12880. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ جَمِيعِ الْمُفَسِّرِينَ. رُوِيَ عَنْ فِرْقَةٍ أَنَّ أَوَّلَ السُّورَةِ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ إِلَى قَوْلِهِ:" جُرُزاً"، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ. وَرُوِيَ فِي فَضْلِهَا مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ أَنَّهُ قَالَ: مَنْ قَرَأَ بِهَا أُعْطِيَ نُورًا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَوُقِيَ بِهَا فِتْنَةَ الْقَبْرِ. وَقَالَ إِسْحَاقُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي فَرْوَةَ: أن رسول الله ﷺ قَالَ:" أَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى سُورَةٍ شَيَّعَهَا سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ مَلَأَ عِظَمُهَا مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لِتَالِيهَا مِثْلُ ذَلِكَ". قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ:" سُورَةُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ مَنْ قَرَأَهَا يَوْمَ الْجُمْعَةَ غُفِرَ لَهُ الْجُمْعَةُ الْأُخْرَى وَزِيَادَةُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ وَأُعْطِيَ نُورًا يَبْلُغُ السَّمَاءَ وَوُقِيَ فِتْنَةَ الدَّجَّالِ" ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ، وَالْمَهْدَوِيُّ أَيْضًا بِمَعْنَاهُ. وَفِي مُسْنَدِ الدَّارِمِيِّ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الْكَهْفِ لَيْلَةَ الْجُمْعَةِ أَضَاءَ لَهُ مِنَ النُّورِ فِيمَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْبَيْتِ الْعَتِيقِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" مَنْ حَفِظَ عَشْرَ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ عُصِمَ مِنَ الدَّجَّالِ". وَفِي رِوَايَةٍ" مِنْ آخِرِ الْكَهْفِ". وَفِي مُسْلِمٍ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ" فَمَنْ أَدْرَكَهُ- يَعْنِي الدَّجَّالَ- فَلْيَقْرَأْ عَلَيْهِ فَوَاتِحَ سُورَةِ الْكَهْفِ". وَذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. قَالَ: سَمُرَةُ بْنُ جُنْدُبٍ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" مَنْ قَرَأَ عَشْرَ آيَاتٍ مِنْ سُورَةِ الْكَهْفِ حِفْظًا لَمْ تَضُرْهُ فِتْنَةُ الدَّجَّالِ". وَمَنْ قَرَأَ السُّورَةَ كُلَّهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ.
Bütün müfessirlerin görüşüne göre bu sure Mekkîdir. Bir gruptan, surenin baş tarafının { جُرُزاً } sözüne kadar Medine'de indiği rivayet edilmişse de birinci görüş daha sahihtir. Fazileti hakkında Enes'in hadisinden rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Kim onu okursa kendisine yer ile gök arasında bir nur verilir ve onunla kabir fitnesinden korunur." İshak b. Abdullah b. Ebî Ferve şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Size, inişine yetmiş bin meleğin eşlik ettiği, büyüklüğü yer ile gök arasını dolduran ve onu okuyana da bir o kadar [ecir] verilecek olan bir sureyi haber vereyim mi?" buyurdu. Onlar: "Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dediler. Şöyle buyurdu: "O, Ashâb-ı Kehf suresidir. Kim onu cuma günü okursa, diğer cumaya ve ilave üç güne kadar olan [günahları] bağışlanır, kendisine göğe ulaşan bir nur verilir ve Deccal fitnesinden korunur." Bunu Sa'lebî zikretmiştir; Mehdevî de benzer anlamda zikretmiştir. Dârimî'nin Müsned'inde Ebû Saîd el-Hudrî'den [rivayet edildiğine göre] o şöyle demiştir: "Kim cuma gecesi Kehf suresini okursa, kendisi ile Beyt-i Atîk (Kâbe) arası onun için nurlanır." Sahîh-i Müslim'de Ebü'd-Derdâ'dan [rivayet edildiğine göre] Allah'ın Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem: "Kim Kehf suresinin başından on ayet ezberlerse Deccal'den korunur." buyurmuştur. Bir rivayette ise: "Kehf'in sonundan" şeklindedir. Yine Müslim'de Nevvâs b. Sem'ân'ın hadisinde: "Kim ona -yani Deccal'e- yetişirse, onun üzerine Kehf suresinin baş tarafındaki ayetleri okusun." buyrulmuştur. Bunu Sa'lebî zikretmiştir. Semure b. Cündeb dedi ki: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim Kehf suresinden ezberden on ayet okursa, Deccal fitnesi ona zarar vermez. Kim de surenin tamamını okursa cennete girer."
12881. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
12882. Metin
[سورة الكهف (١٨): الآيات ١ الى ٣]
[Kehf Suresi (18): 1-3. Ayetler]
12883. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
12884. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣)
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) } “Hamd olsun Allah'a ki, kuluna Kitab'ı indirdi ve onda hiçbir eğrilik yapmadı. (1) Dosdoğru bir Kitap olarak [indirdi] ki, kendi katından şiddetli bir azapla [inkârcıları] uyarsın ve salih ameller işleyen müminlere, kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin. (2) Onda ebedî olarak kalıcıdırlar. (3)”
12885. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً) ذَكَرَ ابْنُ إِسْحَاقَ أَنَّ قُرَيْشًا بَعَثُوا النَّضْرَ بْنَ الْحَارِثِ وَعُقْبَةَ بْنَ أَبِي مُعَيْطٍ إِلَى أَحْبَارٍ يَهُودَ وقالوا لهما:
Yüce Allah'ın: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً } “Hamd olsun Allah'a ki, kuluna Kitab'ı indirdi ve onda hiçbir eğrilik yapmadı, [onu] dosdoğru [kıldı].” buyruğu hakkında İbn İshâk şunları zikretmiştir: Kureyşliler, Nadr b. el-Hâris ile Ukbe b. Ebî Muayt'ı Yahudi hahamlarına gönderdiler ve o ikisine şöyle dediler:
12886. Metin
سَلَاهُمْ عَنْ مُحَمَّدٍ وَصِفَا لَهُمْ صِفَتَهُ وَأَخْبِرَاهُمْ بِقَوْلِهِ، فَإِنَّهُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ الْأَوَّلِ، وَعِنْدَهُمْ عِلْمٌ ليس عندنا من علم أنبياء، فَخَرَجَا حَتَّى قَدِمَا الْمَدِينَةَ، فَسَأَلَا أَحْبَارَ يَهُودَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَوَصَفَا لَهُمْ أَمْرَهُ، وَأَخْبَرَاهُمْ بِبَعْضِ قَوْلِهِ، وَقَالَا لَهُمْ: إِنَّكُمْ أَهْلُ التَّوْرَاةِ وَقَدْ جِئْنَاكُمْ لِتُخْبِرُونَا عَنْ صَاحِبِنَا هَذَا. فَقَالَتْ لَهُمَا أَحْبَارُ يَهُودَ: سَلُوهُ عَنْ ثَلَاثٍ نَأْمُرُكُمْ بِهِنَّ، فَإِنْ أَخْبَرَكُمْ بِهِنَّ فَهُوَ نَبِيٌّ مُرْسَلٌ، وَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ فَالرَّجُلُ مُتَقَوِّلٌ، فَرُوا فِيهِ رَأْيَكُمْ، سَلُوهُ عَنْ فِتْيَةٍ ذَهَبُوا فِي الدَّهْرِ الْأَوَّلِ، مَا كَانَ أَمْرُهُمْ، فَإِنَّهُ قَدْ كَانَ لَهُمْ حَدِيثٌ عَجَبٌ. سَلُوهُ عَنْ رَجُلٍ طَوَّافٍ قَدْ بَلَغَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا، مَا كَانَ نَبَؤُهُ. وَسَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ، مَا هِيَ، فَإِذَا أَخْبَرَكُمْ بِذَلِكَ فَاتَّبِعُوهُ فَإِنَّهُ نَبِيٌّ، وَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ فَهُوَ رَجُلٌ مُتَقَوِّلٌ فَاصْنَعُوا فِي أَمْرِهِ مَا بَدَا لَكُمْ. فَأَقْبَلَ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ وَعُقْبَةُ بْنُ أَبِي معيط قَدِمَا مَكَّةَ عَلَى قُرَيْشٍ فَقَالَا: يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ،! قَدْ جِئْنَاكُمْ بِفَصْلِ مَا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ مُحَمَّدٍ- ﷺ قَدْ أَمَرَنَا أَحْبَارُ يَهُودَ أَنْ نَسْأَلَهُ عَنْ أَشْيَاءَ أَمَرُونَا بِهَا، فَإِنْ أَخْبَرَكُمْ عَنْهَا فَهُوَ نَبِيٌّ، وَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ «١» فَالرَّجُلُ مُتَقَوِّلٌ، فَرُوا فِيهِ رَأْيَكُمْ. فَجَاءُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالُوا: يَا مُحَمَّدُ، أَخْبِرْنَا عَنْ فِتْيَةٍ ذَهَبُوا فِي الدَّهْرِ الْأَوَّلِ، قَدْ كَانَتْ لَهُمْ قِصَّةٌ عَجَبٌ، وَعَنْ رَجُلٍ كَانَ طَوَّافًا قَدْ بَلَغَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا، وَأَخْبِرْنَا عَنِ الرُّوحِ مَا هِيَ؟ قَالَ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" أُخْبِرُكُمْ بِمَا سَأَلْتُمْ عَنْهُ غَدًا" وَلَمْ يَسْتَثْنِ «٢». فَانْصَرَفُوا عَنْهُ، فَمَكَثَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِيمَا يَزْعُمُونَ خَمْسَ عَشْرَةَ لَيْلَةً، لَا يُحْدِثُ اللَّهُ إِلَيْهِ فِي ذَلِكَ وَحْيًا وَلَا يَأْتِيهِ جِبْرِيلُ، حَتَّى أَرْجَفَ «٣» أَهْلُ مَكَّةَ وَقَالُوا: وَعَدَنَا مُحَمَّدٌ غَدًا، وَالْيَوْمَ خَمْسَ عَشْرَةَ لَيْلَةً، وَقَدْ أَصْبَحْنَا مِنْهَا لَا يُخْبِرُنَا بِشَيْءٍ مِمَّا سَأَلْنَاهُ عَنْهُ، وَحَتَّى أَحْزَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مُكْثُ الْوَحْيِ عَنْهُ، وَشَقَّ عَلَيْهِ مَا يَتَكَلَّمُ بِهِ أَهْلُ مَكَّةَ، ثُمَّ جَاءَهُ جِبْرِيلُ ﵇ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ﷿ بِسُورَةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فِيهَا مُعَاتَبَتُهُ إِيَّاهُ عَلَى حُزْنِهِ عَلَيْهِمْ، وَخَبَرُ مَا سَأَلُوهُ عَنْهُ مِنْ أَمْرِ الْفِتْيَةِ، وَالرَّجُلِ الطَّوَّافِ وَالرُّوحِ. قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: فَذُكِرَ لِي إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ لِجِبْرِيلَ:" لَقَدِ احْتَبَسْتَ عَنِّي
“Muhammed hakkında onlara sorun, durumunu onlara tarif edin ve söylediklerini onlara haber verin. Çünkü onlar ilk Kitap ehlidirler ve peygamberlerin ilmine dair bizde bulunmayan bir bilgiye sahiptirler.” Bunun üzerine ikisi yola çıkıp Medine'ye vardılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında Yahudi hahamlarına sordular, durumunu onlara tarif ettiler ve sözlerinin bir kısmını onlara bildirdiler. O ikisi Yahudilere: “Siz Tevrat ehlisiniz; biz bu arkadaşımız hakkında bize bilgi veresiniz diye size geldik.” dediler. Yahudi hahamları da onlara: “Size emredeceğimiz üç şeyi ona sorun; eğer bunları size haber verirse o, gönderilmiş bir peygamberdir. Şayet yapmazsa o adam kafasından uyduran bir kimsedir; artık onun hakkında istediğiniz kararı verin. Ona geçmiş devirlerde gitmiş (yaşamış) gençleri sorun, onların durumu ne idi? Zira onların şaşılacak bir kıssası vardı. Ona yeryüzünün doğularına ve batılarına kadar ulaşmış olan o çok gezgin adamı sorun, haberi ne idi? Bir de ona ruhu sorun, o nedir? Eğer bunları size haber verirse ona tabi olun, çünkü o bir peygamberdir. Şayet yapmazsa o, kafasından uyduran bir adamdır; onun hakkında dilediğinizi yapın.” dediler. Bunun üzerine Nadr b. el-Hâris ile Ukbe b. Ebî Muayt Mekke'ye, Kureyş'in yanına dönüp geldiler ve: “Ey Kureyş topluluğu! Sizinle Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem] arasındaki meseleyi kesin olarak çözecek bir hükümle geldik. Yahudi hahamları bize, bazı hususları ona sormamızı emrettiler; eğer bunları size haber verirse o bir peygamberdir, şayet yapmazsa1 o adam kafasından uydurandır; artık onun hakkında istediğiniz kararı verin.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip: “Ey Muhammed! Geçmiş devirlerde yaşamış, kendilerinin şaşılacak bir kıssası olan gençleri bize haber ver! Yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşmış o gezgin adamı da haber ver! Bize ruhtan da haber ver, o nedir?” dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: «Sorduğunuz şeyleri yarın size haber vereceğim.» dedi ve istisna yapmadı (inşallah demedi)2. Bunun üzerine onun yanından ayrıldılar. Söylediklerine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'ın bu hususta kendisine herhangi bir vahiy indirmediği ve Cebrail'in de yanına gelmediği on beş gece bekledi. Hatta Mekkeliler çalkalanıp (dedikodu çıkarıp)3: “Muhammed bize yarın için söz vermişti; bugün ise on beşinci gece oldu, sabahladığımız halde ona sorduğumuz şeylerden hiçbirini bize haber vermedi.” dediler. Vahyin gecikmesi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i çok üzdü ve Mekkelilerin söyledikleri sözler ona ağır geldi. Sonra Cebrail aleyhisselâm, Allah azze ve celle katından Ashâb-ı Kehf Suresi ile geldi. Bu surede, onların durumuna üzülmesinden ötürü [Resûlullah'a] yapılan bir sitem ile gençlerin durumuna, o gezgin adama ve ruha dair sordukları şeylerin haberi yer alıyordu. İbn İshâk dedi ki: Bana anlatıldığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cebrail'e: «Benden o kadar geciktin
12887. Metin
يَا جِبْرِيلُ حَتَّى سُؤْتُ ظَنًّا" فَقَالَ لَهُ جِبْرِيلُ:" وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا «١» ". فَافْتَتَحَ السُّورَةَ ﵎ بِحَمْدِهِ، وَذِكْرِ نُبُوَّةِ رَسُولِهِ ﷺ لَمَّا أَنْكَرُوا عَلَيْهِ مِنْ ذَلِكَ فَقَالَ:" الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ" يَعْنِي مُحَمَّدًا، إِنَّكَ رَسُولٌ مِنِّي، أَيْ تَحْقِيقٌ لِمَا سَأَلُوا عَنْهُ مِنْ نُبُوَّتِكَ." وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً" أَيْ مُعْتَدِلًا لَا اخْتِلَافَ فِيهِ." لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ" أَيْ عَاجِلَ عُقُوبَتِهِ فِي الدُّنْيَا، وَعَذَابًا أَلِيمًا فِي الْآخِرَةِ، أَيْ مِنْ عِنْدِ رَبِّكَ الَّذِي بَعَثَكَ رَسُولًا." وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ، أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً" أَيْ دَارَ الْخُلْدِ لَا يَمُوتُونَ فِيهَا، الَّذِينَ صَدَّقُوكَ بِمَا جِئْتَ بِهِ مِمَّا كَذَّبَكَ بِهِ غَيْرُهُمْ، وَعَمِلُوا بِمَا أَمَرْتَهُمْ بِهِ مِنَ الْأَعْمَالِ." وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً" يَعْنِي قُرَيْشًا فِي قَوْلِهِمْ: إِنَّا نَعْبُدُ الْمَلَائِكَةَ وَهِيَ بَنَاتُ اللَّهِ." مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ" الَّذِينَ أَعْظَمُوا فِرَاقَهُمْ وَعَيْبَ دِينِهِمْ." كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ" أَيْ لِقَوْلِهِمْ إِنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ." إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً. فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً" لِحُزْنِهِ عَلَيْهِمْ حِينَ فَاتَهُ مَا كَانَ يَرْجُوهُ مِنْهُمْ، أي لا تفعل. فال ابْنُ هِشَامٍ:" باخِعٌ نَفْسَكَ" مُهْلِكٌ نَفْسَكَ، فِيمَا حَدَّثَنِي أَبُو عُبَيْدَةَ. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:
ey Cebrail, kötü zanda bulunacak dereceye geldim." Bunun üzerine Cebrail ona: "Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'nundur. Rabbin asla unutkan değildir «١»" dedi. Bunun üzerine [Allah] azze ve celle, onların onun peygamberliğini inkâr etmeleri sebebiyle sureye Kendisine hamd ederek ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğini zikrederek başlayıp şöyle buyurdu: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ } “Hamd olsun Allah'a ki, kuluna Kitab'ı indirdi.” Yani Muhammed'e [hitaben]: Sen Benim tarafımdan bir elçisin, yani peygamberliğin hakkında sordukları şeyi tasdik etmek üzere [indirdi]. { وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً } “Ve onda hiçbir eğrilik yapmadı, [onu] dosdoğru [kıldı].” Yani içinde hiçbir tutarsızlık bulunmayan, dengeli ve dosdoğru kıldı. { لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ } “Kendi katından şiddetli bir azapla uyarsın diye.” Yani dünyada peşin cezasını, ahirette ise elem verici bir azabı; yani seni peygamber olarak gönderen Rabbinin katından [bir azabı bildirsin diye]. { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً } “Ve salih ameller işleyen müminlere, kendileri için ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin.” Yani içinde ebediyen ölmeyecekleri ebedîlik yurdunu [müjdelesin]; onlar, başkalarının seni yalanladığı konularda getirdiklerini tasdik eden ve onlara emrettiğin amellerle amel eden kimselerdir. { وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } “Ve 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarsın.” Yani: "Biz meleklere tapıyoruz, melekler de Allah'ın kızlarıdır" diyen Kureyşlileri [uyarsın]. { مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ } “Ne onların buna dair bir bilgisi vardır, ne de atalarının.” Onlardan ayrılmayı ve dinlerini ayıplamayı büyük bir suç saydıkları [atalarının da bir bilgisi yoktur]. { كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ } “Ağızlarından çıkan söz ne büyük [bir cüret]tir!” Yani meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylemeleri sebebiyle. { إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً } “Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar. Şimdi bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzülerek kendini helak mı edeceksin?” Onlardan umduğu şey elden kaçtığında duyduğu keder sebebiyle [böyle denilmiştir], yani öyle yapma. İbn Hişâm dedi ki: Ebû Ubeyde'nin bana anlattığına göre { باخِعٌ نَفْسَكَ } kendini helak edicisin, demektir. Zü'r-Rumme şöyle demiştir:
12888. Metin
أَلَا أي هذا الْبَاخِعُ الْوَجْدُ نَفْسَهُ ... بِشَيْءٍ نَحَتْهُ عَنْ يَدَيْهِ الْمَقَادِرُ
Ey kaderin iki elinden çekip uzaklaştırdığı bir şey yüzünden ... kederinden kendini helak eden kişi!
12889. Metin
وَجَمْعُهَا بَاخِعُونَ وَبَخَعَةٌ. وَهَذَا الْبَيْتُ فِي قَصِيدَةٍ «٢» لَهُ. وَقَوْلُ الْعَرَبِ: قَدْ بَخَعْتُ لَهُ نُصْحِي وَنَفْسِي، أَيْ جَهَدْتُ لَهُ." إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا" قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: أَيْ أَيُّهُمْ أَتْبَعُ لِأَمْرِي وَأَعْمَلُ بِطَاعَتِي:" وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً" أَيِ الْأَرْضَ، وَإِنَّ مَا عَلَيْهَا لَفَانٍ وَزَائِلٌ، وَإِنَّ الْمَرْجِعَ إِلَيَّ فَأَجْزِي كُلًّا بِعَمَلِهِ، فَلَا تَأْسَ وَلَا يَحْزُنْكَ مَا تَرَى وَتَسْمَعُ فِيهَا. قَالَ ابْنُ هِشَامٍ: الصَّعِيدُ وَجْهُ الْأَرْضِ، وَجَمْعُهُ صُعُدٌ. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ يصف ظبيا صغيرا:
Bunun çoğulu bâhı‘ûn (بَاخِعُونَ) ve beha‘ah (بَخَعَةٌ) şeklindedir. Bu beyit, onun bir kasidesinde 2 yer almaktadır. Arapların: «قَدْ بَخَعْتُ لَهُ نُصْحِي وَنَفْسِي» “Ona samimiyetle nasihat ettim ve canımı ortaya koydum” sözü de “Onun için bütün gücümü sarf ettim” anlamındadır. { إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Şüphesiz Biz, insanların hangisinin daha güzel amel yapacağını sınayalım diye yeryüzündeki her şeyi ona bir süs kıldık.” İbn İshâk şöyle demiştir: Yani hangisi emrime daha çok uyan ve itaatim doğrultusunda daha çok amel edendir. { وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا } “Ve şüphesiz Biz, onun üzerindeki her şeyi kupkuru, çorak bir toprak haline getireceğiz.” Yani yeryüzünü [böyle yapacağız]. Şüphesiz onun üzerindeki her şey fanidir ve yok olup gidicidir. Dönüş ise yalnız Banadır ve herkese amelinin karşılığını vereceğim. O halde orada gördüğün ve işittiğin şeylerden dolayı üzülme ve kederlenme! İbn Hişâm şöyle demiştir: Es-Saîd (الصَّعِيدُ), yeryüzünün yüzeyidir; çoğulu ise suud (صُعُدٌ) gelir. Zü'r-Rumme, yavru bir ceylanı tavsif ederken şöyle demiştir:
12890. Metin
كَأَنَّهُ بِالضُّحَى تَرْمِي الصَّعِيدَ بِهِ ... دَبَّابَةٌ فِي عِظَامِ الرَّأْسِ خُرْطُومُ «١»
Kuşluk vaktinde kafa kemiklerinde hortumu bulunan ... bir atsineği sanki onu toprağa fırlatıp atıyor. «١»
12891. Metin
وَهَذَا الْبَيْتُ فِي قَصِيدَةٍ لَهُ «٢». وَالصَّعِيدُ أَيْضًا: الطَّرِيقُ، وَقَدْ جَاءَ فِي الْحَدِيثِ:" إِيَّاكُمْ وَالْقُعُودَ عَلَى الصُّعُدَاتِ" يُرِيدُ الطُّرُقَ. وَالْجُرُزُ: الْأَرْضُ الَّتِي لَا تُنْبِتُ شَيْئًا، وَجَمْعُهَا أَجْرَازٌ. وَيُقَالُ: سَنَةٌ جُرُزٌ وَسُنُونَ أَجْرَازٌ، وَهِيَ الَّتِي لَا يَكُونُ فِيهَا مَطَرٌ. وَتَكُونُ فِيهَا جُدُوبَةٌ وَيُبْسٌ وَشِدَّةٌ. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ يَصِفُ إِبِلًا:
Bu beyit onun bir kasidesindedir «٢». Es-Saîd (الصَّعِيدُ) aynı zamanda yol demektir. Hadiste şöyle gelmiştir: "Yollarda (suudât) oturmaktan sakınınız." Burada yolları kastetmektedir. El-Cüruz (الْجُرُزُ) ise hiçbir bitki bitirmeyen arazidir; çoğulu ecrâz (أَجْرَازٌ) gelir. Yağmur yağmayan, kuraklığın, kısırlığın ve darlığın olduğu seneye "sene-i cüruz" ve "sinûn-i ecrâz" denir. Zü'r-Rumme develeri tavsif ederek şöyle demiştir:
12892. Metin
طَوَى النَّحْزُ وَالْأَجْرَازُ مَا فِي بُطُونِهَا ... فَمَا بَقِيَتْ إِلَّا الضُّلُوعُ الْجَرَاشِعُ «٣»
Öksürük ve kurak araziler karınlarındakini eritti ... geriye sadece iri kaburga kemikleri kaldı. «٣»
12893. Metin
قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: ثُمَّ اسْتَقْبَلَ قِصَّةَ الْخَبَرِ فِيمَا سَأَلُوهُ عَنْهُ مِنْ شَأْنِ الْفِتْيَةِ فَقَالَ:" أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً" أي قد كان من آياتي فيه وَضَعْتُ عَلَى الْعِبَادِ مِنْ حُجَّتِي مَا هُوَ أَعْجَبُ مِنْ ذَلِكَ. قَالَ ابْنُ هِشَامٍ: وَالرَّقِيمُ الْكِتَابُ الَّذِي رُقِمَ بِخَبَرِهِمْ، وَجَمْعُهُ رُقُمٌ. قَالَ الْعَجَّاجُ:
İbn İshâk dedi ki: Sonra [Allah], gençlerin durumu hakkında sordukları haberin kıssasına yönelerek şöyle buyurdu: { أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً } “Yoksa sen, Kehf ve Rakîm ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?” Yani kullara sunduğum delillerim arasında bundan daha şaşılacak ayetlerim vardır. İbn Hişâm dedi ki: Er-Rakîm (الرَّقِيمُ), haberlerinin yazılı olduğu kitaptır (yazıttır); çoğulu rukum (رُقُمٌ) gelir. Accâc şöyle demiştir:
12894. Metin
وَمُسْتَقَرُّ الْمُصْحَفِ الْمُرَقَّمِ
Ve yazılmış Mushaf'ın konulduğu yer.
12895. Metin
وَهَذَا الْبَيْتُ فِي أُرْجُوزَةٍ لَهُ «٤». قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: ثُمَّ قَالَ" إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً. فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً. ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً". ثُمَّ قَالَ:" نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ" أَيْ بِصِدْقِ الْخَبَرِ" إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً. وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً" أَيْ لَمْ يُشْرِكُوا بِي كَمَا أَشْرَكْتُمْ بِي مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ. قَالَ ابْنُ هِشَامٍ: وَالشَّطَطُ الْغُلُوُّ وَمُجَاوَزَةُ الْحَقِّ. قَالَ أَعْشَى [بنى «٥»] قَيْسِ بْنِ ثَعْلَبَةَ:
Bu beyit onun bir recezindedir «٤». İbn İshâk dedi ki: Sonra şöyle buyurdu: { إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً } “O vakit gençler mağaraya sığınmışlar ve: 'Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize bir doğruluk hazırla' demişlerdi. Bunun üzerine mağarada onların kulakları üzerine nice yıllar perde koyduk (onları uyuttuk). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık.” Sonra şöyle buyurdu: { نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ } “Biz sana onların haberini hak olarak anlatıyoruz.” Yani doğru bir haberle [anlatıyoruz]. { إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً } “Onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. Ve kalplerini pekiştirdik. O zaman ayağa kalkıp: 'Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ilah diye yalvarmayız, andolsun o takdirde saçma sapan bir söz söylemiş oluruz' dediler.” Yani hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri bana ortak koştuğunuz gibi onlar bana ortak koşmadılar. İbn Hişâm dedi ki: Eş-Şatat (الشَّطَطُ), haddi aşmak ve haktan sapmaktır. A'şâ [Benî «٥»] Kays b. Sa'lebe şöyle demiştir:
12896. Metin
أَتَنْتَهُونَ وَلَا يَنْهَى ذَوِي شَطَطٍ ... كَالطَّعْنِ يَذْهَبُ فِيهِ الزَّيْتُ والفتل
Vazgeçecek misiniz? Zira haddi aşanları, içine yağ ve fitil giren [derin bir mızrak] darbesi gibisinden başkası vazgeçirmez.
12897. Metin
وَهَذَا الْبَيْتُ فِي قَصِيدَةٍ لَهُ «١». قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ:" هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ". قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: أَيْ بِحُجَّةٍ بَالِغَةٍ." فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً. وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً. وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ". قَالَ ابْنُ هِشَامٍ: تَزَاوَرُ تَمِيلُ، وَهُوَ مِنَ الزَّوْرِ. وَقَالَ أَبُو الزَّحْفِ الْكُلَيْبَيُّ «٢» يَصِفُ بَلَدًا:
Bu beyit onun bir kasidesindedir «١». İbn İshâk dedi ki: { هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ } “Şu bizim kavmimiz, O'ndan başka ilahlar edindiler. Onların üzerine açık bir delil getirselerdi ya!” İbn İshâk dedi ki: Yani kesin ve açık bir hüccetle. { فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Mademki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden yaysın ve işinizde size bir kolaylık hazırlasın. Güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından meyledip geçtiğini, battığı zaman da sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürsün. Onlar ise onun geniş bir yerindedirler.” İbn Hişâm dedi ki: Tezâveru (تَزَاوَرُ), meyleder demektir; bu da zevzen (الزَّوْرِ - meyil) kelimesindendir. Ebü'z-Zahf el-Kuleybî «٢» bir memleketi tavsif ederek şöyle demiştir:
12898. Metin
«٣»
«٣»
12899. Metin
جَدْبُ الْمُنَدَّى عَنْ هَوَانَا أَزْوَرُ ... يَنْضِي الْمَطَايَا خِمْسُهُ العشنزر
Çiy düşen yeri kuraktır, arzumuzdan yana eğridir (meyillidir) ... onun beş günde bir suya varışı binekleri zayıflatır.
12900. Metin
وهذان «٤» البيتان في أرجوزة له. و" تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ" تُجَاوِزُهُمْ وَتَتْرُكُهُمْ عَنْ شِمَالِهَا. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:
Bu iki «٤» beyit onun bir recezindedir. { تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ } ifadesi: Onları aşar ve sol tarafına bırakır [demektir]. Zü'r-Rumme şöyle demiştir:
12901. Metin
إِلَى ظُعُنٍ يَقْرِضْنَ أَقْوَازَ مُشْرِفِ ... شِمَالًا وَعَنْ أَيْمَانِهِنَّ الْفَوَارِسُ «٥»
Müşrif tepelerini soluna alıp kesip geçen kadınların develerine doğru ... süvariler ise sağ tarafındadır. «٥»
12902. Metin
وَهَذَا الْبَيْتُ فِي قَصِيدَةٍ «٦» لَهُ. وَالْفَجْوَةُ: السَّعَةُ، وَجَمْعُهَا الْفِجَاءُ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Bu beyit onun bir kasidesindedir «٦». El-Fecveh (الْفَجْوَةُ), genişlik demektir; çoğulu el-ficâ (الْفِجَاءُ) gelir. Şair şöyle demiştir:
12903. Metin
أَلْبَسْتَ قَوْمَكَ مَخْزَاةً وَمَنْقَصَةً ... حَتَّى أُبِيحُوا وَحَلُّوا فَجْوَةَ الدَّارِ
Kavmine bir zillet ve eksiklik giydirdin ... ta ki mubah kılındılar ve evin geniş alanına kondular.
12904. Metin
" ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ" أَيْ فِي الْحُجَّةِ عَلَى مَنْ عَرَفَ ذَلِكَ مِنْ أُمُورِهِمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِمَّنْ أَمَرَ هَؤُلَاءِ بِمَسْأَلَتِكَ عَنْهُمْ فِي صِدْقِ نُبُوَّتِكَ بِتَحْقِيقِ الخبر عنهم." مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً. وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ"
{ ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ } “İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir.” Yani bu, peygamberliğinin doğruluğu hususunda, onlar hakkındaki haberin tahkik edilmesi amacıyla bunlara sana soru sormalarını emreden Ehl-i Kitap'tan olup onların bu durumlarını bilen kimselere karşı bir hüccettir (delildir). { مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً. وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ } “...Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için asla doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın. Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çeviriyorduk...”
12905. Metin
" الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ" قَالَ ابْنُ هِشَامٍ: الْوَصِيدُ الْبَابُ. قَالَ الْعَبْسِيُّ وَاسْمُهُ عَبْدُ بن وهب «١»:
{ الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ } “...Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için asla doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın. Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çeviriyorduk; köpekleri de iki kolunu eşiğe doğru uzatmıştı.” İbn Hişâm dedi ki: El-Vasîd (الْوَصِيدُ), kapı demektir. Adı Abd b. Vehb olan el-Absî «١» şöyle demiştir:
12906. Metin
بأرض فلاة لا يسد وصيلاها ... عَلَيَّ وَمَعْرُوفِي بِهَا غَيْرُ مُنْكَرِ
Öyle ıssız bir çöl arazisinde ki kapısı üzerime kapanmaz ... ve orada iyiliğim asla inkâr edilmez.
12907. Metin
وَهَذَا الْبَيْتُ فِي أَبْيَاتٍ لَهُ. وَالْوَصِيدُ أَيْضًا الْفِنَاءُ، وَجَمْعُهُ وَصَائِدُ وَوُصُدٌ وَوُصْدَانٌ. لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً- إِلَى قَوْلِهِ- الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ أَهْلُ السُّلْطَانِ وَالْمُلْكِ مِنْهُمْ." لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً. سَيَقُولُونَ" يَعْنِي أَحْبَارَ الْيَهُودِ الَّذِينَ أَمَرُوهُمْ بِالْمَسْأَلَةِ عَنْهُمْ." ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلا تُمارِ فِيهِمْ" أَيْ لَا تُكَابِرْهُمْ." إِلَّا مِراءً ظاهِراً وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً" فَإِنَّهُمْ لَا عِلْمَ لَهُمْ بِهِمْ." وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً. إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً" أَيْ لَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ سَأَلُوكَ عَنْهُ كَمَا قُلْتَ فِي هَذَا إِنِّي مُخْبِرُكُمْ غَدًا، وَاسْتَثْنِ مَشِيئَةَ اللَّهِ، واذكر ربك إذا نسيت وقل عسى أن يَهْدِيَنِي رَبِّي لِخَبَرِ مَا سَأَلْتُمُونِي عَنْهُ رَشَدًا، فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي مَا أَنَا صَانِعٌ فِي ذَلِكَ." وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً" أَيْ سَيَقُولُونَ ذَلِكَ." قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً" أي لم يخف عليه شي ما سَأَلُوكَ عَنْهُ. قُلْتُ: هَذَا مَا وَقَعَ فِي السِّيرَةِ مِنْ خَبَرِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ ذَكَرْنَاهُ عَلَى نَسَقِهِ «٢». وَيَأْتِي خَبَرُ ذِي الْقَرْنَيْنِ، ثُمَّ نَعُودُ إِلَى أَوَّلِ السُّورَةِ فَنَقُولُ: قَدْ تَقَدَّمَ مَعْنَى الْحَمْدُ لِلَّهِ. وَزَعَمَ الْأَخْفَشُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ وَأَبُو عُبَيْدٍ وَجُمْهُورُ الْمُتَأَوِّلِينَ أَنَّ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ تَقْدِيمًا وَتَأْخِيرًا، وَأَنَّ الْمَعْنَى: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ قَيِّمًا وَلَمْ يجعل له عوجا. و" قَيِّماً" نُصِبَ عَلَى الْحَالِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْكَلَامُ عَلَى سِيَاقِهِ مِنْ غَيْرِ تَقْدِيمٍ وَلَا تَأْخِيرٍ، وَمَعْنَاهُ: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ قيما. وقول الضحاك فيه حسن، وأن
Bu beyit ona ait beyitlerdendir.1 El-Vasîd (الْوَصِيدُ) aynı zamanda avlu demektir. Çoğulu; vasâid (وَصَائِد), vusud (وُصُد) ve vusdân (وُصْدَان) şeklinde gelir. { لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً } “Onları görseydin mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın...” âyetinden { الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ } “...Onların durumuna galip gelenler...” âyetine kadar [olan kısım] ki bunlar onlardan iktidar ve mülk sahibi olan kimselerdir. { لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً } “...Biz mutlaka onların üzerine bir mescit edineceğiz [dediler].” { سَيَقُولُونَ } “Diyecekler ki...” yani onların sorulmasını emreden Yahudi bilginleri [şöyle diyeceklerdir]: { ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلا تُمارِ فِيهِمْ } “Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir; gaybı taşlayarak (karanlığa taş atar gibi) beştir, altıncıları köpekleridir diyecekler. Yedidir, sekizincileri köpekleridir diyecekler. De ki: Rabbim onların sayısını daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez. Artık onlar hakkında tartışma...” yani onlarla inatlaşma { إِلَّا مِراءً ظاهِراً وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً } “...açık bir tartışmanın dışında [onlarla tartışma] ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine fetva sorma / danışma.” Çünkü onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. { وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً. إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً } “Hiçbir şey hakkında 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' deme. Ancak 'Allah dilerse' (inşâallah) [de]. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: 'Umulur ki Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır' de.” Yani sana sordukları hiçbir şey hakkında bu hususta dediğin gibi 'Yarın size haber vereceğim' deme, Allah'ın dilemesini istisna tut (inşâallah de), unuttuğun zaman Rabbini an ve: 'Umulur ki Rabbim beni, bana sorduğunuz şeyin haberine dair doğru bir bilgiye ulaştırır' de; çünkü sen bu konuda Benim ne yapacağımı bilemezsin. { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً } “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz [yıl] da artırdılar.” Yani onlar böyle söyleyeceklerdir. { قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً } “De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne güzel görür ve ne güzel işitir! Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur ve O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.” Yani sana sordukları şeylerden hiçbirisi O'na gizli kalmamıştır. Derim ki: Ashâb-ı Kehf'in Sîret'te yer alan haberi bundan ibaret olup bunu sırasına göre zikrettik.2 Zülkarneyn'in haberi ise [daha sonra] gelecektir. Ardından surenin başına dönüp şöyle deriz: Elhamdülillâh'ın anlamı daha önce geçmişti. Ahfeş, Kisâî, Ferrâ, Ebû Ubeyd ve müteevvilînin cumhûru bu surenin başında bir takdim ve tehir (sözdiziminde öne alma ve erteleme) olduğunu ve anlamın şöyle olduğunu ileri sürmüşlerdir: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ قَيِّمًا وَلَمْ يجعل له عوجا } “Hamd, kuluna Kitab'ı dosdoğru olarak indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur.” { قَيِّماً } kelimesi hâl olarak nasbedilmiştir. Katâde ise şöyle demiştir: Söz, takdim ve tehir olmaksızın kendi akışı üzeredir ve anlamı şöyledir: Onda hiçbir eğrilik kılmadı, bilakis onu dosdoğru kıldı. Dahhâk'ın bu konudaki sözü güzeldir ve
12908. Metin
الْمَعْنَى: مُسْتَقِيمٌ «١»، أَيْ مُسْتَقِيمُ الْحِكْمَةِ لَا خَطَأَ فِيهِ وَلَا فَسَادَ وَلَا تَنَاقُضَ. وَقِيلَ:" قَيِّماً" عَلَى الْكُتُبِ السَّابِقَةِ يُصَدِّقُهَا. وَقِيلَ:" قَيِّماً" بِالْحُجَجِ أَبَدًا." عِوَجاً" مَفْعُولٌ بِهِ، وَالْعِوَجُ (بِكَسْرِ الْعَيْنِ) فِي الدِّينِ وَالرَّأْيِ وَالْأَمْرِ وَالطَّرِيقِ. وَبِفَتْحِهَا فِي الْأَجْسَامِ كَالْخَشَبِ وَالْجِدَارِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ»
anlam: dosdoğrudur «١», yani hikmeti dosdoğru olup onda hiçbir hata, fesat ve çelişki yoktur. Şöyle de denilmiştir: { قَيِّماً } önceki kitapları tasdik edici [olarak indirdi]. Yine şöyle denilmiştir: Delillerle daima kâimdir. { عِوَجاً } mef'ûldür. El-'Ivec (عِوَج - ayın harfinin kesresiyle) dinde, görüşte, işte ve yoldadır. Ayın fethasıyla (el-'acec / عَفَج) ise ağaç ve duvar gibi cisimlerdedir; bu husus daha önce geçmişti.
12909. Metin
. وَلَيْسَ فِي الْقُرْآنِ عِوَجٌ، أَيْ عَيْبٌ، أَيْ لَيْسَ مُتَنَاقِضًا مختلفا، كَمَا قَالَ تَعَالَى:" وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً «٣» " وَقِيلَ: أَيْ لَمْ يَجْعَلْهُ مَخْلُوقًا، كَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى" قُرْآناً عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ" «٤» قَالَ: غَيْرُ مَخْلُوقٍ. وَقَالَ مقاتل:" عِوَجاً" اختلافا و. قَالَ الشَّاعِرُ:
Kur'an'da hiçbir eğrilik, yani kusur yoktur; yani Yüce Allah'ın: { وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً } “Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, elbette içinde birçok çelişki bulurlardı.” «٣» buyurduğu gibi çelişkili ve tutarsız değildir. Şöyle de denilmiştir: Yani onu mahlûk kılmadı; nitekim İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın: { قُرْآناً عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ } “Pürüzsüz Arapça bir Kur'an olarak [indirdik].” «٤» buyruğu hakkında: "Mahlûk olmayan" dediği rivayet edilmiştir. Mukâtil ise: { عِوَجاً } ihtilaf (çelişki) demektir, demiştir. Şair şöyle demiştir:
12910. Metin
أَدُومُ بِوُدِّي لِلصِّدِّيقِ تَكَرُّمًا ... وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ كَانَ فِي الْوُدِّ أَعْوَجَا
Dosta sevgimi cömertçe sürdürürüm ... sevgisinde eğri (samimiyetsiz) olanda ise hayır yoktur.
12911. Metin
لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً أَيْ لِيُنْذِرَ مُحَمَّدٌ أَوِ الْقُرْآنُ. وَفِيهِ إِضْمَارٌ، أَيْ لِيُنْذِرَ الْكَافِرِينَ عِقَابَ اللَّهِ. وَهَذَا الْعَذَابُ الشَّدِيدُ قَدْ يَكُونُ فِي الدُّنْيَا وَقَدْ يَكُونُ فِي الْآخِرَةِ. مِنْ لَدُنْهُ أَيْ مِنْ عِنْدِهِ وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ" مِنْ لَدُنْهُ" بِإِسْكَانِ الدَّالِ وَإِشْمَامِهَا الضَّمَّ وَكَسْرِ النُّونِ، وَالْهَاءُ مَوْصُولَةٌ بِيَاءٍ. وَالْبَاقُونَ" لَدُنْهُ" بِضَمِّ الدَّالِّ وَإِسْكَانِ النُّونِ وَضَمِّ الْهَاءِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَفِي" لَدُنْ" ثَلَاثُ لُغَاتٍ: لَدُنْ، وَلَدَى، وَلَدُ. وَقَالَ:
{ لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً } yani Muhammed yahut Kur'an uyarsın diye. Burada gizli bir zamir vardır, yani kâfirleri Allah'ın azabıyla uyarsın diye. Bu şiddetli azap bazen dünyada, bazen de ahirette olur. { مِنْ لَدُنْهُ } yani O'nun katından. Âsım'dan rivayetle Ebû Bekr, { مِنْ لَدُنْهُ } ifadesini dâl'ın sükûnu, ötreye işmâm edilmesi, nûn'un kesresi ve hâ'nın yâ harfine bitiştirilmesiyle okumuştur. Diğerleri ise { لَدُنْهُ } dâl'ın zammesi, nûn'un sükûnu ve hâ'nın zammesiyle okumuşlardır. Cevherî der ki: "Ledün" kelimesinde üç lehçe vardır: Ledün, ledâ ve ledü. Şair şöyle demiştir:
12912. Metin
مِنْ لَدُ لِحْيَيْهِ إِلَى مُنْحُورِهِ
İki çenesinden gerdanına kadar.
12913. Metin
الْمَنْحُورُ لغة الْمَنْحَرِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ) أَيْ بِأَنَّ لَهُمْ. (أَجْراً حَسَناً) وهى الجنة. (ماكِثِينَ) دَائِمِينَ. (فِيهِ أَبَداً) لَا إِلَى غَايَةٍ. وَإِنْ حَمَلْتَ التَّبْشِيرَ عَلَى الْبَيَانِ لَمْ يُحْتَجْ إِلَى الْبَاءِ فِي" بِأَنَّ". وَالْأَجْرُ الْحَسَنُ: الثَّوَابُ الْعَظِيمُ الذي يؤدى إلى الجنة.
el-Menhûr (الْمَنْحُورُ)1234, menhar (gerdan) kelimesinin bir lehçe söyleyişidir. Yüce Allah'ın: { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ } “ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için ... olduğunu müjdelemek için” buyruğu, [takdiren] kendileri için olduğunu (بِأَنَّ لَهُمْ) takdirindedir. { أَجْراً حَسَناً } “güzel bir mükâfat” ifadesi ise cennettir. { ماكِثِينَ } “kalıcılar olarak” yani devamlı kalıcılar olarak. { فِيهِ أَبَداً } “orada ebediyen” yani bir sonu olmaksızın. Şayet müjdeleme (tebşîr) fiilini açıklama (beyân) manasına hamledersen, "bi-enne" (بِأَنَّ) ifadesindeki bâ harf-i cerine ihtiyaç kalmaz. Güzel mükâfat (el-ecrü'l-hasen) ise kişiyi cennete ulaştıran büyük sevaptır.
12914. Metin
[سورة الكهف (١٨): الآيات ٤ الى ٥]
[Kehf Suresi (18): 4-5. Ayetler]
12915. Metin
وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥)
{ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥) } “Ve: 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarsın diye. (4) Ne onların buna dair bir bilgisi vardır, ne de atalarının. Ağızlarından çıkan söz ne büyük [bir cüret]tir! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar. (5)”
12916. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً) هم الْيَهُودُ، قَالُوا عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ، وَالنَّصَارَى قَالُوا الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ، وَقُرَيْشٌ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ. فَالْإِنْذَارُ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ عَامٌّ، وَهَذَا خَاصٌّ فِيمَنْ قَالَ لِلَّهِ وَلَدٌ. (مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ) " مِنْ" صِلَةٌ، أَيْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ الْقَوْلِ عِلْمٌ، لِأَنَّهُمْ مُقَلِّدَةٌ قَالُوهُ بِغَيْرِ دَلِيلٍ. (وَلا لِآبائِهِمْ) أَيْ أَسْلَافِهِمْ. (كَبُرَتْ كَلِمَةً) " كَلِمَةً" نُصِبَ عَلَى الْبَيَانِ، أَيْ كَبُرَتْ تِلْكَ الْكَلِمَةُ كَلِمَةً. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَيَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ" كَلِمَةً" بِالرَّفْعِ، أَيْ عَظُمَتْ كَلِمَةٌ، يَعْنِي قَوْلَهُمُ اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا. وَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ فَلَا حَاجَةَ إِلَى إِضْمَارٍ. يُقَالُ: كَبُرَ الشَّيْءُ إِذَا عَظُمَ. وَكَبُرَ الرَّجُلُ إِذَا أَسَنَّ. (تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ) فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ. (إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً) أَيْ ما يقولون إلا كذبا.
Yüce Allah'ın: { وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } buyruğundaki kimseler; "Üzeyir Allah'ın oğludur" diyen Yahudiler, "Mesih Allah'ın oğludur" diyen Hristiyanlar ve "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyen Kureyşlilerdir. Surenin başındaki uyarı umumidir; bu ise "Allah çocuk edindi" diyenlere hastır. { مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ } buyruğundaki { مِنْ } sıladır (zâiddir); yani bu söze dair hiçbir bilgileri yoktur; zira onlar taklitçidirler, bunu delilsiz olarak söylemişlerdir. { وَلا لِآبائِهِمْ } yani geçmiş atalarının da [bilgisi yoktur]. { كَبُرَتْ كَلِمَةً } buyruğunda { كَلِمَةً } kelimesi beyan (temyiz) olarak mansub kılınmıştır; yani o söz, bir söz olarak ne kadar büyüdü! Hasan, Mücâhid, Yahyâ b. Ya'mer ve İbn Ebî İshâk { كَلِمَةً } kelimesini ref ile okumuşlardır; yani [bu] söz büyüdü/ağırlaştı demektir; bu da onların "Allah çocuk edindi" sözüdür. Bu kıraate göre gizli bir zamire ihtiyaç kalmaz. Bir şey azametli olduğunda "kebura'ş-şey'u", bir adam yaşlandığında ise "kebura'r-racul" denir. { تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ } sıfat konumundadır. { إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً } yani yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
12917. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ٦]
[Kehf Suresi (18): 6. Ayet]
12918. Metin
فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً (٦)
{ فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً (٦) } “Şimdi bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzülerek kendini helak mı edeceksin? (6)”
12919. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ) " باخِعٌ" أَيْ مُهْلِكٌ وَقَاتِلٌ، وَقَدْ تَقَدَّمَ." آثارِهِمْ" جَمْعُ أَثَرٍ، وَيُقَالُ إِثْرٌ. وَالْمَعْنَى: عَلَى أَثَرِ تَوَلِّيهِمْ وَإِعْرَاضِهِمْ عَنْكَ. (إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ) أَيِ الْقُرْآنِ. (أَسَفاً) أَيْ حُزْنًا وَغَضَبًا عَلَى كُفْرِهِمْ، وَانْتَصَبَ على التفسير.
Yüce Allah'ın: { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ } buyruğundaki { باخِعٌ } helak edici ve öldürücüdür; bu daha önce geçmişti. { آثارِهِمْ } kelimesi eser (أَثَر) kelimesinin çoğuludur, isr (إِثْر) da denilir. Anlamı: Onların senden yüz çevirip uzaklaşmalarının ardından [demektir]. { إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ } yani Kur'an'a. { أَسَفاً } yani onların küfrüne duyduğun keder ve öfke sebebiyle [kendini helak edeceksin]; tefsir (mef'ûlün leh/temyiz) olarak mansub kılınmıştır.
12920. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ٧]
[Kehf Suresi (18): 7. Ayet]
12921. Metin
إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً (٧)
{ إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً (٧) } “Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları oraya bir süs yaptık ki, insanlardan hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim. (7)”
12922. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها) فِيهِ مسألتان:
Yüce Allah'ın: { إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها } buyruğunda iki mesele vardır:
12923. Metin
الاولى- قوله تعالى: (إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها) " ما" و" زِينَةً" مَفْعُولَانِ. وَالزِّينَةُ كُلُّ مَا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، فَهُوَ عُمُومٌ لِأَنَّهُ دَالٌّ عَلَى بَارِئِهِ. وَقَالَ ابْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَرَادَ بِالزِّينَةِ الرِّجَالَ، قَالَ مُجَاهِدٌ. وَرَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ الزِّينَةَ الْخُلَفَاءُ وَالْأُمَرَاءُ. وَرَوَى ابْنِ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ في قول تَعَالَى:" إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها" قَالَ: الْعُلَمَاءُ زِينَةُ الْأَرْضِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: أَرَادَ النَّعَمَ وَالْمَلَابِسَ وَالثِّمَارَ وَالْخُضْرَةَ وَالْمِيَاهَ، وَنَحْوَ هَذَا مِمَّا فِيهِ زِينَةٌ، وَلَمْ يَدْخُلْ فِيهِ الْجِبَالُ الصُّمُّ وَكُلُّ مَا لَا زِينَةَ فِيهِ كَالْحَيَّاتِ وَالْعَقَارِبِ. وَالْقَوْلُ بِالْعُمُومِ أَوْلَى، وَأَنَّ كُلَّ مَا عَلَى الْأَرْضِ فِيهِ زِينَةٌ مِنْ جِهَةِ خَلْقِهِ وَصُنْعِهِ وَإِحْكَامِهِ. وَالْآيَةُ بَسْطٌ فِي التَّسْلِيَةِ، أَيْ لَا تَهْتَمَّ يَا مُحَمَّدُ لِلدُّنْيَا وَأَهْلِهَا فَإِنَّا إِنَّمَا جَعَلْنَا ذَلِكَ امْتِحَانًا وَاخْتِبَارًا لِأَهْلِهَا، فَمِنْهُمْ مَنْ يَتَدَبَّرُ وَيُؤْمِنُ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَكْفُرُ، ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ فَلَا يَعْظُمَنَّ عَلَيْكَ كُفْرُهُمْ فَإِنَّا نُجَازِيهِمْ. الثَّانِيَةُ- مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ يُنْظَرُ إِلَى قَوْلُ النَّبِيِّ ﷺ:" إِنَّ الدُّنْيَا خَضِرَةٌ حُلْوَةٌ وَاللَّهُ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَيَنْظُرُ «١» كَيْفَ تَعْمَلُونَ". وَقَوْلُهُ ﷺ:" إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ مَا يُخْرِجُ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ زَهْرَةِ الدُّنْيَا" قَالَ: وَمَا زَهْرَةُ الدُّنْيَا؟ قَالَ:" بَرَكَاتُ الأرض" خرجهما مسلم وغير مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ. وَالْمَعْنَى: أَنَّ الدُّنْيَا مُسْتَطَابَةٌ فِي ذَوْقِهَا مُعْجِبَةٌ فِي مَنْظَرِهَا كَالثَّمَرِ الْمُسْتَحْلَى الْمُعْجِبِ الْمَرْأَى، فَابْتَلَى اللَّهُ بِهَا عِبَادَهُ لِيَنْظُرَ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا. أَيْ مَنْ أَزْهَدُ فِيهَا وَأَتْرَكُ لَهَا، وَلَا سَبِيلَ لِلْعِبَادِ إلى بغضة مَا زَيَّنَهُ اللَّهُ إِلَّا [أَنْ] يُعِينَهُ عَلَى ذَلِكَ. وَلِهَذَا كَانَ عُمَرُ يَقُولُ فِيمَا ذَكَرَ الْبُخَارِيُّ: اللَّهُمَّ إِنَّا لَا نَسْتَطِيعُ إِلَّا أَنْ نَفْرَحَ بِمَا زَيَّنْتَهُ لَنَا، اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ أَنْ أُنْفِقَهُ فِي حَقِّهِ. فَدَعَا اللَّهَ أَنْ يُعِينَهُ عَلَى إِنْفَاقِهِ فِي حَقِّهِ. وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِهِ ﵇:" فَمَنْ أَخَذَهُ بِطِيبِ نَفْسٍ بُورِكَ لَهُ فِيهِ وَمَنْ أَخَذَهُ بِإِشْرَافِ «٢» نَفْسٍ كَانَ كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلَا يَشْبَعُ". وَهَكَذَا هُوَ الْمُكْثِرُ مِنَ الدُّنْيَا لَا يَقْنَعُ بِمَا يَحْصُلُ لَهُ مِنْهَا بَلْ هِمَّتُهُ جَمْعُهَا، وَذَلِكَ لِعَدَمِ الْفَهْمِ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى وَرَسُولِهِ، فَإِنَّ الْفِتْنَةَ مَعَهَا حَاصِلَةٌ وَعَدَمَ السَّلَامَةِ غَالِبَةٌ، وَقَدْ أَفْلَحَ من أسلم ورزق كفافا وأقنعه
Birincisi: Yüce Allah'ın: { إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها } “Şüphesiz biz yeryüzünde olanları oraya bir süs yaptık” buyruğundaki { ما } ile { زِينَةً } iki mef'uldür (nesnedir). Süs, yeryüzünün üzerinde bulunan her şeydir; dolayısıyla bu ifade umûmidir (geneldir), çünkü Yaratanına delalet etmektedir. İbn Cübeyr, İbn Abbâs'tan [rivayetle] demiştir ki: “[Allah] süs ile adamları kastetmiştir.” Mücâhid de böyle demiştir. İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre ise süs, halifeler ve emirlerdir. İbn Ebî Necîh'in Mücâhid'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Yüce Allah'ın: { إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها } “Şüphesiz biz yeryüzünde olanları oraya bir süs yaptık” buyruğu hakkında şöyle demiştir: “Âlimler yeryüzünün süsüdür.” Bir grup da şöyle demiştir: “[Allah bununla] davarları, elbiseleri, meyveleri, yeşillikleri, suları ve süs niteliği taşıyan benzeri şeyleri kastetmiştir. Sert ve yalçın dağlar ile yılanlar ve akrepler gibi içinde süs bulunmayan hiçbir şey bu kapsama girmez.” Umumilik (genellik) ifade ettiği görüşü daha evladır; zira yeryüzündeki her şeyde yaratılışı, sanatı ve sağlamlığı cihetiyle bir süs ve güzellik vardır. Bu ayet teselli sadedinde bir açıklamadır; yani: “Ey Muhammed! Dünya ve dünyalık peşinde koşanlar için tasalanma! Zira biz bunu oranın ehline sırf bir imtihan ve deneme kıldık. Onlardan kimi düşünüp ibret alır ve iman eder, kimi de inkâr eder. Sonra kıyamet günü onların önündedir; onların küfrü sana ağır gelmesin, çünkü biz onların cezasını vereceğiz.” İkincisi: Bu ayetin anlamı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğuna bakmaktadır: « إِنَّ الدُّنْيَا خَضِرَةٌ حُلْوَةٌ وَاللَّهُ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَيَنْظُرُ كَيْفَ تَعْمَلُونَ » «Şüphesiz dünya tatlı ve yeşildir. Allah, nasıl davranacağınızı görmek1 için sizi orada halifeler kılmıştır.» Yine sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu da bu kabildendir: « إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ مَا يُخْرِجُ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ زَهْرَةِ الدُّنْيَا » «Sizin adınıza en çok korktuğum şey, Allah'ın sizin için çıkaracağı dünya süsleridir.» [Oradakiler]: “Dünyanın süsü nedir?” dediler. [O da]: « بَرَكَاتُ الأرض » «Yeryüzünün bereketleridir» buyurdu. Her iki hadisi de Müslim ve diğerleri Ebû Saîd el-Hudrî rivayetiyle tahric etmiştir. Anlamı şudur: Dünya, tadı hoş ve manzarası büyüleyici olan tatlı ve albenili bir meyve gibidir. Allah kullarını, hangisinin daha güzel amel işleyeceğini görmek için onunla imtihan etmiştir. Yani kimin ona karşı daha zâhid olduğunu ve onu daha çok terk edeceğini [görmek istemiştir]. Kullar için, Allah'ın süslediği şeyden yüz çevirmeye, O kendilerine yardım etmedikçe bir yol yoktur. Bunun içindir ki Buhârî'nin zikrettiğine göre Ömer şöyle derdi: “Allahım! Bizim için süslediğin şeylere sevinmemek elimizde değil. Allahım, onu hak yolunda harcamayı senden dilerim.” Böylece onu hak yolunda harcamaya muvaffak kılması için Allah'a dua etmiştir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğunun anlamı da budur: « فَمَنْ أَخَذَهُ بِطِيبِ نَفْسٍ بُورِكَ لَهُ فِيهِ وَمَنْ أَخَذَهُ بِإِشْرَافِ نَفْسٍ كَانَ كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلَا يَشْبَعُ » «Kim onu gönül hoşluğuyla (tamah etmeksizin) alırsa, onun için bereketli kılınır; kim de onu nefsinin hırsıyla (göz dikerek)2 alırsa, yiyip de doymayan kimse gibi olur.» Dünyalığı çokça toplayan kimse de böyledir; dünyadan elde ettiğiyle kanaat etmez, aksine bütün gayreti onu yığmaktır. Bu ise Yüce Allah'ı ve Resûlü'nü layıkıyla anlayamamaktan kaynaklanır. Zira dünya ile birlikte fitne muhakkaktır ve selamette kalmamak kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Müslüman olup kendisine yetecek kadar rızık verilen ve kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir...
12924. Metin
اللَّهُ بِمَا أَتَاهُ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: كَانَ أَبِي ﵁ يَقُولُ فِي قَوْلِهِ" أَحْسَنُ عَمَلًا": أَحْسَنُ الْعَمَلِ أَخَذٌ بِحَقٍّ وَإِنْفَاقٌ فِي حَقٍّ مَعَ الْإِيمَانِ وَأَدَاءِ الْفَرَائِضِ وَاجْتِنَابِ الْمَحَارِمِ وَالْإِكْثَارِ مِنَ الْمَنْدُوبِ إِلَيْهِ. قُلْتُ: هَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ، وَجِيزٌ فِي أَلْفَاظِهِ بَلِيغٌ فِي مَعْنَاهُ، وَقَدْ جَمَعَهُ النَّبِيُّ ﷺ فِي لَفْظٍ وَاحِدٍ وَهُوَ قَوْلُهُ لِسُفْيَانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الثَّقَفِيِّ لَمَّا قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، قُلْ لِي فِي الْإِسْلَامِ قَوْلًا لَا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَدًا بَعْدَكَ- فِي رِوَايَةٍ: غَيْرَكَ. قَالَ:" قُلْ آمَنْتُ بِاللَّهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ" خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ:" أَحْسَنُ عَمَلًا" أَزْهَدُهُمْ فِيهَا. وَكَذَلِكَ قَالَ أَبُو عِصَامٍ الْعَسْقَلَانِيُّ:" أَحْسَنُ عَمَلًا" أَتْرَكُ لَهَا. وَقَدِ اخْتَلَفَتْ عِبَارَاتُ الْعُلَمَاءِ فِي الزُّهْدِ، فَقَالَ قَوْمٌ: قِصَرُ الْأَمَلِ وَلَيْسَ بِأَكْلِ الْخَشِنِ وَلُبْسِ الْعَبَاءِ، قَالَهُ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: وَصَدَقَ ﵁ لان مَنْ قَصُرَ أَمَلُهُ لَمْ يَتَأَنَّقْ فِي الْمَطْعُومَاتِ وَلَا يَتَفَنَّنْ فِي الْمَلْبُوسَاتِ، وَأَخَذَ مِنَ الدُّنْيَا مَا تَيَسَّرَ، وَاجْتَزَأَ مِنْهَا بِمَا يُبَلِّغُ. وَقَالَ قَوْمٌ: بُغْضُ الْمَحْمَدَةِ وَحُبُّ الثَّنَاءِ. وَهُوَ قَوْلُ الْأَوْزَاعِيِّ وَمَنْ ذَهَبَ إِلَيْهِ. وَقَالَ قَوْمٌ: تَرْكُ الدُّنْيَا كُلِّهَا هُوَ الزُّهْدُ، أَحَبَّ تَرْكَهَا أَمْ كَرِهَ. وَهُوَ قَوْلُ فُضَيْلٍ. وَعَنْ بِشْرِ بْنِ الْحَارِثِ قَالَ: حُبُّ الدُّنْيَا حُبُّ لِقَاءِ النَّاسِ، وَالزُّهْدُ فِي الدُّنْيَا الزُّهْدُ فِي لِقَاءِ النَّاسِ. وَعَنِ الْفُضَيْلِ أَيْضًا: عَلَامَةُ الزُّهْدِ فِي الدُّنْيَا الزُّهْدُ فِي النَّاسِ. وَقَالَ قَوْمٌ: لَا يَكُونُ الزَّاهِدُ زَاهِدًا حَتَّى يَكُونَ تَرْكُ الدُّنْيَا أَحَبَّ إليه من أخذها، قال إِبْرَاهِيمُ بْنُ أَدْهَمَ. وَقَالَ قَوْمٌ: الزُّهْدُ أَنْ تَزْهَدَ فِي الدُّنْيَا بِقَلْبِكَ، قَالَهُ ابْنُ الْمُبَارَكِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: الزُّهْدُ حُبُّ الْمَوْتِ. وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ يعم هذه الأقوال بالمعنى فهو أولى.
Allah'ın kendisine verdiklerine kanaat ettirdiği kimse kurtuluşa ermiştir. İbn Atiyye dedi ki: Babam radıyallâhu anh O'nun { أَحْسَنُ عَمَلًا } buyruğu hakkında şöyle derdi: "Amelin en güzeli; iman, farzların ifası, haramlardan kaçınma ve mendup olan şeyleri çokça yapma ile birlikte [dünyalığı] hak ile almak ve hak uğrunda harcamaktır." Derim ki: Bu, lafızları veciz, anlamı beliğ güzel bir sözdür. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bunu tek bir lafızda toplamıştır; o da Süfyân b. Abdillâh es-Sekafî kendisine: "Ey Allah'ın Resûlü! Bana İslam hakkında öyle bir söz söyle ki senden sonra -bir rivayette: senden başka- hiç kimseye sormayayım" dediğinde: "'Allah'a inandım' de, sonra da dosdoğru ol" buyurmasıdır. Bunu Müslim tahric etmiştir. Süfyân es-Sevrî dedi ki: { أَحْسَنُ عَمَلًا } dünyada en zahit olanlarıdır. Ebû Isâm el-Askalânî de aynı şekilde: { أَحْسَنُ عَمَلًا } dünyayı en çok terk edenidir, demiştir. Zühd konusunda âlimlerin ifadeleri farklılık göstermiştir: Bir grup; zühd emelin kısa tutulmasıdır; kaba yemekler yemek ve aba giymek değildir, demiştir. Bunu Süfyân es-Sevrî söylemiştir. Âlimlerimiz dedi ki: O radıyallâhu anh doğru söylemiştir; zira emelini kısa tutan kimse yiyeceklerde titizlenmez, giyeceklerde çeşit aramaz; dünyadan kolayına geleni alır ve kendisini ulaştıracak kadarıyla yetinir. Bir grup; zühd övgüden hoşlanmamak ve methedilmeyi sevmemektir, demiştir. Bu, Evzâî'nin ve onun görüşünü benimseyenlerin sözüdür. Bir grup; ister isteyerek ister istemeyerek olsun dünyanın tamamını terk etmek zühddür, demiştir. Bu, Fudayl'ın sözüdür. Bişr b. el-Hâris'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Dünya sevgisi insanlarla buluşmayı sevmektir; dünyada zühd ise insanlarla buluşmaya karşı zahit olmaktır." Yine Fudayl'dan: "Dünyada zühdün alameti, insanlara karşı zahit olmaktır." Bir grup; zahit, dünyayı terk etmek ona dünyayı almaktan daha sevimli olmadıkça zahit olamaz, demiştir; bunu İbrâhîm b. Edhem söylemiştir. Bir grup; zühd kalbinle dünyada zahit olmandır, demiştir; bunu İbnü'l-Mübârek söylemiştir. Bir grup da; zühd ölümü sevmektir, demiştir. Birinci görüş anlam bakımından bütün bu görüşleri kapsar, dolayısıyla daha evladır.
12925. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ٨]
[Kehf Suresi (18): 8. Ayet]
12926. Metin
وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً (٨)
{ وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً (٨) } “Biz elbette onun üzerindekileri kupkuru, çorak bir toprak haline getireceğiz. (8)”
12927. Metin
تَقَدَّمَ «١» بَيَانُهُ. وَقَالَ أَبُو سَهْلٍ: تُرَابًا لَا نَبَاتَ بِهِ، كَأَنَّهُ قُطِعَ نَبَاتُهُ. وَالْجُرُزُ: الْقِطَعُ، وَمِنْهُ سَنَةٌ جَرَزٌ «٢». قَالَ الرَّاجِزُ:
Bunun açıklaması daha önce «١» geçmişti. Ebû Sehl dedi ki: Sanki bitkisi kesilip atılmış gibi üzerinde bitki bulunmayan bir toprak [demektir]. El-Cüruz (الْجُرُزُ) kesmektir; kurak yıla "sene-i cerez" «٢» denilmesi de bundandır. Recez şairi şöyle demiştir:
12928. Metin
قَدْ جَرَفَتْهُنَّ السِّنُونُ الاجراز
Çorak yıllar onları silip süpürmüştür.12
12929. Metin
وَالْأَرْضُ الْجُرُزُ الَّتِي لَا نَبَاتَ فِيهَا وَلَا شي مِنْ عِمَارَةٍ وَغَيْرِهَا، كَأَنَّهُ قُطِعَ وَأُزِيلَ. يَعْنِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَإِنَّ الْأَرْضَ تَكُونُ مُسْتَوِيَةً لَا مُسْتَتَرَ فِيهَا. النَّحَّاسُ وَالْجُرُزُ فِي اللُّغَةِ الْأَرْضُ الَّتِي لَا نَبَاتَ بِهَا. قَالَ الْكِسَائِيُّ: يُقَالُ جَرِزَتِ الْأَرْضُ تَجْرَزُ، وَجَرَزَهَا الْقَوْمُ يَجْرُزُونَهَا إِذَا أكلوا كل ما جاء فيا من النبات والزرع فهي مجروزة وجرز «١».
El-Ardu'l-cüruz (الْأَرْضُ الْجُرُزُ), sanki kesilip yok edilmiş gibi üzerinde hiçbir bitki ve imardan eser bulunmayan arazidir. Yani kıyamet gününde [böyle olacaktır]; zira yeryüzü üzerinde hiçbir siper bulunmayan dümdüz bir alan haline gelecektir. Nehhâs [der ki]: Lügatte el-cüruz, üzerinde bitki bulunmayan arazidir. Kisâî dedi ki: Yeryüzü bitkisiz kaldığında "cerizeti'l-ardu tecrezu" denir. Bir topluluk arazide biten bütün bitki ve ekini yiyip tükettiğinde "cerezehâ'l-kavmu yecruzûnehâ" denir; o arazi için de "mecrûzeh" ve "cüruz" «١» [tabirleri] kullanılır.
12930. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ٩]
[Kehf Suresi (18): 9. Ayet]
12931. Metin
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً (٩)
{ أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً (٩) } “Yoksa sen, Kehf ve Rakîm ehlini ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın? (9)”
12932. Metin
مَذْهَبُ سِيبَوَيْهِ أَنَّ" أَمْ" إِذَا جَاءَتْ دُونَ أَنْ يَتَقَدَّمَهَا أَلِفُ اسْتِفْهَامٍ أَنَّهَا بِمَعْنَى بَلْ وَأَلِفُ الِاسْتِفْهَامِ، وَهِيَ الْمُنْقَطِعَةُ. وَقِيلَ:" أَمْ" عَطْفٌ عَلَى مَعْنَى الِاسْتِفْهَامِ فِي" فَلَعَلَّكَ"، أَوْ بِمَعْنَى أَلِفِ الِاسْتِفْهَامِ عَلَى الْإِنْكَارِ. قَالَ الطَّبَرِيُّ: وَهُوَ تَقْرِيرٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ عَلَى حِسَابِهِ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ كَانُوا عَجَبًا، بِمَعْنَى إِنْكَارِ ذَلِكَ عَلَيْهِ، أَيْ لَا يَعْظُمُ ذَلِكَ بِحَسَبِ مَا عَظَّمَهُ عَلَيْكَ السَّائِلُونَ مِنَ الْكَفَرَةِ، فَإِنَّ سَائِرَ آيَاتِ اللَّهِ أَعْظَمُ مِنْ قِصَّتِهِمْ وَأَشْيَعُ، هَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ وَابْنِ إِسْحَاقَ. وَالْخِطَابُ لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ سَأَلُوهُ عَنْ فِتْيَةٍ فُقِدُوا، وَعَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِ وَعَنِ الرُّوحِ، وَأَبْطَأَ الْوَحْيُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ. فَلَمَّا نَزَلَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِنَبِيِّهِ ﵇: أَحَسِبْتَ يَا مُحَمَّدُ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا، أَيْ لَيْسُوا بِعَجَبٍ مِنْ آيَاتِنَا، بَلْ فِي آيَاتِنَا مَا هُوَ أعجب من خبرهم. الكلبي: خلق السموات وَالْأَرْضِ أَعْجَبُ مِنْ خَبَرِهِمْ. الضَّحَّاكُ: مَا أَطْلَعْتُكَ عله مِنَ الْغَيْبِ أَعْجَبُ. الْجُنَيْدُ: شَأْنُكَ فِي الْإِسْرَاءِ أَعْجَبُ. الْمَاوَرْدِيُّ: مَعْنَى الْكَلَامِ النَّفْيُ، أَيْ مَا حَسِبْتَ لَوْلَا إِخْبَارُنَا. أَبُو سَهْلٍ: اسْتِفْهَامُ تَقْرِيرٍ، أَيْ أَحَسِبْتَ ذَلِكَ فَإِنَّهُمْ عَجَبٌ. وَالْكَهْفُ: النَّقْبُ الْمُتَّسِعُ فِي الْجَبَلِ، وَمَا لَمْ يَتَّسِعْ فَهُوَ غَارٌ. وَحَكَى النَّقَّاشُ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّهُ قَالَ: الْكَهْفُ الْجَبَلُ، وَهَذَا غَيْرُ شَهِيرٍ فِي اللُّغَةِ. وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِي الرَّقِيمِ، فَقَالَ ابن عباس: كل شي فِي الْقُرْآنِ أَعْلَمُهُ إِلَّا أَرْبَعَةً: غِسْلِينٌ وَحَنَانٌ والأواه والرقيم. وسيل مَرَّةً عَنِ الرَّقِيمِ فَقَالَ: زَعَمَ كَعْبٌ أَنَّهَا قرية خرجوا
Sîbeveyh’in mezhebine (görüşüne) göre; "em (أَمْ)" edatı öncesinde bir istifham (soru) hemzesi bulunmaksızın geldiğinde, "bel (بَلْ / bilakis)" ve istifham hemzesi manasındadır; bu da el-münkatıa (kesintili olan) [em]dir. Şöyle de denilmiştir: "Em" edatı, { فَلَعَلَّكَ } ifadesindeki istifham manasına atıftır yahut inkâr ifade eden istifham hemzesi manasındadır. et-Taberî şöyle demiştir: Bu, Ashâb-ı Kehf'in [durumunun] şaşılacak bir şey olduğunu sanması üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yapılan bir takrirdir (onaylatma sorusudur); bu durumu onun nezdinde inkâr etme manasındadır. Yani: Kâfirlerden [sana bunu] soranların nazarında büyüttüğü ölçüde bu durum [senin nazarında] büyümesin; zira Allah'ın diğer ayetleri (delilleri), onların kıssasından daha büyük ve daha yaygındır. Bu, İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve İbn İshâk’ın görüşüdür. Hitap Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'edir. Şöyle ki müşrikler ona kaybolan gençleri, Zülkarneyn’i ve ruhu sormuşlar; daha önce geçtiği üzere vahiy gecikmişti. Vahiy nazil olunca Allah Teâlâ Peygamberi aleyhisselâm'a: { أَحَسِبْتَ يَا مُحَمَّدُ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا } [yani] “Ey Muhammed! Yoksa sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın?” buyurdu. Yani onlar ayetlerimiz içinde şaşılacak [yegâne] şey değildir; bilakis ayetlerimiz arasında onların haberinden daha şaşırtıcı olanlar vardır. el-Kelbî şöyle demiştir: Göklerin ve yerin yaratılışı, onların haberinden daha şaşırtıcıdır. ed-Dahhâk: "Sana gaybdan bildirdiğim şeyler daha şaşırtıcıdır" demiştir. el-Cüneyd: "Senin İsrâ hadisendeki durumun daha şaşırtıcıdır" demiştir. el-Mâverdî: "Sözün manası nefiydir (olumsuzluktur); yani bizim haber vermemiz olmasaydı sen [onları] bilemezdin/tahmin edemezdin" demiştir. Ebû Sehl: "Bu bir takrir istifhamıdır; yani sen böyle mi sandın, şüphesiz ki onlar şaşılacak bir şeydir" demiştir. el-Kehf (الْكَهْف): Dağdaki geniş oyuktur/mağaradır; geniş olmayana ise gâr (غَار) denir. en-Nakkâş, Enes b. Mâlik'ten rivayetle onun "el-Kehf dağdır" dediğini nakletmiştir; ancak bu lügatte meşhur değildir. İnsanlar Rakîm (الرَّقِيم) hakkında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Kur'ân'daki her şeyi bilirim, dördü müstesna: Gıslîn, Hanân, el-Evvâh ve er-Rakîm." Bir keresinde ona er-Rakîm hakkında sorulunca şöyle demiştir: Ka‘b, onun [gençlerin] çıktıkları bir köy olduğunu1
12933. Metin
مِنْهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الرَّقِيمُ وَادٍ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: الرَّقِيمُ الصَّخْرَةُ الَّتِي كَانَتْ عَلَى الْكَهْفِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الرَّقِيمُ كِتَابٌ غَمَّ اللَّهُ عَلَيْنَا أَمْرَهُ، وَلَمْ يَشْرَحْ لَنَا قِصَّتَهُ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: الرَّقِيمُ كِتَابٌ فِي لَوْحٍ مِنْ نُحَاسٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فِي لَوْحٍ مِنْ رَصَاصٍ كَتَبَ فِيهِ الْقَوْمُ الْكُفَّارُ الَّذِي فَرَّ الْفِتْيَةُ مِنْهُمْ قِصَّتَهُمْ وَجَعَلُوهَا تَارِيخًا لَهُمْ، ذَكَرُوا وَقْتَ فَقْدِهِمْ، وَكَمْ كَانُوا، وَبَيْنَ «١» مَنْ كَانُوا. وَكَذَا قَالَ القراء، قَالَ: الرَّقِيمُ لَوْحٌ مِنْ رَصَاصٍ كُتِبَ فِيهِ أسماؤهم وأنسابهم ودينهم وممن هربوا. فال ابْنُ عَطِيَّةَ: وَيَظْهَرُ مِنْ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ أَنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا مُؤَرِّخِينَ لِلْحَوَادِثِ، وَذَلِكَ مِنْ نُبْلِ الْمَمْلَكَةِ، وَهُوَ أَمْرٌ مُفِيدٌ. وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ مَأْخُوذَةٌ مِنَ الرَّقْمِ، وَمِنْهُ" كِتابٌ مَرْقُومٌ «٢» ". وَمِنْهُ الْأَرْقَمُ لِتَخْطِيطِهِ. وَمِنْهُ رَقْمَةُ الْوَادِي، أَيْ مَكَانُ جَرْيِ الْمَاءِ وَانْعِطَافِهِ. وَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ لَيْسَ بِمُتَنَاقِضٍ، لِأَنَّ الْقَوْلَ الْأَوَّلَ إِنَّمَا سَمِعَهُ مِنْ كَعْبٍ. وَالْقَوْلَ الثَّانِي يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَرَفَ الرَّقِيمَ بَعْدَهُ. وَرَوَى عَنْهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ قَالَ: ذَكَرَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَصْحَابَ الْكَهْفِ فَقَالَ: إِنَّ الْفِتْيَةَ فُقِدُوا فَطَلَبَهُمْ أَهْلُوهُمْ فَلَمْ يَجِدُوهُمْ فَرُفِعَ ذَلِكَ إِلَى الْمَلِكِ فَقَالَ: لَيَكُونَنَّ لَهُمْ نَبَأٌ، وَأَحْضَرَ لَوْحًا مِنْ رَصَاصٍ فَكَتَبَ فِيهِ أَسْمَاءَهُمْ وَجَعَلَهُ فِي خِزَانَتِهِ، فَذَلِكَ اللَّوْحُ هُوَ الرَّقِيمُ. وَقِيلَ: إِنَّ مُؤْمِنَيْنِ كَانَا فِي بَيْتِ الْمَلِكِ فَكَتَبَا شَأْنَ الْفِتْيَةِ وَأَسْمَاءَهُمْ وَأَنْسَابَهُمْ فِي لَوْحٍ مِنْ رَصَاصٍ ثُمَّ جَعَلَاهُ فِي تَابُوتٍ مِنْ نُحَاسٍ وَجَعَلَاهُ فِي الْبُنْيَانِ، فَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: الرَّقِيمُ كِتَابٌ مَرْقُومٌ كَانَ عِنْدَهُمْ فِيهِ الشَّرْعُ الَّذِي تَمَسَّكُوا بِهِ مِنْ دِينِ عِيسَى ﵇. وَقَالَ النَّقَّاشُ عَنْ قَتَادَةَ: الرَّقِيمُ دَرَاهِمُهُمْ. وَقَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ وَالشَّعْبِيُّ: الرَّقِيمُ كَلْبُهُمْ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: الرَّقِيمُ الدَّوَاةُ. وَقِيلَ: الرَّقِيمُ اللَّوْحُ مِنَ الذَّهَبِ تَحْتَ الْجِدَارِ الَّذِي أَقَامَهُ الْخَضِرُ. وَقِيلَ: الرَّقِيمُ أَصْحَابُ الْغَارِ الَّذِي انْطَبَقَ عَلَيْهِمْ، فَذَكَرَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ أَصْلَحَ عَمَلِهِ. قُلْتُ: وَفِي هَذَا خير مَعْرُوفٌ أَخْرَجَهُ الصَّحِيحَانِ، «٣» وَإِلَيْهِ نَحَا الْبُخَارِيُّ. وَقَالَ قَوْمٌ: أَخْبَرَ اللَّهُ عَنْ أَصْحَابِ الْكَهْفِ، وَلَمْ يُخْبِرْ عَنْ أَصْحَابِ الرَّقِيمِ بِشَيْءٍ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الرَّقِيمُ بَلْدَةٌ بِالرُّومِ فِيهَا غَارٌ فِيهِ أَحَدٌ وَعِشْرُونَ نَفْسًا كَأَنَّهُمْ نِيَامٌ عَلَى هَيْئَةِ أَصْحَابِ الكهف، فعلى هذا هم
[onlardan] biridir. Mücâhid şöyle demiştir: “er-Rakîm bir vadidir.” Süddî: “er-Rakîm, mağaranın üzerindeki kayadır” demiştir. İbn Zeyd ise: “er-Rakîm, Allah'ın durumunu bize kapalı tuttuğu ve kıssasını bize açıklamadığı bir kitaptır” demiştir. Bir topluluk: “er-Rakîm, bakır levha üzerinde [yazılı] bir kitaptır” demiştir. İbn Abbâs: “Gençlerin kendilerinden kaçtığı kâfir topluluğun onların kıssasını yazıp kendilerine bir tarih kıldıkları kurşun bir levhadır; [orada] kayboldukları vakti, kaç kişi olduklarını ve kimlerin arasında1 bulunduklarını zikretmişlerdir” demiştir. el-Ferrâ da böyle söyleyerek: “er-Rakîm; isimlerinin, neseplerinin, dinlerinin ve kimlerden kaçtıklarının yazıldığı kurşun bir levhadır” demiştir. İbn Atiyye şöyle demiştir: “Bu rivayetlerden anlaşılan, onların olayları tarihe kaydeden bir kavim olduklarıdır; bu da devletin asaletindendir ve faydalı bir iştir.” Bu görüşler “rakm” (yazmak/nakşetmek) kökünden alınmıştır; { كِتابٌ مَرْقُومٌ } “Yazılmış bir kitaptır”2 ayeti de bundandır. Üzerindeki çizgilerden dolayı yılana “el-Erkam” denilmesi de bundandır. Suyun aktığı ve kıvrıldığı yer anlamına gelen “rakmetü'l-vâdî” de bu köktendir. İbn Abbâs'tan rivayet edilen hususlar birbiriyle çelişkili değildir; zira ilk görüşü Ka'b'dan işitmiştir, ikinci görüşte ise er-Rakîm'i daha sonra öğrenmiş olması mümkündür. Saîd b. Cübeyr'in ondan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: İbn Abbâs Ashâb-ı Kehf'i zikredip dedi ki: “Gençler kaybolunca aileleri onları aradı fakat bulamadı. Bu durum krala iletilince kral: ‘Onların mutlaka bir haberi çıkacaktır’ dedi ve kurşundan bir levha getirtip üzerine isimlerini yazdırdı, sonra da onu hazinesine koydu; işte o levha er-Rakîm'dir.” Şöyle de denilmiştir: Kralın sarayında iki mümin vardı; gençlerin durumunu, isimlerini ve neseplerini kurşun bir levhaya yazıp ardından onu bakır bir sandığa koydular ve yapının içerisine yerleştirdiler. En doğrusunu Allah bilir. Yine İbn Abbâs'tan [gelen bir rivayete göre]: “er-Rakîm; yanlarında bulunan ve Îsâ aleyhisselâm'ın dininden sımsıkı sarıldıkları şeriatı içeren yazılı bir kitaptır.” Nakkâş, Katâde'den: “er-Rakîm, onların dirhemleridir (paralarıdır)” dediğini nakletmiştir. Enes b. Mâlik ve Şa'bî: “er-Rakîm, onların köpekleridir” demişlerdir. İkrime ise: “er-Rakîm hokka/divittir” demiştir. er-Rakîm'in, Hızır'ın doğrulttuğu duvarın altındaki altın levha olduğu da söylenmiştir. er-Rakîm'in, üzerlerine [kaya] kapanan ve her biri en salih amelini zikreden mağara ehli olduğu da söylenmiştir. Ben [Kurtubî] derim ki: Bu hususta Sahîhayn'ın tahric ettiği meşhur bir haber (hadis)3 vardır ve Buhârî de bu görüşe meyletmiştir. Bir topluluk da şöyle demiştir: “Allah Ashâb-ı Kehf'ten haber vermiş, Ashâb-ı Rakîm hakkında ise hiçbir şey bildirmemiştir.” Dahhâk ise şöyle demiştir: “Rakîm, Rum diyarında bir beldedir; orada içinde Ashâb-ı Kehf heyetinde uyur gibi yirmi bir kişinin bulunduğu bir mağara vardır. Buna göre onlar...
12934. Metin
فِتْيَةٌ آخَرُونَ جَرَى لَهُمْ مَا جَرَى لِأَصْحَابِ الْكَهْفِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: الرَّقِيمُ وَادٍ دُونَ فِلَسْطِينَ فِيهِ الْكَهْفُ، مَأْخُوذٌ مِنْ رَقْمَةِ الْوَادِي وَهِيَ مَوْضِعُ الْمَاءِ، يُقَالُ: عَلَيْكَ بِالرَّقْمَةِ وَدَعِ الصفة، ذَكَرَهُ الْغَزْنَوِيُّ،. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَبِالشَّامِ عَلَى مَا سَمِعْتُ بِهِ مِنْ نَاسٍ كَثِيرٍ [كَهْفٌ] فِيهِ مَوْتَى، يَزْعُمُ مُجَاوِرُوهُ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْكَهْفِ وَعَلَيْهِمْ مَسْجِدٌ وَبِنَاءٌ يُسَمَّى الرَّقِيمُ وَمَعَهُمْ كَلْبٌ رِمَّةٌ. وَبِالْأَنْدَلُسِ فِي جِهَةِ غَرْنَاطَةَ بِقُرْبِ قَرْيَةٍ تُسَمَّى لَوْشَةَ كَهْفٌ فِيهِ مَوْتَى وَمَعَهُمْ كَلْبٌ رِمَّةٌ، وَأَكْثَرُهُمْ قَدْ تَجَرَّدَ لَحْمُهُ وَبَعْضُهُمْ مُتَمَاسِكٌ، وَقَدْ مَضَتِ الْقُرُونُ السَّالِفَةُ وَلَمْ نَجِدْ مِنْ عِلْمِ شَأْنِهِمْ أَثَارَةً «١». وَيَزْعُمُ نَاسٌ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الكهف، دخلت إليهم ورائهم سَنَةَ أَرْبَعٍ وَخَمْسِمِائَةٍ وَهُمْ بِهَذِهِ الْحَالَةِ، وَعَلَيْهِمْ مَسْجِدٌ، وَقَرِيبٌ مِنْهُمْ بِنَاءٌ رُومِيٌّ يُسَمَّى الرَّقِيمُ، كَأَنَّهُ قَصْرٌ مُخْلِقٌ قَدْ بَقِيَ بَعْضُ جُدْرَانِهِ، وَهُوَ فِي فَلَاةٍ مِنَ الْأَرْضِ خَرِبَةٍ، وَبِأَعْلَى غَرْنَاطَةَ مِمَّا يَلِي الْقِبْلَةَ آثَارُ مَدِينَةٍ قَدِيمَةٍ رُومِيَّةٍ يُقَالُ لَهَا مَدِينَةُ دَقيُوسَ، وَجَدْنَا فِي آثَارِهَا غَرَائِبَ مِنْ قُبُورٍ وَنَحْوِهَا. قُلْتُ: مَا ذَكَرَ مِنْ رُؤْيَتِهِ لَهُمْ بِالْأَنْدَلُسِ فَإِنَّمَا هُمْ غَيْرُهُمْ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ فِي حَقِّ أَصْحَابِ الْكَهْفِ:" لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً". وقد قال ابْنُ عَبَّاسٍ لِمُعَاوِيَةَ لَمَّا أَرَادَ رُؤْيَتَهُمْ: قَدْ مَنَعَ اللَّهُ مَنْ هُوَ خَيْرٌ مِنْكَ عَنْ ذَلِكَ، وَسَيَأْتِي فِي آخِرِ الْقِصَّةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ في قول" كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً" قَالَ: هُمْ عَجَبٌ. كَذَا رَوَى ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْهُ، يَذْهَبُ إِلَى أَنَّهُ بِإِنْكَارٍ عَلَى النَّبِيُّ ﷺ أَنْ يَكُونَ عِنْدَهُ أَنَّهُمْ عَجَبٌ. وَرَوَى ابْنُ نَجِيحٍ عَنْهُ قَالَ: يَقُولُ لَيْسَ بِأَعْجَبِ آياتنا.
Ashâb-ı Kehf'in başına gelenlerin aynısı başlarına gelmiş başka gençlerdir. Doğrusunu Allah bilir. Bir rivayette: Rakîm, Filistin yakınlarında içinde mağara bulunan bir vadidir; suyun toplandığı yer anlamına gelen rakmetü'l-vâdî kökünden alınmıştır, nitekim "Rakme'ye yapış, Safa'yı bırak" denilir, bunu Gaznevî zikretmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Şam'da, birçok kimseden duyduğuma göre içinde ölüler bulunan bir [mağara] vardır; etrafında yaşayanlar onların Ashâb-ı Kehf olduğunu iddia ederler. Üzerlerinde bir mescid ve Rakîm adı verilen bir yapı ile yanlarında çürümüş kemikten ibaret bir köpek vardır. Endülüs'te Gırnata tarafında Levşe adı verilen bir köyün yakınında içinde ölüler ve yanlarında çürümüş bir köpek bulunan bir mağara vardır. Çoğunun eti dökülmüş, bazısı ise bütünlüğünü korumaktadır. Geçmiş asırlar akıp gitmiş ve onların durumuna dair hiçbir bilgi kırıntısı «١» bulamamışızdır. İnsanlar onların Ashâb-ı Kehf olduğunu iddia etmektedir. Beş yüz dört yılında onların yanına girip onları bu halde gördüm; üzerlerinde bir mescid ve yakınlarında Rakîm denilen, bazı duvarları kalmış harabe bir sarayı andıran bir Bizans yapısı vardı; burası ıssız, harap bir arazidedir. Gırnata'nın üst tarafında kıble cihetinde Dekyûs şehri denilen eski bir Bizans şehrinin kalıntıları vardır; kalıntıları arasında mezarlar ve benzeri ilginç şeyler bulduk. Derim ki: Endülüs'te gördüğünü zikrettiği bu kimseler başkalarıdır; çünkü Yüce Allah Ashâb-ı Kehf hakkında şöyle buyurmaktadır: { لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً } “Onları görseydin mutlaka arkana bakmadan kaçar ve için korku ile dolardı.” Nitekim İbn Abbâs, onları görmek isteyen Muâviye'ye: "Allah senden daha hayırlı olan kimseyi onları görmekten menetmiştir" demiştir; bu husus kıssanın sonunda gelecektir. Mücâhid { كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً } “...ayetlerimizden şaşılacak bir şey [mi sandın?]” buyruğu hakkında: "Onlar şaşılacak bir şeydir" demiştir. İbn Cüreyc ondan böyle rivayet etmiştir; bu da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in nezdinde onların şaşılacak bir şey olmasının inkâr edildiği anlamına gelir. İbn Ebî Necîh de ondan: "[Yani] Ayetlerimizin en şaşırtıcısı değildirler demektedir" diye rivayet etmiştir.
12935. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٠]
[Kehf Suresi (18): 10. Ayet]
12936. Metin
إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً (١٠)
{ إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً (١٠) } “O vakit o genç yiğitler mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: 'Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla.' (10)”
12937. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ) رُوِيَ أَنَّهُمْ قَوْمٌ مِنْ أَبْنَاءِ أَشْرَافِ مَدِينَةِ دَقْيُوسَ الملك الكافر، [يقال فيه: دقلوس «٢» [. ويقال فيه: دقنيوس: وروى أنهم كانوا
Bunda üç mesele vardır:1 Birincisi: Yüce Allah'ın { إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ } “O vakit o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı” buyruğudur. Rivayet edildiğine göre onlar, kâfir kral Dekyus'un—ona Deklûs 2 da denilir—şehrinin ileri gelenlerinin oğullarından bir topluluktu. Ona Dekniyus da denilir. Rivayet edildiğine göre onlar
12938. Metin
مُطَوَّقِينَ مُسَوَّرِينَ بِالذَّهَبِ ذَوِي «١» ذَوَائِبَ، وَهُمْ مِنَ الرُّومِ وَاتَّبَعُوا دِينَ عِيسَى. وَقِيلَ: كَانُوا قَبْلَ عِيسَى، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ مَلِكًا مِنَ الْمُلُوكِ يُقَالُ لَهُ دِقْيَانُوسُ ظَهَرَ عَلَى مَدِينَةٍ مِنْ مَدَائِنِ الرُّومِ يُقَالُ لَهَا أَفْسُوسُ. وَقِيلَ هِيَ طَرَسُوسُ وَكَانَ بَعْدَ زَمَنِ عِيسَى ﵇ فَأَمَرَ بِعِبَادَةِ الْأَصْنَامِ فَدَعَا أَهْلَهَا إِلَى عِبَادَةِ الْأَصْنَامِ، وَكَانَ بِهَا سَبْعَةُ أحداث يعبدون سِرًّا، فَرُفِعَ خَبَرُهُمْ إِلَى الْمَلِكِ وَخَافُوهُ فَهَرَبُوا لَيْلًا، وَمَرُّوا بِرَاعٍ مَعَهُ كَلْبٌ فَتَبِعَهُمْ فَأَوَوْا إِلَى الْكَهْفِ فَتَبِعَهُمُ الْمَلِكُ إِلَى فَمِ الْغَارِ، فَوَجَدَ أَثَرَ دُخُولِهِمْ وَلَمْ يَجِدْ أَثَرَ خُرُوجِهِمْ، فَدَخَلُوا فَأَعْمَى اللَّهُ أَبْصَارَهُمْ فَلَمْ يَرَوْا شَيْئًا، فَقَالَ الْمَلِكُ: سُدُّوا عَلَيْهِمْ بَابَ الْغَارِ حَتَّى يَمُوتُوا فِيهِ جُوعًا وَعَطَشًا. وَرَوَى مُجَاهِدٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا أَنَّ هَؤُلَاءِ الْفِتْيَةَ كَانُوا فِي دِينِ مَلِكٍ يَعْبُدُ الْأَصْنَامَ وَيَذْبَحُ لَهَا وَيَكْفُرُ بِاللَّهِ، وَقَدْ تَابَعَهُ عَلَى ذَلِكَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ، فَوَقَعَ لِلْفِتْيَةِ عِلْمٌ مِنْ بَعْضِ الْحَوَارِيِّينَ- حَسْبَمَا ذَكَرَ النَّقَّاشُ أَوْ مِنْ مُؤْمِنِي الْأُمَمِ قَبْلَهُمْ- فَآمَنُوا بِاللَّهِ وَرَأَوْا بِبَصَائِرِهِمْ قَبِيحَ فِعْلِ النَّاسِ، فَأَخَذُوا نُفُوسَهُمْ بِالْتِزَامِ الدِّينِ وَعِبَادَةِ اللَّهِ، فرفع أمرهم إلى الملك وقيل لي: إِنَّهُمْ قَدْ فَارَقُوا دِينَكَ وَاسْتَخَفُّوا آلِهَتَكَ وَكَفَرُوا بِهَا، فَاسْتَحْضَرَهُمُ الْمَلِكُ إِلَى «٢» مَجْلِسِهِ وَأَمَرَهُمْ بِاتِّبَاعِ دِينِهِ وَالذَّبْحِ لِآلِهَتِهِ، وَتَوَعَّدَهُمْ عَلَى فِرَاقِ ذَلِكَ بِالْقَتْلِ، فَقَالُوا لَهُ فِيمَا رُوِيَ:" رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ-" إِلَى قَوْلِهِ-" وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ". وَرُوِيَ أَنَّهُمْ قَالُوا نَحْوَ هَذَا الْكَلَامِ وَلَيْسَ بِهِ، فَقَالَ لَهُمُ الْمَلِكُ: إِنَّكُمْ شُبَّانٌ أَغْمَارٌ لَا عُقُولَ لَكُمْ، وَأَنَا لَا أَعْجَلُ بِكُمْ بَلْ أَسْتَأْنِي فَاذْهَبُوا إِلَى مَنَازِلِكُمْ وَدَبِّرُوا رَأْيَكُمْ وَارْجِعُوا إِلَى أَمْرِي، وَضَرَبَ لَهُمْ فِي ذَلِكَ أَجَلًا، ثُمَّ إِنَّهُ خِلَالَ الْأَجَلِ فَتَشَاوَرَ الْفِتْيَةُ فِي الْهُرُوبِ بِأَدْيَانِهِمْ، فَقَالَ لَهُمْ أَحَدُهُمْ: إِنِّي أَعْرِفُ كَهْفًا فِي جَبَلِ كَذَا، وَكَانَ أَبِي يُدْخِلُ فِيهِ غَنَمَهُ فَلْنَذْهَبْ فَلْنَخْتَفِ فِيهِ حَتَّى يَفْتَحَ اللَّهُ لَنَا، فَخَرَجُوا فِيمَا رُوِيَ يَلْعَبُونَ بِالصَّوْلَجَانِ وَالْكُرَةِ، وَهُمْ يُدَحْرِجُونَهَا إِلَى نَحْوِ طَرِيقِهِمْ لِئَلَّا يَشْعُرَ النَّاسُ بِهِمْ. وَرُوِيَ أَنَّهُمْ كَانُوا مُثَقَّفِينَ فَحَضَرَ عِيدٌ خَرَجُوا إِلَيْهِ فَرَكِبُوا فِي جُمْلَةِ النَّاسِ، ثُمَّ أَخَذُوا بِاللَّعِبِ بِالصَّوْلَجَانِ حَتَّى خَلَصُوا بِذَلِكَ. وَرَوَى وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ أَنَّ أَوَّلَ أمرهم إنما كان حوارى لعيسى بن مَرْيَمَ جَاءَ إِلَى مَدِينَةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ يُرِيدُ دُخُولَهَا، فَأَجَّرَ نَفْسَهُ مِنْ صَاحِبِ الْحَمَّامِ وَكَانَ يَعْمَلُ فِيهِ، فَرَأَى صَاحِبُ الْحَمَّامِ فِي أَعْمَالِهِ بركة. عظيمة،
boyunlarında altın kolyeler, kollarında altın bilezikler takılı ve zülüfleri olan 1 kimselerdi. Onlar Rumlardandı ve Îsâ'nın dinine tâbi olmuşlardı. Îsâ'dan önce oldukları da söylenmiştir; doğrusunu en iyi Allah bilir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Hükümdarlardan Dikyanus adında bir kral, Efes (Efsûs) denilen bir Rum şehrine hâkim oldu. [Bu şehrin] Tarsus olduğu da söylenmiştir. Bu olay Îsâ aleyhisselâm'ın döneminden sonraydı. [Kral] putlara tapılmasını emredip şehir halkını putlara ibadete çağırdı. Şehirde gizlice [Allah'a] ibadet eden yedi genç vardı. Durumları krala ulaştırılınca gençler ondan korkup geceleyin kaçtılar. Yanında köpeği olan bir çobana rastladılar; [çoban ve köpeği] onların peşine takıldı. Gençler mağaraya sığındılar. Kral da mağaranın ağzına kadar onları takip etti; içeri girdiklerine dair iz buldu ancak çıktıklarına dair bir iz bulamadı. [Kralın adamları] içeri girdiler fakat Allah onların gözlerini kör etti de hiçbir şey göremediler. Bunun üzerine kral: “Açlıktan ve susuzluktan orada ölsünler diye mağaranın kapısını üzerlerine kapatın!” dedi. Mücâhid de İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Bu gençler; putlara tapan, onlar için kurban kesen ve Allah'ı inkâr eden bir kralın [hâkimiyeti altındaki] dinde idiler. Şehir halkı da bu hususta krala uymuştu. Nakkâş'ın zikrettiğine göre havârilerden birinden yahut kendilerinden önceki ümmetlerin müminlerinden bu gençlere bir ilim ulaştı; bunun üzerine Allah'a iman ettiler ve basiretleriyle insanların yaptıklarının çirkinliğini gördüler. Dinlerine sımsıkı sarılıp Allah'a ibadet etmeye koyuldular. Durumları krala intikal ettirildi ve [krala]: “Onlar senin dininden ayrıldılar, ilahlarını küçümsediler ve onları inkâr ettiler.” denildi. Bunun üzerine kral onları meclisine 2 çağırtarak kendi dinine uymalarını ve ilahlarına kurban kesmelerini emretti; bundan ayrılmaları durumunda ise onları öldürmekle tehdit etti. Rivayet edildiğine göre gençler ona: { رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir...” sözünden { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ } “Mademki onlardan ayrıldınız...” buyruğuna kadar olan kısmı söylediler. Gençlerin bu sözlerin aynısını değil de benzerini söyledikleri de rivayet edilmiştir. Kral onlara: “Sizler aklı ermez, tecrübesiz gençlersiniz. Ben hakkınızda acele karar vermeyeceğim, aksine size mühlet tanıyorum; evlerinize gidin, fikrinizi gözden geçirin ve emrime itaat etmeye dönün.” dedi ve bunun için onlara bir mühlet tayin etti. Verilen mühlet esnasında gençler, dinlerini koruyup kaçma konusunda aralarında istişare ettiler. İçlerinden biri onlara: “Ben falan dağda bir mağara biliyorum; babam koyunlarını oraya koyardı. Haydi oraya gidelim ve Allah bizim için bir kapı açıncaya kadar orada gizlenelim.” dedi. Rivayet edildiğine göre, insanlar kendilerini fark etmesin diye çevgân ve topla oynayarak, topu gidecekleri yöne doğru yuvarlayarak yola çıktılar. Onların seçkin kimseler olduğu, bir bayram merasimine katılarak insanların arasında at bindikleri, ardından çevgân oyunuyla dikkat çekmeden oradan sıyrılıp kurtuldukları da rivayet edilmiştir. Vehb b. Münebbih ise bu gençlerin durumunun başlangıcını şöyle rivayet etmiştir: Meryem oğlu Îsâ'nın bir havârisi, Ashâb-ı Kehf'in şehrine geldi ve oraya girmek istedi. Bir hamam sahibinin yanında ücretle çalışmaya başladı ve hamamda hizmet ediyordu. Hamam sahibi onun işlerinde büyük bir bereket gördü
12939. Metin
فَأَلْقَى إِلَيْهِ بِكُلِّ أَمْرِهِ، وَعَرَفَ ذَلِكَ الرَّجُلَ فتيان من [أهل] «١» الْمَدِينَةِ فَعَرَّفَهُمُ اللَّهَ تَعَالَى فَآمَنُوا بِهِ وَاتَّبَعُوهُ عَلَى دِينِهِ. وَاشْتَهَرَتْ خُلْطَتُهُمْ بِهِ، فَأَتَى يَوْمًا إِلَى ذَلِكَ الْحَمَّامِ وَلَدُ الْمَلِكِ بِامْرَأَةٍ أَرَادَ الْخَلْوَةَ «٢» بِهَا، فَنَهَاهُ ذَلِكَ الْحَوَارِيُّ فَانْتَهَى، ثُمَّ جَاءَ مَرَّةً أُخْرَى فَنَهَاهُ فَشَتَمَهُ، وَأَمْضَى عَزْمَهُ فِي دُخُولِ الْحَمَّامِ مَعَ الْبَغِيِّ، فَدَخَلَ فَمَاتَا فِيهِ جَمِيعًا، فَاتُّهِمَ ذَلِكَ الْحَوَارِيُّ وَأَصْحَابُهُ بِقَتْلِهِمَا، فَفَرُّوا جَمِيعًا حَتَّى دَخَلُوا الْكَهْفَ. وَقِيلَ فِي خُرُوجِهِمْ غَيْرُ هَذَا. وَأَمَّا الْكَلْبُ فَرُوِيَ أَنَّهُ كَانَ كَلْبَ صَيْدٍ لَهُمْ، وَرُوِيَ أَنَّهُمْ وَجَدُوا فِي طَرِيقِهِمْ رَاعِيًا لَهُ كَلْبٌ فَاتَّبَعَهُمُ الرَّاعِي على رأيهم وذهب الكلب معهم، قال ابْنُ عَبَّاسٍ. وَاسْمُ الْكَلْبِ حُمْرَانُ وَقِيلَ قِطْمِيرُ. وَأَمَّا أَسْمَاءُ أَهْلِ الْكَهْفِ فَأَعْجَمِيَّةٌ، وَالسَّنَدُ فِي مَعْرِفَتِهَا وَاهٍ. وَالَّذِي ذَكَرَهُ الطَّبَرِيُّ هِيَ هَذِهِ: مَكْسَلْمينا وَهُوَ أَكْبَرُهُمْ وَالْمُتَكَلِّمُ عَنْهُمْ، وَمحسيميلنينا وَيَمْليخَا، وَهُوَ الَّذِي مَضَى بِالْوَرِقِ إِلَى الْمَدِينَةِ عِنْدَ بَعْثِهِمْ مِنْ رَقَدْتِهِمْ، وَمَرْطوسُ وَكشوطوشُ وَدينموسُ وَيطونسُ وَبيرونسُ. قَالَ مُقَاتِلٌ: وَكَانَ الْكَلْبُ لِمَكْسَلْمينَا، وَكَانَ أَسَنَّهُمْ وَصَاحِبَ غَنَمٍ. الثَّانِيَةُ- هَذِهِ الْآيَةُ صَرِيحَةٌ فِي الْفِرَارِ بِالدِّينِ وَهِجْرَةِ الْأَهْلِ وَالْبَنِينَ وَالْقَرَابَاتِ وَالْأَصْدِقَاءِ وَالْأَوْطَانِ وَالْأَمْوَالِ خَوْفَ الْفِتْنَةِ وَمَا يَلْقَاهُ الْإِنْسَانُ مِنَ الْمِحْنَةِ. وَقَدْ خَرَجَ النَّبِيُّ ﷺ فَارًّا بِدِينِهِ، وَكَذَلِكَ أَصْحَابُهُ، وَجَلَسَ فِي الْغَارِ حَسْبَمَا تَقَدَّمَ «٣» فِي سُورَةِ" النَّحْلِ". وَقَدْ نَصَّ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى ذَلِكَ فِي" بَرَاءَةٌ" وَقَدْ تَقَدَّمَ «٤». وَهَجَرُوا أَوْطَانَهُمْ وَتَرَكُوا أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَهَالِيَهُمْ وَأَوْلَادَهُمْ وَقَرَابَاتِهِمْ وَإِخْوَانَهُمْ، رَجَاءَ السَّلَامَةِ بِالدِّينِ وَالنَّجَاةِ مِنْ فِتْنَةِ الْكَافِرِينَ. فَسُكْنَى الْجِبَالِ وَدُخُولُ الْغِيرَانِ، وَالْعُزْلَةُ عَنِ الْخَلْقِ وَالِانْفِرَادُ بِالْخَالِقِ، وَجَوَازُ الْفِرَارِ مِنَ الظَّالِمِ هِيَ سُنَّةُ الْأَنْبِيَاءِ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ وَالْأَوْلِيَاءِ. وَقَدْ فَضَّلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْعُزْلَةَ، وَفَضَّلَهَا جَمَاعَةُ الْعُلَمَاءِ لَا سِيَّمَا عِنْدَ ظُهُورِ الْفِتَنِ وَفَسَادِ النَّاسِ، وَقَدْ نَصَّ اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهَا فِي كِتَابِهِ فَقَالَ:" فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ".
[O da] bütün durumunu ona anlattı. Şehir [halkın]dan1 birtakım gençler o adamı tanıdılar; o da onlara Yüce Allah'ı tanıttı, bunun üzerine O'na iman ettiler ve dini üzere ona uydular. Onların bu zatla görüşüp kaynaşmaları dillerde dolaşmaya başladı. Bir gün kralın oğlu, baş başa kalmak2 istediği bir kadınla o hamama geldi. O havâri onu engelledi, o da vazgeçti. Sonra bir kez daha geldi; havâri onu yine engelledi, bunun üzerine ona hakaret etti ve o fahişeyle hamama girme konusundaki kararlılığını sürdürdü. İçeri girdi ve ikisi birden orada öldüler. Bunun üzerine o havâri ve arkadaşları onları öldürmekle suçlandılar; hepsi kaçarak nihayet mağaraya girdiler. Mağaraya çıkışları hakkında bundan başkası da söylenmiştir. Ve köpeğe gelince; onun kendilerine ait bir av köpeği olduğu rivayet edildiği gibi, yollarında köpeği olan bir çobana rastladıkları, çobanın onların görüşüne uyduğu ve köpeğin de onlarla birlikte gittiği rivayet edilmiştir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Köpeğin adı Humrân'dır; Kıtmîr olduğu da söylenmiştir. Ashâb-ı Kehf'in isimlerine gelince; bunlar yabancı isimlerdir ve bunların bilinmesine dair isnad zayıftır. Taberî'nin zikrettiği isimler şunlardır: Mekselmînâ—ki o içlerinde en büyükleri ve sözcüleridir—, Mahsîmîlînâ, uykularından uyandırıldıklarında parayla şehre giden Yemlîhâ, Martûs, Kaşûtûş, Dînemûs, Yatûnûs ve Bîrûnûs. Mukâtil şöyle demiştir: Köpek, yaşça en büyükleri ve koyun sahibi olan Mekselmînâ'ya aitti. İkincisi- Bu ayet; fitne korkusu ve insanın karşılaşacağı sıkıntılar sebebiyle din uğruna kaçmaya, aileyi, evlatları, akrabaları, dostları, vatanı ve malları terk edip hicret etmeye açık bir delildir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dinini korumak için hicret etmiş, aynı şekilde ashabı da hicret etmiştir; Nahl Suresi'nde geçtiği3 üzere [Hz. Peygamber] mağarada bulunmuştur. Yüce Allah Berâe (Tevbe) Suresi'nde buna açıkça işaret etmiştir ve bu da daha önce geçmişti4. Dinde selâmet ve kâfirlerin fitnesinden kurtuluş umuduyla vatanlarını terk etmişler; topraklarını, yurtlarını, ailelerini, evlatlarını, akrabalarını ve din kardeşlerini geride bırakmışlardır. Dolayısıyla dağlarda ikamet etmek, mağaralara sığınmak, yaratılmışlardan uzaklaşıp Yaratan ile baş başa kalmak ve zâlimden kaçmanın caiz olması, peygamberlerin—salavâtullâhi aleyhim—ve velîlerin sünnetidir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uzleti üstün tutmuştur; ilim ehlinden bir topluluk da bilhassa fitnelerin ortaya çıkışı ve insanların bozulması zamanında uzleti üstün görmüştür. Yüce Allah da Kitabı'nda buna açıkça işaret ederek: { فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ } “...o hâlde mağaraya sığının...” buyurmuştur.
12940. Metin
وقال الْعُلَمَاءُ الِاعْتِزَالُ عَنِ النَّاسِ يَكُونُ مَرَّةً فِي الْجِبَالِ وَالشِّعَابِ، وَمَرَّةً فِي السَّوَاحِلِ وَالرِّبَاطِ، وَمَرَّةً فِي الْبُيُوتِ، وَقَدْ جَاءَ فِي الْخَبَرِ:" إِذَا كَانَتِ الْفِتْنَةُ فَأَخْفِ مَكَانَكَ وَكُفَّ لِسَانَكَ". وَلَمْ يَخُصَّ مَوْضِعًا مِنْ مَوْضِعٍ. وَقَدْ جَعَلَتْ طَائِفَةٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْعُزْلَةَ اعْتِزَالَ الشَّرِّ وَأَهْلِهِ بِقَلْبِكَ وَعَمَلِكَ، إِنْ كُنْتَ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ المبار ك فِي تَفْسِيرِ الْعُزْلَةِ: أَنْ تَكُونَ مَعَ الْقَوْمِ فَإِذَا خَاضُوا فِي ذِكْرِ اللَّهِ فَخُضْ مَعَهُمْ، وَإِنْ خَاضُوا فِي غَيْرِ ذَلِكَ فَاسْكُتْ. وَرَوَى الْبَغَوِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ" الْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ أَفْضَلُ مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا يُخَالِطُهُمْ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ". وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:" نِعْمَ صَوَامِعُ الْمُؤْمِنِينَ بُيُوتُهُمْ" مِنْ مَرَاسِلِ الْحَسَنِ وَغَيْرِهِ. وَقَالَ عُقْبَةُ بْنُ عَامِرٍ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ: مَا النَّجَاةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ:" يَا عُقْبَةُ أَمْسِكْ عَلَيْكَ لِسَانَكَ وَلْيَسَعْكَ بَيْتُكَ وَابْكِ عَلَى خَطِيئَتِكَ". وَقَالَ ﷺ:" يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ خَيْرُ مَالِ الرَّجُلِ الْمُسْلِمِ الْغَنَمُ يَتْبَعُ بِهَا شَعَفَ الْجِبَالِ وَمَوَاقِعَ الْقَطْرِ يَفِرُّ بِدِينِهِ مِنَ الْفِتَنِ". خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ. وَذَكَرَ عَلِيُّ بْنُ سَعْدٍ عَنِ الْحَسَنِ بْنِ وَاقِدٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" إِذَا كَانَتْ سَنَةُ ثَمَانِينَ وَمِائَةٍ فَقَدْ حَلَّتْ لِأُمَّتِي الْعُزْبَةُ وَالْعُزْلَةُ وَالتَّرَهُّبُ فِي رُءُوسِ الْجِبَالِ". وَذَكَرَ أَيْضًا عَلِيُّ بْنُ سَعْدٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُبَارَكِ عَنْ مُبَارَكِ بْنِ فَضَالَةَ عَنِ الْحَسَنِ يَرْفَعُهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يَسْلَمُ لِذِي دِينٍ دِينُهُ إِلَّا مَنْ فَرَّ بِدِينِهِ مِنْ شَاهِقٍ إِلَى شَاهِقٍ أَوْ حَجَرٍ «١» إِلَى حَجَرٍ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ لَمْ تُنَلِ الْمَعِيشَةُ إِلَّا بِمَعْصِيَةِ اللَّهِ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ حَلَّتِ الْعُزْبَةُ". قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ تَحِلُّ الْعُزْبَةُ وَأَنْتَ تَأْمُرُنَا بِالتَّزْوِيجِ؟ قَالَ:" إِذَا كَانَ ذَلِكَ كَانَ فَسَادُ الرَّجُلِ عَلَى يَدَيْ أَبَوَيْهِ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ أَبَوَانِ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيْ زَوْجَتِهِ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ زَوْجَةٌ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيْ وَلَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيِ الْقَرَابَاتِ وَالْجِيرَانِ". قَالُوا: وَكَيْفَ ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ:" يُعَيِّرُونَهُ بِضِيقِ الْمَعِيشَةِ وَيُكَلِّفُونَهُ مَا لَا يُطِيقُ فَعِنْدَ ذَلِكَ يُورِدُ نَفْسَهُ الْمَوَارِدَ الَّتِي يَهْلِكُ فِيهَا".
İlim adamları şöyle demiştir: İnsanlardan uzlete çekilmek kimi zaman dağlarda ve vadilerde, kimi zaman sahillerde ve ribâtlarda, kimi zaman da evlerde olur. Rivayette şöyle gelmiştir: « إِذَا كَانَتِ الْفِتْنَةُ فَأَخْفِ مَكَانَكَ وَكُفَّ لِسَانَكَ » «Fitne vuku bulduğunda yerini gizle ve dilini tut!» Burada belirli bir yeri diğerine tahsis etmemiştir. İlim adamlarından bir topluluk ise uzleti; şayet aralarında bulunuyorsan, kalbinle ve amelinle şerden ve şer ehlinden uzak durmak olarak kabul etmiştir. İbnü'l-Mübârek uzletin tefsirinde şöyle demiştir: "Toplulukla beraber olursun; Allah'ın zikrine daldıklarında onlarla beraber dalarsın, bundan başkasına daldıklarında ise susarsın." Begavî, İbn Ömer'den rivayet etmiştir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « الْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ أَفْضَلُ مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا يُخَالِطُهُمْ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ » «İnsanların arasına karışıp onların eziyetlerine sabreden mümin, insanların arasına karışmayıp eziyetlerine sabretmeyen müminden daha üstündür.» Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: « نِعْمَ صَوَامِعُ الْمُؤْمِنِينَ بُيُوتُهُمْ » «Müminlerin manastırları (ibadethaneleri) evleridir, ne güzeldir!» Bu rivayet, Hasan[-ı Basrî] ve başkalarının mürsellerindendir. Ukbe b. Âmir, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Kurtuluş nedir, ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Bunun üzerine o şöyle buyurdu: « يَا عُقْبَةُ أَمْسِكْ عَلَيْكَ لِسَانَكَ وَلْيَسَعْكَ بَيْتُكَ وَابْكِ عَلَى خَطِيئَتِكَ » «Ey Ukbe! Dilini tut, evin sana geniş gelsin (evinde kal) ve günahına ağla!» Ve [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ خَيْرُ مَالِ الرَّجُلِ الْمُسْلِمِ الْغَنَمُ يَتْبَعُ بِهَا شَعَفَ الْجِبَالِ وَمَوَاقِعَ الْقَطْرِ يَفِرُّ بِدِينِهِ مِنَ الْفِتَنِ » «İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, Müslüman bir adamın en hayırlı malı, dinini fitnelerden kaçırarak peşine düşüp dağ başlarını ve yağmur yağan yerleri dolaştığı koyunlar olacaktır.» Bunu Buhârî tahric etmiştir. Ali b. Sa‘d, Hasan b. Vâkıd'dan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu zikretmiştir: « إِذَا كَانَتْ سَنَةُ ثَمَانِينَ وَمِائَةٍ فَقَدْ حَلَّتْ لِأُمَّتِي الْعُزْبَةُ وَالْعُزْلَةُ وَالتَّرَهُّبُ فِي رُءُوسِ الْجِبَالِ » «Yüz seksen yılı olduğunda, ümmetim için bekârlık, uzlet ve dağ başlarında inzivaya çekilmek helal olmuştur.» Yine Ali b. Sa‘d, Abdullah b. el-Mübârek'ten, o Mübârek b. Fedâle'den, o da Hasan'dan onun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e merfû olarak naklettiği şu rivayeti zikretmiştir: « يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يَسْلَمُ لِذِي دِينٍ دِينُهُ إِلَّا مَنْ فَرَّ بِدِينِهِ مِنْ شَاهِقٍ إِلَى شَاهِقٍ أَوْ حَجَرٍ إِلَى حَجَرٍ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ لَمْ تُنَلِ الْمَعِيشَةُ إِلَّا بِمَعْصِيَةِ اللَّهِ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ حَلَّتِ الْعُزْبَةُ » «İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dinini kurtarmak için bir dağ tepesinden diğer tepeye yahut bir sığınaktan1 diğer sığınağa kaçan kimse müstesna, din sahibinin dini selamette kalmayacaktır. Bu durum meydana geldiğinde geçim ancak Allah'a isyan ile elde edilir; işte o zaman bekârlık helal olur.» Dediler ki: "Ey Allah'ın Resûlü, sen bize evlenmeyi emrederken bekârlık nasıl helal olur?" O şöyle buyurdu: « إِذَا كَانَ ذَلِكَ كَانَ فَسَادُ الرَّجُلِ عَلَى يَدَيْ أَبَوَيْهِ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ أَبَوَانِ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيْ زَوْجَتِهِ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ زَوْجَةٌ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيْ وَلَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ كَانَ هَلَاكُهُ عَلَى يَدَيِ الْقَرَابَاتِ وَالْجِيرَانِ » «İşte o zaman kişinin bozulması anne babasının elinden olur. Eğer anne babası yoksa helaki eşinin elinden olur; şayet eşi yoksa helaki çocuğunun elinden olur; eğer çocuğu da yoksa helaki akrabalarının ve komşularının elinden olur.» Onlar: "Bu nasıl olur, ey Allah'ın Resûlü?" dediler. O şöyle buyurdu: « يُعَيِّرُونَهُ بِضِيقِ الْمَعِيشَةِ وَيُكَلِّفُونَهُ مَا لَا يُطِيقُ فَعِنْدَ ذَلِكَ يُورِدُ نَفْسَهُ الْمَوَارِدَ الَّتِي يَهْلِكُ فِيهَا » «Onu geçim darlığı ile ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri ona yüklerler; işte o zaman kişi kendisini helak olacağı tehlikelere sürükler.»
12941. Metin
قُلْتُ: أَحْوَالُ النَّاسِ فِي هَذَا الْبَابِ تَخْتَلِفُ، فَرُبَّ رَجُلٍ تَكُونُ لَهُ قُوَّةٌ عَلَى سُكْنَى الْكُهُوفِ وَالْغِيرَانِ فِي الْجِبَالِ، وَهِيَ أَرْفَعُ الْأَحْوَالِ لِأَنَّهَا الْحَالَةُ الَّتِي اخْتَارَهَا اللَّهُ لِنَبِيِّهِ ﷺ فِي بِدَايَةِ أَمْرِهِ، وَنَصَّ عَلَيْهَا فِي كِتَابِهِ مُخْبِرًا عَنِ الْفِتْيَةِ، فَقَالَ:" وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ «١» ". وَرُبَّ رَجُلٍ تَكُونُ الْعُزْلَةُ لَهُ فِي بَيْتِهِ أَخَفَّ عَلَيْهِ وَأَسْهَلَ، وَقَدِ اعْتَزَلَ رِجَالٌ مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ فَلَزِمُوا بُيُوتَهُمْ بَعْدَ قَتْلِ عُثْمَانَ فَلَمْ يَخْرُجُوا إِلَّا إِلَى قُبُورِهِمْ. وَرُبَّ رَجُلٍ مُتَوَسِّطٍ بَيْنَهُمَا فَيَكُونُ لَهُ مِنَ الْقُوَّةِ مَا يَصْبِرُ بِهَا عَلَى مُخَالَطَةِ النَّاسِ وأذا هم، فَهُوَ مَعَهُمْ فِي الظَّاهِرِ وَمُخَالِفٌ لَهُمْ فِي الْبَاطِنِ. وَذَكَرَ ابْنُ الْمُبَارَكِ حَدَّثَنَا وُهَيْبُ بْنُ الْوَرْدِ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ فَقَالَ: إِنَّ النَّاسَ وَقَعُوا فِيمَا وَقَعُوا وَقَدْ حَدَّثْتُ نَفْسِي أَلَّا أُخَالِطَهُمْ. فَقَالَ: لَا تَفْعَلْ إِنَّهُ لَا بُدَّ لَكَ مِنَ النَّاسِ، وَلَا بُدَّ لَهُمْ مِنْكَ، وَلَكَ إِلَيْهِمْ حَوَائِجُ، وَلَهُمْ إِلَيْكَ حَوَائِجُ، وَلَكِنْ كُنْ فِيهِمْ أَصَمَّ سَمِيعًا، أَعْمَى بَصِيرًا، سَكُوتًا نَطُوقًا. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ كُلَّ مَوْضِعٍ يَبْعُدُ عَنِ النَّاسِ فَهُوَ دَاخِلٌ فِي مَعْنَى الْجِبَالِ وَالشِّعَابِ، مِثْلُ الِاعْتِكَافِ فِي الْمَسَاجِدِ، وَلُزُومِ السَّوَاحِلِ لِلرِّبَاطِ وَالذِّكْرِ، وَلُزُومِ الْبُيُوتِ فِرَارًا عَنْ شُرُورِ النَّاسِ. وَإِنَّمَا جَاءَتِ الْأَحَادِيثُ بِذِكْرِ الشِّعَابِ وَالْجِبَالِ وَاتِّبَاعِ الْغَنَمِ- وَاللَّهُ أَعْلَمُ- لِأَنَّ ذَلِكَ هُوَ الْأَغْلَبُ فِي الْمَوَاضِعِ الَّتِي يُعْتَزَلُ فِيهَا، فَكُلُّ مَوْضِعٍ يَبْعُدُ عَنِ النَّاسِ فَهُوَ دَاخِلٌ فِي مَعْنَاهُ، كَمَا ذَكَرْنَا، وَاللَّهُ الْمُوَفِّقُ وَبِهِ الْعِصْمَةُ. وَرَوَى عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:" يَعْجَبُ «٢» رَبُّكَ مِنْ رَاعِي غَنَمٍ فِي رَأْسِ شَظِيَّةِ «٣» الْجَبَلِ يُؤَذِّنُ بِالصَّلَاةِ وَيُصَلِّي فَيَقُولُ اللَّهُ ﷿ انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي يُؤَذِّنُ وَيُقِيمُ الصَّلَاةَ يَخَافُ مِنِّي قَدْ غَفَرْتُ لِعَبْدِي وَأَدْخَلْتُهُ الْجَنَّةَ". خَرَّجَهُ النَّسَائِيُّ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً) لَمَّا فَرُّوا مِمَّنْ يَطْلُبُهُمُ اشْتَغَلُوا بِالدُّعَاءِ وَلَجَئُوا إِلَى اللَّهِ تَعَالَى فَقَالُوا:" رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً" أي مغفر وَرِزْقًا. (وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً) تَوْفِيقًا لِلرَّشَادِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَخْرَجًا مِنَ الْغَارِ فِي سَلَامَةٍ. وَقِيلَ صَوَابًا. وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى أَنَّهُ ﵇ كَانَ إِذَا حَزَبَهُ «٤» أَمْرٌ فزع إلى الصلاة.
Derim ki: İnsanların bu konudaki durumları farklılık gösterir. Kimi insan vardır ki dağlardaki mağara ve kovuklarda ikamet etmeye güç yetirir; bu durumların en yücesidir. Zira bu, Allah'ın peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğinin başlangıcında seçtiği ve Kitabında gençlerden haber vererek bizzat belirttiği durumdur. Nitekim şöyle buyurmuştur: { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ } “Mademki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o hâlde mağaraya sığının...”1 Kimi insan da vardır ki evinde uzlete çekilmek kendisine daha hafif ve daha kolay gelir. Nitekim Bedir ehlinden bazı kimseler uzlete çekilip Osman'ın [öldürülmesinden] sonra evlerine kapandılar ve kabirlerine gidinceye kadar da [dışarı] çıkmadılar. Kimi insan da bu ikisinin arasında orta bir konumdadır; insanlarla bir arada bulunmaya ve onların eziyetlerine sabretmeye yetecek güce sahiptir. O, zahirde onlarla beraberdir, bâtında ise onlara muhaliftir. İbnü'l-Mübârek zikrederek dedi ki: Bize Vuheyb b. el-Verd nakledip şöyle dedi: Bir adam Vehb b. Münebbih'e gelip: "İnsanlar düştükleri duruma düştüler, ben de içimden onlarla karışmamayı geçirdim" dedi. Bunun üzerine Vehb şöyle dedi: "Bunu yapma! Çünkü senin insanlara, insanların da sana ihtiyacı vardır; senin onlara işin düşer, onların da sana işi düşer. Lakin onların içinde duyan bir sağır, gören bir kör, konuşan bir dilsiz gibi ol!" Şöyle de denilmiştir: İnsanlardan uzak olan her mekân, dağlar ve vadiler hükmüne dâhildir; mescitlerde itikâfa girmek, murâbata (nöbet) ve zikir için sahil boylarında bulunmak ve insanların kötülüklerinden kaçmak maksadıyla evlere kapanmak gibi. Hadislerin vadi, dağ ve koyun gütmek şeklinde gelmiş olması -en doğrusunu Allah bilir- uzlete çekilinen yerlerde çoğunlukla bu durumların geçerli olmasındandır. Dolayısıyla insanlardan uzaklaştıran her yer, zikrettiğimiz gibi bu anlamın kapsamına girer. Başarıya ulaştıran ve koruyan Allah'tır. Ukbe b. Âmir'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: « يَعْجَبُ رَبُّكَ مِنْ رَاعِي غَنَمٍ فِي رَأْسِ شَظِيَّةِ الْجَبَلِ يُؤَذِّنُ بِالصَّلَاةِ وَيُصَلِّي فَيَقُولُ اللَّهُ ﷿ انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي يُؤَذِّنُ وَيُقِيمُ الصَّلَاةَ يَخَافُ مِنِّي قَدْ غَفَرْتُ لِعَبْدِي وَأَدْخَلْتُهُ الْجَنَّةَ » «Rabbin, bir dağın yüksek kaya parçasının zirvesinde namaz için ezan okuyup namaz kılan koyun çobanından hoşnut olur (onu mükâfatlandırır)23. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur: 'Benden korkarak ezan okuyan ve namazı kılan şu kuluma bakın! Kulumu bağışladım ve onu cennete koydum.'» Bunu Nesâî tahric etmiştir. Üçüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً } “...ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla!” buyruğu: Kendilerini arayan kimselerden kaçtıklarında duaya sarıldılar ve Yüce Allah'a sığınarak şöyle dediler: { رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً } “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver...”; yani mağfiret ve rızık [ver]. { وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً } “...ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet (doğruluk) hazırla!”; yani doğru yolu bulmaya muvaffak kıl. İbn Abbâs: "Mağaradan selametle bir çıkış yolu [nasip eyle]" demiştir. "Doğruluk ve isabet" [anlamına geldiği] de söylenmiştir. Bu manadan hareketle; Nebî aleyhisselâm da başına mühim bir iş geldiğinde4 hemen namaza koşardı.
12942. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١١]
[Kehf Suresi (18): 11. Ayet]
12943. Metin
فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً (١١)
{ فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً (١١) } “Bunun üzerine biz de mağarada onların kulakları üzerine nice yıllar perde koyduk (onları derin bir uykuya daldırdık). (11)”
12944. Metin
عِبَارَةٌ عَنْ إِلْقَاءِ اللَّهِ تَعَالَى النَّوْمَ عَلَيْهِمْ. وَهَذِهِ مِنْ فَصِيحَاتِ الْقُرْآنِ الَّتِي أَقَرَّتِ الْعَرَبُ بِالْقُصُورِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ مَنَعْنَاهُمْ عَنْ أَنْ يَسْمَعُوا، لِأَنَّ النَّائِمَ إِذَا سَمِعَ انْتَبَهَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: ضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ بِالنَّوْمِ، أَيْ سَدَدْنَا آذَانَهُمْ عَنْ نُفُوذِ الْأَصْوَاتِ إِلَيْهَا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى" فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ" أَيْ فَاسْتَجَبْنَا دُعَاءَهُمْ، وَصَرَفْنَا عَنْهُمْ شَرَّ قَوْمِهِمْ، وَأَنَمْنَاهُمْ. وَالْمَعْنَى كُلُّهُ مُتَقَارِبٌ. وَقَالَ قُطْرُبٌ: هَذَا كَقَوْلِ الْعَرَبِ ضَرَبَ الْأَمِيرُ عَلَى يَدِ الرَّعِيَّةِ إِذَا مَنَعَهُمُ الْفَسَادَ، وَضَرَبَ السَّيِّدُ عَلَى يَدِ عَبْدِهِ الْمَأْذُونِ لَهُ فِي التِّجَارَةِ إِذَا مَنَعَهُ مِنَ التَّصَرُّفِ. قَالَ الْأَسْوَدُ بْنُ يَعْفُرَ وَكَانَ ضَرِيرًا:
Bu, Yüce Allah'ın onlara uyku vermesinden kinayedir. Bu, Arapların benzerini getirmekten aciz kaldıklarını itiraf ettikleri Kur'ân'ın en fasih ifadelerindendir. Zeccâc dedi ki: Yani işitmelerine engel olduk; çünkü uyuyan kimse işittiği zaman uyanır. İbn Abbâs dedi ki: Kulaklarına uyku vurduk; yani seslerin kulaklarına ulaşmasını engelledik. Denildi ki: { فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ } ifadesinin anlamı, dualarını kabul ettik, kavimlerinin şerrini onlardan çevirdik ve onları uyuttuk demektir. Anlamların hepsi birbirine yakındır. Kutrub dedi ki: Bu, Arapların fesadı engellediğinde "Emir tebaanın eline vurdu" ve tasarrufta bulunmasını yasakladığında "Efendi, ticaretine izin verilmiş kölesinin eline vurdu" sözleri gibidir. Âmâ olan Esved b. Ya‘fur şöyle demiştir:
12945. Metin
وَمِنَ الْحَوَادِثِ لَا أَبَا لَكَ أَنَّنِي ... ضُرِبَتْ عَلَيَّ الْأَرْضُ بِالْأَسْدَادِ «١»
Olaylardandır ki—baban olmasın—benim üzerime ... Yeryüzü engellerle kapanıp vurulmuştur «١».
12946. Metin
وَأَمَّا تَخْصِيصُ الْآذَانِ بِالذِّكْرِ فَلِأَنَّهَا الْجَارِحَةُ الَّتِي مِنْهَا عَظُمَ فَسَادُ النَّوْمِ، وَقَلَّمَا يَنْقَطِعُ نَوْمُ نَائِمٍ إِلَّا مِنْ جِهَةِ أُذُنِهِ، وَلَا يَسْتَحِكُمُ نَوْمٌ إِلَّا مِنْ تَعَطُّلِ السَّمْعِ. وَمِنْ ذِكْرِ الْأُذُنِ فِي النَّوْمِ قَوْلُهُ ﷺ: (ذَاكَ رَجُلٌ بَالَ الشَّيْطَانُ فِي أُذُنِهِ) خَرَّجَهُ الصَّحِيحُ. أَشَارَ ﵇ إِلَى رَجُلٍ طَوِيلِ النَّوْمِ، لَا يقوم الليل. و" عَدَداً" نَعْتٌ لِلسِّنِينَ، أَيْ مَعْدُودَةً، وَالْقَصْدُ بِهِ الْعِبَارَةُ عَنِ التَّكْثِيرِ، لِأَنَّ الْقَلِيلَ لَا يَحْتَاجُ إِلَى عَدَدٍ لِأَنَّهُ قَدْ عُرِفَ. وَالْعَدُّ الْمَصْدَرُ، وَالْعَدَدُ اسْمُ الْمَعْدُودِ كَالنَّفَضِ وَالْخَبَطِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ:" عَدَداً" نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَرِ. ثُمَّ قَالَ قَوْمٌ: بَيَّنَ اللَّهُ تَعَالَى عَدَدَ تِلْكَ السِّنِينَ مِنْ بَعْدُ فَقَالَ:" وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً".
Kulakların özellikle zikredilmesine gelince; çünkü uykuya en çok engel olan duyu organı odur. Uyuyan birinin uykusu pek nadiren kulağı dışındaki bir yoldan bölünür ve işitme duyusu devre dışı kalmadıkça uyku derinleşmez. Uykuda kulağın zikredilmesine dair Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi vardır: “O, kulağına şeytanın işediği bir adamdır.” Bunu Sahîh tahriç etmiştir. Aleyhisselâm bununla çok uyuyan ve gece namazına kalkmayan bir adamı kastetmiştir. Adeden (عَدَداً) kelimesi senelerin sıfatıdır, yani sayılı demektir; bununla çokluk kastedilmiştir. Çünkü az olan şey bilindiği için sayıya ihtiyaç duymaz. El-Add (الْعَدُّ) masdardır, el-aded (الْعَدَدُ) ise nefed ve habet gibi sayılan şeyin ismidir. Ebû Ubeyde: "Adeden masdar olarak mansubdur" demiştir. Bir topluluk da şöyle demiştir: Yüce Allah o senelerin sayısını daha sonra açıklayarak şöyle buyurmuştur: { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً } “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl da artırdılar.”
12947. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٢]
[Kehf Suresi (18): 12. Ayet]
12948. Metin
ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً (١٢)
{ ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً (١٢) } “Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık. (12)”
12949. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ بَعَثْناهُمْ) أَيْ مِنْ بَعْدِ نَوْمِهِمْ. وَيُقَالُ لِمَنْ أُحْيِيَ أَوْ أُقِيمَ مِنْ نَوْمِهِ: مَبْعُوثٌ، لِأَنَّهُ كَانَ مَمْنُوعًا من الانبعاث والتصرف.
Yüce Allah'ın: { ثُمَّ بَعَثْناهُمْ } “Sonra onları uyandırdık” buyruğu, yani uykularından sonra [onları uyandırdık] demektir. Diriltilen veya uykusundan kaldırılan kimse için "meb‘ûs (uyandırılmış/kaldırılmış)" denilir; çünkü o, hareket etmekten ve serbestçe davranmaktan engellenmiş durumdaydı.1
12950. Metin
قوله تعالى: (لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى) " لِنَعْلَمَ" عِبَارَةٌ عَنْ خُرُوجِ ذَلِكَ الشَّيْءِ إِلَى الْوُجُودِ وَمُشَاهَدَتِهِ، وَهَذَا عَلَى نَحْوِ كَلَامِ الْعَرَبِ، أي نعلم ذلك موجودا، إلا فَقَدْ كَانَ اللَّهُ تَعَالَى عَلِمَ أَيَّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى الْأَمَدَ. وَقَرَأَ الزُّهْرِيُّ" لِيَعْلَمَ" بِالْيَاءِ. وَالْحِزْبَانِ الْفَرِيقَانِ، وَالظَّاهِرُ مِنَ الْآيَةِ أَنَّ الْحِزْبَ الْوَاحِدَ هُمُ الْفِتْيَةُ إِذْ ظَنُّوا لُبْثَهُمْ قَلِيلًا. وَالْحِزْبُ الثَّانِي أَهْلُ الْمَدِينَةِ الَّذِينَ بُعِثَ الْفِتْيَةُ عَلَى عَهْدِهِمْ، حِينَ كَانَ عِنْدَهُمُ التَّارِيخُ لِأَمْرِ الْفِتْيَةِ. وَهَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: هُمَا حِزْبَانِ مِنَ الْكَافِرِينَ، اخْتَلَفَا فِي مُدَّةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ. وَقِيلَ: هُمَا حِزْبَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ. وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ مِمَّا لَا يَرْتَبِطُ بِأَلْفَاظِ الآية. و" أَحْصى " فعل ماض. و" أَمَداً" نُصِبَ عَلَى الْمَفْعُولِ بِهِ، قَالَهُ أَبُو عَلِيٍّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: نُصِبَ عَلَى التَّمْيِيزِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: نُصِبَ عَلَى الظَّرْفِ، أَيْ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِلُبْثِهِمْ فِي الْأَمَدِ، وَالْأَمَدُ الْغَايَةُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:" أَمَداً" نصب مَعْنَاهُ عَدَدًا، وَهَذَا تَفْسِيرٌ بِالْمَعْنَى عَلَى جِهَةِ التَّقْرِيبِ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ:" أَمَداً" مَنْصُوبٌ بِ" لَبِثُوا". ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا غَيْرُ مُتَّجِهٍ، وَأَمَّا مَنْ قَالَ إِنَّهُ نُصِبَ عَلَى التَّفْسِيرِ فَيَلْحَقُهُ مِنْ الِاخْتِلَالِ أَنَّ أَفْعَلَ لَا يَكُونُ مِنْ فِعْلٍ رباعي إلا في الشاذ، و" أَحْصى " فِعْلٌ رُبَاعِيٌّ. وَقَدْ يُحْتَجُّ لَهُ بِأَنْ يُقَالَ: إِنَّ أَفْعَلَ فِي الرُّبَاعِيِّ قَدْ كَثُرَ، كَقَوْلِكَ: مَا أَعْطَاهُ لِلْمَالِ وَآتَاهُ لِلْخَيْرِ. وَقَالَ فِي صِفَةِ حَوْضِهِ ﷺ:" مَاؤُهُ أَبْيَضُ مِنَ اللَّبَنِ". وَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: فهو لما سواها أضيع.
Yüce Allah'ın: { لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى } “İki gruptan hangisinin daha iyi hesap ettiğini bilelim diye” buyruğunda geçen "lina‘leme (bilelim diye)", o şeyin varlık alanına çıkmasından ve müşahede edilmesinden kinayedir. Bu, Arap dilinin üslubu üzeredir; yani onu fiilen gerçekleşmiş olarak bilelim demektir. Yoksa Allah Teâlâ iki gruptan hangisinin süreyi daha iyi saydığını zaten bilmekteydi. Zührî bunu ye harfiyle "liya‘leme" şeklinde okumuştur. İki parti iki gruptur. Ayetten zahir olan şudur ki, birinci grup kaldıkları süreyi az zanneden gençlerdir; ikinci grup ise gençlerin durumuna dair tarihe sahip olan ve gençlerin dönemlerinde uyandırıldığı şehir halkıdır. Müfessirlerin cumhurunun görüşü budur. Bir fırka: "Onlar Ashâb-ı Kehf'in süresinde ihtilaf eden kâfirlerden iki gruptur" demiştir. Müminlerden iki gruptur da denilmiştir. Ayetin lafızlarıyla irtibatı olmayan başka şeyler de söylenmiştir. "Ahsâ (أَحْصى)" mazi fiildir. "Emeden (أَمَداً)" ise mef'ûlün bih olarak mansub kılınmıştır; bunu Ebû Ali söylemiştir. Ferrâ: "Temyiz olarak mansubdur" demiştir. Zeccâc: "Zarf olarak mansubdur; yani iki gruptan hangisi o müddet içinde kalışlarını daha iyi saymıştır [demektir]" demiştir. El-Emed (الْأَمَدُ) gayedir (süredir). Mücâhid: "'Emeden' mansubdur, anlamı sayıdır" demiştir; bu, yaklaşık bir anlamla yapılan tefsirdir. Taberî: "'Emeden', 'lebisû' fiiliyle mansubdur" demiştir. İbn Atiyye [der ki]: Bu tutarlı bir görüş değildir. 'Temyiz olarak mansubdur' diyen kimseye gelince, şaz durumlar müstesna dört harfli fiilden ef'al vezninde ism-i tafdil gelmeyeceği için görüşünde tutarsızlık olur; zira "ahsâ" dört harfli bir fiildir. Ancak şu şekilde savunulabilir: "Malı ne çok verendir, hayra ne çok gelendir" sözünüzde olduğu gibi dört harfli fiilden ef'al kalıbı çokça kullanılmıştır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem havzının niteliği hakkında: "Suyu sütten daha beyazdır" buyurmuştur. Ömer b. el-Hattâb da: "O, bunun dışındakileri daha çok zayi edicidir" demiştir.
12951. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٣]
[Kehf Suresi (18): 13. Ayet]
12952. Metin
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً (١٣)
{ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً (١٣) } “Biz sana onların haberlerini dosdoğru anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti; biz de onların hidayetlerini artırdık. (13)”
12953. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ) لَمَّا اقْتَضَى قَوْلُهُ تَعَالَى" لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى " اخْتِلَافًا وَقَعَ فِي أَمَدِ الْفِتْيَةِ، عَقَّبَ بِالْخَبَرِ عَنْ أَنَّهُ ﷿ يَعْلَمُ مِنْ أَمْرِهِمْ بِالْحَقِّ الَّذِي وَقَعَ. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ) أَيْ شَبَابٌ وَأَحْدَاثٌ حَكَمَ لَهُمْ بِالْفُتُوَّةِ حِينَ آمَنُوا بِلَا وَاسِطَةٍ، كَذَلِكَ قَالَ أَهْلُ اللِّسَانِ: رَأْسُ الْفُتُوَّةِ الْإِيمَانُ. وَقَالَ الْجُنَيْدُ: الْفُتُوَّةُ بَذْلُ النَّدَى وَكَفُّ الْأَذَى وَتَرْكُ الشَّكْوَى. وَقِيلَ: الْفُتُوَّةُ اجْتِنَابُ الْمَحَارِمِ وَاسْتِعْجَالُ الْمَكَارِمِ. وَقِيلَ غَيْرُ هَذَا. وَهَذَا الْقَوْلُ حَسَنٌ جِدًّا، لِأَنَّهُ يَعُمُّ بِالْمَعْنَى جَمِيعَ مَا قِيلَ فِي الْفُتُوَّةِ.
Yüce Allah'ın: { نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ } “Biz sana onların haberlerini dosdoğru anlatıyoruz” buyruğu: Yüce Allah'ın { لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى } “İki gruptan hangisinin daha iyi hesap ettiğini bilelim diye” buyruğu gençlerin kaldığı sürede meydana gelen bir ihtilafı gerektirdiği için, ardından Yüce Allah'ın onların durumunu vuku bulan hakikat üzere bildiğini haber vermiştir. Yüce Allah'ın: { إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ } “Şüphesiz onlar birkaç genç yiğitti” buyruğu, yani aracısız olarak iman ettiklerinde haklarında fütüvvetle hükmedilmiş gençler ve delikanlılardı demektir. Nitekim lügat ehli şöyle demiştir: Fütüvvetin başı imandır. Cüneyd demiştir ki: Fütüvvet cömertçe vermek, eziyeti engellemek ve şikâyeti terk etmektir. Şöyle de denilmiştir: Fütüvvet haramlardan kaçınmak ve erdemlere koşmaktır. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Bu son söz gayet güzeldir; zira mana bakımından fütüvvet hakkında söylenenlerin tamamını kapsar.
12954. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَزِدْناهُمْ هُدىً) أَيْ يَسَّرْنَاهُمْ لِلْعَمَلِ الصَّالِحِ، مِنَ الِانْقِطَاعِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، وَمُبَاعَدَةِ النَّاسِ، وَالزُّهْدِ فِي الدُّنْيَا. وَهَذِهِ زِيَادَةٌ عَلَى الْإِيمَانِ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: زَادَهُمْ هُدًى بِكَلْبِ الرَّاعِي حِينَ طَرَدُوهُ وَرَجَمُوهُ مَخَافَةَ أَنْ يَنْبَحَ عَلَيْهِمْ وينبه بهم، فرفع الكلب بدية إِلَى السَّمَاءِ كَالدَّاعِي فَأَنْطَقَهُ اللَّهُ، فَقَالَ: يَا قَوْمُ! لِمَ تَطْرُدُونَنِي، لِمَ تَرْجُمُونَنِي! لِمَ تَضْرِبُونَنِي! فَوَاللَّهِ لَقَدْ عَرَفْتُ اللَّهَ قَبْلَ أَنْ تَعْرِفُوهُ بأربعين سنة، فزادهم الله بذلك هدى.
Yüce Allah'ın: { وَزِدْناهُمْ هُدىً } “...biz de onların hidayetlerini artırdık” buyruğu; Allah Teâlâ'ya yönelmek, insanlardan uzaklaşmak ve dünyada zahit olmak gibi salih amellere onları muvaffak kıldık demektir. Bu da imana yapılan bir ilavedir. Süddî dedi ki: Kendilerine havlayıp yerlerini belli etmesinden korkarak çobanın köpeğini taşlayıp kovduklarında, Allah köpeğin ön ayaklarını dua eden biri gibi göğe kaldırmasını sağlayıp onu konuşturmasıyla onların hidayetini artırdı. Köpek şöyle dedi: "Ey kavim! Beni niçin kovuyorsunuz, niçin taşlıyorsunuz, niçin dövüyorsunuz! Vallahi ben Allah'ı siz tanımadan kırk yıl önce tanıdım." Allah bu sebeple onların hidayetini artırdı.
12955. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٤]
[Kehf Suresi (18): 14. Ayet]
12956. Metin
وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً (١٤)
{ وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً (١٤) } “Kalplerini pekiştirmiştik; o vakit kalkıp dediler ki: 'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ilah diye yalvarmayız, andolsun öyle yaparsak saçmalamış, haktan uzaklaşmış oluruz.' (14)”
12957. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ) عِبَارَةٌ عَنْ شِدَّةِ عَزْمٍ وَقُوَّةِ صَبْرٍ، أَعْطَاهَا اللَّهُ لَهُمْ حَتَّى قَالُوا بَيْنَ يَدَيِ الْكُفَّارِ:" رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً". وَلَمَّا كَانَ الْفَزَعُ وَخَوَرُ النَّفْسِ يُشْبِهُ بِالتَّنَاسُبِ الِانْحِلَالَ حَسُنَ فِي شِدَّةِ النَّفْسِ وَقُوَّةِ التَّصْمِيمِ أَنْ يُشْبِهَ الرَّبْطَ، وَمِنْهُ يُقَالُ: فُلَانٌ رَابِطُ الْجَأْشِ، إِذَا كَانَ لَا تَفْرَقُ نَفْسُهُ عِنْدَ الْفَزَعِ وَالْحَرْبِ وَغَيْرِهَا. وَمِنْهُ الرَّبْطُ عَلَى قَلْبِ أُمِّ مُوسَى. وَقَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلِيَرْبِطَ عَلى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدامَ" وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِذْ قامُوا فَقالُوا) فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِذْ قامُوا فَقالُوا) يَحْتَمِلُ ثَلَاثَةَ مَعَانٍ: أَحَدُهَا- أَنْ يَكُونَ هَذَا وَصْفَ مَقَامِهِمْ بَيْنَ يَدَيِ الْمَلِكِ الْكَافِرِ- كَمَا تَقَدَّمَ، وَهُوَ مَقَامٌ يَحْتَاجُ إِلَى الرَّبْطِ عَلَى الْقَلْبِ حَيْثُ خَالَفُوا دِينَهُ، وَرَفَضُوا فِي ذَاتِ اللَّهِ هَيْبَتَهُ. وَالْمَعْنَى الثَّانِي فِيمَا قِيلَ: إِنَّهُمْ أَوْلَادُ عُظَمَاءِ تِلْكَ الْمَدِينَةِ، فَخَرَجُوا وَاجْتَمَعُوا وَرَاءَ تِلْكَ الْمَدِينَةِ مِنْ غَيْرِ مِيعَادٍ، فَقَالَ أَسَنُّهُمْ: إِنِّي أَجِدُ فِي نفسي أن ربى رب السموات وَالْأَرْضِ، فَقَالُوا وَنَحْنُ كَذَلِكَ نَجِدُّ فِي أَنْفُسِنَا. فَقَامُوا جَمِيعًا فَقَالُوا:" رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً".
Yüce Allah'ın: { وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ } “Kalplerini pekiştirmiştik” buyruğu; kâfirlerin huzurunda: { رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً } “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ilah diye yalvarmayız, andolsun öyle yaparsak saçmalamış, haktan uzaklaşmış oluruz” diyebilmeleri için Allah'ın kendilerine bahşettiği azimdeki sebat ve sabırdaki metanetten kinayedir. Korku ve nefsin gevşekliği bir bakıma çözülmeye benzediğinden, nefsin metaneti ve kararlılığın gücünün de bağlamaya/pekiştirmeye (rabt) benzetilmesi güzel düşmüştür. Nitekim korku, savaş ve benzeri durumlarda yüreği titremeyen kimse için "falan kişi metanetli/yüreği pek (râbitu'l-ce'ş) biridir" denilir. Mûsâ'nın annesinin kalbinin pekiştirilmesi de böyledir. Yüce Allah'ın: { وَلِيَرْبِطَ عَلى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدامَ } “Kalplerinizi pekiştirsin ve bununla ayaklarınızı sağlamlaştırsın diye...” buyruğu da bu kabildendir ve [açıklaması] daha önce geçmişti.1 Yüce Allah'ın: { إِذْ قامُوا فَقالُوا } “O vakit kalkıp dediler ki” buyruğunda iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { إِذْ قامُوا فَقالُوا } “O vakit kalkıp dediler ki” buyruğu üç manaya muhtemeldir: Birincisi: Bunun, daha önce geçtiği üzere kâfir kralın huzurundaki duruşlarının bir tasviri olmasıdır. Ki bu; kralın dinine muhalefet ettikleri ve Allah uğrunda onun heybetini hiçe saydıkları için kalplerin pekiştirilmesine ihtiyaç duyulan bir makamdır. İkinci mana ise denildiğine göre: Onlar o şehrin ileri gelenlerinin çocukları idiler. Dışarı çıkıp daha önce sözleşmeksizin şehrin arkasında bir araya geldiler. İçlerinde yaşça en büyük olanı: "Ben içimde hissediyorum ki şüphesiz benim Rabbim göklerin ve yerin Rabbidir" dedi. Diğerleri de: "Biz de içimizde aynı şeyi buluyoruz" dediler. Bunun üzerine hep birlikte kalkıp: { رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً } “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ilah diye yalvarmayız, andolsun öyle yaparsak saçmalamış, haktan uzaklaşmış oluruz” dediler.
12958. Metin
أَيْ لَئِنْ دَعَوْنَا إِلَهًا غَيْرَهُ فَقَدْ قُلْنَا إِذًا جَوْرًا وَمُحَالًا. وَالْمَعْنَى الثَّالِثُ: أَنْ يُعَبَّرَ بِالْقِيَامِ، عَنِ انْبِعَاثِهِمْ بِالْعَزْمِ إِلَى الْهُرُوبِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَمُنَابَذَةِ النَّاسِ، كَمَا تَقُولُ: قَامَ فُلَانٌ إِلَى أَمْرِ كَذَا إِذَا عَزَمَ عَلَيْهِ بِغَايَةِ الْجِدِّ. الثَّانِيَةُ- قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: تَعَلَّقَتِ الصوفية في القيام والقول بقول" إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ". قُلْتُ: وَهَذَا تَعَلُّقٌ غَيْرُ صَحِيحٍ هَؤُلَاءِ قَامُوا فَذَكَرُوا اللَّهَ عَلَى هِدَايَتِهِ، وَشَكَرُوا لِمَا أَوْلَاهُمْ مِنْ نِعَمِهِ وَنِعْمَتِهِ، ثُمَّ هَامُوا عَلَى وُجُوهِهِمْ مُنْقَطِعِينَ إِلَى رَبِّهِمْ خَائِفِينَ مِنْ قَوْمِهِمْ، وَهَذِهِ سُنَّةُ اللَّهِ فِي الرُّسُلِ وَالْأَنْبِيَاءِ وَالْفُضَلَاءِ الْأَوْلِيَاءِ. أَيْنَ هَذَا مِنْ ضَرْبِ الْأَرْضِ بِالْأَقْدَامِ وَالرَّقْصِ بِالْأَكْمَامِ وَخَاصَّةً فِي هَذِهِ الْأَزْمَانِ عِنْدَ سَمَاعِ الْأَصْوَاتِ الْحِسَانِ مِنَ الْمُرْدِ وَالنِّسْوَانِ، هَيْهَاتَ بَيْنَهُمَا وَاللَّهِ مَا بَيْنَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ. ثُمَّ هَذَا حَرَامٌ عِنْدَ جَمَاعَةِ الْعُلَمَاءِ، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ فِي سُورَةِ لُقْمَانَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى «١». وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" سُبْحَانَ" عِنْدَ قَوْلِهِ:" وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً «٢» " مَا فِيهِ كفاية. وقال الامام أبو بكر الطرسوسي وسيل عَنْ مَذْهَبِ الصُّوفِيَّةِ فَقَالَ: وَأَمَّا الرَّقْصُ وَالتَّوَاجُدُ فَأَوَّلُ مَنْ أَحْدَثَهُ أَصْحَابُ السَّامِرِيِّ، لَمَّا اتَّخَذَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ قَامُوا يَرْقُصُونَ حَوَالَيْهِ وَيَتَوَاجَدُونَ، فَهُوَ دِينُ الْكُفَّارِ وَعُبَّادِ الْعِجْلِ، على ما يأتي.
Yani eğer O'ndan başka bir ilaha yalvarırsak, o takdirde haktan sapmış ve bâtıl bir söz söylemiş oluruz. Üçüncü mana ise: Kıyam (kalkış) ile, Yüce Allah'a kaçmaya ve insanları terk etmeye olan azimle harekete geçmelerinin ifade edilmiş olmasıdır. Nitekim bir kimse bir işe tam bir ciddiyetle azmettiğinde "falan kişi şu işe kalkıştı" denir. İkincisi- İbn Atiyye dedi ki: Sûfîler kıyam ve zikir konusunda { إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “O vakit kalkıp: 'Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir' dediler” ayetine tutunmuşlardır. Derim ki: Bu tutunuş sahih değildir. Onlar ayağa kalktılar, hidayetine karşılık Allah'ı zikrettiler, kendilerine lütfettiği nimetlere şükrettiler; sonra da kavimlerinden korkarak Rablerine yönelip yüzüstü yollara düştüler. Bu da elçilerin, peygamberlerin ve faziletli velilerin sünnetidir. Bunun, ayakları yere vurmakla, kolları sallayarak raks etmekle ve hele de bu zamanlarda sakalsız gençlerden ve kadınlardan çıkan güzel sesleri dinlerken yapılanlarla ne alakası vardır! Vallahi ikisi arasındaki mesafe yerle gök arası kadardır. Üstelik bu, Lokmân Suresi'nde inşaallah açıklanacağı «١» üzere âlimler topluluğuna göre haramdır. İsrâ Suresi'nde { وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً «٢» } “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme” buyruğunda bu hususta yeterli açıklama geçmişti. İmam Ebû Bekr et-Turtûşî'ye sûfîlerin mezhebi sorulduğunda şöyle demiştir: Raks ve vecd haline gelince, bunu ilk ihdas edenler Sâmirî'nin adamlarıdır; Sâmirî onlar için böğüren bir buzağı heykeli yapınca, onun etrafında raks edip vecd haline girdiler. Dolayısıyla bu, geleceği üzere kâfirlerin ve buzağıya tapanların dinidir.
12959. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٥]
[Kehf Suresi (18): 15. Ayet]
12960. Metin
هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً (١٥)
{ هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً (١٥) } “Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler. Bari onlar hakkında açık bir delil getirselerdi! Artık Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? (15)”
12961. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً) أَيْ قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا أَيْ أَهْلُ عَصْرِنَا وَبَلَدِنَا، عَبَدُوا الْأَصْنَامَ تَقْلِيدًا مِنْ غَيْرِ حُجَّةٍ. (لَوْلا) أَيْ هَلَّا. (يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ) أَيْ بِحُجَّةٍ عَلَى عِبَادَتِهِمُ الصَّنَمَ. وَقِيلَ:" عَلَيْهِمْ" رَاجِعٌ إِلَى الْآلِهَةِ، أَيْ هَلَّا أَقَامُوا بَيِّنَةً عَلَى الأصنام في كونها آلهة، فقولهم" لَوْلا" تَحْضِيضٌ بِمَعْنَى التَّعْجِيزِ، وَإِذَا لَمْ يُمْكِنْهُمْ ذَلِكَ لع يجب أن يلتفت إلى دعواهم.
Yüce Allah'ın: { هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler” buyruğu hakkında [şöyle denilmiştir]: Yani birbirlerine şöyle dediler: "Şunlar bizim kavmimizdir; yani çağdaşımız ve memleketlimiz olan insanlardır. Hiçbir delil olmaksızın sırf taklit yoluyla putlara tapmışlardır.1" { لَوْلا } “Bari... ya!” yani [neden] getirmesinler ki? { يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ } “Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi!” yani puta tapmalarına dair bir delil [ortaya koysalardı ya]! Bir görüşe göre “onlar hakkında” ifadesindeki zamir ilahlara racidir; yani putların ilah olduğuna dair açık bir delil ortaya koysalardı ya! Dolayısıyla onların “levlâ (لَوْلا)” şeklindeki sözleri âciz bırakma (ta'cîz) manasında bir teşviktir (tahdîd).2 Bunu yapamadıklarına göre de iddialarına iltifat edilmemesi gerekir.
12962. Metin
[سورة الكهف (١٨): آية ١٦]
[Kehf Suresi (18): 16. Ayet]
12963. Metin
وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلاَّ اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً (١٦)
{ وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلاَّ اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً (١٦) } “Mademki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin ve işinizde size bir kolaylık ve fayda hazırlasın. (16)”
12964. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ) قِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ لهم. أي وإذ اعتزلتموهم فاءوا إِلَى الْكَهْفِ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ رَئِيسِهِمْ يمليخا، فِيمَا ذَكَرَ ابْنُ عَطِيَّةَ. وَقَالَ الْغَزْنَوِيُّ: رَئِيسُهُمْ مَكْسَلْمينَا، قَالَ لَهُمْ ذَلِكَ، أَيْ إِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَاعْتَزَلْتُمْ مَا يَعْبُدُونَ. ثُمَّ اسْتَثْنَى وَقَالَ (إِلَّا اللَّهَ) أَيْ إِنَّكُمْ لَمْ تَتْرُكُوا عِبَادَتَهُ، فَهُوَ اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا عَلَى تَقْدِيرِ إِنَّ الَّذِينَ فَرَّ أَهْلُ الْكَهْفِ مِنْهُمْ لَا يَعْرِفُونَ اللَّهَ، وَلَا عِلْمَ لَهُمْ بِهِ، وَإِنَّمَا يَعْتَقِدُونَ الْأَصْنَامَ فِي أُلُوهِيَّتِهِمْ فَقَطْ. وَإِنْ فَرَضْنَا أَنَّهُمْ يَعْرِفُونَ اللَّهَ كَمَا كَانَتِ الْعَرَبُ تَفْعَلُ لَكِنَّهُمْ يُشْرِكُونَ أَصْنَامَهُمْ مَعَهُ فِي الْعِبَادَةِ فَالِاسْتِثْنَاءُ مُتَّصِلٌ، لِأَنَّ الِاعْتِزَالَ وَقَعَ فِي كُلِّ مَا يَعْبُدُ الْكُفَّارُ إِلَّا فِي جِهَةِ اللَّهِ. وَفِي مُصْحَفِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ" وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ". قَالَ قَتَادَةُ هَذَا تَفْسِيرُهَا. قُلْتُ: وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا مَا ذَكَرَهُ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ عَنْ عَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ فِي قوله تعالى:" وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ" قَالَ: كَانَ فِتْيَةٌ مِنْ قَوْمٍ يَعْبُدُونَ اللَّهَ وَيَعْبُدُونَ مَعَهُ آلِهَةً فَاعْتَزَلَتِ الْفِتْيَةُ عِبَادَةَ تِلْكَ الْآلِهَةِ وَلَمْ تَعْتَزِلْ عِبَادَةَ اللَّهِ. ابْنُ عَطِيَّةَ: فَعَلَى مَا قَالَ قَتَادَةُ تَكُونُ" إِلَّا" بمنزلة غير، و" ما" من قوله" وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ" قي موضع نصب، عطفا على الضمير في قول" اعْتَزَلْتُمُوهُمْ". وَمُضَمَّنُ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ بَعْضَهُمْ قَالَ لِبَعْضٍ: إِذَا فَارَقْنَا الْكُفَّارَ وَانْفَرَدْنَا بِاللَّهِ تَعَالَى فَلْنَجْعَلِ الْكَهْفَ مَأْوًى وَنَتَّكِلْ عَلَى اللَّهِ، فَإِنَّهُ سَيَبْسُطُ لَنَا رَحْمَتَهُ، وَيَنْشُرُهَا عَلَيْنَا، وَيُهَيِّئُ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا مِرْفَقًا. وَهَذَا كُلُّهُ دُعَاءٌ بِحَسَبِ الدُّنْيَا، وَعَلَى ثِقَةٍ كَانُوا مِنَ اللَّهِ فِي أَمْرِ آخِرَتِهِمْ. وَقَالَ أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ ﵁: كَانَ أَصْحَابُ الْكَهْفِ صَيَاقِلَةً «١»، وَاسْمُ الْكَهْفِ حَيُومُ. (مِرفَقاً) قُرِئَ بِكَسْرِ الْمِيمِ وَفَتْحِهَا، وَهُوَ مَا يُرْتَفَقُ بِهِ وَكَذَلِكَ مِرْفَقُ الْإِنْسَانِ وَمَرْفَقُهُ، وَمِنْهُمْ مَنْ يجعل" المرفق" بفتح الميم [وكسر الفاء من الامر، والمرفق من الإنسان، وقد قيل: الْمَرْفَقَ بِفَتْحِ الْمِيمِ «٢»] الْمَوْضِعَ كَالْمَسْجِدِ وَهُمَا لُغَتَانِ.
Yüce Allah'ın: { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ } “Mademki onlardan ayrıldınız” kavli hakkında şöyle denilmiştir: Bu, Allah'ın onlara hitabıdır; yani mademki onlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının. İbn Atıyye'nin zikrettiğine göre bu sözün, onların lideri Yemlîhâ'ya ait olduğu da söylenmiştir. Gaznevî ise şöyle demiştir: Liderleri Mekselmînâ idi ve onlara bu sözü o söyledi; yani "Mademki onlardan ve onların taptıklarından ayrıldınız..." Daha sonra istisna yaparak { إِلَّا اللَّهَ } “Allah'tan başka” buyurdu; yani siz O'na ibadeti terk etmediniz. Bu durumda istisna munkatıdır (kesintili istisna). İbn Atıyye der ki: Bu, Ashâb-ı Kehf'in kendilerinden kaçtığı kimselerin Allah'ı hiç tanımadıkları, O'na dair hiçbir bilgilerinin bulunmadığı ve sadece putların ilahlığına inandıkları takdire göredir. Şayet onların tıpkı [cahiliye dönemi] Araplarının yaptığı gibi Allah'ı tanıdıklarını fakat ibadette putlarını O'na ortak koştuklarını varsayarsak, bu durumda istisna muttasıl (kesintisiz istisna) olur; çünkü ayrılma ve uzaklaşma işi kâfirlerin taptığı her şey hakkında gerçekleşmiş, yalnızca Allah tarafı müstesna tutulmuştur. Abdullah b. Mes'ûd'un mushafında bu kısım: “Ve O'ndan başka taptıklarından” (وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ) şeklindedir. Katâde: "Bu, ayetin tefsiridir" demiştir. Derim ki: Hâfız Ebû Nuaym'ın, Yüce Allah'ın: { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ } “Mademki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız” kavli hakkında Atâ el-Horasânî'den naklettiği şu rivayet de buna delildir: "Onlar, Allah'a ibadet eden ve O'nunla birlikte başka ilahlara da tapan bir kavimden olan birtakım gençlerdi. Bu gençler o ilahlara ibadeti terk edip ayrıldılar, fakat Allah'a ibadeti terk etmediler." İbn Atıyye şöyle der: Katâde'nin dediğine göre { إِلَّا } kelimesi "gayr" (غير) anlamında olur; { وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ } sözündeki { ما } ise { اعْتَزَلْتُمُوهُمْ } fiilindeki zamire atfedilerek nasb mahallinde bulunur. Bu ayetin ihtiva ettiği mana şudur: Onlardan bazısı diğerlerine şöyle demiştir: "Kâfirlerden ayrılıp sadece Yüce Allah'a yöneldiğimize göre, mağarayı sığınak edinelim ve Allah'a tevekkül edelim; muhakkak ki O, bize rahmetini yayacak, üzerimize genişletecek ve işimizde bize bir kolaylık ve fayda sağlayacaktır." Bunların hepsi dünya hayatına yönelik bir duadır; ahiret işleri hususunda ise zaten Allah'a tam bir güven içindeydiler. Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn radıyallâhu anh şöyle demiştir: "Ashâb-ı Kehf kılıç bileyicisi (saykalcı)1 idiler; mağaranın adı ise Hayûm idi." { مِرفَقاً } kelimesi, mîm harfinin kesresiyle (mirfekan) ve fethasıyla (merfekan) okunmuştur. Bu, kendisinden faydalanılan ve yardım görülen şey demektir; insanın dirseği için hem "mirfak" hem de "marfak" denilmesi de böyledir. Onlardan bazıları, iş ve durum için fetha ile "el-merfak" [dirsek için ise kesre ile "el-mirfak" kullanımını tercih ederler. Mîm'in fethasıyla "el-merfak"ın2] mescit gibi mekân ismi olduğu da söylenmiştir; nitekim bunlar iki ayrı lügattir (kullanımdır).
12965. Metin
[سورة الكهف (١٨): الآيات ١٧ الى ١٨]
[Kehf Suresi (18): 17-18. Ayetler]
12966. Metin
وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً (١٨)
{ وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً (١٨) } “Güneş doğduğu zaman onların mağaralarından sağ tarafa meyledip uzaklaştığını, battığı zaman da sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün; onlar ise mağaranın geniş bir boşluğunda idiler. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için asla doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın. (17) Sen onları uyanık sanırdın, oysa onlar uykudadırlar; biz onları sağa ve sola çeviriyorduk. Köpekleri de giriş yerinde iki kolunu uzatmış vaziyetteydi. Onları görseydin mutlaka arkana bakmadan kaçar ve için korku ile dolardı. (18)”
12967. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ) أَيْ تَرَى أَيُّهَا الْمُخَاطَبُ الشَّمْسَ عِنْدَ طُلُوعِهَا تَمِيلُ عَنْ كَهْفِهِمْ. وَالْمَعْنَى: إِنَّكَ لَوْ رَأَيْتَهُمْ لَرَأَيْتَهُمْ كَذَا، لَا أن المخاطب رآهم على التحقيق." تَتَزاوَرُ" تَتَنَحَّى وَتَمِيلُ، مِنْ الِازْوِرَارِ. وَالزَّوْرُ الْمَيْلُ. وَالْأَزْوَرُ فِي الْعَيْنِ الْمَائِلُ النَّظَرِ إِلَى نَاحِيَةٍ، وَيُسْتَعْمَلُ فِي غَيْرِ الْعَيْنِ، كَمَا قَالَ ابْنُ أَبِي رَبِيعَةَ:
Yüce Allah'ın: { وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ } “Güneş doğduğu zaman onların mağaralarından sağ tarafa meyledip uzaklaştığını görürdün” buyruğu; yani ey muhatap, doğuşu sırasında güneşin onların mağarasından saptığını görürsün demektir. Anlamı şudur: Şayet sen onları görseydin böyle görürdün; yoksa muhatabın onları bizzat gördüğü anlamına gelmez. "Tetezâveru (تَتَزاوَرُ)", meyledip uzaklaşmak anlamına gelen el-izvirâr kökünden olup kenara çekilir ve meyleder demektir. Ez-zevr meyletmektir. Gözdeki ezver ise bakışı bir yana meyleden (şaşı) kimsedir; göz dışındaki şeyler için de kullanılır. Nitekim İbn Ebî Rebîa şöyle demiştir:
12968. Metin
وَجَنْبِي خِيفَةَ الْقَوْمِ أَزْوَرُ «١»
Ve böğrüm kavmin korkusundan yana eğrilmişti «١».
12969. Metin
وَمِنَ اللَّفْظَةِ قول عنترة:
Bu kelimeden gelen bir kullanım da Antere'nin şu sözüdür:
12970. Metin
ازور مِنْ وَقْعِ الْقَنَا بِلَبَانِهِ «٢»
Mızrakların göğsüne çarpışından yana eğrildi «٢».
12971. Metin
وَفِي حَدِيثِ غَزْوَةِ موتة أن رسول الله ﷺ رَأَى فِي سَرِيرِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ رَوَاحَةَ ازْوِرَارًا عَنْ سَرِيرِ جَعْفَرٍ وَزَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ. وَقَرَأَ أَهْلُ الْحَرَمَيْنِ وَأَبُو عَمْرٍو" تَزَّاوَرُ" بِإِدْغَامِ التَّاءِ فِي الزَّايِ، وَالْأَصْلُ" تَتَزَاوَرُ". وَقَرَأَ عَاصِمٌ وحمزة والكسائي" تَتَزاوَرُ" مخففة الزاي.
Mûte Gazvesi hadisinde1 Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in, Abdullah b. Revâha'nın tahtında Ca'fer ve Zeyd b. Hârise'nin tahtına nispetle bir meyil (geriye doğru bir eğrilik)2 gördüğü rivayet edilmiştir. Haremeyn ehli (Mekke ve Medine kurrâsı) ile Ebû Amr, te harfini zâ harfine idğam ederek "tezzâveru" şeklinde okumuşlardır; aslı "tetezâveru"dur. Âsım, Hamza ve Kisâî ise zâ harfini şeddesiz olarak "tetezâveru" şeklinde okumuşlardır.
12972. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ" تَزْوَرُّ" مِثْلَ تَحْمَرُّ. وَحَكَى الْفَرَّاءُ" تَزْوَارُّ" مِثْلَ تَحْمَارُّ، كُلُّهَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ. (وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ) قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالتَّاءِ عَلَى مَعْنَى تَتْرُكُهُمْ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: تَدَعُهُمْ. النَّحَّاسُ: وَهَذَا مَعْرُوفٌ فِي اللُّغَةِ، حَكَى الْبَصْرِيُّونَ أَنَّهُ يُقَالُ: قَرَضَهُ يَقْرِضُهُ إِذَا تَرَكَهُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ كَانُوا لَا تُصِيبُهُمْ شَمْسٌ أَلْبَتَّةَ كَرَامَةً لَهُمْ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ. يَعْنِي أَنَّ الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ مَالَتْ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ، أَيْ يَمِينَ الْكَهْفِ، وَإِذَا غَرَبَتْ تَمُرُّ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ، أَيْ شِمَالَ الْكَهْفِ، فَلَا تُصِيبُهُمْ فِي ابْتِدَاءِ النَّهَارِ وَلَا فِي آخِرِ النَّهَارِ. وَكَانَ كَهْفُهُمْ مُسْتَقْبِلُ بَنَاتِ نَعْشٍ فِي أَرْضِ الرُّومِ، فَكَانَتِ الشَّمْسُ تَمِيلُ عَنْهُمْ طَالِعَةً وَغَارِبَةً وَجَارِيَةً لَا تَبْلُغُهُمْ لِتُؤْذِيَهُمْ بِحَرِّهَا، وَتُغَيِّرَ أَلْوَانَهُمْ وَتُبْلِيَ ثِيَابَهُمْ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهُ كَانَ لِكَهْفِهِمْ حَاجِبٌ مِنْ جِهَةِ الْجَنُوبِ، وَحَاجِبٌ مِنْ جِهَةِ الدَّبُورِ وَهُمْ فِي زَاوِيَتِهِ. وَذَهَبَ الزَّجَّاجُ إِلَى أَنَّ فِعْلَ الشَّمْسِ كَانَ آيَةً مِنَ اللَّهِ، دُونَ أَنْ يَكُونَ بَابُ الْكَهْفِ إِلَى جِهَةٍ تُوجِبُ ذَلِكَ. وَقَرَأَتْ فِرْقَةٌ" يَقْرِضُهُمْ" بِالْيَاءِ مِنَ الْقَرْضِ وَهُوَ الْقَطْعُ، أَيْ يَقْطَعهُمُ الْكَهْفُ بِظِلِّهِ مِنْ ضَوْءِ الشَّمْسِ. وَقِيلَ:" وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ
İbn Âmir, tahmarrü gibi "tezverru" şeklinde okumuştur. Ferrâ da tahmârrü gibi "tezvârru" kıraatini nakletmiştir; hepsi de aynı anlamdadır. { وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ } “battığı zaman da ... onları makaslayıp geçtiğini [görürdün]” buyruğunu cumhur; onları terk eder, bırakır anlamında te harfiyle okumuştur, bunu Mücâhid söylemiştir. Katâde de: "Onları bırakır" demiştir. Nehhâs [der ki]: Bu dilbilimde meşhurdur. Basralılar, bir şeyi terk edip bıraktığında "karadahû yakriduhû" denildiğini nakletmişlerdir. Mana şudur: Kendilerine bir ikram olarak güneş onlara asla isabet etmezdi; bu İbn Abbâs'ın görüşüdür. Yani güneş doğduğunda mağaralarının sağ tarafına, yani mağaranın sağına meyleder; battığında ise mağaranın sol tarafından geçip giderdi. Dolayısıyla günün ne başında ne de sonunda güneş onlara isabet etmezdi. Mağaraları Bizans topraklarında Büyük Ayı yıldızına dönüktü; dolayısıyla güneş doğarken, batarken ve akıp giderken hararetiyle onlara eziyet vermemek, tenlerinin rengini değiştirmemek ve elbiselerini eskitmemek için onlardan sapardı. Denildi ki: Mağaralarının güney cihetinden bir siperi, batı rüzgârı (debûr) cihetinden bir siperi vardı ve onlar mağaranın köşesindeydiler. Zeccâc ise güneşin bu hareketinin, mağara kapısının bunu gerektiren bir yöne bakmasından değil, Allah'tan bir mucize (ayet) olduğu görüşüne varmıştır. Bir topluluk da kesmek anlamına gelen kard kökünden hareketle ye harfiyle "yakriduhum" şeklinde okumuştur; yani mağara gölgesiyle onları güneş ışığından kesip ayırıyordu. Denildi ki: { وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ }
12973. Metin
" أَيْ يُصِيبُهُمْ يَسِيرٌ مِنْهَا، مَأْخُوذٌ مِنْ قارضة الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، أَيْ تُعْطِيهِمُ الشَّمْسُ الْيَسِيرَ مِنْ شُعَاعِهَا. وَقَالُوا: كَانَ فِي مَسِّهَا لَهُمْ بِالْعَشِيِّ إِصْلَاحٌ لِأَجْسَادِهِمْ. وَعَلَى الْجُمْلَةِ فَالْآيَةُ فِي ذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى آوَاهُمْ إِلَى كَهْفٍ هَذِهِ صِفَتُهُ لَا إِلَى كَهْفٍ آخَرَ يَتَأَذَّوْنَ فِيهِ بِانْبِسَاطِ الشَّمْسِ عَلَيْهِمْ فِي مُعْظَمِ النَّهَارِ. وَعَلَى هَذَا فَيُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ صَرْفُ الشَّمْسِ عَنْهُمْ بِإِظْلَالِ غَمَامٍ أَوْ سَبَبٍ آخَرَ. وَالْمَقْصُودُ بَيَانُ حِفْظِهِمْ عَنْ تَطَرُّقِ الْبَلَاءِ وَتَغَيُّرِ الْأَبْدَانِ وَالْأَلْوَانِ إِلَيْهِمْ، وَالتَّأَذِّي بِحَرٍّ أَوْ بَرْدٍ. (وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ) أَيْ مِنَ الْكَهْفِ وَالْفَجْوَةُ الْمُتَّسَعُ، وَجَمْعُهَا فَجَوَاتٌ وَفِجَاءٌ، مِثْلُ رَكْوَةٍ وَرِكَاءٍ وَرَكَوَاتٍ وَقَالَ الشَّاعِرُ:
ifadesi; onlara güneşten az bir miktar isabet ederdi demektir; bu da altın ve gümüş kırpıntısı anlamına gelen kârizadan alınmıştır; yani güneş onlara ışınlarından az bir miktar verirdi. Demişlerdir ki: Akşam vakti güneşin onlara değmesinde bedenlerinin sağlığı vardı. Özetle, bu konudaki ayet (mucize), Yüce Allah'ın onları günün çoğunda güneşin üzerlerine yayılmasıyla eziyet çekecekleri başka bir mağaraya değil, bu nitelikteki bir mağaraya sığındırmış olmasıdır. Buna göre güneşin onlardan çevrilmesi bir bulutun gölgelemesiyle veya başka bir sebeple de olabilir. Maksat, onların belaya maruz kalmaktan, beden ve ten renklerinin değişmesinden, sıcaktan veya soğuktan eziyet görmekten korunduklarını beyan etmektir. { وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ } “onlar ise mağaranın geniş bir boşluğunda idiler” yani mağaranın geniş yerindeydiler. Fecve geniş yer demektir; çoğulu rekve, rikâ' ve rekevât gibi fecevât ve ficâ'dır. Şair şöyle demiştir:
12974. Metin
وَنَحْنُ مَلَأْنَا كُلَّ وَادٍ وَفَجْوَةٍ ... رِجَالًا وَخَيْلًا غَيْرَ مِيلٍ «١» وَلَا عُزْلِ
Ve biz doldurduk her vadiyi ve açık düzlüğü ... Ne korkak ne de silahsız olan adamlar ve atlarla «١».
12975. Metin
أَيْ كَانُوا بِحَيْثُ يُصِيبُهُمْ نَسِيمُ الْهَوَاءِ. (ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ) لُطْفٌ بِهِمْ. وَهَذَا يُقَوِّي قَوْلَ الزَّجَّاجِ. وَقَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ مَفْتُوحَةٌ وَهُمْ نَائِمُونَ، فَكَذَلِكَ كَانَ الرَّائِي يَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا. وقيل: تحسبهم أَيْقَاظًا وَقِيلَ: (تَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً) لِكَثْرَةِ تَقَلُّبِهِمْ كَالْمُسْتَيْقِظِ في مضجعه. و (أَيْقاظاً)
Yani onlar, kendilerine hava esintisinin ulaşacağı bir konumdaydılar. { ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ } “Bu, Allah'ın ayetlerindendir” buyruğu, onlara yönelik bir lütuftur. Bu da ez-Zeccâc'ın görüşünü kuvvetlendirmektedir. Tefsir ehli şöyle demiştir: Onlar uyudukları halde gözleri açıktı; bu sebeple onları gören uyanık sanırdı. Bir diğer görüşe göre: Yatağındaki uyanık kişi gibi çokça dönüp durmalarından dolayı { تَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً } “onları uyanık sanırsın” [denilmiştir]. { أَيْقاظاً }
12976. Metin
جَمْعُ يَقِظٍ وَيَقْظَانَ، وَهُوَ الْمُنْتَبِهُ. (وَهُمْ رُقُودٌ) كَقَوْلِهِمْ: وَهُمْ قَوْمٌ رُكُوعٌ وَسُجُودٌ وَقُعُودٌ، فَوَصَفَ الْجَمْعَ بِالْمَصْدَرِ. (وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لِئَلَّا تَأْكُلَ الْأَرْضُ لُحُومَهُمْ. قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: كَانَ لَهُمْ فِي كُلِّ عَامٍ تَقْلِيبَتَانِ. وَقِيلَ: فِي كُلِّ سَنَةٍ مَرَّةً. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: فِي كُلِّ سَبْعِ سِنِينَ مَرَّةً. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: إِنَّمَا قُلِّبُوا فِي التِّسْعِ الْأَوَاخِرِ، وَأَمَّا فِي الثَّلَاثمِائَةِ فَلَا. وَظَاهِرُ كَلَامِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّ التَّقْلِيبَ كَانَ مِنْ فِعْلِ اللَّهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ مَلَكٍ بِأَمْرِ اللَّهِ، فَيُضَافُ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ) فيه أربع مسائل الاولى- قوله تعالى:" وَكَلْبُهُمْ" قَالَ عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ: إِنَّ مِمَّا أُخِذَ عَلَى الْعَقْرَبِ أَلَّا تَضُرَّ «١» أَحَدًا [قَالَ «٢»] فِي لَيْلِهِ أَوْ فِي نَهَارِهِ: صَلَّى «٣» اللَّهُ عَلَى نُوحٍ. وَإِنَّ مِمَّا أُخِذَ عَلَى الْكَلْبِ أَلَّا يَضُرَّ مَنْ حَمَلَ عَلَيْهِ [إِذَا قَالَ «٤»]: وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ. أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ عَلَى أَنَّهُ كَلْبٌ حَقِيقَةً، وَكَانَ لِصَيْدِ أَحَدِهِمْ أَوْ لِزَرْعِهِ أَوْ غَنَمِهِ، عَلَى مَا قَالَ مُقَاتِلٌ. وَاخْتُلِفَ فِي لَوْنِهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. تَحْصِيلُهُ: أَيُّ لَوْنٍ ذَكَرْتَ أَصَبْتَ، حَتَّى قِيلَ لَوْنُ الْحَجَرِ وَقِيلَ لَوْنُ السَّمَاءِ. وَاخْتُلِفَ أَيْضًا فِي اسْمِهِ، فَعَنْ عَلِيٍّ: رَيَّانَ. ابْنِ عَبَّاسٍ: قِطْمِيرُ. الْأَوْزَاعِيُّ: مُشِيرٌ «٥». عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ: بسيط. كعب: صهيا. وهب: نقيا. وقيل قطفير «٦»، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَكَانَ اقْتِنَاءُ الْكَلْبِ جَائِزًا فِي وَقْتِهِمْ، كَمَا هُوَ عِنْدَنَا الْيَوْمَ جَائِزٌ فِي شَرْعِنَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هَرَبُوا لَيْلًا، وَكَانُوا سَبْعَةً فَمَرُّوا بِرَاعٍ مَعَهُ كَلْبٌ فَاتَّبَعَهُمْ عَلَى دِينِهِمْ. وَقَالَ كَعْبٌ: مَرُّوا بِكَلْبٍ فَنَبَحَ لَهُمْ فَطَرَدُوهُ فَعَادَ فَطَرَدُوهُ مِرَارًا، فَقَامَ الْكَلْبُ عَلَى رِجْلَيْهِ وَرَفَعَ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ كَهَيْئَةِ الدَّاعِي، فَنَطَقَ فَقَالَ: لَا تَخَافُوا مِنِّي أَنَا أُحِبُّ أَحِبَّاءَ اللَّهِ تَعَالَى فَنَامُوا حَتَّى أَحْرُسَكُمْ. الثَّانِيَةُ- وَرَدَ فِي الصَّحِيحِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:" مَنِ اقْتَنَى كَلْبًا إِلَّا كَلْبَ صَيْدٍ أَوْ مَاشِيَةٍ نَقَصَ مِنْ أَجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطَانِ". وَرَوَى الصحيح أيضا عن
[eykâz/أَيْقاظ kelimesi], yekız (يَقِظ) ve yakzân (يَقْظَان) kelimelerinin çoğuludur; bu da uyanık olan demektir. { وَهُمْ رُقُودٌ } “Oysa onlar uykudaydılar” ifadesi, [Arapların]: "Onlar rükû eden, secde eden ve oturan bir topluluktur" sözleri gibidir; böylece çoğul [olan topluluk] mastar ile nitelenmiştir. { وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ } “Biz onları sağ tarafa ve sol tarafa çeviriyorduk” [buyruğunda] İbn Abbâs: "Toprak onların etlerini yemesin diye" demiştir. Ebû Hureyre: "Onların her yılda iki defa çevrilmeleri söz konusuydu" demiştir. Her senede bir defa olduğu da söylenmiştir. Mücâhid: "Her yedi yılda bir defa" demiştir. Bir fırka ise: "Onlar sadece son dokuz yılda çevrilmişlerdir, üç yüz yılda ise [çevrilmemişlerdir]" demiştir. Müfessirlerin sözlerinin zahiri, çevirmenin Allah'ın bizzat fiili olduğu yönündedir. Allah'ın emriyle bir melek tarafından olması da mümkündür; bu takdirde de [fiil] Allah Teâlâ'ya nispet edilir. Yüce Allah'ın: { وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ } “Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmıştı” buyruğunda dört mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { وَكَلْبُهُمْ } “Köpekleri de” buyruğudur. Amr b. Dînâr dedi ki: "Akrep üzerine alınan ahitlerden biri, gecesinde veya gündüzünde: 'Allah Nûh'a salât etsin'3 [diyen]2 kimseye zarar vermemesidir1. Köpek üzerine alınan ahitlerden biri de [üzerine vardığında], [şöyle diyen]4 kimseye zarar vermemesidir: { وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ } “Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmıştı”." Müfessirlerin çoğuna göre bu [hayvan] gerçek anlamda bir köpektir. Mukâtil'in dediğine göre o, içlerinden birinin av köpeği yahut ziraat köpeği yahut koyun köpeğiydi. Rengi hakkında çokça ihtilaf edilmiştir; bunu Sa'lebî zikretmiştir. Bunun özeti şudur: Hangi rengi zikredersen isabet etmiş olursun; hatta taş renginde olduğu ve gök renginde olduğu dahi söylenmiştir. İsmi hakkında da ihtilaf edilmiştir: Ali'den: 'Reyyân'; İbn Abbâs'tan: 'Kıtmîr'; Evzâî'den: 'Müşîr'5; Abdullah b. Selâm'dan: 'Basît'; Kâ'b'dan: 'Sahyâ'; Vehb'den: 'Nekiyyâ'; 'Kıtfîr'6 olduğu da söylenmiştir; bunu Sa'lebî zikretmiştir. Onların zamanında köpek edinmek caizdi; nitekim bugün bizim şeriatımızda da caizdir. İbn Abbâs dedi ki: "Geceleyin kaçtılar; yedi kişiydiler. Yanında köpeği olan bir çobana rastladılar; o da onların dinine uyup kendilerini takip etti." Kâ'b dedi ki: "Bir köpeğin yanından geçtiler, köpek onlara havladı; onu kovdular, geri geldi, defalarca kovdular. Bunun üzerine köpek iki ayağı üzerine kalktı ve dua eden kimsenin vaziyeti gibi ellerini semaya kaldırdı; dile gelip şöyle dedi: 'Benden korkmayın, ben Allah Teâlâ'nın sevdiklerini severim. Siz uyuyun ki ben sizi koruyayım'." İkincisi: Sahîh'te İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « مَنِ اقْتَنَى كَلْبًا إِلَّا كَلْبَ صَيْدٍ أَوْ مَاشِيَةٍ نَقَصَ مِنْ أَجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطَانِ » «Av veya çoban köpeği müstesna, kim bir köpek edinirse her gün onun ecir ve sevabından iki kırat eksilir.» Sahîh'te ayrıca rivayet edilmiştir ki...
12977. Metin
أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" مَنِ اتَّخَذَ كَلْبًا إِلَّا كلب ماشية أو صيد أو زرع انقص مِنْ أَجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطٌ". قَالَ الزُّهْرِيُّ: وَذُكِرَ لِابْنِ عُمَرَ قَوْلُ أَبِي هُرَيْرَةَ فَقَالَ: يَرْحَمُ اللَّهُ أَبَا هُرَيْرَةَ كَانَ صَاحِبَ زَرْعٍ. فَقَدْ دَلَّتِ السُّنَّةُ الثَّابِتَةُ عَلَى اقْتِنَاءِ الْكَلْبِ لِلصَّيْدِ وَالزَّرْعِ وَالْمَاشِيَةِ. وَجَعَلَ النَّقْصَ فِي أَجْرِ مَنِ اقْتَنَاهَا عَلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَنْفَعَةِ، إِمَّا لِتَرْوِيعِ الْكَلْبِ الْمُسْلِمِينَ وَتَشْوِيشِهِ عَلَيْهِمْ بِنُبَاحِهِ، أَوْ لِمَنْعِ دُخُولِ الْمَلَائِكَةِ الْبَيْتَ، أَوْ لِنَجَاسَتِهِ، عَلَى مَا يَرَاهُ الشَّافِعِيُّ، أَوْ لِاقْتِحَامِ النَّهْيِ عَنِ اتِّخَاذِ مَا لَا مَنْفَعَةَ فِيهِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ فِي إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ" قِيرَاطَانِ" وَفِي الْأُخْرَى" قِيرَاطٌ". وَذَلِكَ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ فِي نَوْعَيْنِ مِنَ الْكِلَابِ أَحَدُهُمَا أَشَدُّ أَذًى مِنَ الْآخَرِ، كَالْأَسْوَدِ الَّذِي أَمَرَ ﵇ بِقَتْلِهِ، وَلَمْ يُدْخِلْهُ فِي الِاسْتِثْنَاءِ حِينَ نَهَى عَنْ قَتْلِهَا كَمَا هُوَ مَنْصُوصٌ فِي حَدِيثِ جَابِرٍ، أَخْرَجَهُ الصَّحِيحُ. وَقَالَ:" عَلَيْكُمْ بِالْأَسْوَدِ الْبَهِيمِ ذِي النُّقْطَتَيْنِ فَإِنَّهُ شَيْطَانٌ". وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ لِاخْتِلَافِ الْمَوَاضِعِ، فَيَكُونُ مُمْسِكُهُ بِالْمَدِينَةِ مَثَلًا أَوْ بِمَكَّةَ يُنْقَصُ قِيرَاطَانِ وَبِغَيْرِهَا قِيرَاطٌ. وَأَمَّا الْمُبَاحُ اتِّخَاذُهُ فَلَا يُنْقِصُ، كَالْفَرَسِ وَالْهِرَّةِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّالِثَةُ- وَكَلْبُ الْمَاشِيَةِ الْمُبَاحُ اتِّخَاذُهُ عِنْدَ مَالِكٍ هُوَ الَّذِي يَسْرَحُ مَعَهَا، لَا الَّذِي يَحْفَظُهَا فِي الدَّارِ مِنَ السُّرَّاقِ. وَكَلْبُ الزَّرْعِ هُوَ الَّذِي يَحْفَظُهَا مِنَ الْوُحُوشِ بِاللَّيْلِ أَوْ بِالنَّهَارِ لَا مِنَ السُّرَّاقِ. وَقَدْ أَجَازَ غَيْرُ مَالِكٍ اتِّخَاذَهَا لِسُرَّاقِ الْمَاشِيَةِ وَالزَّرْعِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" الْمَائِدَةِ «١» " مِنْ أَحْكَامِ الْكِلَابِ مَا فِيهِ كِفَايَةٌ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. الرَّابِعَةُ- قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَحَدَّثَنِي أَبِي ﵁ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا الْفَضْلِ الْجَوْهَرِيَّ فِي جَامِعِ مِصْرَ يَقُولُ عَلَى مِنْبَرِ وَعْظِهِ سَنَةَ تِسْعٍ وَسِتِّينَ وَأَرْبَعِمِائَةٍ: إِنَّ مَنْ أَحَبَّ أَهْلَ الْخَيْرِ نَالَ مِنْ بَرَكَتِهِمْ، كَلْبٌ أَحَبَّ أَهْلَ فَضْلٍ وَصَحِبَهُمْ فَذَكَرَهُ اللَّهُ في محكم تنزيله. قلت: إذ كَانَ بَعْضُ الْكِلَابِ قَدْ نَالَ هَذِهِ الدَّرَجَةَ الْعُلْيَا بِصُحْبَتِهِ وَمُخَالَطَتِهِ الصُّلَحَاءَ وَالْأَوْلِيَاءَ حَتَّى أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِذَلِكَ فِي كِتَابِهِ جَلَّ وَعَلَا فما ظنك بالمؤمنين الموحدين المخالطين
Ebû Hüreyre'den [rivayet edildiğine göre] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « مَنِ اتَّخَذَ كَلْبًا إِلَّا كَلْبَ مَاشِيَةٍ أَوْ صَيْدٍ أَوْ زَرْعٍ انْتُقِصَ مِنْ أَجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطٌ » «Kim çoban, av veya ziraat köpeği dışında bir köpek edinirse, her gün ecrinden bir kırat eksilir.» Zührî dedi ki: İbn Ömer'e Ebû Hüreyre'nin bu sözü zikredilince şöyle dedi: "Allah Ebû Hüreyre'ye rahmet etsin, o ekin sahibi bir kimseydi." Sâbit sünnet; av, ziraat ve davar için köpek edinmenin caiz olduğuna delalet etmiştir. Bu tür faydaların dışındaki amaçlarla köpek edinen kimsenin ecrinin eksilmesi; ya köpeğin Müslümanları korkutması ve havlamasıyla onları rahatsız etmesi ya meleklerin eve girmesine engel olması ya Şâfiî'nin benimsediği görüş doğrultusunda necis olması ya da faydası olmayan bir şeyi edinme yasağını çiğnemesi sebebiyledir; en doğrusunu Allah bilir. İki rivayetten birinde "iki kırat", diğerinde ise "bir kırat" buyrulmuştur. Bunun iki farklı köpek türü hakkında olması muhtemeldir; bunlardan biri diğerine göre daha fazla eziyet vericidir; nitekim aleyhisselâm'ın öldürülmesini emrettiği ve Câbir hadisinde açıkça belirtildiği üzere köpeklerin öldürülmesini yasakladığı vakit istisna kılmadığı kapkara köpek gibi. [Bu hadisi] es-Sahîh tahric etmiştir. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: « عَلَيْكُمْ بِالْأَسْوَدِ الْبَهِيمِ ذِي النُّقْطَتَيْنِ فَإِنَّهُ شَيْطَانٌ » «[Gözlerinin üzerinde] iki nokta bulunan kapkara köpeğe dikkat edin [onu öldürün], çünkü o şeytandır.» Bu [farklılığın] mekanların değişikliğinden kaynaklanması da muhtemeldir; buna göre köpeği mesela Medine'de veya Mekke'de besleyenin [ecrinden] iki kırat, başka bir yerde besleyenin ise bir kırat eksilir. Edinilmesi mubah olan at ve kedi gibi hayvanlara gelince, bunlar [ecirden] eksiltmez. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncü [Mesele]- Mâlik'e göre edinilmesi mubah olan davar köpeği, hayvanlarla birlikte otlağa gidendir; evde onları hırsızlardan koruyan değildir. Ziraat köpeği ise gece veya gündüz ekini vahşi hayvanlardan koruyandır, hırsızlardan koruyan değildir. Mâlik dışındaki âlimler ise davar ve ekin hırsızlarına karşı da köpek edinmeyi caiz görmüşlerdir. el-Mâide [suresi]nde1 köpeklerin hükümlerine dair yeterli bilgi geçmişti; Allah'a hamdolsun. Dördüncü [Mesele]- İbn Atiyye dedi ki: Babam radıyallâhu anh bana anlatıp şöyle dedi: Dört yüz altmış dokuz senesinde Mısır Câmii'nde Ebü'l-Fazl el-Cevherî'yi vaaz minberinde şöyle derken işittim: "Kim hayır ehlini severse onların bereketine nail olur. Bir köpek, fazilet ehlini sevdi ve onlara arkadaşlık etti; Allah da muhkem indirdiği [kitabında] onu zikretti." Derim ki: Kimi köpekler salihler ve velilerle beraberliği ve düşüp kalkması sebebiyle bu yüce dereceye ulaşıp Allah Teâlâ da yüce kitabında bunu haber verdiğine göre; velileri ve salihleri seven,
12978. Metin
الْمُحِبِّينَ لِلْأَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ بَلْ فِي هَذَا تَسْلِيَةٌ وَأُنْسٌ لِلْمُؤْمِنِينَ الْمُقَصِّرِينَ عَنْ دَرَجَاتِ الْكَمَالِ، الْمُحِبِّينَ لِلنَّبِيِّ ﷺ وَآلِهِ خَيْرِ آلٍ. رَوَى الصَّحِيحُ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: بَيْنَا أَنَا وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ خَارِجَانِ مِنَ الْمَسْجِدِ فَلَقِيَنَا رَجُلٌ عِنْدَ سُدَّةِ الْمَسْجِدِ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَتَى السَّاعَةُ؟ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" مَا أَعْدَدْتَ لَهَا" قَالَ فَكَأَنَّ الرجل استكان، ثم قال: ويا رسول الله، ما أعددت بها كَثِيرَ صَلَاةٍ وَلَا صِيَامٍ وَلَا صَدَقَةٍ، وَلَكِنِّي أُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ. قَالَ:" فَأَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ". فِي رِوَايَةٍ قَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ: فَمَا فَرِحْنَا بَعْدَ الْإِسْلَامِ فَرَحًا أَشَدَّ مِنْ قَوْلِ النَّبِيِّ ﷺ:" فَأَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ". قَالَ أَنَسٌ: فَأَنَا أُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَأَبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ، فَأَرْجُو أَنْ أَكُونَ مَعَهُمْ وَإِنْ لَمْ أَعْمَلْ بِأَعْمَالِهِمْ. قُلْتُ: وَهَذَا الَّذِي تَمَسَّكَ بِهِ أَنَسٌ يَشْمَلُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ كُلَّ ذِي نَفْسٍ، فَكَذَلِكَ تَعَلَّقَتْ أَطْمَاعُنَا بِذَلِكَ وَإِنْ كُنَّا مُقَصِّرِينَ، وَرَجَوْنَا رَحْمَةَ الرَّحْمَنِ وَإِنْ كُنَّا غَيْرَ مُسْتَأْهِلِينَ، كَلْبٌ أَحَبَّ قَوْمًا فَذَكَرَهُ اللَّهُ مَعَهُمْ فَكَيْفَ بِنَا وَعِنْدَنَا عَقْدُ الْإِيمَانِ وَكَلِمَةُ الْإِسْلَامِ، وَحُبُّ النَّبِيِّ ﷺ،" وَلَقَدْ كَرَّمْنا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْناهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ وَفَضَّلْناهُمْ عَلى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنا تَفْضِيلًا «١» ". وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: لم يكن كلبا حقيقة، و. إنما كَانَ أَحَدُهُمْ، وَكَانَ قَدْ قَعَدَ عِنْدَ بَابِ الْغَارِ طَلِيعَةً لَهُمْ، «٢» ... كَمَا سُمِّيَ النَّجْمُ التَّابِعُ لِلْجَوْزَاءِ كَلْبًا، لِأَنَّهُ مِنْهَا كَالْكَلْبِ مِنَ الْإِنْسَانِ، وَيُقَالُ لَهُ: كَلْبُ الْجَبَّارِ «٣» قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: فَسُمِّيَ بِاسْمِ الْحَيَوَانِ اللَّازِمِ لِذَلِكَ الْمَوْضِعِ أَمَّا إِنَّ هَذَا الْقَوْلَ يُضْعِفُهُ ذِكْرُ بَسْطِ الذِّرَاعَيْنِ فَإِنَّهَا فِي الْعُرْفِ مِنْ صِفَةِ الْكَلْبِ حَقِيقَةً، وَمِنْهُ قَوْلُ النَّبِيِّ ﷺ:" وَلَا يَبْسُطُ أَحَدُكُمْ ذِرَاعَيْهِ انْبِسَاطَ الْكَلْبِ". وَقَدْ حَكَى أَبُو عُمَرَ الْمُطَرِّزُ فِي كِتَابِ الْيَوَاقِيتِ
...evliya ve salih kimseleri sevenler [hakkındadır]. Bilakis bunda, kemal derecelerine ulaşmaktan geri kalmış olup da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve ehlinin en hayırlısı olan âlini seven müminler için bir teselli ve ünsiyet vardır. Sahîh'te Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ben ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem mescitten çıkarken mescidin kapısında bir adamla karşılaştık. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet ne zaman?" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Onun için ne hazırladın?» buyurdu. [Enes] dedi ki: Adam sanki boyun büktü, sonra: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben onun için çokça namaz, oruç ve sadaka hazırlamadım; fakat ben Allah'ı ve Resûlü'nü seviyorum" dedi. [Bunun üzerine Allah Resûlü]: «O halde sen sevdiğinle berabersin» buyurdu. Bir rivayette Enes b. Mâlik şöyle demiştir: "Biz İslam'a girdikten sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «O halde sen sevdiğinle berabersin» buyurmasından daha fazla hiçbir şeye sevinmedik." Enes dedi ki: "Ben de Allah'ı, Resûlü'nü, Ebû Bekir'i ve Ömer'i seviyorum ve onların amelleri gibi amel edemesem de onlarla birlikte olmayı umuyorum." Derim ki: Enes'in sarıldığı bu gerekçe, Müslümanlardan her bir nefis sahibini kapsar. Bizler de kusurlu olsak bile emellerimizi buna bağladık ve layık olmasak dahi Rahmân'ın rahmetini umduk. Bir köpek bir topluluğu sevdi de Allah onu onlarla birlikte andı; bizde ise iman bağı, İslam kelimesi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sevgisi varken halimiz nasıl olur? { وَلَقَدْ كَرَّمْنا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْناهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ وَفَضَّلْناهُمْ عَلى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنا تَفْضِيلًا } “Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, kendilerini tertemiz rızıklardan rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”1 Bir fırka da şöyle demiştir: O hakikatte bir köpek değildi; bilakis onlardan biriydi ve mağaranın kapısında onlara gözcülük etmek üzere oturmuştu2... Tıpkı Cevzâ [burcunu] takip eden yıldıza, insanın yanındaki köpek gibi onun yanında bulunduğu için köpek adı verildiği gibi. Ona Kelbü'l-Cebbâr3 da denir. İbn Atiyye şöyle demiştir: "Böylece o konumu tutan hayvanın adıyla isimlendirilmiştir." Ne var ki bu görüşü, kollarını uzatmış olmasının zikredilmesi zayıflatmaktadır; zira bu durum örfte hakikaten köpeğin bir sıfatıdır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Hiçbiriniz kollarını köpeğin serişi gibi sermesin» hadisi de bu kabildendir. Ebû Ömer el-Mutarriz, el-Yevâkît adlı eserinde nakletmiştir ki...
12979. Metin
أَنَّهُ قُرِئَ" وَكَالِبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ". فَيَحْتَمِلُ أن يريد بالكالب هذا لرجل عَلَى مَا رُوِيَ، إِذْ بَسْطُ الذِّرَاعَيْنِ وَاللُّصُوقُ بِالْأَرْضِ مَعَ رَفْعِ الْوَجْهِ لِلتَّطَلُّعِ هِيَ هَيْئَةُ الرِّيبَةِ الْمُسْتَخْفِي بِنَفْسِهِ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يُرِيدَ بِالْكَالِبِ الْكَلْبَ. وَقَرَأَ جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّادِقُ" كَالِبُهُمْ" يَعْنِي صَاحِبَ الْكَلْبِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (باسِطٌ ذِراعَيْهِ) أُعْمِلَ اسْمُ الْفَاعِلِ وَهُوَ بِمَعْنَى الْمُضِيِّ، لِأَنَّهَا حكاية حال ولم يفصد الاخبار عن فعل الكلب. والذرع من طرف المرفق الطرف الْأُصْبُعِ الْوُسْطَى. ثُمَّ قِيلَ: بَسَطَ ذِرَاعَيْهِ لِطُولِ الْمُدَّةِ. وَقِيلَ: نَامَ الْكَلْبُ، وَكَانَ ذَلِكَ مِنَ الآيات. وقيل: نام مفتوح العين. الوصيد: القناء، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَابْنُ جُبَيْرٍ، أَيْ فِنَاءُ الْكَهْفِ، وَالْجَمْعُ وَصَائِدُ وَوُصُدٌ. وَقِيلَ الْبَابُ. وقال ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَأَنْشَدَ:
ki, "ve kâlibühüm bâsitun zirâayhi bi'l-vasîd" şeklinde okunmuştur. Buna göre rivayet edildiği üzere 'kâlib' ile bu adamın kastedilmiş olması muhtemeldir; zira kollarını uzatıp yere yapışarak etrafı gözetlemek için yüzünü kaldırmak, kendini gizleyen şüpheli kimsenin duruş şeklidir. Kâlib ile köpeğin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık ise köpeğin sahibi anlamında "kâlibühüm" şeklinde okumuştur. Yüce Allah'ın: { باسِطٌ ذِراعَيْهِ } “iki kolunu uzatmış vaziyetteydi” buyruğunda ism-i fâil geçmiş zaman anlamında amel etmiştir; çünkü bu bir durum hikâyesidir (hikâye-i hâl), köpeğin o anki fiilini haber vermek kastedilmemiştir. Ez-Zirâ' dirsek ucundan orta parmağın ucuna kadar olan kısımdır. Sürenin uzunluğundan ötürü kollarını uzattığı söylenmiştir. Köpeğin uyuduğu ve bunun da ayetlerden (mucizelerden) olduğu söylenmiştir. Gözleri açık olarak uyuduğu da söylenmiştir. El-Vasîd (الْوَصِيدُ), avlu demektir; bunu İbn Abbâs, Mücâhid ve İbn Cübeyr söylemiştir; yani mağaranın önü, avlusu demektir. Çoğulu vesâid ve vusud gelir. Kapı olduğu da söylenmiştir; bunu İbn Abbâs da söylemiş ve şu şiiri okumuştur: