İsrâ Suresi Tefsiri

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12319. Metin

هَذِهِ السُّورَةُ مَكِّيَّةٌ، إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ: قَوْلُهُ ﷿" وَإِنْ كادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ «٢» " نزلت حِينَ جَاءَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَفْدُ ثَقِيفٍ، وَحِينَ قَالَتِ الْيَهُودُ: لَيْسَتْ هَذِهِ بِأَرْضِ الْأَنْبِيَاءِ. وَقَوْلُهُ ﷿:" وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ". وَقَوْلُهُ تَعَالَى" إِنَّ رَبَّكَ أَحاطَ بِالنَّاسِ" الْآيَةَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: وَقَوْلُهُ ﷿" إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ" الْآيَةَ. وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ ﵁ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ وَالْكَهْفِ [وَمَرْيَمَ]: إِنَّهُنَّ مِنَ الْعِتَاقِ الْأَوَّلِ، وَهُنَّ من تلادي، يريد من قديم كسبه.

Bu sûre, üç âyet müstesna Mekkîdir1: Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { وَإِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ } “Neredeyse seni [yurdundan] çıkaracaklardı”2 kavli; bu âyet, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Sakîf heyeti geldiğinde ve yahudilerin: “Burası peygamberler yurdu değildir” dedikleri vakit inmiştir. Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ } “Ve de ki: Rabbim! Beni gireceğim yere doğrulukla girdir ve çıkacağım yerden de doğrulukla çıkar” kavli ile Yüce Allah'ın: { إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ } “Muhakkak ki Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” âyetidir. Mukâtil de şöyle demiştir: Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ } “Şüphesiz bundan önce kendilerine ilim verilenler...” âyeti [de Medenîdir]. İbn Mes'ûd radıyallâhu anh, Benî İsrâîl (İsrâ), el-Kehf [ve Meryem] sûreleri hakkında şöyle demiştir: «Şüphesiz bunlar ilk [inen] kıymetli sûrelerdendir ve bunlar benim kadîm kazancımdandır.» [Bununla] ilk ezberleyip öğrendiklerini kastetmektedir.

12320. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

12321. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ١]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 1]

12322. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

12323. Metin

سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١)

{ سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren [Allah'ın şanı ne] yücedir! Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

12324. Metin

فِيهِ ثَمَانِ «١» مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (سُبْحانَ) " سُبْحانَ" اسْمٌ مَوْضُوعٌ مَوْضِعَ الْمَصْدَرِ، وَهُوَ غَيْرُ مُتَمَكِّنٌ، لِأَنَّهُ لَا يَجْرِي بِوُجُوهِ الْإِعْرَابِ، وَلَا تَدْخُلُ عَلَيْهِ الْأَلِفُ وَاللَّامُ، وَلَمْ يَجْرِ مِنْهُ فِعْلٌ، وَلَمْ يَنْصَرِفْ لِأَنَّ فِي آخِرِهِ زَائِدَتَيْنِ، تَقُولُ: سَبَّحْتُ تَسْبِيحًا وَسُبْحَانًا، مِثْلَ كَفَّرْتُ الْيَمِينَ تَكْفِيرًا وَكُفْرَانًا. وَمَعْنَاهُ التَّنْزِيهُ وَالْبَرَاءَةُ لِلَّهِ ﷿ مِنْ كُلِّ نَقْصٍ. فَهُوَ ذِكْرٌ عَظِيمٌ لِلَّهِ تَعَالَى لَا يَصْلُحُ لِغَيْرِهِ، فَأَمَّا قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Bunda sekiz «١» mesele vardır: Birinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: (سُبْحانَ) "Sübhâne" buyruğu: "Sübhân" masdar yerine konulmuş bir isimdir. Gayrimütemekkendir (tam çekimli değildir); çünkü irap çeşitlerine göre çekilmez, başına elif-lam girmez, kendisinden bir fiil türememiştir ve sonunda iki zaid harf bulunduğu için gayrimunsarıftır (tenvin almaz). Nitekim sen: «سَبَّحْتُ تَسْبِيحًا وَسُبْحَانًا» "Tesbih ettim ve sübhan kıldım" dersin; tıpkı «كَفَّرْتُ الْيَمِينَ تَكْفِيرًا وَكُفْرَانًا» "Yemini keffaretle telafi ettim" dediğin gibi. Manası ise; Allah Azze ve Celle'yi her türlü eksiklikten tenzih etmek ve uzak tutmaktır. Bu, Yüce Allah için söylenebilecek büyük bir zikirdir ve O'ndan başkası için uygun değildir. Şairin şu sözüne gelince:

12325. Metin

أَقُولُ لَمَّا جَاءَنِي فَخْرُهُ ... سُبْحَانَ مِنْ عَلْقَمَةَ الْفَاخِرِ «٢»

Bana onun övünmesi ulaştığında derim ki: ... Şaşılacak şey, övünen [bu] Alkame'den! «٢»

12326. Metin

فَإِنَّمَا ذَكَرَهُ عَلَى طَرِيقِ النَّادِرِ. وَقَدْ رَوَى طَلْحَةُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ الْفَيَّاضُ أَحَدُ الْعَشَرَةِ أَنَّهُ قَالَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: مَا مَعْنَى سُبْحَانَ اللَّهِ؟ فَقَالَ:" تَنْزِيهُ اللَّهِ مِنْ كُلِّ سُوءٍ". وَالْعَامِلُ فِيهِ عَلَى مَذْهَبِ سِيبَوَيْهِ الْفِعْلُ الَّذِي مِنْ مَعْنَاهُ لَا مِنْ لَفْظِهِ، إِذْ لَمْ يَجْرِ مِنْ لَفْظِهِ فِعْلٌ، وَذَلِكَ مِثْلُ قَعَدَ الْقُرْفُصَاءَ، وَاشْتَمَلَ الصَّمَّاءَ «٣»، فَالتَّقْدِيرُ عِنْدَهُ: أُنَزِّهُ اللَّهَ تَنْزِيهًا، فوقع" سبحان الله" مكان قولك تنزيها.

Bunu ancak nadir kabilinden zikretmiştir. [Aşere-i mübeşşereden] on kişiden biri olan Talha b. Ubeydullah el-Feyyâz [şöyle] rivayet etmiştir: O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: «سُبْحَانَ اللَّهِ» "Sübhânallah'ın anlamı nedir?" diye sormuş; o da: «تَنْزِيهُ اللَّهِ مِنْ كُلِّ سُوءٍ» «Allah'ı her türlü kötülük ve eksiklikten tenzih etmektir» buyurmuştur. Sîbeveyh'in mezhebine göre bunda amel eden âmil (etken), kendi lafzından değil, manasından olan bir fiildir; zira lafzından bir fiil türememiştir. Bu da «قَعَدَ الْقُرْفُصَاءَ» (çömelerek oturdu) ve «اشْتَمَلَ الصَّمَّاءَ» (tek parça elbiseye büründü)3 [örnekleri] gibidir. Dolayısıyla ona göre takdir: «أُنَزِّهُ اللَّهَ تَنْزِيهًا» [şeklindedir]. Böylece «سُبْحَانَ اللَّهِ» [ifadesi], senin «تَنْزِيهًا» sözünün yerine geçmiştir.

12327. Metin

الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَسْرى بِعَبْدِهِ) " أَسْرى " فِيهِ لُغَتَانِ: سَرَى وَأَسْرَى، كَسَقَى وَأَسْقَى، كَمَا تَقَدَّمَ «١». قَالَ:

İkinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: (أَسْرى بِعَبْدِهِ) "Kulunu gece yürüttü" buyruğu: "Esrâ" (أَسْرَى) kelimesinde iki lügat vardır: Daha önce geçtiği «١» üzere «سَقَى» ve «أَسْقَى» gibi «سَرَى» ve «أَسْرَى» şeklindedir. [Şair] şöyle demiştir:

12328. Metin

أَسْرَتْ عَلَيْهِ مِنَ الْجَوْزَاءِ سَارِيَةٌ ... تُزْجِي الشِّمَالُ عليه جامد البرد «٢»

Cevza'dan bir gece bulutu onun üzerine geceleyin yürüdü (esret)... Kuzey rüzgarı onun üzerine katılaşmış doluyu sevk ediyor. «٢»

12329. Metin

وقال آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

12330. Metin

حي النَّضِيرَةَ رَبَّةَ الْخِدْرِ ... أَسْرَتْ إِلَيَّ وَلَمْ تَكُنْ تَسْرِي «٣»

Selamla o perde arkasındaki güzeli... O geceleyin bana yürüdü (esret), oysa o gece yürümezdi (tesrî). «٣»

12331. Metin

فَجَمَعَ بَيْنَ اللُّغَتَيْنِ فِي الْبَيْتَيْنِ. وَالْإِسْرَاءُ: سَيْرُ اللَّيْلِ، يُقَالُ: سَرَيْتُ مَسْرًى وَسُرًى، وَأَسْرَيْتُ إِسْرَاءً، قَالَ الشَّاعِرُ:

Böylece iki beyitte her iki lügati de bir araya getirmiştir. İsrâ (الْإِسْرَاءُ): Gece yürüyüşüdür. «سَرَيْتُ مَسْرًى وَسُرًى» ve «أَسْرَيْتُ إِسْرَاءً» denilir. Şair şöyle demiştir:

12332. Metin

وَلَيْلَةٍ ذَاتِ نَدًى سَرَيْتُ ... وَلَمْ يَلِتْنِي مِنْ سُرَاهَا لَيْتُ

Ve çiy düşen nice gecede yürüdüm (seraytü)... Onun gece yürüyüşünden bana hiçbir 'keşke' [pişmanlık] bulaşmadı.

12333. Metin

وَقِيلَ: أَسْرَى سَارَ مِنْ أَوَّلِ اللَّيْلِ، وَسَرَى سَارَ مِنْ آخِرِهِ، وَالْأَوَّلُ أَعْرَفُ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (بِعَبْدِهِ) قَالَ الْعُلَمَاءُ: لَوْ كَانَ لِلنَّبِيِّ ﷺ اسْمٌ أَشْرَفُ مِنْهُ لَسَمَّاهُ بِهِ فِي تِلْكَ الْحَالَةِ الْعَلِيَّةِ. وَفِي مَعْنَاهُ أَنْشَدُوا:

"Esrâ gecenin başında yürüdü, serâ ise gecenin sonunda yürüdü" de denilmiştir; ancak birincisi daha çok bilinendir. Üçüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: (بِعَبْدِهِ) "Kulunu" buyruğu: İlim adamları şöyle demiştir: Eğer Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bundan daha şerefli bir isim olsaydı, o yüce makamda onu bu isimle anardı. Bu manada şöyle şiir okumuşlardır:

12334. Metin

يَا قَوْمِ قَلْبِي عِنْدَ زَهْرَاءَ ... يَعْرِفُهُ السَّامِعُ وَالرَّائِي

Ey kavmim! Kalbim Zehra'nın yanındadır... Bunu işiten de gören de bilir.

12335. Metin

لَا تَدْعُنِي إِلَّا بِيَا عَبْدَهَا ... فَإِنَّهُ أَشْرَفُ أَسْمَائِي

Bana ancak 'Ey onun kulu' diye seslen... Çünkü o, isimlerimin en şereflisidir.

12336. Metin

وَقَدْ تَقَدَّمَ «٤». قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: لَمَّا رَفَعَهُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى حَضَرْتِهِ السَّنِيَّةِ، وَأَرْقَاهُ فَوْقَ الْكَوَاكِبِ الْعُلْوِيَّةِ «٥»، أَلْزَمَهُ اسْمَ الْعُبُودِيَّةِ تَوَاضُعًا لِلْأُمَّةِ. الرَّابِعَةُ- ثَبَتَ الْإِسْرَاءُ فِي جَمِيعِ مُصَنَّفَاتِ الحديث، ورى عَنِ الصَّحَابَةِ فِي كُلِّ أَقْطَارِ الْإِسْلَامِ فَهُوَ مِنَ الْمُتَوَاتِرِ بِهَذَا الْوَجْهِ. وَذَكَرَ النَّقَّاشُ: مِمَّنْ رَوَاهُ عِشْرِينَ صَحَابِيًّا. رَوَى الصَّحِيحُ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" أُتِيَتُ بِالْبُرَاقِ وَهُوَ دَابَّةٌ أَبْيَضُ [طَوِيلٌ] فَوْقَ الْحِمَارِ وَدُونَ الْبَغْلِ يَضَعُ حَافِرَهُ عِنْدَ مُنْتَهَى طَرْفِهِ- قَالَ- فَرَكِبْتُهُ حَتَّى أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ- قَالَ- فَرَبَطْتُهُ بِالْحَلْقَةِ الَّتِي تَرْبِطُ بِهَا الْأَنْبِيَاءُ- قَالَ- ثُمَّ دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ

Bu [husus] daha önce geçmişti.4 Kuşeyrî şöyle demiştir: Yüce Allah onu yüce huzuruna yükseltip ulvî yıldızların fevkine çıkardığında5, ümmete bir tevazu [örneği olsun] diye ona kulluk ismini vermiştir. Dördüncü [Mesele]: İsrâ [hadisesi], bütün hadis musanneflerinde sabit olmuş ve İslâm'ın her bir diyarında sahâbeden rivayet edilmiştir; dolayısıyla bu yönüyle mütevâtirdir. Nakkâş, bunu rivayet edenlerden yirmi sahâbî zikretmiştir. Sahîh'te Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « أُتِيَتُ بِالْبُرَاقِ وَهُوَ دَابَّةٌ أَبْيَضُ [طَوِيلٌ] فَوْقَ الْحِمَارِ وَدُونَ الْبَغْلِ يَضَعُ حَافِرَهُ عِنْدَ مُنْتَهَى طَرْفِهِ- قَالَ- فَرَكِبْتُهُ حَتَّى أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ- قَالَ- فَرَبَطْتُهُ بِالْحَلْقَةِ الَّتِي تَرْبِطُ بِهَا الْأَنْبِيَاءُ- قَالَ- ثُمَّ دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ » «Bana Burak getirildi; o, merkepten büyük, katırdan küçük, [uzun], beyaz bir binektir. Tırnağını gözünün gördüğü en son noktaya basar. -[Resûlullah] buyurdu ki:- Ona bindim ve nihayet Beytülmakdis'e geldim. -Buyurdu ki:- Onu peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım. -Buyurdu ki:- Sonra Mescid'e girdim...»

12337. Metin

فَصَلَّيْتُ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ خَرَجْتُ فَجَاءَنِي جِبْرِيلُ ﵇ بِإِنَاءٍ مِنْ خَمْرٍ وَإِنَاءٍ مِنْ لَبَنٍ فَاخْتَرْتُ اللَّبَنَ فَقَالَ جِبْرِيلُ اخْتَرْتَ الْفِطْرَةَ- قَالَ- ثُمَّ عَرَجَ بِنَا إِلَى السَّمَاءِ ... " وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. وَمِمَّا لَيْسَ فِي الصَّحِيحَيْنِ مَا خَرَّجَهُ الْآجُرِّيُّ وَالسَّمَرْقَنْدِيُّ، قَالَ الْآجُرِّيُّ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى" سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ" قَالَ أَبُو سَعِيدٍ: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ لَيْلَةِ أُسْرِيَ بِهِ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" أُتِيتُ بِدَابَّةٍ هِيَ أَشْبَهُ الدَّوَابِّ بِالْبَغْلِ لَهُ أُذُنَانِ يَضْطَرِبَانِ «١» وَهُوَ الْبُرَاقُ الَّذِي كَانَتِ الْأَنْبِيَاءُ تَرْكَبُهُ قَبْلُ فَرَكِبْتُهُ فَانْطَلَقَ تَقَعُ يَدَاهُ عِنْدَ مُنْتَهَى بَصَرِهِ فَسَمِعْتُ نِدَاءً عَنْ يَمِينِي يَا مُحَمَّدُ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى أَسْأَلَكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ عَلَيْهِ ثُمَّ سَمِعْتُ نِدَاءً عَنْ يَسَارِي يَا مُحَمَّدُ عَلَى رِسْلِكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ عَلَيْهِ ثُمَّ اسْتَقْبَلَتْنِي امْرَأَةٌ عَلَيْهَا مِنْ كُلِّ زِينَةِ الدُّنْيَا رَافِعَةً يَدَيْهَا تَقُولُ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى أَسْأَلَكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ ثُمَّ أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ الْأَقْصَى فَنَزَلْتُ عَنِ الدَّابَّةِ فَأَوْثَقْتُهُ فِي الْحَلْقَةِ الَّتِي كَانَتِ الْأَنْبِيَاءُ تُوثِقُ بِهَا ثُمَّ دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ وَصَلَّيْتُ فِيهِ فَقَالَ لِي جِبْرِيلُ ﵇ مَا سَمِعْتَ يَا مُحَمَّدُ فَقُلْتُ نِدَاءً عَنْ يَمِينِي يَا مُحَمَّدُ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى أَسْأَلَكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ فَقَالَ ذَلِكَ دَاعِي الْيَهُودِ وَلَوْ وَقَفْتَ لَتَهَوَّدَتْ أُمَّتُكَ- قَالَ- ثُمَّ سَمِعْتُ نِدَاءً عَنْ يَسَارِي عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى أَسْأَلَكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ عَلَيْهِ فَقَالَ ذَلِكَ دَاعِي النَّصَارَى أَمَا إِنَّكَ لَوْ وَقَفْتَ لَتَنَصَّرَتْ أُمَّتُكَ- قَالَ- ثُمَّ اسْتَقْبَلَتْنِي امْرَأَةٌ عَلَيْهَا مِنْ كُلِّ زِينَةِ الدُّنْيَا رَافِعَةً يَدَيْهَا تَقُولُ عَلَى رِسْلِكَ فَمَضَيْتُ وَلَمْ أُعَرِّجْ عَلَيْهَا فَقَالَ تِلْكَ الدُّنْيَا لَوْ وَقَفْتَ لَاخْتَرْتَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ- قَالَ- ثُمَّ أُتِيتُ بِإِنَاءَيْنِ أَحَدُهُمَا فِيهِ لَبَنٌ وَالْآخَرُ فِيهِ خَمْرٌ فَقِيلَ لِي خُذْ فَاشْرَبْ أَيَّهُمَا شِئْتَ فَأَخَذْتُ اللَّبَنَ فَشَرِبْتُهُ فَقَالَ لِي جِبْرِيلُ أَصَبْتَ الْفِطْرَةَ وَلَوْ أَنَّكَ أَخَذْتَ الْخَمْرَ غَوَتْ أُمَّتُكَ ثُمَّ جَاءَ بِالْمِعْرَاجِ الَّذِي تَعْرُجُ فِيهِ أَرْوَاحُ بَنِي آدَمَ فَإِذَا هُوَ أَحْسَنُ مَا رَأَيْتُ أو لم تَرَوْا إِلَى الْمَيِّتِ كَيْفَ يُحِدُّ بَصَرَهُ إِلَيْهِ فَعُرِجَ بِنَا حَتَّى أَتَيْنَا «٢» بَابَ السَّمَاءِ الدُّنْيَا فَاسْتَفْتَحَ جِبْرِيلُ فَقِيلَ مَنْ هَذَا؟ قَالَ: جِبْرِيلُ قَالُوا: وَمَنْ مَعَكَ؟ قَالَ: مُحَمَّدٌ قَالُوا: وَقَدْ أرسل إليه؟

«...Orada iki rekat namaz kıldım, sonra çıktım. Cebrail aleyhisselâm bana biri şarap, diğeri süt dolu iki kap getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail: 'Fıtratı seçtin' dedi. -[Ravi] dedi ki:- Sonra bizi semaya yükseltti...» ve hadisi zikretti. İki Sahîh'te (Buhârî ve Müslim'de) yer almayan rivayetlerden biri de el-Âcurrî ile es-Semerkandî'nin tahric ettiği [hadistir]. el-Âcurrî, Yüce Allah'ın: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ } “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksanlıklardan münezzehtir” kavli hakkında Ebû Saîd el-Hudrî'den [naklen] şöyle demiştir: Ebû Saîd dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize İsrâ'ya götürüldüğü geceyi anlatarak şöyle buyurdu: «Bana bineklerin katıra en çok benzeyeni olan, [oynayıp] kıpırdayan iki kulağı bulunan1 bir binek getirildi; o, daha önce peygamberlerin bindiği Burak idi. Hemen ona bindim; ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya basarak yol aldı. Derken sağımdan bir ses işittim: 'Ey Muhammed! Yavaş ol da sana bir şey sorayım!' Ben ise yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım. Sonra solumdan bir ses işittim: 'Ey Muhammed! Yavaş ol!' Ben yine yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım. Daha sonra karşıma üzerinde dünyanın her türlü süsü bulunan, ellerini kaldırmış: 'Yavaş ol da sana bir şey sorayım!' diyen bir kadın çıktı; yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım. Sonra en uzaktaki Beytülmakdis'e vardım. Binekten indim ve onu peygamberlerin [bineklerini] bağladığı halkaya bağladım. Ardından mescide girip orada namaz kıldım. Cebrail aleyhisselâm bana: 'Ne işittin ey Muhammed?' dedi. Dedim ki: 'Sağımdan: 'Ey Muhammed! Yavaş ol da sana bir şey sorayım!' diye bir ses işittim; fakat yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım.' [Cebrail]: 'O, Yahudilerin davetçisiydi. Şayet dursaydın ümmetin Yahudileşirdi' dedi. [Hz. Peygamber] buyurdu ki: 'Sonra solumdan: 'Yavaş ol da sana bir şey sorayım!' diye bir ses işittim; yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım.' [Cebrail]: 'O, Hristiyanların davetçisiydi. Dikkat et! Eğer dursaydın ümmetin Hristiyanlaşırdı' dedi. [Hz. Peygamber] buyurdu ki: 'Daha sonra karşıma üzerinde dünyanın her türlü süsü bulunan, ellerini kaldırmış: 'Yavaş ol!' diyen bir kadın çıktı; yoluma devam ettim ve ona dönüp bakmadım.' [Cebrail]: 'O dünyadır; eğer dursaydın dünyayı ahirete tercih ederdin' dedi. [Hz. Peygamber] buyurdu ki: 'Sonra bana iki kap getirildi; birinde süt, diğerinde şarap vardı. Bana: 'Hangisini dilersen al ve iç' denildi. Ben sütü alıp içtim. Bunun üzerine Cebrail bana: 'Fıtrata isabet ettin; şayet şarabı alsaydın ümmetin sapardı' dedi. Sonra Âdemoğullarının ruhlarının yükseldiği mirac getirildi ki o, gördüğüm şeylerin en güzeliydi. Ölünün [can verirken] gözlerini ona nasıl diktiğini görmez misiniz? Nihayet dünya semasının kapısına gelinceye2 kadar yükseltildik. Cebrail kapının açılmasını istedi. 'Bu kim?' denildi. 'Cebrail' dedi. 'Yanındaki kim?' dediler. 'Muhammed' dedi. 'Ona peygamberlik verildi mi / [semaya yükselmesi için] ona davet gönderildi mi?' dediler...»

12338. Metin

قَالَ نَعَمْ فَفَتَحُوا لِي وَسَلَّمُوا عَلَيَّ وَإِذَا مَلَكٌ يَحْرُسُ السَّمَاءَ يُقَالُ لَهُ إِسْمَاعِيلُ مَعَهُ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ مَعَ كُلِّ مَلَكٍ مِائَةُ أَلْفٍ- قَالَ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ ... " وَذَكَرَ الْحَدِيثَ إِلَى أَنْ قَالَ:" ثُمَّ مَضَيْنَا إِلَى السَّمَاءِ الْخَامِسَةِ وَإِذَا أَنَا بِهَارُونَ بْنِ عِمْرَانَ الْمُحَبِّ فِي قَوْمِهِ وَحَوْلَهُ تَبَعٌ كَثِيرٌ مِنْ أُمَّتِهِ فَوَصَفَهُ النَّبِيُّ ﷺ وَقَالَ طَوِيلُ اللِّحْيَةِ تَكَادُ لِحْيَتُهُ تَضْرِبُ فِي سُرَّتِهِ ثُمَّ مَضَيْنَا إِلَى السَّمَاءِ السَّادِسَةِ فَإِذَا أَنَا بِمُوسَى فَسَلَّمَ عَلَيَّ وَرَحَّبَ بِي- فَوَصَفَهُ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ- رَجُلٌ كَثِيرُ الشَّعْرِ وَلَوْ كَانَ عَلَيْهِ قَمِيصَانِ خَرَجَ شَعْرُهُ مِنْهُمَا ... " الْحَدِيثُ. وَرَوَى الْبَزَّارُ أن رسول الله ﷺ أُتِيَ بِفَرَسٍ فَحُمِلَ عَلَيْهِ، كُلُّ خُطْوَةٍ مِنْهُ أَقْصَى بَصَرِهِ ... وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. وَقَدْ جَاءَ فِي صِفَةِ الْبُرَاقِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" بَيْنَا أَنَا نَائِمٌ فِي الْحِجْرِ إِذْ أَتَانِي آتٍ فَحَرَّكَنِي بِرِجْلِهِ فَاتَّبَعْتُ الشَّخْصَ فَإِذَا هُوَ جِبْرِيلُ ﵇ قَائِمٌ عَلَى بَابِ الْمَسْجِدِ مَعَهُ دَابَّةٌ دُونَ الْبَغْلِ وَفَوْقَ الْحِمَارِ وَجْهُهَا وَجْهُ إِنْسَانٍ وَخُفُّهَا خُفُّ حَافِرٍ وَذَنَبُهَا ذَنَبُ ثَوْرٍ وَعُرْفُهَا عُرْفُ الْفَرَسِ فَلَمَّا أَدْنَاهَا مِنِّي جِبْرِيلُ ﵇ نَفَرَتْ وَنَفَشَتْ عُرْفَهَا فَمَسَحَهَا جِبْرِيلُ ﵇ وَقَالَ يَا بُرْقَةُ لَا تَنْفِرِي مِنْ مُحَمَّدٍ فَوَاللَّهِ مَا رَكِبَكِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ أَفْضَلُ مِنْ مُحَمَّدٍ ﷺ وَلَا أَكْرَمُ عَلَى اللَّهِ مِنْهُ قَالَتْ قَدْ عَلِمْتُ أَنَّهُ كَذَلِكَ وَأَنَّهُ صَاحِبُ الشَّفَاعَةِ وَإِنِّي أُحِبُّ أَنْ أَكُونَ فِي شَفَاعَتِهِ فَقُلْتُ أَنْتِ فِي شَفَاعَتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى ... " الْحَدِيثَ. وَذَكَرَ أَبُو سَعِيدٍ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ مُحَمَّدٍ النَّيْسَابُورِيُّ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: لَمَّا مَرَّ النَّبِيُّ ﷺ بِإِدْرِيسَ ﵇ فِي السَّمَاءِ الرَّابِعَةِ قَالَ: مَرْحَبًا بِالْأَخِ الصَّالِحِ وَالنَّبِيِّ الصَّالِحِ الَّذِي وُعِدْنَا أَنْ نَرَاهُ فَلَمْ نَرَهُ إِلَّا اللَّيْلَةَ قَالَ فَإِذَا فِيهَا مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ لَهَا سَبْعُونَ قَصْرًا مِنْ لُؤْلُؤٍ وَلِأُمِّ مُوسَى بْنِ عِمْرَانَ سَبْعُونَ قَصْرًا مِنْ مَرْجَانَةٍ حَمْرَاءَ مُكَلَّلَةٍ بِاللُّؤْلُؤِ أَبْوَابُهَا وَأَسِرَّتُهَا مِنْ عِرْقٍ وَاحِدٍ فَلَمَّا عَرَجَ الْمِعْرَاجَ إِلَى السَّمَاءِ الْخَامِسَةِ وَتَسْبِيحُ أَهْلِهَا سُبْحَانَ مَنْ جَمَعَ بَيْنَ الثَّلْجِ وَالنَّارِ مَنْ قَالَهَا مَرَّةً وَاحِدَةً كَانَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِهِمُ اسْتَفْتَحَ الْبَابَ جِبْرِيلُ ﵇ فَفُتِحَ لَهُ فَإِذَا هُوَ بِكَهْلٍ لَمْ يُرَ قَطُّ كَهْلٌ أَجْمَلَ مِنْهُ عَظِيمُ الْعَيْنَيْنِ تَضْرِبُ لحيته

'Evet' dedi. Bana kapıyı açtılar ve selam verdiler. Bir de baktım ki göğü bekleyen ve kendisine İsmail denilen bir melek var, beraberinde yetmiş bin melek, her meleğin beraberinde de yüz bin [melek] vardı. -Dedi ki: 'Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir...'- ve hadisi zikretti, ta ki şöyle buyurdu: 'Sonra beşinci semaya geçtik. Bir de baktım ki kavmi içinde sevilen Harun b. İmran oradaydı, etrafında ümmetinden çok sayıda tabi olan kimse vardı.' Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu vasfetti ve: 'Uzun sakallıydı, sakalı neredeyse göbeğine değecekti' buyurdu. 'Sonra altıncı semaya geçtik, bir de baktım ki Musa oradaydı, bana selam verdi ve hoş geldin dedi.' -Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu vasfedip şöyle buyurdu:- 'Çok kıllı bir adamdı; üzerinde iki gömlek olsa bile kılları onların dışına çıkardı...'" Hadis [böyle devam eder]. Bezzâr da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir at getirildiğini, ona bindirildiğini, onun her adımının gözünün gördüğü en son nokta olduğunu rivayet etti... ve hadisi zikretti. Burak'ın vasfı hakkında İbn Abbâs'ın hadisinden de şöyle gelmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Ben Hicr'de uyumakta iken bir gelen geldi ve ayağıyla beni dürttü. Ben de o şahsın peşinden gittim; bir de baktım ki mescidin kapısında ayakta duran Cebrail aleyhisselâm'dır. Beraberinde katırdan küçük, merkepten büyük bir binek vardı; yüzü insan yüzü, tırnakları tırnaklı hayvanların tırnağı, kuyruğu boğa kuyruğu, yelesi at yelesi gibiydi. Cebrail aleyhisselâm onu bana yaklaştırınca ürktü ve yelesini kabarttı. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm onu sıvazladı ve: 'Ey Burka! Muhammed'den ürkme! Allah'a yemin olsun ki sana Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den daha faziletli ve Allah katında ondan daha değerli hiçbir mukarreb melek ve hiçbir mürsel peygamber binmemiştir' dedi. O da: 'Bunun böyle olduğunu ve onun şefaat sahibi olduğunu biliyorum; ben de onun şefaatinde olmayı arzu ederim' dedi. Ben de: 'İnşâallâhu Teâlâ sen benim şefaatimdesin' dedim..." Hadis [böyle devam eder]. Ebû Saîd Abdülmelik b. Muhammed en-Nîsâbûrî, Ebû Saîd el-Hudrî'den naklettiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dördüncü semada İdris aleyhisselâm'a uğradığında o: "Kendisini görmemiz vaad olunan ve ancak bu gece gördüğümüz salih kardeşe ve salih peygambere merhaba!" dedi. Dedi ki: "Orada Meryem binti İmran vardı; onun inciden yetmiş sarayı vardı. Musa b. İmran'ın annesinin de incilerle süslenmiş kırmızı mercandan yetmiş sarayı vardı; kapıları ve tahtları tek bir köktendi (maddendendi). Mirac ile beşinci semaya yükseldiğinde -ki oranın ehlinin tesbihi: 'Kar ile ateşi bir arada tutan [Allah] her türlü eksiklikten münezzehtir; kim bunu bir defa söylerse ona onların sevabı kadar sevap verilir' şeklindedir- Cebrail aleyhisselâm kapının açılmasını istedi, ona kapı açıldı. Bir de baktı ki şimdiye kadar hiç bu kadar yakışıklısı görülmemiş, iri gözlü, sakalı

12339. Metin

قريبا من سرته قد كان أَنْ تَكُونَ شَمْطَةً «١» وَحَوْلَهُ قَوْمٌ جُلُوسٌ يَقُصُّ عَلَيْهِمْ فَقُلْتُ يَا جِبْرِيلُ مَنْ هَذَا قَالَ هَارُونُ الْمُحَبُّ فِي قَوْمِهِ .. " وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. فَهَذِهِ نُبْذَةٌ مُخْتَصَرَةٌ مِنْ أَحَادِيثِ الْإِسْرَاءِ خَارِجَةً عَنِ الصحيحين، ذكرها أبو الربيع سليمان ابن سَبُعٍ بِكَمَالِهَا فِي كِتَابِ (شِفَاءِ الصُّدُورِ) لَهُ. وَلَا خِلَافَ بَيْنَ أَهْلِ الْعِلْمِ وَجَمَاعَةِ أَهْلِ السِّيَرِ أَنَّ الصَّلَاةَ إِنَّمَا فُرِضَتْ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ بِمَكَّةَ فِي حِينِ الْإِسْرَاءِ حِينَ عُرِجَ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ. وَاخْتَلَفُوا فِي تَارِيخِ الْإِسْرَاءِ وَهَيْئَةِ الصَّلَاةِ، وَهَلْ كَانَ إِسْرَاءً بِرُوحِهِ أَوْ جَسَدِهِ، فَهَذِهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ تَتَعَلَّقُ بِالْآيَةِ، وَهِيَ مِمَّا يَنْبَغِي الْوُقُوفُ عَلَيْهَا وَالْبَحْثُ عَنْهَا، وَهِيَ أَهَمُّ مِنْ سَرْدِ تِلْكَ الْأَحَادِيثِ، وَأَنَا أَذْكُرُ مَا وَقَفْتُ عَلَيْهِ فِيهَا مِنْ أَقَاوِيلِ الْعُلَمَاءِ وَاخْتِلَافِ الْفُقَهَاءِ بِعَوْنِ اللَّهِ تَعَالَى. فَأَمَّا الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى- وَهِيَ هَلْ كَانَ إِسْرَاءً بِرُوحِهِ أَوْ جَسَدِهِ، اخْتَلَفَ فِي ذَلِكَ السَّلَفُ وَالْخَلَفُ، فَذَهَبَتْ طَائِفَةٌ إِلَى أَنَّهُ إِسْرَاءٌ بِالرُّوحِ، وَلَمْ يُفَارِقْ شَخْصُهُ مَضْجَعَهُ، وَأَنَّهَا كَانَتْ رُؤْيَا رَأَى فِيهَا الْحَقَائِقَ، وَرُؤْيَا الْأَنْبِيَاءِ حَقٌّ. ذَهَبَ إِلَى هَذَا مُعَاوِيَةُ وَعَائِشَةُ، وَحُكِيَ عَنِ الْحَسَنِ وَابْنِ إِسْحَاقَ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: كَانَ الْإِسْرَاءُ بِالْجَسَدِ يَقَظَةً إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ، وَإِلَى السَّمَاءِ بِالرُّوحِ، وَاحْتَجُّوا بِقَوْلِهِ تَعَالَى:" سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى" فَجَعَلَ الْمَسْجِدَ الْأَقْصَى غَايَةَ الْإِسْرَاءِ. قَالُوا: وَلَوْ كَانَ الْإِسْرَاءُ بِجَسَدِهِ إِلَى زَائِدٍ عَلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى لَذَكَرَهُ، فَإِنَّهُ كَانَ يَكُونُ أَبْلَغُ فِي الْمَدْحِ. وَذَهَبَ مُعْظَمُ السَّلَفِ وَالْمُسْلِمِينَ إِلَى أَنَّهُ كَانَ إِسْرَاءً بِالْجَسَدِ وَفِي الْيَقَظَةِ، وَأَنَّهُ رَكِبَ الْبُرَاقَ بِمَكَّةَ، وَوَصَلَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ وَصَلَّى فِيهِ ثُمَّ أُسْرِيَ بِجَسَدِهِ. وَعَلَى هَذَا تَدُلُّ الْأَخْبَارُ الَّتِي أَشَرْنَا إِلَيْهَا وَالْآيَةُ. وَلَيْسَ فِي الْإِسْرَاءِ بِجَسَدِهِ وَحَالِ يَقَظَتِهِ اسْتِحَالَةٌ، وَلَا يُعْدَلُ عَنِ الظَّاهِرِ وَالْحَقِيقَةِ إِلَى التَّأْوِيلِ إِلَّا عِنْدَ الِاسْتِحَالَةِ، وَلَوْ كَانَ مَنَامًا لَقَالَ بِرُوحِ عَبْدِهِ وَلَمْ يَقُلْ بِعَبْدِهِ. وَقَوْلُهُ" مَا زاغَ الْبَصَرُ وَما طَغى «٢» " يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ. وَلَوْ كَانَ مَنَامًا لَمَا كَانَتْ فِيهِ آيَةٌ وَلَا مُعْجِزَةٌ، وَلَمَا

neredeyse göbeğine değen, [saç ve sakalına] ak düşmek üzere olan «١» ve etrafında oturmuş kendilerine kıssalar anlatan bir topluluk bulunan orta yaşlı bir zat var. 'Ey Cebrail! Bu kim?' dedim. 'Bu, kavmi içinde sevilen Harun'dur' dedi..." ve hadisi zikretti. İşte bunlar, İki Sahîh'in dışında yer alan İsrâ hadislerinden kısa bir bölümdür. Ebü'r-Rebî' Süleymân b. Seb' bunları (Şifâu's-Sudûr) adlı kitabında eksiksiz olarak zikretmiştir. İlim ehli ve siyer âlimleri topluluğu arasında; namazın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Mekke'de, İsrâ vaktinde, göğe yükseltildiği sırada farz kılındığı konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. İsrâ'nın tarihi, namazın keyfiyeti ve İsrâ'nın ruhuyla mı yoksa bedeniyle mi olduğu hususunda ise ihtilaf etmişlerdir. İşte bu, ayetle ilgili üç meseledir ki üzerinde durulması ve araştırılması gereken şeylerdir; bu hadisleri sıralamaktan daha önemlidir. Ben de Allah Teâlâ'nın yardımıyla bu hususta ilim adamlarının sözlerinden ve fakihlerin ihtilaflarından vakıf olduğum şeyleri zikredeceğim. Birinci meseleye gelince: Bu, İsrâ'nın ruhuyla mı yoksa bedeniyle mi olduğudur. Selef ve halef bu hususta ihtilaf etmiştir. Bir topluluk bunun ruhla gerçekleşen bir isrâ olduğu, şahsının yatağından ayrılmadığı ve bunun hakikatleri gördüğü bir rüya olduğu, peygamberlerin rüyasının ise hak olduğu görüşüne varmıştır. Muâviye ve Âişe bu görüşe varmış olup Hasen[-i Basrî] ile İbn İshâk'tan da böyle rivayet edilmiştir. Diğer bir topluluk ise: İsrâ uyanıkken bedenle Beytü'l-Makdis'e kadar gerçekleşmiş, göğe ise ruhla yükselmiştir, demişler ve Yüce Allah'ın: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } "Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götüren [Allah'ın şanı ne] yücedir" buyruğunu delil getirmişlerdir. Zira [Allah] Mescid-i Aksa'yı İsrâ'nın nihayeti kılmıştır. Şöyle demişlerdir: Eğer bedeniyle İsrâ Mescid-i Aksa'dan öteye olsaydı, onu mutlaka zikrederdi; çünkü bu, övgüde daha beliğ olurdu. Selefin ve Müslümanların çoğunluğu ise bunun bedenle ve uyanıkken gerçekleşen bir isrâ olduğu, Mekke'de Burak'a bindiği, Beytü'l-Makdis'e ulaşıp orada namaz kıldığı, sonra bedeniyle gece yürütüldüğü görüşüne varmıştır. İşaret ettiğimiz rivayetler ve ayet de buna delalet etmektedir. Bedeniyle ve uyanık halde gece yürütülmesinde imkansız bir durum yoktur; imkansızlık olmadıkça zahir ve hakikatten te'vile sapılmaz. Eğer rüya olsaydı "kulunun ruhunu" derdi, "kulunu" demezdi. Nitekim: { مَا زاغَ الْبَصَرُ وَما طَغى } «٢» "Göz kaymadı ve sınırı aşmadı" buyruğu da buna delalet eder. Eğer rüya olsaydı bunda ne bir ayet (delil) ne de bir mucize olurdu ve ne de

12340. Metin

قَالَتْ لَهُ أُمُّ هَانِئٍ: لَا تحدث الناس

Ümmü Hânî ona: "İnsanlara anlatma...

12341. Metin

فيكذبوك، والأفضل أَبُو بَكْرٍ بِالتَّصْدِيقِ، وَلَمَا أَمْكَنَ قُرَيْشًا التَّشْنِيعُ وَالتَّكْذِيبُ، وَقَدْ كَذَّبَهُ قُرَيْشٌ فِيمَا أَخْبَرَ بِهِ حَتَّى ارْتَدَّ أَقْوَامٌ كَانُوا آمَنُوا، فَلَوْ كَانَ بِالرُّؤْيَا لَمْ يُسْتَنْكَرْ، وَقَدْ قَالَ لَهُ الْمُشْرِكُونَ: إن كنت صادقا فخبرنا عن عيرنا ابن لَقِيتَهَا؟ قَالَ:" بِمَكَانِ كَذَا وَكَذَا مَرَرْتُ عَلَيْهَا فَفَزِعَ فُلَانٌ" فَقِيلَ لَهُ: مَا رَأَيْتَ يَا فُلَانُ، قَالَ: مَا رَأَيْتُ شَيْئًا! غَيْرَ أَنَّ الْإِبِلَ قَدْ نَفَرَتْ. قَالُوا: فَأَخْبِرْنَا مَتَى تَأْتِينَا الْعِيرُ؟ قَالَ:" تَأْتِيكُمْ يَوْمَ كَذَا وَكَذَا". قَالُوا: أَيَّةَ سَاعَةٍ؟ قَالَ:" مَا أَدْرِي، طُلُوعَ الشَّمْسِ من ها هنا أسرع أم طلوع العير من ها هنا". فَقَالَ رَجُلٌ: ذَلِكَ الْيَوْمُ؟ هَذِهِ الشَّمْسُ قَدْ طَلَعَتْ. وَقَالَ رَجُلٌ: هَذِهِ عِيرُكُمْ قَدْ طَلَعَتْ، وَاسْتَخْبَرُوا النَّبِيَّ ﷺ عَنْ صِفَةِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ فَوَصَفَهُ لَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ رَآهُ قَبْلَ ذَلِكَ. رَوَى الصَّحِيحُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" لَقَدْ رَأَيْتُنِي فِي الْحِجْرِ وَقُرَيْشٌ تَسْأَلُنِي عَنْ مَسْرَايَ فَسَأَلَتْنِي عَنْ أَشْيَاءَ مِنْ بَيْتِ الْمَقْدِسِ لَمْ أُثْبِتْهَا «١» فَكُرِبْتُ كَرْبًا مَا كُرِبْتُ مِثْلَهُ قَطُّ- قَالَ- فَرَفَعَهُ اللَّهُ لِي أنظر إليه فما سألوني عن شي إِلَّا أَنْبَأْتُهُمْ بِهِ" الْحَدِيثَ. وَقَدِ اعْتُرِضَ قَوْلُ عَائِشَةَ وَمُعَاوِيَةَ" إِنَّمَا أُسْرِيَ بِنَفْسِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ" بِأَنَّهَا كَانَتْ صَغِيرَةً لَمْ تُشَاهِدْ، وَلَا حَدِّثَتْ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ. وَأَمَّا مُعَاوِيَةُ فَكَانَ كَافِرًا في ذلك الوقت غير مستشهد لِلْحَالِ، وَلَمْ يُحَدِّثْ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ. وَمَنْ أَرَادَ الزِّيَادَةَ عَلَى مَا ذَكَرْنَا فَلْيَقِفْ عَلَى" كِتَابِ الشِّفَاءِ" لِلْقَاضِي عِيَاضٍ يَجِدُ مِنْ ذَلِكَ الشِّفَاءَ. وَقَدِ احْتَجَّ لِعَائِشَةَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَما جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْناكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ «٢» " فَسَمَّاهَا رُؤْيَا. وَهَذَا يَرُدُّهُ قوله تعالى:" سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا" وَلَا يُقَالُ فِي النَّوْمِ أَسْرَى. وَأَيْضًا فَقَدْ يُقَالُ لِرُؤْيَةِ الْعَيْنِ: رُؤْيَا، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ. وَفِي نُصُوصِ الْأَخْبَارِ الثَّابِتَةِ دَلَالَةٌ وَاضِحَةٌ عَلَى أَنَّ الْإِسْرَاءَ كَانَ بِالْبَدَنِ، وَإِذَا وَرَدَ الْخَبَرُ بِشَيْءٍ هُوَ مُجَوَّزٌ فِي الْعَقْلِ فِي قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى فَلَا طَرِيقَ إِلَى الْإِنْكَارِ، لَا سِيَّمَا فِي زَمَنِ خَرْقِ الْعَوَائِدِ، وَقَدْ كَانَ لِلنَّبِيِّ ﷺ مَعَارِجُ، فَلَا يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ الْبَعْضُ بِالرُّؤْيَا، وَعَلَيْهِ يُحْمَلُ قَوْلُهُ ﵇ فِي الصَّحِيحِ:" بَيْنَا أَنَا عِنْدَ الْبَيْتِ بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ" الْحَدِيثَ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يُرَدَّ مِنَ الاسراء إلى نوم. والله أعلم.

[yoksa] seni yalanlarlar" [demişti. Şayet rüya olsaydı] Ebû Bekir tasdik etmekle en faziletli dereceyi elde etmez ve Kureyş için de bu durumu çirkin görüp yalanlama imkânı doğmazdı. Nitekim Kureyş, [Hz. Peygamber'in] haber verdiği şey hususunda onu yalanladı; hatta daha önce iman etmiş bazı kimseler dinden döndü. Şayet bu bir rüya olsaydı yadırganmazdı. Müşrikler ona: "Eğer doğru söylüyorsan bize kervanımızdan haber ver, onunla nerede karşılaştın?" dediler. O da: «Falan ve falan yerde kervana uğradım; falan kimse [de beni fark edip] ürktü» buyurdu. Bunun üzerine o kişiye: "Ey falan! Ne gördün?" diye sorulduğunda: "Hiçbir şey görmedim; ancak develer ürküp kaçıştı!" dedi. Müşrikler: "Bize kervanın ne zaman geleceğini haber ver!" dediler. O: «Size falan ve falan gün gelecek» buyurdu. "Günün hangi vaktinde?" dediklerinde: «Bilmiyorum, güneşin şuradan doğması mı daha çabuk olur, yoksa kervanın buradan çıkıp gelmesi mi [göreceğiz]» buyurdu. O gün geldiğinde adamlardan biri: "İşte güneş doğdu!" dedi. Diğer bir adam ise: "İşte kervanınız da göründü!" dedi. Ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Beytü'l-Makdis'in vasıflarını sordular; o da daha önce orayı görmediği halde onlara orayı tarif etti. Sahîh'te Ebû Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kendimi Hicr'de Kureyş'in bana İsrâ hadisesini sorduğu bir anda gördüm. Bana Beytü'l-Makdis'e dair tam olarak belleyemediğim1 bazı şeyleri sordular. Bunun üzerine ömrümde hiç yaşamadığım kadar büyük bir sıkıntıya düştüm. -Devamla buyurdu ki:- Allah orayı bakıp görmem için gözümün önüne getirdi; artık bana ne sordularsa hepsini tek tek kendilerine haber verdim» Hadis. Âişe ve Muâviye'nin: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yalnızca ruhu gece yürütüldü (isrâ edildi)" şeklindeki sözlerine; Âişe'nin o sırada küçük yaşta olup olaya bizzat şahit olmadığı ve bunu doğrudan Hz. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet etmediği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Muâviye ise o dönemde kâfirdi, hadiseye şahitlik edecek durumda değildi ve bunu Hz. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem de rivayet etmiş değildi. Zikrettiklerimizden fazlasını öğrenmek isteyen kimse Kadı İyâz'ın "Kitâbü'ş-Şifâ"sına baksın; orada aradığı şifayı bulacaktır. Âişe'nin görüşü lehine Yüce Allah'ın: { وَما جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْناكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ } “Sana gösterdiğimiz o rüyayı (müşâhedeti) insanlar için sırf bir imtihan kıldık”2 ayeti delil getirilerek [hadisenin] burada "rüya" diye isimlendirildiği söylenmiştir. Fakat bu iddia, Yüce Allah'ın: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا } “Kulunu geceleyin yürüten Allah eksikliklerden münezzehtir” ayetiyle reddedilir; zira uykudaki bir durum için "esrâ (gece yürüttü)" denilmez. Ayrıca, bu surede ileride açıklanacağı üzere gözle görme olayına da "rü'yâ" denilebilir. Sabit rivayetlerin metinlerinde, İsrâ'nın bedenle gerçekleştiğine dair açık bir delil bulunmaktadır. Aklen caiz ve Yüce Allah'ın kudreti dahilinde olan bir şey haber verildiğinde, bilhassa harikulade olayların cereyan ettiği bir dönemde bunu inkâr etmenin hiçbir yolu yoktur. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in birden fazla miracı olmuştur; bunlardan bazısının rüyada gerçekleşmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Sahîh'te yer alan Resûlullah aleyhisselâm'ın: «Ben Beyt'in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken...» hadisi de buna hamledilir. İsrâ'dan sonra uykuya dönmüş olması da muhtemeldir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

12342. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ «١» - فِي تَارِيخِ الْإِسْرَاءِ، وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي ذَلِكَ أَيْضًا، وَاخْتُلِفَ فِي ذَلِكَ عَلَى ابْنِ شِهَابٍ، فَرَوَى عَنْهُ مُوسَى بْنُ عُقْبَةَ أَنَّهُ أُسْرِيَ بِهِ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ قَبْلَ خُرُوجِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ بِسَنَةٍ. وَرَوَى عَنْهُ يُونُسُ عَنْ عُرْوَةَ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: تُوُفِّيَتْ خَدِيجَةُ قَبْلَ أَنْ تُفْرَضَ الصَّلَاةُ. قَالَ ابْنُ شِهَابٍ: وَذَلِكَ بَعْدَ مَبْعَثِ النَّبِيِّ ﷺ بِسَبْعَةِ أَعْوَامٍ. وَرُوِيَ عَنِ الْوَقَّاصِيِّ قَالَ: أُسْرِيَ بِهِ بَعْدَ مَبْعَثِهِ بِخَمْسِ سِنِينَ. قَالَ ابْنُ شِهَابٍ: وَفُرِضَ الصِّيَامُ بِالْمَدِينَةِ قَبْلَ بَدْرٍ، وَفُرِضَتِ الزَّكَاةُ وَالْحَجُّ بِالْمَدِينَةِ، وَحُرِّمَتِ الْخَمْرُ بَعْدَ أُحُدٍ. وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: أُسْرِيَ بِهِ مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى وَهُوَ بَيْتُ الْمَقْدِسِ، وَقَدْ فَشَا الْإِسْلَامُ بِمَكَّةَ فِي الْقَبَائِلِ. وَرَوَى عَنْهُ يُونُسُ بْنُ بُكَيْرٍ قَالَ: صَلَّتْ خَدِيجَةُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ. وَسَيَأْتِي. قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَهَذَا يَدُلُّكَ عَلَى أَنَّ الْإِسْرَاءَ كَانَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ بِأَعْوَامٍ، لِأَنَّ خَدِيجَةَ قَدْ تُوُفِّيَتْ قَبْلَ الْهِجْرَةِ بِخَمْسِ سِنِينَ وَقِيلَ بِثَلَاثٍ وَقِيلَ بِأَرْبَعٍ. وَقَوْلُ ابْنِ إِسْحَاقَ مُخَالِفٌ لِقَوْلِ ابْنِ شِهَابٍ، عَلَى أَنَّ ابْنَ شِهَابٍ قَدِ اخْتُلِفَ عَنْهُ كَمَا تَقَدَّمَ. وَقَالَ الْحَرْبِيُّ: أُسْرِيَ بِهِ لَيْلَةَ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ مِنْ شَهْرِ رَبِيعٍ الْآخِرِ قَبْلَ الْهِجْرَةِ بِسَنَةٍ. وقال أبو بكر محمد بن على ابن الْقَاسِمِ الذَّهَبِيُّ فِي تَارِيخِهِ: أُسْرِيَ بِهِ مِنْ مَكَّةَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ، وَعُرِجَ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ بَعْدَ مَبْعَثِهِ بِثَمَانِيَةَ عَشَرَ شَهْرًا. قَالَ أَبُو عُمَرَ: لَا أَعْلَمُ أَحَدًا مِنْ أَهْلِ السِّيَرِ قَالَ مَا حَكَاهُ الذَّهَبِيُّ، وَلَمْ يُسْنِدْ قول إِلَى أَحَدٍ مِمَّنْ يُضَافُ إِلَيْهِ هَذَا الْعِلْمُ مِنْهُمْ، وَلَا رَفَعَهُ إِلَى مَنْ يُحْتَجُّ بِهِ عَلَيْهِمْ. الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ «٢» - وَأَمَّا فَرْضُ الصَّلَاةِ وَهَيْئَتُهَا حِينَ فُرِضَتْ، فَلَا خِلَافَ بَيْنَ أَهْلِ الْعِلْمِ وَجَمَاعَةِ أَهْلِ السِّيَرِ أَنَّ الصَّلَاةَ إِنَّمَا فُرِضَتْ بِمَكَّةَ لَيْلَةَ الْإِسْرَاءِ حِينَ عُرِجَ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ، وَذَلِكَ مَنْصُوصٌ فِي الصَّحِيحِ وَغَيْرِهِ. وَإِنَّمَا اخْتَلَفُوا فِي هَيْئَتِهَا حِينَ فُرِضَتْ، فَرُوِيَ عَنْ عَائِشَةَ ﵂ أَنَّهَا فُرِضَتْ رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ، ثُمَّ زِيدَ فِي صَلَاةِ الْحَضَرِ فَأُكْمِلَتْ أَرْبَعًا، وَأُقِرَّتْ صَلَاةُ السَّفَرِ عَلَى رَكْعَتَيْنِ. وَبِذَلِكَ قَالَ الشَّعْبِيُّ وَمَيْمُونُ بْنُ مِهْرَانَ وَمُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ. قَالَ الشَّعْبِيُّ: إِلَّا الْمَغْرِبَ. قَالَ يُونُسُ بْنُ بُكَيْرٍ: وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ ثُمَّ إِنَّ جِبْرِيلَ ﵇ أَتَى النَّبِيَّ ﷺ حِينَ فُرِضَتْ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ يَعْنِي فِي الْإِسْرَاءِ فَهَمَزَ لَهُ بِعَقِبِهِ فِي نَاحِيَةِ

İkinci Mesele1 - İsrânın tarihi hakkındadır. İlim ehli bu hususta da ihtilaf etmiştir. Bu konuda İbn Şihâb'dan [farklı görüşler rivayet edilerek] ihtilaf edilmiştir: Mûsâ b. Ukbe ondan, Resûlullah'ın Medine'ye çıkışından (hicretinden) bir yıl önce Beytü'l-Makdis'e gece yürütüldüğünü rivayet etmiştir. Yûnus ise ondan, o Urve'den, o da Âişe'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hatice, namaz farz kılınmadan önce vefat etti." İbn Şihâb der ki: "Bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilişinden yedi yıl sonradır." Vakkâsî'den ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Peygamber olarak gönderilişinden beş yıl sonra gece yürütüldü." İbn Şihâb şöyle demiştir: "Oruç Medine'de Bedir'den önce farz kılındı. Zekât ve hac Medine'de farz kılındı, içki ise Uhud'dan sonra haram kılındı." İbn İshâk ise şöyle demiştir: "İslam Mekke'de kabileler arasında yayılmışken, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya -ki o Beytü'l-Makdis'tir- gece yürütüldü." Ondan Yûnus b. Bükeyr'in rivayet ettiğine göre o: "Hatice, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kıldı" demiştir; [bu rivayet] gelecektir. Ebû Ömer der ki: Bu sana, İsrânın hicretten birkaç yıl önce olduğunu gösterir. Çünkü Hatice hicretten beş yıl önce vefat etmiştir; üç veya dört yıl önce vefat ettiği de söylenmiştir. İbn İshâk'ın sözü İbn Şihâb'ın sözüne muhaliftir; bununla birlikte yukarıda geçtiği üzere İbn Şihâb'dan da farklı rivayetler gelmiştir. el-Harbî ise şöyle demiştir: "Hicretten bir yıl önce Rebîülâhir ayının yirmi yedinci gecesi gece yürütüldü." Ebû Bekr Muhammed b. Alî b. el-Kâsım ez-Zehebî de Târîh'inde şöyle demiştir: "Peygamber olarak gönderilişinden on sekiz ay sonra Mekke'den Beytü'l-Makdis'e gece yürütülmüş ve semaya miraç ettirilmiştir." Ebû Ömer der ki: Siyer ehlinden hiç kimsenin Zehebî'nin naklettiğini söylediğini bilmiyorum. O, bu sözünü kendilerine bu ilim nispet edilen kimselerden hiçbirine dayandırmamış ve görüşleri aleyhine delil getirilebilecek birine de isnad etmemiştir. Üçüncü Mesele2 - Namazın farz kılınması ve farz kılındığı andaki şekline gelince; ilim ehli ve siyer âlimleri topluluğu arasında, namazın ancak Mekke'de, semaya miraç ettirildiği İsrâ gecesinde farz kılındığı konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Bu husus Sahîh'te ve diğer [hadis eserlerinde] açıkça zikredilmiştir. Onlar sadece farz kılındığı andaki şekli hususunda ihtilaf etmişlerdir. Âişe radıyallâhu anhâ'dan namazın ikişer rekat olarak farz kılındığı, sonra hazar (mukimlik) namazının artırılarak dörde tamamlandığı, sefer namazının ise iki rekat olarak bırakıldığı rivayet edilmiştir. Şa'bî, Meymûn b. Mihrân ve Muhammed b. İshâk da böyle demiştir. Şa'bî: "Akşam namazı müstesnadır" demiştir. Yûnus b. Bükeyr der ki: İbn İshâk şöyle dedi: "Sonra Cebrâîl aleyhisselâm, kendisine namaz farz kılındığı zaman -yani İsrâ'da- Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi ve vadinin bir kenarında ökçesiyle vurdu..."

12343. Metin

الْوَادِي فَانْفَجَرَتْ عَيْنُ مَاءٍ فَتَوَضَّأَ جِبْرِيلُ وَمُحَمَّدٌ يَنْظُرُ ﵉ فَوَضَّأَ وَجْهَهُ وَاسْتَنْشَقَ وَتَمَضْمَضَ وَمَسَحَ بِرَأْسِهِ وَأُذُنَيْهِ وَرِجْلَيْهِ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَنَضَحَ فَرْجَهُ، ثُمَّ قَامَ يُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ بِأَرْبَعِ سَجَدَاتٍ، فَرَجَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَدْ أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ وَطَابَتْ نَفْسُهُ وَجَاءَهُ مَا يُحِبُّ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى، فَأَخَذَ بِيَدِ خَدِيجَةَ ثُمَّ أَتَى بِهَا الْعَيْنَ فَتَوَضَّأَ كَمَا تَوَضَّأَ جِبْرِيلُ ثُمَّ رَكَعَ رَكْعَتَيْنِ وَأَرْبَعَ سَجَدَاتِ هُوَ وَخَدِيجَةُ، ثُمَّ كَانَ هُوَ وَخَدِيجَةُ يُصَلِّيَانِ سَوَاءً. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا فُرِضَتْ فِي الْحَضَرِ أَرْبَعًا وَفِي السَّفَرِ رَكْعَتَيْنِ. وَكَذَلِكَ قَالَ نَافِعُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالْحَسَنُ بْنُ أَبِي الْحَسَنِ الْبَصْرِيُّ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ جُرَيْجٍ، وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مَا يُوَافِقُ ذَلِكَ. وَلَمْ يَخْتَلِفُوا فِي أَنَّ جِبْرِيلَ ﵇ هَبَطَ صَبِيحَةَ لَيْلَةِ الْإِسْرَاءِ عِنْدَ الزَّوَالِ، فَعَلَّمَ النَّبِيَّ ﷺ الصَّلَاةَ وَمَوَاقِيتَهَا. وَرَوَى يُونُسُ بْنُ بُكَيْرٍ عَنْ سَالِمٍ مَوْلَى أَبِي الْمُهَاجِرِ قَالَ سَمِعْتُ مَيْمُونَ بْنَ مِهْرَانَ يَقُولُ: كَانَ أَوَّلُ الصَّلَاةِ مَثْنَى، ثُمَّ صَلَّى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَرْبَعًا فَصَارَتْ سُنَّةً، وَأُقِرَّتِ الصَّلَاةُ لِلْمُسَافِرِ وَهِيَ تَمَامٌ. قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَهَذَا إِسْنَادٌ لَا يُحْتَجُّ بِمِثْلِهِ، وَقَوْلُهُ:" فَصَارَتْ سُنَّةً" قَوْلٌ مُنْكَرٌ، وَكَذَلِكَ اسْتِثْنَاءُ الشَّعْبِيِّ الْمَغْرِبَ وَحْدَهَا وَلَمْ يَذْكُرِ الصُّبْحَ قَوْلٌ لَا مَعْنَى لَهُ. وَقَدْ أَجْمَعَ الْمُسْلِمُونَ أَنَّ فَرْضَ الصَّلَاةِ فِي الْحَضَرِ أَرْبَعٌ إِلَّا الْمَغْرِبَ وَالصُّبْحَ وَلَا يَعْرِفُونَ غَيْرَ ذَلِكَ عَمَلًا وَنَقْلًا مُسْتَفِيضًا، وَلَا يَضُرُّهُمْ الِاخْتِلَافُ فِيمَا كَانَ أَصْلُ فَرْضِهَا. الْخَامِسَةُ «١» - قَدْ مضى الكلام في الأذان" الْمَائِدَةِ" «٢» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَمَضَى فِي" آلِ عِمْرَانَ" «٣» " أَنَّ أَوَّلَ مَسْجِدٍ وُضِعَ فِي الْأَرْضِ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ، ثُمَّ الْمَسْجِدُ الْأَقْصَى. وَأَنَّ بَيْنَهُمَا أَرْبَعِينَ عَامًا مِنْ حَدِيثِ أَبِي ذَرٍّ، وَبِنَاءُ سُلَيْمَانَ ﵇ الْمَسْجِدَ الْأَقْصَى وَدُعَاؤُهُ لَهُ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو وَوَجْهُ الْجَمْعِ فِي ذَلِكَ، فَتَأَمَّلْهُ هُنَاكَ فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ. وَنَذْكُرُ هُنَا قَوْلَهُ ﷺ:" لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِلَى مَسْجِدِي هَذَا وَإِلَى مَسْجِدِ إِيلِيَاءَ أَوْ بَيْتَ الْمَقْدِسِ". خَرَّجَهُ مَالِكٌ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ. وَفِيهِ مَا يَدُلُّ عَلَى فَضْلِ هَذِهِ الْمَسَاجِدِ الثَّلَاثَةِ عَلَى سَائِرِ الْمَسَاجِدِ، لِهَذَا قَالَ الْعُلَمَاءُ: مَنْ نَذَرَ صَلَاةً في مسجد

...vadi[ye indi], derken bir su pınarı fışkırdı. Muhammed aleyhisselâm bakarken Cibrîl abdest aldı; yüzünü yıkadı, burnuna su çekti, ağzına su verdi, başını, kulaklarını ve topuklarına kadar ayaklarını meshetti ve avret yerine su serpti. Sonra kalkıp dört secdeli iki rekât namaz kıldı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gözü aydın olmuş, içi rahatlamış ve Allah Teâlâ'nın emrinden hoşnut olduğu şey kendisine gelmiş olarak geri döndü. Hatice'nin elinden tutup onu o pınara getirdi. Cibrîl'in abdest aldığı gibi abdest aldı, ardından o ve Hatice iki rekât ve dört secde [namaz] kıldılar. Sonra o ve Hatice birlikte namaz kılmaya devam ettiler. İbn Abbâs'tan, [namazın] mukim iken dört, yolculukta ise iki rekât olarak farz kılındığı rivayet edilmiştir. Nâfi' b. Cübeyr ve Hasan b. Ebi'l-Hasan el-Basrî de böyle demiştir; bu aynı zamanda İbn Cüreyc'in de görüşüdür. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den de buna uygun rivayet gelmiştir. Cibrîl aleyhisselâm'ın İsrâ gecesinin sabahında zeval vaktinde inip Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e namazı ve vakitlerini öğrettiğinde ise ihtilaf etmemişlerdir. Yûnus b. Bükeyr, Ebü'l-Mühâcir'in azatlısı Sâlim'den şöyle rivayet etmiştir: Meymûn b. Mihrân'ı şöyle derken işittim: "Namazın ilki ikişer [rekât] idi. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dört [rekât] kıldı ve bu sünnet oldu; yolcu için ise [iki rekât] tam olarak sabit kılındı." Ebû Ömer [İbn Abdilber] dedi ki: "Bu, benzeriyle delil getirilemeyecek bir isnaddır. Onun: 'Ve bu sünnet oldu' sözü ise münker bir sözdür. Aynı şekilde Şa'bî'nin sabah namazını zikretmeksizin sadece akşam namazını istisna etmesi de anlamsız bir sözdür. Müslümanlar, akşam ve sabah hariç mukim iken namazın farzının dört rekât olduğu hususunda icmâ etmişlerdir; amel ve müstefîz nakil olarak bundan başkasını bilmemektedirler. Namazın asıl farzının ne olduğu konusundaki ihtilaf ise onlara zarar vermez." Beşinci Mesele1 - Ezan hakkındaki açıklamalar el-Mâide [Sûresi'nde]2 geçmişti, Allah'a hamdolsun. Âl-i İmrân [Sûresi'nde]3 de Ebû Zerr hadisinden hareketle yeryüzünde kurulan ilk mescidin Mescid-i Harâm, ardından Mescid-i Aksâ olduğu ve ikisi arasında kırk yıl bulunduğu; Abdullah b. Amr hadisinden hareketle Süleyman aleyhisselâm'ın Mescid-i Aksâ'yı inşa etmesi ve orası için yaptığı dua ile bu rivayetlerin arasını uzlaştırma şekli geçmişti. Onu orada incele; dolayısıyla [burada] tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Burada onun [Peygamber'in] şu sözünü zikredelim: « لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِلَى مَسْجِدِي هَذَا وَإِلَى مَسْجِدِ إِيلِيَاءَ أَوْ بَيْتَ الْمَقْدِسِ » «Üç mescit dışında [ibadet maksadıyla] binekler bağlanıp yolculuk yapılmaz: Mescid-i Harâm'a, benim şu mescidime ve İliyâ Mescidi'ne -veya Beytü'l-Makdis'e-.» Bunu Mâlik, Ebû Hureyre hadisinden rivayet etmiştir. Bunda, bu üç mescidin diğer bütün mescitlere üstünlüğüne delil vardır. Bundan dolayı âlimler şöyle demiştir: Kim bir mescitte namaz kılmayı adarsa...

12344. Metin

لَا يَصِلُ إِلَيْهِ إِلَّا بِرِحْلَةٍ وَرَاحِلَةٍ فَلَا يَفْعَلُ، وَيُصَلِّي فِي مَسْجِدِهِ، إِلَّا فِي الثَّلَاثَةِ الْمَسَاجِدِ الْمَذْكُورَةِ فَإِنَّهُ مَنْ نَذَرَ صَلَاةً فِيهَا خَرَجَ إِلَيْهَا. وَقَدْ قَالَ مَالِكٌ وَجَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ فِيمَنْ نَذَرَ رِبَاطًا فِي ثَغْرٍ يَسُدُّهُ: فَإِنَّهُ يَلْزَمُهُ الْوَفَاءُ حَيْثُ كَانَ الرِّبَاطُ لِأَنَّهُ طَاعَةُ اللَّهِ ﷿. وَقَدْ زَادَ أَبُو الْبَخْتَرِيِّ فِي هَذَا الْحَدِيثِ مَسْجِدَ الْجُنْدِ، وَلَا يَصِحُّ وَهُوَ مَوْضُوعٌ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي مُقَدِّمَةِ الْكِتَابِ. السَّادِسَةُ- «١» قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى) سُمِّيَ الْأَقْصَى لِبُعْدِ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَكَانَ أَبْعَدَ مَسْجِدٍ عَنْ أَهْلِ مكة في الأرض يعظم بالزيارة ثم قال: (الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ) قِيلَ: بِالثِّمَارِ وَبِمَجَارِي الْأَنْهَارِ. وَقِيلَ: بِمَنْ دُفِنَ حَوْلَهُ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ، وَبِهَذَا جَعَلَهُ مُقَدَّسًا. وَرَوَى مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى يَا شَامُ أَنْتِ صَفْوَتِي مِنْ بِلَادِي وَأَنَا سَائِقٌ إِلَيْكِ صَفْوَتِي من عبادي" (أصله سام «٢» فعرب) (لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا) هَذَا مِنْ بَابِ تَلْوِينِ الْخِطَابِ وَالْآيَاتِ الَّتِي أَرَاهُ اللَّهُ مِنَ الْعَجَائِبِ الَّتِي أَخْبَرَ بِهَا النَّاسَ، وَإِسْرَاؤُهُ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى فِي لَيْلَةٍ وَهُوَ مَسِيرَةُ شَهْرٍ، وَعُرُوجُهُ إِلَى السَّمَاءِ وَوَصْفُهُ الْأَنْبِيَاءَ وَاحِدًا وَاحِدًا، حَسْبَمَا ثَبَتَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ. (إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ) تقدم «٣».

ulaşılamayacak bir mescitte namaz kılmayı adarsa bunu yapmaz, kendi mescidinde namaz kılar; zikredilen üç mescit müstesnadır; zira onlarda namaz kılmayı adayan kimse oralara gider. Mâlik ve ilim ehlinden bir topluluk, düşmanı engelleyeceği bir sınır boyunda nöbet tutmayı adayan kimse hakkında şöyle demiştir: Nöbet yeri nerede olursa olsun adadığı şeyi yerine getirmesi gerekir, çünkü bu Allah Azze ve Celle'ye itaattir. Ebü'l-Bahterî bu hadise Cünd Mescidi'ni ziyade etmiştir; bu sahih değildir, uydurmadır ve kitabın mukaddimesinde daha önce geçmişti. Altıncı [Mesele]- «١» Yüce Allah'ın: (إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى) "Mescid-i Aksa'ya" buyruğu: Kendisi ile Mescid-i Haram arasındaki mesafenin uzaklığından ötürü el-Aksâ (en uzak) diye isimlendirilmiştir; yeryüzünde Mekke ehline en uzak olan ve ziyaretle tazim edilen mescitti. Sonra: (الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ) "Çevresini bereketlendirdiğimiz" buyurmuştur; meyvelerle ve akan nehirlerle denilmiştir. Çevresine defnedilen peygamberler ve salih kimseler sebebiyle bereketlendirildiği de söylenmiştir; bu sebeple orayı mukaddes kılmıştır. Muâz b. Cebel'in Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiğine göre o şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ buyurur ki: 'Ey Şam! Sen benim beldelerim arasından seçtiğim yerimsin; kullarımın seçkinlerini sana sevk edeceğim.'" (Aslı Sâm'dır «٢», Araplaştırılmıştır). (لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا) "Ona ayetlerimizden gösterelim diye": Bu, hitabın üslubunu değiştirme (iltifat) babındandır. Allah'ın ona gösterdiği ayetler ise; insanlara haber verdiği harika şeyler, bir aylık mesafe olduğu halde bir gecede Mekke'den Mescid-i Aksa'ya gece yürütülmesi, semaya yükseltilmesi ve Sahîh-i Müslim ve diğerlerinde sabit olduğu üzere peygamberleri tek tek vasfetmesidir. (إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ) "Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir": Daha önce geçmişti «٣».

12345. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٢]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 2]

12346. Metin

وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ أَلاَّ تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلاً (٢)

{ وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ أَلاَّ تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلاً } “Musa'ya da Kitab'ı verdik ve onu İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık; 'Benden başkasını vekil edinmeyin' diye.” (2)

12347. Metin

أَيْ كَرَّمْنَا مُحَمَّدًا ﷺ بِالْمِعْرَاجِ، وَأَكْرَمْنَا مُوسَى بِالْكِتَابِ وَهُوَ التَّوْرَاةُ." وَجَعَلْناهُ" أَيْ ذَلِكَ الْكِتَابَ. وَقِيلَ مُوسَى. وَقِيلَ مَعْنَى الْكَلَامِ: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا وَآتَى مُوسَى الْكِتَابَ، فَخَرَجَ مِنَ الْغِيبَةِ إِلَى الْإِخْبَارِ عَنْ نَفْسِهِ ﷿. وَقِيلَ: إِنَّ مَعْنَى سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا، مَعْنَاهُ أَسْرَيْنَا، يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا بَعْدَهُ مِنْ قَوْلِهِ:" لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا" فَحَمَلَ" وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ" عَلَى الْمَعْنَى. (أَلَّا تَتَّخِذُوا) قَرَأَ أبو عمرو" يتخذوا"

Yani; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i miraç ile şereflendirdik, Mûsâ'yı da kitapla -ki o Tevrat'tır- aziz kıldık1. "Ve onu kıldık" (وَجَعَلْناهُ) yani o kitabı [rehber kıldık]. Mûsâ'yı [rehber kıldık] da denilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Sözün anlamı; "Kulunu geceleyin yürüten ve Mûsâ'ya Kitab'ı veren [Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir]" şeklindedir; böylece gâib (üçüncü şahıs) kipinden azze ve celle Kendisi hakkında haber verme kipine geçmiştir2. Şöyle de denilmiştir: { سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا } buyruğunun manası "biz yürüttük" demektir; buna ardından gelen "Ona âyetlerimizden gösterelim diye" (لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا) buyruğu delalet etmektedir. Dolayısıyla { وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ } “Musa'ya da Kitab'ı verdik” ifadesi mana üzerine hamledilmiştir3. { أَلَّا تَتَّخِذُوا } “Edinmeyin diye” [ifadesini]; Ebû Amr "yettezihû" (يتخذوا)...

12348. Metin

بِالْيَاءِ. الْبَاقُونَ بِالتَّاءِ. فَيَكُونُ مِنْ بَابِ تَلْوِينِ الْخِطَابِ." وَكِيلًا" أَيْ شَرِيكًا، عَنْ مُجَاهِدٍ. وَقِيلَ: كَفِيلًا بِأُمُورِهِمْ، حَكَاهُ الْفَرَّاءُ. وَقِيلَ: رَبًّا يَتَوَكَّلُونَ عَلَيْهِ فِي أُمُورِهِمْ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: كَافِيًا، وَالتَّقْدِيرُ: عَهِدْنَا إِلَيْهِ فِي الْكِتَابِ أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا. وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ لِئَلَّا تتخذوا. والوكيل: من يوكل إليه الامر.

şeklinde "ye" ile okumuştur. Diğerleri ise "te" ile okumuşlardır. Bu durumda [ikincisi] iltifat (hitap yönünü değiştirme) babından olur. "Vekîlen" (وَكِيلًا) yani ortak [edinmeyin demektir]; bu Mücâhid'den nakledilmiştir. İşlerine bir kefil [edinmeyin], diye de açıklanmıştır ki bunu Ferrâ nakletmiştir. İşlerinde kendisine tevekkül edecekleri bir Rab [edinmeyin manasındadır] da denilmiştir; bunu Kelbî söylemiştir. Ferrâ ise: "Yetici birini" demiştir. Takdir şöyledir: "Kitap'ta ona: 'Benden başkasını vekil edinmeyiniz' diye vahyettik/emrettik." Takdirin "edinmeyesiniz diye" (li-ellâ tettehızû) şeklinde olduğu da söylenmiştir. Vekil ise: Kendisine iş havale edilen kimsedir.

12349. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٣]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 3]

12350. Metin

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً (٣)

{ ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً } “Ey Nuh ile birlikte [gemide] taşıdığımız kimselerin zürriyeti! Şüphesiz o, çok şükreden bir kul idi.” (3)

12351. Metin

أَيْ يَا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا، عَلَى النِّدَاءِ، قَالَ مُجَاهِدٌ وَرَوَاهُ عَنْهُ ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ. وَالْمُرَادُ بِالذُّرِّيَّةِ كُلُّ مَنِ احْتُجَّ عَلَيْهِ بِالْقُرْآنِ، وَهُمْ جَمِيعُ مَنْ عَلَى الْأَرْضِ، ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: يَعْنِي مُوسَى وَقَوْمَهُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَالْمَعْنَى يَا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ لَا تُشْرِكُوا. وَذَكَرَ نُوحًا لِيُذَكِّرهُمْ نِعْمَةَ الْإِنْجَاءِ مِنَ الْغَرَقِ عَلَى آبَائِهِمْ. وَرَوَى سُفْيَانُ عَنْ حُمَيْدٍ عَنْ مُجَاهِدٍ أَنَّهُ قَرَأَ" ذُرِّيَّةَ" بِفَتْحِ الذَّالِ وَتَشْدِيدِ الرَّاءِ وَالْيَاءِ. وَرَوَى هَذِهِ الْقِرَاءَةَ عَامِرُ بْنُ الْوَاجِدِ «١» عَنْ زيد ابن ثَابِتٍ. وَرُوِيَ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ أَيْضًا" ذرية «٢» " بكسر الذال وشد الراء. والياء «٣» ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ نُوحًا كَانَ عَبْدًا شَكُورًا يَشْكُرُ اللَّهَ عَلَى نِعَمِهِ وَلَا يَرَى الْخَيْرَ إِلَّا مِنْ عِنْدِهِ. قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ إِذَا لَبِسَ ثَوْبًا قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ، فَإِذَا نَزَعَهُ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ. كَذَا رَوَى عَنْهُ مَعْمَرٌ. وَرَوَى مَعْمَرٌ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ قَالَ: شُكْرُهُ إِذَا أَكَلَ قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ، فَإِذَا فَرَغَ مِنَ الْأَكْلِ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ. قَالَ سَلْمَانُ الْفَارِسِيُّ: لِأَنَّهُ كَانَ يَحْمَدُ اللَّهَ عَلَى طَعَامِهِ. وَقَالَ عِمْرَانُ بْنُ سُلَيْمٍ: إِنَّمَا سَمَّى نُوحًا عَبْدًا شَكُورًا لِأَنَّهُ كَانَ إِذَا أَكَلَ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَطْعَمَنِي وَلَوْ شَاءَ لَأَجَاعَنِي، وَإِذَا شَرِبَ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي سَقَانِي وَلَوْ شَاءَ لَأَظْمَأَنِي، وَإِذَا اكْتَسَى قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي كَسَانِي وَلَوْ شَاءَ لَأَعْرَانِي، و. إذا احْتَذَى قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي حَذَانِي وَلَوْ شَاءَ لَأَحْفَانِي، وَإِذَا قَضَى حَاجَتَهُ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَخْرَجَ عَنِّي الْأَذَى وَلَوْ شَاءَ لَحَبَسَهُ فِيَّ. وَمَقْصُودُ الْآيَةِ: إِنَّكُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ نُوحٍ وَقَدْ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا فَأَنْتُمْ أَحَقُّ بِالِاقْتِدَاءِ بِهِ دُونَ آبَائِكُمُ الْجُهَّالِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَنَّ مُوسَى كَانَ عَبْدًا شَكُورًا إِذْ جَعَلَهُ اللَّهُ مِنْ ذُرِّيَّةِ نُوحٍ. وَقِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يكون

Yani nida (seslenme) üzere: "Ey taşıdığımız kimselerin zürriyeti!" [demektir]. Bunu Mücâhid söylemiş, ondan da İbn Ebî Necîh rivayet etmiştir. Zürriyetten kasıt, Kur'an ile aleyhine delil getirilen herkestir ki bunlar yeryüzündeki bütün insanlardır; bunu el-Mehdevî zikretmiştir. el-Mâverdî ise şöyle demiştir: "İsrâiloğulları'ndan Mûsâ ve kavmini kastetmektedir; mana da 'Ey Nûh ile birlikte [gemide] taşıdığımız kimselerin zürriyeti, [Allah'a] şirk koşmayın!' demektir." Babalarına boğulmaktan kurtarılma nimetini hatırlatmak için Nûh'u zikretmiştir. Süfyân, Humeyd'den, o da Mücâhid'den; Mücâhid'in "zürriyete" kelimesini zâl harfinin fethası, râ ve yâ harflerinin şeddesiyle okuduğunu rivayet etmiştir. Bu kıraati Âmir b. el-Vâcid 1 de Zeyd b. Sâbit'ten rivayet etmiştir. Yine Zeyd b. Sâbit'ten "zürriyyete" 2 kelimesini zâl harfinin kesresi, râ ve yâ 3 harflerinin şeddesiyle okuduğu rivayet edilmiştir. Ardından Nûh'un çok şükreden bir kul olduğunu, Allah'a nimetlerinden ötürü şükrettiğini ve hayrı sadece O'nun katından gördüğünü beyan buyurmuştur. Katâde şöyle demiştir: Bir elbise giydiğinde « Bismillâh » «Allah'ın adıyla», onu çıkardığında ise « el-Hamdü lillâh » «Allah'a hamdolsun» derdi. Ma'mer ondan bu şekilde rivayet etmiştir. Ma'mer, Mansûr'dan, o da İbrâhîm'den şöyle rivayet etmiştir: Onun şükrü, yemek yediğinde « Bismillâh », yemeyi bitirdiğinde ise « el-Hamdü lillâh » demesiydi. Selmân el-Fârisî: "Çünkü o, yemeği üzerine Allah'a hamdederdi" demiştir. İmrân b. Süleym ise şöyle demiştir: "Nûh'a çok şükreden bir kul denilmesinin sebebi şudur: O yemek yediğinde « el-Hamdü lillâhi'llezî et'amenî ve lev şâe le-ec'anî » «Beni doyuran ve dileseydi beni aç bırakacak olan Allah'a hamdolsun», bir şey içtiğinde « el-Hamdü lillâhi'llezî sekânî ve lev şâe le-ezmeenî » «Bana içiren ve dileseydi beni susuz bırakacak olan Allah'a hamdolsun», giyindiğinde « el-Hamdü lillâhi'llezî kesânî ve lev şâe le-a'rânî » «Beni giydiren ve dileseydi beni çıplak bırakacak olan Allah'a hamdolsun», ayakkabı giydiğinde « el-Hamdü lillâhi'llezî hazânî ve lev şâe le-ahfânî » «Bana ayakkabı giydiren ve dileseydi beni yalınayak bırakacak olan Allah'a hamdolsun», abdest bozup ihtiyacını giderdiğinde ise « el-Hamdü lillâhi'llezî ahrece anni'l-ezâ ve lev şâe le-habesehû fiyye » «Benden eziyeti giderip çıkaran ve dileseydi onu içimde tutacak olan Allah'a hamdolsun» derdi." Âyetin maksadı şudur: Şüphesiz sizler Nûh'un zürriyetindensiniz; o çok şükreden bir kul idi, dolayısıyla cahil atalarınıza değil, ona tabi olmaya ve uymaya sizler daha layıksınız. Şöyle de denilmiştir: Mana, Allah kendisini Nûh'un zürriyetinden kıldığı için Mûsâ'nın çok şükreden bir kul olduğudur. Şöyle de denilmiştir: Mümkündür ki

12352. Metin

" ذُرِّيَّةَ" مَفْعُولًا ثَانِيًا لِ" تَتَّخِذُوا"، وَيَكُونُ قَوْلُهُ:" وَكِيلًا" يُرَادُ بِهِ الْجَمْعُ فَيَسُوغُ ذَلِكَ فِي الْقِرَاءَتَيْنِ جَمِيعًا أَعْنِي الْيَاءَ وَالتَّاءَ فِي" تَتَّخِذُوا". وَيَجُوزُ أَيْضًا فِي الْقِرَاءَتَيْنِ جَمِيعًا أَنْ يَكُونَ" ذُرِّيَّةَ" بَدَلًا مِنْ قَوْلِهِ" وَكِيلًا" لِأَنَّهُ بِمَعْنَى الْجَمْعِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: لَا تَتَّخِذُوا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ. وَيَجُوزُ نَصْبُهَا بِإِضْمَارِ أَعْنِي وَأَمْدَحُ، وَالْعَرَبُ قَدْ تَنْصِبُ عَلَى الْمَدْحِ وَالذَّمِّ. وَيَجُوزُ رَفْعُهَا عَلَى الْبَدَلِ مِنَ الْمُضْمَرِ فِي" تَتَّخِذُوا" فِي قِرَاءَةِ مَنْ قَرَأَ بِالْيَاءِ، وَلَا يَحْسُنُ ذَلِكَ لِمَنْ قَرَأَ بِالتَّاءِ لِأَنَّ الْمُخَاطَبَ لَا يُبْدَلُ مِنْهُ الْغَائِبُ. وَيَجُوزُ جَرُّهَا عَلَى الْبَدَلِ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْوَجْهَيْنِ فَأَمَّا" أَنْ" مِنْ قَوْلِهِ:" أَلَّا تَتَّخِذُوا" فَهِيَ عَلَى قِرَاءَةِ مَنْ قَرَأَ بِالْيَاءِ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِحَذْفِ الْجَارِّ، التَّقْدِيرُ: هَدَيْنَاهُمْ لِئَلَّا يَتَّخِذُوا. وَيَصْلُحُ عَلَى قِرَاءَةِ التَّاءِ أَنْ تَكُونَ زَائِدَةً وَالْقَوْلُ مُضْمَرٌ كَمَا تَقَدَّمَ. وَيَصْلُحُ أَنْ تَكُونَ مُفَسَّرَةً بِمَعْنَى أَيْ، لَا مَوْضِعَ لَهَا مِنَ الْإِعْرَابِ، وَتَكُونُ" لَا" لِلنَّهْيِ فَيَكُونُ خُرُوجًا مِنَ الْخَبَرِ إلى النهى.

"Zürriyyete" lafzının "tettehızû" (تَتَّخِذُوا) fiilinin ikinci mef'ûlü olması caizdir; "vekîlen" buyruğu ile de çoğul kastedilmiş olur ki bu durum "tettehızû"daki hem "yâ" hem de "tâ" ile olan iki kıraatte de caiz olur. Yine her iki kıraatte de "zürriyyete" kelimesinin "vekîlen" sözünden bedel olması caizdir; çünkü o çoğul manasındadır. Sanki: "Nuh ile birlikte taşıdığımız kimselerin zürriyetini [vekil] edinmeyin" demiş gibidir. "Kastediyorum" (a'nî) ve "övüyorum" (emdahu) fiillerinin takdiriyle mansub olması da caizdir; zira Araplar övgü ve yergi üzerine nasb yapabilirler. "Yâ" ile okuyanın kıraatinde "tettehızû" fiilindeki gizli zamirden bedel olarak merfû olması da caizdir; ancak "tâ" ile okuyan kimse için bu uygun düşmez, çünkü muhatap zamirinden gaib bedel yapılmaz. Her iki vecihte de İsrailoğullarından bedel olarak mecrur olması caizdir. { أَلَّا تَتَّخِذُوا } buyruğundaki "en" (أَنْ) edatına gelince; "yâ" ile okuyanın kıraatinde cer harfinin hazfedilmesiyle nasb mahallindedir, takdiri: "[Başkasını vekil] edinmesinler diye onlara hidayet verdik" şeklindedir. "Tâ" kıraatinde ise daha önce geçtiği üzere zâid olması ve sözün (kavl) takdir edilmesi uygun olur. İrabta mahalli olmayan, "yani" (ey) manasında tefsir edatı olması da uygundur; "lâ" (لَا) ise nehiy için olur, böylece haberden nehiye geçilmiş olur.

12353. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٤]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 4]

12354. Metin

وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً (٤)

{ وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً } “Biz Kitap'ta İsrailoğullarına: 'Andolsun ki siz o yerde iki defa fesat çıkaracaksınız ve büyük bir taşkınlıkla azgınlık edeceksiniz' diye bildirdik.” (4)

12355. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ) وَقَرَأَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ" فِي الْكُتُبِ" عَلَى لَفْظِ الْجَمْعِ. وَقَدْ يَرِدُ لَفْظُ الْوَاحِدِ وَيَكُونُ مَعْنَاهُ الْجَمْعُ، فَتَكُونُ الْقِرَاءَتَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ. وَمَعْنَى" قَضَيْنا" أَعْلَمْنَا وَأَخْبَرْنَا، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَقَالَ قَتَادَةُ: حَكَمْنَا، وَأَصْلُ الْقَضَاءِ الْإِحْكَامُ لِلشَّيْءِ وَالْفَرَاغُ مِنْهُ، وَقِيلَ: قَضَيْنَا أَوْحَيْنَا، وَلِذَلِكَ قَالَ:" إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ". وَعَلَى قَوْلِ قَتَادَةَ يَكُونُ" إِلى " بِمَعْنَى عَلَى، أَيْ قَضَيْنَا عَلَيْهِمْ وَحَكَمْنَا. وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَالْمَعْنِيُّ بِالْكِتَابِ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ. (لَتُفْسِدُنَّ) وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ" لَتُفْسِدُنَّ". عِيسَى الثَّقَفِيُّ" لَتُفْسِدُنَّ". وَالْمَعْنَى فِي الْقِرَاءَتَيْنِ قَرِيبٌ، لِأَنَّهُمْ إِذَا أَفْسَدُوا فَسَدُوا، وَالْمُرَادُ بِالْفَسَادِ مُخَالَفَةُ أَحْكَامِ التَّوْرَاةِ. (فِي الْأَرْضِ) يُرِيدُ أَرْضَ الشَّامِ وبئت المقدس وما والاها. (مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ) اللام في" لَتُفْسِدُنَّ ولَتَعْلُنَّ" لَامُ قَسَمٍ مُضْمَرٍ كَمَا تَقَدَّمَ. (عُلُوًّا كَبِيراً) أَرَادَ التَّكَبُّرَ وَالْبَغْيَ وَالطُّغْيَانَ وَالِاسْتِطَالَةَ وَالْغَلَبَةَ والعدوان.

Yüce Allah'ın: (وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ) "Ve Kitap'ta İsrailoğullarına bildirdik" buyruğu: Saîd b. Cübeyr ve Ebü'l-Âliye çoğul lafzıyla "kitaplarda" (fi'l-kütüb) şeklinde okumuşlardır. Bazen tekil lafız gelip çoğul manasında olabilir, bu takdirde iki kıraat aynı manaya gelir. "Kadaynâ" (قَضَيْنَا) ifadesinin manası; bildirdik ve haber verdik demektir, bunu İbn Abbâs söylemiştir. Katâde ise: Hükmettik demiştir. Kazanın aslı bir şeyi muhkem kılmak ve onu tamamlayıp bitirmektir. "Kadaynâ" vahyettik manasındadır da denilmiştir; bu sebeple: "İsrailoğullarına" demiştir. Katâde'nin sözüne göre "ilâ" (إِلَى) harfi "alâ" (عَلَى) manasında olur, yani onların aleyhine hükmettik ve karar verdik demektir; bunu İbn Abbâs da söylemiştir. Kitap ile kastedilen Levh-i Mahfûz'dur. (لَتُفْسِدُنَّ) "Andolsun fesat çıkaracaksınız": İbn Abbâs "le-tüfsidünne" şeklinde okumuştur. Îsâ es-Sekafî ise "le-tefsidünne" şeklinde okumuştur. Her iki kıraatte mana birbirine yakındır; çünkü fesat çıkardıklarında kendileri de ifsat olmuş (bozulmuş) olurlar. Fesattan maksat Tevrat'ın hükümlerine muhalefet etmektir. (فِي الْأَرْضِ) "Yeryüzünde": Şam topraklarını, Beytü'l-Makdis'i ve civarını kastetmektedir. (مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ) "İki defa ve andolsun büyüklük taslayacaksınız": "Le-tüfsidünne" ve "ve-le-ta'lünne"deki lâm, daha önce geçtiği üzere gizli bir yeminin cevabındaki lâmdır. (عُلُوًّا كَبِيراً) "Büyük bir taşkınlıkla": Kibri, azgınlığı, tuğyanı, üstünlük taslamayı, zorbalığı ve düşmanlığı kastetmiştir.

12356. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٥]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 5]

12357. Metin

فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً (٥)

{ فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً } “İşte o ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek çetin güç sahibi kullarımızı gönderdik de evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.” (5)

12358. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما) أَيْ أُولَى الْمَرَّتَيْنِ مِنْ فَسَادِهِمْ. (بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ) هم أهل بابل، وكان عليهم بخت نصر في المرة الاولى حين كذبوا إرميا وَجَرَحُوهُ وَحَبَسُوهُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: أَرْسَلَ عَلَيْهِمْ جَالُوتَ فَقَتَلَهُمْ، فَهُوَ وَقَوْمُهُ أُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: جَاءَهُمْ جُنْدٌ من فارس يتجسسون أخبارهم ومعهم بخت نصر فَوَعَى حَدِيثَهُمْ مِنْ بَيْنِ أَصْحَابِهِ، ثُمَّ رَجَعُوا إِلَى فَارِسَ وَلَمْ يَكُنْ قِتَالٌ، وَهَذَا فِي الْمَرَّةِ الْأُولَى، فَكَانَ مِنْهُمْ جَوْسٌ خِلَالَ الدِّيَارِ لَا قَتْلَ، ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ أَبُو نَصْرٍ. وَذَكَرَ المهدوي عن مجاهد أنه جاءهم بخت نصر فَهَزَمَهُ بَنُو إِسْرَائِيلَ، ثُمَّ جَاءَهُمْ ثَانِيَةً فَقَتَلَهُمْ وَدَمَّرَهُمْ تَدْمِيرًا. وَرَوَاهُ ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ فِي خَبَرٍ فِيهِ طُولٌ «١»: إِنَّ الْمَهْزُومَ سَنْحَارِيبُ مَلِكُ بَابِلَ، جَاءَ وَمَعَهُ سِتُّمِائَةِ أَلْفَ رَايَةٍ تَحْتَ كُلِّ رَايَةٍ مِائَةُ أَلْفِ فَارِسٍ فَنَزَلَ حَوْلَ بَيْتِ الْمَقْدِسِ فَهَزَمَهُ اللَّهُ تَعَالَى وَأَمَاتَ جَمِيعَهُمْ إِلَّا سَنْحَارِيبَ وَخَمْسَةَ نَفَرٍ مِنْ كُتَّابِهِ، وَبَعَثَ مَلِكُ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَاسْمُهُ صديقَةُ فِي طلب سنحاريب فأخذ مع الخمسة، أحدهم بخت نصر، فَطَرَحَ فِي رِقَابِهِمُ الْجَوَامِعَ «٢» وَطَافَ بِهِمْ سَبْعِينَ يَوْمًا حَوْلَ بَيْتِ الْمَقْدِسِ وَإِيلِيَاءَ وَيَرْزُقُهُمْ كُلَّ يَوْمٍ خُبْزَتَيْنِ مِنْ شَعِيرٍ لِكُلِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ، ثُمَّ أَطْلَقَهُمْ فَرَجَعُوا إِلَى بَابِلَ، ثُمَّ مَاتَ سنحاريب بعد سبع سنين، واستخلف بخت نصر وَعَظُمَتِ الْأَحْدَاثُ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَاسْتَحَلُّوا الْمَحَارِمَ وقتلوا نبيهم شعيا، فجاءهم بخت نصر وَدَخَلَ هُوَ وَجُنُودُهُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَقَتَلَ بَنِي إِسْرَائِيلَ حَتَّى أَفْنَاهُمْ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ: أَوَّلُ الْفَسَادِ قَتْلُ زَكَرِيَّا. وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: فَسَادُهُمْ فِي الْمَرَّةِ الْأُولَى قَتْلُ شَعْيَا نَبِيِّ اللَّهِ فِي الشَّجَرَةِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ لَمَّا مات صديقة ملكهم مرج «٣» أمرهم

Yüce Allah'ın: { فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما } “İşte o ikiden birincisinin vakti gelince” âyeti; yani onların bozgunculuklarının ilk seferi [geldiğinde] demektir. { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ } “Üzerinize pek çetin güç sahibi kullarımızı gönderdik” [âyetindeki kullar] Bâbil halkıdır. İrmiyâ'yı yalanlayıp yaraladıkları ve hapsettikleri ilk seferde başlarında Buhtunnasr bulunuyordu. Bunu İbn Abbâs ve başkaları söylemiştir. Katâde şöyle demiştir: 'Onların üzerine Câlût'u gönderdi de onları öldürdü; o ve kavmi pek çetin güç sahibi kimselerdi.' Mücâhid ise şöyle demiştir: 'Onlara Fars'tan haberlerini araştıran [ve casusluk yapan] bir ordu geldi; yanlarında Buhtunnasr da vardı. Buhtunnasr, arkadaşları arasından onların durumunu iyice kavradı. Sonra hiçbir savaş olmaksızın Fars'a geri döndüler. Bu durum ilk seferde idi; dolayısıyla onların yaptıkları [bir savaşa ve] öldürmeye değil, evlerin aralarına girip araştırmaya (cevs) dayalıydı.' Bunu Ebû Nasr el-Kuşeyrî zikretmiştir. el-Mehdevî ise Mücâhid'den, Buhtunnasr'ın onlara geldiğini, İsrâiloğullarının onu hezimete uğrattığını, sonra ikinci kez gelip onları öldürdüğünü ve yerle bir ettiğini nakletmiştir. Bunu İbn Ebî Necîh de Mücâhid'den rivâyet etmiştir; en-Nehhâs bunu zikretmiştir. Muhammed b. İshâk ise uzunca bir haberde şöyle demiştir1: 'Yenilgiye uğrayan kişi Bâbil kralı Sanhârib idi. Her sancak altında yüz bin süvari bulunan altı yüz bin sancakla gelip Beytü'l-Makdis'in etrafında konakladı. Allah Teâlâ onu hezimete uğrattı; Sanhârib ile beş kâtibi hariç hepsini öldürdü. İsrâiloğullarının Sadîka adlı hükümdarı, Sanhârib'in peşine [adam] gönderdi ve [Sanhârib] o beş kişiyle birlikte yakalandı. Onlardan biri de Buhtunnasr idi. Onların boyunlarına bukağılar2 vurdu ve Beytü'l-Makdis ile İliyâ çevresinde onları yetmiş gün gezdirdi; onlara her gün adam başı iki arpa ekmeği rızık olarak veriyordu. Sonra onları serbest bıraktı ve Bâbil'e geri döndüler. Ardından yedi yıl sonra Sanhârib öldü ve yerine Buhtunnasr geçti. İsrâiloğulları arasında hâdiseler büyüdü, haramları helal saydılar ve peygamberleri Şa'yâ'yı öldürdüler. Bunun üzerine Buhtunnasr onlara geldi; kendisi ve ordusu Beytü'l-Makdis'e girdi ve İsrâiloğullarını köklerini kazıyıncaya kadar öldürdü.' İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd şöyle demişlerdir: 'İlk bozgunculuk Zekeriyyâ'nın öldürülmesidir.' İbn İshâk ise şöyle demiştir: 'İlk seferdeki bozgunculukları, Allah'ın peygamberi Şa'yâ'yı ağaçta öldürmeleridir. Bu da hükümdarları Sadîka vefat edince işlerinin bozulup karışması3'

12359. Metin

وَتَنَافَسُوا عَلَى الْمُلْكِ وَقَتَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ مِنْ نَبِيِّهِمْ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ قُمْ فِي قَوْمِكَ أُوحِ عَلَى لِسَانِكَ، فَلَمَّا فَرَغَ مِمَّا أَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ عَدَوْا عَلَيْهِ لِيَقْتُلُوهُ فَهَرَبَ فَانْفَلَقَتْ لَهُ شَجَرَةٌ فَدَخَلَ فِيهَا، وَأَدْرَكَهُ الشَّيْطَانُ فَأَخَذَ هُدْبَةً مِنْ ثَوْبِهِ فَأَرَاهُمْ إِيَّاهَا، فَوَضَعُوا الْمِنْشَارَ فِي وَسَطِهَا فَنَشَرُوهَا حَتَّى قَطَعُوهَا وَقَطَعُوهُ فِي وَسَطِهَا. وَذَكَرَ ابْنُ إِسْحَاقَ أَنَّ بَعْضَ الْعُلَمَاءِ أَخْبَرَهُ أَنَّ زَكَرِيَّا مَاتَ مَوْتًا وَلَمْ يُقْتَلْ وَإِنَّمَا الْمَقْتُولُ شَعْيَا. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ" هُوَ سَنْحَارِيبُ مِنْ أَهْلِ نِينَوَى بِالْمَوْصِلِ مَلِكُ بَابِلَ. وَهَذَا خِلَافُ مَا قال ابن إسحاق، فالله أعلم. وقيل: إِنَّهُمُ الْعَمَالِقَةُ وَكَانُوا كُفَّارًا، قَالَهُ الْحَسَنُ. وَمَعْنَى جَاسُوا: عَاثُوا وَقَتَلُوا، وَكَذَلِكَ جَاسُوا وَهَاسُوا وَدَاسُوا، قاله ابن عزيز، وهو قول القتبي. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" حَاسُوا" بِالْحَاءِ الْمُهْمَلَةِ. قَالَ أبو زيد: الحوس والجوس والعوس والهوس: لطواف بِاللَّيْلِ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْجَوْسُ مَصْدَرُ قَوْلِكَ جَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ، أَيْ تَخَلَّلُوهَا فَطَلَبُوا مَا فِيهَا كَمَا يَجُوسُ الرَّجُلُ الْأَخْبَارَ أَيْ يَطْلُبُهَا، وَكَذَلِكَ الِاجْتِيَاسُ. وَالْجَوَسَانُ (بِالتَّحْرِيكِ) الطَّوَفَانُ بِاللَّيْلِ، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي عُبَيْدَةَ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: طَافُوا بَيْنَ الدِّيَارِ يَطْلُبُونَهُمْ وَيَقْتُلُونَهُمْ ذَاهِبِينَ وَجَائِينَ، فَجَمَعَ بَيْنَ قَوْلِ أَهْلِ اللُّغَةِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَشَوْا وَتَرَدَّدُوا بَيْنَ الدُّورِ وَالْمَسَاكِنِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: قَتَلُوكُمْ بَيْنَ بُيُوتِكُمْ، وَأَنْشَدَ لِحَسَّانَ:

hükümdarlık için birbirleriyle çekişip peygamberlerini dinlemeyerek birbirlerini öldürmeleri üzerine oldu. Allah Teâlâ ona: 'Kavminin içinde ayağa kalk, senin dilinle vahiy indireceğim' buyurdu. Allah'ın kendisine vahyettiği şeyleri tamamlayınca onu öldürmek için üzerine yürüdüler; o da kaçtı. Bir ağaç ona yarıldı ve o da içine girdi. Şeytan ona yetişti ve elbisesinin bir ucunu tutup onlara gösterdi. Onlar da testereyi ağacın ortasına koyup ağacı biçtiler ve ortasından onu da kestiler." İbn İshâk, bazı ilim ehlinin kendisine Zekeriyyâ'nın eceliyle vefat ettiğini, öldürülmediğini, öldürülenin ise sadece İş'iyâ olduğunu haber verdiğini zikretmiştir. Saîd b. Cübeyr, Yüce Allah'ın: { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ } "Üzerinize pek çetin güç sahibi kullarımızı gönderdik de evlerin aralarına kadar girip araştırdılar" buyruğu hakkında: "O, Musul'daki Ninova ehlinden Babil kralı Senhârib'dir" demiştir. Bu ise İbn İshâk'ın söylediğine muhaliftir, en doğrusunu Allah bilir. Onların kâfir olan Amâlika kavmi olduğu da söylenmiştir; bunu Hasen[-i Basrî] söylemiştir. "Câsû" (جَاسُوا) fiilinin manası: Bozgunculuk yaptılar ve öldürdüler demektir; «جَاسُوا», «هَاسُوا» ve «دَاسُوا» kelimeleri de bu anlamdadır; bunu İbn Azîz söylemiştir ki Kutebî'nin de sözüdür. İbn Abbâs noktasız "hâ" ile «حَاسُوا» şeklinde okumuştur. Ebû Zeyd şöyle demiştir: «الْحَوْسُ», «الْجَوْسُ», «الْعَوْسُ» ve «الْهَوْسُ» geceleyin dolaşmak demektir. Cevherî ise şöyle demiştir: «الْجَوْسُ», senin «جَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ» (evlerin aralarını dolaşıp araştırdılar) sözünün masdarıdır; yani aralarına girip içinde olanları araştırdılar demektir, nitekim bir adam haberleri araştırdığında «يَجُوسُ الْأَخْبَارَ» denir, «الِاجْتِيَاسُ» da böyledir. Harekeli olarak «الْجَوَسَانُ» ise gece dolaşmaktır; bu Ebû Ubeyde'nin sözüdür. Taberî: "Gidip gelerek onları arayıp öldürmek üzere evlerin arasında dolaştılar" demiş ve böylece dil ehlinin sözlerini birleştirmiştir. İbn Abbâs: "Evlerin ve meskenlerin arasında yürüdüler ve gidip geldiler" demiştir. Ferrâ: "Sizi evlerinizin arasında öldürdüler" demiş ve Hassân'ın şu beytini okumuştur:

12360. Metin

وَمِنَّا الَّذِي لَاقَى بِسَيْفِ مُحَمَّدٍ ... فَجَاسَ بِهِ الْأَعْدَاءَ عَرْضَ الْعَسَاكِرِ

Bizdendir o kimse ki Muhammed'in kılıcıyla karşılaştı... Ve onunla düşmanları orduların enine boyuna yarıp geçti.

12361. Metin

وَقَالَ قُطْرُبٌ: نَزَلُوا، قَالَ:

Kutrub: "Konakladılar" demiş ve [şu beyti] okumuştur:

12362. Metin

فَجُسْنَا دِيَارَهُمْ عَنْوَةً ... وَأُبْنَا بِسَادَتِهِمْ مُوثَقِينَا

Böylece yurtlarına zorla girdik (cesnâ)... Ve onların efendilerini zincire vurulmuş olarak alıp döndük.

12363. Metin

(وَكانَ وَعْداً مَفْعُولًا) أَيْ قَضَاءً كائنا لا خلف فيه.

(وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً) "Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi": Yani gerçekleşmesi mukadder olan, cayılması mümkün olmayan bir hükümdür.

12364. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٦]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 6]

12365. Metin

ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً (٦)

{ ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً } “Sonra onlara karşı size tekrar galibiyet verdik; mallarla ve oğullarla size yardım ettik ve sayınızı daha da çoğalttık.” (6)

12366. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ) أَيِ الدَّوْلَةَ وَالرَّجْعَةَ، وَذَلِكَ لَمَّا تُبْتُمْ وَأَطَعْتُمْ. ثُمَّ قِيلَ: ذَلِكَ بِقَتْلِ دَاوُدَ جَالُوتَ أَوْ بِقَتْلِ غَيْرِهِ، عَلَى الْخِلَافِ فِي مَنْ قَتَلَهُمْ. (وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ) حَتَّى عَادَ أَمْرُكُمْ كَمَا كَانَ. (وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً) أَيْ أَكْثَرَ عَدَدًا وَرِجَالًا مِنْ عَدُوِّكُمْ. وَالنَّفِيرُ مَنْ نَفَرَ مَعَ الرَّجُلِ مِنْ عَشِيرَتِهِ، يُقَالُ: نَفِيرٌ وَنَافِرٌ مِثْلُ قَدِيرٍ وَقَادِرٍ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ النَّفِيرُ جَمْعَ نَفْرٍ كَالْكَلِيبِ وَالْمَعِيزِ وَالْعَبِيدِ، قَالَ الشَّاعِرَ:

Yüce Allah'ın: (ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ) "Sonra onlara karşı size tekrar galibiyet verdik" buyruğu: Yani tövbe edip itaat ettiğinizde devleti ve üstünlüğü [size geri verdik]. Sonra bunun -onları kimin öldürdüğü konusundaki ihtilafa binaen- Dâvûd'un Câlût'u öldürmesiyle yahut başkasını öldürmesiyle olduğu söylenmiştir. (وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ) "Mallarla ve oğullarla size yardım ettik": Ta ki durumunuz eski haline dönünceye kadar. (وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً) "Ve sayınızı daha da çoğalttık": Yani düşmanınızdan sayıca ve insan gücü bakımından daha çok kıldık. Nefîr (النَّفِيرُ): Kişinin aşiretinden onunla birlikte savaşa çıkan kimsedir. «قَدِيرٌ» ve «قَادِرٌ» gibi «نَفِيرٌ» ve «نَافِرٌ» denilir. Nefîr'in «الْكَلِيبُ» (köpekler), «الْمَعِيزُ» (keçiler) ve «الْعَبِيدُ» (köleler) gibi «نَفْرٌ» kelimesinin çoğulu olması da caizdir. Şair şöyle demiştir:

12367. Metin

فَأَكْرِمْ بِقَحْطَانَ مِنْ وَالِدٍ ... وَحِمْيَرَ أَكْرِمْ بِقَوْمٍ نَفِيرَا

Ne keremlidir bir ata olarak Kahtân!... Ve ne keremlidir bir kavim ve cemaat olarak Himyer!

12368. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ صَارُوا بَعْدَ هَذِهِ الْوَقْعَةِ الْأُولَى أَكْثَرَ انْضِمَامًا وَأَصْلَحَ أَحْوَالًا، جَزَاءً مِنَ اللَّهِ تعالى لهم على عودهم إلى الطاعة.

Manası şudur: İtaate dönmelerine karşılık Allah Teâlâ'nın bir mükafatı olarak, bu ilk savaştan sonra daha çok bir araya gelmiş ve halleri daha düzelmiş oldular.

12369. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٧]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 7]

12370. Metin

إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَها فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا ما عَلَوْا تَتْبِيراً (٧)

{ إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَها فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا ما عَلَوْا تَتْبِيراً } “Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz; şayet kötülük ederseniz o da kendi aleyhinizedir. Sonuncusunun vakti gelince, yüzlerinizi kederden karartsınlar, birinci defa girdikleri gibi yine Mescid'e girsinler ve ele geçirdikleri her şeyi büsbütün helak edip yıksınlar [diye üzerinize düşmanlarınızı gönderdik].” (7)

12371. Metin

قوله تعالى: (إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ) أَيْ نَفْعُ إِحْسَانِكُمْ عَائِدٌ عَلَيْكُمْ. (وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَها) أَيْ فَعَلَيْهَا، نَحْوَ سَلَامٌ لَكَ، أَيْ سَلَامٌ عَلَيْكَ. قَالَ:

Yüce Allah'ın: (إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ) "Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz" buyruğu: Yani iyiliğinizin faydası kendinize döner. (وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَها) "Şayet kötülük ederseniz o da kendi aleyhinizedir": Yani onun aleyhinedir; tıpkı "selâmün leke" (سَلَامٌ لَكَ) ifadesinin "selâmün aleyke" (سَلَامٌ عَلَيْكَ) manasında olması gibidir. [Şair] şöyle demiştir:

12372. Metin

فَخَرَّ صَرِيعًا لِلْيَدَيْنِ وَلِلْفَمِ «١»

Elleri ve ağzı üzerine cansız yere serildi «١»

12373. Metin

أَيْ عَلَى الْيَدَيْنِ وَعَلَى الْفَمِ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: اللَّامُ بِمَعْنَى إِلَى، يَعْنِي وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَإِلَيْهَا، أَيْ فَإِلَيْهَا تَرْجِعُ الإساءة، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها «٢» " أَيْ إِلَيْهَا. وَقِيلَ: فَلَهَا الْجَزَاءُ وَالْعِقَابُ. وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: فَلَهَا رَبٌّ يَغْفِرُ الْإِسَاءَةَ. ثُمَّ يُحْتَمَلُ أن يكون هذا

Yani iki el ve ağız üzerine [düştü].1 et-Taberî şöyle demiştir: [Buradaki] lâm harf-i cerri, "ilâ" (إِلَى) manasındadır; yani "Şayet kötülük ederseniz, o kötülük onun [kendinizin] aleyhine döner" demektir. Tıpkı Yüce Allah'ın: { بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها } “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir”2 buyruğundaki [lâm harfinin] "ona doğru / ona (إِلَيْهَا)" manasında olması gibidir. [Ayetin manasının] "Onun için karşılık ve azap vardır" şeklinde olduğu da söylenmiştir. el-Hüseyin b. el-Fadl ise: "Onun, kötülüğü bağışlayan bir Rabbi vardır" demiştir. Sonra bunun...

12374. Metin

خِطَابًا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ، أَيْ أَسَأْتُمْ فَحَلَّ بِكُمُ الْقَتْلُ وَالسَّبْيُ وَالتَّخْرِيبُ ثُمَّ أَحْسَنْتُمْ فَعَادَ إِلَيْكُمُ الْمُلْكُ وَالْعُلُوُّ وَانْتِظَامُ الْحَالِ. وَيَحْتَمِلُ أَنَّهُ خُوطِبَ بِهَذَا بَنُو إِسْرَائِيلَ فِي زَمَنِ مُحَمَّدٍ ﷺ، أَيْ عَرَفْتُمُ اسْتِحْقَاقَ أَسْلَافِكُمْ لِلْعُقُوبَةِ عَلَى الْعِصْيَانِ فَارْتَقِبُوا مِثْلَهُ. أَوْ يَكُونُ خِطَابًا لِمُشْرِكِي قُرَيْشٍ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ. (فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ) مِنْ إِفْسَادِكُمْ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ قَتَلُوا فِي الْمَرَّةِ الثَّانِيَةِ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا ﵉، قَتَلَهُ مَلِكٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ يُقَالُ لَهُ لَاخِتُ، قَالَهُ القتبي. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: اسْمُهُ هِرْدُوسُ، ذَكَرَهُ فِي التَّارِيخِ، حَمَلَهُ عَلَى قَتْلِهِ امْرَأَةٌ اسْمُهَا أَزْبِيلُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: كَانَ مَلِكُ بَنِي إِسْرَائِيلَ يُكْرِمُ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا وَيَسْتَشِيرُهُ فِي الْأَمْرِ، فَاسْتَشَارَهُ الْمَلِكُ أَنْ يَتَزَوَّجَ بِنْتَ أَمْرَأَةٍ لَهُ فَنَهَاهُ عَنْهَا وَقَالَ: إِنَّهَا لَا تَحِلُّ لَكَ، فَحَقَدَتْ أُمُّهَا عَلَى يَحْيَى ﵇، ثُمَّ أَلْبَسَتِ ابْنَتَهَا ثِيَابًا حُمْرًا رِقَاقًا وَطَيَّبَتْهَا وَأَرْسَلَتْهَا إِلَى الْمَلِكِ وَهُوَ عَلَى شَرَابِهِ، وَأَمَرَتْهَا أَنْ تَتَعَرَّضَ لَهُ، وَإِنْ أَرَادَهَا أَبَتْ حَتَّى يُعْطِيَهَا مَا تَسْأَلُهُ، فَإِذَا أَجَابَ سَأَلَتْ أَنْ يُؤْتَى بِرَأْسِ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا فِي طَسْتٍ مِنْ ذَهَبٍ، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ حَتَّى أُتِيَ بِرَأْسِ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا وَالرَّأْسُ تَتَكَلَّمُ حَتَّى وُضِعَ بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُوَ يَقُولُ: لَا تَحِلُّ لَكَ، لَا تَحِلُّ لَكَ، فَلَمَّا أَصْبَحَ إِذَا دَمُهُ يَغْلِي، فَأَلْقَى عَلَيْهِ التُّرَابَ فَغَلَى فَوْقَهُ، فَلَمْ يَزَلْ يُلْقِي عَلَيْهِ التُّرَابَ حَتَّى بَلَغَ سُوَرَ الْمَدِينَةِ وَهُوَ فِي ذَلِكَ يَغْلِي، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ وَغَيْرُهُ. وَذَكَرَ ابْنُ عَسَاكِرَ الْحَافِظُ فِي تَارِيخِهِ عَنِ الْحُسَيْنِ بْنِ عَلِيٍّ قَالَ: كَانَ مَلِكٌ مِنْ هَذِهِ الْمُلُوكِ مَاتَ وَتَرَكَ امْرَأَتَهُ وَابْنَتَهُ فَوَرِثَ مُلْكَهُ أَخُوهُ، فَأَرَادَ أَنْ يَتَزَوَّجَ امْرَأَةَ أَخِيهِ، فَاسْتَشَارَ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا فِي ذَلِكَ، وَكَانَتِ الْمُلُوكُ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ يَعْمَلُونَ بِأَمْرِ الْأَنْبِيَاءِ، فَقَالَ لَهُ: لَا تَتَزَوَّجُهَا فَإِنَّهَا بَغِيٌّ، فَعَرَفَتْ ذَلِكَ الْمَرْأَةُ أَنَّهُ قَدْ ذَكَرَهَا وَصَرَفَهُ عَنْهَا، فَقَالَتْ: مِنْ أَيْنَ هَذَا! حَتَّى بَلَغَهَا أَنَّهُ مِنْ قِبَلِ يَحْيَى، فَقَالَتْ: لَيَقْتُلَنَّ يَحْيَى أَوْ لَيَخْرُجَنَّ مِنْ مُلْكِهِ، فَعَمَدَتْ إِلَى ابْنَتِهَا وَصَنَّعَتْهَا، ثُمَّ قَالَتْ: اذْهَبِي إِلَى عَمِّكِ عِنْدَ الْمَلَأِ فَإِنَّهُ إِذَا رَآكِ سَيَدْعُوكِ وَيُجْلِسُكِ فِي حِجْرِهِ، وَيَقُولُ سَلِينِي مَا شِئْتِ، فَإِنَّكِ لَنْ تَسْأَلِينِي شَيْئًا إِلَّا أَعْطَيْتُكِ، فَإِذَا قَالَ لَكِ ذَلِكَ فَقُولِي: لَا أَسْأَلُ إِلَّا رَأْسَ يَحْيَى. قَالَ: وَكَانَتِ الْمُلُوكُ إِذَا تَكَلَّمَ أَحَدُهُمْ بِشَيْءٍ عَلَى رُءُوسِ الْمَلَأِ ثُمَّ لَمْ يَمْضِ لَهُ نُزِعَ مِنْ مُلْكِهِ، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ. قَالَ: فَجَعَلَ يَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ قتله يحيى،

İsrailoğulları'na ilk durumları hakkında bir hitap olması muhtemeldir; yani: "Kötülük yaptınız, başınıza öldürülme, esir edilme ve yıkım geldi; sonra iyilik yaptınız da mülk, üstünlük ve durumunuzun düzelmesi size geri döndü." Bunun, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem dönemindeki İsrailoğulları'na yöneltilmiş bir hitap olması da muhtemeldir; yani: "Geçmişlerinizin isyanları sebebiyle cezayı hak ettiklerini öğrendiniz, o halde siz de benzerini bekleyin!" Yahut bu minval üzere Kureyşli müşriklere bir hitap da olabilir. (فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ) "Sonuncusunun vaadi geldiğinde": Yani fesadınızın [sonuncusu geldiğinde]. Bu da ikinci defasında Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'yı aleyhimesselâm öldürmeleridir. Onu İsrailoğulları'ndan Lâhit denilen bir kral öldürmüştür; bunu Kutebî söylemiştir. Taberî ise Târih'inde onun adının Herodes olduğunu ve onu Yahyâ'yı öldürmeye Ezbîl (İzabel) adında bir kadının kışkırttığını zikretmiştir. Süddî şöyle demiştir: İsrailoğulları'nın kralı Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'ya hürmet eder ve her işte ona danışırdı. Kral, karısının kızıyla evlenmek hususunda ona danıştı, Yahyâ onu bundan nehyederek: "O sana helal değildir" dedi. Bunun üzerine kızın annesi Yahyâ'ya aleyhisselâm kin besledi. Sonra kızına kırmızı, ince elbiseler giydirip güzel kokular sürerek içki masasında oturan kralın yanına gönderdi ve ona cilve yapmasını emretti. Eğer kral onu arzularsa, dilediğini verinceye kadar reddetmesini; kral kabul edince de Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'nın başının altın bir leğen içinde kendisine getirilmesini istemesini tembihledi. Kız bunu yaptı ve nihayet Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'nın başı getirildi. Baş, kralın önüne konuncaya kadar konuşuyor ve: "O sana helal değildir, o sana helal değildir!" diyordu. Sabah olunca kanının kaynadığı görüldü. Üzerine toprak attı, kan toprağın üstünde yine kaynadı. Şehrin surlarına ulaşıncaya kadar üzerine toprak atmaya devam etti, kan ise bu halde hâlâ kaynıyordu. Bunu Sa‘lebî ve başkaları zikretmiştir. Hâfız İbn Asâkir de Târih'inde Hüseyin b. Ali'den şöyle rivayet etmiştir: Bu krallardan biri öldü, geride karısını ve kızını bıraktı. Mülkünü kardeşi devraldı. [Yeni kral] kardeşinin karısıyla evlenmek istedi ve bu hususta Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'ya danıştı. O dönemde krallar peygamberlerin emirleriyle amel ederlerdi. Yahyâ ona: "Onunla evlenme, zira o ahlaksız bir kadındır" dedi. Kadın, Yahyâ'nın kendisini andığını ve kralı kendisinden vazgeçirdiğini anladı ve: "Bu nereden çıktı?" diye araştırdı, nihayet bunun Yahyâ'dan kaynaklandığını öğrendi. Bunun üzerine: "Ya Yahyâ'yı öldürür ya da krallığından olur!" dedi. Kızıyla ilgilenip onu süsledi, sonra: "Topluluğun huzurundayken amcanın yanına git. O seni görünce çağıracak, kucağına oturtacak ve: 'Dile benden ne dilersen, benden ne istersen muhakkak veririm' diyecektir. Sana bunu dediğinde: 'Yalnızca Yahyâ'nın başını isterim' de!" dedi. [Ravi] dedi ki: Krallar topluluk önünde bir söz söyleyip de onu yerine getirmezlerse krallıktan azledilirlerdi. Kız bunu yaptı. [Ravi] devam etti: Kral, Yahyâ'yı öldürmekle ölümün geleceğini gördü,

12375. Metin

وَجَعَلَ يَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ خُرُوجِهِ مِنْ مُلْكِهِ، فَاخْتَارَ مُلْكَهُ فَقَتَلَهُ. قَالَ: فَسَاخَتْ بِأُمِّهَا الْأَرْضُ. قَالَ ابْنُ جُدْعَانَ: فَحَدَّثْتُ بِهَذَا الْحَدِيثِ ابْنَ الْمُسَيَّبِ فَقَالَ أَفَمَا أُخْبِرُكَ كَيْفَ كَانَ قَتْلُ زكريا؟ قلت لا، إِنَّ زَكَرِيَّا حَيْثُ قُتِلَ ابْنُهُ انْطَلَقَ هَارِبًا مِنْهُمْ وَاتَّبَعُوهُ حَتَّى أَتَى عَلَى شَجَرَةٍ ذَاتِ سَاقٍ فَدَعَتْهُ إِلَيْهَا فَانْطَوَتْ عَلَيْهِ وَبَقِيَتْ مِنْ ثَوْبِهِ هُدْبَةٌ تَكْفِتُهَا الرِّيَاحُ، فَانْطَلَقُوا إِلَى الشَّجَرَةِ فَلَمْ يَجِدُوا أَثَرَهُ بَعْدَهَا، وَنَظَرُوا بِتِلْكَ الْهُدْبَةِ فَدَعَوْا بِالْمِنْشَارِ فَقَطَعُوا الشَّجَرَةَ فَقَطَعُوهُ مَعَهَا. قُلْتُ: وَقَعَ فِي التَّارِيخِ الْكَبِيرِ لِلطَّبَرِيِّ «١» فَحَدَّثَنِي أَبُو السَّائِبِ قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ الْمِنْهَالِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قال: بعث عيسى بن مَرْيَمَ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا فِي اثْنَيْ عَشَرَ مِنَ الْحَوَارِيِّينَ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ، قَالَ: كَانَ فِيمَا نَهَوْهُمْ عَنْهُ نِكَاحُ ابْنَةِ الْأَخِ، قَالَ: وَكَانَ لِمَلِكِهِمُ ابْنَةُ أَخٍ تُعْجِبُهُ ... وَذَكَرَ الْخَبَرَ بِمَعْنَاهُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: بُعِثَ يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا فِي اثْنَيْ عَشَرَ مِنَ الْحَوَارِيِّينَ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ، وَكَانَ فِيمَا يُعَلِّمُونَهُمْ يَنْهَوْنَهُمْ عَنْ نِكَاحِ بِنْتِ الْأُخْتِ، وَكَانَ لِمَلِكِهِمْ بِنْتُ أُخْتٍ تُعْجِبُهُ، وَكَانَ يُرِيدُ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا، وَكَانَ لَهَا كُلَّ يَوْمٍ حَاجَةٌ يَقْضِيهَا، فَلَمَّا بَلَغَ ذَلِكَ أُمَّهَا أَنَّهُمْ نُهُوا عَنْ نِكَاحِ بِنْتِ الْأُخْتِ قَالَتْ لها: إذا دخلت على الملك وقال أَلَكِ حَاجَةٌ فَقُولِي: حَاجَتِي أَنْ تَذْبَحَ يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا، فَقَالَ: سَلِينِي سِوَى هَذَا! قَالَتْ: مَا أَسْأَلُكَ إِلَّا هَذَا. فَلَمَّا أَبَتْ عَلَيْهِ دَعَا بِطَسْتٍ وَدَعَا بِهِ فَذَبَحَهُ، فَنَدَرَتْ قَطْرَةٌ مِنْ دَمِهِ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ فَلَمْ تَزَلْ تغلى حتى بعث الله عليهم بخت نصر فَأَلْقَى فِي نَفْسِهِ أَنْ يَقْتُلَ عَلَى ذَلِكَ الدَّمِ مِنْهُمْ حَتَّى يَسْكُنَ ذَلِكَ الدَّمُ، فَقَتَلَ عَلَيْهِ مِنْهُمْ سَبْعِينَ أَلْفًا، فِي رِوَايَةٍ خَمْسَةً وَسَبْعِينَ أَلْفًا. قَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ: هِيَ دِيَةُ كُلِّ نَبِيٍّ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أَوْحَى اللَّهُ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ إِنِّي قَتَلْتُ بِيَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا سَبْعِينَ أَلْفًا، وَإِنِّي قَاتِلٌ بِابْنِ ابْنَتِكَ سَبْعِينَ أَلْفًا وَسَبْعِينَ أَلْفًا. وَعَنْ سُمَيرِ بْنِ عَطِيَّةَ قَالَ: قُتِلَ عَلَى الصَّخْرَةِ الَّتِي فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ سَبْعُونَ نَبِيًّا مِنْهُمْ يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا. وَعَنْ زَيْدِ بْنِ وَاقِدٍ قَالَ: رَأَيْتُ رَأْسَ يَحْيَى ﵇

Mülkünden çıkmakla da ölümün geleceğini gördü; krallığını tercih edip onu öldürdü. [Ravi]: "Bunun üzerine kızın annesini yer yuttu" dedi. İbn Cüd'ân dedi ki: Ben bu hadisi İbnü'l-Müseyyeb'e anlattım, o da: "Zekeriyyâ'nın nasıl öldürüldüğünü sana haber vereyim mi?" dedi. Ben de: "Hayır [bilmiyorum]" dedim. [O şöyle anlattı]: Zekeriyyâ, oğlu öldürülünce onlardan kaçarak gitti. Onu takip ettiler, nihayet gövdesi olan bir ağacın yanına vardı. Ağaç onu kendisine çağırdı ve onu içine alıp kapandı. Elbisesinin rüzgârın savurduğu bir saçağı dışarıda kaldı. Ağacın yanına geldiler, ağaçtan sonra onun izini bulamadılar. O saçağı gördüler, testere isteyip ağacı kestiler ve onunla birlikte onu da kestiler. Derim ki: Taberî'nin Târîhu'l-Kebîr'inde «١» şöyle geçmektedir: Ebu's-Sâib bana anlattı, dedi ki: Bize Ebu Muâviye, A'meş'ten, o Minhâl'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan anlattı: "Meryem oğlu Îsâ, Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'yı insanlara [dini] öğretmeleri için on iki havariyle birlikte gönderdi. Onları nehyettikleri şeyler arasında kardeş kızıyla evlenmek de vardı. Onların kralının da hoşuna giden bir kardeş kızı vardı..." diyerek haberi aynı manada zikretti. İbn Abbâs'tan rivayetle şöyle dedi: "Zekeriyyâ oğlu Yahyâ insanlara öğretmeleri için on iki havariyle birlikte gönderildi. Onlara öğrettikleri şeyler arasında kız kardeşin kızıyla evlenmeyi yasaklamak da vardı. Krallarının ise hoşuna giden bir kız kardeş kızı vardı ve onunla evlenmek istiyordu. Kızın her gün krala gördürdüğü bir ihtiyacı olurdu. Kızın annesine onların kız kardeş kızıyla evlenmekten nehyedildikleri haberi ulaşınca, kızına: 'Kralın huzuruna girdiğinde ve o sana: Bir ihtiyacın var mı? dediğinde: İhtiyacım Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'yı boğazlamandır de!' dedi. Kral: 'Benden bundan başkasını iste!' dedi. Kız: 'Senden bundan başkasını istemiyorum' dedi. Krala karşı direnince bir leğen getirtti, Yahyâ'yı çağırdı ve onu boğazladı. Kanından yeryüzüne bir damla düştü ve Allah onların üzerine Buhtunnasr'ı gönderinceye kadar kaynamaya devam etti. Allah onun kalbine, bu kan duruluncaya kadar onlardan öldürme hissi düşürdü. O kan üzerine onlardan yetmiş bin -bir rivayette yetmiş beş bin- kişi öldürdü." Saîd b. el-Müseyyeb: "Her bir peygamberin diyeti budur" demiştir. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Allah, Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle vahyetti: "Ben Zekeriyyâ oğlu Yahyâ için yetmiş bin kişi öldürdüm; senin kızının oğlu için de yetmiş bin ve yetmiş bin kişi öldüreceğim." Sümeyr b. Atiyye'den rivayetle o şöyle dedi: "Beytülmakdis'teki kayanın üzerinde, aralarında Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'nın da bulunduğu yetmiş peygamber öldürüldü." Zeyd b. Vâkıd'dan şöyle dediği rivayet edildi: "Yahyâ'nın aleyhisselâm başını gördüm;

12376. Metin

حَيْثُ أَرَادُوا بِنَاءَ مَسْجِدِ دِمَشْقَ أُخْرِجَ مِنْ تَحْتِ رُكْنٍ مِنْ أَرْكَانِ الْقُبَّةِ التي تلى المحراب

Şam Mescidi'ni (Emevî Camii'ni) inşa etmek istediklerinde, mihrabın bitişiğindeki kubbenin köşelerinden birinin altından çıkarıldı.1

12377. Metin

مِمَّا يَلِي الشَّرْقَ، فَكَانَتِ الْبَشَرَةُ وَالشَّعْرُ عَلَى حَالِهِ لَمْ يَتَغَيَّرْ. وَعَنْ قُرَّةَ بْنِ خَالِدٍ قَالَ: مَا بَكَتِ السَّمَاءُ عَلَى أَحَدٍ إِلَّا عَلَى يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا وَالْحُسَيْنِ بْنِ عَلِيٍّ، وَحُمْرَتُهَا بُكَاؤُهَا. وَعَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ قَالَ: أَوْحَشُ مَا يَكُونُ ابْنُ آدَمَ فِي ثَلَاثَةِ مَوَاطِنَ: يَوْمَ وُلِدَ فَيَخْرُجُ إِلَى دَارِ هَمٍّ، وَلَيْلَةَ يَبِيتُ مَعَ الْمَوْتَى فَيُجَاوِرُ جِيرَانًا لَمْ يَرَ مِثْلَهُمْ، وَيَوْمَ يُبْعَثُ فَيَشْهَدُ مَشْهَدًا لَمْ يَرَ مِثْلَهُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِيَحْيَى فِي هَذِهِ الثَّلَاثَةِ مَوَاطِنَ:" وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا

Doğu tarafına bakan [köşeden çıkarıldı]. Teni ve saçı hiç bozulmamış haliyle duruyordu. Kurre b. Hâlid'den şöyle rivayet edilmiştir: "Gök, Zekeriyyâ oğlu Yahyâ ile Ali oğlu Hüseyin'den başkasına ağlamadı; göğün kızıllığı onun ağlamasıdır." Süfyân b. Uyeyne'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Âdemoğlunun en yapayalnız ve ürpertili olduğu an üç yerdedir: Doğduğu gün; keder yurduna çıkar. Ölülerle gecelediği gece; benzerini görmediği komşulara komşu olur. Ve diriltileceği gün; benzerini görmediği bir manzaraya şahit olur." Allah Teâlâ Yahyâ için bu üç yerde şöyle buyurmuştur: { وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا } “Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün ona selâm olsun.”

12378. Metin

«١» كُلُّهُ مِنَ التَّارِيخِ الْمَذْكُورِ. وَاخْتُلِفَ فِيمَنْ كَانَ الْمَبْعُوثُ عَلَيْهِمْ في المرة الآخرة، فقيل: بخت نصر. وَقَالَهُ الْقُشَيْرِيُّ أَبُو نَصْرٍ، لَمْ يَذْكُرْ غَيْرَهُ. قَالَ السُّهَيْلِيُّ: وَهَذَا لَا يَصِحُّ، لِأَنَّ قَتْلَ يحيى كان بعد رفع عيسى، وبخت نصر كَانَ قَبْلَ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ﵉ بِزَمَانٍ طَوِيلٍ.، وَقَبْلَ الْإِسْكَنْدَرِ، وَبَيْنَ الْإِسْكَنْدَرِ وَعِيسَى نَحْوٌ مِنْ ثَلَاثمِائَةِ سَنَةٍ، وَلَكِنَّهُ أُرِيدَ بِالْمَرَّةِ الأخرى حين قتلوا شعيا، فقد كان بخت نصر إِذْ ذَاكَ حَيًّا، فَهُوَ الَّذِي قَتَلَهُمْ وَخَرَّبَ بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَأَتْبَعَهُمْ إِلَى مِصْرَ. وَأَخْرَجَهُمْ مِنْهَا. وقال الثعلبي: ومن روى أن بخت نصر هُوَ الَّذِي غَزَا بَنِي إِسْرَائِيلَ عِنْدَ قَتْلِهِمْ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا فَغَلَطٌ عِنْدَ أَهْلِ السِّيَرِ والاخبار، لأنهم مجمعون على أن بخت نصر إِنَّمَا غَزَا بَنِي إِسْرَائِيلَ عِنْدَ قَتْلِهِمْ شَعْيَا وفى عهد إرميا. قالوا: ومن عهد إرميا وتخريب بخت نصر بَيْتَ الْمَقْدِسِ إِلَى مَوْلِدِ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا ﵉ أَرْبَعُمِائَةِ سَنَةٍ وَإِحْدَى وَسِتُّونَ سَنَةً، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ يَعُدُّونَ مِنْ عَهْدِ تَخْرِيبِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ إِلَى عِمَارَتِهِ فِي عَهْدِ كُوسَكَ «٢» سَبْعِينَ سَنَةً، ثُمَّ مِنْ بَعْدِ عِمَارَتِهِ إِلَى ظُهُورِ الإسكندر على بت الْمَقْدِسِ ثَمَانِيَةً وَثَمَانِينَ سَنَةً، ثُمَّ مِنْ بَعْدِ مَمْلَكَةِ الْإِسْكَنْدَرِ إِلَى مَوْلِدِ يَحْيَى ثَلَاثَمَائَةٍ وَثَلَاثًا وَسِتِّينَ «٣» سَنَةً. قُلْتُ: ذَكَرَ جَمِيعَهُ الطَّبَرِيُّ فِي التَّارِيخِ ﵀. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَالصَّحِيحُ مِنْ ذَلِكَ مَا ذَكَرَهُ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: لَمَّا رَفَعَ اللَّهُ عِيسَى مِنْ بَيْنِ أَظْهُرِهِمْ وقتلوا يحيى- وبعض

1 Hepsi zikredilen tarihten [alınmadır]. İkinci defasında onların üzerine gönderilen kimsenin kim olduğu hususunda ihtilaf edildi; Buhtunnasr olduğu söylendi. Bunu Kuşeyrî Ebû Nasr söylemiş ve başkasını zikretmemiştir. Süheylî ise şöyle dedi: "Bu sahih değildir; çünkü Yahyâ'nın öldürülmesi Îsâ'nın göğe yükseltilmesinden sonradır. Buhtunnasr ise Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm'dan çok uzun bir zaman önce ve İskender'den de önceydi. İskender ile Îsâ arasında ise yaklaşık üç yüz yıl vardır. Fakat ikinci defa ile kastedilen, Şa'yâ'yı öldürdükleri zamandır. Çünkü Buhtunnasr o vakit hayattaydı; onları öldüren, Beytülmakdis'i harabeye çeviren, peşlerinden Mısır'a kadar giden ve onları oradan çıkaran da oydu." Sa'lebî de şöyle dedi: Yahyâ b. Zekeriyyâ'yı öldürdüklerinde İsrâiloğulları'na savaş açanın Buhtunnasr olduğunu rivayet eden kimsenin bu sözü, siyer ve ahbâr ehline göre bir yanılgıdır. Zira onlar, Buhtunnasr'ın İsrâiloğulları'na ancak Şa'yâ'yı öldürdüklerinde ve İrmiyâ zamanında savaş açtığı konusunda icmâ etmişlerdir. Şöyle dediler: İrmiyâ zamanından ve Buhtunnasr'ın Beytülmakdis'i tahrip etmesinden Yahyâ b. Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın doğumuna kadar dört yüz altmış bir yıl vardır. Çünkü onlar, Beytülmakdis'in tahrip edilmesinden Kûsek 2 döneminde yeniden imar edilmesine kadar yetmiş yıl, sonra imar edilmesinden İskender'in Beytülmakdis'e hâkim olmasına kadar seksen sekiz yıl, sonra İskender'in hâkimiyetinden Yahyâ'nın doğumuna kadar üç yüz altmış üç 3 yıl saymaktadırlar. Derim ki: Bunların tamamını Taberî rahimehullâh Târîh'inde zikretmiştir. Sa'lebî dedi ki: Bu hususta sahih olan, Muhammed b. İshâk'ın zikrettiği şu rivayettir: Allah Îsâ'yı aralarından yükseltip onlar da Yahyâ'yı öldürünce -bazı

12379. Metin

النَّاسِ يَقُولُ: لَمَّا قَتَلُوا زَكَرِيَّا- بَعَثَ اللَّهُ إِلَيْهِمْ مَلِكًا مِنْ مُلُوكِ بَابِلَ يُقَالُ لَهُ: خَردُوسُ «١»، فَسَارَ إِلَيْهِمْ بِأَهْلِ بَابِلَ وَظَهَرَ عَلَيْهِمْ بِالشَّأْمِ، ثُمَّ قَالَ لِرَئِيسِ جُنُودِهِ: كُنْتُ حَلَفْتُ بِإِلَهِي لَئِنْ أَظْهَرَنِي اللَّهُ عَلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ لَأَقْتُلَنَّهُمْ حَتَّى تَسِيلَ دِمَاؤُهُمْ فِي وَسَطِ عَسْكَرِي، وَأَمَرَ أَنْ يَقْتُلَهُمْ حَتَّى يَبْلُغَ ذَلِكَ مِنْهُمْ، فَدَخَلَ الرَّئِيسُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ فَوَجَدَ فِيهَا دِمَاءً تَغْلِي، فَسَأَلَهُمْ فَقَالُوا: دَمُ قُرْبَانٍ قَرَّبْنَاهُ فَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَّا مُنْذُ ثَمَانِينَ «٢» سَنَةً. قَالَ مَا صَدَقْتُمُونِي، فَذَبَحَ عَلَى ذَلِكَ الدَّمِ سَبْعَمِائَةٍ وَسَبْعِينَ رَجُلًا مِنْ رُؤَسَائِهِمْ فَلَمْ يَهْدَأْ، فَأَتَى بِسَبْعِمِائَةِ غُلَامٍ مِنْ غِلْمَانِهِمْ فَذُبِحُوا عَلَى الدَّمِ فَلَمْ يَهْدَأْ «٣»، فَأَمَرَ بِسَبْعَةِ آلَافٍ مِنْ سَبْيِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ فَذَبَحَهُمْ عَلَى الدَّمِ فَلَمْ يَبْرُدْ، فَقَالَ: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ، اصْدُقُونِي قَبْلَ أَلَّا أَتْرُكَ مِنْكُمْ نَافِخُ نَارٍ مِنْ أُنْثَى وَلَا مِنْ ذَكَرٍ إِلَّا قَتَلْتُهُ. فَلَمَّا رَأَوُا الْجَهْدَ قَالُوا: إِنَّ هَذَا دَمُ نَبِيٍّ مِنَّا كَانَ يَنْهَانَا عَنْ أُمُورٍ كَثِيرَةٍ مِنْ سُخْطِ اللَّهِ فَقَتَلْنَاهُ، فَهَذَا دَمُهُ، كَانَ اسْمُهُ يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا، مَا عَصَى اللَّهَ قَطُّ طَرْفَةَ عَيْنٍ وَلَا هَمَّ بِمَعْصِيَةٍ. فَقَالَ: الْآنَ صَدَقْتُمُونِي، وَخَرَّ سَاجِدًا ثُمَّ قَالَ: لِمِثْلِ هَذَا يُنْتَقَمُ مِنْكُمْ، وَأَمَرَ بِغَلْقِ الْأَبْوَابِ وَقَالَ: أَخْرِجُوا مَنْ كَانَ هَاهُنَا مِنْ جَيْشِ خَردُوسَ «٤»، وَخَلَا فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ وَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ يَا يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا قَدْ عَلِمَ رَبِّي وَرَبُّكَ مَا قَدْ أَصَابَ قَوْمَكَ مِنْ أَجْلِكَ، فَاهْدَأْ بِإِذْنِ اللَّهِ قَبْلَ أَلَّا أُبْقِيَ مِنْهُمْ أَحَدًا. فَهَدَأَ دَمُ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ﷿، وَرَفَعَ عَنْهُمُ الْقَتْلَ وَقَالَ: رَبِّ إِنِّي آمَنْتُ بِمَا آمَنَ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَصَدَّقْتُ بِهِ، فَأَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَى رَأْسٍ مِنْ رُءُوسِ الْأَنْبِيَاءِ: إِنَّ هَذَا الرَّئِيسَ مُؤْمِنٌ صَدُوقٌ. ثُمَّ قَالَ: إِنَّ عَدُوَّ اللَّهِ خَرْدُوسَ أَمَرَنِي أَنْ أَقْتُلَ مِنْكُمْ حَتَّى تَسِيلَ دِمَاؤُكُمْ وَسَطَ عَسْكَرِهِ، وَإِنِّي لَا أَعْصِيهِ، فَأَمَرَهُمْ فَحَفَرُوا خَنْدَقًا وَأَمَرَ بِأَمْوَالِهِمْ مِنَ الْإِبِلِ وَالْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ فَذَبَحُوهَا حَتَّى سَالَ الدَّمُ إِلَى الْعَسْكَرِ، وَأَمَرَ بِالْقَتْلَى الَّذِينَ كَانُوا قُتِلُوا قَبْلَ ذَلِكَ فَطُرِحُوا عَلَى مَا قُتِلَ مِنْ مَوَاشِيهِمْ، ثُمَّ انْصَرَفَ عَنْهُمْ إِلَى بَابِلَ، وَقَدْ كَادَ أَنْ يُفْنِيَ بنى إسرائيل.

...insanların şöyle dediğini [nakleder]: "Zekeriyyâ'yı öldürdüklerinde Allah onların üzerine Bâbil krallarından Hardûs1 denilen bir kral gönderdi. O da Bâbillilerle birlikte üzerlerine yürüdü ve Şam diyarında onlara galip geldi. Sonra ordusunun komutanına şöyle dedi: 'Tanrıma andolsun ki eğer Allah beni Beytülmakdis'e muzaffer kılarsa, kanları ordumun ortasında akıncaya kadar onları öldüreceğim.' Bu hedefe ulaşıncaya kadar onları öldürmesini emretti. Komutan Beytülmakdis'e girdiğinde orada kaynayan bir kan buldu. Onlara [bunun ne olduğunu] sordu, onlar da: 'Sunduğumuz ve seksen2 yıldan beri bizden kabul olunmayan bir kurbanın kanıdır' dediler. [Komutan]: 'Bana doğruyu söylemediniz' dedi ve o kanın üzerinde onların ileri gelenlerinden yedi yüz yetmiş kişiyi boğazladı; fakat [kan] durulmadı. Bunun üzerine gençlerinden yedi yüz delikanlı getirdi ve kanın üzerinde boğazlandılar, yine durulmadı.3 Esirlerinden ve eşlerinden yedi bin kişinin [getirilmesini] emredip onları da kanın üzerinde boğazladı, yine de [kan] soğuyup durulmadı. Bunun üzerine: 'Ey İsrâiloğulları! Aranızdan kadın veya erkek ocak tüttüren hiç kimseyi bırakmayıp öldürmeden önce bana gerçeği söyleyin!' dedi. Çektikleri şiddetli azabı görünce şöyle dediler: 'Bu, aramızdan bir peygamberin kanıdır; o bizi Allah'ın gazabına yol açacak pek çok şeyden nehyederdi, biz de onu öldürdük. İşte bu onun kanıdır. Adı Yahyâ b. Zekeriyyâ idi; Allah'a göz açıp kapayıncaya kadar bile asla isyan etmemiş, hiçbir günaha da meyletmemişti.' [Komutan]: 'Şimdi bana doğruyu söylediniz' dedi ve secdeye kapandı. Sonra da: 'İşte böyle bir durum sebebiyle sizden intikam alınır' dedi. Kapıların kapatılmasını emretti ve: 'Burada bulunan Hardûs'un4 ordusundan kim varsa dışarı çıkarın' dedi. İsrâiloğulları ile baş başa kalınca şöyle dedi: 'Ey Allah'ın peygamberi, ey Yahyâ b. Zekeriyyâ! Rabbim ve Rabbin, senin yüzünden kavminin başına nelerin geldiğini bilmektedir. Onlardan geriye hiç kimseyi bırakmayacak hale gelmeden önce Allah'ın izniyle sakinleş!' Bunun üzerine Yahyâ b. Zekeriyyâ'nın kanı aziz ve celil olan Allah'ın izniyle duruldu. [Komutan] da onlardan öldürme eylemini kaldırdı ve: 'Rabbim! İsrâiloğullarının inandığına ben de iman ettim ve onu tasdik ettim' dedi. Yüce Allah peygamberlerin önde gelenlerinden birine: 'Bu komutan dosdoğru bir mümindir' diye vahyetti. Sonra [komutan] şöyle dedi: 'Allah'ın düşmanı Hardûs, kanlarınız ordusunun ortasına akıncaya kadar sizden [insanları] öldürmemi bana emretti. Ben ise ona karşı gelemem.' Onlara emretti, bir hendek kazdılar. Mallarından deve, at, katır, eşek, sığır ve davarların getirilmesini emretti; kan orduya akıncaya kadar bunları kestiler. Daha önce öldürülmüş olan maktullerin de boğazlanan bu hayvanların üzerine atılmasını emretti. Sonra İsrâiloğullarını neredeyse helak etmiş vaziyette onları bırakıp Bâbil'e geri döndü."

12380. Metin

قُلْتُ: قَدْ وَرَدَ فِي هَذَا الْبَابِ حَدِيثٌ مَرْفُوعٌ فِيهِ طُولٌ مِنْ حَدِيثِ حُذَيْفَةَ، وَقَدْ كَتَبْنَاهُ فِي (كِتَابِ التَّذْكِرَةِ) مُقَطَّعًا فِي أَبْوَابٍ فِي أَخْبَارِ الْمَهْدِيِّ، نَذْكُرُ مِنْهَا هُنَا مَا يُبَيِّنُ مَعْنَى الْآيَةِ وَيُفَسِّرُهَا حَتَّى لَا يُحْتَاجَ مَعَهُ إِلَى بَيَانٍ، قَالَ حُذَيْفَةُ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، لَقَدْ كَانَ بَيْتُ الْمَقْدِسِ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمًا جَسِيمَ الْخَطَرِ عَظِيمَ الْقَدْرِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" هُوَ مِنْ أَجَلِّ الْبُيُوتِ ابْتَنَاهُ اللَّهُ لِسُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ ﵉ مِنْ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ وَدُرٍّ وَيَاقُوتٍ وَزُمُرُّدٍ": وَذَلِكَ أَنَّ سُلَيْمَانَ بْنَ دَاوُدَ لَمَّا بَنَاهُ سَخَّرَ اللَّهُ لَهُ الْجِنَّ فَأَتَوْهُ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ مِنَ الْمَعَادِنِ، وَأَتَوْهُ بِالْجَوَاهِرِ وَالْيَاقُوتِ وَالزُّمُرُّدِ، وَسَخَّرَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ الْجِنَّ حَتَّى بَنَوْهُ مِنْ هَذِهِ الْأَصْنَافِ. قَالَ حُذَيْفَةُ: فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَكَيْفَ أُخِذَتْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ مِنْ بَيْتِ الْمَقْدِسِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ لَمَّا عَصَوُا اللَّهَ وَقَتَلُوا الْأَنْبِيَاءَ سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ بخت نصر وَهُوَ مِنَ الْمَجُوسِ وَكَانَ مُلْكُهُ سَبْعُمِائَةِ سَنَةٍ، وَهُوَ قَوْلُهُ:" فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولًا" فَدَخَلُوا بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَقَتَلُوا الرِّجَالَ وَسَبَوُا النِّسَاءَ وَالْأَطْفَالَ وَأَخَذُوا الْأَمْوَالَ وَجَمِيعَ مَا كَانَ فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ مِنْ هَذِهِ الْأَصْنَافِ فَاحْتَمَلُوهَا عَلَى سَبْعِينَ أَلْفًا وَمِائَةِ أَلْفِ عَجَلَةٍ حَتَّى أَوْدَعُوهَا أَرْضَ بَابِلَ، فَأَقَامُوا يَسْتَخْدِمُونَ بَنِي إِسْرَائِيلَ ويَسْتَمْلِكُونَهُمْ بِالْخِزْيِ وَالْعِقَابِ وَالنَّكَالِ مِائَةَ عَامٍ، ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ ﷿ رَحِمَهُمْ فَأَوْحَى إِلَى مَلِكٍ مِنْ مُلُوكِ فَارِسَ أَنْ يَسِيرَ إِلَى الْمَجُوسِ فِي أَرْضِ بَابِلَ، وَأَنْ يَسْتَنْقِذَ مَنْ فِي أَيْدِيهِمْ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، فَسَارَ إِلَيْهِمْ ذَلِكَ الْمَلِكُ حَتَّى دَخَلَ أَرْضَ بَابِلَ فَاسْتَنْقَذَ مَنْ بَقِيَ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنْ أَيْدِي الْمَجُوسِ وَاسْتَنْقَذَ ذَلِكَ الْحُلِيَّ الَّذِي كَانَ فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ وَرَدَّهُ اللَّهُ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَقَالَ لَهُمْ: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنْ عُدْتُمْ إِلَى الْمَعَاصِي عُدْنَا عَلَيْكُمْ بِالسَّبْيِ وَالْقَتْلِ، وَهُوَ قَوْلُهُ:" عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا" فَلَمَّا رَجَعَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ عَادُوا إِلَى الْمَعَاصِي فَسَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَلِكُ الرُّومِ قَيْصَرَ، وَهُوَ قَوْلُهُ:" فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً" فَغَزَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ فَسَبَاهُمْ وَقَتَلَهُمْ وَأَخَذَ أَمْوَالَهُمْ وَنِسَاءَهُمْ، وَأَخَذَ حُلِيَّ جَمِيعِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ وَاحْتَمَلَهُ عَلَى سَبْعِينَ أَلْفًا وَمِائَةِ أَلْفِ عَجَلَةٍ حَتَّى أَوْدَعَهُ

Derim ki: Bu babda Huzeyfe'den rivayet edilen merfû ve uzun bir hadis vârid olmuştur; biz onu et-Tezkire kitabında Mehdî'nin haberlerine dair bâblarda parça parça yazdık. Âyetin manasını beyan edip açıklayan ve onunla birlikte başka bir açıklamaya ihtiyaç bırakmayan kısmını burada zikredelim. Huzeyfe dedi ki: "Yâ Resûlallah! Beytülmakdis Allah katında pek yüce, pek şerefli ve pek büyük bir kadre sahipti" dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "O, en yüce evlerdendir. Allah onu Dâvûd oğlu Süleyman aleyhimesselâm için altından, gümüşten, inciden, yakuttan ve zümrütten bina etti." Şöyle ki: Dâvûd oğlu Süleyman onu inşa ederken Allah cinleri onun emrine verdi; onlar da madenlerden altın ve gümüş getirdiler, mücevherler, yakutlar ve zümrütler getirdiler. Allah Teâlâ cinleri onun emrine boyun eğdirdi, onlar da mescidi bu cevherlerden inşa ettiler. Huzeyfe dedi ki: "Yâ Resûlallah! Bu eşyalar Beytülmakdis'ten nasıl alındı?" dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "İsrailoğulları Allah'a isyan edip peygamberleri öldürdüklerinde, Allah onların başına Mecûsîlerden olan ve krallığı yedi yüz yıl süren Buhtunnasr'ı musallat etti. Nitekim Yüce Allah'ın: { فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولًا } “Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçlü kullarımızı gönderdik; onlar evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi” buyruğu budur. Beytülmakdis'e girdiler, erkekleri öldürdüler, kadınları ve çocukları esir aldılar, malları ve Beytülmakdis'te bulunan bu mücevherat cinsinden olan her şeyi aldılar ve bunları yüz yetmiş bin arabaya yükleyip Babil topraklarına götürdüler. İsrailoğulları'nı yüz yıl boyunca zillet, azap ve ceza altında köle gibi çalıştırıp mülk edindiler. Sonra Azîz ve Celîl olan Allah onlara merhamet etti ve Fars krallarından bir krala Babil toprağındaki Mecûsîlerin üzerine yürümesini ve onların ellerindeki İsrailoğulları'nı kurtarmasını vahyetti. O kral onların üzerine yürüdü, Babil toprağına girdi ve Mecûsîlerin elinde kalan İsrailoğulları'nı kurtardı. Beytülmakdis'te bulunan o ziynetleri de kurtardı ve Allah onu ilk defasında olduğu gibi eski haline geri döndürdü. Onlara şöyle dedi: 'Ey İsrailoğulları! Şayet günahlara geri dönerseniz, biz de üzerinize esaret ve öldürme ile döneriz.' Nitekim O'nun: { عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا } “Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer siz [günaha] dönerseniz, biz de [cezaya] döneriz” buyruğu budur. İsrailoğulları Beytülmakdis'e dönünce tekrar günahlara döndüler. Bunun üzerine Allah onların başına Rum kralı Kayser'i musallat etti. Nitekim O'nun: { فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً } “Sonuncusunun vaadi geldiğinde, yüzlerinizi karartsınlar, birinci defa girdikleri gibi yine Mescid'e girsinler ve ele geçirdikleri her şeyi büsbütün helak edip yıksınlar” buyruğu budur. Karadan ve denizden onlara savaş açtı; onları esir aldı, öldürdü, mallarını ve kadınlarını aldı. Bütün Beytülmakdis'in ziynetlerini alıp yüz yetmiş bin arabaya yükledi ve nihayet

12381. Metin

فِي كَنِيسَةِ الذَّهَبَ، فَهُوَ فِيهَا الْآنَ حَتَّى يَأْخُذَهُ الْمَهْدِيُّ فَيَرُدَّهُ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ، وَهُوَ أَلْفُ سَفِينَةٍ وَسَبْعُمِائَةِ سَفِينَةٍ يُرْسَى بِهَا عَلَى يَافَا «١» حَتَّى تُنْقَلَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ وَبِهَا يَجْمَعُ اللَّهُ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ ... " وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ) أَيْ مِنَ الْمَرَّتَيْنِ، وَجَوَابُ" إِذَا" مَحْذُوفٌ، تَقْدِيرُهُ بَعَثْنَاهُمْ، دَلَّ عليه" بَعَثْنا" الأول. (لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ) أَيْ بِالسَّبْيِ وَالْقَتْلِ فَيَظْهَرُ أَثَرُ الْحُزْنِ في وجوهكم، ف" لِيَسُوؤُا" مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ، أَيْ بَعَثْنَا عِبَادًا لِيَفْعَلُوا بِكُمْ مَا يَسُوءُ وُجُوهَكُمْ. قِيلَ: الْمُرَادُ بِالْوُجُوهِ السَّادَةُ، أَيْ لِيُذِلُّوهُمْ. وَقَرَأَ الْكِسَائِيُّ" لِنَسُوءَ" بِنُونٍ وَفَتْحِ الْهَمْزَةِ، فِعْلُ مُخْبِرٍ عَنْ نَفْسِهِ مُعَظَّمٍ، اعْتِبَارًا بِقَوْلِهِ: وَقَضَيْنَا وَبَعَثْنَا وَرَدَدْنَا". وَنَحْوُهُ عَنْ عَلِيٍّ. وتصديقها قراءة أبى" لنسوأن" بِالنُّونِ وَحَرْفِ التَّوْكِيدِ. وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ وَالْأَعْمَشُ وَابْنُ وَثَّابٍ وَحَمْزَةُ وَابْنُ عَامِرٍ" لِيَسُوءَ" بِالْيَاءِ عَلَى التَّوْحِيدِ وَفَتْحِ الْهَمْزَةِ، وَلَهَا وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا- لِيَسُوءَ اللَّهُ وُجُوهَكُمْ. وَالثَّانِي- لِيَسُوءَ الْوَعْدُ وُجُوهَكُمْ. وقرا الباقون" لِيَسُوؤُا" بِالْيَاءِ وَضَمِّ الْهَمْزَةِ عَلَى الْجَمْعِ، أَيْ لِيَسُوءَ الْعِبَادُ الَّذِينَ هُمْ أُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وُجُوهَكُمْ. (وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا) أَيْ لِيُدَمِّرُوا وَيُهْلِكُوا. وَقَالَ قُطْرُبٌ: يَهْدِمُوا، قَالَ الشَّاعِرُ:

Altın Kilise'ye yerleştirdi. Mehdî onu alıp Beytülmakdis'e geri verinceye kadar o şimdi oradadır. O, bin yedi yüz gemidir; Yâfâ'ya «١» demir atar ve nihayet Beytülmakdis'e taşınır; Allah onunla öncekileri ve sonrakileri bir araya getirir..." diyerek hadisi zikretti. Yüce Allah'ın: (فَإِذا جاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ) "Sonuncusunun vaadi geldiğinde" buyruğu: Yani iki kereden [ikincisinin vakti geldiğinde] demektir. "İzâ" (إِذَا) şart edatının cevabı hazfedilmiştir; takdiri: "Onları gönderdik" şeklindedir ve buna önceki "baasnâ" (بَعَثْنَا / gönderdik) lafzı delalet etmektedir. (لِيَسُوؤُا وُجُوهَكُمْ) "Yüzlerinizi karartsınlar (kederlendirsinler) diye": Yani esaret ve ölüm sebebiyle yüzlerinizde hüznün eseri belirsin diye. "Liyesûû" (لِيَسُوؤُا) fiili mahzuf bir ifadeye bağlıdır; yani: "Yüzlerinizi üzecek şeyleri size yapsınlar diye kullar gönderdik." "Vücûh" (yüzler) ile önderlerin kastedildiği, yani onları zelil etsinler diye [gönderdik] manasında olduğu da söylenmiştir. Kisâî, Yüce Allah'ın: "Hükmettik, gönderdik, geri verdik" buyruklarını dikkate alarak, nefsinden azametle haber veren bir fiil olarak nûn ile ve hemzenin fethasıyla "linesûe" (لِنَسُوءَ) şeklinde okumuştur. Benzeri Hz. Ali'den de rivayet edilmiştir. Bunu Übeyy'in nûn ve tekit nûnu ile okuduğu "lenesûenne" (لَنَسُوءَنَّ) kıraati teyit etmektedir. Ebu Bekr, el-A'meş, İbn Vessâb, Hamza ve İbn Âmir ise müfred olarak yâ ile ve hemzenin fethasıyla "liyesûe" (لِيَسُوءَ) şeklinde okumuşlardır; bunun iki izahı vardır: Birincisi: Allah yüzlerinizi kederlendirsin diye. İkincisi: Vaad yüzlerinizi kederlendirsin diye. Diğerleri ise cem (çoğul) olarak yâ ile ve hemzenin dammesiyle "liyesûû" (لِيَسُوؤُا) şeklinde okumuşlardır; yani o pek güçlü kullar yüzlerinizi kederlendirsin diye. (وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَما دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا) "Birinci defa girdikleri gibi yine Mescid'e girsinler ve helak edip yıksınlar": Yani yerle bir edip helak etsinler diye. Kutrub: "Yıksınlar diye" demiştir. Şair şöyle demiştir:

12382. Metin

فَمَا النَّاسُ إِلَّا عَامِلَانِ فَعَامِلٌ ... يُتَبِّرُ مَا يَبْنِي وَآخَرُ رَافِعُ

İnsanlar ancak iki iş yapandır: Biri yaptığını yıkar, diğeri ise yüceltir.

12383. Metin

(مَا عَلَوْا) أَيْ غلبوا عليه من بلادكم (تَتْبِيراً).

(ما عَلَوْا) "Ele geçirdikleri her şeyi": Yani memleketlerinizden üstün geldikleri yerleri (تَتْبِيراً) "büsbütün helak edip yıksınlar [diye]".

12384. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ٨]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 8]

12385. Metin

عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً (٨)

{ عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً } “Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer siz [günaha] dönerseniz, biz de [cezaya] döneriz. Biz cehennemi kâfirler için bir zindan kıldık.” (8)

12386. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ) وَهَذَا مِمَّا أُخْبِرُوا بِهِ في كتابهم. و" عَسى " وعد من الله أن يكشف عنهم. و" عَسى " مِنَ اللَّهِ وَاجِبَةٌ. (أَنْ يَرْحَمَكُمْ) بَعْدَ انْتِقَامِهِ مِنْكُمْ، وَكَذَلِكَ كَانَ، فَكَثُرَ عَدَدُهُمْ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الملوك. (وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا) قال قتادة:

Yüce Allah'ın: { عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ } “Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder” buyruğu: Bu da kendilerine kitaplarında1 bildirilen hususlardandır. “Asâ” (عَسَى / umulur ki) kelimesi, Allah'tan [üzerlerindeki sıkıntıyı] kaldıracağına dair bir vaaddir. Allah'tan gelen “asâ” [ifadesi ile bildirilenler] ise vaciptir (gerçekleşmesi kesindir). { أَنْ يَرْحَمَكُمْ } “(Size merhamet eder)” [ifadesi], sizden intikam aldıktan sonra [merhamet eder demektir]. Nitekim öyle de olmuş, sayıları çoğalmış ve Allah içlerinden krallar çıkarmıştır. { وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنا } “Eğer siz [günaha] dönerseniz, biz de [cezaya] döneriz” [buyruğu hakkında] Katâde şöyle demiştir:

12387. Metin

فَعَادُوا فَبَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مُحَمَّدًا ﷺ، فَهُمْ يُعْطُونَ الْجِزْيَةَ بِالصَّغَارِ، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَهَذَا خِلَافُ مَا تَقَدَّمَ فِي الْحَدِيثِ وَغَيْرِهِ. وَقَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَقَدْ حَلَّ الْعِقَابُ بِبَنِي إِسْرَائِيلَ مَرَّتَيْنِ عَلَى أَيْدِي الْكُفَّارِ، وَمَرَّةً عَلَى أَيْدِي الْمُسْلِمِينَ. وَهَذَا حِينَ عَادُوا فَعَادَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ. وَعَلَى هَذَا يَصِحُّ قَوْلُ قَتَادَةَ. (وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً) أَيْ مَحْبِسًا وَسِجْنًا، مِنَ الْحَصْرِ وَهُوَ الْحَبْسُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: يُقَالُ حَصَرَهُ يَحْصُرُهُ حَصْرًا ضَيَّقَ عَلَيْهِ وَأَحَاطَ بِهِ. وَالْحَصِيرُ: الضَّيِّقُ الْبَخِيلُ. وَالْحَصِيرُ: الْبَارِيَّةُ. وَالْحَصِيرُ: الْجَنْبُ، قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: هُوَ مَا بَيْنَ الْعِرْقِ الَّذِي يَظْهَرُ فِي جَنْبِ الْبَعِيرِ وَالْفَرَسِ مُعْتَرِضًا فَمَا فَوْقَهُ إِلَى مُنْقَطِعِ الْجَنْبِ. وَالْحَصِيرُ: الْمِلْكُ، لِأَنَّهُ مَحْجُوبٌ. قَالَ لَبِيدٌ:

Onlar [günaha] döndüler, Allah da onların üzerine Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem gönderdi; artık onlar boyun eğerek cizye vermektedirler. Bu, İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Bu, daha önce hadiste ve diğer yerlerde geçen bilgilere aykırıdır. Kuşeyrî ise şöyle demiştir: Azap İsrailoğulları'nın başına iki kez kâfirlerin eliyle, bir kez de Müslümanların eliyle gelmiştir. Bu da onların dönmesi üzerine Allah'ın da [cezaya] dönmesi zamanıdır. Buna göre Katâde'nin sözü sahih olur. (وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً) "Biz cehennemi kâfirler için bir zindan kıldık": Yani bir hapis ve zindan [kıldık]. Bu, hapsetmek anlamına gelen el-hasr (الْحَصْرُ) kökündendir. Cevherî şöyle demiştir: "Hasarahû yahsuruhû hasran" (حَصَرَهُ يَحْصُرُهُ حَصْراً), onu sıkıştırdı ve kuşattı demektir. Hasîr (الْحَصِيرُ): Cimri ve dar gönüllü kimsedir. Hasîr: Hasır (bâriye) demektir. Hasîr: Böğür/yan demektir; Asmaî: Devenin ve atın böğründe enine beliren damar ile yukarısı ve böğrün bittiği yere kadar olan kısımdır, demiştir. Hasîr: Kral demektir, çünkü perdelenip gizlenir. Lebîd şöyle demiştir:

12388. Metin

وَقُمَاقِمٍ غُلْبِ الرِّقَابِ كَأَنَّهُمْ ... جِنٌّ لَدَى بَابِ الْحَصِيرِ قِيَامُ

Ve nice boyunları kalın reisler ki, sanki onlar... Hasırın (kralın) kapısında dikilen cinler gibidirler.

12389. Metin

وَيُرْوَى «١»:

Şöyle de rivayet edilir «١»:

12390. Metin

وَمَقَامَةٍ غُلْبِ الرِّقَابِ ...

Ve nice kalın enseli meclis [topluluğu]...

12391. Metin

عَلَى أَنْ يَكُونَ" غُلْبُ" بَدَلًا مِنْ" مَقَامَةٍ" كَأَنَّهُ قَالَ: وَرُبَّ غُلْبِ الرِّقَابِ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ:

"Gülbü" (غُلْبُ) kelimesinin "makâmetin" (مَقَامَةٍ) kelimesinden bedel olması takdiri üzeredir; sanki: "Ve nice kalın boyunlular..." demiştir. Ebu Ubeyde'den şöyle rivayet edilmiştir:

12392. Metin

لَدَى طَرَفِ الْحَصِيرِ قِيَامُ

Hasırın (serginin) kenarında dikilenler

12393. Metin

أَيْ عِنْدَ طَرَفِ الْبِسَاطِ لِلنُّعْمَانِ بْنِ الْمُنْذِرِ. وَالْحَصِيرُ: الْمَحْبِسُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً". قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَيُقَالُ للذي يفرش حصير، لِحَصْرِ بَعْضِهِ عَلَى بَعْضٍ بِالنَّسْجِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: أَيْ فِرَاشًا وَمِهَادًا، ذَهَبَ إِلَى الْحَصِيرِ الَّذِي يُفْرَشُ، لِأَنَّ الْعَرَبَ تُسَمِّي الْبِسَاطَ الصَّغِيرَ حَصِيرًا. قال الثعلبي: وهو وجه حسن.

Yani Nu'mân b. el-Münzir'in sergisinin kenarında. Hasîr: Hapishane demektir; Allah Teâlâ: { وَجَعَلْنا جَهَنَّمَ لِلْكافِرِينَ حَصِيراً } “Biz cehennemi kâfirler için bir zindan kıldık” buyurmuştur. Kuşeyrî der ki: Dokuma yoluyla bir kısmı diğer kısmına bitiştirilip sıkıştırıldığı için serilen şeye de hasır denir. Hasan: "Yani bir sergi ve döşektir" demiş ve serilen hasır manasını kastetmiştir; zira Araplar küçük yaygıya da hasîr derler. Sa‘lebî: Bu da güzel bir izahtır, demiştir.

12394. Metin

[سورة الإسراء (١٧): الآيات ٩ الى ١٠]

[İsrâ Sûresi (17): Âyetler 9-10]

12395. Metin

إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (٩) وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنا لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٠)

{ إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (٩) وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنا لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٠) } “Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola iletir ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler. Âhirete inanmayanlara ise, onlar için elem verici bir azap hazırladığımızı [müjdeler/haber verir].” (9-10)

12396. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (٩) وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنا لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٠)

Yüce Allah'ın: { إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُbَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (٩) وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنا لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٠) } “Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola iletir ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler. Âhirete inanmayanlara ise, onlar için elem verici bir azap hazırladığımızı [müjdeler/haber verir].” buyrukları:

12397. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ) لَمَّا ذَكَرَ الْمِعْرَاجَ ذَكَرَ مَا قَضَى إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَكَانَ ذَلِكَ دَلَالَةٌ عَلَى نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، ثُمَّ بَيَّنَ أن الكتاب الذي

Yüce Allah'ın: { إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ } “Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola iletir” buyruğu hakkında: [Yüce Allah] Miraç'ı zikredince, İsrailoğullarına bildirdiği şeyleri de zikretti. Bu ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğine bir delildi. Sonra [Yüce Allah], ona indirdiği Kitab'ın...1

12398. Metin

أَنْزَلَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ سَبَبُ اهْتِدَاءٍ. وَمَعْنَى (لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ) أَيِ الطَّرِيقَةِ الَّتِي هِيَ أَسَدُّ وَأَعْدَلُ وَأَصْوَبُ، فَ" الَّتِي" نَعْتٌ لِمَوْصُوفٍ مَحْذُوفٍ، أَيِ الطَّرِيقَةِ إِلَى نَصٍّ أَقْوَمَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: لِلْحَالِ الَّتِي هِيَ أَقْوَمُ الْحَالَاتِ، وَهِيَ تَوْحِيدُ اللَّهِ وَالْإِيمَانُ بِرُسُلِهِ. وَقَالَهُ الْكَلْبِيُّ وَالْفَرَّاءُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ) تَقَدَّمَ «١». (أَنَّ لَهُمْ) أَيْ بِأَنَّ لَهُمْ. (أَجْراً كَبِيراً) أَيِ الْجَنَّةَ. (وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ) أَيْ وَيُبَشِّرُهُمْ بِأَنَّ لِأَعْدَائِهِمُ الْعِقَابَ. وَالْقُرْآنُ مُعْظَمُهُ وَعْدٌ وَوَعِيدٌ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُ" وَيُبَشِّرُ" مُخَفَّفًا بِفَتْحِ الْيَاءِ وضم الشين، وقد ذكر «٢».

bir hidayet vesilesi olduğunu açıkladı. (لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ) "En doğru olana" ifadesinin manası: En doğru, en adil ve en isabetli olan yola demektir. Burada "elletî" (الَّتِي) hazfedilmiş bir mevsunun sıfatıdır; yani en doğru hükme ulaştıran yola demektir. Zeccâc: "En doğru olan hale ki o da Allah'ı birlemek ve O'nun peygamberlerine inanmaktır" demiştir. Kelbî ve Ferrâ da böyle söylemiştir. Yüce Allah'ın: (وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ) "Ve salih ameller işleyen müminlere müjdeler" buyruğu: Daha önce geçmişti «١». (أَنَّ لَهُمْ) "Olduğunu": Yani kendilerine [olduğunu]. (أَجْراً كَبِيراً) "Büyük bir mükafat": Yani cenneti [müjdeler]. (وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ) "Âhirete inanmayanlara ise": Yani düşmanları için de bir ceza olduğunu onlara haber verir/müjdeler. Zira Kur'an'ın çoğunluğu vaad ve tehditten ibarettir. Hamza ve Kisâî "ve yübeşşiru" (وَيُبَشِّرُ) kelimesini, yâ'nın fethası ve şîn'in dammesiyle şeddesiz olarak "ve yebşuru" (وَيَبْشُرُ) şeklinde okumuşlardır; bu daha önce geçmişti «٢».

12399. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ١١]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 11]

12400. Metin

وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولاً (١١)

{ وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولاً } “İnsan, hayra dua ettiği gibi şerre de öylece dua eder. Zaten insan çok acelecidir.” (11)

12401. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ: هُوَ دُعَاءُ الرَّجُلِ عَلَى نَفْسِهِ وَوَلَدِهِ عِنْدَ الضَّجَرِ بِمَا لَا يُحِبُّ أَنْ يُسْتَجَابَ لَهُ: اللَّهُمَّ أَهْلِكْهُ، وَنَحْوُهُ. (دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ) أَيْ كَدُعَائِهِ رَبَّهُ أَنْ يَهَبَ لَهُ الْعَافِيَةَ، فَلَوِ اسْتَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ عَلَى نَفْسِهِ بِالشَّرِّ هَلَكَ لَكِنْ بِفَضْلِهِ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ فِي ذَلِكَ. نَظِيرُهُ:" وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ" وَقَدْ تَقَدَّمَ «٣». وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ، كَانَ يَدْعُو وَيَقُولُ:" اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنا حِجارَةً مِنَ السَّماءِ أَوِ ائْتِنا بِعَذابٍ أَلِيمٍ «٤» ". وَقِيلَ: هُوَ أَنْ يَدْعُوَ فِي طَلَبِ الْمَحْظُورِ كَمَا يَدْعُو فِي طَلَبِ الْمُبَاحِ، قَالَ الشَّاعِرُ وَهُوَ ابْنُ جَامِعٍ:

Yüce Allah'ın: (وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ) "İnsan, hayra dua ettiği gibi şerre de öylece dua eder" buyruğu: İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Bu, kişinin canı sıkıldığında kendisine ve çocuğuna kabul olunmasını istemeyeceği şekilde: "Allah'ım onu helak et!" ve benzeri beddualarda bulunmasıdır. (دُعاءَهُ بِالْخَيْرِ) "Hayra dua ettiği gibi": Yani Rabbinden afiyet dilediği gibi [şerri istemesidir]. Şayet Allah onun kendisi aleyhine ettiği şer duasını kabul etseydi helak olurdu; fakat lütfuyla bu hususta ona icabet etmez. Bunun benzeri: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ } “Eğer Allah insanlara, onların hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de alelacele verseydi...” ayetidir; bu daha önce geçmişti «٣». Bu ayetin Nadr b. el-Hâris hakkında indiği de söylenmiştir; zira o dua edip: { اللَّهُمَّ إِنْ كانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنا حِجارَةً مِنَ السَّماءِ أَوِ ائْتِنا بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Allah'ım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap ver” «٤» diyordu. Ayetin, mubah olanı ister gibi yasak olanı talep ederek dua etmesi hakkında olduğu da söylenmiştir. Şair İbn Câmi‘ şöyle demiştir:

12402. Metin

أَطُوفُ بِالْبَيْتِ فِيمَنْ يَطُوفُ ... وَأَرْفَعُ مِنْ مِئْزَرِي الْمُسْبَلِ

Tavaf edenlerle birlikte Beyt'i tavaf ederim... Ve sarkmış olan izârımı yukarı kaldırırım.

12403. Metin

وَأَسْجُدُ بِاللَّيْلِ حَتَّى الصَّبَاحِ ... وَأَتْلُو مِنَ الْمُحْكَمِ الْمُنْزَلِ

Geceleyin sabaha kadar secde ederim... Ve indirilmiş muhkem [kitaptan] okurum;

12404. Metin

عَسَى فَارِجَ الْهَمِّ عَنْ يوسف ... يسخر لي ربة المحمل

Umulur ki Yûsuf'tan1 tasayı defeden [Allah],2 mahfe sahibesi kadını3 bana boyun eğdirir (ram eder).4

12405. Metin

قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: يُقَالُ مَا عَلَى فُلَانٍ مَحْمِلٌ مِثَالُ مَجْلِسٍ أَيْ مُعْتَمَدٍ. وَالْمَحْمِلُ أَيْضًا: وَاحِدُ مَحَامِلِ الْحَاجِّ. وَالْمِحْمَلُ مِثَالُ الْمِرْجَلُ: عِلَاقَةُ السَّيْفِ. وَحُذِفَتِ الْوَاوُ مِنْ" وَيَدْعُ الْإِنْسانُ" فِي اللَّفْظِ والحظ وَلَمْ تُحْذَفْ فِي الْمَعْنَى لِأَنَّ مَوْضِعَهَا رَفْعٌ فَحُذِفَتْ لِاسْتِقْبَالِهَا اللَّامُ السَّاكِنَةُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ «١» "" وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ «٢» "" وَسَوْفَ يُؤْتِ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ «٣» "" يُنادِ الْمُنادِ «٤» "" فَما تُغْنِ النُّذُرُ «٥» ". (وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولًا) " أَيْ طَبْعُهُ الْعَجَلَةُ، فَيُعَجِّلُ بِسُؤَالِ الشَّرِّ كَمَا يُعَجِّلُ بِسُؤَالِ الْخَيْرِ. وَقِيلَ: أَشَارَ بِهِ إِلَى آدَمَ ﵇ حِينَ نَهَضَ قبل أن يركب فِيهِ الرُّوحُ عَلَى الْكَمَالِ. قَالَ سَلْمَانُ: أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ آدَمَ رَأْسَهُ فَجَعَلَ يَنْظُرُ وَهُوَ يَخْلُقُ جَسَدَهُ، فَلَمَّا كَانَ عِنْدَ الْعَصْرِ بَقِيَتْ رِجْلَاهُ لَمْ يُنْفَخْ فِيهِمَا الرُّوحُ فَقَالَ: يَا رَبِّ عَجِّلْ قَبْلَ اللَّيْلِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ:" وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولًا". وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا انْتَهَتِ النَّفْخَةُ إِلَى سُرَّتِهِ نَظَرَ إِلَى جَسَدِهِ فَذَهَبَ لِيَنْهَضَ فَلَمْ يَقْدِرْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ:" وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولًا". وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: لَمَّا دَخَلَ الرُّوحُ فِي عَيْنَيْهِ نَظَرَ إِلَى ثِمَارِ الْجَنَّةِ، فَذَلِكَ حِينَ يَقُولُ:" خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ «٦» " ذَكَرَهُ الْبَيْهَقِيُّ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" لَمَّا صَوَّرَ اللَّهُ تَعَالَى آدَمَ فِي الْجَنَّةِ تَرَكَهُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَتْرُكَهُ فَجَعَلَ إِبْلِيسُ يُطِيفُ بِهِ يَنْظُرُ مَا هُوَ فَلَمَّا رَآهُ أَجْوَفَ عَرَفَ أَنَّهُ خُلِقَ خَلْقًا لَا يَتَمَالَكُ" وَقَدْ تَقَدَّمَ «٧». وَقِيلَ: سَلَّمَ ﵇ أَسِيرًا إِلَى سَوْدَةَ فَبَاتَ يَئِنُّ فَسَأَلَتْهُ فَقَالَ: أَنِينِي لِشِدَّةِ الْقِدِّ وَالْأَسْرِ، فَأَرْخَتْ مِنْ كِتَافِهِ فَلَمَّا نَامَتْ هَرَبَ، فَأَخْبَرَتِ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ:" قَطَعَ اللَّهُ يَدَيْكِ" فَلَمَّا أَصْبَحَتْ كَانَتْ تَتَوَقَّعُ الْآفَةَ، فَقَالَ ﵇:" إِنِّي سَأَلْتُ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يَجْعَلَ دُعَائِي عَلَى مَنْ لا يستحق من أهلي لِأَنِّي بَشَرٌ أَغْضَبَ كَمَا يَغْضَبُ الْبَشَرُ" وَنَزَلَتِ الْآيَةُ، ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ أَبُو نَصْرٍ ﵀. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يقول:"

el-Cevherî der ki: "mâ alâ fulânin mahmilun" (مَا عَلَى فُلَانٍ مَحْمِلٌ - fülana güvenilecek bir dayanak yoktur) denilir ki bu, meclis veznindedir; yani itimat edilecek bir yönü [yoktur] demektir. el-Mahmil (الْمَحْمِلُ) aynı zamanda hacıların taşındığı tahtırevandan (mahfe) her biridir. Mircel veznindeki el-mihmel (الْمِحْمَلُ) ise kılıcın asıldığı bağdır (kılıç bağı). { وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ } ifadesindeki vâv harfi lafızda ve hatta (yazıda) hazfedilmiş, manada ise hazfedilmemiştir; çünkü onun konumu ref' halidir. Sakin olan lâm harfiyle karşılaştığı için hazfedilmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavillerinde de böyledir: { سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ } “Biz de zebânîleri çağıracağız.”1, { وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ } “Ve Allah bâtılı yok eder.”2, { وَسَوْفَ يُؤْتِ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ } “Allah müminlere verecektir.”3, { يُنَادِ الْمُنَادِ } “O çağırıcının çağıracağı...”4, { فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ } “Fakat uyarılar fayda vermiyor.”5 { وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا } “İnsan pek acelecidir.” Yani onun tabiatı aceleciliktir; hayrı acelece istediği gibi şerri de acelece ister. Bir görüşe göre: Bununla, ruh kendisine tam olarak yerleşmeden önce ayağa kalkmaya çalışan Âdem aleyhisselâm kastedilmiştir. Selmân der ki: "Allah Teâlâ'nın Âdem'den ilk yarattığı organı başıydı. O, bedenini yaratırken Âdem bakmaya başladı. İkindi vakti olduğunda iki bacağı kalmıştı, onlara henüz ruh üflenmemişti. Bunun üzerine: 'Ey Rabbim! Gece olmadan acele et' dedi. İşte Allah Teâlâ'nın: { وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا } “İnsan pek acelecidir.” kavli budur." İbn Abbâs da şöyle demiştir: "Ruh üflenmesi göbeğine ulaştığında bedenine baktı ve ayağa kalkmaya davrandı fakat güç yetiremedi. İşte Allah Teâlâ'nın: { وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا } “İnsan pek acelecidir.” kavli budur." İbn Mes'ûd ise şöyle demiştir: "Ruh gözlerine girdiğinde cennet meyvelerine baktı. İşte bu, { خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ } “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır.”6 kavlinin ifade ettiği andır." Bunu el-Beyhakî zikretmiştir. Sahîh-i Müslim'de Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « لَمَّا صَوَّرَ اللَّهُ تَعَالَى آدَمَ فِي الْجَنَّةِ تَرَكَهُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَتْرُكَهُ فَجَعَلَ إِبْلِيسُ يُطِيفُ بِهِ يَنْظُرُ مَا هُوَ فَلَمَّا رَآهُ أَجْوَفَ عَرَفَ أَنَّهُ خُلِقَ خَلْقًا لَا يَتَمَالَكُ » «Allah Teâlâ cennette Âdem'e şekil verip tasvir ettiğinde, onu dilediği bir süre öylece bıraktı. İblis onun etrafında dolaşıp ne olduğunu anlamak için bakmaya başladı. Onun içinin boş olduğunu görünce, kendine hâkim olamayacak bir yaratılışta yaratıldığını anladı.» Bu rivayet daha önce geçmişti.7 Bir diğer görüşe göre: [Peygamber] aleyhisselâm Sevde'ye bir esir teslim etmişti. Esir gece boyunca inledi. Sevde ona [sebebini] sorunca: "İnlemem, bağın ve esaretin şiddetindendir" dedi. Bunun üzerine Sevde onun omuzlarındaki bağı gevşetti; Sevde uyuyunca esir kaçtı. Durumu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verince: « قَطَعَ اللَّهُ يَدَيْكِ » «Allah iki elini kessin!» buyurdu. Sabah olunca [Sevde] bir felaket [gelmesini] beklemeye başladı. Bunun üzerine [Peygamber] aleyhisselâm: « إِنِّي سَأَلْتُ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يَجْعَلَ دُعَائِي عَلَى مَنْ لَا يَسْتَحِقُّ مِنْ أَهْلِي لِأَنِّي بَشَرٌ أَغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُ الْبَشَرُ » «Ben Allah Teâlâ'dan, ailemden hak etmeyen birine beddua ettiğimde bunu [onun lehine bir rahmet kılmasını] istedim; zira ben de bir beşerim, beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim» buyurdu ve bu ayet indi. Bunu el-Kuşeyrî Ebû Nasr rahimehullâh zikretmiştir. Sahîh-i Müslim'de Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim:

12406. Metin

" اللَّهُمَّ إِنَّمَا مُحَمَّدٌ بَشَرٌ يَغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُ الْبَشَرُ وَإِنِّي قَدِ اتَّخَذْتُ عِنْدَكَ عَهْدًا لَنْ تَخْلُفِينَهُ فَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ آذَيْتُهُ أَوْ سَبَبْتُهُ أَوْ جَلَدْتُهُ فَاجْعَلْهَا لَهُ كَفَّارَةً وَقُرْبَةً تُقَرِّبُهُ بِهَا إِلَيْكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ". وَفِي الْبَابِ عَنْ عَائِشَةَ وَجَابِرٍ. وَقِيلَ: مَعْنَى" وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولًا" أَيْ يُؤْثِرُ الْعَاجِلَ وَإِنْ قَلَّ، عَلَى الْآجِلِ وَإِنْ جل.

"Allah'ım! Şüphesiz Muhammed bir insandır, insanların öfkelendiği gibi öfkelenir. Ben Senin katında asla caymayacağın bir ahit aldım: Hangi bir mümine eziyet etmişsem, sövmüşsem veya kamçı vurmuşsam, bunu kıyamet gününde onun için bir kefaret ve kendisiyle Sana yaklaşacağı bir kurbiyet kıl!" Bu babda Âişe ve Câbir'den de rivayet vardır. "Ve kâne'l-insânu acûlâ" (وَكانَ الْإِنْسانُ عَجُولًا) ifadesinin manasının: "Pek az da olsa peşin olanı, ne kadar büyük olursa olsun sonraya kalana tercih eder" demek olduğu da söylenmiştir.

12407. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ١٢]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 12]

12408. Metin

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنا آيَةَ النَّهارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْناهُ تَفْصِيلاً (١٢)

{ وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنا آيَةَ النَّهارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْناهُ تَفْصِيلاً } “Biz geceyi ve gündüzü iki delil kıldık; derken gecenin delilini silip yok ettik ve Rabbinizden bir lütuf arayasınız, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye gündüzün delilini aydınlatıcı yaptık. Biz her şeyi açık açık beyan ettik.” (12)

12409. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ) أَيْ عَلَامَتَيْنِ عَلَى وَحْدَانِيَّتِنَا وَوُجُودِنَا وَكَمَالِ علمنا وقدرتنا. والآية فيهما: إقبال كل مِنْهُمَا مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُ، وَإِدْبَارُهُ إِلَى حَيْثُ لَا يَعْلَمُ. وَنُقْصَانُ أَحَدِهِمَا بِزِيَادَةِ الْآخَرِ وَبِالْعَكْسِ آيَةٌ أَيْضًا. وَكَذَلِكَ ضَوْءُ النَّهَارِ وَظُلْمَةُ اللَّيْلِ. وَقَدْ مَضَى هَذَا «١» .. (فَمَحَوْنا آيَةَ اللَّيْلِ) وَلَمْ يَقُلْ: فَمَحَوْنَا اللَّيْلَ، فَلَمَّا أَضَافَ الْآيَةَ إِلَى اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ دَلَّ عَلَى أَنَّ الْآيَتَيْنِ المذكورتين لهما لا هما. و" فَمَحَوْنا" مَعْنَاهُ طَمَسْنَا. وَفِي الْخَبَرِ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَمَرَ جِبْرِيلَ ﵇ فَأَمَرَّ جَنَاحَهُ عَلَى وَجْهِ الْقَمَرِ فَطَمَسَ عَنْهُ الضَّوْءَ وَكَانَ كَالشَّمْسِ فِي النُّورِ، وَالسَّوَادُ الَّذِي يُرَى فِي الْقَمَرِ مِنْ أَثَرِ الْمَحْوِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: جَعَلَ اللَّهُ الشَّمْسَ سَبْعِينَ جُزْءًا وَالْقَمَرَ سَبْعِينَ جُزْءًا، فَمَحَا مِنْ نُورِ الْقَمَرِ تِسْعَةً وَسِتِّينَ جُزْءًا فَجَعَلَهُ مَعَ نُورِ الشَّمْسِ، فَالشَّمْسُ عَلَى مِائَةٍ وَتِسْعٍ وَثَلَاثِينَ جُزْءًا وَالْقَمَرُ عَلَى جُزْءٍ وَاحِدٍ. وَعَنْهُ أَيْضًا: خَلَقَ اللَّهُ شَمْسَيْنِ مِنْ نُورِ عرشه، وجعل مَا سَبَقَ فِي عِلْمِهِ أَنْ يَكُونَ شَمْسًا مِثْلَ الدُّنْيَا عَلَى قَدْرِهَا مَا بَيْنَ مَشَارِقِهَا إِلَى مَغَارِبِهَا، وَجَعَلَ الْقَمَرَ دُونَ الشَّمْسِ، فَأَرْسَلَ جِبْرِيلَ ﵇ فَأَمَرَّ جَنَاحَهُ عَلَى وَجْهِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ وَهُوَ يَوْمئِذٍ شَمْسٌ فَطَمَسَ ضَوْءَهُ وَبَقِيَ نُورُهُ، فَالسَّوَادُ الَّذِي تَرَوْنَهُ فِي الْقَمَرِ أَثَرُ الْمَحْوِ، وَلَوْ تَرَكَهُ شَمْسًا لَمْ يُعْرَفِ الليل من النهار ذكر

Yüce Allah'ın: (وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ) “Biz geceyi ve gündüzü iki delil kıldık” buyruğu; yani birliğimize, varlığımıza, ilmimizin ve kudretimizin kemaline iki alâmet [kıldık] demektir. Onlardaki delil [özelliği] ise; her birinin nereden geldiği bilinmeksizin gelmesi ve nereye gittiği bilinmeksizin çekilip gitmesidir. Birinin eksilmesinin diğerinin artmasıyla olması ve bunun aksi de aynı şekilde bir delildir. Gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı da böyledir. Bu [husus] daha önce geçmişti.1 (فَمَحَوْنا آيَةَ اللَّيْلِ) “Derken gecenin delilini silip yok ettik” [buyurmuştur]; “Geceyi sildik” dememiştir. Delil (âyet) kelimesini geceye ve gündüze izâfe edince, zikredilen iki delilin bu ikisinin bizzat kendileri değil, bunlara ait [birer delil] olduğunu göstermiştir. “فَمَحَوْنا / sildik, giderdik” ifadesi, sildik-yok ettik (tams ettik) manasındadır. Rivayette bildirildiğine göre Yüce Allah Cebrâîl aleyhisselâm'a emretmiş, o da kanadını ayın yüzüne sürmüş ve ışığını silip gidermiştir; oysa [daha önce] ay da nur bakımından güneş gibiydi. Ayda görülen o siyahlık ise bu silmenin izindendir. İbn Abbâs şöyle demiştir: “Allah güneşi yetmiş cüz, ayı da yetmiş cüz kıldı. Sonra ayın nurundan altmış dokuz cüzü silip güneşin nuruna kattı. Böylece güneş yüz otuz dokuz cüz, ay ise bir cüz üzere kaldı.” Yine ondan [nakledildiğine göre]: “Allah Arş'ının nurundan iki güneş yarattı. İlminde güneş olmasını takdir ettiğini dünya kadar, doğuları ile batıları arasındaki büyüklükte kıldı. Ayı ise güneşten daha küçük yaptı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm'ı gönderdi, o da o gün bir güneş durumunda olan [ayın] yüzüne kanadını üç defa sürdü; böylece onun ışığını giderdi ve [yalnızca] nuru kaldı. Ayda gördüğünüz o siyahlık da işte bu silmenin izidir. Eğer onu da güneş olarak bıraksaydı gece gündüzden ayırt edilemezdi.” [Bunu] zikretmiştir...

12410. Metin

عَنْهُ الْأَوَّلَ الثَّعْلَبِيُّ، وَالثَّانِي الْمَهْدَوِيُّ، وَسَيَأْتِي مَرْفُوعًا. وَقَالَ عَلِيٌّ ﵁ وَقَتَادَةُ: يُرِيدُ بِالْمَحْوِ اللَّطْخَةَ السَّوْدَاءَ الَّتِي فِي الْقَمَرِ، لِيَكُونَ ضَوْءُ الْقَمَرِ أَقَلَّ مِنْ ضَوْءِ الشَّمْسِ فَيَتَمَيَّزُ بِهِ اللَّيْلُ مِنَ النَّهَارِ. (وَجَعَلْنا آيَةَ النَّهارِ مُبْصِرَةً) أَيْ جَعَلْنَا شَمْسَهُ مُضِيئَةً لِلْأَبْصَارِ. قَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ: أَيْ يُبْصَرُ بِهَا. قَالَ الْكِسَائِيُّ: وَهُوَ مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ أَبْصَرَ النَّهَارَ إِذَا أَضَاءَ، وَصَارَ بِحَالَةٍ يُبْصَرُ بِهَا. وَقِيلَ: هُوَ كَقَوْلِهِمْ خَبِيثٌ مُخْبِثٌ إِذَا كَانَ أَصْحَابُهُ خُبَثَاءُ. وَرَجُلٌ مُضْعِفٌ إِذَا كَانَتْ دَوَابُّهُ ضِعَافًا، فَكَذَلِكَ النَّهَارُ مُبْصِرًا إِذَا كَانَ أَهْلُهُ بُصَرَاءَ. (لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ) يُرِيدُ التَّصَرُّفَ فِي الْمَعَاشِ. وَلَمْ يَذْكُرِ السُّكُونَ فِي اللَّيْلِ اكْتِفَاءً بِمَا ذَكَرَ فِي النَّهَارِ. وَقَدْ قَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ:" هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهارَ مُبْصِراً «١» " (وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ) أَيْ لَوْ لَمْ يَفْعَلْ ذَلِكَ لَمَا عُرِفَ اللَّيْلُ مِنَ النَّهَارِ، وَلَا كَانَ يُعْرَفُ الْحِسَابُ وَالْعَدَدُ. (وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْناهُ تَفْصِيلًا) أَيْ مِنْ أَحْكَامِ التَّكْلِيفِ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ:" تِبْياناً لِكُلِّ شَيْءٍ «٢» "" مَا فَرَّطْنا فِي الْكِتابِ مِنْ شَيْءٍ «٣» ". وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ:" لَمَّا أَبْرَمَ اللَّهُ خَلْقَهُ فَلَمْ يَبْقَ مِنْ خَلْقِهِ غَيْرُ آدَمَ خَلَقَ شَمْسًا مِنْ نُورِ عَرْشِهِ وَقَمَرًا فَكَانَا جَمِيعًا شَمْسَيْنِ فَأَمَّا مَا كَانَ فِي سَابِقِ عِلْمِ اللَّهِ أَنْ يَدَعَهَا شَمْسًا فَخَلَقَهَا مِثْلَ الدُّنْيَا مَا بَيْنَ مَشَارِقِهَا وَمَغَارِبِهَا وَأَمَّا مَا كَانَ فِي عِلْمِ اللَّهِ أَنْ يَخْلُقَهَا قَمَرًا فَخَلَقَهَا دُونَ الشَّمْسِ فِي الْعِظَمِ وَلَكِنْ إِنَّمَا يُرَى صِغَرُهُمَا مِنْ شِدَّةِ ارْتِفَاعِ السَّمَاءِ وَبُعْدِهَا مِنَ الْأَرْضِ فَلَوْ تَرَكَ اللَّهُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كَمَا خَلَقَهُمَا لَمْ يُعْرَفِ اللَّيْلُ مِنَ النَّهَارِ وَلَا كَانَ الْأَجِيرُ يَدْرِي إِلَى مَتَى يَعْمَلُ وَلَا الصَّائِمُ إِلَى مَتَى يَصُومُ وَلَا الْمَرْأَةُ كَيْفَ تَعْتَدُّ وَلَا تُدْرَى أَوْقَاتُ الصَّلَوَاتِ وَالْحَجِّ وَلَا تَحِلُّ «٤» الدُّيُونُ وَلَا حِينَ يَبْذُرُونَ وَيَزْرَعُونَ وَلَا مَتَى يَسْكُنُونَ لِلرَّاحَةِ لِأَبْدَانِهِمْ وَكَأَنَّ اللَّهَ نَظَرَ إِلَى عِبَادِهِ وَهُوَ أَرْحَمُ بِهِمْ مِنْ أَنْفُسِهِمْ فَأَرْسَلَ جِبْرِيلَ فَأَمَرَّ جَنَاحَهُ عَلَى وَجْهِ الْقَمَرِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ وَهُوَ يَوْمئِذٍ شَمْسٌ فَطَمَسَ عَنْهُ الضَّوْءَ وَبَقِيَ فِيهِ النُّورُ فَذَلِكَ قَوْلُهُ: وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ الآية.

[Bunu] ondan birinci rivayet olarak es-Sa‘lebî, ikinci rivayet olarak da el-Mehdevî zikretmiştir; ileride merfû olarak gelecektir. Ali radıyallâhu anh ve Katâde şöyle demişlerdir: [Yüce Allah] silme (mahiv) ile aydaki siyah lekeyi kastetmektedir; ta ki ayın ışığı güneşin ışığından daha az olsun ve böylece gece gündüzden ayırt edilsin. (وَجَعَلْنا آيَةَ النَّهارِ مُبْصِرَةً) “ve gündüzün delilini aydınlatıcı kıldık” yani onun güneşini gözler için aydınlatıcı kıldık. Ebû Amr b. el-Alâ: "Yani onunla [etraf] görülür." demiştir. el-Kisâî de şöyle demiştir: Bu, Arapların gündüz aydınlanıp kendisiyle [etrafın] görülebildiği bir hâle geldiğinde söyledikleri *ebsara'n-nehâr* (أَبْصَرَ النَّهَارَ) sözündendir. Şöyle de denilmiştir: Bu, arkadaşlarının kötü olması hâlinde söylenen *habîsun muhbis* (خَبِيثٌ مُخْبِثٌ: kendisi kötü, etrafı da kötü kimse) ve kişinin binekleri zayıf düştüğünde söylenen *raculun mud‘if* (رَجُلٌ مُضْعِفٌ: zayıf binekleri olan adam) tabirleri gibidir. Aynı şekilde gündüzün ehline/insanlarına görme imkânı verildiğinde gündüz için de *mubsır* (مُبْصِرًا) denilmiştir. (لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ) “Rabbinizden bir lütuf arayasınız diye” [buyruğu ile] geçim işlerinde çalışıp kazanmayı kastetmektedir. Gündüz hakkında zikrettikleriyle yetinerek gecedeki sükûneti (dinlenmeyi) ayrıca zikretmemiştir. Nitekim başka bir yerde şöyle buyurmuştur: { هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهارَ مُبْصِراً } “İçinde dinlenesiniz diye geceyi ve aydınlatıcı olarak gündüzü sizin için var eden O'dur.”1 (وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ) “ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye” yani eğer bunu yapmamış olsaydı, gece gündüzden ayırt edilemez, hesap ve sayı da bilinemezdi. (وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْناهُ تَفْصِيلًا) “ve her şeyi ayrıntılı olarak açıkladık” yani mükellefiyet hükümlerinden [olan her şeyi açıkladık]. Bu da O'nun şu buyrukları gibidir: { تِبْياناً لِكُلِّ شَيْءٍ } “her şey için bir açıklama olarak”2, { مَا فَرَّطْنا فِي الْكِتابِ مِنْ شَيْءٍ } “Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”3 İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah yaratmasını tamamlayıp mahlûkatından geriye Âdem'den başkası kalmayınca, arşının nurundan bir güneş ve bir ay yarattı; her ikisi de birer güneşti. Allah'ın ezelî ilminde güneş olarak bırakacağı şeyi, doğuları ile batıları arası kadar olan dünya büyüklüğünde yarattı. İlminde ay olarak kılacağı şeyi ise büyüklük bakımından güneşten daha küçük yarattı. Fakat onların küçük görünmeleri yalnızca göğün son derece yüksek ve yeryüzünden uzak olmasındandır. Şayet Allah güneşi ve ayı [ilk] yarattığı gibi bıraksaydı, gece gündüzden ayırt edilemezdi; ne ücretle çalışan işçi ne zamana kadar çalışacağını bilebilir, ne oruçlu kimse ne zamana kadar oruç tutacağını bilebilir, ne kadın nasıl iddet bekleyeceğini bilebilir, ne namaz ve hac vakitleri bilinebilir, ne borçların vâdesi belirlenebilirdi4, ne tohum ekip ekin biçecekleri vakit, ne de bedenleri dinlensin diye ne zaman sükûnete erecekleri bilinirdi. Allah kullarına nazar buyurdu –ki O, kullarına kendi nefislerinden daha merhametlidir– ve Cibrîl'i gönderdi. [Cibrîl] o gün henüz bir güneş olan ayın yüzüne kanadını üç defa sürdü; böylece onun parıltısını (şiddetli ışığını) silip yok etti ve onda sadece nur kaldı. İşte O'nun: { وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهارَ آيَتَيْنِ } “Biz geceyi ve gündüzü iki delil kıldık...” âyeti bunu ifade etmektedir.»

12411. Metin

[سورة الإسراء (١٧): الآيات ١٣ الى ١٤]

[İsrâ Sûresi (17): Âyetler 13-14]

12412. Metin

وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً (١٣) اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً (١٤)

{ وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً (١٣) اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً (١٤) } “Her insanın amelini (kaderini) boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. 'Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter.'” (13-14)

12413. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ) قَالَ الزَّجَّاجُ: ذِكْرُ الْعُنُقِ عِبَارَةٌ عَنِ اللُّزُومِ كَلُزُومِ الْقِلَادَةِ لِلْعُنُقِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" طائِرَهُ" عَمَلَهُ وَمَا قَدَرَ عَلَيْهِ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ، وَهُوَ مُلَازِمُهُ أَيْنَمَا كَانَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: خَيْرُهُ وَشَرُّهُ مَعَهُ لَا يُفَارِقُهُ حَتَّى يُحَاسَبَ بِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: عَمَلُهُ وَرِزْقُهُ، وَعَنْهُ: مَا مِنْ مَوْلُودٍ يُولَدُ إِلَّا وَفِي عُنُقِهِ وَرَقَةٌ فِيهَا مَكْتُوبٌ شَقِيٌّ أَوْ سَعِيدٌ. وَقَالَ الْحَسَنُ:" أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ" أَيْ شَقَاوَتَهُ وَسَعَادَتَهُ وَمَا كُتِبَ لَهُ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ وَمَا طَارَ لَهُ مِنَ التَّقْدِيرِ، أَيْ صَارَ لَهُ عِنْدَ الْقِسْمَةِ فِي الْأَزَلِ. وَقِيلَ: أَرَادَ بِهِ التَّكْلِيفَ، أَيْ قدرناه التزام «١» الشَّرْعِ، وَهُوَ بِحَيْثُ لَوْ أَرَادَ أَنْ يَفْعَلَ مَا أُمِرَ بِهِ وَيَنْزَجِرَ عَمَّا زُجِرَ بِهِ أَمْكَنَهُ ذَلِكَ. (وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً) يَعْنِي كِتَابَ طَائِرِهِ الَّذِي فِي عُنُقِهِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو رَجَاءٍ وَمُجَاهِدٌ:" طَيْرَهُ" بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَمِنْهُ مَا رُوِيَ فِي الْخَبَرِ اللَّهُمَّ لَا خَيْرَ إِلَّا خَيْرَكُ وَلَا طَيْرَ إِلَّا طَيْرُكَ وَلَا رَبَّ غَيْرُكَ". وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَيَعْقُوبُ" وَيَخْرُجُ" بِفَتْحِ الْيَاءِ وَضَمِّ الرَّاءِ، عَلَى مَعْنَى وَيَخْرُجُ لَهُ الطَّائِرُ كِتَابًا، فَ" كِتاباً" مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: وَيَخْرُجُ الطَّائِرُ فَيَصِيرُ كِتَابًا. وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ" وَيُخْرِجُ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَكَسْرِ الرَّاءِ، وَرُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ، أَيْ يُخْرِجُ اللَّهُ. وَقَرَأَ شَيْبَةُ وَمُحَمَّدُ بْنُ السَّمَيْقَعِ، وَرُوِيَ أَيْضًا عَنْ أَبِي جَعْفَرٍ:" وَيُخْرَجُ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ عَلَى الْفِعْلِ الْمَجْهُولِ، وَمَعْنَاهُ: وَيُخْرَجُ لَهُ الطَّائِرُ كِتَابًا. الْبَاقُونَ" وَنُخْرِجُ" بِنُونٍ مَضْمُومَةٍ وَكَسْرِ الرَّاءِ، أَيْ وَنَحْنُ نُخْرِجُ. احْتَجَّ أَبُو عَمْرٍو فِي هَذِهِ الْقِرَاءَةِ بِقَوْلِهِ" أَلْزَمْناهُ". وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَالْحَسَنُ وَابْنُ عَامِرٍ" يَلْقاهُ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ اللَّامِ وَتَشْدِيدِ الْقَافِ، بِمَعْنَى يُؤْتَاهُ. الْبَاقُونَ بِفَتْحِ الْيَاءِ خَفِيفَةً، أَيْ يَرَاهُ مَنْشُورًا. وَقَالَ" مَنْشُوراً" تَعْجِيلًا للبشرى بالحسنة والتوبيخ بالسيئة. قال

Yüce Allah'ın: (وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ) “Her insanın amelini (kaderini) boynuna doladık” buyruğu hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: Boynun zikredilmesi, gerdanlığın boyna ayrılmaz bir şekilde takılması gibi [amellerin insandan] ayrılmazlığını (lüzûmunu) ifade eder. İbn Abbâs: "'Tâirahu' (طائِرَهُ), onun ameli ve kendisi için takdir edilen hayır ile şerdir; nerede olursa olsun ondan ayrılmaz" demiştir. Mukâtil ve el-Kelbî: "Onun hayrı ve şerri kendisiyle beraberdir, hesabı görülünceye kadar ondan ayrılmaz" demişlerdir. Mücâhid: "Onun ameli ve rızkıdır" demiştir. Yine ondan: "Doğan her bebeğin boynunda mutlaka 'şakî' (bedbaht) veya 'saîd' (bahtiyar) yazılı bir sayfa bulunur" rivayeti nakledilmiştir. el-Hasan: "'Elzemnâhu tâirahu' (أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ); yani onun şakavetini ve saadetini, kendisi için yazılan hayrı ve şerri, ezeldeki taksimatta payına düşen kaderi [boynuna doladık] demektir" demiştir. Bununla teklifin kastedildiği de söylenmiştir; yani şeriatı iltizam etmesini (ona bağlanmasını) takdir ettik1; o öyle bir durumdadır ki emredileni yapmak ve nehyedilenden sakınmak istese buna güç yetirebilir. (وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً) “Kıyamet gününde onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız” ifadesiyle boynundaki tâirinin (amelinin) kitabı kastedilmektedir. el-Hasan, Ebû Recâ ve Mücâhid, elifsiz olarak "tayrahu" (طَيْرَهُ) şeklinde okumuşlardır. Hadiste geçen: « اللَّهُمَّ لَا خَيْرَ إِلَّا خَيْرَكُ وَلَا طَيْرَ إِلَّا طَيْرُكَ وَلَا رَبَّ غَيْرُكَ » «Allah'ım! Senin hayrından başka hayır, senin takdirinden (tayrından) başka takdir ve senden başka rab yoktur» rivayeti de bu köktendir. İbn Abbâs, el-Hasan, Mücâhid, İbn Muhaysın, Ebû Ca'fer ve Ya'kûb; "tâir onun karşısına bir kitap olarak çıkar" anlamında yâ'nın fethası ve râ'nın dammesiyle "ve yahrucu" (وَيَخْرُجُ) şeklinde okumuşlardır. Bu takdirde "kitâben" (كِتاباً) kelimesi hâl (durum belirteci) olarak mansuptur. Bu ifadenin: "Tâir çıkar ve bir kitaba dönüşür" anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yahyâ b. Vessâb -ve Mücâhid'den de rivayet edildiği üzere- "Allah çıkarır" manasında yâ'nın dammesi ve râ'nın kesresiyle "ve yuhricu" (وَيُخْرِجُ) şeklinde okumuştur. Şeybe ve Muhammed b. es-Sümeyka' -Ebû Ca'fer'den de rivayet edildiği üzere- meçhul fiil olarak yâ'nın dammesi ve râ'nın fethasıyla "ve yuhrecu" (وَيُخْرَجُ) şeklinde okumuşlardır. Bunun anlamı: "Tâir onun için bir kitap olarak çıkarılır" demektir. Diğer [kırâat imamları] ise "biz çıkarırız" anlamında medmûm nûn ve meksûr râ ile "ve nuhricu" (وَنُخْرِجُ) şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr bu okuyuşa [öncesindeki] "elzemnâhu" (أَلْزَمْناهُ) lafzını delil getirmiştir. Ebû Ca'fer, el-Hasan ve İbn Âmir; "kendisine verilir" anlamında yâ'nın dammesi, lâm'ın fethası ve kâf'ın şeddesiyle "yülakkâhu" (يُلَقَّاهُ) şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise yâ'nın fethası ve şeddesiz olarak [yelkâhu] şeklinde okumuşlardır; yani "onu açılmış olarak görür" demektir. İyilikle müjdelemeyi, kötülükle de azarlamayı çabuklaştırmak maksadıyla "açılmış olarak" (menşûrâ) buyurmuştur. [Şöyle] dedi:

12414. Metin

أبو السوار العدوى وقرأ هده الْآيَةَ." وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ" قال: هما نشرتان وزيه، أَمَّا مَا حَيِيتَ يَا ابْنَ آدَمَ فَصَحِيفَتُكَ الْمَنْشُورَةُ فَأَمِّلْ فِيهَا مَا شِئْتَ، فَإِذَا مُتَّ طُوِيَتْ حَتَّى إِذَا بُعِثْتَ نُشِرَتْ. (اقْرَأْ كِتابَكَ) قَالَ الْحَسَنُ: يَقْرَأُ الْإِنْسَانُ كِتَابَهُ أُمِّيًّا كَانَ أَوْ غَيْرَ أُمِّيٍّ. (كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً) أَيْ مُحَاسِبًا. وَقَالَ بَعْضُ الصُّلَحَاءِ: هَذَا كِتَابٌ، لِسَانُكَ قَلَمُهُ، وَرِيقُكَ مِدَادُهُ، وَأَعْضَاؤُكَ قِرْطَاسُهُ.، أَنْتَ كُنْتَ الْمُمْلِيَ عَلَى حَفَظَتِكَ، مَا زِيدَ فِيهِ وَلَا نُقِصَ مِنْهُ، وَمَتَى أَنْكَرْتَ مِنْهُ شيئا يكون فيه الشاهد منك عليك.

Ebu's-Sevvâr el-Adevî { وَكُلَّ إِنسانٍ أَلْزَمْناهُ طائِرَهُ فِي عُنُقِهِ } “Her insanın amelini boynuna doladık” âyetini okuyunca şöyle demiştir: "Bu iki neşirdir (açılmadır). Ey Âdemoğlu! Yaşadığın müddetçe senin sahifen açıktır, dilediğini ona yazdır; öldüğün vakit dürülür, ta ki diriltildiğinde tekrar açılır." (اقْرَأْ كِتابَكَ) "Kitabını oku!": Hasan şöyle demiştir: İster ümmî olsun ister olmasın, insan kitabını okur. (كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً) "Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter": Yani muhasebeci olarak. Salihlerden biri şöyle demiştir: "Bu bir kitaptır ki kalemi dilin, mürekkebi tükürüğün, kâğıdı ise uzuvlarındır. Koruyucu meleklerine yazdıran sen idin; ona ne bir şey eklendi ne de ondan bir şey eksiltildi. Ondan bir şeyi inkâr edecek olsan, şahit yine senin aleyhine bizzat kendinden olacaktır."

12415. Metin

[سورة الإسراء (١٧): آية ١٥]

[İsrâ Sûresi (17): Âyet 15]

12416. Metin

مَنِ اهْتَدى فَإِنَّما يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّما يَضِلُّ عَلَيْها وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى وَما كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً (١٥)

{ مَنِ اهْتَدى فَإِنَّما يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّما يَضِلُّ عَلَيْها وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى وَما كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً } “Kim doğru yolu seçerse ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz bir elçi göndermedikçe azap edici de değiliz.” (15)

12417. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَنِ اهْتَدى فَإِنَّما يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّما يَضِلُّ عَلَيْها) أَيْ إِنَّمَا كُلُّ أَحَدٍ يُحَاسَبُ عَنْ نَفْسِهِ لَا عَنْ غَيْرِهِ، فَمَنِ اهْتَدَى فَثَوَابُ اهْتِدَائِهِ لَهُ، وَمَنْ ضَلَّ فَعِقَابُ كُفْرِهِ عَلَيْهِ. (وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى) تقدم في الانعام «١». وقا ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ، قَالَ لِأَهْلِ مَكَّةَ: اتَّبِعُونِ وَاكْفُرُوا بِمُحَمَّدٍ وَعَلَيَّ أو زاركم، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، أَيْ إِنَّ الْوَلِيدَ لَا يَحْمِلُ آثَامَكُمْ وَإِنَّمَا إِثْمُ كُلِّ وَاحِدٍ عَلَيْهِ. يُقَالُ: وَزَرَ يَزِرُ وِزْرًا، وَوِزْرَةً، أَيْ أَثِمَ. وَالْوِزْرُ: الثِّقَلُ الْمُثَقَّلُ وَالْجَمْعُ أَوْزَارٌ، وَمِنْهُ" يَحْمِلُونَ أَوْزارَهُمْ عَلى ظُهُورِهِمْ «٢» " أَيْ أَثْقَالَ ذُنُوبِهِمْ. وَقَدْ وَزَرَ إِذَا حَمَلَ فَهُوَ وَازِرٌ، وَمِنْهُ وَزِيرُ السُّلْطَانِ الَّذِي يَحْمِلُ ثِقَلَ دَوْلَتِهِ. وَالْهَاءُ فِي قَوْلِهِ «٣» كِنَايَةٌ عَنِ النَّفْسِ، أَيْ لَا تُؤْخَذُ نَفْسٌ آثِمَةٌ بِإِثْمِ أُخْرَى، حَتَّى أَنَّ الْوَالِدَةَ تَلْقَى وَلَدَهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَتَقُولُ: يَا بُنَيَّ أَلَمْ يَكُنْ حِجْرِي لَكَ وِطَاءٌ، أَلَمْ يَكُنْ ثَدْيِي لَكَ سِقَاءٌ، أَلَمْ يَكُنْ بَطْنِي لَكَ وِعَاءٌ،! فَيَقُولُ: بَلَى يَا! أُمَّهْ فَتَقُولُ يَا بُنَيَّ! فَإِنَّ ذُنُوبِي أَثْقَلَتْنِي فَاحْمِلْ عَنِّي مِنْهَا ذَنْبًا وَاحِدًا! فَيَقُولُ: إِلَيْكَ عَنِّي يَا أُمَّهْ! فإنى بذنبي عنك اليوم مشغول.

Yüce Allah'ın: { مَنِ اهْتَدى فَإِنَّما يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّما يَضِلُّ عَلَيْها } “Kim doğru yolu seçerse ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur” buyruğu; herkes ancak kendi hesabını verir, başkasınınkini değil; dolayısıyla kim doğru yolu bulursa hidayetinin mükâfatı kendisinedir, kim de saparsa küfrünün cezası kendi aleyhinedir, demektir. { وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى } “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez” buyruğu, En'âm [Sûresi'nde]1 geçmişti. İbn Abbâs şöyle demiştir: [Bu âyet], Mekke halkına: "Bana uyun ve Muhammed'i inkâr edin, günahlarınız benim boynuma olsun" diyen Velîd b. el-Mugîre hakkında inmiştir. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur; yani Velîd sizin günahlarınızı yüklenmeyecektir, her bir ferdin günahı ancak kendi aleyhinedir. Vezera (وَزَرَ), yezîru (يَزِرُ), vizran (وِزْرًا) ve vizraten (وِزْرَةً) denilir ki "günah işledi" demektir. Vizr (الْوِزْرُ), ağır yük demektir; çoğulu evzâr (أَوْزَارٌ) gelir. { يَحْمِلُونَ أَوْزارَهُمْ عَلى ظُهُورِهِمْ } “Günahlarını sırtlarında taşırlar”2 [âyeti] de bu köktendir; yani günahlarının ağırlıklarını [taşırlar]. [Bir kimse bir şey] yüklendiği zaman vezere (وَزَرَ) denilir ve kendisi vâzir (وَازِرٌ) diye isimlendirilir. Hükümdarın devlet yükünü taşıyan vezir de buradan gelir. [Âyetteki] sözünde3 yer alan [müenneslik] hâ [harfi], nefisten kinayedir; yani günahkâr hiçbir nefis, bir başkasının günahıyla cezalandırılmaz. Öyle ki kıyamet gününde anne çocuğuyla karşılaşır ve: "Ey yavrucuğum! Benim kucağım senin için bir döşek değil miydi? Göğsüm senin için bir pınar değil miydi? Karnım senin için bir yuva değil miydi?" der. Çocuk: "Evet, ey anneciğim!" diye cevap verir. Anne: "Ey yavrucuğum! Günahlarım bana ağır geldi, benim için onlardan tek bir günahı yükleniver!" der. Çocuk ise: "Benden uzak dur ey anneciğim! Zira bugün ben kendi günahımın derdiyle senden vazgeçmiş/meşgul durumdayım" der.

12418. Metin

مَسْأَلَةٌ: نَزَعَتْ عَائِشَةُ ﵂ بِهَذِهِ الْآيَةِ فِي الرَّدِّ عَلَى ابْنِ عُمَرَ حَيْثُ قَالَ:" إِنَّ الْمَيِّتَ لَيُعَذَّبُ بِبُكَاءِ أَهْلِهِ". قَالَ علماؤنا: وإنما حملها على ذلك أنها لَمْ تَسْمَعْهُ، وَأَنَّهُ مُعَارِضٌ لِلْآيَةِ. وَلَا وَجْهَ لِإِنْكَارِهَا، فَإِنَّ الرُّوَاةَ لِهَذَا الْمَعْنَى كَثِيرٌ، كَعُمَرَ وَابْنِهِ وَالْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ وَقَيْلَةَ بِنْتِ مَخْرَمَةَ، وَهُمْ جَازِمُونَ بِالرِّوَايَةِ، فَلَا وَجْهَ لِتَخْطِئَتِهِمْ. وَلَا مُعَارَضَةَ بَيْنَ الْآيَةِ وَالْحَدِيثِ، فَإِنَّ الْحَدِيثَ مَحْمَلُهُ عَلَى مَا إِذَا كَانَ النَّوْحُ مِنْ وَصِيَّةِ الْمَيِّتِ وَسُنَّتِهِ، كَمَا كَانَتِ الْجَاهِلِيَّةُ تَفْعَلُهُ، حَتَّى قَالَ طَرَفَةُ:

Mesele: Âişe radıyallâhu anhâ, İbn Ömer'in: "Ölü, ehlinin kendisine ağlaması sebebiyle muhakkak azap görür" sözünü reddederken bu âyeti delil getirmiştir. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Onu bu yoruma sevk eden şey, hadisi [bizzat] işitmemiş olması ve hadisin âyete muarız görünmesidir. Halbuki onun bu inkârının bir vechi yoktur; zira bu manayı rivayet eden râviler Ömer, oğlu, Mugîre b. Şu'be ve Kayle bnt. Mahreme gibi pek çok kimsedir ve onlar bu rivayette kesin kararlıdırlar; binaenaleyh onları hatalı saymanın bir gereği yoktur. Âyet ile hadis arasında da bir çelişki bulunmamaktadır; çünkü hadis, Câhiliye döneminde yaptıkları gibi ölünün arkasından feryat edip ağlamanın ölünün vasiyeti ve âdeti olması durumuna hamledilmiştir. Nitekim Tarafe şöyle demiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.