Ra'd Suresi Tefsiri

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11027. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ سُورَةُ الرَّعْدِ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ، وَمَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ الْكَلْبِيِّ وَمُقَاتِلٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: مَدَنِيَّةٌ إِلَّا آيَتَيْنِ مِنْهَا نَزَلَتَا بِمَكَّةَ، وَهُمَا قَوْلُهُ ﷿:" وَلَوْ أَنَّ قُرْآناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبالُ" [الرعد: ٣١] [إلى آخرهما] «١».

Bismillâhirrahmânirrahîm. Ra'd Suresi, Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir'in görüşüne göre Mekkîdir. Kelbî ve Mukâtil'in görüşüne göre ise Medenîdir. İbn Abbâs ve Katâde şöyle demiştir: Mekke'de inen şu iki ayet müstesna, Medenîdir; o iki ayet de Aziz ve Celil olan Allah'ın: {" وَلَوْ أَنَّ قُرْآناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبالُ"} “Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü bir Kur'an olsaydı...” [bu iki ayetin sonuna kadar] «١» kavlidir.

11028. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 1]

11029. Metin

﷽

Bismillahirrahmanirrahim

11030. Metin

المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)

{المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)} “Elif-Lâm-Mîm-Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Rabbinden sana indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.”

11031. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١) قَوْلُهُ تَعَالَى: (المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ) تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِيهَا. (وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ) يَعْنِي وَهَذَا الْقُرْآنُ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ. (مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ) لَا كَمَا يَقُولُ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّكَ تَأْتِي بِهِ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِكَ، فَاعْتَصِمْ بِهِ، وَاعْمَلْ بِمَا فِيهِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ حِينَ قَالَ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّ مُحَمَّدًا أَتَى بِالْقُرْآنِ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ." وَالَّذِي" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَطْفًا عَلَى" آياتُ" أَوْ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَ" الْحَقُّ" خَبَرُهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَوْضِعُهُ جَرًّا عَلَى تَقْدِيرِ: وَآيَاتُ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ، وَارْتِفَاعُ" الْحَقُّ" عَلَى هَذَا عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ، تَقْدِيرُهُ: ذَلِكَ الْحَقُّ، كقوله تعالى:" وَهُمْ يَعْلَمُونَ. الْحَقُّ" «٢» [البقرة: ١٤٧ - ١٤٦] يَعْنِي ذَلِكَ الْحَقَّ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَإِنْ شِئْتَ جَعَلْتَ" الَّذِي" خَفْضًا نَعْتًا لِلْكِتَابِ، وَإِنْ كَانَتْ فِيهِ الْوَاوُ كَمَا يُقَالُ: أَتَانَا هَذَا الْكِتَابُ عَنْ أَبِي حَفْصٍ وَالْفَارُوقِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرُ:

Yüce Allah'ın: {المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)} “Elif-Lâm-Mîm-Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Rabbinden sana indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.” kavli. Yüce Allah'ın: {(المر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ)} “Elif-Lâm-Mîm-Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir” kavli hakkında daha önce açıklama geçmişti. {(وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ)} “sana indirilen”, yani sana indirilen bu Kur'an; {(مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ)} “Rabbinden [gelen] haktır”, müşriklerin: "Sen onu kendiliğinden getiriyorsun" dedikleri gibi değildir; öyleyse ona sımsıkı sarıl ve içindekilerle amel et. Mukâtil şöyle demiştir: Müşrikler: "Muhammed Kur'an'ı kendiliğinden getirdi" dedikleri zaman inmiştir. {وَالَّذِي} ifadesi {آياتُ} kelimesine atıfla veya mübteda (özne) olarak ref mahallindedir, {الْحَقُّ} ise onun haberidir (yüklemidir). {وَآيَاتُ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ} takdiriyle cer mahallinde olması da caizdir; bu durumda {الْحَقُّ} kelimesinin merfuluğu, takdiri {ذَلِكَ الْحَقُّ} (o haktır) şeklinde olan gizli bir mübtedaya dayanır. Nitekim Yüce Allah'ın: {" وَهُمْ يَعْلَمُونَ. الْحَقُّ"} «٢» [Bakara: 146-147] kavlinde olduğu gibi; yani o haktır demektir. Ferrâ şöyle demiştir: Dilersen vav harfi bulunmasına rağmen {الَّذِي} kelimesini {الْكِتَابِ} kelimesinin sıfatı olarak cer yaparsın; nitekim: "Bu mektup bize Ebû Hafs ve Fârûk'tan geldi" denildiği gibi. Şairin şu sözü de bundandır:

11032. Metin

إِلَى الْمَلِكِ الْقَرْمِ وَابْنِ الْهُمَامِ ... وَلَيْثِ الْكَتِيبَةِ فِي الْمُزْدَحَمِ «٣»

Ulu hükümdara, himmetli kişinin oğluna ... Ve izdihamda ordunun aslanına «٣»

11033. Metin

يُرِيدُ: إِلَى الْمَلِكِ الْقَرْمِ بْنِ الْهُمَامِ، لَيْثِ الْكَتِيبَةِ. (وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ).

[Şair bununla]: “Ulu efendi hükümdara, himmetli zatın oğluna, ordunun aslanına...” [demek] istemektedir. {(وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ)} “Fakat insanların çoğu inanmazlar.”

11034. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ٢]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 2]

11035. Metin

اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآياتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)

{اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآياتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)} “Gördüğünüz gibi gökleri direksiz yükselten, sonra Arş'a istiva eden, güneşi ve ayı buyruğu altına alan Allah'tır. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için işi düzenler, ayetleri açıklar.”

11036. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآياتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢) قَوْلُهُ تَعَالَى: (اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها) الْآيَةَ. لَمَّا بَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ الْقُرْآنَ حَقٌّ، بَيَّنَ أَنَّ مَنْ أَنْزَلَهُ قَادِرٌ عَلَى الْكَمَالِ، فَانْظُرُوا فِي مَصْنُوعَاتِهِ لِتَعْرِفُوا كَمَالَ قُدْرَتِهِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى. وَفِي قَوْلِهِ:" بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها" قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا- أَنَّهَا مَرْفُوعَةٌ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا، قَالَهُ قَتَادَةُ وَإِيَاسُ بْنُ مُعَاوِيَةَ وَغَيْرُهُمَا. الثَّانِي- لَهَا عَمَدٌ، وَلَكِنَّا لَا نَرَاهُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَهَا عَمَدٌ عَلَى جَبَلِ قَافٍ، وَيُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ: الْعَمَدُ قُدْرَتُهُ الَّتِي يُمْسِكُ بِهَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَهِيَ غَيْرُ مَرْئِيَّةٍ لَنَا، ذَكَرَهُ الزَّجَّاجُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا: هِيَ تَوْحِيدُ الْمُؤْمِنِ. أَعَمَدَتِ السَّمَاءُ حِينَ كَادَتْ تَنْفَطِرُ مِنْ كُفْرِ الْكَافِرِ، ذَكَرَهُ الْغَزْنَوِيُّ. وَالْعَمَدُ جَمْعُ عَمُودٍ، قَالَ النَّابِغَةُ:

Yüce Allah'ın: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآياتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)} “Gördüğünüz gibi gökleri direksiz yükselten, sonra Arş'a istiva eden, güneşi ve ayı buyruğu altına alan Allah'tır. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için işi düzenler, ayetleri açıklar.” kavli. Yüce Allah'ın: {(اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها)} “Gördüğünüz gibi gökleri direksiz yükselten Allah'tır” ayeti. Yüce Allah Kur'an'ın hak olduğunu açıklayınca, onu indirenin de mutlak güç sahibi olduğunu açıkladı; öyleyse O'nun kudretinin kemalini bilmek için yarattıklarına bakın; bu anlam daha önce geçmişti. O'nun: {" بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها"} kavlinde iki görüş vardır: Birincisi: Gökler, gördüğünüz üzere hiçbir direk olmaksızın yükseltilmiştir; bunu Katâde, İyâs b. Muâviye ve başkaları söylemiştir. İkincisi: Onun direkleri vardır fakat biz onları görmeyiz; İbn Abbâs: "Kaf dağı üzerinde direkleri vardır" demiştir. Bu görüşe göre şöyle denilmesi mümkündür: Direk, O'nun gökleri ve yeri tuttuğu kudretidir ve bu kudret bizim için görünür değildir; bunu Zeccâc zikretmiştir. İbn Abbâs ayrıca şöyle demiştir: O [direk], müminin tevhididir. Gök, kâfirin küfründen ötürü neredeyse yarılacakken direklendirildi; bunu Gaznevî zikretmiştir. Ve amed (عَمَد), amûd (عَمُود) kelimesinin çoğuludur. Nâbiğa şöyle demiştir:

11037. Metin

وَخَيِّسِ الْجِنَّ إِنِّي قَدْ أَذِنْتُ لَهُمْ ... يَبْنُونَ تَدْمُرَ بِالصُّفَّاحِ وَالْعَمَدِ «١»

Cinleri boyunduruk altına al, çünkü ben onlara izin verdim ... Tedmür'ü yassı taşlar ve direklerle inşa etsinler. «١»

11038. Metin

(ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فِيهِ «٢». (وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ) أَيْ ذَلَّلَهُمَا لِمَنَافِعِ خَلْقِهِ وَمَصَالِحِ عِبَادِهِ، وَكُلُّ مَخْلُوقٍ مُذَلَّلٌ لِلْخَالِقِ. (كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى)

{(ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ)} “sonra Arş'a istiva eden”; buna dair açıklama daha önce geçmişti «٢». {(وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ)} “güneşi ve ayı buyruğu altına alan”, yani mahlukatının menfaatleri ve kullarının maslahatları için onları boyun eğdirdi; her mahluk Yaratıcı'ya boyun eğmiştir. {(كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى)} “Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir.”

11039. Metin

أَيْ إِلَى وَقْتٍ مَعْلُومٍ، وَهُوَ فَنَاءُ الدُّنْيَا، وَقِيَامُ السَّاعَةِ الَّتِي عِنْدَهَا تُكَوَّرُ الشَّمْسُ، وَيُخْسَفُ الْقَمَرُ، وَتَنْكَدِرُ النُّجُومُ، وَتَنْتَثِرُ الْكَوَاكِبُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَرَادَ بالأجل المسمى درجاتهما ومنازلها التي ينتهيان إليها لا يجاوز انها. وَقِيلَ: مَعْنَى الْأَجَلِ الْمُسَمَّى أَنَّ الْقَمَرَ يَقْطَعُ فَلَكَهُ فِي شَهْرٍ، وَالشَّمْسُ فِي سَنَةٍ. (يُدَبِّرُ الْأَمْرَ) أَيْ يُصَرِّفُهُ عَلَى مَا يُرِيدُ. (يُفَصِّلُ الْآياتِ) أَيْ يُبَيِّنُهَا أَيْ مَنْ قَدَرَ عَلَى هَذِهِ الْأَشْيَاءِ يَقْدِرُ عَلَى الْإِعَادَةِ، وَلِهَذَا قَالَ: (لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ).

Yani bilinen bir vakte kadar [akıp giderler]; bu da dünyanın yok oluşu ve güneşin dürüleceği, ayın tutulacağı, yıldızların kararıp söneceği ve gök cisimlerinin darmadağın olacağı kıyametin kopuşudur. İbn Abbâs şöyle demiştir: “Belirlenmiş süre ile onların varıp ötesine geçemeyecekleri derecelerini ve menzillerini kastetmiştir.” Şöyle de denilmiştir: Belirlenmiş sürenin anlamı, ayın yörüngesini bir ayda, güneşin ise bir yılda katetmesidir. {(يُدَبِّرُ الْأَمْرَ)} “İşi çekip çevirir”, yani onu dilediği gibi sevk ve idare eder. {(يُفَصِّلُ الْآياتِ)} “Ayetleri açıklar”, yani onları beyan eder. [Bu da demektir ki] bütün bu şeylere kadir olan Zat, [ölümden sonra] yeniden diriltmeye de güç yetirir; işte bundan dolayı: {(لَعَلَّكُمْ بِلِقاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ)} “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye” buyurmuştur.

11040. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ٣]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 3]

11041. Metin

وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ وَأَنْهاراً وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ جَعَلَ فِيها زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهارَ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)

{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ وَأَنْهاراً وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ جَعَلَ فِيها زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهارَ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)} “Yeri uzatıp yayan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmaklar kılan, her türlü meyveden onda ikişer çift yaratan O'dur. Geceyi gündüzün üzerine örter. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır.”

11042. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ) لَمَّا بَيَّنَ آيَاتِ السَّمَاوَاتِ بَيَّنَ آيَاتِ الْأَرْضِ، أَيْ بَسَطَ الْأَرْضَ طُولًا وَعَرْضًا. (وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ) أَيْ جِبَالًا ثَوَابِتَ، وَاحِدُهَا رَاسِيَةٌ، لِأَنَّ الْأَرْضَ تَرْسُو بِهَا، أَيْ تَثْبُتُ، وَالْإِرْسَاءُ الثُّبُوتُ، قَالَ عَنْتَرَةُ:

Yüce Allah'ın: {(وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ)} “Yeri uzatıp yayan O'dur” kavli. Göklerin ayetlerini açıklayınca yerin ayetlerini de açıkladı; yani yeri uzunlamasına ve enlemesine serip yaydı. {(وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ)} “onda sarsılmaz dağlar kılan”, yani sabit dağlar [kıldı]; tekili râsiye (رَاسِيَة)dir; çünkü yeryüzü onlarla durulur, yani sabit kalır. İrsâ (الْإِرْسَاء), sebat etmek (sabit kalmak) demektir. Antere şöyle demiştir:

11043. Metin

فَصَبَرْتُ عَارِفَةً لِذَلِكَ حرة ... ترسوا إِذَا نَفْسُ الْجَبَانِ تَطَلَّعُ «١»

Buna karşı sabrettim, bilerek ve hür bir nefisle ... Korkak kişinin nefsi kaçışırken sabit duran [bir nefisle] «١»

11044. Metin

وَقَالَ جَمِيلٌ:

Cemîl de şöyle demiştir:

11045. Metin

أُحِبُّهَا وَالَّذِي أَرْسَى قَوَاعِدَهُ ... حُبًّا إِذَا ظَهَرَتْ آيَاتُهُ بَطَنَا

Onu seviyorum, kaidelerini sabitleştiren [Allah]'a andolsun ... Öyle bir sevgi ki, alametleri zuhur edince gizlendi.

11046. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٌ: أَوَّلُ جَبَلٍ وُضِعَ عَلَى الْأَرْضِ أَبُو قُبَيْسٍ «٢». مَسْأَلَةٌ: فِي هَذِهِ الْآيَةِ رَدٌّ عَلَى مَنْ زَعَمَ أَنَّ الْأَرْضَ كَالْكُرَةِ، وَرَدٌّ عَلَى مَنْ زَعَمَ أَنَّ الْأَرْضَ تَهْوِي أَبْوَابُهَا عَلَيْهَا، وَزَعَمَ ابْنُ الرَّاوَنْدِيِّ أَنَّ تَحْتَ الْأَرْضِ جِسْمًا صَعَّادًا كَالرِّيحِ الصَّعَّادَةِ، وَهِيَ مُنْحَدِرَةٌ فَاعْتَدَلَ الْهَاوِي وَالصَّعَّادِي فِي الْجِرْمِ وَالْقُوَّةِ فَتَوَافَقَا. وَزَعَمَ آخَرُونَ أَنَّ الْأَرْضَ مُرَكَّبٌ مِنْ جِسْمَيْنِ، أَحَدُهُمَا مُنْحَدِرٌ، وَالْآخَرُ مُصْعِدٌ، فَاعْتَدَلَا، فَلِذَلِكَ وَقَفَتْ. وَالَّذِي عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ وَأَهْلُ الْكِتَابِ الْقَوْلُ بِوُقُوفِ الْأَرْضِ وَسُكُونِهَا وَمَدِّهَا، وَأَنَّ حَرَكَتَهَا إِنَّمَا تَكُونُ فِي الْعَادَةِ بِزَلْزَلَةٍ تُصِيبُهَا. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَنْهاراً) أَيْ مِيَاهًا جَارِيَةً فِي الْأَرْضِ، فِيهَا مَنَافِعُ الْخَلْقِ. (وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ جَعَلَ فِيها زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ) بِمَعْنَى صِنْفَيْنِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الزَّوْجُ وَاحِدٌ، وَيَكُونُ اثْنَيْنِ. الْفَرَّاءُ: يَعْنِي بالزوجين هاهنا الذكر والأنثى، وهذا خلاف

İbn Abbâs1 ve Atâ şöyle demişlerdir: “Yeryüzüne konulan ilk dağ Ebû Kubeys'tir.”2 [Bir] mesele: Bu ayette, yeryüzünün küre gibi olduğunu iddia eden kimseye ve yeryüzünün kapılarının kendi üzerine çöktüğünü ileri süren kimseye bir reddiye vardır. İbnü'r-Râvendî, yeryüzünün altında yükselen bir rüzgâr gibi yukarı doğru çıkan bir cisim bulunduğunu, yerin ise aşağı doğru indiğini, dolayısıyla aşağı inen ile yukarı çıkanın cisim ve güç bakımından dengeye ulaşıp birbirine intibak ettiğini iddia etmiştir. Başkaları ise yeryüzünün biri aşağı inen, diğeri yukarı çıkan iki cisimden mürekkep olduğunu, bu ikisinin dengeye kavuştuğunu ve bu sebeple yerin sabit kaldığını ileri sürmüşlerdir. Müslümanların ve Ehl-i Kitab'ın benimsediği görüş ise yeryüzünün durduğu, hareketsiz ve yayılmış olduğu, hareketinin ise âdeten ancak ona isabet eden bir deprem sebebiyle meydana geldiğidir. Yüce Allah'ın: {(وَأَنْهاراً)} “Ve nehirler [kıldı]” buyruğu; yeryüzünde akıp giden ve içinde mahlukatın faydaları bulunan sular demektir. {(وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ جَعَلَ فِيها زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ)} “Ve bütün meyvelerden orada ikişer çift kıldı” buyruğu, iki sınıf/tür anlamındadır. Ebû Ubeyde: “Zevc bir için de kullanılır, iki için de kullanılır” demiştir. Ferrâ ise: “Burada zevceyn (iki çift) ile erkek ve dişi kastedilmektedir” demiştir; ancak bu, [açık] nassa aykırıdır

11047. Metin

النَّصِّ. وَقِيلَ: مَعْنَى" زَوْجَيْنِ" نَوْعَانِ، كَالْحُلْوِ وَالْحَامِضِ، وَالرَّطْبِ وَالْيَابِسِ، وَالْأَبْيَضِ وَالْأَسْوَدِ، وَالصَّغِيرِ وَالْكَبِيرِ. (إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ) أَيْ دَلَالَاتٍ وَعَلَامَاتٍ (لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ)

{زَوْجَيْنِ} kavlinin tatlı ve ekşi, yaş ve kuru, beyaz ve siyah, küçük ve büyük gibi iki tür anlamına geldiği de söylenmiştir. {(إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ)} “Şüphesiz bunda deliller vardır”, yani işaretler ve deliller vardır; {(لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ)} “düşünen bir topluluk için.”

11048. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ٤]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 4]

11049. Metin

وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوانٌ وَغَيْرُ صِنْوانٍ يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)

{وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوانٌ وَغَيْرُ صِنْوانٍ يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)} “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanır. Ancak yemişlerinde onların bir kısmını diğerine üstün kılarız. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır.”

11050. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ) فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، الْمَعْنَى: وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَغَيْرُ مُتَجَاوِرَاتٍ، كَمَا قَالَ:" سَرابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ" «١» وَالْمَعْنَى: وَتَقِيكُمُ الْبَرْدَ، ثُمَّ حَذَفَ لِعِلْمِ السَّامِعِ. وَالْمُتَجَاوِرَاتُ الْمُدُنُ وَمَا كَانَ عَامِرًا، وَغَيْرُ مُتَجَاوِرَاتٍ الصَّحَارِي وَمَا كَانَ غَيْرَ عَامِرٍ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" مُتَجاوِراتٌ" أَيْ قُرًى مُتَدَانِيَاتٌ، تُرَابُهَا وَاحِدٌ، وَمَاؤُهَا وَاحِدٌ، وَفِيهَا زُرُوعٌ وَجَنَّاتٌ، ثُمَّ تَتَفَاوَتُ فِي الثِّمَارِ وَالتَّمْرِ، فَيَكُونُ الْبَعْضُ حُلْوًا، وَالْبَعْضُ حَامِضًا، وَالْغُصْنُ الْوَاحِدُ مِنَ الشَّجَرَةِ قَدْ يَخْتَلِفُ الثَّمَرُ فِيهِ مِنَ الصِّغَرِ وَالْكِبَرِ وَاللَّوْنِ وَالْمَطْعَمِ، وَإِنِ انْبَسَطَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ عَلَى الْجَمِيعِ عَلَى نَسَقٍ وَاحِدٍ، وَفِي هَذَا أَدَلُّ دَلِيلٍ عَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعِظَمِ صَمَدِيَّتِهِ، وَالْإِرْشَادُ لِمَنْ ضَلَّ عَنْ مَعْرِفَتِهِ، فَإِنَّهُ نَبَّهَ سُبْحَانَهُ بِقَوْلِهِ:" يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ" عَلَى أَنَّ ذَلِكَ كُلَّهُ لَيْسَ إِلَّا بِمَشِيئَتِهِ وَإِرَادَتِهِ، وَأَنَّهُ مَقْدُورٌ بِقُدْرَتِهِ، وَهَذَا أَدَلُّ دَلِيلٍ عَلَى بُطْلَانِ الْقَوْلِ بِالطَّبْعِ، إِذْ لَوْ كَانَ ذَلِكَ بِالْمَاءِ وَالتُّرَابِ وَالْفَاعِلُ لَهُ الطَّبِيعَةُ لَمَا وَقَعَ الِاخْتِلَافُ. وَقِيلَ: وَجْهُ الِاحْتِجَاجِ أَنَّهُ أَثْبَتَ التَّفَاوُتَ بَيْنَ الْبِقَاعِ، فَمِنْ تُرْبَةٍ عَذْبَةٍ، وَمِنْ تُرْبَةٍ سَبِخَةٍ مَعَ تَجَاوُرِهِمَا، وَهَذَا أَيْضًا مِنْ دَلَالَاتِ كَمَالِ قُدْرَتِهِ، جَلَّ وَعَزَّ تَعَالَى عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ وَالْجَاحِدُونَ علوا كبيرا.

Bu ayette beş mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ } “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar [vardır]” buyruğunda bir hazif (sözün düşürülmesi) vardır. Manası şöyledir: Yeryüzünde birbirine komşu olan ve komşu olmayan kıtalar [vardır]. Nitekim Yüce Allah: { سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ } “Sizi sıcaktan koruyan elbiseler”1 buyurmuştur; manası ise "ve sizi soğuktan koruyan [elbiseler]" demektir. Ancak dinleyenin bunu bilmesi sebebiyle [ifade] hazfedilmiştir. Birbirine komşu olanlar şehirler ve bayındır yerlerdir; komşu olmayanlar ise çöller ve bayındır olmayan yerlerdir. İkincisi: Yüce Allah'ın: { مُتَجاوِراتٌ } “birbirine komşu” buyruğu, yani toprağı bir, suyu bir, içinde ekinler ve bağlar bulunan birbirine yakın köyler demektir. Sonra bunlar meyvelerinde ve hurmalarında farklılık gösterir; kimi tatlı, kimi ekşi olur. Ağacın tek bir dalındaki meyveler dahi küçüklük, büyüklük, renk ve tat bakımından farklılık gösterebilir. Oysa güneş ve ay hepsinin üzerine aynı düzen içinde yayılmaktadır. Bunda, O'nun birliğine ve samediyetinin yüceliğine en açık delil ile O'nu tanımaktan sapan kimseler için bir yol gösterme vardır. Zira Sübhân [olan Allah]: { يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ } “hepsi bir su ile sulanır” buyruğuyla bütün bunların ancak O'nun dilemesi ve iradesiyle olduğuna ve O'nun kudretiyle takdir edildiğine dikkat çekmiştir. Bu da tabiat [nazariyesi] iddiasının bâtıl olduğuna en açık delildir. Zira şayet bu durum su ve topraktan kaynaklansaydı ve faili de tabiat olsaydı, aralarında bir farklılık meydana gelmezdi. Şöyle de denilmiştir: Buradaki delil getirme yönü, O'nun araziler arasındaki farklılığı ortaya koymuş olmasıdır. Nitekim birbirine komşu olmalarına rağmen kimi toprak tatlı/verimli, kimi toprak ise çoraktır. Bu da O'nun mutlak kudretinin delillerindendir. Celîl ve Azîz olan [Allah], zâlimlerin ve inkârcıların söylediklerinden çok yücedir, pek münezzehtir.

11051. Metin

الثَّالِثَةُ- ذَهَبَتِ الْكَفَرَةُ- لَعَنَهُمُ اللَّهُ- إِلَى أَنَّ كُلَّ حَادِثٍ يَحْدُثُ بِنَفْسِهِ لَا مِنْ صَانِعٍ، وَادَّعَوْا ذَلِكَ فِي الثِّمَارِ الْخَارِجَةِ مِنَ الْأَشْجَارِ، وَقَدْ أَقَرُّوا بِحُدُوثِهَا، وَأَنْكَرُوا مُحْدِثَهَا، وَأَنْكَرُوا الْأَعْرَاضَ. وقالت فرقة: بحدوث الثمار لأمن صَانِعٍ، وَأَثْبَتُوا لِلْأَعْرَاضِ فَاعِلًا، وَالدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْحَادِثَ لَا بُدَّ لَهُ مِنْ مُحْدِثٍ أَنَّهُ يَحْدُثُ فِي وَقْتٍ، وَيَحْدُثُ مَا هُوَ مِنْ جِنْسِهِ فِي وَقْتٍ آخَرَ، فَلَوْ كَانَ حُدُوثُهُ فِي وَقْتِهِ لِاخْتِصَاصِهِ بِهِ لَوَجَبَ أَنْ يَحْدُثَ فِي وَقْتِهِ كُلُّ مَا هُوَ مِنْ جِنْسِهِ، وَإِذَا بَطَلَ اخْتِصَاصُهُ بِوَقْتِهِ صَحَّ أَنَّ اخْتِصَاصَهُ بِهِ لِأَجْلٍ مُخَصِّصٍ خَصَّصَهُ بِهِ، وَلَوْلَا تَخْصِيصُهُ إِيَّاهُ بِهِ لَمْ يَكُنْ حُدُوثُهُ فِي وَقْتِهِ أَوْلَى مِنْ حُدُوثِهِ قَبْلَ ذَلِكَ أَوْ بَعْدَهُ، وَاسْتِيفَاءُ هَذَا فِي عِلْمِ الْكَلَامِ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تعالى: (وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنابٍ) قرأ الْحَسَنُ" وَجَنَّاتٍ" بِكَسْرِ التَّاءِ، عَلَى التَّقْدِيرِ: وَجَعَلَ فِيهَا جَنَّاتٍ، فَهُوَ مَحْمُولٌ عَلَى قَوْلِهِ:" وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ". وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَجْرُورَةً عَلَى الْحَمْلِ عَلَى" كُلِّ" التَّقْدِيرُ: وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ، وَمِنْ جَنَّاتٍ. الْبَاقُونَ:" جَنَّاتٌ" بِالرَّفْعِ عَلَى تَقْدِيرِ: وَبَيْنَهُمَا جَنَّاتٌ. (وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوانٌ وَغَيْرُ صِنْوانٍ) بِالرَّفْعِ. ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَحَفْصٌ عَطْفًا عَلَى الْجَنَّاتِ، أَيْ عَلَى تَقْدِيرِ: وَفِي الْأَرْضِ زَرْعٌ وَنَخِيلٌ. وَخَفَضَهَا الْبَاقُونَ نَسَقًا عَلَى الْأَعْنَابِ، فَيَكُونُ الزَّرْعُ وَالنَّخِيلُ مِنَ الْجَنَّاتِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعْطُوفًا عَلَى" كُلِّ" حَسَبَ مَا تَقَدَّمَ فِي" وَجَنَّاتٌ". وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ وَالسُّلَمِيُّ وَغَيْرُهُمَا" صُنْوَانٌ" بِضَمِّ الصَّادِ، الْبَاقُونَ بِالْكَسْرِ، وَهُمَا لُغَتَانِ، وَهُمَا جَمْعُ صِنْوٍ، وَهِيَ النَّخَلَاتُ وَالنَّخْلَتَانِ، يَجْمَعُهُنَّ أَصْلٌ وَاحِدٌ، وَتَتَشَعَّبُ مِنْهُ رُءُوسٌ فَتَصِيرُ نَخِيلًا، نَظِيرُهَا قِنْوَانِ، وَاحِدُهَا قِنْوٌ. وَرَوَى أَبُو إِسْحَاقَ عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: الصِّنْوَانِ الْمُجْتَمِعِ، وَغَيْرُ الصِّنْوَانِ الْمُتَفَرِّقُ، النَّحَّاسُ: وَكَذَلِكَ هُوَ فِي اللُّغَةِ، يُقَالُ لِلنَّخْلَةِ إِذَا كَانَتْ فِيهَا نَخْلَةٌ أُخْرَى أَوْ أَكْثَرُ صِنْوَانٌ. وَالصِّنْوُ الْمِثْلُ، وَمِنْهُ قَوْلُ النَّبِيِّ ﷺ:" عَمُّ الرَّجُلِ صِنْوُ أَبِيهِ". وَلَا فَرْقَ فِيهَا بَيْنَ التَّثْنِيَةِ وَالْجَمْعِ، وَلَا بِالْإِعْرَابِ، فَتُعْرَبُ نُونُ الْجَمْعِ، وَتُكْسَرُ نُونُ التَّثْنِيَةِ، قَالَ الشَّاعِرُ:

Üçüncüsü: Kâfirler -Allah onlara lanet etsin- sonradan meydana gelen her şeyin bir yaratıcı olmaksızın kendiliğinden meydana geldiği görüşüne varmışlar ve bunu ağaçlardan çıkan meyveler hakkında da iddia etmişlerdir. Onların sonradan yaratıldığını kabul etmiş, ancak yaratıcısını inkâr etmişler ve arazları da inkâr etmişlerdir. Bir fırka ise şöyle demiştir: Meyveler bir yaratıcı olmaksızın sonradan meydana gelir; arazlar için ise bir fail kabul etmişlerdir. Sonradan olanın mutlaka bir yaratıcısının bulunması gerektiğinin delili şudur: O bir vakitte meydana gelir, kendi cinsinden olan başka bir şey ise başka bir vakitte meydana gelir. Şayet onun o vakitte meydana gelmesi ona has bir özellikten kaynaklansaydı, kendi cinsinden olan her şeyin de aynı vakitte meydana gelmesi gerekirdi. Kendi vaktine has olması batıl olunca, onun o vakte tahsis edilmesinin onu o vakte tahsis eden bir muhassıs (tahsis edici) sebebiyle olduğu sabit olur. O'nun onu tahsis etmesi olmasaydı, o vakitte meydana gelmesi, ondan önce veya sonra meydana gelmesinden daha evla olmazdı; bu konunun tam açıklaması kelam ilmindedir. Dördüncüsü: Yüce Allah'ın: {(وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنابٍ)} kavli. Hasan, {وَجَنَّاتٍ} şeklinde te harfinin kesresiyle okumuştur; bu: "Ve orada bahçeler kıldı" takdirine göredir ve O'nun: {" وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ"} kavline hamledilmiştir. {كُلِّ} kelimesine hamledilerek: {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ} ve {وَمِنْ جَنَّاتٍ} takdiriyle mecrur olması da caizdir. Diğer kurrâlar ise: "Ve aralarında bahçeler vardır" takdiriyle merfu olarak {جَنَّاتٌ} şeklinde okumuşlardır. {(وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوانٌ وَغَيْرُ صِنْوانٍ)} merfu olarak okunmuştur. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Hafs, {الْجَنَّاتِ} kelimesine atıfla, yani: "Ve yeryüzünde ekinler ve hurmalıklar vardır" takdiriyle [merfu] okumuşlardır. Diğerleri ise {الْأَعْنَابِ} kelimesine atıfla cer ile okumuşlardır; buna göre ekin ve hurmalıklar bahçelerden olmuş olur. {وَجَنَّاتٌ} kelimesinde geçtiği üzere {كُلِّ} kelimesine matuf olması da caizdir. Mücâhid, Sülemî ve başkaları sâd harfinin zammesiyle {صُنْوَانٌ} şeklinde okumuşlardır; diğerleri ise kesre ile okumuşlardır ve ikisi iki ayrı lügattir. Bu ikisi, sinv (صِنْو) kelimesinin çoğuludur; bu da bir tek kökün birleştirdiği ve ondan dallar ayrılarak hurma ağaçları haline gelen iki veya daha fazla hurma ağacıdır; bunun benzeri tekili kınev (قِنْو) olan kınvân (قِنْوَان) kelimesidir. Ebû İshak, Berâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Sinvân, bir arada olan; gayru sinvân ise ayrı ayrı olandır. Nehhâs şöyle demiştir: Lügatte de böyledir; bir hurma ağacında başka bir hurma ağacı veya daha fazlası bulunduğunda ona sinvân denir. Sınv, benzer demektir; Peygamber ﷺ'in: "Kişinin amcası, babasının benzeridir (sınvıdır)" sözü de bundandır. Bunda tesniye ile cemi arasında bir fark yoktur, irap bakımından da cemi nunu iraplanır, tesniye nunu ise kesrelenir. Şair şöyle demiştir:

11052. Metin

الْعِلْمُ وَالْحِلْمُ خُلَّتَا كَرَمٍ ... لِلْمَرْءِ زَيْنٌ إِذَا هُمَا اجْتَمَعَا

İlim ve hilim iki kerem hasletidir ... Bir araya geldiklerinde kişi için bir süstür

11053. Metin

صِنْوَانِ لَا يُسْتَتَمُّ حُسْنُهُمَا ... إِلَّا بِجَمْعِ ذَا وَذَاكَ مَعَا

İki ikiz kardeştirler ki güzellikleri tamamlanmaz ... Ancak bununla ötekinin bir arada toplanmasıyla [tamamlanır]

11054. Metin

الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ) كَصَالِحِ بَنِي آدَمَ وَخَبِيثِهِمْ، أَبُوهُمْ وَاحِدٌ، قَالَهُ النَّحَّاسُ وَالْبُخَارِيُّ. وَقَرَأَ عَاصِمٌ وَابْنُ عَامِرٍ:" يُسْقى " بِالْيَاءِ، أَيْ يُسْقَى ذَلِكَ كُلُّهُ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّاءِ، لِقَوْلِهِ:" جَنَّاتٌ" وَاخْتَارَهُ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ، قال أبو عمرو: والتأنيث أحسن، لقوله: (وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ) وَلَمْ يَقُلْ بَعْضَهُ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَغَيْرُهُمَا" وَيُفَضِّلُ" بالياء ردا على قوله:" يُدَبِّرُ الْأَمْرَ" [الرعد: ٢] و" يُفَصِّلُ" [الرعد: ٢] و" يُغْشِي" [الرعد: ٣] الْبَاقُونَ بِالنُّونِ عَلَى مَعْنَى: وَنَحْنُ نُفَضِّلُ. وَرَوَى جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ لِعَلِيٍّ ﵁:" النَّاسُ مِنْ شَجَرٍ شَتَّى وَأَنَا وَأَنْتَ مِنْ شَجَرَةٍ وَاحِدَةٍ" ثُمَّ قَرَأَ النَّبِيُّ ﷺ" وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ" حَتَّى بَلَغَ قَوْلَهُ:" يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ" وَ" الْأُكُلِ" الثَّمَرُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الْحُلْوَ وَالْحَامِضَ وَالْفَارِسِيَّ «١» وَالدَّقَلَ «٢». وَرُوِيَ مَرْفُوعًا مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قال في قول تَعَالَى:" وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ" قَالَ:" الْفَارِسِيُّ وَالدَّقَلُ وَالْحُلْوُ وَالْحَامِضُ" ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. قَالَ الْحَسَنُ: الْمُرَادُ بِهَذِهِ الْآيَةِ الْمَثَلُ، ضَرَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى لِبَنِي آدَمَ، أَصْلُهُمْ وَاحِدٌ، وَهُمْ مُخْتَلِفُونَ فِي الْخَيْرِ وَالشَّرِّ. وَالْإِيمَانِ وَالْكُفْرِ، كَاخْتِلَافِ الثِّمَارِ الَّتِي تُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Beşincisi: Yüce Allah'ın: {(يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ)} “bir su ile sulanır” kavli. Tıpkı Âdemoğullarının iyisi ve kötüsü gibidir; babaları birdir; bunu Nehhâs ve Buhârî söylemiştir. Âsım ve İbn Âmir, bütün bunlar sulanır anlamında ye harfiyle {يُسْقى} şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise {جَنَّاتٌ} kavlinden ötürü te harfiyle [tüskâ] okumuşlardır; Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyde de bunu tercih etmiştir. Ebû Amr şöyle demiştir: Müennes kılmak daha güzeldir, çünkü O: {(وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ)} “yemişlerinde onların bir kısmını diğerine üstün kılarız” buyurmuş, ba'dahu (bazısını) dememiştir. Hamza, Kisâî ve başkaları: {" يُدَبِّرُ الْأَمْرَ"} [Ra'd: 2], {" يُفَصِّلُ"} [Ra'd: 2] ve {" يُغْشِي"} [Ra'd: 3] kavillerine raci kılarak ye harfiyle {وَيُفَضِّلُ} şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise: "Ve biz üstün kılarız" manasında nun harfiyle okumuşlardır. Câbir b. Abdillâh'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber ﷺ'i, Ali radıyallâhu anh'a şöyle derken işittim: "İnsanlar türlü türlü ağaçlardandır, ben ve sen ise tek bir ağaçtanız." Sonra Peygamber ﷺ: {" وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجاوِراتٌ"} ayetini: {" يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ"} kavline kadar okudu. Ve el-ükül (الْأُكُل), meyve demektir. İbn Abbâs: Tatlı, ekşi, fârisî «١» ve dekel «٢» [türlerini] kastetmektedir, demiştir. Ebû Hüreyre hadisinden merfû olarak rivayet edildiğine göre Resûlullah ﷺ Yüce Allah'ın: {" وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ"} kavli hakkında şöyle buyurmuştur: "Fârisî, dekel, tatlı ve ekşidir"; bunu Sa'lebî zikretmiştir. Hasan şöyle demiştir: Bu ayetten murat bir meseldir; Allah Teâlâ bunu Âdemoğulları için vermiştir: Asılları birdir, fakat tıpkı tek bir su ile sulanan meyvelerin farklılığı gibi hayır ve şerde, iman ve küfürde birbirlerinden farklıdırlar. Şairin şu sözü de bundandır:

11055. Metin

النَّاسُ كَالنَّبْتِ وَالنَّبْتُ أَلْوَانْ ... مِنْهَا شَجَرُ الصندل والكافور والبان

İnsanlar bitki gibidir, bitkiler ise türlü türlüdür ... Onlardan sandal ağacı, kâfur ve bânağacı vardır

11056. Metin

ومنها شجر ينضج طُولَ الدَّهْرِ قَطْرَانْ

Ve onlardan zaman boyunca katran olgunlaştıran ağaç da vardır.

11057. Metin

(إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ) أَيْ لَعَلَامَاتٍ لِمَنْ كَانَ لَهُ قلب يفهم عن الله تعالى.

{(إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ)} “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır”, yani Allah Teâlâ'yı anlayacak bir kalbe sahip kimseler için apaçık işaretler vardır.

11058. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ٥]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 5]

11059. Metin

وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَإِذا كُنَّا تُراباً أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولئِكَ الْأَغْلالُ فِي أَعْناقِهِمْ وَأُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٥)

{وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَإِذا كُنَّا تُراباً أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولئِكَ الْأَغْلالُ فِي أَعْناقِهِمْ وَأُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ هُمْ فِيها خالِدُونَ} “Eğer şaşacaksan, asıl şaşılacak şey onların: 'Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacağız?' demeleridir. İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. Boyunlarında demir halkalar bulunanlar da onlardır. Ve onlar cehennemliktirler; onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” (5)

11060. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ) أَيْ إِنْ تَعْجَبْ يَا مُحَمَّدُ مِنْ تَكْذِيبِهِمْ لَكَ بعد ما كُنْتَ عِنْدَهُمُ الصَّادِقَ الْأَمِينَ فَأَعْجَبُ مِنْهُ تَكْذِيبُهُمْ بِالْبَعْثِ، وَاللَّهُ تَعَالَى لَا يَتَعَجَّبُ، وَلَا يَجُوزُ عَلَيْهِ التَّعَجُّبُ، لِأَنَّهُ تَغَيُّرُ النَّفْسِ بِمَا تَخْفَى أَسْبَابُهُ «١»، وَإِنَّمَا ذَكَرَ ذَلِكَ لِيَتَعَجَّبَ مِنْهُ نَبِيُّهُ وَالْمُؤْمِنُونَ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: أَيْ إِنْ عَجِبْتَ يَا مُحَمَّدُ مِنْ إِنْكَارِهِمُ الْإِعَادَةَ مَعَ إِقْرَارِهِمْ بِأَنِّي خَالِقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالثِّمَارِ الْمُخْتَلِفَةِ مِنَ الْأَرْضِ الْوَاحِدَةِ فَقَوْلُهُمْ عَجَبٌ يَعْجَبُ مِنْهُ الْخَلْقُ، لِأَنَّ الْإِعَادَةَ فِي مَعْنَى الِابْتِدَاءِ. وَقِيلَ: الْآيَةُ فِي مُنْكِرِي الصَّانِعِ، أَيْ إِنْ تَعْجَبْ مِنْ إِنْكَارِهِمُ الصَّانِعَ مَعَ الْأَدِلَّةِ الْوَاضِحَةِ بِأَنَّ الْمُتَغَيِّرَ لَا بُدَّ لَهُ مِنْ مُغَيِّرٍ فَهُوَ مَحَلُّ التَّعَجُّبِ، وَنَظْمُ الْآيَةِ يَدُلُّ عَلَى الْأَوَّلِ وَالثَّانِي، لِقَوْلِهِ: (أَإِذا كُنَّا تُراباً) أَيْ أَنُبْعَثُ إِذَا كُنَّا تُرَابًا؟!. (أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ) وقرى" إِنَّا". وَ (الْأَغْلالُ) جَمْعُ غُلٍّ، وَهُوَ طَوْقٌ تُشَدُّ بِهِ الْيَدُ إِلَى الْعُنُقِ، أَيْ يُغَلُّونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ:" إِذِ الْأَغْلالُ فِي أَعْناقِهِمْ" «٢» [غافر: ٧١] إلى قوله:" ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ" [غافر: ٧٢]. وَقِيلَ: الْأَغْلَالُ أَعْمَالُهُمُ السَّيِّئَةُ الَّتِي هِيَ لَازِمَةٌ لهم.

Yüce Allah'ın: {(وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ)} “Eğer şaşacaksan, asıl şaşılacak şey onların sözleridir” kavli; yani ey Muhammed, onların yanında doğru ve güvenilir biri olduktan sonra seni yalanlamalarına şaşıyorsan, bundan daha şaşırtıcı olanı onların yeniden dirilmeyi yalanlamalarıdır. Allah Teâlâ ise şaşırmaz ve O'nun hakkında şaşırmak caiz değildir; çünkü o, sebepleri gizli kalan şeyden ötürü nefsin değişmesidir «١»; O bunu ancak Peygamberi ve müminler şaşırsın diye zikretmiştir. Mananın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yani ey Muhammed, gökleri, yeri ve tek bir topraktan çıkan farklı meyveleri yaratanın ben olduğumu ikrar etmeleriyle beraber onların yeniden diriltilmeyi inkâr etmelerine şaşarsan, onların sözü mahlukatın şaşıracağı bir acayipliktir; çünkü yeniden yaratmak ilk defa yaratmak gibidir. Ayetin yaratıcıyı inkâr edenler hakkında olduğu da söylenmiştir; yani değişenin mutlaka bir değiştireni olduğuna dair açık delillere rağmen onların Yaratıcı'yı inkâr etmelerine şaşarsan, asıl şaşılacak yer burasıdır. Ayetin nazmı birinciye ve ikinciye delalet etmektedir; nitekim: {(أَإِذا كُنَّا تُراباً)} “Biz toprak olduğumuz zaman mı?”, yani toprak olduğumuzda diriltilecek miyiz?! {(أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ)} “gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” buyurmuştur. "İnnâ" şeklinde de okunmuştur. Ve el-ağlâl (الْأَغْلالُ), gul (غُلّ) kelimesinin çoğuludur; o da elin boyna bağlandığı halkadır (kelepçe/tasma); yani O'nun: {" إِذِ الْأَغْلالُ فِي أَعْناقِهِمْ"} «٢» [Mü'min: 71] kavlinden: {" ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ"} [Mü'min: 72] kavline kadar olan ayetin delaletiyle kıyamet gününde boyunlarına tasmalar vurulacaktır. Ağlâlin, kendilerinden ayrılmayan kötü amelleri olduğu da söylenmiştir.

11061. Metin

[سورة الرعد (١٣): الآيات ٦ الى ٧]

[Ra'd Suresi (13): Âyetler 6-7]

11062. Metin

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ (٦) وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ (٧)

{وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ (٦) وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ (٧)} “Onlar iyilikten önce senden çarçabuk kötülüğü istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret verici cezalar gelip geçmiştir. Şüphesiz senin Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için bağışlama sahibidir ve şüphesiz senin Rabbinin cezası pek çetindir. İnkâr edenler derler ki: 'Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!' Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir yol gösterici vardır.”

11063. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ) أَيْ لِفَرْطِ إِنْكَارِهِمْ وَتَكْذِيبِهِمْ يَطْلُبُونَ الْعَذَابَ، قِيلَ هُوَ قَوْلُهُمْ:" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنا حِجارَةً مِنَ السَّماءِ

Yüce Allah'ın: {(وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ)} “Onlar iyilikten önce senden çarçabuk kötülüğü istiyorlar” kavli; yani aşırı inkâr ve yalanlamalarından ötürü azabı acele istiyorlar; bunun onların: {" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنا حِجارَةً مِنَ السَّماءِ"}

11064. Metin

" «٣» [الأنفال: ٣٢]. قَالَ قَتَادَةُ: طَلَبُوا الْعُقُوبَةَ قَبْلَ الْعَافِيَةِ، وَقَدْ حَكَمَ سُبْحَانَهُ بِتَأْخِيرِ الْعُقُوبَةِ عَنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَقِيلَ:" قَبْلَ الْحَسَنَةِ" أَيْ قَبْلَ الْإِيمَانِ الَّذِي يُرْجَى بِهِ الْأَمَانُ وَالْحَسَنَاتُ. و (الْمَثُلاتُ) العقوبات، الواحدة مثلة. ورى عَنِ الْأَعْمَشِ أَنَّهُ قَرَأَ" الْمُثْلَاتُ" بِضَمِّ الْمِيمِ وإسكان الثاء، وهذا جمع مثلة، ويجوز

”3 [el-Enfâl: 32] sözleri olduğu söylenmiştir. Katâde şöyle demiştir: "Âfiyetten önce cezayı istediler. Oysa Sübhânehu [olan Allah], bu ümmetten cezayı kıyamet gününe ertelemeye hükmetmiştir." {قَبْلَ الْحَسَنَةِ} “İyilikten önce” ifadesinin, "kendisiyle emân ve iyilikler umulan imandan önce" [anlamına geldiği] de söylenmiştir. {الْمَثُلاتُ} ise cezalar demektir; tekili mesule (مثلة)dir. A'meş'ten mîm'in zammesi ve se'nin sükûnu ile {الْمُثْلَاتُ} şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir; bu da müsle (مثلة)nin çoğuludur ve caizdir

11065. Metin

" الْمَثُلاتُ" تُبْدَلُ مِنَ الضَّمَّةِ فَتْحَةٌ لِثِقَلِهَا، وَقِيلَ: يُؤْتَى بِالْفَتْحَةِ عِوَضًا مِنَ الْهَاءِ. وَرُوِيَ عَنِ الْأَعْمَشِ أَنَّهُ قَرَأَ" الْمَثْلَاتُ" بِفَتْحِ الْمِيمِ وَإِسْكَانِ الثَّاءِ، فَهَذَا جَمْعُ مُثْلَةٍ، ثُمَّ حَذَفَ الضَّمَّةَ لِثِقَلِهَا، ذَكَرَهُ جَمِيعَهُ النَّحَّاسُ ﵀. وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجَمَاعَةِ وَاحِدُهُ مَثُلَةٌ، نَحْوَ صَدُقَةٍ [وَصُدْقَةٍ] «١»، وَتَمِيمٌ تَضُمُّ الثَّاءَ وَالْمِيمَ جَمِيعًا، وَاحِدُهَا عَلَى لُغَتِهِمْ مُثْلَةٌ، بِضَمِّ الْمِيمِ وَجَزْمِ الثَّاءِ، مِثْلُ: غُرْفَةٍ وَغُرُفَاتٍ، وَالْفِعْلُ مِنْهُ مَثَلْتُ بِهِ أَمْثُلُ مَثْلًا، بِفَتْحِ الْمِيمِ وَسُكُونِ الثَّاءِ. (وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ) أَيْ لَذُو تَجَاوُزٍ عَنِ الْمُشْرِكِينَ إِذَا آمَنُوا، وَعَنِ الْمُذْنِبِينَ إِذَا تَابُوا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَرْجَى آيَةٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى" وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ". (وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ) إِذَا أَصَرُّوا عَلَى الْكُفْرِ. وَرَوَى حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ زَيْدٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ: وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" لَوْلَا عَفْوُ اللَّهِ وَرَحْمَتُهُ وَتَجَاوُزُهُ لَمَا هَنَأَ أحد عَيْشٌ وَلَوْلَا عِقَابُهُ وَوَعِيدُهُ وَعَذَابُهُ لَاتَّكَلَ كُلُّ أحد". قوله تعالى: (وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا) أَيْ هَلَّا (أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ). لَمَّا اقْتَرَحُوا الْآيَاتِ وَطَلَبُوهَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِنَبِيِّهِ ﷺ: (إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ) أَيْ مُعَلِّمٌ. (وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ) أَيْ نَبِيٌّ يَدْعُوهُمْ إِلَى اللَّهِ. وَقِيلَ: الْهَادِي اللَّهُ، أَيْ عَلَيْكَ الْإِنْذَارُ، وَاللَّهُ هَادِي كُلِّ قَوْمٍ إن أراد هدايتهم.

{الْمَثُلاتُ} ağır geldiği için zamme yerine fetha getirilir; fethanın hâ (te-i te'nis) yerine getirildiği de söylenmiştir. A'meş'ten mîm'in fethası ve se'nin sükûnu ile {الْمَثْلَاتُ} şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir; bu da müsle (مُثْلَة)nin çoğuludur, sonra ağırlığından ötürü zamme hazfedilmiştir; bunların tamamını Nehhâs rahimehullâh zikretmiştir. Çoğunluğun kıraatine göre tekili, saduka [ve sudka] «١» gibi mesule (مَثُلَة)dir. Temîm kabilesi hem se'yi hem de mîm'i zammeler; onların lehçesine göre tekili gurfe ve gurufât gibi mîm'in zammesi ve se'nin cezmiyle müsle (مُثْلَة)dir. Ondan türeyen fiil ise mîm'in fethası ve se'nin sükûnu ile meseltü bihî emsülü meslen (مَثَلْتُ بِهِ أَمْثُلُ مَثْلًا) şeklindedir. {(وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ)} “Şüphesiz senin Rabbin bağışlama sahibidir”, yani iman ettiklerinde müşrikleri, tövbe ettiklerinde de günahkârları bağışlayıcıdır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın Kitabı'ndaki en ümit verici ayet: {" وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ"} “Şüphesiz senin Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için bağışlama sahibidir” ayetidir. {(وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ)} “ve şüphesiz senin Rabbinin cezası pek çetindir”, küfürde ısrar ettikleri takdirde. Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd'den, o da Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: {" وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقابِ"} ayeti indiğinde Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu: "Allah'ın affı, rahmeti ve bağışlaması olmasaydı kimsenin hayatı tat vermezdi; O'nun cezası, tehdidi ve azabı olmasaydı da herkes [amelsizliğe] güvenir dayanırdı." Yüce Allah'ın: {(وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا)} “İnkâr edenler derler ki: ... ya!”, yani niçin {(أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ)} “ona Rabbinden bir ayet indirilmedi?” kavli. Onlar ayetler teklif edip bunları istediklerinde Allah Teâlâ Peygamberi ﷺ'e şöyle buyurdu: {(إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ)} “Sen ancak bir uyarıcısın”, yani bir öğreticisin. {(وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ)} “ve her topluluk için bir yol gösterici vardır”, yani onları Allah'a davet eden bir peygamber vardır. Hâdînin Allah olduğu da söylenmiştir; yani uyarmak senin vazifendir, hidayetlerini dilerse her topluluğun hidayet edicisi Allah'tır.

11066. Metin

[سورة الرعد (١٣): الآيات ٨ الى ٩]

[Ra'd Suresi (13): Âyetler 8-9]

11067. Metin

اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثى وَما تَغِيضُ الْأَرْحامُ وَما تَزْدادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدارٍ (٨) عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعالِ (٩)

{اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثى وَما تَغِيضُ الْأَرْحامُ وَما تَزْدادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدارٍ (٨) عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعالِ (٩)} “Allah her dişinin ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir. Gaybı da görünen âlemi de bilendir; büyüktür, yücedir.”

11068. Metin

فِيهِ ثَمَانُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثى) أَيْ مِنْ ذِكْرِ وَأُنْثَى، صَبِيحٍ وَقَبِيحٍ، صَالِحٍ وَطَالِحٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ" الْأَنْعَامِ" «٢» أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ مُنْفَرِدٌ بِعِلْمِ الْغَيْبِ وحده

Bunda sekiz mesele vardır1: Birincisi: Yüce Allah'ın: {(اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثى)} “Allah her dişinin ne taşıdığını bilir” buyruğudur. Yani erkek mi dişi mi, güzel mi çirkin mi, salih mi fasık mı [olduğunu bilir]. Allah Subhânehu'nun gayb ilmini bilmede tek ve benzersiz olduğu hususu daha önce el-En'âm Sûresi'nde2 geçmişti;

11069. Metin

لَا شَرِيكَ لَهُ، وَذَكَرْنَا هُنَاكَ حَدِيثَ الْبُخَارِيِّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" مَفَاتِيحُ الْغَيْبِ خَمْسٌ" الْحَدِيثَ. وَفِيهِ" لَا يَعْلَمُ مَا تَغِيضُ الْأَرْحَامُ إِلَّا اللَّهُ". واختلف العلماء في تأويل قول: (وَما تَغِيضُ الْأَرْحامُ وَما تَزْدادُ) فَقَالَ قَتَادَةُ: الْمَعْنَى مَا تَسْقُطُ قَبْلَ التِّسْعَةِ الْأَشْهُرِ، وَمَا تَزْدَادُ فَوْقَ التِّسْعَةِ، وَكَذَلِكَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: إِذَا حَاضَتِ الْمَرْأَةُ فِي حَمْلِهَا كَانَ ذَلِكَ نُقْصَانًا فِي وَلَدِهَا، فَإِنْ زَادَتْ عَلَى التِّسْعَةِ كَانَ تَمَامًا لِمَا نَقَصَ، وَعَنْهُ: الْغَيْضُ مَا تُنْقِصُهُ الْأَرْحَامُ مِنَ الدَّمِ، وَالزِّيَادَةُ ما تزداد منه. وقيل: الغيض والزياد. يَرْجِعَانِ إِلَى الْوَلَدِ، كَنُقْصَانِ إِصْبَعٍ أَوْ غَيْرِهَا، وَزِيَادَةِ إِصْبَعٍ أَوْ غَيْرِهَا. وَقِيلَ: الْغَيْضُ انْقِطَاعُ دَمِ الْحَيْضِ." وَما تَزْدادُ" بِدَمِ النِّفَاسِ بَعْدَ الْوَضْعِ. الثَّانِيَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْحَامِلَ تَحِيضُ، وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ. وَقَالَ عَطَاءٌ وَالشَّعْبِيُّ وَغَيْرُهُمَا: لَا تَحِيضُ، وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ، وَدَلِيلُهُ الْآيَةُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي تَأْوِيلِهَا: إِنَّهُ حَيْضُ الْحَبَالَى، وَكَذَلِكَ رُوِيَ عَنْ عِكْرِمَةَ وَمُجَاهِدٍ، وَهُوَ قَوْلُ عَائِشَةَ، وَأَنَّهَا كَانَتْ تُفْتِي النِّسَاءَ الْحَوَامِلَ إِذَا حِضْنَ أَنْ يَتْرُكْنَ الصَّلَاةَ، وَالصَّحَابَةُ إِذْ ذَاكَ مُتَوَافِرُونَ، وَلَمْ يُنْكِرْ مِنْهُمْ أَحَدٌ عَلَيْهَا، فَصَارَ كَالْإِجْمَاعِ، قَالَهُ «١» ابْنُ الْقَصَّارِ. وَذُكِرَ أَنَّ رَجُلَيْنِ تَنَازَعَا وَلَدًا، فَتَرَافَعَا إِلَى عُمَرَ ﵁ فَعَرَضَهُ عَلَى الْقَافَةِ، فَأَلْحَقَهُ الْقَافَةُ بِهِمَا، فَعَلَاهُ عُمَرُ بِالدِّرَّةِ، وَسَأَلَ نِسْوَةً مِنْ قُرَيْشٍ فَقَالَ: انْظُرْنَ مَا شَأْنُ هَذَا الْوَلَدِ؟ فَقُلْنَ: إِنَّ الْأَوَّلَ خَلَا بِهَا وَخَلَّاهَا، فَحَاضَتْ عَلَى الْحَمْلِ، فَظَنَّتْ أَنَّ عِدَّتَهَا انْقَضَتْ، فَدَخَلَ بِهَا الثَّانِي، فَانْتَعَشَ الْوَلَدُ بِمَاءِ الثَّانِي، فَقَالَ عُمَرُ: اللَّهُ أَكْبَرُ! وَأَلْحَقَهُ بِالْأَوَّلِ، وَلَمْ يَقُلْ إِنَّ الْحَامِلَ لَا تَحِيضُ، وَلَا قَالَ ذَلِكَ أَحَدٌ مِنَ الصَّحَابَةِ، فَدَلَّ أَنَّهُ إِجْمَاعٌ، والله أعلم. احتج المخالف بأن قال لو كان الْحَامِلُ تَحِيضُ، وَكَانَ مَا تَرَاهُ الْمَرْأَةُ مِنَ الدَّمِ حَيْضًا لَمَا صَحَّ اسْتِبْرَاءُ الْأَمَةِ بِحَيْضٍ، وَهُوَ إِجْمَاعٌ. وَرُوِيَ عَنْ مَالِكٍ فِي كِتَابِ مُحَمَّدٍ مَا يَقْتَضِي أَنَّهُ لَيْسَ بِحَيْضٍ. الثَّالِثَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْحَامِلَ قَدْ تَضَعُ حَمْلَهَا لِأَقَلِّ مِنْ تِسْعَةِ أَشْهُرٍ وَأَكْثَرَ، وَأَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ أَقَلَّ الْحَمْلِ سِتَّةُ أَشْهُرٍ، وَأَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ بْنَ مَرْوَانَ ولد لستة أشهر.

[ve O'nun] hiçbir ortağının bulunmadığı [geçmişti]. Orada Buhârî'nin İbn Ömer'den naklettiği Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Gaybın anahtarları beştir...» hadisini zikretmiştik. Bu hadiste: «Rahimlerin neyi eksilttiğini ancak Allah bilir» ifadesi de yer almaktadır. Âlimler: {(وَما تَغِيضُ الْأَرْحامُ وَما تَزْدادُ)} “Rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığı” kavlinin tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Katâde: "Bunun anlamı, [vaktinden önce] dokuz aydan az bir sürede düşürdükleri ve dokuz ayın üzerine artırdıkları [süre]dir" demiştir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir: "Kadın hamileyken hayız görürse bu, çocuğunda bir noksanlık olur; şayet dokuz ayın üzerine çıkarsa bu, noksan olanı tamamlar." Yine Mücâhid'den şöyle rivayet edilmiştir: "Gayz (eksiltme), rahimlerin kandan eksilttiği; ziyade (artırma) ise ondan artırdığıdır." Gayz ve ziyadenin çocuğa yönelik olduğu da söylenmiştir; parmağın veya başka bir uzvun noksan olması yahut bir parmak veya başka bir uzvun fazla olması gibi. Şöyle de denilmiştir: Gayz, hayız kanının kesilmesidir; {وَما تَزْدادُ} "ve neyi artırdığı" ise doğumdan sonra gelen nifas kanıdır. İkincisi: Bu ayette, hamile kadının da hayız görebileceğine dair bir delil vardır. Mâlik'in ve iki kavlinden birinde Şâfiî'nin mezhebi budur. Atâ, Şa'bî ve başkaları ise: "Hamile kadın hayız görmez" demişlerdir; Ebû Hanîfe de bu görüştedir ve onun delili de bu ayettir. İbn Abbâs ayetin tevilinde şöyle demiştir: "Bu, hamile kadınların hayzıdır." Aynı görüş İkrime ve Mücâhid'den de rivayet edilmiştir. Bu, Âişe'nin de kavlidir; nitekim o, hamile kadınlar hayız gördüklerinde namazı bırakmaları yönünde fetva verirdi. O sırada sahabe pek çoktu ve onlardan hiçbiri Âişe'ye itiraz etmedi; dolayısıyla bu durum icmâ gibi oldu. Bunu İbnü'l-Kassâr söylemiştir.1 Rivayet edildiğine göre iki adam bir çocuk hakkında ihtilafa düştüler ve davalarını Ömer radıyallâhu anh'a götürdüler. Ömer çocuğu kâfeye (soy uzmanlarına) gösterdi. Kâfe çocuğu her ikisine birden nispet etti. Bunun üzerine Ömer kamçısını kaldırdı ve Kureyş'ten kadınlara sorup: "Bu çocuğun durumuna bir bakın!" dedi. Kadınlar: "Birincisi kadınla baş başa kaldı ve sonra onu bıraktı; kadın hamile iken hayız gördü, iddetinin bittiğini zannetti ve ikinci adam onunla gerdeğe girdi; böylece çocuk ikinci adamın menisiyle canlandı" dediler. Bunun üzerine Ömer: "Allahu ekber!" dedi ve çocuğu birinci adama nispet etti; "Hamile kadın hayız görmez" demedi, sahâbeden hiç kimse de bunu söylemedi. Bu da bunun icmâ olduğuna delalet eder. En doğrusunu Allah bilir. Karşı görüşte olanlar ise şöyle delil getirmişlerdir: Şayet hamile kadın hayız görseydi ve kadının gördüğü bu kan hayız olsaydı, cariyenin rahminin boş olduğunu anlamak (istibrâ) bir hayızla sahih olmazdı; oysa bu icmâ ile sabittir. Mâlik'ten de Kitâbu Muhammed'de bunun hayız olmadığını gerektiren bir görüş rivayet edilmiştir. Üçüncüsü: Bu ayette, hamile kadının çocuğunu dokuz aydan daha az veya daha fazla bir sürede doğurabileceğine dair delil vardır. Âlimler hamileliğin en az süresinin altı ay olduğu ve Abdülmelik b. Mervân'ın altı aylıkken doğduğu hususunda icmâ etmişlerdir.

11070. Metin

الرَّابِعَةُ- وَهَذِهِ السِّتَّةُ الْأَشْهُرُ هِيَ بِالْأَهِلَّةِ كَسَائِرِ أَشْهُرِ الشَّرِيعَةِ، وَلِذَلِكَ قَدْ رُوِيَ فِي الْمَذْهَبِ عَنْ بَعْضِ أَصْحَابِ مَالِكٍ، وَأَظُنُّهُ فِي كِتَابِ ابْنِ حَارِثٍ أَنَّهُ إِنْ نَقَصَ عَنِ الْأَشْهُرِ السِّتَّةِ ثَلَاثَةُ أَيَّامٍ فَإِنَّ الْوَلَدَ يَلْحَقُ لِعِلَّةِ نَقْصِ الْأَشْهُرِ وَزِيَادَتِهَا، حَكَاهُ ابْنُ عَطِيَّةَ. الْخَامِسَةُ- وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي أَكْثَرِ الْحَمْلِ، فَرَوَى ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ جَمِيلَةَ بِنْتِ سَعْدٍ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: يَكُونُ الْحَمْلُ أَكْثَرَ مِنْ سَنَتَيْنِ قَدْرَ مَا يَتَحَوَّلُ ظِلُّ الْمِغْزَلِ، ذَكَرَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ. وَقَالَتْ جَمِيلَةُ بِنْتُ سَعْدٍ- أُخْتُ عُبَيْدِ بْنِ سَعْدٍ، وَعَنِ اللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ-: إِنَّ أَكْثَرَهُ ثَلَاثُ سِنِينَ. وَعَنِ الشَّافِعِيِّ أَرْبَعُ سِنِينَ، وَرُوِيَ عَنْ مَالِكٍ فِي إِحْدَى رِوَايَتَيْهِ، وَالْمَشْهُورُ عَنْهُ خَمْسُ سِنِينَ، وَرُوِيَ عَنْهُ لَا حَدَّ لَهُ، وَلَوْ زَادَ عَلَى الْعَشَرَةِ الْأَعْوَامِ، وَهِيَ الرِّوَايَةُ الثَّالِثَةُ عَنْهُ. وَعَنِ الزُّهْرِيِّ سِتٌّ وَسَبْعٌ. قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَمِنَ الصَّحَابَةِ مَنْ يَجْعَلُهُ إِلَى سَبْعٍ، وَالشَّافِعِيُّ: مُدَّةُ الْغَايَةِ مِنْهَا أَرْبَعُ سِنِينَ. وَالْكُوفِيُّونَ يَقُولُونَ: سَنَتَانِ لَا غَيْرَ. وَمُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْحَكَمِ يَقُولُ: سَنَةٌ لَا أَكْثَرَ. وَدَاوُدُ يَقُولُ: تِسْعَةُ أَشْهُرٍ، لَا يَكُونُ عِنْدَهُ حَمْلٌ أَكْثَرَ مِنْهَا. قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَهَذِهِ مَسْأَلَةٌ لَا أَصْلَ لَهَا إِلَّا الِاجْتِهَادُ، وَالرَّدُّ إِلَى مَا عُرِفَ مِنْ أَمْرِ النِّسَاءِ وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ. رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ الْوَلِيدِ بْنِ مُسْلِمٍ قَالَ: قُلْتُ لمالك ابن أَنَسٍ إِنِّي حُدِّثْتُ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا قَالَتْ: لَا تَزِيدُ الْمَرْأَةُ فِي حَمْلِهَا عَلَى سَنَتَيْنِ قَدْرَ ظِلِّ الْمِغْزَلِ، فَقَالَ: سُبْحَانَ اللَّهِ! مَنْ يَقُولُ هَذَا؟! هَذِهِ جَارَتُنَا امْرَأَةُ مُحَمَّدِ بْنِ عَجْلَانَ، تَحْمِلُ وَتَضَعُ فِي أَرْبَعِ سِنِينَ، امْرَأَةُ صِدْقٍ، وَزَوْجُهَا رَجُلُ صِدْقٍ، حَمَلَتْ ثَلَاثَةَ أَبْطُنٍ فِي اثْنَتَيْ عَشْرَةَ سَنَةٍ، تَحْمِلُ كُلَّ بَطْنٍ أربع سنين. وذكره عن «١» المبارك ابن مُجَاهِدٍ قَالَ: مَشْهُورٌ عِنْدَنَا كَانَتِ امْرَأَةُ مُحَمَّدِ ابن عَجْلَانَ تَحْمِلُ وَتَضَعُ فِي أَرْبَعِ سِنِينَ، وَكَانَتْ تُسَمَّى حَامِلَةُ الْفِيلِ. وَرَوَى أَيْضًا قَالَ: بَيْنَمَا مَالِكُ بْنُ دِينَارٍ يَوْمًا جَالِسٌ إِذْ جَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ: يَا أَبَا يَحْيَى! ادْعُ لِامْرَأَةٍ حُبْلَى مُنْذُ أَرْبَعِ سِنِينَ قَدْ أَصْبَحَتْ فِي كَرْبٍ شَدِيدٍ، فَغَضِبَ مَالِكٌ وَأَطْبَقَ الْمُصْحَفَ ثُمَّ قَالَ: مَا يَرَى هَؤُلَاءِ الْقَوْمُ إِلَّا أَنَّا أَنْبِيَاءُ! ثُمَّ قَرَأَ، ثُمَّ دَعَا، ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ هَذِهِ الْمَرْأَةُ إِنْ كَانَ فِي بَطْنِهَا رِيحٌ فَأَخْرِجْهُ عَنْهَا السَّاعَةَ، وَإِنْ كَانَ فِي بَطْنِهَا جَارِيَةً فَأَبْدِلْهَا [بِهَا] «٢» غُلَامًا، فَإِنَّكَ تَمْحُو ما تشاء وتثبت، وعندك

Dördüncüsü: Bu altı ay, şeriatın diğer ayları gibi hilallere (kamerî aylara) göredir. Bu sebeple mezhepte Mâlik’in bazı talebelerinden –zannedersem İbn Hâris’in kitabındadır– altı aydan üç gün eksik olsa bile ayların eksilip artması gerekçesiyle çocuğun [nesebinin babaya] bağlanacağı rivayet edilmiştir; bunu İbn Atiyye nakletmiştir. Beşincisi: Âlimler hamileliğin azami süresi hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Cüreyc, Cemîle bint Sa‘d’dan, o da Âişe’den [radıyallâhu anhâ] şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hamilelik iki yıldan fazla olsa bile ancak bir iğin gölgesinin yer değiştirmesi kadar [fazla] olur.» Bunu Dârekutnî zikretmiştir. Ubeyd b. Sa‘d’ın kız kardeşi Cemîle bint Sa‘d ve Leys b. Sa‘d’dan rivayet edildiğine göre ise hamileliğin azami süresi üç yıldır. Şâfiî’den dört yıl olduğu nakledilmiştir; Mâlik’ten gelen iki rivayetten birinde de böyledir. Mâlik’ten meşhur olan rivayet ise beş yıldır. Ondan bir sınırının olmadığı, on yılı aşsa bile [mümkün olabileceği] şeklinde üçüncü bir rivayet de nakledilmiştir. Zührî’den altı ve yedi yıl rivayet edilmiştir. Ebû Ömer şöyle demiştir: Sahabeden hamilelik süresini yedi yıla kadar kabul edenler vardır. Şâfiî’ye göre ise bunun nihai sınırı dört yıldır. Kûfeliler: «Sadece iki yıldır, başkası olamaz» derler. Muhammed b. Abdi’l-Hakem: «En çok bir yıldır» der. Dâvûd ise: «Dokuz aydır, ona göre bundan daha uzun bir hamilelik olamaz» der. Ebû Ömer şöyle demiştir: Bu mesele, ictihaddan ve kadınların hallerinden bilinen durumlara başvurmaktan başka bir dayanağı olmayan bir meseledir. Tevfik Allah’tandır. Dârekutnî, Velîd b. Müslim’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Mâlik b. Enes’e: «Bana Âişe’den, kadının hamileliğinin iki yılı bir iğin gölgesi kadar bile aşmayacağını söylediği rivayet edildi» dedim. Bunun üzerine Mâlik: «Sübhânallah! Bunu kim söylüyor?! İşte komşumuz Muhammed b. Aclân’ın karısı; dört yılda hamile kalıp doğum yapar. Kendisi doğru sözlü bir kadın, kocası da doğru sözlü bir adamdır. On iki yılda üç batın doğum yaptı; her batında dört yıl hamile kaldı» dedi. Bunu el-Mübârek b. Mücâhid’den 1 de nakletmiştir: «Bizim yanımızda meşhurdur ki Muhammed b. Aclân’ın karısı dört yılda hamile kalıp doğum yapardı ve kendisine

11071. Metin

أُمُّ الْكِتَابِ، وَرَفَعَ مَالِكٌ يَدَهُ، وَرَفَعَ النَّاسُ أَيْدِيَهُمْ، وَجَاءَ الرَّسُولُ إِلَى الرَّجُلِ فَقَالَ: أَدْرِكِ امْرَأَتَكَ، فَذَهَبَ الرَّجُلُ، فَمَا حَطَّ مَالِكٌ يَدَهُ حَتَّى طَلَعَ الرَّجُلُ مِنْ بَابِ الْمَسْجِدِ عَلَى رَقَبَتِهِ غُلَامٌ جَعْدٌ قَطَطٌ «١»، ابْنُ أَرْبَعِ سِنِينَ، قَدِ اسْتَوَتْ أَسْنَانُهُ، مَا قُطِعَتْ سِرَارُهُ «٢»، وَرُوِيَ أَيْضًا أَنَّ رَجُلًا جَاءَ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ! إِنِّي غِبْتُ عَنِ امْرَأَتِي سَنَتَيْنِ فَجِئْتُ وَهِيَ حُبْلَى، فَشَاوَرَ عُمَرُ النَّاسَ فِي رَجْمِهَا، فَقَالَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ! إِنْ كَانَ لَكَ عَلَيْهَا سَبِيلٌ فَلَيْسَ لَكَ عَلَى مَا فِي بَطْنِهَا سَبِيلٌ، فَاتْرُكْهَا حَتَّى تَضَعَ، فَتَرَكَهَا، فَوَضَعَتْ غُلَامًا قَدْ خَرَجَتْ ثَنِيَّتَاهُ، فَعَرَفَ الرَّجُلُ الشَّبَهَ فَقَالَ: ابْنِي وَرَبِّ الْكَعْبَةِ!، فَقَالَ عُمَرُ: عَجَزَتِ النِّسَاءُ أَنْ يَلِدْنَ مِثْلَ مُعَاذٍ، لَوْلَا مُعَاذٌ لَهَلَكَ عُمَرُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: وَضَعْتِنِي أُمِّي وَقَدْ حَمَلَتْ بِي فِي بَطْنِهَا سَنَتَيْنِ، فَوَلَدَتْنِي وَقَدْ خَرَجَتْ سِنِّي. وَيُذْكَرُ عَنْ مَالِكٍ أَنَّهُ حُمِلَ بِهِ فِي بَطْنِ أُمِّهِ سَنَتَيْنِ، وَقِيلَ: ثَلَاثَ سِنِينَ. وَيُقَالُ: إِنَّ مُحَمَّدَ بْنَ عَجْلَانَ مَكَثَ فِي بَطْنِ أُمِّهِ ثَلَاثَ سِنِينَ، فَمَاتَتْ بِهِ وَهُوَ يَضْطَرِبُ اضْطِرَابًا شَدِيدًا، فَشُقَّ بَطْنُهَا وَأُخْرِجَ وَقَدْ نَبَتَتْ أَسْنَانُهُ. وَقَالَ حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ: إِنَّمَا سُمِّيَ هَرِمُ بْنُ حَيَّانَ هَرِمًا لِأَنَّهُ بَقِيَ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعَ سِنِينَ. وَذَكَرَ الْغَزْنَوِيُّ أَنَّ الضَّحَّاكَ وُلِدَ لِسَنَتَيْنِ، وَقَدْ طَلَعَتْ سنه فسمي ضحاكا. عَبَّادُ بْنُ الْعَوَامِّ: وَلَدَتْ جَارَةٌ لَنَا لِأَرْبَعِ سِنِينَ غُلَامًا شَعْرُهُ إِلَى مَنْكِبَيْهِ، فَمَرَّ بِهِ طَيْرٌ فَقَالَ: كَشَّ. السَّادِسَةُ- قَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: أَقَلُّ الْحَيْضِ وَالنِّفَاسِ وَأَكْثَرُهُ وَأَقَلُّ الْحَمْلِ وَأَكْثَرُهُ مَأْخُوذٌ مِنْ طَرِيقِ الِاجْتِهَادِ، لِأَنَّ عِلْمَ ذَلِكَ اسْتَأْثَرَ اللَّهُ بِهِ، فَلَا يَجُوزُ أَنْ يحكم في شي مِنْهُ إِلَّا بِقَدْرِ مَا أَظْهَرُهُ لَنَا، وَوُجِدَ ظَاهِرًا فِي النِّسَاءِ نَادِرًا أَوْ مُعْتَادًا، وَلَمَّا وَجَدْنَا امْرَأَةً قَدْ حَمَلَتْ أَرْبَعَ سِنِينَ وَخَمْسَ سِنِينَ حَكَمْنَا بِذَلِكَ، وَالنِّفَاسُ وَالْحَيْضُ لَمَّا لَمْ نَجِدْ فِيهِ أَمْرًا مُسْتَقْرَأً رَجَعْنَا فِيهِ إِلَى مَا يُوجَدُ فِي النَّادِرِ مِنْهُنَّ «٣». السَّابِعَةُ- قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: نَقَلَ بَعْضُ الْمُتَسَاهِلِينَ مِنَ الْمَالِكِيِّينَ أَنَّ أَكْثَرَ الْحَمْلِ تِسْعَةُ أَشْهُرٍ، وَهَذَا مَا لم ينطق به قط إلا هالكي، وَهُمُ الطَّبَائِعِيُّونَ الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّ مُدَبِّرَ الْحَمْلِ

Ümmü'l-Kitâb [Fâtiha okundu], Mâlik elini kaldırdı, insanlar da ellerini kaldırdılar [dua ettiler]. Elçi adama gelip: "Hanımına yetiş!" dedi. Adam gitti; Mâlik henüz elini indirmemişti ki adam mescidin kapısından boynunda son derece kıvırcık saçlı1, dört yaşında, dişleri tamamlanmış, göbek bağı [henüz] kesilmemiş2 bir erkek çocukla çıkageldi. Yine rivayet edildiğine göre bir adam Ömer b. el-Hattâb'a gelip: "Ey Müminlerin Emîri! Ben hanımımdan iki yıl boyunca uzak kaldım, geri döndüğümde ise hamileydi" dedi. Ömer kadının recmedilmesi hususunda insanlarla istişare etti. Bunun üzerine Muâz b. Cebel: "Ey Müminlerin Emîri! Şayet senin kadın üzerinde bir yetkin/ceza hakkın varsa da karnındakine karşı bir yetkin yoktur; onu doğuruncaya kadar bırak" dedi. Ömer de onu bıraktı. Kadın, ön dişleri çıkmış bir erkek çocuk doğurdu. Adam [çocuktaki] benzerliği görünce: "Kâbe'nin Rabbine yemin olsun ki bu benim oğlum!" dedi. Bunun üzerine Ömer: "Kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan âcizdir! Şayet Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu" dedi. Dahhâk şöyle demiştir: "Annem bana hamile iken karnında iki yıl taşıdı; beni doğurduğunda dişim çıkmıştı." Mâlik hakkında da annesinin karnında iki yıl, bir rivayete göre de üç yıl taşındığı zikredilir. Muhammed b. Aclân'ın annesinin karnında üç yıl kaldığı, karnında şiddetle çırpınırken kadının vefat ettiği, bunun üzerine karnı yarılarak dişleri çıkmış halde çıkarıldığı söylenir. Hammâd b. Seleme şöyle demiştir: "Herim b. Hayyân'a 'Herim' (yaşlı) adının verilmesi, annesinin karnında dört yıl kalmasındandır." Gaznevî ise Dahhâk'ın iki yılda doğduğunu ve dişi çıkmış olduğu için kendisine Dahhâk (gülen) adı verildiğini zikretmiştir. Abbâd b. el-Avvâm [şöyle demiştir]: "Bir komşumuz dört yıl sonra saçları omuzlarına kadar inen bir erkek çocuk doğurdu. [Çocuğun] yanından bir kuş geçince: 'Kışş!' dedi." Altıncısı: İbn Huveyzimendâd şöyle demiştir: "Hayız ve nifasın en azı ile en çoğu, hamileliğin de en azı ile en çoğu içtihat yoluyla elde edilir. Çünkü bunun bilgisine yalnızca Allah sahiptir. Dolayısıyla bu hususlardan herhangi biri hakkında ancak O'nun bize gösterdiği ve kadınlarda nadiren veya mutat olarak açıkça görülen miktar kadarıyla hüküm vermek caiz olur. Bir kadının dört yıl ve beş yıl hamile kaldığını gördüğümüzde buna hükmettik. Nifas ve hayız hususunda ise kapsayıcı/kesin bir kural tespit edemediğimizde, kadınlarda nadir de olsa görülen durumlara başvurduk."3 Yedincisi: İbnu'l-Arabî şöyle demiştir: "Mâlikîlerden gevşek davranan bazı kimseler, hamileliğin azamisinin dokuz ay olduğunu nakletmişlerdir. Bunu da sadece helake uğramış kimseler söylemiştir; onlar da hamileliğin

11072. Metin

فِي الرَّحِمِ الْكَوَاكِبُ السَّبْعَةُ، تَأْخُذُهُ شَهْرًا شَهْرًا، وَيَكُونُ الشَّهْرُ الرَّابِعُ مِنْهَا لِلشَّمْسِ، وَلِذَلِكَ يَتَحَرَّكُ وَيَضْطَرِبُ، وَإِذَا تَكَامَلَ التَّدَاوُلُ فِي السَّبْعَةِ الْأَشْهُرِ بَيْنَ الْكَوَاكِبِ السَّبْعَةِ عَادَ فِي الشَّهْرِ الثَّامِنِ إِلَى زُحَلَ، فَيُبْقِلُهُ بِبَرْدِهِ، فَيَا لَيْتَنِي تَمَكَّنْتُ مِنْ مُنَاظَرَتِهِمْ أَوْ مُقَاتَلَتِهِمْ! مَا بَالُ الْمَرْجِعِ بَعْدَ تَمَامِ الدَّوْرِ يَكُونُ إِلَى زُحَلَ دُونَ غَيْرِهِ؟ اللَّهُ أَخْبَرَكُمْ بِهَذَا أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ؟! وَإِذَا جَازَ أَنْ يَعُودَ إِلَى اثْنَيْنِ مِنْهَا لِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَعُودَ التَّدْبِيرُ إِلَى ثَلَاثٍ أَوْ أَرْبَعٍ، أَوْ يَعُودُ إِلَى جَمِيعِهَا مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا؟! مَا هَذَا التَّحَكُّمُ بِالظُّنُونِ الْبَاطِلَةِ عَلَى الْأُمُورِ الْبَاطِنَةِ!. الثَّامِنَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدارٍ) يَعْنِي مِنَ النُّقْصَانِ وَالزِّيَادَةِ. وَيُقَالُ:" بِمِقْدارٍ" قَدْرِ خُرُوجِ الْوَلَدِ من بطن أمه، وقد مُكْثِهِ فِي بَطْنِهَا إِلَى خُرُوجِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: فِي الرِّزْقِ وَالْأَجَلِ. وَالْمِقْدَارُ الْقَدْرُ، وَعُمُومُ الْآيَةِ يَتَنَاوَلُ كُلَّ ذَلِكَ، وَاللَّهُ سُبْحَانَهُ أَعْلَمُ. قُلْتُ: هَذِهِ الْآيَةُ تَمَدَّحَ اللَّهُ ﷾ بِهَا بِأَنَّهُ (عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ) أَيْ هُوَ عَالِمٌ بِمَا غَابَ عَنِ الْخَلْقِ، وَبِمَا شَهِدُوهُ. فَالْغَيْبُ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الْغَائِبِ. وَالشَّهَادَةُ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الشَّاهِدِ، فَنَبَّهَ سُبْحَانَهُ عَلَى انْفِرَادِهِ بِعِلْمِ الْغَيْبِ، وَالْإِحَاطَةِ بِالْبَاطِنِ الَّذِي يَخْفَى عَلَى الْخَلْقِ، فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُشَارِكَهُ فِي ذَلِكَ أَحَدٌ، فَأَمَّا أَهْلُ الطِّبِّ الَّذِينَ يَسْتَدِلُّونَ بِالْأَمَارَاتِ وَالْعَلَامَاتِ فَإِنْ قَطَعُوا بِذَلِكَ فَهُوَ كُفْرٌ، وَإِنْ قَالُوا إِنَّهَا تَجْرِبَةٌ تُرِكُوا وَمَا هُمْ عَلَيْهِ، وَلَمْ يَقْدَحْ ذَلِكَ فِي الْمَمْدُوحِ، فَإِنَّ الْعَادَةَ يَجُوزُ انْكِسَارُهَا، وَالْعِلْمُ لَا يَجُوزُ تَبَدُّلُهُ. وَ (الْكَبِيرُ) الَّذِي كُلُّ شي دُونَهُ. (الْمُتَعالِ) عَمَّا يَقُولُ الْمُشْرِكُونَ، الْمُسْتَعْلِي عَلَى كل شي بِقُدْرَتِهِ وَقَهْرِهِ، وَقَدْ ذَكَرْنَاهُمَا فِي شَرْحِ الْأَسْمَاءِ مستوفى، والحمد لله.

yedi gezegenin idare ettiğini, onu ay ay devraldığını, dördüncü ayın güneşe ait olduğunu ve bu yüzden hareket edip kımıldadığını, yedi ayda yedi gezegen arasındaki devir tamamlanınca sekizinci ayda tekrar Zuhal'e döndüğünü ve onun soğukluğuyla cenini dondurup öldürdüğünü iddia eden tabiatçılardır. Keşke onlarla münazara etmeye veya onlarla savaşmaya muktedir olabilseydim! Devir tamamlandıktan sonra dönüşün başkasına değil de Zuhal'e olmasının sebebi nedir? Allah mı size bunu bildirdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?! Gezegenlerden ikisine dönmesi caiz olduğuna göre bu idarenin üçüne veya dördüne dönmesi yahut hepsine iki veya üç kez dönmesi niçin caiz olmasın?! Batınî meseleler hakkında bu batıl zanlarla keyfî hüküm vermek de nedir?! Sekizincisi: Yüce Allah'ın: {(وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدارٍ)} “O'nun katında her şey bir ölçü iledir” kavli; yani eksilme ve artma bakımındandır. {بِمِقْدارٍ} ifadesinin; çocuğun annesinin karnından çıkış miktarı ve çıkışına kadar karnında kalış süresi, olduğu da söylenir. Katâde: Rızıkta ve eceldedir, demiştir. Mikdar (الْمِقْدَارُ), ölçü (الْقَدْرُ) demektir ve ayetin umumu bütün bunları kapsar; doğrusunu Sübhan olan Allah bilir. Derim ki: Bu ayet ile Aziz ve Celil olan Allah, {(عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ)} “Gaybı da görünen âlemi de bilendir” vasfıyla Kendisini övmüştür; yani O, mahlukattan gizli kalan şeyleri de gördükleri şeyleri de bilendir. Gayb (الْغَيْبُ), gaib (gizli olan) anlamında bir masdardır; şehadet (الشَّهَادَةُ) de şahid (görünen) anlamında bir masdardır; böylece Sübhan olan Allah, gayb ilminin yalnızca Kendisine ait olduğuna ve mahlukata gizli kalan bâtını kuşattığına dikkat çekmiştir; dolayısıyla bu konuda hiç kimsenin O'na ortak olması caiz değildir. Alamet ve işaretlerle istidlalde bulunan tıp ehline gelince; şayet bu hususta kesin kanaat bildirirlerse bu küfürdür; eğer bunun bir tecrübe olduğunu söylerlerse oldukları hal üzere bırakılırlar ve bu durum övülen Zât'ın vasfına zarar vermez; zira adetin bozulması caizdir, ilmin değişmesi ise caiz değildir. Ve el-Kebîr (الْكَبِيرُ), her şeyin O'ndan aşağıda olduğu Zât'tır. el-Müteâl (الْمُتَعالِ), müşriklerin söylediklerinden yüce olan, kudreti ve kahrıyla her şeyin fevkinde olandır; biz bu iki ismi Esmâ şerhinde eksiksiz olarak zikrettik; Allah'a hamdolsun.

11073. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١٠]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 10]

11074. Metin

سَواءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسارِبٌ بِالنَّهارِ (١٠)

{سَواءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسارِبٌ بِالنَّهارِ (١٠)} “Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen ile gündüzün serbestçe gezen O'nun için birdir.”

11075. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (سَواءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ) إِسْرَارُ الْقَوْلِ: مَا حَدَّثَ بِهِ الْمَرْءُ نَفْسَهُ، وَالْجَهْرُ مَا حَدَّثَ بِهِ غَيْرَهُ، وَالْمُرَادُ بِذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَعْلَمُ مَا أَسَرَّهُ الْإِنْسَانُ مِنْ

Yüce Allah'ın: {(سَواءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ)} “Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran birdir” kavli. Sözü gizlemek (isrâr), kişinin kendi kendine fısıldadığı şeydir; açığa vurmak (cehr) ise başkasına söylediğidir. Bundan murat şudur: Sübhan olan Allah, insanın gizlediği

11076. Metin

خَيْرٍ وَشَرٍّ، كَمَا يَعْلَمُ مَا جَهَرَ بِهِ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ. وَ" مِنْكُمْ" يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ وَصْفًا لِ" سَواءٌ" التَّقْدِيرُ: سِرُّ مَنْ أَسَرَّ وَجَهْرُ مَنْ جَهَرَ سَوَاءٌ مِنْكُمْ، وَيَجُوزُ أن يتعلق" بسواء" عَلَى مَعْنَى: يَسْتَوِي مِنْكُمْ، كَقَوْلِكَ: مَرَرْتُ بِزَيْدٍ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَلَى تَقْدِيرِ: سِرُّ مَنْ أَسَرَّ مِنْكُمْ وَجَهْرُ مَنْ جَهَرَ مِنْكُمْ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ: ذُو سَوَاءٍ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ، كَمَا تَقُولُ: عَدْلُ زَيْدٍ وَعَمْرٍو أَيْ ذَوَا عَدْلٍ. وَقِيلَ:" سَواءٌ" أَيْ مُسْتَوٍ، فَلَا يَحْتَاجُ إِلَى تَقْدِيرِ حَذْفِ مُضَافٍ. (وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسارِبٌ بِالنَّهارِ) أَيْ يَسْتَوِي فِي عِلْمِ اللَّهِ السِّرُّ وَالْجَهْرُ، وَالظَّاهِرُ فِي الطُّرُقَاتِ، وَالْمُسْتَخْفِي فِي الظُّلُمَاتِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ وَقُطْرُبُ: الْمُسْتَخْفِي بِاللَّيْلِ الظَّاهِرُ، وَمِنْهُ خَفَيْتُ الشَّيْءَ وَأَخْفَيْتُهُ أَيْ أَظْهَرْتُهُ، وَأَخْفَيْتُ الشَّيْءَ أَيِ اسْتَخْرَجْتُهُ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلنَّبَّاشِ: الْمُخْتَفِي. وَقَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

hayır ve şerri bildiği gibi, açığa vurduğu hayır ve şerri de bilir. {مِنْكُمْ} ifadesinin {سَواءٌ} için sıfat olması muhtemeldir; takdiri: "Gizleyenin sırrı ile açığa vuranın aşikâr sözü sizden birdir" şeklindedir. Tıpkı: "Zeyd'e uğradım" sözünde olduğu gibi: "Sizden eşit olur" manasında {سَواءٌ} kelimesine taalluk etmesi de caizdir. "Sizden sözü gizleyenin sırrı ile sizden sözü açığa vuranın aşikârı" takdirinde olması da caizdir. Tıpkı: "Zeyd ve Amr adaletlidir" yani 'adalet sahibidirler' dediğin gibi takdirin: "Sözü gizleyen ile onu açığa vuran sizden eşitlik sahibidir" şeklinde olması da caizdir. {سَواءٌ} kelimesinin müstevi (eşit olan) anlamına geldiği, bu yüzden bir muzafın hazfini takdir etmeye gerek olmadığı da söylenmiştir. {(وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسارِبٌ بِالنَّهارِ)} “geceleyin gizlenen ile gündüzün serbestçe gezen”; yani Allah'ın ilminde gizli ile aşikâr, yollarda açıktan gezen ile karanlıklarda gizlenen birdir. Ahfeş ve Kutrub şöyle demiştir: Geceleyin müstahfî (مُسْتَخْفٍ) olan, açığa çıkandır; nitekim "Bir şeyi gizledim ve açığa çıkardım" denilir; bir şeyi çıkardım anlamına da gelir; mezar soyucuya da bu kökten el-muhtefî (الْمُخْتَفِي) denilmiştir. İmruü'l-Kays şöyle demiştir:

11077. Metin

خَفَاهُنَّ مِنْ أَنْفَاقِهِنَّ «١» كَأَنَّمَا ... خَفَاهُنَّ وَدْقٌ مِنْ عَشِيٍّ مُجَلَّبِ

Onları yuvalarından çıkardı «١», sanki onları ... gürültülü bir akşamın sağanağı çıkarmış gibi.

11078. Metin

وَالسَّارِبُ الْمُتَوَارِي، أَيِ الدَّاخِلُ سَرَبًا، وَمِنْهُ قَوْلُهُمُ: انْسَرَبَ الْوَحْشِيُّ إِذَا دَخَلَ فِي كِنَاسِهِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" مُسْتَخْفٍ" مُسْتَتِرٌ،" وَسارِبٌ" ظَاهِرٌ. مُجَاهِدٌ:" مُسْتَخْفٍ" بِالْمَعَاصِي،" وَسارِبٌ" ظَاهِرٌ. وَقِيلَ: مَعْنَى" سارِبٌ" ذَاهِبٌ، [قَالَ] «٢» الْكِسَائِيُّ: سَرَبَ يَسْرُبُ سَرَبًا وَسُرُوبًا إِذَا ذَهَبَ، وَقَالَ الشَّاعِرُ «٣»:

es-Sârib (السَّارِبُ) ise gizlenen, yani bir deliğe/yuvaya (sereb) girendir. Nitekim yaban hayvanı inine girdiği zaman: "انْسَرَبَ الْوَحْشِيُّ" (yaban hayvanı yuvasına çekildi) denilmesi de bundandır. İbn Abbâs şöyle demiştir: {مُسْتَخْفٍ} gizlenen, {وَسارِبٌ} ise açığa çıkandır. Mücâhid: {مُسْتَخْفٍ} günahları gizlice işleyen, {وَسارِبٌ} ise aşikâr olandır [demiştir]. {سارِبٌ} kelimesinin 'çekip giden' anlamına geldiği de söylenmiştir. Kisâî [şöyle demiştir] «٢»: Bir kimse çekip gittiği zaman: "سَرَبَ يَسْرُبُ سَرَبًا وَسُرُوبًا" denir. Şair şöyle demiştir «٣»:

11079. Metin

وَكُلُّ أُنَاسٍ قَارَبُوا قَيْدَ فَحْلِهِمْ ... وَنَحْنُ خَلَعْنَا قَيْدَهُ فَهْوَ سَارِبُ

Her kavim kendi aygırının kösteğini daralttı, ... Biz ise onun kösteğini çözdük, artık o serbestçe çekip gidicidir.

11080. Metin

أَيْ ذَاهِبٌ. وَقَالَ أَبُو رَجَاءٍ: السَّارِبُ الذَّاهِبُ عَلَى وَجْهِهِ فِي الْأَرْضِ، قَالَ الشَّاعِرُ «٤»:

Yani çekip gidendir. Ebû Recâ şöyle demiştir: es-Sârib, yeryüzünde kendi başına çekip giden kimsedir. Şair şöyle demiştir «٤»:

11081. Metin

أَنَّى سَرَبْتِ وَكُنْتِ غَيْرَ سَرُوبٍ

Hiç çekip gitmezken nereye çekip gittin!

11082. Metin

وَقَالَ الْقُتَبِيُّ:" سارِبٌ بِالنَّهارِ" أَيْ مُنْصَرِفٌ فِي حَوَائِجِهِ بِسُرْعَةٍ، مِنْ قَوْلِهِمُ: انْسَرَبَ الْمَاءُ. وقال الأصمعي: خل سربه أي طريقه.

İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Gündüzün çekip giden (sâribun bi'n-nehâr)" ifadesi, ihtiyaçlarını gidermek için hızla yönelip giden kimsedir; bu da onların "su akıp gitti (inserebe'l-mâ')" sözünden gelmektedir. el-Asmaî de: "Halli serbehû (خل سربه)", yani "onun yolunu aç/serbest bırak" demektir, demiştir.

11083. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١١]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 11]

11084. Metin

لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذا أَرادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوْءاً فَلا مَرَدَّ لَهُ وَما لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ والٍ (١١)

{لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذا أَرادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوْءاً فَلا مَرَدَّ لَهُ وَما لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ والٍ (١١)} “Onun önünde ve arkasında, Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Şüphesiz bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onlar için O'ndan başka hiçbir yardımcı/koruyucu da yoktur.”

11085. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَهُ مُعَقِّباتٌ) أَيْ لِلَّهِ مَلَائِكَةٌ يَتَعَاقَبُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، فَإِذَا صَعِدَتْ مَلَائِكَةُ اللَّيْلِ أَعْقَبَتْهَا مَلَائِكَةُ النَّهَارِ. وَقَالَ:" مُعَقِّباتٌ" وَالْمَلَائِكَةُ ذُكْرَانٌ لِأَنَّهُ جَمْعُ مُعَقِّبَةٍ، يُقَالُ: مَلَكٌ مُعَقِّبٌ، وَمَلَائِكَةٌ مُعَقِّبَةٌ، ثُمَّ مُعَقِّبَاتٌ جَمْعُ الْجَمْعِ. وَقَرَأَ بَعْضُهُمْ" لَهُ مَعَاقِيبُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ". وَمَعَاقِيبُ جَمْعُ مُعْقِبٍ «١»، وَقِيلَ لِلْمَلَائِكَةِ مُعَقِّبَةٌ عَلَى لَفْظِ الْمَلَائِكَةِ. وَقِيلَ: أُنِّثَ لِكَثْرَةِ ذَلِكَ مِنْهُمْ، نحو نسابة وعلامة وراوية، قال الْجَوْهَرِيُّ وَغَيْرُهُ. وَالتَّعَقُّبُ الْعَوْدُ بَعْدَ الْبَدْءِ، قَالَ الله تعالى:" وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ" «٢» [النمل: ١٠] أَيْ لَمْ يَرْجِعْ، وَفِي الْحَدِيثِ «٣»:" مُعَقِّبَاتٌ لَا يخيب قائلهن- أوفاعلهن" فَذَكَرَ التَّسْبِيحَ وَالتَّحْمِيدَ وَالتَّكْبِيرَ. قَالَ أَبُو الْهَيْثَمِ: سُمِّينَ" مُعَقِّباتٌ" لِأَنَّهُنَّ عَادَتْ مَرَّةً بَعْدَ مَرَّةٍ، فِعْلُ مَنْ عَمِلَ عَمَلًا ثُمَّ عَادَ إِلَيْهِ فَقَدْ عَقَّبَ. وَالْمُعَقِّبَاتُ مِنَ الْإِبِلِ اللَّوَاتِي يَقُمْنَ عِنْدَ أَعْجَازِ الْإِبِلِ الْمُعْتَرِكَاتِ عَلَى الْحَوْضِ، فَإِذَا انْصَرَفَتْ نَاقَةٌ دَخَلَتْ مَكَانَهَا أُخْرَى. وَقَوْلُهُ: (مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ) أَيِ الْمُسْتَخْفِي بِاللَّيْلِ وَالسَّارِبِ بِالنَّهَارِ. (يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ) اخْتُلِفَ فِي [هَذَا]»

Yüce Allah'ın: {(لَهُ مُعَقِّباتٌ)} “Onun takipçileri vardır” kavli; yani Allah için gece ve gündüz birbirini takip eden melekler vardır. Gece melekleri yükselince, arkasından gündüz melekleri gelir. Melekler müzekker olduğu halde {مُعَقِّباتٌ} (müennes) buyurmuştur; çünkü bu, müakakıbe (مُعَقِّبَةٍ) kelimesinin çoğuludur: "مَلَكٌ مُعَقِّبٌ" (takip eden melek), çoğulu "مَلَائِكَةٌ مُعَقِّبَةٌ", sonra çoğulun çoğulu olarak {مُعَقِّبَاتٌ} denir. Bazıları bu ayeti: "لَهُ مَعَاقِيبُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ" şeklinde okumuşlardır. Meâkîb (مَعَاقِيبُ) ise mu'kıb (مُعْقِبٍ) kelimesinin çoğuludur «١». Meleklerin lafzına binaen meleklere muakkıbe denilmiştir. Bu işi çokça yaptıkları için müennes kılındığı da söylenmiştir; tıpkı neseb bilginine nessâbe (نسابة), çok bilgiliye allâme (علامة) ve çok rivayet edene râviye (راوية) denmesi gibi. Bunu Cevherî ve başkaları söylemiştir. Taakkub (التَّعَقُّبُ), başladıktan sonra geri dönmektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ} “arkasına bakmadan dönüp kaçtı” «٢» [Neml: 10] yani geri dönmedi. Hadiste de şöyle geçmektedir «٣»: "Takipçiler (muakkibât) vardır ki, onları söyleyen -yahut yapan- hüsrana uğramaz"; böylece tesbih, tahmid ve tekbiri zikretmiştir. Ebü'l-Heysem şöyle demiştir: Bunlara "muakkibât" denilmesinin sebebi peş peşe tekrarlanmalarıdır; bu, bir işi yapıp sonra ona tekrar dönen kişinin fiilidir, nitekim o geri dönmüştür (akkabe). Muakkibât develer de havuz başında birbiriyle itişen develerin arkasında bekleyen develerdir; bir deve ayrılınca diğeri onun yerine girer. Ayetteki: {(مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ)} “önünde” kavli; yani geceleyin gizlenen ve gündüz serbestçe gezen kimsenin [önünde]. {(يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ)} “Allah'ın emriyle onu korurlar” kavlindeki [bu] koruma hususunda ihtilaf edilmiştir:

11086. Metin

الْحِفْظِ، فَقِيلَ: يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ تَوْكِيلُ الْمَلَائِكَةِ بِهِمْ لِحِفْظِهِمْ مِنَ الْوُحُوشِ وَالْهَوَامِّ وَالْأَشْيَاءِ الْمُضِرَّةِ، لُطْفًا مِنْهُ بِهِ، فَإِذَا جَاءَ الْقَدَرُ. خَلَّوْا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵄. قَالَ أَبُو مِجْلَزٍ: جَاءَ رَجُلٌ مِنْ مُرَادٍ «٥» إِلَى عَلِيِّ فَقَالَ: احْتَرِسْ فَإِنَّ نَاسًا مِنْ مُرَادٍ يُرِيدُونَ قتلك، فقال: إن مع كل

...korumak hususunda. Şöyle denilmiştir: Meleklerin onları vahşi hayvanlardan, haşerattan ve zarar verici şeylerden korumak üzere görevlendirilmeleri, O'nun kuluna bir lütfudur; kader geldiğinde ise onunla kaderin arasından çekilirler. Bunu İbn Abbâs ve Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anhümâ söylemiştir. Ebû Miclez şöyle demiştir: Murâd kabilesinden5 bir adam [Hz.] Ali'ye gelip: "Kendini koru; çünkü Murâd'dan bazı kimseler seni öldürmek istiyor!" dedi. Bunun üzerine o şöyle dedi: "Her...

11087. Metin

رَجُلٍ مَلَكَيْنِ يَحْفَظَانِهِ مَا لَمْ يُقَدَّرْ، فَإِذَا جَاءَ الْقَدَرُ خَلَّيَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ قَدَرِ اللَّهِ، وَإِنَّ الْأَجَلَ حِصْنٌ حَصِينَةٌ، وَعَلَى هَذَا،" يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ" أَيْ بِأَمْرِ اللَّهِ وَبِإِذْنِهِ، فَ" مِنْ" بِمَعْنَى الْبَاءِ، وَحُرُوفُ الصِّفَاتِ يَقُومُ بَعْضُهَا مَقَامَ بَعْضٍ. وَقِيلَ:" مِنْ" بِمَعْنَى عَنْ، أَيْ يَحْفَظُونَهُ عَنْ أَمْرِ اللَّهِ، وَهَذَا قَرِيبٌ مِنَ الْأَوَّلِ، أَيْ حِفْظُهُمْ عَنْ أَمْرِ اللَّهِ لَا مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِهِمْ، وَهَذَا قَوْلُ الْحَسَنِ، تَقُولُ: كَسَوْتُهُ عَنْ عُرْيٍ وَمِنْ عُرْيٍ، وَمِنْهُ قوله ﷿:" أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ" «١» [قريش: ٤] أَيْ عَنْ جُوعٍ. وَقِيلَ: يَحْفَظُونَهُ مِنْ مَلَائِكَةِ الْعَذَابِ، حَتَّى لَا تَحِلَّ بِهِ عُقُوبَةٌ، لِأَنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ مِنَ النِّعْمَةِ وَالْعَافِيَةِ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ بِالْإِصْرَارِ عَلَى الْكُفْرِ، فَإِنْ أَصَرُّوا حَانَ الْأَجَلُ الْمَضْرُوبُ وَنَزَلَتْ بِهِمُ النِّقْمَةُ، وَتَزُولُ عَنْهُمُ الْحَفَظَةُ الْمُعَقِّبَاتُ. وَقِيلَ: يَحْفَظُونَهُ مِنَ الْجِنِّ، قَالَ كَعْبٌ: لَوْلَا أَنَّ اللَّهَ وَكَّلَ بِكُمْ مَلَائِكَةً يَذُبُّونَ عَنْكُمْ فِي مَطْعَمِكُمْ وَمَشْرَبِكُمْ وَعَوْرَاتِكُمْ لَتَخَطَّفَتْكُمُ الْجِنُّ. وَمَلَائِكَةُ الْعَذَابِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ، وَخَصَّهُمْ بِأَنْ قَالَ:" مِنْ أَمْرِ اللَّهِ" لِأَنَّهُمْ غَيْرُ مُعَايَنِينَ، كَمَا قَالَ:" قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي" «٢» [الإسراء: ٨٥] أَيْ لَيْسَ مِمَّا تُشَاهِدُونَهُ أَنْتُمْ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، تَقْدِيرُهُ، لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ مُجَاهِدٍ وَابْنِ جُرَيْجٍ وَالنَّخَعِيِّ، وَعَلَى أَنَّ مَلَائِكَةَ الْعَذَابِ وَالْجِنِّ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ لَا تَقْدِيمَ فِيهِ وَلَا تَأْخِيرَ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: إِنَّ الْمَعْنَى يَحْفَظُونَ عَلَيْهِ عَمَلَهُ، فَحَذَفَ الْمُضَافَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: يَكْتُبُونَ أَقْوَالَهُ وَأَفْعَالَهُ. وَيَجُوزُ إِذَا كَانَتِ الْمُعَقِّبَاتُ الْمَلَائِكَةَ أَنْ تَكُونَ الْهَاءُ فِي" لَهُ" لِلَّهِ ﷿، كَمَا ذَكَرْنَا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ لِلْمُسْتَخْفِي، فَهَذَا قَوْلُ. وَقِيلَ:" لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ" يَعْنِي بِهِ النَّبِيَّ ﷺ، أَيْ أَنَّ الْمَلَائِكَةَ تَحْفَظُهُ مِنْ أَعْدَائِهِ، وَقَدْ جَرَى ذِكْرُ الرَّسُولِ فِي قوله:" لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ" [الرعد: ٧] أَيْ سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ فِي أَنَّهُ لَا يَضُرُّ النَّبِيَّ ﷺ، بَلْ لَهُ مُعَقِّبَاتٌ يَحْفَظُونَهُ ﵇، وَيَجُوزُ أَنْ يَرْجِعَ هَذَا إِلَى جَمِيعِ الرُّسُلِ، لِأَنَّهُ قَدْ قَالَ:" وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ" [الرعد: ٧] أَيْ يَحْفَظُونَ الْهَادِيَ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ. وَقَوْلٌ رَابِعٌ- أَنَّ الْمُرَادَ. بِالْآيَةِ السَّلَاطِينُ وَالْأُمَرَاءُ الَّذِينَ لَهُمْ قَوْمٌ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ ومن خلفهم

[Her bir] insanın [yanında], takdir edilmemiş olandan kendisini koruyan iki melek vardır. Kader geldiğinde ise onunla Allah'ın kaderinin arasından çekilirler. Şüphesiz ki ecel, muhkem bir kaledir." Buna göre {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} "[Onu Allah'ın emrinden korurlar]" [ifadesi], Allah'ın emriyle ve O'nun izniyle [korurlar] demektir; buradaki "min" (مِنْ) edatı "bâ" (بِ) anlamındadır. Sıfat harfleri (harf-i cerler) birbirinin yerine geçer. "Min" (مِنْ) edatının "an" (عَنْ) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani onu Allah'ın emri sebebiyle korurlar. Bu da ilk [anlama] yakındır; yani onların koruması kendi kendiliklerinden değil, Allah'ın emrindendir. Bu, Hasen'in görüşüdür. Nitekim: "Onu çıplaklığı sebebiyle giydirdim" denilirken hem "عَنْ عُرْيٍ" hem de "مِنْ عُرْيٍ" denilir. Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ} “Onları açlıktan doyurdu”1 [Kureyş: 4] kavli de böyledir; yani açlıkları sebebiyle [doyurdu] demektir. Bir diğer görüşe göre: Başlarına bir ceza gelmesin diye onları azap meleklerinden korurlar. Çünkü Allah, bir kavimdeki nimet ve afiyeti, onlar küfürde ısrar ederek kendilerindekini değiştirmedikçe değiştirmez. Şayet ısrar ederlerse belirlenen ecel gelir, başlarına ceza iner ve takipçi koruyucu [melekler] onlardan ayrılır. Bir diğer görüşe göre: Onları cinlerden korurlar. Kâ'b şöyle demiştir: "Şayet Allah sizin yiyeceğinizde, içeceğinizde ve avret yerlerinizde sizden [kötülükleri] savacak melekleri görevlendirmemiş olsaydı, cinler sizi kapıp kaçırırdı." Azap melekleri de Allah'ın emrindendir. [Ayet-i kerimede] {مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} "[Allah'ın emrinden]" denilerek onların tahsis edilmesi, gözle görülmedikleri içindir; nitekim {قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي} “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir”2 [el-İsrâ: 85] buyurmuştur, yani sizin müşahede ettiğiniz şeylerden değildir. Ferrâ şöyle demiştir: Sözde takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; takdiri ise şöyledir: "Onun için, Allah'ın emrinden, önünde ve arkasında onu koruyan takipçiler vardır." Bu, Mücâhid, İbn Cüreyc ve en-Nehaî'den rivayet edilmiştir. Azap melekleri ve cinlerin Allah'ın emrinden olduğu görüşüne göre ise [cümlede] herhangi bir takdim ve tehir yoktur. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Anlam, "onun amelini kayda geçirirler / korurlar" şeklindedir; dolayısıyla muzaf hazfedilmiştir. Katâde ise: "Onun sözlerini ve fiillerini yazarlar" demiştir. Takipçiler melekler olduğunda, {لَهُ} kavlindeki "he" zamiri, zikrettiğimiz üzere Aziz ve Celil olan Allah'a raci olabileceği gibi, gizlenen kişiye de raci olabilir; bu bir görüştür. Şöyle de denilmiştir: {لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} “Onun önünde ve arkasında takipçileri vardır” kavliyle kastedilen Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; yani melekler onu düşmanlarından korurlar. Nitekim: {لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرٌ} “Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? Sen ancak bir uyarıcısın” [er-Ra'd: 7] kavlinde Resûl zikredilmiştir. Yani sözü gizleyen ile açığa vuran, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e zarar veremeyecek olmaları hususunda eşittir; aksine onu koruyan takipçileri aleyhisselâm vardır. Bunun bütün peygamberlere raci olması da caizdir; zira [Allah Teâlâ]: {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ} “Her kavmin bir hidayet rehberi vardır” [er-Ra'd: 7] buyurmuştur; yani hidayet rehberini önünden ve arkasından korurlar. Dördüncü bir görüş: Ayetle kastedilenler; önlerinde ve arkalarında kendilerini koruyan adamları bulunan sultanlar ve emirlerdir...

11088. Metin

يَحْفَظُونَهُمْ، فَإِذَا جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ لَمْ يُغْنُوا عَنْهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعِكْرِمَةُ، وَكَذَلِكَ قَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ السُّلْطَانُ الْمُتَحَرِّسُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ، الْمُشْرِكُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ نَفْيًا مَحْذُوفًا، تَقْدِيرُهُ: لَا يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَمَنْ جَعَلَ الْمُعَقِّبَاتِ الْحَرَسَ فَالْمَعْنَى: يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ عَلَى ظَنِّهِ وَزَعْمِهِ. وَقِيلَ: سَوَاءٌ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ فَلَهُ حُرَّاسٌ وَأَعْوَانٌ يَتَعَاقَبُونَ عَلَيْهِ فَيَحْمِلُونَهُ عَلَى الْمَعَاصِي، وَيَحْفَظُونَهُ مِنْ أَنْ يَنْجَعَ فِيهِ وَعْظٌ، قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَهَذَا لَا يَمْنَعُ الرَّبَّ مِنَ الْإِمْهَالِ إِلَى أَنْ يُحِقَّ الْعَذَابَ، وَهُوَ إِذَا غَيَّرَ هَذَا الْعَاصِي مَا بِنَفْسِهِ بِطُولِ الْإِصْرَارِ فَيَصِيرُ ذَلِكَ سَبَبًا لِلْعُقُوبَةِ، فَكَأَنَّهُ الَّذِي يُحِلُّ الْعُقُوبَةَ بِنَفْسِهِ، فَقَوْلُهُ:" يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ" أَيْ مِنَ امْتِثَالِ أَمْرِ اللَّهِ. وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ: الْمُعَقِّبَاتُ مَا يَتَعَاقَبُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى وَقَضَائِهِ فِي عِبَادِهِ، قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَمَنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ فَفِي تَأْوِيلِ قَوْلِهِ:" يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ" وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا- يَحْفَظُونَهُ مِنَ الْمَوْتِ مَا لَمْ يَأْتِ أَجَلٌ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ. الثَّانِي- يَحْفَظُونَهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْهَوَامِّ الْمُؤْذِيَةِ، مَا لَمْ يَأْتِ قَدَرٌ،- قَالَهُ أَبُو أُمَامَةَ وَكَعْبُ الْأَحْبَارِ- فَإِذَا جَاءَ الْمَقْدُورُ خَلَّوْا عَنْهُ، وَالصَّحِيحُ أَنَّ الْمُعَقِّبَاتِ الْمَلَائِكَةُ، وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ وَابْنُ جُرَيْجٍ، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَاخْتَارَهُ النَّحَّاسُ، وَاحْتَجَّ بِقَوْلِ النَّبِيِّ ﷺ:" يَتَعَاقَبُونَ «١» فِيكُمْ مَلَائِكَةٌ بِاللَّيْلِ وَمَلَائِكَةٌ بِالنَّهَارِ" الْحَدِيثَ، رَوَاهُ الْأَئِمَّةُ. وَرَوَى الْأَئِمَّةُ عَنْ عَمْرٍو عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَرَأَ-" مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَرُقَبَاءُ مِنْ خَلْفِهِ [مِنْ أَمْرِ اللَّهِ] «٢» يَحْفَظُونَهُ" فَهَذَا قَدْ بَيَّنَ الْمَعْنَى. وَقَالَ كِنَانَةُ الْعَدَوِيُّ: دَخَلَ عُثْمَانُ ﵁ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَخْبِرْنِي عَنِ الْعَبْدِ كَمْ مَعَهُ مِنْ مَلَكٍ؟ قَالَ:" مَلَكٌ عَنْ يَمِينِكَ يَكْتُبُ الْحَسَنَاتِ وَآخَرُ عَنِ الشِّمَالِ يَكْتُبُ السَّيِّئَاتِ وَالَّذِي عَلَى الْيَمِينِ أَمِيرٌ عَلَى الَّذِي عَلَى الشِّمَالِ فَإِذَا عَمِلْتَ حَسَنَةً كُتِبَتْ عَشْرًا وَإِذَا عَمِلْتَ سَيِّئَةً قَالَ الَّذِي عَلَى الشِّمَالِ لِلَّذِي عَلَى الْيَمِينِ أَأَكْتُبُ قَالَ لَا لَعَلَّهُ يَسْتَغْفِرُ اللَّهَ تَعَالَى أَوْ يَتُوبُ إِلَيْهِ فَإِذَا قَالَ ثَلَاثًا قَالَ نعم اكتب أراحنا الله تعالى منه

[korumalar] onları korurlar; fakat Allah'ın emri geldiğinde Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi onlardan savamazlar. Bunu İbn Abbâs ve İkrime söylemiştir. Aynı şekilde Dahhâk da şöyle demiştir: "O, Allah'ın emrinden korunmaya çalışan müşrik bir hükümdardır." Bu yoruma göre sözde hazfedilmiş bir olumsuzluk bulunduğu ve takdirinin: "Allah Teâlâ'nın emrinden onu koruyamazlar" şeklinde olduğu da söylenmiştir; bunu el-Mâverdî zikretmiştir. el-Mehdevî şöyle demiştir: "el-Muakkibât'ı korumalar/muhafızlar olarak kabul eden kimseye göre anlam şudur: 'Kendi zannı ve iddiasına göre onu Allah'ın emrinden korurlar.'" Şöyle de denilmiştir: Sözü gizleyen ile onu açığa vuran eşittir; onun sırayla nöbetleşen korumaları ve yardımcıları vardır, onu günahlara sevk ederler ve ona herhangi bir öğüdün fayda vermesine engel olurlar (onu korurlar). el-Kuşeyrî şöyle demiştir: "Bu durum, Rabbin azabı hak edinceye kadar mühlet vermesine engel değildir. Bu günahkâr kimse uzun süre ısrar ederek kendi nefsindeki durumu değiştirdiğinde, bu durum cezalandırılmanın sebebi olur; sanki cezayı kendi nefsine bizzat kendisi indirmiş gibi olur. Dolayısıyla O'nun: {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} buyruğu, yani 'Allah'ın emrine boyun eğmekten [onu alıkoyarlar]' demektir." Abdurrahman b. Zeyd ise şöyle demiştir: "el-Muakkibât, Allah Teâlâ'nın kulları hakkındaki birbiri ardınca gelen emri ve kazasıdır." el-Mâverdî şöyle demiştir: "Bu görüşü benimseyen kimseye göre O'nun: {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} buyruğunun tevilinde iki vecih vardır: Birincisi: Ecel gelmediği müddetçe onu ölümden korurlar; bunu Dahhâk söylemiştir. İkincisi: Kader gelmediği müddetçe onu cinlerden ve eziyet veren haşerelerden korurlar -bunu Ebû Ümâme ve Kâ‘b el-Ahbâr söylemiştir-; takdir edilen şey geldiğinde ise onun üzerinden çekilirler." Sahih olan ise el-Muakkibât'ın melekler olduğudur. Hasan[-ı Basrî], Mücâhid, Katâde ve İbn Cüreyc bu görüştedir; İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. en-Nehhâs da bunu tercih etmiş ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «يَتَعَاقَبُونَ فِيكُمْ مَلَائِكَةٌ بِاللَّيْلِ وَمَلَائِكَةٌ بِالنَّهَارِ» 1 «Gece melekleri ile gündüz melekleri aranızda nöbetleşe gelirler...» hadisini delil getirmiştir; bu hadisi imamlar rivayet etmiştir. İmamlar Amr'dan, o da İbn Abbâs'tan şöyle okuduğunu rivayet etmişlerdir: "Onun önünden takipçiler (muakkibât), arkasından da gözetleyiciler vardır, [Allah'ın emriyle] 2 onu korurlar." İşte bu [kıraat], anlamı açıklamıştır. Kinâne el-Adevî şöyle demiştir: Osman radıyallâhu anh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdi ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Kulun yanında kaç melek bulunduğunu bana haber ver!" dedi. [Allah Resûlü] buyurdu ki: «Sağında iyilikleri yazan bir melek, solunda da kötülükleri yazan başka bir melek vardır. Sağdaki melek, soldaki melek üzerinde emirdir. Bir iyilik yaptığın zaman on kat yazılır; bir kötülük yaptığın zaman ise soldaki melek sağdakine: 'Yazayım mı?' der. O da: 'Hayır, belki Allah Teâlâ'dan bağışlanma diler veya O'na tövbe eder' der. Bunu üç kere söyleyince [sağdaki]: 'Evet, yaz; Allah Teâlâ bizi ondan kurtarsın!'»

11089. Metin

فَبِئْسَ الْقَرِينُ هُوَ مَا أَقَلَّ مُرَاقَبَتَهُ لِلَّهِ ﷿ وَأَقَلَّ اسْتِحْيَاءَهُ مِنَّا يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى" مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ" «١» [ق: ١٨] وَمَلَكَانِ مِنْ بَيْنِ يَدَيْكَ وَمِنْ خَلْفِكَ يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى" لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ" [وَمَلَكٌ قَابِضٌ عَلَى نَاصِيَتِكَ فَإِذَا تَوَاضَعْتَ لِلَّهِ رَفَعَكَ وَإِذَا تَجَبَّرْتَ عَلَى اللَّهِ قَصَمَكَ «٢»] وَمَلَكَانِ عَلَى شَفَتَيْكَ وَلَيْسَ يَحْفَظَانِ عَلَيْكَ إِلَّا الصَّلَاةَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَمَلَكٌ قَائِمٌ عَلَى فِيكَ لَا يَدَعُ أَنْ تَدْخُلَ الْحَيَّةُ فِي فِيكَ وَمَلَكَانِ عَلَى عَيْنَيْكَ فَهَؤُلَاءِ عَشْرَةُ أَمْلَاكٍ عَلَى كُلِّ آدَمِيٍّ يَتَدَاوَلُونَ مَلَائِكَةُ اللَّيْلِ عَلَى مَلَائِكَةِ النَّهَارِ لأن ملائكة الليل ليسوا بملائكة لنهار فَهَؤُلَاءِ عِشْرُونَ مَلَكًا عَلَى كُلِّ آدَمِيٍّ وَإِبْلِيسُ مَعَ ابْنِ آدَمَ بِالنَّهَارِ وَوَلَدُهُ بِاللَّيْلِ". ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. قَالَ الْحَسَنُ: الْمُعَقِّبَاتُ أَرْبَعَةُ أَمْلَاكٍ يَجْتَمِعُونَ عِنْدَ صَلَاةِ الْفَجْرِ. وَاخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ: أَنَّ الْمُعَقِّبَاتِ الْمَوَاكِبُ بَيْنَ أَيْدِي الْأُمَرَاءِ وَخَلْفَهُمْ، وَالْهَاءُ فِي" لَهُ" لَهُنَّ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقَالَ الْعُلَمَاءُ رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ: إِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ جَعَلَ أَوَامِرَهُ عَلَى وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا- قَضَى حُلُولَهُ وَوُقُوعَهُ بِصَاحِبِهِ، فَذَلِكَ لَا يَدْفَعُهُ أَحَدٌ وَلَا يُغَيِّرُهُ. وَالْآخَرُ- قَضَى مَجِيئَهُ وَلَمْ يَقْضِ حُلُولَهُ وَوُقُوعَهُ، بَلْ قَضَى صَرْفَهُ بِالتَّوْبَةِ وَالدُّعَاءِ وَالصَّدَقَةِ وَالْحِفْظِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ) أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّهُ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يَقَعَ مِنْهُمْ تَغْيِيرٌ، إِمَّا مِنْهُمْ أَوْ مِنَ النَّاظِرِ لَهُمْ، أَوْ مِمَّنْ هُوَ مِنْهُمْ بِسَبَبٍ، كَمَا غَيَّرَ اللَّهُ بِالْمُنْهَزِمِينَ يَوْمَ أُحُدٍ بِسَبَبِ تَغْيِيرِ الرُّمَاةِ بِأَنْفُسِهِمْ، إِلَى غَيْرِ هَذَا مِنْ أَمْثِلَةِ الشَّرِيعَةِ، فَلَيْسَ مَعْنَى الْآيَةِ أَنَّهُ لَيْسَ يَنْزِلُ بِأَحَدٍ عُقُوبَةٌ إِلَّا بِأَنْ يَتَقَدَّمَ مِنْهُ ذَنْبٌ، بَلْ قَدْ تَنْزِلُ الْمَصَائِبُ بِذُنُوبِ الْغَيْرِ، كَمَا قَالَ ﷺ وَقَدْ سُئِلَ أَنَهْلِكُ وَفِينَا الصَّالِحُونَ؟ قَالَ- نَعَمْ إِذَا كَثُرَ الْخَبَثُ" «٣». وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا أَرادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوْءاً) أَيْ هَلَاكًا وَعَذَابًا، (فَلا مَرَدَّ لَهُ) وَقِيلَ: إِذَا أَرَادَ بِهِمْ بَلَاءً مِنْ أَمْرَاضٍ وَأَسْقَامٍ فلا مرد لبلائه. وقيل: إذا أراد الله بقوم سوءا أعمى

[Melekler şöyle der]: 'O ne kötü bir arkadaştır! Azîz ve Celîl olan Allah'ı murakabesi (gözetmesi) ne kadar az, bizden utanması ne kadar kıttır!' Allah Teâlâ şöyle buyurur: {مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ} “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen [ve] hazır bulunan bir melek olmasın”1 [Kâf: 18]. İki melek de önünde ve arkandadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: {لَهُ مُعَقِّباتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} “Onun önünde ve arkasında, Allah'ın emriyle kendisini koruyan takipçiler (melekler) vardır”. [Bir melek de senin perçeminden tutmuştur; Allah için tevazu gösterdiğinde seni yükseltir, Allah'a karşı böbürlenip kibirlendiğinde ise seni helak eder/belini kırar.2] İki melek de dudaklarının üzerindedir; onlar senin aleyhine sadece Muhammed'e ve onun âline getirilen salavatı kaydederler. Bir melek de ağzının üzerinde durur; yılanın ağzına girmesine engel olur. İki melek de gözlerinin üzerindedir. İşte her bir âdemoğlunun üzerinde bulunan melekler on tanedir. Gece melekleri ile gündüz melekleri nöbetleşirler; çünkü gece melekleri gündüzün melekleri değildir. Böylece her âdemoğlunun üzerinde yirmi melek bulunur. İblis gündüzleri âdemoğluyla birliktedir, çocuğu ise geceleri onunladır.” Bunu Sa‘lebî zikretmiştir. Hasan [-ı Basrî] şöyle demiştir: “Muakkibât (takipçi melekler), sabah namazı vaktinde bir araya gelen dört melektir.” Taberî’nin tercihi ise: Muakkibât, yöneticilerin önünde ve arkasındaki muhafız alaylarıdır; {لَهُ} “onun” kelimesindeki zamir ise daha önce geçtiği üzere bunlara (alaylara) racidir. Âlimler -radıyallâhu anhüm- şöyle demişlerdir: Allah Sübhânehu emirlerini iki kısma ayırmıştır: Birincisi; sahibine isabet edip gerçekleşmesini kesin olarak takdir buyurduğu emirdir ki bunu hiç kimse geri çeviremez ve değiştiremez. Diğeri ise; gelmesini takdir edip fakat kişiye isabet etmesini ve gerçekleşmesini kesin kılmadığı, aksine tövbe, dua, sadaka ve muhafaza ile geri çevrilmesini takdir ettiği emirdir. Allah Teâlâ’nın: {(إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ)} “Şüphesiz Allah, bir topluluk kendi durumlarını değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez” âyetinde Allah Teâlâ, bir toplulukta gerek kendilerinden, gerek onları yönetenlerden, gerekse onlarla bir bağı bulunan kimselerden kaynaklanan bir değişiklik meydana gelmedikçe onların durumunu değiştirmeyeceğini haber vermiştir; nitekim Uhud günü okçuların kendi durumlarını değiştirmeleri sebebiyle Allah’ın hezimete uğrayanların durumunu değiştirmesi ve şeriattaki diğer benzeri örnekler böyledir. Dolayısıyla âyetin anlamı, bir kimseden önceden bir günah sâdır olmadıkça ona hiçbir cezanın inmeyeceği demek değildir; aksine başkalarının günahları sebebiyle de musibetler inebilir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “İçimizde sâlih kimseler varken de helak olur muyuz?” diye sorulduğunda: «نَعَمْ إِذَا كَثُرَ الْخَبَثُ» «Evet, kötülük ve günahlar çoğaldığı zaman»3 buyurmuştur. Doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ’nın: {(وَإِذا أَرادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوْءاً)} “Allah bir topluluk için bir kötülük dilediği zaman” yani helak ve azap dilediğinde, {(فَلا مَرَدَّ لَهُ)} “artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir”. Şöyle de denilmiştir: Onlar hakkında hastalıklardan ve illetlerden ibaret bir bela dilediği vakit artık O’nun belasını geri çevirecek hiçbir şey yoktur. Yine şöyle denilmiştir: Allah bir topluluk için kötülük murat ettiğinde kör...

11090. Metin

أَبْصَارَهُمْ حَتَّى يَخْتَارُوا مَا فِيهِ الْبَلَاءُ وَيَعْمَلُوهُ، فَيَمْشُونَ إِلَى هَلَاكِهِمْ بِأَقْدَامِهِمْ، حَتَّى يَبْحَثَ أَحَدُهُمْ عَنْ حَتْفِهِ بِكَفِّهِ، وَيَسْعَى بِقَدَمِهِ إِلَى إِرَاقَةِ دَمِهِ. (وَما لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ والٍ) أَيْ مَلْجَأٍ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلُ السُّدِّيِّ. وَقِيلَ: مِنْ نَاصِرٍ يَمْنَعُهُمْ مِنْ عَذَابِهِ، وَقَالَ الشَّاعِرُ:

içinde bela olan şeyi seçip yapsınlar diye basiretlerini kör eder; böylece kendi ayaklarıyla helaklerine doğru yürürler; hatta onlardan biri kendi eliyle ecelini arar ve kendi kanının akıtılmasına ayağıyla koşar. {(وَما لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ والٍ)} “Onlar için O'ndan başka hiçbir yardımcı/koruyucu da yoktur” yani hiçbir sığınak yoktur; Süddî'nin sözünün anlamı da budur. O'nun azabından onları menedecek hiçbir yardımcı yoktur da denilmiştir. Şair şöyle demiştir:

11091. Metin

مَا فِي السَّمَاءِ سِوَى الرَّحْمَنُ مِنْ وَالٍ

Gökte Rahmân'dan başka hiçbir sahip/koruyucu yoktur.

11092. Metin

ووال وولي كقادر وقدير.

Vâl (وال) ve velî (ولي), kâdir (قادر) ve kadîr (قدير) gibidir.

11093. Metin

[سورة الرعد (١٣): الآيات ١٢ الى ١٣]

[Ra'd Suresi (13): Âyetler 12-13]

11094. Metin

هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ (١٢) وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ (١٣)

{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ (١٢) وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ (١٣)} “O, korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteren ve yağmur yüklü ağır bulutları meydana getirendir. Gök gürültüsü O'nu hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbih ederler. O yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele edip dururlar. Oysa O'nun tuzağı/cezalandırması pek çetindir.”

11095. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ) أي بالمطر." وَالسَّحابِ" جَمْعٌ، وَالْوَاحِدَةُ سَحَابَةٌ، وَسُحُبٌ وَسَحَائِبُ فِي الْجَمْعِ أَيْضًا. (وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ) قَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «١» الْقَوْلُ فِي الرَّعْدِ وَالْبَرْقِ وَالصَّوَاعِقِ فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ، وَالْمُرَادُ بِالْآيَةِ بَيَانُ كَمَالِ قُدْرَتِهِ، وَأَنَّ تَأْخِيرَ الْعُقُوبَةِ لَيْسَ عَنْ عَجْزٍ، أَيْ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ فِي السَّمَاءِ خَوْفًا لِلْمُسَافِرِ، فَإِنَّهُ يَخَافُ أَذَاهُ لما ينال مِنَ الْمَطَرِ وَالْهَوْلِ وَالصَّوَاعِقِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" أَذىً مِنْ مَطَرٍ" «٢» [النساء: ١٠٢] وَطَمَعًا لِلْحَاضِرِ أَنْ يَكُونَ عَقِبَهُ مَطَرٌ وَخِصْبٌ، قَالَ مَعْنَاهُ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُمَا. وَقَالَ الْحَسَنُ: خَوْفًا مِنْ صَوَاعِقِ الْبَرْقِ، وَطَمَعًا فِي غَيْثِهِ الْمُزِيلِ لِلْقَحْطِ." وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ" قَالَ مُجَاهِدٌ: أَيْ بِالْمَاءِ." وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ" مَنْ قَالَ إِنَّ الرَّعْدَ صَوْتُ السَّحَابِ فَيُجَوِّزُ أَنْ يُسَبِّحَ الرَّعْدُ بِدَلِيلِ خَلْقِ الْحَيَاةِ فِيهِ، وَدَلِيلُ صِحَّةِ هَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ:" وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ" فَلَوْ كَانَ الرَّعْدُ مَلَكًا لَدَخَلَ فِي جُمْلَةِ الْمَلَائِكَةِ. وَمَنْ قَالَ إِنَّهُ مَلَكٌ قَالَ: مَعْنَى." مِنْ خِيفَتِهِ" مِنْ خِيفَةِ اللَّهِ، قَالَهُ الطَّبَرِيُّ وَغَيْرُهُ. قال ابن عباس: إن الملائكة

Yüce Allah'ın: {هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ} “O, korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteren ve ağır bulutları meydana getirendir” buyruğundaki [ağır bulutlardan kasıt], yani yağmur yüklü [bulutlardır]. "es-Sehâb" (السَّحاب) çoğuldur, tekili "sehâbe"dir (سَحَابَة); ayrıca çoğul olarak "sühüb" (سُحُب) ve "sehâib" (سَحَائِب) kelimeleri de kullanılır. {وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ} “Gök gürültüsü O'nu hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbih ederler. O, yıldırımlar gönderir...” buyruğuna gelince; Bakara [Suresi]'nde 1 ra'd (gök gürültüsü), berk (şimşek) ve savâık (yıldırımlar) hakkındaki açıklama geçmişti; bu sebeple [burada] tekrar edilmesinin bir anlamı yoktur. Âyetten maksat, O'nun kudretinin kemâlini ve cezanın ertelenmesinin bir acziyetten kaynaklanmadığını beyan etmektir. Yani yolcu için bir korku olarak gökte şimşeği size gösterir. Zira yolcu, maruz kaldığı yağmurdan, dehşetten ve yıldırımlardan ötürü onun vereceği eziyetten korkar. Nitekim Yüce Allah: {أَذىً مِنْ مَطَرٍ} 2 “yağmurdan [dolayı] bir eziyet” [en-Nisâ: 102] buyurmuştur. Mukim (yerleşik) olan kimse için ise ardından yağmur ve bereket gelmesi ümidi vardır. Bu anlamı Katâde, Mücâhid ve başkaları ifade etmiştir. el-Hasan ise şöyle demiştir: "Şimşeğin yıldırımlarından korku ve kuraklığı gideren yağmuruna ümit [olarak gösterir]." {وَيُنْشِئُ السَّحابَ الثِّقالَ} “ve ağır bulutları meydana getirendir” buyruğu hakkında Mücâhid: "Yani su yüklü [bulutları]" demiştir. {وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ} “Gök gürültüsü O'nu hamd ile tesbih eder” buyruğunda; ra'dın (gök gürültüsünün) bulutun sesi olduğunu söyleyen kimse, onda hayat yaratılmış olması deliline dayanarak gök gürültüsünün tesbih etmesini caiz görür. Bu görüşün doğruluğunun delili ise: {وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ} “melekler de O'nun korkusundan...” buyruğudur; çünkü şayet ra'd bir melek olsaydı, melekler topluluğunun kapsamına dâhil olurdu. Onun bir melek olduğunu söyleyen kimse ise: {مِنْ خِيفَتِهِ} "O'nun korkusundan" ifadesinin manasının "Allah korkusundan" olduğunu belirtmiştir; bunu Taberî ve başkaları nakletmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Muhakkak ki melekler

11096. Metin

خَائِفُونَ مِنَ اللَّهِ لَيْسَ كَخَوْفِ ابْنِ آدَمَ، لَا يَعْرِفُ وَاحِدُهُمْ مَنْ عَلَى يَمِينِهِ وَمَنْ عَلَى يَسَارِهِ، لَا يَشْغَلُهُمْ عَنْ عِبَادَةِ اللَّهِ طَعَامٌ وَلَا شَرَابٌ، وَعَنْهُ قَالَ: الرَّعْدُ مَلَكٌ يَسُوقُ السَّحَابَ، وَإِنَّ بُخَارَ الْمَاءِ لَفِي نُقْرَةِ إِبْهَامِهِ، وَإِنَّهُ مُوَكَّلٌ بِالسَّحَابِ يُصَرِّفُهُ حَيْثُ يُؤْمَرُ، وَإِنَّهُ يُسَبِّحُ اللَّهَ، فَإِذَا سَبَّحَ الرَّعْدُ لَمْ يَبْقَ مَلَكٌ فِي السَّمَاءِ إِلَّا رَفَعَ صَوْتَهُ بِالتَّسْبِيحِ، فَعِنْدَهَا يَنْزِلُ الْقَطْرُ، وَعَنْهُ أَيْضًا كَانَ إِذَا سَمِعَ صَوْتَ الرَّعْدِ قَالَ: سُبْحَانَ الَّذِي سَبَّحْتُ لَهُ. وَرَوَى مَالِكٌ عَنْ عَامِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ كَانَ إِذَا سَمِعَ صَوْتَ الرَّعْدِ قَالَ: سُبْحَانَهُ الَّذِي يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: إِنَّ هَذَا وَعِيدٌ لِأَهْلِ الْأَرْضِ شَدِيدٌ. وَقِيلَ: إِنَّهُ مَلَكٌ جَالِسٌ عَلَى كُرْسِيٍّ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَعَنْ يَمِينِهِ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ وَعَنْ يَسَارِهِ مِثْلُ ذَلِكَ، فَإِذَا أَقْبَلَ عَلَى يَمِينِهِ وَسَبَّحَ سَبَّحَ الْجَمِيعُ مِنْ خَوْفِ اللَّهِ، وَإِذَا أَقْبَلَ عَلَى يَسَارِهِ وَسَبَّحَ سَبَّحَ الْجَمِيعُ مِنْ خَوْفِ اللَّهِ. (وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ)

âdemoğlunun korkusu gibi olmayan bir şekilde Allah'tan korkarlar; onlardan hiçbiri sağındakini de solundakini de bilmez; onları hiçbir yiyecek ve içecek Allah'a ibadetten alıkoymaz. Yine ondan şöyle rivayet edilmiştir: Ra'd (gök gürültüsü), bulutları sevk eden bir melektir; su buharı onun başparmağının çukurundadır ve o, emrolunduğu yere bulutları sevk etmekle görevlidir; o Allah'ı tesbih eder; Ra'd tesbih ettiği zaman, gökte sesini tesbih ile yükseltmeyen hiçbir melek kalmaz; işte o vakit yağmur iner. Yine ondan rivayet edildiğine göre, gök gürültüsünün sesini işittiği zaman: "Kendisi için tesbih ettiğim [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir" derdi. Mâlik, Âmir b. Abdillâh'tan, o da babasından rivayet ettiğine göre, o gök gürültüsünün sesini işittiği zaman şöyle derdi: "Gök gürültüsünün hamd ile, meleklerin de korkusundan kendisini tesbih ettiği [Allah] münezzehtir"; sonra da şöyle derdi: "Şüphesiz bu, yeryüzü halkı için şiddetli bir tehdittir." Şöyle de denilmiştir: O, yer ile gök arasında bir kürsü üzerinde oturan bir melektir; sağında yetmiş bin melek, solunda da bir o kadarı vardır; sağına yönelip tesbih ettiğinde hepsi Allah korkusundan tesbih eder, soluna yönelip tesbih ettiğinde hepsi Allah korkusundan tesbih eder. {(وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ)} “O yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar”

11097. Metin

ذَكَرَ الْمَاوَرْدِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَمُجَاهِدٍ: نَزَلَتْ فِي يَهُودِيٍّ قَالَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: أَخْبِرْنِي! من أي شي رَبُّكَ، أَمِنْ لُؤْلُؤٍ أَمْ مِنْ يَاقُوتٍ؟ فَجَاءَتْ صَاعِقَةٌ فَأَحْرَقَتْهُ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي بَعْضِ كُفَّارِ الْعَرَبِ، قَالَ الْحَسَنُ: كَانَ رَجُلٌ مِنْ طَوَاغِيتَ الْعَرَبِ بَعَثَ النَّبِيُّ ﷺ نَفَرًا يَدْعُونَهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْإِسْلَامِ فَقَالَ لَهُمْ: أَخْبِرُونِي عَنْ رَبِّ مُحَمَّدٍ مَا هُوَ، وَمِمَّ هُوَ، أَمِنْ فِضَّةٍ أَمْ مِنْ حَدِيدٍ أَمْ نُحَاسٍ؟ فَاسْتَعْظَمَ الْقَوْمُ مَقَالَتَهُ، فَقَالَ: أُجِيبُ مُحَمَّدًا إِلَى رَبٍّ لَا يَعْرِفُهُ! فَبَعَثَ النَّبِيُّ ﷺ إِلَيْهِ مِرَارًا وَهُوَ يَقُولُ مِثْلَ هَذَا، فَبَيْنَا النَّفَرُ يُنَازِعُونَهُ وَيَدْعُونَهُ إذ ارتفعت سحابة فكانت فوق رؤوسهم، فَرَعَدَتْ وَأَبْرَقَتْ وَرَمَتْ بِصَاعِقَةٍ، فَأَحْرَقَتِ الْكَافِرَ وَهُمْ جُلُوسٌ، فَرَجَعُوا إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَاسْتَقْبَلَهُمْ بَعْضُ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: احْتَرَقَ صَاحِبُكُمْ، فَقَالُوا: مِنْ أَيْنَ عَلِمْتُمْ؟ قَالُوا: أَوْحَى اللَّهِ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ." وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ". ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ عَنِ الْحَسَنِ، وَالْقُشَيْرِيِّ بِمَعْنَاهُ عَنْ أَنَسٍ، وَسَيَأْتِي. وَقِيلَ: نَزَلَتِ الْآيَةُ فِي أَرْبَدَ بْنِ رَبِيعَةَ أَخِي لَبِيَدِ بْنِ رَبِيعَةَ، وَفِي عَامِرِ بْنِ الطُّفَيْلِ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَقْبَلَ عَامِرُ بْنُ الطُّفَيْلِ وَأَرْبَدُ بْنُ رَبِيعَةَ

Mâverdî'nin İbn Abbâs, Ali b. Ebî Tâlib ve Mücâhid'den zikrettiğine göre bu âyet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Bana haber ver! Rabbin neden yapılmıştır; inciden mi yoksa yakuttan mı?" diyen bir Yahudi hakkında inmiştir. Bunun üzerine bir yıldırım gelip onu yakmıştır. Arap kâfirlerinden biri hakkında indiği de söylenmiştir; Hasan şöyle demiştir: Arap tağutlarından bir adam vardı; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Allah'a, Resûlü'ne ve İslam'a davet etmeleri için bir grup insan gönderdi. O da onlara: "Muhammed'in Rabbinden bana haber verin; O nedir ve neden yapılmıştır; gümüşten mi, demirden mi, yoksa bakırdan mı?" dedi. Topluluk onun bu sözünü pek çirkin ve vahim buldu. O ise: "Muhammed'e, tanımadığı bir Rabbe [ibadet etmesi için] icabet mi edeceğim!" dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona defalarca [elçi] gönderdi, o ise hep bu şekilde söylüyordu. Topluluk onunla münakaşa edip onu davet ederken birden bir bulut yükselip başlarının üzerine geldi; gürledi, şimşek çaktı ve bir yıldırım fırlattı; onlar otururken o kâfiri yakıp kül etti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına döndüler; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bazıları onları karşılayıp: "Arkadaşınız yandı" dediler. Onlar da: "Nereden bildiniz?" diye sordular. Şöyle dediler: "Allah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: {وَيُرْسِلُ الصَّواعِقَ فَيُصِيبُ بِها مَنْ يَشاءُ} [ayetini] vahyetti." Bunu Sa'lebî Hasan'dan, Kuşeyrî de aynı manada Enes'ten zikretmiştir; ileride gelecektir. Âyetin Lebîd b. Rebîa'nın kardeşi Erbed b. Rebîa ile Âmir b. Tufeyl hakkında indiği de söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Âmir b. Tufeyl ile Erbed b. Rebîa

11098. Metin

الْعَامِرِيَّانِ يُرِيدَانِ النَّبِيَّ ﷺ وَهُوَ فِي الْمَسْجِدِ جَالِسٌ فِي نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، فَدَخَلَا الْمَسْجِدَ، فَاسْتَشْرَفَ النَّاسُ لِجَمَالِ عَامِرٍ وَكَانَ أَعْوَرَ، وَكَانَ مِنْ أَجْمَلِ النَّاسِ، فَقَالَ رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ: هَذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ عَامِرُ بْنُ الطُّفَيْلِ قَدْ أَقْبَلَ نَحْوَكَ، فَقَالَ:" دَعْهُ فَإِنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يَهْدِهِ" فَأَقْبَلَ حَتَّى قام عليه فقال، يا محمد مالي إِنْ أَسْلَمْتُ؟ فَقَالَ:" لَكَ مَا لِلْمُسْلِمِينَ وَعَلَيْكَ مَا عَلَى الْمُسْلِمِينَ". قَالَ: أَتَجْعَلُ لِيَ الْأَمْرَ مِنْ بَعْدِكَ؟ قَالَ:" لَيْسَ ذَاكَ إِلَيَّ إِنَّمَا ذَلِكَ إِلَى اللَّهِ يَجْعَلُهُ حَيْثُ يَشَاءُ". قَالَ: أَفَتَجْعَلُنِي عَلَى الْوَبَرِ وَأَنْتَ عَلَى الْمَدَرِ؟ قَالَ:" لَا". قَالَ: فَمَا تَجْعَلُ لِي؟ قَالَ:" أَجْعَلُ لَكَ أَعِنَّةِ الْخَيْلِ تَغْزُو عَلَيْهَا فِي سَبِيلِ الله". قال: أو ليس لِي أَعِنَّةُ الْخَيْلِ الْيَوْمَ؟ قُمْ مَعِي أُكَلِّمْكَ، فَقَامَ مَعَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَكَانَ عَامِرٌ أَوْمَأَ إِلَى أَرْبَدَ: إِذَا رَأَيْتَنِي أُكَلِّمُهُ فَدُرْ مِنْ خَلْفِهِ وَاضْرِبْهُ بِالسَّيْفِ، فَجَعَلَ يُخَاصِمُ النَّبِيَّ ﷺ وَيُرَاجِعُهُ، فَاخْتَرَطَ أَرْبَدُ مِنْ سَيْفِهِ شِبْرًا ثُمَّ حَبَسَهُ اللَّهُ، فَلَمْ يَقْدِرْ عَلَى سَلِّهِ، وَيَبِسَتْ يَدُهُ عَلَى سَيْفِهِ، وَأَرْسَلَ اللَّهُ عَلَيْهِ صَاعِقَةً فِي يَوْمٍ صَائِفٍ صَاحٍ فَأَحْرَقَتْهُ، وَوَلَّى عَامِرٌ هَارِبًا وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ! دَعَوْتَ رَبَّكَ عَلَى أَرْبَدَ حَتَّى قَتَلْتَهُ، وَاللَّهِ لَأَمْلَأَنَّهَا عَلَيْكَ خَيْلًا جُرْدًا، وَفِتْيَانًا مُرْدًا، فَقَالَ ﵇:" يَمْنَعُكَ اللَّهُ مِنْ ذَلِكَ وَأَبْنَاءُ قَيْلَةَ" يَعْنِي الْأَوْسَ وَالْخَزْرَجَ، فَنَزَلَ عَامِرٌ بَيْتَ امْرَأَةٍ سَلُولِيَّةٍ، وَأَصْبَحَ وَهُوَ يَقُولُ: وَاللَّهِ لَئِنْ أَصْحَرَ «١» لِي مُحَمَّدٌ وَصَاحِبُهُ- يُرِيدُ مَلَكَ الْمَوْتِ- لَأَنْفَذْتُهُمَا بِرُمْحِي، فَأَرْسَلَ اللَّهُ مَلَكًا فَلَطَمَهُ بِجَنَاحِهِ فَأَذْرَاهُ «٢» فِي التُّرَابِ، وَخَرَجَتْ عَلَى رُكْبَتِهِ غُدَّةٌ عَظِيمَةٌ فِي الْوَقْتِ، فَعَادَ إِلَى بَيْتِ السَّلُولِيَّةِ وَهُوَ يَقُولُ: غُدَّةٌ كَغُدَّةِ الْبَعِيرِ، وَمَوْتٌ فِي بَيْتِ سَلُولِيَّةٍ، ثُمَّ رَكِبَ عَلَى فَرَسِهِ فَمَاتَ عَلَى ظَهْرِهِ. وَرَثَى لَبِيَدُ بْنَ رَبِيعَةَ أَخَاهُ أَرْبَدَ فَقَالَ:

el-Âmirîler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelip geldiler; o sırada o, ashabından birkaç kişiyle birlikte mescitte oturuyordu. İkisi mescide girdiler. Âmir tek gözlü olmasına rağmen insanların en yakışıklılarından biri olduğu için insanlar onun güzelliğine hayranlıkla baktılar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bir adam: "Ey Allah'ın Resûlü! İşte Âmir b. Tufeyl sana doğru geldi" dedi. Şöyle buyurdu: "Bırakın onu; şayet Allah onun hakkında hayır murat ederse onu hidayete erdirir." Âmir yaklaşıp başında dikildi ve: "Ey Muhammed! Müslüman olursam bana ne var?" dedi. Şöyle buyurdu: "Müslümanların lehine olan senin de lehinedir, Müslümanların aleyhine olan senin de aleyhinedir." Âmir: "Senden sonra yönetimi bana verir misin?" dedi. Şöyle buyurdu: "O benim elimde değildir; o ancak Allah'a aittir, onu dilediği kimseye verir." Âmir: "O halde göçebe/çöl ehlini bana verip yerleşik/şehir ehlini sen alır mısın?" dedi. "Hayır" buyurdu. "O halde bana ne vereceksin?" dedi. Şöyle buyurdu: "Sana atların dizginlerini veririm, Allah yolunda onların üzerinde gazaya çıkarsın." Âmir: "Bugün atların dizginleri zaten bende değil mi? Kalk benimle, seninle özel konuşayım" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onunla birlikte kalktı; Âmir daha önce Erbed'e: "Benim onunla konuştuğumu gördüğün zaman arkasından dolaş ve kılıçla onu vur!" diye işaret etmişti. Âmir, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile münakaşa etmeye ve ona laf yetiştirmeye başladı; Erbed kılıcını bir karış kadar kınından çekti, sonra Allah onu engelledi ve kılıcını çekmeye güç yetiremedi, eli kılıcının üzerinde kuruyup kaldı. Allah açık ve sıcak bir yaz gününde onun üzerine bir yıldırım gönderdi ve onu yaktı. Âmir ise kaçarak arkasını döndü ve: "Ey Muhammed! Erbed'i öldürene kadar Rabbine onun aleyhinde dua ettin. Allah'a yemin olsun ki, burayı sana karşı yağız atlar ve bıyıksız delikanlılarla dolduracağım!" dedi. Bunun üzerine o aleyhisselâm: "Allah ve Kayleoğulları -yani Evs ve Hazrec- buna engel olur" buyurdu. Âmir, Selûllü bir kadının evine indi ve sabah olunca şöyle diyordu: "Allah'a yemin olsun ki, eğer Muhammed ve arkadaşı -ölüm meleğini kastediyor- karşıma açık meydana çıksalardı «١», ikisini de mızrağımla delip geçerdim." Bunun üzerine Allah bir melek gönderdi; kanadıyla ona bir tokat vurup onu toprağa fırlattı «٢». Tam o anda dizinde deve urları gibi büyük bir ur (veba çıbanı) çıktı. Selûllü kadının evine geri dönüp: "Deve çıbanı gibi bir çıban ve Selûllü bir kadının evinde ölüm ha!" diyordu. Sonra atına bindi ve atının sırtında öldü. Lebîd b. Rebîa kardeşi Erbed için mersiye söyleyip şöyle dedi:

11099. Metin

يَا عَيْنُ هَلَّا بَكَيْتِ أَرْبَدَ إِذْ قُمْ ... نَا وَقَامَ الْخُصُومُ فِي كَبَدِ «٣»

Ey gözüm! Erbed için ağlasana; hani biz kalktığımızda ... Düşmanlar da büyük bir meşakkat içinde dikilmişti «٣».

11100. Metin

أَخْشَى عَلَى أَرْبَدَ الْحُتُوفِ وَلَا ... أَرْهَبُ نَوْءَ السِّمَاكِ وَالْأَسَدِ

Erbed'in başına ölümler gelmesinden korkarım da, ... Simâk ve Esed yıldızlarının batışından korkmam.

11101. Metin

فَجَعَنِي الرَّعْدُ وَالصَّوَاعِقُ بِالْفَا ... رِسِ يَوْمَ الْكَرِيهَةِ النَّجِدِ «٤»

Gök gürültüsü ve yıldırımlar, o zorlu savaş gününde [yardıma] koşan 4 o süvari sebebiyle beni derin bir acıya boğdu.

11102. Metin

وَفِيهِ قَالَ:

Onun hakkında yine şöyle demiştir:

11103. Metin

إِنَّ الرَّزِيَّةَ لَا رَزِيَّةَ مِثْلُهَا ... فِقْدَانُ كُلِّ أَخٍ كَضَوْءِ الْكَوْكَبِ

Asıl musibet -ki onun gibisi yoktur-, ... Yıldız ışığı gibi parlayan her bir kardeşin kaybedilmesidir.

11104. Metin

يَا أَرْبَدَ الْخَيْرِ الْكَرِيمِ جُدُودُهُ ... أَفْرَدْتَنِي أَمْشِي بِقَرْنٍ أَعْضَبِ «١»

Ey ataları cömert ve hayırlı olan Erbed! ... Beni kırık boynuzla yürür gibi tek başıma bıraktın «١».

11105. Metin

وَأَسْلَمَ لَبِيَدٌ بَعْدَ ذَلِكَ ﵁. مَسْأَلَةٌ- رَوَى أَبَانُ عَنْ أَنَسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" لَا تَأْخُذُ الصَّاعِقَةُ ذَاكِرًا لِلَّهِ ﷿". وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ ﵁: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ إِذَا سَمِعَ صَوْتَ الرَّعْدِ يَقُولُ:" سُبْحَانَ مَنْ يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وهو على كل شي قَدِيرٍ فَإِنْ أَصَابَتْهُ صَاعِقَةٌ فَعَلَيَّ دِيَتُهُ «٢» ". وَذَكَرَ الْخَطِيبُ مِنْ حَدِيثِ سُلَيْمَانَ بْنِ عَلِيِّ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: كُنَّا مَعَ عُمَرَ فِي سَفَرٍ فَأَصَابَنَا رَعْدٌ وَبَرْدٌ، فَقَالَ لَنَا كَعْبٌ: مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَعُ الرَّعْدَ: سُبْحَانَ مَنْ يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ ثَلَاثًا عُوفِيَ مِمَّا يَكُونُ فِي ذَلِكَ الرَّعْدِ، فَفَعَلْنَا فَعُوفِينَا، ثُمَّ لَقِيتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ﵁ فَإِذَا بَرَدَةٌ «٣» قَدْ أَصَابَتْ أَنْفَهُ فَأَثَّرَتْ بِهِ، فَقُلْتُ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ مَا هَذَا؟ قَالَ بَرَدَةٌ أَصَابَتْ أَنْفِي فَأَثَّرَتْ، فَقُلْتُ: إِنَّ كَعْبًا حِينَ سَمِعَ الرَّعْدَ قَالَ لَنَا: مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَعُ الرَّعْدَ سُبْحَانَ مَنْ يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ ثَلَاثًا عُوفِيَ مِمَّا يَكُونُ فِي ذَلِكَ الرَّعْدِ، فَقُلْنَا فَعُوفِينَا، فَقَالَ عُمَرُ: أَفَلَا قُلْتُمْ لَنَا حَتَّى نَقُولَهَا؟ وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي" الْبَقَرَةِ" «٤». قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ) يَعْنِي جِدَالَ الْيَهُودِيِّ حِينَ سَأَلَ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى: مِنْ أي شي هو؟ قال مُجَاهِدٌ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: جِدَالُ أَرْبَدَ فِيمَا هَمَّ بِهِ مِنْ قَتْلِ النَّبِيِّ ﷺ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ،" وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ" حَالًا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُنْقَطِعًا. وَرَوَى أَنَسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بَعَثَ إِلَى عَظِيمٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ يَدْعُوهُ إِلَى اللَّهِ ﷿، فَقَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ: أَخْبِرْنِي عَنْ إِلَهِكَ هَذَا؟ أَهُوَ مِنْ فِضَّةٍ أَمْ مِنْ ذَهَبٍ أَمْ مِنْ نُحَاسٍ؟

Lebîd 1 bundan sonra Müslüman oldu radıyallâhu anh. Bir Mesele: Ebân, Enes'ten rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Yıldırım, Allah Azze ve Celle'yi zikreden bir kimseyi çarpmaz.» Ebû Hüreyre radıyallâhu anh şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gök gürültüsünün sesini işittiğinde şöyle derdi: «Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan O'nu tesbih ettiği [Zât] her türlü noksanlıktan münezzehtir; O her şeye güç yetirendir. Şayet ona bir yıldırım isabet ederse diyeti benim üzerimedir 2.» Hatîb, Süleymân b. Alî b. Abdillâh b. Abbâs'ın, babası tarikiyle dedesinden rivayet ettiği şu hadisi zikretti: Dedi ki: Biz bir yolculukta Ömer ile beraberdik; gök gürültüsü ve doluya yakalandık. Bunun üzerine Kâ'b bize şöyle dedi: "Kim gök gürültüsünü işittiğinde üç defa: 'Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan O'nu tesbih ettiği [Zât] noksanlıklardan münezzehtir' derse, o gök gürültüsünde meydana gelebilecek şeylerden korunur." Biz de bunu yaptık ve korunduk. Daha sonra Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh ile karşılaştım; meğer burnuna bir dolu tanesi 3 isabet etmiş ve iz bırakmıştı. Ben: "Ey Müminlerin Emîri, bu nedir?" diye sordum. "Burnuma bir dolu tanesi isabet etti ve iz bıraktı" dedi. Ben: "Kâ'b, gök gürültüsünü işittiğinde bize: 'Kim gök gürültüsünü işittiğinde üç defa: Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan O'nu tesbih ettiği [Zât] noksanlıklardan münezzehtir derse, o gök gürültüsünde meydana gelecek şeylerden korunur' demişti; biz de söyledik ve korunduk" dedim. Bunun üzerine Ömer: "Bize söyleseydiniz de biz de söyleseydik ya!" dedi. Bu mana daha önce el-Bakara [Suresi'nde] geçmişti 4. Yüce Allah'ın: {وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ} “Onlar ise Allah hakkında tartışıp dururlar” buyruğu: Mücâhid, bunun, Yahudinin Yüce Allah hakkında: "O hangi şeydendir?" diye sorduğu zamanki tartışması olduğunu söylemiştir. İbn Cüreyc ise: Erbed'in, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i öldürmeye yeltendiği sıradaki tartışmasıdır, demiştir. {وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ} cümlesinin hâl (durum bildiren) olması caiz olduğu gibi, munkatı' (müstakil yeni bir cümle) olması da caizdir. Enes'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, müşriklerin ileri gelenlerinden birine, kendisini Allah Azze ve Celle'ye davet etmek üzere [bir elçi] gönderdi. O adam Resûlullah'ın [elçisine]: "Bana şu ilahından haber ver; o gümüşten midir, altından mıdır, yoksa bakırdan mıdır?" dedi.

11106. Metin

فَاسْتَعْظَمَ ذَلِكَ، فَرَجَعَ إِلَيْهِ فَأَعْلَمُهُ، فَقَالَ:" ارْجِعْ إِلَيْهِ فَادْعُهُ" فَرَجَعَ إِلَيْهِ وَقَدْ أَصَابَتْهُ صَاعِقَةٌ، وَعَادَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَدْ نَزَلَ:" وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ". (وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ) قَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ:" الْمِحالِ" الْمَكْرُ، وَالْمَكْرُ مِنَ اللَّهِ ﷿ التَّدْبِيرُ بِالْحَقِّ. النَّحَّاسُ: الْمَكْرُ مِنَ اللَّهِ إِيصَالُ الْمَكْرُوهِ إِلَى مَنْ يَسْتَحِقُّهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ. وَرَوَى ابْنُ الْيَزِيدِيِّ عَنْ أَبِي زَيْدٍ" وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ" أَيِ النِّقْمَةِ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ:" الْمِحالِ" أَيِ الْقُوَّةُ وَالشِّدَّةُ. وَالْمَحْلُ: الشِّدَّةُ، الْمِيمُ أَصْلِيَّةٌ، وما حلت فُلَانًا مِحَالًا أَيْ قَاوَيْتُهُ حَتَّى يَتَبَيَّنَ أَيُّنَا أَشَدُّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ:" الْمِحالِ" الْعُقُوبَةُ وَالْمَكْرُوهُ. وقال ابن عرفة:" الْمِحالِ" الجدال، يقال: ما حل عَنْ أَمْرِهِ أَيْ جَادَلَ. وَقَالَ الْقُتَيْبِيُّ: أَيْ شَدِيدُ الْكَيْدِ، وَأَصْلُهُ مِنَ الْحِيلَةِ، جُعِلَ مِيمُهُ كَمِيمِ الْمَكَانِ، وَأَصْلُهُ مِنَ الْكَوْنِ، ثُمَّ يُقَالُ: تَمَكَّنْتُ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ: غَلِطَ ابْنُ قُتَيْبَةَ أَنَّ الْمِيمَ فِيهِ زَائِدَةٌ، بَلْ هِيَ أَصْلِيَّةٌ، وَإِذَا رَأَيْتَ الْحَرْفَ عَلَى مِثَالِ فِعَالٍ أَوَّلُهُ مِيمٌ مَكْسُورَةٌ فَهِيَ أَصْلِيَّةٌ، مِثْلُ: مِهَادٌ وَمِلَاكٌ وَمِرَاسٌ، وَغَيْرُ ذَلِكَ مِنَ الْحُرُوفِ. وَمِفْعَلٌ إِذَا كَانَتْ من بنات الثلاثة فإنه يجئ بِإِظْهَارِ الْوَاوِ «١» مِثْلَ: مِزْوَدٌ وَمِحْوَلٌ وَمِحْوَرٌ، وَغَيْرُهَا مِنَ الْحُرُوفِ، وَقَالَ «٢»: وَقَرَأَ الْأَعْرَجُ-" وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ" بِفَتْحِ الْمِيمِ، وَجَاءَ تَفْسِيرُهُ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ الْحَوْلُ، ذَكَرَ هَذَا كُلَّهُ أَبُو عُبَيْدٍ الْهَرَوِيُّ، إِلَّا مَا ذَكَرْنَاهُ أَوَّلًا عَنِ ابْنِ الْأَعْرَابِيِّ، وَأَقَاوِيلُ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ بِمَعْنَاهَا، وَهِيَ ثَمَانِيَةٌ: أَوَّلُهَا- شَدِيدُ الْعَدَاوَةِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَثَانِيهَا- شَدِيدُ الْحَوْلِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَثَالِثُهَا- شَدِيدُ الْأَخْذِ، قَالَهُ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ. وَرَابِعُهَا- شَدِيدُ الْحِقْدِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَخَامِسُهَا- شَدِيدُ الْقُوَّةِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَسَادِسُهَا- شَدِيدُ الْغَضَبِ، قَالَهُ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ. وَسَابِعُهَا- شَدِيدُ الْهَلَاكِ بِالْمَحْلِ، وَهُوَ الْقَحْطُ، قَالَهُ الْحَسَنُ أَيْضًا. وَثَامِنُهَا- شَدِيدُ الْحِيلَةِ، قَالَهُ قتادة. وقال أبو عبيدة معمر: الْمِحَالُ وَالْمُمَاحَلَةُ الْمُمَاكَرَةُ وَالْمُغَالَبَةُ، وَأَنْشَدَ لِلْأَعْشَى:

Elçi bunu pek vahim ve çirkin bulup Peygamber'e dönerek durumu bildirdi. O da: "Ona geri dön ve onu davet et" buyurdu. Elçi ona döndüğünde adamı bir yıldırım çarpmıştı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e döndüğünde ise: {وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ} [ayeti] inmişti. {(وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ)} “Oysa O'nun tuzağı/cezalandırması pek çetindir” kavli. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: el-Mihâl (الْمِحالِ), mekirdir (tuzaktır); Yüce Allah'ın mekri ise hak ile takdir ve tedbir etmesidir. en-Nahhâs: "Allah'tan olan mekir, hak edene hiç fark ettirmeden hoşlanmadığı şeyi ulaştırmaktır" demiştir. İbnü'l-Yezîdî, Ebû Zeyd'den: {وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحالِ} kavlinin 'intikamı çetin olandır' manasına geldiğini rivayet etmiştir. Ezherî şöyle demiştir: el-Mihâl, güç ve şiddet demektir. Mehl (الْمَحْلُ) ise şiddettir, buradaki mim harfi aslidir; "مَاحَلْتُ فُلَانًا مِحَالًا" denildiğinde, 'hangimizin daha güçlü olduğu ortaya çıksın diye onunla güç yarıştırdım' demektir. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: el-Mihâl, ceza ve hoşa gitmeyen şeydir. İbn Arefe: el-Mihâl, mücadeledir; nitekim bir kimse emri hususunda tartıştığı zaman: "مَاحَلَ عَنْ أَمْرِهِ" denir, demiştir. İbn Kuteybe: Yani tuzağı (keydi) pek çetindir; aslı hileden (el-hîle) gelir; onun mimi tıpkı mevsufun mekânındaki mim gibidir ki onun aslı da kevn (oluş) kökündendir, sonra "تَمَكَّنْتُ" (yerleştim) denilir, demiştir. Ezherî ise şöyle demiştir: İbn Kuteybe buradaki mimin zait olduğunu sanarak hata etmiştir, bilakis o aslidir; fıâl (فِعَال) vezninde başında kesreli mim bulunan bir harf (kelime) gördüğünde o aslidir; mihâd (مِهَادٌ), milâk (مِلَاكٌ) ve mirâs (مِرَاسٌ) ve diğer kelimeler gibi. Mif'al (مِفْعَلٌ) vezni ise sülasi kökten geldiği zaman vâv harfi açıkça okunur «١»; mizved (مِزْوَدٌ), mihvel (مِحْوَلٌ) ve mihver (مِحْوَرٌ) ve diğer kelimeler gibi. Şöyle dedi «٢»: el-A'rec bu ayeti mimin fethasıyla: "وَهُوَ شَدِيدُ الْمَحَالِ" şeklinde okumuştur; bu kıraate göre tefsiri İbn Abbâs'tan 'güç ve kudret' (el-havl) olarak gelmiştir. Bunların tamamını -ilk olarak İbnü'l-A'râbî'den aktardığımız hariç- Ebû Ubeyd el-Herevî zikretmiştir; sahabe ve tâbiînin görüşleri de bu manadadır ve bunlar sekiz tanedir: Birincisi- Düşmanlığı çetindir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. İkincisi- Kudreti çetindir; bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Üçüncüsü- Yakalayışı çetindir; bunu Ali b. Ebî Tâlib söylemiştir. Dördüncüsü- Öfkesi/cezalandırması çetindir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Beşincisi- Kuvveti çetindir; bunu Mücâhid söylemiştir. Altıncısı- Gazabı çetindir; bunu Vehb b. Münebbih söylemiştir. Yedincisi- Mehl yani kuraklık ile helak etmesi çetindir; bunu Hasan da söylemiştir. Sekizincisi- Hilesi/tedbiri çetindir; bunu Katâde söylemiştir. Ebû Ubeyde Ma'mer şöyle demiştir: el-Mihâl ve el-mümâhale, karşılıklı hile yapmak ve üstün gelmeye çalışmaktır; A'şâ'nın şu beytini inşad etmiştir:

11107. Metin

فَرْعُ نَبْعٍ يَهْتَزُّ فِي غُصْنِ الْمَجْ ... دِ كَثِيرُ الندى شديد المحال

Neb' ağacının bir dalıdır, şan ve şeref budağında salınır; cömertliği pek bol, gücü/cezalandırması 1 pek çetindir 2.

11108. Metin

وَقَالَ آخَرُ «١»:

Bir başkası da şöyle demiştir «١»:

11109. Metin

وَلَبَّسَ بَيْنَ أَقْوَامٍ فَكُلٌّ ... أَعَدَّ لَهُ الشَّغَازِبَ وَالْمِحَالَا

Kavimlerin arasını karıştırdı, bu yüzden herkes ... Ona karşı türlü çelmeler ve hileler hazırladı.

11110. Metin

وَقَالَ عَبْدُ الْمُطَّلِبِ:

Abdülmuttalib de şöyle demiştir:

11111. Metin

لَاهُمَّ إِنَّ الْمَرْءَ يَمْ ... نَعُ رَحْلَهُ فَامْنَعْ حِلَالَكَ «٢»

Allah'ım! Kişi kendi devesini/yurdunu korur, ... Sen de kendi ehlini/harem bölgesini koru «٢».

11112. Metin

لَا يَغْلِبَنَّ صَلِيبُهُمْ وَمِحَا ... لُهُمْ عَدْوًا مِحَالَكَ

Onların haçı ve hileleri, düşmanlık ederek ... Senin gücüne ve galebene asla galip gelmesin!

11113. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١٤]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 14]

11114. Metin

لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلاَّ كَباسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْماءِ لِيَبْلُغَ فاهُ وَما هُوَ بِبالِغِهِ وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (١٤)

{لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلاَّ كَباسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْماءِ لِيَبْلُغَ فاهُ وَما هُوَ بِبالِغِهِ وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (١٤)} “Hak olan davet (ve dua) yalnızca O'nadır. O'ndan başka yalvardıkları ise kendilerine hiçbir şeyle karşılık veremezler. Onların durumu, ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir; oysa o asla ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası ise ancak bir sapıklık (ve boşluk) içindedir.”

11115. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ) أَيْ لِلَّهِ دَعْوَةُ الصِّدْقِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَغَيْرُهُمَا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ، فَدُعَاؤُهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ. وَقِيلَ: إِنَّ الْإِخْلَاصَ فِي الدُّعَاءِ هُوَ دعوة الحق، قاله بَعْضُ الْمُتَأَخِّرِينَ. وَقِيلَ: دَعْوَةُ الْحَقِّ دُعَاؤُهُ عِنْدَ الْخَوْفِ، فَإِنَّهُ لَا يُدْعَى فِيهِ إِلَّا إِيَّاهُ. كَمَا قَالَ:" ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ" «٣» [الإسراء: ٦٧]، قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَهُوَ أَشْبَهُ بِسِيَاقِ الْآيَةِ، لِأَنَّهُ قال: (وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ) يَعْنِي الْأَصْنَامَ وَالْأَوْثَانَ. (لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ) أَيْ لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ دُعَاءً، وَلَا يَسْمَعُونَ لَهُمْ نِدَاءً. (إِلَّا كَباسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْماءِ لِيَبْلُغَ فاهُ وَما هُوَ بِبالِغِهِ) ضَرَبَ اللَّهُ ﷿ الْمَاءَ مَثَلًا لِيَأْسِهِمْ مِنَ الْإِجَابَةِ لِدُعَائِهِمْ، لِأَنَّ الْعَرَبَ تَضْرِبُ لِمَنْ سَعَى فِيمَا لَا يُدْرِكُهُ مَثَلًا بِالْقَابِضِ الْمَاءَ بِالْيَدِ، قَالَ:

Yüce Allah'ın: {(لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ)} “Hak olan davet yalnızca O'nadır” kavli; yani dosdoğru davet/dua Allah'adır. İbn Abbâs, Katâde ve başkaları: "Lâ ilâhe illallâh kelimesidir" demişlerdir. Hasan: "Şüphesiz Allah Hakk'ın ta kendisidir, dolayısıyla O'na yapılan dua da hak olan duadır" demiştir. Duadaki ihlâsın bizzat kendisinin hak davet olduğu da söylenmiştir; bunu müteahhirînden bazıları ifade etmiştir. Hak davetin korku anındaki dua olduğu da söylenmiştir; zira o anda O'ndan başkasına dua edilmez; nitekim Allah Teâlâ: {ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ} “O'ndan başka yalvardıklarınız kaybolup gider” «٣» [İsrâ: 67] buyurmuştur. Mâverdî şöyle demiştir: Âyetin akışına en uygun olanı da budur; çünkü Allah Teâlâ: {(وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ)} “O'ndan başka yalvardıkları ise” buyurmuştur; yani putları ve heykelleri kastetmektedir. {(لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ)} “kendilerine hiçbir şeyle karşılık veremezler” yani onların hiçbir duasına icabet edemezler ve hiçbir yakarışlarını işitmezler. {(إِلَّا كَباسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْماءِ لِيَبْلُغَ فاهُ وَما هُوَ بِبالِغِهِ)} “ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir; oysa o asla ona ulaşacak değildir”. Yüce Allah, dualarına icabet edilmesinden ümitlerini kesmelerine suyu misal getirmiştir; çünkü Araplar ulaşamayacağı şeyin peşinde koşan kimse için, eliyle suyu tutmaya çalışan kimseyi misal verirler; şair şöyle demiştir:

11116. Metin

فَأَصْبَحْتُ فِيمَا كَانَ بَيْنِي وَبَيْنَهَا ... مِنَ الْوُدِّ مثل القابض الماء باليد

Onunla benim aramdaki sevgi hususunda [sonunda] ben, / Suyu eliyle tutmaya çalışan kimse gibi oldum.123

11117. Metin

وفي معنى هذا المثل ثلاثة أوجه: أحدها- أَنَّ الَّذِي يَدْعُو إِلَهًا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَالظَّمْآنِ الَّذِي يَدْعُو الْمَاءَ إِلَى فِيهِ مِنْ بَعِيدٍ يُرِيدُ تَنَاوُلَهُ وَلَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ بِلِسَانِهِ، وَيُشِيرُ إِلَيْهِ بِيَدِهِ فَلَا يَأْتِيهِ أَبَدًا، لِأَنَّ الْمَاءَ لَا يَسْتَجِيبُ، وَمَا الْمَاءُ بِبَالِغٍ إِلَيْهِ، قاله مجاهد. الثاني- أَنَّهُ كَالظَّمْآنِ الَّذِي يَرَى خَيَالَهُ فِي الْمَاءِ وَقَدْ بَسَطَ كَفَّهُ فِيهِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ، لِكَذِبِ ظَنِّهِ، وَفَسَادِ تَوَهُّمِهِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الثَّالِثُ- أَنَّهُ كَبَاسِطِ كَفِّهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَقْبِضَ عَلَيْهِ فَلَا يَجْمُدُ فِي كَفِّهِ شي مِنْهُ. وَزَعَمَ الْفَرَّاءُ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمَاءِ هَاهُنَا الْبِئْرُ، لِأَنَّهَا مَعْدِنٌ لِلْمَاءِ، وَأَنَّ الْمَثَلَ كَمَنْ مَدَّ يَدَهُ إِلَى الْبِئْرِ بِغَيْرِ رِشَاءٍ، وَشَاهِدُهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Bu darb-ı meselin anlamı hakkında üç vecih vardır: Birincisi- Allah'tan başka bir ilaha dua eden kimse, uzaktan suyu ağzına çağıran, onu almak isteyip de diliyle buna güç yetiremeyen ve eliyle ona işaret ettiği halde su asla kendisine gelmeyen susuz kimse gibidir; zira su icabet etmez ve su da ona ulaşacak değildir; bunu Mücâhid söylemiştir. İkincisi- O, sudaki aksini görüp de yanlış zannı ve bozuk vehmi sebebiyle ağzına ulaşsın diye avucunu ona doğru uzatan, fakat [su] asla ağzına ulaşmayacak olan susuz kimse gibidir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Üçüncüsü- O, tutmak için avucunu suya doğru açan, fakat avucunda ondan hiçbir şey donup kalmayan kimse gibidir. Ferrâ ise buradaki sudan muradın kuyu olduğunu, çünkü kuyunun su kaynağı olduğunu ve bu meselin kuyuya kovasız ve ipsiz elini uzatan kimseye benzediğini ileri sürmüştür; buna şairin şu sözünü şahit getirmiştir:

11118. Metin

فَإِنَّ الْمَاءَ مَاءُ أَبِي وَجَدِّي ... وَبِئْرِي ذُو حَفَرْتُ وَذُو طَوَيْتُ

Şüphesiz su, babamın ve dedemin suyudur, ... Kuyu da benim kazdığım ve taşla ördüğüm kuyudur.

11119. Metin

قَالَ عَلِيٌّ ﵁: هُوَ كَالْعَطْشَانِ عَلَى شَفَةِ الْبِئْرِ، فَلَا يَبْلُغُ قَعْرَ الْبِئْرِ، وَلَا الْمَاءُ يَرْتَفِعُ إِلَيْهِ، وَمَعْنَى" إِلَّا كَباسِطِ" إِلَّا كَاسْتِجَابَةِ بَاسِطِ كَفَّيْهِ" إِلَى الْماءِ" فَالْمَصْدَرُ مُضَافٌ إِلَى الْبَاسِطِ، ثُمَّ حَذَفَ الْمُضَافَ، وَفَاعِلُ الْمَصْدَرِ الْمُضَافِ مُرَادٌ فِي الْمَعْنَى وَهُوَ الْمَاءُ، وَالْمَعْنَى: إِلَّا كَإِجَابَةِ بَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ، وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ:" لِيَبْلُغَ فاهُ" مُتَعَلِّقَةٌ بِالْبَسْطِ، وَقَوْلَهُ:" وَما هُوَ بِبالِغِهِ" كِنَايَةٌ عَنِ الْمَاءِ، أَيْ وَمَا الْمَاءُ بِبَالِغٍ فَاهُ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ" هُوَ" كِنَايَةً عَنِ الْفَمِ، أَيْ مَا الْفَمُ بِبَالِغٍ الْمَاءَ. (وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلالٍ) أَيْ لَيْسَتْ عِبَادَةُ الْكَافِرِينَ الْأَصْنَامَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ، لِأَنَّهَا شِرْكٌ. وَقِيلَ: إِلَّا فِي ضَلَالٍ أَيْ يَضِلُّ عَنْهُمْ ذَلِكَ الدُّعَاءُ، فَلَا يَجِدُونَ مِنْهُ سَبِيلًا، كَمَا قَالَ:" أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ قالُوا ضَلُّوا عَنَّا" «١» [الأعراف: ٣٧] وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ أَصْوَاتُ الْكَافِرِينَ مَحْجُوبَةٌ عن الله فلا يسمع دعاءهم.

Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: O, kuyunun kenarındaki susuz kimse gibidir; ne kuyunun dibine ulaşabilir ne de su ona yükselir. {إِلَّا كَباسِطِ} kavlinin manası; iki avucunu suya doğru açan kimseye icabet edilmesi gibidir; masdar bâsıt (بَاسِطِ) kelimesine muzaf olmuş, sonra muzaf hazfedilmiştir; muzaf olan masdarın faili manada murattır ki o da sudur. Manası: İki avucunu açan kimseye suyun icabet etmesi gibidir. {لِيَبْلُغَ فاهُ} kavlindeki lâm harfi açmaya (bast) taalluk etmektedir. {وَما هُوَ بِبالِغِهِ} kavli ise suya kinayedir; yani su asla onun ağzına ulaşacak değildir. {هُوَ} zamirinin ağıza (fem) kinaye olması da caizdir; yani ağız asla suya ulaşacak değildir. {(وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلالٍ)} “Kâfirlerin duası ise ancak bir sapıklık içindedir” yani kâfirlerin putlara ibadeti ancak bir sapıklıktan ibarettir, çünkü bu şirktir. {إِلَّا فِي ضَلالٍ} kavlinin, yani o dua onlardan kaybolup gider, böylece ondan hiçbir yol/fayda bulamazlar anlamına geldiği de söylenmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ قالُوا ضَلُّوا عَنَّا} “Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede? Dediler ki: Bizden sapıp kayboldular” «١» [A'râf: 37]. İbn Abbâs da: "Yani kâfirlerin sesleri Allah'a karşı perdelenmiştir, dolayısıyla O onların dualarını işitmez" demiştir.

11120. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١٥]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 15]

11121. Metin

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ (١٥)

{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ (١٥)} “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez yalnızca Allah'a secde ederler.”

11122. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً) قَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَغَيْرُهُمَا: الْمُؤْمِنُ يَسْجُدُ طَوْعًا، وَالْكَافِرُ يَسْجُدُ كَرْهًا بِالسَّيْفِ. وَعَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا: يَسْجُدُ الْكَافِرُ كَارِهًا حِينَ لَا يَنْفَعُهُ الْإِيمَانُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: سُجُودُ الْكَافِرِ كَرْهًا مَا فِيهِ من الخضوع وأثر الصنعة.

Yüce Allah'ın: {وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً} “Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez yalnızca Allah'a secde ederler” buyruğu hakkında el-Hasan, Katâde ve başkaları şöyle demişlerdir: Mümin isteyerek secde eder, kâfir ise kılıç [zoruyla] istemeyerek secde eder. Katâde'den ayrıca şöyle rivayet edilmiştir: Kâfir, imanın kendisine fayda vermeyeceği zamanda istemeyerek secde eder. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Kâfirin istemeyerek secde etmesi, onda bulunan boyun eğme ve yaratılışın izidir.1

11123. Metin

وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ:" طَوْعاً" مَنْ دَخَلَ فِي الْإِسْلَامِ رَغْبَةً، وَ" كَرْهاً" مَنْ دَخَلَ فِيهِ رَهْبَةً بِالسَّيْفِ. وَقِيلَ:" طَوْعاً" مَنْ طَالَتْ مُدَّةُ إِسْلَامِهِ فَأَلِفَ السُّجُودَ، وَ" كَرْهاً" مَنْ يُكْرِهُ نَفْسَهُ لِلَّهِ تَعَالَى، فَالْآيَةُ فِي الْمُؤْمِنِينَ، وَعَلَى هَذَا يَكُونُ مَعْنَى" وَالْأَرْضِ" وَبَعْضُ مَنْ فِي الْأَرْضِ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَفِي الْآيَةِ مَسْلَكَانِ: أَحَدُهُمَا- أَنَّهَا عَامَّةٌ وَالْمُرَادُ بِهَا التَّخْصِيصُ، فَالْمُؤْمِنُ يَسْجُدُ طَوْعًا، وَبَعْضُ الْكُفَّارِ يَسْجُدُونَ إِكْرَاهًا وَخَوْفًا كَالْمُنَافِقِينَ، فَالْآيَةُ مَحْمُولَةٌ عَلَى هَؤُلَاءِ، ذَكَرَهُ الْفَرَّاءُ. وَقِيلَ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ: الْآيَةُ فِي الْمُؤْمِنِينَ، مِنْهُمْ مَنْ يَسْجُدُ طَوْعًا لَا يَثْقُلُ عَلَيْهِ السُّجُودُ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَثْقُلُ عَلَيْهِ، لِأَنَّ الْتِزَامَ التَّكْلِيفِ مَشَقَّةٌ، وَلَكِنَّهُمْ يَتَحَمَّلُونَ الْمَشَقَّةَ إِخْلَاصًا وَإِيمَانًا، إِلَى أَنْ يَأْلَفُوا الْحَقَّ وَيَمْرُنُوا عَلَيْهِ. وَالْمَسْلَكُ الثَّانِي- وَهُوَ الصَّحِيحُ- إِجْرَاءُ الْآيَةِ عَلَى التَّعْمِيمِ، وَعَلَى هَذَا طَرِيقَانِ: أَحَدُهُمَا- أَنَّ الْمُؤْمِنَ يَسْجُدُ طَوْعًا، وأما الكافر فمأمور: السجود مُؤَاخَذٌ بِهِ. وَالثَّانِي- وَهُوَ الْحَقُّ- أَنَّ الْمُؤْمِنَ يَسْجُدُ بِبَدَنِهِ طَوْعًا، وَكُلُّ مَخْلُوقٍ مِنَ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ يَسْجُدُ مِنْ حَيْثُ إِنَّهُ مَخْلُوقٌ، يَسْجُدُ دَلَالَةً وَحَاجَةً إِلَى الصَّانِعِ، وَهَذَا كَقَوْلِهِ:" وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ" «١» [الإسراء: ٤٤] وَهُوَ تَسْبِيحُ دَلَالَةٍ لَا تَسْبِيحُ عِبَادَةٍ. (وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ) أَيْ ظِلَالُ الْخَلْقِ سَاجِدَةٌ لِلَّهِ تَعَالَى بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ، لِأَنَّهَا تَبِينُ فِي هَذَيْنَ الْوَقْتَيْنِ، وَتَمِيلُ مِنْ نَاحِيَةٍ إِلَى نَاحِيَةٍ، وَذَلِكَ تَصْرِيفُ اللَّهِ إِيَّاهَا عَلَى مَا يَشَاءُ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" أَوَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُا ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمائِلِ سُجَّداً لِلَّهِ وَهُمْ داخِرُونَ" [النحل: ٤٨] قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: ظِلُّ الْمُؤْمِنِ يَسْجُدُ طَوْعًا وَهُوَ طَائِعٌ، وَظِلُّ الْكَافِرِ يَسْجُدُ كَرْهًا وَهُوَ كَارِهٌ. وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: يُجْعَلُ لِلظِّلَالِ عُقُولٌ تَسْجُدُ بِهَا وَتَخْشَعُ بِهَا، كَمَا جُعِلَ لِلْجِبَالِ أَفْهَامٌ حَتَّى خَاطَبَتْ وَخُوطِبَتْ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: فِي هَذَا نَظَرَ، لِأَنَّ الْجَبَلَ عَيْنٌ، فَيُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ لَهُ عَقْلٌ بِشَرْطِ تَقْدِيرِ الْحَيَاةِ، وَأَمَّا الظِّلَالُ فَآثَارٌ وَأَعْرَاضٌ، وَلَا يُتَصَوَّرُ تَقْدِيرُ الْحَيَاةِ لَهَا، وَالسُّجُودُ بِمَعْنَى الْمَيْلِ، فَسُجُودُ الظِّلَالِ مَيْلُهَا مِنْ جَانِبٍ إِلَى جَانِبٍ، يقال: سجدت النخلة أي مالت. والْآصالِ جَمْعُ أُصُلٍ، وَالْأُصُلُ جَمْعُ أَصِيلٍ، وَهُوَ مَا بَيْنَ الْعَصْرِ إِلَى الْغُرُوبِ، ثُمَّ أَصَائِلُ جَمْعُ الْجَمْعُ، قَالَ أَبُو ذُؤَيْبٍ الْهُذَلِيُّ:

İbn Zeyd şöyle demiştir: {طَوْعاً} rağbetle İslam'a giren, {كَرْهاً} ise kılıç korkusuyla istemeyerek giren kimsedir. Şöyle de denilmiştir: {طَوْعاً} Müslümanlığı uzayıp secdeye alışan kimsedir; {كَرْهاً} ise Allah Teâlâ için nefsini zorlayan kimsedir; dolayısıyla âyet müminler hakkındadır. Buna göre: {وَالْأَرْضِ} kelimesinin manası, 'yeryüzündekilerin bir kısmı' demektir. Kuşeyrî şöyle demiştir: Bu âyette iki yaklaşım vardır: Birincisi- Âyet geneldir fakat bununla tahsis kastedilmiştir; mümin isteyerek secde eder, münafıklar gibi kâfirlerin bir kısmı ise zorlama ve korkuyla secde ederler; dolayısıyla âyet bunlara hamledilmiştir; bunu Ferrâ zikretmiştir. Bu görüşe göre şöyle de denilmiştir: Âyet müminler hakkındadır; onlardan kimi secde kendisine ağır gelmeksizin isteyerek secde eder, kimi de -mükellefiyeti üstlenmek bir meşakkat olduğu için- secde kendisine ağır gelerek secde eder; ancak onlar hakka alışıp onda sebat edene kadar ihlâs ve imanla bu meşakkate katlanırlar. İkinci yaklaşım ise -ki sahih olan budur- âyetin umum ifade edecek şekilde kabul edilmesidir. Buna göre de iki yol vardır: Birincisi- Mümin isteyerek secde eder; kâfire gelince o secde ile emrolunmuştur ve bundan dolayı hesaba çekilecektir. İkincisi ise -ki hak olan budur- mümin bedeniyle isteyerek secde eder; mümin olsun kâfir olsun yaratılmış olan her varlık ise yaratılmış olması hasebiyle, Sanatkâr'ına muhtaç oluşu ve O'na delalet etmesi bakımından secde eder. Bu da tıpkı: {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ} “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin” «١» [İsrâ: 44] kavli gibidir; bu, ibadet tesbihi değil delalet tesbihidir. {(وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ)} “onların gölgeleri de sabah akşam” yani mahlukatın gölgeleri de sabah ve akşam vakitlerinde Allah Teâlâ'ya secde eder; çünkü gölgeler bu iki vakitte belirginleşir ve bir taraftan diğer tarafa meyleder; bu da Allah'ın onları dilediği gibi evirip çevirmesidir. Bu, Yüce Allah'ın şu kavli gibidir: {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُا ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمائِلِ سُجَّداً لِلَّهِ وَهُمْ داخِرُونَ} “Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmezler mi ki, gölgeleri sağdan ve soldan küçülerek/boyun eğerek Allah için secdeye kapanır?” [Nahl: 48]. Bunu İbn Abbâs ve başkaları söylemiştir. Mücâhid şöyle demiştir: Müminin gölgesi o itaatkâr olduğu halde isteyerek secde eder; kâfirin gölgesi ise o hoşnutsuz olduğu halde istemeyerek secde eder. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: Gölgelere, kendisiyle secde edip huşû duyacakları akıllar verilir; tıpkı dağlara hitap edip kendilerine hitap edilecek kadar anlayış verildiği gibi. Kuşeyrî şöyle demiştir: Bu görüşte tutarsızlık vardır; zira dağ somut bir varlıktır (ayndır), dolayısıyla hayat takdir edilmesi şartıyla onda akıl bulunması mümkündür; gölgeler ise eserler ve arazlardır, onlar için hayat takdiri tasavvur olunamaz. Secde ise 'meyletmek' anlamındadır; dolayısıyla gölgelerin secdesi onların bir taraftan diğer tarafa meyletmesidir; nitekim hurma ağacı eğildiği zaman: "سَجَدَتِ النَّخْلَةُ" denilir. el-Âsâl (الْآصالِ), usul (أُصُلٍ) kelimesinin çoğuludur; usul ise ikindi ile gün batımı arasındaki vakit anlamına gelen asîl (أَصِيلٍ) kelimesinin çoğuludur; sonra çoğulun çoğulu olarak asâil (أَصَائِلُ) gelir. Ebû Züeyb el-Hüzelî şöyle demiştir:

11124. Metin

لَعَمْرِي لَأَنْتَ الْبَيْتُ أُكْرِمُ أَهْلَهُ ... وَأَقْعُدُ فِي أَفْيَائِهِ بِالْأَصَائِلِ

Ömrüme andolsun ki sen ehline ikramda bulunduğum ve akşam vakitlerinde gölgelerinde oturduğum o evsin.1

11125. Metin

وظِلالُهُمْ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعْطُوفًا عَلَى" مَنْ" وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ارْتَفَعَ بِالِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ، التَّقْدِيرُ: وَظِلَالُهُمْ سُجَّدٌ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَ" بِالْغُدُوِّ" يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَصْدَرًا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ جَمْعَ غَدَاةٍ، يُقَوِّي كَوْنَهُ جَمْعًا مُقَابَلَةُ الْجَمْعِ الَّذِي هو الآصال به.

{ظِلالُهُمْ} kelimesinin {مَنْ} üzerine matuf olması caizdir; mübteda olarak merfû olup haberinin hazfedilmiş olması da caizdir; takdiri: "Ve onların gölgeleri sabah akşam secde edicidirler" şeklindedir. {بِالْغُدُوِّ} kelimesinin masdar olması caiz olduğu gibi, gadât (غَدَاةٍ) kelimesinin çoğulu olması da caizdir; bir çoğul olan el-Âsâl (الآصال) kelimesinin onun karşısında yer alması, onun çoğul olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir.

11126. Metin

[سورة الرعد (١٣): آية ١٦]

[Ra'd Suresi (13): Âyet 16]

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.