شَكَا يشكو، أي دعاو هم فِي الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولُوا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَقِيلَ: إِذَا أَرَادُوا أَنْ يَسْأَلُوا شَيْئًا أَخْرَجُوا السُّؤَالَ بِلَفْظِ التَّسْبِيحِ وَيَخْتِمُونَ بِالْحَمْدِ. وَقِيلَ: نِدَاؤُهُمُ الْخَدَمَ لِيَأْتُوهُمْ بِمَا شَاءُوا ثُمَّ سَبَّحُوا. وَقِيلَ: إِنَّ الدُّعَاءَ هُنَا بِمَعْنَى التَّمَنِّي قَالَ اللَّهُ تَعَالَى" وَلَكُمْ فِيها ما تَدَّعُونَ
Yüce Allah'ın: { دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ } “Onların oradaki duaları: 'Allah'ım, Seni tenzih ederiz'dir” buyruğundaki "da'vâhum" onların duası demektir. Da'vâ (دعوى), tıpkı şekvânın (شكوى) şekâ-yeşkû (شكى يشكو) fiilinin masdarı olduğu gibi deâ-yed'û (دعا يدعو) fiilinin masdarıdır. Yani cennetteki duaları "Sübhâneke Allâhümme" demeleridir. Şöyle de denilmiştir: Onlar bir şey istemek istediklerinde taleplerini tesbih lafzıyla ortaya koyarlar ve hamd ile bitirirler. Diledikleri şeyleri getirmeleri için hizmetçilere seslenmeleri olduğu, sonra da tesbih ettikleri de söylenmiştir. Buradaki duanın temenni/arzu anlamında olduğu da belirtilmiştir; nitekim Yüce Allah: { وَلَكُمْ فِيها ما تَدَّعُونَ }
9697. Metin
" «١» [فصلت: ٣١] أَيْ مَا تَتَمَنَّوْنَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ) أَيْ تَحِيَّةُ اللَّهِ لَهُمْ أَوْ تَحِيَّةُ الْمَلَكِ أَوْ تَحِيَّةُ بَعْضِهِمْ لِبَعْضٍ: سَلَامٌ. وَقَدْ مَضَى فِي" النِّسَاءِ" مَعْنَى التَّحِيَّةِ مُسْتَوْفًى «٢». وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ) فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قِيلَ: إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ إِذَا مَرَّ بِهِمُ الطَّيْرُ وَاشْتَهَوْهُ قَالُوا: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ، فَيَأْتِيهِمُ الْمَلَكُ بِمَا اشْتَهَوْا، فَإِذَا أَكَلُوا حَمِدُوا اللَّهَ فَسُؤَالُهُمْ بِلَفْظِ التَّسْبِيحِ وَالْخَتْمُ بِلَفْظِ الْحَمْدِ. وَلَمْ يَحْكِ أَبُو عُبَيْدٍ إِلَّا تَخْفِيفَ" أَنْ" وَرَفْعِ مَا بَعْدَهَا، قَالَ: وَإِنَّمَا نَرَاهُمُ اخْتَارُوا هَذَا وَفَرَّقُوا بَيْنَهَا وَبَيْنَ قَوْلِهِ ﷿:" أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ" و" أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ" لِأَنَّهُمْ أَرَادُوا الْحِكَايَةَ حِينَ يُقَالُ الْحَمْدُ لِلَّهِ. قَالَ النَّحَّاسُ: مَذْهَبُ الْخَلِيلِ وَسِيبَوَيْهِ أَنَّ" أَنْ" هَذِهِ مُخَفَّفَةٌ مِنَ الثَّقِيلَةِ، وَالْمَعْنَى أَنَّهُ الْحَمْدُ لِلَّهِ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ: وَيَجُوزُ" أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ" يُعْمِلُهَا خَفِيفَةً عَمَلَهَا ثَقِيلَةً، وَالرَّفْعُ أَقْيَسُ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَحَكَى أَبُو حَاتِمٍ أَنَّ بِلَالَ بْنَ أَبِي بُرْدَةَ قَرَأَ" وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ". قُلْتُ: وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ مُحَيْصِنٍ، حَكَاهَا الْغَزْنَوِيُّ لأنه يحكي عنه.
"..."1 [Fussilet: 31], yani temenni ettiğiniz şeyler [demektir]. En doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah'ın: { وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ } “Oradaki esenlik dilekleri de 'selâm'dır” buyruğu; Allah'ın onlara esenlik dilemesi yahut meleğin veya birbirlerinin birbirine esenlik dilemesi 'selâm'dır [anlamındadır]. Nisâ [Sûresi]'nde tahiyye (esenlik dileği/selamlaşma) kelimesinin anlamı eksiksiz olarak geçmişti2. Hamd Allah'adır. Yüce Allah'ın: { وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Dualarının sonu ise: 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun'dur” buyruğunda dört mesele vardır: Birincisi- Denildi ki: Cennet ehlinin yanından bir kuş geçtiğinde ve canları onu çektiğinde: "Sübhâneke Allâhümme" derler; melek de onların canının çektiği şeyi kendilerine getirir. Yediklerinde ise Allah'a hamdederler. Dolayısıyla onların talepte bulunması tesbih lafzıyla, [yemeğin] bitirilmesi ise hamd lafzıyladır. Ebû Ubeyd sadece "en" (أَنْ) edatının tahfîf edilmesi (şeddesiz okunması) ve sonrasındaki [kelimenin] merfû okunmasını nakletmiş ve şöyle demiştir: Bize göre onların bunu tercih etmeleri ve bununla aziz ve celil olan Allah'ın: "en la'netullâhi" ve "enne ğadaballâhi" buyruklarının arasını ayırmaları, ancak "el-hamdü lillâh" denildiği sıradaki hikâyeyi (orijinal lafzı aynen aktarmayı) murad etmiş olmalarındandır. en-Nehhâs şöyle dedi: el-Halîl ve Sîbeveyh'in mezhebi (görüşü), buradaki "en" (أَنْ) edatının şeddeli olandan hafifletilmiş olduğu yönündedir; anlamı ise "muhakkak ki hamd Allah'adır" (ennehü'l-hamdü lillâh) şeklindedir. Muhammed b. Yezîd şöyle dedi: "en" edatını şeddesiz olduğu halde şeddeli gibi amel ettirerek "eni'l-hamde lillâh" [şeklinde mansub okumak] da caizdir, ancak ref ile okumak kıyasa daha uygundur. en-Nehhâs dedi ki: Ebû Hâtim, Bilâl b. Ebî Bürde'nin { وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ } şeklinde okuduğunu nakletmiştir. Derim ki: Bu aynı zamanda İbn Muhaysın'ın kıraatidir; el-Gaznevî de ondan rivayet ettiği için bunu [böylece] aktarmıştır.
9698. Metin
الثَّانِيَةُ- التَّسْبِيحُ وَالْحَمْدُ وَالتَّهْلِيلُ قَدْ يُسَمَّى دُعَاءً، رَوَى مُسْلِمٌ وَالْبُخَارِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كان يَقُولُ عِنْدَ الْكَرْبِ: (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ. لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ. لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ السموات وَرَبُّ الْأَرْضِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ). قَالَ الطَّبَرِيُّ: كَانَ السَّلَفُ يَدْعُونَ بِهَذَا الدُّعَاءِ وَيُسَمُّونَهُ دُعَاءَ الْكَرْبِ. وَقَالَ ابْنُ عُيَيْنَةَ وَقَدْ سُئِلَ عَنْ هَذَا فَقَالَ: أَمَا عَلِمْتَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ (إِذَا شَغَلَ عَبْدِي ثَنَاؤُهُ عَنْ مَسْأَلَتِي أَعْطَيْتُهُ أَفْضَلَ مَا أُعْطِيَ السَّائِلِينَ). وَالَّذِي يَقْطَعُ النِّزَاعَ وَأَنَّ هَذَا يُسَمَّى دُعَاءً وَإِنْ لَمْ يكن فيه من معنى الدعاء شي وَإِنَّمَا هُوَ تَعْظِيمٌ لِلَّهِ تَعَالَى وَثَنَاءٌ عَلَيْهِ ما رواه النسائي عن سعد ابن أَبِي وَقَّاصٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (دعوة ذي النون إذا دَعَا بِهَا فِي بَطْنِ الْحُوتِ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ فإنه لن يدعو بها مسلم في شي إِلَّا اسْتُجِيبَ لَهُ (. الثَّالِثَةُ- مِنَ السُّنَّةِ لِمَنْ بَدَأَ بِالْأَكْلِ أَنْ يُسَمِّيَ اللَّهَ عِنْدَ أَكْلِهِ وَشُرْبِهِ وَيَحْمَدَهُ عِنْدَ فَرَاغِهِ اقْتِدَاءً بِأَهْلِ الْجَنَّةِ، وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ اللَّهَ لَيَرْضَى عَنِ الْعَبْدِ أَنْ يَأْكُلَ الْأَكْلَةَ فَيَحْمَدَهُ عَلَيْهَا أَوْ يَشْرَبَ الشَّرْبَةَ فَيَحْمَدَهُ عَلَيْهَا). الرَّابِعَةُ- يُسْتَحَبُّ لِلدَّاعِي أَنْ يَقُولَ فِي آخِرِ دُعَائِهِ كَمَا قَالَ أَهْلُ الْجَنَّةِ: وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَحَسُنَ أَنْ يَقْرَأَ آخِرَ" وَالصَّافَّاتِ" «١» فَإِنَّهَا جَمَعَتْ تَنْزِيهَ الْبَارِئِ تَعَالَى عَمَّا نُسِبَ إِلَيْهِ، وَالتَّسْلِيمَ عَلَى الْمُرْسَلِينَ، وَالْخَتْمَ بِالْحَمْدِ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.
İkincisi- Tesbih, hamd ve tehlîl bazen dua olarak adlandırılır. Müslim ve Buhârî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sıkıntı anında şöyle derdi: (Lâ ilâhe illallâhu'l-Azîmu'l-Halîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü'l-Arşi'l-Azîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü's-semâvâti ve Rabbü'l-ardı ve Rabbü'l-Arşi'l-Kerîm / Azîm ve Halîm olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yüce Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Kerîm olan Arş'ın Rabbi Allah'tan başka ilah yoktur.) Taberî şöyle demiştir: Selef bu dua ile dua eder ve buna 'sıkıntı duası' adını verirlerdi. İbn Uyeyne'ye bu husus sorulduğunda şöyle demiştir: Bilmez misin ki Yüce Allah: (Kulumun bana senâsı beni zikretmesi, benden istemesine engel olursa, ona isteyenlere verdiğimin en hayırlısını veririm) buyurmaktadır. İçinde duadan hiçbir talep anlamı bulunmayıp sadece Yüce Allah'ı tâzim ve O'na senâdan ibaret olsa bile buna dua denileceği hususundaki ihtilafı kökten kesen delil, Nesâî'nin Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Zünnûn'un balığın karnındayken yaptığı dua: 'Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîn / Senden başka hiçbir ilah yoktur; Seni tenzih ederim, şüphesiz ben zalimlerden oldum'dur. Herhangi bir Müslüman bir şey hakkında bununla dua ederse mutlaka duasına icabet olunur.) Üçüncüsü- Yemeğe başlayan kimsenin yerken ve içerken cennet ehline uyarak besmele çekmesi ve bitirdiğinde Allah'a hamdetmesi sünnettir. Sahîh-i Müslim'de Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (Şüphesiz Allah, kulun bir lokma yiyip ardından O'na hamdetmesinden veya bir yudum içip ardından O'na hamdetmesinden kesinlikle razı olur.) Dördüncüsü- Dua edenin, duasının sonunda cennet ehlinin dediği gibi: 'Ve âhıru da'vâhum eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn / Onların dualarının sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun demektir' demesi müstehaptır. Sâffât Sûresi'nin sonunu «١» okuması da güzeldir; zira bu âyetler Yaratıcı Yüce Allah'ı Kendisine isnad edilen noksanlıklardan tenzihi, peygamberlere selamı ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ile hitama erdirmeyi bir arada toplamıştır.
9699. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١١]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 11]
9700. Metin
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١١)
{ وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ } “Eğer Allah insanlara, onların hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de çarçabuk verseydi, elbette ecelleri kendilerine yetirilmiş (helak edilmiş) olurdu. Biz de bize kavuşmayı ummayanları taşkınlıkları içinde şaşkınca bocalarken bırakırız.” (11)1
9701. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ) فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ) قِيلَ: مَعْنَاهُ وَلَوْ عَجَّلَ اللَّهُ لِلنَّاسِ الْعُقُوبَةَ كَمَا يَسْتَعْجِلُونَ الثَّوَابَ وَالْخَيْرَ لَمَاتُوا، لِأَنَّهُمْ خُلِقُوا فِي الدُّنْيَا خَلْقًا ضَعِيفًا، وَلَيْسَ هُمْ كَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، لِأَنَّهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْلَقُونَ لِلْبَقَاءِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى لَوْ فَعَلَ اللَّهُ مَعَ النَّاسِ فِي إِجَابَتِهِ إِلَى الْمَكْرُوهِ مِثْلَ مَا يُرِيدُونَ فِعْلَهُ مَعَهُمْ فِي إِجَابَتِهِ إِلَى الْخَيْرِ لَأَهْلَكَهُمْ، وَهُوَ مَعْنَى" لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ". وقيل: إنه خاص بالكافر، أي ولو يجعل اللَّهُ لِلْكَافِرِ الْعَذَابَ عَلَى كُفْرِهِ كَمَا عَجَّلَ لَهُ خَيْرَ الدُّنْيَا مِنَ الْمَالِ وَالْوَلَدِ لَعَجَّلَ له قضاء أجله ليتعجل عذاب الآخرة، قاله ابْنُ إِسْحَاقَ. مُقَاتِلٌ: هُوَ قَوْلُ النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ، فَلَوْ عُجِّلَ لَهُمْ هَذَا لَهَلَكُوا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: نَزَلَتْ فِي الرَّجُلِ يَدْعُو عَلَى نَفْسِهِ أَوْ مَالِهِ أَوْ وَلَدِهِ إِذَا غَضِبَ: اللَّهُمَّ أَهْلِكْهُ، اللَّهُمَّ لَا تُبَارِكْ لَهُ فِيهِ وَالْعَنْهُ، أَوْ نَحْوَ هَذَا، فَلَوِ اسْتُجِيبَ ذَلِكَ مِنْهُ كَمَا يُسْتَجَابُ الْخَيْرُ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ. فَالْآيَةُ نَزَلَتْ ذَامَّةً لِخُلُقٍ ذَمِيمٍ هُوَ فِي بَعْضِ النَّاسِ يَدْعُونَ فِي الْخَيْرِ فَيُرِيدُونَ تَعْجِيلَ الْإِجَابَةِ ثُمَّ يَحْمِلُهُمْ أَحْيَانًا سُوءُ الْخُلُقِ عَلَى الدُّعَاءِ فِي الشَّرِّ، فَلَوْ عُجِّلَ لَهُمْ لَهَلَكُوا. الثَّانِيَةُ- وَاخْتُلِفَ فِي إِجَابَةِ هَذَا الدُّعَاءِ، فَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (إِنِّي سَأَلْتُ اللَّهَ ﷿ أَلَّا يَسْتَجِيبَ دُعَاءَ حبيب على حبيبه). وقال شهر ابن حَوْشَبٍ: قَرَأْتُ فِي بَعْضِ الْكُتُبِ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ الْمُوَكَّلِينَ بِالْعَبْدِ: لَا تَكْتُبُوا عَلَى عَبْدِي فِي حَالِ ضَجَرِهِ شَيْئًا، لُطْفًا مِنَ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْهِ. قَالَ بَعْضُهُمْ: وَقَدْ يُسْتَجَابُ ذَلِكَ الدُّعَاءُ، وَاحْتَجَّ بِحَدِيثِ جَابِرٍ الَّذِي رَوَاهُ مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ آخِرَ الْكِتَابِ، قَالَ جَابِرٌ: سِرْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِي غَزْوَةِ بَطْنِ بُوَاطٍ «١» وَهُوَ يطلب المجدي بن عمرو الجهني
Yüce Allah'ın: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ } “Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de çarçabuk verseydi, elbette ecelleri kendilerine yetirilmiş (helak edilmiş) olurdu” âyetiyle ilgili üç mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele: Yüce Allah'ın: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ } “Eğer Allah insanlara şerri çarçabuk verseydi” buyruğunun anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Şayet Allah insanlara, sevap ve hayrı çarçabuk istedikleri gibi cezayı da çarçabuk verseydi mutlaka ölürlerdi. Çünkü onlar dünyada zayıf bir tabiatta yaratılmışlardır. Kıyamet gününde ise böyle değildirler; zira onlar kıyamet gününde bekā (ebediyet) için yaratılırlar. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; Allah insanlara, hoşlanmadıkları şeylerin kabul edilmesi hususunda, onların hayrın kabul edilmesinde kendilerine yapılmasını istedikleri gibi muamele etseydi onları helak ederdi. { لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ } “Elbette ecelleri kendilerine yetirilmiş olurdu” ifadesinin anlamı da budur. Bunun kâfire özel olduğu da söylenmiştir; yani Allah kâfire, mal ve evlattan dünya hayrını çarçabuk verdiği gibi küfrü sebebiyle azabı da çarçabuk verseydi, ahiret azabına bir an önce ulaşması için ecelini çarçabuk yetirirdi. Bunu İbn İshâk söylemiştir. Mukātil ise bunun Nadr b. el-Hâris'in: «Allah'ım! Eğer bu senin katından gelen hakkın ta kendisi ise gökten üzerimize taş yağdır!» şeklindeki sözü olduğunu belirtmiştir. Şayet bu onlara çarçabuk verilseydi helak olurlardı. Mücâhid ise şöyle demiştir: [Bu âyet], öfkelendiği zaman kendi aleyhine, malına veya çocuğuna: «Allah'ım, onu helak et! Allah'ım, bunu ona bereketli kılma ve ona lanet et!» ya da buna benzer şekilde beddua eden kimse hakkında inmiştir. Eğer hayır duaları kabul edildiği gibi bu da onlardan kabul edilseydi, ecelleri kendilerine yetirilmiş (helak edilmiş) olurdu. Dolayısıyla bu âyet, insanların bazısında bulunan yerilmiş bir ahlakı yermek üzere inmiştir. Onlar hayır dilediklerinde duanın çarçabuk kabul edilmesini isterler; sonra da kimi zaman kötü ahlakları onları şerre beddua etmeye sevk eder. Şayet bu onlar için çarçabuk verilseydi helak olurlardı. İkinci Mesele: Bu bedduanın kabul edilip edilmeyeceği hususunda ihtilaf edilmiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Ben Aziz ve Celil olan Allah'tan, sevenin sevdiğine ettiği bedduayı kabul etmemesini diledim.» Şehr b. Havşeb de şöyle demiştir: Bazı kitaplarda, Yüce Allah'ın kulun başında görevli meleklere, kuluna olan bir lütuf olarak: «Kulumun öfke ve can sıkıntısı anında [söylediği] hiçbir şeyi aleyhine yazmayın» buyurduğunu okudum. Bazıları ise bu bedduanın bazen kabul edilebileceğini söylemiş ve Câbir'in, Müslim'in Sahîh'inde kitabın sonunda rivayet ettiği şu hadisini delil getirmiştir: Câbir şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Mecdi b. Amr el-Cühenî'yi aramak üzere Batn-ı Buvât1 gazvesine çıktık.
9702. Metin
وَكَانَ النَّاضِحُ يَعْتَقِبُهُ «١» مِنَّا الْخَمْسَةُ وَالسِّتَّةُ وَالسَّبْعَةُ، فَدَارَتْ عُقْبَةُ رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ عَلَى نَاضِحٍ لَهُ فَأَنَاخَهُ فَرَكِبَ، ثُمَّ بَعَثَهُ فَتَلَدَّنَ «٢» عَلَيْهِ بَعْضَ التَّلَدُّنِ، فَقَالَ لَهُ: شَأْ، لَعَنَكَ اللَّهِ! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ هَذَا اللَّاعِنُ بَعِيرَهُ)؟ قَالَ: أَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: (انْزِلْ عَنْهُ فَلَا تَصْحَبْنَا بِمَلْعُونٍ لَا تَدْعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ وَلَا تَدْعُوا عَلَى أَوْلَادِكُمْ وَلَا تَدْعُوا عَلَى أَمْوَالِكُمْ لَا تُوَافِقُوا مِنَ اللَّهِ سَاعَةً يُسْأَلُ فِيهَا عَطَاءً فَيَسْتَجِيبَ لَكُمْ (. فِي غَيْرِ [كِتَابِ] «٣» مُسْلِمٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ فِي سفر فلعن رجل ناقته فقال:) أبن الَّذِي لَعَنَ نَاقَتَهُ (؟ فَقَالَ الرَّجُلُ: أَنَا هَذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَقَالَ:) أَخِّرْهَا عَنْكَ فَقَدْ أُجِبْتَ فِيهَا) ذَكَرَهُ الْحَلِيمِيُّ فِي مِنْهَاجِ الدِّينِ." شَأْ" يُرْوَى بِالسِّينِ وَالشِّينِ، وَهُوَ زَجْرٌ لِلْبَعِيرِ بِمَعْنَى سِرْ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ" قَالَ الْعُلَمَاءُ: التَّعْجِيلُ مِنَ اللَّهِ، وَالِاسْتِعْجَالُ مِنَ الْعَبْدِ. وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: هُمَا مِنَ اللَّهِ، وَفِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، أَيْ وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ تَعْجِيلًا مِثْلَ اسْتِعْجَالِهِمْ بِالْخَيْرِ، ثُمَّ حَذَفَ تَعْجِيلًا وَأَقَامَ صِفَتَهُ مَقَامَهُ، ثُمَّ حَذَفَ صِفَتَهُ وَأَقَامَ الْمُضَافَ إِلَيْهِ مَقَامَهُ، هَذَا مَذْهَبُ الْخَلِيلِ وَسِيبَوَيْهِ. وَعَلَى قَوْلِ الْأَخْفَشِ وَالْفَرَّاءِ كَاسْتِعْجَالِهِمْ، ثُمَّ حَذَفَ الْكَافَ وَنَصَبَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: كَمَا تَقُولُ ضَرَبْتُ زَيْدًا ضَرْبَكَ، أَيْ كَضَرْبِكَ. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ" لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ". وَهِيَ قِرَاءَةٌ حَسَنَةٌ، لِأَنَّهُ مُتَّصِلٌ بِقَوْلِهِ:" وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ". قوله تعالى: (فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا) أَيْ لَا يُعَجِّلُ لَهُمُ الشَّرَّ فَرُبَّمَا يَتُوبُ مِنْهُمْ تَائِبٌ، أَوْ يَخْرُجُ مِنْ أَصْلَابِهِمْ مُؤْمِنٌ. (فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ) أَيْ يَتَحَيَّرُونَ. وَالطُّغْيَانُ: الْعُلُوُّ وَالِارْتِفَاعُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٤». وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِهَذِهِ الْآيَةِ أَهْلُ مَكَّةَ، وَإِنَّهَا نَزَلَتْ حِينَ قَالُوا:" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ" [الأنفال: ٣٢] الآية، على ما تقدم «٥» والله أعلم.
Bizden beş, altı veya yedi kişi bir su devesine nöbetleşe binerdik1. Ensardan bir adama kendi su devesine binme sırası geldi; deveyi ıhtırdı (çöktürdü) ve bindi. Sonra onu kaldırdı; fakat deve biraz ağırdan aldı (hareket etmekte tereddüt etti)2. Bunun üzerine adam deveye: «Şe’, Allah sana lanet etsin!» dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Devesine lanet eden bu kimse kimdir?» diye sordu. Adam: «Benim, ey Allah’ın Resûlü!» dedi. [Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Ondan in! Lanetlenmiş bir deveyle bizimle birlikte yolculuk yapma! Kendinize beddua etmeyin, çocuklarınıza beddua etmeyin, mallarınıza beddua etmeyin; Allah'tan bir şeyin istenildiği ve O'nun da size icabet edeceği bir ana denk gelirsiniz [de duanız kabul olunur]» buyurdu. Müslim'in [kitabının]3 dışındaki [kaynaklarda] ise Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir seferde olduğu ve bir adamın devesine lanet ettiği zikredilir. Bunun üzerine [Hz. Peygamber]: «Devesine lanet eden nerede?» buyurmuş, adam: «İşte ben buradayım, ey Allah’ın Resûlü!» deyince de: «Onu kendinden uzaklaştır; zira senin onun hakkındaki duan kabul edilmiştir» buyurmuştur. Bunu el-Halîmî, Minhâcü'd-Dîn adlı eserinde zikretmiştir. «Şe’ (شَأْ)» kelimesi hem sîn hem de şîn ile rivayet edilmiştir; deveyi sürmek için söylenen «yürü» anlamında bir bağırıştır. Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ } “Eğer Allah çarçabuk verseydi” buyruğu: İlim adamları şöyle demiştir: Ta'cîl (çarçabuk vermek) Allah'tan, isti'câl (çarçabuk istemek) ise kuldandır. Ebû Ali ise şöyle demiştir: İkisi de Allah'tandır ve kelamda bir hazif (düşme) vardır; yani «وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ تَعْجِيلًا مِثْلَ اسْتِعْجَالِهِمْ بِالْخَيْرِ / Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de bir acele ettirmeyle çarçabuk verseydi» takdirindedir. Sonra «تَعْجِيلًا» kelimesi hazfedilerek sıfatı onun yerine geçirilmiş, daha sonra sıfatı da hazfedilerek muzâfun ileyh (tamlanan) onun yerine geçirilmiştir. Bu, el-Halîl ve Sîbeveyh'in görüşüdür. el-Ahfeş ve el-Ferrâ'nın görüşüne göre ise [ifadenin aslı] «كَاسْتِعْجَالِهِمْ» şeklindedir; sonra kâf harfi hazfedilmiş ve [kelime] mansub kılınmıştır. el-Ferrâ şöyle der: Nitekim sen «ضَرَبْتُ زَيْدًا ضَرْبَكَ» yani «كَضَرْبِكَ / Zeyd'e senin vuruşun gibi vurdum» dersin. İbn Âmir ise: { لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ } “ecelleri kendilerine elbette yetirilmiş olurdu” şeklinde okumuştur. Bu güzel bir kıraattir; zira Yüce Allah'ın: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ } “Eğer Allah insanlara şerri çarçabuk verseydi” buyruğuna [fail yönüyle] bitişiktir. Yüce Allah'ın: { فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا } “İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları terk ederiz” buyruğu; yani onlara şerri çarçabuk vermeyiz, zira belki içlerinden bir tövbe eden tövbe eder yahut bellerinden mümin bir nesil çıkar, demektir. { فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ } “azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar” yani şaşırıp kalırlar. Tuğyân (طُغْيَان); haddi aşmak, büyüklük taslamak ve yükselmektir. Buna dair açıklama el-Bakara sûresinde geçmişti4. Bu ayetle Mekkelilerin kastedildiği ve onların: { اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ } “Allah'ım! Eğer bu [Kur'an] senin katından gelmiş bir hak ise...” [el-Enfâl, 8/32] ayetinde geçtiği üzere söyledikleri zaman indiği de söylenmiştir; daha önce geçtiği gibi5. En doğrusunu Allah bilir.
9703. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٢]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 12]
9704. Metin
وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً فَلَمَّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا إِلى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (١٢)
{ وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً فَلَمَّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا إِلى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken veya ayaktayken bize dua eder. Fakat biz onun sıkıntısını üzerinden kaldırdığımız zaman, kendisine dokunan sıkıntı için bize sanki hiç dua etmemiş gibi çeker gider. İşte haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterilmiştir.” (12)
9705. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ) قِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ هُنَا الْكَافِرُ، قِيلَ: هُوَ أَبُو حُذَيْفَةَ بْنُ الْمُغِيرَةِ الْمُشْرِكُ، تُصِيبُهُ الْبَأْسَاءُ وَالشِّدَّةُ «١» وَالْجَهْدُ." دَعانا لِجَنْبِهِ" أَيْ عَلَى جَنْبِهِ مُضْطَجِعًا. (أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً) وَإِنَّمَا أَرَادَ جَمِيعَ حَالَاتِهِ، لِأَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَعْدُو إِحْدَى هذه الحالات الثلاثة. قَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّمَا بَدَأَ بِالْمُضْطَجِعِ لِأَنَّهُ بِالضُّرِّ أَشَدُّ فِي غَالِبِ الْأَمْرِ، فَهُوَ يَدْعُو أَكْثَرَ، وَاجْتِهَادُهُ أَشَدُّ، ثُمَّ الْقَاعِدِ ثُمَّ الْقَائِمِ. (فَلَمَّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ) أَيِ اسْتَمَرَّ عَلَى كُفْرِهِ وَلَمْ يَشْكُرْ وَلَمْ يَتَّعِظْ. قُلْتُ: وَهَذِهِ صفة كثير من المخلطين الْمُوَحِّدِينَ، إِذَا أَصَابَتْهُ الْعَافِيَةُ مَرَّ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الْمَعَاصِي، فَالْآيَةُ تَعُمُّ الْكَافِرَ وَغَيْرَهُ. (كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا) قَالَ الْأَخْفَشُ: هِيَ" كَأَنَّ" الثَّقِيلَةُ خُفِّفَتْ، وَالْمَعْنَى كَأَنَّهُ وَأَنْشَدَ:
Yüce Allah'ın: { وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ } “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman yan yatarken bize dua eder” buyruğunda geçen insan ile burada kâfirin kastedildiği söylenmiştir; bunun kendisine darlık, şiddet «١» ve meşakkat isabet eden müşrik Ebû Huzeyfe b. el-Mugîre olduğu da söylenmiştir. { دَعانا لِجَنْبِهِ } “Yan yatarken bize dua eder” yani yanı üzerine uzanmış haldeyken demektir. { أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً } “veya otururken yahut ayaktayken”. Burada insanın tüm halleri kastedilmiştir; zira insan bu üç halin dışına çıkmaz. Bazı âlimler şöyle demiştir: Yan yatanla başlanmıştır çünkü sıkıntı çoğunlukla yatan kimsede daha şiddetlidir; dolayısıyla o daha çok dua eder ve yakarışı daha güçlüdür, sonra oturan, sonra da ayakta duran gelir. { فَلَمَّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ } “Fakat biz onun sıkıntısını üzerinden kaldırdığımız zaman çeker gider” yani küfrü üzerinde ısrarla devam eder, ne şükreder ne de ibret alır. Derim ki: Bu durum, günaha karışmış muvahhidlerin birçoğunun da sıfatıdır; kendisine afiyet geldiğinde üzerinde bulunduğu günahlara devam edip gider. Dolayısıyla âyet hem kâfiri hem de başkalarını kapsar. { كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا } “Sanki bize hiç dua etmemiş gibi”; Ahfeş: Buradaki 'ke-en' (كَأَنْ), şeddeli 'ke-enne'den (كَأَنَّ) hafifletilmiştir ve anlamı 'ke-ennehû' (sanki o) takdirindedir, demiştir ve şu beyti okumuştur:
9706. Metin
وَيْ كَأَنْ مَنْ يَكُنْ لَهُ نَشَبٌ يُحْ ... بَبْ وَمَنْ يَفْتَقِرْ يَعِشْ عَيْشَ ضُرِّ «٢»
Vey! Sanki malı mülkü olan kimse sevilir... Fakir düşen kimse ise darlık içinde bir hayat sürer. «٢»
9707. Metin
(كَذلِكَ زُيِّنَ) أَيْ كَمَا زُيِّنَ لِهَذَا الدُّعَاءُ عِنْدَ الْبَلَاءِ والاعراض عند الرَّخَاءِ. (زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ) أَيْ لِلْمُشْرِكِينَ أَعْمَالُهُمْ مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي. وَهَذَا التَّزْيِينُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنَ اللَّهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الشَّيْطَانِ، وإضلاله دعاؤه إلى الكفر.
{ كَذلِكَ زُيِّنَ } “Böyle süslü gösterilmiştir” yani bu kimseye bela anında dua etmek, refah anında ise yüz çevirmek süslü gösterildiği gibi, { زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ } “haddi aşanlara süslü gösterilmiştir” yani müşriklere küfür ve günahlardan ibaret olan amelleri [süslü gösterilmiştir]. Bu süslemenin Allah'tan olması da caizdir, şeytandan olması da caizdir; şeytanın saptırması küfre çağırmasıdır.
9708. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٣]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 13]
9709. Metin
وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (١٣)
{ وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ } “Andolsun ki sizden önceki nesilleri, peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geldiği halde zulmettikleri ve iman edecek olmadıkları için helak ettik. İşte biz, suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.” (13)
9710. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا) يَعْنِي الْأُمَمَ الْمَاضِيَةَ مِنْ قَبْلِ أَهْلِ مَكَّةَ أَهْلَكْنَاهُمْ. (لَمَّا ظَلَمُوا) أَيْ كَفَرُوا وَأَشْرَكُوا. (وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ)
Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا } “Andolsun ki sizden önceki nesilleri, zulmettikleri zaman helak ettik” buyruğu: Yani Mekke halkından önceki geçmiş ümmetleri helak ettik demektir.1 { لَمَّا ظَلَمُوا } “Zulmettikleri zaman” yani inkâr edip şirk koştuklarında demektir. { وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ } “Ve peygamberleri kendilerine apaçık delillerle gelmişti”2
9711. Metin
أَيْ بِالْمُعْجِزَاتِ الْوَاضِحَاتِ وَالْبَرَاهِينِ النَّيِّرَاتِ. (وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا) أي أهلكنا هم لِعِلْمِنَا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ. يُخَوِّفُ كُفَّارَ مَكَّةَ عَذَابَ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ، أَيْ نَحْنُ قَادِرُونَ عَلَى إِهْلَاكِ هَؤُلَاءِ بِتَكْذِيبِهِمْ مُحَمَّدًا ﷺ، وَلَكِنْ نُمْهِلُهُمْ لِعِلْمِنَا بِأَنَّ فِيهِمْ مَنْ يُؤْمِنُ، أَوْ يَخْرُجُ مِنْ أَصْلَابِهِمْ مَنْ يُؤْمِنُ. وَهَذِهِ الْآيَةُ تَرُدُّ عَلَى أَهْلِ الضَّلَالِ الْقَائِلِينَ بِخَلْقِ الْهُدَى وَالْإِيمَانِ. وَقِيلَ: مَعْنَى" مَا كانُوا لِيُؤْمِنُوا" أَيْ جَازَاهُمْ عَلَى كُفْرِهِمْ بِأَنْ طَبَعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا أَنَّهُ قَالَ:" كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ".
Yani apaçık mucizeler ve parlak delillerle gelmişlerdi. { وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا } “Ve onlar iman edecek değillerdi” yani iman etmeyeceklerini bildiğimiz için onları helak ettik. Mekke kâfirlerini geçmiş ümmetlerin azabıyla korkutmaktadır; yani biz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlamaları sebebiyle şunları da helak etmeye kādiriz, ancak içlerinden iman edecek olanların bulunduğunu veya bellerinden iman edecek kimselerin geleceğini bildiğimiz için onlara mühlet veriyoruz. Bu âyet, hidayet ve imanın kul tarafından yaratıldığını iddia eden sapıklık ehline bir reddiyedir. Şöyle de denilmiştir: { مَا كانُوا لِيُؤْمِنُوا } ifadesinin anlamı; kalplerini mühürlemek suretiyle küfürlerinin karşılığını vermiştir demektir; Yüce Allah'ın: { كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ } “İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız” buyruğu da buna delalet etmektedir.
9712. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٤]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 14]
9713. Metin
ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ (١٤)
{ ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ } “Sonra onların ardından, nasıl amel edeceğinizi görelim diye sizi yeryüzünde halifeler (onların yerine geçenler) kıldık.” (14)
9714. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ" مَفْعُولَانِ. وَالْخَلَائِفُ جَمْعُ خَلِيفَةٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ آخر" الانعام" «١» أي جعلنا كم سُكَّانًا فِي الْأَرْضِ." مِنْ بَعْدِهِمْ" أَيْ مِنْ بَعْدِ الْقُرُونِ الْمُهْلَكَةِ." لِنَنْظُرَ" نُصِبَ بِلَامِ كَيْ، وَقَدْ تَقَدَّمَ نَظَائِرُهُ وَأَمْثَالُهُ، أَيْ لِيَقَعَ مِنْكُمْ مَا تَسْتَحِقُّونَ بِهِ الثَّوَابَ وَالْعِقَابَ، وَلَمْ يَزَلْ يَعْلَمُهُ غَيْبًا. وَقِيلَ: يُعَامِلُكُمْ مُعَامَلَةَ الْمُخْتَبِرِ إِظْهَارًا لِلْعَدْلِ. وَقِيلَ: النَّظَرُ رَاجِعٌ إِلَى الرُّسُلِ، أَيْ لينظر رسلنا وأولياؤنا كيف أعمالكم. و" كَيْفَ" نُصِبَ بِقَوْلِهِ: تَعْمَلُونَ: لِأَنَّ الِاسْتِفْهَامَ لَهُ صَدْرُ الْكَلَامِ فَلَا يَعْمَلُ فيه ما قبله.
Yüce Allah'ın: { ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ } “Sonra sizi halifeler kıldık” buyruğundaki iki kelime iki mef'ûldür. Halâif (خَلَائِف), halîfe (خَلِيفَة) kelimesinin çoğuludur; En'âm Sûresi'nin sonunda geçmişti «١». Yani sizi yeryüzünde sakinler kıldık demektir. { مِنْ بَعْدِهِمْ } “Onların ardından” yani helak edilen nesillerin ardından. { لِنَنْظُرَ } “Görelim diye” ifadesi lâm-ı key (için bildiren lâm) ile nasb edilmiştir; benzerleri daha önce geçmişti; yani ezelden beri gayb olarak bildiği üzere, sevap ve cezayı hak edeceğiniz fiiller sizden sâdır olsun diye demektir. Adaleti izhar etmek için sizi sınayan bir kimsenin muamelesi gibi muamele eder, diye de açıklanmıştır. Bakışın peygamberlere râci olduğu, yani elçilerimiz ve velilerimiz sizin amellerinizin nasıl olduğunu görsün diye anlamına geldiği de söylenmiştir. 'Keyfe' (كَيْفَ) ise { تَعْمَلُونَ } fiiliyle mansubdur; çünkü istifham kelimeleri cümlenin başında yer alır (sadâret hakkı vardır), bu sebeple öncesi onda amel edemez.
9715. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٥]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 15]
9716. Metin
وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ قالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحى إِلَيَّ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥)
{ وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ قالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحى إِلَيَّ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “Âyetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman, Bize kavuşmayı ummayanlar: «Bundan başka bir Kur'ân getir yahut onu değiştir!» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şüphesiz ben, eğer Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.»” (15)1
9717. Metin
فيه ثلاث مسائل: الاولى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا) " تُتْلى " تقرأ، و" بَيِّناتٍ" نُصِبَ عَلَى الْحَالِ، أَيْ وَاضِحَاتٍ لَا لَبْسَ فِيهَا وَلَا إِشْكَالَ. (قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لقائنا) يَعْنِي لَا يَخَافُونَ يَوْمَ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ وَلَا يَرْجُونَ الثَّوَابَ. قَالَ قَتَادَةُ: يَعْنِي مُشْرِكِي أَهْلِ مَكَّةَ. (ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ) وَالْفَرْقُ بَيْنَ تَبْدِيلِهِ وَالْإِتْيَانِ بِغَيْرِهِ أَنَّ تَبْدِيلَهُ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعَهُ، وَالْإِتْيَانَ بِغَيْرِهِ قد يجوز أن يكون معه، وفي قو لهم ذلك ثلاثة أوجه: أحد ها- أَنَّهُمْ سَأَلُوهُ أَنْ يُحَوِّلَ الْوَعْدَ وَعِيدًا وَالْوَعِيدَ وَعْدًا، وَالْحَلَالَ حَرَامًا وَالْحَرَامَ حَلَالًا، قَالَهُ ابْنُ جَرِيرٍ الطَّبَرِيُّ. الثَّانِي- سَأَلُوهُ أَنْ يُسْقِطَ مَا فِي الْقُرْآنِ مِنْ عَيْبِ آلِهَتِهِمْ وَتَسْفِيهِ أَحْلَامِهِمْ، قَالَهُ ابْنُ عِيسَى. الثَّالِثُ- أَنَّهُمْ سَأَلُوهُ إِسْقَاطَ مَا فِيهِ مِنْ ذِكْرِ الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ، قَالَهُ الزَّجَّاجُ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" (قُلْ مَا يَكُونُ لِي) " أَيْ قُلْ يَا مُحَمَّدُ مَا كَانَ لِي." أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي" وَمِنْ عِنْدِي، كَمَا لَيْسَ لِي أَنْ أَلْقَاهُ بِالرَّدِّ وَالتَّكْذِيبِ. (إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ) أَيْ لَا أَتَّبِعُ إِلَّا مَا أَتْلُوهُ عَلَيْكُمْ مِنْ وَعْدٍ وَوَعِيدٍ، وَتَحْرِيمٍ وَتَحْلِيلٍ، وَأَمْرٍ وَنَهْيٍ. وَقَدْ يَسْتَدِلُّ بِهَذَا مَنْ يَمْنَعُ نَسْخَ الْكِتَابِ بِالسُّنَّةِ، لِأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ:" قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي" وَهَذَا فِيهِ بُعْدٌ، فَإِنَّ الْآيَةَ وَرَدَتْ فِي طَلَبِ الْمُشْرِكِينَ مِثْلَ الْقُرْآنِ نَظْمًا، وَلَمْ يَكُنِ الرَّسُولُ ﷺ قَادِرًا عَلَى ذَلِكَ، وَلَمْ يَسْأَلُوهُ تَبْدِيلَ الْحُكْمِ دُونَ اللَّفْظِ، وَلِأَنَّ الَّذِي يَقُولُهُ الرَّسُولُ ﷺ إِذَا كَانَ وَحْيًا لَمْ يَكُنْ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ، بَلْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ تَعَالَى. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي) أَيْ إِنْ خَالَفْتُ فِي تَبْدِيلِهِ وَتَغْيِيرِهِ أَوْ فِي تَرْكِ الْعَمَلِ بِهِ. (عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ) يعني يوم القيامة.
Bunda üç mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا } “Âyetlerimiz kendilerine okunduğu zaman” buyruğundaki "tütlâ" okunur demektir; { بَيِّناتٍ } “apaçık olarak” ise hal olarak mansubdur; yani hiçbir kapalılık ve karışıklık bulunmayan açık deliller halinde demektir. { قالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنَا } “Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki”; yani diriliş ve hesap gününden korkmayan, sevap ummayan kimseler demektir. Katâde: 'Mekke müşriklerini kastetmektedir' demiştir. { ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ } “Bundan başka bir Kur'an getir yahut onu değiştir”. Onu değiştirmekle başkasını getirmek arasındaki fark şudur: Onu değiştirmek onunla birlikte olamaz; başkasını getirmek ise onunla birlikte bulunabilir. Onların bu sözlerinde üç vecih vardır: Birincisi- İbn Cerîr et-Taberî'nin dediğine göre, vaadi vaîde, vaîdi vaade; helali harama, haramı helale dönüştürmesini istemişlerdir. İkincisi- İbn Îsâ'nın dediğine göre, Kur'an'da ilahlarını yeren ve akıllarını kıt sayan kısımları çıkarmasını istemişlerdir. Üçüncüsü- Zeccâc'ın dediğine göre, Kur'an'da öldükten sonra dirilme ve toplanmadan bahseden kısımları çıkarmasını istemişlerdir. İkincisi- Yüce Allah'ın: { قُلْ مَا يَكُونُ لِي } “De ki: Benim için olacak şey değildir” buyruğu, yani Ey Muhammed de ki: Benim böyle bir hakkım yoktur. { أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي } “Onu kendiliğimden değiştirmem” ve kendi tarafımdan uydurmam mümkün değildir; nitekim onu reddedip yalanlamam da mümkün değildir. { إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ } “Ben ancak bana vahyolunana uyarım” yani size okuduğum vaad, vaîd, haram, helal, emir ve yasaklardan ibaret olan vahiyden başkasına uymam. Kur'an'ın sünnet ile neshedilmesini kabul etmeyenler bu âyeti delil getirebilirler; zira Yüce Allah: "De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir" buyurmuştur. Ancak bu uzak bir ihtimaldir; çünkü âyet, müşriklerin nazım/ifade olarak Kur'an'ın bir benzerini talep etmeleri üzerine inmiştir, oysa Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem buna muktedir değildi ve onlar lafız kalıp sadece hükmün değiştirilmesini istememişlerdi; ayrıca Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in söylediği vahiy olunca kendiliğinden söylenmiş olmayıp bizzat Yüce Allah katındandır. Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي } “Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem korkarım” buyruğu, yani onu değiştirmede, başkalaştırmada veya onunla amel etmeyi terk etmekte muhalefet edersem { عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “büyük bir günün azabından” yani kıyamet gününden [korkarım].
9718. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٦]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 16]
9719. Metin
قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ (١٦)
{ قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ } “De ki: 'Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?'” (16)
9720. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ) أَيْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا أَرْسَلَنِي إِلَيْكُمْ فَتَلَوْتُ عَلَيْكُمُ الْقُرْآنَ، وَلَا أَعْلَمَكُمُ اللَّهُ وَلَا أَخْبَرَكُمْ بِهِ، يُقَالُ: دَرَيْتُ الشَّيْءَ وَأَدْرَانِي اللَّهُ بِهِ، وَدَرَيْتُهُ وَدَرَيْتُ بِهِ. وَفِي الدارية مَعْنَى الْخَتْلِ، وَمِنْهُ دَرَيْتُ الرَّجُلَ أَيْ خَتَلْتُهُ، وَلِهَذَا لَا يُطْلَقُ الدَّارِي فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى وَأَيْضًا عُدِمَ فِيهِ التَّوْقِيفُ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ:" وَلَأَدْرَاكُمْ بِهِ" بِغَيْرِ أَلِفٍ بَيْنَ اللَّامِ وَالْهَمْزَةِ، وَالْمَعْنَى: لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَعْلَمَكُمْ بِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ أَتْلُوَهُ عَلَيْكُمْ، فَهِيَ لَامُ التَّأْكِيدِ دَخَلَتْ عَلَى أَلِفِ أَفْعَلَ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ" وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ" بِتَحْوِيلِ الْيَاءِ ألفا «١»، على لغة بني عقيل، فال الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: { قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ } “De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi” buyruğu, yani eğer Allah dileseydi beni size göndermezdi, ben de size Kur'an'ı okumazdım ve Allah da onu size öğretmez, haber vermezdi demektir. Bir şeyi bildim anlamında 'dereytü'ş-şey'e' (دَرَيْتُ الشَّيْءَ), Allah onu bana bildirdi anlamında 'edrânillâhu bihî' (أَدْرَانِي اللَّهُ بِهِ) ve 'dereytühû' ile 'dereytü bihî' denilir. Dâriye kelimesinde tuzak kurma ve aldatma anlamı da vardır; bundan dolayı adamı aldattım/tuzağa düşürdüm anlamında 'dereytü'r-racüle' denilir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ hakkında ed-Dârî (الداري) ismi kullanılmaz; ayrıca bu hususta naklî bir nass (tevkîf) da yoktur. İbn Kesîr, lâm ile hemze arasında elif olmaksızın: "vele-edrâküm bihî" (وَلَأَدْرَاكُمْ بِهِ) şeklinde okumuştur. Bunun anlamı: 'Eğer Allah dileseydi, ben onu size okumaksızın bizzat Kendisi size bildirirdi' demektir; buradaki lâm 'ef'ale' vezninin elifi üzerine dahil olmuş tekit lâmıdır. İbn Abbâs ve Hasan ise Benî Ukayl kabilesinin lügatine göre yâ harfini elife dönüştürerek «١»: "ve lâ edrâtüküm bihî" (وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ) şeklinde okumuşlardır. Şair şöyle demiştir:
9721. Metin
لَعَمْرُكَ مَا أَخْشَى التَّصَعْلُكَ مَا بَقَى ... عَلَى الْأَرْضِ قَيْسِيٌّ يَسُوقُ الْأَبَاعِرَا
Ömrüne yemin olsun ki, yeryüzünde develeri süren Kayslı bir adam kaldığı sürece yoksul düşmekten korkmam.
9722. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
9723. Metin
أَلَا آذَنَتْ أَهْلَ الْيَمَامَةِ طَيِّئٌ ... بِحَرْبٍ كَنَاصَاتِ الْأَغَرِّ الْمُشَهَّرِ
Tayy kabilesi Yemâme ehline, alnı beyaz meşhur atın perçemi gibi [korkunç] bir savaşı haber vermedi mi?
9724. Metin
قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: سَمِعْتُ الْأَصْمَعِيَّ يَقُولُ سَأَلْتُ أَبَا عَمْرِو بْنَ الْعَلَاءِ: هَلْ لِقِرَاءَةِ الْحَسَنِ" وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ" وَجْهٌ؟ فَقَالَ لا. وهل أَبُو عُبَيْدٍ: لَا وَجْهَ لِقِرَاءَةِ الْحَسَنِ" وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ" إِلَّا الْغَلَطُ. قَالَ النَّحَّاسُ: مَعْنَى قَوْلِ أَبِي عُبَيْدٍ: لَا وَجْهَ، إِنْ شَاءَ اللَّهُ عَلَى الْغَلَطِ، لِأَنَّهُ يُقَالُ: دَرَيْتُ أَيْ عَلِمْتُ، وَأَدْرَيْتُ غَيْرِي، وَيُقَالُ: دَرَأْتُ أَيْ دَفَعْتُ، فَيَقَعُ الْغَلَطُ بَيْنَ دَرَيْتُ وَدَرَأْتُ. قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: يُرِيدُ الْحَسَنُ فِيمَا أَحْسَبُ" وَلَا أَدْرَيْتُكُمْ بِهِ" فَأَبْدَلَ مِنَ الْيَاءِ أَلِفًا عَلَى لُغَةِ بَنِي الْحَارِثِ بْنِ كَعْبٍ، يُبْدِلُونَ مِنَ الْيَاءِ أَلِفًا إِذَا انْفَتَحَ مَا قَبْلَهَا، مِثْلَ:" إِنْ هذانِ لَساحِرانِ" «٢» [طه: ٦٣]. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَمَنْ قَرَأَ" أَدْرَأْتُكُمْ" فَوَجْهُهُ أَنَّ أَصْلَ الْهَمْزَةِ يَاءٌ، فَأَصْلُهُ" أَدْرَيْتُكُمْ" فَقُلِبَتِ الْيَاءُ أَلِفًا وَإِنْ كَانَتْ سَاكِنَةً، كَمَا قَالَ: يَايِسُ في يئس وطائي في طيئ، ثم قلبت الالف
Ebû Hâtim dedi ki: Asmaî'nin şöyle dediğini işittim: Ebû Amr b. el-Alâ'ya: "Hasan'ın { وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ }1 şeklindeki kıraatinin bir [nahiv/lügat] vechi var mıdır?" diye sordum. O da: "Hayır" dedi. Ebû Ubeyd de: "Hasan'ın { وَلَا أَدْرَاتُكُمْ بِهِ } kıraatinin bir hata [ihtimali] dışında hiçbir vechi yoktur" demiştir. Nehhâs ise şöyle demiştir: "Ebû Ubeyd'in 'hiçbir vechi yoktur' sözünün manası -inşâallah- bir hataya [dayanmaktadır]. Çünkü 'bildim/öğrendim' anlamında dereytü (دَرَيْتُ), 'başkasına bildirdim' anlamında ise edreytü (أَدْرَيْتُ) denir. 'Defettim/savdım' anlamında ise deret'ü (دَرَأْتُ) denir. Dolayısıyla hata 'dereytü' ile 'deret'ü' arasında meydana gelmektedir." Ebû Hâtim dedi ki: "Kanaatimce Hasan { وَلَا أَدْرَيْتُكُمْ بِهِ } [kelimesini] kastetmiş, ardından Benî Hâris b. Ka'b'ın lehçesine göre ye harfini elife tebdil etmiştir (dönüştürmüştür). Zira onlar, kendisinden önceki harf fethalı olduğunda ye harfini elife tebdil ederler. Tıpkı: { إِنْ هذانِ لَساحِرانِ } “Şüphesiz bu ikisi kesinlikle iki büyücüdür”2 [Tâhâ: 63] ayetinde olduğu gibi." Mehdevî ise şöyle demiştir: "Kim { أَدْرَأْتُكُمْ } şeklinde okursa, bunun izahı şudur: Hemzenin aslı ye harfidir; yani kelimenin aslı 'edreytüküm' (أَدْرَيْتُكُمْ) şeklindedir. Ye harfi sakin (harekesiz) olduğu halde elife dönüştürülmüştür; nitekim 'yeise' (يئس) yerine 'yâyis' (يَايِسُ) ve 'Tayyî' (طيئ) yerine 'Tâî' (طائي) denilmesi gibi. Sonra da elif
9725. Metin
هَمْزَةً عَلَى لُغَةِ مَنْ قَالَ فِي الْعَالَمِ الْعَأْلَمِ وَفِي الْخَاتَمِ الْخَأْتَمِ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا غَلَطٌ، وَالرِّوَايَةُ عَنِ الْحَسَنِ" وَلَا أَدْرَأْتُكُمْ" بِالْهَمْزَةِ، وَأَبُو حَاتِمٍ وَغَيْرُهُ تَكَلَّمَ أَنَّهُ بِغَيْرِ هَمْزٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ دَرَأْتُ أَيْ دَفَعْتُ، أَيْ وَلَا أَمَرْتُكُمْ أَنْ تَدْفَعُوا فَتَتْرُكُوا الْكُفْرَ بِالْقُرْآنِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً) ظَرْفٌ، أَيْ مِقْدَارًا مِنَ الزَّمَانِ وَهُوَ أَرْبَعُونَ سَنَةً. (مِنْ قَبْلِهِ) أَيْ مِنْ قَبْلِ الْقُرْآنِ، تَعْرِفُونَنِي بِالصِّدْقِ وَالْأَمَانَةِ، لَا أَقْرَأُ وَلَا أَكْتُبُ، ثُمَّ جِئْتُكُمْ بِالْمُعْجِزَاتِ. (أَفَلا تَعْقِلُونَ) أَنَّ هَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لَا مِنْ قِبَلِي. وَقِيلَ: مَعْنَى (لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً) أَيْ لَبِثْتُ فِيكُمْ مُدَّةَ شَبَابِي لَمْ أَعْصِ الله أفتر يدون مِنِّي الْآنَ وَقَدْ بَلَغْتُ أَرْبَعِينَ سَنَةً أَنْ أُخَالِفَ أَمْرَ اللَّهِ وَأُغَيِّرَ مَا يُنْزِلُهُ عَلَيَّ. قال قتادة: لبثت فِيهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً وَأَقَامَ سَنَتَيْنِ يَرَى رُؤْيَا الْأَنْبِيَاءِ وَتُوُفِّيَ ﷺ وَهُوَ ابن اثنتين وستين سنة.
Âlem yerine 'el-a'lem' (العألم) ve hâtem yerine 'el-hâ'tem' (الخأتم) diyen kimselerin lehçesine göre hemzeye dönüştürülmüştür. Nehhâs ise şöyle demiştir: 'Bu yanlıştır; Hasan'dan gelen rivayet hemze ile 've lâ edre'tüküm' (وَلَا أَدْرَأْتُكُمْ) şeklindedir. Ebû Hâtim ve başkaları ise bunun hemzesiz olduğu üzerine söz söylemişlerdir. Bunun savdım/defettim anlamındaki deret'ü (دَرَأْتُ) fiilinden olması da caizdir; yani ben size Kur'an'ı inkâr etmeyi defedip bırakmanızı da emretmedim demektir.' Yüce Allah'ın: { فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً } “Ben aranızda bir ömür boyu kalmıştım” buyruğundaki 'umuran' zarftır; yani bir zaman miktarınca ki o da kırk yıldır demektir. { مِنْ قَبْلِهِ } “Ondan önce” yani Kur'an gelmeden önce; siz beni doğruluk ve güvenilirlikle tanıyordunuz, ne okur ne de yazardım; sonra ise size bu mucizelerle geldim. { أَفَلا تَعْقِلُونَ } “Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?” yani bunun benim tarafımdan olmayıp ancak Allah katından olacağını [anlamıyor musunuz]? Şöyle de denilmiştir: { لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً } ifadesinin anlamı; aranızda gençliğim boyunca Allah'a isyan etmeksizin kaldım; şimdi kırk yaşıma ulaşmışken benden Allah'ın emrine muhalefet etmemi ve bana indirdiği şeyi değiştirmemi mi istiyorsunuz? demektir. Katâde: 'Aralarında kırk yıl kaldı, iki yıl da peygamberlerin rüyasını görerek geçirdi ve altmış iki yaşındayken vefat etti sallallâhu aleyhi ve sellem' demiştir.
9726. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٧]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 17]
9727. Metin
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآياتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ (١٧)
{ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآياتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ } “Allah'a karşı yalan uyduran yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki suçlular kurtuluşa eremezler.” (17)
9728. Metin
هَذَا اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الْجَحْدِ، أَيْ لَا أَحَدَ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ، وَبَدَّلَ كَلَامَهُ وَأَضَافَ شَيْئًا إِلَيْهِ مِمَّا لَمْ يُنَزِّلْهُ. وَكَذَلِكَ لَا أَحَدَ أَظْلَمُ مِنْكُمْ إِذَا أَنْكَرْتُمُ الْقُرْآنَ وَافْتَرَيْتُمْ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ، وَقُلْتُمْ لَيْسَ هَذَا كَلَامَهُ. وَهَذَا مِمَّا أُمِرَ بِهِ الرَّسُولُ ﷺ أَنْ يَقُولَ لَهُمْ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ ابْتِدَاءً. وَقِيلَ: الْمُفْتَرِي الْمُشْرِكُ، وَالْمُكَذِّبُ بِالْآيَاتِ أَهْلُ الْكِتَابِ." إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ".
Bu, inkâr/olumsuzluk bildiren bir istifhamdır; yani Allah'a yalan iftira eden, O'nun kelamını değiştiren ve indirmediği bir şeyi O'na nispet eden kimseden daha zalim hiç kimse yoktur demektir. Aynı şekilde Kur'an'ı inkâr edip Allah'a yalan uydurarak 'Bu O'nun kelamı değildir' dediğiniz takdirde sizden daha zalim kimse olamaz. Bu söz, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlara söylemesi emredilen sözlerdendir. Şöyle de denilmiştir: Bu, doğrudan Allah Teâlâ'nın kelamıdır. İftira edenin müşrik, âyetleri yalanlayanın ise ehl-i kitap olduğu da söylenmiştir. { إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ } “Şüphesiz suçlular kurtuluşa eremezler”.
9729. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٨]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 18]
9730. Metin
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لَا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١٨)
{ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لَا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar. De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?' O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” (18)
9731. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ) يُرِيدُ الْأَصْنَامَ. (وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ) وَهَذِهِ غَايَةُ الْجَهَالَةِ مِنْهُمْ، حَيْثُ يَنْتَظِرُونَ الشَّفَاعَةَ فِي الْمَآلِ مِمَّنْ لَا يُوجَدُ مِنْهُ نَفْعٌ وَلَا ضَرٌّ فِي الْحَالِ. وَقِيلَ:" شُفَعاؤُنا" أَيْ تَشْفَعُ لَنَا عِنْدَ الله في إصلاح معايشنا فِي الدُّنْيَا. (قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لَا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ) قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" تُنَبِّئُونَ" بِالتَّشْدِيدِ. وَقَرَأَ أَبُو السَّمَّالِ الْعَدَوِيُّ" أَتُنْبِئُونَ اللَّهَ" مُخَفَّفًا، مِنْ أَنْبَأَ يُنْبِئُ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ مِنْ نَبَّأَ يُنَبِّئُ تَنْبِئَةً، وَهُمَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ، جَمَعَهُمَا قَوْلُهُ تَعَالَى:" مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ" «١» [التحريم: ٣] أَيْ أَتُخْبِرُونَ اللَّهَ أَنَّ لَهُ شَرِيكًا فِي مُلْكِهِ أَوْ شَفِيعًا بِغَيْرِ إِذْنِهِ، وَاللَّهُ لَا يعلم لنفسه شريكا في السموات وَلَا فِي الْأَرْضِ، لِأَنَّهُ لَا شَرِيكَ لَهُ فَلِذَلِكَ لَا يَعْلَمُهُ. نَظِيرُهُ قَوْلُهُ:" أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِما لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ" «٢» [الرعد: ٣٣] ثُمَّ نَزَّهَ نَفْسَهُ وَقَدَّسَهَا عَنِ الشِّرْكِ فَقَالَ:" سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ" أَيْ هُوَ أَعْظَمُ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَهُ شَرِيكٌ وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَيْ يَعْبُدُونَ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ «٣» وَلَا يُمَيِّزُ" وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ" فَيَكْذِبُونَ، وَهَلْ يَتَهَيَّأُ لَكُمْ أَنْ تُنَبِّئُوهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ، سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ!. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ" تُشْرِكُونَ" بِالتَّاءِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي عبيد. الباقون بالياء.
Yüce Allah'ın: { وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ } “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar” buyruğunda putlar kastedilmektedir. { وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ } “Ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar”. Bu onların cehaletlerinin son noktasıdır; zira şu anda kendisinden ne bir fayda ne de bir zarar gelmeyen varlıktan ileride şefaat beklemektedirler. { شُفَعاؤُنا } “şefaatçilerimizdir” ifadesinin, dünyadaki geçimimizin ıslahı konusunda Allah katında bize şefaat ederler anlamına geldiği de söylenmiştir. { قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لَا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ } “De ki: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?”. Genel kıraat şedde ile { تُنَبِّئُونَ } şeklindedir. Ebü's-Semmâl el-Adevî ise enbee-yünbiü fiilinden hafifleterek 'etünbiûnallâhe' (أَتُنْبِئُونَ اللَّهَ) şeklinde okumuştur. Genel kıraat nebbee-yünebbiü-tenbietten türemiştir; her ikisi de aynı anlamdadır ve Yüce Allah'ın: { مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ } “Bunu sana kim haber verdi? Dedi ki: Bana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bildirdi” «١» [et-Tahrîm: 3] âyeti her iki kullanımı bir arada toplamıştır. Yani Allah'a mülkünde bir ortağı olduğunu veya izni olmaksızın bir şefaatçisi bulunduğunu mu haber veriyorsunuz? Oysa Allah ne göklerde ne de yerde Kendisi için hiçbir ortak bilmez; çünkü O'nun hiçbir ortağı yoktur, bu sebeple onu bilmez. Bunun benzeri Yüce Allah'ın: { أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِما لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ } “Yoksa O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” «٢» [er-Ra'd: 33] âyetidir. Sonra Zatını şirkten tenzih ve takdis ederek: { سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir” buyurdu; yani O, bir ortağının bulunmasından çok daha yücedir. Şöyle de açıklanmıştır: Anlam şudur; onlar işitmeyen, görmeyen «٣» ve ayırt edemeyen şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir' diyerek yalan söylüyorlar; O'na bilmediği bir şeyi haber vermeye hiç gücünüz yeter mi? O, koştukları ortaklardan münezzehtir ve çok yücedir! Hamza ve Kisâî, Ebû Ubeyd'in de tercihi doğrultusunda tâ ile { تُشْرِكُونَ } şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise yâ ile okumuşlardır.
9732. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ١٩]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 19]
9733. Metin
وَما كانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً واحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٩)
{ وَما كانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً واحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “İnsanlar ancak tek bir ümmet idi, sonra ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, hakkında ihtilaf edegeldikleri şeyler konusunda aralarında elbette hüküm verilmiş (iş bitirilmiş) olurdu.” (19)
9734. Metin
تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٤» مَعْنَاهُ فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هُمُ الْعَرَبُ كَانُوا عَلَى الشِّرْكِ. وَقِيلَ: كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الفطرة، فاختلفوا عند البلوغ." وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ" إِشَارَةٌ إِلَى الْقَضَاءِ وَالْقَدَرِ، أَيْ لَوْلَا مَا سَبَقَ فِي حُكْمِهِ أَنَّهُ لَا يَقْضِي بَيْنَهُمْ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ بِالثَّوَابِ وَالْعِقَابِ دُونَ الْقِيَامَةِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِي الدُّنْيَا، فَأَدْخَلَ المؤمنين الجنة بأعمالهم والكافرين النار بكفر هم، وَلَكِنَّهُ سَبَقَ مِنَ اللَّهِ الْأَجَلُ مَعَ عِلْمِهِ بصنيعهم فجعل
Bunun anlamı el-Bakara [sûresinde]4 geçmişti; bu sebeple tekrar etmenin bir anlamı yoktur. Zeccâc şöyle demiştir: "Onlar, şirk üzere olan Araplardır." "Her doğan fıtrat üzere doğar; ancak ergenlik çağına ulaştıklarında ihtilafa düştüler" de denilmiştir. { وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, hakkında ihtilaf edegeldikleri şeyler konusunda aralarında elbette hüküm verilmiş (iş bitirilmiş) olurdu” [ifadesi], kaza ve kadere bir işarettir. Yani şayet O'nun hükmünde, kıyametten önce ihtilaf ettikleri hususta mükâfat ve ceza ile aralarında hüküm vermeyeceğine dair takdiri geçmiş olmasaydı, dünyada iken aralarında hüküm verilir; böylece müminleri amelleri sebebiyle cennete, kâfirleri de inkârları sebebiyle cehenneme sokardı. Fakat Allah'tan, onların yaptıklarını bilmesiyle birlikte [belirlenmiş] ecel önceden geçmiş olduğundan dolayı...
9735. Metin
موعد هم الْقِيَامَةَ، قَالَهُ الْحَسَنُ. وَقَالَ أَبُو رَوْقٍ:" لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ" لَأَقَامَ عَلَيْهِمُ السَّاعَةَ. وَقِيلَ: لَفَرَغَ مِنْ هَلَاكِهِمْ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ:" الْكَلِمَةُ" أَنَّ اللَّهَ أَخَّرَ هَذِهِ الْأُمَّةَ فَلَا يُهْلِكُهُمْ بِالْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَلَوْلَا هَذَا التَّأْخِيرُ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِنُزُولِ الْعَذَابِ أَوْ بِإِقَامَةِ السَّاعَةِ. وَالْآيَةُ تَسْلِيَةٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ فِي تَأْخِيرِ الْعَذَابِ عَمَّنْ كَفَرَ بِهِ. وَقِيلَ: الْكَلِمَةُ السَّابِقَةُ أَنَّهُ لَا يَأْخُذُ أَحَدًا إِلَّا بِحُجَّةٍ وَهُوَ إِرْسَالُ الرُّسُلِ، كَمَا قَالَ:" وَما كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا" «١» [الاسراء: ١٥] وَقِيلَ: الْكَلِمَةُ قَوْلُهُ: (سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي) وَلَوْلَا ذَلِكَ لَمَا أَخَّرَ الْعُصَاةَ إِلَى التَّوْبَةِ. وَقَرَأَ عيسى" لقضى" بالفتح.
Buluşma vakitlerini kıyamet kılmıştır; bunu Hasan söylemiştir. Ebû Ravk: "{ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ } onların üzerine kıyameti koparırdı" demiştir. Onların helaki tamamlanırdı da denilmiştir. Kelbî ise: "Söz (el-Kelime), Allah'ın bu ümmeti tehir edip dünyada toptan helak edici azap ile helak etmeyerek kıyamet gününe bırakmasıdır; eğer bu tehir olmasaydı, azabın inmesiyle yahut kıyametin koparılmasıyla aralarında hüküm verilirdi" demiştir. Bu âyet, peygamberi inkâr edenlerden azabın ertelenmesi hususunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir. Geçmiş sözün; Allah'ın elçi göndermek şeklindeki hücceti ikame etmeksizin hiç kimseyi cezalandırmayacağına dair sözü olduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah: { وَما كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا } “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz” «١» [el-İsrâ: 15] buyurmuştur. Sözün O'nun: (Rahmetim gazabımı geçmiştir) buyruğu olduğu da söylenmiştir; şayet böyle olmasaydı günahkârları tevbeye kadar ertelemezdi. Îsâ ise meçhul değil ma'lûm olarak fetha ile "lekadâ" (لَقَضَى) şeklinde okumuştur.
9736. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٢٠]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 20]
9737. Metin
وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ (٢٠)
{ وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ } “Ve derler ki: 'Ona Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse ya!' De ki: 'Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin; şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.'” (20)
9738. Metin
يُرِيدُ أَهْلَ مَكَّةَ، أَيْ هَلَّا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ، أَيْ مُعْجِزَةٌ غَيْرُ هَذِهِ الْمُعْجِزَةِ، فَيَجْعَلُ لَنَا الْجِبَالَ ذَهَبًا وَيَكُونُ لَهُ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ، وَيُحْيِي لَنَا مَنْ مَاتَ مِنْ آبَائِنَا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: عَصًا كَعَصَا مُوسَى. (فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ) أَيْ قُلْ يَا مُحَمَّدُ إِنَّ نُزُولَ الْآيَةِ غَيْبٌ. (فَانْتَظِرُوا) أَيْ تَرَبَّصُوا. (إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ) لِنُزُولِهَا. وَقِيلَ: انْتَظِرُوا قَضَاءَ الله بيننا بإظهار المحق على المبطل.
Mekke ehlini kastetmektedir; yani ona bu mucizeden başka bir âyet (mucize) indirilseydi ya; dağları bizim için altına çevirseydi, kendisinin altından bir evi olsaydı ve ölen atalarımızı bizim için diriltseydi [derler]. Dahhâk: 'Mûsâ'nın asâsı gibi bir asâ' demiştir. { فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ } “De ki: Gayb ancak Allah'ındır” yani ey Muhammed de ki: Âyetin inmesi gaybdır. { فَانْتَظِرُوا } “Bekleyin” yani gözetleyin. { إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ } “Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” yani onun inmesini [bekleyenlerdenim]. Şöyle de denilmiştir: Haklının bâtıl ehline galip getirilmesi suretiyle Allah'ın aramızda hüküm vermesini bekleyin.
9739. Metin
[سورة يونس (١٠): آية ٢١]
[Yûnus Sûresi (10): Âyet 21]
9740. Metin
وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْراً إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ (٢١)
{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْراً إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ } “Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (hile ve iftiraları) vardır. De ki: 'Allah tuzak kurmada daha hızlıdır.' Şüphesiz elçilerimiz kurmakta olduğunuz tuzakları yazmaktadırlar.” (21)
9741. Metin
يُرِيدُ كُفَّارَ مَكَّةَ. (رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ) قِيلَ: رَخَاءٌ بَعْدَ شِدَّةٍ، وَخِصْبٌ بَعْدَ جَدْبٍ. (إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا) أَيِ اسْتِهْزَاءٌ وَتَكْذِيبٌ. وَجَوَابُ قَوْلِهِ:" وَإِذا أَذَقْنَا":" إِذا لَهُمْ" عَلَى قَوْلِ الْخَلِيلِ وَسِيبَوَيْهِ." قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ" ابْتِدَاءٌ وَخَبَرٌ." مَكْراً" عَلَى الْبَيَانِ،
[Bununla] Mekke kâfirlerini kastetmektedir. { رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ } “Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet” [ifadesi hakkında] şöyle denilmiştir: Darlıktan sonra bir ferahlık/bolluk ve kuraklıktan sonra bir berekettir. { إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا } “Bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları vardır”, yani alay etmeleri ve yalanlamaları [vardır]. { وَإِذا أَذَقْنَا } buyruğunun cevabı, el-Halîl ve Sîbeveyh'in görüşüne göre { إِذا لَهُمْ } ifadesidir.1 { قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ } [ifadesi] mübteda (özne) ve haberdir (yüklem). { مَكْراً } ise temyîz (açıklama) üzere [mansub]dur.