11234. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ [صَلَّى اللَّهُ عَلَى مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا «١» [تفسير سورة إبراهيم مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَجَابِرٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: إِلَّا آيَتَيْنِ مِنْهَا مَدَنِيَّتَيْنِ وَقِيلَ: ثَلَاثٌ، نَزَلَتْ فِي الَّذِينَ حَارَبُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً" [إبراهيم: ٢٨] إلى قوله:" فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ" [إبراهيم: ٣٠].
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. [Allah, Muhammed'e ve âline salât ve tam bir selâm eylesin «١»]. [İbrâhîm Sûresi Tefsiri]. Hasan, İkrime ve Câbir'in görüşüne göre tamamı Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde ise şöyle demiştir: İki âyeti hariçtir, onlar Medenîdir. Üç [âyet olduğu da] söylenmiştir; bunlar Allah ve Resûlüne karşı savaşanlar hakkında inmiş olup Yüce Allah'ın: "أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً" [İbrâhîm: 28] âyetinden, "فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ" [İbrâhîm: 30] kavline kadar olan kısımdır.
11235. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ١]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 1]
11236. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11237. Metin
الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (١)
Elif. Lâm. Râ. [Bu], insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz bir kitaptır. (1)
11238. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ) تَقَدَّمَ مَعْنَاهُ. (لِتُخْرِجَ النَّاسَ) أَيْ بِالْكِتَابِ، وَهُوَ الْقُرْآنُ، أَيْ بِدُعَائِكَ إِلَيْهِ. (مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ) أَيْ مِنْ ظُلُمَاتِ الكفر الضلالة وَالْجَهْلِ إِلَى نُورِ الْإِيمَانِ وَالْعِلْمِ، وَهَذَا عَلَى التَّمْثِيلِ، لِأَنَّ الْكُفْرَ بِمَنْزِلَةِ الظُّلْمَةِ، وَالْإِسْلَامَ بِمَنْزِلَةِ النُّورِ. وَقِيلَ: مِنَ الْبِدْعَةِ إِلَى السُّنَّةِ، وَمِنَ الشَّكِّ إِلَى الْيَقِينِ، وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. (بِإِذْنِ رَبِّهِمْ) أَيْ بِتَوْفِيقِهِ إِيَّاهُمْ وَلُطْفِهِ بِهِمْ، وَالْبَاءُ فِي" بِإِذْنِ رَبِّهِمْ" متعلقة ب" لِتُخْرِجَ" وَأُضِيفَ الْفِعْلُ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ لِأَنَّهُ الدَّاعِي وَالْمُنْذِرُ الْهَادِي. (إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ) هُوَ كَقَوْلِكَ: خَرَجْتُ إِلَى زَيْدٍ العاقل الفاضل من غير واو، لأنهما شي وَاحِدٌ، وَاللَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الَّذِي لَا مِثْلَ لَهُ وَلَا شَبِيهَ. وَقِيلَ:" الْعَزِيزِ" الَّذِي لَا يَغْلِبُهُ غَالِبٌ. وَقِيلَ:" الْعَزِيزِ" الْمَنِيعُ فِي مُلْكِهِ وَسُلْطَانِهِ." الْحَمِيدِ" أَيِ الْمَحْمُودُ بِكُلِّ لِسَانٍ، وَالْمُمَجَّدُ فِي كُلِّ مَكَانٍ عَلَى كُلِّ حَالٍ. وَرَوَى مِقْسَمٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ قَوْمٌ آمَنُوا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ، وَقَوْمٌ كَفَرُوا بِهِ، فَلَمَّا بُعِثَ مُحَمَّدٌ ﷺ آمَنَ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعِيسَى، وَكَفَرَ الَّذِينَ آمَنُوا بِعِيسَى، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ.
Yüce Allah'ın: {الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ} “Elif. Lâm. Râ. [Bu], sana indirdiğimiz bir kitaptır” buyruğunun anlamı daha önce geçmişti. {لِتُخْرِجَ النَّاسَ} “İnsanları çıkarasın diye” yani bu Kitap ile -ki o Kur'ân'dır-, [yani] insanları ona davet etmen vasıtasıyla [çıkarasın diye]. {مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ} “Karanlıklardan aydınlığa” yani küfrün, sapıklığın1 ve cehaletin karanlıklarından imanın ve ilmin aydınlığına [çıkarasın diye]. Bu [ifade], bir temsil (benzetme) kabilindendir; çünkü küfür karanlık, İslâm ise aydınlık (nûr) mesabesindedir. Şöyle de denilmiştir: Bidatten sünnete, şüpheden yakîne (kesin bilgiye) [çıkarasın diye]. Bu anlamlar birbirine yakındır. {بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin izniyle” yani O'nun onları muvaffak kılması ve onlara lütufta bulunmasıyla. {بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} ifadesindeki "bâ" harf-i cerri {لِتُخْرِجَ} fiiline taalluk etmektedir (bağlıdır). Fiilin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e nispet edilmesi, onun davetçi, uyarıcı ve yol gösterici olmasından dolayıdır. {إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} “Azîz ve Hamîd olanın yoluna” ifadesi; [araya] "vâv" bağlacı koymaksızın "خَرَجْتُ إِلَى زَيْدٍ الْعَاقِلِ الْفَاضِلِ" (Akıllı ve faziletli olan Zeyd'e gittim) demen gibidir; çünkü ikisi tek bir varlıktır. Allah, dengi ve benzeri bulunmayan "el-Azîz"dir. Şöyle de denilmiştir: "el-Azîz", kendisine hiçbir galibin üstün gelemediği zattır. Yine şöyle denilmiştir: "el-Azîz", mülkünde ve hâkimiyetinde mutlak kudret ve izzet sahibi olandır. "el-Hamîd" ise her dille övülen, her mekânda ve her hâlükârda şanı yüceltilendir. Mıksem'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Meryem oğlu Îsâ'ya iman eden bir topluluk ve onu inkâr eden bir topluluk vardı. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilince, Îsâ'yı inkâr edenler ona [Muhammed'e] iman etti; Îsâ'ya iman etmiş olanlar ise onu inkâr etti. Bunun üzerine bu ayet nâzil oldu. Bunu el-Mâverdî zikretmiştir.
11239. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ٢ الى ٣]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 2-3]
11240. Metin
اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ (٢) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٣)
O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline! (2) Onlar ki, dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler. (3)
11241. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ) أَيْ مُلْكًا وَعَبِيدًا وَاخْتِرَاعًا وَخَلْقًا. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَغَيْرُهُمَا:" اللَّهُ" بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ" الَّذِي" خَبَرُهُ. وَقِيلَ:" الَّذِي" صِفَةٌ، وَالْخَبَرُ مُضْمَرٌ، أَيِ الله الذي له ما في السموات وما في الأرض قادر على كل شي. الْبَاقُونَ بِالْخَفْضِ نَعْتًا لِلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ فَقَدَّمَ النَّعْتَ عَلَى الْمَنْعُوتِ، كَقَوْلِكَ: مَرَرْتُ بِالظَّرِيفِ زَيْدٍ. وَقِيلَ: عَلَى الْبَدَلِ مِنَ" الْحَمِيدِ" وَلَيْسَ صِفَةً، لِأَنَّ اسْمَ اللَّهِ صَارَ كَالْعَلَمِ فَلَا يُوصَفُ، كَمَا لَا يُوصَفُ بِزَيْدٍ وَعَمْرٍو، بَلْ يَجُوزُ أَنْ يُوصَفَ بِهِ مِنْ حَيْثُ الْمَعْنَى، لِأَنَّ مَعْنَاهُ أَنَّهُ الْمُنْفَرِدُ بِقُدْرَةِ الْإِيجَادِ. وَقَالَ أَبُو عَمْرٍو: وَالْخَفْضُ عَلَى التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، مَجَازُهُ: إِلَى صِرَاطِ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السموات وَمَا فِي الْأَرْضِ. وَكَانَ يَعْقُوبُ إِذَا وَقَفَ عَلَى" الْحَمِيدِ" رَفَعَ، وَإِذَا وَصَلَ خَفَضَ عَلَى النَّعْتِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: مَنْ خَفَضَ وَقَفَ عَلَى" وَما فِي الْأَرْضِ". قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ) قَدْ تَقَدَّمَ مَعْنَى الْوَيْلُ فِي" الْبَقَرَةِ" «١» وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هِيَ كَلِمَةٌ تُقَالُ لِلْعَذَابِ وَالْهَلَكَةِ." مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ" أَيْ من جهنم. (الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا) أَيْ يَخْتَارُونَهَا عَلَى الْآخِرَةِ، وَالْكَافِرُونَ يَفْعَلُونَ ذَلِكَ. فَ" الَّذِينَ" فِي مَوْضِعِ خَفْضِ صِفَةٍ لَهُمْ. وَقِيلَ: فِي مَوْضِعِ رَفْعِ خَبَرِ ابْتِدَاءٍ مُضْمَرٍ، أَيْ هُمُ الَّذِينَ. وَقِيلَ:" الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ" مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ." أُولئِكَ". وَكُلُّ مَنْ آثَرَ الدُّنْيَا وَزَهْرَتَهَا، واستحب
Yüce Allah'ın: { اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur” buyruğu; mülkiyet, kulluk, yoktan var etme ve yaratma bakımından [hepsi O'nundur] demektir. Nâfi', İbn Âmir ve başkaları { اللَّهُ } lafzını mübteda (özne) olarak merfû (ötreli), { الَّذِي } lafzını da onun haberi (yüklemi) olarak okumuşlardır. Şöyle de denilmiştir: { الَّذِي } sıfattır, haber ise takdîrîdir; yani "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Kendisinin olan Allah, her şeye kadirdir" demektir. Diğer kıraat imamları ise el-Azîz el-Hamîd'in sıfatı olarak mecrûr (esreli) okumuşlardır; bu durumda sıfat, mevsûftan önce getirilmiştir. Nitekim: "Zarif olan Zeyd'e uğradım (مررت بالظريف زيد)" demen gibidir. Şöyle de denilmiştir: "el-Hamîd" lafzından bedeldir, sıfat değildir; zira lafza-i celâl özel isim gibi olduğundan mevsûf yapılmaz; tıpkı Zeyd ve Amr ile sıfat yapılmadığı gibi. Ancak mana bakımından onunla sıfat yapılması caizdir; çünkü bunun anlamı, O'nun var etme kudretinde tek ve eşsiz olması demektir. Ebû Amr şöyle demiştir: Mecrûr okunuş takdîm ve te'hîr (yer değiştirme) üzeredir; mecâzî [takdîrî] yapısı: "{ إِلَى صِرَاطِ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السموات وَمَا فِي الْأَرْضِ }" şeklindedir. Ya'kûb, { الْحَمِيدِ } üzerinde vakfettiğinde (durduğunda) merfû (ötreli) okur, vaslettiğinde (geçtiğinde) ise sıfat kabul ederek mecrûr (esreli) okurdu. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: Mecrûr okuyan kimse, { وَما فِي الْأَرْضِ } üzerinde durur. Yüce Allah'ın: { وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ } “Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline!” buyruğuna gelince; veyl kelimesinin anlamı daha önce el-Bakara [Sûresi'nde] geçmişti.1 ez-Zeccâc şöyle demiştir: Bu, azap ve helak için söylenen bir kelimedir. { مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ } “Şiddetli bir azaptan [dolayı]” yani cehennemden [dolayı demektir]. { الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا } “Onlar ki, dünya hayatını tercih ederler” yani [dünya hayatını] âhirete yeğlerler; nitekim kâfirler böyle yaparlar. Dolayısıyla { الَّذِينَ } lafzı onlar için mecrûr bir sıfat konumundadır. Şöyle de denilmiştir: Takdîrî bir mübtedanın merfû haberi konumundadır; yani "Onlar, o kimselerdir [هم الذين]" demektir. Şöyle de denilmiştir: { الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ } mübteda, { أُولئِكَ } ise onun haberidir. Dünyayı ve onun süsünü üstün tutan...
11242. Metin
الْبَقَاءَ فِي نَعِيمِهَا عَلَى النَّعِيمِ فِي الْآخِرَةِ، وَصَدَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ- أَيْ صَرَفَ النَّاسَ عَنْهُ وَهُوَ دِينُ اللَّهِ، الَّذِي جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ، فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ- فَهُوَ دَاخِلٌ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَقَدْ قَالَ ﷺ:" إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي الْأَئِمَّةُ الْمُضِلُّونَ" وَهُوَ حَدِيثٌ صَحِيحٌ. وَمَا أَكْثَرَ مَا هُمْ فِي هَذِهِ الْأَزْمَانِ، وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ. وَقِيلَ:" يَسْتَحِبُّونَ" أَيْ يَلْتَمِسُونَ الدُّنْيَا مِنْ غَيْرِ وَجْهِهَا، لِأَنَّ نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُلْتَمَسُ إِلَّا بِطَاعَتِهِ دُونَ مَعْصِيَتِهِ. (وَيَبْغُونَها عِوَجاً) أَيْ يَطْلُبُونَ لَهَا زَيْغًا وَمَيْلًا لِمُوَافَقَةِ أَهْوَائِهِمْ، وَقَضَاءِ حَاجَاتِهِمْ وَأَغْرَاضِهِمْ. وَالسَّبِيلُ تُذَكَّرُ وَتُؤَنَّثُ. وَالْعِوَجُ بكسر العين في الدين والأمر والأرضي، وَفِي كُلِّ مَا لَمْ يَكُنْ قَائِمًا، وَبِفَتْحِ الْعَيْنِ فِي كُلِّ مَا كَانَ قَائِمًا، كَالْحَائِطِ وَالرُّمْحِ وَنَحْوَهُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" آلِ عِمْرَانَ" «١» وَغَيْرِهَا. (أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ) أَيْ ذَهَابٌ عن الحق بعيد عنه.
ve onun nimetleri içinde kalmayı âhiret nimetlerine yeğleyen, Allah'ın yolundan alıkoyan -yani İbn Abbâs ve başkalarının görüşüne göre insanları elçilerin getirdiği Allah'ın dininden çeviren- herkes bu âyetin kapsamına girer. Nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Ümmetim adına en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir" buyurmuştur; bu sahih bir hadistir. Şu zamanlarımızda onlar ne kadar da çoktur, yardımına sığınılacak olan yalnızca Allah'tır. "يَسْتَحِبُّونَ" ifadesinin; dünyayı meşru olmayan yollardan ararlar anlamına geldiği de söylenmiştir; zira Allah'ın nimeti, O'na isyanla değil, ancak O'na itaatle talep edilir. (وَيَبْغُونَها عِوَجاً) yani hevalarına uyması, ihtiyaç ve gayelerini karşılaması için o yolda bir eğrilik ve sapma ararlar. "Sebîl" (yol) kelimesi müzekker de müennes de kullanılır. İvactaki ayın harfi kesreli okunursa dinde, işte, arazide ve dik/ayakta durmayan her şeydeki eğrilik için; fethalı okunursa duvar, mızrak ve benzeri dik/ayakta duran her şeydeki eğrilik için kullanılır. Bu husus daha önce Âl-i İmrân «١» ve başka yerlerde geçmişti. (أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ) yani haktan çok uzak bir sapıklık içindedirler.
11243. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ٤]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 4]
11244. Metin
وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤)
Biz hiçbir peygamberi, kendilerine apaçık anlatsın diye kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. (4)
11245. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ) أَيْ قَبْلَكَ يَا محمد (إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ) أي بلغتهم، ليبينوا لَهُمْ أَمْرَ دِينِهِمْ، وَوَحَّدَ اللِّسَانَ وَإِنْ أَضَافَهُ إِلَى الْقَوْمِ لِأَنَّ الْمُرَادَ اللُّغَةُ، فَهِيَ اسْمُ جِنْسٍ يَقَعُ عَلَى الْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ، وَلَا حُجَّةَ لِلْعَجَمِ وَغَيْرِهِمْ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، لِأَنَّ كُلَّ مَنْ تُرْجِمَ لَهُ مَا جَاءَ بِهِ النَّبِيُّ ﷺ تَرْجَمَةً يَفْهَمُهَا لَزِمَتْهُ الْحُجَّةُ، وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً" «٢» [سبأ: ٢٨]. وَقَالَ ﷺ:" أُرْسِلَ كُلُّ نَبِيٍّ إِلَى أُمَّتِهِ بِلِسَانِهَا وَأَرْسَلَنِي اللَّهُ إِلَى كُلِّ أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ مِنْ خَلْقِهِ". وَقَالَ ﷺ:" وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ لَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ". خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ، وَقَدْ تَقَدَّمَ. (فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ) رَدٌّ عَلَى الْقَدَرِيَّةِ فِي نُفُوذِ الْمَشِيئَةِ، وَهُوَ مُسْتَأْنَفٌ، وَلَيْسَ بِمَعْطُوفٍ عَلَى
Yüce Allah'ın: { وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ } “(Ey Muhammed!) Biz [senden önce] hiçbir peygamber göndermedik”, { إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ } “kendi kavminin dilinden başkasıyla” yani onlara dinlerinin emrini açıklasınlar diye kendi dilleriyle [gönderdik] buyruğudur. [Cenâb-ı Hak] dili kavme izafe ettiği halde tekil getirmiştir; çünkü kastedilen lügattir (dildir). Bu da hem az hem çok için kullanılan bir cins ismidir. Bu ayette Acemler (Arap olmayanlar) ve diğerleri için [kendilerini bağlamadığına dair] bir delil yoktur; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdikleri, anlayacağı bir tercüme ile kendisine tercüme edilen herkese hüccet bağlayıcı olur. Nitekim Yüce Allah: { وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً } “Biz seni bütün insanlara ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik” [Sebe: 28]2 buyurmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: « أُرْسِلَ كُلُّ نَبِيٍّ إِلَى أُمَّتِهِ بِلِسَانِهَا وَأَرْسَلَنِي اللَّهُ إِلَى كُلِّ أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ مِنْ خَلْقِهِ » «Her peygamber kendi ümmetine onların diliyle gönderildi; Allah beni ise yarattıklarından her kırmızı ve siyaha [bütün insanlığa] gönderdi» buyurmuştur. Yine sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ لَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ » «Nefsim elinde olan [Allah]a yemin ederim ki, bu ümmetten Yahudi olsun Hristiyan olsun her kim beni işitir de sonra benimle gönderilene iman etmezse mutlaka cehennemliklerden olur.» Bunu Müslim tahric etmiştir ve [bu hadis] daha önce geçmişti.1 { فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ } “Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir” [ifadesi], meşietin (ilahî iradenin) geçerliliği hususunda Kaderiyye'ye bir reddiyedir. Bu [cümle], müste'neftir (yeni bir başlangıç cümlesidir);
11246. Metin
" لِيُبَيِّنَ" لِأَنَّ الْإِرْسَالَ إِنَّمَا وَقَعَ لِلتَّبْيِينِ لَا لِلْإِضْلَالِ. وَيَجُوزُ النَّصْبُ فِي" يُضِلُّ" لِأَنَّ الْإِرْسَالَ صَارَ سَبَبًا لِلْإِضْلَالِ، فَيَكُونُ كَقَوْلِهِ:" لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَناً" «١» [القصص: ٨] وَإِنَّمَا صَارَ الْإِرْسَالُ سَبَبًا لِلْإِضْلَالِ لِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِهِ لَمَّا جَاءَهُمْ، فَصَارَ كَأَنَّهُ سَبَبٌ لِكُفْرِهِمْ (هُوَالْعَزِيزُ) تقدم معناه.
"لِيُبَيِّنَ" kavline [matuf değildir]; çünkü peygamber gönderme işi saptırmak için değil, sırf açıklamak için vuku bulmuştur. "يُضِلُّ" fiilinin mensûb olması da caizdir; zira peygamber göndermek saptırmaya sebep olmuştur, bu durumda tıpkı Yüce Allah'ın: "لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَناً" «١» [Kasas: 8] kavli gibi olur. Peygamber göndermenin saptırmaya sebep olması ise, peygamber kendilerine geldiğinde onu inkâr etmelerinden ötürüdür; böylece sanki bu onların küfrüne bir sebep olmuştur. (هُوَالْعَزِيزُ) kavlinin anlamı daha önce geçmişti.
11247. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ٥]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 5]
11248. Metin
وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥)
Andolsun ki biz Mûsâ'yı: «Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat» diye âyetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. (5)
11249. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا) أَيْ بِحُجَّتِنَا وَبَرَاهِينِنَا، أَيْ بِالْمُعْجِزَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى صِدْقِهِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ التِّسْعُ الْآيَاتِ «٢». (أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: لِنَبِيِّنَا ﵇ أَوَّلَ السُّورَةِ:" لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ:"" أَنْ" هُنَا بِمَعْنَى أَيْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا" «٣» [ص: ٦] أَيِ امْشُوا. قَوْلُهُ تَعَالَى:) وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ) أَيْ قُلْ لَهُمْ قَوْلًا يَتَذَكَّرُونَ بِهِ أَيَّامَ اللَّهِ تَعَالَى. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: بِنِعَمِ اللَّهِ عَلَيْهِمْ، وَقَالَهُ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ وَرَوَاهُ مَرْفُوعًا، أَيْ بِمَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّجَاةِ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمِنَ التِّيهِ إِلَى سَائِرِ النِّعَمِ، وَقَدْ تُسَمَّى النِّعَمُ الْأَيَّامَ، وَمِنْهُ قَوْلُ عَمْرِو بْنِ كُلْثُومٍ «٤»:
Yüce Allah'ın: (وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا) yani delil ve burhanlarımızla, yani onun doğruluğunu gösteren mûcizelerle [gönderdik] kavli. Mücâhid: "Bunlar dokuz âyettir (mûcizedir) «٢»" demiştir. (أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ) kavlinin bir benzeri, sûrenin başında Peygamberimiz (aleyhisselâm)'a hitaben buyrulan: "لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ" kavlidir. Buradaki "أَنْ", tıpkı Yüce Allah'ın: "وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا" «٣» [Sâd: 6] yani "yürüyün" kavlinde olduğu gibi "ey" (yani) anlamındadır. Yüce Allah'ın: (وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ) kavli; yani onlara, kendisiyle Yüce Allah'ın günlerini hatırlayacakları bir söz söyle demektir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde: "Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini [hatırlat]" demişlerdir; Übey b. Ka'b da böyle demiş ve bunu merfû olarak rivayet etmiştir; yani Firavun'dan ve Tîh çölünden kurtulmaktan diğer bütün nimetlere kadar Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetleri [hatırlat]. Nimetler bazen "eyyâm" (günler) olarak adlandırılır. Amr b. Kulsûm'un «٤» şu sözü de bundandır:
11250. Metin
وَأَيَّامٍ لَنَا غُرٍّ طوال
Bizim öyle parlak (şanlı) ve uzun günlerimiz [vardır ki...]1234
11251. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَمُقَاتِلٍ: بِوَقَائِعِ اللَّهِ فِي الْأُمَمِ السَّالِفَةِ، يُقَالُ: فُلَانٌ عَالِمٌ بِأَيَّامِ الْعَرَبِ، أَيْ بِوَقَائِعِهَا. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: يَعْنِي الْأَيَّامَ الَّتِي انْتَقَمَ فِيهَا مِنَ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ، وَكَذَلِكَ رَوَى ابْنُ وَهْبٍ عَنْ مَالِكٍ قَالَ: بَلَاؤُهُ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: وَعِظْهُمْ بِمَا سَلَفَ فِي الْأَيَّامِ الْمَاضِيَةِ لَهُمْ، أَيْ بِمَا كَانَ فِي أَيَّامِ اللَّهِ مِنَ النِّعْمَةِ «١» وَالْمِحْنَةِ، وَقَدْ كَانُوا عَبِيدًا مُسْتَذَلِّينَ، وَاكْتَفَى بِذِكْرِ الْأَيَّامِ عَنْهُ لِأَنَّهَا كَانَتْ مَعْلُومَةً عِنْدَهُمْ. وَرَوَى سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:" بَيْنَا مُوسَى ﵇ فِي قَوْمِهِ يُذَكِّرُهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ وَأَيَّامُ اللَّهِ بَلَاؤُهُ وَنَعْمَاؤُهُ" وَذَكَرَ حَدِيثَ الْخَضِرِ، وَدَلَّ هَذَا عَلَى جواز الوعظ المرفق لِلْقُلُوبِ، الْمُقَوِّي لِلْيَقِينِ. الْخَالِي مِنْ كُلِّ بِدْعَةٍ، وَالْمُنَزَّهِ عَنْ كُلِّ ضَلَالَةٍ وَشُبْهَةٍ. (إِنَّ فِي ذلِكَ) أَيْ فِي التَّذْكِيرِ بِأَيَّامِ اللَّهِ (لَآياتٍ) أَيْ دَلَالَاتٍ. (لِكُلِّ صَبَّارٍ) أَيْ كَثِيرِ الصَّبْرِ عَلَى طَاعَةِ اللَّهِ، وَعَنْ مَعَاصِيهِ. (شَكُورٍ) لِنِعَمِ اللَّهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ الْعَبْدُ، إِذَا أُعْطِيَ شَكَرَ، وَإِذَا ابْتُلِيَ صَبَرَ. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" الْإِيمَانُ نِصْفَانِ نِصْفٌ صَبْرٌ وَنِصْفٌ شُكْرٌ- ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ-" إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ". وَنَحْوُهُ عَنِ الشَّعْبِيِّ مَوْقُوفًا. وَتَوَارَى الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ عَنِ الْحَجَّاجِ سَبْعَ سِنِينَ، فَلَمَّا بَلَغَهُ مَوْتُهُ قَالَ: اللَّهُمَّ قَدْ أَمَتَّهُ فَأَمِتْ سُنَّتَهُ، وَسَجَدَ شُكْرًا، وَقَرَأَ:" إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ". وَإِنَّمَا خَصَّ بِالْآيَاتِ كُلَّ صَبَّارٍ شَكُورٍ، لِأَنَّهُ يَعْتَبِرُ بِهَا وَلَا يَغْفُلُ عَنْهَا، كَمَا قَالَ:" إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها" «٢» [النازعات: ٤٥] وإن كان منذرا للجميع.
İbn Abbâs'tan ve Mukâtil'den nakledilen diğer bir rivayete göre ise: Allah'ın geçmiş ümmetlerin başına getirdiği olayları/cezaları [hatırlat] demektir. "Filanca Arap günlerini (eyyâmü'l-Arab) bilir" denilir ki bu, onların savaşlarını ve başlarına gelen olayları bilir demektir. İbn Zeyd şöyle demiştir: Geçmiş ümmetlerden intikam aldığı günleri kastetmektedir. İbn Vehb de Mâlik'ten: "O'nun belalarını [hatırlat]" dediğini rivayet etmiştir. Taberî şöyle demiştir: Onlara geçmiş günlerinde başlarına gelen şeylerle, yani Allah'ın günlerinde var olan nimet «١» ve mihnetlerle öğüt ver. Nitekim onlar hor ve hakir görülen köleler idiler; bu günler onların malumu olduğu için sadece günlerin zikredilmesiyle yetinilmiştir. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan, o da Übey b. Ka'b'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i şöyle buyururken işittim: "Mûsâ (aleyhisselâm) kavmi arasında bulunurken onlara Allah'ın günlerini hatırlatıyordu; Allah'ın günleri ise O'nun belaları ve nimetleridir." Ve Hızır hadisini zikretti. Bu rivayet kalpleri yumuşatan, yakîni güçlendiren, her türlü bidatten uzak, her sapıklık ve şüpheden arınmış olan vaaz ve nasihatin caiz olduğuna delalet etmiştir. (إِنَّ فِي ذلِكَ) yani Allah'ın günlerini hatırlatmakta (لَآياتٍ) yani açık deliller vardır, (لِكُلِّ صَبَّارٍ) yani Allah'a itaatte ve O'na isyan etmekten kaçınmada çok sabreden, (شَكُورٍ) Allah'ın nimetlerine çok şükreden kimseler için. Katâde şöyle demiştir: O öyle bir kuldur ki verildiğinde şükreder, sınandığında sabreder. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İman iki yarımdır: Yarısı sabır, yarısı şükürdür." Sonra şu âyeti okumuştur: "إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ". Benzeri bir rivayet eş-Şa'bî'den mevkûf olarak nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî, Haccâc'dan yedi yıl boyunca gizlendi. Haccâc'ın ölüm haberi kendisine ulaşınca: "Allahım, onu öldürdün, onun sünnetini (tavrını/yolunu) de öldür" dedi, şükür secdesine kapandı ve: "إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ" âyetini okudu. Âyetleri özellikle çok sabreden ve çok şükreden kimselere tahsis etmesi; tıpkı Yüce Allah'ın, herkesi uyarıcı olmasına rağmen: "إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها" «٢» [Nâziât: 45] buyurması gibi, sadece onların bunlardan ibret alması ve onlardan gafil olmaması sebebiyledir.
11252. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ٦ الى ٧]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 6-7]
11253. Metin
وَإِذْ قالَ مُوسى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْناءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِساءَكُمْ وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ (٦) وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذابِي لَشَدِيدٌ (٧)
{ وَإِذْ قالَ مُوسى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْناءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِساءَكُمْ وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ (٦) وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذابِي لَشَدِيدٌ (٧) } “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: 'Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi, azabın en kötüsüne uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.' (6) Hani Rabbiniz şöyle bildirmişti: 'Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size [nimetimi] artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.' (7)”
11254. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذْ قالَ مُوسى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْناءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِساءَكُمْ وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ) تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ «١» " مُسْتَوْفًى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ) قِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ مُوسَى لِقَوْمِهِ. وَقِيلَ هُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ، أَيْ وَاذْكُرْ يَا مُحَمَّدُ إِذْ قَالَ رَبُّكَ كَذَا. وَ" تَأَذَّنَ" وَأَذَّنَ بِمَعْنَى أَعْلَمَ، مِثْلُ أَوْعَدَ وَتَوَعَّدَ، رُوِيَ مَعْنَى ذَلِكَ عَنِ الْحَسَنِ وَغَيْرِهِ. وَمِنْهُ الْأَذَانُ، لِأَنَّهُ إِعْلَامٌ، قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: (وَإِذْ قالَ مُوسى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْناءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِساءَكُمْ وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ) kavli daha önce el-Bakara Sûresi'nde «١» eksiksiz olarak geçmişti, Allah'a hamdolsun. Yüce Allah'ın: (وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ) kavli hakkında, bunun Mûsâ'nın kavmine hitabı olduğu söylenmiştir. Bunun Allah'ın sözü olduğu, yani: "Ey Muhammed, Rabbinin şöyle dediği vakti hatırla" anlamına geldiği de söylenmiştir. "تَأَذَّنَ" ve "أَذَّنَ" kelimeleri tıpkı "أَوْعَدَ" ile "تَوَعَّدَ" gibi "bildirdi, ilan etti" anlamındadır. Bu anlam Hasan ve başkalarından rivayet edilmiştir. Ezan da bildirmek olduğu için bu köktendir. Şair şöyle demiştir:
11255. Metin
فَلَمْ نَشْعُرْ بِضَوْءِ الصُّبْحِ حَتَّى ... سَمِعْنَا فِي مَجَالِسِنَا الْأَذِينَا
Sabahın aydınlığını ancak meclislerimizde ezanı (çağrıyı) işittiğimizde fark edebildik.
11256. Metin
وَكَانَ ابْنُ مَسْعُودٍ يَقْرَأُ:" وَإِذْ قَالَ رَبُّكُمْ" وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ. (لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ) أَيْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ إِنْعَامِي لَأَزِيدَنَّكُمْ مِنْ فَضْلِي. الْحَسَنُ: لَئِنْ شَكَرْتُمْ نِعْمَتِي لَأَزِيدَنَّكُمْ مِنْ طَاعَتِي. ابْنُ عَبَّاسٍ: لَئِنْ وَحَّدْتُمْ وَأَطَعْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ مِنَ الثَّوَابِ، وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ فِي هَذِهِ الْأَقْوَالِ، والآية تنص فِي أَنَّ الشُّكْرَ سَبَبُ الْمَزِيدِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٢» مَا لِلْعُلَمَاءِ فِي مَعْنَى الشُّكْرِ. وسيل بَعْضُ الصُّلَحَاءِ عَنِ الشُّكْرِ لِلَّهِ فَقَالَ: أَلَّا تَتَقَوَّى بِنِعَمِهِ عَلَى مَعَاصِيهِ. وَحُكِيَ عَنْ دَاوُدَ ﵇ أَنَّهُ قَالَ: أَيْ رَبِّ كَيْفَ أَشْكُرُكَ، وَشُكْرِي لَكَ نِعْمَةٌ مُجَدَّدَةٌ مِنْكَ عَلَيَّ. قَالَ: يَا دَاوُدُ الْآنَ شَكَرْتَنِي. قُلْتُ: فَحَقِيقَةُ الشُّكْرِ عَلَى هَذَا الِاعْتِرَافِ بِالنِّعْمَةِ لِلْمُنْعِمِ. وَأَلَّا يَصْرِفَهَا فِي غَيْرِ طَاعَتِهِ، وَأَنْشَدَ الْهَادِي وَهُوَ يَأْكُلُ:
İbn Mes'ûd: "وَإِذْ قَالَ رَبُّكُمْ" şeklinde okurdu; anlam birdir. (لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ) yani nimetlerime şükrederseniz lütfumu size kesinlikle artırırım. Hasan: "Nimetlerime şükrederseniz size olan itaat [nimetimi] artırırım" demiştir. İbn Abbâs: "Tevhid üzere olup itaat ederseniz mükâfatınızı kesinlikle artırırım" demiştir. Bu görüşlerde anlam birbirine yakındır. Âyet, şükrün [nimetin] artmasına sebep olduğunu açıkça belirtmektedir. İlim ehlinin şükrün anlamına dair açıklamaları daha önce el-Bakara Sûresi'nde «٢» geçmişti. Salihlerden bir zata Allah'a şükretmekten sorulduğunda şöyle demiştir: "O'nun nimetlerini O'na isyan etmek için güç kaynağı yapmamandır." Dâvûd (aleyhisselâm)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Rabbim! Sana nasıl şükredebilirim ki? Benim Sana şükretmem bile Senin katından bana verilmiş yeni bir nimettir." [Allah] şöyle buyurdu: "Ey Dâvûd, işte şimdi Bana hakkıyla şükrettin." Derim ki: Buna göre şükrün hakikati, nimet verene nimeti itiraf etmek ve onu O'na itaatten başka bir yolda harcamamaktır. el-Hâdî yemek yerken şu beyitleri terennüm etti:
11257. Metin
أَنَالَكَ رِزْقَهُ لِتَقُومَ فِيهِ ... بِطَاعَتِهِ وَتَشْكُرَ بَعْضَ حَقِّهِ
O rızkını sana verdi ki onunla O'na itaat edesin ve hakkının bir kısmına şükredesin.
11258. Metin
فَلَمْ تَشْكُرْ لِنِعْمَتِهِ وَلَكِنْ ... قَوِيتَ عَلَى مَعَاصِيهِ بِرِزْقِهِ
Fakat sen O'nun nimetine şükretmedin; bilakis O'nun rızkıyla O'na isyan etme gücü buldun.
11259. Metin
فَغُصَّ بِاللُّقْمَةِ، وَخَنَقَتْهُ الْعَبْرَةُ. وقال جعفر الصادق: إذا سمعت النعمة الشُّكْرِ فَتَأَهَّبْ لِلْمَزِيدِ. (وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذابِي لَشَدِيدٌ) أَيْ جَحَدْتُمْ حَقِّي. وَقِيلَ: نِعَمِي، وَعَدَ بِالْعَذَابِ عَلَى الْكُفْرِ، كَمَا وَعَدَ بِالزِّيَادَةِ عَلَى الشُّكْرِ، وَحُذِفَتِ الْفَاءُ الَّتِي فِي جَوَابِ الشَّرْطِ من" إِنَّ" للشهرة.
[Bunun üzerine] lokma boğazında düğümlendi ve gözyaşları boğazını tıkadı. Ca'fer es-Sâdık şöyle demiştir: "Nimetin şükrü işittiğini gördüğünde, [nimetin] artışına hazır ol."1 { وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذابِي لَشَدِيدٌ } “Ve eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir!” Yani: Benim hakkımı inkâr ederseniz [demektir]. Şöyle de denilmiştir: Nimetlerimi [inkâr ederseniz]. [Allah], şükre karşılık artırmayı vadettiği gibi, inkâra/nankörlüğe karşılık da azap vadetmiştir. Şartın cevabında bulunan "fâ" (ف) harfi ise, [kullanımın] yaygınlığı sebebiyle "inne" (إِنَّ) [edatının başından] hazfedilmiştir.2
11260. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ٨ الى ٩]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 8-9]
11261. Metin
وَقالَ مُوسى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ (٨) أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ اللَّهُ جاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْواهِهِمْ وَقالُوا إِنَّا كَفَرْنا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (٩)
Mûsâ dedi ki: «Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz bile, şüphesiz ki Allah Ganî'dir, Hamîd'dir.» (8) Sizden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un ve onlardan sonrakilerin -ki onları Allah'tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de onlar ellerini ağızlarına götürüp: «Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ettik ve biz, bizi davet ettiğiniz şey hakkında derin bir şüphe içindeyiz» dediler. (9)
11262. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ مُوسى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ) أَيْ لَا يَلْحَقُهُ بِذَلِكَ نَقْصٌ، بَلْ هُوَ الْغَنِيُّ." الْحَمِيدُ" أَيِ الْمَحْمُودُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعادٍ وَثَمُودَ) النَّبَأُ الْخَبَرُ، وَالْجَمْعُ الْأَنْبَاءُ، قَالَ «١»:
Yüce Allah'ın: (وَقالَ مُوسى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ) yani bundan dolayı O'na hiçbir eksiklik ulaşmaz, bilakis O zengindir (muhtaç değildir). "الْحَمِيدُ" ise övgüye layık olandır. Yüce Allah'ın: (أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعادٍ وَثَمُودَ) kavlinde "en-nebe'" haber demektir, çoğulu "el-enbâ'" gelir. Şair «١» şöyle demiştir:
11263. Metin
أَلَمْ يَأْتِيكَ وَالْأَنْبَاءُ تَنْمِي
Haberler yayılıp dururken sana gelmedi mi?
11264. Metin
ثُمَّ قِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ مُوسَى. وَقِيلَ: مِنْ قَوْلِ اللَّهِ، أَيْ وَاذْكُرْ يَا مُحَمَّدُ إِذْ قَالَ رَبُّكَ كَذَا. وَقِيلَ: هُوَ ابْتِدَاءُ خِطَابٍ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى. وَخَبَرُ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ مَشْهُورٌ قَصَّهُ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ. وَقَوْلُهُ: (وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ) أَيْ لَا يُحْصِي عَدَدَهُمْ إِلَّا اللَّهُ، وَلَا يَعْرِفُ نَسَبَهُمْ إِلَّا اللَّهُ، وَالنَّسَّابُونَ وَإِنْ نَسَبُوا إِلَى آدَمَ فَلَا يَدَّعُونَ إِحْصَاءَ جَمِيعِ الْأُمَمِ، وَإِنَّمَا يَنْسُبُونَ الْبَعْضَ، وَيُمْسِكُونَ عَنْ نَسَبِ الْبَعْضِ، وَقَدْ رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ لَمَّا سَمِعَ النَّسَّابِينَ يَنْسُبُونَ إِلَى مَعْدِ بْنِ عَدْنَانَ ثُمَّ زَادُوا فَقَالَ:" كَذَبَ النَّسَّابُونَ إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ:" لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ"". وَقَدْ رُوِيَ عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ أَنَّهُ قَالَ: مَا وَجَدْنَا أَحَدًا يعرف ما بين عدنان وإسماعيل. وقال بن عباس: بين عدنان وإسماعيل ثلاثون
Daha sonra şöyle denilmiştir: Bu, Mûsâ’nın sözündendir. Şöyle de denilmiştir: Allah’ın sözündendir; yani [ey Muhammed], Rabbinin böyle buyurduğunu hatırla. Şöyle de denilmiştir: Bu, Yüce Allah’tan yeni bir hitap başlangıcıdır. Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin haberi ise meşhurdur, Allah bunu Kitabı'nda anlatmıştır. Yüce Allah’ın: { وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ } “Onlardan sonrakileri de ancak Allah bilir” buyruğu ise; onların sayısını ancak Allah tespit edebilir ve onların nesebini ancak Allah bilir demektir. Nesep âlimleri, [soyu] Âdem’e kadar dayandırsalar bile bütün ümmetleri sayıp döktüklerini iddia edemezler; onlar sadece bir kısmının nesebini sayar, bir kısmının nesebini saymaktan ise geri dururlar. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in, nesep âlimlerinin Maad b. Adnân’a kadar nesep sayıp sonra daha ileri gittiklerini işittiğinde: «Nesep âlimleri yalan söylemiştir; zira Allah: { لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ } “Onları ancak Allah bilir” buyurmaktadır» dediği rivayet edilmiştir. Urve b. ez-Zübeyr’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Biz, Adnân ile İsmâil arasındaki [nesli] bilen hiçbir kimseye rastlamadık.” İbn Abbâs ise şöyle demiştir: “Adnân ile İsmâil arasında bilinmeyen otuz
11265. Metin
أَبًا لَا يُعْرَفُونَ. وَكَانَ ابْنُ مَسْعُودٍ يَقُولُ حِينَ يَقْرَأُ:" لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ". كَذَبَ النَّسَّابُونَ. (جاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ) أَيْ بِالْحُجَجِ وَالدِّلَالَاتِ. (فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْواهِهِمْ) أَيْ جَعَلَ أُولَئِكَ الْقَوْمُ أَيْدِيَ أَنْفُسِهِمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ لِيَعَضُّوهَا غَيْظًا «١» مِمَّا جَاءَ بِهِ الرُّسُلُ، إِذْ كَانَ فِيهِ تسفيه أحلامهم، وشتم أصنامهم، قاله بن مَسْعُودٍ، وَمِثْلُهُ قَالَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ، وقرا:" عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْأَنامِلَ مِنَ الْغَيْظِ" «٢» [آل عمران: ١١٩]. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا سَمِعُوا كِتَابَ اللَّهِ عَجِبُوا وَرَجَعُوا بِأَيْدِيهِمْ إِلَى أَفْوَاهِهِمْ. وَقَالَ أَبُو صَالِحٍ: كَانُوا إِذَا قَالَ لَهُمْ نَبِيُّهمْ أَنَا رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ أَشَارُوا بِأَصَابِعِهِمْ إِلَى أَفْوَاهِهِمْ: أَنِ اسْكُتْ، تَكْذِيبًا لَهُ، وَرَدًّا لِقَوْلِهِ، وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ الثَّلَاثَةُ مُتَقَارِبَةُ الْمَعْنَى. وَالضَّمِيرَانِ لِلْكُفَّارِ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَصَحُّهَا إِسْنَادًا، قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مَهْدِيٍّ عَنْ سُفْيَانَ عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ عَنْ أَبِي الْأَحْوَصِ [عَنْ «٣»] عَبْدِ اللَّهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْواهِهِمْ" قَالَ: عَضُّوا عَلَيْهَا غَيْظًا، وَقَالَ الشَّاعِرُ:
baba (ata) vardır. İbn Mes'ûd: "لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ" âyetini okuduğunda: "Nesep âlimleri yalan söylemiştir" derdi. (جاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ) yani açık deliller ve burhanlarla [gelmişlerdi]. (فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْواهِهِمْ) yani o kavim, elçilerin getirdikleri karşısında öfkeden «١» parmaklarını ısırmak için kendi ellerini ağızlarına götürdüler; çünkü bu getirilenlerde onların akıllarını kıt sayma ve putlarına sövme vardı. Bunu İbn Mes'ûd söylemiştir; Abdurrahman b. Zeyd de benzerini söylemiş ve: "عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْأَنامِلَ مِنَ الْغَيْظِ" «٢» [Âl-i İmrân: 119] âyetini okumuştur. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Allah'ın Kitabı'nı işittiklerinde şaşırdılar ve ellerini ağızlarına götürdüler. Ebû Sâlih şöyle demiştir: Peygamberleri kendilerine: "Ben size gönderilmiş Allah'ın elçisiyim" dediğinde, onu yalanlamak ve sözünü reddetmek amacıyla sus anlamında parmaklarıyla ağızlarına işaret ederlerdi. Bu üç görüşün anlamı birbirine yakındır. İki zamir de kâfirlere aittir ve isnad bakımından en sahih olanı birinci görüştür. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: Bize Abdurrahman b. Mehdî, Süfyân'dan, o Ebû İshâk'tan, o Ebü'l-Ahvas'tan, [o da «٣»] Abdullah'tan Yüce Allah'ın: "فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْواهِهِمْ" kavli hakkında: "Öfkeden ellerini ısırdılar" dediğini nakletti. Şair şöyle demiştir:
11266. Metin
لَوْ أَنَّ سَلْمَى أَبْصَرَتْ تَخَدُّدِي «٤» ... وَدِقَّةً فِي عَظْمِ سَاقِي وَيَدِي
Şayet Selmâ yüzümdeki kırışıklıkları «٤» ve bacak kemiğimle elimdeki incelmeyi görseydi,
11267. Metin
وَبُعْدَ أَهْلِي وَجَفَاءَ عُوَّدِي ... عضت من الوجد بأطراف اليد
Ailemin uzaklığını ve ziyaretçilerimin vefasızlığını [görseydi], kederden parmak uçlarını ısırırdı.
11268. Metin
ود مَضَى هَذَا الْمَعْنَى فِي" آلِ عِمْرَانَ" «٥» مُجَوَّدًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: رَدُّوا عَلَى الرُّسُلِ قَوْلَهُمْ وَكَذَّبُوهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ، فَالضَّمِيرُ الْأَوَّلُ لِلرُّسُلِ، وَالثَّانِي لِلْكُفَّارِ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ: جَعَلُوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِ الرُّسُلِ رَدًّا لِقَوْلِهِمْ، فَالضَّمِيرُ الْأَوَّلُ عَلَى هَذَا لِلْكُفَّارِ، وَالثَّانِي لِلرُّسُلِ. وَقِيلَ مَعْنَاهُ: أومأوا لِلرُّسُلِ أَنْ يَسْكُتُوا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَخَذُوا أَيْدِيَ الرُّسُلِ وَوَضَعُوهَا عَلَى أَفْوَاهِ الرُّسُلِ لِيُسْكِتُوهُمْ وَيَقْطَعُوا كَلَامَهُمْ. وَقِيلَ: رَدَّ الرُّسُلُ أَيْدِيَ الْقَوْمِ فِي أَفْوَاهِهِمْ. وَقِيلَ: إِنَّ الْأَيْدِيَ هُنَا النِّعَمُ، أَيْ رَدُّوا نِعَمَ الرُّسُلِ بِأَفْوَاهِهِمْ، أَيْ بِالنُّطْقِ وَالتَّكْذِيبِ، وَمَجِيءُ الرُّسُلِ بِالشَّرَائِعِ نِعَمٌ، وَالْمَعْنَى: كَذَّبُوا بِأَفْوَاهِهِمْ مَا جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ. وَ" فِي" بِمَعْنَى الْبَاءِ، يُقَالُ: جَلَسْتُ فِي الْبَيْتِ وَبِالْبَيْتِ، وَحُرُوفُ الصِّفَاتِ يُقَامُ بَعْضُهَا مَقَامَ بَعْضٍ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ ضَرْبُ مَثَلٍ، أَيْ لَمْ يُؤْمِنُوا وَلَمْ يُجِيبُوا، وَالْعَرَبُ تَقُولُ لِلرَّجُلِ إِذَا أَمْسَكَ عن
Bu anlam Âl-i İmrân [suresinde]5 etraflıca geçmişti; Allah'a hamdolsun. Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: [Kâfirler], elçilere sözlerini geri çevirdiler ve ağızlarıyla onları yalanladılar. Buna göre birinci zamir elçilere, ikincisi ise kâfirlere aittir. el-Hasan ve başkaları ise şöyle demiştir: Sözlerini reddetmek maksadıyla ellerini elçilerin ağızlarına koydular. Buna göre birinci zamir kâfirlere, ikincisi ise elçilere aittir. Bir görüşe göre anlamı: Elçilere susmaları yönünde işaret ettiler, demektir. Mukâtil şöyle demiştir: Onları susturmak ve sözlerini kesmek için elçilerin ellerini tutup elçilerin [kendi] ağızlarına koydular. Bir diğer görüşe göre: Elçiler, o kavmin ellerini kendi ağızlarına geri itti. Yine denildi ki: Buradaki 'eller' (el-eydî) nimetler demektir; yani elçilerin [getirdiği] nimetleri ağızlarıyla, yani konuşarak ve yalanlayarak geri çevirdiler. Elçilerin şeriatlerle gelmesi birer nimettir; mana ise şöyledir: Elçilerin getirdiği şeyleri ağızlarıyla yalanladılar. 'Fî' (فِي) edatı 'bâ' (بِ) anlamındadır. Nitekim [evde oturdum manasında] hem 'celestü fi'l-beyt' (جَلَسْتُ فِي الْبَيْتِ) hem de 'bi'l-beyt' (بِالْبَيْتِ) denir. Sıfat harfleri (harf-i cerler) birbirinin yerine kaim olabilir. Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: Bu bir darbımeseldir; yani iman etmediler ve icabet etmediler. Araplar bir adam [hakkında]
11269. Metin
الْجَوَابِ وَسَكَتَ: قَدْ رَدَّ يَدَهُ فِي فِيهِ. وَقَالَهُ الْأَخْفَشُ أَيْضًا. وَقَالَ الْقُتَبِيُّ: لَمْ نَسْمَعْ أَحَدًا مِنَ الْعَرَبِ يَقُولُ: رَدَّ يَدَهُ فِي فيه إذا ترك ما أمر به، وقاله المغني: عَضُّوا عَلَى الْأَيْدِي حَنَقًا وَغَيْظًا، لِقَوْلِ الشَّاعِرِ:
cevap vermekten kaçınıp susan kişi için: "Elini ağzına geri koydu (susuverdi)" derler. Bunu el-Ahfeş de söylemiştir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: Biz Araplardan hiçbirinin, emredildiği şeyi terk ettiğinde "elini ağzına geri koydu" dediğini duymadık. el-Muğnî ise şöyle demiştir: Kin ve öfkeden ellerini ısırdılar, nitekim şair şöyle demiştir:
11270. Metin
تَرُدُّونَ فِي فِيهِ غِشَّ الْحَسُو ... دِ حَتَّى يَعَضَّ عَلَيَّ الْأَكُفَّا
Siz hasetçinin aldatmasını onun ağzına tıkarsınız, ta ki bana karşı avuçlarını ısırıncaya kadar.
11271. Metin
يَعْنِي أَنَّهُمْ يَغِيظُونَ الْحَسُودَ حَتَّى يَعَضَّ عَلَى أَصَابِعِهِ وَكَفَّيْهِ. وَقَالَ آخَرُ:
Yani onlar hasetçiyi öyle öfkelendirirler ki o parmaklarını ve avuçlarını ısırır. Bir başkası da şöyle demiştir:
11272. Metin
قد أفني أنامل أَزْمَةً «١» ... فَأَضْحَى يَعَضُّ عَلَيَّ الْوَظِيفَا
Şiddetli bir darlık sebebiyle «١» parmak uçlarını tüketmişti de bana karşı ayak bileğini ısırır oldu.
11273. Metin
وَقَالُوا:- يَعْنِي الأمم للرسل: (إِنَّا كَفَرْنا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ) أَيْ بِالْإِرْسَالِ عَلَى زَعْمِكُمْ، لَا أَنَّهُمْ أَقَرُّوا أَنَّهُمْ أُرْسِلُوا. (وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ) أَيْ فِي رَيْبٍ وَمِرْيَةٍ. (مِمَّا تَدْعُونَنا إِلَيْهِ) مِنَ التَّوْحِيدِ. (مُرِيبٍ) أَيْ مُوجِبٌ لِلرِّيبَةِ، يُقَالُ: أَرَبْتُهُ إِذْ فَعَلْتُ أَمْرًا أَوْجَبَ رِيبَةً وَشَكًّا، أَيْ نَظُنُّ أَنَّكُمْ تَطْلُبُونَ الملك والدنيا.
Ve dediler ki: -yani ümmetler elçilere-: (إِنَّا كَفَرْنا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ) yani sizin iddianıza göre gönderildiğiniz şeyi inkâr ettik; yoksa onların gönderildiğini ikrar etmiş değillerdir. (وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ) yani derin bir şüphe ve tereddüt içindeyiz. (مِمَّا تَدْعُونَنا إِلَيْهِ) bizi davet ettiğiniz tevhid hususunda. (مُرِيبٍ) yani şüphe uyandıran [bir şüphe içindeyiz]. Bir kimse şüphe ve tereddüt gerektiren bir iş yaptığında "أَرَبْتُهُ" denilir; yani biz sizin saltanat ve dünya peşinde olduğunuzu zannediyoruz [demektir].
11274. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ١٠]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 10]
11275. Metin
قالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى قالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونا عَمَّا كانَ يَعْبُدُ آباؤُنا فَأْتُونا بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٠)
Peygamberleri dedi ki: «Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında bir şüphe mi var? O, günahlarınızı bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelemek için sizi çağırıyor.» Onlar dediler ki: «Siz de ancak bizim gibi birer insansınız; bizi atalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.» (10)
11276. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ) اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ الْإِنْكَارُ، أَيْ لَا شَكَّ فِي اللَّهِ، أَيْ فِي تَوْحِيدِهِ، قَالَ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: فِي طَاعَتِهِ. وَيَحْتَمِلُ وَجْهًا ثَالِثًا: أَفِي قُدْرَةِ اللَّهِ شَكٌّ؟! لِأَنَّهُمْ مُتَّفِقُونَ عَلَيْهَا وَمُخْتَلِفُونَ فِيمَا عَدَاهَا، يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: (فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ) خَالِقِهَا وَمُخْتَرِعِهَا وَمُنْشِئِهَا وَمُوجِدِهَا بَعْدَ الْعَدَمِ، لِيُنَبِّهَ عَلَى قُدْرَتِهِ فَلَا تَجُوزُ الْعِبَادَةُ إِلَّا لَهُ. (يَدْعُوكُمْ) أَيْ إِلَى طَاعَتِهِ بِالرُّسُلِ وَالْكُتُبِ. (لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ) قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ:" مِنْ" زَائِدَةٌ. وَقَالَ سِيبَوَيْهِ: هِيَ لِلتَّبْعِيضِ، وَيَجُوزُ أَنْ يذكر البعض والمراد منه الجميع.
Yüce Allah'ın: (قالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ) [sözünden sonraki { أَفِي اللَّهِ شَكٌّ } ifadesi], inkârî bir soru olup "Allah hakkında, yani O'nun tevhidi (birliği) konusunda hiçbir şüphe yoktur" demektir; bunu Katâde söylemiştir. "O'na itaat hususunda [şüphe yoktur]" da denilmiştir. Üçüncü bir veçheye de ihtimali vardır: "Allah'ın kudretinde hiç şüphe var mıdır?!" Zira onlar kudreti hususunda müttefik olup bunun dışındaki konularda ihtilaf etmişlerdi. O'nun: (فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ) sözü de buna delalet etmektedir; [yani] O'nun kudretine dikkat çekmek üzere [belirtilmiştir ki O], onları yaratan, yoktan var eden, inşa eden ve yokluktan sonra varlık sahasına çıkarandır; dolayısıyla ibadet yalnızca O'na mahsustur. (يَدْعُوكُمْ) yani peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla sizi O'na itaate [çağırıyor]. (لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ) Ebû Ubeyd: "Buradaki 'مِنْ' [harf-i cerri] zâiddir" demiştir. Sîbeveyh ise: "O, teb'îz (bazılık) içindir; bazen bir kısmı zikredilip tamamı kastedilebilir" demiştir.1
11277. Metin
وَقِيلَ:" مِنْ" لِلْبَدَلِ وَلَيْسَتْ بِزَائِدَةٍ وَلَا مُبَعَّضَةٍ، أَيْ لِتَكُونَ الْمَغْفِرَةُ بَدَلًا مِنَ الذُّنُوبِ. (وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى) يَعْنِي الْمَوْتَ، فَلَا يُعَذِّبُكُمْ فِي الدُّنْيَا. (قالُوا إِنْ أَنْتُمْ) أَيْ مَا أَنْتُمْ. (إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنا) فِي الْهَيْئَةِ وَالصُّورَةِ، تَأْكُلُونَ مِمَّا نَأْكُلُ، وَتَشْرَبُونَ مِمَّا نَشْرَبُ، وَلَسْتُمْ مَلَائِكَةً. (تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونا عَمَّا كانَ يَعْبُدُ آباؤُنا) مِنَ الْأَصْنَامِ وَالْأَوْثَانِ (فَأْتُونا بِسُلْطانٍ مُبِينٍ) أي بحجة ظاهرة، وكان مُحَالًا مِنْهُمْ، فَإِنَّ الرُّسُلَ مَا دَعُوا إِلَّا ومعهم المعجزات.
"مِنْ" edatının bedel (karşılık) anlamında olduğu, ne zâid ne de teb'îz için olduğu da söylenmiştir; yani bağışlanma günahlara karşılık olsun diye [demektir]. (وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى) yani ölüme kadar [sizi ertelesin], dünyada size azap etmesin diye. (قالُوا إِنْ أَنْتُمْ) yani siz değilsiniz, (إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنا) sûret ve şekilde ancak bizim gibi birer insansınız; bizim yediğimizden yiyor, içtiğimizden içiyorsunuz ve melek de değilsiniz. (تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونا عَمَّا كانَ يَعْبُدُ آباؤُنا) putlardan ve heykellerden [atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz]. (فَأْتُونا بِسُلْطانٍ مُبِينٍ) yani apaçık bir delille gelin. Bu onların imkânsızı istemesiydi; zira elçiler ancak yanlarında mûcizelerle davet etmişlerdi.
11278. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ١١ الى ١٢]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 11-12]
11279. Metin
قالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ وَما كانَ لَنا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١١) وَما لَنا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدانا سُبُلَنا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلى مَا آذَيْتُمُونا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ (١٢)
Peygamberleri onlara dedi ki: «Biz de ancak sizin gibi birer insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler. (11) Bize yollarımızı göstermişken ne diye Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.» (12)
11280. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ) أَيْ فِي الصُّورَةِ وَالْهَيْئَةِ كَمَا قُلْتُمْ. (وَلكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ) أَيْ يَتَفَضَّلُ عَلَيْهِ بِالنُّبُوَّةِ. وَقِيلَ، بِالتَّوْفِيقِ وَالْحِكْمَةِ وَالْمَعْرِفَةِ وَالْهِدَايَةِ. وَقَالَ سَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: بِتِلَاوَةِ الْقُرْآنِ وَفَهْمِ مَا فِيهِ. قُلْتُ: وَهَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ، وَقَدْ خَرَّجَ الطَّبَرِيُّ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ قُلْتُ لِأَبِي ذَرٍّ: يَا عَمِّ أَوْصِنِي، قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَمَا سَأَلْتَنِي فَقَالَ:" مَا مِنْ يَوْمٍ وَلَا لَيْلَةٍ وَلَا سَاعَةٍ إِلَّا وَلِلَّهِ فِيهِ صَدَقَةٌ يَمُنُّ بِهَا عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا مَنَّ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى عِبَادِهِ بِمِثْلِ أَنْ يُلْهِمَهُمْ ذِكْرَهُ". (وَما كانَ لَنا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطانٍ) أَيْ بِحُجَّةٍ وَآيَةٍ. (إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ) أَيْ بِمَشِيئَتِهِ، وَلَيْسَ ذَلِكَ فِي قُدْرَتِنَا، أَيْ لَا نَسْتَطِيعُ أَنْ نَأْتِيَ بِحُجَّةٍ كَمَا تَطْلُبُونَ إِلَّا بِأَمْرِهِ وَقُدْرَتِهِ، فَلَفْظُهُ لَفْظُ الْخَبَرِ، وَمَعْنَاهُ النَّفْيُ، لِأَنَّهُ لَا يحظر على أحد ما لا يقدر عليه. (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) تَقَدَّمَ مَعْنَاهُ.
Yüce Allah'ın: (قالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ) yani dediğiniz gibi şekil ve suret bakımından [biz de insanız]. (وَلكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ) yani kullarından dilediğine peygamberlik lütfeder. Tevfik, hikmet, marifet ve hidayet ile [lütfeder] de denilmiştir. Sehl b. Abdullah: "Kur'ân okumak ve içindekileri anlamakla [lütfeder]" demiştir. Derim ki: Bu güzel bir sözdür. Taberî, İbn Ömer'in hadisinden şunu rivayet etmiştir: Ebû Zerr'e: "Ey amca, bana vasiyette bulun" dedim. O da: "Senin bana sorduğun gibi ben de Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e sordum; o şöyle buyurdu: 'Hiçbir gün, gece veya saat yoktur ki Allah'ın onda kullarından dilediğine ihsan ettiği bir sadakası (lütfu) bulunmasın. Allah Teâlâ'nın kullarına bahşettiği en büyük lütuf ise onlara Kendisini zikretmeyi ilham etmesidir.'" (وَما كانَ لَنا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطانٍ) yani bir delil ve mûcizeyle [gelmemiz bizim elimizde değildir]. (إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ) yani O'nun dilemesiyle olur; bu bizim gücümüz dâhilinde değildir, yani sizin istediğiniz gibi bir delili ancak O'nun emri ve kudretiyle getirebiliriz. Lafzı haber lafzı olsa da anlamı nefiydir (olumsuzluktur); zira hiç kimseye gücünün yetmediği bir şey yasaklanamaz. (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) ifadesinin anlamı daha önce geçmişti.
11281. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما لَنا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ) " مَا" اسْتِفْهَامٌ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ، وَ" لَنا" الْخَبَرُ، وَمَا بَعْدَهَا فِي مَوْضِعِ الحال، التقدير: أي شي لَنَا فِي تَرْكِ التَّوَكُّلِ عَلَى اللَّهِ. (وَقَدْ هَدانا سُبُلَنا) أَيِ الطَّرِيقَ الَّذِي يُوَصِّلُ إِلَى رحمته، وينجي من سخطه ونقمته. (وَلَنَصْبِرَنَّ) لَامُ قَسَمٍ، مَجَازُهُ: وَاللَّهِ لَنَصْبِرَنَّ (عَلى مَا آذَيْتُمُونا) بِهِ، أَيْ مِنَ الْإِهَانَةِ وَالضَّرْبِ، وَالتَّكْذِيبِ وَالْقَتْلِ، ثِقَةً بِاللَّهِ أَنَّهُ يَكْفِينَا وَيُثِيبُنَا. (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ).
Yüce Allah'ın: (وَما لَنا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ) kavlinde "ما" mübteda olarak ref mahallinde bir istifham (soru) edatıdır, "لَنا" ise haberidir; ondan sonrası ise hal mahallindedir. Takdiri şöyledir: Allah'a tevekkül etmememiz için bizim ne mazeretimiz olabilir ki? (وَقَدْ هَدانا سُبُلَنا) yani bizi O'nun rahmetine ulaştıran, gazabından ve intikamından kurtaran yola [iletmişken]. (وَلَنَصْبِرَنَّ) kasem lâmıdır; mecazi takdiri: Allah'a yemin olsun ki kesinlikle sabredeceğiz (عَلى مَا آذَيْتُمُونا) bize verdiğiniz eziyetlere; yani Allah'ın bize yeteceğine ve mükâfatımızı vereceğine güvenerek hakaret, darp, yalanlama ve öldürme gibi [her türlü eziyete sabredeceğiz]. (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ).
11282. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ١٣ الى ١٤]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 13-14]
11283. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنا فَأَوْحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ (١٣) وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي وَخافَ وَعِيدِ (١٤)
İnkâr edenler peygamberlerine dediler ki: «Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz!» Bunun üzerine Rableri onlara şöyle vahyetti: «Elbette o zalimleri helak edeceğiz! (13) Ve onlardan sonra o yurda kesinlikle sizi yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden çekinen kimseler içindir.» (14)
11284. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنا) اللَّامُ لَامُ قَسَمٍ، أَيْ وَاللَّهِ لَنُخْرِجَنَّكُمْ. (أَوْ لَتَعُودُنَّ) أَيْ حَتَّى تَعُودُوا أَوْ إِلَّا أَنْ تَعُودُوا، قَالَهُ الطَّبَرِيُّ وَغَيْرُهُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهُوَ غَيْرُ مُفْتَقِرٍ إِلَى هَذَا التَّقْدِيرِ، فَإِنَّ" أَوْ" عَلَى بَابِهَا مِنَ التَّخْيِيرِ، خَيَّرَ الْكُفَّارُ الرُّسُلَ بَيْنَ أَنْ يَعُودُوا فِي مِلَّتِهِمْ أَوْ يُخْرِجُوهُمْ مِنْ أَرْضِهِمْ، وَهَذِهِ سِيرَةُ اللَّهِ تَعَالَى فِي رُسُلِهِ وَعِبَادِهِ، أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ:" وَإِنْ كادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْها وَإِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلَّا قَلِيلًا. سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنا" «١» [الإسراء: ٧٧ - ٧٦] وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي" الْأَعْرَافِ" «٢» وَغَيْرِهَا. (فِي مِلَّتِنا) أَيْ إِلَى دِينِنَا، (فَأَوْحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ. وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ). قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي وَخافَ وَعِيدِ) أَيْ مَقَامَهُ بَيْنَ يَدَيَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَأُضِيفَ الْمَصْدَرُ إِلَى الْفَاعِلِ. وَالْمَقَامُ مَصْدَرٌ كَالْقِيَامِ، يُقَالُ: قَامَ قِيَامًا وَمَقَامًا، وَأَضَافَ ذَلِكَ إِلَيْهِ لاختصاصه به. والمقام بفتح الميم مكان الإمامة، وَبِالضَّمِّ فِعْلُ الْإِقَامَةِ، وَ" ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي" أَيْ قِيَامِي عَلَيْهِ، وَمُرَاقَبَتِي لَهُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" أَفَمَنْ هُوَ قائِمٌ عَلى كُلِّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ" «٣» [الرعد ٣٣]. وَقَالَ الْأَخْفَشُ:" ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي" أَيْ عَذَابِي،" وَخافَ وَعِيدِ" أَيِ الْقُرْآنَ وَزَوَاجِرَهُ. وَقِيلَ: إنه العذاب. والوعيد الاسم من الوعد.
Yüce Allah'ın: { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنا } “İnkâr edenler peygamberlerine: «Elbette sizi yurdumuzdan çıkaracağız...» dediler” buyruğundaki lâm (ل), kasem (yemin) lâmıdır; yani: "Vallâhi sizi mutlaka çıkaracağız" [demektir]. { أَوْ لَتَعُودُنَّ } “... ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz” ifadesi, Taberî ve diğerlerinin belirttiğine göre "dönünceye kadar" yahut "dönmeniz müstesna" anlamındadır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: [Ayet] bu takdire muhtaç değildir. Zira "ev" (أَوْ) edatı kendi asıl kaidesi olan tahyîr (seçenek sunma) üzere kalmaktadır; inkârcılar peygamberleri kendi dinlerine dönmek ile onları yurtlarından çıkarmak arasında muhayyer bırakmışlardır. Yüce Allah'ın peygamberleri ve kulları hakkındaki sünneti/kanunu da böyledir. Nitekim O'nun şu buyruğunu görmez misin: { وَإِنْ كادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْها وَإِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلَّا قَلِيلًا. سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنا } “Neredeyse seni bu yurttan çıkarmak için tedirgin edip süreceklerdi. O takdirde onlar da senin ardından pek az kalabilirlerdi. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizin de sünneti (kanunu) budur” [el-İsrâ 17/76-77]1. Bu anlam daha önce el-A'râf Sûresi'nde2 ve başka yerlerde geçmişti. { فِي مِلَّتِنا } “... dinimize ...” yani dinimize [döneceksiniz]. { فَأَوْحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ. وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ } “Bunun üzerine Rableri onlara şöyle vahyetti: «Elbette o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra o yurda kesinlikle sizi yerleştireceğiz.»” Yüce Allah'ın: { ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي وَخافَ وَعِيدِ } “Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden çekinen kimseler içindir” buyruğunun anlamı, [kıyamet gününde] huzurumda durmasından korkan kimsedir; burada masdar faile izafe edilmiştir. Mekâm (مقام) kelimesi kıyâm (durma/huzurda olma) gibi masdardır; nitekim "Kâme kıyâmen ve mekâmen" (قَامَ قِيَامًا وَمَقَامًا) denilir. Yüce Allah bunu, Kendisine mahsus olmasından ötürü Kendi Zâtı'na izafe etmiştir. Mîm harfinin fethasıyla mekam (المَقام), öne geçme/önderlik (imamet) yeridir. Zammeli olarak mükâm (المُقام) ise ikamet etme fiilidir. { ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي } “Bu, makamımdan korkan ... kimseler içindir” ifadesi, benim onun üzerindeki gözetimimden ve onu murakabe etmemden [korkan kimsedir] anlamına da gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَفَمَنْ هُوَ قائِمٌ عَلى كُلِّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ } “Her nefsin kazandığını görüp gözeten (Allah gibi midir?)” [er-Ra'd 13/33]3. Ahfeş şöyle demiştir: { ذلِكَ لِمَنْ خافَ مَقامِي } “Bu, makamımdan korkan ...” yani azabımdan [korkan]; { وَخافَ وَعِيدِ } “ve tehdidimden çekinen” yani Kur'ân'dan ve onun sakındırmalarından [çekinen kimseler içindir]. Bunun "azap" olduğu da söylenmiştir. Vaîd (وَعِيد), va'd (وَعْد) kökünden bir isimdir.
11285. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ١٥ الى ١٧]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 15-17]
11286. Metin
وَاسْتَفْتَحُوا وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (١٥) مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ (١٦) يَتَجَرَّعُهُ وَلا يَكادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَما هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ (١٧)
{ وَاسْتَفْتَحُوا وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (١٥) مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ (١٦) يَتَجَرَّعُهُ وَلا يَكادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَما هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ (١٧) } “(Peygamberler) fetih ve yardım istediler; her inatçı zorba da hüsrana uğradı. (15) Ardından cehennem vardır; ona irinli bir sudan içirilecektir. (16) Onu yutmaya çalışır, fakat boğazından güçlükle geçirir (neredeyse yutamaz). Ölüm ona her taraftan gelir ama o ölemez. Ardından da çetin bir azap vardır. (17)”
11287. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاسْتَفْتَحُوا) أَيْ وَاسْتَنْصَرُوا، أَيْ أَذِنَ لِلرُّسُلِ فِي الِاسْتِفْتَاحِ عَلَى قَوْمِهِمْ، وَالدُّعَاءِ بِهَلَاكِهِمْ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ، وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «١». وَمِنْهُ الْحَدِيثِ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَسْتَفْتِحُ بِصَعَالِيكِ الْمُهَاجِرِينَ، أَيْ يَسْتَنْصِرُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: اسْتَفْتَحَتِ الْأُمَمُ بِالدُّعَاءِ كَمَا قَالَتْ قُرَيْشٌ:" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ" «٢» [الأنفال: ٣٢] الْآيَةَ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقِيلَ قَالَ الرسول:" إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحاً" وَقَالَتِ الْأُمَمُ: إِنْ كَانَ هَؤُلَاءِ صَادِقِينَ فَعَذِّبْنَا، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا، نَظِيرُهُ" ائْتِنا بِعَذابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ" «٣» [العنكبوت: ٢٩] " ائْتِنا بِما تَعِدُنا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ" «٤» [الأعراف: ٧٧]. (وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ) الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ الَّذِي لَا يَرَى لِأَحَدٍ عَلَيْهِ حَقًّا، هَكَذَا هُوَ عِنْدَ أَهْلِ اللُّغَةِ، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. وَالْعَنِيدُ الْمُعَانِدُ لِلْحَقِّ وَالْمُجَانِبُ لَهُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ، يُقَالُ: عَنَدَ عَنْ قَوْمِهِ أَيْ تَبَاعَدَ عَنْهُمْ. وَقِيلَ: هُوَ مِنَ الْعَنَدِ، وَهُوَ النَّاحِيَةُ وَعَانَدَ فُلَانٌ أَيْ أَخَذَ فِي نَاحِيَةٍ مُعْرِضًا، قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: (وَاسْتَفْتَحُوا) kavmi, yani zafer ve yardım istediler demektir; yani peygamberlere kavimlerine karşı fetih istemeleri ve onların helaki için dua etmeleri hususunda izin verildi; bunu İbn Abbâs ve başkaları söylemiştir ve el-Bakara Sûresi'nde «١» geçmişti. Hadiste geçen: "Şüphesiz Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) fakir muhacirler hürmetine istiftah ederdi" ifadesi de yardım dilerdi anlamındadır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Ümmetler de tıpkı Kureyş'in: { اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ } “Allah'ım! Eğer bu Senin katından gelen hak ise...” «٢» [el-Enfâl: 32] âyetinde olduğu gibi dua ile istiftah etmişlerdi. Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre ise Resûl: "Kavmim beni yalanladı; benimle onların arasını bir fetihle aç (hükmünü ver)" demiş, ümmetler de: "Eğer bunlar doğru söyleyenlerdense bize azap ver" demişlerdir. Bu da İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Bunun benzeri şu âyetlerdir: { ائْتِنا بِعَذابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “Eğer doğru söyleyenlerden isen, bize Allah'ın azabını getir.” «٣» [el-Ankebût: 29] ve { ائْتِنا بِما تَعِدُنا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ } “Eğer peygamberlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi getir bize!” «٤» [el-A'râf: 77]. (وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ) Cebbâr (zorba), kimsenin kendi üzerinde bir hakkı olduğunu kabul etmeyen kibirli kimsedir; lügat ehlinin nezdinde böyledir, bunu en-Nahhâs zikretmiştir. Anîd (inatçı) ise hakkı inatla reddeden ve ondan uzak duran kimsedir; İbn Abbâs ve başkalarından rivayet edilmiştir. Anede an kavmihi (عَنَدَ عَنْ قَوْمِهِ) denilir ki 'kavminden uzaklaştı' demektir. Bunun yan/taraf anlamına gelen 'en-ned' (العَنَد) kelimesinden geldiği de söylenmiştir; fülânün âneed (عَانَدَ فُلَانٌ) demek yüz çevirerek bir tarafa çekildi demektir. Şair şöyle demiştir:
11288. Metin
إِذَا نَزَلْتُ فَاجْعَلُونِي وَسَطًا ... إِنِّي كَبِيرٌ لَا أُطِيقُ الْعُنَّدَا
Konakladığımda beni ortaya koyun, ... Çünkü ben yaşlıyım, kenarda kalmaya takatim yetmez.
11289. Metin
وَقَالَ الْهَرَوِيُّ قَوْلُهُ تَعَالَى:" جَبَّارٍ عَنِيدٍ" أَيْ جَائِرٌ عَنِ الْقَصْدِ، وَهُوَ الْعَنُودُ وَالْعَنِيدُ وَالْعَانِدُ، وَفِي حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ وسيل عَنِ الْمُسْتَحَاضَةِ فَقَالَ: إِنَّهُ عِرْقٌ عَانِدٌ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: هُوَ الَّذِي عَنَدَ وَبَغَى كَالْإِنْسَانِ يُعَانِدُ، فَهَذَا الْعِرْقُ فِي كَثْرَةٍ مَا يَخْرُجُ مِنْهُ بِمَنْزِلَتِهِ. وَقَالَ شَمِرٌ: الْعَانِدُ الَّذِي لَا يَرْقَأُ. وَقَالَ عُمَرُ يَذْكُرُ سِيرَتَهُ: أَضُمُّ الْعَنُودَ، قَالَ اللَّيْثُ: الْعَنُودُ مِنَ الْإِبِلِ الَّذِي لَا يُخَالِطُهَا إِنَّمَا هُوَ فِي نَاحِيَةٍ أَبَدًا، أَرَادَ مَنْ هَمَّ بِالْخِلَافِ أَوْ بِمُفَارَقَةِ الْجَمَاعَةِ عَطَفْتُ بِهِ إِلَيْهَا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: الْعَنِيدُ الْمُتَكَبِّرُ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: هُوَ الشَّامِخُ بِأَنْفِهِ. وَقِيلَ: الْعَنُودُ والعنيد الذي
el-Herevî şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: { جَبَّارٍ عَنِيدٍ } “[her] inatçı zorbaya” buyruğu, doğru yoldan sapan kimsedir demektir. Bu [kelime] el-anûd (الْعَنُود), el-anîd (الْعَنِيد) ve el-ânid (الْعَانِد) kalıplarında gelir.1 İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] gelen hadiste ise kendisine müstehâza (özür kanı gören) kadın hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: « إِنَّهُ عِرْقٌ عَانِدٌ » «Şüphesiz o, [kan akıtmada haddi aşan] inatçı bir damardır.»2 Ebû Ubeyd şöyle demiştir: O, inatçılık eden insan gibi haddi aşan ve taşkınlık gösterendir; işte bu damar da kendisinden çıkan [kanın] çokluğu bakımından onun konumundadır. Şemir de: "el-Ânid, [kanı] dinmeyen/durmayan [damardır]" demiştir.3 Ömer [radıyallâhu anh] da kendi yönetim tarzından bahsederken: "Sürüden ayrılanı [cemaate] katarım" demiştir. el-Leys şöyle demiştir: Develer için kullanılan el-anûd; sürüye karışmayan, daima bir köşede tek başına duran devedir. [Ömer bu sözüyle], muhalefet etmeye veya cemaatten ayrılmaya yeltenen kimseyi tekrar cemaate yönlendirip bağlarım, demek istemiştir.4 Mukâtil: "el-Anîd, kibirlenen kimsedir" demiştir. İbn Keysân ise: "O, burnu havada olandır (büyüklük taslayandır)" demiştir. Şöyle de denilmiştir: el-Anûd ve el-anîd; [o kimsedir ki]...
11290. Metin
يَتَكَبَّرُ عَلَى الرُّسُلِ وَيَذْهَبُ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ فَلَا يَسْلُكُهَا، تَقُولُ الْعَرَبُ: شَرُّ الْإِبِلِ الْعَنُودُ الَّذِي يَخْرُجُ عَنِ الطَّرِيقِ. وَقِيلَ: الْعَنِيدُ الْعَاصِي. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْعَنِيدُ الَّذِي أَبَى أَنْ يَقُولَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. قُلْتُ: وَالْجَبَّارُ وَالْعَنِيدُ فِي الْآيَةِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، وَإِنْ كَانَ اللَّفْظُ مُخْتَلِفًا، وَكُلُّ مُتَبَاعِدٍ عَنِ الْحَقِّ جَبَّارٌ وَعَنِيدٌ أَيْ مُتَكَبِّرٌ. وَقِيلَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِهِ فِي الْآيَةِ أَبُو جَهْلٍ، ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ. وَحَكَى الْمَاوَرْدِيُّ فِي كِتَابِ أَدَبِ الدُّنْيَا وَالدِّينِ أَنَّ الْوَلِيدَ بْنَ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ الْمَلِكِ تَفَاءَلَ يَوْمًا فِي الْمُصْحَفِ فَخَرَجَ لَهُ قَوْلُهُ ﷿:" وَاسْتَفْتَحُوا وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ" فَمَزَّقَ الْمُصْحَفَ وَأَنْشَأَ يَقُولُ:
peygamberlere karşı büyüklük taslayan ve hak yoldan sapıp oraya girmeyen kimsedir. Araplar: "Develerin en kötüsü, yoldan çıkan anûddur" derler. Şöyle de denilmiştir: el-Anîd, isyankârdır. Katâde: el-Anîd, 'Lâ ilâhe illallâh' demeyi reddeden kimsedir, demiştir. Ben de derim ki: Âyette geçen cebbâr ve anîd kelimeleri, lafızları farklı olsa da aynı anlamdadır; haktan uzaklaşan herkes cebbârdır ve anîddir, yani kibirlidir. Âyette kastedilenin Ebû Cehil olduğu da söylenmiştir; bunu el-Mehdevî zikretmiştir. el-Mâverdî ise Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn adlı kitabında rivayet ettiğine göre, Velîd b. Yezîd b. Abdilmelik bir gün Mushaf ile tefe'ül yapmış (fal açmış) ve karşısına Azîz ve Celîl olan Allah'ın: "وَاسْتَفْتَحُوا وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ" buyruğu çıkmıştır. Bunun üzerine Mushaf'ı yırtmış ve şu şiiri söylemeye başlamıştır:
11291. Metin
أَتُوعِدُ كُلَّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ ... فَهَا أَنَا ذَاكَ جَبَّارٌ عَنِيدُ
Her inatçı zorbayı tehdit mi ediyorsun? ... İşte o inatçı zorba benim!
11292. Metin
إِذَا مَا جِئْتَ رَبَّكَ يَوْمَ حَشْرٍ ... فَقُلْ يَا رَبِّ مَزَّقَنِي الْوَلِيدُ
Haşir günü Rabbine vardığında ... De ki: «Ey Rabbim, beni Velîd yırttı!»
11293. Metin
فَلَمْ يَلْبَثْ [إِلَّا] «١» أَيَّامًا حَتَّى قُتِلَ شَرَّ قِتْلَةٍ، وَصُلِبَ رَأْسُهُ عَلَى قَصْرِهِ، ثُمَّ عَلَى سُورِ بَلَدِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ) أَيْ مِنْ وَرَاءِ ذَلِكَ الْكَافِرِ جَهَنَّمَ، أَيْ مِنْ بَعْدِ هَلَاكِهِ. وَوَرَاءُ بِمَعْنَى بَعْدُ، قَالَ النَّابِغَةُ:
Bunun üzerinden birkaç gün geçmeden pek feci bir şekilde öldürüldü ve başı önce sarayının, sonra da memleketinin suruna asıldı. Yüce Allah'ın: (مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ) kavmi, yani o kâfirin ardından cehennem vardır, yani helak olduktan sonra [cehennem vardır] demektir. Verâ (وَرَاءُ), 'sonra' anlamındadır; en-Nâbiğa şöyle demiştir:
11294. Metin
حَلَفْتُ فَلَمْ أَتْرُكْ لِنَفْسِكَ رِيبَةً ... وَلَيْسَ وَرَاءَ اللَّهِ لِلْمَرْءِ
Yemin ettim, senin nefsinde hiçbir şüphe bırakmadım, ... Zira insan için Allah'tan öte/sonra gidecek
11295. Metin
مَذْهَبُ «٢» أَيْ بَعْدَ الله ﷻ، وكذلك قول تَعَالَى:" وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ" أَيْ مِنْ بعده، وقوله تعالى:" وَيَكْفُرُونَ بِما وَراءَهُ" «٣» [البقرة: ٣ ([٩١) أَيْ بِمَا سِوَاهُ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: بِمَا بَعْدَهُ: وَقِيلَ:" مِنْ وَرَائِهِ" أَيْ مِنْ أَمَامِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
hiçbir yer yoktur. «٢» Yani Allah (celle celâluhû)'tan sonra demektir. Nitekim Yüce Allah'ın: "وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ" buyruğu da 'ondan sonra' anlamındadır. Yüce Allah'ın: { وَيَكْفُرُونَ بِما وَراءَهُ } “Ondan sonrakini inkâr ederler.” «٣» [el-Bakara: 91] buyruğu da 'ondan başkasını' demektir; bunu el-Ferrâ söylemiştir. Ebû Ubeyd ise 'ondan sonrakini' demiştir. Şöyle de denilmiştir: "مِنْ وَرَائِهِ" yani 'onun önünde' demektir; nitekim şair şöyle demiştir:
11296. Metin
وَمِنْ وَرَائِكَ يَوْمٌ أَنْتَ بَالِغُهُ ... لَا حَاضِرٌ مُعْجِزٌ عَنْهُ وَلَا بَادِي
Ve senin önünde erişeceğin bir gün vardır ki, ... Ne şehirli ne de köylü ondan kaçıp kurtulamaz.
11297. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
11298. Metin
أَتَرْجُو بَنُو مَرْوَانَ سَمْعِي وَطَاعَتِي ... وَقَوْمِي تَمِيمٌ وَالْفَلَاةُ وَرَائِيَا
Mervân oğulları benim itaat edip boyun eğmemi mi umuyorlar? ... Oysa kavmim Temîm'dir ve çöl de önümdedir.
11299. Metin
وَقَالَ لَبِيَدٌ:
Lebîd de şöyle demiştir:
11300. Metin
أَلَيْسَ وَرَائِي إِنْ [تَرَاخَتْ «٤» [مَنِيَّتِي ... لُزُومُ العصا تحني عليها الأصابع
Ecelim gecikirse 4, önümde parmakların üzerine büküldüğü bir asaya tutunmaktan başka bir şey mi var?
11301. Metin
يريد أمامي. وفي التنزيل: كانَ وَراءَهُمْ مَلِكٌ «١» [الكهف: ٧٩] أَيْ أَمَامَهُمْ، وَإِلَى هَذَا ذَهَبَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَبُو عَلِيٍّ قُطْرُبٌ وَغَيْرُهُمَا. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ كَمَا يُقَالُ هَذَا الْأَمْرُ مِنْ وَرَائِكَ، أَيْ سوف يأتيك، وأنا من وراء فإن أَيْ فِي طَلَبِهِ وَسَأَصِلُ إِلَيْهِ. وَقَالَ النَّحَّاسُ في قول" مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ" أَيْ مِنْ أَمَامِهِ، وَلَيْسَ مِنَ الْأَضْدَادِ وَلَكِنَّهُ مِنْ تَوَارَى، أَيِ اسْتَتَرَ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ: إِنَّ وَرَاءَ تَكُونُ بِمَعْنَى خَلْفَ وَأَمَامَ فَهُوَ مِنَ الْأَضْدَادِ، وَقَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ أَيْضًا، وَاشْتِقَاقُهُمَا مِمَّا تَوَارَى وَاسْتَتَرَ، فَجَهَنَّمُ تَوَارَى وَلَا تَظْهَرُ، فَصَارَتْ مِنْ وَرَاءٍ لِأَنَّهَا لَا تُرَى، حَكَاهُ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ وَهُوَ حَسَنٌ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" (وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ) " أَيْ مِنْ مَاءٍ مِثْلِ الصَّدِيدِ، كَمَا يُقَالُ لِلرَّجُلِ الشُّجَاعِ أَسَدٌ، أَيْ مِثْلُ الْأَسَدِ، وَهُوَ تَمْثِيلٌ وَتَشْبِيهٌ. وَقِيلَ: هُوَ مَا يَسِيلُ مِنْ أَجْسَامِ أَهْلِ النَّارِ مِنَ الْقَيْحِ وَالدَّمِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ وَالرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: هُوَ غُسَالَةُ أَهْلِ النَّارِ، وَذَلِكَ مَاءٌ يَسِيلُ مِنْ فُرُوجِ الزُّنَاةِ وَالزَّوَانِي. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ مَاءٍ كَرِهْتَهُ تَصُدُّ عَنْهُ، فَيَكُونُ الصَّدِيدُ مَأْخُوذًا مِنَ الصَّدِّ. وَذَكَرَ ابْنُ الْمُبَارَكِ، أَخْبَرَنَا صَفْوَانُ بْنُ عَمْرٍو عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ بُسْرٍ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي قوله:" وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ يَتَجَرَّعُهُ" قَالَ: يُقَرَّبُ إِلَى فِيهِ فَيَكْرَهُهُ فَإِذَا أُدْنِيَ مِنْهُ شَوَى وَجْهَهُ وَوَقَعَتْ فَرْوَةُ رَأْسِهِ فَإِذَا شَرِبَهُ قَطَّعَ أَمْعَاءَهُ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ دُبُرِهِ يَقُولُ اللَّهُ:" وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ" «٢» [محمد: ١٥] وَيَقُولُ اللَّهُ:" وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرابُ"»
Yani 'önümde' demek istemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de: { كانَ وَراءَهُمْ مَلِكٌ } “Önlerinde bir kral vardı.” «١» [el-Kehf: 79] âyetinde de 'önlerinde' demektir; Ebû Ubeyde, Ebû Alî Kutrub ve başkaları bu görüşe gitmiştir. el-Ahfeş şöyle demiştir: Bu, "Bu iş senin arkandadır/önündedir" yani sana mutlaka gelecektir, ve "Ben falancanın arkasındayım/peşindeyim" yani onun arayışındayım ve ona mutlaka ulaşacağım, denilmesi gibidir. en-Nahhâs, "مِنْ وَرائِهِ جَهَنَّمُ" sözü hakkında: "Yani onun önündedir; bu zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) değildir, aksine tevârâ (توارى / gizlendi, örtündü) kökündendir" demiştir. el-Ezherî ise şöyle demiştir: "Verâ (وراء) kelimesi hem 'arka' hem de 'ön' anlamında kullanılır, dolayısıyla ezdâd (zıt anlamlı kelimeler)dendir." Ebû Ubeyde de böyle demiştir. İkisinin türeyişi de tevârâ ve örtünmekten gelir; cehennem de gizlidir, görünmez; görünmediği için 'verâ' olmuştur; bunu İbnü'l-Enbârî nakletmiştir ve bu güzel bir açıklamadır. Yüce Allah'ın: (وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ) buyruğu, yani irin gibi bir sudan demektir; nitekim cesur adama "arslandır" denilir, yani arslan gibidir; bu bir temsil ve benzetmedir. Bir görüşe göre o, cehennem ehlinin bedenlerinden akan cerahat ve kandır. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ve er-Rebî' b. Enes şöyle demişlerdir: O, cehennem ehlinin akıntısıdır; bu da zina eden erkek ve kadınların avret yerlerinden akan sudur. Bir görüşe göre ise nefret edip yüz çevirdiğin bir sudur; bu durumda sadîd kelimesi sadd (yüz çevirme) kökünden alınmış olur. İbnü'l-Mübârek zikretti ki: Bize Safvân b. Amr, Ubeydullâh b. Büsr'den, o da Ebû Ümâme'den, o da Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den Yüce Allah'ın: "وَيُسْقى مِنْ ماءٍ صَدِيدٍ يَتَجَرَّعُهُ" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: "Ağzına yaklaştırılır, ondan tiksinir. İyice yaklaştırılınca yüzünü kavurur ve başının derisi düşer. Onu içtiğinde bağırsaklarını parça parça eder, hatta dübüründen çıkar. Nitekim Allah: { وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ } “Ve kendilerine kaynar bir su içirilir de bağırsaklarını parça parça eder.” «٢» [Muhammed: 15] buyurmaktadır. Allah yine şöyle buyurur: { وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرابُ } “Eğer yardım dilerlerse, kendilerine yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su verilir; o ne kötü bir içecektir!” «٣»
11302. Metin
[الكهف: ٢٩] " خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ، وَقَالَ: حَدِيثٌ غَرِيبٌ، وَعُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ بُسْرٍ الَّذِي رَوَى عَنْهُ صَفْوَانُ بْنُ عَمْرٍو حَدِيثَ أَبِي أُمَامَةَ لَعَلَّهُ أَنْ يَكُونَ أَخَا عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُسْرٍ. (يَتَجَرَّعُهُ) أَيْ يَتَحَسَّاهُ جَرْعًا لَا مَرَّةً وَاحِدَةً لِمَرَارَتِهِ وَحَرَارَتِهِ. (وَلا يَكادُ يُسِيغُهُ) أَيْ يَبْتَلِعُهُ، يُقَالُ: جَرَعَ الْمَاءَ وَاجْتَرَعَهُ وَتَجَرَّعَهُ بِمَعْنًى. وَسَاغَ الشَّرَابُ فِي الْحَلْقِ يَسُوغُ سَوْغًا إِذَا كَانَ سَلِسًا سَهْلًا، وَأَسَاغَهُ اللَّهُ إِسَاغَةً. وَ" يَكادُ" صِلَةٌ، أَيْ يُسِيغُهُ بَعْدَ إِبْطَاءٍ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَما كادُوا يَفْعَلُونَ" «٤» [البقرة: ٧١] أَيْ فَعَلُوا بَعْدَ إِبْطَاءٍ، وَلِهَذَا قَالَ:" يُصْهَرُ بِهِ ما فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ" «٥» [الحج: ٢٠] فَهَذَا يَدُلُّ عَلَى الْإِسَاغَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُجِيزُهُ وَلَا يَمُرُّ بِهِ «٦». (وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ)
[el-Kehf: 29]. Bunu Tirmizî tahrîc etmiş ve şöyle demiştir: “Garîb bir hadistir. Safvân b. Amr'ın kendisinden Ebû Ümâme hadisini rivayet ettiği Ubeydullâh b. Büsr, muhtemelen Abdullâh b. Büsr'ün kardeşidir.” ({ يَتَجَرَّعُهُ } “Onu yudum yudum yutmaya çalışır”) yani acılığı ve yakıcılığı sebebiyle tek bir defada değil, yudum yudum içer. ({ وَلا يَكادُ يُسِيغُهُ } “ve neredeyse onu boğazından geçiremez”) yani yutamaz. Suyun içilmesi hakkında [aynı kökten gelen] “cera‘a” (جَرَعَ), “ictera‘a” (اجْتَرَعَ) ve “tecerra‘a” (تَجَرَّعَ) kelimeleri aynı anlamdadır. İçecek boğazdan akıcı ve rahat geçtiğinde “sâğa’ş-şerâbu fi’l-halkı yesûğu sevgan” (سَاغَ الشَّرَابُ فِي الْحَلْقِ يَسُوغُ سَوْغًا) denir. Allah onu içilebilir kıldığında ise “esâgahullâhu isâgeten” (أَسَاغَهُ اللَّهُ إِسَاغَةً) denir. Ayetteki “yekâdü” (يَكادُ) kelimesi sıladır (pekiştirme edatıdır), yani onu ancak ağır ağır, zorlukla ve gecikmeyle yutar. Nitekim Yüce Allah: { وَما كادُوا يَفْعَلُونَ } “Neredeyse [bunu] yapmayacaklardı.” 4 [el-Bakara: 71] yani ancak gecikmeyle ve güçlükle yaptılar buyurmuştur. Bundan dolayı [Yüce Allah]: { يُصْهَرُ بِهِ ما فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ } “Bununla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.” 5 [el-Hac: 20] buyurmuştur ki bu da [içeceğin boğazdan içeriye] geçtiğine delalet eder. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: “Onu boğazından geçirir fakat rahatça akıp gitmez.” 6 ({ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ } “Ölüm ona her yönden gelir”)
11303. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ يَأْتِيهِ أَسْبَابُ الْمَوْتِ مِنْ كُلِّ جِهَةٍ عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ، وَمِنْ فوقه وتحته ومن قدامه وخلفه، كقوله:" لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ" «١» [الزمر: ١٦]. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ التَّيْمِيُّ: يَأْتِيهِ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ مِنْ جَسَدِهِ حَتَّى مِنْ أَطْرَافِ شَعْرِهِ، لِلْآلَامِ التي في كل مكان من جسد. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: إِنَّهُ لَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ نَاحِيَةٍ وَمَكَانٍ حَتَّى مِنْ إِبْهَامِ رِجْلَيْهِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: يَعْنِي الْبَلَايَا الَّتِي تُصِيبُ الْكَافِرَ فِي النَّارِ سَمَّاهَا مَوْتًا، وَهِيَ مِنْ أَعْظَمِ الْمَوْتِ. وَقِيلَ: إِنَّهُ لَا يَبْقَى عُضْوٌ مِنْ أَعْضَائِهِ إِلَّا وُكِّلَ بِهِ نَوْعٌ مِنَ الْعَذَابِ، لَوْ مَاتَ سَبْعِينَ مَرَّةً لَكَانَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ مِنْ نَوْعٍ مِنْهَا فِي فَرْدِ لَحْظَةٍ، إِمَّا حَيَّةٌ تَنْهَشُهُ، أَوْ عَقْرَبٌ تَلْسِبُهُ «٢»، أَوْ نَارٌ تَسْفَعُهُ، أَوْ قَيْدٌ بِرِجْلَيْهِ، أَوْ غُلٌّ فِي عُنُقِهِ، أَوْ سِلْسِلَةٌ يُقْرَنُ بِهَا، أَوْ تَابُوتٌ يَكُونُ فِيهِ، أَوْ زَقُّومٌ أَوْ حَمِيمٌ، أَوْ غَيْرُ ذَلِكَ مِنَ الْعَذَابِ، وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: إِذَا دَعَا الْكَافِرُ فِي جَهَنَّمَ بِالشَّرَابِ فَرَآهُ مَاتَ مَوْتَاتٍ، فَإِذَا دَنَا مِنْهُ مَاتَ مَوْتَاتٍ، فَإِذَا شَرِبَ مِنْهُ مَاتَ مَوْتَاتٍ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ:" وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَما هُوَ بِمَيِّتٍ". قَالَ الضَّحَّاكُ: لَا يَمُوتُ فَيَسْتَرِيحُ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: تَعَلَّقُ رُوحُهُ فِي حَنْجَرَتِهِ فَلَا تَخْرُجُ مِنْ فِيهِ فَيَمُوتُ، وَلَا تَرْجِعُ إِلَى مَكَانِهَا مِنْ جَوْفِهِ فَتَنْفَعُهُ الْحَيَاةُ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ:" لا يَمُوتُ فِيها وَلا يَحْيى «٣» " [طه: ٧٤]. وَقِيلَ: يَخْلُقُ اللَّهُ فِي جَسَدِهِ آلَامًا كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهَا كَأَلَمِ الْمَوْتِ. وَقِيلَ:" وَما هُوَ بِمَيِّتٍ" لِتَطَاوُلِ شَدَائِدِ الْمَوْتِ بِهِ، وَامْتِدَادِ سَكَرَاتِهِ عَلَيْهِ، لِيَكُونَ ذَلِكَ زِيَادَةٌ فِي عَذَابِهِ. قُلْتُ: وَيَظْهَرُ مِنْ هَذَا أَنَّهُ يَمُوتُ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ، لقول تَعَالَى:" لَا يُقْضى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذابِها" «٤» [فاطر: ٣٦] وَبِذَلِكَ وَرَدَتِ السُّنَّةُ، فَأَحْوَالُ الْكُفَّارِ أَحْوَالُ مَنِ اسْتَوْلَى عَلَيْهِ سَكَرَاتُ الْمَوْتِ دَائِمًا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. (وَمِنْ وَرائِهِ) أَيْ مِنْ أَمَامِهِ. (عَذابٌ غَلِيظٌ) أي شديد متواصل الآلام من غَيْرُ فَتُورِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ:" وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً" «٥» [التوبة: ١٢٣] أَيْ شِدَّةٌ وَقُوَّةٌ. وَقَالَ فُضَيْلُ بْنُ عِيَاضٍ فِي قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى:" وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ" قال: حبس الأنفاس.
İbn Abbâs [şöyle] demiştir: Yani ölümün sebepleri ona her yönden; sağından, solundan, üstünden, altından, önünden ve arkasından gelir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ } “Onların üstlerinde de ateşten tabakalar vardır, altlarında da tabakalar vardır.”1 [ez-Zümer: 16]. İbrâhîm et-Teymî şöyle demiştir: Bedeninin her yerindeki acılardan ötürü [ölüm sebepleri] ona bedeninin her yerinden, hatta saç diplerinden bile gelir. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Ölüm ona her bir yönden ve her bir mekândan, hatta ayak başparmaklarından bile gelir. el-Ahfeş şöyle demiştir: Kâfirin ateşte uğradığı belaları kastetmektedir; bunları 'ölüm' olarak isimlendirmiştir ki bu belalar en büyük ölümdendir. Şöyle de denilmiştir: Onun hiçbir uzvu kalmaz ki, üzerine bir azap çeşidi görevlendirilmiş olmasın. Eğer yetmiş defa ölseydi, tek bir anda [çektiği] bu azap türlerinden biri ona daha hafif gelirdi; ya onu ısıran bir yılan, ya onu sokan bir akrep2, ya yüzünü yakan bir ateş, ya ayaklarında bir bukağı, ya boynunda bir lale (demir halka), ya beraber bağlandığı bir zincir, ya içinde bulunduğu bir tabut, ya zakkum ya da kaynar su yahut bunlardan başka bir azap [türüdür]. Muhammed b. Kâ'b şöyle demiştir: Kâfir cehennemde içecek istediğinde ve onu gördüğünde defalarca ölür; içecek ona yaklaştığında defalarca ölür; ondan içtiğinde ise defalarca ölür. İşte: { وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَما هُوَ بِمَيِّتٍ } “Ölüm ona her yandan gelir, fakat o ölecek değildir.” âyeti [bunu ifade eder]. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Rahata erecek şekilde ölmez. İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: Ruhu boğazına takılıp kalır; ne ağzından çıkıp gider ki ölsün, ne de içindeki yerine geri döner ki yaşamak ona fayda versin. Bunun benzeri O'nun şu buyruğudur: { لا يَمُوتُ فِيها وَلا يَحْيى } “Orada ne ölür ne de dirilir.”3 [Tâhâ: 74]. Şöyle de denilmiştir: Allah onun bedeninde her biri ölüm acısı gibi olan acılar yaratır. “Fakat o ölecek değildir” { وَما هُوَ بِمَيِّتٍ } [ifadesinin], ölümün şiddetinin onun üzerinde uzayıp gitmesi ve ölüm sarhoşluklarının (sekerâtının) ardı arkasının kesilmemesi suretiyle bunun azabına bir artış olması kastıyla [söylendiği] de belirtilmiştir. Derim ki: Bundan onun öleceği anlaşılmaktadır, oysa durum öyle değildir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { لَا يُقْضى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذابِها } “Haklarında hüküm verilmez ki ölsünler, kendilerinden cehennem azabı da hafifletilmez.”4 [Fâtır: 36]. Sünnet de bu doğrultuda varid olmuştur; kâfirlerin halleri, ölüm sarhoşluğu kendisini daima kuşatmış olan kimsenin halleridir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. (وَمِنْ وَرائِهِ) yani onun önünde. (عَذابٌ غَلِيظٌ) yani hiç kesilmeksizin acıları peş peşe süren şiddetli [bir azap]. Nitekim O'nun: { وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً } “Sizde bir sertlik bulsunlar.”5 [et-Tevbe: 123] buyruğu da bundandır; yani şiddet ve kuvvet [bulsunlar]. Fudayl b. İyâz, Allah Teâlâ'nın: { وَمِنْ وَرائِهِ عَذابٌ غَلِيظٌ } “Arkasından (önünde) da çetin bir azap vardır.” buyruğu hakkında: “Nefeslerin tıkanmasıdır” demiştir.
11304. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ١٨ الى ٢٠]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 18-20]
11305. Metin
مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمالُهُمْ كَرَمادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عاصِفٍ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلى شَيْءٍ ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ (١٨) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٩) وَما ذلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (٢٠)
{ مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمالُهُمْ كَرَمادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عاصِفٍ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلى شَيْءٍ ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ (١٨) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٩) وَما ذلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (٢٠) } “Rablerini inkâr edenlerin amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte derin sapıklık budur. (18) Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır? O dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir halk getirir. (19) Bu da Allah'a göre güç bir şey değildir. (20)”
11306. Metin
اخْتَلَفَ النَّحْوِيُّونَ فِي رَفْعِ" مَثَلُ" فَقَالَ سِيبَوَيْهِ: ارْتَفَعَ بِالِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ مُضْمَرٌ، التَّقْدِيرُ: وَفِيمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ أَوْ يُقَصُّ" مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ" ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ:" أَعْمالُهُمْ كَرَمادٍ" أَيْ كَمَثَلِ رَمَادٍ (اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ). وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِيمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ، وَهُوَ عِنْدَ الْفَرَّاءِ عَلَى إِلْغَاءِ الْمَثَلِ، التقدير: والذين كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ. وَعَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، التَّقْدِيرُ: مَثَلُ أَعْمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ كَرَمَادٍ، وَذَكَرَ الْأَوَّلَ عَنْهُ الْمَهْدَوِيُّ، وَالثَّانِي الْقُشَيْرِيُّ وَالثَّعْلَبِيُّ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُبْتَدَأً كَمَا يُقَالُ: صِفَةُ فُلَانٍ أَسْمَرُ، فَ" مَثَلُ" بِمَعْنَى صِفَةُ. وَيَجُوزُ فِي الْكَلَامِ جَرُّ" أَعْمالُهُمْ" عَلَى بَدَلِ الِاشْتِمَالِ مِنَ" الَّذِينَ" وَاتَّصَلَ هَذَا بِقَوْلِهِ:" وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ" وَالْمَعْنَى: أَعْمَالُهُمْ مُحْبَطَةٌ غَيْرُ مَقْبُولَةٍ. وَالرَّمَادُ مَا بَقِيَ بَعْدَ احْتِرَاقِ الشَّيْءِ، فَضَرَبَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ مَثَلًا لِأَعْمَالِ الْكُفَّارِ فِي أَنَّهُ يَمْحَقُهَا كَمَا تَمْحَقُ الرِّيحُ الشَّدِيدَةُ الرَّمَادَ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ. وَالْعَصْفُ شِدَّةُ الرِّيحِ، وَإِنَّمَا كَانَ ذَلِكَ لِأَنَّهُمْ أَشْرَكُوا فِيهَا غَيْرَ اللَّهِ تَعَالَى. وَفِي وَصْفِ الْيَوْمِ بِالْعُصُوفِ ثَلَاثَةُ أَقَاوِيلَ: أَحَدُهَا- أَنَّ الْعُصُوفَ وَإِنْ كَانَ لِلرِّيحِ فَإِنَّ الْيَوْمَ قَدْ يُوصَفُ بِهِ، لِأَنَّ الرِّيحَ تَكُونُ فِيهِ، فَجَازَ أَنْ يُقَالَ: يَوْمٌ عَاصِفٌ، كَمَا يُقَالُ: يَوْمٌ حَارٌّ وَيَوْمٌ بَارِدٌ، وَالْبَرْدُ وَالْحَرُّ فِيهِمَا. وَالثَّانِي- أَنْ يُرِيدَ" فِي يَوْمٍ عاصِفٍ" الرِّيحَ، لِأَنَّهَا ذُكِرَتْ فِي أَوَّلِ الْكَلِمَةِ، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:
Nahiv âlimleri "مَثَلُ" kelimesinin ref'i konusunda ihtilaf etmişlerdir: Sîbeveyh, mübteda olarak merfû olduğunu ve haberin gizli (takdirî) olduğunu söylemiştir; takdiri şöyledir: "Size okunan veya anlatılanlar arasında Rablerini inkâr edenlerin durumu da vardır." Sonra yeni bir cümleye başlayarak: "أَعْمالُهُمْ كَرَمادٍ" yani onların amelleri bir kül misali gibidir (اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ) buyurmuştur. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Yani size okunanlar arasında Rablerini inkâr edenlerin durumu, amelleri bir kül gibi olandır. el-Ferrâ'ya göre ise bu, mesel kelimesinin lağvedilmesi (iptal edilmesi) kabilindendir; takdiri: "Rablerini inkâr eden kimselerin amelleri kül gibidir" şeklindedir. Ondan bir de muzafın hazfedildiği rivayet edilmiştir; takdiri: "Rablerini inkâr edenlerin amellerinin misali kül gibidir" şeklindedir. Birincisini ondan el-Mehdevî, ikincisini ise el-Kuşeyrî ve es-Sa'lebî nakletmiştir. Bunun, tıpkı "Falancanın vasfı esmerdir" denilmesi gibi mübteda olması da caizdir; buradaki "mesel" vasıf anlamındadır. Söz diziminde "أَعْمالُهُمْ" ifadesinin "الَّذِينَ" kelimesinden bedel-i iştimal olarak cerri de caizdir. Bu âyet, "وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ" buyruğuna bağlanmıştır; anlamı ise: Onların amelleri boşa gitmiştir, kabul edilmez. Remâd (kül), bir şeyin yanmasından sonra geriye kalandır. Allah bu âyeti, kâfirlerin amellerini tıpkı fırtınalı bir günde şiddetli rüzgârın külü savurup yok ettiği gibi yok edeceğine dair bir mesel kılmıştır. Asf (العَصْفُ) rüzgârın şiddetli esmesidir; amellerin bu duruma düşmesi, onda Allah Teâlâ'dan başkasını ortak koştukları içindir. Günün fırtınalı (âsıf) olarak nitelenmesinde üç görüş vardır: Birincisi- Fırtınalı olmak rüzgârın vasfı olsa da rüzgâr o günün içinde estiği için gün de onunla nitelenebilir; nitekim sıcak ve soğuk içinde bulunduğu için "sıcak bir gün" veya "soğuk bir gün" denilmesi caiz olduğu gibi "fırtınalı bir gün" denilmesi de caizdir. İkincisi- "فِي يَوْمٍ عاصِفٍ" ifadesiyle fırtınalı rüzgârın kastedilmiş olmasıdır; çünkü cümlenin başında zikredilmiştir, nitekim şair şöyle demiştir:
11307. Metin
إِذَا جَاءَ يَوْمٌ مُظْلِمُ الشَّمْسِ كَاسِفُ
Güneşi kararmış, tutulmuş bir gün geldiğinde...
11308. Metin
يُرِيدُ كَاسِفُ الشَّمْسِ فَحَذَفَ، لِأَنَّهُ قَدْ مَرَّ ذِكْرُهُ، ذَكَرَهُمَا الْهَرَوِيُّ. وَالثَّالِثُ- أَنَّهُ مِنْ نَعْتِ الرِّيحِ، غَيْرَ أَنَّهُ لَمَّا جَاءَ بَعْدَ الْيَوْمِ أَتْبَعَ إِعْرَابَهُ كَمَا قِيلَ: جُحْرُ ضَبٍّ خَرِبٍ، ذَكَرَهُ
Güneşi tutulmuş demek istemiş, ancak daha önce zikredildiği için onu hazfetmiştir; bu iki görüşü el-Herevî zikretmiştir. Üçüncüsü- Bunun rüzgârın sıfatı olmasıdır; ancak günden sonra geldiği için, tıpkı 'cuhru dabbin haribin' (harabe olmuş kertenkele deliği) denilmesi gibi onun irabına tâbi kılınmıştır (mücâveret sebebiyle cer kılınmıştır); bunu
11309. Metin
الثَّعْلَبِيُّ وَالْمَاوَرْدِيُّ. وَقَرَأَ ابْنُ [أَبِي] «١» إِسْحَاقَ وَإِبْرَاهِيمُ بْنُ أَبِي بَكْرٍ" فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ «٢» ". (لَا يَقْدِرُونَ) يَعْنِي الْكُفَّارَ. (مِمَّا كَسَبُوا عَلى شَيْءٍ) يُرِيدُ فِي الْآخِرَةِ، أَيْ مِنْ ثَوَابِ مَا عَمِلُوا مِنَ الْبِرِّ فِي الدُّنْيَا، لِإِحْبَاطِهِ بِالْكُفْرِ. (ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ) أَيِ الْخُسْرَانُ الْكَبِيرُ، وَإِنَّمَا جَعَلَهُ كَبِيرًا بَعِيدًا لِفَوَاتِ اسْتِدْرَاكِهِ بِالْمَوْتِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ) الرُّؤْيَةُ هُنَا رُؤْيَةُ الْقَلْبِ، لِأَنَّ الْمَعْنَى: أَلَمْ يَنْتَهِ عِلْمُكَ إِلَيْهِ؟. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ- خَالِقُ السَمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ. وَمَعْنَى" بِالْحَقِّ" لِيَسْتَدِلَّ بِهَا عَلَى قُدْرَتِهِ. (إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ) أَيُّهَا النَّاسُ، أَيْ هُوَ قَادِرٌ عَلَى الْإِفْنَاءِ كَمَا قَدَرَ عَلَى إِيجَادِ الْأَشْيَاءِ، فَلَا تَعْصُوهُ فَإِنَّكُمْ إِنْ عَصَيْتُمُوهُ (يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ) أَفْضَلَ وَأَطْوَعَ مِنْكُمْ، إِذْ لَوْ كَانُوا مِثْلَ الْأَوَّلِينَ فَلَا فَائِدَةَ فِي الْإِبْدَالِ. (وَما ذلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ) أي منيع متعذر.
es-Sa'lebî ve el-Mâverdî zikretmiştir. İbn Ebî İshâk ve İbrâhîm b. Ebî Bekr ise tenvinsiz olarak "فِي يَوْمِ عَاصِفٍ «٢»" şeklinde okumuşlardır. (لَا يَقْدِرُونَ) yani kâfirler muktedir olamazlar. (مِمَّا كَسَبُوا عَلى شَيْءٍ) yani âhirette, inkârları sebebiyle boşa gittiği için dünyada yaptıkları hayırların sevabından hiçbir şeye nail olamazlar. (ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ) yani büyük hüsran budur. Ölümle birlikte telafi imkânı kaçtığı için onu büyük ve uzak kılmıştır. Yüce Allah'ın: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ) buyruğundaki görme (ru'yet) kalbî görmedir (bilmektir); çünkü anlamı: "Bunu bilgin kavramadı mı?" demektir. Hamza ve el-Kisâî, isim tamlaması şeklinde "خَالِقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ" okumuşlardır. "بِالْحَقِّ" ifadesinin anlamı ise O'nun kudretine delil getirilsin diyedir. (إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ) ey insanlar! Yani varlıkları yoktan var etmeye kadir olduğu gibi yok etmeye de kadirdir; öyleyse O'na isyan etmeyin. Çünkü O'na isyan ederseniz (يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ) sizi yok eder ve sizden daha faziletli, daha itaatkâr yeni bir halk getirir; zira öncekiler gibi olacaklarsa değiştirmenin bir faydası olmazdı. (وَما ذلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ) yani zor ve imkânsız değildir.
11310. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ٢١ الى ٢٢]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 21-22]
11311. Metin
وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعاً فَقالَ الضُّعَفاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قالُوا لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ (٢١) وَقالَ الشَّيْطانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلاَّ أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢٢)
{ وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعاً فَقالَ الضُّعَفاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قالُوا لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ (٢١) وَقالَ الشَّيْطانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلاَّ أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢٢) } “Hepsi [kıyamet günü] Allah'ın huzuruna çıkıp toplanırlar. Zayıflar, büyüklük taslayanlara derler ki: 'Gerçekten biz size uymuştuk. Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?' [Büyüklük taslayanlar] derler ki: 'Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi doğru yola eriştirirdik. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için kurtulacak hiçbir yer yoktur.' (21) İş bitirilince şeytan der ki: 'Şüphesiz Allah size hak bir vaatte bulundu, ben de size vaatte bulundum ama size yalan söyledim (sözümden caydım). Zaten benim sizin üzerinizde, sizi çağırmamdan ve sizin de bana icabet etmenizden başka hiçbir hâkimiyetim (zorlayıcı gücüm) yoktu. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Şüphesiz ben, daha önce sizin beni [Allah'a] ortak koşmanızı inkâr etmiştim (reddediyorum). Muhakkak ki zalimler için can yakıcı bir azap vardır.' (22)”
11312. Metin
قوله تعالى: (وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعاً) أَيْ بَرَزُوا مِنْ قُبُورِهِمْ، يَعْنِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَالْبُرُوزُ الظُّهُورُ. وَالْبَرَازُ الْمَكَانُ الْوَاسِعُ لِظُهُورِهِ، وَمِنْهُ امْرَأَةٌ بَرْزَةٌ أَيْ تَظْهَرُ «١» لِلنَّاسِ، فَمَعْنَى،" بَرَزُوا" ظَهَرُوا مِنْ قُبُورِهِمْ. وَجَاءَ بِلَفْظِ، الْمَاضِي وَمَعْنَاهُ الِاسْتِقْبَالُ، وَاتَّصَلَ هَذَا بِقَوْلِهِ:" وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ" أَيْ وَقَارَبُوا لَمَّا اسْتَفْتَحُوا فَأُهْلِكُوا، ثُمَّ بُعِثُوا لِلْحِسَابِ فَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا لَا يَسْتُرُهُمْ عَنْهُ سَاتِرٌ." لِلَّهِ" لِأَجْلِ أَمْرِ اللَّهِ إِيَّاهُمْ بِالْبُرُوزِ. (فَقالَ الضُّعَفاءُ) يَعْنِي الْأَتْبَاعَ (لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا) وَهُمُ الْقَادَةُ. (إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً) يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ تَبَعٌ مَصْدَرًا، التقدير: ذوي تبع. ويجوز أن يكون تَابِعٍ، مِثْلُ حَارِسٍ وَحَرَسٍ، وَخَادِمٍ وَخَدَمٍ، وَرَاصِدٍ وَرَصَدٍ، وَبَاقِرٍ وَبَقَرٍ «٢». (فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ) أَيْ دَافِعُونَ (عَنَّا مِنْ عَذابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ) أَيْ شَيْئًا، وَ" مِنْ" صِلَةٌ، يُقَالُ: أَغْنَى عَنْهُ إِذَا دَفَعَ عَنْهُ الْأَذَى، وَأَغْنَاهُ إِذَا أَوْصَلَ إِلَيْهِ النَّفْعَ. (قالُوا لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ) أَيْ لَوْ هَدَانَا اللَّهُ إِلَى الْإِيمَانِ لَهَدَيْنَاكُمْ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: لَوْ هَدَانَا اللَّهُ إِلَى طَرِيقِ الْجَنَّةِ لَهَدَيْنَاكُمْ إِلَيْهَا. وَقِيلَ، لَوْ نَجَّانَا اللَّهُ مِنَ الْعَذَابِ لَنَجَّيْنَاكُمْ مِنْهُ. (سَواءٌ عَلَيْنا) هَذَا ابْتِدَاءٌ خَبَرُهُ" أَجَزِعْنا" أَيْ: (سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ) أَيْ مِنْ مَهْرَبٍ وَمَلْجَأٍ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ، وَبِمَعْنَى الِاسْمِ، يُقَالُ: حَاصَ فُلَانٌ عَنْ كَذَا أَيْ فَرَّ وَزَاغَ يَحِيصُ حَيْصًا وَحُيُوصًا وَحَيَصَانًا، وَالْمَعْنَى: مَا لَنَا وَجْهٌ نَتَبَاعَدُ بِهِ عَنِ النَّارِ. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" يَقُولُ أَهْلُ النَّارِ إِذَا اشْتَدَّ بِهِمُ الْعَذَابُ تَعَالَوْا نَصْبِرُ فَيَصْبِرُونَ خَمْسَمِائَةِ عَامٍ فَلَمَّا رَأَوْا أَنَّ ذَلِكَ لَا يَنْفَعُهُمْ قَالُوا هَلُمَّ فَلْنَجْزَعْ فَيَجْزَعُونَ وَيَصِيحُونَ خَمْسَمِائَةِ عَامٍ فَلَمَّا رَأَوْا أَنَّ ذَلِكَ لَا يَنْفَعُهُمْ قَالُوا" سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ". وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كعب القرظي: ذكر لما أَنَّ أَهْلَ النَّارِ يَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: يَا هؤلاء! قد نزل بكم من البلا وَالْعَذَابِ مَا قَدْ تَرَوْنَ، فَهَلُمَّ فَلْنَصْبِرْ، فَلَعَلَّ الصَّبْرَ يَنْفَعُنَا كَمَا صَبَرَ أَهْلُ الطَّاعَةِ عَلَى طَاعَةِ اللَّهِ فَنَفَعَهُمُ الصَّبْرُ إِذْ صَبَرُوا، فَأَجْمَعُوا رَأْيَهُمْ عَلَى الصَّبْرِ فَصَبَرُوا، فَطَالَ صَبْرُهُمْ فَجَزِعُوا، فَنَادَوْا:" سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ"
Yüce Allah'ın: { وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعاً } “[Kıyamet günü] hepsi toplanıp Allah'ın huzuruna çıktılar” buyruğu; yani kıyamet gününde kabirlerinden çıktılar demektir. el-Burûz (البروز), ortaya çıkmak, görünmek (zuhûr) anlamındadır. el-Berâz (البراز) ise açık ve görünür olduğu için geniş araziye denir. İnsanların karşısına çıkan kadına "imraetün berzetün" (امْرَأَةٌ بَرْزَةٌ)1 denmesi de bu köktendir. Dolayısıyla "berazû" (بَرَزُوا) kelimesinin anlamı, kabirlerinden ortaya çıktılar demektir. Fiil geçmiş zaman (mâzî) lafzıyla gelmiş olup anlamı gelecek zamanı (istikbâl) ifade etmektedir. Bu âyet, { وَخابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ } “ve her inatçı zorba hüsrana uğradı” buyruğuna bağlıdır. Yani [peygamberler] fetih ve yardım isteyince [zorbalar] helak edildiler; ardından hesap için diriltilip hepsi Allah'ın huzuruna çıktılar; hiçbir örtü onları O'ndan gizleyemez. "Lillâh" (لِلَّهِ) ifadesi, Allah'ın kendilerine huzura çıkmayı emretmesinden ötürüdür. { فَقالَ الضُّعَفاءُ } “Zayıflar dedi ki”, yani tâbî olanlar, { لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا } “büyüklük taslayanlara”, bunlar da önderlerdir: { إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً } “'Şüphesiz biz size uymuştuk.'” "Teba‘" (تَبَعٌ) kelimesinin mastar olması caizdir; bu durumda takdiri "zevvî teba‘" (ذوي تبع: tâbî olanlar) şeklindedir. "Tâbi‘" (تابع) kelimesinin [çoğulu] olması da caizdir; tıpkı hâris-hares, hâdim-hadem, râsıd-rasad ve bâkır-bakar2 kelimelerinde olduğu gibi. { فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ } “'Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savuşturabilir misiniz?'” Yani savuşturabilir misiniz (dâfi‘ûn)? "Min şey'in" (مِنْ شَيْءٍ) ise bir şeyi (şey'en) anlamındadır; buradaki "min" (مِنْ) zâiddir (sıladır). Bir kimse başkasından bir zararı savuşturduğunda "ağnâ anhü" (أَغْنَى عَنْهُ), ona bir fayda ulaştırdığında ise "ağnâhü" (أَغْنَاهُ) denir. { قالُوا لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ } “[Önderler de] dediler ki: 'Eğer Allah bize hidayet verseydi biz de size hidayet verirdik.'” Yani Allah bizi imana erdirseydi biz de sizi ona iletirdik. Bir görüşe göre: "Allah bizi cennetin yoluna iletseydi biz de sizi oraya iletirdik" demektir. Bir diğer görüşe göre de: "Allah bizi azaptan kurtarsaydı biz de sizi ondan kurtarırdık" demektir. { سَواءٌ عَلَيْنا } “Bizim için birdir”; bu mübtedadır, haberi ise { أَجَزِعْنا } “sızlansak da” lafzıdır. Yani: { سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ } “Sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için sığınacak hiçbir yer yoktur.” Yani hiçbir kaçış ve sığınak yeri yoktur. [Mahîs kelimesinin] hem mastar hem de isim (ism-i mekân) anlamında olması caizdir. Bir kimse bir şeyden kaçıp saptığında "hâsa fulânün an kezâ" (حَاصَ فُلَانٌ عَنْ كَذَا) denir ki muzarisi "yehîsu", mastarları ise "haysen", "huyûsan" ve "hayesânen" şeklinde gelir. Anlamı ise: "Bizim cehennem ateşinden uzaklaşabileceğimiz hiçbir yol ve çare yoktur" demektir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « Cehennemlikler azapları şiddetlenince: 'Gelin sabredelim' derler ve beş yüz yıl sabrederler. Bunun kendilerine bir fayda vermediğini görünce: 'Haydi sızlanıp feryat edelim' derler; beş yüz yıl sızlanıp feryat ederler. Bunun da kendilerine bir fayda vermediğini görünce şöyle derler: { سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ } “Sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için sığınacak hiçbir yer yoktur.” » Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî de şöyle demiştir: "Bize nakledildiğine göre cehennemlikler birbirlerine şöyle derler: 'Ey ahali! Başınıza gelen bela ve azabı görüyorsunuz. Haydi sabredelim; tıpkı itaat ehlinin Allah'a itaat uğrunda sabredip bu sabırlarının kendilerine fayda vermesi gibi, belki sabır bize de fayda verir.' Bunun üzerine sabretme konusunda görüş birliğine varıp sabrederler. Sabırları uzayınca dayanamayıp sızlanırlar ve şöyle feryat ederler: { سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ } “Sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için sığınacak hiçbir yer yoktur.”"
11313. Metin
أَيْ مَنْجًى، فَقَامَ إِبْلِيسُ عِنْدَ ذَلِكَ فَقَالَ:" إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ" يَقُولُ: لَسْتُ بِمُغْنٍ عَنْكُمْ شَيْئًا" وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ" الْحَدِيثَ بِطُولِهِ، وَقَدْ كَتَبْنَاهُ فِي كِتَابِ" التَّذْكِرَةِ" بِكَمَالِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ الشَّيْطانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ) قَالَ الْحَسَنُ: يَقِفُ إِبْلِيسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ خَطِيبًا فِي جَهَنَّمَ عَلَى مِنْبَرٍ مِنْ نَارٍ يَسْمَعُهُ الْخَلَائِقُ جَمِيعًا. وَمَعْنَى:" لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ" أَيْ حَصَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ وَأَهْلُ النَّارِ فِي النَّارِ، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ فِي" مَرْيَمَ" «١» ﵍. (إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ) يَعْنِي الْبَعْثَ وَالْجَنَّةَ وَالنَّارَ وَثَوَابَ الْمُطِيعِ وَعِقَابَ الْعَاصِي فَصَدَقَكُمْ وَعْدَهُ، وَوَعَدْتُكُمْ أَنْ لَا بَعْثَ وَلَا جَنَّةَ وَلَا نَارَ وَلَا ثَوَابَ وَلَا عِقَابَ فَأَخْلَفْتُكُمْ. وَرَوَى ابْنُ الْمُبَارَكِ مِنْ حَدِيثِ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ قَالَ:" فَيَقُولُ عِيسَى أَدُلُّكُمْ عَلَى النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ فَيَأْتُونِي فَيَأْذَنُ اللَّهُ لِي أَنْ أَقُومَ فَيَثُورُ مَجْلِسِي مِنْ أَطْيَبِ رِيحٍ شَمَّهَا أَحَدٌ حَتَّى آتِيَ رَبِّي فَيُشَفِّعُنِي وَيَجْعَلُ لِي نُورًا مِنْ شَعْرِ رَأْسِي إِلَى ظُفْرِ قدمي ثم يقول الكافرون قد وجه الْمُؤْمِنُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَهُمْ فَمَنْ يَشْفَعُ لَنَا فَيَقُولُونَ مَا هُوَ غَيْرُ إِبْلِيسَ هُوَ الَّذِي أَضَلَّنَا فَيَأْتُونَهُ فَيَقُولُونَ قَدْ وَجَدَ الْمُؤْمِنُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَهُمْ فَاشْفَعْ لَنَا فَإِنَّكَ أَضْلَلْتِنَا فَيَثُورُ مَجْلِسُهُ مِنْ أَنْتَنِ رِيحٍ شَمَّهَا أَحَدٌ ثُمَّ يَعْظُمُ نَحِيبُهُمْ وَيَقُولُ عِنْدَ ذَلِكَ:" إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ" الْآيَةَ." وَعْدَ الْحَقِّ" هُوَ إِضَافَةُ الشَّيْءِ إِلَى نَعْتِهِ «٢» كَقَوْلِهِمْ: مَسْجِدُ الْجَامِعِ، قَالَ الْفَرَّاءُ قَالَ الْبَصْرِيُّونَ: وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْيَوْمِ الْحَقِّ أَوْ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْوَعْدِ الْحَقِّ فَصَدَقَكُمْ، فَحَذَفَ الْمَصْدَرَ لِدَلَالَةِ الْحَالِ. (وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ) أَيْ مِنْ حُجَّةٍ وَبَيَانٍ، أَيْ مَا أَظْهَرْتُ لَكُمْ حُجَّةً عَلَى مَا وَعَدْتُكُمْ وَزَيَّنْتُهُ لَكُمْ فِي الدُّنْيَا، (إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي) أَيْ أَغْوَيْتُكُمْ فَتَابَعْتُمُونِي. وَقِيلَ: لَمْ أَقْهَرْكُمْ عَلَى مَا دَعَوْتُكُمْ إِلَيْهِ." إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ" هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ، أَيْ لَكِنْ دَعَوْتُكُمْ بِالْوَسْوَاسِ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي بِاخْتِيَارِكُمْ،" فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ" وَقِيلَ:" وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ" أَيْ عَلَى قُلُوبِكُمْ وموضع إيمانكم لكن
Yani bir kurtuluş yeri [yoktur]. İşte o anda İblis kalkıp şöyle diyecektir: { إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ } “Şüphesiz Allah size gerçeğin vaadini vaat etti; ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözden caydım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim yoktu; ancak sizi davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam” –yani sizden hiçbir şeyi savamam– { وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ } “Siz de beni kurtaramazsınız. Doğrusu ben, daha önce sizin beni [Allah'a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim” hadisin tamamını et-Tezkire adlı kitabımızda eksiksiz olarak kaydettik. Yüce Allah'ın: { وَقالَ الشَّيْطانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ } “İş bitirilince şeytan dedi ki” buyruğunda Hasan[-ı Basrî] şöyle der: “Kıyamet gününde İblis, cehennemde ateşten bir minber üzerinde bütün mahlûkatın kendisini işiteceği şekilde bir hatip olarak durur.” { لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ } “İş bitirilince” ifadesinin anlamı; Meryem sûresinde 1 açıklaması geleceği üzere cennetliklerin cennete, cehennemliklerin de cehenneme yerleşmesi demektir. { إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ } “Şüphesiz Allah size gerçeğin vaadini vaat etti” yani yeniden dirilişi, cenneti, cehennemi, itaat edene mükâfatı, isyan edene cezayı [vaat etti] ve size vaadini gerçekleştirdi. Ben de size yeniden dirilişin, cennetin, cehennemin, mükâfatın ve cezanın olmadığını vadettim ve size verdiğim sözden caydım. İbnü'l-Mübârek, Ukbe b. Âmir'den, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şefaat hadisinde şöyle rivayet etmiştir: «İsa der ki: Size ümmî Peygamber'i göstereyim. Bunun üzerine bana gelirler; Allah da kalkmam için bana izin verir. Rabbime varıncaya kadar oturduğum yerden şimdiye kadar hiç kimsenin koklamadığı en güzel bir koku yayılır. Rabbim bana şefaat hakkı verir ve başımın saçından ayak tırnağıma kadar benim için bir nur kılar. Sonra kâfirler derler ki: 'Müminler kendilerine şefaat edecek birini buldular, peki bize kim şefaat edecek?' Ardından şöyle derler: 'Bizi saptıran İblis'ten başkası yoktur.' Bunun üzerine ona gelirler ve: 'Müminler kendilerine şefaat edecek birini buldular; sen de bize şefaat et, çünkü bizi sen saptırdın' derler. Bunun üzerine onun oturduğu yerden hiç kimsenin koklamadığı en pis bir koku yayılır. Sonra feryatları büyür ve [İblis] o anda: { إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ } 'Şüphesiz Allah size gerçeğin vaadini vaat etti; ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözden caydım' ayetini [sonuna kadar] söyler.» { وَعْدَ الْحَقِّ } ifadesi, bir şeyin kendi sıfatına izafe edilmesidir 2; tıpkı Arapların 'el-Mescidü'l-Câmi' yerine 'Mescidü'l-Câmi' demeleri gibidir. Ferrâ böyle demiştir. Basralılar ise: 'Size hak günün vaadini vaat etti' yahut 'Size hak vaadin vaadini vaat etti ve sizi doğruladı' demektir; hâlin delaleti dolayısıyla mastar hazfedilmiştir, derler. { وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ } “Benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim yoktu” yani bir delilim ve açıklamam yoktu; dünyada size vadettiğim ve süslü gösterdiğim şeyler üzerine size açık bir delil sunmuş değildim. { إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي } “Ancak sizi davet ettim, siz de bana icabet ettiniz” yani sizi yoldan çıkardım, siz de bana uydunuz. Bir diğer görüşe göre: Sizi davet ettiğim şey hususunda sizi zorlamadım, demektir. { إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ } ifadesi munkatı‘ bir istisnadır; yani: Fakat vesvese ile sizi çağırdım, siz de kendi ihtiyarınızla bana icabet ettiniz, { فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ } “O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın!” demektir. Bir diğer görüşe göre: { وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ } yani kalpleriniz ve imanınızın mahalli üzerinde bir hâkimiyetim yoktu, lâkin...
11314. Metin
دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي، وَهَذَا عَلَى أَنَّهُ خَطَبَ الْعَاصِيَ الْمُؤْمِنَ وَالْكَافِرَ الْجَاحِدَ، وَفِيهِ نَظَرٌ، لِقَوْلِهِ:" لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ" فَإِنَّهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ خَطَبَ الْكُفَّارَ دُونَ الْعَاصِينَ الْمُوَحِّدِينَ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. (فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ) إِذَا جِئْتُمُونِي مِنْ غَيْرِ حُجَّةٍ. (مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ) أَيْ بِمُغِيثِكُمْ. (وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ) أَيْ بِمُغِيثِيَّ. وَالصَّارِخُ وَالْمُسْتَصْرِخُ هُوَ الَّذِي يَطْلُبُ النُّصْرَةَ وَالْمُعَاوَنَةَ، وَالْمُصْرِخُ هُوَ الْمُغِيثُ. قَالَ سَلَامَةُ بْنُ جَنْدَلٍ:
sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Bu açıklama, onun hem günahkâr mümine hem de inkârcı kâfire hitap ettiği esasına göredir; ancak bunda şüphe vardır, çünkü "لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ" ifadesi, onun günahkâr muvahhidlere değil, sadece kâfirlere hitap ettiğine delalet etmektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. (فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ) hiçbir delil olmaksızın bana uyup geldiğiniz için. (مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ) yani kurtarıcınız değilim. (وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ) yani siz de benim kurtarıcım değilsiniz. es-Sârıh (الصَّارِخُ) ve el-müstasrıh (الْمُسْتَصْرِخُ), yardım ve imdat isteyen kimsedir; el-musrıh (الْمُصْرِخُ) ise imdada yetişip kurtarandır. Selâme b. Cendel şöyle demiştir:
11315. Metin
كُنَّا إِذَا مَا أَتَانَا صَارِخٌ فَزِعٌ ... وَكَانَ الصُّرَاخُ لَهُ قَرْعُ الظَّنَابِيبِ «١»
Bize korku içinde bir feryatçı geldiğinde ve onun feryadı incik kemiklerine vurmak «١» olduğunda biz böyleydik.
11316. Metin
وَقَالَ أُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ:
Ümeyye b. Ebi's-Salt da şöyle demiştir:
11317. Metin
وَلَا تَجْزَعُوا إِنِّي لَكُمْ غَيْرُ مُصْرِخٍ ... وَلَيْسَ لَكُمْ عِنْدِي غَنَاءٌ وَلَا نَصْرُ
Sızlanmayın, zira ben sizin imdadınıza yetişecek değilim, ... Benim yanımda sizin için ne bir yarar ne de bir yardım vardır.
11318. Metin
يُقَالُ: صَرَخَ فُلَانٌ أَيِ اسْتَغَاثَ يَصْرُخُ صَرْخًا وَصُرَاخًا وَصَرْخَةً. وَاصْطَرَخَ بِمَعْنَى صَرَخَ. وَالتَّصَرُّخُ تَكَلُّفُ الصُّرَاخِ. وَالْمُصْرِخُ الْمُغِيثُ، وَالْمُسْتَصْرِخُ الْمُسْتَغِيثُ، تَقُولُ مِنْهُ: اسْتَصْرَخَنِي فَأَصْرَخْتُهُ. وَالصَّرِيخُ صَوْتُ الْمُسْتَصْرِخِ. وَالصَّرِيخُ أَيْضًا الصَّارِخُ، وَهُوَ الْمُغِيثُ وَالْمُسْتَغِيثُ، وَهُوَ مِنَ الْأَضْدَادِ، قَالَهُ الْجَوْهَرِيُّ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" بِمُصْرِخِيَّ" بِفَتْحِ الْيَاءِ. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ" بِمُصْرِخِيِّ" بِكَسْرِ الْيَاءِ. وَالْأَصْلُ فِيهَا بِمُصْرَخِيينَ فَذَهَبَتِ النُّونُ لِلْإِضَافَةِ، وَأُدْغِمَتْ يَاءُ الْجَمَاعَةِ فِي يَاءِ الْإِضَافَةِ، فَمَنْ نَصَبَ فَلِأَجْلِ التَّضْعِيفِ، وَلِأَنَّ يَاءَ الْإِضَافَةِ إِذَا سُكِّنَ مَا قَبْلَهَا تَعَيَّنَ فِيهَا الْفَتْحُ مِثْلُ: هَوَايَ وَعَصَايَ، فَإِنْ تَحَرَّكَ مَا قَبْلَهَا جَازَ الْفَتْحُ وَالْإِسْكَانُ، مِثْلُ: غُلَامِي وَغُلَامَتِي، وَمَنْ كَسَرَ فَلِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ حُرِّكَتْ إِلَى الْكَسْرِ، لِأَنَّ الْيَاءَ أُخْتُ الْكِسْرَةِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: قِرَاءَةُ حَمْزَةَ وَهَمٌ مِنْهُ، وَقَلَّ مَنْ سَلِمَ مِنْهُمْ «٢» عَنْ خَطَأٍ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هَذِهِ قِرَاءَةٌ رَدِيئَةٌ وَلَا وَجْهَ لَهَا إِلَّا وَجْهٌ ضَعِيفٌ. وَقَالَ قُطْرُبٌ: هَذِهِ لُغَةُ بَنِي يَرْبُوعٍ يَزِيدُونَ عَلَى يَاءِ الْإِضَافَةِ يَاءً. الْقُشَيْرِيُّ: وَالَّذِي يُغْنِي عَنْ هَذَا أَنَّ مَا يَثْبُتُ بِالتَّوَاتُرِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ فِيهِ هُوَ خَطَأٌ أَوْ قَبِيحٌ أو ردئ، بَلْ هُوَ فِي الْقُرْآنِ فَصِيحٌ، وَفِيهِ مَا هُوَ أَفْصَحُ مِنْهُ، فَلَعَلَّ هَؤُلَاءِ أَرَادُوا أَنَّ غَيْرَ هَذَا الَّذِي قَرَأَ بِهِ حَمْزَةَ أَفْصَحُ. (إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ)
Şöyle denilir: 'فُلَانٌ صَرَخَ' (falan kişi haykırdı), yani feryat edip yardım istedi demektir; muzarisi 'يَصْرُخُ' (yasruhu), masdarları 'صَرْخًا' (sarhan), 'صُرَاخًا' (surâhan) ve 'صَرْخَةً' (sarhaten) şeklinde gelir.1 İstaraha (اصْطَرَخَ) da saraha (صَرَخَ) anlamındadır. Tesarruh (التَّصَرُّخُ) ise kendini zorlayarak feryat etmek/bağırmaktır. Müsrih (الْمُصْرِخُ) imdada yetişen/yardım eden, müstesrih (الْمُسْتَصْرِخُ) ise yardım isteyen kimsedir. Bu kökten hareketle: 'اسْتَصْرَخَنِي فَأَصْرَخْتُهُ' (Benden yardım istedi, ben de onun imdadına yetiştim) dersin. Sarîh (الصَّرِيخُ), yardım isteyenin sesidir. Sarîh aynı zamanda 'sârih' (imdat isteyen) anlamına da gelir; dolayısıyla hem imdada koşan hem de yardım isteyen anlamında olup ezdâd (zıt anlamlı kelimeler)dendir. Bunu el-Cevherî söylemiştir. Cumhurun (genelin) kıraati, yâ harfinin fethasıyla { بِمُصْرِخِيَّ } 'bimusrıhiyye' şeklindedir. el-A'meş ve Hamza ise yâ harfinin kesresiyle { بِمُصْرِخِيِّ } 'bimusrıhiyyi' şeklinde okumuştur. Kelimenin aslı 'بِمُصْرِخِينَ' (bimusrıhîne) idi; izâfet sebebiyle nûn düştü ve çoğul yâ'sı izâfet yâ'sına idgam edildi. Fetha ile okuyan kimse [şeddeli] çift harften (taz'îf) ötürü ve izâfet yâ'sından önceki harf sakin olduğunda fethanın zorunlu olmasından dolayı böyle okumuştur; 'هَوَايَ' (hevâye) ve 'عَصَايَ' (asâye) örneklerinde olduğu gibi. Eğer öncesindeki harf harekeli olursa fetha da sükûn da caiz olur; 'غُلَامِي' (ğulâmî) ve 'غُلَامَتِي' (ğulâmetî) örneklerinde olduğu gibi. Kesre ile okuyan ise iki sakinin yan yana gelmesinden (iltikâ-i sâkineyn) dolayı [harfi] kesre ile harekelemiştir; zira yâ harfi kesrenin kardeşidir. el-Ferrâ şöyle demiştir: 'Hamza'nın kıraati onun bir vehmidir (yanılgısıdır); onlardan2 hatadan salim kalan pek azdır.' ez-Zeccâc da şöyle demiştir: 'Bu merdut bir kıraattir; zayıf bir gerekçe dışında hiçbir izahı yoktur.' Kutrub ise: 'Bu, Benî Yerbû' kabilesinin lehçesidir; onlar izâfet yâ'sına bir yâ daha eklerler' demiştir. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Bütün bu açıklamalardan müstağni kılan [asıl gerçek] şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den tevâtür yoluyla sabit olan bir husus hakkında 'hatadır', 'çirkindir' veya 'merduttur' denilmesi caiz değildir; bilakis Kur'ân'da yer alan [her vecih] fasihtir, ancak onda daha fasih olanı da vardır. İhtimal ki bu âlimler, Hamza'nın okuduğu bu vechin dışındakilerin daha fasih olduğunu kastetmişlerdir.' { إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ } “Şüphesiz ben, daha önce beni [Allah'a] ortak koşmanızı inkâr etmiştim”
11319. Metin
أَيْ كَفَرْتُ بِإِشْرَاكِكُمْ إِيَّايَ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى في الطاعة، ف" لَمَّا" بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ «١»: إِنِّي كَفَرْتُ الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَدَّعُونَهُ فِي الدُّنْيَا مِنَ الشِّرْكِ بِاللَّهِ تَعَالَى. قَتَادَةُ: إِنِّي عَصَيْتُ اللَّهَ. الثَّوْرِيُّ: كَفَرْتُ بِطَاعَتِكُمْ إِيَّايَ فِي الدُّنْيَا. (إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ). وَفِي هَذِهِ الْآيَاتِ رَدٌّ عَلَى الْقَدَرِيَّةِ وَالْمُعْتَزِلَةِ وَالْإِمَامِيَّةِ وَمَنْ كَانَ عَلَى طَرِيقِهِمْ، انْظُرْ إِلَى قَوْلِ الْمَتْبُوعِينَ:" لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ" وَقَوْلِ إِبْلِيسَ:" إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ" كَيْفَ اعْتَرَفُوا بِالْحَقِّ فِي صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى وَهُمْ فِي دَرَكَاتِ النَّارِ، كَمَا قَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ:" كُلَّما أُلْقِيَ فِيها فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُها" [الملك: ٨] إلى قوله:" فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ" «٢» [الملك: ١١] وَاعْتِرَافُهُمْ فِي دَرَكَاتِ لَظًى بِالْحَقِّ لَيْسَ بِنَافِعٍ، وَإِنَّمَا يَنْفَعُ الِاعْتِرَافُ صَاحِبَهُ فِي الدُّنْيَا، قَالَ اللَّهُ ﷿:" وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صالِحاً وَآخَرَ سَيِّئاً عَسَى اللَّهُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ" «٣» [التوبة: ١٠٢] و" عسى" من الله واجبة «٤».
yani daha önce itaatte beni Allah Teâlâ'ya ortak koşmanızı inkâr ettim; buradaki "mâ" (مَا) masdariyyedir. İbn Cüreyc «١» dedi ki: Dünyada Allah Teâlâ'ya şirk koştuğunuz iddialarınızı bugün inkâr ettim. Katâde: Allah'a isyan ettim [demiştir]. Sevri: Dünyada bana itaat etmenizi inkâr ettim [demiştir]. (إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ). Bu âyetlerde Kaderiyye, Mu'tezile, İmâmiyye ve onların yolunda gidenlere bir reddiye vardır; tâbi olunan önderlerin: "لَوْ هَدانَا اللَّهُ لَهَدَيْناكُمْ" sözüne ve İblis'in: "إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ" sözüne bakınız ki cehennemin en alt derekelerinde iken Allah Teâlâ'nın sıfatları hakkındaki gerçeği nasıl itiraf etmişlerdir; nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: { كُلَّما أُلْقِيَ فِيها فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُها } [el-Mülk: 8] âyetinden { فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ } “Böylece günahlarını itiraf ettiler.” «٢» [el-Mülk: 11] âyetine kadar. Onların cehennemin derekelerinde gerçeği itiraf etmeleri bir fayda sağlamaz; itiraf sahibine ancak dünyada fayda verir. Nitekim Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: { وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صالِحاً وَآخَرَ سَيِّئاً عَسَى اللَّهُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ } “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler; iyi bir amelle kötü bir ameli birbirine karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder.” «٣» [et-Tevbe: 102]. Allah'tan gelen "umulur ki" (asâ) ifadesi kesinlik bildirir. «٤»
11320. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ٢٣]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 23]
11321. Metin
وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ (٢٣)
{ وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ (٢٣) } “İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki dirlik temennileri (ve selamlaşmaları) «Selâm»dır. (23)”
11322. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ) أَيْ فِي جَنَّاتٍ لِأَنَّ دَخَلْتُ لَا يَتَعَدَّى، كَمَا لَا يَتَعَدَّى نَقِيضُهُ وَهُوَ خَرَجْتُ، وَلَا يُقَاسَ عَلَيْهِ، قَالَهُ الْمَهْدَوِيُّ. وَلَمَّا أَخْبَرَ تَعَالَى بِحَالِ أَهْلِ النَّارِ أَخْبَرَ بِحَالِ أَهْلِ الْجَنَّةِ أَيْضًا. وَقِرَاءَةُ الْجَمَاعَةِ" أُدْخِلَ" عَلَى أَنَّهُ فِعْلٌ مَبْنِيٌّ لِلْمَفْعُولِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ" وَأُدْخِلَ" عَلَى الِاسْتِقْبَالِ وَالِاسْتِئْنَافِ. (بِإِذْنِ رَبِّهِمْ) أَيْ بِأَمْرِهِ. وَقِيلَ: بِمَشِيئَتِهِ وَتَيْسِيرِهِ. وَقَالَ:" بِإِذْنِ رَبِّهِمْ" وَلَمْ يَقُلْ: بِإِذْنِي تَعْظِيمًا وَتَفْخِيمًا. (تَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ) تَقَدَّمَ فِي" يُونُسَ" «٥» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ.
Yüce Allah'ın: (وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ) kavmi, yani cennetlerin içine [girdirilirler] demektir; çünkü dehaltü (دخلت / girdim) fiili -zıddı olan haractü (خرجت / çıktım) fiilinin geçişsiz olması gibi- harf-i cersiz geçişli olmaz ve buna kıyas yapılmaz; bunu el-Mehdevî söylemiştir. Yüce Allah cehennem ehlinin hâlini haber verince, cennet ehlinin hâlini de haber vermiştir. Âlimlerin çoğunluğunun kıraati, meçhul fiil olarak "أُدْخِلَ" şeklindedir. el-Hasan ise gelecek zaman ve istînâf (yeni başlangıç) olarak "وَأُدْخِلَ" şeklinde [müste'nef malum fiil olarak] okumuştur. (بِإِذْنِ رَبِّهِمْ) yani O'nun emriyle. O'nun dilemesi ve kolaylaştırmasıyla olduğu da söylenmiştir. Tazim ve yüceltme amacıyla 'Benim iznimle' demeyip "بِإِذْنِ رَبِّهِمْ" (Rablerinin izniyle) buyurmuştur. (تَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ) ifadesi Yûnus Sûresi'nde «٥» geçmişti; Allah'a hamdolsun.
11323. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): الآيات ٢٤ الى ٢٥]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyetler 24-25]
11324. Metin
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ وَفَرْعُها فِي السَّماءِ (٢٤) تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّها وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٥)
{ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ وَفَرْعُها فِي السَّماءِ (٢٤) تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّها وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٥) } “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir söz, kökü sabit, dalları ise gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (24) O [ağaç], Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah, düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara misaller getirir. (25)”
11325. Metin
فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا) لَمَّا ذَكَرَ تَعَالَى مَثَلَ أَعْمَالِ الْكُفَّارِ وَأَنَّهَا كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ، ذَكَرَ مَثَلَ أَقْوَالِ الْمُؤْمِنِينَ وَغَيْرِهَا، ثُمَّ فَسَّرَ ذَلِكَ الْمَثَلَ فَقَالَ: (كَلِمَةً طَيِّبَةً) الثَّمَرُ، فَحَذَفَ لِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَالشَّجَرَةُ الطَّيِّبَةُ الْمُؤْمِنُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَابْنُ جُرَيْجٍ: الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ الْإِيمَانُ. عَطِيَّةُ الْعَوْفِيُّ وَالرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: هِيَ الْمُؤْمِنُ نَفْسُهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ أَيْضًا وَعِكْرِمَةُ: الشَّجَرَةُ النَّخْلَةُ، فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَصْلُ الْكَلِمَةِ فِي قَلْبِ الْمُؤْمِنِ- وَهُوَ الْإِيمَانُ- شَبَّهَهُ بِالنَّخْلَةِ فِي الْمَنْبَتِ، وَشَبَّهَ ارْتِفَاعَ عَمَلِهِ فِي السَّمَاءِ بِارْتِفَاعِ فُرُوعِ النَّخْلَةِ، وَثَوَابَ اللَّهِ لَهُ بِالثَّمَرِ. وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" إِنَّ مَثَلَ الْإِيمَانِ كَمَثَلِ شَجَرَةٍ ثَابِتَةٍ الْإِيمَانُ عُرُوقُهَا وَالصَّلَاةُ أَصْلُهَا وَالزَّكَاةُ فُرُوعُهَا والصيام أغصانها والتأذي اللَّهِ نَبَاتُهَا وَحُسْنُ الْخُلُقِ وَرَقُهَا وَالْكَفُّ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ ثَمَرَتُهَا". وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَصْلُ النَّخْلَةِ ثَابِتٌ فِي الْأَرْضِ، أَيْ عُرُوقُهَا تَشْرَبُ مِنَ الْأَرْضِ وَتَسْقِيهَا السَّمَاءُ مِنْ فَوْقِهَا، فَهِيَ زَاكِيَةٌ نَامِيَةٌ. وَخَرَّجَ التِّرْمِذِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: أَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِقِنَاعٍ «١» فِيهِ رُطَبٌ، فقال:" مثل كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ وَفَرْعُها فِي السَّماءِ تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّها"- قَالَ- هِيَ النَّخْلَةُ" وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَها مِنْ قَرارٍ"- قَالَ- هِيَ الْحَنْظَلُ". وَرُوِيَ عَنْ أَنَسٍ قَوْلُهُ [وَقَالَ]: وَهُوَ أَصَحُّ «٢». وَخَرَّجَ الدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ" ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ" فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" أَتَدْرُونَ مَا هِيَ" فَوَقَعَ فِي نَفْسِي أَنَّهَا النَّخْلَةُ. قَالَ السُّهَيْلِيُّ وَلَا يَصِحُّ فِيهَا مَا رُوِيَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ أَنَّهَا جَوْزَةُ الْهِنْدِ، لِمَا صَحَّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ" إِنَّ مِنَ الشَّجَرَةِ شَجَرَةً لَا يَسْقُطُ وَرَقُهَا وَهِيَ مَثَلُ الْمُؤْمِنِ خَبِّرُونِي مَا هِيَ- ثُمَّ قَالَ- هِيَ النَّخْلَةُ" خَرَّجَهُ مَالِكٌ فِي" الْمُوَطَّأِ" مِنْ رِوَايَةِ ابْنِ الْقَاسِمِ وَغَيْرِهِ إِلَّا يَحْيَى فَإِنَّهُ أَسْقَطَهُ مِنْ رِوَايَتِهِ. وَخَرَّجَهُ أَهْلُ الصَّحِيحِ وزاد
Burada iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا } “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi...” buyruğudur. Yüce Allah kâfirlerin amellerinin misalini ve bunların fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibi olduğunu zikredince, müminlerin sözlerinin ve amellerinin misalini zikretti. Sonra bu misali açıklayarak: { كَلِمَةً طَيِّبَةً } “güzel bir söz...” [buyurdu; yani meyvesi güzel olan bir ağaç demektir,] sözün delaleti sebebiyle [meyve kelimesi] hazfedilmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Güzel söz; 'Lâ ilâhe illallâh'tır. Güzel ağaç ise mümindir." Mücâhid ve İbn Cüreyc: "Güzel söz imandır." demişlerdir. Atıyye el-Avfî ve er-Rebî' b. Enes: "O, müminin bizzat kendisidir." demişlerdir. Mücâhid ve İkrime ise: "Ağaç, hurma ağacıdır." demişlerdir. Buna göre mana şöyle olabilir: Kelimenin müminin kalbindeki kökü -ki o imandır- dikildiği yer bakımından hurma ağacına, amelinin semaya yükselmesi hurma ağacının dallarının yükselmesine ve Allah'ın ona vereceği mükâfat da meyveye benzetilmiştir. Enes'ten rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِنَّ مَثَلَ الْإِيمَانِ كَمَثَلِ شَجَرَةٍ ثَابِتَةٍ الْإِيمَانُ عُرُوقُهَا وَالصَّلَاةُ أَصْلُهَا وَالزَّكَاةُ فُرُوعُهَا والصيام أغصانها والتأذي فِي اللَّهِ نَبَاتُهَا وَحُسْنُ الْخُلُقِ وَرَقُهَا وَالْكَفُّ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ ثَمَرَتُهَا » «Şüphesiz imanın misali sabit bir ağacın misali gibidir: İman onun kökleri, namaz gövdesi, zekât dalları, oruç budakları, Allah yolunda eziyete katlanmak gelişimi, güzel ahlak yaprakları ve Allah'ın haram kıldıklarından sakınmak da meyvesidir.» Mananın şöyle olması da caizdir: Hurma ağacının kökü yerde sabittir; yani kökleri yerden beslenir, sema da yukarısından onu sular; böylece o arı duru ve gelişip büyüyendir. Tirmizî, Enes b. Mâlik'ten rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e içinde yaş hurma bulunan bir tabak (kınâ') 1 getirildi. Bunun üzerine: { كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ وَفَرْعُها فِي السَّماءِ تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّها } “...güzel bir sözün misali, kökü sabit ve dalları gökte olan, Rabbinin izniyle her zaman yemişini veren güzel bir ağaç gibidir...” -[Resûlullah:] «O, hurma ağacıdır.» buyurdu- { وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَها مِنْ قَرارٍ } “Kötü bir sözün misali de, gövdesi yerin üstünden koparılmış, hiçbir tutanağı olmayan kötü bir ağaç gibidir.” -[Resûlullah:] «O, ebucehil karpuzudur.» buyurdu- [âyetlerini okudu]. Bu rivayet Enes'in kendi sözü olarak da rivayet edilmiştir [ve Tirmizî:] "Bu daha sahihtir." demiştir 2. Dârekutnî'nin İbn Ömer'den rivayetine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ } “Allah güzel bir sözü, kökü sabit güzel bir ağaca misal getirdi...” buyruğunu okudu ve: « أَتَدْرُونَ مَا هِيَ » «Onun ne olduğunu biliyor musunuz?» buyurdu. İçimden onun hurma ağacı olduğu geçti. Süheylî şöyle demiştir: Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet edilen onun Hindistan cevizi olduğu şeklindeki rivayet sahih değildir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den İbn Ömer hadisinde sabit olduğuna göre: « إِنَّ مِنَ الشَّجَرَةِ شَجَرَةً لَا يَسْقُطُ وَرَقُهَا وَهِيَ مَثَلُ الْمُؤْمِنِ خَبِّرُونِي مَا هِيَ » «Ağaçlar içinde yaprağı dökülmeyen bir ağaç vardır ki o müminin misalidir; bana onun ne olduğunu haber verin!» buyurmuş, sonra da: « هِيَ النَّخْلَةُ » «O, hurma ağacıdır.» buyurmuştur. Bunu Mâlik el-Muvatta'da İbnü'l-Kâsım ve diğerlerinin rivayetiyle tahric etmiştir; ancak Yahyâ bunu rivayetinden düşürmüştür. Sahîh sahipleri de bunu tahric etmiş ve ziyade...
11326. Metin
فِيهِ الْحَارِثُ بْنُ أُسَامَةَ زِيَادَةً تُسَاوِي رِحْلَةً «١»، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:" وَهِيَ النَّخْلَةُ لَا تَسْقُطُ لَهَا أُنْمُلَةٌ وَكَذَلِكَ الْمُؤْمِنُ لَا تَسْقُطُ لَهُ دَعْوَةٌ". فَبَيَّنَ مَعْنَى الْحَدِيثِ وَالْمُمَاثَلَةِ وَذَكَرَ الْغَزْنَوِيُّ عَنْهُ ﵇:" مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَالنَّخْلَةِ إِنْ صَاحَبْتَهُ نَفَعَكَ وَإِنْ جَالَسْتَهُ نَفَعَكَ وَإِنْ شَاوَرْتَهُ نَفَعَكَ كَالنَّخْلَةِ كُلُّ شي مِنْهَا يُنْتَفَعُ بِهِ". وَقَالَ:" كُلُوا مِنْ عَمَّتِكُمْ" يَعْنِي النَّخْلَةَ خُلِقَتْ مِنْ فَضْلَةِ طِينَةِ آدَمَ ﵇، وَكَذَلِكَ أَنَّهَا بِرَأْسِهَا تَبْقَى، وَبِقَلْبِهَا تَحْيَا، وَثَمَرُهَا بِامْتِزَاجِ الذَّكَرِ وَالْأُنْثَى. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهَا لَمَّا كَانَتْ أَشْبَهَ الْأَشْجَارِ بِالْإِنْسَانِ شُبِّهَتْ بِهِ، وَذَلِكَ أَنَّ كُلَّ شَجَرَةٍ إِذَا قُطِعَ رَأْسُهَا تَشَعَّبَتِ الْغُصُونُ مِنْ جَوَانِبِهَا، وَالنَّخْلَةِ إِذَا قُطِعَ رَأْسُهَا يَبِسَتْ وَذَهَبَتْ أَصْلًا، وَلِأَنَّهَا تُشْبِهُ الْإِنْسَانَ وَسَائِرَ الْحَيَوَانِ فِي الِالْتِقَاحِ لِأَنَّهَا لَا تَحْمِلُ حَتَّى تُلَقَّحَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" خَيْرُ الْمَالِ سِكَّةٌ مَأْبُورَةٌ وَمُهْرَةٌ مَأْمُورَةٌ «٢» ". وَالْإِبَارُ اللِّقَاحُ وَسَيَأْتِي فِي سُورَةِ" الْحِجْرِ" «٣» بَيَانُهُ. وَلِأَنَّهَا مِنْ فَضْلَةِ طِينَةِ آدَمَ. وَيُقَالُ: إِنَّ اللَّهَ ﷿ لَمَّا صَوَّرَ آدَمَ مِنَ الطِّينِ فَضَلَتْ قِطْعَةُ طِينٍ فَصَوَّرَهَا بِيَدِهِ وَغَرَسَهَا فِي جَنَّةِ عَدْنٍ. قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" أَكْرِمُوا عَمَّتَكُمْ" قَالُوا: وَمَنْ عَمَّتُنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ:" النَّخْلَةُ". (تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ) قَالَ الرَّبِيعُ:" كُلَّ حِينٍ" غُدْوَةٍ وَعَشِيَّةٍ كَذَلِكَ يَصْعَدُ عَمَلُ الْمُؤْمِنِ أَوَّلَ النهار وآخره، وقاله ابْنُ عَبَّاسٍ. وَعَنْهُ" تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ" قال: هو شجرة [جورة «٤»] الْهِنْدِ لَا تَتَعَطَّلُ مِنْ ثَمَرَةٍ، تَحْمِلُ فِي كُلِّ شَهْرٍ، شَبَّهَ عَمَلَ الْمُؤْمِنِ لِلَّهِ ﷿ فِي كُلِّ وَقْتٍ: بِالنَّخْلَةِ الَّتِي تُؤْتِي أُكُلَهَا فِي أَوْقَاتٍ مُخْتَلِفَةٍ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: كُلَّ سَاعَةٍ مِنْ لَيْلٍ أَوْ نَهَارٍ شِتَاءً وَصَيْفًا يوكل فِي جَمِيعِ الْأَوْقَاتِ، وَكَذَلِكَ الْمُؤْمِنُ لَا يَخْلُو مِنَ الْخَيْرِ فِي الْأَوْقَاتِ كُلِّهَا. وَقَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ مُتَقَارِبَةٌ غَيْرُ مُتَنَاقِضَةٍ، لِأَنَّ الْحِينَ عِنْدَ جَمِيعِ أَهْلِ اللُّغَةِ إِلَّا مَنْ شَذَّ مِنْهُمْ بِمَعْنَى الْوَقْتِ يَقَعُ لِقَلِيلِ الزَّمَانِ وَكَثِيرِهِ، وَأَنْشَدَ الْأَصْمَعِيُّ بَيْتَ النَّابِغَةِ:
el-Hâris b. Üsâme onda yolculuk yapmaya değecek bir ziyadelik «١» zikretmiştir; Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "O hurma ağacıdır; ondan hiçbir budak/yaprak düşmez, müminin de hiçbir duası boşa gitmez." Böylece hadisin anlamını ve benzerlik yönünü açıklamıştır. el-Gaznevî de ondan (aleyhisselâm) şunu zikretmiştir: "Müminin misali hurma ağacı gibidir; ona arkadaş olsan sana fayda verir, onunla otursan sana fayda verir, ona danışsan sana fayda verir; tıpkı hurma ağacının her şeyinden faydalanıldığı gibi." Yine şöyle buyurmuştur: "Halanızdan yiyiniz"; yani Âdem'in (aleyhisselâm) çamurunun fazlalığından yaratılan hurma ağacını kastetmiştir. Hurma ağacı da başıyla yaşar, kalbiyle (özüyle) canlı kalır ve meyvesi de erkek ile dişinin aşılanmasıyla meydana gelir. Şöyle de denilmiştir: Hurma ağacı insana en çok benzeyen ağaç olduğu için ona benzetilmiştir; çünkü diğer bütün ağaçların başı kesildiğinde yanlarından dallar fışkırır, hurma ağacının ise başı kesildiğinde kurur ve kökten yok olur; ayrıca aşılanmadıkça meyve vermediği için döllenme hususunda insana ve diğer canlılara benzer. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Malların en hayırlısı aşılanmış hurmalık ve doğurgan kısraktır" «٢» buyurmuştur. el-İbâr (الْإِبَارُ) aşılamadır; bunun açıklaması el-Hicr Sûresi'nde «٣» gelecektir. Bir de onun Âdem'in çamurunun fazlalığından olması sebebiyledir. Denilir ki: Azîz ve Celîl olan Allah, Âdem'i çamurdan şekillendirdiğinde bir parça çamur arttı; onu Kendi eliyle şekillendirip Adn cennetine dikti. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Halanıza ikram ediniz" buyurdu. "Halamız kimdir ey Allah'ın Resûlü?" dediler. "Hurma ağacıdır" buyurdu. (تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ) er-Rebî' dedi ki: "كُلَّ حِينٍ" sabah ve akşam demektir; müminin ameli de günün başında ve sonunda bu şekilde yükselir. Bunu İbn Abbâs da söylemiştir. Ondan gelen bir rivayette ise: "تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ" buyruğu hakkında: O meyvesiz kalmayan, her ay meyve veren Hindistan cevizidir «٤» demiştir; müminin her vakitte Azîz ve Celîl olan Allah için yaptığı ameli, farklı vakitlerde meyvesini veren hurma ağacına benzetmiştir. ed-Dahhâk dedi ki: Gece veya gündüzün, kışın ve yazın her saatinde her vakit yenir; mümin de böyledir, bütün vakitlerde hayırdan geri kalmaz. en-Nahhâs şöyle demiştir: Bu görüşler birbirine yakındır, aralarında çelişki yoktur; çünkü şaz olanlar müstesna lügat ehlinin tamamına göre hîn (الْحِينُ) vakit anlamındadır; az zamana da çok zamana da uygulanır. el-Asmaî, en-Nâbiğa'nın şu beytini okumuştur:
11327. Metin
تَنَاذَرَهَا الرَّاقُونَ مِنْ سوء سمها ... تطلقه حينا وحينا تراجع «٥»
[Şair şöyle demiştir:] Zehirinin kötülüğünden ötürü efsuncular ondan birbirlerini sakındırdı; [Zehri sokulan kişiyi] kimi vakit rahat bırakır, kimi vakit de [acıları] nükseder. 5
11328. Metin
فَهَذَا يُبَيِّنُ لَكَ أَنَّ الْحِينَ بِمَعْنَى الْوَقْتِ، فَالْإِيمَانُ ثَابِتٌ فِي قَلْبِ الْمُؤْمِنِ، وَعَمَلُهُ وَقَوْلُهُ وَتَسْبِيحُهُ عَالٍ مُرْتَفِعٌ فِي السَّمَاءِ ارْتِفَاعَ فُرُوعِ النَّخْلَةِ، وَمَا يَكْسِبُ مِنْ بَرَكَةِ الْإِيمَانِ وَثَوَابِهِ كَمَا يَنَالُ مِنْ ثَمَرَةِ النَّخْلَةِ فِي أَوْقَاتِ السَّنَةِ كُلِّهَا، مِنَ الرُّطَبِ وَالْبُسْرِ وَالْبَلَحِ «١» وَالزَّهْوِ وَالتَّمْرِ وَالطَّلْعِ. وَفِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: إِنَّ الشَّجَرَةَ شَجَرَةٌ فِي الْجَنَّةِ تُثْمِرُ فِي كُلِّ وَقْتٍ. وَ" مَثَلًا" مَفْعُولٌ بَ" ضَرَبَ"، وَ""- كَلِمَةً" بَدَلٌ مِنْهُ وَالْكَافِ فِي قَوْلِهِ:" كَشَجَرَةٍ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ" كَلِمَةً" التَّقْدِيرِ: كَلِمَةٌ طَيِّبَةٌ مُشَبَّهَةٌ بِشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ" لَمَّا كَانَتِ الْأَشْجَارُ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ سَنَةٍ مَرَّةً كَانَ فِي ذَلِكَ بَيَانُ حُكْمِ الْحِينِ، وَلِهَذَا قُلْنَا: مَنْ حَلَفَ أَلَّا يُكَلِّمَ فُلَانًا حِينًا، وَلَا يَقُولُ كَذَا حِينًا أَنَّ الْحِينَ سَنَةٌ. وَقَدْ وَرَدَ الْحِينُ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ يُرَادُ بِهِ أَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ" «٢» [الإنسان: ١] قِيلَ فِي" التَّفْسِيرِ": أَرْبَعُونَ عَامًا. وَحَكَى عِكْرِمَةُ أَنَّ رَجُلًا قَالَ: إِنْ فَعَلْتُ كَذَا وَكَذَا إِلَى حِينٍ فَغُلَامُهُ حُرٌّ، فَأَتَى عُمَرَ بْنَ عبد العزيز فسأل، فَسَأَلَنِي عَنْهَا فَقُلْتُ: إِنَّ مِنَ الْحِينِ حِينًا لَا يُدْرَكُ، قَوْلُهُ:" وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتاعٌ إِلى حِينٍ" «٣» [الأنبياء: ١١١] فَأَرَى أَنْ تُمْسِكَ مَا بَيْنَ صِرَامِ»
Bu sana hîn kelimesinin vakit anlamında olduğunu açıklar. İman müminin kalbinde sabittir; ameli, sözü ve tesbihi de hurma ağacının dallarının yükselmesi gibi semada yücedir. İmanın bereketinden ve sevabından kazandığı şeyler de tıpkı yılın bütün vakitlerinde hurma ağacının meyvesinden; tazesinden (rutab), olgunlaşmamışından (büsr), koruğundan (belah) «١», alacasından (zehv), kurusundan (temr) ve tomurcuğundan (tal') elde edilenler gibidir. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette: Ağaç, cennette her vakit meyve veren bir ağaçtır. "مَثَلًا" kelimesi "ضَرَبَ" fiilinin mef'ûlüdür; "كَلِمَةً" kelimesi ondan bedeldir; "كَشَجَرَةٍ" buyruğundaki kâf harfi ise "كَلِمَةً" lafzından hal olarak nasb mahallindedir; takdiri: "Güzel bir ağaca benzetilmiş olan güzel bir kelimedir." İkincisi- Yüce Allah'ın: "تُؤْتِي أُكُلَها كُلَّ حِينٍ" buyruğu: Ağaçlar her yıl bir defa meyve verdikleri için bunda hîn kelimesinin hükmünün açıklaması vardır; bu sebeple biz: "Kim bir kimseyle bir hîn konuşmamaya veya bir hîn şöyle söylememeye yemin ederse hîn bir yıldır" dedik. Hîn kelimesi başka bir yerde bundan daha fazlası kastedilerek de vârid olmuştur; nitekim Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ } “İnsanın üzerinden zamanın öyle bir anı (hîn) geçti mi ki...” «٢» [el-İnsân: 1] buyruğu tefsirde: Kırk yıldır, diye açıklanmıştır. İkrime nakletti ki: Bir adam, "Şu şu işi bir hîne kadar yaparsam kölesi hür olsun" dedi; sonra Ömer b. Abdilazîz'e gelip sordu. O da bana sordu, ben de dedim ki: "Hînlerden öyle bir hîn vardır ki kavranamaz; nitekim Yüce Allah: { وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتاعٌ إِلى حِينٍ } “Bilmem, belki de o sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar bir geçinmedir.” «٣» [el-Enbiyâ: 111] buyurmaktadır. Bu sebeple senin hurmanın devşirilmesi ile
11329. Metin
النَّخْلَةِ إِلَى حَمْلِهَا، فَكَأَنَّهُ أَعْجَبَهُ، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ فِي الْحِينِ أَنَّهُ سِتَّةُ أَشْهُرٍ اتِّبَاعًا لِعِكْرِمَةَ وَغَيْرِهِ. وَقَدْ مَضَى مَا لِلْعُلَمَاءِ فِي الْحِينِ فِي" الْبَقَرَةِ" «٥» مُسْتَوْفًى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. (وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثالَ) أَيِ الْأَشْبَاهَ (لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ) ويعتبرون، وقد تقدم.
tekrar meyve vermesi arasındaki süreyi esas almanı uygun görüyorum." Bu fetva sanki onun hoşuna gitti; İkrime ve başkalarına uyarak hîn kelimesinin altı ay olduğu Ebû Hanîfe'nin de kavlidir. Âlimlerin hîn kelimesi hakkındaki görüşleri el-Bakara Sûresi'nde «٥» eksiksiz olarak geçmişti; Allah'a hamdolsun. (وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثالَ) yani benzerleri (لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ) ibret alıp düşünsünler diye [getirir]; bu daha önce geçmişti.
11330. Metin
[سورة إبراهيم (١٤): آية ٢٦]
[İbrâhîm Sûresi (14): Âyet 26]
11331. Metin
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَها مِنْ قَرارٍ (٢٦)
{ وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَها مِنْ قَرارٍ (٢٦) } “Kötü bir sözün durumu ise, gövdesi yerin üstünden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer. (26)”
11332. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ) الْكَلِمَةُ الْخَبِيثَةُ كَلِمَةُ الْكُفْرِ. وَقِيلَ: الْكَافِرُ نَفْسُهُ. وَالشَّجَرَةُ الْخَبِيثَةُ شَجَرَةُ الْحَنْظَلِ كَمَا فِي حَدِيثِ أَنَسٍ، وهو قول ابن عباس ومجاهد
Yüce Allah'ın: { وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ } “Kötü bir sözün durumu ise kötü bir ağaca benzer” buyruğunda geçen "kötü söz" (el-kelimetü'l-habîse), küfür sözüdür. Kâfirin bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. "Kötü ağaç" (eş-şeceratü'l-habîse) ise Enes'in hadisinde geçtiği üzere ebucehil karpuzu (hanzal) ağacıdır; bu [aynı zamanda] İbn Abbâs ile Mücâhid'in
11333. Metin
وَغَيْرِهِمَا، وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: أَنَّهَا شَجَرَةٌ لَمْ تُخْلَقْ عَلَى الْأَرْضِ. وَقِيلَ: هِيَ شَجَرَةُ الثُّومِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَقِيلَ: الْكَمْأَةُ أَوِ الطُّحْلُبَةُ. وَقِيلَ: الْكَشُوثُ، وَهِيَ شَجَرَةٌ لَا وَرَقَ لَهَا وَلَا عُرُوقَ فِي الْأَرْضِ، قَالَ الشَّاعِرُ:
ve başkalarının görüşüdür. Yine İbn Abbâs'tan onun yeryüzünde yaratılmamış bir ağaç olduğu da rivayet edilmiştir. Yine İbn Abbâs'tan sarımsak ağacı olduğu da söylenmiştir. Mantar (kem'e) veya yosun (tuhlübe) olduğu da söylenmiştir. Keşûs (küsküt/cinsaçı) olduğu da söylenmiştir ki o yaprağı ve yerde kökleri olmayan bir bitkidir; şair şöyle demiştir: