11760. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ تَفْسِيرُ سُورَةِ النَّحْلِ وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ. وَتُسَمَّى سُورَةُ النِّعَمِ بِسَبَبِ مَا عَدَّدَ اللَّهُ فِيهَا مِنْ نِعَمِهِ عَلَى عِبَادِهِ. وَقِيلَ: هِيَ مَكِّيَّةٌ غَيْرَ قَوْلِهِ تَعَالَى:" وَإِنْ عاقَبْتُمْ فَعاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ «١» بِهِ" الْآيَةَ، نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ فِي شَأْنِ التَّمْثِيلِ بِحَمْزَةَ وَقَتْلَى أُحُدٍ. وَغَيْرَ قَوْلِهِ تَعَالَى:" وَاصْبِرْ وَما صَبْرُكَ إِلَّا بِاللَّهِ «٢» ". وَغَيْرَ قَوْلِهِ:" ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هاجَرُوا «٣» " الْآيَةَ. وَأَمَّا قَوْلُهُ:" وَالَّذِينَ هاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا «٤» " فَمَكِّيٌّ، فِي شَأْنِ هِجْرَةِ الْحَبَشَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ مَكِّيَّةٌ إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْهَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ بَعْدَ قَتْلِ حَمْزَةَ، وَهِيَ قَوْلُهُ:" وَلا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلًا- إِلَى قَوْلِهِ- بِأَحْسَنِ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ «٥» "
Bismillâhirrahmânirrahîm. Nahl Suresi'nin tefsiri. Bu sure, Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir'in kavline göre tamamıyla Mekkîdir. Allah'ın bu surede kullarına olan nimetlerini bir bir sayması sebebiyle Niam (Nimetler) Suresi olarak da adlandırılır. Bir görüşe göre, Yüce Allah'ın: { وَإِنْ عاقَبْتُمْ فَعاقِبُوا بِمِثْلِ ما عُوقِبْتُمْ «١» بِهِ } “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan azabın misliyle ceza verin” ayeti müstesna Mekkîdir; bu ayet Hamza'nın ve Uhud şehitlerinin organlarının kesilip parçalanması (müsle yapılması) hakkında Medine'de inmiştir. Yine Yüce Allah'ın: { وَاصْبِرْ وَما صَبْرُكَ إِلَّا بِاللَّهِ «٢» } “Sabret; senin sabrın da ancak Allah'ın yardımıyladır” ayeti ile Yüce Allah'ın: { ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هاجَرُوا «٣» } “Sonra şüphesiz Rabbin, hicret edenler için...” ayeti de [Medenîdir]. Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ هاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ ما ظُلِمُوا «٤» } “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenler...” buyruğu ise Habeşistan hicreti hakkında olup Mekkîdir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu sure, Hamza'nın şehit edilmesinden sonra Medine'de inen üç ayet müstesna Mekkîdir. Onlar da Yüce Allah'ın: { وَلا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلًا } “Allah'ın ahdini az bir karşılık ile satmayın” buyruğundan { بِأَحْسَنِ ما كانُوا يَعْمَلُونَ «٥» } “yapmakta olduklarının en güzeliyle” buyruğuna kadar olan ayetlerdir.
11761. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١]
[Nahl Suresi (16): Ayet 1]
11762. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
11763. Metin
أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١)
{ أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١) } “Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir.”
11764. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ) قِيلَ:" أَتى " بِمَعْنَى يَأْتِي، فَهُوَ كَقَوْلِكَ: إِنْ أَكْرَمْتَنِي أَكْرَمْتُكَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ أَنَّ إِخْبَارَ اللَّهِ تَعَالَى فِي الْمَاضِي وَالْمُسْتَقْبَلِ سَوَاءٌ، لِأَنَّهُ آتٍ لَا مَحَالَةَ، كَقَوْلِهِ:" وَنادى أَصْحابُ الْجَنَّةِ أَصْحابَ النَّارِ «٦» ". وَ" أَمْرُ اللَّهِ" عِقَابُهُ لِمَنْ أَقَامَ عَلَى الشِّرْكِ وَتَكْذِيبِ رَسُولِهِ. قَالَ الْحَسَنُ وَابْنُ جُرَيْجٍ وَالضَّحَّاكُ: إِنَّهُ مَا جَاءَ بِهِ الْقُرْآنُ مِنْ فَرَائِضِهِ وَأَحْكَامِهِ. وَفِيهِ بُعْدٌ، لِأَنَّهُ لَمْ يُنْقَلْ أَنَّ أَحَدًا مِنَ الصَّحَابَةِ اسْتَعْجَلَ فَرَائِضَ اللَّهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُفْرَضَ عَلَيْهِمْ، وَأَمَّا مُسْتَعْجِلُو الْعَذَابِ وَالْعِقَابِ فَذَلِكَ مَنْقُولٌ عَنْ كَثِيرٍ مِنْ كفار قريش
Yüce Allah'ın: { أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin” buyruğu hakkında; “geldi” (أَتى) ifadesinin “gelecektir” anlamında olduğu söylenmiştir. Bu, senin: “Bana ikram edersen sana ikram ettim [ederim]” sözün gibidir. Yüce Allah'ın geçmiş ve gelecek zamanı bildirmesinin eşit olduğu daha önce geçmişti; çünkü onun gelmesi kaçınılmazdır. Nitekim O'nun: { وَنادى أَصْحابُ الْجَنَّةِ أَصْحابَ النَّارِ } “Cennet ehli cehennem ehline seslendi”6 buyruğu da böyledir. “Allah'ın emri” ise O'nun, şirkte ve Elçisi'ni yalanlamakta ısrar edenlere yönelik cezasıdır. el-Hasan, İbn Cüreyc ve ed-Dahhâk: “O, Kur'an'ın getirdiği farzlar ve hükümleridir” demişlerdir. Ancak bu uzak [zayıf] bir görüştür; zira sahâbeden herhangi bir kimsenin, henüz kendilerine farz kılınmadan önce Allah'ın farzlarının çarçabuk gelmesini istediği nakledilmemiştir. Azap ve cezanın acele gelmesini isteyenlere gelince; bu durum Kureyş kâfirlerinin birçoğundan nakledilmiştir
11765. Metin
وَغَيْرِهِمْ، حَتَّى قَالَ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ:" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ" الْآيَةَ، فَاسْتَعْجِلَ الْعَذَابَ. قُلْتُ قَدْ يَسْتَدِلُّ الضَّحَّاكُ بِقَوْلِ عُمَرَ ﵁: وَافَقْتُ رَبِّي فِي ثَلَاثٍ: فِي مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ، وَفِي الْحِجَابِ، وَفِي أُسَارَى بَدْرٍ، خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ وَالْبُخَارِيُّ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ «١». وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هُوَ مَا وَعَدَهُمْ بِهِ مِنَ الْمُجَازَاةِ عَلَى كُفْرِهِمْ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ:" حَتَّى إِذا جاءَ أَمْرُنا وَفارَ التَّنُّورُ «٢» ". وَقِيلَ: هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ أَوْ مَا يَدُلُّ عَلَى قُرْبِهَا مِنْ أَشْرَاطِهَا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا نَزَلَتِ" اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ «٣» " قَالَ الْكُفَّارُ: إِنَّ هَذَا يَزْعُمُ أَنَّ الْقِيَامَةَ قَدْ قَرُبَتْ، فَأَمْسِكُوا عَنْ بَعْضِ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ، فَأَمْسَكُوا وَانْتَظَرُوا فَلَمْ يَرَوْا شَيْئًا، فَقَالُوا: مَا نَرَى شَيْئًا فَنَزَلَتْ" اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ «٤» " الْآيَةَ. فَأَشْفَقُوا وَانْتَظَرُوا قُرْبَ السَّاعَةِ، فَامْتَدَّتِ الْأَيَّامُ فَقَالُوا: مَا نَرَى شَيْئًا فَنَزَلَتْ" أَتى أَمْرُ اللَّهِ" فَوَثَبَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ وَخَافُوا، فَنَزَلَتْ:" فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ" فَاطْمَأَنُّوا، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةِ كَهَاتَيْنِ" وَأَشَارَ بِأُصْبُعَيْهِ: السَّبَّابَةِ وَالَّتِي تَلِيهَا. يَقُولُ: إِنْ كَادَتْ لَتَسْبِقَنِي فَسَبَقْتُهَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ بَعْثُ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ، وَأَنَّ جِبْرِيلَ لما مر بأهل السموات مَبْعُوثًا إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ قَالُوا: اللَّهُ أَكْبَرُ، قَدْ قَامَتِ السَّاعَةُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ) أَيْ تَنْزِيهًا لَهُ عَمَّا يَصِفُونَهُ بِهِ مِنْ أَنَّهُ لَا يَقْدِرُ عَلَى قِيَامِ السَّاعَةِ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ: لَا يَقْدِرُ أَحَدٌ عَلَى بَعْثِ الْأَمْوَاتِ، فَوَصَفُوهُ بِالْعَجْزِ الَّذِي لَا يُوصَفُ بِهِ إِلَّا الْمَخْلُوقُ، وَذَلِكَ شِرْكٌ. وَقِيلَ:" عَمَّا يُشْرِكُونَ" أَيْ عَنْ إِشْرَاكِهِمْ. وَقِيلَ:" مَا" بِمَعْنَى الَّذِي أَيِ ارْتَفَعَ عن الذين أشركوا به.
...ve diğerleri içindir; hatta Nadr b. el-Hâris: { اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ } “Allah'ım! Eğer bu senin katından gelen hakkın ta kendisi ise...” ayetini söylemiş ve azabın acele gelmesini istemişti. Derim ki: Dahhâk, Ömer'in (radıyallâhu anh): « وَافَقْتُ رَبِّي فِي ثَلَاثٍ: فِي مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ، وَفِي الْحِجَابِ، وَفِي أُسَارَى بَدْرٍ » «Rabbime üç hususta muvafakat ettim: Makam-ı İbrahim'de, hicap (örtünme) konusunda ve Bedir esirleri hakkında» sözüyle delil getirmiş olabilir. Bunu Müslim ve Buhârî tahric etmiştir. Bu husus Bakara Suresi'nde daha önce geçmişti.1 Zeccâc şöyle demiştir: O, inkârlarına karşılık onlara vadettiği cezadır. Bu da tıpkı O'nun: { حَتَّى إِذا جاءَ أَمْرُنا وَفارَ التَّنُّورُ } “Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynadığı zaman...”2 buyruğu gibidir. Bunun kıyamet günü veya onun yaklaştığına delalet eden alametleri olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı”3 [ayeti] indiğinde kâfirler: “Bu zat kıyametin yaklaştığını iddia ediyor; yapmakta olduğunuz bazı işlerden el çekin!” dediler. Bunun üzerine el çektiler ve beklediler, fakat hiçbir şey görmeyince: “Bir şey görmüyoruz” dediler. Bunun üzerine { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ } “İnsanların hesabı yaklaştı”4 ayeti indi. [Yine] korkup endişelendiler ve kıyametin yaklaşmasını beklediler. Günler uzayıp gidince: “Bir şey görmüyoruz” dediler. Bunun üzerine { أَتى أَمْرُ اللَّهِ } “Allah'ın emri geldi” [ayeti] indi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar hemen sıçrayıp korktular. Ardından { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “Artık onu acele istemeyin” [kısmı] inince yatıştılar. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): « بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةِ كَهَاتَيْنِ » «Ben ve kıyamet şu ikisi gibi [birlikte] gönderildik» buyurdu ve iki parmağına; şehadet parmağı ile yanındakine işaret etti. Yani: “Neredeyse o beni geçecekti ama ben onu geçtim” demek istiyordu. Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderilmesi kıyamet alametlerindendir. Cibrîl, Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) elçi olarak gönderilip gök ehline uğradığında onlar: “Allahu ekber, kıyamet koptu!” demişlerdi. Yüce Allah'ın: { سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir” buyruğu; kıyameti koparmaya güç yetiremeyeceğini öne sürerek O'na isnat ettikleri nitelemelerden O'nu tenzih etmektir. Zira onlar: “Hiç kimse ölüleri diriltmeye güç yetiremez” diyerek O'nu ancak bir yaratılmışa atfedilebilecek bir acziyetle nitelemişlerdi ki bu da bir şirktir. { عَمَّا يُشْرِكُونَ } ifadesinin “onların şirk koşmalarından [münezzehtir]” anlamına geldiği de söylenmiştir. { مَا } edatının { الَّذِي } (ismi mevsûl) anlamında olduğu, yani “Kendisine şirk koşan kimselerden yücedir” manasına geldiği de söylenmiştir.
11766. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٢]
[Nahl Suresi (16): Ayet 2]
11767. Metin
يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاتَّقُونِ (٢)
{ يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاتَّقُونِ (٢) } “Kullarından dilediğine emrinden olan ruh ile melekleri indirir: ‘Benden başka hiçbir ilah olmadığı hususunda uyarın; artık benden korkup sakının!’”
11768. Metin
قَرَأَ الْمُفَضَّلُ عَنْ عَاصِمٍ" تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ" وَالْأَصْلُ تَتَنَزَّلُ، فَالْفِعْلُ مُسْنَدٌ إِلَى الْمَلَائِكَةِ. وَقَرَأَ الْكِسَائِيُّ عَنْ أَبِي بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ بِاخْتِلَافٍ عَنْهُ، وَالْأَعْمَشُ" تُنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ" غَيْرُ مُسَمَّى الْفَاعِلِ. وَقَرَأَ الْجُعْفِيُّ عَنْ أَبِي بكر عن عاصم" تنزل الْمَلَائِكَةَ" بِالنُّونِ مُسَمَّى الْفَاعِلِ، الْبَاقُونَ" يُنَزِّلُ" بِالْيَاءِ مُسَمَّى الْفَاعِلِ، وَالضَّمِيرُ فِيهِ لِاسْمِ اللَّهِ ﷿. وَرُوِيَ عَنْ قَتَادَةَ" تُنْزِلُ الْمَلَائِكَةَ" بِالنُّونِ وَالتَّخْفِيفِ. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ" تَنْزِلُ" بِفَتْحِ التَّاءِ وَكَسْرِ الزَّايِ، مِنَ النُّزُولِ." الْمَلَائِكَةُ" رَفْعًا مِثْلَ" تَنَزَّلَ الْمَلَائِكَةُ «١» ". (بِالرُّوحِ) أَيْ بِالْوَحْيِ وَهُوَ النُّبُوَّةُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. نَظِيرُهُ" يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ «٢» ". الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: بِكَلَامِ اللَّهِ وَهُوَ الْقُرْآنُ. وَقِيلَ: هُوَ بَيَانُ الْحَقِّ الَّذِي يَجِبُ اتِّبَاعُهُ. وَقِيلَ: أَرْوَاحُ الْخَلْقِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ، لَا يَنْزِلُ مَلَكٌ إِلَّا وَمَعَهُ رُوحٌ. وَكَذَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ الرُّوحَ خَلْقٌ مِنْ خَلْقِ اللَّهِ ﷿ كَصُوَرِ ابْنِ آدَمَ، لَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكٌ إِلَّا وَمَعَهُ وَاحِدٌ مِنْهُمْ. وَقِيلَ بِالرَّحْمَةِ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ. وَقِيلَ: بِالْهِدَايَةِ، لِأَنَّهَا تَحْيَا بِهَا الْقُلُوبُ كَمَا تَحْيَا بِالْأَرْوَاحِ الْأَبْدَانُ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ الزَّجَّاجِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الرُّوحُ مَا كَانَ فِيهِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ حَيَاةً بِالْإِرْشَادِ إِلَى أَمْرِهِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الرُّوحُ هُنَا جِبْرِيلُ. وَالْبَاءُ فِي قَوْلِهِ:" بِالرُّوحِ" بِمَعْنَى مَعَ، كَقَوْلِكَ: خَرَجَ بِثِيَابِهِ، أَيْ مَعَ ثِيَابِهِ. (مِنْ أَمْرِهِ) أَيْ بِأَمْرِهِ. (عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ) أَيْ عَلَى الَّذِينَ اخْتَارَهُمُ اللَّهُ للنبوة. وهذا رد لقولهم:" لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ «٣» ". (أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ) تَحْذِيرٌ مِنْ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ، وَلِذَلِكَ جَاءَ الْإِنْذَارُ، لِأَنَّ أَصْلَهُ التَّحْذِيرُ مِمَّا يُخَافُ منه. ودل على ذلك قوله:" فَاتَّقُونِ". و" أَنْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ بِأَنْ أَنْذِرُوا أَهْلَ الْكُفْرِ بِأَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الله، ف" أن" فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِسُقُوطِ الْخَافِضِ أَوْ بِوُقُوعِ الإنذار عليه.
Mufaddal, Âsım’dan [fiili] { تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ } şeklinde rivayet etmiştir. Aslı “tetenezzelu” (تَتَنَزَّلُ) olup fiil meleklere isnat edilmiştir (öznesi meleklerdir). Kisâî, Ebû Bekr’den, o da Âsım’dan gelen farklı bir rivayetle ve A‘meş ise nâib-i fâil ile (edilgen olarak) { تُنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ } şeklinde okumuştur. Cu‘fî, Ebû Bekr’den, o da Âsım’dan fâili malûm (etken) olarak nûn ile { نُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ } şeklinde okumuştur. Diğer [kıraat imamları] ise fâili malûm olarak yâ ile { يُنَزِّلُ } şeklinde okumuşlardır; buradaki zamir Allah azze ve celle’nin ismine racidir. Katâde’den nûn harfiyle ve şeddesiz olarak { نُنْزِلُ الْمَلَائِكَةَ } okuduğu rivayet edilmiştir. A‘meş ise nüzûl kökünden tâ harfinin fethası ve zây harfinin kesresiyle { تَنْزِلُ } şeklinde ve { تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ }1 ayetinde olduğu gibi “el-Melâiketü” (الْمَلَائِكَةُ) kelimesini merfû olarak okumuştur. (بِالرُّوحِ) “Ruh ile” yani vahiy ile; o da peygamberliktir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Bunun benzeri: { يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ } “Kullarından dilediğine emrinden olan ruhu indirir”2 ayetidir. Rebî‘ b. Enes: “Allah’ın kelamı ile ki o Kur’an’dır” demiştir. “Uyması gereken hakkın beyanı ile” de denilmiştir. “Mahlûkatın ruhları ile” de denilmiştir; bunu Mücâhid söylemiştir; [buna göre] yanında bir ruh bulunmaksızın hiçbir melek inmez. Aynı şekilde İbn Abbâs’tan da şöyle rivayet edilmiştir: Ruh, Allah azze ve celle’nin mahlûkatından olup âdemoğulları suretinde bir varlıktır; gökten inen her melekle birlikte mutlaka onlardan biri de iner. “Rahmet ile” de denilmiştir; bunu Hasen ve Katâde söylemiştir. “Hidayet ile” de denilmiştir; zira bedenler ruhlarla hayat bulduğu gibi kalpler de hidayetle hayat bulur. Bu, Zeccâc’ın sözünün de anlamıdır. Zeccâc şöyle demiştir: “Ruh, Allah’ın emrinden olup O’nun emrine irşat etmek suretiyle içinde hayat bulunan şeydir.” Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: “Buradaki ruh Cebrâil’dir. ‘Bi’r-rûh’ (بِالرُّوحِ) ifadesindeki bâ harfi ‘beraber/ile’ (ma‘a) anlamındadır; nitekim ‘elbisesiyle çıktı’ yani ‘elbisesiyle beraber çıktı’ denilmesi gibidir.” (مِنْ أَمْرِهِ) “Emrinden” yani emriyle. (عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ) “Kullarından dilediğine” yani Allah’ın peygamberlik için seçtiği kimselere. Bu, onların: { لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ } “Şu Kur’an iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”3 sözlerine bir reddiyedir. (أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ) “‘Benden başka hiçbir ilah olmadığı hususunda uyarın; artık benden korkup sakının!’ [diye]” ifadesi, putlara tapmaktan sakındırmadır. Uyarı (inzâr) da bu sebeple gelmiştir; zira inzârın aslı korkulacak şeyden sakındırmaktır. { فَاتَّقُونِ } “Benden sakının!” buyruğu da buna delalet etmektedir. “En” (أَنْ) edatı cer edatının düşmesiyle (nez‘u’l-hâfıd ile) nasb mahallindedir; yani ‘küfür ehlini Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı hususunda uyarın’ (bi-en enzirû) demektir. Dolayısıyla “en” harfi harf-i cerrin düşmesiyle yahut inzâr fiilinin mef‘ûlü olması sebebiyle nasb mahallindedir.
11769. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٣]
[Nahl Suresi (16): Ayet 3]
11770. Metin
خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣)
{ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.”
11771. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ) أَيْ لِلزَّوَالِ وَالْفَنَاءِ. وَقِيلَ:" بِالْحَقِّ" أَيْ لِلدَّلَالَةِ عَلَى قُدْرَتِهِ، وَأَنَّ لَهُ أَنْ يَتَعَبَّدَ الْعِبَادَ بِالطَّاعَةِ وَأَنْ يُحْيِيَ الْخَلْقَ بَعْدَ الْمَوْتِ. (تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ) أَيْ مِنْ هَذِهِ الْأَصْنَامِ الَّتِي لَا تقدر على خلق شي.
Yüce Allah'ın: { خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı” buyruğu, zevale ve yok oluşa uğramak üzere [yarattı] demektir. Bir görüşe göre: “Hak ile” ifadesi, O'nun kudretine ve kulları ibadet ve itaatle yükümlü kılma ile yaratılanları öldükten sonra diriltme hakkına sahip olduğuna delalet etmesi içindir. { تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir” buyruğu ise, hiçbir şey yaratmaya güç yetiremeyen bu putlardan [yücedir] demektir.
11772. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٤]
[Nahl Suresi (16): Ayet 4]
11773. Metin
خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤)
{ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤) } “İnsanı bir nutfeden yarattı; bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasımdır.”
11774. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ) لَمَّا ذَكَرَ الدَّلِيلَ عَلَى تَوْحِيدِهِ ذَكَرَ بَعْدَهُ الْإِنْسَانَ وَمُنَاكَدَتَهُ وَتَعَدِّيَ طَوْرِهِ." والْإِنْسانَ" اسْمٌ لِلْجِنْسِ. وَرُوِيَ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ أُبَيُّ بْنُ خَلَفٍ الْجُمَحِيُّ، جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ بِعَظْمٍ رَمِيمٍ فَقَالَ: أَتَرَى يُحْيِي اللَّهُ هَذَا بَعْدَ مَا قَدْ رَمَّ. وَفِي هَذَا أَيْضًا نَزَلَ:" أَوَلَمْ يَرَ الْإِنْسانُ أَنَّا خَلَقْناهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ" أَيْ خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ مَاءٍ يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ، فَنَقَّلَهُ أَطْوَارًا إِلَى أَنْ وُلِدَ وَنَشَأَ بِحَيْثُ يُخَاصِمُ فِي الْأُمُورِ. فَمَعْنَى الْكَلَامِ التَّعَجُّبُ مِنَ الْإِنْسَانِ" وَضَرَبَ لَنا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ»
Yüce Allah'ın: { خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ } “İnsanı bir nutfeden yarattı” buyruğunda; O, tevhidinin delilini zikrettikten sonra insanın durumunu, nankörlüğünü ve haddini aşmasını zikretmiştir. [Ayetteki] “insan” cins ismidir. Rivayet edildiğine göre bununla Übeyy b. Halef el-Cumehî kastedilmiştir; o, çürümüş bir kemikle Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Allah'ın, çürüdükten sonra bunu dirilteceğini mi sanıyorsun?” demişti. Bu hususta ayrıca: { أَوَلَمْ يَرَ الْإِنْسانُ أَنَّا خَلَقْناهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ } “İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki hemen apaçık bir hasım kesiliverir?” ayeti inmiştir. Yani insanı, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan bir sudan yarattı; sonra onu evreden evreye geçirerek nihayet doğup meselelerde tartışacak duruma gelmesini sağladı. Sözün anlamı insanın şu haline taaccüptür: { وَضَرَبَ لَنا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ } “Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi.”
11775. Metin
" وقوله: (فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ) أَيْ مُخَاصِمٌ، كَالنَّسِيبِ بِمَعْنَى الْمُنَاسِبِ. أَيْ يُخَاصِمُ اللَّهَ ﷿ فِي قدرته. و (مُبِينٌ) أَيْ ظَاهِرُ الْخُصُومَةِ. وَقِيلَ: يُبِينُ عَنْ نَفْسِهِ الْخُصُومَةَ بِالْبَاطِلِ. وَالْمُبِينُ: هُوَ الْمُفْصِحُ عَمَّا في ضميره بمنطقه.
Yüce Allah'ın: { فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ } “bir de bakarsın ki o, bir hasımdır” buyruğunda [hasîm]; nesîb (münâsib) manasında olduğu gibi “tartışan / düşmanlık eden” demektir; yani kudreti hususunda Allah azze ve celle ile tartışır. { مُبِينٌ } ise düşmanlığı açık olan demektir. Kendi aleyhine batıl yolla hasımlığını açıkça ortaya koyan kimse olduğu da söylenmiştir. Mübîn; içindekini konuşmasıyla açıkça ifade edendir.
11776. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٥]
[Nahl Suresi (16): Ayet 5]
11777. Metin
وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ وَمِنْها تَأْكُلُونَ (٥)
{ وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ وَمِنْها تَأْكُلُونَ (٥) } “Ve davarları da yarattı; onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır, onlardan yersiniz de.”
11778. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ) لَمَّا ذَكَرَ الْإِنْسَانَ ذَكَرَ مَا مَنَّ بِهِ عَلَيْهِ. وَالْأَنْعَامُ: الْإِبِلُ وَالْبَقَرُ وَالْغَنَمُ. وَأَكْثَرُ مَا يُقَالُ: نَعَمٌ وَأَنْعَامٌ لِلْإِبِلِ، وَيُقَالُ لِلْمَجْمُوعِ وَلَا يُقَالُ لِلْغَنَمِ مفردة. قال حسان:
Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ } “Ve davarları da sizin için yarattı” buyruğudur. [Cenâb-ı Hak] insanı zikredince, ona lütfettiği nimetleri de zikretti. el-En'âm (الْأَنْعَامُ); deve, sığır ve davardır (koyun-keçi). Çoğunlukla ne'am (نَعَمٌ) ve en'âm (أَنْعَامٌ) kelimeleri develer için kullanılır. Hepsi bir arada olduğunda da bu isim verilir; ancak tek başına sadece koyun-keçi için kullanılmaz. Hassân [b. Sâbit] şöyle demiştir:1
11779. Metin
عَفَتْ ذَاتُ الْأَصَابِعِ فَالْجِوَاءُ ... إِلَى عَذْرَاءَ مَنْزِلُهَا خَلَاءُ «١»
Zâtü'l-Esâbi' ve el-Civâ' silinip gitti ... Azrâ'ya kadar; oranın yurdu bomboş kaldı «١»
11780. Metin
دِيَارٌ مِنْ بَنِي الْحَسْحَاسِ قَفْرٌ ... تُعَفِّيهَا الرَّوَامِسُ وَالسَّمَاءُ «٢»
Benî Has-hâs'ın ıssız diyarları ... Rüzgârlar ve yağmurlar izlerini siliyor «٢»
11781. Metin
وَكَانَتْ لَا يَزَالُ بِهَا أَنِيسٌ ... خِلَالَ مُرُوجِهَا نَعَمٌ وَشَاءُ
Orada bir can yoldaşı eksik olmazdı ... Çayırlarında develer ve koyunlar vardı
11782. Metin
فَالنَّعَمُ هُنَا الْإِبِلُ خَاصَّةً. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَالنَّعَمُ وَاحِدُ الْأَنْعَامِ وَهِيَ الْمَالُ الرَّاعِيَةُ، وَأَكْثَرُ مَا يَقَعُ هَذَا الِاسْمُ عَلَى الْإِبِلِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ ذَكَرٌ لَا يُؤَنَّثُ، يَقُولُونَ: هَذَا نَعَمٌ وَارِدٌ، وَيُجْمَعُ عَلَى نُعْمَانِ مِثْلَ حَمَلٍ وَحُمْلَانٍ. وَالْأَنْعَامُ تُذَكَّرُ وَتُؤَنَّثُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" مِمَّا فِي بُطُونِهِ «٣» ". وَفِي مَوْضِعٍ" مِمَّا فِي بُطُونِها «٤» ". وَانْتَصَبَ الْأَنْعَامُ عَطْفًا على الإنسان، أو بفعل مقتدر، وهو أوجه. الثانية- قوله تعالى: (دِفْءٌ) الدِّفْءُ: السَّخَانَةُ، وَهُوَ مَا اسْتُدْفِئَ بِهِ مِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا، مَلَابِسُ وَلُحُفٌ وَقُطُفٌ «٥». وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: دِفْؤُهَا نَسْلُهَا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ فِي الصِّحَاحِ: الدِّفْءُ نِتَاجُ الْإِبِلِ وَأَلْبَانُهَا وَمَا يُنْتَفَعُ بِهِ مِنْهَا، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ". وَفِي الْحَدِيثِ" لَنَا مِنْ دِفْئِهِمْ مَا سَلَّمُوا بِالْمِيثَاقِ". وَالدِّفْءُ أَيْضًا: السُّخُونَةُ، تَقُولُ مِنْهُ: دَفِئَ الرَّجُلُ دَفَاءَةً مِثْلَ كَرِهَ كَرَاهَةً. وَكَذَلِكَ دَفِئَ دَفَأً مِثْلُ ظَمِئَ ظَمَأً. وَالِاسْمُ الدِّفْءُ (بِالْكَسْرِ) وَهُوَ الشَّيْءُ الَّذِي يُدْفِئُكَ، وَالْجَمْعُ الْأَدْفَاءُ. تَقُولُ: مَا عَلَيْهِ دِفْءٌ، لِأَنَّهُ اسْمٌ. وَلَا تَقُولُ: مَا عَلَيْكَ دَفَاءَةٌ، لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ. وَتَقُولُ: اقْعُدْ فِي دِفْءِ هَذَا الْحَائِطِ أَيْ كِنِّهِ. وَرَجُلٌ دَفِئٌ عَلَى فَعِلٍ إِذَا لَبِسَ مَا يُدْفِئُهُ. وَكَذَلِكَ رَجُلٌ دَفْآنُ وَامْرَأَةٌ دَفْأَى. وَقَدْ أَدْفَأَهُ الثَّوْبُ وَتَدَفَّأَ هُوَ بِالثَّوْبِ وَاسْتَدْفَأَ بِهِ، وَأَدَّفَأَ بِهِ وَهُوَ افْتَعَلَ، أي ما لبس ما يدفئه. ودفؤت ليلتنا، ويوم دفئ عَلَى فَعِيلٍ وَلَيْلَةٌ دَفِيئَةٌ، وَكَذَلِكَ الثَّوْبُ وَالْبَيْتُ. وَالْمُدْفِئَةُ الْإِبِلُ الْكَثِيرَةُ، لِأَنَّ بَعْضَهَا يُدْفِئُ بَعْضًا بأنفاسها، وقد يشدد. والمدفئة الْإِبِلُ الْكَثِيرَةُ الْأَوْبَارُ وَالشُّحُومُ، عَنِ الْأَصْمَعِيِّ. وَأَنْشَدَ الشَّمَّاخُ:
Burada “neam” sadece deve anlamındadır. Cevherî şöyle demiştir: Neam, en'âmın tekilidir ve o otlayan mallardır; bu isim çoğunlukla develere verilir. Ferrâ şöyle demiştir: O müzekkerdir, müennes yapılmaz; “Bu gelen bir neamdır” derler. Tıpkı “hamel ve humlân” gibi “nu'mân” şeklinde çoğulu yapılır. En'âm kelimesi ise hem müzekker hem müennes olarak kullanılır. Yüce Allah: { مِمَّا فِي بُطُونِهِ «٣» } “karınlarındakinden” buyururken, başka bir yerde { مِمَّا فِي بُطُونِها «٤» } buyurmuştur. [Ayetteki] “el-en'âm” kelimesi “el-insân” kelimesine atıfla veya takdir edilen bir fiille mensuptur ki daha uygun olanı da budur. İkincisi- Yüce Allah'ın: { دِفْءٌ } “ısınma” buyruğudur. Dif' (دِفْء), sıcaklık demektir; o da onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından elde edilip kendisiyle ısınılan giysiler, örtüler ve kadife yaygılardır «٥». İbn Abbâs'tan: “Onun dif'i (sıcaklığı), dölüdür” dediği rivayet edilmiştir; en doğrusunu Allah bilir. Cevherî es-Sıhâh'ta şöyle demiştir: Dif', devenin dölü, sütleri ve kendisinden faydalanılan şeyleridir. Yüce Allah: { لَكُمْ فِيها دِفْءٌ } “onlarda sizin için bir ısınma vardır” buyurmuştur. Hadiste de: “Antlaşma ile teslim ettikleri sürece onların dif'i (gelirleri/malları) bizedir” denilmiştir. Dif' aynı zamanda sıcaklık demektir; bundan dolayı tıpkı “kerihe kerâheten” denildiği gibi “defi'e'r-raculü defâeten” (adam ısındı) dersin. Aynı şekilde “zamie zameen” gibi “defi'e defeen” de denir. İsim olanı ise kesre ile ed-dif'tir (دِفْء) ki seni ısıtan şey demektir; çoğulu ise edfâ'dır (أَدْفَاء). İsim olduğu için “Onda bir dif' yoktur” dersin; fakat masdar olduğu için “Sana defâe yoktur” demezsin. “Şu duvarın dif'inde otur” yani himayesinde/kuytusunda otur dersin. Kendisini ısıtacak şey giyen kimseye fa'il vezninde “raculün defi'ün” denir. Aynı şekilde erkeğe “def'ân”, kadına da “def'â” denir. Elbise onu ısıttığında “edfeehü's-sevb”; o da elbiseyle ısındığında “tedeffee bi's-sevb”, “istedfee bihî” ve ifti'âl babından “eddefee bihî” denir ki kendisini ısıtacak şey giydi demektir. “Gecemiz ılıdı”, fa'îl vezninde “yevmün defi'ün” (ılık gün) ve “leyletün defîetün” (ılık gece) denir; elbise ve ev için de böyledir. El-Müdfi'e (الْمُدْفِئَةُ), çok deve demektir; çünkü nefesleriyle birbirlerini ısıtırlar; bu kelime şeddeli de okunabilir. Asmaî'den nakledildiğine göre el-müdfi'e; yünü ve yağı çok olan devedir. Şammâh şu beyti okumuştur:
11783. Metin
وَكَيْفَ يَضِيعُ صَاحِبُ مُدْفَآتٍ ... عَلَى أَثْبَاجِهِنَّ من الصقيع «٦»
Nasıl zayi olur [insanı] sıcak tutan develerin sahibi ... Sırtlarında 6 kırağıdan [koruyan örtüleri varken]?
11784. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنافِعُ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمَنَافِعُ نَسْلُ كُلِّ دَابَّةٍ. مُجَاهِدٌ: الرُّكُوبُ وَالْحَمْلُ وَالْأَلْبَانُ وَاللُّحُومُ وَالسَّمْنُ. (وَمِنْها تَأْكُلُونَ) أَفْرَدَ مَنْفَعَةَ الْأَكْلِ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهَا مُعْظَمُ الْمَنَافِعِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَمِنْ لحومها تأكلون عند الذبح. الثانية: دَلَّتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى لِبَاسِ الصُّوفِ، وَقَدْ لَبِسَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْأَنْبِيَاءُ قَبْلَهُ كَمُوسَى وَغَيْرِهِ. وَفِي حَدِيثِ الْمُغِيرَةِ: فَغَسَلَ وَجْهَهُ وَعَلَيْهِ جُبَّةٌ مِنْ صُوفٍ شَامِيَّةٍ ضَيِّقَةِ الْكُمَّيْنِ ... الْحَدِيثَ، خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ وَغَيْرُهُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهُوَ شِعَارُ الْمُتَّقِينَ وَلِبَاسُ الصَّالِحِينَ وَشَارَةُ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ، وَاخْتِيَارُ الزُّهَّادِ وَالْعَارِفِينَ، وَهُوَ يَلْبَسُ لَيِّنًا وَخَشِنًا وَجَيِّدًا وَمُقَارِبًا «١» وَرَدِيئًا، وَإِلَيْهِ نَسَبَ جَمَاعَةٌ مِنَ النَّاسِ الصُّوفِيَّةَ، لِأَنَّهُ لِبَاسُهُمْ فِي الْغَالِبِ، فَالْيَاءُ لِلنَّسَبِ وَالْهَاءُ لِلتَّأْنِيثِ. وَقَدْ أَنْشَدَنِي بَعْضُ أَشْيَاخِهِمْ بِالْبَيْتِ الْمُقَدَّسِ طَهَّرَهُ اللَّهُ:
Yüce Allah'ın: { وَمَنافِعُ } “ve birçok faydalar” buyruğu hakkında İbn Abbâs: “Faydalar, her hayvanın dölüdür” demiştir. Mücâhid: “Binmek, yük taşımak, sütler, etler ve yağdır” demiştir. { وَمِنْها تَأْكُلُونَ } “onlardan yersiniz de” buyruğunda yeme menfaati tek başına zikredilmiştir; çünkü menfaatlerin en büyüğü odur. Anlamın “Kesildikleri vakit etlerinden yersiniz” olduğu da söylenmiştir. İkincisi: Bu ayet yün giymeye delalet etmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ondan önceki Mûsâ ve diğer peygamberler yün giymişlerdir. Mugîre hadisinde şöyle geçmektedir: “Yüzünü yıkadı, üzerinde kolları dar Şam işi yünden bir cübbe vardı...” Hadisi Müslim ve diğerleri tahric etmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: O, takva sahiplerinin şiarı, salihlerin elbisesi, sahabi ve tabiîlerin nişanı, zâhid ve âriflerin tercihidir. O yumuşak, sert, kaliteli, orta halli «١» ve adi olarak giyilir. İnsanlardan bir topluluk sufîliği ona nispet etmiştir; çünkü çoğunlukla elbiseleri odur; buradaki “yâ” nispet içindir, “hâ” ise müenneslik içindir. Beytü'l-Makdis'te -Allah orayı tertemiz kılsın- şeyhlerinden bazıları bana şu beyti okumuştu:
11785. Metin
تَشَاجَرَ النَّاسُ فِي الصُّوفِيِّ وَاخْتَلَفُوا ... فِيهِ وَظَنُّوهُ مشتقا من الصوف
İnsanlar sûfî hakkında çekiştiler ve ihtilaf ettiler ... Onun yünden (sûf) türediğini zannettiler
11786. Metin
ولست أنحل هذ الِاسْمَ غَيْرَ فَتًى ... صَافَى فَصُوفِيَ حَتَّى سُمِّيَ الصوفي
Ben ise bu ismi ancak şu gence veririm ... [Gönlünü] arı duru kılan, arındırılan ve sonunda Sûfî diye anılan kimseye
11787. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٦]
[Nahl Suresi (16): Ayet 6]
11788. Metin
وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦)
{ وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦) } “Onları akşamleyin getirirken de sabahleyin otlağa salarken de sizin için onlarda bir güzellik vardır.”
11789. Metin
الْجَمَالُ مَا يُتَجَمَّلُ بِهِ وَيُتَزَيَّنُ. وَالْجَمَالُ: الْحُسْنُ. وَقَدْ جَمُلَ الرَّجُلُ (بِالضَّمِّ) جَمَالًا فَهُوَ جَمِيلُ، وَالْمَرْأَةُ جَمِيلَةٌ، وَجَمْلَاءُ أَيْضًا، عَنِ الْكِسَائِيِّ. وَأَنْشَدَ:
Cemâl (جَمَال), kendisiyle güzelleşilen ve süslenilen şeydir. Cemâl: güzellik demektir. Zamme ile “cemüle'r-raculü cemâlen” denir ki o güzeldir (cemîl); kadın ise cemîle ve Kisâî'den nakledildiğine göre cemlâ'dır. [Şair] şöyle demiştir:
11790. Metin
فهي جملاء كبدر طالع ... بذت الْخَلْقَ جَمِيعًا بِالْجَمَالِ
O doğan bir dolunay gibi güzeldir ... Güzelliğiyle bütün yaratılmışları geride bırakmıştır
11791. Metin
وَقَوْلُ أَبِي ذُؤَيْبٍ:
Ebû Züeyb'in şu sözü de [buna örnektir]:
11792. Metin
جَمَالَكَ أَيُّهَا الْقَلْبُ الْقَرِيحُ «٢»
Ey yaralı kalp, vakarını takın! «٢»
11793. Metin
يُرِيدُ: الْزَمْ تَجَمُّلَكَ وَحَيَاءَكَ ولا تجزع جزع اقبيحا. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: فَالْجَمَالُ يَكُونُ فِي الصُّورَةِ وَتَرْكِيبِ الْخِلْقَةِ، وَيَكُونُ فِي الْأَخْلَاقِ الْبَاطِنَةِ، وَيَكُونُ فِي الافعال. فأما جمال الخلقة فهو
[Şair] şunu kastetmektedir: Vakarını ve hayânı takın, çirkin bir şekilde feryat edip dövünme! Âlimlerimiz şöyle demiştir: Güzellik (cemâl); surette ve yaratılış biçiminde olur, bâtınî ahlakta olur ve fiillerde olur. Yaratılış güzelliği ise
11794. Metin
أَمْرٌ يُدْرِكُهُ الْبَصَرُ وَيُلْقِيهِ إِلَى الْقَلْبِ مُتَلَائِمًا، فَتَتَعَلَّقُ بِهِ النَّفْسُ مِنْ غَيْرِ مَعْرِفَةٍ بِوَجْهِ ذَلِكَ وَلَا نِسْبَتِهِ لِأَحَدٍ مِنَ الْبَشَرِ. وَأَمَّا جَمَالُ الْأَخْلَاقِ فَكَوْنُهَا عَلَى الصِّفَاتِ الْمَحْمُودَةِ مِنَ الْعِلْمِ وَالْحِكْمَةِ وَالْعَدْلِ وَالْعِفَّةِ، وَكَظْمِ الْغَيْظِ وَإِرَادَةِ الْخَيْرِ لِكُلِّ أَحَدٍ. وَأَمَّا جَمَالُ الْأَفْعَالِ فَهُوَ وُجُودُهَا مُلَائِمَةً لِمَصَالِحِ الْخَلْقِ وَقَاضِيَةً لِجَلْبِ الْمَنَافِعِ فِيهِمْ وَصَرْفِ الشَّرِّ عَنْهُمْ. وَجَمَالُ الْأَنْعَامِ وَالدَّوَابِّ مِنْ جَمَالِ الْخِلْقَةِ، وَهُوَ مَرْئِيٌّ بِالْأَبْصَارِ مُوَافِقٌ لِلْبَصَائِرِ. وَمِنْ جَمَالِهَا كَثْرَتُهَا وَقَوْلُ النَّاسِ إِذَا رَأَوْهَا هَذِهِ نَعَمُ فُلَانٍ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. وَلِأَنَّهَا إِذَا رَاحَتْ تَوَفَّرَ حُسْنُهَا وَعَظُمَ شَأْنُهَا وَتَعَلَّقَتِ الْقُلُوبُ بِهَا، لِأَنَّهَا إِذْ ذَاكَ أَعْظَمُ مَا تكون أسمنه وَضُرُوعًا، قَالَهُ قَتَادَةُ. وَلِهَذَا الْمَعْنَى قَدَّمَ الرَّوَاحَ عَلَى السَّرَاحِ لِتَكَامُلِ دَرِّهَا وَسُرُورِ النَّفْسِ بِهَا إِذْ ذَاكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَرَوَى أَشْهَبُ عَنْ مَالِكٍ قَالَ: يَقُولُ اللَّهُ ﷿" وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ" وَذَلِكَ فِي الْمَوَاشِي حِينَ تَرُوحُ إِلَى الْمَرْعَى وَتَسْرَحُ عَلَيْهِ. وَالرَّوَاحُ رُجُوعُهَا بِالْعَشِيِّ مِنَ الْمَرْعَى، وَالسَّرَاحُ بِالْغَدَاةِ، تَقُولُ: سَرَحْتِ الْإِبِلُ أَسْرَحُهَا سَرْحًا وَسُرُوحًا إِذَا غَدَوْتُ بِهَا إِلَى الْمَرْعَى فَخَلَّيْتُهَا، وَسَرَحَتْ هي. المتعدي واللازم واحد.
gözün idrak ettiği ve kalbe ahenkli bir şekilde ulaştırdığı bir şeydir; böylece nefis, bunun sebebini ve insanlardan kime nispet edildiğini bilmeksizin ona bağlanır. Ahlak güzelliği ise; ilim, hikmet, adalet, iffet, öfkeyi yenmek ve herkes için iyilik istemek gibi övgüye değer sıfatlar üzere bulunmaktır. Fiillerin güzelliği ise; onların mahlukatın maslahatlarına uygun bulunması, onlara menfaat sağlamayı ve onlardan kötülüğü savmayı temin etmesidir. Davarların ve binek hayvanlarının güzelliği yaratılış güzelliğindendir; gözlerle görülen ve basiretlere uygun düşen bir güzelliktir. Onların çokluğu ve insanların onları gördüklerinde “Bu filancanın davarıdır” demeleri de güzelliklerindendir; bunu Süddî söylemiştir. Çünkü onlar akşam döndüklerinde güzellikleri kemale erer, şanları büyür ve kalpler onlara bağlanır; zira o vakitte olabildiğince semiz ve memeleri dolu olurlar; bunu Katâde söylemiştir. İşte bu manadan ötürü, o vakitte sütlerinin tam olması ve nefsin onlarla sevinç duyması sebebiyle akşam getirmeyi (revâh) sabah salmaktan (serâh) önce zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eşheb, Mâlik'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Allah azze ve celle: { وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ } “Onları akşamleyin getirirken de sabahleyin otlağa salarken de sizin için onlarda bir güzellik vardır” buyurmaktadır; bu da hayvanların otlağa gidip otlakta yayıldıkları vakittir. Revâh (الرَّوَاحُ); akşamleyin otlaktan dönmeleridir. Serâh (السَّرَاحُ) ise sabahleyin [gitmeleridir]. “Sabahleyin otlağa götürüp saldığımda ‘serahtü'l-ibile esrahuhe serhan ve sürûhan’ dersin; kendisi gittiğinde de ‘serahat’ dersin.” Geçişli (müteaddî) ve geçişsiz (lâzım) halleri birdir.
11795. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٧]
[Nahl Suresi (16): Ayet 7]
11796. Metin
وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ إِلى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٧)
{ وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ إِلى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٧) } “Ve ağırlıklarınızı, ancak canların güçlük çekmesiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
11797. Metin
فيه ثلاث مسائل: قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ) الْأَثْقَالُ أَثْقَالُ النَّاسِ مِنْ مَتَاعٍ وَطَعَامٍ وَغَيْرِهِ، وَهُوَ مَا يُثْقِلُ الْإِنْسَانَ حَمْلُهُ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ أَبْدَانُهُمْ، يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها «١» " وَالْبَلَدُ مَكَّةُ، فِي قَوْلِ عِكْرِمَةَ. وَقِيلَ: هُوَ مَحْمُولٌ عَلَى الْعُمُومِ فِي كُلِّ بَلَدٍ مَسْلَكُهُ عَلَى الظَّهْرِ. وَشِقُّ الْأَنْفُسِ: مَشَقَّتُهَا وَغَايَةُ جَهْدِهَا. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِكَسْرِ الشِّينِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَالشِّقُّ الْمَشَقَّةُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ"
Bunda üç mesele vardır: Yüce Allah'ın { وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ } “Ve ağırlıklarınızı taşırlar” buyruğunda geçen eskāl (أَثْقَال), eşya, yiyecek ve benzeri şeylerden insanların yükleridir; bu da taşınması insana ağır gelen şeylerdir. Bir görüşe göre bundan kasıt onların bedenleridir. Yüce Allah'ın { وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها } “Ve yer ağırlıklarını çıkardığı [zaman]”1 buyruğu buna delalet eder. İkrime'nin görüşüne göre [ayette zikredilen] belde Mekke'dir. Bir diğer görüşe göre ise binek sırtında ulaşılan her belde hakkında geneldir. Nefislerin şıkkı (شِقّ) ise onların meşakkati ve sarf edebilecekleri son güçleridir. Genel kıraat şîn harfinin kesresi iledir (şikku'l-enfüs). el-Cevherî şöyle demiştir: “Şık (الشِّقّ), meşakkat demektir; Yüce Allah'ın { لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ } “ancak canların güçlük çekmesiyle ulaşabileceğiniz” buyruğu da bundandır.”
11798. Metin
وَهَذَا قَدْ يُفْتَحُ، حَكَاهُ أَبُو عُبَيْدَةَ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَكَسْرُ الشِّينِ وَفَتْحُهَا فِي" شِقٍّ" مُتَقَارِبَانِ، وَهُمَا بِمَعْنَى الْمَشَقَّةِ، وَهُوَ مِنَ الشِّقِّ فِي الْعَصَا وَنَحْوِهَا، لِأَنَّهُ يَنَالُ مِنْهَا كَالْمَشَقَّةِ مِنَ الْإِنْسَانِ. وَقَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ" إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ" وَهُمَا لُغَتَانِ، مِثْلَ رِقٍّ وَرَقٍّ وَجِصٍّ وَجَصٍّ وَرِطْلٍ وَرَطْلٍ. وَيُنْشَدُ قَوْلُ الشَّاعِرِ بِكَسْرِ الشِّينِ وَفَتْحِهَا:
Bu kelime fetha ile de okunabilir; bunu Ebû Ubeyde nakletmiştir. Mehdevî şöyle demiştir: “Şık” kelimesinde “şîn”in kesresi ile fethası birbirine yakındır ve ikisi de meşakkat anlamındadır. Bu da değnek ve benzerindeki yarılmaktan (şakk) gelir; çünkü meşakkat insandan pay aldığı gibi yarılma da ondan pay alır. Sa'lebî ise şöyle demiştir: Ebû Ca'fer { إِلَّا بِشَقِّ الْأَنْفُسِ } şeklinde [fetha ile] okumuştur; bunlar tıpkı rıkk-rakk, cıss-cass, rıtl-ratl gibi iki lehçedir. Şairin şu beyti “şîn”in hem kesresi hem de fethasıyla okunur:
11799. Metin
وَذِي إِبِلٍ يَسْعَى «١» وَيَحْسِبُهَا له ... أخى نصب من شقه ودءوب
Develeri olan biri var ki koşturur «١» ve onları kendisinin sanır ... [Halbuki] çektiği meşakkatten ve yorgunluktan dolayı yorgunluğun kardeşidir
11800. Metin
ويجوز أن يكون بمعمى المصدر، من شققت عليه شَقًّا. وَالشِّقُّ أَيْضًا بِالْكَسْرِ النِّصْفِ، يُقَالُ: أَخَذْتُ شِقَّ الشَّاةِ وَشِقَّةَ الشَّاةِ. وَقَدْ يَكُونُ الْمُرَادُ مِنَ الْآيَةِ هَذَا الْمَعْنَى، أَيْ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِنَقْصٍ مِنَ الْقُوَّةِ وَذَهَابِ شِقٍّ مِنْهَا، أَيْ لَمْ تَكُونُوا تَبْلُغُوهُ إِلَّا بِنِصْفِ قُوَى أَنْفُسِكُمْ وَذَهَابِ النِّصْفِ الْآخَرِ. وَالشِّقُّ أَيْضًا النَّاحِيَةُ مِنَ الْجَبَلِ. وَفِي حَدِيثِ أُمِّ زَرْعٍ: وَجَدَنِي فِي أَهْلِ غُنَيْمَةٍ بِشِقٍّ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: هُوَ اسْمُ مَوْضِعٍ. وَالشِّقُّ أَيْضًا: الشَّقِيقُ، يُقَالُ: هُوَ أَخِي وَشِقِّ نَفْسِي. وَشِقٌّ اسْمُ كَاهِنٍ مِنْ كُهَّانِ الْعَرَبِ. وَالشِّقُّ أَيْضًا: الْجَانِبُ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Bunun “şekaktü aleyhi şakkan” (ona meşakkat verdim) ifadesinden masdar manasında olması da caizdir. Eş-Şıkk (الشِّقُّ) kesre ile ayrıca yarı (yarım) demektir; “koyunun yarısını aldım” anlamında “ehaztü şıkka'ş-şâti ve şıkkete'ş-şâti” denir. Ayetten kastedilen bu mana da olabilir; yani güçten bir eksilme ve ondan bir yarısının gitmesi olmaksızın oraya ulaşamazdınız; yani ancak nefislerinizin kuvvetinin yarısıyla ve diğer yarısının gitmesiyle oraya ulaşırdınız, demektir. Şık ayrıca dağın bir tarafı / yamacı demektir. Ümmü Zer' hadisinde: “Beni bir dağ yamacındaki (şakk / şıkk) azıcık koyun sahipleri arasında buldu” denilmiştir. Ebû Ubeyd: “O bir yer adıdır” demiştir. Eş-Şıkk ayrıca öz kardeş (şakîk) demektir; “O benim kardeşim ve canımın yarısıdır (şıkku nefsî)” denir. Şıkk, Arap kâhinlerinden bir kâhinin de adıdır. Eş-Şıkk ayrıca taraf / yan demektir; İmruülkays'ın şu sözü de bundandır:
11801. Metin
إِذَا مَا بَكَى مَنْ خَلْفِهَا انْصَرَفَتْ لَهُ ... بِشِقٍّ وَتَحْتِي شِقُّهَا لَمْ يُحَوَّلِ
Arkasındaki çocuk ağladığı zaman ... Bir tarafıyla ona döner, altımdaki diğer tarafı ise dönmezdi
11802. Metin
فَهُوَ مُشْتَرَكٌ. الثَّانِيَةُ- مَنَّ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِالْأَنْعَامِ عُمُومًا، وَخَصَّ الْإِبِلَ هُنَا بِالذِّكْرِ فِي حَمْلِ الْأَثْقَالِ عَلَى سَائِرِ الْأَنْعَامِ، فَإِنَّ الْغَنَمَ لِلسَّرْحِ وَالذَّبْحِ، وَالْبَقَرَ لِلْحَرْثِ، وَالْإِبِلَ لِلْحَمْلِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" بَيْنَمَا رَجُلٌ يَسُوقُ بَقَرَةً لَهُ قَدْ حَمَلَ عَلَيْهَا الْتَفَتَتْ إِلَيْهِ الْبَقَرَةُ فَقَالَتْ إِنِّي لَمْ أُخْلَقْ لِهَذَا وَلَكِنِّي إِنَّمَا خُلِقْتُ لِلْحَرْثِ فَقَالَ الناس سبحان الله تعجبا وفزعا أبقرة تتكلم"؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" وإني أو من به وأبو بكر وعمرو". فَدَلَّ هَذَا الْحَدِيثُ عَلَى أَنَّ الْبَقَرَ لَا يُحْمَلُ عَلَيْهَا وَلَا تُرْكَبُ، وَإِنَّمَا هِيَ لِلْحَرْثِ وللأكل والنسل «٢» والرسل.
Dolayısıyla bu [kelime], ortak anlamlı (müşterek) bir kelimedir.1 İkincisi: Allah Sübhânehu genel olarak en'âmı (sağmal ve binek hayvanlarını) bir nimet olarak bahşetmiş; diğer en'âm arasından ise yük taşımada özellikle develeri zikretmiştir. Zira davarlar otlatılmak ve kesilmek için, sığırlar çift sürmek için, develer ise yük taşımak içindir. Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre'den şöyle nakledilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « بَيْنَمَا رَجُلٌ يَسُوقُ بَقَرَةً لَهُ قَدْ حَمَلَ عَلَيْهَا الْتَفَتَتْ إِلَيْهِ الْبَقَرَةُ فَقَالَتْ إِنِّي لَمْ أُخْلَقْ لِهَذَا وَلَكِنِّي إِنَّمَا خُلِقْتُ لِلْحَرْثِ فَقَالَ الناس سبحان الله تعجبا وفزعا أبقرة تتكلم؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: وإني أو من به وأبو بكر وعمرو » «Bir adam üzerine yük yüklediği ineğini sürerken inek ona dönüp: 'Şüphesiz ben bunun için yaratılmadım; ben ancak çift sürmek için yaratıldım' dedi. Bunun üzerine insanlar şaşkınlık ve hayretle: 'Sübhânallah! Hiç inek konuşur mu?' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu: 'Şüphesiz ben, Ebû Bekir ve Ömer buna inanırız.'» Bu hadis, sığırların üzerine yük vurulamayacağına ve onlara binilemeyeceğine; onların yalnızca çift sürmek, yenilmek, döl/nesil ve süt2 için olduğuna delalet etmiştir.
11803. Metin
في الثَّالِثَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى جَوَازِ السَّفَرِ بِالدَّوَابِّ وَحَمْلِ الْأَثْقَالِ عَلَيْهَا. وَلَكِنْ عَلَى قَدْرِ مَا تَحْتَمِلُهُ مِنْ غَيْرِ إِسْرَافٍ فِي الْحَمْلِ مَعَ الرِّفْقِ فِي السَّيْرِ. وَقَدْ أَمَرَ النَّبِيُّ ﷺ بِالرِّفْقِ بِهَا وَالْإِرَاحَةِ لَهَا وَمُرَاعَاةَ التَّفَقُّدِ لِعَلْفِهَا وَسَقْيِهَا. وَرَوَى مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ:" إِذَا سَافَرْتُمْ فِي الْخِصْبِ فَأَعْطُوا الْإِبِلَ حَظَّهَا مِنَ الْأَرْضِ وَإِذَا سَافَرْتُمْ فِي السَّنَةِ فَبَادِرُوا بِهَا نِقْيَهَا «١» " رَوَاهُ مَالِكٌ فِي الْمُوَطَّأِ عَنْ أَبِي عُبَيْدٍ عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ. وَرَوَى مُعَاوِيَةُ بْنُ قُرَّةَ قَالَ كَانَ لِأَبِي الدَّرْدَاءِ جَمَلٌ يُقَالُ لَهُ دَمُّونُ، فَكَانَ يَقُولُ: يَا دَمُّونُ، لَا تُخَاصِمْنِي عِنْدَ رَبِّكَ. فَالدَّوَابُّ عُجْمٌ لَا تَقْدِرُ أَنْ تَحْتَالَ لِنَفْسِهَا مَا تَحْتَاجُ إِلَيْهِ، وَلَا تَقْدِرُ أَنْ تُفْصِحَ بِحَوَائِجِهَا، فَمَنِ ارْتَفَقَ بِمَرَافِقِهَا ثُمَّ ضَيَّعَهَا مِنْ حَوَائِجِهَا فَقَدْ ضَيَّعَ الشُّكْرَ وَتَعَرَّضَ لِلْخُصُومَةِ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ تَعَالَى. وَرَوَى مَطَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ قَالَ حَدَّثَنَا ابْنُ خَالِدٍ قَالَ حَدَّثَنَا الْمُسَيَّبُ بْنُ آدَمَ قَالَ. رَأَيْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ﵁ ضَرَبَ جَمَّالًا وَقَالَ: تحمل على بعيرك ما لا يطيق؟.
Üçüncüsü- Bu ayette binek hayvanlarıyla yolculuk yapmanın ve onlara yük yüklemenin caiz olduğuna delil vardır. Ancak bu, yükte aşırıya kaçmaksızın ve yürüyüşte yumuşak davranmak şartıyla hayvanın kaldırabileceği ölçüde olmalıdır. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem hayvanlara yumuşak davranmayı, onları dinlendirmeyi, yem ve sularını gözetip kontrol etmeyi emretmiştir. Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bolluk ve bereket zamanında yolculuk yaptığınızda develere yeryüzünden nasiplerini verin; kuraklık zamanında yolculuk yaptığınızda ise iliklerini kaybetmeden «١» onları acele sürün.” Bunu Mâlik, el-Muvatta'da Ebû Ubeyd'den, o da Hâlid b. Ma'dân'dan rivayet etmiştir. Muâviye b. Kurre'nin rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Ebû'd-Derdâ'nın Dammûn adında bir devesi vardı; ona şöyle derdi: “Ey Dammûn! Rabbinin huzurunda benden davacı olma!” Zira hayvanlar dilsizdir; ihtiyaç duydukları şeyleri kendi başlarına tedarik edemezler ve ihtiyaçlarını açıkça ifade edemezler. Kim onların menfaatlerinden faydalanır da sonra ihtiyaçlarını görmezden gelip zayi ederse, şükrü zayi etmiş ve Allah Teâlâ'nın huzurunda davaya maruz kalmış olur. Matar b. Muhammed'in rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Bize Ebû Dâvûd anlattı, bize İbn Hâlid anlattı, bize el-Müseyyeb b. Âdem anlattı ve dedi ki: Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'ı bir devecisi döverken gördüm; ona şöyle diyordu: “Devene güç yetiremeyeceği şeyi mi yüklüyorsun?”
11804. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٨]
[Nahl Suresi (16): Ayet 8]
11805. Metin
وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨)
{ وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨) } “Binmeniz için ve bir zinet olarak atları, katırları ve merkepleri de [yarattı]. Ve O, sizin bilmediğiniz daha neleri yaratır.”
11806. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَالْخَيْلَ" بِالنَّصْبِ مَعْطُوفٌ، أَيْ وَخَلَقَ الْخَيْلَ. وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي عَبْلَةَ" وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ" بِالرَّفْعِ فِيهَا كُلِّهَا. وَسُمِّيَتِ الْخَيْلُ خَيْلًا لِاخْتِيَالِهَا فِي الْمِشْيَةِ. وَوَاحِدُ الْخَيْلِ خَائِلٌ، كَضَائِنٍ وَاحِدُ ضَيْنٍ. وَقِيلَ لَا وَاحِدَ لَهُ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي آلِ عِمْرَانَ «٢»، وَذَكَرْنَا الْأَحَادِيثَ هُنَاكَ. وَلَمَّا أَفْرَدَ سُبْحَانَهُ الْخَيْلَ والبغال والحمير بالذكر
Bunda üç mesele vardır1: Birincisi- Yüce Allah'ın: { وَالْخَيْلَ } “atları da” buyruğu nasb haliyle [önceki ayete] matuftur; yani: “[ve] atları da yarattı” [demektir]. İbn Ebî Able ise hepsini ref' ile (ötreli olarak) { وَالْخَيْلُ وَالْبِغَالُ وَالْحَمِيرُ } şeklinde okumuştur. Atlar, yürüyüşlerindeki çalımdan (ihtiyâl) dolayı “hayl” (خيل) diye isimlendirilmiştir. “Hayl” kelimesinin tekili, “dayn” (koyun cinsi) kelimesinin tekilinin “dâin” olması gibi “hâil”dir. [Bunun cins isim olup] tekilinin bulunmadığı da söylenmiştir. Bu [konu] daha önce Âl-i İmrân [Suresi'nde]2 geçmişti; hadisleri de orada zikretmiştik. [Allah] Sübhânehu atları, katırları ve merkepleri müstakil olarak zikredince
11807. Metin
دَلَّ عَلَى أَنَّهَا لَمْ تَدْخُلْ تَحْتَ لَفْظِ الانعام. وقيل: دخلت ولكن أردها بِالذِّكْرِ لِمَا يَتَعَلَّقُ بِهَا مِنَ الرُّكُوبِ، فَإِنَّهُ يَكْثُرُ فِي الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ. الثَّانِيَةُ- قَالَ الْعُلَمَاءُ: مَلَّكَنَا اللَّهُ تَعَالَى الْأَنْعَامَ وَالدَّوَابَّ وَذَلَّلَهَا لَنَا، وَأَبَاحَ لَنَا تَسْخِيرَهَا وَالِانْتِفَاعَ بِهَا رَحْمَةً مِنْهُ تَعَالَى لَنَا، وَمَا مَلَكَهُ الْإِنْسَانُ وَجَازَ لَهُ تَسْخِيرُهُ مِنَ الْحَيَوَانِ فَكِرَاؤُهُ لَهُ جَائِزٌ بِإِجْمَاعِ أَهْلِ الْعِلْمِ، لَا اخْتِلَافَ بَيْنَهُمْ فِي ذَلِكَ. وَحُكْمُ كِرَاءِ الرَّوَاحِلِ وَالدَّوَابِّ مَذْكُورٌ فِي كُتُبِ الْفِقْهِ. الثَّالِثَةُ- لَا خِلَافَ بَيْنَ الْعُلَمَاءِ في اكتراء الدواب والرواحل عَلَيْهَا وَالسَّفَرِ بِهَا، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ" الْآيَةَ. وَأَجَازُوا أَنْ يُكْرِيَ الرَّجُلُ الدَّابَّةَ وَالرَّاحِلَةَ إِلَى مَدِينَةٍ بِعَيْنِهَا وَإِنْ لَمْ يُسَمِّ أَيْنَ يَنْزِلُ مِنْهَا، وَكَمْ مِنْ مَنْهَلٍ «١» يَنْزِلُ فِيهِ، وَكَيْفَ صِفَةُ سَيْرِهِ، وَكَمْ يَنْزِلُ فِي طَرِيقِهِ، واجتزوا بِالْمُتَعَارَفِ بَيْنَ النَّاسِ فِي ذَلِكَ. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: وَالْكِرَاءُ يَجْرِي مَجْرَى الْبُيُوعِ فِيمَا يَحِلُّ مِنْهُ وَيَحْرُمُ. قَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ فِيمَنِ اكْتَرَى دَابَّةً إِلَى مَوْضِعِ كَذَا بِثَوْبٍ مَرْوِيٍّ وَلَمْ يَصِفْ رُقْعَتَهُ وَذَرْعَهُ: لَمْ يَجُزْ، لِأَنَّ مَالِكًا لَمْ يجيز هَذَا فِي الْبَيْعِ، وَلَا يُجِيزُ فِي ثَمَنِ الْكِرَاءِ إِلَّا مَا يَجُوزُ فِي ثَمَنِ الْبَيْعِ. قُلْتُ: وَلَا يُخْتَلَفُ فِي هَذَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ، لِأَنَّ ذَلِكَ إِجَارَةٍ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَأَجْمَعَ كُلُّ مَنْ يُحْفَظُ عَنْهُ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ عَلَى أَنَّ مَنِ اكْتَرَى دَابَّةً لِيَحْمِلَ عَلَيْهَا عَشَرَةَ أَقْفِزَةٍ قَمْحٍ فَحَمَلَ عَلَيْهَا مَا اشترط فتلفت أن لا شي عَلَيْهِ. وَهَكَذَا إِنْ حَمَلَ عَلَيْهَا عَشَرَةَ أَقْفِزَةٍ شَعِيرٍ. وَاخْتَلَفُوا فِيمَنْ اكْتَرَى دَابَّةً لِيَحْمِلَ عَلَيْهَا عَشَرَةَ أَقْفِزَةٍ فَحَمَلَ عَلَيْهَا أَحَدَ عَشَرَ قَفِيزًا، فَكَانَ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو ثَوْرٍ يَقُولَانِ: هُوَ ضَامِنٌ لَقِيمَةِ الدَّابَّةِ وَعَلَيْهِ الْكِرَاءُ. وَقَالَ ابْنُ أَبِي لَيْلَى: عَلَيْهِ قِيمَتُهَا وَلَا أَجْرَ عَلَيْهِ. وَفِيهِ قَوْلٌ ثَالِثٌ- وَهُوَ أَنَّ عَلَيْهِ الْكِرَاءُ وَعَلَيْهِ جُزْءٌ مِنْ أَجْرٍ وَجُزْءٌ مِنْ قِيمَةِ الدَّابَّةِ بِقَدْرِ مَا زَادَ مِنَ الْحِمْلِ، وَهَذَا قَوْلُ النُّعْمَانِ وَيَعْقُوبَ وَمُحَمَّدٍ. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ صَاحِبُ مَالِكٍ: لَا ضَمَانَ عَلَيْهِ فِي قَوْلِ مَالِكٍ إِذَا كَانَ الْقَفِيزُ الزَّائِدُ لَا يَفْدَحُ الدَّابَّةَ، ويعلم أن مثله
[bu durum], bunların "en'âm" (koyun, keçi, sığır, deve) lafzı kapsamına girmediğine delalet etmiştir. Şöyle de denilmiştir: [Aslında kapsama] girmiştir; ancak özellikle binilme durumuyla ilgili hususiyetlerinden dolayı zikredilmiştir; zira binme işi daha çok atlarda, katırlarda ve merkeplerde olur. İkincisi- Âlimler şöyle demiştir: Yüce Allah, en'âmı ve binek hayvanlarını mülkiyetimize vermiş, onları bize boyun eğdirmiş, bir rahmet olarak onları hizmetimize koşmayı ve onlardan yararlanmayı bize helal kılmıştır. İnsanın sahip olduğu ve hizmetinde kullanması caiz olan hayvanları kiraya vermesi, ilim ehlinin icmasıyla caizdir; bu hususta aralarında hiçbir ihtilaf yoktur. Bineklerin ve hayvanların kiralanma hükmü fıkıh kitaplarında zikredilmiştir. Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ } “Ve [o hayvanlar] ağırlıklarınızı (yüklerinizi) taşır...” ayeti gereğince, hayvanları ve binekleri kiralamak, bunlara binmek ve bunlarla yolculuk yapmak hususunda âlimler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Âlimler, kişinin hayvanı veya bineği belirli bir şehre kadar kiralamasını; o şehirde nerede konaklayacağını, kaç su başında (menhel)1 mola vereceğini, yürüyüş tarzının nasıl olacağını ve yol boyunca kaç defa konaklayacağını belirtmese dahi caiz görmüşler ve bu hususta insanlar arasında örf haline gelen teamülle yetinmişlerdir. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Helal ve haram olma hususunda kira akdi, satış akitleri (bey') hükmündedir. İbnü'l-Kâsım, bir kimsenin falan yere kadar gitmek üzere Merv dokuması bir kumaş karşılığında bir binek kiralayıp da kumaşın parça büyüklüğünü ve arşınını (ölçüsünü) belirtmemesi hakkında şöyle demiştir: “Bu caiz değildir; çünkü Mâlik satış akdinde buna cevaz vermemiştir ve satış bedelinde caiz olan şeyler dışında kira bedelinde hiçbir şeye cevaz vermez.” Ben de derim ki: İnşallah bu hususta bir ihtilaf yoktur; çünkü bu bir icâredir (kira sözleşmesidir). İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Kendisinden ilim nakledilen bütün ilim ehli, bir kimsenin üzerine on kafîz (ölçek) buğday yüklemek üzere bir binek kiralayıp şart koştuğu miktarı yüklemesi ve hayvanın telef olması durumunda üzerine hiçbir sorumluluk (tazminat) düşmeyeceği konusunda icma etmiştir. Üzerine on kafîz arpa yüklemesi durumu da böyledir. Üzerine on kafîz yüklemek üzere bir binek kiralayıp da on bir kafîz yükleyen kimse hakkında ise ihtilaf etmişlerdir: Şâfiî ve Ebû Sevr şöyle demekteydi: “O kimse hayvanın kıymetini tazmin eder ve kirayı da ödemesi gerekir.” İbn Ebî Leylâ ise şöyle demiştir: “Hayvanın kıymetini ödemesi gerekir, fakat üzerine kira ücreti düşmez.” Bu konuda üçüncü bir görüş daha vardır: O da kirayı ödemesi, [ayrıca] fazla yük nispetinde bir miktar kira bedeli ve hayvanın kıymetinden bir pay tazmin etmesidir. Bu da Nu'mân (Ebû Hanîfe), Ya'kûb (Ebû Yûsuf) ve Muhammed'in görüşüdür. Mâlik'in arkadaşı (talebesi) İbnü'l-Kâsım ise şöyle demiştir: Mâlik'in kavline göre fazla kafîz hayvana ağır gelmeyecek türdense ve onun gibisiyle...
11808. Metin
لَا تَعْطَبُ فِيهِ الدَّابَّةُ، وَلِرَبِّ الدَّابَّةِ أَجْرُ الْقَفِيزِ الزَّائِدِ مَعَ الْكِرَاءِ الْأَوَّلِ، لِأَنَّ عَطَبَهَا لَيْسَ مِنْ أَجْلِ الزِّيَادَةِ. وَذَلِكَ بِخِلَافِ مُجَاوَزَةِ الْمَسَافَةِ، لِأَنَّ مُجَاوَزَةَ الْمَسَافَةِ تَعَدٍّ كُلُّهُ فَيَضْمَنُ إِذَا هَلَكَتْ فِي قَلِيلِهِ وَكَثِيرِهِ. وَالزِّيَادَةُ عَلَى الْحِمْلِ الْمُشْتَرَطِ اجْتَمَعَ فِيهِ إِذْنٌ وَتَعَدٍّ، فَإِذَا كَانَتِ الزِّيَادَةُ لَا تَعْطَبُ فِي مِثْلِهَا عُلِمَ أَنَّ هَلَاكَهَا مِمَّا أُذِنَ لَهُ فِيهِ. الرَّابِعَةُ- وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي الرَّجُلِ يَكْتَرِي الدَّابَّةَ بأجر معلوم إلى موضع مسمى، فيتعدى فيجتاز ذَلِكَ الْمَكَانَ ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى الْمَكَانِ الْمَأْذُونِ لَهُ فِي الْمَصِيرِ إِلَيْهِ. فَقَالَتْ طَائِفَةٌ: إِذَا جَاوَزَ ذَلِكَ الْمَكَانَ ضَمِنَ وَلَيْسَ عَلَيْهِ فِي التَّعَدِّي كِرَاءٌ، هَكَذَا قَالَ الثَّوْرِيُّ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: الْأَجْرُ لَهُ فِيمَا سَمَّى، وَلَا أَجْرَ لَهُ فِيمَا لَمْ يُسَمِّ، لِأَنَّهُ خَالَفَ فَهُوَ ضَامِنٌ، وَبِهِ قَالَ يَعْقُوبُ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: عَلَيْهِ الْكِرَاءُ الَّذِي سَمَّى، وَكِرَاءُ الْمِثْلِ فِيمَا جَاوَزَ ذَلِكَ، وَلَوْ عَطِبَتْ لَزِمَهُ قِيمَتُهَا. وَنَحْوَهُ قَالَ الْفُقَهَاءُ السَّبْعَةُ، مَشْيَخَةُ أَهْلِ الْمَدِينَةِ قَالُوا: إِذَا بَلَغَ الْمَسَافَةَ ثُمَّ زَادَ فَعَلَيْهِ كِرَاءُ الزِّيَادَةِ إِنْ سَلِمَتْ وَإِنْ هَلَكَتْ ضَمِنَ. وَقَالَ أَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَأَبُو ثَوْرٍ: عَلَيْهِ الْكِرَاءُ وَالضَّمَانُ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَبِهِ نَقُولُ. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: إِذَا بَلَغَ الْمُكْتَرِي الْغَايَةَ الَّتِي اكْتَرَى إِلَيْهَا ثُمَّ زَادَ مِيلًا وَنَحْوَهُ أَوْ أَمْيَالًا أَوْ زِيَادَةً كَثِيرَةً فَعَطِبَتِ الدَّابَّةُ، فَلِرَبِّهَا كِرَاؤُهُ الْأَوَّلُ وَالْخِيَارُ فِي أَخْذِهِ كِرَاءَ الزَّائِدِ بَالِغًا مَا بَلَغَ، أَوْ قِيمَةَ الدَّابَّةِ يَوْمَ التَّعَدِّي. ابْنُ الْمَوَّازِ: وَقَدْ رَوَى أَنَّهُ ضَامِنٌ وَلَوْ زَادَ خُطْوَةً. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ عَنْ مَالِكٍ فِي زِيَادَةِ الْمِيلِ وَنَحْوِهِ: وَأَمَّا مَا يَعْدِلُ النَّاسُ إِلَيْهِ فِي الْمَرْحَلَةِ فَلَا يَضْمَنُ. وَقَالَ ابْنُ حَبِيبٍ عَنِ ابْنِ الْمَاجِشُونِ وَأَصْبَغَ: إِذَا كَانَتِ الزِّيَادَةُ يَسِيرَةٌ أَوْ جَاوَزَ الْأَمَدَ الَّذِي تَكَارَاهَا إِلَيْهِ بِيَسِيرٍ، ثُمَّ رَجَعَ بِهَا سَالِمَةً إِلَى مَوْضِعٍ تَكَارَاهَا إِلَيْهِ فَمَاتَتْ، أَوْ مَاتَتْ فِي الطَّرِيقِ إِلَى الْمَوْضِعِ الَّذِي تَكَارَاهَا إِلَيْهِ، فَلَيْسَ لَهُ إِلَّا كِرَاءُ الزِّيَادَةِ، كَرَدِّهِ لِمَا تَسَلَّفَ مِنَ الْوَدِيعَةِ. وَلَوْ زَادَ كَثِيرًا مِمَّا فِيهِ مَقَامُ الْأَيَّامِ الْكَثِيرَةِ الَّتِي يَتَغَيَّرُ فِي مِثْلِهَا سَوْقُهَا فَهُوَ ضَامِنٌ، كَمَا لَوْ مَاتَتْ فِي مُجَاوَزَةِ الْأَمَدِ أَوِ الْمَسَافَةِ، لِإِنَّهُ إِذَا كَانَتْ زِيَادَةٌ يَسِيرَةٌ مِمَّا يُعْلَمُ أَنَّ ذَلِكَ مِمَّا لَمْ يُعِنْ عَلَى قَتْلِهَا فَهَلَاكُهَا بَعْدَ رَدِّهَا إِلَى الْمَوْضِعِ الْمَأْذُونِ لَهُ فِيهِ كَهَلَاكِ مَا تَسَلَّفَ مِنَ الْوَدِيعَةِ بَعْدَ رَدِّهِ لَا مَحَالَةَ. وَإِنْ كَانَتِ الزِّيَادَةُ كَثِيرَةٌ فَتِلْكَ الزِّيَادَةُ قَدْ أَعَانَتْ عَلَى قَتْلِهَا.
hayvanın helak olmayacağı biliniyorsa tazminat gerekmez; hayvan sahibine ise ilk kira ile birlikte fazla kilenin kirası verilir; çünkü hayvanın telef olması fazlalıktan kaynaklanmamıştır. Bu durum mesafeyi aşmaktan farklıdır; çünkü mesafeyi aşmak tamamen bir tecavüzdür (haksızlıktır), dolayısıyla azında da çoğunda da helak olursa tazmin eder. Şart koşulan yüke fazlalık yapmada ise hem izin hem de tecavüz bir arada bulunmuştur; fazlalık benzeri bir yükle telef olunmayacak cinsten ise, onun helak olmasının izin verilen şeyden kaynaklandığı anlaşılır. Dördüncüsü- İlim ehli, bir hayvanı belirli bir ücretle belirli bir yere kadar kiralayıp sonra haddi aşarak o yeri geçen, ardından da gitmesine izin verilen yere geri dönen adam hakkında ihtilaf etmiştir. Bir grup şöyle demiştir: O yeri aştığında tazminat altına girer ve bu tecavüzünde kira gerekmez; Sevrî böyle demiştir. Ebû Hanîfe ise: “Belirlediği yer için ona ücret vardır, belirlemediği yer için ücret yoktur; çünkü muhalefet etmiştir ve bu yüzden tazminatla yükümlüdür” demiştir; Ya'kûb da bu görüştedir. Şâfiî ise şöyle demiştir: “Belirlediği kira ücreti ile aştığı kısım için emsal kira gerekir; şayet helak olursa kıymetini tazmin etmesi gerekir.” Medine ehlinin şeyhleri olan Yedi Fakih de buna benzer söylemiş ve: “Mesafeye ulaşıp da sonra artırırsa, şayet sağ salim kalırsa fazlalığın kirası gerekir, helak olursa tazmin eder” demişlerdir. Ahmed, İshak ve Ebû Sevr ise: “Ona hem kira hem de tazminat gerekir” demişlerdir. İbnü'l-Münzir: “Bizim benimsediğimiz görüş de budur” demiştir. İbnü'l-Kâsım şöyle demiştir: Kiracı, kiraladığı sınıra ulaşıp da sonra bir mil veya benzeri ya da miller veya çok fazla bir mesafe artırır ve hayvan telef olursa; hayvan sahibine ilk kirası verilir, ayrıca dilediği kadar olsun fazla kısmın kirasını almak veya tecavüz günündeki hayvanın kıymetini almak hususunda muhayyerdir. İbnü'l-Mevvâz: Bir adım bile artırsa tazminatla yükümlü olduğu rivayet edilmiştir, demiştir. İbnü'l-Kâsım, bir mil ve benzeri fazlalık hakkında Mâlik'ten şöyle nakletmiştir: İnsanların konaklama yerinde saptıkları mesafeye gelince, bundan dolayı tazminat gerekmez. İbn Habîb, İbnü'l-Mâcişûn ve Asbag'dan şöyle nakletmiştir: Şayet fazlalık az olursa veya kiraladığı süreyi az bir süre aşar, sonra da hayvanı kiraladığı yere sağ salim geri getirip orada ölürse yahut kiraladığı yere dönüş yolunda ölürse; tıpkı emanet (vedîa) olarak alıp harcadığı şeyi geri ödemesi gibi ona sadece fazlalığın kirası gerekir. Şayet hayvanın sürülüşünün değişeceği kadar çok günlerin kalındığı çok bir fazlalık yaparsa, tıpkı süreyi veya mesafeyi aşmada öldüğü gibi tazminatla yükümlü olur; çünkü az bir fazlalık hayvanın helakine yardım etmediği bilinen bir şey olduğunda, izin verilen yere döndükten sonra telef olması, emanet malın iadesinden sonra telef olması gibi olup kesinlikle tazmin edilmez. Şayet fazlalık çok ise, o fazlalık onun helak olmasına yardım etmiştir.
11809. Metin
الْخَامِسَةُ- قَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ وَابْنُ وَهْبٍ قَالَ مَالِكٌ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً" فَجَعَلَهَا لِلرُّكُوبِ وَالزِّينَةِ وَلَمْ يَجْعَلْهَا لِلْأَكْلِ، وَنَحْوِهِ عَنِ أَشْهَبَ. وَلِهَذَا قَالَ أَصْحَابُنَا: لَا يَجُوزُ أَكْلُ لُحُومِ الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمَّا نَصَّ عَلَى الرُّكُوبِ والزينة دل على مَا عَدَاهُ بِخِلَافِهِ. وَقَالَ فِي الْأَنْعَامَ:" وَمِنْها تَأْكُلُونَ" مَعَ مَا امْتَنَّ اللَّهُ مِنْهَا مِنَ الدِّفْءِ وَالْمَنَافِعِ، فَأَبَاحَ لَنَا أَكْلَهَا بِالذَّكَاةِ الْمَشْرُوعَةِ فِيهَا. وَبِهَذِهِ الْآيَةِ احْتَجَّ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَكَمُ بْنُ عُيَيْنَةَ، قَالَ الْحَكَمُ: لُحُومُ الْخَيْلِ حَرَامٌ فِي كِتَابِ اللَّهِ، وَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ وَالَّتِي قبلها وقال: هذه للأكل وهذه للركوب. وسيل ابْنُ عَبَّاسٍ عَنْ لُحُومِ الْخَيْلِ فَكَرِهَهَا، وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ وَقَالَ: هَذِهِ لِلرُّكُوبِ، وَقَرَأَ الْآيَةَ التي قبلها" وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ" ثُمَّ قَالَ: هَذِهِ لِلْأَكْلِ. وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُمَا وَالْأَوْزَاعِيُّ وَمُجَاهِدٌ وَأَبُو عبيد وغيرهم، واحتجوا بما أخرجه أَبُو دَاوُدَ وَالنَّسَائِيُّ وَالدَّارَقُطْنِيُّ وَغَيْرُهُمْ عَنْ صَالِحِ بن يحيى بن المقدام بن معد يكرب عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَنْ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ نَهَى يَوْمَ خَيْبَرَ عَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ، وَكُلِّ ذِي نَابٍ مِنَ السِّبَاعِ أَوْ مِخْلَبٍ مِنَ الطَّيْرِ. لَفْظُ الدَّارَقُطْنِيِّ. وَعِنْدَ النَّسَائِيِّ أَيْضًا عَنْ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ:" لَا يَحِلُّ أَكْلُ لُحُومِ الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ". وَقَالَ الْجُمْهُورُ مِنَ الْفُقَهَاءِ وَالْمُحَدِّثِينَ: هِيَ مُبَاحَةٌ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ. وَشَذَّتْ طَائِفَةٌ فَقَالَتْ بِالتَّحْرِيمِ، مِنْهُمُ الْحَكَمُ كَمَا ذَكَرْنَا، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ. حَكَى الثَّلَاثَ رِوَايَاتٍ عَنْهُ الرُّويَانِيُّ فِي بَحْرِ الْمَذْهَبِ عَلَى مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ. قُلْتُ: الصَّحِيحُ الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ النَّظَرُ وَالْخَبَرُ جَوَازُ أَكْلِ لُحُومِ الْخَيْلِ، وَأَنَّ الْآيَةَ وَالْحَدِيثَ لَا حُجَّةَ فِيهِمَا لَازِمَةً. أَمَّا الْآيَةُ فَلَا دَلِيلَ فِيهَا عَلَى تَحْرِيمِ الْخَيْلِ. إِذْ لَوْ دَلَّتْ عَلَيْهِ لَدَلَّتْ عَلَى تَحْرِيمِ لُحُومِ الْحُمُرِ، وَالسُّورَةُ مَكِّيَّةٌ، وَأَيُّ حَاجَةٍ كَانَتْ
Beşincisi- İbnü'l-Kâsım ve İbn Vehb, Mâlik'in şöyle dediğini nakletmişlerdir: Yüce Allah: { وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً } “Binmeniz için ve bir zinet olarak atları, katırları ve merkepleri de [yarattı]” buyurarak onları binmek ve zinet için kılmış, yemek için kılmamıştır; Eşheb'den de benzeri rivayet edilmiştir. Bu sebeple mezhebimiz âlimleri şöyle demiştir: At, katır ve merkep etlerinin yenmesi caiz değildir; çünkü Allah Teâlâ binmeyi ve zineti açıkça belirtince, bunun dışındakilerin aksi hükümde olduğuna delalet etmiştir. Davarlar hakkında ise: { وَمِنْها تَأْكُلُونَ } “onlardan yersiniz de” buyurmuş, onlardaki ısınma ve menfaatleri bir nimet olarak bahşetmekle birlikte, onlar için meşru kılınan boğazlama ile etlerini yemeyi bize mubah kılmıştır. İbn Abbâs ve Hakem b. Uyeyne de bu ayeti delil getirmişlerdir. Hakem şöyle demiştir: “At eti Allah'ın Kitabı'nda haramdır”; sonra bu ayeti ve bir önceki ayeti okuyup: “Bu yemek içindir, şu ise binmek içindir” demiştir. İbn Abbâs'a at eti sorulduğunda onu mekruh görmüş, bu ayeti okuyup: “Bu binmek içindir” demiş, bir önceki ayet olan: { وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ } “Ve davarları da yarattı; onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır” ayetini okuyup sonra: “Bu ise yemek içindir” demiştir. Mâlik, Ebû Hanîfe ve onların talebeleri, Evzâî, Mücâhid, Ebû Ubeyd ve başkaları da bu görüşü benimsemişlerdir. Onlar, Ebû Dâvûd, Nesâî, Dârekutnî ve diğerlerinin Sâlih b. Yahyâ b. el-Mikdâm b. Ma'dîkerib'den, onun babasından, onun dedesinden, onun da Hâlid b. el-Velîd'den rivayet ettikleri şu hadisi delil getirmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber günü at, katır ve merkep etlerini, azı dişi olan her yırtıcı hayvanı ve pençesi olan her kuşu yasakladı. Bu, Dârekutnî'nin lafzıdır. Nesâî'de de yine Hâlid b. el-Velîd'den Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittiği rivayet edilmiştir: “At, katır ve merkep etlerini yemek helal değildir.” Fakihlerin ve muhaddislerin cumhuru ise bunların mubah olduğunu söylemişlerdir. Bu Ebû Hanîfe'den de rivayet edilmiştir. Bir fırka ise şâz bir görüş belirterek haram olduğunu söylemiştir; zikrettiğimiz gibi Hakem bunlardandır ve Ebû Hanîfe'den de böyle rivayet edilmiştir. Rûyânî, Şâfiî mezhebine dair olan Bahrü'l-Mezheb adlı eserinde Ebû Hanîfe'den üç rivayet nakletmiştir. Ben derim ki: Aklî inceleme ve naklî delilin gösterdiği sahih görüş, at etini yemenin caiz olduğudur; ayet ve hadiste ise [harama dair] bağlayıcı bir delil yoktur. Ayete gelince; onda atın haram kılındığına dair bir delil yoktur. Zira şayet buna delalet etseydi, merkep etlerinin haramlığına da delalet ederdi; halbuki bu sure Mekkîdir ve [o dönemde] ne gibi bir ihtiyaç olabilirdi ki!
11810. Metin
إِلَى تَجْدِيدِ تحريم لحوم الحمر عام يبر وَقَدْ ثَبَتَ فِي الْأَخْبَارِ تَحْلِيلُ الْخَيْلِ عَلَى مَا يَأْتِي. وَأَيْضًا لَمَّا ذَكَرَ تَعَالَى الْأَنْعَامَ ذَكَرَ الْأَغْلَبَ مِنْ مَنَافِعِهَا وَأَهَمُّ مَا فِيهَا، وَهُوَ حَمْلُ الْأَثْقَالِ وَالْأَكْلُ، وَلَمْ يَذْكُرِ الرُّكُوبَ وَلَا الْحَرْثَ بِهَا وَلَا غَيْرَ ذَلِكَ مُصَرَّحًا بِهِ، وَقَدْ تُرْكَبُ وَيُحْرَثُ بِهَا، قَالَ اللَّهُ تعالى:
[ve o dönemde] Hayber yılında merkep etlerinin haram kılınışının yenilenmesine ne ihtiyaç vardı? Oysa haberlerde atların helal kılındığı sabit olmuştur, geleceği üzere. Ayrıca Yüce Allah davarları zikrettiğinde onların faydalarının çoğunu ve en mühim olanını, yani yük taşımayı ve yemeyi zikretmiş; onlara binmeyi, onlarla tarla sürmeyi ve bunların dışındaki hususları açıkça zikretmemiştir. Halbuki onlara binilir de onlarla tarla da sürülür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
11811. Metin
" الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعامَ لِتَرْكَبُوا مِنْها وَمِنْها تَأْكُلُونَ «١» ". وَقَالَ فِي الْخَيْلِ:" لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً" فَذَكَرَ أَيْضًا أَغْلَبَ مَنَافِعِهَا وَالْمَقْصُودُ مِنْهَا، وَلَمْ يَذْكُرْ حَمْلَ الْأَثْقَالِ عَلَيْهَا، وَقَدْ تُحْمَلُ كَمَا هُوَ مُشَاهَدٌ فَلِذَلِكَ لَمْ يَذْكُرِ الْأَكْلَ. وَقَدْ بَيَّنَهُ ﵇ الَّذِي جَعَلَ إِلَيْهِ بَيَانَ مَا أَنْزَلَ عَلَيْهِ مَا يَأْتِي، وَلَا يَلْزَمُ مِنْ كَوْنِهَا خُلِقَتْ لِلرُّكُوبِ وَالزِّينَةِ أَلَّا تُؤْكَلَ، فَهَذِهِ الْبَقَرَةُ قَدْ أَنْطَقَهَا خَالِقُهَا الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شي فَقَالَتْ: إِنَّمَا خُلِقَتْ لِلْحَرْثِ. فَيَلْزَمُ مِنْ عَلَّلَ أَنَّ الْخَيْلَ لَا تُؤْكَلُ لِأَنَّهَا خُلِقَتْ لِلرُّكُوبِ وألا تُؤْكَلَ الْبَقَرُ لِأَنَّهَا خُلِقَتْ لِلْحَرْثِ. وَقَدْ أَجْمَعَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى جَوَازِ أَكْلِهَا، فَكَذَلِكَ الْخَيْلُ بِالسُّنَّةِ الثَّابِتَةِ فِيهَا. رَوَى مُسْلِمٌ مِنْ حَدِيثِ جَابِرٌ قَالَ: نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ خَيْبَرَ عَنْ لُحُومِ الْحُمُرِ الْأَهْلِيَّةِ وَأَذِنَ فِي لُحُومِ الْخَيْلِ. وَقَالَ النَّسَائِيُّ عَنْ جَابِرٍ: أَطْعَمَنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ خَيْبَرَ لُحُومَ الْخَيْلِ وَنَهَانَا عَنْ لُحُومِ الْحُمُرِ. وَفِي رِوَايَةٍ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: كُنَّا نَأْكُلُ لُحُومَ الْخَيْلِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. فَإِنْ قِيلَ: الرِّوَايَةُ عَنْ جَابِرٍ بِأَنَّهُمْ أَكَلُوهَا فِي خَيْبَرَ حِكَايَةُ حَالٍ وَقَضِيَّةٌ فِي عَيْنٍ، فَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونُوا ذَبَحُوا لِضَرُورَةٍ، وَلَا يُحْتَجُّ بِقَضَايَا الْأَحْوَالِ. قُلْنَا: الرِّوَايَةُ عَنْ جَابِرٍ وَإِخْبَارِهِ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَأْكُلُونَ لُحُومَ الْخَيْلِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يُزِيلُ ذَلِكَ الِاحْتِمَالَ، ولين سَلَّمْنَاهُ فَمَعَنَا حَدِيثُ أَسْمَاءَ قَالَتْ: نَحَرْنَا فَرَسًا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَنَحْنُ بِالْمَدِينَةِ فَأَكَلْنَاهُ، رَوَاهُ مُسْلِمٌ. وَكُلُّ تَأْوِيلٍ مِنْ غَيْرِ تَرْجِيحٍ فِي مُقَابَلَةِ النَّصِّ فَإِنَّمَا هُوَ دَعْوًى، لَا يُلْتَفَتُ إِلَيْهِ وَلَا يُعَرَّجُ عَلَيْهِ. وَقَدْ رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ زِيَادَةً حَسَنَةً تَرْفَعُ كُلَّ تَأْوِيلٍ فِي حَدِيثِ أَسْمَاءَ، قَالَتْ أَسْمَاءُ: كَانَ لَنَا فَرَسٌ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَرَادَتْ أَنْ تَمُوتَ فَذَبَحْنَاهَا فَأَكَلْنَاهَا. فَذَبْحُهَا إِنَّمَا كَانَ لِخَوْفِ الْمَوْتِ عَلَيْهَا لَا لِغَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأَحْوَالِ. وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ. فَإِنْ قِيلَ: حَيَوَانٌ مِنْ ذَوَاتِ الْحَوَافِرِ فَلَا يُؤْكَلُ كَالْحِمَارِ؟ قُلْنَا: هَذَا قِيَاسُ الشَّبَهِ وَقَدِ اخْتَلَفَ أَرْبَابُ الْأُصُولِ فِي الْقَوْلِ به، ولين سَلَّمْنَاهُ فَهُوَ مُنْتَقِضٌ بِالْخِنْزِيرِ، فَإِنَّهُ ذُو ظِلْفٍ وَقَدْ بَايَنَ ذَوَاتَ الْأَظْلَافِ، وَعَلَى أَنَّ الْقِيَاسَ إِذَا كَانَ فِي مُقَابَلَةِ النَّصِّ فَهُوَ فَاسِدُ الْوَضْعِ لَا الْتِفَاتَ إِلَيْهِ. قَالَ الطَّبَرِيُّ: وَفِي إِجْمَاعِهِمْ عَلَى جَوَازِ رُكُوبِ مَا ذُكِرَ لِلْأَكْلِ دَلِيلٌ عَلَى جَوَازِ أَكْلِ مَا ذُكِرَ لِلرُّكُوبِ.
{ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعامَ لِتَرْكَبُوا مِنْها وَمِنْها تَأْكُلُونَ } 1 “O [Allah] ki, bir kısmına binesiniz, bir kısmından da yiyesiniz diye davarları sizin için var etmiştir” buyurmuştur. Atlar hakkında ise: { لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً } “Binmeniz için ve bir zinet olarak” buyurmuş; böylece onların da en yaygın faydalarını ve asıl gayesini zikretmiş, üzerlerine yük taşınmasını ise zikretmemiştir. Halbuki bizzat görüldüğü üzere üzerlerine yük vurulmaktadır; dolayısıyla [aynı şekilde] yenilmesini de zikretmemiştir. Kendisine indirilen şeyi açıklama görevi kendisine verilen [Peygamber] aleyhisselâm da geleceği üzere bunu açıklamıştır. Bir şeyin binmek ve zinet için yaratılmış olmasından, etinin yenmeyeceği neticesi çıkmaz. Nitekim her şeyi konuşturan Yaratıcısının konuşturduğu inek: “Ben sadece tarla sürmek için yaratıldım” demiştir. Dolayısıyla, atların binmek için yaratıldıkları gerekçesiyle yenmeyeceğini ileri süren kimseye göre, ineklerin de tarla sürmek için yaratıldıklarından dolayı yenmemesi gerekecektir. Oysa Müslümanlar ineğin etinin yenmesinin caiz olduğu hususunda icma etmişlerdir; aynı şekilde bu husustaki sabit sünnet dolayısıyla at da böyledir. Müslim, Câbir'den [naklen] rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: « نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ خَيْبَرَ عَنْ لُحُومِ الْحُمُرِ الْأَهْلِيَّةِ وَأَذِنَ فِي لُحُومِ الْخَيْلِ » «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber günü evcil merkeplerin etlerini yasakladı ve at etlerine izin verdi.» Nesâî de Câbir'den şöyle rivayet etmiştir: « أَطْعَمَنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ خَيْبَرَ لُحُومَ الْخَيْلِ وَنَهَانَا عَنْ لُحُومِ الْحُمُرِ » «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber günü bize at eti yedirdi ve bizi merkep etlerinden nehyetti.» Câbir'den gelen bir rivayette de o şöyle demiştir: « كُنَّا نَأْكُلُ لُحُومَ الْخَيْلِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ » «Bizler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem devrinde at eti yerdik.» Şayet: “Câbir'den gelen, onların Hayber'de at eti yedikleri rivayeti bir vak'a-i hâldir (belirli bir duruma mahsus olaydır) ve muayyen bir hadisedir (kaziye fi ayn). Dolayısıyla bir zaruret sebebiyle kesmiş olmaları muhtemeldir; belirli durumlara mahsus olaylarla da delil getirilemez” denilirse; biz şöyle deriz: Câbir'den gelen rivayet ve kendisinin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde at eti yemekte olduklarını bildirmesi bu ihtimali ortadan kaldırır. Bunu [yani söz konusu ihtimali] kabul etsek dahi, yanımızda Esmâ'nın şu hadisi vardır; o şöyle demiştir: « نَحَرْنَا فَرَسًا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَنَحْنُ بِالْمَدِينَةِ فَأَكَلْنَاهُ » «Biz Medine'de iken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde bir kısrağı boğazladık ve onu yedik.» Bunu Müslim rivayet etmiştir. Nassın karşısında herhangi bir tercih edici delil olmaksızın yapılan her tevîl yalnızca kuru bir iddiadır; ona itibar edilmez ve ona dayanılmaz. Dârekutnî, Esmâ hadisinde her türlü tevili ortadan kaldıran güzel bir ziyade rivayet etmiştir. Esmâ şöyle demiştir: « كَانَ لَنَا فَرَسٌ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَرَادَتْ أَنْ تَمُوتَ فَذَبَحْنَاهَا فَأَكَلْنَاهَا » «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem devrinde bir atımız vardı, ölmek üzereydi; biz de onu kestik ve yedik.» Dolayısıyla onun kesilmesi başka durumlardan ötürü değil, sadece ölmesinden korkulduğu içindi. Başarı Allah'tandır. Şayet: “[At da] tırnaklı (tek tırnaklı) hayvanlardandır; merkep gibi onun da eti yenmez?” denilirse; biz şöyle deriz: Bu kıyâs-ı şebehtir (benzerlik kıyasıdır); fıkıh usûlü âlimleri de bununla amel edilip edilmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Bunu [geçerli bir kıyas olarak] kabul etsek dahi domuz ile bu kıyas bozulur (müntekız olur); zira o da çatal tırnaklıdır fakat çatal tırnaklı hayvanlardan [hüküm bakımından] ayrılmıştır. Kaldı ki kıyas nassın karşısında yer aldığında fasidü'l-vaz' (kuruluşu sakat) olur ve ona itibar edilmez. Taberî şöyle demiştir: “[Âlimlerin] eti yenmek üzere zikredilen hayvanlara binmenin caiz olduğu hususundaki icmaları, binilmek üzere zikredilen hayvanların etinin yenmesinin caiz olduğuna bir delildir.”
11812. Metin
السَّادِسَةُ- وَأَمَّا الْبِغَالُ فَإِنَّهَا تُلْحَقُ بِالْحَمِيرِ، إِنْ قُلْنَا إِنَّ الْخَيْلَ لَا تُؤْكَلُ، فَإِنَّهَا تَكُونُ مُتَوَلِّدَةً مِنْ عَيْنَيْنِ لَا يُؤْكَلَانِ. وَإِنْ قُلْنَا إِنَّ الْخَيْلَ تُؤْكَلُ، فَإِنَّهَا عَيْنٌ مُتَوَلِّدَةٌ مِنْ مَأْكُولٍ وَغَيْرِ مَأْكُولٍ فَغُلِّبَ التَّحْرِيمُ عَلَى مَا يَلْزَمُ فِي الْأُصُولِ. وَكَذَلِكَ ذَبْحُ الْمَوْلُودِ بَيْنَ كَافِرَيْنِ أَحَدُهُمَا مِنْ أَهْلِ الذَّكَاةِ وَالْآخَرُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِهَا، لَا تَكُونُ ذَكَاةً وَلَا تَحِلُّ بِهِ الذَّبِيحَةُ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَنْعَامِ «١» " الْكَلَامُ في تحريم الخمر فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ. وَقَدْ عُلِّلَ تَحْرِيمُ أَكْلِ الْحِمَارِ بِأَنَّهُ أَبْدَى جَوْهَرَهُ الْخَبِيثَ حَيْثُ نَزَا عَلَى ذَكَرٍ وَتَلَوَّطَ، فَسُمِّيَ رِجْسًا. السَّابِعَةُ- فِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْخَيْلَ لَا زَكَاةَ فِيهَا، لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ مَنَّ عَلَيْنَا بِمَا أَبَاحَنَا مِنْهَا وَكَرَّمَنَا بِهِ مِنْ مَنَافِعِهَا، فَغَيْرُ جَائِزٍ أَنْ يُلْزَمَ فِيهَا كُلْفَةٌ إِلَّا بِدَلِيلٍ. وَقَدْ رَوَى مَالِكٌ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ عَنْ عِرَاكِ بْنِ مَالِكٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" لَيْسَ عَلَى الْمُسْلِمِ فِي عَبْدِهِ وَلَا فَرَسِهِ صَدَقَةٌ". وَرَوَى أَبُو دَاوُدَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قال:" لَيْسَ فِي الْخَيْلِ وَالرَّقِيقِ زَكَاةٌ إِلَّا زَكَاةَ الْفِطْرِ فِي الرَّقِيقِ". وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَالْأَوْزَاعِيُّ وَاللَّيْثُ وَأَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: إِنْ كَانَتْ إِنَاثًا كُلُّهَا أَوْ ذُكُورًا وَإِنَاثًا، فَفِي كُلِّ فَرَسٍ دِينَارٌ إِذَا كَانَتْ سَائِمَةً، وَإِنْ شَاءَ قَوَّمَهَا فَأَخْرَجَ عَنْ كُلِّ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ خَمْسَةَ دَرَاهِمَ. وَاحْتَجَّ بِأَثَرٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" فِي الْخَيْلِ السَّائِمَةِ فِي كُلِّ فَرَسٍ دِينَارٍ" وَبِقَوْلِهِ ﷺ:" الْخَيْلُ ثَلَاثَةٌ ... " الْحَدِيثَ. وَفِيهِ:" وَلَمْ يَنْسَ حَقَّ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا وَلَا ظُهُورِهَا". وَالْجَوَابُ عَنِ الْأَوَّلِ أَنَّهُ حَدِيثٌ لَمْ يَرْوِهِ إِلَّا غُورَكُ «٢» السَّعْدِيُّ عَنْ جَعْفَرٍ عَنْ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَابِرٍ. قَالَ الدَّارَقُطْنِيُّ، تَفَرَّدَ بِهِ غُورَكُ عَنْ جَعْفَرٍ وَهُوَ ضَعِيفٌ جِدًّا، وَمَنْ دُونَهُ ضُعَفَاءُ. وَأَمَّا الْحَدِيثُ فَالْحَقُّ الْمَذْكُورُ فِيهِ هُوَ الْخُرُوجُ عَلَيْهَا إِذَا وَقَعَ النَّفِيرُ وَتَعَيَّنَ بِهَا لِقِتَالِ الْعَدُوِّ إِذَا تَعَيَّنَ" ذَلِكَ عَلَيْهِ، وَيَحْمِلُ الْمُنْقَطِعِينَ عَلَيْهَا إِذَا احْتَاجُوا لِذَلِكَ، وَهَذَا وَاجِبٌ عَلَيْهِ إِذَا تَعَيَّنَ ذَلِكَ، كَمَا يَتَعَيَّنُ عَلَيْهِ أَنْ يُطْعِمَهُمْ عِنْدَ الضَّرُورَةِ، فَهَذِهِ حُقُوقُ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا. فإن قيل، هذا هو
Altıncısı: Katırlara gelince; eğer atların etinin yenmeyeceğini söylersek, eti yenmeyen iki türden doğmuş olurlar [ve bu sebeple eşeklere ilhak edilirler]. Şayet atların etinin yeneceğini söylersek, eti yenen ile yenmeyenden doğmuş bir tür olurlar ve usul [kaideleri] gereğince haramlık galip gelir. Aynı şekilde, biri boğazlanması helal olan ehl-i kitaptan, diğeri ise boğazlaması helal olmayan iki kâfirin çocuğunun boğazladığı hayvan da usulünce boğazlanmış sayılmaz ve kestiği helal olmaz. el-En‘âm [Suresi'nde]1 şarabın (ve eşek etinin) haramlığına dair açıklamalar geçmişti; dolayısıyla tekrarlamanın bir manası yoktur. Eşek etinin haram kılınışının gerekçesi olarak, erkeğe aşıp livata yaptığı için habis tabiatını ortaya koyduğu ve bu yüzden pis (rics) olarak isimlendirildiği zikredilmiştir. Yedincisi: Ayette atlarda zekât olmadığına dair bir delil vardır. Çünkü Yüce Allah, onlardan bize mubah kıldığı şeyleri ve bizi onların faydalarıyla üstün kıldığını lütuf olarak zikretmiştir. Dolayısıyla [açık] bir delil olmaksızın bu hususta bir mükellefiyet yüklemek caiz değildir. Nitekim Mâlik, Abdullah b. Dînâr’dan, o Süleyman b. Yesâr’dan, o Irâk b. Mâlik’ten, o da Ebû Hüreyre’den rivayet etmiştir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « لَيْسَ عَلَى الْمُسْلِمِ فِي عَبْدِهِ وَلَا فَرَسِهِ صَدَقَةٌ » «Müslümanın kölesinde ve atında zekât (sadaka) yoktur.» Ebû Dâvûd da Ebû Hüreyre’den, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « لَيْسَ فِي الْخَيْلِ وَالرَّقِيقِ زَكَاةٌ إِلَّا زَكَاةَ الْفِطْرِ فِي الرَّقِيقِ » «Köledeki fıtır sadakası müstesna, atlarda ve kölelerde zekât yoktur.» Mâlik, Şâfiî, Evzâî, Leys, Ebû Yûsuf ve Muhammed de bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Şayet tamamı dişi veya dişi-erkek karışık ve otlayan (sâime) türden iseler, her at için bir dinar [zekât] gerekir. Dilerse kıymetlerini takdir eder ve her iki yüz dirhem için beş dirhem öder. O, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen: « فِي الْخَيْلِ السَّائِمَةِ فِي كُلِّ فَرَسٍ دِينَارٍ » «Otlayan (sâime) atlarda her bir at için bir dinar vardır» rivayeti ile sallallâhu aleyhi ve sellem’in: « الْخَيْلُ ثَلَاثَةٌ ... » «Atlar üç kısımdır...» hadisini delil getirmiştir. Bu hadiste: « وَلَمْ يَنْسَ حَقَّ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا وَلَا ظُهُورِهَا » «...onların boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah’ın hakkını da unutmamıştır» ifadesi yer almaktadır. İlk [delile] verilecek cevap şudur: Bu hadisi Ca‘fer’den, o Muhammed’den, o babasından, o da Câbir’den olmak üzere yalnızca Gûrek2 es-Sa‘dî rivayet etmiştir. Dârekutnî: "Bu rivayette Gûrek, Ca‘fer’den [nakilde] tek kalmıştır; kendisi son derece zayıftır, onun altındaki raviler de zayıftır" demiştir. İkinci hadise gelince; orada zikredilen hak, genel seferberlik ilan edildiğinde ve düşmanla savaşmak için atlara ihtiyaç duyulduğunda bu durum ona farz-ı ayn hâle gelirse atlarla sefere çıkması ve binekleri kalmayan kimseleri ihtiyaç duyduklarında üzerlerine bindirmesidir. Bu husus, tıpkı zaruret anında onları doyurmanın zorunlu olması gibi, şartlar oluştuğunda ona vacip olur. İşte atların boyunlarındaki Allah'ın hakları bunlardır. Eğer: “Bu,
11813. Metin
الْحَقُّ الَّذِي فِي ظُهُورِهَا وَبَقِيَ الْحَقُّ الَّذِي فِي رِقَابِهَا، قِيلَ: قَدْ رُوِيَ" لَا يَنْسَى حَقَّ اللَّهِ فِيهَا" وَلَا فَرْقَ بَيْنَ قَوْلِهِ:" حَقَّ اللَّهِ فِيهَا" أَوْ" فِي رِقَابِهَا وَظُهُورِهَا" فإن المعنى يرجع إلى شي وَاحِدٍ، لِأَنَّ الْحَقَّ يَتَعَلَّقُ بِجُمْلَتِهَا. وَقَدْ قَالَ جَمَاعَةٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ الْحَقَّ هُنَا حُسْنُ مِلْكِهَا وَتَعَهُّدُ شِبَعِهَا وَالْإِحْسَانُ إِلَيْهَا وَرُكُوبُهَا غَيْرَ مَشْقُوقٍ عَلَيْهَا، كَمَا جَاءَ فِي الْحَدِيثِ" لَا تَتَّخِذُوا ظُهُورَهَا كَرَاسِيَّ". وَإِنَّمَا خَصَّ رِقَابَهَا بِالذِّكْرِ لِأَنَّ الرِّقَابَ وَالْأَعْنَاقَ تُسْتَعَارُ كَثِيرًا فِي مَوَاضِعِ الْحُقُوقِ اللَّازِمَةِ وَالْفُرُوضِ الْوَاجِبَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ «١» " وَكَثُرَ عِنْدَهُمُ اسْتِعْمَالُ ذَلِكَ وَاسْتِعَارَتُهُ حَتَّى جَعَلُوهُ فِي الرِّبَاعِ وَالْأَمْوَالِ، أَلَا تَرَى قَوْلَ كُثَيِّرٍ:
sırtlarındaki haktır, peki ya boyunlarındaki hak nedir?” denilirse, şöyle cevap verilir: “Onlardaki Allah'ın hakkını unutmaz” şeklinde de rivayet edilmiştir. “Onlardaki Allah'ın hakkı” demesi ile “boyunlarındaki ve sırtlarındaki” demesi arasında bir fark yoktur; zira mana tek bir şeye döner, çünkü hak onların bütününe taalluk eder. İlim ehlinden bir grup da şöyle demiştir: Buradaki hak; onlara iyi sahiplik etmek, doymalarını gözetmek, onlara ihsanda bulunmak ve hadiste “Onların sırtlarını kürsülere dönüştürmeyiniz” buyrulduğu gibi kendilerine eziyet vermeden binmektir. Boyunların bilhassa zikredilmesi ise şundandır: Zira boyunlar ve enseler, bağlayıcı haklar ve vacip farzlar makamında mecaz olarak çokça kullanılır; nitekim Yüce Allah’ın: “{ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ } «١» “Mümin bir köle azat etmektir”” kavli de böyledir. Bu kullanım ve mecaz Araplarda o kadar yaygınlaşmıştır ki gayrimenkuller ve mallar için dahi kullanmışlardır; nitekim Küseyyir’in şu sözünü görmez misin:
11814. Metin
غَمْرُ الرِّدَاءِ إِذَا تَبَسَّمَ ضَاحِكًا ... غَلِقَتْ لِضَحْكَتِهِ رِقَابُ الْمَالِ «٢»
Cömerttir ridası, tebessüm ederek güldüğünde / Gülüşü uğruna malların boyunları bağlanır (kurban edilir) «٢»
11815. Metin
وَأَيْضًا فَإِنَّ الْحَيَوَانَ الَّذِي تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ لَهُ نِصَابٌ مِنْ جِنْسِهِ، وَلَمَّا خَرَجَتِ الْخَيْلُ عَنْ ذَلِكَ عَلِمْنَا سُقُوطَ الزَّكَاةِ فِيهَا. وَأَيْضًا فَإِيجَابُهُ الزَّكَاةَ فِي إِنَاثِهَا مُنْفَرِدَةً دُونَ الذُّكُورِ تَنَاقُضٌ مِنْهُ. وَلَيْسَ فِي الْحَدِيثِ فَصْلٌ بَيْنَهُمَا. وَنَقِيسُ الْإِنَاثَ عَلَى الذُّكُورِ فِي نَفْيِ الصَّدَقَةِ بِأَنَّهُ حَيَوَانٌ مُقْتَنًى لِنَسْلِهِ لَا لِدَرِّهِ، وَلَا تَجِبُ الزَّكَاةُ فِي ذُكُورِهِ فَلَمْ تَجِبْ فِي إِنَاثِهِ كَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ لَا زَكَاةَ فِي إِنَاثِهَا وَإِنِ انْفَرَدَتْ كَذُكُورِهَا مُنْفَرِدَةً: وَهَذَا الَّذِي عَلَيْهِ الْجُمْهُورُ. قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: الْخَبَرُ فِي صَدَقَةِ الْخَيْلِ عَنْ عُمَرَ صَحِيحٌ مِنْ حَدِيثِ الزُّهْرِيِّ وَغَيْرِهِ. وَقَدْ رُوِيَ مِنْ حَدِيثِ مَالِكٍ، وَرَوَاهُ عَنْهُ جُوَيْرِيَةُ عَنِ الزُّهْرِيِّ أَنَّ السَّائِبَ بْنَ يَزِيدَ قَالَ: لَقَدْ رَأَيْتُ أَبِي يُقَوِّمُ الْخَيْلَ ثُمَّ يَدْفَعُ صَدَقَتَهَا إِلَى عُمَرَ. وَهَذَا حُجَّةٌ لِأَبِي حَنِيفَةَ وَشَيْخِهِ حَمَّادِ بْنِ أَبِي سُلَيْمَانَ، لَا أَعْلَمُ أَحَدًا مِنْ فُقَهَاءِ الْأَمْصَارِ أَوْجَبَ الزَّكَاةَ فِي الْخَيْلِ غَيْرَهُمَا. تَفَرَّدَ بِهِ جُوَيْرِيَةُ عَنْ مَالِكٍ وَهُوَ ثِقَةٌ. الثَّامِنَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَزِينَةً" مَنْصُوبٌ بِإِضْمَارِ فِعْلٍ، الْمَعْنَى: وَجَعَلَهَا زِينَةً. وَقِيلَ: هُوَ مَفْعُولٌ مِنْ أَجْلِهِ. وَالزِّينَةُ: مَا يُتَزَيَّنُ بِهِ، وَهَذَا الْجَمَالُ وَالتَّزْيِينُ وَإِنْ كَانَ مِنْ مَتَاعِ الدُّنْيَا فَقَدْ أَذِنَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ لِعِبَادِهِ فِيهِ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" الإبل عز
Ayrıca zekâtın vacip olduğu hayvanın kendi cinsinden bir nisabı bulunur. Atlar bu durumun dışında kalınca, onlarda zekâtın gerekmediğini anlamış olduk. Yine onun (Ebû Hanîfe'nin) erkekleri hariç sadece dişi atlara zekâtı vacip kılması kendi içinde bir çelişkidir; zira hadiste ikisi arasında bir ayrım yoktur. Sadakanın (zekâtın) nefyedilmesi hususunda dişileri erkeklere şu gerekçeyle kıyas ederiz: Çünkü o, sütü için değil nesli için edinilen bir hayvandır. Erkeklerinde zekât vacip olmadığına göre, tıpkı katırlar ve merkepler gibi dişilerinde de vacip olmaz. Ondan (Ebû Hanîfe'den), tek başlarına kaldıklarında erkeklerinde olmadığı gibi tek başlarına bulunduklarında dişilerinde de zekâtın olmadığı rivayet edilmiştir; cumhurun benimsediği görüş de budur. İbn Abdilberr şöyle demiştir: Ömer’den nakledilen atların zekâtına dair haber, ez-Zührî ve başkalarının rivayetiyle sahihtir. Mâlik’in rivayetinden de nakledilmiştir; bunu ondan Cüveyriye ez-Zührî’den rivayet etmiştir ki es-Sâib b. Yezîd şöyle demiştir: “Babamı atlara kıymet biçerken, sonra da zekâtını Ömer’e öderken gördüm.” Bu, Ebû Hanîfe ve hocası Hammâd b. Ebî Süleymân için bir delildir; İslâm beldelerinin fakihlerinden bu ikisi dışında atlara zekâtı vacip kılan bir kimse bilmiyorum. Bunu Mâlik’ten rivayette Cüveyriye tek kalmıştır ve o sika (güvenilir) biridir. Sekizinci [Mesele]- Yüce Allah’ın: { وَزِينَةً } “...ve süs olsun diye...” buyruğu, gizli bir fiil ile mansubdur; manası: “[Onları sizin için] süs kıldı” demektir. Mef'ûlün lieclih (sebep bildiren nesne) olduğu da söylenmiştir. Zînet: Kendisiyle süslenilen şeydir. Bu güzellik ve süslenme her ne kadar dünya metaından olsa da Allah Subhânehu kullarına bunda izin vermiştir. Nitekim Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « الإبل عز » «Develer [sahipleri için] izzettir...»
11816. Metin
لِأَهْلِهَا وَالْغَنَمُ بَرَكَةٌ وَالْخَيْلُ فِي نَوَاصِيهَا الْخَيْرُ". خَرَّجَهُ الْبُرْقَانِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ فِي السُّنَنِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي الْأَنْعَامِ. وَإِنَّمَا جَمَعَ النَّبِيُّ ﷺ الْعِزَّ فِي الْإِبِلِ، لِأَنَّ فِيهَا اللِّبَاسَ وَالْأَكْلَ وَاللَّبَنَ وَالْحَمْلَ وَالْغَزْوَ وَإِنْ نَقَصَهَا الْكَرُّ وَالْفَرُّ. وَجَعَلَ الْبَرَكَةَ فِي الْغَنَمِ لِمَا فِيهَا مِنَ اللِّبَاسِ وَالطَّعَامِ وَالشَّرَابِ وَكَثْرَةِ الْأَوْلَادِ، فَإِنَّهَا تَلِدُ فِي الْعَامِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ إِلَى مَا يَتْبَعُهَا مِنَ السَّكِينَةِ، وَتَحْمِلُ صَاحِبَهَا عَلَيْهِ مِنْ خَفْضِ الْجَنَاحِ وَلِينِ الْجَانِبِ، بِخِلَافِ الْفَدَّادِينَ «١» أَهْلِ الْوَبَرِ. وَقَرَنَ النَّبِيُّ ﷺ الْخَيْرُ بِنَوَاصِي الْخَيْلِ بَقِيَّةَ الدَّهْرِ لما فيها من الغنيمة المستفادة للكسب والمعايش، وَمَا يُوصَلُ إِلَيْهِ مِنْ قَهْرِ الْأَعْدَاءِ وَغَلَبِ الْكُفَّارِ وَإِعْلَاءِ كَلِمَةِ اللَّهِ تَعَالَى. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ) قَالَ الْجُمْهُورُ، مِنَ الْخَلْقِ. وَقِيلَ، مِنْ أَنْوَاعِ الْحَشَرَاتِ وَالْهَوَامِّ فِي أَسَافِلِ الْأَرْضِ وَالْبَرِّ وَالْبَحْرِ مِمَّا لَمْ يَرَهُ الْبَشَرُ وَلَمْ يَسْمَعُوا بِهِ. وَقِيلَ:" وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ" مِمَّا أَعَدَّ اللَّهُ فِي الْجَنَّةِ لِأَهْلِهَا وَفِي النَّارِ لِأَهْلِهَا، مِمَّا لَمْ تَرَهُ عَيْنٌ وَلَمْ تَسْمَعْ بِهِ أُذُنٌ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ: هُوَ خَلْقُ السُّوسِ فِي الثِّيَابِ وَالدُّودِ فِي الْفَوَاكِهِ. ابْنُ عَبَّاسٍ: عَيْنٌ تَحْتَ الْعَرْشِ، حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ. الثَّعْلَبِيُّ: وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ عَنْ يَمِينِ الْعَرْشِ نهر من النور مثل السموات السَّبْعِ وَالْأَرَضِينَ السَّبْعِ وَالْبِحَارِ السَّبْعِ سَبْعِينَ مَرَّةً، يَدْخُلُهُ جِبْرِيلُ كُلُّ سَحَرٍ فَيَغْتَسِلُ فَيَزْدَادُ نُورًا إِلَى نُورِهِ وَجَمَالًا إِلَى جَمَالِهِ وَعِظَمًا إِلَى عِظَمِهِ، ثُمَّ يَنْتَفِضُ فَيُخْرِجُ اللَّهُ مِنْ كُلِّ رِيشَةٍ سَبْعِينَ أَلْفَ قَطْرَةٍ، وَيُخْرِجُ مِنْ كُلِّ قَطْرَةٍ سَبْعَةَ آلَافِ مَلَكٍ، يَدْخُلُ مِنْهُمْ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ إِلَى الْبَيْتِ الْمَعْمُورِ، وفى الكعبة سبعون ألفا لا يعدون إِلَيْهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَقَوْلٌ خَامِسٌ «٢» - وَهُوَ مَا رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهَا" أَرْضٌ بَيْضَاءُ، مَسِيرَةَ الشَّمْسِ ثَلَاثِينَ يَوْمًا مَشْحُونَةً خَلْقًا لَا يَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُعْصَى فِي الْأَرْضِ" قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مِنْ وَلَدِ آدَمَ؟ قَالَ:" لَا يَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ". قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَأَيْنَ إِبْلِيسُ مِنْهُمْ؟ قَالَ:" لَا يَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ إِبْلِيسَ"- ثُمَّ تَلَا" وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ" ذكره الماوردي. (هامش)
[... sahipleri için izzettir], koyun berekettir ve hayır atların alınlarındadır.» Bu hadisi el-Bürkānî ve es-Sünen'de İbn Mâce tahric etmiştir. [Bu husus] daha önce En'âm [Suresi tefsirinde] geçmişti. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem izzeti deveye tahsis etmiştir; çünkü onda giyecek, yiyecek, süt, yük taşıma ve hücum edip geri çekilme kabiliyeti noksan olsa da gazve (savaş imkânı) vardır. Bereketi ise giyecek, yiyecek, içecek ve çok doğurma özelliği sebebiyle koyuna vermiştir; nitekim o, bir yılda üç defa doğurur. Ayrıca beraberinde getirdiği sekinet ve sahibine kazandırdığı alçakgönüllülük ile yumuşak huyluluk da cabasıdır; deve tüyü sahipleri olan faddâdûn1 (kaba saba kimseler)un aksine. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem hayrı, kazanç ve maişet temininde faydalanılan ganimetler ile düşmanları kahretme, kâfirlere üstün gelme ve Allah Teâlâ'nın kelimesini yüceltme imkânı sebebiyle zamanın geri kalanında da (kıyamete kadar) atların alınlarına bağlamıştır. Allah Teâlâ'nın: { وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ } “Ve O, sizin bilmediğiniz daha nice şeyleri yaratır.” buyruğuna gelince; cumhur, “[bilmediğiniz] mahlûkattır” demiştir. Bir görüşe göre, yerin diplerinde, karada ve denizde insanların görmediği ve işitmediği haşere ve zararlı hayvan türleridir. Bir diğer görüşe göre: { وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ } “Ve O, sizin bilmediğiniz daha nice şeyleri yaratır.” buyruğu, Allah’ın cennette cennetlikler için ve cehennemde cehennemlikler için hazırladığı; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen şeylerdir. Katâde ve es-Süddî şöyle demiştir: “Bu, elbiselerdeki güvelerin ve meyvelerdeki kurtların yaratılmasıdır.” İbn Abbâs: “Arşın altında bir pınardır.” demiştir; bunu el-Mâverdî nakletmiştir. es-Sa‘lebî ise şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: “Arşın sağında nurdan bir nehir vardır; yedi kat gökler, yedi kat yerler ve yedi deniz kadar olup [bunların] yetmiş katı büyüklüğündedir. Cebrail her seher vakti oraya girip yıkanır; nuruna nur, güzelliğine güzellik ve azametine azamet katılır. Sonra silkinir; Allah da her bir tüyden yetmiş bin damla çıkarır. Her damladan da yetmiş bin melek yaratır. Onlardan her gün yetmiş bin melek Beyt-i Ma‘mûr’a girer, Kâbe’ye de yetmiş bin melek girer ve kıyamet gününe kadar bir daha oraya geri dönmezler.” Beşinci bir görüş2 ise Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen şu husustur: «O, güneşin otuz günlük seyir mesafesi kadar olan ve Allah Teâlâ’ya yeryüzünde isyan edildiğini dahi bilmeyen mahlûkatla dolu beyaz bir arazidir.» Sahabeler: “Ey Allah’ın Resûlü! Âdemoğullarından mıdırlar?” dediler. «Onlar Allah’ın Âdem’i yarattığını dahi bilmezler.» buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü! Peki İblis onlara göre nerededir?” dediler. «Onlar Allah’ın İblis’i yarattığını da bilmezler.» buyurdu ve ardından: { وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ } “Ve O, sizin bilmediğiniz daha nice şeyleri yaratır.” ayetini okudu. Bunu el-Mâverdî zikretmiştir.
11817. Metin
قُلْتُ: وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى مَا ذَكَرَ الْبَيْهَقِيُّ عَنِ الشَّعْبِيِّ قَالَ: إِنَّ لِلَّهِ عِبَادًا مِنْ وراء الأندلس كما بينا وَبَيْنَ الْأَنْدَلُسِ، مَا يَرَوْنَ أَنَّ اللَّهَ عَصَاهُ مَخْلُوقٌ، رَضْرَاضُهُمُ «١» الدُّرُّ وَالْيَاقُوتُ وَجِبَالُهُمُ الذَّهَبُ وَالْفِضَّةُ، لَا يَحْرُثُونَ «٢» وَلَا يَزْرَعُونَ وَلَا يَعْمَلُونَ عَمَلًا، لَهُمْ شَجَرٌ عَلَى أَبْوَابِهِمْ لَهَا ثَمَرٌ هِيَ طَعَامُهُمْ وَشَجَرٌ لَهَا أَوْرَاقٌ عِرَاضٌ هِيَ لِبَاسُهُمْ، ذَكَرَهُ فِي بَدْءِ الْخَلْقِ مِنْ (كِتَابِ الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ). وَخَرَّجَ مِنْ حَدِيثِ مُوسَى بْنِ عُقْبَةَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْأَنْصَارِيِّ أَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" أُذِنَ لِي أَنْ أُحَدِّثَ عَنْ مَلَكٍ مِنْ مَلَائِكَةِ اللَّهِ مِنْ حَمَلَةِ الْعَرْشِ مَا بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِهِ إلى عاتقه مسيرة سبعمائة عام".
Ben derim ki: Bu manadan olmak üzere Beyhakî’nin Şa‘bî’den naklettiği şu rivayet de vardır: “Allah’ın, bizimle Endülüs arasındaki mesafe kadar Endülüs’ün ötesinde kulları vardır; onlar hiçbir mahlûkun Allah’a isyan ettiğini düşünmezler. Çakıl taşları «١» inci ve yakut, dağları altın ve gümüştür. Ne tarla sürerler «٢», ne ekin ekerler ve ne de bir iş yaparlar. Kapılarının önünde meyveleri kendi yiyecekleri olan ağaçlar ve geniş yaprakları giyecekleri olan ağaçlar vardır.” Bunu Kitâbü’l-Esmâ ve’s-Sıfât adlı eserinin halkın başlangıcı bölümünde zikretmiştir. Yine Mûsâ b. Ukbe’den, o Muhammed b. el-Münkedir’den, o da Câbir b. Abdillâh el-Ensârî’den tahric ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bana, Allah’ın Arş’ı taşıyan meleklerinden bir melek hakkında anlatmam için izin verildi; onun kulak memesi ile omzu arasındaki mesafe yedi yüz yıllık yoldur.”
11818. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ٩]
[Nahl Suresi (16), Ayet 9]
11819. Metin
وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْها جائِرٌ وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ (٩)
{ وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْها جائِرٌ وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ } “Doğru yolu göstermek Allah'a aittir. O yoldan sapan da vardır. O dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.” (9)
11820. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ) أَيْ عَلَى اللَّهِ بَيَانُ قَصْدِ السبيل، فحذف المضاف وهو البيان. والسبيل: السلام، أَيْ عَلَى اللَّهِ بَيَانُهُ بِالرُّسُلِ وَالْحِجَجِ وَالْبَرَاهِينِ. وَقَصْدُ السَّبِيلِ: اسْتِعَانَةُ الطَّرِيقِ، يُقَالُ: طَرِيقٌ قَاصِدٌ أَيْ يُؤَدِّي إِلَى الْمَطْلُوبِ. (وَمِنْها جائِرٌ) أَيْ وَمِنَ السَّبِيلِ جَائِرٌ، أَيْ عَادِلٌ عَنِ الْحَقِّ فَلَا يُهْتَدَى بِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Yüce Allah’ın: { وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ } “Doğru yolu göstermek Allah'a aittir” kavlinin anlamı: Doğru yolun açıklanması Allah’a aittir, demektir; dolayısıyla muzâf olan “beyan” hazfedilmiştir. es-Sebîl (السَّبِيلُ): İslâm’dır; yani peygamberler, deliller ve bürhanlarla onu açıklamak Allah’a aittir. Kasdü’s-sebîl (قَصْدُ السَّبِيلِ) ise yolun istikametidir. Yolun hedefe ulaştırdığını ifade etmek üzere “tarîkun kâsıdun” (طَرِيقٌ قَاصِدٌ) denilir. { وَمِنْها جائِرٌ } “O yoldan sapan da vardır”; yani o yollardan hak yoldan sapan, kendisiyle hidayete ulaşılamayan yollar da vardır. Nitekim İmruü’l-Kays’ın şu sözü de bu kabildendir:
11821. Metin
وَمِنَ الطَّرِيقَةِ جَائِرٌ وَهُدًى ... قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهُ ذُو دَخَلَ
Yollardan sapanı da vardır, doğru ve istikametli olanı da / [Kişilerden de kimi] doğru yoldadır, kiminde ise kusur ve fesat vardır
11822. Metin
وَقَالَ طَرَفَةُ:
Tarafe de şöyle demiştir:
11823. Metin
عَدَوْلِيَّةٌ أَوْ مِنْ سَفِينِ ابْنِ يَامِنِ ... يَجُورُ بِهَا الْمَلَّاحُ طَوْرًا
Adavlî kabilesine ait yahut İbn Yâmin’in gemisi gibi / Gemici onunla bazen yoldan sapar,
11824. Metin
ويهتدي العدولية سفينة منسوبة إلى عد ولى قَرْيَةٍ بِالْبَحْرَيْنِ. وَالْعَدَوْلِيُّ: الْمَلَّاحُ، قَالَهُ فِي الصِّحَاحِ. وَفِي التَّنْزِيلِ" وَأَنَّ هَذَا صِراطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ". وَقَدْ تَقَدَّمَ «٣». وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَمِنْهُمْ جَائِرٌ عَنْ سَبِيلِ الْحَقِّ، أَيْ عَادِلٌ عَنْهُ فَلَا يَهْتَدِي إِلَيْهِ. وَفِيهِمْ قَوْلَانِ، أَحَدُهُمَا- أَنَّهُمْ أَهْلُ الْأَهْوَاءِ الْمُخْتَلِفَةِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الثاني- ملل الكفر من اليهودية والمجوسية
...[bazen de] doğru gider. el-Adavliyye (العدولية), Bahreyn’deki Adavlâ köyüne nispet edilen bir gemidir. el-Adavlî (العدولي) ise gemici demektir; bunu [Cevherî] es-Sıhâh’ta ifade etmiştir. Tenzil’de [şöyle buyrulmaktadır]: { وَأَنَّ هَذَا صِراطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ } “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun; başka yollara uymayın”. Bu [ayet] daha önce geçmişti.3 Şöyle de denilmiştir: Anlam, 'Onlardan hak yoldan sapan -yani ondan meyledip uzaklaşan ve ona hidayet bulamayan- kimseler vardır' şeklindedir. Bunlar hakkında iki görüş vardır: Birincisi; onların muhtelif hevâ ehli olduğudur; bunu İbn Abbâs söylemiştir. İkincisi; Yahudilik, Mecusîlik
11825. Metin
وَالنَّصْرَانِيَّةِ. وَفِي مُصْحَفِ عَبْدِ اللَّهِ" وَمِنْكُمْ جَائِرٌ" وَكَذَا قَرَأَ عَلِيٌّ" وَمِنْكُمْ" بِالْكَافِ. وَقِيلَ الْمَعْنَى وَعَنْهَا جَائِرٌ، أَيْ عَنِ السَّبِيلِ. فَ"- مِنْ" بِمَعْنَى عَنْ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ مَنْ أَرَادَ اللَّهَ أَنْ يَهْدِيَهُ سَهَّلَ لَهُ طَرِيقَ الْإِيمَانِ، وَمَنْ أَرَادَ أَنْ يُضِلَّهُ ثَقَّلَ عَلَيْهِ الْإِيمَانَ وَفُرُوعَهُ. وَقِيلَ: مَعْنَى" قَصْدُ السَّبِيلِ" مَسِيرُكُمْ وَرُجُوعُكُمْ. وَالسَّبِيلُ وَاحِدَةٌ بِمَعْنَى الْجَمْعِ، وَلِذَلِكَ أَنَّثَ الْكِنَايَةَ فَقَالَ:" وَمِنْها" وَالسَّبِيلُ مُؤَنَّثَةٌ فِي لُغَةِ أَهْلِ الْحِجَازِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ) بَيَّنَ أَنَّ الْمَشِيئَةَ لِلَّهِ تَعَالَى، وَهُوَ يُصَحِّحُ مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي تَأْوِيلِ الْآيَةِ، وَيَرُدُّ عَلَى الْقَدَرِيَّةِ وَمَنْ وَافَقَهَا كما تقدم.
ve Hristiyanlık gibi küfür milletleridir. Abdullah’ın Mushafı’nda: “{ وَمِنْكُمْ جَائِرٌ } “ve sizden sapan da vardır”” şeklindedir; Ali de kâf harfiyle “{ وَمِنْكُمْ } “ve sizden”” şeklinde okumuştur. Anlamın “ondan (yoldan) sapan” olduğu da söylenmiştir; yani yoldan sapan demektir ve “min” (مِنْ) harfi “an” (عَنْ) manasındadır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani Allah kimi hidayete erdirmek isterse ona iman yolunu kolaylaştırır; kimi de saptırmak isterse imanı ve onun furûunu ona ağırlaştırır. “Kasdü’s-sebîl” ifadesinin gidişiniz ve dönüşünüz anlamına geldiği de söylenmiştir. es-Sebîl (السَّبِيلُ) kelimesi tekil olmakla birlikte çoğul manasındadır; bu yüzden zamir müennes kılınarak: “{ وَمِنْها } “ondan”” buyrulmuştur. Ayrıca es-Sebîl kelimesi Hicaz ehlinin lügatinde müennestir. Yüce Allah’ın: { وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ } “O dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi” kavli, meşietin (dilemenin) Yüce Allah’a ait olduğunu beyan etmektedir ki bu da İbn Abbâs’ın ayetin tevilindeki görüşünü doğrulamakta, Kaderiyye’ye ve daha önce geçtiği üzere onlara muvafakat edenlere reddiye teşkil etmektedir.
11826. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٠]
[Nahl Suresi (16), Ayet 10]
11827. Metin
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠)
{ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ } “Gökten suyu indiren O'dur. Ondan hem içeceğiniz su, hem de [hayvanlarınızı] otlatacağınız bitkiler meydana gelir.” (10)
11828. Metin
الشَّرَابُ مَا يُشْرَبُ، وَالشَّجَرُ مَعْرُوفٌ. أَيْ يُنْبِتُ مِنَ الأمطار أشجارا وعروشا ونباتا. و (تُسِيمُونَ) تَرْعَوْنَ إِبِلَكُمْ، يُقَالُ: سَامَتِ السَّائِمَةُ تَسُومُ سَوْمًا أَيْ رَعَتْ، فَهِيَ سَائِمَةٌ. وَالسَّوَامُ وَالسَّائِمُ بِمَعْنًى، وَهُوَ الْمَالُ الرَّاعِي. وَجَمْعُ السَّائِمِ وَالسَّائِمَةِ سَوَائِمُ. وَأَسَمْتُهَا أَنَا أَيْ أَخْرَجْتُهَا إِلَى الرَّعْيِ، فَأَنَا مُسِيمٌ وَهِيَ مُسَامَةٌ وَسَائِمَةٌ. قَالَ:
eş-Şerâb (الشَّرَابُ), içilen şeydir; eş-Şecer (الشَّجَرُ) ise malumdur (ağaç ve bitkidir). Yani yağmurlardan ağaçlar, çardaklar ve bitkiler bitirir. { تُسِيمُونَ } ise develerinizi otlatırsınız demektir. “Sâmeti’s-sâimetü tesûmü sevmen” (سَامَتِ السَّائِمَةُ تَسُومُ سَوْمًا) denilir; yani otladı, dolayısıyla o “sâime”dir (otlayan hayvandır). es-Sevâm (السَّوَامُ) ile es-Sâim (السَّائِمُ) aynı manadadır; o da otlayan mal (hayvan) demektir. Sâim ve sâimenin çoğulu sevâimdir (سَوَائِمُ). “Ve esemtühâ ene” (وَأَسَمْتُهَا أَنَا) ise onu otlağa çıkardım demektir; dolayısıyla ben “müsîm” (مُسِيمٌ) olurum, o ise “müsâme” (مُسَامَةٌ) ve “sâime”dir (سَائِمَةٌ). Şair şöyle demiştir:
11829. Metin
أَوْلَى لَكَ ابْنَ مُسِيمَةِ الْأَجْمَالِ «١»
Yazıklar olsun sana, ey develeri otlatan kadının oğlu! «١»
11830. Metin
وَأَصْلُ السَّوْمِ الْإِبْعَادُ فِي الْمَرْعَى. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أُخِذَ مِنَ السُّومَةِ وَهِيَ الْعَلَامَةُ، أَيْ أَنَّهَا تُؤَثِّرُ فِي الْأَرْضِ عَلَامَاتٌ بِرَعْيِهَا، أَوْ لِأَنَّهَا تُعَلَّمُ لِلْإِرْسَالِ فِي الْمَرْعَى. قُلْتُ: وَالْخَيْلُ الْمُسَوَّمَةُ تَكُونُ الْمَرْعِيَّةُ. وَتَكُونُ الْمُعَلَّمَةُ. وَقَوْلُهُ:" مُسَوِّمِينَ" قَالَ الْأَخْفَشُ تَكُونُ مُعَلَّمِينَ وَتَكُونُ مُرْسَلِينَ، مِنْ قَوْلِكَ: سَوَّمَ فِيهَا الْخَيْلَ أَيْ أَرْسَلَهَا، وَمِنْهُ السَّائِمَةُ، وَإِنَّمَا جَاءَ بِالْيَاءِ وَالنُّونِ لان الخيل سومت وعليها ركبانها.
es-Sevm (السَّوْمُ) kelimesinin aslı, otlakta uzaklaşmaktır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: [Bu kelime], alamet/işaret anlamına gelen es-sûme (السُّومَةُ) lafzından alınmıştır; yani hayvanlar otlamalarıyla yerde izler/işaretler bırakırlar ya da otlağa salınmak üzere işaretlenirler. Derim ki: el-Haylü'l-müsevvame (الْخَيْلُ الْمُسَوَّمَةُ), 'otlatılan atlar' anlamına gelebileceği gibi 'işaretlenmiş/nişanlanmış atlar' manasına da gelebilir. [Âyet-i kerîmedeki] { مُسَوِّمِينَ } ifadesi hakkında el-Ahfeş şöyle demiştir: 'İşaretlenmiş kimseler' manasına gelebileceği gibi, senin "Sevveme fîhe'l-hayle" (سَوَّمَ فِيهَا الْخَيْلَ - atları oraya saldı) sözünden hareketle 'salıverilmiş kimseler' manasına da gelebilir; es-sâime (otlayan hayvan) kelimesi de bundandır. [Lafzın] yâ ve nûn ile [müzekker çoğul kalıbında] gelmesi ise, atların üzerlerinde binicileri olduğu halde salınmış olmalarındandır.
11831. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١١]
[Nahl Suresi (16), Ayet 11]
11832. Metin
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١)
{ يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir ayet (delil) vardır.” (11)
11833. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ) قَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ" نُنْبِتُ" بِالنُّونِ عَلَى التَّعْظِيمِ. الْعَامَّةُ بِالْيَاءِ عَلَى مَعْنَى يُنْبِتُ الله لكم، يقال: ينبت الْأَرْضُ وَأَنْبَتَتْ بِمَعْنًى، وَنَبَتَ الْبَقْلُ وَأَنْبَتَ بِمَعْنًى. وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ:
Yüce Allah’ın: { يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ } “Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir” kavlinde Ebû Bekr, Âsım’dan “nünbitü” (نُنْبِتُ) şeklinde tâzim için nûn ile okumuştur. Genel kıraat (cumhur) ise “Allah sizin için bitirir” manasında yâ ile “yünbitü” şeklindedir. “Yenbitü’l-ardu” ile “enbetet” aynı manada kullanılır; “nebete’l-baklü” ile “enbete” de aynı manadadır. Ferrâ şu beyti inşad etmiştir:
11834. Metin
رَأَيْتُ ذَوِي الْحَاجَاتِ حَوْلَ بُيُوتِهِمْ ... قَطِينًا بِهَا حَتَّى إِذَا أَنْبَتَ الْبَقْلُ
İhtiyaç sahiplerini onların evleri etrafında gördüm / Orada ikamet eden kimseler olarak, ta ki otlar bitene kadar
11835. Metin
أَيْ نَبَتَ. وَأَنْبَتَهُ اللَّهُ فَهُوَ مَنْبُوتٌ، عَلَى غَيْرِ قِيَاسٍ. وَأَنْبَتَ الْغُلَامُ نَبَتَتْ عَانَتُهُ. وَنَبَتَ الشَّجَرُ غَرْسَهُ «١»، يُقَالُ: نَبَتَ أَجَلُكَ بَيْنَ عَيْنَيْكَ. وَنَبَّتُّ الصَّبِيَّ تَنْبِيتًا رَبَّيْتُهُ. وَالْمَنْبَتُ مَوْضِعُ النَّبَاتِ، يُقَالُ: مَا أَحْسَنَ نَابِتَةُ بَنِي فُلَانٍ، أَيْ مَا يَنْبُتُ عَلَيْهِ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلَادُهُمْ. وَنَبَتَتْ لَهُمْ نَابِتَةٌ إِذَا نَشَأَ لَهُمْ نَشْءٌ صِغَارٌ. وَإِنَّ بَنِي فلان لنابتة شر. والنوابت من الاحادث الْأَغْمَارُ. وَالنَّبِيتُ حَيٌّ «٢» مِنَ الْيَمَنِ. وَالْيَنْبُوتُ «٣» شَجَرٌ، كُلُّهُ عَنِ الْجَوْهَرِيِّ. (وَالزَّيْتُونَ) جَمْعُ زَيْتُونَةٍ. وَيُقَالُ لِلشَّجَرَةِ نَفْسِهَا: زَيْتُونَةٌ، وَلِلثَّمَرَةِ زَيْتُونَةٌ. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" الْأَنْعَامِ" «٤» حُكْمُ زَكَاةِ هَذِهِ الثِّمَارِ فلا معنى للإعادة. (إِنَّ فِي ذلِكَ) الْإِنْزَالِ وَالْإِنْبَاتِ. (لَآيَةً) أَيْ دَلَالَةً (لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ).
Yani bitti (nebete). Kıyas dışı olarak “enbetehullâhu fe hüve menbûtun” (Allah onu bitirdi, o da bitmiştir) denilir. “Enbete’l-gulâmu” ise çocuğun etek traşı yeri kıllanmaya başladı demektir. “Nebete’ş-şeceru garsühû” «١» ağacın dikilen kısmı tuttu demektir. “Nebete ecelüke beyne ayneyke” (Ecelin iki gözünün arasında belirdi) denilir. Çocuğu yetiştirdiğimde “nebbettü’s-sabiyye tenbîten” denir. el-Menbet (الْمَنْبَتُ), bitkinin bittiği yerdir. “Mâ ahsene nâbitete benî fülân” (Filanoğullarının yetiştirmesi ne kadar da güzeldir) denir; yani mallarının ve çocuklarının üzerinde yetiştiği hâli kastedilir. Küçük nesiller yetiştiğinde “nebetet lehüm nâbitetün” denir. “İnne benî fülânin le nâbitetü şerrin” ise filanoğulları şer fidanıdır demektir. Nevâbit (النَّوَابِتُ), tecrübesiz gençlerdir. en-Nebît (النَّبِيتُ), Yemen’den bir kabiledir «٢». el-Yenbût (الْيَنْبُوتُ) «٣» ise bir ağaçtır; bunların tamamı el-Cevherî’den nakledilmiştir. { وَالزَّيْتُونَ } kelimesi zeytûne kelimesinin çoğuludur. Ağacın kendisine de zeytûne, meyvesine de zeytûne denir. Bu meyvelerin zekât hükmü “En‘âm” Suresi'nde «٤» geçmişti, dolayısıyla tekrar etmenin anlamı yoktur. { إِنَّ فِي ذلِكَ } yani bu indirme ve bitirmede, { لَآيَةً } yani açık bir delil vardır, { لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “düşünen bir topluluk için”.
11836. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٢]
[Nahl Suresi (16), Ayet 12]
11837. Metin
وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢)
{ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.” (12)
11838. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ) أَيْ لِلسُّكُونِ وَالْأَعْمَالِ، كَمَا قَالَ:" وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ «٥» ". (وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ) أَيْ مُذَلَّلَاتٌ لِمَعْرِفَةِ الْأَوْقَاتِ وَنُضْجِ الثِّمَارِ وَالزَّرْعِ والاهتداء بالنجوم في الظلمات. وقرا (ابن عباس «٦» و) ابْنُ عَامِرٍ وَأَهْلُ الشَّامِ" وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مسخرات"
Yüce Allah'ın: { وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ } “O, geceyi ve gündüzü sizin hizmetinize verdi” buyruğu; dinlenmek ve işler [yapmak] için demektir. Nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: { وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ } “Rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve gündüzü var etti ki onda dinlenesiniz ve O'nun lütfundan [rızkınızı] arayasınız”5. { وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ } “Güneş, ay ve yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir” [ifadesi]; vakitlerin bilinmesi, meyvelerin ve ekinlerin olgunlaşması ve karanlıklarda yıldızlarla yol bulunması için boyun eğdirilmişlerdir demektir. (İbn Abbâs6 ile) İbn Âmir ve Şam ehli: “{ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ }” şeklinde [okumuşlardır]
11839. Metin
بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرِ. الْبَاقُونَ بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى مَا قَبْلَهُ. وَقَرَأَ حَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ برفع" وَالنُّجُومُ"،" مُسَخَّراتٌ" خبره. وقرى" وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ" بالنصب. (عطفا على الليل والنهار، ورفع والنجوم على الابتداء «١»." مُسَخَّراتٌ" بِالرَّفْعِ، وَهُوَ خَبَرُ ابْتِدَاءٍ مَحْذُوفٍ) أَيْ في مُسَخَّرَاتٌ، وَهِيَ فِي قِرَاءَةِ مَنْ نَصَبَهَا حَالٌ مُؤَكَّدَةٌ، كَقَوْلِهِ:" وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً «٢» ". (إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ) أي عَنِ اللَّهِ مَا نَبَّهَهُمْ عَلَيْهِ وَوَفَّقَهُمْ لَهُ.
mübteda (özne) ve haber (yüklem) olarak ref ile okumuşlardır. Diğerleri ise önceki kelimelere atıfla nasb ile okumuşlardır. Âsım’dan rivayetle Hafs “{ وَالنُّجُومُ }” kelimesini ref ile, “{ مُسَخَّراتٌ }” kelimesini de onun haberi olarak okumuştur. “{ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ }” şeklinde [hepsini] nasb ile de okunmuştur. (Gece ve gündüze atfen nasb ile; “ven-nücûmü” kelimesinin ibtida (özne) olarak ref'i ile «١», “müsahharâtün” kelimesinin ref'i ise mahzuf bir mübtedanın haberi olarak) yani “hiye müsahharâtün” takdirindedir; kelimeyi mansub okuyanların kıraatinde ise “{ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً } «٢» “O hak olup tasdik edicidir”” kavlinde olduğu gibi müekkid bir hâldir. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır”; yani Allah’ın kendilerine dikkat çektiği ve muvaffak kıldığı şeyleri O'ndan kavrayıp akleden kimseler için.
11840. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٣]
[Nahl Suresi (16), Ayet 13]
11841. Metin
وَما ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣)
{ وَما ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ } “Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi]. Şüphesiz bunda öğüt alan bir topluluk için bir ibret vardır.” (13)
11842. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما ذَرَأَ) أَيْ وَسَخَّرَ مَا ذَرَأَ فِي الْأَرْضِ لَكُمْ." ذَرَأَ" أَيْ خَلَقَ، ذَرَأَ اللَّهُ الْخَلْقَ يَذْرَؤُهُمْ ذَرْءًا خَلَقَهُمْ، فَهُوَ ذَارِئٌ، وَمِنْهُ الذُّرِّيَّةُ وَهِيَ نَسْلُ الثَّقَلَيْنِ، إِلَّا أَنَّ الْعَرَبَ تَرَكَتْ هَمْزَهَا، وَالْجَمْعُ الذَّرَارِيُّ. يُقَالُ: أَنْمَى اللَّهُ ذَرْأَكَ وَذَرْوَكَ، أَيْ ذُرِّيَّتَكَ. وَأَصْلُ الذَّرْوِ وَالذَّرْءِ التَّفْرِيقُ عَنْ جَمْعٍ. وَفِي الْحَدِيثِ «٣» " ذَرْءُ النَّارِ" أَيْ أَنَّهُمْ خُلِقُوا لَهَا. الثَّانِيَةُ- مَا ذَرَأَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ مِنْهُ مُسَخَّرٌ مُذَلَّلٌ كَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ وَالْأَشْجَارِ وَغَيْرِهَا، وَمِنْهُ غَيْرُ ذَلِكَ. وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ مَا رَوَاهُ مَالِكٌ فِي الْمُوَطَّأِ عَنْ كَعْبِ الْأَحْبَارِ قَالَ: لَوْلَا كَلِمَاتٌ أَقُولُهُنَّ لَجَعَلَتْنِي يَهُودُ حِمَارًا. فَقِيلَ لَهُ: وَمَا هُنَّ؟ فَقَالَ: أَعُوذُ بِوَجْهِ اللَّهِ العظيم الذي ليس شي أَعْظَمَ مِنْهُ، وَبِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لَا يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلَا فَاجِرٌ، وَبِأَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى كُلِّهَا مَا عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، مِنْ شَرٍّ مَا خَلَقَ وَبَرَأَ وَذَرَأَ. وَفِيهِ عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ أَنَّهُ قَالَ: أُسْرِيَ بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَرَأَى عِفْرِيتًا مِنَ الْجِنِّ يَطْلُبُهُ بِشُعْلَةٍ مِنْ نَارٍ، الْحَدِيثَ. وَفِيهِ: وَشَرِّ مَا ذَرَأَ فِي الْأَرْضِ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ وَمَا فِي مَعْنَاهُ فِي غَيْرِ هذا الموضع.
Bu ayette üç mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah’ın: { وَما ذَرَأَ } “Ve yarattığı şeyleri de”1 buyruğu; yani 'yeryüzünde sizin için yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi]' demektir. “Zerea” (ذَرَأَ), yarattı demektir. 'Zeraallâhu'l-halka yezrauhum zer’an' (ذَرَأَ اللَّهُ الْخَلْقَ يَذْرَؤُهُمْ ذَرْءًا) [ifadesi], mahlukatı yarattı anlamına gelir. O Zâri'dir (ذَارِئ - yaratan). İki ağırlığın (insan ve cinlerin) nesli anlamına gelen zürriyet (الذُّرِّيَّةُ)2 kelimesi de bundan türemiştir; şu kadar var ki Araplar bu kelimenin hemzesini terk etmişlerdir. Çoğulu ise 'zerârî' (الذَّرَارِيُّ) şeklinde gelir. 'Enmâllâhu zer’ake ve zerveke' (أَنْمَى اللَّهُ ذَرْأَكَ وَذَرْوَكَ) denilir ki 'Allah senin zürriyetini artırsın' demektir. Zerv (الذَّرْوُ) ve zer’ (الذَّرْءُ) kelimelerinin asıl anlamı toplu olan bir şeyi dağıtmaktır. Hadiste geçen: « ذَرْءُ النَّارِ »3 «cehennem için yaratılanlar» ifadesi de 'onlar cehennem için yaratılmışlardır' manasındadır. İkinci Mesele- Yüce Allah’ın yarattığı şeylerden bir kısmı binek hayvanları, sağmal hayvanlar ve ağaçlar gibi [insanın] hizmetine verilmiş ve boyun eğdirilmiştir; bir kısmı ise böyle değildir. Bunun delili, Mâlik’in el-Muvatta’da Kâ’b el-Ahbâr’dan rivayet ettiği şu sözdür: "Eğer söylediğim birtakım kelimeler olmasaydı, Yahudiler beni bir eşeğe dönüştürürlerdi." Kendisine: "Onlar nedir?" diye sorulunca şöyle dedi: « أَعُوذُ بِوَجْهِ اللَّهِ العظيم الذي ليس شي أَعْظَمَ مِنْهُ، وَبِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لَا يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلَا فَاجِرٌ، وَبِأَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى كُلِّهَا مَا عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، مِنْ شَرٍّ مَا خَلَقَ وَبَرَأَ وَذَرَأَ » «Kendisinden daha yücesi olmayan Yüce Allah’ın Zâtına, ne bir iyinin ne de bir kötünün aşamayacağı Allah’ın tastamam kelimelerine, Allah’ın bildiğim ve bilmediğim bütün güzel isimlerine; yarattığı, vücuda getirdiği ve çoğalttığı şeylerin şerrinden sığınırım.» Yine [el-Muvatta’da] Yahyâ b. Saîd’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gece yürütüldüğünde (İsrâ gecesinde), ateşten bir meşale ile kendisini arayan cinlerden bir ifrit gördü... -hadisin devamı-. Orada: « وَشَرِّ مَا ذَرَأَ فِي الْأَرْضِ » «...ve yeryüzünde yarattığı şeylerin şerrinden...» ifadesi yer almaktadır. Biz bunu ve bu manadaki [diğer rivayetleri] bu yerin dışında zikretmiştik.
11843. Metin
الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ) " مُخْتَلِفاً" نُصِبَ على الحال. و" أَلْوانُهُ" هَيْئَاتُهُ وَمَنَاظِرُهُ، يَعْنِي الدَّوَابَّ وَالشَّجَرَ وَغَيْرَهَا. (إِنَّ فِي ذلِكَ) أَيْ فِي اخْتِلَافِ أَلْوَانِهَا. (لَآيَةً) أَيْ لَعِبْرَةً. (لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ) أَيْ يَتَّعِظُونَ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ فِي تَسْخِيرِ هَذِهِ الْمُكَوَّنَاتِ لَعَلَامَاتٌ عَلَى وَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ تَعَالَى، وَأَنَّهُ لَا يَقْدِرُ عَلَى ذلك أحد غيره.
Üçüncü Mesele- Yüce Allah’ın: { مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ } “rengârenk” kavlinde “muhtelifen” kelimesi hâl olarak mansubdur. “Elvânühû” ise onun şekilleri ve manzaraları demektir; yani hayvanları, ağaçları ve diğer varlıkları kastetmektedir. { إِنَّ فِي ذلِكَ } yani onların renklerinin farklılığında, { لَآيَةً } yani bir ibret vardır, { لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ } “öğüt alan bir topluluk için”; yani ibret alan ve bu varlıkların teshir edilmesinde Yüce Allah’ın birliğine dair alametler bulunduğunu ve O'ndan başka hiçbir kimsenin buna güç yetiremeyeceğini bilen kimseler için.
11844. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٤]
[Nahl Suresi (16), Ayet 14]
11845. Metin
وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤)
{ وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “İçinden taze et yiyesiniz ve takınacağınız bir zinet çıkarasınız diye denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin onda suları yara yara gittiğini görürsün; bu da O'nun lütfundan aramanız ve şükretmeniz içindir.” (14)
11846. Metin
فِيهِ تِسْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ) تَسْخِيرُ الْبَحْرِ هُوَ تَمْكِينُ الْبَشَرِ مِنَ التَّصَرُّفِ فِيهِ وَتَذْلِيلِهِ بِالرُّكُوبِ وَالْإِرْفَاءِ وَغَيْرِهِ، وَهَذِهِ نِعْمَةٌ مِنْ نِعَمِ اللَّهِ عَلَيْنَا، فَلَوْ شَاءَ سَلَّطَهُ عَلَيْنَا وَأَغْرَقَنَا وَقَدْ مَضَى الكلام في البحر «١» وفى صيده. سَمَّاهُ هُنَا لَحْمًا وَاللُّحُومُ عِنْدَ مَالِكٍ ثَلَاثَةُ أَجْنَاسٍ: فَلَحْمُ ذَوَاتِ الْأَرْبَعِ جِنْسٌ، وَلَحْمُ ذَوَاتِ الرِّيشِ جِنْسٌ، وَلَحْمُ ذَوَاتِ الْمَاءِ جِنْسٌ. فَلَا يَجُوزُ بَيْعُ الْجِنْسِ مِنْ جِنْسِهِ مُتَفَاضِلًا، وَيَجُوزُ بَيْعُ لَحْمِ الْبَقَرِ وَالْوَحْشِ بِلَحْمِ الطَّيْرِ وَالسَّمَكِ مُتَفَاضِلًا، وَكَذَلِكَ لَحْمُ الطَّيْرِ بِلَحْمِ الْبَقَرِ وَالْوَحْشِ وَالسَّمَكِ يَجُوزُ مُتَفَاضِلًا. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: اللَّحْمُ كُلُّهَا أَصْنَافٌ مُخْتَلِفَةٌ كَأُصُولِهَا، فَلَحْمُ الْبَقَرِ صِنْفٌ، وَلَحْمُ الْغَنَمِ صِنْفٌ، وَلَحْمُ الْإِبِلِ صِنْفٌ، وَكَذَلِكَ الْوَحْشُ مُخْتَلِفٌ، كَذَلِكَ الطَّيْرُ، وَكَذَلِكَ السَّمَكُ، وَهُوَ جحد قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ. وَالْقَوْلُ الْآخَرُ أَنَّ الْكُلَّ مِنَ النَّعَمِ وَالصَّيْدِ وَالطَّيْرِ وَالسَّمَكِ جِنْسٌ وَاحِدٌ لَا يَجُوزُ التَّفَاضُلُ فِيهِ. وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ هُوَ الْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِهِ عِنْدَ أَصْحَابِهِ. وَدَلِيلُنَا هُوَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى فَرَّقَ بَيْنَ أَسْمَاءِ الْأَنْعَامِ فِي حَيَاتِهَا فَقَالَ:" ثَمانِيَةَ أَزْواجٍ مِنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ «٢» "
Bunda dokuz mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ } “Denizi hizmetinize veren O'dur” buyruğudur. Denizin teshir edilmesi (hizmete sunulması); insanoğlunun onda tasarrufta bulunabilmesini sağlamak, [gemilere] binmek, kıyıya yanaşmak ve benzeri şekillerde onu boyun eğdirmektir. Bu, Allah'ın bize bahşettiği nimetlerden bir nimettir. Şayet dileseydi onu üzerimize musallat eder ve bizi boğardı. Deniz1 ve avı hakkındaki açıklamalar daha önce geçmişti. [Cenâb-ı Hak] burada onu "et" olarak isimlendirmiştir. Mâlik'e göre etler üç cinstir: Dört ayaklı hayvanların eti bir cins, kanatlıların eti bir cins ve su canlılarının eti bir cinstir. Dolayısıyla aynı cinsin birbiriyle fazlalıklı olarak satılması caiz değildir. Sığır ve kara av hayvanı etinin, kuş ve balık etiyle fazlalıklı olarak satılması ise caizdir. Aynı şekilde kuş etinin sığır, kara av hayvanı ve balık etiyle fazlalıklı olarak satılması da caizdir. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Etlerin tamamı, asılları gibi farklı çeşitlerdir. Sığır eti ayrı bir çeşit, koyun eti ayrı bir çeşit, deve eti ayrı bir çeşittir. Aynı şekilde kara av hayvanları farklıdır, kuşlar böyledir, balıklar da böyledir. Bu, Şâfiî'nin iki görüşünden biridir. [Şâfiî'nin] diğer görüşü ise; en'âm (sağmal hayvanlar), av hayvanları, kuşlar ve balıkların hepsinin tek bir cins olduğu ve bunlarda fazlalıklı satışın caiz olmadığı yönündedir. Talebeleri nezdinde onun mezhebinden meşhur olan ise birinci görüştür. Bizim delilimiz şudur: Yüce Allah, en'âmın (sağmal hayvanların) hayatta iken isimlerini birbirinden ayırmış ve şöyle buyurmuştur: { ثَمانِيَةَ أَزْواجٍ مِنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ } “Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden de iki...”2
11847. Metin
ثُمَّ قَالَ:" وَمِنَ الْإِبِلِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْبَقَرِ اثْنَيْنِ" فَلَمَّا أَنْ أَمَّ بِالْجَمِيعِ «١» إِلَى اللَّحْمِ قَالَ:" أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" فَجَمَعَهَا بِلَحْمٍ وَاحِدٍ لِتَقَارُبِ مَنَافِعهَا كَتَقَارُبِ لَحْمِ الضَّأْنِ وَالْمَعْزِ. وَقَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ:" وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ «٢» " وَهَذَا جَمْعُ طَائِرٍ الَّذِي هُوَ الْوَاحِدُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَلا طائِرٍ يَطِيرُ بِجَناحَيْهِ «٣» " فَجَمَعَ لَحْمَ الطَّيْرِ كُلَّهُ بِاسْمٍ وَاحِدٍ. وَقَالَ هُنَا:" لَحْماً طَرِيًّا" فَجَمَعَ أَصْنَافَ السَّمَكِ بِذِكْرٍ وَاحِدٍ، فَكَانَ صِغَارُهُ كَكِبَارِهِ فِي الْجَمْعِ بَيْنَهُمَا. وَقَدْ رُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ لَحْمِ الْمَعْزِ بِلَحْمِ الْكِبَاشِ أَشَيْءٌ وَاحِدٌ؟ فَقَالَ لَا، وَلَا مُخَالِفَ لَهُ فَصَارَ كَالْإِجْمَاعِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَلَا حُجَّةَ لِلْمُخَالِفِ فِي نَهْيِهِ ﷺ عَنْ بَيْعِ الطَّعَامِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ، فَإِنَّ الطَّعَامَ فِي الْإِطْلَاقِ يَتَنَاوَلُ الْحِنْطَةَ وَغَيْرَهَا مِنَ الْمَأْكُولَاتِ وَلَا يَتَنَاوَلُ اللَّحْمَ، أَلَا تَرَى أَنَّ الْقَائِلَ إِذَا قَالَ: أَكَلْتُ الْيَوْمَ طَعَامًا لَمْ يَسْبِقِ الْفَهْمُ مِنْهُ إِلَى أَكْلِ اللَّحْمِ، وَأَيْضًا فَإِنَّهُ مُعَارَضٌ بِقَوْلِهِ ﷺ:" إِذَا اخْتَلَفَ الْجِنْسَانِ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ" وَهَذَانِ جِنْسَانِ، وَأَيْضًا فَقَدِ اتَّفَقْنَا عَلَى جَوَازِ بَيْعِ اللَّحْمِ بِلَحْمِ «٤» الطَّيْرِ مُتَفَاضِلًا لَا لِعِلَّةِ أَنَّهُ بَيْعُ طَعَامٍ لَا زَكَاةَ لَهُ بِيعَ بِلَحْمٍ لَيْسَ فِيهِ الزَّكَاةُ، وَكَذَلِكَ بَيْعُ السَّمَكِ بِلَحْمِ الطَّيْرِ مُتَفَاضِلًا. الثَّانِيَةُ- وَأَمَّا الْجَرَادُ فَالْمَشْهُورُ عِنْدَنَا جَوَازُ بَيْعِ بَعْضِهِ بِبَعْضٍ مُتَفَاضِلًا. وَذُكِرَ عَنْ سُحْنُونٍ أَنَّهُ يَمْنَعُ مِنْ ذَلِكَ، وَإِلَيْهِ مَالَ بَعْضَ الْمُتَأَخِّرِينَ وَرَآهُ مِمَّا يدخر. الثالثة- لاختلف الْعُلَمَاءُ فِيمَنْ حَلَفَ أَلَّا يَأْكُلَ لَحْمًا، فَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: يَحْنَثُ بِكُلِّ نَوْعٍ مِنْ هَذِهِ الأنواع الاربعة. وقال أشهب في المجموعة. يَحْنَثُ إِلَّا بِكُلِّ لُحُومِ الْأَنْعَامِ دُونَ الْوَحْشِ وَغَيْرِهِ، مُرَاعَاةً لِلْعُرْفِ وَالْعَادَةِ، وَتَقْدِيمًا لَهَا عَلَى إِطْلَاقِ اللَّفْظِ اللُّغَوِيِّ، وَهُوَ «٥» أَحْسَنُ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها يَعْنِي بِهِ اللُّؤْلُؤَ وَالْمَرْجَانَ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجانُ «٦» ". وَإِخْرَاجُ الْحِلْيَةِ إِنَّمَا هِيَ فِيمَا عُرِفَ مِنَ الْمِلْحِ فَقَطْ. وَقَالَ: إِنَّ فِي الزُّمُرُّدِ بَحْرِيًّا. وَقَدْ خُطِّئَ الْهُذَلِيُّ فِي قَوْلِهِ فِي وصف الدرة:
Sonra: { وَمِنَ الْإِبِلِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْبَقَرِ اثْنَيْنِ } “Ve deveden iki, sığırdan iki” buyurmuştur. Bunların hepsiyle et kastedildiğinde 1 ise: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “En'âm türü hayvanlar size helal kılındı” buyurarak koyun ve keçi etinin birbirine yakınlığı gibi faydalarının birbirine yakın olması sebebiyle onları tek bir et altında toplamıştır. Başka bir yerde de: { وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ } “Canlarının çektiği kuş etinden” 2 buyurmuştur. Bu [kelime], tekili tair (طَائِر) olan kelimenin çoğuludur; zira Yüce Allah: { وَلا طائِرٍ يَطِيرُ بِجَناحَيْهِ } “İki kanadıyla uçan hiçbir kuş...” 3 buyurmuştur. Böylece bütün kuş etlerini tek bir isimle bir araya getirmiştir. Burada ise: { لَحْماً طَرِيًّا } “Taze bir et” buyurarak balık türlerini tek bir ifadeyle toplamıştır; bu ikisinin bir arada toplanmasında [balığın] küçüğü ile büyüğü aynı hükümde olmuştur. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre kendisine keçi etinin koç eti karşılığında [mübadelesinin] tek bir cins sayılıp sayılmayacağı sorulmuş, o da: "Hayır" demiştir. Ona muhalif olan kimse de bulunmadığından bu adeta bir icma hükmünü almıştır; en doğrusunu Allah bilir. Muhalifin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yiyeceğin ancak misli misline satılmasını nehyetmesinde bir delili yoktur. Zira yiyecek lafzı mutlak olarak kullanıldığında buğday ve diğer yenilecek şeyleri kapsar, eti kapsamaz. Görmez misin ki bir kimse: "Bugün yiyecek yedim" dediğinde bundan zihne ilk olarak et yemek gelmez. Ayrıca bu [görüş], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « إِذَا اخْتَلَفَ الْجِنْسَانِ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ » «İki cins farklı olduğunda dilediğiniz gibi satın» hadisiyle de çelişir; zira bunlar iki ayrı cinstir. Ayrıca bizler, etin kuş etiyle 4 fazlalıklı olarak satılmasının caiz olduğu hususunda ittifak etmiş bulunmaktayız; bu da zekâtı olmayan bir yiyeceğin zekâtı olmayan bir etle satılması illetinden ötürü değildir. Aynı şekilde balığın kuş etiyle fazlalıklı olarak satılması da böyledir. İkinci Mesele- Çekirgeye gelince; mezhebimizde meşhur olan görüş, bir kısmının diğeriyle fazlalıklı olarak satılmasının caiz olduğudur. Sahnûn'dan bunu menettiği nakledilmiştir; müteahhirîn ulemadan bazıları da bu görüşe meyletmiş ve onu depolanabilir şeylerden saymıştır. Üçüncü Mesele- İlim adamları, et yemeyeceğine yemin eden kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir: İbnü'l-Kāsım: "Bu dört türden her biriyle yemini bozulur" demiştir. Eşheb el-Mecmûa'da: "Örf ve adeti gözeterek ve onu lafzın sözlükteki mutlak anlamına takdim ederek, yabani hayvanlar ve diğerleri hariç sadece en'âm türü hayvanların etlerinin tamamıyla yemini bozulur" demiştir ki bu 5 daha güzeldir. Dördüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها } “Ve takınacağınız bir zinet çıkarasınız” kavli: Bununla inci ve mercanı kastetmektedir; zira Yüce Allah: { يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجانُ } “İkisinden de inci ve mercan çıkar” 6 buyurmuştur. Zinetin çıkarılması ise sadece bilindiği üzere tuzlu sudandır. [Bazıları] zümrüdün denizden çıkan bir türü olduğunu söylemiştir. Hüzeli, inciyi tavsif ederken söylediği şu sözünde yanılgıya düşürülmüştür:
11848. Metin
فَجَاءَ بِهَا مِنْ دُرَّةٍ لَطَمِيَّةٍ ... عَلَى وَجْهِهَا مَاءُ الْفُرَاتِ يَدُومُ «١»
Onu Latime'ye ait bir inciden getirdi / Üzerinde Fırat suyu daimi olarak parıldayan «١»
11849. Metin
فَجَعَلَهَا مِنَ الْمَاءِ الْحُلْوِ. فَالْحِلْيَةُ حَقٌّ وَهِيَ نِحْلَةُ اللَّهِ تَعَالَى لِآدَمَ وَوَلَدِهِ. خُلِقَ آدَمُ وَتُوِّجَ وَكُلِّلَ بِإِكْلِيلِ الْجَنَّةِ، وَخُتِمَ بِالْخَاتَمِ الَّذِي وَرِثَهُ عَنْهُ سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُدَ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ، وَكَانَ يُقَالُ لَهُ خاتم العز فيما روى. الخامسة- لأمتن اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ امْتِنَانًا عَامًّا بِمَا يَخْرُجُ مِنَ الْبَحْرِ، فَلَا يَحْرُمُ عَلَيْهِمْ شي مِنْهُ، وَإِنَّمَا حَرَّمَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الرِّجَالِ الذَّهَبَ وَالْحَرِيرَ: رَوَى الصَّحِيحُ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" لَا تَلْبَسُوا الْحَرِيرَ فَإِنَّهُ مَنْ لَبِسَهُ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَلْبَسْهُ فِي الْآخِرَةِ". وَسَيَأْتِي فِي سُورَةِ" الْحَجِّ" الْكَلَامُ فِيهِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ «٢». وَرَوَى الْبُخَارِيِّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ، وَجَعَلَ فَصَّهُ مِمَّا يَلِي بَاطِنَ كَفِّهِ، وَنَقَشَ فِيهِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ، فَاتَّخَذَ النَّاسُ مِثْلَهُ، فَلَمَّا رَآهُمْ قَدِ اتَّخَذُوهَا رَمَى بِهِ وَقَالَ:" لَا أَلْبَسْهُ أَبَدًا" ثُمَّ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ فَاتَّخَذَ النَّاسُ خَوَاتِيمَ الْفِضَّةِ. قَالَ ابْنُ عُمَرَ: فَلَبِسَ الْخَاتَمَ بَعْدَ النَّبِيِّ ﷺ أَبُو بَكْرٍ ثُمَّ عُمَرُ ثُمَّ عُثْمَانُ، حَتَّى وَقَعَ مِنْ عُثْمَانَ فِي بِئْرِ أَرِيسَ «٣». قَالَ أَبُو دَاوُدَ: لَمْ يَخْتَلِفِ النَّاسُ عَلَى عُثْمَانَ حَتَّى سَقَطَ الْخَاتَمُ مِنْ يَدِهِ. وَأَجْمَعَ الْعُلَمَاءَ عَلَى جَوَازِ التَّخَتُّمِ بِالْوَرَقِ عَلَى الْجُمْلَةِ لِلرِّجَالِ. قَالَ الْخَطَّابِيُّ. وَكُرِهَ لِلنِّسَاءِ التَّخَتُّمُ بِالْفِضَّةِ، لِأَنَّهُ مِنْ زِيِّ الرِّجَالِ، فَإِنْ لَمْ يَجِدْنَ ذَهَبًا فَلْيُصَفِّرْنَهُ بِزَعْفَرَانٍ أَوْ بِشَبَهِهِ. وَجُمْهُورُ الْعُلَمَاءِ مِنَ السَّلَفِ وَالْخَلَفِ عَلَى تَحْرِيمِ اتِّخَاذِ الرِّجَالِ خَاتَمَ الذَّهَبِ، إِلَّا مَا رُوِيَ عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَخَبَّابٍ، وَهُوَ خِلَافٌ شَاذٌّ، وَكُلٌّ مِنْهُمَا لَمْ يَبْلُغْهُمَا النَّهْيُ وَالنَّسْخُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَأَمَّا مَا رَوَاهُ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ أَنَّهُ رَأَى فِي يَدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ خَاتَمًا مِنْ وَرِقٍ يَوْمًا وَاحِدًا، ثُمَّ إِنَّ النَّاسَ اصْطَنَعُوا الْخَوَاتِمَ، مِنْ وَرِقٍ وَلَبِسُوهَا، فَطَرَحَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ خَاتَمَهُ فَطَرَحَ النَّاسُ خَوَاتِيمَهُمْ- أَخْرَجَهُ الصَّحِيحَانِ واللفظ للبخاري- فهو عند العلماء
Böylece onu tatlı sudan kıldı.1 Ziynet ve takı meşrudur; o, Allah Teâlâ’nın Âdem’e ve çocuklarına bir bağışıdır. Âdem yaratılmış, Cennet tacıyla taçlandırılıp süslenmiş ve rivayet edildiğine göre kendisine 'İzzet Yüzüğü' (Hâtemü'l-İzz) denilen ve daha sonra Süleyman b. Dâvûd’un -salavâtullâhi aleyhim- tevarüs ettiği yüzük parmağına takılmıştır. Beşinci [Mesele]: Allah Sübhânehu, denizden çıkan şeyler hususunda erkeklere ve kadınlara genel bir lütufta bulunmuştur; dolayısıyla bunlardan hiçbir şey onlara haram değildir. Allah Teâlâ erkeklere sadece altını ve ipeği haram kılmıştır: Sahîh’te Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « لَا تَلْبَسُوا الْحَرِيرَ فَإِنَّهُ مَنْ لَبِسَهُ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَلْبَسْهُ فِي الْآخِرَةِ » «İpeği giymeyiniz; zira onu dünyada giyen kimse ahirette giyemez.» İnşâallah Hac Suresi'nde bu konudaki açıklama gelecektir.2 Buhârî, İbn Ömer’den rivayet etmiştir ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem altından bir yüzük edindi, kaşını avucunun içine doğru getirdi ve üzerine 'Muhammedün Resûlullah' yazdırdı. İnsanlar da onun gibi [altın yüzükler] edindiler. Onların bunları edindiğini görünce onu attı ve: « لَا أَلْبَسْهُ أَبَدًا » «Onu ebediyen takmayacağım» buyurdu; ardından gümüşten bir yüzük edindi. Bunun üzerine insanlar da gümüş yüzükler edindiler. İbn Ömer dedi ki: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra bu yüzüğü Ebû Bekir, ardından Ömer, ardından da Osman -kendisinden Erîs kuyusuna3 düşene kadar- taktı. Ebû Dâvûd dedi ki: 'Yüzük elinden düşene kadar insanlar Osman'a muhalefet etmediler.' İlim ehli, erkeklerin genel olarak gümüş yüzük takmasının caiz olduğu hususunda icmâ etmiştir. Hattâbî şöyle demiştir: Kadınların gümüş yüzük takması mekruh görülmüştür; zira bu erkeklerin kıyafet ve süsündendir. Eğer altın bulamazlarsa, [gümüşü] safran veya benzeri bir şeyle sarartıp kullansınlar. Selef ve haleften âlimlerin cumhuru, Ebû Bekr b. Abdirrahmân ve Habbâb'dan rivayet edilen şaz görüş müstesna, erkeklerin altın yüzük takmasının haram olduğu görüşündedir. Her ikisine de yasak ve nesh haberi ulaşmamıştır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Enes b. Mâlik’in, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in elinde sadece bir gün gümüşten bir yüzük gördüğü, ardından insanların da gümüşten yüzükler yaptırıp taktıkları, bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendi yüzüğünü atmasıyla insanların da yüzüklerini attıkları şeklindeki rivayetine gelince -ki bunu iki Sahîh [Buhârî ve Müslim] tahric etmiş olup lafız Buhârî’ye aittir-, bu âlimlere göre...
11850. Metin
وَهْمٌ مِنَ ابْنِ شِهَابٍ، لِأَنَّ الَّذِي نَبَذَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِنَّمَا هُوَ خَاتَمُ الذَّهَبِ. رَوَاهُ عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ صُهَيْبٍ وَقَتَادَةُ عَنْ أَنَسٍ، وَهُوَ خِلَافُ مَا رَوَى ابْنُ شِهَابٍ عَنْ أَنَسٍ فَوَجَبَ الْقَضَاءُ بِالْجُمْلَةِ عَلَى الْوَاحِدِ إِذَا خَالَفَهَا، مَعَ مَا يَشْهَدُ لِلْجَمَاعَةِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ. السَّادِسَةُ- إِذَا ثَبَتَ جَوَازُ التَّخَتُّمِ لِلرِّجَالِ بِخَاتَمِ الْفِضَّةِ وَالتَّحَلِّي بِهِ، فَقَدْ كَرِهَ ابْنُ سِيرِينَ وَغَيْرُهُ مِنَ الْعُلَمَاءِ نَقْشَهُ وَأَنْ يَكُونَ فِيهِ ذِكْرُ اللَّهِ. وَأَجَازَ نَقْشَهُ جَمَاعَةٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ. ثُمَّ إِذَا نُقِشَ عَلَيْهِ اسْمُ اللَّهِ أَوْ كَلِمَةُ حِكْمَةٍ أَوْ كَلِمَاتٍ مِنَ الْقُرْآنِ وَجَعَلَهُ فِي شِمَالِهِ، فَهَلْ يَدْخُلُ بِهِ الْخَلَاءَ وَيَسْتَنْجِي بِشِمَالِهِ؟ خَفَّفَهُ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَمَالِكٌ. قِيلَ لِمَالِكٍ: إِنْ كَانَ فِي الْخَاتَمِ ذِكْرُ اللَّهِ وَيَلْبَسُهُ فِي الشِّمَالِ أَيُسْتَنْجَى بِهِ؟ قَالَ: أَرْجُو أَنْ يَكُونَ خَفِيفًا. وَرُوِيَ عَنْهُ الْكَرَاهَةُ وَهُوَ الْأَوْلَى. وَعَلَى الْمَنْعِ مِنْ ذَلِكَ أَكْثَرُ أَصْحَابِهِ. وَقَدْ رَوَى هَمَّامٌ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِذَا دَخَلَ الْخَلَاءَ وَضَعَ خَاتَمَهُ. قَالَ أَبُو دَاوُدَ: هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ، وَإِنَّمَا يُعْرَفُ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ عَنْ زِيَادِ ابن سَعْدٍ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ وَرِقٍ ثُمَّ أَلْقَاهُ. قَالَ أَبُو دَاوُدَ: لَمْ يُحَدِّثْ بِهَذَا إِلَّا هَمَّامٌ. السَّابِعَةُ- رَوَى الْبُخَارِيُّ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ اتَّخَذَ خَاتَمًا مِنْ فِضَّةٍ وَنَقَشَ فِيهِ" مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ" وَقَالَ:" إِنِّي اتَّخَذْتُ خَاتَمًا مِنْ وَرِقٍ وَنَقَشْتُ فِيهِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ فَلَا يَنْقُشَنَّ أَحَدٌ عَلَى نَقْشِهِ". قَالَ عُلَمَاؤُنَا: فَهَذَا دَلِيلٌ عَلَى جَوَازِ نَقْشِ اسْمِ صَاحِبِ الْخَاتَمِ عَلَى خَاتَمِهِ. قَالَ مَالِكٌ: وَمِنْ شَأْنِ الْخُلَفَاءِ وَالْقُضَاةِ نَقْشُ أَسْمَائِهِمْ عَلَى خَوَاتِيمِهِمْ، وَنَهْيُهُ ﵇: لَا يَنْقُشَنَّ أَحَدٌ عَلَى نَقْشِ خَاتَمِهِ، مِنْ أَجْلِ أَنَّ ذَلِكَ اسْمُهُ وَصِفَتُهُ بِرِسَالَةِ اللَّهِ لَهُ إِلَى خَلْقِهِ. وَرَوَى أَهْلُ الشَّامِ أَنَّهُ لَا يَجُوزُ الخاتم لغير ذى سلطان. ورووا فِي ذَلِكَ حَدِيثًا. عَنْ أَبِي رَيْحَانَةَ، وَهُوَ حَدِيثٌ لَا حُجَّةَ فِيهِ لِضَعْفِهِ. وَقَوْلُهُ ﵇:" لَا يَنْقُشَنَّ أَحَدٌ عَلَى نَقْشِهِ" يَرُدُّهُ وَيَدُلُّ عَلَى جَوَازِ اتِّخَاذِ الْخَاتَمِ لِجَمِيعِ النَّاسِ، إِذَا لَمْ يُنْقَشْ عَلَى نَقْشِ خَاتَمِهِ. وَكَانَ نَقْشُ خَاتَمِ الزُّهْرِيِّ" مُحَمَّدٌ يَسْأَلُ اللَّهَ الْعَافِيَةَ". وَكَانَ نَقْشُ خَاتَمِ مَالِكٍ" حَسْبِيَ اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ". وَذَكَرَ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ فِي (نَوَادِرُ الْأُصُولِ) أَنَّ نَقْشَ خَاتَمِ مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ
İbn Şihâb’ın bir vehmidir (yanılmasıdır); çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in attığı yüzük altın yüzüktür. Bunu Abdülazîz b. Suheyb ve Katâde, Enes’ten rivayet etmişlerdir ki bu İbn Şihâb’ın Enes’ten yaptığı rivayete muhaliftir; İbn Ömer hadisinden cemaatin rivayetine şahitlik eden deliller bulunmasıyla birlikte, cemaate muhalefet ettiğinde tek kişinin rivayetine karşı cemaatin rivayetiyle hükmetmek vaciptir. Altıncı Mesele- Erkeklerin gümüş yüzük takmalarının ve onunla süslenmelerinin caiz olduğu sabit olunca; İbn Sîrîn ve diğer âlimler yüzüğe nakış yapılmasını ve onda Allah’ın zikrinin bulunmasını mekruh görmüşlerdir. Bir grup âlim ise üzerine nakış yapılmasını caiz görmüştür. Yüzüğün üzerine Allah’ın ismi, hikmetli bir söz veya Kur'an’dan kelimeler nakşedilir ve sol ele takılırsa, onunla helaya girilip sol elle istinca yapılabilir mi? Saîd b. el-Müseyyeb ve Mâlik bu hususta ruhsat tanımışlardır. Mâlik’e: “Yüzükte Allah’ın zikri bulunsa ve sol ele takılsa, onunla istinca edilir mi?” diye sorulduğunda: “Bunda bir beis olmamasını umarım” demiştir. Ondan kerahet de rivayet edilmiştir ki evla olan budur. Mezhep arkadaşlarının çoğu ise bunu menetme görüşündedir. Hemmâm, İbn Cüreyc’den, o Zührî’den, o da Enes’ten şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem helaya girdiğinde yüzüğünü çıkarırdı. Ebû Dâvûd şöyle demiştir: “Bu münker bir hadistir; zira bu ancak İbn Cüreyc’den, o Ziyâd b. Sa‘d’dan, o Zührî’den, o da Enes’ten Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in gümüşten bir yüzük edindiği, sonra da onu attığı şeklinde bilinmektedir.” Ebû Dâvûd demiştir ki: “Bunu [helaya girerken çıkardığı lafzıyla] Hemmâm’dan başkası rivayet etmemiştir.” Yedinci Mesele- Buhârî, Enes b. Mâlik’ten Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in gümüşten bir yüzük edindiğini ve üzerine “Muhammedün Resûlullâh” nakşettirdiğini ve: “Ben gümüşten bir yüzük edindim ve üzerine 'Muhammedün Resûlullâh' nakşettirdim; hiç kimse bu nakşın aynısını nakşettirmesin” buyurduğunu rivayet etmiştir. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu, yüzük sahibinin kendi ismini yüzüğüne nakşettirmesinin caiz olduğuna delildir. Mâlik şöyle demiştir: “Halifelerin ve kadıların adetlerinden biri de isimlerini yüzüklerine nakşettirmeleridir.” Aleyhisselâm’ın: “Hiç kimse onun yüzüğünün nakşı üzerine nakış yapmasın” nehyi ise, onun Allah’ın mahlukatına gönderdiği elçisi sıfatıyla onun ismi ve vasfı olmasından dolayıdır. Şam ehli, sultan (yönetici) sahibi olmayan kimselerin yüzük takmasının caiz olmadığını rivayet etmiş ve bu hususta Ebû Reyhâne’den bir hadis rivayet etmişlerdir; o ise zayıflığı sebebiyle delil teşkil etmeyen bir hadistir. Aleyhisselâm’ın: “Hiç kimse onun nakşı üzerine nakış yapmasın” kavli bu rivayeti reddetmekte ve yüzüğünün nakşı üzerine nakşedilmedikçe bütün insanların yüzük edinmesinin caiz olduğuna delalet etmektedir. Zührî’nin yüzüğünün nakşı “Muhammed Allah’tan afiyet diler” şeklinde idi. Mâlik’in yüzüğünün nakşı ise “Hasbiyallâhu ve ni‘me’l-vekîl” (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir) idi. Hakîm et-Tirmizî Nevâdiru’l-Usûl adlı eserinde Mûsâ aleyhisselâm’ın yüzüğünün nakşının
11851. Metin
" لِكُلِّ أَجَلٍ كِتابٌ". وَقَدْ مَضَى فِي الرَّعْدِ «١». وَبَلَغَ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ أَنَّ ابْنَهُ اشْتَرَى خَاتَمًا بِأَلْفِ دِرْهَمٍ فَكَتَبَ إِلَيْهِ: إِنَّهُ بَلَغَنِي أَنَّكَ اشْتَرَيْتَ خَاتَمًا بِأَلْفِ دِرْهَمٍ، فَبِعْهُ وَأَطْعِمْ مِنْهُ أَلْفَ جَائِعٍ، وَاشْتَرِ خَاتَمًا مِنْ حَدِيدٍ بِدِرْهَمٍ، وَاكْتُبْ عَلَيْهِ" رَحِمَ اللَّهُ امْرَأً عَرَفَ قَدْرَ نَفْسِهِ". الثَّامِنَةُ- مَنْ حَلَفَ أَلَّا يَلْبَسَ حُلِيًّا فَلَبِسَ لُؤْلُؤًا لَمْ يَحْنَثْ، وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ. قَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: لِأَنَّ هَذَا وَإِنْ كَانَ الِاسْمُ اللُّغَوِيُّ يَتَنَاوَلُهُ فَلَمْ يَقْصِدْهُ بِالْيَمِينِ، وَالْأَيْمَانُ تُخَصُّ بِالْعُرْفِ، أَلَا تَرَى أَنَّهُ لَوْ حَلَفَ أَلَّا يَنَامَ عَلَى فِرَاشٍ فَنَامَ عَلَى الْأَرْضِ لَمْ يَحْنَثْ، وَكَذَلِكَ لا يستضئ بِسِرَاجٍ فَجَلَسَ فِي الشَّمْسِ لَا يَحْنَثْ، وَإِنْ كَانَ اللَّهُ تَعَالَى قَدْ سَمَّى الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالشَّمْسَ سِرَاجًا. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ: مَنْ حَلَفَ أَلَّا يَلْبَسَ حُلِيًّا وَلَبِسَ اللُّؤْلُؤَ فَإِنَّهُ يَحْنَثُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها" وَالَّذِي يَخْرُجُ مِنْهُ: اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ. التَّاسِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ) قَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُ الْفُلْكِ وَرُكُوبُ الْبَحْرِ فِي" الْبَقَرَةِ «٢» " وَغَيْرِهَا. وَقَوْلُهُ:" مَواخِرَ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: جَوَارِيَ، مِنْ جَرَتْ تَجْرِي. سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مُعْتَرِضَةً. الْحَسَنُ: مَوَاقِرَ. قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ: أَيْ تَذْهَبُ وَتَجِيءُ، مُقْبِلَةً وَمُدْبِرَةً بِرِيحٍ وَاحِدَةٍ. وَقِيلَ:" مَواخِرَ" مُلَجِّجَةً فِي دَاخِلِ الْبَحْرِ، وَأَصْلُ الْمَخْرِ شَقُّ الْمَاءِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ. مَخَرَتِ السَّفِينَةُ تَمْخَرُ وَتَمْخُرُ مَخْرًا وَمُخُورًا إِذَا جَرَتْ تَشُقُّ الْمَاءَ مَعَ صَوْتٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ" يَعْنِي جَوَارِيَ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَمَخَرَ السَّابِحُ إِذَا شَقَّ الْمَاءَ بِصَدْرِهِ، وَمَخَرَ الْأَرْضَ شَقَّهَا لِلزِّرَاعَةِ، وَمَخَرَهَا بِالْمَاءِ إِذَا حَبَسَ الْمَاءَ فِيهَا حَتَّى تَصِيرَ أَرِيضَةً، أَيْ خَلِيقَةً بِجَوْدَةِ نَبَاتِ الزَّرْعِ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: الْمَخْرُ فِي اللُّغَةِ صَوْتُ هُبُوبِ الرِّيحِ، وَلَمْ يُقَيِّدْ كَوْنَهُ فِي مَاءٍ، وَقَالَ: إِنَّ مِنْ ذَلِكَ قَوْلُ وَاصِلٍ مَوْلَى أَبِي عُيَيْنَةَ: إِذَا أَرَادَ أَحَدُكُمُ الْبَوْلَ فَلْيَتَمَخَّرِ الرِّيحَ، أَيْ لِيَنْظُرَ فِي صَوْتِهَا فِي الْأَجْسَامِ مِنْ أَيْنَ تَهُبُّ، فَيَتَجَنَّبُ اسْتِقْبَالَهَا لِئَلَّا تَرُدَّ عَلَيْهِ بَوْلَهُ. (وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ) أَيْ وَلِتَرْكَبُوهُ لِلتِّجَارَةِ
“{ لِكُلِّ أَجَلٍ كِتابٌ } “Her ecelin bir yazısı vardır”” şeklinde olduğunu zikretmiştir; bu Ra‘d [Suresi'nde] geçmişti «١». Ömer b. Abdilazîz’e oğlunun bin dirheme bir yüzük satın aldığı haberi ulaşınca ona şöyle yazdı: “Bana ulaştığına göre bin dirheme bir yüzük satın almışsın; onu sat ve onunla bin aç kimseyi doyur. Kendine de bir dirheme demirden bir yüzük satın al ve üzerine 'Kendi haddini bilen kimseye Allah rahmet etsin' diye yazdır.” Sekizinci Mesele- Zinet takınmayacağına yemin eden bir kimse inci taksa yeminini bozmuş olmaz; Ebû Hanîfe de bu görüştedir. İbn Huveyzimendâd şöyle demiştir: Çünkü her ne kadar lügatteki isim onu kapsasa da yeminiyle onu kastetmemiştir; yeminler ise örf ile tahsis edilir. Görmez misin ki bir kimse döşek üzerinde uyumayacağına yemin etse ve yerde uyusa yeminini bozmuş olmaz; aynı şekilde kandille aydınlanmayacağına [yemin etse] ve güneşte otursa yine yeminini bozmaz; halbuki Yüce Allah yeri döşek (firâş), güneşi de kandil (sirâc) olarak isimlendirmiştir. Şâfiî, Ebû Yûsuf ve Muhammed ise şöyle demişlerdir: Zinet takınmayacağına yemin edip inci takan kimse yeminini bozar; çünkü Yüce Allah: “{ وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها } “Ve takınacağınız bir zinet çıkarasınız diye”” buyurmuştur ve denizden çıkan şey ise inci ve mercandır. Dokuzuncu Mesele- Yüce Allah’ın: { وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ } “Gemilerin onda suları yara yara gittiğini görürsün” kavli: Gemi ve denize binme konusu Bakara «٢» ve diğer surelerde geçmişti. Yüce Allah’ın: “{ مَواخِرَ }” kavli hakkında İbn Abbâs: “Akıp gidenler (cevârî) demektir, ceret-tecrî (akıp gitti) kökündendir” demiştir. Saîd b. Cübeyr: “Enlemesine gidenler” demiştir. Hasan: “Ağır yüklü gemiler” demiştir. Katâde ve Dahhâk: “Yani tek bir rüzgârla giden ve gelen, yönelen ve dönen [gemilerdir]” demişlerdir. “{ مَواخِرَ }” kelimesinin denizin derinliklerine dalanlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Mahr (الْمَخْرُ) kelimesinin aslı suyu sağa ve sola yarmaktır. “Maharati’s-sefînetü temharu ve temhuru mahran ve mühûran” gemi ses çıkararak suyu yarıp akıp gittiğinde kullanılır; Yüce Allah’ın: “{ وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ }” kavli de bundandır, yani akıp giden gemiler demektir. el-Cevherî şöyle demiştir: Yüzücü suyu göğsüyle yardığında “mahara’s-sâbihu” denir; toprağı ziraat için yardığında “mahara’l-arda”, toprağı ziraatin iyi bitmesine elverişli ve verimli hâle gelinceye kadar su içinde tuttuğunda “maharehâ bi’l-mâi” denir. Taberî ise şöyle demiştir: Lügatte mahr, rüzgârın esiş sesidir ve bunun suda olmasını şart koşmamıştır. O, Ebû Uyeyne’nin azatlısı Vâsıl’ın şu sözünün de bu kabilden olduğunu söylemiştir: “Sizden biri küçük abdest bozmak istediğinde rüzgârı dinlesin (yetsin)”; yani rüzgârın nereden estiğini cisimlerdeki sesinden anlamak için baksın ve idrarını üzerine geri döndürmemesi için rüzgâra karşı durmaktan sakınsın. { وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ } “O'nun lütfundan aramanız... içindir”; yani ticaret yapmak
11852. Metin
وَطَلَبِ الرِّبْحِ. (وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ) تَقَدَّمَ جَمِيعُ هذا في" البقرة" والحمد لله.
[ve] kâr elde etmek [içindir].1 { وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Şükredesiniz diye”2; bütün bunlar el-Bakara [Suresi’nde] geçmişti. Allah’a hamdolsun.
11853. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٥]
[Nahl Suresi (16), Ayet 15]
11854. Metin
وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥)
{ وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } “Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi; doğru yolu bulasınız diye nehirler ve yollar açtı.” (15)
11855. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ) أَيْ جِبَالًا ثَابِتَةً. رَسَا يَرْسُو إِذَا ثَبُتَ وَأَقَامَ. قَالَ:
Yüce Allah’ın: { وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ } “Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi” kavli; yani sabit dağlar koydu demektir. Bir şey sabit olup yerleştiğinde “rasâ yersû” (رَسَا يَرْسُو) denir. Şair şöyle demiştir:
11856. Metin
فَصَبَرْتُ عَارِفَةً لِذَلِكَ حُرَّةً ... تَرْسُو إِذَا نَفْسُ الْجَبَانِ تَطَلَّعُ «١»
Bunun için hür ve dirençli bir nefisle sabrettim / Korkak bir can kaçmaya meylettiğinde sebat eden bir nefisle «١»
11857. Metin
(أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ) أَيْ لِئَلَّا تَمِيدَ، عِنْدَ الْكُوفِيِّينَ. وَكَرَاهِيَةَ أَنْ تَمِيدَ، عَلَى قَوْلِ الْبَصْرِيِّينَ. وَالْمَيْدُ: الِاضْطِرَابُ يَمِينًا وَشِمَالًا، مَادَ الشَّيْءُ يَمِيدُ مَيْدًا إِذَا تَحَرَّكَ، وَمَادَتِ الْأَغْصَانُ تَمَايَلَتْ، وَمَادَ الرَّجُلُ تَبَخْتَرَ. قَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ فَجَعَلَتْ تَمِيدُ وَتَمُورُ، فَقَالَتِ الْمَلَائِكَةُ: إِنَّ هَذِهِ غَيْرُ مُقِرَّةٍ أَحَدًا عَلَى ظَهْرِهَا فَأَصْبَحَتْ وَقَدْ أُرْسِيَتْ بِالْجِبَالِ، وَلَمْ تَدْرِ الْمَلَائِكَةُ مِمَّ خُلِقَتِ الْجِبَالُ. وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁: لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ قَمَصَتْ وَمَالَتْ وَقَالَتْ: أَيْ رَبِّ! أَتَجْعَلُ عَلَيَّ مَنْ يَعْمَلُ بِالْمَعَاصِي وَالْخَطَايَا، وَيُلْقِي عَلَيَّ الْجِيَفَ وَالنَّتْنَ! فَأَرْسَى اللَّهُ تَعَالَى فِيهَا مِنَ الْجِبَالِ مَا تَرَوْنَ وَمَا لَا تَرَوْنَ. وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ فِي آخِرِ (كِتَابِ التَّفْسِيرِ): حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ أَخْبَرَنَا الْعَوَّامُ بْنُ حَوْشَبٍ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ أَبِي سُلَيْمَانَ عَنْ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:" لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ جَعَلَتْ تَمِيدُ فَخَلَقَ الْجِبَالَ فَعَادَ بها عليها فاستقرت فعجب الملائكة من شدة الجبال فقالوا يا رب هل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْجِبَالِ قَالَ نَعَمِ الْحَدِيدُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْحَدِيدِ قَالَ نَعَمِ النَّارُ فَقَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ النَّارِ قَالَ نَعَمِ الْمَاءُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْمَاءِ قَالَ نَعَمِ الرِّيحُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الرِّيحِ قَالَ نَعَمِ ابْنُ آدَمَ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ بِيَمِينِهِ يُخْفِيهَا مِنْ شِمَالِهِ". قَالَ أَبُو عِيسَى: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ مَرْفُوعًا إِلَّا مِنْ هذا الوجه.
{ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ } “Sizi sarsmasın diye”; Kûfelilere göre “sizi sarsmaması için” (li-ellâ temîde) anlamındadır. Basralıların görüşüne göre ise “sarsılmasından hoşlanılmadığı için / sarsılmasın diye” (kerâheten en temîde) takdirindedir. Meyd (المَيْد); sağa sola çalkalanıp sarsılmaktır. Bir şey hareket ettiğinde “mâde’ş-şey’u yemîdu meyden” (مَادَ الشَّيْءُ يَمِيدُ مَيْدًا) denir. Ağaç dalları sallandığında “mâdeti’l-ağsânu” (مَادَتِ الْأَغْصَانُ), adam böbürlenerek çalımlı yürüdüğünde “mâde’r-raculu” (مَادَ الرَّجُلُ) denir. Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: “Allah yeri yarattığında yer çalkalanıp sallanmaya başladı. Bunun üzerine melekler: ‘Bu [yer], sırtında kimseyi durdurup barındırmaz’ dediler. Sabah olduğunda ise [yer] dağlarla sabit kılınmıştı. Melekler dağların neden yaratıldığını bilemediler.” Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Allah yeri yarattığında o şaha kalkıp eğrildi ve şöyle dedi: ‘Ey Rabbim! Üzerimde isyan ve günah işleyecek, üzerime leşler ve pis kokular atacak kimseleri mi var edeceksin?’ Bunun üzerine Yüce Allah onda, gördüğünüz ve görmediğiniz dağları yerleştirdi.” Tirmizî, (Tefsir Kitabı)’nın sonunda rivayet etmiştir: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Yezîd b. Hârûn anlattı, bize el-Avvâm b. Havşeb, Süleyman b. Ebî Süleyman’dan, o Enes b. Mâlik’ten, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: « لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ جَعَلَتْ تَمِيدُ فَخَلَقَ الْجِبَالَ فَعَادَ بها عليها فاستقرت فعجب الملائكة من شدة الجبال فقالوا يا رب هل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْجِبَالِ قَالَ نَعَمِ الْحَدِيدُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْحَدِيدِ قَالَ نَعَمِ النَّارُ فَقَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ النَّارِ قَالَ نَعَمِ الْمَاءُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الْمَاءِ قَالَ نَعَمِ الرِّيحُ قَالُوا يا رب فهل من خلقك شي أَشَدُّ مِنَ الرِّيحِ قَالَ نَعَمِ ابْنُ آدَمَ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ بِيَمِينِهِ يُخْفِيهَا مِنْ شِمَالِهِ » «Allah yeri yarattığı zaman [yer] çalkalanıp sarsılmaya başladı. Bunun üzerine dağları yarattı ve onları üzerine koydu; böylece yer sükûnete erip duruldu. Melekler dağların sağlamlığına ve gücüne hayran kalıp: ‘Ey Rabbimiz! Yarattıkların arasında dağlardan daha güçlü bir şey var mı?’ dediler. O: ‘Evet, demir’ buyurdu. ‘Ey Rabbimiz! Yarattıkların arasında demirden daha güçlü bir şey var mı?’ dediler. O: ‘Evet, ateş’ buyurdu. ‘Ey Rabbimiz! Yarattıkların arasında ateşten daha güçlü bir şey var mı?’ dediler. O: ‘Evet, su’ buyurdu. ‘Ey Rabbimiz! Yarattıkların arasında sudan daha güçlü bir şey var mı?’ dediler. O: ‘Evet, rüzgâr’ buyurdu. ‘Ey Rabbimiz! Yarattıkların arasında rüzgârdan daha güçlü bir şey var mı?’ dediler. O: ‘Evet, sağ eliyle sadaka verip onu sol elinden gizleyen Âdemoğludur’ buyurdu.» Ebû Îsâ [et-Tirmizî] şöyle demiştir: “Bu hadis garibtir; merfû olarak sadece bu vecihten bilmekteyiz.”
11858. Metin
قُلْتُ: وَفِي هَذِهِ الْآيَةِ أَدَلُّ دَلِيلٍ عَلَى اسْتِعْمَالِ الْأَسْبَابِ، وَقَدْ كَانَ قَادِرًا عَلَى سُكُونِهَا دُونَ الْجِبَالِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى. (وَأَنْهاراً) أَيْ وَجَعَلَ فِيهَا أَنْهَارًا، أَوْ أَلْقَى فِيهَا أَنْهَارًا. (وَسُبُلًا) أَيْ طُرُقًا وَمَسَالِكَ. (لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ) أَيْ إِلَى حَيْثُ تَقْصِدُونَ مِنَ الْبِلَادِ فَلَا تضلون ولا تتحيرون.
Ben derim ki: Bu ayette sebeplere başvurmaya dair en açık delil vardır; oysa O, dağlar olmaksızın da yeri sükûnette tutmaya kadirdi. Bu mana daha önce geçmişti. { وَأَنْهاراً } yani onda nehirler var etti yahut nehirler akıttı. { وَسُبُلًا } yani yollar ve geçitler [kıldı]. { لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } yani beldelerden gitmek istediğiniz yerlere yolu bulasınız, böylece sapmayasınız ve şaşırıp kalmayasınız diye.
11859. Metin
[سورة النحل (١٦): آية ١٦]
[Nahl Suresi (16), Ayet 16]