[Tâhâ aleyhisselâm Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

13600. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ تَفْسِيرُ سُورَةِ طه ﵇ سُورَةُ طه ﵇ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. نَزَلَتْ قَبْلَ إِسْلَامِ عُمَرَ ﵁. رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ﵁ قَالَ خَرَجَ عُمَرُ مُتَقَلِّدًا بِسَيْفٍ فَقِيلَ لَهُ إن ختنك [وأختك «١»] قَدْ صَبَوْا «٢» فَأَتَاهُمَا عُمَرُ وَعِنْدَهُمَا رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ يُقَالُ لَهُ: خَبَّابٌ وَكَانُوا يَقْرَءُونَ:" طه". فقال: أعطوني الكتاب الذي عندكم فأقرؤه- وَكَانَ عُمَرُ ﵁ يَقْرَأُ الْكُتُبَ- فقالت له أخته: إنك رجس ولا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ فَقُمْ فَاغْتَسِلْ أَوْ تَوَضَّأْ فَقَامَ عُمَرُ ﵁ وَتَوَضَّأَ وَأَخَذَ الْكِتَابَ فَقَرَأَ:" طه". وَذَكَرَهُ ابْنُ إِسْحَاقَ مُطَوَّلًا: فَإِنَّ عُمَرَ خَرَجَ مُتَوَشِّحًا سَيْفَهُ يُرِيدُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَقَتْلَهُ فَلَقِيَهُ نعيم ابن عَبْدِ اللَّهِ فَقَالَ: أَيْنَ تُرِيدُ يَا عُمَرُ؟ فَقَالَ: أُرِيدُ مُحَمَّدًا هَذَا الصَّابِئَ الَّذِي فَرَّقَ أَمْرَ قُرَيْشٍ وَسَفَّهَ أَحْلَامَهَا وَعَابَ دِينَهَا وَسَبَّ آلِهَتَهَا فَأَقْتُلُهُ. فَقَالَ لَهُ نُعَيْمٌ: وَاللَّهِ لَقَدْ غَرَّتْكَ نَفْسُكَ مِنْ نَفْسِكَ يَا عُمَرُ أَتَرَى بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ تَارِكِيكَ تَمْشِي عَلَى الْأَرْضِ وَقَدْ قَتَلْتَ مُحَمَّدًا؟! أَفَلَا تَرْجِعُ إِلَى أَهْلِكَ فَتُقِيمَ أَمْرَهُمْ؟!. فَقَالَ: وَأَيُّ أَهْلِ بَيْتِي؟. قَالَ: خَتَنُكَ وَابْنُ عَمِّكَ سَعِيدُ بْنُ زَيْدٍ وَأُخْتُكَ فَاطِمَةُ بِنْتُ الْخَطَّابِ فَقَدْ وَاللَّهِ أَسْلَمَا وَتَابَعَا مُحَمَّدًا عَلَى دِينِهِ فَعَلَيْكَ بِهِمَا. قَالَ: فَرَجَعَ عُمَرُ عَامِدًا إِلَى أُخْتِهِ وَخَتَنِهِ وَعِنْدَهُمَا خَبَّابُ بن الأرت معه صحيفة فيها

Bismillâhirrahmânirrahîm. Tâhâ Suresi’nin Tefsiri. Tâhâ Suresi aleyhisselâm, bütün âlimlerin ittifakıyla Mekkîdir. Ömer radıyallâhu anh’ın İslam’a girmesinden önce inmiştir. Dârekutnî, es-Sünen’inde Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Ömer, kılıcını kuşanmış olarak dışarı çıktı. Kendisine: “Enişten [ve kız kardeşin 1] dinlerinden döndüler (Sâbiî oldular) 2” denildi. Bunun üzerine Ömer onların yanına gitti. Yanlarında Muhacirlerden Habbâb adında bir adam vardı ve “Tâhâ” [suresini] okuyorlardı. Ömer: “Yanınızdaki o sayfayı/yazıyı bana verin de okuyayım” dedi. —Ömer radıyallâhu anh yazılı metinleri okuyabilirdi—. Kız kardeşi ona: “Sen necissin/murdarsın; ona ancak temiz olanlar dokunabilir. Kalk, guslet veya abdest al!” dedi. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh kalkıp abdest aldı, sayfayı alıp “Tâhâ” [suresini] okudu. İbn İshâk ise bu hadiseyi daha detaylı olarak şöyle nakletmiştir: Ömer kılıcını kuşanmış vaziyette Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i kastederek onu öldürmek üzere yola çıktı. Karşısına Nuaym b. Abdillâh çıktı ve: “Ey Ömer, nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ömer: “Kureyş’in birliğini bozan, akıllarını beyinsizlik sayan, dinlerini ayıplayıp ilahlarına söven şu dinden çıkmış Muhammed’i bulup öldürmek istiyorum” dedi. Nuaym ona: “Vallahi ey Ömer, nefsin seni fena halde aldatmış! Muhammed’i öldürdüğün takdirde Abdümenâfoğullarının seni yeryüzünde serbestçe dolaşır bırakacağını mı sanıyorsun?! Kendi ailene dönüp onların durumunu düzeltsene!” dedi. Ömer: “Ailemden kimmiş o?” diye sordu. Nuaym: “Enişten ve amcanın oğlu olan Saîd b. Zeyd ile kız kardeşin Fâtıma bint el-Hattâb’dır. Vallahi ikisi de Müslüman oldu ve dininde Muhammed’e tâbi oldu; sen onlara bak!” dedi. [Râvi] dedi ki: Bunun üzerine Ömer dosdoğru kız kardeşinin ve eniştesinin yanına yöneldi. Yanlarında Habbâb b. el-Eret bulunuyordu; elinde de içinde

13601. Metin

" طه" يُقْرِئُهُمَا إِيَّاهَا فَلَمَّا سَمِعُوا حِسَّ عُمَرَ تَغَيَّبَ خَبَّابٌ فِي مَخْدَعٍ لَهُمْ أَوْ فِي بَعْضِ الْبَيْتِ وَأَخَذَتْ فَاطِمَةُ بِنْتُ الْخَطَّابِ الصَّحِيفَةَ فَجَعَلَتْهَا تَحْتَ فَخِذِهَا وَقَدْ سَمِعَ عُمَرُ حِينَ دَنَا إِلَى الْبَيْتِ قِرَاءَةَ خَبَّابٍ عَلَيْهِمَا فَلَمَّا دَخَلَ قَالَ: مَا هَذِهِ الْهَيْنَمَةُ «١» الَّتِي سَمِعْتُ؟ قَالَا لَهُ: مَا سَمِعْتَ شَيْئًا. قَالَ: بَلَى والله لقد أخبرت أنكما تابعتما محمدا إلى دِينِهِ وَبَطَشَ بِخَتَنِهِ سَعِيدِ بْنِ زَيْدٍ فَقَامَتْ إِلَيْهِ أُخْتُهُ فَاطِمَةُ بِنْتُ الْخَطَّابِ لِتَكُفَّهُ عَنْ زَوْجِهَا فَضَرَبَهَا فَشَجَّهَا. فَلَمَّا فَعَلَ ذَلِكَ قَالَتْ لَهُ أُخْتُهُ وَخَتَنُهُ: نَعَمْ قَدْ أَسْلَمْنَا وَآمَنَّا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَاصْنَعْ مَا بَدَا لَكَ. وَلَمَّا رَأَى عُمَرُ مَا بِأُخْتِهِ مِنَ الدَّمِ نَدِمَ عَلَى مَا صَنَعَ فَارْعَوَى وَقَالَ لِأُخْتِهِ: أَعْطِنِي هَذِهِ الصَّحِيفَةَ الَّتِي سَمِعْتُكُمْ تَقْرَءُونَهَا آنِفًا أَنْظُرُ مَا هَذَا الَّذِي جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ. وَكَانَ كَاتِبًا فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ قَالَتْ لَهُ أُخْتُهُ: إِنَّا نَخْشَاكَ عَلَيْهَا. قَالَ لَهَا: لَا تَخَافِي وَحَلَفَ لَهَا بِآلِهَتِهِ لَيَرُدَّنَّهَا إِذَا قَرَأَهَا فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ طَمِعَتْ فِي إِسْلَامِهِ فَقَالَتْ لَهُ: يَا أَخِي إِنَّكَ نَجَسٌ عَلَى شِرْكِكَ وَإِنَّهُ لَا يَمَسُّهَا إِلَّا الطَّاهِرُ. فَقَامَ عُمَرُ وَاغْتَسَلَ فأعطته الصحيفة وفيها" طه" [فقرأها «٢»] فَلَمَّا قَرَأَ مِنْهَا صَدْرًا قَالَ: مَا أَحْسَنَ هَذَا الْكَلَامَ وَأَكْرَمَهُ! فَلَمَّا سَمِعَ ذَلِكَ خَبَّابٌ خَرَجَ إِلَيْهِ فَقَالَ لَهُ: يَا عُمَرُ وَاللَّهِ إني لأرجو أن يكون الله قد خَصَّكَ بِدَعْوَةِ نَبِيِّهِ فَإِنِّي سَمِعْتُهُ أَمْسِ وَهُوَ يَقُولُ: (اللَّهُمَّ أَيِّدِ الْإِسْلَامَ بِأَبِي الْحَكَمِ بْنِ هِشَامٍ أَوْ بِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ) فَاللَّهَ اللَّهَ يَا عُمَرُ. فَقَالَ لَهُ عِنْدَ ذَلِكَ: فَدُلَّنِي يَا خَبَّابُ عَلَى مُحَمَّدٍ حَتَّى آتِيَهُ فَأُسْلِمَ وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. مَسْأَلَةٌ أَسْنَدَ الدَّارِمِيُّ أَبُو مُحَمَّدٍ فِي مُسْنَدِهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ (إِنَّ اللَّهَ ﵎ قَرَأَ" طه" و" يس" قبل أن يخلق السموات وَالْأَرْضَ بِأَلْفَيْ عَامٍ فَلَمَّا سَمِعَتِ الْمَلَائِكَةُ الْقُرْآنَ قَالَتْ طُوبَى لِأُمَّةٍ يُنَزَّلُ هَذَا عَلَيْهَا وَطُوبَى لِأَجْوَافٍ تَحْمِلُ هَذَا وَطُوبَى لِأَلْسِنَةٍ تَتَكَلَّمُ بِهَذَا) قال ابن فورك معنى قَوْلُهُ: (إِنَّ اللَّهَ ﵎ قَرَأَ" طه" وَ" يس") أَيْ أَظْهَرَ وَأَسْمَعَ وَأَفْهَمَ كَلَامَهُ مَنْ أَرَادَ مِنْ خَلْقِهِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَالْعَرَبُ تَقُولُ: قَرَأْتُ الشَّيْءَ إِذَا تتبعته وتقول: ما قرأت هذه

“Tâhâ” [suresini] onlara okutuyordu. Ömer’in ayak sesini işittiklerinde Habbâb, kendilerine ait bir hücreye (küçük odaya) yahut evin bir köşesine saklandı. Fâtıma bint el-Hattâb ise sayfayı alıp uyluğunun altına koydu. Ömer eve yaklaştığında Habbâb’ın onlara okuduğunu işitmişti. İçeri girdiğinde: “İşittiğim bu mırıltı / gizli ses1 nedir?” dedi. İkisi ona: “Bir şey işitmedin” dediler. [Ömer]: “Hayır, vallahi bana sizin Muhammed’e tâbi olup onun dinine girdiğiniz haber verildi” dedi ve eniştesi Saîd b. Zeyd’in üzerine yürüdü. Bunun üzerine kız kardeşi Fâtıma bint el-Hattâb kocasını onun elinden kurtarmak için ayağa kalktı; [Ömer] ona da vurup başını yardı. [Ömer] bunu yapınca kız kardeşi ve eniştesi: “Evet, biz Müslüman olduk, Allah’a ve Resûlü’ne iman ettik; artık dilediğini yap!” dediler. Ömer kız kardeşindeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, [öfkesinden] vazgeçti ve kız kardeşine: “Az önce okuduğunuzu işittiğim o sayfayı bana ver de Muhammed’in getirdiği bu şey neymiş bir bakayım” dedi. Kendisi okuma yazma bilen biriydi. Böyle söyleyince kız kardeşi ona: “Biz onun [başına bir zarar gelmesinden] ötürü senden korkuyoruz” dedi. [Ömer] ona: “Korkma!” dedi ve okuduktan sonra onu geri vereceğine dair ilahları üzerine yemin etti. Böyle söyleyince [kız kardeşi] onun Müslüman olmasını umut etti ve ona: “Ey kardeşim! Sen şirkin üzere olduğun için necissin (murdarsın); şüphesiz ona ancak tertemiz olan dokunabilir” dedi. Bunun üzerine Ömer kalkıp yıkandı (gusletti). [Kız kardeşi] de ona içinde “Tâhâ” [suresi] bulunan sayfayı verdi [o da onu okudu2]. Baş tarafından bir miktar okuyunca: “Bu kelam ne kadar güzel ve ne kadar yüce!” dedi. Habbâb bunu işitince yanına çıkıp ona şöyle dedi: “Ey Ömer! Vallahi Allah’ın seni Peygamberi’nin duasına mazhar kılmış olmasını umuyorum; zira dün onu şöyle buyururken işittim: «اللَّهُمَّ أَيِّدِ الْإِسْلَامَ بِأَبِي الْحَكَمِ بْنِ هِشَامٍ أَوْ بِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ» «Allahım! İslâm’ı Ebü’l-Hakem b. Hişâm veya Ömer b. el-Hattâb ile güçlendir!» Allah’tan kork, Allah’tan kork ey Ömer!” Bunun üzerine [Ömer] ona: “Ey Habbâb, beni Muhammed’e götür de yanına varıp Müslüman olayım” dedi... ve hadisi zikretti. Mesele: Ebû Muhammed ed-Dârimî, Müsned’inde Ebû Hureyre (radıyallâhu anh)’tan rivayet ettiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَرَأَ طه ويس قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِأَلْفَيْ عَامٍ فَلَمَّا سَمِعَتِ الْمَلَائِكَةُ الْقُرْآنَ قَالَتْ طُوبَى لِأُمَّةٍ يُنَزَّلُ هَذَا عَلَيْهَا وَطُوبَى لِأَجْوَافٍ تَحْمِلُ هَذَا وَطُوبَى لِأَلْسِنَةٍ تَتَكَلَّمُ بِهَذَا» «Şüphesiz Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce “Tâhâ” ve “Yâsîn” [surelerini] okudu. Melekler Kur’an’ı işitince: “Bu [kelamın] kendisine indirileceği ümmete ne mutlu! Bunu taşıyacak sinelere ne mutlu! Bununla konuşacak dillere ne mutlu!” dediler.» İbn Fûrek dedi ki: O’nun «إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَرَأَ طه وَيس» «Şüphesiz Allah Teâlâ “Tâhâ” ve “Yâsîn” [surelerini] okudu» sözünün anlamı şudur: Yani O, o vakitte kelamını yarattıklarından dilediği meleklere izhar etti, işittirdi ve kavrattı. Araplar: “Bir şeyin peşine düşüp ardı ardına getirdiğimde onu okudum (kara'tü)” derler. Yine: “Bu [dişi deve]...

13602. Metin

النَّاقَةُ فِي رَحِمِهَا سَلًا قَطُّ أَيْ مَا ظَهَرَ فِيهَا وَلَدٌ فَعَلَى هَذَا يَكُونُ الْكَلَامُ سائغا وقراءته أَسْمَاعُهُ وَأَفْهَامُهُ بِعِبَارَاتٍ يَخْلُقُهَا وَكِتَابَةٍ يُحْدِثُهَا. وَهِيَ مَعْنَى قَوْلِنَا قَرَأْنَا كَلَامَ اللَّهِ وَمَعْنَى قَوْلِهِ:" فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ"" فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ" «١». وَمِنْ أَصْحَابِنَا مَنْ قَالَ مَعْنَى قَوْلِهِ: (قَرَأَ) أَيْ تَكَلَّمَ بِهِ وَذَلِكَ مَجَازٌ كَقَوْلِهِمْ ذُقْتُ هَذَا الْقَوْلَ «٢» ذَوَاقًا بِمَعْنَى اخْتَبَرْتُهُ. ومنه قول تعالى:" فَأَذاقَهَا اللَّهُ لِباسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِما كانُوا يَصْنَعُونَ" «٣» أَيِ ابْتَلَاهُمُ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ فَسُمِّيَ ذلك ذواقا وَالْخَوْفُ لَا يُذَاقُ عَلَى الْحَقِيقَةِ لِأَنَّ الذَّوْقَ فِي الْحَقِيقَةِ بِالْفَمِ دُونَ غَيْرِهِ مِنَ الْجَوَارِحِ. قَالَ ابْنُ فَوْرَكٍ: وَمَا قُلْنَاهُ أَوَّلًا أَصَحُّ فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْخَبَرِ لِأَنَّ كَلَامَ اللَّهِ تَعَالَى أَزَلِيٌّ قَدِيمٌ سَابِقٌ لِجُمْلَةِ الْحَوَادِثِ وَإِنَّمَا أَسْمَعَ وَأَفْهَمَ مَنْ أَرَادَ مِنْ خَلْقِهِ عَلَى مَا أَرَادَ فِي الْأَوْقَاتِ وَالْأَزْمِنَةِ لَا أَنَّ عين كلامه يتعلق وجوده بمدة وزمان.

rahminde asla bir cenin belirmedi (mâ kara'et)” derler ki, onda hiçbir yavru ortaya çıkmadı demektir. Buna göre bu ifade caiz olur; Allah’ın okuması da yarattığı ifadeler ve var ettiği yazılarla işittirmesi ve kavratması demektir. Bizim “Allah’ın kelamını okuduk” sözümüzün anlamı da budur; Allah’ın: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun”, “Ondan kolayınıza geleni okuyun” «١» ayetlerinin anlamı da böyledir. Mezhebimiz âlimlerinden bazıları ise: (Okudu) sözünün “onu konuştu” anlamına geldiğini, bunun da Arapların “bu sözü tattım” «٢» diyerek onu denedim anlamını kastetmeleri gibi mecaz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Yüce Allah’ın: “Allah da onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini tattırdı” «٣» ayeti de böyledir; yani Allah Teâlâ onları bununla imtihan etti demektir ve bu tatma olarak isimlendirilmiştir. Oysa korku hakikatte tadılmaz; zira tatma hakikatte diğer uzuvlarla değil ancak ağızla olur. İbn Fûrek dedi ki: Bizim ilk söylediğimiz bu haberin yorumunda daha sahihtir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelamı ezelî ve kadîm olup sonradan yaratılanların tamamından öncedir. O sadece dilediği vakitlerde ve zamanlarda yarattıklarından dilediğine kelamını dilediği şekilde işittirmiş ve kavratmıştır; yoksa kelamının zatının varlığı bir müddet ve zamana bağlı değildir.

13603. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ١ الى ٨]

[Tâhâ Suresi (20), 1-8. Ayetler]

13604. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

13605. Metin

طه (١) مَا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى (٢) إِلاَّ تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشى (٣) تَنْزِيلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّماواتِ الْعُلى (٤)

Tâhâ. (1) Biz bu Kur’an’ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik. (2) Ancak [Allah’tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik]. (3) Yeri ve yüce gökleri yaratan katından peyderpey indirilmiştir. (4)

13606. Metin

الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى (٥) لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما وَما تَحْتَ الثَّرى (٦) وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى (٧) اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى (٨)

Rahmân Arş’a istivâ etmiştir. (5) Göklerde, yerde, ikisi arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. (6) Sen sözü açığa vursan da [gizlesen de birdir]; şüphesiz O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. (7) Allah ki O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O’nundur. (8)

13607. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" طه" اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي مَعْنَاهُ فَقَالَ الصِّدِّيقُ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ: هُوَ مِنَ الْأَسْرَارِ ذَكَرَهُ الْغَزْنَوِيُّ ابْنُ عَبَّاسٍ مَعْنَاهُ يَا رَجُلُ ذَكَرَهُ الْبَيْهَقِيُّ. وَقِيلَ: إِنَّهَا لُغَةٌ مَعْرُوفَةٌ فِي عُكْلٍ. وَقِيلَ فِي عَكٍّ قَالَ الْكَلْبِيُّ: لَوْ قُلْتَ فِي عَكٍّ لِرَجُلٍ يَا رَجُلُ لَمْ يُجِبْ حَتَّى تَقُولَ طه. وَأَنْشَدَ الطَّبَرِيُّ فِي ذَلِكَ فَقَالَ: «٤»

Yüce Allah’ın: “Tâhâ” buyruğunun anlamı hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Sıddîk (radıyallâhu Teâlâ anh): “O sırlardandır” demiştir; bunu el-Gaznevî zikretmiştir. İbn Abbâs: “Bunun anlamı ‘Ey adam!’ demektir” demiştir; bunu el-Beyhakî zikretmiştir. Bunun Ukl kabilesinin bilinen bir lehçesi olduğu söylenmiştir. Akk kabilesinin lehçesi olduğu da söylenmiştir. Kelbî şöyle demiştir: “Akk kabilesinde bir adama ‘Ey adam!’ desen, sen ‘Tâhâ’ demedikçe cevap vermez.” Taberî bu hususta şu beyti inşad etmiştir: «٤»

13608. Metin

دَعَوْتُ بِطه فِي الْقِتَالِ فَلَمْ يُجِبْ ... فَخِفْتُ عليه أن يكون موائلا

Savaşta ona Tâhâ (ey adam!) diye seslendim de cevap vermedi123 ... / Onun [canını kurtarmak için] kaçıp sığınmış olmasından korktum.4

13609. Metin

وَيُرْوَى مُزَايِلَا. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرٍو: يَا حَبِيبِي بِلُغَةِ عَكٍّ ذَكَرَهُ الْغَزْنَوِيُّ وَقَالَ قطرب: هو بلغة طئ وَأَنْشَدَ لِيَزِيدَ بْنِ الْمُهَلْهِلِ:

Bu dize “muzâilen” (ayrılan/kaçan) şeklinde de rivayet edilir. Abdullah b. Amr: “Akk kabilesinin dilinde ‘Ey sevgilim’ demektir” demiştir; bunu el-Gaznevî zikretmiştir. Kutrub ise: “Tayy kabilesinin lehçesindedir” demiş ve Yezîd b. el-Mühelhel’in şu beytini inşad etmiştir:

13610. Metin

إِنَّ السَّفَاهَةَ طه مِنْ شَمَائِلِكُمْ ... لَا بَارَكَ اللَّهُ فِي الْقَوْمِ الْمَلَاعِينِ

Şüphesiz beyinsizlik, ey adam, sizin huyunuzdandır / Allah o lanetlenmiş topluluğu mübarek kılmasın!

13611. Metin

وَكَذَلِكَ قَالَ الْحَسَنُ: مَعْنَى" طه" يَا رجل. وقاله عِكْرِمَةُ وَقَالَ هُوَ بِالسُّرْيَانِيَّةِ كَذَلِكَ ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ وَحَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَمُجَاهِدٍ. وَحَكَى الطَّبَرِيُّ: أَنَّهُ بِالنَّبَطِيَّةِ يَا رَجُلُ. وَهَذَا قَوْلُ السُّدِّيِّ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا قَالَ:

Aynı şekilde Hasan: “Tâhâ’nın anlamı ‘Ey adam!’ demektir” demiştir. İkrime de böyle söylemiş ve Süryanicede de böyle olduğunu belirtmiştir; bunu el-Mehdevî zikretmiş, Mâverdî de bunu yine İbn Abbâs ve Mücâhid’den nakletmiştir. Taberî ise Nabatîcede “Ey adam!” demek olduğunu nakletmiştir. Bu, Süddî’nin, Saîd b. Cübeyr’in ve yine İbn Abbâs’ın görüşüdür. [Şair] demiştir ki:

13612. Metin

إِنَّ السَّفَاهَةَ طه مِنْ خَلَائِقِكُمْ ... لَا قَدَّسَ اللَّهُ أَرْوَاحَ الْمَلَاعِينِ

Şüphesiz beyinsizlik, ey adam, sizin tabiatınızdandır / Allah o lanetlilerin ruhlarını arındırmasın!

13613. Metin

وَقَالَ عِكْرِمَةُ أَيْضًا: هُوَ كَقَوْلِكَ يَا رَجُلُ بِلِسَانِ الْحَبَشَةِ ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَالصَّحِيحُ أَنَّهَا وَإِنْ وُجِدَتْ فِي لُغَةٍ أُخْرَى فَإِنَّهَا مِنْ لُغَةِ الْعَرَبِ كَمَا ذكرنا وأنها لغة يمنية في عك وطئ وَعُكْلٍ أَيْضًا. وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى وَقَسَمٌ أَقْسَمَ بِهِ. وَهَذَا أَيْضًا مَرْوِيٌّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄، وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ سَمَّاهُ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ كَمَا سَمَّاهُ مُحَمَّدًا. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ (لِي عِنْدَ رَبِّي عَشَرَةُ أَسْمَاءٍ) فَذَكَرَ أَنَّ فِيهَا طه وَيس وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ لِلسُّورَةِ وَمِفْتَاحٌ لَهَا. وَقِيلَ: إِنَّهُ اخْتِصَارٌ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ خَصَّ اللَّهُ تَعَالَى رَسُولَهُ بِعِلْمِهِ. وَقِيلَ: إِنَّهَا حُرُوفٌ مُقَطَّعَةٌ يَدُلُّ كُلُّ حَرْفٍ مِنْهَا عَلَى مَعْنًى وَاخْتُلِفَ فِي ذَلِكَ فَقِيلَ الطَّاءُ شَجَرَةُ طُوبَى وَالْهَاءُ النَّارُ الْهَاوِيَةُ وَالْعَرَبُ تُعَبِّرُ عَنِ الشَّيْءِ كُلِّهِ بِبَعْضِهِ كَأَنَّهُ أَقْسَمَ بِالْجَنَّةِ وَالنَّارِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: الطَّاءُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ طَاهِرٌ وَطَيِّبٌ وَالْهَاءُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ هَادِي. وَقِيلَ" طَاءٌ" يَا طَامِعَ الشَّفَاعَةِ لِلْأُمَّةِ" هَاءٌ" يَا هَادِيَ الْخَلْقِ إِلَى اللَّهِ «١». وَقِيلَ: الطَّاءُ مِنَ الطَّهَارَةِ وَالْهَاءُ مِنَ الْهِدَايَةِ كَأَنَّهُ يَقُولُ لِنَبِيِّهِ ﵊: يَا طَاهِرًا مِنَ الذُّنُوبِ يَا هَادِيَ الْخَلْقِ إِلَى عَلَّامِ الْغُيُوبِ. وَقِيلَ الطَّاءُ طُبُولُ الْغُزَاةِ وَالْهَاءُ هَيْبَتُهُمْ فِي قُلُوبِ الْكَافِرِينَ. بَيَانُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ" «٢» وَقَوْلُهُ:" وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ" «٣». وَقِيلَ: الطَّاءُ طرب أهل الجنة في الجنة والهاء هو ان أَهْلِ النَّارِ فِي النَّارِ. وَقَوْلٌ سَادِسٌ: إِنَّ مَعْنَى." طه" طُوبَى لِمَنِ اهْتَدَى قَالَهُ مُجَاهِدٌ ومحمد بن الحنفية.

İkrime yine şöyle demiştir: “Bu, Habeş dilinde senin ‘Ey adam!’ demen gibidir.” Bunu es-Sa‘lebî zikretmiştir. Doğru olan şudur ki, her ne kadar başka bir dilde bulunsa da zikrettiğimiz gibi Arap dilindendir ve ayrıca Akk, Tayy ve Ukl kabilelerinde bir Yemen lehçesidir. Denildi ki: O, Yüce Allah’ın isimlerinden bir isim ve O’nun kendisiyle yemin ettiği bir yemindir. Bu da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edilmiştir. Denildi ki: O, Yüce Allah’ın tıpkı Muhammed diye isimlendirdiği gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e verdiği bir isimdir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « لِي عِنْدَ رَبِّي عَشَرَةُ أَسْمَاءٍ » «Rabbimin katında benim on ismim vardır» ve bunların arasında Tâhâ ile Yâsîn’in de bulunduğunu zikretmiştir. Denildi ki: O, surenin ismi ve onun anahtarıdır. Denildi ki: O, Yüce Allah’ın bilgisini Resûlü’ne tahsis ettiği, Allah’ın kelamından bir kısaltmadır. Denildi ki: Bunlar hurûf-ı mukattaadır; her bir harfi bir anlama delalet eder. Bu hususta ihtilaf edilmiştir: Denildi ki Tâ (ط) Tûbâ ağacı, Hâ (هـ) ise Hâviye ateşidir. Araplar bazen bir şeyin bütününü parçasıyla ifade ederler; sanki cennete ve cehenneme yemin etmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Tâ (ط), O’nun Tâhir ve Tayyib isminin; Hâ (هـ) ise Hâdî isminin başlangıcıdır. Denildi ki: Tâ (ط), “Ey ümmet için şefaati uman!”; Hâ (هـ) ise “Ey mahlukatı Allah’a hidayet eden!”1 [demektir]. Denildi ki: Tâ (ط) taharetten (arınmışlıktan), Hâ (هـ) hidayettendir. Sanki O, Peygamberi’ne aleyhisselâm: “Ey günahlardan arınmış olan, ey mahlukatı Gaybları Bilen’e hidayet eden!” demektedir. Denildi ki: Tâ (ط) gazilerin davulları, Hâ (هـ) ise onların kâfirlerin kalplerindeki heybetidir. Bunun açıklaması Yüce Allah’ın: { سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ } “İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız”2 ve { وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ } “Onların kalplerine korku saldı”3 buyruklarıdır. Denildi ki: Tâ (ط), cennet ehlinin cennetteki sevinç ve neşesi (tarab); Hâ (هـ) ise cehennem ehlinin cehennemdeki zilleti ve iniltisidir (hevân). Altıncı bir görüş: “Tâhâ”nın anlamı, “Hidayete erene ne mutlu / müjdeler olsun (Tûbâ limen ihtedâ)” demektir. Bunu Mücâhid ve Muhammed b. el-Hanefiyye söylemiştir.

13614. Metin

وَقَوْلٌ سَابِعٌ: إِنَّ مَعْنَى" طه" طَإِ الْأَرْضَ وَذَلِكَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَتَحَمَّلُ مَشَقَّةَ الصَّلَاةِ حَتَّى كَادَتْ قَدَمَاهُ تَتَوَرَّمُ وَيَحْتَاجُ إِلَى التَّرْوِيحِ بَيْنَ قَدَمَيْهِ فَقِيلَ لَهُ: طَإِ الْأَرْضَ أَيْ لَا تَتْعَبْ حَتَّى تحتاج إلى الترويح حكاه ابن الأنباري. وقد ذكر الْقَاضِي عِيَاضٌ فِي" الشِّفَاءِ" أَنَّ الرَّبِيعَ بْنَ أَنَسٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ إِذَا صَلَّى قَامَ عَلَى رِجْلٍ وَرَفَعَ الْأُخْرَى فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" طه" يَعْنِي طَإِ الْأَرْضَ يَا مُحَمَّدُ. (مَا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى) ٢٠: ٢. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَعَنِ الْحَسَنِ" طه" وَفُسِّرَ بِأَنَّهُ أمر بالوطي وَأَنَّ النَّبِيَّ ﵊ كَانَ يَقُومُ فِي تَهَجُّدِهِ عَلَى إِحْدَى رِجْلَيْهِ فَأُمِرَ أَنْ يَطَأَ الْأَرْضَ بِقَدَمَيْهِ مَعًا وَأَنَّ الْأَصْلَ طَأْ فقلبت همزته هاء كما قلبت [ألفا «١»] فِي (يَطَا) فِيمَنْ قَالَ:

Yedinci bir görüş: “Tâhâ”nın anlamı “Yere bas!” demektir. Şöyle ki; Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları şişecek ve ayaklarını sırayla dinlendirme ihtiyacı hissedecek kadar namazın meşakkatine katlanırdı. Bunun üzerine kendisine: “Yere bas!”, yani ayaklarını dinlendirme ihtiyacı hissedecek kadar yorulma denildi; bunu İbnü’l-Enbârî nakletmiştir. Kādî İyâz da eş-Şifâ’da Rebî‘ b. Enes’in şöyle dediğini zikretmiştir: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) namaz kıldığı zaman bir ayağının üzerinde durur diğerini kaldırırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Tâhâ” yani “Ey Muhammed, yere [iki ayağınla] bas!” (Biz bu Kur’an’ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik) [Tâhâ 20:2] ayetini indirdi. Zemahşerî ise: Hasan’dan nakledildiğine göre “Tâhâ” yere basma (vat’) emri olarak tefsir edilmiştir; Peygamber (aleyhisselâm) gece teheccüdünde tek ayağı üzerinde dururdu, iki ayağıyla birden yere basması emredilmiştir. Aslı “ta’” (طَأْ) olup hemzesi, şu beyti okuyan kimsenin “yata’” (يَطَا) fiilinde hemzeyi [elife «١»] çevirmesi gibi “hâ”ya çevrilmiştir:

13615. Metin

...... لَا هَنَاكِ الْمَرْتَعُ «٢»

... Otlak sana afiyetli/hayırlı olmasın! «٢»

13616. Metin

ثُمَّ بَنَى عَلَيْهِ هَذَا الْأَمْرَ وَالْهَاءُ لِلسَّكْتِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ وَأَصْحَابُهُ يَرْبِطُونَ الْحِبَالَ فِي صُدُورِهِمْ فِي الصَّلَاةِ بِاللَّيْلِ مِنْ طُولِ الْقِيَامِ ثُمَّ نُسِخَ ذَلِكَ بِالْفَرْضِ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَمَّا نَزَلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ الْوَحْيُ بِمَكَّةَ اجْتَهَدَ فِي الْعِبَادَةِ وَاشْتَدَّتْ عِبَادَتُهُ، فَجَعَلَ يُصَلِّي اللَّيْلَ كُلَّهُ زَمَانًا حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فَأَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يُخَفِّفَ عَنْ نَفْسِهِ فَيُصَلِّيَ وَيَنَامَ، فَنَسَخَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قِيَامَ اللَّيْلِ فَكَانَ بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ يُصَلِّي وَيَنَامُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَالضَّحَّاكُ: فَلَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ قَامَ هُوَ وَأَصْحَابُهُ فَصَلُّوا فَقَالَ كُفَّارُ قُرَيْشٍ: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى مُحَمَّدٍ إلا ليشقى فأنزل الله تعالى" طه" فيقول: يَا رَجُلُ" مَا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى ٢٠: ٢" أَيْ لِتَتْعَبَ، عَلَى مَا يَأْتِي. وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ: إِنَّ" طه" [طَاهَا أَيْ «٣»] طَإِ الْأَرْضَ فَتَكُونُ الْهَاءُ وَالْأَلِفُ ضَمِيرَ الْأَرْضِ أَيْ طَإِ الْأَرْضَ بِرِجْلَيْكَ فِي صَلَوَاتِكَ وَخُفِّفَتِ الْهَمْزَةُ فَصَارَتْ أَلِفًا سَاكِنَةً. وَقَرَأَتْ طَائِفَةٌ:" طه" وَأَصْلُهُ طَأْ بمعنى

Sonra bu emir kipini onun üzerine bina etti; hâ harfi ise sekt (duraklama) içindir. Mücâhid şöyle demiştir: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashâbı, gece namazında kıyamın uzunluğundan dolayı göğüslerine ipler bağlarlardı. Sonra bu [uygulama] farz [namazlar] ile neshedildi ve bu ayet indi. Kelbî ise şöyle demiştir: Mekke'de Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy indiğinde ibadete çok gayret gösterdi ve ibadeti yoğunlaştı; bir süre gecenin tamamını namaz kılarak geçirmeye başladı. Nihayet bu ayet indi ve Allah Teâlâ ona kendisini zorlamamasını, hem namaz kılıp hem uyumasını emretti. Böylece bu ayet, gece kıyamını neshetti ve bu ayetten sonra artık hem namaz kılar hem de uyurdu. Mukātil ve Dahhâk ise şöyle demiştir: Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'an indiğinde o ve ashâbı kalkıp namaz kıldılar. Bunun üzerine Kureyş kâfirleri: "Allah bu Kur'an'ı Muhammed'e ancak meşakkat çeksin diye indirdi" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { طه مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى } “Tâhâ. Biz bu Kur'an'ı sana güçlük/meşakkat çekesin diye indirmedik” [Tâhâ 20:1-2] ayetini indirdi; yani ileride geleceği üzere, "Ey adam! [Yorulasın/zahmet çekesin diye indirmedik]" buyurmaktadır. Bu görüşe göre "Tâhâ" [Tâ-hâ, yani 3] "Yere bas!" demektir; bu takdirde hâ ve elif harfleri yeryüzüne ait zamir olur. Yani "Namazlarında iki ayağınla yere bas!" manasındadır. Hemze hafifletilmiş ve sakin bir elife dönüşmüştür. Bir topluluk da "Tah" şeklinde okumuştur ki aslı...

13617. Metin

طَإِ الْأَرْضَ فَحُذِفَتِ الْهَمْزَةُ وَأُدْخِلَتْ هَاءُ السَّكْتِ: وَقَالَ زِرُّ بْنُ حُبَيْشٍ: قَرَأَ رَجُلٌ عَلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ" طه. مَا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى ٢٠: ٢ - ١" فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ:" طِهِ" فَقَالَ: يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَلَيْسَ قد أمر أن يطأ الأرض برجليه أَوْ بِقَدَمَيْهِ. فَقَالَ:" طِهِ" كَذَلِكَ أَقْرَأَنِيهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَأَمَالَ أَبُو عَمْرٍو وَأَبُو إِسْحَاقَ الْهَاءَ وَفَتَحَا الطَّاءَ. وَأَمَالَهُمَا جَمِيعًا أَبُو بَكْرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْأَعْمَشُ. وَقَرَأَهُمَا أَبُو جَعْفَرٍ وَشَيْبَةُ وَنَافِعٌ بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ. الْبَاقُونَ بِالتَّفْخِيمِ قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَهِيَ كلها لغات صحيحة فصيحة. النَّحَّاسُ: لَا وَجْهَ لِلْإِمَالَةِ عِنْدَ أَكْثَرِ أَهْلِ الْعَرَبِيَّةِ لِعِلَّتَيْنِ: إِحْدَاهُمَا أَنَّهُ لَيْسَ هَاهُنَا يَاءٌ وَلَا كَسْرَةٌ فَتَكُونُ الْإِمَالَةُ وَالْعِلَّةُ الْأُخْرَى أَنَّ الطَّاءَ مِنَ الْحُرُوفِ الْمَوَانِعِ لِلْإِمَالَةِ فَهَاتَانِ عِلَّتَانِ بَيِّنَتَانِ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" مَا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى ٢٠: ٢" وقرى." مَا نُزِّلَ عَلَيْكَ الْقُرْآنُ لِتَشْقَى". قَالَ النَّحَّاسُ: بَعْضُ النَّحْوِيِّينَ يَقُولُ هَذِهِ لَامُ النَّفْيِ وَبَعْضُهُمْ يَقُولُ لَامُ الْجُحُودِ. وَقَالَ أَبُو جَعْفَرٍ: وَسَمِعْتُ أَبَا الْحَسَنِ بْنَ كَيْسَانَ يَقُولُ: إِنَّهَا لَامُ الْخَفْضِ وَالْمَعْنَى مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِلشَّقَاءِ. وَالشَّقَاءُ يُمَدُّ وَيُقْصَرُ. وَهُوَ مِنْ ذَوَاتِ الْوَاوِ. وَأَصْلُ الشَّقَاءِ فِي اللُّغَةِ الْعَنَاءُ وَالتَّعَبُ أَيْ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَتْعَبَ. قَالَ الشَّاعِرُ:

“Yere bas” demektir; hemze hazfedilmiş ve sekt hâsı dahil edilmiştir. Zirr b. Hubeyş dedi ki: Bir adam Abdullah b. Mes‘ûd’a “Tâhâ. Mâ enzelnâ aleyke’l-kur’âne li-teşkâ [Tâhâ 20:1-2]” şeklinde okudu. Abdullah ona: “Tıhi” dedi. Adam: “Ey Ebû Abdirrahmân! Ona iki ayağıyla veya ayaklarıyla yere basması emredilmedi mi?” dedi. İbn Mes‘ûd: “Tıhi, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bana böyle okuttu” dedi. Ebû Amr ve Ebû İshâk “Hâ”yı imâle ile “Tâ”yı fetha ile okudular. Ebû Bekr, Hamza, Kisâî ve A‘meş ise ikisini de imâle ile okudular. Ebû Ca‘fer, Şeybe ve Nâfi‘ ikisini iki telaffuz arasında (taklîl/beyne beyne) okudular; Ebû Ubeyd de bunu tercih etti. Diğerleri ise kalın (tefhîm/feth) ile okudular. Sa‘lebî: “Bunların hepsi sahih ve fasih lehçelerdir” demiştir. Nehhâs ise: “Arap dilcilerinin çoğuna göre imâlenin iki sebepten dolayı bir yönü (gerekçesi) yoktur: Birincisi, burada imâleyi gerektirecek bir ‘yâ’ ve kesre yoktur. Diğer sebep ise ‘Tâ’ harfinin imâleyi engelleyen (müstaliye) harflerden olmasıdır. Bunlar iki açık sebeptir” demiştir. Yüce Allah’ın: “Biz bu Kur’an’ı sana meşakkat çekip bedbaht olasın diye indirmedik [Tâhâ 20:2]” buyruğu “Mâ nüzzile aleyke’l-kur’ânu li-teşkâ” şeklinde de okunmuştur. Nehhâs: “Bazı nahivciler buradaki lâmın nefy lâmı olduğunu, bazıları ise cuhûd lâmı olduğunu söyler” demiştir. Ebû Ca‘fer ise: “Ebü’l-Hasan b. Keysân’ın bunun cer lâmı olduğunu ve anlamın ‘Biz Kur’an’ı sana meşakkat (şekāvet) için indirmedik’ şeklinde olduğunu söylediğini işittim” demiştir. Şekāvet kelimesi uzatılarak (şekā’) da kısaltılarak (şakā) da okunur; vav kökenli kelimelerdendir. Lügatte şekāvetin aslı zahmet ve meşakkattir; yani “Biz bu Kur’an’ı sana yorulasın diye indirmedik” demektir. Şair demiştir ki:

13618. Metin

ذُو الْعَقْلِ يَشْقَى فِي النَّعِيمِ بِعَقْلِهِ ... وَأَخُو الْجَهَالَةِ فِي الشَّقَاوَةِ يَنْعَمُ

Akıl sahibi, aklı yüzünden nimet içinde bile meşakkat çeker / Cehâlet ehli ise bedbahtlık içinde sefa sürer.

13619. Metin

فَمَعْنَى لِتَشْقَى:" لِتَتْعَبَ" بِفَرْطِ تَأَسُّفِكَ عَلَيْهِمْ وَعَلَى كُفْرِهِمْ وَتَحَسُّرِكَ عَلَى أَنْ يُؤْمِنُوا كَقَوْلِهِ تَعَالَى" فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ" «١» [الكهف: ٦] أَيْ مَا عَلَيْكَ إِلَّا أَنْ تُبَلِّغَ وَتُذَكِّرَ وَلَمْ يُكْتَبْ عَلَيْكَ أَنْ يُؤْمِنُوا لَا مَحَالَةَ بَعْدَ أَنْ لَمْ تُفَرِّطْ فِي أَدَاءِ الرِّسَالَةِ والموعظة الحسنة. وروى أن أبا جهل [بن هشام «٢»]- لعنه الله تعالى- والنضر بن الحرث قَالَا لِلنَّبِيِّ ﷺ: إِنَّكَ شَقِيٌّ لِأَنَّكَ تَرَكْتَ دِينَ آبَائِكَ فَأُرِيدَ رَدُّ ذَلِكَ بِأَنَّ دِينَ الْإِسْلَامِ وَهَذَا الْقُرْآنَ هُوَ السُّلَّمُ إِلَى نَيْلِ كُلِّ فَوْزٍ وَالسَّبَبُ فِي دَرَكِ كُلِّ سَعَادَةٍ وَمَا فِيهِ الْكَفَرَةُ هُوَ الشَّقَاوَةُ بِعَيْنِهَا. وَعَلَى الْأَقْوَالِ الْمُتَقَدِّمَةِ أَنَّهُ ﵊ صلى بالليل حتى اسمغدت «٣» قَدَمَاهُ فَقَالَ لَهُ جِبْرِيلُ: أَبْقِ عَلَى نَفْسِكَ فَإِنَّ لَهَا عَلَيْكَ حَقًّا أَيْ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتُنْهِكَ نَفْسَكَ فِي الْعِبَادَةِ وَتُذِيقَهَا الْمَشَقَّةَ الْفَادِحَةَ وَمَا بُعِثْتَ إِلَّا بِالْحَنِيفِيَّةِ السَّمْحَةِ.

{ لِتَشْقَى } ifadesinin anlamı şudur: Onlara ve onların inkârına aşırı üzülerek, iman etmelerine duyduğun derin hasretle “yorulasın diye [indirmedik]”. Nitekim Yüce Allah’ın: { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ } “Şimdi onlar bu söze inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini helak edeceksin”1 [el-Kehf 18:6] buyruğunda olduğu gibidir. Yani tebliğ etmek ve hatırlatmaktan başka bir sorumluluğun yoktur; risaleti ve güzel öğüdü eksiksizce eda ettikten sonra onların mutlaka iman etmeleri sana bir yükümlülük olarak yazılmamıştır. Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil [b. Hişâm]2 —Allah Teâlâ ona lânet etsin— ve Nadr b. el-Hâris, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Atalarının dinini terk ettiğin için sen bedbahtsın/meşakkat içindesin” demişlerdi. Bununla; İslâm dininin ve bu Kur'ân’ın her türlü kurtuluşa ermenin basamağı ve her saadete ulaşmanın vesilesi olduğu, kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise bedbahtlığın (şekāvetin) ta kendisi olduğu belirtilerek [onların bu sözü] reddedilmek istendi. Daha önce geçen görüşlere göre ise o aleyhisselâm geceleri ayakları şişene3 kadar namaz kılmıştı; bunun üzerine Cibrîl ona: “Kendine acı, çünkü nefsinin senin üzerinde hakkı vardır” demiştir. Yani: Biz sana bu Kur'ân’ı ibadette kendini helak edesin ve ona ağır bir meşakkat tattırasın diye indirmedik; sen ancak kolaylaştırılmış dosdoğru din (el-Hanîfiyyetü's-semha) ile gönderildin.

13620. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشى) ٢٠: ٣ قَالَ أَبُو إِسْحَاقَ الزَّجَّاجُ: هُوَ بَدَلٌ مِنْ" تَشْقَى" أَيْ مَا أَنْزَلْنَاهُ إِلَّا تَذْكِرَةً. النَّحَّاسُ: وَهَذَا وَجْهٌ بَعِيدٌ وَأَنْكَرَهُ أَبُو عَلِيٍّ مِنْ أَجْلِ أَنَّ التَّذْكِرَةَ لَيْسَتْ بِشَقَاءٍ وَإِنَّمَا هُوَ مَنْصُوبٌ على المصدر أي أنزلنا لِتُذَكِّرَ بِهِ تَذْكِرَةً أَوْ عَلَى الْمَفْعُولِ مِنْ أَجْلِهِ أَيْ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى به ما أنزلناه إلا للتذكرة. وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ مَجَازُهُ: مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى وَلِئَلَّا تَشْقَى. (تَنْزِيلًا) ١٠ مَصْدَرٌ أَيْ نَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلًا. وَقِيلَ: بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ" تَذْكِرَةً". وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ الشَّامِيُّ:" تَنْزِيلٌ" بِالرَّفْعِ عَلَى مَعْنَى هَذَا تنزيل. (مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّماواتِ الْعُلى) أي العالية الرفيعة وهى جمع العليا كقوله: كُبْرَى وَصُغْرَى وَكَبُرَ وَصَغُرَ أَخْبَرَ عَنْ عَظَمَتِهِ وجبروته وجلاله ثم قال: (الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى) ٢٠: ٥ وَيَجُوزُ النَّصْبُ عَلَى الْمَدْحِ. قَالَ أَبُو إِسْحَاقَ الْخَفْضُ عَلَى الْبَدَلِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ مَسْعَدَةَ: الرَّفْعُ بِمَعْنَى هُوَ الرَّحْمَنُ. النَّحَّاسُ: يَجُوزُ الرَّفْعُ بِالِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرِ" لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ" فَلَا يُوقَفُ عَلَى" اسْتَوى " وَعَلَى الْبَدَلِ مِنَ الْمُضْمَرِ فِي" خَلَقَ" فَيَجُوزُ الْوَقْفُ عَلَى" اسْتَوى ". وَكَذَلِكَ إِذَا كَانَ خَبَرَ ابْتِدَاءٍ مَحْذُوفٍ وَلَا يُوقَفُ على" الْعُلى ". وَقَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي مَعْنَى الِاسْتِوَاءِ فِي" الْأَعْرَافِ" «١». وَالَّذِي ذَهَبَ إِلَيْهِ الشَّيْخُ أَبُو الْحَسَنِ وَغَيْرُهُ أَنَّهُ مُسْتَوٍ عَلَى عَرْشِهِ بِغَيْرِ حَدٍّ وَلَا كَيْفٍ كَمَا يَكُونُ اسْتِوَاءُ الْمَخْلُوقِينَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ يُرِيدُ خَلَقَ مَا كَانَ وَمَا هُوَ كَائِنٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَبَعْدَ الْقِيَامَةِ (لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما وَما تَحْتَ الثَّرى) ٢٠: ٦ يُرِيدُ مَا تَحْتَ الصَّخْرَةِ الَّتِي لَا يَعْلَمُ مَا تَحْتَهَا إِلَّا اللَّهُ تَعَالَى. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ يَعْنِي الْأَرْضَ السَّابِعَةَ. ابْنُ عَبَّاسٍ «٢»: الْأَرْضُ عَلَى نُونٍ وَالنُّونُ عَلَى الْبَحْرِ وَأَنَّ طَرَفَيِ النُّونِ رَأْسُهُ وَذَنَبُهُ يَلْتَقِيَانِ تَحْتَ الْعَرْشِ وَالْبَحْرُ عَلَى صخرة خضراء خضرة السَّمَاءُ مِنْهَا وَهِيَ الَّتِي قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِيهَا" فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ" وَالصَّخْرَةُ عَلَى قَرْنِ ثَوْرٍ والثور على الثرى ولا يَعْلَمُ مَا تَحْتَ الثَّرَى إِلَّا اللَّهُ تَعَالَى. وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ سبعة أبحر والأرضون سبع

Yüce Allah'ın: { إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى } “Ancak [Allah'tan] korkan kimseye bir öğüt olsun diye [indirdik].” (Tâhâ 20:3) buyruğu hakkında Ebû İshâk ez-Zeccâc şöyle demiştir: Bu, "teşkâ" lafzından bedeldir; yani "Biz onu ancak bir öğüt olsun diye indirdik" demektir. en-Nehhâs [şöyle demiştir]: Bu uzak bir ihtimaldir. Ebû Ali de tezkirenin (öğüdün) bir meşakkat (şakâvet) olmaması sebebiyle bu görüşü reddetmiştir. O ancak mef'ûl-i mutlak (masdar) olarak mansubdur; yani "onunla bir öğüt olarak hatırlatasın diye indirdik" demektir ya da mef'ûlün lieclih olarak mansubdur; yani "Biz sana Kur'an'ı onunla meşakkate düşesin diye indirmedik, ancak bir öğüt olsun diye indirdik" takdirindedir. el-Hüseyn b. el-Fadl ise şöyle demiştir: Burada bir takdim ve tehir vardır; anlamı şöyledir: "Biz sana Kur'an'ı ancak [Allah'tan] korkan kimseye bir öğüt olsun ve meşakkate düşmeyesin diye indirdik." { تَنْزِيلًا } “...bir indirişle indirilmiştir” lafzı masdardır (mef'ûl-i mutlak); yani "onu peyderpey bir indirişle indirdik" demektir. "Tezkireten" lafzından bedel olduğu da söylenmiştir. Ebû Hayve eş-Şâmî ise "bu bir indiriştir" anlamında merfû olarak "tenzîlün" şeklinde okumuştur. { مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّماوَاتِ الْعُلَى } “Yeri ve yüce gökleri yaratan [Allah] tarafından...” [ifadesinde geçen el-ulâ]; yüksek ve yüce olanlar demektir. "el-Ulyâ" lafzının çoğuludur; tıpkı "kübrâ"nın [çoğulunun] "küber", "suğrâ"nın [çoğulunun da] "suğar" olması gibi. Yüce Allah kendi azametini, ceberûtunu ve celâlini haber verip ardından şöyle buyurmuştur: { الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى } “Rahmân Arş'a istivâ etmiştir.” (Tâhâ 20:5). Medih (övgü) üzere mansub olması da caizdir. Ebû İshâk [ez-Zeccâc], bedel olarak mecrur olduğunu söylemiştir. Saîd b. Mes'ade ise: "O Rahmân'dır" anlamında merfûdur, demiştir. en-Nehhâs [şöyle demiştir]: Mübteda olarak merfû olması caizdir; bu takdirde haber { لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde olanlar O'nundur” kısmı olur ve "istevâ" üzerinde vakıf yapılmaz. "Halaka" fiilindeki gizli zamirden bedel olması da caizdir; bu durumda "istevâ" üzerinde vakıf yapılabilir. Aynı şekilde hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olduğunda da [vakıf yapılabilir], "el-ulâ" üzerinde ise vakıf yapılmaz. İstivânın anlamı konusundaki açıklama daha önce el-A'râf sûresinde1 geçmişti. Şeyh Ebu'l-Hasen [el-Eş'arî] ve diğerlerinin benimsediği görüşe göre Yüce Allah, yaratılmışların istivâsı gibi olmaksızın, bir sınır ve keyfiyet bulunmaksızın Arş'ına istivâ etmiştir. İbn Abbâs [şöyle] demiştir: [Yüce Allah] kıyamet gününe kadar olmuş ve olacak olanları ve kıyametten sonrasını yaratmıştır; { لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى } “Göklerde olanlar, yerde olanlar, bu ikisinin arasında bulunanlar ve toprağın (serâ) altında olanlar O'nundur.” (Tâhâ 20:6). [Toprağın altı ile] altındakini Allah Teâlâ'dan başkasının bilmediği kayanın altını kastetmektedir. Muhammed b. Ka'b: "Yedinci kat yeri kastetmektedir" demiştir. İbn Abbâs2 [şöyle demiştir]: "Yer bir balığın (nûn) üzerindedir; balık ise denizin üzerindedir. Balığın iki ucu, yani başı ile kuyruğu Arş'ın altında birleşir. Deniz ise yeşil bir kayanın üzerindedir ki göğün yeşilliği ondandır; bu kaya, Allah Teâlâ'nın hakkında: { فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ } “...bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde olsa bile...” [Lokmân 31:16] buyurduğu kayadır. Kaya bir öküzün boynuzu üzerindedir; öküz serâ (nemli toprak) üzerindedir; serânın altında ne olduğunu ise sadece Allah Teâlâ bilir." Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Yeryüzünde yedi deniz vardır ve yerler de yedi kattır...

13621. Metin

بَيْنَ كُلِّ أَرَضِينَ بَحْرٌ فَالْبَحْرُ الْأَسْفَلُ مُطْبِقٌ عَلَى شَفِيرِ جَهَنَّمَ وَلَوْلَا عِظَمُهُ وَكَثْرَةُ مَائِهِ وَبَرْدِهِ لَأَحْرَقَتْ جَهَنَّمُ كُلَّ مَنْ عَلَيْهَا. قَالَ: وَجَهَنَّمُ عَلَى مَتْنِ الرِّيحِ وَمَتْنُ الرِّيحِ عَلَى حِجَابٍ مِنَ الظُّلْمَةِ لَا يَعْلَمُ عِظَمَهُ «١» إِلَّا اللَّهُ تَعَالَى وَذَلِكَ الْحِجَابُ عَلَى الثَّرَى وَإِلَى الثَّرَى انْتَهَى عِلْمُ الْخَلَائِقِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى) ٢٠: ٧ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: السِّرُّ مَا حَدَّثَ بِهِ الْإِنْسَانُ غَيْرَهُ فِي خَفَاءٍ وَأَخْفَى مِنْهُ مَا أَضْمَرَ فِي نَفْسِهِ مِمَّا لَمْ يُحَدِّثْ بِهِ غَيْرَهُ. وَعَنْهُ أَيْضًا السِّرُّ حَدِيثُ نَفْسِكَ وَأَخْفَى مِنَ السِّرِّ مَا سَتُحَدِّثُ بِهِ نَفْسَكَ مِمَّا لَمْ يَكُنْ وَهُوَ كَائِنٌ أَنْتَ تَعْلَمُ مَا تُسِرُّ بِهِ نَفْسُكَ الْيَوْمَ وَلَا تَعْلَمُ مَا تُسِرُّ بِهِ غَدًا وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا أَسْرَرْتَ الْيَوْمَ وَمَا تُسِرُّهُ غَدًا وَالْمَعْنَى: اللَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى مِنَ السِّرِّ وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا" السِّرُّ" مَا أَسَرَّ ابْنُ آدَمَ فِي نَفْسِهِ" وَأَخْفَى" مَا خَفِيَ عَلَى ابْنِ آدَمَ مِمَّا هُوَ فَاعِلُهُ وَهُوَ لَا يَعْلَمُهُ فَاللَّهُ تَعَالَى يَعْلَمُ ذَلِكَ كُلَّهِ وَعِلْمُهُ فِيمَا مَضَى مِنْ ذَلِكَ وَمَا يُسْتَقْبَلُ عِلْمٌ وَاحِدٌ وَجَمِيعُ الْخَلَائِقِ فِي عِلْمِهِ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَقَالَ قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ:" السِّرَّ ٢٠: ٧" مَا أَضْمَرَهُ الْإِنْسَانُ فِي نَفْسِهِ" وَأَخْفى ٢٠: ٧" مِنْهُ مَا لَمْ يَكُنْ وَلَا أَضْمَرَهُ أَحَدٌ. وقال ابن زيد:" السر" [سر «٢»] الْخَلَائِقِ" وَأَخْفى ٢٠: ٧" مِنْهُ سِرُّهُ ﷿ وَأَنْكَرَ ذلك الطبري وقال إن الذي [هو «٣»] " أَخْفى ٢٠: ٧" مَا لَيْسَ فِي سِرِّ الْإِنْسَانِ وَسَيَكُونُ فِي نَفْسِهِ كَمَا قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ. (اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى) " اللَّهُ" رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ أَوْ عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَإٍ أَوْ عَلَى الْبَدَلِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي" يَعْلَمُ". وَحَّدَ نَفْسَهُ سُبْحَانَهُ وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ دَعَا الْمُشْرِكِينَ إِلَى عِبَادَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ فَكَبُرَ ذَلِكَ عَلَيْهِمْ فَلَمَّا سَمِعَهُ أَبُو جَهْلٍ يَذْكُرُ الرَّحْمَنَ قَالَ لِلْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ: مُحَمَّدٌ يَنْهَانَا أَنْ نَدْعُوَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَهُوَ يَدْعُو اللَّهَ وَالرَّحْمَنَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: [" الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى ٢٠: ٥" وأنزل]:" قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمنَ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى ١١٠" «٤» وَهُوَ وَاحِدٌ وَأَسْمَاؤُهُ كَثِيرَةٌ ثُمَّ قَالَ" اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى ٢٠: ٨". وَقَدْ تَقَدَّمَ التنبيه عليها في سورة (الأعراف)

Her iki yer arasında bir deniz vardır. En alttaki deniz cehennemin kenarını bütünüyle kuşatmıştır. Şayet onun büyüklüğü, suyunun çokluğu ve soğukluğu olmasaydı, cehennem üzerinde bulunan herkesi yakardı. Dedi ki: Cehennem rüzgârın sırtındadır; rüzgârın sırtı ise büyüklüğünü «١» Allah Teâlâ’dan başkasının bilmediği karanlıktan bir örtü (hicab) üzerindedir; o örtü de serâ (toprak) üzerindedir ve yaratılmışların bilgisi serâda son bulmuştur.” Yüce Allah’ın: (Sen sözü açığa vursan da [gizlesen de birdir]; şüphesiz O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir) [Tâhâ 20:7] buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: “Sır, insanın gizlice başkasına söylediğidir; ondan daha gizlisi ise başkasına söylemeyip kendi içinde sakladığıdır.” Yine ondan nakledildiğine göre: “Sır kendi içinden geçirdiğindir, sırdan daha gizli olan ise henüz var olmayıp ileride var olacak ve içinden geçireceğin şeydir; sen bugün içinden ne geçirdiğini bilirsin ama yarın ne geçireceğini bilmezsin; Allah ise hem bugün gizlediğini hem de yarın gizleyeceğini bilir.” Anlam şudur: “Allah sırrı da, sırdan daha gizli olanı da bilir.” İbn Abbâs yine şöyle demiştir: “‘Sır’ Âdemoğlunun kendi içinde gizlediğidir; ‘daha gizli olan’ ise Âdemoğluna gizli kalıp kendisinin yapacağı fakat henüz bilmediği şeylerdir. Allah Teâlâ bütün bunları bilir; O’nun geçmişe ve geleceğe dair ilmi tek bir ilimdir ve bütün mahlukat O’nun ilminde tek bir nefis gibidir.” Katâde ve başkaları şöyle demiştir: “‘Sır [Tâhâ 20:7]’ insanın kendi içinde gizlediğidir; ondan ‘daha gizli olan [Tâhâ 20:7]’ ise henüz var olmamış ve kimsenin içine doğmamış olandır.” İbn Zeyd ise: “‘Sır’ mahlukatın [sırrıdır «٢»]; ondan ‘daha gizli olan [Tâhâ 20:7]’ ise O’nun (azze ve celle) sırrıdır” demiştir. Taberî bunu reddetmiş ve ‘daha gizli olanın [Tâhâ 20:7]’, İbn Abbâs’ın dediği gibi insanın henüz içinde olmayıp ileride nefsinde belirecek şeyler olduğunu söylemiştir. (Allah ki O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O’nundur) [Tâhâ 20:8]: “Allâh” lafzı mübteda olarak veya mahzuf bir mübtedanın haberi olarak yahut “ya‘lemü”deki zamirden bedel olarak merfûdur. Allah Teâlâ kendini birlemiştir; şöyle ki Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) müşrikleri eşi ve ortağı olmayan tek bir Allah’a ibadet etmeye çağırdığında bu onlara ağır geldi. Ebû Cehil onun “Rahmân” ismini zikrettiğini duyunca Velîd b. Mugîre’ye: “Muhammed bizi Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etmekten menediyor, kendisi ise hem Allah’a hem Rahmân’a dua ediyor” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: [“Rahmân Arş’a istivâ etmiştir [Tâhâ 20:5]” ve]: “De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye dua edin; hangisiyle dua ederseniz edin en güzel isimler O’nundur «٤» [İsrâ 17:110]” ayetini indirdi. O tektir, isimleri ise çoktur. Sonra: “Allah ki O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O’nundur [Tâhâ 20:8]” buyurdu. Bunlara dair açıklamalar daha önce A‘râf suresinde

13622. Metin

«٥».

5.

13623. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ٩ الى ١٦]

[Tâhâ Suresi (20), 9-16. Ayetler]

13624. Metin

وَهَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (٩) إِذْ رَأى نَارًا فَقالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدىً (١٠) فَلَمَّا أَتاها نُودِيَ يَا مُوسى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٢) وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى (١٣)

Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? (9) Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz durun, ben bir ateş fark ettim; umarım ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum” demişti. (10) Oraya vardığında kendisine: “Ey Mûsâ!” diye seslenildi. (11) “Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim. Pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.” (12) “Ben seni seçtim; öyleyse vahyolunanı dinle.” (13)

13625. Metin

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي (١٤) إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى (١٥) فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْها مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِها وَاتَّبَعَ هَواهُ فَتَرْدى (١٦)

“Şüphesiz ben, evet ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (14) “Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes yaptığının karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.” (15) “Ona inanmayan ve hevasına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın; sonra helak olursun.” (16)

13626. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَهَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى) ٢٠: ٩ قَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: هُوَ اسْتِفْهَامٌ وَإِثْبَاتٌ وَإِيجَابٌ مَعْنَاهُ، أَلَيْسَ قَدْ أَتَاكَ؟ وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَقَدْ أَتَاكَ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَمْ يَكُنْ أَتَاهُ حَدِيثُهُ بَعْدُ ثُمَّ أَخْبَرَهُ. (إِذْ رَأى نَارًا فَقالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدىً) ٢٠: ١٠ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ: هَذَا حِينَ قَضَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ وَهُوَ مُقْبِلٌ مِنْ مَدْيَنَ يُرِيدُ مِصْرَ، وَكَانَ قَدْ أَخْطَأَ الطَّرِيقَ، وَكَانَ مُوسَى ﵇ رَجُلًا غَيُورًا: يَصْحَبُ النَّاسَ بِاللَّيْلِ وَيُفَارِقُهُمْ بِالنَّهَارِ غَيْرَةً مِنْهُ، لِئَلَّا يَرَوْا امْرَأَتَهُ فَأَخْطَأَ الرُّفْقَةَ- لِمَا سَبَقَ فِي عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى- وكانت ليلة مظلمة. وقال مقاتل: وكان لَيْلَةَ الْجُمُعَةِ فِي الشِّتَاءِ. وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: اسْتَأْذَنَ مُوسَى شُعَيْبًا فِي الرُّجُوعِ إِلَى وَالِدَتِهِ فأذن له فخرج بأهله وغنمه، وَوُلِدَ لَهُ فِي الطَّرِيقِ غُلَامٌ فِي لَيْلَةٍ شَاتِيَةٍ بَارِدَةٍ مُثْلِجَةٍ، وَقَدْ حَادَ عَنِ الطَّرِيقِ وَتَفَرَّقَتْ مَاشِيَتُهُ، فَقَدَحَ مُوسَى النَّارَ فَلَمْ تُورِ «١» الْمِقْدَحَةُ شَيْئًا، إِذْ بَصُرَ بِنَارٍ مِنْ بَعِيدٍ عَلَى يَسَارِ الطَّرِيقِ" فَقالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا ٢٠: ١٠" أَيْ أَقِيمُوا بِمَكَانِكُمْ." إِنِّي آنَسْتُ نَارًا" أَيْ أَبْصَرْتُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَلَمَّا تَوَجَّهَ نَحْوَ النَّارِ فَإِذَا النَّارُ فِي شَجَرَةِ عُنَّابٍ، فَوَقَفَ مُتَعَجِّبًا مِنْ حُسْنِ ذَلِكَ الضَّوْءِ، وَشِدَّةِ خُضْرَةِ تِلْكَ الشَّجَرَةِ، فَلَا شِدَّةُ حَرِّ النَّارِ تُغَيِّرُ حُسْنَ خضرة الشجرة، ولا كثرة

Yüce Allah'ın: { وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى } “Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?” kavli hakkında meani âlimleri şöyle demiştir: Bu bir soru olup [aynı zamanda] bir ispat ve olumlamadır; anlamı: "Sana gelmedi mi?" demektir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre ise anlamı: "Ve sana [onun haberi] gelmiştir" şeklindedir. el-Kelbî ise şöyle demiştir: Henüz onun haberi kendisine gelmemişti, sonra [Allah] ona bildirdi. { إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى } “Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: 'Siz durun, ben bir ateş fark ettim; umarım ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti.” İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Bu, [Mûsâ'nın] süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola çıktığı ve Medyen'den dönüp Mısır'a yöneldiği sırada gerçekleşti. Yolu şaşırmıştı. Mûsâ (aleyhisselâm) oldukça kıskanç (gayyûr) bir kimseydi; hanımını görmesinler diye kıskançlığından ötürü insanlarla geceleyin yolculuk yapar, gündüzleri ise onlardan ayrılırdı. -Allah Teâlâ'nın ezelî ilminde takdir ettiği şey sebebiyle- kafileyi kaybetti. Gece de karanlıktı. Mukâtil: "Bu, kış mevsiminde bir cuma gecesiydi" demiştir. Vehb b. Münebbih ise şöyle nakletmiştir: Mûsâ, annesinin yanına dönmek üzere Şuayb'dan izin istedi; o da izin verdi. Bunun üzerine ailesi ve koyunlarıyla birlikte yola çıktı. Kış mevsiminde, soğuk ve karlı bir gecede yolda bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Yoldan sapmış ve hayvanları da dağılmıştı. Mûsâ çakmaktaşını çaktı; fakat çakmak hiçbir kıvılcım vermedi1 (ateş tutuşturmadı). Tam o sırada yolun sol tarafında uzaktan bir ateş gördü. { فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا } “Ailesine: 'Siz durun' dedi” yani bulunduğunuz yerde bekleyin. { إِنِّي آنَسْتُ نَارًا } “Ben bir ateş fark ettim” yani gördüm. İbn Abbâs der ki: Ateşe doğru yöneldiğinde bir de baktı ki ateş bir hünnap ağacındadır. O ışığın güzelliğine ve o ağacın yemyeşil oluşuna hayret ederek durakaldı. Ne ateşin hararetinin şiddeti ağacın yeşilliğinin güzelliğini bozuyor, ne de [ağacın] çok...

13627. Metin

مَاءِ الشَّجَرَةِ وَلَا نِعْمَةُ الْخُضْرَةِ تُغَيِّرَانِ حُسْنَ ضَوْءِ النَّارِ. وَذَكَرَ الْمَهْدَوِيُّ: فَرَأَى النَّارَ- فِيمَا رُوِيَ- وَهِيَ فِي شَجَرَةٍ مِنَ الْعُلَّيْقِ، فَقَصَدَهَا فَتَأَخَّرَتْ عَنْهُ، فَرَجَعَ وَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً، ثُمَّ دَنَتْ مِنْهُ وَكَلَّمَهُ اللَّهُ ﷿ مِنَ الشَّجَرَةِ. الْمَاوَرْدِيُّ: كَانَتْ عِنْدَ مُوسَى نَارًا: وَكَانَتْ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى نُورًا. وَقَرَأَ حَمْزَةُ" لِأَهْلِهِ امْكُثُوا" بِضَمِّ الْهَاءِ، وَكَذَا فِي" الْقَصَصِ" «١». قال النحاس هذا على لغة من قال: مررت بهو يَا رَجُلُ، فَجَاءَ بِهِ عَلَى الْأَصْلِ، وَهُوَ جَائِزٌ إِلَّا أَنَّ حَمْزَةَ خَالَفَ أَصْلَهُ فِي هَذَيْنَ الْمَوْضِعَيْنِ خَاصَّةً. وَقَالَ:" امْكُثُوا" وَلَمْ يَقُلْ أَقِيمُوا، لِأَنَّ الْإِقَامَةَ تَقْتَضِي الدَّوَامَ، وَالْمُكْثُ لَيْسَ كذلك. و" آنَسْتُ" أَبْصَرْتُ، قَالَهُ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ:" فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً" «٢» [النساء: ٦] أَيْ عَلِمْتُمْ. وَآنَسْتُ الصَّوْتَ سَمِعْتُهُ، وَالْقَبَسُ شُعْلَةٌ من نار، وكذلك المقياس. يُقَالُ: قَبَسْتُ مِنْهُ نَارًا أَقْبِسُ قَبْسًا فَأَقْبَسَنِي أَيْ أَعْطَانِي مِنْهُ قَبَسًا، وَكَذَلِكَ اقْتَبَسْتُ مِنْهُ نَارًا وَاقْتَبَسْتُ مِنْهُ عِلْمًا أَيْضًا أَيِ اسْتَفَدْتُهُ، قَالَ الْيَزِيدِيُّ: أَقْبَسْتُ الرَّجُلَ عِلْمًا وَقَبَسْتُهُ نَارًا، فَإِنْ كُنْتَ طَلَبْتَهَا لَهُ قُلْتَ أَقْبَسْتُهُ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: أَقْبَسْتُهُ نَارًا أَوْ عِلْمًا سَوَاءٌ. وَقَالَ: وقبسته أيضا فيهما." هُدىً" أي هاديا. قوله تعالى: (فَلَمَّا أَتاها) يَعْنِي النَّارَ (نُودِيَ) أَيْ مِنَ الشَّجَرَةِ كَمَا فِي سُورَةِ" الْقَصَصِ" أَيْ مِنْ جِهَتِهَا وَنَاحِيَتِهَا عَلَى مَا يَأْتِي: (يَا مُوسى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ) ٢٠: ١٢ - ١١. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً) ٢٠: ١٢ فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ ٢٠: ١٢" رَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (كَانَ عَلَى مُوسَى يَوْمَ كَلَّمَهُ رَبُّهُ كِسَاءُ صُوفٍ وَجُبَّةُ صُوفٍ وَكُمَّةُ صُوفٍ وَسَرَاوِيلُ صُوفٍ وَكَانَتْ نَعْلَاهُ مِنْ جِلْدِ حِمَارٍ مَيِّتٍ) قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ حَدِيثِ حميد الأعرج [حميد- هو ابن علي الكوفي «٣» -] منكر الحديث، وحميد ابن قَيْسٍ الْأَعْرَجُ الْمَكِّيُّ صَاحِبُ مُجَاهِدٍ ثِقَةٌ، وَالْكُمَّةُ الْقَلَنْسُوَةُ الصَّغِيرَةُ. وَقَرَأَ الْعَامَّةُ" إِنِّي" بِالْكَسْرِ، أَيْ نُودِيَ فَقِيلَ لَهُ يَا مُوسَى إِنِّي، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ كَثِيرٍ

[... ağacın] suyu ve yeşilliğin tazeliği ateşin ışığının güzelliğini değiştirmiyordu. el-Mehdevî şunu zikretmiştir: Rivayet edildiğine göre ateşi gördü; ateş bir böğürtlen (ulleyk) ağacındaydı. Ona doğru yöneldi, [ateş] ondan uzaklaştı. [Mûsâ] geri döndü ve içinde bir korku duydu. Sonra ateş ona yaklaştı ve Allah Azze ve Celle ona ağaçtan hitap etti. el-Mâverdî şöyle demiştir: Mûsâ’nın nazarında o bir ateşti, Yüce Allah’ın katında ise bir nurdu. Hamza { لِأَهْلِهِ امْكُثُوا } [ifadesini] hâ harfinin zammesiyle [li-ehlihû’mkusû şeklinde] okumuştur; Kasas Suresi’nde de böyledir1. en-Nehhâs şöyle demiştir: Bu, “مررت بهو يا رجل” (Ey adam, ona uğradım) diyenlerin lehçesine göredir. Dolayısıyla bunu aslı üzere getirmiştir ve bu caizdir. Ancak Hamza, özellikle bu iki yerde kendi aslına (kuralına) aykırı davranmıştır. “Durun / bekleyin” buyurmuş, “İkamet edin” dememiştir; çünkü ikamet süreklilik gerektirir, “müks” (durmak/beklemek) ise öyle değildir. İbnü’l-A‘râbî: “Ânestü (آنَسْتُ)”, gördüm demektir, demiştir. Yüce Allah’ın: { فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا } “Eğer onlarda bir rüşd (olgunluk) görürseniz”2 [en-Nisâ 4/6] buyruğu da bu kabildendir; yani “bilirseniz” demektir. “Ânestü’s-savte (آنست الصوت)” ise “Sesi işittim” demektir. “el-Kabes (الْقَبَسُ)” ateşten bir kor/meşaledir; “el-mıkyâs” da böyledir. Denilir ki: “قَبَسْتُ مِنْهُ نَارًا أَقْبِسُ قَبْسًا فَأَقْبَسَنِي” yani bana ondan bir kor verdi. Aynı şekilde: “اقْتَبَسْتُ مِنْهُ نَارًا” (Ondan ateş aldım) ve “اقْتَبَسْتُ مِنْهُ عِلْمًا” (Ondan ilim aldım, istifade ettim) denilir. el-Yezîdî şöyle demiştir: “أَقْبَسْتُ الرَّجُلَ عِلْمًا” (Adama ilim öğrettim), “قَبَسْتُهُ نَارًا” (Ona ateş verdim) denir; şayet ateşi onun için talep ettiysen “أَقْبَسْتُهُ” dersin. el-Kisâî ise: “Ateş veya ilim için 'أَقْبَسْتُهُ' demek aynıdır” demiştir. Yine her ikisinde de “قَبَسْتُهُ” denileceğini söylemiştir. { هُدًى } yani bir yol gösterici [demektir]. Yüce Allah’ın: { فَلَمَّا أَتَاهَا } “Oraya vardığında” yani ateşe vardığında { نُودِيَ } “seslenildi” buyruğu, Kasas Suresi’nde [belirtildiği] gibi ağaçtan, yani geleceği üzere onun yönünden ve tarafından [demektir]: { يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ } “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim!” [Tâhâ 20/11-12]. Yüce Allah’ın: { فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى } “Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ’dasın” [Tâhâ 20/12] buyruğunda beş mesele vardır: Birinci Mesele: Yüce Allah’ın: { فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ } “Pabuçlarını çıkar” [Tâhâ 20/12] buyruğu. Tirmizî, Abdullah b. Mes‘ûd’dan, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « كَانَ عَلَى مُوسَى يَوْمَ كَلَّمَهُ رَبُّهُ كِسَاءُ صُوفٍ وَجُبَّةُ صُوفٍ وَكُمَّةُ صُوفٍ وَسَرَاوِيلُ صُوفٍ وَكَانَتْ نَعْلَاهُ مِنْ جِلْدِ حِمَارٍ مَيِّتٍ » «Rabbi kendisiyle konuştuğu gün Mûsâ’nın üzerinde yünden bir örtü, yünden bir cübbe, yünden bir külah ve yünden bir şalvar vardı; pabuçları ise ölü bir eşeğin derisindendi.» [Tirmizî] şöyle demiştir: Bu garîb bir hadistir, bunu sadece Humeyd el-A‘rec’in hadisinden bilmekteyiz. [Humeyd -ki o İbn Alî el-Kûfî’dir3-] munkerü’l-hadîstir. Humeyd b. Kays el-A‘rec el-Mekkî ise Mücâhid’in arkadaşı olup sikadır (güvenilirdir). “el-Kümme (الْكُمَّةُ)”, küçük külah demektir. Âmme (kıraat imamlarının ekserisi) hemzenin kesresiyle { إِنِّي } okumuştur; yani kendisine: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben...” diye seslenilmiştir. Ebû Ubeyd bunu tercih etmiştir. Ebû Amr ve İbn Kesîr...

13628. Metin

وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ" أَنِّي" بِفَتْحِ الْأَلِفِ بِإِعْمَالِ النِّدَاءِ. وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي السَّبَبِ الَّذِي مِنْ أَجْلِهِ أُمِرَ بِخَلْعِ النَّعْلَيْنِ. وَالْخَلْعُ النَّزْعُ. وَالنَّعْلُ مَا جَعَلْتَهُ وِقَايَةً لِقَدَمَيْكَ مِنَ الْأَرْضِ. فَقِيلَ: أُمِرَ بِطَرْحِ النَّعْلَيْنِ، لِأَنَّهَا نَجِسَةٌ إِذْ هِيَ مِنْ جِلْدٍ غَيْرِ مُذَكًّى، قَالَهُ كَعْبٌ وَعِكْرِمَةُ وَقَتَادَةُ. وَقِيلَ: أُمِرَ بِذَلِكَ لِيَنَالَ بَرَكَةَ الْوَادِي الْمُقَدَّسِ، وَتَمَسَّ قَدَمَاهُ تُرْبَةَ الْوَادِي، قَالَهُ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁ وَالْحَسَنُ وَابْنُ جُرَيْجٍ. وَقِيلَ: أُمِرَ بِخَلْعِ النَّعْلَيْنِ لِلْخُشُوعِ وَالتَّوَاضُعِ عِنْدَ مُنَاجَاةِ اللَّهِ تَعَالَى. وَكَذَلِكَ فَعَلَ السَّلَفُ حِينَ طَافُوا بِالْبَيْتِ. وَقِيلَ: إِعْظَامًا لِذَلِكَ الْمَوْضِعِ كَمَا أَنَّ الْحَرَمَ لَا يُدْخَلُ بِنَعْلَيْنِ إِعْظَامًا لَهُ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قِيلَ لَهُ طَإِ الْأَرْضَ حَافِيًا كَمَا تَدْخُلُ الْكَعْبَةَ حَافِيًا. وَالْعُرْفُ عِنْدَ الْمُلُوكِ أَنْ تُخْلَعَ النِّعَالُ وَيَبْلُغَ الْإِنْسَانُ إِلَى غَايَةِ التَّوَاضُعِ، فَكَأَنَّ مُوسَى ﵇ أُمِرَ بِذَلِكَ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ، وَلَا تُبَالِي كَانَتْ نَعْلَاهُ مِنْ مَيْتَةٍ أَوْ غَيْرِهَا. وَقَدْ كَانَ مَالِكٌ لَا يَرَى لِنَفْسِهِ رُكُوبَ دَابَّةٍ بِالْمَدِينَةِ بِرًّا بِتُرْبَتِهَا الْمُحْتَوِيَةِ عَلَى الْأَعْظُمِ الشَّرِيفَةِ، وَالْجُثَّةِ الْكَرِيمَةِ. وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قول ﵊ لِبَشِيرِ بْنِ الْخَصَاصِيَّةِ وَهُوَ يَمْشِي بَيْنَ الْقُبُورِ بِنَعْلَيْهِ: (إِذَا كُنْتَ فِي مِثْلِ هَذَا الْمَكَانِ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ) قَالَ: فَخَلَعْتُهُمَا. وَقَوْلٌ خَامِسٌ: إِنَّ ذَلِكَ عِبَارَةٌ عَنْ تَفْرِيغِ قَلْبِهِ مِنْ أَمْرِ الْأَهْلِ وَالْوَلَدِ. وَقَدْ يُعَبَّرُ عَنِ الْأَهْلِ بِالنَّعْلِ. وَكَذَلِكَ هُوَ فِي التَّعْبِيرِ: «١» مَنْ رَأَى أَنَّهُ لَابِسُ نَعْلَيْنِ فَإِنَّهُ يَتَزَوَّجُ. وَقِيلَ: لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى بَسَطَ لَهُ بِسَاطَ النور والهدى، ولا ينبغي أن يطأ [على «٢»] بِسَاطَ رَبِّ الْعَالَمِينَ بِنَعْلِهِ. وَقَدْ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ مُوسَى أُمِرَ بِخَلْعِ نَعْلَيْهِ، وَكَانَ ذَلِكَ أَوَّلَ فَرْضٍ عَلَيْهِ، كَمَا كَانَ أَوَّلَ مَا قِيلَ لِمُحَمَّدٍ ﷺ: (قُمْ فَأَنْذِرْ. وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ. وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ. وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ) «٣» [المدثر: ٥ - ٤ - ٣ - ٢] وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِالْمُرَادِ مِنْ ذَلِكَ. الثَّانِيَةُ- فِي الْخَبَرِ أَنَّ مُوسَى ﵇ خَلَعَ نَعْلَيْهِ وَأَلْقَاهُمَا مِنْ وَرَاءِ الْوَادِي. وَقَالَ أَبُو الْأَحْوَصِ: زَارَ عَبْدُ اللَّهِ أَبَا مُوسَى فِي دَارِهِ، فَأُقِيمَتِ الصَّلَاةُ فَأَقَامَ أَبُو مُوسَى، فَقَالَ أَبُو مُوسَى لِعَبْدِ اللَّهِ: تَقَدَّمْ. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: تَقَدَّمْ أَنْتَ فِي دَارِكَ. فَتَقَدَّمَ وَخَلَعَ «٤» نَعْلَيْهِ، فقال عبد الله: أبا الوادي الْمُقَدَّسِ أَنْتَ؟! وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ سَعِيدِ بن يزيد قال: قلت

İbn Muhaysın ve Humeyd ise nida fiilini âmil kılarak elifin fethasıyla “ennî (أَنِّي)” şeklinde okumuşlardır. Âlimler, [Mûsâ’ya] pabuçlarını çıkarmasının emredilme sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir. “Hal‘ (الْخَلْعُ)”, çıkarmak (nez‘) demektir. “Na‘l (النَّعْلُ)” ise ayaklarını yerden korumak için kullandığın şeydir (çarık, pabuç). Bir görüşe göre: Pabuçlarını atması emredildi; çünkü onlar şer‘î usulle kesilmemiş [hayvan] derisinden yapıldığı için necisti. Bunu Ka‘b, İkrime ve Katâde söylemiştir. Bir diğer görüşe göre: Mukaddes vadinin bereketine nail olması ve ayaklarının vadinin toprağına değmesi için böyle emredildi. Bunu Ali b. Ebî Tâlib (radıyallâhu anh), el-Hasan ve İbn Cüreyc söylemiştir. Bir diğer görüşe göre: Yüce Allah ile münâcât (gizlice konuşma) esnasında huşû ve tevazu göstermesi için pabuçlarını çıkarması emredildi. Nitekim Selef de Kâbe’yi tavaf ederken böyle yaparlardı. Bir diğer görüşe göre: Tıpkı Harem bölgesine hürmeten pabuçlarla girilmediği gibi, o makama tazim amacıyla böyle emredilmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Ona: “Kâbe’ye yalınayak girdiğin gibi bu yere de yalınayak bas!” denilmiştir. Hükümdarların huzurunda pabuçların çıkarılması ve insanın son derece tevazu göstermesi örftendir. Sanki Mûsâ (aleyhisselâm)’a da bu minval üzere emredilmiştir; dolayısıyla pabuçlarının meyte (leş) derisinden olup olmaması fark etmez. Nitekim [İmam] Mâlik, o şerefli kemikleri ve aziz cesedi barındıran toprağına hürmeten Medine’de bir bineğe binmeyi kendine uygun görmezdi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in pabuçlarıyla kabirlerin arasında yürüyen Beşîr b. el-Hasâsiyye’ye söylediği şu söz de bu kabildendir: «Böyle bir yerde olduğun zaman pabuçlarını çıkar!» [Beşîr] dedi ki: “Bunun üzerine ben de ikisini çıkardım.” Beşinci bir görüşe göre: Bu [emir], kalbini aile ve çocuk meşgalesinden arındırmasından kinayedir; zira bazen eş için de “na‘l (pabuç)” tabiri kullanılır. Nitekim tabirde de1 böyledir: Rüyada iki pabuç giydiğini gören kimse evlenir. Bir diğer görüşe göre: Yüce Allah onun önüne nur ve hidayet yaygısını serdiği için Âlemlerin Rabbi’nin yaygısına pabucuyla basması [üzerine]2 uygun düşmezdi. Mûsâ’ya pabuçlarını çıkarmasının emredilmesi, tıpkı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ilk söylenen sözün: { قُمْ فَأَنْذِرْ. وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ. وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ. وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ } “Kalk ve uyar! Rabbini tekbir et (yücelt)! Elbiseni temiz tut! Pislikten kaçın!” [Müddessir 74:2-5]3 olması gibi, ona yüklenen ilk farz olma ihtimalini de taşır. Bundan neyin kastedildiğini en iyi Allah bilir. İkincisi: Rivayette [belirtildiğine göre] Mûsâ (aleyhisselâm) pabuçlarını çıkarıp vadinin arkasına attı. Ebü’l-Ahvas şöyle demiştir: Abdullah [b. Mes‘ûd], Ebû Mûsâ’yı evinde ziyaret etti. Namaz için kamet getirildi ve Ebû Mûsâ kamet getirdi. Ebû Mûsâ Abdullah’a: “Öne geç [namazı kıldır]” dedi. Abdullah: “Kendi evinde sen öne geç” dedi. Bunun üzerine [Ebû Mûsâ] öne geçti ve pabuçlarını çıkardı.4 Abdullah: “Sen Mukaddes Vadi’de misin [ki pabuçlarını çıkarıyorsun]?!” dedi. Sahîh-i Müslim’de Saîd b. Yezîd’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: [Enes’e] sordum...

13629. Metin

لِأَنَسٍ أَكَانَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يُصَلِّي فِي نَعْلَيْنِ قَالَ: نَعَمْ. وَرَوَاهُ النسائي عن عبد الله ابن السَّائِبِ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ يَوْمَ الْفَتْحِ فَوَضَعَ نَعْلَيْهِ عَنْ يَسَارِهِ. وَرَوَى أَبُو دَاوُدَ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ﵁ قَالَ: بَيْنَمَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ، إِذْ خَلَعَ نَعْلَيْهِ فَوَضَعَهُمَا عَنْ يَسَارِهِ، فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ الْقَوْمُ أَلْقَوْا نِعَالَهُمْ، فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الصلاة قَالَ: (مَا حَمَلَكُمْ عَلَى إِلْقَائِكُمْ نِعَالِكُمْ) قَالُوا: رَأَيْنَاكَ أَلْقَيْتَ نَعْلَيْكَ فَأَلْقَيْنَا نِعَالَنَا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ جِبْرِيلَ أَتَانِي فَأَخْبَرَنِي أَنَّ فِيهِمَا قَذَرًا) وَقَالَ: (إِذَا جَاءَ أَحَدُكُمُ الْمَسْجِدَ فَلْيَنْظُرْ فَإِنْ رَأَى فِي نَعْلَيْهِ قَذَرًا أَوْ أَذًى فَلْيَمْسَحْهُ وَلْيُصَلِّ فِيهِمَا). صَحَّحَهُ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْحَقِّ. وَهُوَ يَجْمَعُ بَيْنَ الْحَدِيثَيْنِ قَبْلَهُ، وَيَرْفَعُ بَيْنَهُمَا التَّعَارُضَ. وَلَمْ يَخْتَلِفِ الْعُلَمَاءُ فِي جَوَازِ الصَّلَاةِ فِي النَّعْلِ إِذَا كَانَتْ طَاهِرَةً مِنْ ذَكِيٍّ، حَتَّى لَقَدْ قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ الصَّلَاةَ فِيهِمَا أَفْضَلُ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى:" خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كل مسجد" «١» [الأعراف: ٣١] عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ فِي الَّذِينَ يَخْلَعُونَ نِعَالَهُمْ: لَوَدِدْتُ أَنَّ مُحْتَاجًا جَاءَ فَأَخَذَهَا. الثَّالِثَةُ- فَإِنْ خَلَعْتَهُمَا فَاخْلَعْهُمَا بَيْنَ رِجْلَيْكَ، فَإِنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِذَا صَلَّى أَحَدُكُمْ فليخلع نعليه بين رجليه). وقال أَبُو هُرَيْرَةَ لِلْمَقْبُرِيِّ: اخْلَعْهُمَا بَيْنَ رِجْلَيْكَ وَلَا تُؤْذِ بِهِمَا مُسْلِمًا. وَمَا رَوَاهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ السَّائِبِ ﵁ أَنَّهُ ﵊ خَلَعَهُمَا عَنْ يَسَارِهِ فَإِنَّهُ كَانَ إِمَامًا، فَإِنْ كُنْتَ إِمَامًا أَوْ وَحْدَكَ فَافْعَلْ ذَلِكَ إِنْ أَحْبَبْتَ، وَإِنْ كُنْتَ مَأْمُومًا فِي الصَّفِّ فَلَا تُؤْذِ بِهِمَا مَنْ عَلَى يَسَارِكَ، وَلَا تَضَعْهُمَا بَيْنَ قَدَمَيْكَ فَتَشْغَلَاكَ، وَلَكِنْ قُدَّامَ قَدَمَيْكَ. وَرُوِيَ عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ أَنَّهُ قَالَ: وَضْعُ الرَّجُلِ نَعْلَيْهِ بَيْنَ قَدَمَيْهِ بِدْعَةٌ. الرَّابِعَةُ- فَإِنْ تَحَقَّقَ فِيهِمَا نَجَاسَةٌ مُجْمَعٌ عَلَى تَنْجِيسِهَا كَالدَّمِ وَالْعَذِرَةِ مِنْ بَوْلِ «٢» بَنِي آدَمَ لَمْ يُطَهِّرْهَا إِلَّا الْغَسْلُ بِالْمَاءِ، عِنْدَ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَأَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ، وَإِنْ كَانَتِ النَّجَاسَةُ مُخْتَلَفًا فيها كبول الدواب وأوراثها الرَّطْبَةِ فَهَلْ يُطَهِّرُهَا الْمَسْحُ بِالتُّرَابِ مِنَ النَّعْلِ وَالْخُفِّ أَوْ لَا؟ قَوْلَانِ عِنْدَنَا. وَأَطْلَقَ الْإِجْزَاءَ بِمَسْحِ ذَلِكَ بِالتُّرَابِ مِنْ غَيْرِ تَفْصِيلٍ الْأَوْزَاعِيُّ وأبو ثور. وقال

Enes’e: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem pabuçlarıyla namaz kılar mıydı?” diye soruldu; o da: “Evet” dedi. Bunu Nesâî de Abdullah b. es-Sâib’den rivayet etmiştir: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem fetih günü pabuçlarını sol tarafına koydu.” Ebû Dâvûd da Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’tan rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabına namaz kıldırırken aniden pabuçlarını çıkarıp sol tarafına koydu. Cemaat bunu görünce onlar da pabuçlarını çıkardılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namazı bitirince: «Pabuçlarınızı çıkarıp atmanıza sebep ne oldu?» buyurdu. “Senin pabuçlarını çıkardığını gördük, biz de pabuçlarımızı çıkardık” dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Cibrîl bana gelip pabuçlarımda bir pislik olduğunu haber verdi.» Ve şöyle buyurdu: «Biriniz mescide geldiğinde baksın; eğer pabuçlarında bir pislik veya eziyet verici bir şey görürse onu silsin ve onlarla namaz kılsın.»» Bunu Ebû Muhammed Abdülhak sahih kabul etmiştir. Bu hadis, kendisinden önceki iki hadisi cemeder ve aralarındaki tearuzu (çelişkiyi) ortadan kaldırır. Âlimler, usulünce boğazlanmış temiz bir deriden olması halinde pabuçla namaz kılmanın caiz olduğunda ihtilaf etmemiştir; hatta bazı âlimler: “Onlarla namaz kılmak daha efdaldir” demiştir. Yüce Allah’ın daha önce geçtiği üzere: { خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ } “Her mescitte ziynetinizi takının” [el-A‘râf: 31]1 buyruğunun anlamı da budur. İbrâhim en-Nehaî, pabuçlarını çıkaranlar hakkında: “Keşke bir ihtiyaç sahibi gelip onları alsaydı!” demiştir. Üçüncü [Mesele]- Şayet pabuçlarını çıkarırsan onları iki ayağının arasına koyarak çıkar; zira Ebû Hureyre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Biriniz namaz kıldığı zaman pabuçlarını iki ayağının arasına koysun.» Ebû Hureyre, el-Makburî’ye: “Onları iki ayağının arasına koy ve onlarla hiçbir Müslümanı rahatsız etme” demiştir. Abdullah b. es-Sâib radıyallâhu anh’ın rivayet ettiği, Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın onları soluna koyduğuna dair hadise gelince; şüphesiz o imam idi. Şayet sen de imamsan yahut tek başına kılıyorsan dilersen öyle yap; ancak safta me’mûm (imama uyan) isen solundakini rahatsız etme, seni meşgul etmemesi için onları iki ayağının arasına da koyma; bilakis iki ayağının önüne koy. Cübeyr b. Mut‘ım’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Kişinin pabuçlarını iki ayağının arasına koyması bidattir.” Dördüncü [Mesele]- Şayet pabuçlarda kan veya âdemoğlunun idrarından2 [ve] dışkısından necis olduğu hususunda icma edilmiş bir necaset kesinleşirse, Mâlik, Şâfiî ve âlimlerin çoğunluğuna göre onu sudan başka bir şey temizlemez. Şayet binek hayvanlarının idrarı ve yaş tersleri gibi necaseti konusunda ihtilaf edilmiş bir necaset ise, pabuç ve mestten toprakla silmenin onu temizleyip temizlemeyeceği hususunda bizim mezhebimizde iki görüş vardır. Evzâî ve Ebû Sevr, hiçbir ayrım yapmaksızın bunun toprakla silinmesinin yeterli olacağını mutlak olarak belirtmişlerdir.

13630. Metin

أَبُو حَنِيفَةَ: يُزِيلُهُ إِذَا يَبِسَ الْحَكُّ وَالْفَرْكُ، وَلَا يُزِيلُ رَطْبَهُ إِلَّا الْغَسْلُ مَا عَدَا الْبَوْلَ فَلَا يُجْزِئُ فِيهِ عِنْدَهُ إِلَّا الْغَسْلُ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: لَا يُطَهِّرُ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ كله إِلَّا الْمَاءُ. وَالصَّحِيحُ قَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمَسْحَ يُطَهِّرُهُ مِنَ الْخُفِّ وَالنَّعْلِ، لِحَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ. فَأَمَّا لَوْ كَانَتِ النَّعْلُ وَالْخُفُّ مِنْ جِلْدِ مَيْتَةٍ فَإِنْ كَانَ غَيْرَ مَدْبُوغٍ فَهُوَ نَجِسٌ بِاتِّفَاقٍ، مَا عَدَا مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ الزُّهْرِيُّ وَاللَّيْثُ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ" النَّحْلِ" «١». وَمَضَى فِي سُورَةِ" بَرَاءَةٍ" «٢» الْقَوْلُ فِي إِزَالَةِ النَّجَاسَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تعالى: (إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً) ٢٠: ١٢ الْمُقَدَّسُ: الْمُطَهَّرُ. وَالْقُدْسُ: الطَّهَارَةُ، وَالْأَرْضُ الْمُقَدَّسَةُ أَيِ الْمُطَهَّرَةُ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَخْرَجَ مِنْهَا الْكَافِرِينَ وَعَمَرَهَا بِالْمُؤْمِنِينَ. وَقَدْ جَعَلَ اللَّهُ تَعَالَى لِبَعْضِ الْأَمَاكِنِ زِيَادَةَ فَضْلٍ عَلَى بَعْضٍ، كَمَا قَدْ جَعَلَ لِبَعْضِ الْأَزْمَانِ زِيَادَةَ فَضْلٍ عَلَى بَعْضٍ، وَلِبَعْضِ الْحَيَوَانِ كَذَلِكَ. وَلِلَّهِ أَنْ يُفَضِّلَ مَا شَاءَ. وَعَلَى هَذَا فَلَا اعْتِبَارَ بِكَوْنِهِ مُقَدَّسًا بِإِخْرَاجِ الْكَافِرِينَ وَإِسْكَانِ الْمُؤْمِنِينَ، فَقَدْ شَارَكَهُ فِي ذَلِكَ غَيْرُهُ. وَ (طُوىً) اسْمُ الْوَادِي عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَغَيْرِهِمَا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ وَادٍ عَمِيقٌ مُسْتَدِيرٌ مِثْلُ الطَّوِيِّ. وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ:" طِوًى". الْبَاقُونَ" طُوىً". قَالَ الْجَوْهَرِيُّ:" طُوىً" اسْمُ مَوْضِعٍ بِالشَّامِ، تُكْسَرُ طَاؤُهُ وَتُضَمُّ، وَيُصْرَفُ وَلَا يُصْرَفُ، فَمَنْ صَرَفَهُ جَعَلَهُ اسْمَ وَادٍ وَمَكَانٍ وَجَعَلَهُ نَكِرَةً، وَمَنْ لَمْ يَصْرِفْهُ جَعَلَهُ بَلْدَةً وَبُقْعَةً وَجَعَلَهُ مَعْرِفَةً. وَقَالَ بَعْضُهُمْ:" طُوىً" مِثْلَ" طِوًى" وَهُوَ الشَّيْءُ الْمَثْنِيُّ، وَقَالُوا فِي قَوْلِهِ:" الْمُقَدَّسِ طُوىً": طُوِيَ مَرَّتَيْنِ أَيْ قُدِّسَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: ثُنِيَتْ فِيهِ الْبَرَكَةُ وَالتَّقْدِيسُ مَرَّتَيْنِ. وَذَكَرَ الْمَهْدَوِيُّ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: أَنَّهُ قِيلَ لَهُ:" طُوىً" لِأَنَّ مُوسَى طَوَاهُ بِاللَّيْلِ إِذْ مَرَّ بِهِ فَارْتَفَعَ إِلَى أَعْلَى الْوَادِي، فَهُوَ مَصْدَرٌ عَمِلَ فِيهِ مَا لَيْسَ مِنْ لَفْظِهِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: (إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ) ٢٠: ١٢ الَّذِي طَوَيْتَهُ طُوًى، أَيْ تَجَاوَزْتَهُ فَطَوَيْتَهُ بِسَيْرِكَ. الْحَسَنُ: مَعْنَاهُ أَنَّهُ قُدِّسَ مَرَّتَيْنِ، فَهُوَ مَصْدَرٌ مِنْ طَوَيْتُهُ طُوًى أيضا.

Ebû Hanîfe: [Necaset] kuruduğu zaman onu kazımak ve ovmak giderir; yaş olanını ise yıkamaktan başkası gidermez. İdrar müstesna; zira ona göre onda yıkamaktan başkası yeterli olmaz. Şâfiî ise şöyle demiştir: Bunların hiçbirini sudan başkası temizlemez. Sahih olan ise Ebû Saîd’in hadisinden dolayı, silmenin mest ve pabuçtaki pisliği temizleyeceğini söyleyenlerin görüşüdür. Şayet pabuç ve mest leş derisinden yapılmışsa; eğer tabaklanmamışsa, Nahl Suresi’nde 1 beyanı geçtiği üzere Zührî ve Leys’in benimsediği görüş hariç, ittifakla necistir. Necasetin giderilmesi ile ilgili açıklama Berâe (Tevbe) Suresi’nde 2 geçmişti, Allah’a hamdolsun. BEŞİNCİ MESELE- Yüce Allah’ın: { إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً } “Muhakkak ki sen mukaddes vadi Tuva’dasın.” [Tâhâ 20:12] buyruğu. el-Mukaddes: Tertemiz kılınmış olandır. Kudüs ise temizlik demektir. el-Ardu’l-mukaddese (kutsal/arındırılmış toprak) yani temiz kılınmış topraktır. Ona bu ismin verilmesi, Allah Teâlâ’nın oradan kâfirleri çıkarıp orayı müminlerle mamur kılması sebebiyledir. Şüphesiz Allah Teâlâ bazı mekanları diğerlerinden daha üstün kıldığı gibi, bazı zamanları ve bazı hayvanları da diğerlerinden daha üstün kılmıştır. Dilediğini üstün kılmak Allah’a aittir. Buna göre onun kâfirlerin çıkarılıp müminlerin yerleştirilmesi sebebiyle mukaddes kılınmış olmasına itibar edilmez; zira bu hususta başka yerler de ona ortaktır. İbn Abbâs, Mücâhid ve başkalarından [nakledildiğine göre] “Tuvâ” vadinin adıdır. Dahhâk şöyle demiştir: O, kuyu (tavî) gibi yuvarlak ve derin bir vadidir. İkrime “Tıvâ” şeklinde okumuştur; diğerleri ise “Tuvâ” şeklinde okumuşlardır. Cevherî şöyle demiştir: “Tuvâ, Şam bölgesinde bir yerin adıdır. Tâ harfi kesreli de zammeli de okunur; munsarıf (tenvinli) da gayr-ı munsarıf da kabul edilir. Onu munsarıf kabul eden vadi ve mekan ismi sayarak nekre (belirtisiz) kılmıştır; gayr-ı munsarıf kabul eden ise belde ve bölge ismi sayarak ma‘rife (belirli) kılmıştır.” Bazıları da şöyle demiştir: “Tuvâ, ‘katlanmış/iki kat edilmiş şey’ manasına gelen ‘tıvâ’ gibidir.” Onlar Yüce Allah’ın “el-Mukaddesi tuvâ” buyruğu hakkında: “İki defa dürüldü/katlandı, yani iki defa kutsandı” demişlerdir. Hasan [el-Basrî] ise: “Onda bereket ve takdis (kutsiyet) iki defa katlanmıştır” demiştir. Mehdevî, İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ)’dan şöyle nakletmiştir: Ona “Tuvâ” denilmiştir; çünkü Mûsâ geceleyin oradan geçip vadinin yukarısına çıktığında onu baştan başa katetmiştir (tayyetti). Dolayısıyla bu, kendi lafzından türemeyen bir fiilin amel ettiği bir masdardır; sanki şöyle buyurmuştur: { إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ } “Muhakkak ki sen mukaddes vadidesin” [Tâhâ 20:12] ki sen onu baştan başa katettin (tuvâ), yani yürüyüşünle orayı aşıp geçtin. Hasan [el-Basrî] ise: Bunun anlamı iki defa mukaddes kılındığıdır; dolayısıyla bu da yine “tavaytühû tuvâ” fiilinden gelen bir masdardır.

13631. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَنَا اخْتَرْتُكَ) ٢٠: ١٣ أَيِ اصْطَفَيْتُكَ لِلرِّسَالَةِ. وَقَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَأَبُو عَمْرٍو وَعَاصِمٌ وَالْكِسَائِيُّ" وَأَنَا اخْتَرْتُكَ ٢٠: ١٣". وَقَرَأَ حَمْزَةُ" وَأَنَّا اخْتَرْنَاكَ". وَالْمَعْنَى واحد إلا أن" وَأَنَا اخْتَرْتُكَ ٢٠: ١٣" ها هنا أَوْلَى مِنْ جِهَتَيْنِ: إِحْدَاهُمَا أَنَّهَا أَشْبَهُ بِالْخَطِّ، وَالثَّانِيَةُ أَنَّهَا أَوْلَى بِنَسَقِ الْكَلَامِ، لِقَوْلِهِ ﷿:" يَا مُوسى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ ٢٠: ١٢ - ١١" وَعَلَى هَذَا النَّسَقِ جَرَتِ الْمُخَاطَبَةُ، قَالَهُ النَّحَّاسُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى) ٢٠: ١٣ فِيهِ مَسْأَلَةٌ وَاحِدَةٌ- قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَحَدَّثَنِي أَبِي- ﵀ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا الْفَضْلِ الْجَوْهَرِيُّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى يَقُولُ: لَمَّا قِيلَ لِمُوسَى صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِ:" فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى ٢٠: ١٣" وَقَفَ عَلَى حَجَرٍ، وَاسْتَنَدَ إِلَى حَجَرٍ، وَوَضَعَ يَمِينَهُ عَلَى شِمَالِهِ، وَأَلْقَى ذَقَنَهُ عَلَى صَدْرِهِ، وَوَقَفَ يَسْتَمِعُ، وَكَانَ كُلُّ لِبَاسِهِ صُوفًا. قُلْتُ: حُسْنُ الِاسْتِمَاعِ كَمَا يَجِبُ قَدْ مَدَحَ اللَّهُ عَلَيْهِ فَقَالَ:" الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولئِكَ الَّذِينَ هَداهُمُ «١» اللَّهُ" [الزمر: ١٨] وَذَمَّ عَلَى خِلَافِ هَذَا الْوَصْفِ فَقَالَ:" نَحْنُ أَعْلَمُ بِما يَسْتَمِعُونَ بِهِ" «٢» الْآيَةَ. فَمَدَحَ الْمُنْصِتَ لِاسْتِمَاعِ كَلَامِهِ مَعَ حُضُورِ الْعَقْلِ، وَأَمَرَ عِبَادَهُ بِذَلِكَ أَدَبًا لَهُمْ، فَقَالَ:" وَإِذا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٢٠" «٣» [الأعراف: ٢٠٤] وقال ها هنا:" فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى ٢٠: ١٣" لِأَنَّ بِذَلِكَ يُنَالُ الْفَهْمُ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى. رُوِيَ عَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ أَنَّهُ قَالَ: مِنْ أَدَبِ الِاسْتِمَاعِ سُكُونُ الْجَوَارِحِ وَغَضُّ الْبَصَرِ، وَالْإِصْغَاءُ بِالسَّمْعِ، وَحُضُورُ الْعَقْلِ، وَالْعَزْمُ عَلَى الْعَمَلِ، وَذَلِكَ هُوَ الِاسْتِمَاعُ كَمَا يُحِبُّ اللَّهُ تَعَالَى، وَهُوَ أَنْ يَكُفَّ الْعَبْدُ جَوَارِحَهُ، وَلَا يَشْغَلَهَا. فَيَشْتَغِلُ قَلْبُهُ عَمَّا يَسْمَعُ، وَيَغُضُّ طَرْفَهُ فَلَا يَلْهُو قَلْبُهُ بِمَا يَرَى، وَيَحْصُرُ عَقْلَهُ فَلَا يُحَدِّثُ نَفْسَهُ بِشَيْءٍ سِوَى مَا يَسْتَمِعُ إِلَيْهِ، وَيَعْزِمُ عَلَى أَنْ يَفْهَمَ فَيَعْمَلَ بِمَا يَفْهَمُ. وَقَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: أَوَّلُ الْعِلْمِ الِاسْتِمَاعُ، ثُمَّ الْفَهْمُ، ثُمَّ الْحِفْظُ، ثُمَّ الْعَمَلُ ثُمَّ النَّشْرُ، فَإِذَا اسْتَمَعَ الْعَبْدُ إِلَى كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى وَسُنَّةِ نَبِيِّهِ ﵊ بِنِيَّةٍ صَادِقَةٍ عَلَى مَا يُحِبُّ اللَّهُ أَفْهَمَهُ كَمَا يُحِبُّ، وَجَعَلَ لَهُ فِي قلبه نورا.

Yüce Allah’ın: { وَأَنَا اخْتَرْتُكَ } “Ve ben seni seçtim” buyruğu; yani seni peygamberlik için seçtim, demektir. Medine ehli, Ebû Amr, Âsım ve el-Kisâî { وَأَنَا اخْتَرْتُكَ } “Ve ben seni seçtim” şeklinde okumuşlardır. Hamza ise { وَأَنَّا اخْتَرْنَاكَ } “Ve muhakkak ki biz seni seçtik” şeklinde okumuştur. Anlam birdir; ancak burada { وَأَنَا اخْتَرْتُكَ } kıraati iki yönden daha tercihe şayandır: Birincisi, [Mushaf] hattına (yazılışına) daha uygundur. İkincisi ise kelamın akışına (söz dizimine) daha uygundur; çünkü aziz ve celil olan Allah: { يَا مُوسى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ } “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim; pabuçlarını çıkar!” buyurmuştur ve hitap bu akış üzere cereyan etmiştir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir. Yüce Allah’ın: { فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى } “Şimdi vahyolunacak olanı dinle!” buyruğunda tek bir mesele vardır: İbn Atiyye şöyle demiştir: Babam -rahmetullâhi aleyh- bana nakledip dedi ki: Ebü’l-Fadl el-Cevherî’yi -rahimehullâhu teâlâ- şöyle derken işittim: Mûsâ’ya -salavâtullâhi ve selâmuhû aleyh- “Şimdi vahyolunacak olanı dinle!” denilince bir taşın üzerine durdu, bir taşa yaslandı, sağ elini sol elinin üzerine koydu, çenesini göğsüne doğru eğdi ve dinlemek üzere öylece durdu; bütün giysisi de yündendi. Ben derim ki: Gerektiği şekilde güzelce dinlemeyi Allah övmüş ve şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولئِكَ الَّذِينَ هَداهُمُ اللَّهُ } “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir.”1 [ez-Zümer 18]. Bu niteliğin aksine davranmayı ise yermiş ve: { نَحْنُ أَعْلَمُ بِما يَسْتَمِعُونَ بِهِ } “Biz onların ne maksatla dinlediklerini çok iyi biliyoruz...”2 ayetini buyurmuştur. Böylece zihin uyanıklığıyla kendi kelamını dinlemek için can kulağıyla susup dinleyeni (el-münsıt) övmüş ve kullarına bir edep olarak bunu emrederek: { وَإِذا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ } “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin”3 [el-A‘râf 204] buyurmuştur. Burada da: { فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى } “Şimdi vahyolunacak olanı dinle!” buyurmuştur; çünkü Allah Teâlâ’dan [geleni] anlamak ancak bununla elde edilir. Vehb b. Münebbih’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Dinleme adabından [bazıları]; organların hareketsiz durması, gözün sakınılması, kulağın pürdikkat verilmesi, zihnin hazır bulunması ve [öğrenilenle] amel etmeye azmedilmesidir. İşte Allah Teâlâ’nın sevdiği şekilde dinleme budur. Bu da kulun organlarını zapt edip meşgul etmemesi -ki kalbi dinlediği şeyden gafil kalmasın-, bakışlarını sakınması -ki kalbi gördüğü şeylerle oyalanmasın-, zihnini toparlaması -ki içinden dinlediğinden başka hiçbir şey geçirmesin- ve anlayıp da anladığıyla amel etmeye azmetmesidir.” Süfyân b. Uyeyne de şöyle demiştir: “İlmin ilki dinlemek, sonra anlamak, sonra ezberlemek (hafızada tutmak), sonra amel etmek, sonra da yaymaktır. Kul, Allah Teâlâ’nın Kitabı’nı ve Peygamberi’nin -aleyhisselâm- sünnetini Allah’ın sevdiği şekilde samimi bir niyetle dinlerse; [Allah da] onu razı olduğu şekilde anlayış sahibi kılar ve kalbinde bir nûr var eder.”

13632. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) فِيهِ سَبْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- اخْتُلِفَ فِي تَأْوِيلِ قَوْلِهِ:" لِذِكْرِي" فَقِيلَ: يَحْتَمِلُ أَنْ يُرِيدَ لِتَذْكُرَنِي فِيهَا، أَوْ يُرِيدَ لِأَذْكُرَكَ بِالْمَدْحِ فِي عِلِّيِّينَ بِهَا، فَالْمَصْدَرُ عَلَى هَذَا يَحْتَمِلُ الْإِضَافَةَ إِلَى الْفَاعِلِ وَإِلَى الْمَفْعُولِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى، أَيْ حَافِظْ بَعْدَ التَّوْحِيدِ عَلَى الصَّلَاةِ. وَهَذَا تَنْبِيهٌ عَلَى عِظَمِ قَدْرِ الصَّلَاةِ إِذْ هِيَ تَضَرُّعٌ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، وَقِيَامٌ بَيْنَ يَدَيْهِ، وَعَلَى هَذَا فَالصَّلَاةُ هِيَ الذِّكْرُ. وَقَدْ سَمَّى اللَّهُ تَعَالَى الصَّلَاةَ ذِكْرًا فِي قَوْلِهِ:" فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ" «١» [الجمعة: ٩]. وَقِيلَ: الْمُرَادُ إِذَا نَسِيتَ فَتَذَكَّرْتَ فَصَلِّ كَمَا فِي الْخَبَرِ (فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا). أَيْ لَا تُسْقِطِ الصَّلَاةَ بِالنِّسْيَانِ. الثَّانِيَةُ- رَوَى مَالِكٌ وَغَيْرُهُ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ يَقُولُ (أَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) ٢٠: ١٤ (. وَرَوَى أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْغَنِيِّ بْنُ سَعِيدٍ مِنْ حَدِيثِ حَجَّاجِ بْنِ حَجَّاجٍ «٢» - وَهُوَ حَجَّاجٌ الْأَوَّلُ الَّذِي رَوَى عَنْهُ يَزِيدُ بْنُ زُرَيْعٍ- قَالَ حَدَّثَنَا قَتَادَةُ عَنْ أَنَسِ بْنُ مَالِكٍ [﵁ «٣»] قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنِ الرَّجُلِ يَرْقُدُ عَنِ الصَّلَاةِ وَيَغْفُلُ عَنْهَا قَالَ: (كَفَّارَتُهَا أَنْ يُصَلِّيَهَا إِذَا ذَكَرَهَا) تَابَعَهُ إِبْرَاهِيمُ بْنُ طَهْمَانَ عَنْ حَجَّاجٍ، وَكَذَا يَرْوِي هَمَّامُ بْنُ يَحْيَى عَنْ قَتَادَةَ. وَرَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ [﵁] عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (من نَسِيَ صَلَاةً فَوَقْتُهَا إِذَا ذَكَرَهَا) فَقَوْلُهُ: (فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا) دَلِيلٌ عَلَى وُجُوبِ الْقَضَاءِ عَلَى النَّائِمِ وَالْغَافِلِ، كَثُرَتِ الصَّلَاةُ أَوْ قَلَّتْ، وَهُوَ مَذْهَبُ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ وَقَدْ حُكِيَ خِلَافٌ شَاذٌّ لَا يُعْتَدُّ بِهِ، لِأَنَّهُ مُخَالِفٌ لِنَصِّ الْحَدِيثِ عَنْ بَعْضِ النَّاسِ فِيمَا زَادَ عَلَى خَمْسِ صَلَوَاتٍ أَنَّهُ لَا يَلْزَمُهُ قَضَاءٌ. قُلْتُ: أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِإِقَامَةِ الصَّلَاةِ، وَنَصَّ عَلَى أَوْقَاتٍ مُعَيَّنَةٍ، فَقَالَ:" أَقِمِ الصَّلاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ" «٤» الْآيَةَ وَغَيْرَهَا مِنَ الْآيِ. وَمَنْ أَقَامَ بِاللَّيْلِ مَا أُمِرَ بِإِقَامَتِهِ بِالنَّهَارِ، أَوْ بِالْعَكْسِ لَمْ يَكُنْ فِعْلُهُ مُطَابِقًا لِمَا أُمِرَ بِهِ، وَلَا ثَوَابَ لَهُ عَلَى فِعْلِهِ وَهُوَ عَاصٍ، وَعَلَى هَذَا الْحَدِّ كَانَ لَا يَجِبُ عَلَيْهِ قَضَاءُ مَا فَاتَ وَقْتُهُ. وَلَوْلَا قَوْلُهُ ﵊: (مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا) لَمْ يَنْتَفِعْ أَحَدٌ بِصَلَاةٍ وَقَعَتْ فِي غَيْرِ وَقْتِهَا، وَبِهَذَا الِاعْتِبَارِ كَانَ قَضَاءً لَا أَدَاءً، لِأَنَّ الْقَضَاءَ بِأَمْرٍ مُتَجَدِّدٍ وَلَيْسَ بالأمر الأول.

Yüce Allah’ın: { إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي } “Şüphesiz ben, evet ben Allah’ım! Benden başka hiçbir ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl!” buyruğunda yedi mesele vardır: BİRİNCİ MESELE: [Yüce Allah’ın] “Beni anmak için” { لِذِكْرِي } buyruğunun tevilinde ihtilaf edilmiştir: Bununla [namazda] “beni anman için” anlamını kastetmiş olması muhtemel olduğu gibi, onun (namaz) vesilesiyle “İlliyyîn’de seni övgüyle anmam için” anlamını kastetmiş olması da muhtemeldir denilmiştir. Buna göre masdar, faile (özneye) muzaf olabileceği gibi mef‘ûle (nesneye) de muzaf olabilir. Bir diğer görüşe göre mana şöyledir: Yani tevhitten sonra namazı kılmaya devam et [ve onu koru]. Bu, namazın kadrinin yüceliğine bir tenbihtir (uyarıdır); zira namaz, Yüce Allah’a bir yakarış ve O’nun huzurunda bir duruştur. Buna göre bizzat namazın kendisi zikirdir. Nitekim Yüce Allah: { فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ } “Allah’ın zikrine koşun”1 [el-Cum‘a 62:9] buyruğunda namazı zikir olarak isimlendirmiştir. Denildi ki: Maksat, unuttuğunda ve [sonradan] hatırladığında namaz kılmandır; nitekim haberde « فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا » «Onu hatırladığı zaman kılsın» buyrulduğu gibidir. Yani unutma sebebiyle namazı düşürme / terk etme [demektir]. İKİNCİ MESELE: İmâm Mâlik ve başkaları, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ يَقُولُ (أَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) » «Kim bir namazı uyuyup geçirir veya onu unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın. Çünkü aziz ve celil olan Allah: { أَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي } “Beni anmak için namazı dosdoğru kıl” [Tâhâ 20:14] buyurmaktadır.» Ebû Muhammed Abdülganî b. Saîd, Haccâc b. Haccâc’ın2 —ki o, Yezîd b. Zürey‘in kendisinden rivayette bulunduğu birinci Haccâc’dır— hadisinden rivayet etti; o dedi ki: Bize Katâde, Enes b. Mâlik’ten [radıyallâhu anh]3 naklen anlattı: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e namaz vaktinde uyuyakalan ve ondan gafil olan kimse hakkında soruldu; o da şöyle buyurdu: « كَفَّارَتُهَا أَنْ يُصَلِّيَهَا إِذَا ذَكَرَهَا » «Onun kefareti, onu hatırladığı zaman kılmasıdır.» İbrâhim b. Tahmân, Haccâc’dan rivayette ona mütâbaat etmiş (aynı rivayeti yapmış)tır; Hemmâm b. Yahyâ da Katâde’den bu şekilde rivayet etmektedir. Dârekutnî de Ebû Hüreyre’den [radıyallâhu anh], Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « من نَسِيَ صَلَاةً فَوَقْتُهَا إِذَا ذَكَرَهَا » «Kim bir namazı unutursa, onun vakti hatırladığı andır.» Onun: « فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا » «Onu hatırladığı zaman kılsın» buyruğu, -namaz ister çok ister az olsun- uyuyan ve gafil olan kimseye kazanın vacip olduğuna delildir. Bu, âlimlerin çoğunluğunun (âmme-i ulemânın) mezhebidir. Beş vakit namazdan fazla olan [kazaya kalmış namazlar] hakkında, bazı kimselerden hadisin nassına aykırı olduğu için itibar edilmeyen şaz bir hilaf nakledilmiş olup [onlara göre] kaza gerekmezmiş. Derim ki: Yüce Allah namazın kılınmasını emretmiş ve belirli vakitleri nas olarak belirtip: { أَقِمِ الصَّلاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ } “Güneşin batıya kaymasından itibaren namazı dosdoğru kıl”4 ayetini ve diğer ayetleri buyurmuştur. Gündüz kılınması emredilen bir namazı geceleyin kılan ya da bunun aksini yapan kimsenin bu fiili, emrolunduğu şeye uygun düşmez ve fiilinden dolayı ona sevap da yoktur, aksine o bir âsidir (günahkârdır). Bu sınır gereğince vakti çıkan namazı kaza etmek ona vacip olmazdı. Şayet onun aleyhisselâm: « مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا » «Kim bir namazı uyuyup geçirir veya onu unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın» buyruğu olmasaydı, vakti dışında yerine getirilen bir namazdan hiç kimse faydalanamazdı. İşte bu itibarla o, edâ değil kaza olmuştur; zira kaza ilk emirle değil, [ancak] yeni bir emirle (emr-i müteceddid ile) sabit olur.

13633. Metin

الثَّالِثَةُ- فَأَمَّا مَنْ تَرَكَ الصَّلَاةَ مُتَعَمِّدًا، فَالْجُمْهُورُ أَيْضًا عَلَى وُجُوبِ الْقَضَاءِ عَلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ عَاصِيًا إِلَّا دَاوُدَ. وَوَافَقَهُ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْأَشْعَرِيُّ الشَّافِعِيُّ، حَكَاهُ عَنْهُ ابْنُ الْقَصَّارِ. وَالْفَرْقُ بَيْنَ الْمُتَعَمِّدِ وَالنَّاسِي وَالنَّائِمِ، حَطُّ الْمَأْثَمِ، فَالْمُتَعَمِّدُ مَأْثُومٌ وَجَمِيعُهُمْ قَاضُونَ. وَالْحُجَّةُ لِلْجُمْهُورِ قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَقِيمُوا الصَّلاةَ" «١» [الانعام: ٧٢] وَلَمْ يُفَرِّقْ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ فِي وَقْتِهَا أو بعدها. هو أَمْرٌ يَقْتَضِي الْوُجُوبَ. وَأَيْضًا فَقَدْ ثَبَتَ الْأَمْرُ بِقَضَاءِ النَّائِمِ وَالنَّاسِي، مَعَ أَنَّهُمَا غَيْرُ مَأْثُومَيْنِ، فَالْعَامِدُ أَوْلَى. وَأَيْضًا قَوْلُهُ: (مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا) وَالنِّسْيَانُ التَّرْكُ، قَالَ اللَّهُ تعالى:" نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ" «٢» [التوبة: ٦٧] و" نَسُوا اللَّهَ فَأَنْساهُمْ أَنْفُسَهُمْ" «٣» [الحشر: ١٩] سَوَاءٌ كَانَ مَعَ ذُهُولٍ أَوْ لَمْ يَكُنْ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَنْسَى. وَإِنَّمَا مَعْنَاهُ تَرَكَهُمْ. وَ" مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِها ١٠" «٤» [البقرة: ١٠٦] أَيْ نَتْرُكْهَا. وَكَذَلِكَ الذِّكْرُ يَكُونُ بَعْدَ نِسْيَانٍ وَبَعْدَ غَيْرِهِ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" مَنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي" وَهُوَ تَعَالَى لا ينسى [فيكون ذكره بعد نسيان «٥»] وَإِنَّمَا مَعْنَاهُ عَلِمْتُ. فَكَذَلِكَ يَكُونُ مَعْنَى قَوْلِهِ: (إِذَا ذَكَرَهَا) أَيْ عَلِمَهَا. وَأَيْضًا فَإِنَّ الدُّيُونَ التي للآدمين إِذَا كَانَتْ مُتَعَلِّقَةً بِوَقْتٍ، ثُمَّ جَاءَ الْوَقْتُ لَمْ يَسْقُطْ قَضَاؤُهَا بَعْدَ وُجُوبِهَا، وَهِيَ مِمَّا يُسْقِطُهَا الْإِبْرَاءُ كَانَ فِي دُيُونِ اللَّهِ تَعَالَى أَلَا يَصِحُّ فِيهَا الْإِبْرَاءُ أَوْلَى أَلَّا يَسْقُطَ قَضَاؤُهَا إِلَّا بِإِذْنٍ مِنْهُ. وَأَيْضًا فَقَدِ اتَّفَقْنَا أَنَّهُ لَوْ تَرَكَ يَوْمًا مِنْ رَمَضَانَ مُتَعَمِّدًا بِغَيْرِ عُذْرٍ لَوَجَبَ قَضَاؤُهُ فَكَذَلِكَ الصَّلَاةُ. فَإِنْ قِيلَ فَقَدْ رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ: مَنْ تَرَكَ الصَّلَاةَ مُتَعَمِّدًا لَا يَقْضِي أَبَدًا. فَالْإِشَارَةُ إِلَى أَنَّ مَا مَضَى لَا يَعُودُ، أَوْ يَكُونُ كَلَامًا خَرَجَ عَلَى التَّغْلِيظِ، كَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَعَلِيٍّ: أَنَّ مَنْ أَفْطَرَ فِي رَمَضَانَ عَامِدًا لَمْ يُكَفِّرْهُ صِيَامُ الدَّهْرِ وَإِنْ صَامَهُ. وَمَعَ هَذَا فَلَا بُدَّ مِنْ تَوْفِيَةِ التكليف حقه بإقامة القضاء مقام الأداء، وإتباعه بِالتَّوْبَةِ، وَيَفْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ ذَلِكَ مَا يَشَاءُ. وَقَدْ رَوَى أَبُو الْمُطَوَّسِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (مَنْ أَفْطَرَ يَوْمًا مِنْ رَمَضَانَ مُتَعَمِّدًا لَمْ يُجْزِهِ صِيَامُ الدَّهْرِ وَإِنْ صَامَهُ) وَهَذَا يَحْتَمِلُ أَنْ لَوْ صَحَّ كَانَ مَعْنَاهُ التَّغْلِيظَ، وَهُوَ حَدِيثٌ ضَعِيفٌ خَرَّجَهُ أَبُو دَاوُدَ. وَقَدْ جَاءَتِ الْكَفَّارَةُ بِأَحَادِيثَ «٦» صِحَاحٍ، وَفِي بَعْضِهَا قَضَاءُ الْيَوْمِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَعَالَى. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ ﵊: (مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا) الْحَدِيثُ يُخَصِّصُ عُمُومَ قَوْلِهِ ﵊: (رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلَاثَةٍ عن النائم حتى يستيقظ)

ÜÇÜNCÜ MESELE: Namazı kasten terk eden kimseye gelince; Dâvûd [ez-Zâhirî] hariç cumhur, günahkâr olsa da onun üzerine kaza etmenin vacip olduğu görüşündedir. Ebû Abdirrahmân el-Eş‘arî eş-Şâfiî de ona muvafakat etmiştir; bunu ondan İbnü’l-Kassâr nakletmiştir. Kasten terk eden ile unutan ve uyuyan arasındaki fark, günahın kaldırılması noktasındadır; kasten terk eden günahkârdır, hepsi ise kaza etmekle yükümlüdür. Cumhurun delili, Yüce Allah’ın: { أَقِيمُوا الصَّلاةَ } “Namazı dosdoğru kılın”1 [el-En‘âm 6:72] buyruğudur. [Ayet], namazın vaktinde olması ile vaktinden sonra olması arasında bir ayrım yapmamıştır. Bu, vücûb (farziyet) gerektiren bir emirdir. Ayrıca, uyuyan ve unutan kimsenin günahkâr olmamalarına rağmen kaza etmeleri emri sabit olduğuna göre, kasten terk eden [kaza etmeye] evleviyetle layıktır. Yine [Peygamber’in]: « مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا » «Kim bir namazı uyuyup geçirir veya unutursa...» buyruğudur. Nisyan (unutmak), terk etmek demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ } “Onlar Allah'ı unuttular, O da onları unuttu (terk etti)”2 [et-Tevbe 9:67] ve { نَسُوا اللَّهَ فَأَنْساهُمْ أَنْفُسَهُمْ } “Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu”3 [el-Haşr 59:19]. Gaflet içinde olsun veya olmasın [durum birdir], zira Yüce Allah unutmaz. Bunun anlamı ancak onları terk ettiğidir. { مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِها } “Biz herhangi bir ayeti nesheder veya unutturursak (terk edersek)”4 [el-Bakara 2:106] buyruğu da "yani onu terk edersek" demektir. Aynı şekilde "zikir" (hatırlamak/anmak) da unutmanın ardından olabileceği gibi, unutma dışındaki bir durumun ardından da olabilir. Yüce Allah [kudsî bir hadiste] şöyle buyurmuştur: « مَنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي » «Kim beni kendi nefsinde anarsa, ben de onu kendi nefsimde anarım.» Yüce Allah unutmaz ki O'nun anması unutmanın ardından olsun5; bunun anlamı ancak "bildim" demektir. Aynı şekilde [hadisteki]: (إِذَا ذَكَرَهَا) "Onu hatırladığında" ifadesinin anlamı da "onu bildiğinde / aklına geldiğinde" demektir. Ayrıca kullara ait borçlar bir vakte bağlı olup o vakit geldiğinde, vacip olduktan sonra kazası sakıt olmaz. İbra (borçtan aklama/düşürme) ile düşebilen kul borçları böyle iken, ibranın caiz olmadığı Allah Teâlâ’nın borçlarının kazasının O’ndan bir izin olmaksızın düşmemesi evleviyetle gerekir. Yine mazeretsiz olarak Ramazan’dan bir günü kasten terk eden kimseye o günü kaza etmenin vacip olduğu hususunda ittifak etmişizdir; namaz da böyledir. Eğer: Mâlik’ten "Namazı kasten terk eden kimse onu asla kaza edemez" şeklinde rivayet edilmiştir denilirse, [buna cevap şudur:] Bu ifade, geçmiş olanın geri dönmeyeceğine bir işarettir veya İbn Mes‘ûd ve Ali’den rivayet edilen: "Ramazan’da kasten oruç bozan kimse, bütün bir ömrü oruçlu geçirse bile bu onun günahını örtmez" sözü gibi tehdit ve sakındırma (tağlîz) sadedinde söylenmiş bir sözdür. Bununla birlikte, kazanın eda yerine ikame edilmesiyle mükellefiyetin hakkının tastamam yerine getirilmesi ve ardından tövbe edilmesi gerekir. Bundan sonra Allah dilediğini yapar. Nitekim Ebü’l-Mutavves babasından, o da Ebû Hüreyre’den, Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « مَنْ أَفْطَرَ يَوْمًا مِنْ رَمَضَانَ مُتَعَمِّدًا لَمْ يُجْزِهِ صِيَامُ الدَّهْرِ وَإِنْ صَامَهُ » «Kim Ramazan'dan bir günü kasten bozarsa/tutmazsa, bütün bir ömrü oruç tutsa bile bu onun yerine geçmez.» Bu hadis, sahih olduğu takdirde tağlîz (sakındırma) manasına hamledilmesi muhtemeldir; kaldı ki bu, Ebû Dâvûd’un tahric ettiği zayıf bir hadistir. Keffâret ise sahih hadislerle6 gelmiştir; bunların bazısında o günün kazası da yer almaktadır. Allah Teâlâ’ya hamdolsun. DÖRDÜNCÜ MESELE: Resûlullah (aleyhisselâm)’ın: « مَنْ نَامَ عَنْ صَلَاةٍ أَوْ نَسِيَهَا » «Kim bir namazı uyuyup geçirir veya unutursa...» hadisi, yine onun: « رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلَاثَةٍ عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ » «Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan...» hadisinin umûmunu tahsis eder.

13634. Metin

وَالْمُرَادُ بِالرَّفْعِ هُنَا رَفْعُ الْمَأْثَمِ لَا رَفْعُ الْفَرْضِ عَنْهُ، وَلَيْسَ هَذَا مِنْ بَابِ قَوْلِهِ: (وَعَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ) وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ جَاءَ فِي أَثَرٍ وَاحِدٍ، فَقِفْ عَلَى هَذَا الْأَصْلِ. الْخَامِسَةُ- اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي هَذَا الْمَعْنَى فِيمَنْ ذَكَرَ صَلَاةً فَائِتَةً وَهُوَ فِي آخِرِ وَقْتِ صَلَاةٍ، أَوْ ذَكَرَ صَلَاةً وَهُوَ فِي صَلَاةٍ، فَجُمْلَةُ مَذْهَبِ مَالِكٍ: أَنَّ مَنْ ذَكَرَ صَلَاةً وَقَدْ حَضَرَ وَقْتُ صَلَاةٍ أُخْرَى، بَدَأَ بِالَّتِي نَسِيَ إِذَا كَانَ خَمْسُ صَلَوَاتٍ فَأَدْنَى، وَإِنْ فَاتَ وَقْتُ هَذِهِ. وَإِنْ كَانَ أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ بَدَأَ بِالَّتِي حَضَرَ وَقْتُهَا، وَعَلَى نَحْوِ هَذَا مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ وَالثَّوْرِيِّ وَاللَّيْثِ، إِلَّا أَنَّ أَبَا حَنِيفَةَ وَأَصْحَابَهُ قَالُوا: التَّرْتِيبُ عِنْدَنَا وَاجِبٌ فِي الْيَوْمِ وَاللَّيْلَةِ إِذَا كَانَ فِي الْوَقْتِ سَعَةٌ لِلْفَائِتَةِ وَلِصَلَاةِ الْوَقْتِ. فَإِنْ خَشِيَ فَوَاتَ الْوَقْتِ بَدَأَ بِهَا، فَإِنْ زَادَ عَلَى صَلَاةِ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ لَمْ يَجِبِ التَّرْتِيبُ عِنْدَهُمْ. وَقَدْ رُوِيَ عَنِ الثَّوْرِيِّ وُجُوبُ التَّرْتِيبِ، وَلَمْ يُفَرِّقْ بَيْنَ الْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ. وَهُوَ تَحْصِيلُ مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ. قَالَ الشَّافِعِيُّ: الِاخْتِيَارُ أَنْ يَبْدَأَ بِالْفَائِتَةِ مَا لَمْ يَخَفْ فَوَاتَ هَذِهِ، فَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ وَبَدَأَ بِصَلَاةِ الْوَقْتِ أَجْزَأَهُ. وَذَكَرَ الْأَثْرَمُ أَنَّ التَّرْتِيبَ عِنْدَ أَحْمَدَ وَاجِبٌ فِي صَلَاةِ سِتِّينَ سَنَةً فَأَكْثَرُ. وَقَالَ: لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ أَنْ يُصَلِّيَ صَلَاةً وَهُوَ ذَاكِرٌ لِمَا قَبْلَهَا لِأَنَّهَا تَفْسُدُ عَلَيْهِ. وَرَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ عَنْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ ﵄ قَالَ قَالَ ﵊: (إِذَا ذَكَرَ أحدكم صلاة وهو فِي صَلَاةٍ مَكْتُوبَةٍ فَلْيَبْدَأْ بِالَّتِي هُوَ فِيهَا فَإِذَا فَرَغَ مِنْهَا صَلَّى الَّتِي نَسِيَ) وَعُمَرُ بْنُ أَبِي عُمَرَ مَجْهُولٌ «١». قُلْتُ: وَهَذَا لَوْ صَحَّ كَانَتْ حُجَّةً لِلشَّافِعِيِّ فِي الْبَدَاءَةِ بِصَلَاةِ الْوَقْتِ. وَالصَّحِيحُ مَا رَوَاهُ أَهْلُ الصَّحِيحِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ: أَنَّ عُمَرَ يَوْمَ الْخَنْدَقِ جَعَلَ يَسُبُّ كُفَّارَ قُرَيْشٍ، وَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَاللَّهِ مَا كِدْتُ أَنْ أُصَلِّيَ الْعَصْرَ حَتَّى كَادَتِ الشَّمْسُ تَغْرُبُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (فو الله إِنْ صَلَّيْتُهَا) «٢» فَنَزَلْنَا الْبُطْحَانَ «٣» فَتَوَضَّأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَتَوَضَّأْنَا فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْعَصْرَ بَعْدَ مَا غَرَبَتِ الشَّمْسُ، ثُمَّ صَلَّى بعدها

Burada [sorumluluğun] kaldırılmasından kasıt günahın kaldırılmasıdır, farzın ondan kaldırılması değildir. Bu durum -aynı rivayette geçmiş olsa bile- «...ve ergenlik çağına erinceye kadar çocuktan [sorumluluk kaldırılmıştır]» hadisi kabilinden değildir; öyleyse bu esasa dikkat et! BEŞİNCİ MESELE: Âlimler bu manada, bir namaz vaktinin sonundayken kaçırdığı bir namazı hatırlayan veya bir namazın içindeyken başka bir namazı hatırlayan kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. Mâlik’in mezhebinin özeti şudur: Bir kimse bir namazı hatırlar ve başka bir namazın vakti de girmiş bulunursa -bu namazın vakti kaçacak olsa dahi- şayet [kaçan namaz] beş veya daha az vakit ise unuttuğu namazla başlar. Eğer bundan daha fazla ise vakti giren namazla başlar. Ebû Hanîfe, Sevrî ve Leys’in mezhepleri de buna yakındır. Ancak Ebû Hanîfe ve arkadaşları şöyle demişlerdir: Vakit hem kazaya kalan namaz hem de vaktin namazı için yeterli olduğunda, bir gün ve gecelik namazlarda tertip bize göre vaciptir. Şayet vaktin çıkmasından endişe ederse vaktin namazıyla başlar; bir gün ve bir gecelik namazdan fazla olursa onlara göre tertip vacip olmaz. Sevrî’den ise az ile çok arasında ayrım yapmaksızın tertibin vacip olduğu rivayet edilmiştir. Şâfiî’nin mezhebinin neticesi de budur. Şâfiî şöyle demiştir: Tercih edilen, bu vaktin çıkmasından korkmadığı sürece kazaya kalan namazla başlamasıdır. Şayet böyle yapmayıp vaktin namazıyla başlarsa bu ona yeterli olur. El-Esrem, Ahmed’e göre altmış senelik veya daha fazla namazda dahi tertibin vacip olduğunu zikretmiş ve şöyle demiştir: "Hiç kimsenin, önceki namazı hatırladığı halde bir namazı kılması uygun olmaz; zira bu durum [kıldığı] namazı bozar." Dârekutnî, Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden biri farz bir namazın içindeyken bir namazı hatırlarsa, içinde bulunduğu namazla başlasın; onu bitirince de unuttuğu namazı kılsın.» [Hadisin senedindeki] Ömer b. Ebî Ömer ise meçhuldür.1 Derim ki: Bu rivayet şayet sahih olsaydı, Şâfiî için vaktin namazıyla başlanacağına dair bir delil olurdu. Sahih olan ise Sahîh sahiplerinin Câbir b. Abdillâh’tan rivayet ettiğidir: Hendek günü Ömer, Kureyş kâfirlerine sövmeye başladı ve: "Ey Allah’ın Resûlü! Vallâhi neredeyse güneş batıncaya kadar ikindi namazını kılamayacaktım" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Vallâhi ben de onu kılmadım»2 buyurdu. Bunun üzerine Buthân’a3 indik; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem abdest aldı, biz de abdest aldık. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı, ardından da...

13635. Metin

الْمَغْرِبَ. وَهَذَا نَصٌّ فِي الْبَدَاءَةِ بِالْفَائِتَةِ قَبْلَ الْحَاضِرَةِ، وَلَا سِيَّمَا وَالْمَغْرِبُ وَقْتُهَا وَاحِدٌ مُضَيَّقٌ غَيْرُ مُمْتَدٍّ فِي الْأَشْهَرِ عِنْدَنَا، وَعِنْدَ الشَّافِعِيِّ كَمَا تَقَدَّمَ. وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ بن عبد الله ابن مسعود عن أَبِيهِ: أَنَّ الْمُشْرِكِينَ شَغَلُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنْ أَرْبَعِ صَلَوَاتٍ يَوْمَ الْخَنْدَقِ، حَتَّى ذَهَبَ مِنَ اللَّيْلِ مَا شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى، فَأَمَرَ بِالْأَذَانِ بِلَالًا فَقَامَ فَأَذَّنَ، ثُمَّ أَقَامَ فَصَلَّى الظُّهْرَ، ثُمَّ أَقَامَ فَصَلَّى الْعَصْرَ، ثُمَّ أَقَامَ فَصَلَّى الْمَغْرِبَ، ثُمَّ أَقَامَ فَصَلَّى الْعِشَاءَ،. وَبِهَذَا اسْتَدَلَّ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ من فاتته صلوات، قَضَاهَا مُرَتَّبَةً كَمَا فَاتَتْهُ إِذَا ذَكَرَهَا فِي وَقْتٍ وَاحِدٍ. وَاخْتَلَفُوا إِذَا ذَكَرَ فَائِتَةً فِي مُضَيَّقِ وَقْتِ حَاضِرَةٍ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْوَالٍ: يَبْدَأُ بِالْفَائِتَةِ وَإِنْ خَرَجَ وَقْتَ الْحَاضِرَةِ، وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَاللَّيْثُ وَالزُّهْرِيُّ وَغَيْرُهُمْ كَمَا قَدَّمْنَاهُ. الثَّانِي- يَبْدَأُ بِالْحَاضِرَةِ وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ وَالشَّافِعِيُّ وَفُقَهَاءُ أَصْحَابِ الْحَدِيثِ وَالْمُحَاسِبِيُّ وَابْنُ وَهْبٍ مِنْ أَصْحَابِنَا. الثَّالِثُ- يَتَخَيَّرُ فَيُقَدِّمُ أَيَّتَهُمَا شَاءَ، وَبِهِ قَالَ أَشْهَبُ. وَجْهُ الْأَوَّلِ: كَثْرَةُ الصَّلَوَاتِ وَلَا خِلَافَ أَنَّهُ يَبْدَأُ بِالْحَاضِرَةِ مَعَ الْكَثْرَةِ، قَالَهُ الْقَاضِي عِيَاضٌ. وَاخْتَلَفُوا فِي مِقْدَارِ الْيَسِيرِ، فَعَنْ مَالِكٍ: الْخَمْسُ فَدُونَ، وَقَدْ قِيلَ: الْأَرْبَعُ فَدُونَ لِحَدِيثِ جَابِرٍ، وَلَمْ يَخْتَلِفِ الْمَذْهَبُ أَنَّ السِّتَّ كَثِيرٌ. السَّادِسَةُ- وَأَمَّا مَنْ ذَكَرَ صَلَاةً وَهُوَ فِي صَلَاةٍ، فَإِنْ كَانَ وَرَاءَ الْإِمَامِ فَكُلُّ مَنْ قَالَ بِوُجُوبِ التَّرْتِيبِ وَمَنْ لَمْ يَقُلْ بِهِ [يقول «١»]، يَتَمَادَى مَعَ الْإِمَامِ حَتَّى يُكْمِلَ صَلَاتَهُ. وَالْأَصْلُ فِي هَذَا مَا رَوَاهُ مَالِكٌ وَالدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: (إِذَا نَسِيَ أَحَدُكُمْ صَلَاةً فَلَمْ يَذْكُرْهَا إِلَّا وَهُوَ مَعَ الْإِمَامِ فَلْيُصَلِّ مَعَ الْإِمَامِ فَإِذَا فَرَغَ مِنْ صَلَاتِهِ فَلْيُصَلِّ الصَّلَاةَ الَّتِي نَسِيَ ثُمَّ لِيُعِدْ صَلَاتَهُ الَّتِي صَلَّى مَعَ الْإِمَامِ) لَفْظُ الدَّارَقُطْنِيِّ، وَقَالَ مُوسَى بن هرون: وَحَدَّثَنَاهُ أَبُو إِبْرَاهِيمَ التَّرْجُمَانِيُّ، قَالَ: حَدَّثَنَا سَعِيدٌ [بِهِ «٢»] وَرَفَعَهُ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ وَوَهِمَ فِي رَفْعِهِ، فَإِنْ كَانَ قَدْ رَجَعَ عَنْ رَفْعِهِ فَقَدْ وُفِّقَ لِلصَّوَابِ. ثُمَّ اخْتَلَفُوا، فَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ: يُصَلِّي الَّتِي ذَكَرَ، ثُمَّ يُصَلِّي الَّتِي صَلَّى مَعَ الْإِمَامِ إِلَّا أَنْ يَكُونَ بَيْنَهُمَا أَكْثَرُ مِنْ خَمْسِ صَلَوَاتٍ، عَلَى مَا قَدَّمْنَا ذِكْرَهُ عَنِ الْكُوفِيِّينَ. وَهُوَ مَذْهَبُ جَمَاعَةٍ مِنْ أَصْحَابِ مالك المدنيين. وذكر الخرقي «٣» عن

akşam namazını [kıldırdı]. Bu, vakti giren namazdan önce kaçırılan namazla başlanacağına dair açık bir hükümdür (nass). Kaldı ki daha önce geçtiği üzere bizim mezhebimizde ve Şâfiî’de en meşhur görüşe göre akşam namazının vakti tektir, daraltılmıştır ve uzayıp gitmez. Tirmizî, Ebû Ubeyde b. Abdillâh b. Mes‘ûd’dan, o da babasından [şöyle] rivayet etmiştir: Müşrikler Hendek günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i dört vakit namazdan alıkoydular; nihayet geceden Allah Teâlâ’nın dilediği kadar bir vakit geçti. [Bunun üzerine] Bilâl’e ezan okumasını emretti; o da kalkıp ezan okudu, sonra kamet getirdi ve öğle namazını kıldırdı; sonra kamet getirdi ve ikindi namazını kıldırdı; sonra kamet getirdi ve akşam namazını kıldırdı; sonra kamet getirdi ve yatsı namazını kıldırdı. Âlimler bununla, birden fazla namazı kaçıran kimsenin bunları tek bir vakitte hatırlaması halinde, kaçırdığı sıraya göre tertipli olarak kaza edeceğine delil getirmişlerdir. Vakti daralmış olan hazır bir namaz vaktinde kaçırdığı namazı hatırlayan kimse hakkında ise üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir: [Birincisi:] Hazır namazın vakti çıksa bile kaçırılan namazla başlar. Daha önce belirttiğimiz gibi Mâlik, Leys, Zührî ve diğerleri bu görüştedir. İkincisi: Hazır namazla başlar. Hasan [-ı Basrî], Şâfiî, hadis ehli fakihleri, Muhâsibî ve bizim mezhebimizden İbn Vehb bu görüştedir. Üçüncüsü: Muhayyerdir, dilediğini öne alır; Eşheb de bu görüştedir. Birinci görüşün gerekçesi: Namazların çokluğudur; çokluk durumunda hazır namazla başlanacağı hususunda ise ihtilaf yoktur, bunu Kādî İyâz söylemiştir. Az miktarın ne kadar olduğu hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Mâlik’ten [gelen bir rivayete göre] beş ve daha azıdır. Câbir hadisinden dolayı dört ve daha azı olduğu da söylenmiştir. Mezhepte altı vaktin çok olduğu hususunda ise bir ihtilaf yoktur. ALTINCI MESELE: Bir namazın içindeyken [başka bir] namazı hatırlayan kimseye gelince; şayet imamın arkasındaysa, tertibin vücubunu savunanlar da savunmayanlar da [şöyle der1]: Namazını tamamlayıncaya kadar imamla birlikte devam eder. Bu konudaki asıl dayanak Mâlik ve Dârekutnî’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği şu hadistir: «Sizden biri bir namazı unutup da bunu ancak imamla beraberken hatırlarsa, imamla birlikte kılsın; namazını bitirince unuttuğu namazı kılsın, sonra da imamla birlikte kıldığı o namazı iade etsin.» Lafız Dârekutnî’ye aittir. Mûsâ b. Hârûn dedi ki: Bunu bize Ebû İbrâhim et-Tercümânî rivayet edip dedi ki: Bize Saîd [bunu2] rivayet etti ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ref‘ etti (merfû olarak nakletti). O, bunu merfû kılmakla vehme düşmüştür (yanılmıştır); şayet ref‘ etmekten rücû etmişse isabet etmiştir. Daha sonra ihtilaf etmişlerdir: Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel şöyle demişlerdir: Hatırladığı namazı kılar, sonra Kûfelilerden daha önce zikrettiğimiz üzere aralarında beş vakitten fazla namaz olmaması kaydıyla imamla birlikte kıldığı namazı kılar. Mâlik’in Medineli arkadaşlarından bir grubun mezhebi de budur. el-Hırakî3

13636. Metin

أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ أَنَّهُ قَالَ: مَنْ ذَكَرَ صَلَاةً وَهُوَ فِي أُخْرَى فَإِنَّهُ يُتِمُّهَا وَيَقْضِي الْمَذْكُورَةَ، وَأَعَادَ الَّتِي كَانَ فِيهَا إِذَا كَانَ الْوَقْتُ وَاسِعًا فَإِنْ خَشِيَ خُرُوجَ الْوَقْتِ وَهُوَ فِيهَا أَعْتَقِدُ أَلَّا يُعِيدَهَا، وَقَدْ أَجْزَأَتْهُ وَيَقْضِي الَّتِي عَلَيْهِ. وَقَالَ مَالِكٌ: مَنْ ذَكَرَ صَلَاةً وَهُوَ فِي صَلَاةٍ قَدْ صَلَّى مِنْهَا رَكْعَتَيْنِ سلم من ركعتين، فَإِنْ كَانَ إِمَامًا انْهَدَمَتْ عَلَيْهِ وَعَلَى مَنْ خَلْفَهُ وَبَطَلَتْ. هَذَا هُوَ الظَّاهِرُ مِنْ مَذْهَبِ مَالِكٍ، وَلَيْسَ عِنْدَ أَهْلِ النَّظَرِ مِنْ أَصْحَابِهِ كَذَلِكَ، لِأَنَّ قَوْلَهُ فِيمَنْ ذَكَرَ صَلَاةً فِي صَلَاةٍ قَدْ صَلَّى مِنْهَا رَكْعَةً أَنَّهُ يُضِيفُ إِلَيْهَا أُخْرَى وَيُسَلِّمُ. وَلَوْ ذَكَرَهَا فِي صَلَاةٍ قَدْ صَلَّى مِنْهَا ثَلَاثَ رَكَعَاتٍ أَضَافَ إِلَيْهَا رَابِعَةً وَسَلَّمَ، وَصَارَتْ نَافِلَةً غَيْرَ فَاسِدَةٍ وَلَوِ انْهَدَمَتْ عَلَيْهِ كَمَا ذَكَرَ وَبَطَلَتْ لَمْ يُؤْمَرْ أَنْ يُضِيفَ إِلَيْهَا أُخْرَى، كَمَا لَوْ أَحْدَثَ بَعْدَ رَكْعَةٍ لَمْ يُضِفْ إِلَيْهَا أُخْرَى. السَّابِعَةُ- رَوَى مُسْلِمٌ عَنْ أَبِي قَتَادَةَ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَذُكِرَ حَدِيثَ الْمِيضَأَةِ بِطُولِهِ، وَقَالَ فِيهِ ثُمَّ قَالَ: (أَمَا لَكُمْ فِيَّ أُسْوَةٌ) ثُمَّ قَالَ: (أَمَا إِنَّهُ لَيْسَ فِي النَّوْمِ تَفْرِيطٌ إِنَّمَا التَّفْرِيطُ على من لم يصل الصلاة حتى يجئ وَقْتُ الصَّلَاةِ الْأُخْرَى فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَلْيُصَلِّهَا حِينَ يَنْتَبِهُ لَهَا فَإِذَا كَانَ الْغَدُ فَلْيُصَلِّهَا عِنْدَ وَقْتِهَا) وَأَخْرَجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ هَكَذَا بِلَفْظِ مُسْلِمٍ سَوَاءٌ، فَظَاهِرُهُ يَقْتَضِي إِعَادَةَ الْمَقْضِيَّةِ مَرَّتَيْنِ عِنْدَ ذِكْرِهَا وَحُضُورِ مِثْلِهَا مِنَ الْوَقْتِ الْآتِي، وَيُعَضِّدُ هذا الظاهر ما أخرجه أَبُو دَاوُدَ مِنْ حَدِيثِ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ، وَذَكَرَ الْقِصَّةَ وَقَالَ فِي آخِرِهَا: (فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ صَلَاةَ الْغَدَاةِ مِنْ غَدٍ صَالِحًا فَلْيَقْضِ مَعَهَا مِثْلَهَا). قُلْتُ: وَهَذَا لَيْسَ عَلَى ظَاهِرِهِ، وَلَا تُعَادُ غَيْرَ مَرَّةٍ وَاحِدَةٍ، لِمَا رَوَاهُ الدارقطني عن عمران ابن حُصَيْنٍ قَالَ: سَرَيْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِي غَزَاةٍ- أَوْ قَالَ فِي سَرِيَّةٍ- فَلَمَّا كَانَ وَقْتُ السَّحَرِ عَرَّسْنَا، فَمَا اسْتَيْقَظْنَا حَتَّى أَيْقَظَنَا حَرُّ الشَّمْسِ، فَجَعَلَ الرَّجُلُ مِنَّا يَثِبُ فَزِعًا دَهِشًا، فَلَمَّا اسْتَيْقَظَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَمْرَنَا فَارْتَحَلْنَا، ثُمَّ سِرْنَا حَتَّى ارْتَفَعَتِ الشَّمْسُ، فَقَضَى الْقَوْمُ حَوَائِجَهُمْ، ثُمَّ أَمَرَ بِلَالًا فَأَذَّنَ فَصَلَّيْنَا رَكْعَتَيْنِ، ثُمَّ أَمَرَهُ فَأَقَامَ فَصَلَّيْنَا الْغَدَاةَ، فَقُلْنَا: يَا نَبِيَّ اللَّهِ أَلَا نَقْضِيهَا لِوَقْتِهَا مِنَ الْغَدِ؟ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ (أَيَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الرِّبَا وَيَقْبَلُهُ مِنْكُمْ). وَقَالَ الْخَطَّابِيُّ: لَا أَعْلَمُ أَحَدًا قَالَ بِهَذَا وُجُوبًا، وَيُشْبِهُ

Ahmed b. Hanbel’den şöyle dediğini nakletmiştir: Bir namazın içindeyken başka bir namazı hatırlayan kimse o namazı tamamlar, sonra hatırladığı namazı kaza eder ve şayet vakit genişse içinde bulunduğu namazı iade eder. Eğer onun içindeyken vaktin çıkmasından korkarsa onu iade etmeyeceğini düşünüyorum; bu namazı ona yeterli olur ve üzerindeki namazı kaza eder. Mâlik ise şöyle demiştir: Bir namazın içindeyken başka bir namazı hatırlayan kimse, kıldığı namazdan iki rekat kılmışsa iki rekat üzerinden selam verir; şayet imamsa namazı hem kendisi hem arkasındakiler için yıkılır ve boşa gider. Mâlik’in mezhebinin zâhiri budur; fakat mezhebinin tahkik ehli âlimlerine göre durum böyle değildir. Çünkü onun, bir namazın içindeyken bir rekat kıldıktan sonra başka bir namazı hatırlayan kimse hakkındaki görüşü, ona bir rekat daha ekleyip selam vermesi şeklindedir. Şayet onu üç rekat kıldığı bir namazda hatırlamışsa dördüncü bir rekat ekleyip selam verir ve bu namaz bâtıl olmayan bir nâfileye dönüşür. Eğer zikrettiği gibi namazı yıkılıp boşa gitseydi, tıpkı bir rekattan sonra abdesti bozulan kimsenin bir rekat daha eklememesi gibi ona bir rekat daha eklemesi emredilmezdi. YEDİNCİ MESELE: Müslim, Ebû Katâde’den şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize hitap etti ve su kabı (mîzae) hadisini uzun uzadıya zikretti. Hadiste şöyle buyurduğunu nakletti: (Ben sizin için bir örnek değil miyim?) Sonra şöyle buyurdu: (Bilin ki uykuda kusur (tefrît) yoktur; kusur ancak bir namazı diğer namazın vakti gelinceye kadar kılmayan kimsededir. Kim böyle yaparsa onu uyandığı zaman kılsın; ertesi gün olunca da onu vaktinde kılsın). Dârekutnî de bunu Müslim’in lafzının aynısıyla tahric etmiştir; bunun zâhiri kaza edilen namazın iki defa iadesini iktiza eder: Biri hatırlandığı zaman, diğeri ise gelecek vakitte benzeri hazır olduğunda. Bu zâhirî manayı, Ebû Dâvûd’un İmrân b. Husayn hadisinden rivayet ettiği ve kıssayı anlatıp sonunda: (Sizden kim ertesi gün sabah namazına selametle erişirse onunla birlikte bir mislini daha kaza etsin) şeklinde zikrettiği rivayet de desteklemektedir. Derim ki: Bu hadis zâhiri üzere değildir ve bir defadan fazla iade edilmez. Nitekim Dârekutnî’nin İmrân b. Husayn’dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Bir gazvede -veya bir seriyyede- Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte gece yol aldık; seher vakti olunca mola verip uyuduk. Bizi ancak güneşin sıcağı uyandırdı; her birimiz korku ve şaşkınlık içinde sıçrayıp kalktık. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) uyanınca bize emretti, yola çıktık; güneş yükselinceye kadar yürüdük. Topluluk ihtiyaçlarını giderdi, sonra Bilâl’e emretti, o da ezan okudu ve iki rekat [sünnet] kıldık; sonra ona emretti, kamet getirdi ve sabah namazını kıldık. Dedik ki: “Ey Allah’ın Nebisi! Bunu ertesi gün vaktinde kaza etmeyelim mi?” Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara: (Allah sizi faizden menedip sonra onu sizden kabul eder mi hiç?) buyurdu. Hattâbî şöyle demiştir: “Bunun vücûb ifade ettiğini söyleyen bir kimse bilmiyorum; bunun

13637. Metin

أَنْ يَكُونَ الْأَمْرُ بِهِ اسْتِحْبَابًا لِيُحْرِزَ فَضِيلَةَ الْوَقْتِ فِي الْقَضَاءِ. وَالصَّحِيحُ تَرْكُ الْعَمَلِ لِقَوْلِهِ ﵇: (أَيَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الرِّبَا وَيَقْبَلُهُ مِنْكُمْ) وَلِأَنَّ الطُّرُقَ الصِّحَاحَ مِنْ حَدِيثِ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ لَيْسَ فِيهَا مِنْ تِلْكَ الزِّيَادَةِ شي، إِلَّا مَا ذُكِرَ مِنْ حَدِيثِ أَبِي قَتَادَةَ وَهُوَ مُحْتَمَلٌ كَمَا بَيَّنَّاهُ. قُلْتُ: ذَكَرَ الْكِيَا الطَّبَرِيُّ فِي [أَحْكَامِ الْقُرْآنِ] لَهُ أَنَّ مِنَ السَّلَفِ مَنْ خَالَفَ قَوْلَهُ ﵊: (مَنْ نَسِيَ صَلَاةً فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا لَا كَفَّارَةَ لَهَا إِلَّا ذَلِكَ) فَقَالَ: يَصْبِرُ إِلَى مِثْلِ وَقْتِهِ فَلْيُصَلِّ، فَإِذَا فَاتَ الصُّبْحُ فَلْيُصَلِّ مِنَ الْغَدِ. وَهَذَا قَوْلٌ بَعِيدٌ شَاذٌّ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى) ٢٠: ١٥ آية مشكلة، فروي عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّهُ قَرَأَ" أَكادُ أُخْفِيها ٢٠: ١٥" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ، قَالَ: أُظْهِرُهَا." لِتُجْزى " أَيِ الْإِظْهَارُ لِلْجَزَاءِ، رَوَاهُ أَبُو عُبَيْدٍ عَنِ الْكِسَائِيِّ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سَهْلٍ عَنْ وِقَاءِ بْنِ إياس عن سعيد ابن جُبَيْرٍ. وَقَالَ النَّحَّاسُ: وَلَيْسَ لِهَذِهِ الرِّوَايَةِ طَرِيقٌ غَيْرَ هَذَا. قُلْتُ: وَكَذَا رَوَاهُ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ فِي كِتَابِ الرَّدِّ، حَدَّثَنِي أَبِي حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْجَهْمِ حَدَّثَنَا الْفَرَّاءُ حَدَّثَنَا الْكِسَائِيُّ، حَ- وَحَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَاجِيَةَ، حَدَّثَنَا يُوسُفُ حَدَّثَنَا يَحْيَى الْحِمَّانِيُّ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَهْلٍ. قَالَ النَّحَّاسُ، وَأَجْوَدُ مِنْ هَذَا الْإِسْنَادِ مَا رَوَاهُ يَحْيَى الْقَطَّانُ عَنِ الثَّوْرِيِّ عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّهُ قَرَأَ:" أَكادُ أُخْفِيها ٢٠: ١٥" بِضَمِّ الْهَمْزَةِ. قُلْتُ: وَأَمَّا قِرَاءَةُ ابْنِ جُبَيْرٍ" أَخْفِيهَا" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ بِالْإِسْنَادِ الْمَذْكُورِ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ قَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَاهُ أُظْهِرُهَا مِنْ خَفَيْتُ الشَّيْءَ أَخْفِيهِ إذ أَظْهَرْتُهُ. وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ لِامْرِئِ الْقَيْسِ:

emredilmesi, kazada vakit faziletini elde etmek için müstehap kabilinden olsa gerektir. Sahih olan ise Peygamber (aleyhisselâm)’ın: (Allah sizi faizden menedip sonra onu sizden kabul eder mi hiç?) sözü sebebiyle bununla ameli terk etmektir. Ayrıca İmrân b. Husayn hadisinin sahih tariklerinde bu ziyadeden hiçbir şey yoktur; sadece Ebû Katâde hadisinden zikredilen kısım müstesnadır ki o da açıkladığımız üzere yoruma açıktır.” Derim ki: Kiyâ et-Taberî Ahkâmü’l-Kur’ân adlı eserinde Selef’ten bazılarının Peygamber (aleyhisselâm)’ın: (Kim bir namazı unutursa onu hatırladığı zaman kılsın; onun bundan başka kefareti yoktur) sözüne muhalefet ederek: “Onun vaktinin benzerine kadar sabreder ve öyle kılar; dolayısıyla sabah namazı kaçmışsa ertesi gün kılar” dediğini nakletmiştir; bu ise uzak ve şâz bir görüştür. Yüce Allah’ın: (Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes yaptığının karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim) [Tâhâ 20:15] ayeti müşkil bir ayettir. Saîd b. Cübeyr’den “Ekâdü uhfîhâ [Tâhâ 20:15]” ibaresini hemzenin fethasıyla “Ahfîhâ” şeklinde okuduğu ve: “Onu izhar edeceğim (açıklayacağım)” dediği rivayet edilmiştir; “Li-tüczâ” yani karşılık verilmesi için izhar etmek demektir. Bunu Ebû Ubeyd, Kisâî’den, o Muhammed b. Sehl’den, o Vikā’ b. İyâs’tan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etmiştir. Nehhâs: “Bu rivayetin bundan başka bir tariki yoktur” demiştir. Derim ki: Ebû Bekr el-Enbârî de Kitâbü’r-Redd’de böyle rivayet etmiştir: Babam bana anlattı, Muhammed b. el-Cahm bize anlattı, Ferrâ bize anlattı, Kisâî bize anlattı -h- ve Abdullah b. Nâciye bize anlattı, Yûsuf bize anlattı, Yahyâ el-Himmânî bize anlattı, Muhammed b. Sehl bize anlattı. Nehhâs dedi ki: Bu isnaddan daha üstün olanı Yahyâ el-Kattân’ın Sevrî’den, onun Atâ b. es-Sâib’den, onun da Saîd b. Cübeyr’den rivayet ettiği ve onun: “Ekâdü uhfîhâ [Tâhâ 20:15]” şeklinde hemzenin zammesiyle okuduğu rivayettir. Derim ki: İbn Cübeyr’in zikredilen isnadla hemzenin fethasıyla “Ahfîhâ” şeklindeki kıraatine gelince; Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Ferrâ şöyle demiştir: Bunun anlamı ‘onu izhar ederim (açığa vururum)’ demektir; nitekim bir şeyi açığa vurduğumda ‘hafeytü’ş-şey’e ahfîhi’ denir. Ferrâ, İmruülkays’ın şu beytini inşad etmiştir:

13638. Metin

فَإِنْ تَدْفِنُوا الداء لا نخفه ... وإن تبعثوا الحرب لا نَقْعُدُ

Hastalığı gömerseniz biz onu açığa vurmayız (lâ nahfih) / Savaşı uyandırırsanız biz de oturup kalmayız.

13639. Metin

أَرَادَ لَا نُظْهِرُهُ، وَقَدْ قَالَ بَعْضُ اللُّغَوِيِّينَ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ" أُخْفِيها ٢٠: ١٥" بِضَمِّ الْهَمْزَةِ مَعْنَاهُ أُظْهِرُهَا لِأَنَّهُ يُقَالُ: خَفِيتُ الشَّيْءَ وَأَخْفَيْتُهُ إِذَا أَظْهَرْتُهُ، فَأَخْفَيْتُهُ مِنْ حُرُوفِ الْأَضْدَادِ يَقَعُ عَلَى السَّتْرِ وَالْإِظْهَارِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: خَفِيتُ وَأَخْفَيْتُ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، النَّحَّاسُ: وَهَذَا حَسَنٌ، وَقَدْ

Şair “Onu açığa vurmayız” manasını kastetmiştir. Bazı dilciler şöyle demiştir: Hemzenin zammesiyle “Uhfîhâ [Tâhâ 20:15]” ibaresinin de “Onu açığa vururum” manasında olması caizdir; çünkü bir şeyi açığa vurduğunda hem “hafeytü’ş-şey’e” hem de “ahfeytühû” denir. Dolayısıyla “ahfeytühû” zıt anlamlı (ezdâd) kelimelerdendir; hem gizlemek hem de açığa vurmak anlamına gelir. Ebû Ubeyde ise: “‘Hafeytü’ ve ‘ahfeytü’ aynı anlamdadır” demiştir. Nehhâs: “Bu güzel bir açıklamadır ve bunu

13640. Metin

حَكَاهُ عَنْ أَبِي الْخَطَّابِ «١» وَهُوَ رَئِيسٌ مِنْ رُؤَسَاءِ اللُّغَةِ لَا يُشَكُّ فِي صِدْقِهِ، وَقَدْ رَوَى عَنْهُ سِيبَوَيْهِ

Ebû’l-Hattâb’dan «١» nakletmiştir. O, dil imamlarının önde gelenlerinden biridir ve doğruluğundan şüphe edilmez; Sîbeveyh de ondan rivayette bulunmuştur” demiştir.

13641. Metin

وَأَنْشَدَ:

Ve şu beyti inşad etmiştir:

13642. Metin

وَإِنْ تَكْتُمُوا الدَّاءَ لا نخفه ... وإن تبعثوا الحرب لا نقعد

Hastalığı gizlerseniz biz onu açığa vurmayız (lâ nuhfih) / Savaşı uyandırırsanız biz de oturup kalmayız.

13643. Metin

كَذَا رَوَاهُ أَبُو عُبَيْدَةَ عَنْ أَبِي الْخَطَّابِ بِضَمِّ النُّونِ. وَقَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ أَيْضًا:

Ebû Ubeyde bunu Ebü’l-Hattâb’dan nûn harfinin zammesiyle (lâ nuhfih) böyle rivayet etmiştir. İmruülkays da şöyle demiştir:

13644. Metin

خَفَاهُنَّ مِنْ أَنْفَاقِهِنَّ كَأَنَّمَا ... خَفَاهُنَّ وَدْقٌ مِنْ عَشِيٍّ مُجَلِّبِ «٢»

Onları deliklerinden çıkardı, sanki onları / Akşam üzeri gürleyen bir sağanağın yağmuru açığa çıkarmıştı «٢».

13645. Metin

أَيْ أَظْهَرَهُنَّ. وَرَوَى:" مِنْ سَحَابٍ مُرَكَّبِ" بَدَلَ" مِنْ عَشِيٍّ مُجَلِّبِ". وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ: وَتَفْسِيرٌ لِلْآيَةِ آخَرُ:" إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ ٢٠: ١٥" انْقَطَعَ الْكَلَامُ عَلَى" أَكادُ ٢٠: ١٥" وَبَعْدَهُ مُضْمَرٌ أَكَادُ آتِي بِهَا، وَالِابْتِدَاءُ" أُخْفِيها لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ ٢٠: ١٥" قَالَ ضَابِئٌ الْبُرْجُمِيُّ: «٣»

Yani onları açığa çıkardı. “Min aşiyyin mücellibi” yerine “Min sehâbin mürakkabi” şeklinde de rivayet edilmiştir. Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Ayetin diğer bir tefsiri de şöyledir: “Kıyamet mutlaka gelecektir, neredeyse [Tâhâ 20:15]” ifadesinde söz “Ekâdü [Tâhâ 20:15]” üzerinde kesilmiş (vakıf yapılmış) olup bundan sonra mahzuf olarak “Onu getireyazıyorum” takdiri vardır; yeni başlangıç ise: “Herkes karşılığını alsın diye onu gizliyorum [Tâhâ 20:15]” şeklindedir. Dâbi‘ el-Burcumî «٣» demiştir ki:

13646. Metin

هَمَمْتُ وَلَمْ أَفْعَلْ وَكِدْتُ وَلَيْتَنِي ... تَرَكْتُ عَلَى عُثْمَانَ تَبْكِي حَلَائِلُهُ

Niyetlendim ama yapmadım, neredeyse yapacaktım / Keşke Osman’ın arkasından hanımlarını ağlar bıraksaydım!

13647. Metin

أَرَادَ وَكِدْتُ أَفْعَلُ، فَأَضْمَرَ مَعَ كِدْتُ فِعْلًا كَالْفِعْلِ الْمُضْمَرِ مَعَهُ فِي الْقُرْآنِ. قُلْتُ: هَذَا الَّذِي اخْتَارَهُ النَّحَّاسُ، وَزَيَّفَ الْقَوْلَ الَّذِي قَبْلَهُ فَقَالَ يُقَالُ: خَفَى الشَّيْءَ يُخْفِيهِ إِذَا أَظْهَرَهُ، وَقَدْ حُكِيَ أَنَّهُ يُقَالُ: أَخْفَاهُ أَيْضًا إِذَا أَظْهَرَهُ، وَلَيْسَ بِالْمَعْرُوفِ، قَالَ: وَقَدْ رَأَيْتُ عَلِيَّ بْنَ سُلَيْمَانَ لَمَّا أَشْكَلَ عَلَيْهِ مَعْنَى" أُخْفِيها ٢٠: ١٥" عَدَلَ إِلَى هَذَا الْقَوْلِ، وَقَالَ: مَعْنَاهُ كَمَعْنَى" أُخْفِيها ٢٠: ١٥". قال النحاس: ليس المعنى على أظهر وَلَا سِيَّمَا وَ" أُخْفِيها ٢٠: ١٥" قِرَاءَةٌ شَاذَّةٌ، فَكَيْفَ ترد القراءة الصحيحة الشائعة إلى الشاذة، ومعنى المضمر أَوْلَى، وَيَكُونُ التَّقْدِيرُ: إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادَ آتِي بِهَا، وَدَلَّ:" آتِيَةٌ" عَلَى آتِي بِهَا، ثُمَّ قَالَ:" أُخْفِيها ٢٠: ١٥" عَلَى الِابْتِدَاءِ. وَهَذَا مَعْنًى صَحِيحٌ، لِأَنَّ اللَّهَ ﷿ قَدْ أَخْفَى السَّاعَةَ الَّتِي هِيَ الْقِيَامَةُ، وَالسَّاعَةُ الَّتِي يَمُوتُ فِيهَا الْإِنْسَانُ لِيَكُونَ الْإِنْسَانُ يَعْمَلُ، وَالْأَمْرُ عِنْدَهُ مبهم فلا يؤخر التوبة.

[Şair], “Neredeyse yapacaktım” demek istemiştir; böylece Kur'an'da onunla birlikte gizlenen (takdir edilen) fiil gibi, “kidtü” [fiili] ile birlikte bir fiili gizlemiş (hazfetmiş)tir. Derim ki: Bu, en-Nehhâs'ın tercih ettiği ve bir önceki görüşü zayıf sayarak benimsediği izahtır. [en-Nehhâs] şöyle demiştir: Bir kimse bir şeyi açığa çıkardığında “hafeytü'ş-şey'e uhfîhi (خَفَى الشَّيْءَ يُخْفِيهِ)” denir. Aynı şekilde bir şeyi açığa çıkardığında “ahfeytühû (أَخْفَاهُ)” da denildiği nakledilmiştir; ancak bu meşhur değildir. [en-Nehhâs devamla] dedi ki: Ali b. Süleyman'ın, { أُخْفِيها } “onu gizliyorum” [Tâhâ 20:15] ifadesinin anlamı kendisine müşkil gelince bu görüşe meyledip: “Bunun anlamı { أُخْفِيها } [yani açığa çıkarıyorum] anlamındadır” dediğini gördüm. en-Nehhâs dedi ki: Mana “açığa çıkarıyorum” şeklinde değildir. Özellikle de { أُخْفِيها } [fetha ile] şâzz bir kıraattir; sahih ve yaygın olan kıraat şâzz olana nasıl irca edilebilir? Dolayısıyla gizli (mahzuf) takdir anlamı daha uygundur. Buna göre takdir: “Kıyamet mutlaka gelecektir; neredeyse onu getireceğim” şeklinde olur. Ayette geçen “âtiyeh (آتِيَةٌ)” kelimesi, “onu getireceğim (âtî bihâ)” ifadesine delalet etmiştir; ardından yeni bir başlangıç olarak: { أُخْفِيها } “onu gizliyorum” [Tâhâ 20:15] buyurmuştur. Bu sahih bir anlamdır; zira Azîz ve Celîl olan Allah, kıyamet vaktini ve insanın öleceği vakti gizlemiştir ki insan amel etsin, bu durum onun nezdinde kapalı kalsın ve böylece tövbeyi geciktirmesin.

13648. Metin

قُلْتُ: وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ تَكُونُ اللَّامُ فِي" لِتُجْزى " مُتَعَلِّقَةٌ بِ"- أُخْفِيها ٢٠: ١٥". وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: هَذَا مِنْ بَابِ السَّلْبِ وَلَيْسَ مِنْ بَابِ الْأَضْدَادِ، وَمَعْنَى" أُخْفِيها ٢٠: ١٥" أُزِيلَ عَنْهَا خَفَاءَهَا، وَهُوَ سترها كخفاء الا خفية [وهي الأكسية «١»] والواحد خفاء بكسر الخاء [ما تلف به «٢»] الْقِرْبَةُ، وَإِذَا زَالَ عَنْهَا سِتْرُهَا ظَهَرَتْ. وَمِنْ هَذَا قَوْلُهُمْ: أَشْكَيْتُهُ، أَيْ أَزَلْتُ شَكْوَاهُ، وَأَعْدَيْتُهُ أَيْ قَبِلْتُ اسْتِعْدَاءَهُ وَلَمْ أُحْوِجْهُ إِلَى إِعَادَتِهِ. وَحَكَى أَبُو حَاتِمٍ عَنِ الْأَخْفَشِ: أَنَّ" كَادَ" زائدة موكدة. قَالَ: وَمِثْلُهُ" إِذا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَراها ٤٠" «٣» [النور: ٤٠] لِأَنَّ الظُّلُمَاتِ الَّتِي ذَكَرَهَا اللَّهُ تَعَالَى بَعْضُهَا يَحُولُ بَيْنَ النَّاظِرِ وَالْمَنْظُورِ إِلَيْهِ. وَرُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ جُبَيْرٍ، وَالتَّقْدِيرُ: إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى. وَقَالَ الشَّاعِرُ: «٤»

Derim ki: Bu görüşe göre "li-tüczâ (لِتُجْزى)"daki lâm harfi, "uhfîhâ (أُخْفِيها) [Tâhâ 20:15]" fiiline taalluk eder (bağlıdır). Ebû Ali dedi ki: Bu ifade, 'ezdâd' (zıt anlamlılar) kabilinden değil, 'selb' (giderme/kaldırma) kabilindendir. "Uhfîhâ (أُخْفِيها) [Tâhâ 20:15]" ifadesinin anlamı; onun üzerinden 'hafâ'sını yani örtüsünü kaldırmam demektir. Nitekim 'ahfiye' örtüsü de [ki bunlar giysilerdir «١»] böyledir; tekili 'hıfâ' (خِفَاء) olup hâ harfinin kesresiyle [kırbanın/tulumun sarıldığı şeydir «٢»]. Kırbanın üzerinden örtüsü kalktığında açığa çıkar. Nitekim Arapların: "Eşkeytühû (أَشْكَيْتُهُ)" yani şikâyetini giderdim ve "A'deytühû (أَعْدَيْتُهُ)" yani yardım talebini kabul ettim ve onu bunu tekrarlamaya muhtaç bırakmadım, demeleri de bu kabildendir. Ebû Hâtim, el-Ahfeş'ten şöyle nakletmiştir: "Kâde (كَادَ)" lafzı tekit amaçlı zâiddir. Dedi ki: { إِذا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَراها } “Elini çıkardığı zaman neredeyse onu bile göremez” [en-Nûr 24:40] ayeti de böyledir; zira Allah Teâlâ'nın zikrettiği karanlıkların bir kısmı, bakan ile bakılan arasına engel olur. Bunun bir benzeri anlam İbn Cübeyr'den de rivayet edilmiştir; takdiri şöyledir: “Kıyamet mutlaka gelecektir; herkes kazandığının karşılığını alsın diye onu gizliyorum.” Şair de «٤» şöyle demiştir:

13649. Metin

سَرِيعٌ إِلَى الْهَيْجَاءِ شَاكٍ سِلَاحَهُ ... فَمَا إِنْ يَكَادُ قِرْنُهُ يَتَنَفَّسُ

Savaşa hızlı koşar, tepeden tırnağa silahlıdır / Öyle ki hasmı neredeyse nefes bile alamaz.

13650. Metin

أَرَادَ فَمَا يَتَنَفَّسُ. وَقَالَ آخَرُ:

Şair "Nefes alamaz" manasını kastetmiştir. Bir başkası da şöyle demiştir:

13651. Metin

وَأَلَّا أَلُومَ النَّفْسَ فِيمَا أَصَابَنِي ... وَأَلَّا أَكَادُ بِالَّذِي نِلْتُ أَنْجَحُ

Ve başıma gelenler hususunda nefsimi kınamamam / Ve elde ettiğim şeyle neredeyse başarıya ulaşmamam için...

13652. Metin

مَعْنَاهُ: وَأَلَّا أَنْجَحُ بِالَّذِي نِلْتُ، فَأَكَادُ تَوْكِيدٌ لِلْكَلَامِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى" أَكادُ أُخْفِيها ٢٠: ١٥" أَيْ أُقَارِبُ ذَلِكَ، لِأَنَّكَ إِذَا قُلْتَ: كَادَ زَيْدٌ يَقُومُ، جَازَ أَنْ يَكُونَ قَامَ، وَأَنْ يَكُونَ لَمْ يَقُمْ. وَدَلَّ عَلَى أَنَّهُ قَدْ أَخْفَاهَا بِدَلَالَةٍ غَيْرِ هَذِهِ عَلَى هَذَا الْجَوَابِ. قَالَ اللُّغَوِيُّونَ: كِدْتُ أَفْعَلُ مَعْنَاهُ عِنْدَ الْعَرَبِ: قَارَبْتُ الْفِعْلَ وَلَمْ أَفْعَلْ، وَمَا كِدْتُ أَفْعَلُ مَعْنَاهُ: فَعَلْتُ بَعْدَ إِبْطَاءٍ. وَشَاهِدُهُ قَوْلُ اللَّهِ عَزَّتْ عَظَمَتُهُ:" فَذَبَحُوها وَما كادُوا يَفْعَلُونَ" «٥» [البقرة: ٧١] مَعْنَاهُ: وَفَعَلُوا بَعْدَ إِبْطَاءٍ لِتَعَذُّرِ وِجْدَانِ الْبَقَرَةِ عَلَيْهِمْ. وَقَدْ يَكُونُ مَا كِدْتُ أَفْعَلُ بِمَعْنَى مَا فَعَلْتُ وَلَا قَارَبْتُ إِذَا أَكَّدَ الْكَلَامَ بِأَكَادُ. وَقِيلَ: مَعْنَى." أَكادُ أُخْفِيها ٢٠: ١٥" أُرِيدَ أُخْفِيهَا. قَالَ الْأَنْبَارِيُّ: وَشَاهِدُ هَذَا قَوْلُ الْفَصِيحِ مِنَ الشِّعْرِ:

Bunun anlamı: "Elde ettiğim şeyle başarıya ulaşmamam için" demektir; buradaki 'ekâdü' kelamı tekit içindir. Şöyle de denilmiştir: { أَكادُ أُخْفِيها } [Tâhâ 20:15] ifadesinin anlamı, “buna yaklaşıyorum” demektir. Çünkü sen: “Zeyd neredeyse kalkıyordu” dediğinde, kalkmış olması da kalkmamış olması da caizdir. Bu cevaba göre O'nun kıyameti gizlediğine, bundan başka bir delaletle hükmedilmiştir. Dilciler şöyle demiştir: "Kidtü ef'alü (كِدْتُ أَفْعَلُ)" ifadesinin anlamı Araplara göre: "Fiile yaklaştım ama yapmadım" demektir. "Mâ kidtü ef'alü (مَا كِدْتُ أَفْعَلُ)" ise: "Ağırdan aldıktan sonra yaptım" demektir. Bunun şahidi, şanı yüce olan Allah'ın şu kavlidir: { فَذَبَحُوها وَما كادُوا يَفْعَلُونَ } “Sonunda onu kestiler; neredeyse yapmayacaklardı” «٥» [el-Bakara 2:71]. Bunun anlamı: Sığırı bulmaları zorlaştığı için ağırdan aldıktan sonra kestiler, demektir. Bazen de söz 'ekâdü' ile tekit edildiğinde "mâ kidtü ef'alü", "ne yaptım ne de yaklaştım" anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: { أَكادُ أُخْفِيها } [Tâhâ 20:15] ifadesinin anlamı: "Onu gizlemeyi murat ediyorum" demektir. el-Enbârî dedi ki: Bunun şahidi, fasih şiirdeki şu sözdür:

13653. Metin

كَادَتْ وَكِدْتُ وَتِلْكَ خَيْرُ إِرَادَةٍ ... لَوْ عَادَ مِنْ لَهْوِ الصَّبَابَةِ مَا مَضَى

O istedi, ben de istedim; bu ne güzel bir istekti / Keşke o geçmişteki gençlik sevdası geri dönseydi!

13654. Metin

مَعْنَاهُ: أَرَادَتْ وَأَرَدْتُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ فيما ذكره الثَّعْلَبِيُّ: أَنَّ الْمَعْنَى أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، وَكَذَلِكَ هُوَ فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ. وَفِي مُصْحَفِ ابن مسعود: أكاد

Bunun anlamı: "O istedi, ben de istedim" demektir. Sa‘lebî'nin naklettiğine göre İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: [Ayetteki] mana; "Neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim" demektir. Übeyy'in Mushafında da bu şekildedir. İbn Mes‘ûd'un Mushafında ise: "Neredeyse

13655. Metin

أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي فَكَيْفَ يَعْلَمُهَا مَخْلُوقٌ. وَفِي بعض القراءات: فكيف أظهرها لكم. وهذا مَحْمُولٌ عَلَى أَنَّهُ جَاءَ عَلَى مَا جَرَتْ بِهِ عَادَةُ الْعَرَبِ فِي كَلَامِهَا، مِنْ أَنَّ أَحَدَهُمْ إِذَا بَالَغَ فِي كِتْمَانِ الشَّيْءِ قَالَ: كِدْتُ أُخْفِيهِ مِنْ نَفْسِي. وَاللَّهُ تَعَالَى لَا يخفي عليه شي، قال معناه قطرب وغيره. [والله أعلم «١»] وَقَالَ الشَّاعِرُ:

"...onu kendimden bile gizleyeceğim; yaratılmış biri onu nasıl bilebilir?" Bazı kıraatlerde de: "Size onu nasıl açıklarım?" şeklindedir. Bu, Arapların konuşmalarında yerleşmiş olan âdetine hamledilir; zira onlardan biri bir şeyi gizlemede aşırıya gittiğinde: "Neredeyse onu kendimden bile gizleyecektim" der. Yoksa Allah Teâlâ'ya hiçbir şey gizli kalmaz. Kutrub ve başkaları bu anlamı belirtmiştir. [Doğrusunu Allah bilir «١»]. Şair de şöyle demiştir:

13656. Metin

أَيَّامَ تَصْحَبُنِي هِنْدٌ وَأُخْبِرُهَا ... مَا أَكْتُمُ النَّفْسَ مِنْ حَاجِي وَأَسْرَارِي

Hind'in bana yoldaşlık ettiği günlerde ona haber verirdim / İhtiyaçlarımdan ve sırlarım arasından nefsimden bile gizlediklerimi.

13657. Metin

فَكَيْفَ يُخْبِرُهَا بما تكتم نفسه. وَمِنْ هَذَا [الْبَابِ «٢»] قَوْلُهُ ﷺ: (وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ فَأَخْفَاهَا حَتَّى لَا تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ) الزَّمَخْشَرِيُّ وَقِيلَ مَعْنَاهُ: أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، وَلَا دَلِيلَ فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذَا الْمَحْذُوفِ، وَمَحْذُوفٌ لَا دَلِيلَ عَلَيْهِ مُطَّرَحٌ، وَالَّذِي غَرَّهُمْ مِنْهُ أَنَّ فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ: أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، وَفِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ: أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي فَكَيْفَ أُظْهِرُكُمْ عَلَيْهَا. قُلْتُ: وَقِيلَ إِنَّ مَعْنَى قَوْلِ مَنْ قَالَ أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، أَيْ إِنَّ إِخْفَاءَهَا كَانَ مِنْ قِبَلِي وَمِنْ عِنْدِي لَا مِنْ قِبَلِ غَيْرِي. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: أَكَادَ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، ورواه طلحة بن عمرو عن عَطَاءٍ. وَرَوَى عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَا أُظْهِرُ عَلَيْهَا أَحَدًا. وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ قَالَ: قَدْ أَخْفَاهَا. وَهَذَا عَلَى أَنَّ كَادَ زَائِدَةٌ. أَيْ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أُخْفِيهَا، وَالْفَائِدَةُ فِي إِخْفَائِهَا التخويف والتهويل. وقيل: تعلق" لِتُجْزى " بقول تَعَالَى: (وَأَقِمِ الصَّلاةَ) فَيَكُونُ فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، أَيْ أَقِمِ الصَّلَاةَ لِتَذْكُرَنِي. (لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى) أَيْ بِسَعْيِهَا. (إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها) ٢٠: ١٥. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: هِيَ مُتَعَلِّقَةٌ بِقَوْلِهِ: (آتِيَةٌ) أَيْ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لِتُجْزَى (فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْها) ٢٠: ١٦ أَيْ لَا يَصْرِفَنَّكَ عَنِ الْإِيمَانِ بِهَا وَالتَّصْدِيقِ لَهَا. (مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِها وَاتَّبَعَ هَواهُ فَتَرْدى) ٢٠: ١٦ أَيْ فَتَهْلِكَ. وهو في موضع نصب بجواب النهي.

Kendi nefsinin gizlediği şeyi ona nasıl haber verebilir ki? Bu [kabilden «٢»] biri de Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şu sözüdür: ((Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar sadakayı gizleyen kimse)). ez-Zemahşerî der ki: Şöyle de denilmiştir: Anlamı, "Neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim"dir; ancak sözde bu mahzûfa (düşürülen lafza) dair bir delil yoktur; delili olmayan bir mahzûf ise terk edilir. Onları bu düşünceye sevk eden şey, Übeyy'in mushafında: "Neredeyse onu kendimden gizleyeceğim", bazı mushaflarda ise: "Neredeyse onu kendimden gizleyeceğim, artık sizi ona nasıl muttali kılarım?" şeklinde yer almasıdır. Derim ki: "Neredeyse onu kendimden gizleyeceğim" diyenlerin sözünün manasının şu olduğu da söylenmiştir: Yani onun gizlenmesi başkası tarafından değil, bizzat benim tarafımdan ve benim katımdandır. İbn Abbâs'tan da şöyle rivayet edilmiştir: "Neredeyse onu kendimden gizleyeceğim." Bunu Talha b. Amr, Atâ'dan rivayet etmiştir. Ali b. Ebî Talha da İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: "Ona hiç kimseyi muttali kılmam." Saîd b. Cübeyr'den ise şöyle rivayet edilmiştir: "Onu kesinlikle gizlemiştir." Bu, 'kâde' fiilinin zâid olduğu esasına göredir. Yani: "Kıyamet mutlaka gelecektir, onu gizliyorum." Gizlenmesindeki fayda ise korkutma ve dehşete düşürmedir. Şöyle de denilmiştir: { لِتُجْزى } ifadesi, Allah Teâlâ'nın: { وَأَقِمِ الصَّلاةَ } “Namazı kıl” kavline taalluk eder (bağlıdır); dolayısıyla sözde bir takdim ve tehir bulunur; yani: Beni anmak için namaz kıl; { لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى } “her nefis kendi gayretiyle karşılık bulsun diye”, yani çabası karşılığında; { إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها } “Kıyamet mutlaka gelecektir, onu neredeyse gizleyeceğim” [Tâhâ 20:15]. Doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: Bu ifade, O'nun { آتِيَةٌ } “gelecektir” kavline bağlıdır; yani: Kıyamet, karşılık verilmesi için gelecektir. { فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْها } “Sakın seni ondan alıkoymasın” [Tâhâ 20:16], yani ona inanmaktan ve onu tasdik etmekten seni çevirmesin; { مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِها وَاتَّبَعَ هَواهُ فَتَرْدى } “ona inanmayan ve hevasına uyan kimse; yoksa helak olursun” [Tâhâ 20:16] yani helak olursun. Bu da nehyin cevabı olarak nasb mahallindedir.

13658. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ١٧ الى ١٨]

[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 17-18]

13659. Metin

وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسى (١٧) قالَ هِيَ عَصايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها وَأَهُشُّ بِها عَلى غَنَمِي وَلِيَ فِيها مَآرِبُ أُخْرى (١٨)

{ وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسى } “«Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?» [dedi].” (17)1 { قالَ هِيَ عَصايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها وَأَهُشُّ بِها عَلى غَنَمِي وَلِيَ فِيها مَآرِبُ أُخْرى } “[Mûsâ] dedi ki: «O asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır.»” (18)2

13660. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ) ٢٠: ١٧ قِيلَ: كَانَ هَذَا الْخِطَابُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِمُوسَى وَحْيًا، لِأَنَّهُ قَالَ: (فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى) ٢٠: ١٣ وَلَا بُدَّ لِلنَّبِيِّ فِي نَفْسِهِ مِنْ مُعْجِزَةٍ يَعْلَمُ بِهَا صِحَّةَ نُبُوَّةِ نَفْسِهِ، فَأَرَاهُ فِي الْعَصَا وَفِي نَفْسِهِ مَا أَرَاهُ لِذَلِكَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَا أَرَاهُ فِي الشَّجَرَةِ آيَةً كَافِيَةً لَهُ فِي نَفْسِهِ، ثُمَّ تَكُونُ الْيَدُ وَالْعَصَا زِيَادَةَ تَوْكِيدٍ، وَبُرْهَانًا يَلْقَى بِهِ قَوْمَهُ. وَاخْتُلِفَ فِي" مَا" فِي قَوْلِهِ: (وَما تِلْكَ) ٢٠: ١٧ فَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ: هِيَ اسْمٌ نَاقِصٌ وُصِلَتْ ب"- يَمِينِكَ" أَيْ مَا الَّتِي بيمينك؟ وقال الفراء أَيْضًا:" تِلْكَ" بِمَعْنَى هَذِهِ، وَلَوْ قَالَ: مَا ذَلِكَ لَجَازَ، أَيْ مَا ذَلِكَ الشَّيْءُ: وَمَقْصُودُ السُّؤَالِ تَقْرِيرُ الْأَمْرِ حَتَّى يَقُولَ مُوسَى: هِيَ عصاي، لتثبت الْحُجَّةَ عَلَيْهِ بَعْدَ مَا اعْتَرَفَ، وَإِلَّا فَقَدْ عَلِمَ اللَّهُ مَا هِيَ فِي الْأَزَلِ. وَقَالَ ابْنُ الْجَوْهَرِيِّ وَفِي بَعْضِ الْآثَارِ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى عَتَبَ عَلَى مُوسَى إِضَافَةَ الْعَصَا إِلَى نَفْسِهِ فِي ذَلِكَ الْمَوْطِنِ، فَقِيلَ لَهُ: أَلْقِهَا لِتَرَى مِنْهَا الْعَجَبَ فَتَعْلَمَ أَنَّهُ لَا مِلْكَ عَلَيْهَا وَلَا تَنْضَافُ إِلَيْكَ. وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ:" عَصَيَّ" عَلَى لُغَةِ هُذَيْلٍ، وَمِثْلُهُ" يَا بُشْرى " «١» وَ" مَحْيَيَّ" «٢» وَقَدْ تَقَدَّمَ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ:" عَصايَ ٢٠: ١٨" بِكَسْرِ الْيَاءِ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ. وَمِثْلُ هَذَا قراءة حمزة:" وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ" «٣» [إبراهيم: ٢٢]. وَعَنِ ابْنِ أَبِي إِسْحَاقَ سُكُونُ الْيَاءِ. الثَّانِيَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى جَوَابِ السُّؤَالِ «٤» بِأَكْثَرَ مِمَّا سُئِلَ، لِأَنَّهُ لَمَّا قَالَ:" وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسى ٢٠: ١٧" ذَكَرَ مَعَانِيَ أَرْبَعَةً: وَهِيَ: إِضَافَةُ الْعَصَا إِلَيْهِ، وَكَانَ حَقُّهُ أَنْ يَقُولَ عَصًا، وَالتَّوَكُّؤَ، وَالْهَشَّ وَالْمَآرِبَ الْمُطْلَقَةَ. فَذَكَرَ مُوسَى مِنْ مَنَافِعِ عَصَاهُ عِظَمَهَا وَجُمْهُورَهَا وَأَجْمَلَ سَائِرَ ذَلِكَ. وَفِي الْحَدِيثِ سُئِلَ النَّبِيُّ ﷺ عَنْ مَاءِ الْبَحْرِ فَقَالَ: (هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ). وَسَأَلَتْهُ امْرَأَةٌ عَنِ الصَّغِيرِ حِينَ رَفَعَتْهُ إِلَيْهِ فَقَالَتْ: أَلِهَذَا حَجٌّ؟ قَالَ (نَعَمْ وَلَكِ أَجْرٌ). وَمِثْلُهُ فِي الحديث كثير. الثالثة- قوله تعالى: (أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها) ٢٠: ١٨ أَيْ أَتَحَامَلُ عَلَيْهَا فِي الْمَشْيِ وَالْوُقُوفِ، وَمِنْهُ الِاتِّكَاءُ (وَأَهُشُّ بِها) ٢٠: ١٨" وَأَهُشُّ ٢٠: ١٨" أَيْضًا، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. وَهِيَ قِرَاءَةُ النَّخَعِيِّ «٥»، أَيْ أَخْبِطُ بِهَا

Burada beş mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele: Yüce Allah'ın { وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ } “Şu sağ elindeki nedir?” [Tâhâ 20/17] buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: Yüce Allah'ın Mûsâ'ya bu hitabı bir vahiy idi; zira O: { فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى } “Şimdi vahyolunanı dinle!” [Tâhâ 20/13] buyurmuştur. Peygamberin bizzat kendisinde, kendi peygamberliğinin sıhhatini bileceği bir mucizenin bulunması zorunludur. İşte bu sebeple Allah, asada ve bizzat kendi nefsinde ona gösterdiklerini göstermiştir. Ağaçta ona gösterdiklerinin bizzat kendisi için yeterli bir delil olması, el ve asanın ise teyidi artırmak ve kavmiyle karşılaştığında sunacağı bir bürhan olmak üzere verilmiş bulunması da mümkündür. { وَما تِلْكَ } “Nedir o?” ifadesindeki "mâ" (مَا) edatı hakkında ihtilaf edilmiştir. ez-Zeccâc ve el-Ferrâ şöyle demiştir: "O, nekire-i nâkısa (sıfata muhtaç belgisiz isim) olup 'bi-yemînik' ifadesi ona sıla/sıfat yapılmıştır; yani 'Sağ elindeki o şey nedir?' demektir." el-Ferrâ ayrıca: "'Tilke' (تِلْكَ), 'hâzihî' (هَذِهِ / şu, bu) anlamındadır. Eğer 'Mâ zâlike' (مَا ذَلِكَ) deseydi yine caiz olurdu; yani 'O şey nedir?' manasındadır. Sorunun gayesi ise Mûsâ'nın 'O benim asamdır' demesi için durumu ikrar ettirmektir; ta ki Mûsâ bunu itiraf ettikten sonra hüccet aleyhine kesinleşsin. Yoksa Allah Teâlâ onun ne olduğunu ezelde elbette biliyordu." demiştir. İbnü'l-Cevherî ise bazı rivayetlerde; Yüce Allah'ın o makamda asayı kendisine izafe etmesi sebebiyle Mûsâ'ya sitemde bulunduğunu, bunun üzerine ona: "Ondan şaşılacak bir şey göresin de onun üzerinde hiçbir mülkiyetinin bulunmadığını ve sana ait olmadığını bilesin diye onu yere bırak!" denildiğini nakletmiştir. İbn Ebî İshâk, Hüzeyl kabilesinin lehçesi üzere "‘asayy" (عَصَيَّ) şeklinde okumuştur. Nitekim "yâ büşrâ" (يَا بُشْرى)1 ve "mahyayy" (مَحْيَيَّ)2 kıraatleri de böyledir ve daha önce geçmişti. Hasan-ı Basrî ise iki sâkinin bir araya gelmesi sebebiyle yâ harfini kesreli olarak "‘asâye" (عَصَايِ) şeklinde okumuştur. Hamza'nın { وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ } “Siz de beni kurtaramazsınız” [İbrâhîm 14/22]3 ayetindeki kıraati de böyledir. İbn Ebî İshâk'tan yâ harfini sâkin okuduğu da rivayet edilmiştir. İkinci Mesele: Bu ayette, sorulan soruya4 sorulandan daha fazlasıyla cevap verilebileceğine dair delil vardır. Çünkü Yüce Allah: { وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسى } “Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurunca Mûsâ dört husus zikretmiştir: Birincisi asayı kendisine izafe etmesi –ki aslında sadece 'asadır' demesi gerekirdi–, ikincisi [ona] dayanması, üçüncüsü yaprak silkelemesi ve dördüncüsü genel olarak diğer ihtiyaçlarıdır. Böylece Mûsâ asasının faydalarından en önemlilerini ve en yaygın olanlarını anmış, diğerlerini ise özet olarak geçmiştir. Hadiste de rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e deniz suyu hakkında sorulmuş, o da: « هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ » «Onun suyu temizleyici, ölüsü ise helaldir.» buyurmuştur. Bir kadın da kucağındaki küçük çocuğu ona doğru kaldırarak: "Bunun için de hac var mıdır?" diye sorduğunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « نَعَمْ وَلَكِ أَجْرٌ » «Evet, sana da ecir vardır.» buyurmuştur. Hadislerde bunun benzerleri pek çoktur. Üçüncü Mesele: Yüce Allah'ın { أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها } “Ona dayanırım” [Tâhâ 20/18] buyruğu; yani yürürken ve dururken ağırlığımı ona veririm demektir. İttikâ (dayanmak) kelimesi de buradan gelir. { وَأَهُشُّ بِها } “Onunla yaprak silkelerim” [Tâhâ 20/18] ifadesini en-Nahhâs'ın belirttiğine göre "ve-ehuşşu" (وَأَهُشُّ) şeklinde de okumuşlardır. Bu, en-Nehaî'nin kıraati olup5 ağacın yapraklarına vururum...

13661. Metin

الْوَرَقَ، أَيْ أَضْرِبُ أَغْصَانَ الشَّجَرِ لِيَسْقُطَ وَرَقُهَا، فَيَسْهُلُ عَلَى غَنَمِي تَنَاوُلُهُ فَتَأْكُلَهُ. قَالَ الرَّاجِزُ:

...yani yaprakları dökülsün de davarlarımın uzanıp yemesi kolaylaşsın diye ağaç dallarına vururum, demektir. Recez şairi şöyle demiştir:

13662. Metin

أَهُشُّ بِالْعَصَا عَلَى أَغْنَامِي ... مِنْ نَاعِمِ الْأَرَاكِ وَالْبَشَامِ

Asayla koyunlarıma silkelerim / Taze erâk ve beşâm ağacının yapraklarından.

13663. Metin

يُقَالُ: هَشَّ عَلَى غَنَمِهِ يَهُشُّ بِضَمِّ الْهَاءِ فِي الْمُسْتَقْبَلِ. وَهَشَّ إِلَى الرَّجُلِ يَهَشُّ بِالْفَتْحِ. وَكَذَلِكَ هَشَّ لِلْمَعْرُوفِ يَهَشُّ وَهَشِشْتُ أَنَا: وَفِي حَدِيثِ عُمَرَ: هَشِشْتُ يَوْمًا فَقَبَّلْتُ وَأَنَا صَائِمٌ. قَالَ شِمْرٌ: أَيْ فَرِحْتُ وَاشْتَهَيْتُ. قَالَ: وَيَجُوزُ هَاشَ بِمَعْنَى هَشَّ. قَالَ الرَّاعِي:

Geniş zaman kipinde hâ harfinin zammesiyle: "Haşşe alâ ganemihî yehuşşu (هَشَّ عَلَى غَنَمِهِ يَهُشُّ)" denir. Fetha ile: "Haşşe ile'r-racüli yeheşşü (هَشَّ إِلَى الرَّجُلِ يَهَشُّ / adama gülümsedi)" denir. Aynı şekilde iyiliğe sevinip can attığında: "Haşşe li'l-ma'rûfi yeheşşü (هَشَّ لِلْمَعْرُوفِ يَهَشُّ)" ve "Heşiştü ene (هَشِشْتُ أَنَا)" denir. Ömer'in hadisinde: "Bir gün neşelenip arzuladım da (heşiştü) oruçlu iken öptüm" ifadesi geçer. Şemir dedi ki: Yani sevindim ve arzuladım, demektir. Dedi ki: "Haşşe" anlamında "hâşe" denmesi de caizdir. er-Râî şöyle demiştir:

13664. Metin

فَكَبَّرَ لِلرُّؤْيَا وَهَاشَ فُؤَادُهُ ... وَبَشَّرَ نَفْسًا كَانَ قَبْلُ يَلُومُهَا

Rüyayı görünce tekbir getirdi, kalbi coşup neşelendi / Ve daha önce kınadığı nefsine müjdeler verdi.

13665. Metin

أَيْ طَرِبَ. وَالْأَصْلُ فِي الْكَلِمَةِ الرَّخَاوَةُ. يُقَالُ رَجُلٌ هَشٌّ وَزَوْجٌ هَشٌّ. وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ:" وَأَهُسُّ" بِالسِّينِ غَيْرَ مُعْجَمَةٍ، قِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُمَا مُخْتَلِفٌ، فَالْهَشُّ بِالْإِعْجَامِ خَبْطُ الشَّجَرِ، وَالْهَسُّ بِغَيْرِ إِعْجَامٍ زَجْرُ الْغَنَمِ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ، وَكَذَلِكَ ذَكَرَ الزَّمَخْشَرِيُّ. وَعَنْ عِكْرِمَةَ:" وَأَهُسُّ" بِالسِّينِ أَيْ أَنْحَى عَلَيْهَا زَاجِرًا لَهَا وَالْهَسُّ زَجْرُ الْغَنَمِ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلِيَ فِيها مَآرِبُ أُخْرى) ٢٠: ١٨ أَيْ حَوَائِجُ. وَاحِدُهَا مَأْرُبَةٌ وَمَأْرَبَةٌ وَمَأْرِبَةٌ. وَقَالَ:" أُخْرى " عَلَى صِيغَةِ الْوَاحِدِ، لِأَنَّ مَآرِبَ فِي مَعْنَى الْجَمَاعَةِ، لَكِنَّ الْمَهْيَعَ «١» فِي تَوَابِعِ جَمْعِ مَا لَا يَعْقِلُ الْإِفْرَادُ وَالْكِنَايَةُ عَنْهُ بِذَلِكَ، فَإِنَّ ذَلِكَ يَجْرِي مَجْرَى الْوَاحِدَةِ الْمُؤَنَّثَةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى" وَلِلَّهِ الْأَسْماءُ الْحُسْنى فَادْعُوهُ بِها ١٨٠" «٢» [الأعراف: ١٨٠] وكقوله:" يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ ١٠" «٣» [سبأ: ١٠] وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي" الْأَعْرَافِ" «٤». الْخَامِسَةُ- تَعَرَّضَ قَوْمٌ لِتَعْدِيدِ مَنَافِعِ الْعَصَا مِنْهُمُ ابْنُ عَبَّاسٍ، قَالَ: إِذَا انْتَهَيْتَ إِلَى رَأْسِ بِئْرٍ فَقَصُرَ الرِّشَا وَصَلْتَهُ بِالْعَصَا، وَإِذَا أَصَابَنِي حَرُّ الشَّمْسِ غَرَزْتُهَا فِي الْأَرْضِ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْهَا مَا يُظِلُّنِي، وَإِذَا خِفْتُ شَيْئًا مِنْ هَوَامِّ الْأَرْضِ قَتَلْتُهُ بِهَا، وَإِذَا مَشَيْتُ أَلْقَيْتُهَا عَلَى عَاتِقِي وَعَلَّقْتُ عَلَيْهَا الْقَوْسَ وَالْكِنَانَةَ وَالْمِخْلَاةَ، وَأُقَاتِلُ بِهَا السِّبَاعَ عن الغنم.

Yani sevinip coştu [demektir]. Kelimenin asıl anlamı yumuşaklık ve gevşekliktir. Nitekim uysal ve yumuşak huylu adama "racülün heşşün (رَجُلٌ هَشٌّ)", bu nitelikteki eşe de "zevcün heşşün (زَوْجٌ هَشٌّ)" denir. İkrime ise noktasız sin ile "Ve ehessü (وَأَهُسُّ)" şeklinde okumuştur. Bunların aynı manaya gelen iki ayrı lehçe olduğu söylenmiştir. Anlamlarının farklı olduğu da söylenmiştir; zira noktalı şın ile olan "el-heşş (الْهَشُّ)", [yaprak dökmek için] ağaca vurmak; noktasız sin ile olan "el-hess (الْهَسُّ)" ise koyunları gütmek ve sürmektir. Bunu el-Mâverdî zikretmiş, ez-Zemahşerî de aynı şekilde belirtmiştir. İkrime'den rivayet edildiğine göre sin ile "Ve ehessü (وَأَهُسُّ)", "onları sevk edip yönlendirerek üzerlerine varırım" demektir; "el-hess" ise koyunları gütmektir. Dördüncü Mesele: Yüce Allah'ın { وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَىٰ } “Onda benim için başka ihtiyaçlar da vardır.” buyruğunda geçen "meârib", ihtiyaçlar demektir. Tekili "me'rube (مَأْرُبَةٌ)", "me'rabe (مَأْرَبَةٌ)" ve "me'ribe (مَأْرِبَةٌ)" şeklinde gelir. Yüce Allah [çoğul olan "meârib" kelimesinin sıfatı olarak] tekil kalıbında "uhrâ (أُخْرَىٰ)" buyurmuştur; çünkü "meârib" cemaat (çoğul) anlamındadır. Ne var ki gayriakil (akıl taşımayan varlıkların) çoğullarının tabi oldukları lafızlarda genel kural ve yaygın usul 1, onların tekil kabul edilmesi ve zamirlerinin de tekil müennes şeklinde getirilmesidir. Çünkü bunlar tekil müennes hükmündedir. Nitekim Yüce Allah'ın { وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ فَادْعُوهُ بِهَا } “En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin.” 2 ve { يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ } “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin!” 3 buyrukları da böyledir. Bu husus daha önce el-A'râf Suresi'nde geçmişti 4. Beşinci Mesele: İbn Abbâs'ın da aralarında bulunduğu bir topluluk, asanın faydalarını saymaya girişmişlerdir. [İbn Abbâs] şöyle demiştir: Bir kuyunun başına vardığında ip kısa gelirse onu asayla eklersin. Güneşin sıcağı bana vurduğunda asayı yere saplar, üzerine beni gölgeleyecek bir şey örterim. Yerin haşeratından korktuğum bir şey olursa onu asayla öldürürüm. Yürüdüğüm zaman onu omzuma atar; yayımı, sadakımı ve azık torbamı ona asarım. Koyunları yırtıcı hayvanlardan onunla korur, onlarla dövüşürüm.

13666. Metin

وَرَوى عَنْهُ مَيْمُونُ بْنُ مِهْرَانَ قَالَ: إِمْسَاكُ الْعَصَا سُنَّةٌ لِلْأَنْبِيَاءِ، وَعَلَامَةٌ لِلْمُؤْمِنِ. وَقَالَ الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ: فِيهَا سِتُّ خِصَالٍ، سُنَّةٌ لِلْأَنْبِيَاءِ، وَزِينَةُ الصُّلَحَاءِ، وَسِلَاحٌ عَلَى الْأَعْدَاءِ، وَعَوْنٌ لِلضُّعَفَاءِ، وَغَمُّ الْمُنَافِقِينَ، وَزِيَادَةٌ فِي الطَّاعَاتِ. وَيُقَالُ: إِذَا كَانَ مَعَ الْمُؤْمِنَ الْعَصَا يَهْرَبُ مِنْهُ الشَّيْطَانُ، وَيَخْشَعُ مِنْهُ الْمُنَافِقُ وَالْفَاجِرُ، وَتَكُونُ قِبْلَتَهُ إِذَا صَلَّى، وَقُوَّةً إِذَا أَعْيَا. وَلَقِيَ الْحَجَّاجُ أَعْرَابِيًّا فَقَالَ: مِنْ أَيْنَ أَقْبَلْتَ يَا أَعْرَابِيُّ؟ قَالَ: مِنَ الْبَادِيَةِ. قَالَ: وَمَا فِي يَدِكَ؟ قَالَ: عَصَايَ أَرْكُزُهَا لِصَلَاتِي «١»، وَأُعِدُّهَا لِعِدَاتِي، وَأَسُوقُ بِهَا دَابَّتِي، وَأَقْوَى بِهَا عَلَى سَفَرِي، وَأَعْتَمِدُ بِهَا فِي مِشْيَتِي لِتَتَّسِعَ خُطْوَتِي، وَأَثِبُ بِهَا النَّهْرَ، وَتُؤَمِّنُنِي مِنَ الْعَثْرِ، وَأُلْقِي عَلَيْهَا كِسَائِي فَيَقِينِي الْحَرَّ، وَيُدْفِئُنِي مِنَ الْقُرِّ، وَتُدْنِي إِلَيَّ مَا بَعُدَ مِنِّي، وَهِيَ مَحْمَلُ سُفْرَتِي، وَعَلَاقَةُ إِدَاوَتِي، أَعْصِي بِهَا عِنْدَ الضِّرَابِ، وَأَقْرَعُ بِهَا الْأَبْوَابَ، وَأَتَّقِي بِهَا عَقُورَ الْكِلَابِ، وَتَنُوبُ عَنِ الرُّمْحِ فِي الطِّعَانِ، وَعَنِ السَّيْفِ عِنْدَ مُنَازَلَةِ الْأَقْرَانِ، وَرِثْتُهَا عَنْ أَبِي، وَأُوَرِّثُهَا بَعْدِي ابْنِي، وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي، وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى، كَثِيرَةٌ لَا تُحْصَى. قُلْتُ: مَنَافِعُ الْعَصَا كَثِيرَةٌ، وَلَهَا مَدْخَلٌ فِي مَوَاضِعَ مِنَ الشَّرِيعَةِ: مِنْهَا أَنَّهَا تُتَّخَذُ قِبْلَةً فِي الصَّحْرَاءِ، وَقَدْ كَانَ لِلنَّبِيِّ ﵊ عَنَزَةٌ «٢» تُرْكَزُ لَهُ فَيُصَلِّي إليها، وكان إذا خرج يوم العيد أم بِالْحَرْبَةِ فَتُوضَعُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَيُصَلِّي إِلَيْهَا، وَذَلِكَ ثَابِتٌ فِي الصَّحِيحِ. وَالْحَرْبَةُ وَالْعَنَزَةُ وَالنَّيْزَكُ وَالْآلَةُ اسماء لِمُسَمًّى وَاحِدٍ. وَكَانَ لَهُ مِحْجَنٌ وَهُوَ عَصَا مُعْوَجَّةُ الطَّرَفِ يُشِيرُ بِهِ إِلَى الْحَجَرِ إِذَا لَمْ يَسْتَطِعْ أَنْ يُقَبِّلَهُ، ثَابِتٌ فِي الصَّحِيحِ أَيْضًا. وَفِي الْمُوَطَّأِ عَنِ السَّائِبِ بْنِ يَزِيدَ أَنَّهُ قَالَ: أَمَرَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁ أُبَيَّ بْنَ كَعْبٍ وَتَمِيمًا الدَّارِيَّ أَنْ يَقُومَا لِلنَّاسِ بِإِحْدَى عَشْرَةَ رَكْعَةً، وَكَانَ الْقَارِئُ يَقْرَأُ بِالْمِئِينَ حَتَّى كُنَّا نَعْتَمِدُ عَلَى الْعِصِيِّ مِنْ طُولِ الْقِيَامِ، وَمَا كُنَّا نَنْصَرِفُ إِلَّا فِي بُزُوغِ الْفَجْرِ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ: أَنَّهُ ﵊ كَانَ لَهُ مِخْصَرَةٌ «٣». وَالْإِجْمَاعُ مُنْعَقِدٌ عَلَى أَنَّ الْخَطِيبَ يَخْطُبُ مُتَوَكِّئًا عَلَى سَيْفٍ أَوْ عَصًا، فَالْعَصَا مَأْخُوذَةٌ مِنْ أَصْلٍ كَرِيمٍ، وَمَعْدِنٍ شَرِيفٍ، وَلَا يُنْكِرُهَا إِلَّا جَاهِلٌ. وقد جمع الله لموسى

Meymûn b. Mihrân'ın ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Asa tutmak peygamberlerin sünneti, müminin de alametidir." Hasan-ı Basrî de şöyle demiştir: "Onda altı haslet vardır: Peygamberlerin sünneti, salihlerin süsü, düşmanlara karşı silah, zayıflara destek, münafıkların kederi ve itaatte artıştır." Şöyle de denilir: Müminin yanında asa olduğu zaman şeytan ondan kaçar, münafık ve günahkâr kimse ondan çekinir; namaz kıldığı vakit kıblesi (sütresi), yorulduğunda ise dayanağı olur. Haccâc bir bedevi ile karşılaşıp ona: "Nereden geliyorsun ey bedevi?" diye sordu. Bedevi: "Çölden." dedi. [Haccâc]: "Elindeki nedir?" deyince, [bedevi] şöyle cevap verdi: "Asamdır; namazım için yere dikerim1, hazırlıklarım için hazır tutarım, binek hayvanımı onunla sürerim, yolculuğumda ona dayanıp güç bulurum, adımlarım açılsın diye yürürken ona yaslanırım, onunla ırmaktan atlarım, beni tökezlemekten korur, üzerine hırkamı atarım beni sıcaktan korur, soğukta beni ısıtır, benden uzakta olanı bana yaklaştırır; sofra torbamın askısı, su kabımın kulpudur; kavga anında onunla karşı koyarım, kapıları onunla çalarım, saldırgan köpeklerden onunla korunurum; kargılaşma anında mızrağın, denklerle vuruşma anında ise kılıcın yerini tutar; onu babamdan miras aldım, benden sonra da oğluma miras bırakacağım; onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim sayılamayacak kadar daha birçok ihtiyacım vardır." Derim ki: Asanın faydaları çoktur ve şeriattaki birçok hükümde de yeri vardır: Bunlardan biri, sahrada onun kıbleye doğru [sütre] edinilmesidir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yere dikilip kendisine doğru namaz kıldığı bir anezesi2 (kısa mızrağı) vardı. Bayram günü [namaza] çıktığında harbe getirilmesini emreder, bu harbe önüne dikilir ve ona doğru namaz kılardı. Bu husus Sahîh'te sabittir. Harbe, aneze, neyzek ve âlet aynı nesnenin farklı isimleridir. Ayrıca onun bir mihceni (ucu eğri bastonu) vardı; Hacerülesved'i öpmeye güç yetiremediğinde onunla işaret ederdi. Bu da aynı şekilde Sahîh'te sabittir. el-Muvatta'da Sâib b. Yezîd'den şöyle rivayet edilmiştir: Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh, Übey b. Ka'b ile Temîm ed-Dârî'ye insanlara [teravihi] on bir rekât kıldırmalarını emretti. Kıraat eden imam, yüzlerce ayet içeren sureleri okurdu; öyle ki kıyamın uzunluğundan dolayı asalara dayanırdık ve ancak fecrin doğuşuna doğru [namazdan] ayrılırdık. Sahîhayn'da da onun (Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in) bir mihsarası3 (el asası) olduğu rivayet edilmiştir. Hatibin bir kılıca veya asaya dayanarak hutbe irad edeceği hususunda icma hâsıl olmuştur. Dolayısıyla asa, asil bir kökten ve şerefli bir kaynaktan gelmektedir; onu ancak bir cahil inkâr eder. Allah Mûsâ için...

13667. Metin

فِي عَصَاهُ مِنَ الْبَرَاهِينِ الْعِظَامِ، وَالْآيَاتِ الْجِسَامِ، مَا آمَنَ بِهِ السَّحَرَةُ الْمُعَانِدُونَ. وَاتَّخَذَهَا سُلَيْمَانُ لِخُطْبَتِهِ وَمَوْعِظَتِهِ وَطُولِ صَلَاتِهِ. وَكَانَ ابْنُ مَسْعُودٍ صَاحِبَ عَصَا النَّبِيِّ ﷺ وَعَنَزَتِهِ، وَكَانَ يَخْطُبُ بِالْقَضِيبِ- وَكَفَى بِذَلِكَ فَضْلًا عَلَى شَرَفِ حَالِ الْعَصَا- وَعَلَى ذَلِكَ الْخُلَفَاءُ وَكُبَرَاءُ الْخُطَبَاءِ، وَعَادَةُ الْعَرَبِ الْعَرْبَاءِ، الْفُصَحَاءِ اللُّسُنِ الْبُلَغَاءِ أَخْذُ الْمِخْصَرَةِ وَالْعَصَا وَالِاعْتِمَادُ عَلَيْهَا عِنْدَ الْكَلَامِ، وَفِي الْمَحَافِلِ وَالْخُطَبِ. وَأَنْكَرَتِ الشُّعُوبِيَّةُ عَلَى خُطَبَاءِ الْعَرَبِ أَخْذَ الْمِخْصَرَةِ وَالْإِشَارَةَ بِهَا إِلَى الْمَعَانِي. وَالشُّعُوبِيَّةُ تُبْغِضُ الْعَرَبَ وَتُفَضِّلُ الْعَجَمَ. قَالَ مَالِكٌ: كَانَ عَطَاءُ بْنُ السَّائِبِ يُمْسِكُ الْمِخْصَرَةَ يَسْتَعِينُ بِهَا. قَالَ مَالِكٌ: وَالرَّجُلُ إِذَا كَبِرَ لَمْ يَكُنْ مِثْلَ الشَّبَابِ يَقْوَى بِهَا عِنْدَ قِيَامِهِ. قُلْتُ: وَفِي مِشْيَتِهِ كَمَا قَالَ بَعْضُهُمْ:

...asasında, inatçı sihirbazların iman etmesine vesile olan öyle büyük deliller ve muazzam ayetler cem etmiştir ki! Süleyman da onu hutbesi, vaazı ve uzun namazları için edinmiştir. İbn Mes'ûd, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in asasının ve anezesinin taşıyıcısı idi. O, değnek ile hutbe verirdi -ki asanın hâlinin şerefine bu fazilet yeter de artar-. Halifeler ve büyük hatipler de bu yol üzere olmuştur. Asıl Arapların, fasih dilli ve beliğ kimselerin âdeti; konuşma esnasında, meclislerde ve hutbelerde mıhsarayı ve asayı alıp ona dayanmaktır. Şuûbiyye fırkası, Arap hatiplerin mıhsara almasını ve onunla manalara işaret etmesini ayıplamıştır. Şuûbiyye ise Araplara buğzeden ve Acemleri üstün tutan bir gruptur. Mâlik dedi ki: Atâ b. es-Sâib mıhsara tutar ve ondan destek alırdı. Mâlik dedi ki: İnsan yaşlandığı zaman gençler gibi olmaz; kalkarken ondan güç alır. Derim ki: Nitekim bazılarının dediği gibi yürüyüşünde de böyledir:

13668. Metin

قَدْ كُنْتُ أَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ مُعْتَمِدًا ... فَصِرْتُ أَمْشِي عَلَى أُخْرَى مِنَ الْخَشَبِ

Eskiden iki ayağım üzerine basarak yürürdüm / Şimdiyse ahşaptan bir üçüncü ayakla yürür oldum.

13669. Metin

قَالَ مَالِكٌ ﵀ وَرَضِيَ عَنْهُ: وَقَدْ كَانَ النَّاسُ إِذَا جَاءَهُمُ الْمَطَرُ خَرَجُوا بِالْعِصِيِّ يَتَوَكَّئُونَ عَلَيْهَا، حَتَّى لَقَدْ كَانَ الشَّبَابُ يَحْبِسُونَ عِصِيَّهُمْ، وَرُبَّمَا أَخَذَ رَبِيعَةُ الْعَصَا مِنْ بَعْضِ مَنْ يَجْلِسُ إِلَيْهِ حَتَّى يَقُومَ. وَمِنْ مَنَافِعِ الْعَصَا ضَرْبُ الرَّجُلِ نِسَاءَهُ بِهَا فِيمَا يُصْلِحُهُمْ، وَيُصْلِحُ حَالَهُ وَحَالَهُمْ مَعَهُ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﵇: (وَأَمَّا أَبُو جَهْمٍ فَلَا يَضَعُ عَصَاهُ عَنْ عَاتِقِهِ) «١» فِي إِحْدَى الرِّوَايَاتِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْهُ ﵇ أَنَّهُ قَالَ لِرَجُلٍ أَوْصَاهُ:: (لَا تَرْفَعْ عَصَاكَ عَنْ أَهْلِكَ أَخِفْهُمْ فِي اللَّهِ) رَوَاهُ عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ، خَرَّجَهُ النَّسَائِيُّ. وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ ﷺ: (عَلِّقْ سَوْطَكَ حَيْثُ يَرَاهُ أَهْلُكَ) وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي" النِّسَاءِ" «٢». وَمِنْ فَوَائِدِهَا التَّنْبِيهُ عَلَى الِانْتِقَالِ مِنْ هَذِهِ الدَّارِ، كَمَا قِيلَ لِبَعْضِ الزُّهَّادِ: مالك تَمْشِي عَلَى عَصًا وَلَسْتَ بِكَبِيرٍ وَلَا مَرِيضٍ؟ قَالَ: إِنِّي أَعْلَمُ أَنِّي مُسَافِرٌ، وَأَنَّهَا دَارُ قَلْعَةٍ، وَأَنَّ الْعَصَا مِنْ آلَةِ السَّفَرِ، فَأَخَذَهُ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ فَقَالَ:

Mâlik (rahimehullâh) dedi ki: İnsanlar yağmur yağdığında asalara dayanarak dışarı çıkarlardı; öyle ki gençler bile asalarını yanlarında tutarlardı. Bazen Rebîa, ayağa kalkıncaya kadar yanında oturanlardan birinin asasını alırdı. Asanın faydalarından biri de, kişinin eşlerini kendilerini düzeltecek ve hem kendi hâlini hem de onların kendisiyle olan hâlini ıslah edecek şekilde onunla terbiye etmesidir. Peygamber (aleyhisselâm)'ın rivayetlerden birindeki: ((Ebû Cehm'e gelince, o asasını omzundan indirmez)) «١» sözü de bu kabildendir. Ondan (aleyhisselâm), kendisine tavsiye isteyen bir adama şöyle dediği rivayet edilmiştir: ((Ailene karşı asanı kaldırma; onları Allah hususunda korkut)). Bunu Ubâde b. es-Sâmit rivayet etmiş, en-Nesâî tahrîc etmiştir. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in: ((Kırbacını aileni göreceği bir yere as)) sözü de bu anlamdadır; bu husus daha önce en-Nisâ Suresi'nde «٢» geçmişti. Asanın faydalarından biri de bu dünyadan göçüşü hatırlatmasıdır; nitekim zahidlerden birine: "Yaşlı olmadığın ve hasta olmadığın hâlde neden asayla yürüyorsun?" denilince şöyle demiştir: "Şüphesiz ben bir yolcu olduğumu, burasının geçici bir yurt olduğunu ve asanın da yolculuk aletlerinden biri olduğunu biliyorum." Bazı şairler de bu manayı alarak şöyle demiştir:

13670. Metin

حَمَلْتُ الْعَصَا لَا الضَّعْفُ أَوْجَبَ حَمْلَهَا ... عَلَيَّ وَلَا أَنِّي تَحَنَّيْتُ مِنْ كِبَرْ

Asayı taşıdım; ne bir zayıflık onu taşımayı zorunlu kıldı / Üzerime, ne de yaşlılıktan iki büklüm olduğum için.

13671. Metin

وَلَكِنَّنِي أَلْزَمْتُ نَفْسِيَ حَمْلَهَا ... لِأُعْلِمَهَا أَنَّ المقيم على سفر

Fakat nefsime onu taşımayı zorunlu kıldım; 1 / Mukim olanın [aslında] bir yolcu olduğunu ona bildirmek için.2

13672. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ١٩ الى ٢٣]

[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 19-23]

13673. Metin

قالَ أَلْقِها يَا مُوسى (١٩) فَأَلْقاها فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى (٢٠) قالَ خُذْها وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى (٢١) وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى (٢٣)

{ قالَ أَلْقِها يَا مُوسى (١٩) فَأَلْقاها فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى (٢٠) قالَ خُذْها وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى (٢١) وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى (٢٣) } “Buyurdu ki: «Onu yere bırak, ey Mûsâ!» (19) Onu bıraktı; bir de ne görsün, o koşan bir yılan oluvermiş! (20) Buyurdu ki: «Tut onu ve korkma! Biz onu ilk durumuna döndüreceğiz.» (21) «Bir de diğer bir mucize olarak elini koynuna sok ki, kusursuz, bembeyaz çıksın.» (22) «Böylece sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye.» (23)”

13674. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَ أَلْقِها يَا مُوسى) ٢٠: ١٩: لَمَّا أَرَادَ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يُدَرِّبَهُ فِي تَلَقِّي النُّبُوَّةِ وَتَكَالِيفِهَا أَمَرَهُ بِإِلْقَاءِ الْعَصَا،" فَأَلْقاها ٢٠: ٢٠" مُوسَى فَقَلَبَ اللَّهُ أَوْصَافَهَا وَأَعْرَاضَهَا. وَكَانَتْ عَصًا ذَاتَ شُعْبَتَيْنِ فَصَارَتِ الشُّعْبَتَانِ لَهَا فَمًا وَصَارَتْ حَيَّةً تَسْعَى أَيْ تَنْتَقِلُ، وَتَمْشِي وَتَلْتَقِمُ الْحِجَارَةَ فَلَمَّا رَآهَا مُوسَى ﵇ رَأَى عِبْرَةً ف"- وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ" «١» [النمل: ١٠]. فَقَالَ اللَّهُ لَهُ:" خُذْها وَلا تَخَفْ ٢٠: ٢١" وَذَلِكَ أنه" فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً ٢٠: ٦٧" [طه: ٦٧] أَيْ لَحِقَهُ مَا يَلْحَقُ الْبَشَرَ. وَرُوِيَ أَنَّ مُوسَى تَنَاوَلَهَا بِكُمَّيْ جُبَّتِهِ فَنُهِيَ عَنْ ذَلِكَ، فَأَخَذَهَا بِيَدِهِ فَصَارَتْ عَصًا كَمَا كَانَتْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهِيَ سِيرَتُهَا الْأُولَى، وَإِنَّمَا أَظْهَرَ لَهُ هَذِهِ الْآيَةَ لِئَلَّا يَفْزَعَ مِنْهَا إِذَا أَلْقَاهَا عِنْدَ فِرْعَوْنَ. وَيُقَالُ: إِنَّ الْعَصَا بَعْدَ ذَلِكَ كَانَتْ تُمَاشِيهِ وَتُحَادِثُهُ وَيُعَلِّقُ عَلَيْهَا أَحْمَالَهُ، وَتُضِيءُ لَهُ الشُّعْبَتَانِ بِاللَّيْلِ كَالشَّمْعِ، وَإِذَا أَرَادَ الِاسْتِقَاءَ انْقَلَبَتِ الشُّعْبَتَانِ كَالدَّلْوِ وَإِذَا اشْتَهَى ثَمَرَةً رَكَزَهَا فِي الْأَرْضِ فَأَثْمَرَتْ تِلْكَ الثَّمَرَةَ. وَقِيلَ: إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ آسِ الْجَنَّةِ. وَقِيلَ: أَتَاهُ جِبْرِيلُ بِهَا. وَقِيلَ: مَلَكٌ. وَقِيلَ قَالَ لَهُ شُعَيْبٌ: خُذْ عَصًا مِنْ ذَلِكَ الْبَيْتِ فَوَقَعَتْ بِيَدِهِ تِلْكَ الْعَصَا، وَكَانَتْ عَصَا آدَمَ ﵇ هَبَطَ بِهَا مِنَ الْجَنَّةِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى ٢٠: ٢٠" النَّحَّاسُ: وَيَجُوزُ" حَيَّةً" يُقَالُ: خَرَجْتُ فَإِذَا زَيْدٌ جَالِسٌ وَجَالِسًا. وَالْوَقْفُ" حَيَّهْ" بِالْهَاءِ. وَالسَّعْيُ الْمَشْيُ بِسُرْعَةٍ وَخِفَّةٍ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: انْقَلَبَتْ ثُعْبَانًا ذَكَرًا يَبْتَلِعُ الصخر والشجر، فلما رآه يبتلع كل شي خَافَهُ وَنَفَرَ مِنْهُ. وَعَنْ بَعْضِهِمْ، إِنَّمَا خَافَ مِنْهُ لِأَنَّهُ عَرَفَ مَا لَقِيَ آدَمُ مِنْهَا. وَقِيلَ لَمَّا قَالَ لَهُ رَبُّهُ:" لَا تَخَفْ ٧٠" بَلَغَ مِنْ ذَهَابِ خَوْفِهِ وَطُمَأْنِينَةِ نَفْسِهِ أَنْ أَدْخَلَ يَدَهُ فِي فَمِهَا وَأَخَذَ بِلَحْيَيْهَا." سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى ٢٠: ٢١" سَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ سُلَيْمَانَ يَقُولُ: التَّقْدِيرُ إِلَى سِيرَتِهَا، مِثْلَ" وَاخْتارَ مُوسى قَوْمَهُ" «٢» [الأعراف: ١٥٥] قال: ويجوز

Allah Teâlâ'nın: { قالَ أَلْقِها يَا مُوسى } “[Allah] buyurdu ki: «Onu yere bırak, ey Mûsâ!»” [Tâhâ 20:19] buyruğu: Allah Teâlâ onu peygamberliği ve mükellefiyetlerini kabule alıştırmak isteyince, asâyı yere atmasını emretti. Mûsâ { فَأَلْقاها } “Onu attı” [Tâhâ 20:20], Allah da onun niteliklerini ve arazlarını değiştirdi. İki çatallı bir asâ idi; o iki çatal onun ağzı haline geldi ve hareket eden, yürüyen ve taşları yutan koşan bir yılan oldu. Mûsâ aleyhisselâm onu görünce bir ibret gördü ve { وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ } “Arkasını dönüp kaçtı, arkasına bile bakmadı”1 [en-Neml: 10]. Allah ona: { خُذْها وَلا تَخَفْ } “Onu tut ve korkma!” [Tâhâ 20:21] buyurdu. Bunun sebebi, onun { فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً } “İçinde bir korku hissetmiş” [Tâhâ: 67] olmasıydı; yani her beşere isabet eden [korku] ona da isabet etmişti. Rivayet edildiğine göre Mûsâ ona cübbesinin kollarıyla uzandı, fakat bundan nehyedildi. Bunun üzerine onu eliyle tuttu ve ilk seferdeki gibi asâ oldu; işte onun ilk hali (sîret) budur. Ona bu mucizeyi göstermesi, Firavun'un yanında onu yere attığında ondan dehşete kapılmaması içindi. Denildi ki: Asâ bundan sonra onunla birlikte yürür, onunla konuşur, yüklerini ona asardı. Geceleyin o iki çatal mum gibi ona ışık verirdi. Su çekmek istediğinde o iki çatal kovaya dönüşürdü; canı bir meyve çektiğinde onu yere diker ve o meyveyi verirdi. Denildi ki: O asâ cennet mersin ağacındandı. Denildi ki: Onu ona Cebrâil getirdi. Denildi ki: Bir melek getirdi. Denildi ki: Şuayb ona: «O evden bir asâ al» dedi ve eline o asâ geçti; o asâ Âdem aleyhisselâm'ın cennetten kendisiyle indiği asâ idi. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Allah Teâlâ'nın: { فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى } “Bir de ne görsün, o koşan bir yılan oluvermiş!” [Tâhâ 20:20] buyruğu: en-Nehhâs şöyle demiştir: [Hiyeden sonra] "hayyeten (حَيَّةً)" [nasb ile okunması da] caizdir. Nitekim "Çıktım, bir de ne göreyim Zeyd oturmakta (فَإِذَا زَيْدٌ جَالِسٌ وَجَالِسًا)" denir. Vakıf halinde ise hâ ile "hayyeh (حَيَّهْ)" şeklinde durulur. Sa'y (السَّعْيُ); hızlı ve çevik bir şekilde yürümektir. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre: [Asâ] kayaları ve ağaçları yutan erkek bir yılana dönüştü. Onun her şeyi yuttuğunu görünce ondan korktu ve kaçtı. Bazılarından rivayet edildiğine göre o, Âdem'in yılandan neler çektiğini bildiği için ondan korkmuştu. Denildi ki: Rabbi ona { لَا تَخَفْ } “Korkma!” deyince, korkusunun gitmesi ve kalbinin mutmain olması öyle bir dereceye ulaştı ki elini onun ağzına soktu ve iki çenesinden tuttu. { سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى } “Biz onu ilk haline döndüreceğiz” [Tâhâ 20:21] buyruğu: Ali b. Süleyman'ı şöyle derken işittim: Takdiri, { وَاخْتارَ مُوسى قَوْمَهُ } “Mûsâ kavminden [yetmiş adam] seçti”2 [el-A'râf: 155] ayetinde olduğu gibi "ilâ sîretihâ (إِلَى سِيرَتِهَا - ilk haline)" şeklindedir. Dedi ki: Şöyle olması da caizdir...

13675. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ) ٢٠: ٢٢ يَجُوزُ فِي غَيْرِ الْقُرْآنِ ضُمَّ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَكَسْرِهَا لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ، وَالْفَتْحُ أَجْوَدُ لِخِفَّتِهِ، وَالْكَسْرُ عَلَى الأصل. ويجوز الضم على الاتباع. وئد أَصْلُهَا يَدْيٌ عَلَى فَعْلٍ، يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ أَيْدٍ. وَتَصْغِيرُهَا يُدَيَّةُ. وَالْجَنَاحُ الْعَضُدُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ:" إِلى " بِمَعْنَى تَحْتَ. قُطْرُبٌ:" إِلى جَناحِكَ" إِلَى جَيْبِكَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:

Allah Teâlâ'nın: { وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ } “Elini koynuna sok” [Tâhâ 20:22] kavlinde, Kur'an dışındaki kullanımlarda iki sâkinin bir araya gelmesi sebebiyle mîm harfinin fethası ve kesresiyle "dumme / dummi (ضُمَّ / ضُمِّ)" denmesi caizdir; hafifliği sebebiyle fetha en fasih olanıdır, kesra ise asıl üzere olandır. Bir önceki harekeye uyum (ittibâ) sebebiyle damme de caizdir. Yed (يَد) kelimesinin aslı "fa'l" vezninde 'yedyun' (يَدْيٌ) olup bunun delili çoğulunun 'eydin' (أَيْدٍ) gelmesidir. İsmi tasgiri ise 'yudeyyetün'dür (يُدَيَّةُ). Cenâh (جَنَاح) ise pazu demektir, bunu Mücâhid söylemiştir. O, "ilâ (إِلى)" edatının 'tahte (altında)' manasında olduğunu söylemiştir. Kutrub ise: "İlâ cenâhike (إِلى جَناحِكَ)", "ceybine (koynuna)" demektir, demiştir. Recez şairinin şu sözü de bu kabildendir:

13676. Metin

أَضُمُّهُ لِلصَّدْرِ وَالْجَنَاحِ

Onu göğsüme ve kanadıma (koynuma) basarım.

13677. Metin

وَقِيلَ: إِلَى جَنْبِكَ فَعَبَّرَ عَنِ الْجَنْبِ بِالْجَنَاحِ. لِأَنَّهُ مَائِلٌ فِي مَحَلِّ الْجَنَاحِ. وَقِيلَ إِلَى عِنْدِكَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ" إِلى " بِمَعْنَى مَعَ أَيْ مَعَ جَنَاحِكَ. (تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) من غير برص نورا ساطعا، يضئ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ كَضَوْءِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَأَشَدُّ ضَوْءًا. عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ: فَخَرَجَتْ نُورًا مُخَالِفَةً للونه. و" بَيْضاءَ" نُصِبَ عَلَى الْحَالِ، وَلَا يَنْصَرِفُ لِأَنَّ فِيهَا أَلِفَيِ التَّأْنِيثِ لَا يُزَايِلَانِهَا فَكَأَنَّ لُزُومَهُمَا عِلَّةٌ ثَانِيَةٌ، فَلَمْ يَنْصَرِفْ فِي النَّكِرَةِ، وَخَالَفَتَا الْهَاءَ لِأَنَّ الْهَاءَ تُفَارِقُ الِاسْمَ. وَ" مِنْ غَيْرِ سُوءٍ"" مِنْ" صِلَةُ" بَيْضاءَ" كَمَا تَقُولُ: ابْيَضَّتْ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ. (آيَةً أُخْرَى) سِوَى الْعَصَا. فَأَخْرَجَ يَدَهُ مِنْ مِدْرَعَةٍ لَهُ مِصْرِيَّةٍ لَهَا شعاع مثل شعاع الشمس يعشي «١» البصر. و" آيَةً ١٠" مَنْصُوبَةٌ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ بَيْضَاءَ، قَالَهُ الْأَخْفَشُ. النَّحَّاسُ: وَهُوَ قَوْلٌ حَسَنٌ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى آتَيْنَاكَ آيَةً أُخْرَى أَوْ «٢» نُؤْتِيكَ، لِأَنَّهُ لَمَّا قَالَ:" تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ" دَلَّ عَلَى أَنَّهُ قَدْ آتَاهُ آيَةً أُخْرَى. (لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى) يُرِيدُ الْعُظْمَى. وَكَانَ حَقُّهُ «٣» أَنْ يَقُولَ الْكَبِيرَةَ وَإِنَّمَا قَالَ:" الْكُبْرى ٢٠: ٢٣" لِوِفَاقِ رُءُوسِ الْآيِ. وَقِيلَ: فِيهِ إِضْمَارٌ، مَعْنَاهُ لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْآيَةَ الْكُبْرَى دَلِيلُهُ قَوْلُ ابْنِ عباس يد موسى أكبر آياته.

Şöyle de denilmiştir: Yan tarafına [sok]; zira yan taraf kanat mahalline meylettiği için yan taraftan 'kanat' diye söz edilmiştir. "Yanına" anlamında olduğu da söylenmiştir. Mukâtil ise: "İlâ (إِلى)", "mea (مَعَ / ile)" anlamındadır, yani kanadınla (pazunla) beraber demektir, demiştir. { تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ } “Kusursuz, bembeyaz çıksın” yani alaca hastalığı olmaksızın, gece ve gündüz güneş ve ay ışığı gibi, hatta daha parlak bir şekilde parıldayan parlak bir nur olarak çıksın. İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre: Kendi ten renginden farklı bir nur olarak çıktı. "Beydâe (بَيْضاءَ)", hâl olarak mansubdur; gayrimunsarıftır çünkü onda kendisinden ayrılmayan iki müenneslik elifi vardır; sanki bunların lüzumu ikinci bir illet gibi olmuş ve bu yüzden nekrede bile gayrimunsarif kalmıştır; zira tâ-i te'nis kelimeden ayrılabildiği hâlde bunlar ayrılmaz. "Min gayri sûin (مِنْ غَيْرِ سُوءٍ)"deki 'min' ise, tıpkı "alacasız beyazlaştı" demen gibi "beydâe" lafzının sılasıdır (bağlantısıdır). { آيَةً أُخْرى } “Diğer bir mucize olarak” yani asadan başka bir mucize. Mûsâ elini Mısır dokuması cübbesinden çıkardı; elin güneş ışığı gibi gözleri kamaştıran «١» bir parıltısı vardı. "Âyeten (آيَةً)", el-Ahfeş'in belirttiğine göre "beydâe"den bedel olarak mansubdur. en-Nehhâs: Bu güzel bir görüştür, demiştir. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Anlamı, "Sana başka bir ayet verdik veya «٢» veriyoruz" şeklindedir; zira O: "Kusursuz, bembeyaz çıksın" buyurunca, ona başka bir ayet verdiğine delalet etmiştir. { لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى } “Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye”; en büyüğünü kastetmektedir. Aslında hakkı «٣» "el-kebîrete (الْكَبِيرَةَ)" denmesiydi; "el-kübrâ (الْكُبْرى) [Tâhâ 20:23]" denmesi ayet sonlarının uyumu (fasıla) içindir. Şöyle de denilmiştir: Burada bir lafız gizlidir (hazfedilmiştir); takdiri: Sana ayetlerimizden en büyük ayeti gösterelim diyedir. Bunun delili İbn Abbâs'ın: "Mûsâ'nın eli onun en büyük ayetidir" sözüdür.

13678. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ٢٤ الى ٣٥]

[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 24-35]

13679. Metin

اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (٢٤) قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨)

{ اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (٢٤) قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) } “«Firavun'a git; çünkü o pek azdı.» (24) Dedi ki: «Rabbim! Göğsümü genişlet;» (25) «İşimi bana kolaylaştır;» (26) «Dilimden bağı çöz;» (27) «Ki sözümü iyice anlasınlar.» (28)”

13680. Metin

وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي (٢٩) هارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً (٣٣)

{ وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي (٢٩) هارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً (٣٣) } “«Bana ailemden bir yardımcı ver;» (29) «Kardeşim Hârûn'u.» (30) «Onunla arkamı kuvvetlendir;» (31) «Onu işime ortak kıl;» (32) «Tâ ki Seni çokça tesbih edelim;» (33)”

13681. Metin

وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً (٣٥)

{ وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً (٣٥) } “«Ve Seni çokça analım;» (34) «Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görendin.» (35)”123

13682. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى) لَمَّا آنَسَهُ بِالْعَصَا وَالْيَدِ، وَأَرَاهُ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ رَسُولٌ، أَمَرَهُ بِالذَّهَابِ إِلَى فِرْعَوْنَ، وأن يدعوه. و" طَغى ٢٠: ٢٤" مَعْنَاهُ عَصَى وَتَكَبَّرَ وَكَفَرَ وَتَجَبَّرَ وَجَاوَزَ الْحَدَّ. (قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي. وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي. وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي. وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي. هارُونَ أَخِي) ٢٠: ٣٠ - ٢٥ طَلَبَ الْإِعَانَةَ لِتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ. وَيُقَالُ: إِنَّ اللَّهَ أَعْلَمَهُ بِأَنَّهُ رَبَطَ عَلَى قَلْبِ فِرْعَوْنَ وَأَنَّهُ لَا يُؤْمِنُ، فَقَالَ مُوسَى: يَا رَبِّ فَكَيْفَ تَأْمُرُنِي أَنْ آتِيَهُ وَقَدْ رَبَطْتَ عَلَى قَلْبِهِ، فَأَتَاهُ مَلَكٌ مِنْ خُزَّانِ الرِّيحِ فَقَالَ: يَا مُوسَى انْطَلِقْ إِلَى مَا أَمَرَكَ اللَّهُ بِهِ. فَقَالَ مُوسَى عِنْدَ ذَلِكَ:" رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي ٢٠: ٢٥" أَيْ وَسِّعْهُ وَنَوِّرْهُ بِالْإِيمَانِ وَالنُّبُوَّةِ. (وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي) ٢٠: ٢٦ أَيْ سَهِّلْ عَلَيَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ مِنْ تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ إِلَى فِرْعَوْنَ. (وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي) ٢٠: ٢٧ يَعْنِي الْعُجْمَةَ الَّتِي كَانَتْ فِيهِ مِنْ جَمْرَةِ النَّارِ الَّتِي أَطْفَأَهَا فِي فِيهِ وَهُوَ طِفْلٌ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَتْ فِي لِسَانِهِ رُتَّةٌ. وَذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ فِي حِجْرِ فِرْعَوْنَ ذَاتَ يَوْمٍ وَهُوَ طِفْلٌ فَلَطَمَهُ لَطْمَةً، وَأَخَذَ بِلِحْيَتِهِ فَنَتَفَهَا فَقَالَ فِرْعَوْنُ لِآسِيَةَ: هَذَا عَدُوِّي فَهَاتِ الذَّبَّاحِينَ. فَقَالَتْ آسِيَةُ: عَلَى رِسْلِكَ فَإِنَّهُ صَبِيٌّ لَا يُفَرِّقُ بَيْنَ الْأَشْيَاءِ. ثُمَّ أَتَتْ بِطَسْتَيْنِ فَجَعَلَتْ فِي أَحَدِهِمَا جَمْرًا وَفِي الْآخَرِ جَوْهَرًا فَأَخَذَ جِبْرِيلُ بِيَدِ مُوسَى فَوَضَعَهَا عَلَى النَّارِ حَتَّى رَفَعَ جَمْرَةً وَوَضَعَهَا فِي فِيهِ عَلَى لِسَانِهِ، فَكَانَتْ تِلْكَ الرُّتَّةُ. وَرُوِيَ أَنَّ يَدَهُ احْتَرَقَتْ وَأَنَّ فِرْعَوْنَ اجْتَهَدَ فِي عِلَاجِهَا فَلَمْ تَبْرَأْ. وَلَمَّا دَعَاهُ قَالَ أَيَّ رَبٍّ تَدْعُونِي؟ قَالَ: إِلَى الَّذِي أَبْرَأَ يَدِي وَقَدْ عَجَزْتَ عَنْهَا. وَعَنْ بَعْضِهِمْ: إِنَّمَا لَمْ تَبْرَأْ يَدُهُ لِئَلَّا يُدْخِلَهَا مَعَ فِرْعَوْنَ فِي قَصْعَةٍ وَاحِدَةٍ فَتَنْعَقِدَ بَيْنَهُمَا حُرْمَةُ الْمُؤَاكَلَةِ. ثُمَّ اخْتُلِفَ هَلْ زَالَتْ تِلْكَ الرُّتَّةُ، فَقِيلَ: زَالَتْ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ" قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسى ٢٠: ٣٦" [طه: ٣٦] وَقِيلَ: لَمْ تَزُلْ كُلُّهَا، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ حِكَايَةً عن فرعون:" وَلا يَكادُ يُبِينُ" «١» [الزخرف: ٥٢]. وَلِأَنَّهُ لَمْ يَقُلِ: احْلُلْ كُلَّ لِسَانِي، فَدَلَّ على أنه بقي في لسانه شي مِنَ الِاسْتِمْسَاكِ. وَقِيلَ: زَالَتْ بِالْكُلِّيَّةِ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ" أُوتِيتَ سُؤْلَكَ ٢٠: ٣٦" [طه: ٣٦] وإنما قال فرعون:" وَلا يَكادُ يُبِينُ" [الزخرف: ٥٢] لِأَنَّهُ عَرَفَ مِنْهُ تِلْكَ الْعُقْدَةَ فِي التَّرْبِيَةِ، وما ثبت عنده أن الآفة زالت.

Yüce Allah'ın: { اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى } “«Firavun'a git, çünkü o azdı.»” buyruğu: [Cenâb-ı Hak] asâ ve el [mucizeleri] ile onu yatıştırıp elçi olduğuna delalet eden şeyleri gösterince, Firavun'a gitmesini ve onu [imana] davet etmesini emretti. { طَغى } "azdı" ifadesinin anlamı; isyan etti, büyüklük tasladı, inkâr etti, zorbalık yaptı ve haddi aştı demektir. { قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي. وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي. وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي. وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي. هارُونَ أَخِي } “[Mûsâ] dedi ki: «Rabbim! Göğsümü genişlet. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden bir düğümü çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver; Kardeşim Hârûn'u.»” [diyerek] risaleti tebliğ etmek için yardım talebinde bulundu. Şöyle de denilmiştir: Allah ona, Firavun'un kalbini mühürlediğini ve onun iman etmeyeceğini bildirmişti. Bunun üzerine Mûsâ: "Ey Rabbim! Sen onun kalbini mühürlemişken ona gitmemi bana nasıl emredersin?" dedi. Rüzgârların hazinedarlarından [görevli] bir melek gelerek şöyle dedi: "Ey Mûsâ! Allah'ın sana emrettiği şeye git!" İşte o zaman Mûsâ: { رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي } “«Rabbim! Göğsümü genişlet»” dedi; yani [göğsümü] iman ve peygamberlikle genişlet ve aydınlat [demektir]. { وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي } “«İşimi bana kolaylaştır»”; yani Firavun'a risaleti tebliğ etme konusunda bana emrettiğin şeyi bana kolay kıl. { وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي } “«Dilimden de bir düğümü çöz»”; yani çocukken ağzında söndürdüğü ateş korundan ötürü dilinde bulunan tutukluğu [çöz]. İbn Abbâs şöyle demiştir: Dilinde bir pelteklik vardı. Bu da şöyle olmuştu: O henüz bir çocukken bir gün Firavun'un kucağındaydı; ona bir tokat attı, sakalından tutup yoldu. Firavun Âsiye'ye: "Bu benim düşmanımdır, cellatları getir!" dedi. Âsiye ise: "Acelen ne, o henüz eşyayı birbirinden ayıramayan bir çocuktur" dedi. Sonra iki leğen getirdi; birine kor, diğerine de mücevher koydu. Cibrîl, Mûsâ'nın elinden tutup ateşin üzerine koydu; nihayet bir kor alıp ağzına, dilinin üzerine koydu ve işte o pelteklik meydana geldi. Rivayet edildiğine göre eli yanmıştı ve Firavun onu tedavi etmek için gayret gösterdiyse de iyileşmedi. [Mûsâ] onu [imana] davet ettiğinde [Firavun]: "Beni hangi rabbe çağırıyorsun?" dedi. O da: "Senin [tedavisinden] âciz kaldığın elimi iyileştirene!" cevabını verdi. Bazılarından da şöyle rivayet edilmiştir: Firavun ile aynı çanağa elini sokup aralarında birlikte yemek yeme hukuku/hürmeti oluşmasın diye eli iyileşmemişti. Sonra bu peltekliğin zail olup olmadığı konusunda ihtilaf edildi. Bir görüşe göre, { قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسى } “«Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi»” [Tâhâ 20/36] buyruğu deliliyle zail olmuştur. Bir diğer görüşe göre ise Firavun'dan nakledilen: { وَلا يَكادُ يُبِينُ } “«Neredeyse açıkça anlatamıyor»”1 [ez-Zuhruf 43/52] sözü deliliyle tamamı zail olmamıştır. Ayrıca [Mûsâ]: "Dilimin tamamını çöz" dememiştir; bu da dilinde bir tutukluk kaldığına delalet eder. Şöyle de denilmiştir: { أُوتِيتَ سُؤْلَكَ } “«İstediğin sana verildi»” [Tâhâ 20/36] buyruğu gereğince tamamen zail olmuştur. Firavun'un: { وَلا يَكادُ يُبِينُ } “«Neredeyse açıkça anlatamıyor»” [ez-Zuhruf 43/52] demesi ise, onu büyütürken dilindeki bu düğümü bildiğinden ve afetin ortadan kalktığı kendisince sabit olmadığındandır.

13683. Metin

قُلْتُ: وَهَذَا فِيهِ نَظَرٌ، لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ ذَلِكَ لَمَا قَالَ فِرْعَوْنُ:" وَلا يَكادُ يُبِينُ" حِينَ كَلَّمَهُ مُوسَى بِلِسَانٍ ذَلِقٍ فَصِيحٍ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: إِنَّ تِلْكَ الْعُقْدَةَ حَدَثَتْ بِلِسَانِهِ عِنْدَ مُنَاجَاةِ رَبِّهِ، حَتَّى لَا يُكَلِّمَ غَيْرَهُ إلا بإذنه. (يَفْقَهُوا قَوْلِي) ٢٠: ٢٨ أي يعملوا مَا أَقُولُهُ لَهُمْ وَيَفْهَمُوهُ «١». وَالْفِقْهُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ الْفَهْمُ. قَالَ أَعْرَابِيٌّ لِعِيسَى بْنِ عُمَرَ: شَهِدْتُ عَلَيْكَ بِالْفِقْهِ. تَقُولُ مِنْهُ: فَقِهَ الرَّجُلُ بِالْكَسْرِ. وَفُلَانٌ لَا يَفْقَهُ وَلَا يَنْقَهُ «٢». وَأَفْقَهْتُكَ الشَّيْءَ. ثُمَّ خُصَّ بِهِ عِلْمُ الشَّرِيعَةِ، وَالْعَالِمُ بِهِ فَقِيهٌ. وَقَدْ فَقُهَ بِالضَّمِّ فَقَاهَةً وَفَقَّهَهُ اللَّهُ وَتَفَقَّهَ إِذَا تَعَاطَى ذَلِكَ. وَفَاقَهْتُهُ إِذَا بَاحَثْتُهُ فِي الْعِلْمِ، قَالَهُ الْجَوْهَرِيُّ. وَالْوَزِيرُ الْمُؤَازِرُ كالاكيل المؤاكل، لِأَنَّهُ يَحْمِلُ عَنِ السُّلْطَانِ وِزْرَهُ أَيْ ثِقَلَهُ. فِي كِتَابِ النَّسَائِيِّ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ: سَمِعْتُ عَمَّتِي «٣» تَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ وَلِيَ مِنْكُمْ عَمَلًا فَأَرَادَ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرًا صَالِحًا إِنْ نَسِيَ ذَكَّرَهُ وَإِنْ ذَكَرَ أَعَانَهُ). وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ ﵊: (مَا بَعَثَ اللَّهُ مِنْ نَبِيٍّ وَلَا اسْتَخْلَفَ مِنْ خَلِيفَةٍ إِلَّا كَانَتْ لَهُ بِطَانَتَانِ بِطَانَةٌ تَأْمُرُهُ بِالْمَعْرُوفِ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ وَبِطَانَةٌ تَأْمُرُهُ بِالشَّرِّ وَتَحُضُّهُ عَلَيْهِ فَالْمَعْصُومُ مَنْ عَصَمَهُ اللَّهُ) رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ. فَسَأَلَ مُوسَى اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يَجْعَلَ لَهُ وَزِيرًا، إِلَّا أَنَّهُ لَمْ يُرِدْ أَنْ يَكُونَ مَقْصُورًا عَلَى الْوَزَارَةِ حَتَّى لَا يَكُونَ شَرِيكًا لَهُ فِي النُّبُوَّةِ، وَلَوْلَا ذَلِكَ لَجَازَ أَنْ يَسْتَوْزِرَهُ مِنْ غَيْرِ مَسْأَلَةٍ. وَعَيَّنَ فَقَالَ" هارُونَ" وَانْتَصَبَ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ قَوْلِهِ:" وَزِيراً". أو يكون مَنْصُوبًا ب"- اجْعَلْ" عَلَى التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، وَالتَّقْدِيرُ: واجعل لي هرون أخي وزيرا. وكان هرون أَكْبَرَ مِنْ مُوسَى بِسَنَةٍ، وَقِيلَ: بِثَلَاثٍ. (اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي) أَيْ ظَهْرِي. وَالْأَزْرُ الظَّهْرُ مِنْ مَوْضِعِ الْحَقْوَيْنِ، وَمَعْنَاهُ تَقْوَى بِهِ نَفْسِي، وَالْأَزْرُ الْقُوَّةُ وَآزَرَهُ قَوَّاهُ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ" «٤» [الفتح: ٢٩] وَقَالَ أَبُو طَالِبٍ: «٥»

Derim ki: Bu görüşte tutarsızlık vardır; zira durum öyle olsaydı, Mûsâ onunla akıcı ve fasih bir dille konuştuğu zaman Firavun: "Neredeyse açıkça anlatamıyor" demezdi. Doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: O düğüm, Rabbiyle münacatta bulunduğu sırada, O'nun izni olmadan başkasıyla konuşmasın diye dilinde meydana gelmiştir. { يَفْقَهُوا قَوْلِي } “Ki sözümü iyice anlasınlar” [Tâhâ 20:28] yani onlara söylediğim şeyi bilsinler ve anlasınlar «١». Arap kelamında 'fıkıh' (فِقْه) anlamak demektir. Bir bedevi Îsâ b. Ömer'e: "Senin fıkhına (anlayışına) şahidim" demiştir. Buradan hareketle: Kesra ile 'fekıhe'r-racülü' (فَقِهَ الرَّجُلُ) denir. "Filânün lâ yefkahü ve lâ yenkah (فُلَانٌ لَا يَفْقَهُ وَلَا يَنْقَهُ)" yani filanca ne anlar ne kavrar denir. "Efkahtüke'ş-şey'e (أَفْقَهْتُكَ الشَّيْءَ / Sana o şeyi anlattım)" denir. Daha sonra bu kelime şeriat ilmine tahsis edilmiş olup onu bilene 'fakih' denmiştir. Damme ile 'fehuhe' (فَقُهَ) olduğunda bu 'fekâhet' (derin kavrayış sahibi olma) anlamına gelir. "Fakkahahullâh (فَقَّهَهُ اللَّهُ)" Allah onu anlayışlı kıldı; "tefakkahe (تَفَقَّهَ)" ise bu ilimle uğraştı demektir. "Fâkahtühû (فَاقَهْتُهُ)" ise onunla ilim mütalaasında bulundum demektir; bunu el-Cevherî söylemiştir. 'Vezîr' (yardımcı), tıpkı birlikte yiyen anlamındaki 'ekîl/müâkil' gibi 'müâzir' (arka çıkan/destekleyen) demektir; çünkü o hükümdarın 'vizrini' yani ağırlığını yüklenir. en-Nesâî'nin kitabında Kâsım b. Muhammed'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Halamdan «٣» işittim, o Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu söyledi: ((Sizden kim bir idare üstlenir de Allah onun hakkında hayır murat ederse, ona unuttuğunda hatırlatan, hatırladığında ise yardım eden salih bir yardımcı verir)). Peygamber (aleyhisselâm)'ın şu sözü de bu anlamdadır: ((Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber ve tayin ettiği hiçbir halife yoktur ki onun iki sırdaşı olmasın: Biri ona iyiliği emreder ve onu buna teşvik eder; diğeri ise ona kötülüğü emreder ve onu buna teşvik eder. Korunan kimse, Allah'ın koruduğu kimsedir)). Bunu el-Buhârî rivayet etmiştir. Mûsâ, Allah Teâlâ'dan kendisine bir vezir vermesini diledi; ancak sadece vezirlikle sınırlı kalmasını değil, peygamberlikte de kendisine ortak olmasını istedi; öyle olmasaydı dua etmeksizin de onu vezir edinebilmesi caiz olurdu. İsmini bizzat belirterek: { هارُونَ } buyurdu; bu kelime { وَزِيراً } kavlinden bedel olarak mensuptur. Yahut takdim ve tehir yoluyla { اجْعَلْ } fiiliyle mensup olur; takdiri: "Kardeşim Hârûn'u bana yardımcı kıl" şeklindedir. Hârûn, Mûsâ'dan bir yaş, bir görüşe göre de üç yaş büyüktü. { اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي } “Onunla arkamı kuvvetlendir” yani sırtımı. 'Ezr' (أَزْر), iki böğür arasındaki sırt bölgesidir; manası: Onunla nefsim kuvvet bulsun demektir. 'Ezr' güç demektir; 'âzerahû' ise onu güçlendirdi anlamına gelir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: { فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ } “Onu güçlendirmiş, o da kalınlaşmıştır” «٤» [el-Feth 48:29] kavli de böyledir. Ebû Tâlib de «٥» şöyle demiştir:

13684. Metin

أَلَيْسَ أَبُونَا هَاشِمٌ شَدَّ أَزْرَهُ ... وَأَوْصَى بَنِيهِ بِالطِّعَانِ وَبِالضَّرْبِ

Babamız Hâşim onun sırtını kuvvetlendirip / Oğullarına kargı ve kılıçla savaşmayı vasiyet etmedi mi?

13685. Metin

وَقِيلَ: الْأَزْرُ الْعَوْنُ، أَيْ يَكُونُ عَوْنًا يَسْتَقِيمُ بِهِ أَمْرِي. قَالَ الشَّاعِرُ:

Şöyle de denilmiştir: 'Ezr', yardım demektir; yani onunla işimin yoluna gireceği bir yardımcı olsun demektir. Şair şöyle demiştir:

13686. Metin

شَدَدْتُ بِهِ أَزْرِي وَأَيْقَنْتُ أَنَّهُ ... أخو الفقر من ضاقت عليه مذاهبه

Onunla sırtımı kuvvetlendirdim ve kesin olarak bildim ki / Yolları daralan kimse, fakirliğin kardeşidir.

13687. Metin

وكان هرون أَكْثَرَ لَحْمًا مِنْ مُوسَى، وَأَتَمَّ طُولًا، وَأَبْيَضَ جِسْمًا، وَأَفْصَحَ لِسَانًا. وَمَاتَ قَبْلَ مُوسَى بِثَلَاثِ سنين. وكان في جبهة هرون شَامَةٌ، وَعَلَى أَرْنَبَةِ أَنْفِ مُوسَى شَامَةٌ، وَعَلَى طَرَفِ لِسَانِهِ شَامَةٌ، وَلَمْ تَكُنْ عَلَى أَحَدٍ قَبْلَهُ وَلَا تَكُونُ عَلَى أَحَدٍ بَعْدَهُ، وَقِيلَ: إِنَّهَا كَانَتْ سَبَبَ الْعُقْدَةِ «١» الَّتِي فِي لِسَانِهِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. (وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي) أَيْ فِي النُّبُوَّةِ وَتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: كَانَ هَارُونُ يَوْمَئِذٍ بِمِصْرَ، فَأَمَرَ اللَّهُ مُوسَى أَنْ يَأْتِيَ هرون، وأوحى إلى هرون وَهُوَ بِمِصْرَ أَنْ يَتَلَقَّى مُوسَى، فَتَلَقَّاهُ إِلَى مَرْحَلَةٍ وَأَخْبَرَهُ بِمَا أُوحِيَ إِلَيْهِ، فَقَالَ لَهُ مُوسَى: إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ آتِيَ فِرْعَوْنَ فَسَأَلْتُ رَبِّي أَنْ يَجْعَلَكَ مَعِي رَسُولًا. وَقَرَأَ الْعَامَّةُ" أَخِي اشْدُدْ" بِوَصْلِ الْأَلِفِ" وَأَشْرِكْهُ ٢٠: ٣٢" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ عَلَى الدُّعَاءِ، أَيِ اشْدُدْ يَا رَبِّ أَزْرِي وَأَشْرِكْهُ مَعِي فِي أَمْرِي. وَقَرَأَ ابْنُ عامر ويحيى بن الحرث وأبو حيوة والحسن وعبد الله ابن أبي إسحاق" أشدد" بقطع الالف" وأشركه" [بضم الالف أي أنا أفعل ذلك أشدد أنا به أزري (وأشركه) «٢»] أي أَيْ أَنَا يَا رَبِّ" فِي أَمْرِي". قَالَ النَّحَّاسُ: جَعَلُوا الْفِعْلَيْنِ فِي مَوْضِعِ جَزْمٍ جَوَابًا لِقَوْلِهِ:" اجْعَلْ لِي وَزِيراً ٢٠: ٢٩" وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ شَاذَّةٌ بَعِيدَةٌ، لِأَنَّ جَوَابَ مِثْلِ هَذَا إِنَّمَا يَتَخَرَّجُ بِمَعْنَى الشَّرْطِ وَالْمُجَازَاةِ، فَيَكُونُ الْمَعْنَى: إِنْ تَجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي أَشْدُدْ بِهِ أَزْرِي، وَأُشْرِكْهُ فِي أَمْرِي. وَأَمْرُهُ النُّبُوَّةُ وَالرِّسَالَةُ، وَلَيْسَ هَذَا إِلَيْهِ ﷺ فَيُخْبِرُ بِهِ، إِنَّمَا سَأَلَ اللَّهَ ﷿ أَنْ يُشْرِكَهُ مَعَهُ فِي النُّبُوَّةِ. وَفَتَحَ الْيَاءَ مِنْ" أَخِي" ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عُمَرَ. (كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً) ٢٠: ٣٣ قِيلَ: مَعْنَى" نُسَبِّحَكَ ٢٠: ٣٣" نُصَلِّي لَكَ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ التَّسْبِيحُ بِاللِّسَانِ. أَيْ نُنَزِّهَكَ عَمَّا لا يليق بجلالك. و" كَثِيراً" نَعْتٌ لِمَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ نَعْتًا لِوَقْتٍ. وَالْإِدْغَامُ حَسَنٌ. وَكَذَا (وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً) ٢٠: ٣٤. (إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً) ٢٠: ٣٥ قَالَ الْخَطَّابِيُّ: الْبَصِيرُ الْمُبْصِرُ، وَالْبَصِيرُ الْعَالِمُ بِخَفِيَّاتِ الْأُمُورِ، فَالْمَعْنَى، أَيْ عَالِمًا بِنَا، وَمُدْرِكًا لَنَا فِي صِغَرِنَا فَأَحْسَنْتَ إِلَيْنَا، فأحسن إلينا [أيضا «٣»] كذلك يا رب ..

Hârûn, Mûsâ'dan daha cüsseli, daha uzun boylu, teni daha beyaz ve dili daha fesihti. Mûsâ'dan üç yıl önce vefat etti. Hârûn'un alnında bir ben, Mûsâ'nın ise burnunun ucunda ve dilinin ucunda birer ben vardı; ondan önce kimsede bulunmadığı gibi ondan sonra da kimsede bulunmamıştır. Denildi ki: Dilindeki tutukluğun «١» sebebi buydu. Doğrusunu Allah bilir. { وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي } “Onu işime ortak kıl” yani nübüvvette ve risaleti tebliğde. Müfessirler dediler ki: Hârûn o gün Mısır'daydı; Allah Mûsâ'ya Hârûn'a gitmesini emretti; Mısır'da bulunan Hârûn'a da Mûsâ'yı karşılamasını vahyetti. O da onu bir konaklık mesafede karşıladı ve kendisine vahyolunanı haber verdi. Mûsâ ona: "Allah bana Firavun'a gitmemi emretti, ben de Rabbimden seni benimle birlikte bir elçi kılmasını diledim" dedi. Kıraat imamlarının geneli, elifin vaslı ile "ehıy'şdüd (أَخِي اشْدُدْ)" ve hemzenin fethasıyla dua kastederek "ve eşrikhü (وَأَشْرِكْهُ) [Tâhâ 20:32]" şeklinde okumuştur; yani: Ey Rabbim, arkamı kuvvetlendir ve onu işimde bana ortak kıl. İbn Âmir, Yahyâ b. el-Hâris, Ebû Hayve, el-Hasan ve Abdullah b. Ebî İshâk ise elifin kat'ı ile "eşdüd (أَشْدُدْ)" ve [elifin dammesiyle "ve üşrikhü" şeklinde okumuşlardır; yani bunu ben yaparım, ben onunla arkamı kuvvetlendireyim (ve onu ortak kılayım) «٢»], yani: Ey Rabbim, ben "işime [ortak kılayım]". en-Nehhâs der ki: Bu iki fiili, { اجْعَلْ لِي وَزِيراً } “Bana bir yardımcı ver” [Tâhâ 20:29] sözünün cevabı olarak cezm mahallinde kılmışlardır; fakat bu kıraat şâz ve uzaktır; çünkü bu gibilerin cevabı ancak şart ve ceza manasında değerlendirilir. Bu durumda anlam: "Bana ailemden bir yardımcı kılarsan onunla arkamı kuvvetlendiririm ve onu işime ortak ederim" şeklinde olur. Hâlbuki onun işi peygamberlik ve risalettir; bu ise peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetkisinde değildir ki bunu haber versin; o sadece Allah (azze ve celle)'den onu peygamberlikte kendisine ortak kılmasını istemiştir. İbn Kesîr ve Ebû Amr "ahî (أَخِي)"deki yâ harfini fetha ile okumuştur. { كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً } “Tâ ki Seni çokça tesbih edelim” [Tâhâ 20:33]. Denildi ki: { نُسَبِّحَكَ } [Tâhâ 20:33] kavlinin anlamı: Sana namaz kılalım demektir. Dil ile tesbih olması da muhtemeldir; yani Seni celaline yakışmayan şeylerden tenzih edelim. "Kesîran (كَثِيراً)" lafzı, mahzuf bir masdarın sıfatıdır. Bir vaktin sıfatı olması da caizdir. İdgam güzeldir. { وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً } “Ve Seni çokça analım” [Tâhâ 20:34] kavli de böyledir. { إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً } “Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görendin” [Tâhâ 20:35]. el-Hattâbî dedi ki: el-Basîr, gören demektir; el-Basîr aynı zamanda işlerin gizliliklerini bilen demektir. Buna göre anlam: Yani bizi bilen, küçüklüğümüzde durumumuzu görüp bize ihsanda bulunandın; ey Rabbimiz, [yine «٣»] bize aynı şekilde ihsanda bulun...

13688. Metin

[سورة طه (٢٠): الآيات ٣٦ الى ٤٢]

[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 36-42]

13689. Metin

قالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يا مُوسى (٣٦) وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرى (٣٧) إِذْ أَوْحَيْنا إِلى أُمِّكَ مَا يُوحى (٣٨) أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي (٣٩) إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْناكَ إِلى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها وَلا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْناكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلى قَدَرٍ يا مُوسى (٤٠)

[Allah] buyurdu ki: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.” (36) “Andolsun ki biz sana diğer bir defa daha lütufta bulunmuştuk.” (37) “Hani vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik (ilham etmiştik):” (38) “«Onu sandığa koy da nehre bırak; nehir onu sahile atsın ki, hem bana düşman hem de ona düşman olan biri onu alsın.» Gözetimim altında yetiştirilesin diye senin üzerine tarafımdan bir sevgi bıraktım.” (39) “Hani kız kardeşin gidip: «Ona bakacak birini size göstereyim mi?» diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni tekrar annene kavuşturduk. Sen bir adam öldürmüştün de seni o kederden kurtarmış ve seni türlü imtihanlarla sınamıştık. Yıllarca Medyen halkı arasında kaldın; sonra da takdir edilmiş bir vakitte [buraya] geldin ey Mûsâ!” (40)

13690. Metin

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١) اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآياتِي وَلا تَنِيا فِي ذِكْرِي (٤٢)

{ وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي } “«Ve seni kendim için seçtim [yetiştirdim].»” (41) { اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآياتِي وَلا تَنِيا فِي ذِكْرِي } “«Sen ve kardeşin mucizelerimle (ayetlerimle) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.»” (42)

13691. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسى) ٢٠: ٣٦ لَمَّا سَأَلَهُ شَرْحَ الصَّدْرِ، وَتَيْسِيرَ الْأَمْرِ إِلَى مَا ذَكَرَ، أَجَابَ سُؤْلَهُ، وَأَتَاهُ طِلْبَتَهُ وَمَرْغُوبَهُ. وَالسُّؤْلُ الطِّلْبَةُ، فُعْلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ، كَقَوْلِكَ خُبْزٌ بِمَعْنَى مَخْبُوزٍ وَأُكْلٌ بِمَعْنَى مَأْكُولٍ. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرى) ٢٠: ٣٧ أَيْ قَبْلَ هَذِهِ، وَهِيَ حِفْظُهُ سُبْحَانَهُ لَهُ مِنْ شَرِّ الْأَعْدَاءِ فِي الِابْتِدَاءِ، وَذَلِكَ حِينَ الذَّبْحِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَالْمَنُّ الْإِحْسَانُ وَالْإِفْضَالُ. وَقَوْلُهُ: (إِذْ أَوْحَيْنا إِلى أُمِّكَ مَا يُوحى) ٢٠: ٣٨ قِيلَ:" أَوْحَيْنا" أَلْهَمْنَا. وَقِيلَ: أَوْحَى إِلَيْهَا فِي النَّوْمِ. وَقَالَ ابن عباس [رضى الله عنهما «١»]: أَوْحَى إِلَيْهَا كَمَا أَوْحَى إِلَى النَّبِيِّينَ. (أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ) ٢٠: ٣٩ قَالَ مُقَاتِلٌ: مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ هُوَ الَّذِي صَنَعَ التَّابُوتَ وَنَجَرَهُ وَكَانَ اسْمُهُ حِزْقِيلَ. وَكَانَ التَّابُوتُ مِنْ جُمَّيْزٍ. (فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ) ٢٠: ٣٩ أَيِ اطْرَحِيهِ فِي الْبَحْرِ: نَهْرِ النيل. (فَلْيُلْقِهِ) ٢٠: ٣٩ قَالَ الْفَرَّاءُ:" فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ ٢٠: ٣٩" أَمْرٌ وَفِيهِ مَعْنَى الْمُجَازَاةِ. أَيِ اقْذِفِيهِ يُلْقِهِ الْيَمُّ. وَكَذَا قوله:" اتَّبِعُوا سَبِيلَنا وَلْنَحْمِلْ خَطاياكُمْ" «٢». [العنكبوت: ١٢]. (يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ) ٢٠: ٣٩ يَعْنِي فِرْعَوْنَ، فَاتَّخَذَتْ تَابُوتًا، وَجَعَلَتْ فِيهِ نِطْعًا وَوَضَعَتْ فِيهِ مُوسَى، وَقَيَّرَتْ رَأْسَهُ وَخِصَاصَهُ- يَعْنِي شُقُوقَهُ- ثُمَّ أَلْقَتْهُ فِي النِّيلِ، وَكَانَ يَشْرَعُ مِنْهُ نَهْرٌ كَبِيرٌ فِي دَارِ فِرْعَوْنَ، فَسَاقَهُ اللَّهُ فِي ذَلِكَ النَّهْرِ إِلَى دَارِ فِرْعَوْنَ. وَرُوِيَ أَنَّهَا جَعَلَتْ فِي التَّابُوتِ قُطْنًا مَحْلُوجًا، فَوَضَعَتْهُ فِيهِ وَقَيَّرَتْهُ وَجَصَّصَتْهُ، ثُمَّ أَلْقَتْهُ فِي الْيَمِّ. وَكَانَ يَشْرَعُ مِنْهُ إِلَى بُسْتَانِ فِرْعَوْنَ نَهْرٌ كَبِيرٌ، فَبَيْنَا هُوَ جَالِسٌ عَلَى رَأْسِ بِرْكَةٍ مَعَ آسِيَةَ، إِذَا بِالتَّابُوتِ، فَأَمَرَ بِهِ فَأُخْرِجَ، فَفُتِحَ فإذا صبي أصبح

Yüce Allah'ın: {قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى} “[Allah] buyurdu ki: «Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.»” (Tâhâ 20/36) buyruğu: [Mûsâ] kendisinden göğsünün genişletilmesini, işinin kolaylaştırılmasını ve zikrettiği diğer şeyleri isteyince, [Allah] onun duasını kabul etti; isteğini ve arzusunu ona verdi. es-Su'l (السُّؤْل) talep (istenen şey) demektir; mef'ûl (yapılan şey) anlamında fu'l veznindedir; nitekim خبز (ekmek) kelimesinin مخبوز (pişirilmiş), أكل (yiyecek) kelimesinin de مأكول (yenmiş) anlamına gelmesi gibidir. Yüce Allah'ın: {وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى} “Andolsun ki biz sana diğer bir defa daha lütufta bulunmuştuk.” (Tâhâ 20/37) buyruğu: Yani bundan önce de [lütufta bulunmuştuk]. Bu da Yüce Allah'ın başlangıçta onu düşmanların şerrinden korumasıdır ki bu, [erkek çocukların] boğazlandığı zamandı. Doğrusunu Allah bilir. el-Menn (الْمَنُّ) ise ihsan ve lütufta bulunmak demektir. [Allah'ın]: {إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى} “Hani vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik (ilham etmiştik).” (Tâhâ 20/38) buyruğundaki {أَوْحَيْنَا} ifadesinin “ilham ettik” manasında olduğu söylenmiştir. Ona uykusunda vahyettiği de söylenmiştir. İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ1] ise şöyle demiştir: “Peygamberlere vahyettiği gibi ona da vahyetmiştir.” {أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ} “«Onu sandığa koy...»” (Tâhâ 20/39) buyruğu hakkında Mukâtil şöyle demiştir: Sandığı yapan ve marangozluğunu üstlenen kişi Firavun ailesinin müminiydi ve adı Hizkîl idi. Sandık ise yabani incir (cümeyz) ağacından yapılmıştı. {فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ} “«...da nehre bırak;...»” (Tâhâ 20/39) buyruğu: Yani onu denize, [yani] Nil nehrine bırak demektir. {فَلْيُلْقِهِ} “«...atsın...»” (Tâhâ 20/39) buyruğu hakkında el-Ferrâ şöyle demiştir: “{فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ}” ifadesi bir emirdir ve içinde ceza (şartın cevabı/karşılık) anlamı vardır. Yani “Onu [nehre] bırak ki nehir onu [sahile] atsın” demektir. Tıpkı: {اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “Bizim yolumuza uyun, günahlarınızı biz yüklenelim.”2 [Ankebût 29/12] buyruğunda olduğu gibidir. {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ} “«...hem bana düşman hem de ona düşman olan biri onu alsın.»” (Tâhâ 20/39) buyruğu: Yani Firavun'dur. Bunun üzerine [Mûsâ'nın annesi] bir sandık edindi, içine deri bir yaygı serdi ve Mûsâ'yı içine koydu; sandığın üstünü ve aralıklarını -yani yarıklarını- ziftledi, sonra onu Nil'e bıraktı. Nil'den Firavun'un sarayına uzanan büyük bir kanal vardı; Allah sandığı o kanaldan Firavun'un sarayına sevk etti. Rivayet edildiğine göre o, sandığın içine atılmış pamuk koydu, [Mûsâ'yı] içine yerleştirdi, ziftleyip kireçledi, sonra onu nehre bıraktı. Nil'den Firavun'un bahçesine uzanan büyük bir kanal vardı. Firavun havuzun başında Âsiye ile birlikte otururken birden sandığı gördü. Emretti ve sandık çıkarıldı; açılınca bir de ne görsünler, insanların en güzeli bir çocuk...

13692. Metin

النَّاسِ، فَأَحَبَّهُ عَدُوُّ اللَّهِ حُبًّا شَدِيدًا لَا يَتَمَالَكُ أَنْ يَصْبِرَ عَنْهُ. وَظَاهِرُ الْقُرْآنِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْبَحْرَ أَلْقَاهُ بِسَاحِلِهِ وَهُوَ شَاطِئُهُ، فَرَأَى فِرْعَوْنُ التَّابُوتَ بِالسَّاحِلِ فَأَمَرَ بِأَخْذِهِ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ إِلْقَاءُ الْيَمِّ بِمَوْضِعٍ مِنَ السَّاحِلِ، فِيهِ فُوَّهَةُ «١» نَهْرِ فِرْعَوْنَ، ثُمَّ أَدَّاهُ النَّهْرُ إِلَى حَيْثُ الْبِرْكَةِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: وَجَدَتْهُ ابْنَةُ فِرْعَوْنَ وَكَانَ بِهَا بَرَصٌ، فَلَمَّا فَتَحَتِ التَّابُوتَ شُفِيَتْ. وَرُوِيَ أَنَّهُمْ حِينَ الْتَقَطُوا التَّابُوتَ عَالَجُوا فَتْحَهُ فَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَيْهِ، وَعَالَجُوا كَسْرَهُ فَأَعْيَاهُمْ، فَدَنَتْ آسِيَةُ فَرَأَتْ فِي جَوْفِ التَّابُوتِ نُورًا فَعَالَجَتْهُ فَفَتَحَتْهُ، فَإِذَا صَبِيٌّ نُورُهُ بَيْنَ عَيْنَيْهِ، وَهُوَ يَمُصُّ إِبْهَامَهُ لَبَنًا فَأَحَبُّوهُ. وَكَانَتْ لِفِرْعَوْنَ بِنْتٌ بَرْصَاءُ، وَقَالَ لَهُ الْأَطِبَّاءُ: لَا تَبْرَأُ إِلَّا مِنْ قِبَلِ الْبَحْرِ يُوجَدُ فِيهِ شَبَهُ إِنْسَانٍ دَوَاؤُهَا رِيقُهُ، فَلَطَّخَتِ الْبَرْصَاءُ بَرَصَهَا بِرِيقِهِ فَبَرِئَتْ. وَقِيلَ: لَمَّا نَظَرَتْ إِلَى وَجْهِهِ بَرِئَتْ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: وَجَدَتْهُ جَوَارٍ لِامْرَأَةِ فِرْعَوْنَ، فَلَمَّا نَظَرَ إِلَيْهِ فِرْعَوْنُ فَرَأَى صَبِيًّا من أصبح الناس وجها، فأحبه فرعون. فذلك قوله تعالى: (وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي) ٢٠: ٣٩ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَحَبَّهُ اللَّهُ وَحَبَّبَهُ إِلَى خَلْقِهِ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ «٢»: جَعَلَ عَلَيْهِ مَسْحَةً مِنْ جَمَالٍ لَا يَكَادُ يَصْبِرُ عَنْهُ مَنْ رَآهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: كَانَتْ فِي عَيْنَيْ مُوسَى مَلَاحَةٌ مَا رَآهُ أَحَدٌ إِلَّا أَحَبَّهُ وَعَشِقَهُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: الْمَعْنَى جَعَلْتُ فِيكَ حُسْنًا وَمَلَاحَةً فَلَا يَرَاكَ أَحَدٌ إِلَّا أَحَبَّكَ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: الْمَعْنَى أَلْقَيْتُ عَلَيْكَ رَحْمَتِي. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: جَعَلْتُ مَنْ رَآكَ أَحَبَّكَ حَتَّى أَحَبَّكَ فِرْعَوْنُ فَسَلِمْتَ مِنْ شَرِّهِ، وَأَحَبَّتْكَ آسِيَةُ بِنْتُ مُزَاحِمٍ فَتَبَنَّتْكَ. (وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي) ٢٠: ٣٩ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ أَنَّ ذَلِكَ بِعَيْنِي حَيْثُ جُعِلْتَ فِي التَّابُوتِ، وَحَيْثُ أُلْقِيَ التَّابُوتُ فِي الْبَحْرِ، وَحَيْثُ الْتَقَطَكَ جَوَارِي امْرَأَةِ فِرْعَوْنَ، فَأَرَدْنَ أَنْ يَفْتَحْنَ التَّابُوتَ لِيَنْظُرْنَ مَا فِيهِ، فَقَالَتْ مِنْهُنَّ وَاحِدَةٌ: لَا تَفْتَحْنَهُ حَتَّى تَأْتِينَ بِهِ سَيِّدَتَكُنَّ فَهُوَ أَحْظَى لَكُنَّ عِنْدَهَا، وَأَجْدَرُ بِأَلَّا تَتَّهِمَكُنَّ بِأَنَّكُنَّ وَجَدْتُنَّ فِيهِ شَيْئًا فَأَخَذْتُمُوهُ لِأَنْفُسِكُنَّ. وَكَانَتِ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ لَا تَشْرَبُ مِنَ الْمَاءِ إِلَّا مَا اسْتَقَيْنَهُ أُولَئِكَ الْجَوَارِي. فَذَهَبْنَ بِالتَّابُوتِ إِلَيْهَا مُغْلَقًا، فَلَمَّا فَتَحَتْهُ رَأَتْ صَبِيًّا لَمْ يُرَ مِثْلُهُ قَطُّ، وَأُلْقِيَ عَلَيْهَا مَحَبَّتُهُ فَأَخَذَتْهُ فَدَخَلَتْ بِهِ عَلَى فِرْعَوْنَ، فَقَالَتْ له: [القصص: ٩] " قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ" «٣» قَالَ لَهَا فِرْعَوْنُ: أَمَّا لَكِ فَنَعَمْ، وَأَمَّا لِي فَلَا. فَبَلَغَنَا أَنَّ رسول الله ﷺ قال: (لو أن فرعون قال

...insanların [en sevimlisi kıldı], böylece Allah'ın düşmanı [Firavun] da ona karşı sabredemeyecek [ondan ayrı kalamayacak] derecede şiddetli bir sevgi duydu. Kur'an'ın zahiri, nehrin onu sahiline (kıyısına) bıraktığına delalet etmektedir; Firavun sandığı sahilde görünce alınmasını emretti. Nehrin [sandığı], kıyıda Firavun'un kanal ağzının 1 bulunduğu bir yere bırakmış olması, sonra da nehrin onu havuzun bulunduğu yere ulaştırmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: Onu Firavun'un alaca (cüzzam) hastası olan kızı buldu; sandığı açtığında şifa buldu. Rivayet edildiğine göre onlar sandığı aldıklarında açmaya çalıştılar fakat güç yetiremediler; kırmaya çalıştılar fakat bu onları aciz bıraktı. Bunun üzerine Âsiye yaklaştı, sandığın içinde bir nur gördü, [açmaya] uğraştı ve onu açtı. Bir de baktı ki iki gözünün arasında nur parıldayan bir erkek çocuğu, başparmağını emiyor ve [parmağından] süt geliyor; böylece onu sevdiler. Firavun'un alaca hastası bir kızı vardı. Hekimler [Firavun'a]: "O ancak denizden (nehirden) gelecek, içinde insan benzeri bir varlığın bulunacağı ve tükürüğü ilaç olacak bir şeyle iyileşebilir" demişlerdi. Bunun üzerine alacalı kız, onun tükürüğünü alacalı yerlerine sürdü ve iyileşti. Bir görüşe göre de onun yüzüne bakınca iyileşti. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: Onu Firavun'un karısının cariyeleri buldu. Firavun ona bakıp da insanların yüzce en güzeli olan bir erkek çocuğu görünce onu sevdi. İşte Yüce Allah'ın şu buyruğu buna işaret etmektedir: { وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي } “Ve tarafımdan sana bir sevgi bıraktım” (Tâhâ 20/39). İbn Abbâs şöyle demiştir: "Allah onu sevdi ve yaratıklarına da sevdirdi." İbn Atıyye 2 şöyle demiştir: "Onun üzerine öyle bir güzellik dokunuşu koydu ki, onu gören kimse ona [bakmaktan/ondan ayrı kalmaktan] kendini alamazdı." Katâde şöyle demiştir: "Mûsâ'nın gözlerinde öyle bir sevimlilik vardı ki, onu görüp de sevmeyen ve ona bağlanmayan hiç kimse yoktu." İkrime şöyle demiştir: "Anlamı şudur: Sana öyle bir güzellik ve sevimlilik verdim ki seni gören herkes mutlaka sever." Taberî şöyle demiştir: "Anlamı: 'Üzerine rahmetimi bıraktım' demektir." İbn Zeyd şöyle demiştir: "Seni görenin sevmesini sağladım; hatta Firavun bile seni sevdi de onun kötülüğünden kurtuldun. Müzâhim'in kızı Âsiye de seni sevdi ve evlat edindi." { وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي } “Ve gözetimim altında yetiştirilesin diye” (Tâhâ 20/39). İbn Abbâs şöyle demiştir: "Yani sen sandığa konulduğunda, sandık denize (nehre) bırakıldığında ve Firavun'un hanımının cariyeleri seni bulduğunda [bütün bunlar] Benim gözetimim altındaydı. Cariyeler içinde ne olduğunu görmek için sandığı açmak istediklerinde içlerinden biri: 'Hanımınıza götürünceye kadar onu açmayın; bu sizin onun katındaki değerinizi daha çok artırır ve içinde bir şey bulup da kendinize aldığınız zannıyla sizi suçlamaması için daha uygundur' dedi. Firavun'un hanımı ise sadece bu cariyelerin getirdiği sudan içerdi. Sandığı kapağı kapalı olarak ona götürdüler. Hanım sandığı açınca daha önce benzeri görülmemiş bir erkek çocuğu gördü ve kalbine onun sevgisi bırakıldı. Onu alıp Firavun'un yanına girdi ve ona: { قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ } “[O,] benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır” 3 [el-Kasas 28/9] dedi. Firavun ona: 'Senin için evet, ama benim için hayır' dedi. Bize ulaştığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « Firavun eğer... »

13693. Metin

نَعَمْ هُوَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكِ لَآمَنَ وَصَدَّقَ) فَقَالَتْ: هَبْهُ لِي وَلَا تَقْتُلْهُ، فَوَهَبَهُ لَهَا. وَقِيلَ:" وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي" أَيْ تُرَبَّى وَتُغَذَّى عَلَى مَرْأًى مِنِّي، قَالَهُ قَتَادَةُ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَذَلِكَ مَعْرُوفٌ فِي اللُّغَةِ، يُقَالُ: صَنَعْتُ الفرس وأصنعت إِذَا أَحْسَنْتُ الْقِيَامَ عَلَيْهِ. وَالْمَعْنَى." وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي ٢٠: ٣٩" فَعَلْتُ ذَلِكَ. وَقِيلَ: اللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَا بَعْدَهَا مِنْ قَوْلِهِ:" إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ" عَلَى التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ ف"- إِذْ" ظَرْفٌ" لِتُصْنَعَ". وَقِيلَ: الْوَاوُ فِي" وَلِتُصْنَعَ" زَائِدَةٌ. وَقَرَأَ ابْنُ الْقَعْقَاعِ" وَلِتُصْنَعْ" بِإِسْكَانِ اللَّامِ عَلَى الْأَمْرِ، وَظَاهِرُهُ لِلْمُخَاطَبِ وَالْمَأْمُورُ غَائِبٌ. وَقَرَأَ أَبُو نَهِيكٍ:" وَلِتَصْنَعَ" بِفَتْحِ التَّاءِ. وَالْمَعْنَى وَلِتَكُونَ حَرَكَتُكَ وَتَصَرُّفُكَ بِمَشِيئَتِي وَعَلَى عَيْنٍ مِنِّي. ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ." إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ" الْعَامِلُ فِي" إِذْ تَمْشِي ٢٠: ٤٠"" أَلْقَيْتُ" أَوْ" تُصْنَعَ". وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بَدَلًا مِنْ" إِذْ أَوْحَيْنا" وَأُخْتُهُ اسْمُهَا مَرْيَمُ. (فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلى مَنْ يَكْفُلُهُ) وَذَلِكَ أَنَّهَا خَرَجَتْ مُتَعَرِّفَةً خَبَرَهُ، وَكَانَ مُوسَى لَمَّا وَهَبَهُ فِرْعَوْنُ مِنَ امْرَأَتِهِ طلبت له المراضع، كان لَا يَأْخُذُ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى أَقْبَلَتْ أُخْتُهُ، فَأَخَذَتْهُ وَوَضَعَتْهُ فِي حِجْرِهَا وَنَاوَلَتْهُ ثَدْيَهَا فَمَصَّهُ وَفَرِحَ بِهِ. فَقَالُوا لَهَا: تُقِيمِينَ عِنْدَنَا، فَقَالَتْ: إِنَّهُ لَا لَبَنَ لِي وَلَكِنْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ. قَالُوا: وَمَنْ هِيَ؟. قَالَتْ: أُمِّي. فَقَالُوا: لَهَا لَبَنٌ؟ قَالَتْ: لبن أخى هرون. وكان هرون أَكْبَرَ مِنْ مُوسَى بِسَنَةٍ. وَقِيلَ: بِثَلَاثٍ. وَقِيلَ: بِأَرْبَعٍ، وَذَلِكَ أَنَّ فِرْعَوْنَ رَحِمَ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَرَفَعَ عَنْهُمُ الْقَتْلَ أَرْبَعَ سِنِينَ، فَوُلِدَ هَارُونُ فيها، قاله ابن عباس. فجاءت الام فقبل ثديها. فذلك قوله تعالى: (فَرَجَعْناكَ إِلى أُمِّكَ) ٢٠: ٤٠ وَفَى مُصْحَفِ أُبَيٍّ" فَرَدَدْنَاكَ". (كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها وَلا تَحْزَنَ) وَرَوَى عَبْدُ الْحَمِيدِ عَنِ ابْنِ عَامِرٍ" كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها" بِكَسْرِ الْقَافِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَقَرِرْتُ بِهِ عَيْنًا وَقَرَرْتُ بِهِ قُرَّةً وَقُرُورًا فِيهِمَا. وَرَجُلٌ قَرِيرُ الْعَيْنِ، وَقَدْ قَرَّتْ عَيْنُهُ تَقِرُّ وَتَقَرُّ نَقِيضَ سَخِنَتْ. وَأَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ أَيْ أَعْطَاهُ حَتَّى تَقَرَّ فَلَا تَطْمَحُ إِلَى مَنْ هُوَ فَوْقَهُ، وَيُقَالُ: حَتَّى تَبْرُدَ وَلَا تَسْخَنَ. وَلِلسُّرُورِ دَمْعَةٌ بَارِدَةٌ، وَلِلْحُزْنِ دَمْعَةٌ حَارَّةٌ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي (مَرْيَمَ) «١»." وَلا تَحْزَنَ" أَيْ عَلَى فَقْدِكَ. (وَقَتَلْتَ نَفْساً) ٢٠: ٤٠ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَتَلَ قِبْطِيًّا كَافِرًا. قَالَ كَعْبٌ: وَكَانَ إذ ذاك ابن اثنتي

[Firavun]: 'Evet, o hem benim hem de senin için bir göz aydınlığıdır' deseydi kesinlikle iman eder ve tasdik ederdi.] Bunun üzerine [hanımı]: "Onu bana bağışla ve onu öldürme!" dedi; o da çocuğu ona bağışladı. Şöyle de denilmiştir: { وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي } “ve gözetimim altında yetiştirilesin diye” yani Katâde'nin belirttiğine göre; "Gözümün önünde terbiye edilip beslenesin diye." en-Nehhâs şöyle demiştir: Bu, dilde bilinen bir kullanımdır. Bir kimse ata iyi baktığı zaman; 'صَنَعْتُ الفرس وأصنعت' (Ata güzelce baktım, onu besleyip eğittim) denilir. Anlamı ise: { وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي } “ve gözetimim altında yetiştirilesin diye” [bunu yaptım] şeklindedir. Bir diğer görüşe göre; [buradaki] lâm harfi, takdim ve tehir yoluyla kendisinden sonra gelen { إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ } “Hani kız kardeşin gidiyordu” sözüne bağlıdır. Buna göre "إِذْ / Hani", "لِتُصْنَعَ / Yetiştirilesin diye" fiilinin zarfıdır. Bir görüşe göre de "وَلِتُصْنَعَ" ifadesindeki vâv harfi zâiddir (fazlalıktır). İbnü'l-Ka'kâ' lâm harfini sükun ile emir olarak "وَلِتُصْنَعْ" şeklinde okumuştur. Bu kıraatin zahiri muhataba hitap gibi görünse de emredilen gaibtir. Ebû Nehîk ise te harfini fetha ile "وَلِتَصْنَعَ" şeklinde okumuştur. Bunun manası: "Senin hareketin ve tasarrufun benim dilememle ve gözetimim altında olsun diye" demektir. Bunu el-Mehdevî zikretmiştir. { إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ } “Hani kız kardeşin gidip” [ayetindeki] "إِذْ تَمْشِي" ifadesinin âmili "أَلْقَيْتُ" ya da "تُصْنَعَ" fiilidir. "إِذْ أَوْحَيْنا" ifadesinden bedel olması da caizdir. [Mûsâ'nın] kız kardeşinin ismi Meryem'dir. { فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلى مَنْ يَكْفُلُهُ } “'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu.” Bu durum şöyle gerçekleşti: Kız kardeşi onun haberini öğrenmek üzere çıkmıştı. Firavun çocuğu hanımına bağışladığında kadın onun için sütanneler aramış, ancak Mûsâ kız kardeşi gelene kadar hiçbir kadından süt emmemişti. Kız kardeşi gelip çocuğu kucağına aldı ve ona memesini uzattı; çocuk da onu emip bundan sevinç duydu. Bunun üzerine ona: "Bizim yanımızda kalır mısın?" dediler. O da: "Benim sütüm yok, fakat size onun bakımını üstlenecek ve ona iyi davranacak birini göstereyim mi?" dedi. Onlar: "O kimdir?" dediler. O: "Annemdir" dedi. Onlar: "Onun sütü var mı?" diye sordular. O da: "Kardeşim Hârûn'un sütü var" dedi. Hârûn, Mûsâ'dan bir yaş büyüktü. Üç yaş büyük olduğu da söylenmiştir; dört yaş büyük olduğu da söylenmiştir. Bu durum şundan kaynaklanmaktadır: Firavun İsrailoğullarına acımış ve dört yıl boyunca çocuk öldürme uygulamasını kaldırmıştı; İbn Abbâs'ın belirttiğine göre Hârûn da bu dönemde doğmuştu. Bunun üzerine anne geldi ve çocuk onun memesini kabul etti. İşte Yüce Allah'ın şu buyruğu buna işaret etmektedir: { فَرَجَعْناكَ إِلى أُمِّكَ } “Böylece seni annene geri verdik”. Übeyy'in Mushafı'nda bu ifade "فَرَدَدْنَاكَ / Seni iade ettik" şeklindedir. { كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها وَلا تَحْزَنَ } “gözü aydın olsun ve üzülmesin diye.” Abdülhamîd, İbn Âmir'den { كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها } kısmını kāf harfinin kesresiyle [kıraat ettiğini] rivayet etmiştir. el-Cevherî şöyle demiştir: "قَرِرْتُ بِهِ عَيْنًا" ve "قَرَرْتُ بِهِ قُرَّةً وَقُرُورًا" denilir. Gözü aydın olana "رَجُلٌ قَرِيرُ الْعَيْنِ" denir. "سَخِنَتْ / (Gözü) yandı, ısındı" kelimesinin zıddı olarak "قَرَّتْ عَيْنُهُ تَقِرُّ وَتَقَرُّ / Gözü aydın oldu, soğudu" denir. "أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ" ifadesi ise; 'Allah ona öyle ihsanda bulundu ki gözü aydın oldu, artık kendisinden üstün olana göz dikmez oldu' manasına gelir. Ayrıca; 'Gözü serinledi, yanıp hararetlenmedi' anlamına geldiği de söylenir. Zira sevinç gözyaşı soğuk, hüzün gözyaşı ise sıcaktır. Bu mana daha önce Meryem Sûresi'nde geçmişti.1 { وَلا تَحْزَنَ } “ve üzülmesin” yani senin yokluğuna üzülmesin diye. { وَقَتَلْتَ نَفْساً } “Ve bir cana kıymıştın.” İbn Abbâs: "Kâfir bir Kıbtî'yi öldürmüştü" demiştir. Ka'b ise şöyle demiştir: "O sıralarda o on iki

13694. Metin

عَشْرَةَ سَنَةً. فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ: وَكَانَ قَتْلُهُ خَطَأً، عَلَى مَا يَأْتِي. (فَنَجَّيْناكَ مِنَ الْغَمِّ) ٢٠: ٤٠ أَيْ آمَّنَّاكَ مِنَ الْخَوْفِ وَالْقَتْلِ وَالْحَبْسِ. (وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً) ٢٠: ٤٠ أَيِ اخْتَبَرْنَاكَ اخْتِبَارًا حَتَّى صَلُحْتَ لِلرِّسَالَةِ، وَقَالَ قَتَادَةُ: بَلَوْنَاكَ بَلَاءً. مُجَاهِدٌ: أَخْلَصْنَاكَ إِخْلَاصًا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: اخْتَبَرْنَاكَ بِأَشْيَاءَ قَبْلَ الرِّسَالَةِ، أَوَّلُهَا: حَمَلَتْهُ أُمُّهُ فِي السَّنَةِ الَّتِي كَانَ فِرْعَوْنُ يَذْبَحُ فِيهَا الْأَطْفَالَ، ثُمَّ إِلْقَاؤُهُ فِي الْيَمِّ، ثُمَّ مَنْعُهُ مِنَ الرَّضَاعِ إِلَّا مِنْ ثَدْيِ أُمِّهِ، ثُمَّ جَرُّهُ بِلِحْيَةِ فِرْعَوْنَ، ثُمَّ تَنَاوُلُهُ الْجَمْرَةَ بَدَلَ الدُّرَّةِ، فَدَرَأَ ذَلِكَ عَنْهُ قَتْلَ فِرْعَوْنَ، ثُمَّ قَتْلُهُ الْقِبْطِيَّ وَخُرُوجُهُ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ، ثُمَّ رِعَايَتُهُ الْغَنَمَ لِيَتَدَرَّبَ بِهَا عَلَى رِعَايَةِ الْخَلْقِ. فَيُقَالُ: إِنَّهُ نَدَّ لَهُ مِنَ الْغَنَمِ جَدْيٌ فَاتَّبَعَهُ أَكْثَرَ النَّهَارِ، وَأَتْعَبَهُ، ثُمَّ أَخَذَهُ فَقَبَّلَهُ وَضَمَّهُ إِلَى صَدْرِهِ، وَقَالَ لَهُ: أتعبتني وأتبعت نفسك، ولم يغضب عليه. قال وهب ابن منبه: ولهذا اتخذه الله تعالى كَلِيمًا، وَقَدْ مَضَى فِي (النِّسَاءِ) «١». قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ) ٢٠: ٤٠

«

13695. Metin

يُرِيدُ عَشْرَ سِنِينَ أَتَمَّ الْأَجَلَيْنِ. وَقَالَ وَهْبٌ: لَبِثَ عِنْدَ شُعَيْبٍ ثَمَانِيَ وَعِشْرِينَ سَنَةً، مِنْهَا عَشَرَةٌ مَهْرُ امرأته صفورا ابنة شعيب، وثماني عشرة إقامة عنده حتى ولد له عنده. وقوله: (ثُمَّ جِئْتَ عَلى قَدَرٍ يَا مُوسى) ٢٠: ٤٠ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ كَيْسَانَ: يُرِيدُ مُوَافِقًا لِلنُّبُوَّةِ وَالرِّسَالَةِ، لِأَنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَا يُبْعَثُونَ إِلَّا أَبْنَاءَ أَرْبَعِينَ سَنَةً. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَمُقَاتِلٌ:" عَلى قَدَرٍ ٢٠: ٤٠" عَلَى وَعْدٍ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: ثُمَّ جِئْتَ عَلَى الْقَدَرِ الَّذِي قدرت لك أنك تجئ فِيهِ. وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ. أَيْ جِئْتَ فِي الْوَقْتِ الَّذِي أَرَدْنَا إِرْسَالَكَ فِيهِ. وَقَالَ الشَّاعِرُ:

«

13696. Metin

نَالَ الْخِلَافَةَ أَوْ كَانَتْ لَهُ قَدَرًا ... كَمَا أَتَى رَبَّهُ مُوسَى عَلَى قَدَرِ

«

13697. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي) ٢٠: ٤١ قال ابن عباس: أي اصطفيتك لوحي وَرِسَالَتِي. وَقِيلَ:" اصْطَنَعْتُكَ ٢٠: ٤١" خَلَقْتُكَ، مَأْخُوذٌ مِنَ الصَّنْعَةِ. وقيل: قويتك وعلمتك لتبلغ عبادي أمرى ونهى. (اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآياتِي) ٢٠: ٤٢ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ التِّسْعَ الْآيَاتِ الَّتِي أُنْزِلَتْ عَلَيْهِ. (وَلا تَنِيا فِي ذِكْرِي) ٢٠: ٤٢ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَضْعُفَا أَيْ فِي أَمْرِ الرِّسَالَةِ، وَقَالَهُ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: تفترا. قال الشاعر: «٢»

«

13698. Metin

فَمَا وَنَى مُحَمَّدٌ مُذْ أَنْ غَفَرْ ... لَهُ الاله ما مضى وما غبر

İlah (Allah), Muhammed'in geçmiş ve gelecek [günahlarını] bağışladığından beri o asla gevşeklik göstermedi.12

13699. Metin

والونى الضعف والفتور، والكلال والإعياء [وكله مراد في الآية «١»]. وَقَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

el-Vene (الْوَنَى); zayıflık, gevşeklik, yorgunluk ve bitkinlik demektir [ve ayette hepsi kastedilmiştir «١»]. İmruu'l-Kays şöyle demiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.