Neml Suresi

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15912. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، وَهِيَ ثَلَاثٌ وتسعون آية. وقيل: أربع وتسعون آية.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Herkesin ittifakıyla tamamı Mekkîdir ve o doksan üç ayettir. Doksan dört ayet olduğu da söylenmiştir.

15913. Metin

[سورة النمل (٢٧): الآيات ١ الى ٦]

[Neml Suresi (27), 1 ila 6. Âyetler]

15914. Metin

﷽

﷽

15915. Metin

طس تِلْكَ آياتُ الْقُرْآنِ وَكِتابٍ مُبِينٍ (١) هُدىً وَبُشْرى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤)

{ طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) } “Tâ-Sîn. Bunlar Kur’ân’ın ve apaçık bir Kitab’ın âyetleridir; (1) Müminler için bir hidayet ve bir müjdedir; (2) Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. (3) Şüphesiz ahirete inanmayanların amellerini kendilerine süslü gösterdik de onlar şaşkınca bocalayıp dururlar. (4)”

15916. Metin

أُوْلئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥) وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦)

{ أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥) وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦) } “İşte onlar, azabın en kötüsü kendilerine olanlardır ve onlar ahirette de en çok hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir. (5) Şüphesiz bu Kur’ân sana, Hakîm ve Alîm olan [Allah] katından verilmektedir. (6)”

15917. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:: (طس تِلْكَ آياتُ الْقُرْآنِ وَكِتابٍ مُبِينٍ) مَضَى الْكَلَامُ فِي الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي" الْبَقَرَةِ" وَغَيْرِهَا. وَ" تِلْكَ" بِمَعْنَى هَذِهِ، أَيْ هَذِهِ السُّورَةُ آيَاتُ الْقُرْآنِ وآيات كتاب مبين. وذكر القرآن الْمَعْرِفَةِ، وَقَالَ:" وَكِتابٍ مُبِينٍ" بِلَفْظِ النَّكِرَةِ وَهُمَا فِي مَعْنَى الْمَعْرِفَةِ، كَمَا تَقُولُ: فُلَانٌ رَجُلٌ عَاقِلٌ وَفُلَانٌ الرَّجُلُ الْعَاقِلُ. وَالْكِتَابُ هُوَ الْقُرْآنُ، فَجَمَعَ لَهُ بَيْنَ الصِّفَتَيْنِ: بِأَنَّهُ قُرْآنٌ وَأَنَّهُ كِتَابٌ، لِأَنَّهُ مَا يَظْهَرُ بِالْكِتَابَةِ، وَيَظْهَرُ بِالْقِرَاءَةِ. وقد مضى

Yüce Allah'ın: { طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ } “Tâ-Sîn. Bunlar Kur’ân’ın ve apaçık bir Kitab’ın âyetleridir” buyruğuna dair: Hurûf-ı mukattaaya dair açıklamalar el-Bakara Suresi'nde ve diğer yerlerde geçmişti. "{ تِلْكَ }" ise "bu" anlamındadır; yani bu sure Kur'an'ın ayetleri ve apaçık bir kitabın ayetleridir. Kur'an'ı marife (belirli) olarak zikretmiş, "{ وَكِتَابٍ مُبِينٍ }" ifadesini ise nekire (belirsiz) lafızla söylemiştir; oysa her ikisi de marife anlamındadır. Nitekim: "Filan akıllı bir adamdır" veya "Filan o akıllı adamdır" demen gibidir. Kitap, Kur'an'ın kendisidir; böylece onun için iki niteliği bir arada toplamıştır: Hem bir Kur'an (okunan) hem de bir Kitap (yazılan) olması. Çünkü o hem yazıyla ortaya çıkar hem de okumayla ortaya çıkar. Bunların

15918. Metin

اشْتِقَاقُهُمَا فِي" الْبَقَرَةِ". وَقَالَ فِي سُورَةِ الْحِجْرِ:" الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ «١» " فَأَخْرَجَ الْكِتَابَ بِلَفْظِ الْمَعْرِفَةِ وَالْقُرْآنَ بِلَفْظِ النَّكِرَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْقُرْآنَ وَالْكِتَابَ اسْمَانِ يَصْلُحُ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَنْ يُجْعَلَ مَعْرِفَةً، وَأَنْ يُجْعَلَ صِفَةً. وَوَصَفَهُ بِالْمُبِينِ لِأَنَّهُ بَيَّنَ فِيهِ أَمْرَهُ وَنَهْيَهُ وَحَلَالَهُ وَحَرَامَهُ وَوَعْدَهُ وَوَعِيدَهُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (هُدىً وَبُشْرى لِلْمُؤْمِنِينَ) " هُدىً" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ الْكِتَابِ، أَيْ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ هَادِيَةٌ وَمُبَشِّرَةٌ. وَيَجُوزُ فِيهِ الرَّفْعُ عَلَى الِابْتِدَاءِ، أَيْ هُوَ هُدًى. وَإِنْ شِئْتَ عَلَى حَذْفِ حَرْفِ الصِّفَةِ، أَيْ فِيهِ هُدًى. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْخَبَرُ" لِلْمُؤْمِنِينَ" ثُمَّ وَصَفَهُمْ فَقَالَ:" الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ" وَقَدْ مَضَى فِي أَوَّلِ" الْبَقَرَةِ" «٢» بَيَانُ هَذَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ) أَيْ لَا يُصَدِّقُونَ بِالْبَعْثِ. (زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمالَهُمْ) قِيلَ: أَعْمَالُهُمُ السَّيِّئَةُ حَتَّى رَأَوْهَا حَسَنَةً. وَقِيلَ: زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمُ الْحَسَنَةَ فَلَمْ يَعْمَلُوهَا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: جَعَلْنَا جَزَاءَهُمْ عَلَى كُفْرِهِمْ أَنْ زَيَّنَّا لَهُمْ مَا هُمْ فِيهِ. (فَهُمْ يَعْمَهُونَ) أَيْ يَتَرَدَّدُونَ فِي أَعْمَالِهِمُ الْخَبِيثَةِ، وَفِي ضَلَالَتِهِمْ. عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. أَبُو الْعَالِيَةِ: يَتَمَادَوْنَ. قَتَادَةُ: يَلْعَبُونَ. الْحَسَنُ: يَتَحَيَّرُونَ، قَالَ الرَّاجِزُ:

iştikakları (türeyişleri) el-Bakara Suresi'nde geçmişti. Hicr Suresi'nde ise: { الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ } «١» “Elif-Lâm-Râ. Bunlar Kitab'ın ve apaçık bir Kur'an'ın ayetleridir” buyurarak Kitab'ı marife (belirli), Kur'an'ı ise nekire (belirsiz) lafızla getirmiştir. Çünkü Kur'an ve Kitap, her ikisi de hem marife hem de sıfat yapılmaya elverişli iki isimdir. Onu "mübîn" (apaçık/açıklayan) olarak nitelendirmesi ise; onda emrini, nehyini, helalini, haramını, vaadini ve tehdidini açıklamış olmasındandır; bu da daha önce geçmişti. Yüce Allah'ın: { هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ } “Müminler için bir hidayet ve bir müjdedir” buyruğunda geçen "{ هُدًى }" lafzı, Kitap'tan hal olarak nasb mahallindedir; yani o Kitab'ın ayetleri hidayet edici ve müjdeleyicidir. Mübteda (özne) olarak ref' konumunda olması da caizdir, yani "o bir hidayettir" demektir. Dilersen harf-i cerrin (sıfat harfinin) hazfiyle takdir edersin, yani "onda hidayet vardır" anlamında olur. Haberin "{ لِلْمُؤْمِنِينَ }" (müminler içindir) olması da caizdir. Sonra onları tavsif ederek şöyle buyurdu: { الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ } “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar”. Bunun açıklaması el-Bakara Suresi'nin başında «٢» geçmişti. Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ } “Şüphesiz ahirete inanmayanlar” buyruğu; yeniden dirilişi tasdik etmeyenler demektir. { زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ } “amellerini kendilerine süslü gösterdik” ifadesi hakkında: Kötü amellerini [süslü gösterdik] de onları güzel gördüler, denilmiştir. [Bir diğer görüşe göre]: Onlara güzel amelleri süsledik de onları işlemediler, denilmiştir. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Küfürlerinin cezası olarak içinde bulundukları hali kendilerine süslü kıldık. { فَهُمْ يَعْمَهُونَ } “de onlar şaşkınca bocalayıp dururlar” yani kötü amellerinde ve sapıklıklarında bocalarlar. [Bu rivayet] İbn Abbâs'tandır. Ebu'l-Âliye: İleri giderler, demiştir. Katâde: Oynayıp eğlenirler, demiştir. el-Hasan: Şaşkınlık içinde kalırlar, demiştir. Recez şairi şöyle demiştir:

15919. Metin

ومهمه أطرافه في مهمه ... أعمى الْهُدَى بِالْحَائِرِينَ الْعُمَّهِ «٣»

Uçsuz bucaksız bir çöl ki etrafı yine çölde kaybolur... Şaşkın bocalayanlara doğru yolu kör etmiştir «٣»

15920. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أُوْلئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذابِ) وَهُوَ جَهَنَّمُ. (وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ) " فِي الْآخِرَةِ" تَبْيِينٌ وَلَيْسَ بِمُتَعَلَّقٍ بِالْأَخْسَرِينَ فَإِنَّ مِنَ النَّاسِ مَنْ خَسِرَ الدُّنْيَا وَرَبِحَ الْآخِرَةَ، وَهَؤُلَاءِ خَسِرُوا الْآخِرَةَ بِكُفْرِهِمْ فَهُمْ أَخْسَرُ كُلِّ خَاسِرٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ) أَيْ يُلْقَى عَلَيْكَ فَتُلَقَّاهُ وَتَعْلَمُهُ وَتَأْخُذُهُ. (مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ) " لَدُنْ" بِمَعْنَى عِنْدَ إِلَّا أَنَّهَا مَبْنِيَّةٌ غَيْرُ مُعْرَبَةٍ، لِأَنَّهَا لَا تَتَمَكَّنُ، وَفِيهَا لُغَاتٌ ذُكِرَتْ فِي" الْكَهْفِ" «٤». وَهَذِهِ الْآيَةُ بِسَاطٌ وَتَمْهِيدٌ لِمَا يُرِيدُ أَنْ يَسُوقَ مِنَ الْأَقَاصِيصِ، وَمَا فِي ذَلِكَ مِنْ لطائف حكمته، ودقائق علمه.

Yüce Allah'ın: { أُوْلئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذابِ } “İşte onlar, azabın en kötüsü kendilerinin olan kimselerdir” buyruğundaki [azabın en kötüsü], cehennemdir. { وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ } “Ve onlar ahirette en çok hüsrana uğrayanların ta kendileridir” [buyruğundaki] "fî'l-âhireti (ahirette)" [ifadesi], bir tebyîndir (açıklamadır); "el-ahserîn (en çok hüsrana uğrayanlar)" lafzına müteallık (bağlı) değildir. Zira insanlardan öyleleri vardır ki dünyayı kaybeder ama ahireti kazanır; bunlar ise inkârları sebebiyle ahireti kaybetmişlerdir, dolayısıyla onlar her kaybedenden daha çok hüsrandadırlar. Yüce Allah'ın: { وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ } “Şüphesiz bu Kur'an sana verilmektedir” buyruğu; yani o sana ilkā olunmakta (indirilmekte), sen de onu telakki etmekte (almakta), öğrenmekte ve kabul etmektesin [demektir]. { مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ } “Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi bilen [Allah] katından” [buyruğundaki] "ledün" (لَدُنْ) kelimesi, "ınde" (عِنْدَ: katında/yanında) manasındadır; ancak gayrimütemekkin (irab kabul etmeyen) bir kelime olduğu için mu‘reb değil mebnîdir. Bu kelimede [çeşitli] lügatler (lehçe farkları) bulunmakta olup bunlar Kehf [Suresi'nde] zikredilmiştir.4 Bu ayet, [Yüce Allah'ın] aktarmak istediği kıssalar ile o kıssalarda yer alan hikmetinin latif incelikleri ve ilminin dakik sırları için bir zemin ve hazırlıktır.

15921. Metin

[سورة النمل (٢٧): الآيات ٧ الى ١٤]

[Neml Suresi (27), 7 ila 14. Âyetler]

15922. Metin

إِذْ قالَ مُوسى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْها بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جاءَها نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَها وَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ (٨) يَا مُوسى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصاكَ فَلَمَّا رَآها تَهْتَزُّ كَأَنَّها جَانٌّ وَلَّى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلاَّ مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١)

{ إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨) يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١) } “Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti: 'Ben bir ateş gördüm. Size oradan bir haber getireceğim veya ısınasınız diye size kor bir ateş getireceğim.' (7) Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşin içinde olan da çevresinde bulunan da mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir!' (8) 'Ey Mûsâ! Şüphe yok ki Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah'ım.' (9) 'Asânı at!' [Mûsâ] asâyı bir yılan gibi kıvrılıp hareket eder görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. 'Ey Mûsâ, korkma! Şüphesiz Benim katımda peygamberler korkmaz.' (10) 'Ancak kim haksızlık eder, sonra yaptığı kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse bilsin ki Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim.' (11)”

15923. Metin

وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آياتٍ إِلى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كانُوا قَوْماً فاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جاءَتْهُمْ آياتُنا مُبْصِرَةً قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣) وَجَحَدُوا بِها وَاسْتَيْقَنَتْها أَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤)

{ وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣) وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤) } “'Elini koynuna sok, Firavun ve kavmine gönderilen dokuz mucize arasında, kusursuz bembeyaz çıksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.' (12) Âyetlerimiz onlara apaçık ve aydınlatıcı olarak gelince: 'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler. (13) Vicdanları onların doğruluğuna kesin olarak kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Bak işte, o bozguncuların sonu nasıl oldu! (14)”

15924. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِذْ قالَ مُوسى لِأَهْلِهِ) " إِذْ" مَنْصُوبٌ بِمُضْمَرٍ وَهُوَ اذْكُرْ، كَأَنَّهُ قَالَ عَلَى أَثَرِ قَوْلِهِ" وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ": خُذْ يَا مُحَمَّدُ مِنْ آثَارِ حِكْمَتِهِ وَعِلْمِهِ قِصَّةَ مُوسَى إِذْ قَالَ لِأَهْلِهِ. (إِنِّي آنَسْتُ نَارًا) أَيْ أَبْصَرْتُهَا مِنْ بُعْدٍ. قَالَ الْحَرِثُ بْنُ حِلِّزَةَ:

Yüce Allah'ın: { إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ } “Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti” buyruğundaki "{ إِذْ }" lafzı, gizli bir [fiil olan] "hatırla" anlamıyla mansubdur. Sanki: { وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ } “Şüphesiz bu Kur’ân sana, Hakîm ve Alîm olan [Allah] katından verilmektedir” buyruğunun hemen ardından: "Ey Muhammed! O'nun hikmet ve ilminin eserlerinden biri olarak Mûsâ'nın ailesine dediği andaki kıssasını al/hatırla" demiş gibidir. { إِنِّي آنَسْتُ نَارًا } “Ben bir ateş gördüm” yani onu uzaktan fark edip gördüm demektir. el-Hâris b. Hillize şöyle demiştir:

15925. Metin

آنَسَتْ نَبْأَةً وأفزعها القناص ... عَصْرًا وَقَدْ دَنَا الْإِمْسَاءُ «١»

Hafif bir ses hissetti ve akşam vakti akşam yaklaşmışken avcı onu ürküttü «١»

15926. Metin

(سَآتِيكُمْ مِنْها بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ) قَرَأَ عَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ" بِشِهابٍ قَبَسٍ" بِتَنْوِينِ" شِهَابٍ". وَالْبَاقُونَ بِغَيْرِ تَنْوِينٍ عَلَى الْإِضَافَةِ، أَيْ بِشُعْلَةِ نَارٍ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ. وَزَعَمَ الْفَرَّاءُ فِي تَرْكِ التَّنْوِينِ أَنَّهُ بِمَنْزِلَةِ قَوْلِهِمْ: وَلَدَارُ الْآخِرَةِ، وَمَسْجِدُ الْجَامِعِ، وَصَلَاةُ الْأُولَى، يُضَافُ الشَّيْءُ إِلَى نَفْسِهِ إِذَا اخْتَلَفَتْ أَسْمَاؤُهُ. قَالَ النَّحَّاسُ: إِضَافَةُ الشَّيْءِ إِلَى نَفْسِهِ مُحَالٌ عِنْدَ الْبَصْرِيِّينَ، لِأَنَّ مَعْنَى الْإِضَافَةِ فِي اللُّغَةِ ضَمُّ شي إلى شي

{ سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ } “Ya oradan size bir haber getireceğim yahut ısınasınız diye size bir kor parçası getireceğim.” Âsım, Hamza ve el-Kisâî, { بِشِهَابٍ قَبَسٍ } ibaresini "şihâb" (شِهَابٍ) kelimesini tenvinli olarak okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise [kelimeyi] tenvinsiz, izafet ile [şihâbi kabesin şeklinde] okumuşlardır; yani ateş alevi demektir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de bu [kıraati] tercih etmiştir. el-Ferrâ, tenvinin terk edilmesinin; "ve le dâru'l-âhireti" (ahiret yurdu), "mescidu'l-câmii" (cuma mescidi/ulu cami) ve "salâtü'l-ûlâ" (ilk namaz / öğle namazı) demeleri kabilinden olduğunu, isimleri farklı olduğu takdirde bir şeyin kendi nefsine (kendisine) izafe edilebileceğini ileri sürmüştür. en-Nehhâs ise şöyle demiştir: "Bir şeyin kendisine izafe edilmesi Basralılara göre imkânsızdır (muhaldir). Çünkü lügatte izafetin manası, bir şeyi başka bir şeye katmaktır.

15927. Metin

فَمُحَالٌ أَنْ يُضَمَّ الشَّيْءُ إِلَى نَفْسِهِ، وَإِنَّمَا يُضَافُ الشَّيْءُ إِلَى الشَّيْءِ لِيَتَبَيَّنَ بِهِ مَعْنَى الْمِلْكِ أَوِ النَّوْعِ، فَمُحَالٌ أَنْ يَتَبَيَّنَ أَنَّهُ مَالِكُ نَفْسِهِ أَوْ مِنْ نَوْعِهَا. وَ" شِهَابِ قَبَسٍ" إِضَافَةُ النَّوْعِ وَالْجِنْسِ، كَمَا تَقُولُ: هَذَا ثَوْبُ خَزٍّ، وَخَاتَمُ حَدِيدٍ وَشَبَهُهُ. وَالشِّهَابُ كُلُّ ذِي نُورٍ، نَحْوَ الْكَوْكَبِ وَالْعُودِ الْمُوقَدِ. وَالْقَبَسُ اسْمٌ لِمَا يُقْتَبَسُ مِنْ جَمْرٍ وَمَا أَشْبَهَهُ، فَالْمَعْنَى بِشِهَابٍ مِنْ قَبَسٍ. يُقَالُ. أَقْبَسْتُ قَبْسًا، وَالِاسْمُ قَبَسٌ. كَمَا تَقُولُ: قَبَضْتُ قَبْضًا. وَالِاسْمُ الْقَبْضُ. وَمَنْ قَرَأَ" بِشِهابٍ قَبَسٍ" جَعَلَهُ بَدَلًا مِنْهُ. الْمَهْدَوِيُّ: أَوْ صِفَةٌ لَهُ، لِأَنَّ الْقَبَسَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْمًا غَيْرَ صِفَةٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ صِفَةً، فَأَمَّا كَوْنُهُ غَيْرَ صِفَةٍ فَلِأَنَّهُمْ قَالُوا قَبَسْتُهُ أَقْبَسُهُ قَبْسًا وَالْقَبَسُ الْمَقْبُوسُ، وَإِذَا كَانَ صِفَةً فَالْأَحْسَنُ أَنْ يَكُونَ نَعْتًا. وَالْإِضَافَةُ فِيهِ إِذَا كَانَ غَيْرَ صِفَةٍ أَحْسَنُ. وَهِيَ إِضَافَةُ النَّوْعِ إِلَى جِنْسِهِ كَخَاتَمِ فِضَّةٍ وَشَبَهِهِ. وَلَوْ قُرِئَ بِنَصْبِ قَبَسٍ عَلَى الْبَيَانِ أَوْ الْحَالِ كَانَ أَحْسَنَ. وَيَجُوزُ فِي غَيْرِ الْقُرْآنِ بِشِهَابٍ قَبَسًا عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ أَوْ بَيَانٌ أَوْ حَالٌ." لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ" أَصْلُ الطَّاءِ تَاءٌ فَأُبْدِلَ مِنْهَا هُنَا طَاءً، لِأَنَّ الطَّاءَ مُطْبَقَةٌ وَالصَّادَ مُطْبَقَةٌ فَكَانَ الْجَمْعُ بَيْنَهُمَا حَسَنًا، وَمَعْنَاهُ يَسْتَدْفِئُونَ مِنَ الْبَرْدِ. يُقَالُ: اصْطَلَى يَصْطَلِي إِذَا اسْتَدْفَأَ. قَالَ الشَّاعِرُ:

Dolayısıyla bir şeyin kendisine katılması imkânsızdır. Bir şey ancak mülkiyet veya tür manası anlaşılsın diye başka bir şeye izafe edilir. Bir şeyin kendisinin maliki olduğu veya kendi türünden olduğu manasının anlaşılması ise muhaldir. "Şihâb-ı kabes" tür ve cins izafetidir; nitekim: "Bu ipek bir elbisedir (sevbu hazzin)", "demir bir yüzüktür (hâtemu hadîdin)" ve benzeri demen gibidir. Şihâb; yıldız ve yanan odun gibi ışık sahibi olan her şeydir. Kabes ise kordan ve benzerinden alınan ateş parçasının adıdır. Buna göre mana: "kabesten (alınan kordan) bir şihâb (ışık/meşale)" demektir. "Kabsen akbestu" denilir; isim hali ise "kabes"tir. Nitekim "kabdan kabadtu" denilip ismin "el-kabd" olması gibidir. "{ بِشِهَابٍ قَبَسٍ }" şeklinde [tenvinle] okuyan kimse ise [kabes lafzını] ondan bedel kılmıştır. el-Mehdevî: Veya onun sıfatıdır; zira kabes kelimesinin sıfat olmayan bir isim olması caiz olduğu gibi, sıfat olması da caizdir. Sıfat olmaması hususuna gelince; Araplar "kabestuhu akbisuhu kabsen" demişlerdir ve kabes iktibas edilen (alınan) ateştir. Sıfat olduğunda ise en güzeli na't olmasıdır. Sıfat olmadığında ise tamlama yapılması daha güzeldir; bu da "hâtemu fiddatin" (gümüş yüzük) ve benzeri gibi nev'in cinsine izafetidir. Şayet kabes kelimesi beyan veya hal olarak nasb ile okunsaydı daha güzel olurdu. Kur'an dışındaki bir ifadede masdar, beyan veya hal olmak üzere "bi-şihâbin kabesen" denmesi caizdir. "{ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ }" ifadesindeki tâ (ط) harfinin aslı te (ت) harfidir; burada te harfi tâ harfine dönüştürülmüştür. Çünkü tâ harfi mutbaka (dilin damağa yapıştığı), sâd harfi de mutbaka bir harftir; dolayısıyla ikisini birleştirmek güzel olmuştur. Bunun anlamı: soğuktan ısınmanızdır. Isındığı zaman "istalâ yastalî" denilir. Şair şöyle demiştir:

15928. Metin

النَّارُ فَاكِهَةُ الشِّتَاءِ فَمَنْ يُرِدْ ... أَكْلَ الْفَوَاكِهِ شَاتِيًا فَلْيَصْطَلِ

Ateş kışın meyvesidir; kış günü meyve yemek isteyen ısınsın.

15929. Metin

الزَّجَّاجُ: كُلُّ أَبْيَضَ ذِي نُورٍ فَهُوَ شِهَابٌ. أَبُو عُبَيْدَةَ: الشِّهَابُ النَّارُ. قَالَ أَبُو النَّجْمِ:

ez-Zeccâc: Işığı olan her beyaz şey şihâbdır, demiştir. Ebu Ubeyde: Şihâb ateştir, demiştir. Ebu'n-Necm şöyle demiştir:

15930. Metin

كَأَنَّمَا كَانَ شِهَابًا وَاقِدَا ... أَضَاءَ ضَوْءًا ثُمَّ صَارَ خَامِدَا

Sanki yanan bir şihâb (meşale) gibiydi... Bir ışık saçtı, sonra sönüverdi.

15931. Metin

أَحْمَدُ بْنُ يَحْيَى: أَصْلُ الشِّهَابِ عُودٌ فِي أَحَدِ طَرَفَيْهِ جَمْرَةٌ وَالْآخَرُ لَا نَارَ فِيهِ، وَقَوْلُ النَّحَّاسِ فِيهِ حَسَنٌ: وَالشِّهَابُ الشُّعَاعُ المضي وَمِنْهُ الْكَوْكَبُ الَّذِي يَمُدُّ ضَوْءَهُ فِي السَّمَاءِ. وَقَالَ الشَّاعِرُ:

Ahmed b. Yahyâ: Şihâbın aslı, bir ucunda kor bulunan, diğer ucunda ise ateş bulunmayan bir daldır, demiştir. en-Nehhâs'ın bu konudaki sözü de güzeldir: Şihâb, aydınlatan ışıktır; gökyüzünde ışığını uzatan yıldız da bundandır. Şair şöyle demiştir:

15932. Metin

فِي كَفِّهِ صَعْدَةٌ «١» مُثَقَّفَةٌ ... فِيهَا سِنَانٌ كَشُعْلَةِ الْقَبَسِ

Avucunda düzeltilmiş düz bir mızrak vardır «١»... Ucunda kor alevi gibi parlayan bir temren bulunan.

15933. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلَمَّا جاءَها) أَيْ فَلَمَّا جَاءَ مُوسَى الَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَارٌ وَهِيَ نُورٌ، قَالَهُ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ. فَلَمَّا رَأَى مُوسَى النَّارَ وَقَفَ قَرِيبًا مِنْهَا، فَرَآهَا تَخْرُجُ مِنْ فَرْعِ شَجَرَةٍ خَضْرَاءَ شَدِيدَةِ الْخُضْرَةِ يُقَالُ لَهَا الْعُلَّيْقُ، لَا تَزْدَادُ النَّارُ إلا عظما وتضرما، ولا تزداد الشجرة

Yüce Allah'ın: { فَلَمَّا جَاءَهَا } “Oraya geldiğinde” buyruğu; yani Mûsâ, ateş zannettiği oysa nur olan yere geldiğinde, demektir. Bunu Vehb b. Münebbih söylemiştir. Mûsâ ateşi görünce onun yakınında durdu ve ateşin, kendisine 'ulleyk' (böğürtlen çalısı) denilen yemyeşil bir ağacın dalından çıktığını gördü. Ateş gittikçe daha da büyüyüp alevlenmekten, ağaç ise

15934. Metin

إِلَّا خُضْرَةً وَحُسْنًا، فَعَجِبَ مِنْهَا وَأَهْوَى إِلَيْهَا بِضِغْثٍ فِي يَدِهِ لِيَقْتَبِسَ مِنْهَا، فَمَالَتْ إِلَيْهِ، فَخَافَهَا فَتَأَخَّرَ عَنْهَا، ثُمَّ لَمْ تَزَلْ تُطَمِّعُهُ وَيَطْمَعُ فِيهَا إِلَى أَنْ وَضَحَ أَمْرُهَا عَلَى أَنَّهَا مَأْمُورَةٌ لَا يَدْرِي مَنْ أَمَرَهَا، إِلَى أَنْ" نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَها". وَقَدْ مَضَى هَذَا الْمَعْنَى فِي" طه" «١». (نُودِيَ) أَيْ نَادَاهُ اللَّهُ، كَمَا قَالَ:" وَنادَيْناهُ مِنْ جانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ". (أَنْ بُورِكَ) قَالَ الزَّجَّاجُ:" إِنَّ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، أَيْ بِأَنَّهُ. قَالَ: وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ جَعَلَهَا اسْمَ مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ. وَحَكَى أَبُو حَاتِمٍ أَنَّ فِي قِرَاءَةِ أُبَيٍّ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ" أَنْ بُورِكَتِ النَّارُ وَمَنْ حَوْلَهَا". قَالَ النَّحَّاسُ: وَمِثْلُ هَذَا لَا يُوجَدُ بِإِسْنَادٍ صَحِيحٍ، وَلَوْ صَحَّ لَكَانَ عَلَى التَّفْسِيرِ، فَتَكُونُ الْبَرَكَةُ رَاجِعَةً إِلَى النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا الْمَلَائِكَةُ وَمُوسَى. وَحَكَى الْكِسَائِيُّ عَنِ الْعَرَبِ: بَارَكَكَ اللَّهُ، وَبَارَكَ فِيكَ. الثَّعْلَبِيُّ: الْعَرَبُ تَقُولُ بَارَكَكَ اللَّهُ، وَبَارَكَ فِيكَ، وَبَارَكَ عَلَيْكَ، وَبَارَكَ لَكَ، أَرْبَعُ لُغَاتٍ. قَالَ الشَّاعِرُ:

yeşillik ve güzellikten başka bir şey artırmıyordu. Mûsâ buna hayret etti ve ondan bir parça ateş almak için elindeki bir demet otu/dalı ona doğru uzattı. Ateş ona doğru meyledince ondan korkup geri çekildi. Sonra ateş onu cezp etmeye ve o da ateşe meyletmeye devam etti; nihayet onun emre boyun eğmiş bir şey olduğu ve onu kimin emrettiğini bilmediği durumu açıklığa kavuştu; ta ki: { نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا } “Ateşin içinde olan da çevresinde bulunan da mübarek kılınmıştır! diye kendisine seslenildi”. Bu mana Tâhâ Suresi'nde «١» geçmişti. "{ نُودِيَ }" (seslenildi) yani Allah ona seslendi; nitekim: { وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ } “Ona Tûr’un sağ yanından seslendik” buyurmuştur. "{ أَنْ بُورِكَ }" ifadesi hakkında ez-Zeccâc: "En" nasb mahallindedir, yani "bi-ennehû" (diye) takdirindedir, demiştir. Ve şöyle demiştir: [En harfinin] fâili zikredilmeyen fiilin (nâib-i fâilin) ismi kılınarak ref' mahallinde olması da caizdir. Ebu Hâtim, Übeyy, İbn Abbâs ve Mücâhid'in kıraatinde "en bûriketi'n-nâru ve men havlehâ" (ateş ve etrafındakiler mübarek kılındı) şeklinde olduğunu nakletmiştir. en-Nehhâs şöyle demiştir: Bunun gibisi sahih bir senetle mevcut değildir; sahih olsaydı bile tefsir kabilinden olurdu. Bu takdirde bereket ateşe ve etrafındakilere raci olur; onlar da melekler ve Mûsâ'dır. el-Kisâî, Araplardan: "Bârekekallâh" (Allah seni mübarek kılsın) ve "Bâreke fîk" (Allah sana bereket versin) ifadelerini nakletmiştir. es-Sa'lebî: Araplar "bârekekallâh", "bâreke fîk", "bâreke aleyk" ve "bâreke lek" derler ki bunlar dört ayrı kullanımdır, demiştir. Şair şöyle demiştir:

15935. Metin

فَبُورِكْتَ مَوْلُودًا وَبُورِكْتَ نَاشِئًا ... وَبُورِكْتَ عِنْدَ الشَّيْبِ إِذْ أَنْتَ أَشْيَبُ

Doğduğunda da mübarek olasın, yetişkinliğinde de... Yaşlanıp saçın ağardığında da mübarek olasın.

15936. Metin

الطَّبَرِيُّ: قَالَ" بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ" وَلَمْ يَقُلْ بُورِكَ [فِي مَنْ فِي] «٢» النَّارِ عَلَى لُغَةِ مَنْ يَقُولُ بَارَكَكَ اللَّهُ. وَيُقَالُ بَارَكَهُ اللَّهُ، وَبَارَكَ لَهُ، وَبَارَكَ عَلَيْهِ، وَبَارَكَ فِيهِ بِمَعْنًى، أَيْ بُورِكَ عَلَى مَنْ فِي النَّارِ وَهُوَ مُوسَى، أَوْ عَلَى مَنْ فِي قُرْبِ النَّارِ، لَا أَنَّهُ كَانَ فِي وَسَطِهَا. وَقَالَ السُّدِّيُّ: كَانَ فِي النَّارِ مَلَائِكَةٌ فَالتَّبْرِيكُ عَائِدٌ إِلَى مُوسَى وَالْمَلَائِكَةِ، أَيْ بُورِكَ فِيكَ يَا مُوسَى وَفِي الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ هُمْ حَوْلَهَا. وَهَذَا تَحِيَّةٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِمُوسَى وَتَكْرِمَةٌ لَهُ، كَمَا حَيَّا إِبْرَاهِيمَ عَلَى أَلْسِنَةِ الْمَلَائِكَةِ حِينَ دخلوا عليه، قال:" رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ" «٣». وَقَوْلٌ ثَالِثٌ قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قُدِّسَ مَنْ فِي النَّارِ وَهُوَ اللَّهُ ﷾، عَنَى بِهِ نَفْسَهُ تَقَدَّسَ وَتَعَالَى. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: النَّارُ نُورُ اللَّهِ ﷿، نَادَى اللَّهُ مُوسَى وَهُوَ فِي النُّورِ، وَتَأْوِيلُ هَذَا أَنَّ مُوسَى ﵇ رَأَى نُورًا عَظِيمًا فَظَنَّهُ نَارًا، وَهَذَا لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى ظَهَرَ لِمُوسَى بِآيَاتِهِ وَكَلَامِهِ مِنَ النَّارِ لَا أَنَّهُ يَتَحَيَّزُ فِي جِهَةٍ" وَهُوَ الَّذِي فِي السَّماءِ إِلهٌ وَفِي الْأَرْضِ «٤» إِلهٌ"

et-Taberî der ki: [Yüce Allah] "Bârakekallâh (Allah seni mübarek kılsın)" diyen kimsenin lügatine göre { بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ } buyurmuş, "Bûrike [fî men fî]2'n-nâr" dememiştir. Bârekehullâhu (بَارَكَهُ اللَّهُ), bâreke lehu (بَارَكَ لَهُ), bâreke aleyhi (بَارَكَ عَلَيْهِ) ve bâreke fîhi (بَارَكَ فِيهِ) aynı anlamda kullanılır; yani ateşte olan -ki o da Mûsâ'dır- yahut ateşin yakınında bulunan kimse mübarek kılındı demektir; yoksa bizzat ateşin ortasında bulunduğu anlamına gelmez. es-Süddî şöyle demiştir: Ateşte melekler vardı; dolayısıyla tebrik (bereket dileği), Mûsâ'ya ve meleklere dönüktür. Yani: "Ey Mûsâ, sana da mübarek olsun, [ateşin] çevresinde bulunan meleklere de [mübarek olsun]" demektir. Bu, Yüce Allah'tan Mûsâ'ya bir selamlama/tahiyye ve ona bir ikramdır; nitekim İbrâhim'i de melekler onun yanına girdiklerinde onların lisanıyla selamlayarak: { رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ } “Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir ey ev halkı!”3 buyurmuştur. Üçüncü bir görüş ise İbn Abbâs, el-Hasan ve Saîd b. Cübeyr'in belirttiği şu görüştür: Ateşte olan takdis edildi/yüceltildi; O da azîz ve celîl olan Allah'tır. [Yüce Allah] bununla kendi Zâtını kastetmiştir; O, münezzeh ve yücedir. İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: Ateş, azîz ve celîl olan Allah'ın nurudur; Allah Mûsâ'ya, kendisi nurda iken nida etmiştir. Bunun tevili şöyledir: Mûsâ aleyhisselâm büyük bir nur gördü ve onu ateş zannetti. Bu da Yüce Allah'ın bir yönde/mekânda yer tutması (tahayyüz etmesi) şeklinde değil, Mûsâ'ya ateşten ayetleri ve kelamıyla tecelli etmesindendir: { وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ4 إِلَهٌ } “Gökte de ilâh, yerde de ilâh olan O'dur.”

15937. Metin

لَا أَنَّهُ يَتَحَيَّزُ فِيهِمَا، وَلَكِنْ يَظْهَرُ فِي كُلِّ فِعْلٍ فَيُعْلَمُ بِهِ وُجُودُ الْفَاعِلِ. وَقِيلَ عَلَى هَذَا: أَيْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ سُلْطَانُهُ وَقُدْرَتُهُ. وَقِيلَ: أَيْ بُورِكَ مَا فِي النَّارِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى الَّذِي جَعَلَهُ عَلَامَةً. قُلْتُ: وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ مَا خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ، وَابْنُ مَاجَهْ فِي سُنَنِهِ وَاللَّفْظُ لَهُ عَنْ أَبِي مُوسَى قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" إِنَّ اللَّهَ لَا يَنَامُ وَلَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَنَامَ يَخْفِضُ «١» الْقِسْطَ ويرفعه حجابه النور لو كشفها لا حرقت سبحات وجهه كل شي أَدْرَكَهُ بَصَرُهُ" ثُمَّ قَرَأَ أَبُو عُبَيْدَةَ" أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَها وَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ" أَخْرَجَهُ الْبَيْهَقِيُّ أَيْضًا. وَلَفْظُ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي مُوسَى قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِخَمْسِ كَلِمَاتٍ، فَقَالَ:" إِنَّ اللَّهَ ﷿ لَا يَنَامُ وَلَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَنَامَ يَخْفِضُ الْقِسْطَ وَيَرْفَعُهُ يُرْفَعُ إِلَيْهِ عَمَلُ اللَّيْلِ قَبْلَ عَمَلِ النَّهَارِ وَعَمَلُ النَّهَارِ قَبْلَ عَمَلِ اللَّيْلِ حِجَابُهُ النُّورُ- وَفِي رِوَايَةِ أَبِي بَكْرٍ النَّارُ- لو كشفه لا حرقت سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ" قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: يُقَالُ السُّبُحَاتُ إِنَّهَا جَلَالُ وَجْهِهِ، وَمِنْهَا قِيلَ: سُبْحَانَ اللَّهِ إِنَّمَا هُوَ تَعْظِيمٌ لَهُ وَتَنْزِيهٌ. وَقَوْلُهُ:" لَوْ كَشَفَهَا" يَعْنِي لَوْ رَفَعَ الْحِجَابَ عَنْ أَعْيُنِهِمْ وَلَمْ يُثَبِّتْهُمْ لِرُؤْيَتِهِ لَاحْتَرَقُوا وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهَا. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: النَّارُ حِجَابٌ مِنَ الْحُجُبِ وَهِيَ سَبْعَةُ حُجُبٍ، حِجَابُ الْعِزَّةِ، وَحِجَابُ الْمُلْكِ، وَحِجَابُ السُّلْطَانِ، وَحِجَابُ النَّارِ، وَحِجَابُ النُّورِ، وَحِجَابُ الْغَمَامِ، وَحِجَابُ الْمَاءِ. وَبِالْحَقِيقَةِ فَالْمَخْلُوقُ الْمَحْجُوبُ وَاللَّهُ لَا يحجبه شي، فَكَانَتِ النَّارُ نُورًا وَإِنَّمَا ذَكَرَهُ بِلَفْظِ النَّارِ، لِأَنَّ مُوسَى حَسِبَهُ نَارًا، وَالْعَرَبُ تَضَعُ أَحَدَهُمَا مَوْضِعَ الْآخَرِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَانَتِ النَّارُ بِعَيْنِهَا فَأَسْمَعَهُ تَعَالَى كَلَامَهُ مِنْ نَاحِيَتِهَا، وَأَظْهَرَ لَهُ رُبُوبِيَّتَهُ مِنْ جِهَتِهَا. وَهُوَ كَمَا رُوِيَ أَنَّهُ مَكْتُوبٌ فِي التَّوْرَاةِ:" جَاءَ اللَّهُ من سيناء وأشرف مِنْ سَاعِيرَ وَاسْتَعْلَى مِنْ جِبَالِ فَارَانَ". فَمَجِيئُهُ مِنْ سَيْنَاءَ بَعْثُهُ مُوسَى مِنْهَا، وَإِشْرَافُهُ مِنْ سَاعِيرَ بَعْثُهُ الْمَسِيحَ مِنْهَا، وَاسْتِعْلَاؤُهُ مِنْ فَارَانَ بَعْثُهُ مُحَمَّدًا ﷺ، وَفَارَانُ مَكَّةُ. وَسَيَأْتِي فِي" الْقَصَصِ" بِإِسْمَاعِهِ سُبْحَانَهُ كَلَامَهُ مِنَ الشَّجَرَةِ زِيَادَةُ بَيَانٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تعالى.

Yoksa O, bu ikisinde mekân tutmuş (yerleşmiş) değildir; lâkin her fiilde tecelli eder ve bu sayede Fâil'in (Yaratıcı'nın) varlığı bilinir. Buna binaen şöyle de denilmiştir: Yani ateşte olan O'nun saltanatı ve kudreti mübarek kılınmıştır. Bir diğer görüşe göre: Yani ateşte bulunan ve Yüce Allah'ın bir alamet kıldığı emri mübarek kılınmıştır. Derim ki: İbn Abbâs'ın sözünün sıhhatine delalet eden hususlardan biri de Müslim'in Sahîh'inde, İbn Mâce'nin de lafzı kendisine ait olmak üzere Sünen'inde Ebû Mûsâ'dan rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « إِنَّ اللَّهَ لَا يَنَامُ وَلَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَنَامَ يَخْفِضُ الْقِسْطَ ويرفعه حجابه النور لو كشفها لا حرقت سبحات وجهه كل شي أَدْرَكَهُ بَصَرُهُ » «Şüphesiz Allah uyumaz, uyumak O'na yakışmaz da. O adaleti/rızık terazisini indirir 1 ve kaldırır. O'nun hicabı nurdur. Şayet onu açacak olsaydı, vechinin azamet ve nuru basarının ulaştığı her şeyi yakıp kül ederdi.» Sonra Ebû Ubeyde: { أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَها وَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Ateşin içinde olanın ve çevresinde bulunanların mübarek kılındığı... Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir!” ayetini okudu. Bunu el-Beyhakî de tahric etmiştir. Müslim'in Ebû Mûsâ'dan gelen lafzı ise şöyledir: Ebû Mûsâ dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem aramızda ayağa kalkıp şu beş kelimeyi söyledi ve şöyle buyurdu: « إِنَّ اللَّهَ ﷿ لَا يَنَامُ وَلَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَنَامَ يَخْفِضُ الْقِسْطَ وَيَرْفَعُهُ يُرْفَعُ إِلَيْهِ عَمَلُ اللَّيْلِ قَبْلَ عَمَلِ النَّهَارِ وَعَمَلُ النَّهَارِ قَبْلَ عَمَلِ اللَّيْلِ حِجَابُهُ النُّورُ- وَفِي رِوَايَةِ أَبِي بَكْرٍ النَّارُ- لو كشفه لا حرقت سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ » «Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah uyumaz, uyumak O'na yakışmaz da. O adaleti/rızık terazisini indirir ve kaldırır. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O'na yükseltilir. O'nun hicabı nurdur -Ebû Bekir'in rivayetinde ise ateştir-. Şayet onu açacak olsaydı, vechinin celâl ve azameti, mahlukatından basarının ulaştığı her şeyi mutlaka yakardı.» Ebû Ubeyd şöyle demiştir: "Sübuhat", O'nun vechinin celâlidir denilmiştir. "Sübhânallah" sözü de buradan gelmektedir ki bu, O'nu yüceltmek ve tenzih etmektir. Hadisteki: "Şayet onu açacak olsaydı" ifadesi, yani şayet gözlerinden perdeyi kaldırıp da onları Kendisini görmeye muktedir kılmasaydı, yanarlar ve buna güç yetiremezlerdi demektir. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Ateş perdelerden bir perdedir; perdeler ise yedi tanedir: İzzet perdesi, mülk perdesi, saltanat perdesi, ateş perdesi, nur perdesi, bulut perdesi ve su perdesi. Hakikatte ise perdelenmiş olan mahluktur, Allah'ı ise hiçbir şey perdeleyemez. Nitekim ateş aslında bir nur idi; fakat Mûsâ onu ateş sandığı için ateş lafzıyla zikredilmiştir. Araplar da bu ikisinden birini diğerinin yerine kullanırlar. Saîd b. Cübeyr ise şöyle demiştir: O bizzat ateşin ta kendisiydi; Yüce Allah kelamını ona onun cihetinden işittirdi ve rubûbiyyetini ona onun tarafından gösterdi. Bu durum tıpkı Tevrat'ta yazılı olduğu rivayet edilen şu ifade gibidir: "Allah Sînâ'dan geldi, Sâîr'den doğdu ve Fârân dağlarından yücelip parladı." O'nun Sînâ'dan gelmesi Mûsâ'yı oradan göndermesi; Sâîr'den doğması Îsâ Mesîh'i oradan göndermesi; Fârân'dan yücelip parlaması ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i göndermesidir; Fârân ise Mekke'dir. Yüce Allah'ın ağaçtan kelamını işittirmesi hususundaki geniş açıklama inşâallahu teâlâ el-Kasas [suresinde] gelecektir.

15938. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ) تَنْزِيهًا وَتَقْدِيسًا لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي غير موضع، والمعنى: أي يقول حَوْلَهَا" وَسُبْحانَ اللَّهِ" فَحُذِفَ. وَقِيلَ: إِنَّ مُوسَى ﵇ قَالَهُ حِينَ فَرَغَ مِنْ سَمَاعِ النِّدَاءِ، اسْتِعَانَةً بِاللَّهِ تَعَالَى وَتَنْزِيهًا لَهُ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى. وَمَعْنَاهُ: وَبُورِكَ فِيمَنْ سَبَّحَ اللَّهَ تَعَالَى رَبَّ الْعَالَمِينَ، حَكَاهُ ابْنُ شَجَرَةَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا مُوسى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) الْهَاءُ عِمَادٌ وَلَيْسَتْ بِكِنَايَةٍ فِي قَوْلِ الْكُوفِيِّينَ. وَالصَّحِيحُ أنها كناية عن الامر والشأن (أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ) الْغَالِبُ الَّذِي لَيْسَ كَمِثْلِهِ شي" الْحَكِيمُ" فِي أَمْرِهِ وَفِعْلِهِ. وَقِيلَ: قَالَ مُوسَى يَا رَبِّ مَنِ الَّذِي نَادَى؟ فَقَالَ لَهُ:" إِنَّهُ" أَيْ إِنِّي أَنَا الْمُنَادِي لَكَ" أَنَا اللَّهُ". قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَلْقِ عَصاكَ) قَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: ظَنَّ مُوسَى أَنَّ اللَّهَ أَمَرَهُ أَنْ يَرْفُضَهَا فَرَفَضَهَا. وَقِيلَ: إِنَّمَا قَالَ لَهُ ذَلِكَ لِيَعْلَمَ مُوسَى أَنَّ الْمُكَلِّمَ لَهُ هُوَ الله، وأن موسى رسوله، وكل نبى لأبد لَهُ مِنْ آيَةٍ فِي نَفْسِهِ يَعْلَمُ بِهَا نُبُوَّتَهُ. وَفِي الْآيَةِ حَذْفٌ: أَيْ وَأَلْقِ عَصَاكَ فَأَلْقَاهَا مِنْ يَدِهِ فَصَارَتْ حَيَّةً تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ، وَهِيَ الْحَيَّةُ الْخَفِيفَةُ الصَّغِيرَةُ الْجِسْمِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَا صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً. وَقِيلَ: إِنَّهَا قُلِبَتْ لَهُ أَوَّلًا حَيَّةً صَغِيرَةً فَلَمَّا أَنِسَ مِنْهَا قُلِبَتْ حَيَّةً كَبِيرَةً. وَقِيلَ: انْقَلَبَتْ مَرَّةً حَيَّةً صَغِيرَةً، وَمَرَّةً حَيَّةً تَسْعَى وَهِيَ الْأُنْثَى، وَمَرَّةً ثُعْبَانًا وَهُوَ الذَّكَرُ الْكَبِيرُ مِنَ الْحَيَّاتِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى انْقَلَبَتْ ثُعْبَانًا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ لَهَا عِظَمُ الثُّعْبَانِ وَخِفَّةُ الْجَانِّ وَاهْتِزَازُهُ وَهِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى. وَجَمْعُ الْجَانِّ جِنَّانٌ، وَمِنْهُ الْحَدِيثُ" نَهَى عَنْ قَتْلِ الْجِنَّانِ الَّتِي فِي الْبُيُوتِ". (وَلَّى مُدْبِراً) خَائِفًا عَلَى عَادَةِ الْبَشَرِ (وَلَمْ يُعَقِّبْ) أَيْ لَمْ يَرْجِعْ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: لَمْ يَلْتَفِتْ. (يَا مُوسى لَا تَخَفْ) أَيْ مِنَ الْحَيَّةِ وَضَرَرِهَا. (إِنِّي لَا يَخافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ) وَتَمَّ الْكَلَامُ ثُمَّ اسْتَثْنَى اسْتِثْنَاءً مُنْقَطِعًا فَقَالَ: (إِلَّا مَنْ ظَلَمَ). وَقِيلَ: إِنَّهُ اسْتِثْنَاءٌ مِنْ مَحْذُوفٍ، وَالْمَعْنَى: إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ وَإِنَّمَا يَخَافُ غَيْرُهُمْ مِمَّنْ ظَلَمَ (إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوءٍ) فَإِنَّهُ لا يخاف، قاله الفراء.

Yüce Allah'ın: { وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir!” buyruğu, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ı tenzih ve takdis etmektir. Bu açıklama daha önce birkaç yerde geçmişti. Mana ise: yani onun çevresindekiler "Sübhânallah" derler demektir ve [bu fiil] hazfedilmiştir. Bir diğer görüşe göre Mûsâ aleyhisselâm nidayı dinlemeyi bitirince Allah Teâlâ'dan yardım dilemek ve O'nu tenzih etmek maksadıyla bunu söylemiştir; bunu es-Süddî demiştir. [Diğer bir görüşe göre] ise bu, Yüce Allah'ın kelamındandır. Manası da: Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'yı tesbih eden kimselere de bereket verilmiştir demektir; bunu İbn Şecere nakletmiştir. Yüce Allah'ın: { يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Ey Mûsâ! Şüphe yok ki Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah'ım” buyruğundaki zamir (hâ), Kûfelilerin kavline göre imaddır (fasıl zamiridir), kinaye (şân zamiri) değildir. Sahih olan ise onun durum ve şân zamiri olmasıdır. { أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ } “Ben Allah'ım; Azîz'im”, hiçbir benzeri olmayan gâlip; "{ الْحَكِيمُ }" ise emrinde ve fiilinde Hakîm olandır. Bir rivayete göre Mûsâ: 'Ey Rabbim! Seslenen kimdir?' dedi. Bunun üzerine ona: "O", yani 'Sana seslenen Ben'im, "Ben Allah'ım"' buyurdu. Yüce Allah'ın: { وَأَلْقِ عَصَاكَ } “Asânı at!” buyruğu hakkında Vehb b. Münebbih: Mûsâ, Allah'ın asâyı bırakmasını emrettiğini zannedip onu bıraktı/attı, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Mûsâ'ya bunun söylenmesi, kendisiyle konuşanın Allah olduğunu ve kendisinin O'nun elçisi olduğunu bilsin diyedir; zira her peygamberin bizzat kendisinde nübüvvetini bileceği bir mucizesi mutlaka bulunur. Ayette bir hazif vardır: Yani asânı at [denildi], o da elinden attı ve asâ sanki küçük ve çevik bir yılan (cânn) gibi hareket eden bir yılana dönüştü. Cânn; hafif ve küçük gövdeli yılandır. el-Kelbî: Ne küçük ne de büyük, demiştir. Denildi ki: O önce küçük bir yılana dönüştürüldü, Mûsâ ona alışınca büyük bir yılana çevrildi. Bir başka görüşe göre ise: Bir defasında küçük yılan, bir defasında koşan dişi yılan, bir defasında da yılanların en irisi olan erkek ejderha (su'bân) haline dönüştürülmüştür. Bir diğer görüşe göre: Mana, ejderhaya dönüşüp küçük yılan gibi kıvrılıp hareket etmesidir; yani onda ejderhanın büyüklüğü, cânn adlı yılanın hafifliği ve kıvraklığı bulunuyordu ve o koşan bir yılandı. Cânn kelimesinin çoğulu "cinnân" gelir; "Evlerdeki yılanların (cinnân) öldürülmesini yasakladı" hadisi de bundandır. { وَلَّى مُدْبِرًا } “arkasına dönüp kaçtı”, insanların tabiatı gereği korkarak; { وَلَمْ يُعَقِّبْ } “ve arkasına bakmadı” yani geri dönmedi; bunu Mücâhid söylemiştir. Katâde ise: Dönüp bakmadı, demiştir. { يَا مُوسَى لَا تَخَفْ } “Ey Mûsâ, korkma!” yani yılandan ve onun vereceği zarardan korkma. { إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ } “Şüphesiz Benim katımda peygamberler korkmaz”. Burada söz tamamlanmış, ardından inkıtâî bir istisna yaparak: { إِلَّا مَنْ ظَلَمَ } “Ancak kim haksızlık ederse” buyurmuştur. Bunun hazfedilmiş bir ifadeden istisna olduğu da söylenmiştir; manası şöyledir: Şüphesiz Benim huzurumda peygamberler korkmaz; ancak onlardan başkası, haksızlık edenler korkar. { إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ } “Ancak kim haksızlık eder, sonra yaptığı kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse” o korkmaz; bunu el-Ferrâ söylemiştir.

15939. Metin

قال النحاس: استثناء من محذوف محال، لأنه استثناء من شي لَمْ يُذْكَرْ وَلَوْ جَازَ هَذَا لَجَازَ إِنِّي لا ضرب الْقَوْمَ إِلَّا زَيْدًا بِمَعْنَى إِنِّي لَا أَضْرِبُ الْقَوْمَ وَإِنَّمَا أَضْرِبُ غَيْرَهُمْ إِلَّا زَيْدًا، وَهَذَا ضِدُّ الْبَيَانِ، وَالْمَجِيءُ بِمَا لَا يُعْرَفُ مَعْنَاهُ. وَزَعَمَ الْفَرَّاءُ أَيْضًا: أَنَّ بَعْضَ النَّحْوِيِّينَ يَجْعَلُ إِلَّا بِمَعْنَى الْوَاوِ أَيْ وَلَا مَنْ ظَلَمَ، قَالَ:

en-Nehhâs şöyle demiştir: Mahzuftan (anılmayan şeyden) istisna yapılması imkânsızdır; çünkü bu, zikredilmemiş bir şeyden istisnadır. Şayet bu caiz olsaydı: "Ben o topluluğu dövmem, ancak Zeyd müstesna" sözünün, "Ben o topluluğu dövmem, ancak onlardan başkasını döverim, yalnız Zeyd hariç" anlamına gelmesi caiz olurdu. Bu ise açıklığın zıddıdır ve anlamı bilinmeyen bir söz getirmektir. el-Ferrâ ayrıca bazı nahivcilerin "illâ" edatını vâv (ve) manasında kıldığını, yani "ne de zulmeden kimse [korkar]" takdirinde olduğunu iddia etmiştir. [Şair] şöyle demiştir:

15940. Metin

وَكُلُّ أَخٍ مُفَارِقُهُ أَخُوهُ ... لَعَمْرِ أَبِيكَ إِلَّا الْفَرْقَدَانِ

Babana yemin olsun ki her kardeş kardeşinden ayrılır... İki Kutup Yıldızı (Ferkadân) hariç/ve Ferkadân da.

15941. Metin

قَالَ النَّحَّاسُ: وَكَوْنُ" إِلَّا" بِمَعْنَى الْوَاوِ لَا وَجْهَ لَهُ وَلَا يَجُوزُ فِي شي مِنَ الْكَلَامِ، وَمَعْنَى" إِلَّا" خِلَافُ الْوَاوِ، لِأَنَّكَ إِذَا قُلْتَ: جَاءَنِي إِخْوَتُكَ إِلَّا زَيْدًا أَخْرَجْتَ زَيْدًا مِمَّا دَخَلَ فِيهِ الْإِخْوَةُ فَلَا نِسْبَةَ بَيْنَهُمَا وَلَا تَقَارُبَ. وَفِي الْآيَةِ قَوْلٌ آخَرُ: وَهُوَ أَنْ يَكُونَ الِاسْتِثْنَاءُ مُتَّصِلًا، وَالْمَعْنَى إِلَّا مَنْ ظَلَمَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ بِإِتْيَانِ الصَّغَائِرِ الَّتِي لَا يَسْلَمُ مِنْهَا أَحَدٌ، سِوَى مَا رُوِيَ عَنْ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا ﵇، وَمَا ذَكَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي نَبِيِّنَا ﵇ فِي قَوْلِهِ:" لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ" ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ وَاخْتَارَهُ النَّحَّاسُ، وَقَالَ: عَلِمَ اللَّهُ مَنْ عَصَى مِنْهُمْ [يُسِرُّ الْخِيفَةَ «١»] فَاسْتَثْنَاهُ فَقَالَ:" إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوءٍ" فَإِنَّهُ يَخَافُ وَإِنْ كُنْتُ قَدْ غَفَرْتُ لَهُ. الضَّحَّاكُ: يَعْنِي آدَمَ وَدَاوُدَ ﵉. الزَّمَخْشَرِيُّ: كَالَّذِي فَرَطَ مِنْ آدَمَ وَيُونُسَ وَدَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ وَإِخْوَةِ يُوسُفَ، وَمِنْ مُوسَى ﵇ بِوَكْزِهِ الْقِبْطِيَّ. فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: فَمَا مَعْنَى الْخَوْفِ بَعْدَ التَّوْبَةِ وَالْمَغْفِرَةِ؟ قِيلَ لَهُ: هَذِهِ سَبِيلُ الْعُلَمَاءِ بِاللَّهِ ﷿ أَنْ يَكُونُوا خَائِفِينَ مِنْ مَعَاصِيهِمْ وَجِلِينَ، وَهُمْ أَيْضًا لَا يَأْمَنُونَ أَنْ يَكُونَ قد بقي من أشراط التوبة شي لَمْ يَأْتُوا بِهِ، فَهُمْ يَخَافُونَ مِنَ الْمُطَالَبَةِ بِهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَابْنُ جُرَيْجٍ: قَالَ اللَّهُ لِمُوسَى إِنِّي أَخَفْتُكَ لِقَتْلِكَ النَّفْسَ. قَالَ الْحَسَنُ: وَكَانَتِ الْأَنْبِيَاءُ تُذْنِبُ فَتُعَاقَبُ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ وَالْقُشَيْرِيُّ وَالْمَاوَرْدِيُّ وَغَيْرُهُمْ: فَالِاسْتِثْنَاءُ عَلَى هَذَا صَحِيحٌ أَيْ إِلَّا مَنْ ظَلَمَ نَفْسَهُ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ فِيمَا فَعَلَ مِنْ صَغِيرَةٍ قَبْلَ النُّبُوَّةِ. وَكَانَ مُوسَى خَافَ مِنْ قَتْلِ الْقِبْطِيِّ وَتَابَ مِنْهُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهُمْ بَعْدَ النُّبُوَّةِ مَعْصُومُونَ مِنَ الصَّغَائِرِ وَالْكَبَائِرِ. وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي" الْبَقَرَةِ" «٢».

en-Nehhâs şöyle demiştir: "İllâ" (إِلَّا) edatının "vav" (وَ) anlamında olmasının hiçbir tutar tarafı yoktur ve kelamda (Arap dilinde) hiçbir şekilde caiz değildir. Çünkü "illâ"nın anlamı "vav"ın zıddıdır. Zira sen: "Zeyd hariç kardeşlerin bana geldi" dediğin vakit, kardeşlerin dahil olduğu durumdan Zeyd'i çıkarmış olursun; dolayısıyla ikisi arasında ne bir münasebet ne de bir yakınlık vardır. Ayet hakkında başka bir görüş daha vardır; o da istisnanın muttasıl olmasıdır. Buna göre mana: "Peygamberlerden, hiç kimsenin kendisinden kurtulamayacağı küçük günahları işlemek suretiyle haksızlık edenler müstesnadır" demektir. Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'dan (aleyhisselâm) rivayet edilenler ile Allah Teâlâ'nın Peygamberimiz (aleyhisselâm) hakkında buyurduğu: { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ } “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar” ayetinde zikrettiği husus bundan müstesnadır. Bunu el-Mehdevî zikretmiş, en-Nehhâs da tercih etmiştir. en-Nehhâs şöyle demiştir: Allah onlardan isyan edenin [içinde korku gizleyeceğini1] bildiği için onu istisna etmiş ve: { إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوءٍ } “Ancak kim zulmeder, sonra kötülüğün ardından [onu] iyiliğe dönüştürürse...” buyurmuştur. Çünkü her ne kadar Ben onu bağışlamış olsam da o yine korkar. ed-Dahhâk: "Yani Âdem ve Dâvûd (aleyhimesselâm)'dır" demiştir. ez-Zemahşerî ise şöyle demiştir: "Âdem, Yûnus, Dâvûd, Süleymân ve Yûsuf'un kardeşlerinden sadır olan şeyler ile Mûsâ'nın (aleyhisselâm) Kıbtî'yi yumruklaması gibi." Şayet birisi: "Tevbe ve bağışlanmadan sonra korkunun anlamı nedir?" derse, ona şöyle denilir: Allah (azze ve celle)'yi hakkıyla tanıyan âlimlerin yolu, günahlarından dolayı korku ve ürperti içinde olmaktır. Onlar ayrıca, tevbenin şartlarından yerine getirmedikleri bir şeyin kalmış olabileceğinden de emin olamazlar ve bundan dolayı hesaba çekilmekten korkarlar. el-Hasan ve İbn Cüreyc şöyle demiştir: "Allah Mûsâ'ya: 'Bir cana kıydığın için seni korkuttum' buyurdu." el-Hasan: "Peygamberler günah işler ve cezalandırılırlardı" demiştir. es-Sa'lebî, el-Kuşeyrî, el-Mâverdî ve diğerleri şöyle demişlerdir: "Bu duruma göre istisna sahihtir; yani peygamberlerden ve elçilerden, peygamberlik öncesinde işledikleri küçük bir günahtan ötürü nefsine zulmedenler müstesnadır. Mûsâ da Kıbtî'yi öldürmekten korkmuş ve bundan tevbe etmiştir." Onların nübüvvetten sonra küçük ve büyük günahlardan masum (korunmuş) oldukları da söylenmiştir. Bu konu el-Bakara [Suresi'nde]2 geçmişti.

15942. Metin

قُلْتُ: وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ لِتَنَصُّلِهِمْ مِنْ ذَلِكَ فِي الْقِيَامَةِ كَمَا فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ، وَإِذَا أَحْدَثَ الْمُقَرَّبُ حَدَثًا فَهُوَ وَإِنْ غُفِرَ لَهُ ذَلِكَ الْحَدَثُ فَأَثَرُ ذَلِكَ الْحَدَثِ بَاقٍ، وَمَا دَامَ الْأَثَرُ وَالتُّهْمَةُ قَائِمَةً فَالْخَوْفُ كَائِنٌ لَا خَوْفَ الْعُقُوبَةِ وَلَكِنْ خَوْفَ الْعَظَمَةِ، وَالْمُتَّهَمُ عِنْدَ السُّلْطَانِ يَجِدُ لِلتُّهْمَةِ حَزَازَةً تُؤَدِّيهِ إِلَى أَنْ يُكَدِّرَ عَلَيْهِ صَفَاءَ الثِّقَةِ. وَمُوسَى ﵇ قَدْ كَانَ مِنْهُ الْحَدَثُ فِي ذَلِكَ الْفِرْعَوْنِيِّ، ثُمَّ اسْتَغْفَرَ وَأَقَرَّ بِالظُّلْمِ عَلَى نَفْسِهِ، ثُمَّ غُفِرَ لَهُ، ثُمَّ قَالَ بَعْدَ الْمَغْفِرَةِ:" رَبِّ بِما أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيراً لِلْمُجْرِمِينَ" ثُمَّ ابْتُلِيَ مِنَ الْغَدِ بِالْفِرْعَوْنِيِّ الْآخَرِ وَأَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِهِ، فَصَارَ حَدَثًا آخَرَ بِهَذِهِ الْإِرَادَةِ. وَإِنَّمَا ابْتُلِيَ مِنَ الْغَدِ لِقَوْلِهِ:" فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيراً لِلْمُجْرِمِينَ" وَتِلْكَ كَلِمَةُ اقْتِدَارٍ مِنْ قَوْلِهِ لَنْ أَفْعَلَ، فَعُوقِبَ بِالْإِرَادَةِ حِينَ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ وَلَمْ يَفْعَلْ، فَسُلِّطَ عَلَيْهِ الْإِسْرَائِيلِيُّ حَتَّى أَفْشَى سِرَّهُ، لِأَنَّ الْإِسْرَائِيلِيَّ لَمَّا رَآهُ تَشَمَّرَ لِلْبَطْشِ ظَنَّ أَنَّهُ يُرِيدُهُ، فَأَفْشَى عَلَيْهِ فَ" قالَ يَا مُوسى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَما قَتَلْتَ نَفْساً بِالْأَمْسِ" فَهَرَبَ الْفِرْعَوْنِيُّ وَأَخْبَرَ فِرْعَوْنَ بِمَا أَفْشَى الْإِسْرَائِيلِيُّ عَلَى مُوسَى، وَكَانَ الْقَتِيلُ بِالْأَمْسِ مَكْتُومًا أَمْرُهُ لَا يُدْرَى مَنْ قَتَلَهُ، فَلَمَّا عَلِمَ فِرْعَوْنُ بِذَلِكَ، وَجَّهَ فِي طَلَبِ مُوسَى لِيَقْتُلَهُ، وَاشْتَدَّ الطَّلَبُ وَأَخَذُوا مَجَامِعَ الطُّرُقِ، جَاءَ رَجُلٌ يَسْعَى فَ" قالَ يَا مُوسى إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ" الْآيَةَ. فَخَرَجَ كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ. فَخَوْفُ مُوسَى إِنَّمَا كَانَ مِنْ أَجْلِ هَذَا الْحَدَثِ، فَهُوَ وَإِنْ قَرَّبَهُ رَبُّهُ وَأَكْرَمَهُ وَاصْطَفَاهُ بِالْكَلَامِ فَالتُّهْمَةُ الْبَاقِيَةُ وَلَّتْ بِهِ وَلَمْ يُعَقِّبْ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) تَقَدَّمَ فِي" طه" «١» الْقَوْلُ فِيهِ. (فِي تِسْعِ آياتٍ) قَالَ النَّحَّاسُ أَحْسَنُ مَا قِيلَ فِيهِ أَنَّ الْمَعْنَى: هَذِهِ الْآيَةُ دَاخِلَةٌ فِي تِسْعِ آيَاتٍ. الْمَهْدَوِيُّ: الْمَعْنَى" أَلْقِ عَصاكَ"" وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ" فَهُمَا آيَتَانِ مِنْ تِسْعِ آيَاتٍ. وَقَالَ الْقُشَيْرِيُّ مَعْنَاهُ: كَمَا تَقُولُ خَرَجْتُ فِي عَشَرَةِ نَفَرٍ وَأَنْتَ أَحَدُهُمْ. أَيْ خَرَجْتُ عَاشِرَ عَشَرَةٍ. فَ" فِي" بِمَعْنَى" مِنْ" لِقُرْبِهَا مِنْهَا كَمَا تَقُولُ خُذْ لِي عَشْرًا مِنَ الْإِبِلِ فِيهَا فَحْلَانِ أَيْ مِنْهَا. وَقَالَ الْأَصْمَعِيُّ فِي قَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:

Derim ki: Şefaat hadisinde olduğu gibi kıyamet gününde bundan geri durmaları (özür beyan etmeleri) sebebiyle birinci görüş daha sahihtir. [Allah'a] yakın kılınmış bir kul bir kusur işlediğinde, o kusuru bağışlansa bile o kusurun izi kalır; o iz ve töhmet devam ettiği sürece de korku baki kalır. Bu ceza korkusu değil, celal ve azamet korkusudur. Nitekim hükümdarın yanında töhmet altında olan kimse, bu töhmetten dolayı içinde bir sıkıntı duyar ve bu durum onun güveninin duruluğunu bulandırmaya yeter. Mûsâ aleyhisselâm'dan da o Firavunlu hakkında böyle bir kusur sadır olmuş, ardından istiğfar edip nefsine zulmettiğini itiraf etmiş, sonra bağışlanmış ve bağışlandıktan sonra da: { رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ } “Rabbim! Bana lütfettiğin nimetler hürmetine artık asla suçlulara arka çıkmayacağım” demiştir. Ertesi gün ise diğer Firavunlu ile imtihan edilmiş ve onu yakalamak istemiştir; bu istekle de başka bir kusur meydana gelmiştir. Ertesi gün bu imtihana uğraması: { فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ } “asla suçlulara arka çıkmayacağım” sözünden, yani 'yapmayacağım' şeklindeki güç yetirme ifadesinden kaynaklanmıştır. Böylece yakalamak isteyip de yapmadığı andaki bu isteği sebebiyle cezalandırılmış ve sırrını ifşa edene kadar İsrailoğullarından olan kişi onun başına musallat edilmiştir. Çünkü o İsrailli, Mûsâ'nın yakalamak için hazırlandığını görünce kendisini kastettiğini sanmış ve onun sırrını ifşa ederek: { قَالَ يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ } “Dedi ki: Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?” demiştir. Bunun üzerine Firavunlu kaçmış ve İsraillinin Mûsâ aleyhine ifşa ettiği şeyi Firavun'a haber vermiştir. Dün öldürülen kişinin durumu gizli kalmıştı ve onu kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Firavun bunu öğrenince öldürmek üzere Mûsâ'yı yakalama emri vermiş, arama şiddetlenmiş ve yolların kavşaklarını tutmuşlardı. Derken koşarak bir adam gelmiş ve: { قَالَ يَا مُوسَى إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ } “Dedi ki: Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar” demiştir. O da Allah'ın haber verdiği gibi [şehirden] çıkıp gitmiştir. Mûsâ'nın korkusu işte bu kusurdan dolayı idi. Rabbi onu yaklaştırıp ikramda bulunsa ve kelamıyla seçkin kılsa bile, geride kalan o töhmet yüzünden arkasına bakmadan dönüp kaçmıştı. Yüce Allah'ın: { وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ } “Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıksın” buyruğuna dair açıklamalar Tâhâ Suresi'nde «١» geçmişti. { فِي تِسْعِ آيَاتٍ } “dokuz mucize arasında” ifadesi hakkında en-Nehhâs: Bu hususta söylenen en güzel söz şudur ki mana: 'Bu mucize, dokuz mucizeye dahildir' şeklindedir, demiştir. el-Mehdevî: Mana; "Asânı at" ve "elini koynuna sok" buyruklarıdır ki bu ikisi dokuz ayetten (mucizeden) iki tanesidir, demiştir. el-Kuşeyrî ise bunun manasının; kendin de onlardan biri olmak üzere 'on kişilik bir grupla çıktım' yani 'onuncuları olarak çıktım' demen gibi olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla "{ فِي }" edatı, yakınlığından ötürü "{ مِنْ }" (içinden) anlamındadır; nitekim: 'Benim için iki tanesi damızlık erkek deve olmak üzere on deve al' yani onlardan ikisi anlamında demen gibidir. el-Asmaî, İmruulkays'ın şu sözü hakkında:

15943. Metin

وَهَلْ يَنْعَمَنَّ «٢» مَنْ كَانَ آخِرُ عَهْدِهِ ... ثَلَاثِينَ شَهْرًا فِي ثَلَاثَةِ أَحْوَالِ

1 Ve son hâli otuz ay boyunca üç [ayrı] durum içinde geçen kimse hiç huzur bulup mesut olabilir mi?2

15944. Metin

فِي بِمَعْنَى مِنْ. وَقِيلَ: فِي بِمَعْنَى مَعَ، فَالْآيَاتُ عَشَرَةٌ مِنْهَا الْيَدُ، وَالتِّسْعُ: الْفَلْقُ وَالْعَصَا وَالْجَرَادُ وَالْقُمَّلُ وَالطُّوفَانُ وَالدَّمُ وَالضَّفَادِعُ وَالسِّنِينَ وَالطَّمْسُ «١». وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ جَمِيعِهِ. (إِلى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ) قَالَ الْفَرَّاءُ: فِي الْكَلَامِ إِضْمَارٌ لِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ، أَيْ إِنَّكَ مَبْعُوثٌ أَوْ مُرْسَلٌ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ. (إِنَّهُمْ كانُوا قَوْماً فاسِقِينَ) أَيْ خَارِجِينَ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ: قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلَمَّا جاءَتْهُمْ آياتُنا مُبْصِرَةً) أَيْ وَاضِحَةً بَيِّنَةً. قَالَ الْأَخْفَشُ: وَيَجُوزُ مَبْصَرَةٌ وَهُوَ مَصْدَرٌ كَمَا يُقَالُ: الْوَلَدُ مَجْبَنَةٌ. (قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) جَرَوْا عَلَى عَادَتِهِمْ فِي التَّكْذِيبِ فَلِهَذَا قَالَ: (وَجَحَدُوا بِها وَاسْتَيْقَنَتْها أَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُوًّا) أَيْ تَيَقَّنُوا أَنَّهَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَأَنَّهَا لَيْسَتْ سِحْرًا، وَلَكِنَّهُمْ كَفَرُوا بِهَا وَتَكَبَّرُوا أَنْ يُؤْمِنُوا بِمُوسَى. وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ كَانُوا مُعَانِدِينَ. وَ" ظُلْماً" وَ" عُلُوًّا" مَنْصُوبَانِ عَلَى نَعْتِ مَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ وَجَحَدُوا بِهَا جُحُودًا ظُلْمًا وَعُلُوًّا. وَالْبَاءُ زَائِدَةٌ أَيْ وَجَحَدُوهَا، قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ. (فَانْظُرْ) يَا مُحَمَّدُ (كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ) أَيْ آخِرُ أَمْرِ الْكَافِرِينَ الطَّاغِينَ، انْظُرْ ذَلِكَ بِعَيْنِ قَلْبِكَ وَتَدَبَّرْ فِيهِ. الْخِطَابُ له والمراد غيره.

şöyle demiştir: Buradaki "fî", "min" anlamındadır. "Fî" edatının "ma'a" (beraberinde) anlamında olduğu da söylenmiştir; bu takdirde ayetler on tanedir, biri eldir; diğer dokuzu ise: Denizin yarılması, asâ, çekirge, haşere (kummell), tufan, kan, kurbağalar, kıtlık yılları ve malların taş kesilmesidir (tams) «١». Bunların hepsinin açıklaması daha önce geçmişti. { إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ } “Firavun ve kavmine” buyruğu hakkında el-Ferrâ şöyle demiştir: Sözün delalet etmesinden ötürü ifadede gizli bir unsur (idmâr) vardır; yani: 'Sen Firavun ve kavmine gönderilmiş bir elçisin' demektir. { إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ } “Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavimdir” yani Allah'a itaatten çıkmış bir topluluktur; bu da daha önce geçmişti. Yüce Allah'ın: { فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً } “Âyetlerimiz onlara apaçık ve aydınlatıcı olarak gelince” yani açık ve beyan edici olarak demektir. el-Ahfeş: Bunun "mebsaratün" şeklinde okunması da caizdir ve nitekim: "Çocuk korkaklık sebebidir (mecbenetün)" denildiği gibi bir masdardır, demiştir. { قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ } “'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler”; yalanlama hususundaki adetlerini sürdürdüler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurdu: { وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا } “Vicdanları onların doğruluğuna kesin olarak kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler” yani onların Allah katından olduğunu ve sihir olmadığını kesin olarak bildiler; fakat yine de onları inkâr ettiler ve Mûsâ'ya iman etmeyi kibirlerine yediremediler. Bu da onların inatçı kimseler olduklarını gösterir. "{ ظُلْمًا }" ve "{ عُلُوًّا }" lafızları mahzuf bir masdarın na'tı (sıfatı) olarak mansubdurlar; yani: 'Zulüm ve kibir dolu bir inkârla inkâr ettiler' demektir. Başındaki bâ (ب) harfi zâiddir, yani 'onu inkâr ettiler' anlamındadır; bunu Ebu Ubeyde söylemiştir. { فَانْظُرْ } “Bak işte” ey Muhammed! { كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ } “o bozguncuların sonu nasıl oldu!” yani azgın kâfirlerin son durumu nasıl oldu, bunu kalp gözünle gör ve üzerinde tefekkür et! Hitap Peygamber'edir, kastedilen ise başkalarıdır.

15945. Metin

[سورة النمل (٢٧): الآيات ١٥ الى ١٦]

[Neml Suresi (27), 15 ila 16. Âyetler]

15946. Metin

وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ وَسُلَيْمانَ عِلْماً وَقالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنا عَلى كَثِيرٍ مِنْ عِبادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) وَوَرِثَ سُلَيْمانُ داوُدَ وَقالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦)

{ وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦) } “Andolsun ki Biz Dâvûd'a ve Süleymân'a bir ilim verdik. Onlar: 'Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler. (15) Süleymân Dâvûd'a vâris oldu ve: 'Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur' dedi. (16)”

15947. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ وَسُلَيْمانَ عِلْماً) أَيْ فَهْمًا، قَالَهُ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: عِلْمًا بِالدِّينِ وَالْحُكْمِ وَغَيْرِهِمَا كَمَا قَالَ:" وَعَلَّمْناهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ". وَقِيلَ: صَنْعَةَ الْكِيمْيَاءِ. وَهُوَ شَاذٌّ. وَإِنَّمَا الَّذِي آتَاهُمَا اللَّهُ النُّبُوَّةَ وَالْخِلَافَةَ فِي الْأَرْضِ وَالزَّبُورَ.

Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا } “Andolsun ki Biz Dâvûd'a ve Süleymân'a bir ilim verdik” buyruğu; yani bir kavrayış [verdik] demektir. Bunu Katâde söylemiştir. Din, hüküm ve bunların dışındaki konularda bir ilim [verildiği] de söylenmiştir; nitekim [Allah Teâlâ]: { وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ } “Ona, sizin için zırh yapma sanatını öğrettik” buyurmuştur. Simya sanatı da denilmiştir; fakat bu şâzz (kural dışı/zayıf) bir görüştür. Gerçekte Allah'ın her ikisine verdiği şey; peygamberlik, yeryüzünde hilâfet ve Zebûr'dur.1

15948. Metin

" وَقالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنا عَلى كَثِيرٍ مِنْ عِبادِهِ الْمُؤْمِنِينَ) وَفِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى شَرَفِ الْعِلْمِ وَإِنَافَةِ مَحَلِّهِ وَتَقَدُّمِ حَمَلَتِهِ وَأَهْلِهِ، وَأَنَّ نِعْمَةَ الْعِلْمِ مِنْ أَجَلِّ النِّعَمِ وَأَجْزَلِ الْقِسَمِ، وَأَنَّ مَنْ أُوتِيَهُ فَقَدْ أُوتِيَ فَضْلًا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِ اللَّهِ الْمُؤْمِنِينَ." يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ". وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَوَرِثَ سُلَيْمانُ داوُدَ وَقالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) قَالَ الْكَلْبِيُّ: كَانَ لِدَاوُدَ ﷺ تِسْعَةَ عَشَرَ وَلَدًا فَوَرِثَ سُلَيْمَانُ مِنْ بَيْنِهِمْ نُبُوَّتَهُ وَمُلْكَهُ، وَلَوْ كَانَ وِرَاثَةَ مَالٍ لَكَانَ جَمِيعُ أَوْلَادِهِ فِيهِ سَوَاءً، وقال ابْنُ الْعَرَبِيِّ، قَالَ: فَلَوْ كَانَتْ وِرَاثَةُ مَالٍ لَانْقَسَمَتْ عَلَى الْعَدَدِ، فَخَصَّ اللَّهُ سُلَيْمَانَ بِمَا كَانَ لِدَاوُدَ مِنَ الْحِكْمَةِ وَالنُّبُوَّةِ، وَزَادَهُ مِنْ فَضْلِهِ مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: دَاوُدُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَانَ مَلِكًا وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ مُلْكَهُ وَمَنْزِلَتَهُ مِنَ النُّبُوَّةِ، بِمَعْنَى صَارَ إِلَيْهِ ذَلِكَ بَعْدَ مَوْتِ أبيه فسمى ميراثا تجوزا، وهذا نحو قول:" الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ" وَيَحْتَمِلُ قَوْلُهُ ﵇:" إِنَّا مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ" أَنْ يُرِيدَ أَنَّ ذَلِكَ مِنْ فِعْلِ الْأَنْبِيَاءِ وَسِيرَتِهِمْ، وَإِنْ كَانَ فِيهِمْ مَنْ وُرِثَ مَالُهُ كَزَكَرِيَّاءَ عَلَى أَشْهَرِ الْأَقْوَالِ فِيهِ، وَهَذَا كَمَا تَقُولُ: إِنَّا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ إِنَّمَا شَغَلَتْنَا الْعِبَادَةُ، وَالْمُرَادُ أَنَّ ذَلِكَ فِعْلُ الْأَكْثَرِ. وَمِنْهُ مَا حَكَى سِيبَوَيْهِ: إِنَّا مَعْشَرَ الْعَرَبِ أَقْرَى النَّاسِ لِلضَّيْفِ. قُلْتُ: قَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي" مَرْيَمَ" «١» وَأَنَّ الصَّحِيحَ الْقَوْلُ الْأَوَّلُ لِقَوْلِهِ ﵇:" إِنَّا مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ" فَهُوَ عَامٌّ وَلَا يخرج منه شي إِلَّا بِدَلِيلٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ سُلَيْمَانُ أَعْظَمَ مُلْكًا مِنْ دَاوُدَ وَأَقْضَى مِنْهُ، وَكَانَ دَاوُدُ أَشَدَّ تَعَبُّدًا مِنْ سُلَيْمَانَ. قَالَ غَيْرُهُ: وَلَمْ يَبْلُغْ أَحَدٌ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ مَا بَلَغَ مُلْكُهُ، فَإِنَّ اللَّهَ ﷾ سَخَّرَ لَهُ الْإِنْسَ وَالْجِنَّ وَالطَّيْرَ وَالْوَحْشَ، وَآتَاهُ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ، وَوَرِثَ أَبَاهُ فِي الْمُلْكِ وَالنُّبُوَّةِ، وَقَامَ بَعْدَهُ بِشَرِيعَتِهِ، وَكُلُّ نَبِيٍّ جَاءَ بعه مُوسَى مِمَّنْ بُعِثَ أَوْ لَمْ يُبْعَثْ فَإِنَّمَا كَانَ بِشَرِيعَةِ مُوسَى، إِلَى أَنْ بُعِثَ الْمَسِيحُ ﵇ فَنَسَخَهَا. وَبَيْنَهُ وَبَيْنَ الْهِجْرَةِ نَحْوٌ مِنْ أَلْفِ وَثَمَانِمِائَةِ سَنَةٍ. وَالْيَهُودُ تَقُولُ أَلْفُ

{ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ } “ve: 'Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler” [ayetinde], ilmin şerefine, mertebesinin yüceliğine, onu taşıyanların ve ehlinin önceliğine; ilim nimetinin en yüce nimetlerden ve en bol nasiplerden olduğuna, kendisine ilim verilen kimsenin Allah'ın mümin kullarının birçoğuna üstün kılındığına delil vardır: { يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ } “Allah, içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir”. Bu husus daha önce birden fazla yerde geçmişti. Yüce Allah'ın: { وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ } “Süleymân, Dâvûd'a vâris oldu ve: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi' dedi” buyruğu hakkında el-Kelbî şöyle demiştir: Dâvûd aleyhisselâm'ın on dokuz oğlu vardı; Süleymân onların arasından onun peygamberliğine ve hükümdarlığına vâris oldu. Şayet bu bir mal mirası olsaydı, bütün çocukları bunda eşit olurdu. İbnü'l-Arabî de şöyle demiştir: "Şayet bir mal mirası olsaydı [evlat] sayısına göre taksim edilirdi. Allah Süleymân'ı, Dâvûd'un sahip olduğu hikmet ve nübüvvete tahsis etti ve lütfundan ona kendisinden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık bahşetti." İbn Atiyye şöyle demiştir: Dâvûd İsrailoğullarındandı ve bir hükümdardı; Süleymân da onun mülküne ve peygamberlikteki makamına vâris oldu; yani babasının vefatından sonra bunlar ona intikal etti, bu sebeple mecazen miras diye isimlendirildi. Bu durum: «Âlimler peygamberlerin vârisleridir» sözü gibidir. Peygamber aleyhisselâm'ın: «Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız» buyruğunun, aralarında -hakkındaki en meşhur görüşe göre- Zekeriyyâ gibi malına vâris olunan kimseler bulunsa da bunun genel olarak peygamberlerin âdeti ve tutumu olduğuna işaret etme ihtimali vardır. Bu tıpkı, "Biz Müslümanlar topluluğunu ancak ibadet meşgul etmiştir" denilip bununla çoğunluğun fiilinin kastedilmesi gibidir. Sîbeveyh'in naklettiği şu söz de bu kabildendir: "Biz Araplar topluluğu misafire en çok ikram eden insanlarız." Ben [Kurtubî] derim ki: Bu mana Meryem [Suresi'nde]1 geçmişti ve Peygamber aleyhisselâm'ın: «Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız» buyruğu sebebiyle birinci görüşün sahih olduğu belirtilmişti. Zira bu ifade geneldir (âmm) ve delil olmaksızın ondan hiçbir şey istisna edilemez. Mukātil şöyle demiştir: Süleymân, Dâvûd'dan daha büyük bir mülke ve daha isabetli hüküm verme yetisine sahipti; Dâvûd ise Süleymân'dan daha çok ibadet ederdi. Bir başkası da şöyle demiştir: Peygamberlerden hiçbiri onun ulaştığı mülk ve hükümranlığa ulaşamamıştır; çünkü Yüce Allah insanları, cinleri, kuşları ve vahşi hayvanları onun emrine boyun eğdirmiş ve ona âlemlerden hiç kimseye vermediği şeyleri vermiştir. O, babasına mülkte ve nübüvvette vâris olmuş ve ondan sonra onun şeriatını ayakta tutmuştur. Mûsâ'dan sonra gelen -gönderilmiş olsun ya da olmasın- her peygamber, Mesîh aleyhisselâm gönderilip de onu neshedinceye kadar ancak Mûsâ'nın şeriatı üzereydi. Onunla hicret arasında yaklaşık bin sekiz yüz yıl vardır. Yahudiler ise bin...

15949. Metin

وَثَلَاثُمِائَةِ وَاثْنَتَانِ وَسِتُّونَ سَنَةً. وَقِيلَ: إِنَّ بَيْنَ مَوْتِهِ وَبَيْنَ مَوْلِدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ سَلَّمَ نَحْوًا مِنْ أَلْفٍ وَسَبْعِمِائَةٍ. وَالْيَهُودُ تُنْقِصُ مِنْهَا ثَلَاثَمِائَةِ سَنَةٍ، وَعَاشَ نَيِّفًا وَخَمْسِينَ سَنَةً. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ" أَيْ قَالَ سُلَيْمَانُ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى جِهَةِ الشُّكْرِ لِنِعَمِ اللَّهِ" عُلِّمْنا مَنْطِقَ الطَّيْرِ" أَيْ تَفَضَّلَ اللَّهُ عَلَيْنَا عَلَى مَا وَرِثْنَا مِنْ دَاوُدَ مِنَ الْعِلْمِ وَالنُّبُوَّةِ وَالْخِلَافَةِ فِي الْأَرْضِ فِي أَنْ فَهَّمَنَا مِنْ أَصْوَاتِ الطَّيْرِ الْمَعَانِيَ الَّتِي فِي نُفُوسِهَا. قَالَ مُقَاتِلٌ فِي الْآيَةِ: كَانَ سُلَيْمَانُ جَالِسًا ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ مَرَّ بِهِ طَائِرٌ يَطُوفُ، فَقَالَ لِجُلَسَائِهِ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ هَذَا الطَّائِرُ؟ إِنَّهَا قَالَتْ لِي: السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا الْمَلِكُ الْمُسَلَّطُ وَالنَّبِيُّ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ! أَعْطَاكَ اللَّهُ الْكَرَامَةَ، وَأَظْهَرَكَ عَلَى عَدُوِّكَ، إِنِّي مُنْطَلِقٌ إِلَى أَفْرَاخِي ثُمَّ أَمُرُّ بِكَ الثَّانِيَةَ، وَإِنَّهُ سَيَرْجِعُ إِلَيْنَا الثَّانِيَةَ ثُمَّ رَجَعَ، فَقَالَ إِنَّهُ يَقُولُ: السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا الْمَلِكُ الْمُسَلَّطُ، إِنْ شِئْتَ أَنْ تَأْذَنَ لِي كَيْمَا أَكْتَسِبَ عَلَى أَفْرَاخِي حَتَّى يَشِبُّوا ثُمَّ آتِيَكَ فَافْعَلْ بِي مَا شِئْتَ. فَأَخْبَرَهُمْ سُلَيْمَانُ بِمَا قَالَ، وَأَذِنَ لَهُ فَانْطَلَقَ. وَقَالَ فَرْقَدٌ السَّبَخِيُّ: مَرَّ سُلَيْمَانُ عَلَى بُلْبُلٍ فَوْقَ شَجَرَةٍ يُحَرِّكُ رَأْسَهُ وَيُمِيلُ ذَنَبَهُ، فَقَالَ لِأَصْحَابِهِ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ هَذَا الْبُلْبُلُ؟ قَالُوا لَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ. قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ: أَكَلْتُ نِصْفَ ثَمَرَةٍ فَعَلَى الدُّنْيَا الْعَفَاءُ. وَمَرَّ بِهُدْهُدٍ فَوْقَ شَجَرَةٍ وَقَدْ نَصَبَ لَهُ صَبِيٌّ فَخًّا فَقَالَ لَهُ سُلَيْمَانُ: احْذَرْ يَا هُدْهُدَ! فَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ! هَذَا صَبِيٌّ لَا عَقْلَ لَهُ فَأَنَا أَسْخَرُ بِهِ. ثُمَّ رَجَعَ سُلَيْمَانُ فَوَجَدَهُ قَدْ وَقَعَ فِي حِبَالَةِ الصَّبِيِّ وَهُوَ فِي يَدِهِ، فَقَالَ: هُدْهُدُ مَا هَذَا؟ قَالَ: مَا رَأَيْتُهَا حَتَّى وَقَعْتُ فِيهَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ. قَالَ: وَيْحَكَ! فَأَنْتَ تَرَى الْمَاءَ تَحْتَ الْأَرْضِ أَمَا تَرَى الْفَخَّ! قَالَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِذَا نَزَلَ الْقَضَاءُ عَمِيَ الْبَصَرُ. وَقَالَ كَعْبٌ. صَاحَ وَرَشَانُ عِنْدَ سليمان ابن دَاوُدَ فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ: إِنَّهُ يَقُولُ: لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ. وَصَاحَتْ فَاخِتَةٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ: إِنَّهَا تَقُولُ: لَيْتَ هَذَا الْخَلْقَ لم يخلقوا وليتهم إذ خلقوا علموا لماذا خُلِقُوا. وَصَاحَ عِنْدَهُ طَاوُسٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ: كَمَا تَدِينُ تُدَانُ. وَصَاحَ عِنْدَهُ هُدْهُدٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا لَا. قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ. وَصَاحَ صُرَدٌ عِنْدَهُ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟

üç yüz altmış iki yıl olduğunu söyler. Onun vefatı ile Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğumu arasında yaklaşık bin yedi yüz yıl olduğu da söylenmiştir; Yahudiler bundan üç yüz yılı eksiltirler. Süleymân elli küsur yıl yaşamıştır. Yüce Allah'ın: { وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ } “ve: 'Ey insanlar!” buyruğu; yani Süleymân Allah'ın nimetlerine şükür makamında İsrailoğullarına şöyle dedi: { عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ } “Bize kuşların dili öğretildi”; yani Dâvûd'dan bize miras kalan ilim, nübüvvet ve yeryüzündeki hilafetin yanı sıra, kuşların seslerinden içlerindeki manaları bize kavratmak suretiyle Allah bize lütufta bulundu. Mukâtil bu ayet hakkında şöyle demiştir: Bir gün Süleymân otururken yanından dönüp duran bir kuş geçti. Yanındakilere: 'Bu kuşun ne dediğini biliyor musunuz?' dedi. O bana: 'Selam sana ey güçlü hükümdar ve İsrailoğullarının peygamberi! Allah sana üstünlük verdi ve seni düşmanına galip kıldı. Ben yavrularımın yanına gidiyorum, sonra ikinci kez sana uğrayacağım' dedi. Gerçekten o kuş yanımıza ikinci kez dönecektir. Kuş geri dönünce Süleymân şöyle dedi: O kuş diyor ki: 'Selam sana ey güçlü hükümdar! Eğer izin verirsen yavrularım büyüyünceye kadar onlar için rızık arayayım, sonra sana geleyim ve hakkımda dilediğini yap.' Süleymân onun ne dediğini onlara haber verdi ve kuşa izin verdi, o da uçup gitti. Ferkad es-Sebahî şöyle demiştir: Süleymân ağaç üzerinde başını hareket ettirip kuyruğunu sallayan bir bülbülün yanından geçti ve arkadaşlarına: 'Bu bülbül ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır, ey Allah'ın peygamberi' dediler. Süleymân: O diyor ki: 'Yarım meyve yedim, artık dünyaya kül olsun!' Sonra bir ağaç üzerindeki hüdhüdün yanından geçti; bir çocuk ona tuzak kurmuştu. Süleymân ona: 'Ey hüdhüd, dikkat et!' dedi. Hüdhüd: 'Ey Allah'ın peygamberi! Bu aklı ermez bir çocuktur, ben onunla alay ediyorum' dedi. Süleymân geri döndüğünde onun çocuğun tuzağına düştüğünü ve çocuğun elinde olduğunu gördü. 'Ey hüdhüd, bu nedir?' dedi. Hüdhüd: 'Ey Allah'ın peygamberi, içine düşene kadar onu görmedim' dedi. Süleymân: 'Yazık sana! Sen yerin altındaki suyu görüyorsun da tuzağı nasıl görmezsin!' dedi. Hüdhüd: 'Ey Allah'ın peygamberi, kaza ve kader indiğinde göz kör olur' dedi. Ka'b şöyle demiştir: Süleymân b. Dâvûd'un yanında bir üveyik öttü. Süleymân: 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. O: 'Ölüm için doğurun, harap olmak için bina yapın, diyor' dedi. Yanında bir kumru öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Keşke bu mahlûkat hiç yaratılmasaydı; keşke yaratıldıklarında niçin yaratıldıklarını bilselerdi!' dedi. Yanında bir tavus kuşu öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Nasıl muamele edersen öyle muamele görürsün (çelme takan çelme yer)' dedi. Yanında bir hüdhüd öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz' dedi. Yanında bir örümcek kuşu (surad) öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi.

15950. Metin

قَالُوا: لَا. قَالَ: إِنَّهُ يَقُولُ: اسْتَغْفِرُوا اللَّهَ يَا مُذْنِبِينَ، فَمِنْ ثَمَّ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ قَتْلِهِ. وَقِيلَ: إِنَّ الصُّرَدَ هُوَ الَّذِي دَلَّ آدَمَ عَلَى مَكَانِ الْبَيْتِ. وَهُوَ أَوَّلُ مَنْ صَامَ، وَلِذَلِكَ يُقَالُ لِلصُّرَدِ الصَّوَّامُ، رُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ. وَصَاحَتْ عِنْدَهُ طِيطَوَى فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ: إِنَّهَا تَقُولُ: كُلُّ حَيٍّ مَيِّتٌ وَكُلُّ جَدِيدٍ بَالٍ. وَصَاحَتْ خُطَّافَةٌ عِنْدَهُ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ إِنَّهَا تَقُولُ: قَدِّمُوا خَيْرًا تَجِدُوهُ، فَمِنْ ثَمَّ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ قَتْلِهَا. وَقِيلَ: إِنَّ آدَمَ خَرَجَ مِنَ الْجَنَّةِ فَاشْتَكَى إِلَى اللَّهِ الْوَحْشَةَ، فَآنَسَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِالْخُطَّافِ وَأَلْزَمَهَا الْبُيُوتَ، فَهِيَ لَا تُفَارِقُ بَنِي آدَمَ أُنْسًا لَهُمْ. قَالَ: وَمَعَهَا أَرْبَعُ آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ ﷿:" لَوْ أَنْزَلْنا هذَا الْقُرْآنَ عَلى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ" إِلَى آخِرِهَا وَتَمُدُّ صَوْتَهَا بِقَوْلِهِ" الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ". وَهَدَرَتْ حَمَامَةٌ عِنْدَ سُلَيْمَانَ فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ إِنَّهَا تَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى عَدَدَ مَا فِي سَمَاوَاتِهِ وَأَرْضِهِ. وَصَاحَ قُمْرِيُّ عِنْدَ سُلَيْمَانَ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ الْمُهَيْمِنِ. وَقَالَ كَعْبٌ: وَحَدَّثَهُمْ سُلَيْمَانُ، فَقَالَ الْغُرَابُ يَقُولُ: اللَّهُمَّ الْعَنِ الْعَشَّارَ، وَالْحِدَأَةُ تَقُولُ:" كُلُّ شَيْءٍ هالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ". وَالْقَطَاةُ تَقُولُ: مَنْ سَكَتَ سَلِمَ. وَالْبَبَّغَاءُ تَقُولُ: وَيْلٌ لِمَنِ الدُّنْيَا هَمُّهُ. وَالضُّفْدَعُ يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْقُدُّوسِ. وَالْبَازِيُ يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّي وَبِحَمْدِهِ. وَالسَّرَطَانُ يَقُولُ: سُبْحَانَ الْمَذْكُورِ بِكُلِّ لِسَانٍ فِي كُلِّ مَكَانٍ. وَقَالَ مَكْحُولٌ: صَاحَ دُرَّاجٌ عِنْدَ سُلَيْمَانَ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا. قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ:" الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى ". وَقَالَ الْحَسَنُ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" الدِّيكُ إِذَا صَاحَ قَالَ اذْكُرُوا اللَّهَ يَا غَافِلِينَ". وَقَالَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" النَّسْرُ إِذَا صَاحَ قَالَ يَا بْنَ آدَمَ عِشْ مَا شِئْتَ فَآخِرُكَ الْمَوْتُ وَإِذَا صَاحَ الْعُقَابُ قَالَ فِي الْبُعْدِ مِنَ النَّاسِ الرَّاحَةُ وَإِذَا صَاحَ

'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Ey günahkârlar, Allah'tan mağfiret dileyin! İşte bundan dolayı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun öldürülmesini yasaklamıştır' dedi. Âdem'e Beytullah'ın yerini gösterenin de örümcek kuşu (surad) olduğu söylenmiştir. O ilk oruç tutandır; bundan dolayı örümcek kuşuna çok oruç tutan anlamında "savvâm" denilir; bu Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir. Süleymân'ın yanında çulluk (tîtavâ) öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Her yaşayan ölecektir ve her yeni eskiyecektir' dedi. Yanında bir kırlangıç öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Hayır takdim edin ki onu bulasınız! İşte bundan dolayı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun öldürülmesini yasaklamıştır' dedi. Şöyle de rivayet edilmiştir: Âdem cennetten çıkınca yalnızlıktan Allah'a yakındı; Yüce Allah da ona kırlangıçla ünsiyet verdi ve onu evlere bağladı. O, insanlara ünsiyet vermek için Âdemoğullarından ayrılmaz. [Ka'b] dedi ki: Onunla birlikte azîz ve celîl olan Allah'ın Kitabı'ndan dört ayet vardır: { لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ } “Şayet Biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu görürdün...” ayetinden surenin sonuna kadardır ve sesini: "el-Azîzu'l-Hakîm" derken uzatır. Süleymân'ın yanında bir güvercin ötüşüp dem çekti; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Yüceler yücesi Rabbim göklerinde ve yerinde bulunanların sayısınca münezzehtir' dedi. Süleymân'ın yanında bir kumru öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: Yüce ve her şeyi görüp gözeten (el-Müheymin) Rabbim münezzehtir' dedi. Ka'b dedi ki: Süleymân onlara anlatıp şöyle dedi: Karga: 'Allah'ım, haksız vergi toplayana (aşşâr) lanet et!' der. Çaylak: { كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ } “O'nun Zâtından başka her şey yok olucudur” der. Bağırtlak kuşu: 'Susan kurtuldu' der. Papağan: 'Vay haline dünyaya gönül bağlayanın!' der. Kurbağa: 'Kuddûs olan Rabbim münezzehtir' der. Doğan: 'Rabbimi hamdiyle tesbih ederim' der. Yengeç: 'Her yerde her dille zikredilen [Allah] münezzehtir' der. Mekhûl dedi ki: Süleymân'ın yanında bir turaç kuşu öttü; 'Ne diyor biliyor musunuz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Diyor ki: { الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى } “Rahmân Arş’a istivâ etmiştir”' dedi. el-Hasan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Horoz öttüğü zaman: 'Ey gafiller, Allah'ı zikredin!' der.” Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Akbaba öttüğü zaman: 'Ey Âdemoğlu, dilediğin kadar yaşa, sonun ölümdür!' der. Kartal öttüğü zaman: 'İnsanlardan uzak kalmakta rahatlık vardır' der. Öttüğü zaman

15951. Metin

الْقُنْبَرُ قَالَ إِلَهِي الْعَنْ مُبْغِضِي آلَ مُحَمَّدٍ وَإِذَا صَاحَ الْخُطَّافُ قَرَأَ:" الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ" إِلَى آخِرِهَا فَيَقُولُ" وَلَا الضَّالِّينَ" وَيَمُدُّ بِهَا صَوْتَهُ كَمَا يَمُدُّ الْقَارِئُ". قَالَ قَتَادَةُ وَالشَّعْبِيُّ: إِنَّمَا هَذَا الْأَمْرُ فِي الطَّيْرِ خَاصَّةً، لِقَوْلِهِ:" عُلِّمْنا

tarlakuşu: 'İlâhî, Âl-i Muhammed'e buğzedenlere lanet et!' der. Kırlangıç öttüğü zaman ise surenin sonuna kadar: { الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” ayetini okur ve okuyucunun uzattığı gibi sesini uzatarak “{ وَلَا الضَّالِّينَ }” der.” Katâde ve eş-Şa'bî şöyle demişlerdir: Bu durum Yüce Allah'ın: { عُلِّمْنَا

15952. Metin

مَنْطِقَ الطَّيْرِ

مَنْطِقَ الطَّيْرِ } “Bize kuşların dili öğretildi” buyruğundan ötürü özellikle kuşlara hastır.

15953. Metin

" وَالنَّمْلَةُ طَائِرٌ إِذْ قَدْ يُوجَدُ لَهُ أَجْنِحَةٌ. قَالَ الشَّعْبِيُّ: وَكَذَلِكَ كَانَتْ هَذِهِ النَّمْلَةُ ذَاتَ جَنَاحَيْنِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: بَلْ كَانَ فِي جَمِيعِ الْحَيَوَانِ، وَإِنَّمَا ذَكَرَ الطَّيْرَ لِأَنَّهُ كَانَ جُنْدًا مِنْ جُنْدِ سُلَيْمَانَ يَحْتَاجُهُ فِي التَّظْلِيلِ عَنِ الشَّمْسِ وَفِي الْبَعْثِ فِي الْأُمُورِ فَخُصَّ بِالذِّكْرِ لِكَثْرَةِ مُدَاخَلَتِهِ، وَلِأَنَّ أَمْرَ سَائِرِ الْحَيَوَانِ نَادِرٌ وَغَيْرُ مُتَرَدِّدٍ تَرْدَادَ أَمْرِ الطَّيْرِ. وَقَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: وَالْمَنْطِقُ قَدْ يَقَعُ لما يفهم بغير كلام، والله ﷿ أَعْلَمُ بِمَا أَرَادَ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: مَنْ قَالَ إِنَّهُ لَا يَعْلَمُ إِلَّا مَنْطِقَ الطَّيْرِ فَنُقْصَانٌ عَظِيمٌ، وَقَدِ اتَّفَقَ النَّاسُ عَلَى أَنَّهُ كَانَ يَفْهَمُ كَلَامَ مَنْ لَا يَتَكَلَّمُ وَيُخْلَقُ لَهُ فِيهِ الْقَوْلُ مِنَ النَّبَاتِ، فَكَانَ كُلَّ نَبْتٍ يَقُولُ لَهُ: أَنَا شَجَرُ كَذَا، أَنْفَعُ مِنْ كَذَا وَأَضُرُّ مِنْ كَذَا، فَمَا ظَنُّكَ بالحيوان.

Karınca da kanatları bulunabildiği için bir kuştur. eş-Şa'bî: Nitekim bu karınca da iki kanatlıydı, demiştir. Bir topluluk ise şöyle demiştir: Aksine bu durum bütün hayvanlarda vardı; kuşları zikretmesi ise onların Süleymân'ın ordularından bir ordu olması, güneşten gölgelenmede ve işler için elçi göndermede onlara ihtiyaç duyması sebebiyledir. Dolayısıyla onunla çokça iç içe olmasından ve diğer hayvanların durumunun nadir olup kuşlar gibi sürekli tekerrür etmemesinden ötürü kuşlar özellikle zikredilmiştir. Ebu Ca'fer en-Nehhâs şöyle demiştir: Mantık (konuşma/dil), söz olmaksızın anlaşılan şeyler için de kullanılabilir; Azîz ve Celîl olan Allah neyi murad ettiğini en iyi bilendir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Süleymân'ın sadece kuşların dilini bildiğini söyleyen kimse büyük bir eksiklik içindedir. Zira insanlar, onun konuşmayan varlıkların kelamını anladığında ve bitkilerden kendisi için söz yaratıldığında ittifak etmişlerdir. Nitekim her bitki ona: 'Ben filan ağacım, şu hususta faydalıyım, şu hususta zararlıyım' derdi; artık hayvanları sen düşün!

15954. Metin

[سورة النمل (٢٧): آية ١٧]

[Neml Suresi (27), 17. Âyet]

15955. Metin

وَحُشِرَ لِسُلَيْمانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧)

{ وَحُشِرَ لِسُلَيْمانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧) } “Süleymân'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı; hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu. (17)”

15956. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَحُشِرَ لِسُلَيْمانَ"" حُشِرَ" جُمِعَ وَالْحَشْرُ الْجَمْعُ وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﷿:" وَحَشَرْناهُمْ فَلَمْ نُغادِرْ مِنْهُمْ أَحَداً" وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِي مِقْدَارِ جُنْدِ سُلَيْمَانَ ﵇، فَيُقَالُ: كَانَ مُعَسْكَرُهُ مِائَةَ فَرْسَخٍ فِي مِائَةٍ: خَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلْجِنِّ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلْإِنْسِ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلطَّيْرِ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلْوَحْشِ. وَكَانَ لَهُ أَلْفُ بَيْتٍ مِنْ قَوَارِيرَ عَلَى الْخَشَبِ فِيهَا ثَلَاثُمِائَةِ مَنْكُوحَةٍ وَسَبْعُمِائَةِ سُرِّيَّةٍ. ابْنُ عَطِيَّةَ: وَاخْتُلِفَ فِي مُعَسْكَرِهِ وَمِقْدَارِ جُنْدِهِ اخْتِلَافًا شَدِيدًا غَيْرَ أَنَّ الصَّحِيحَ أَنَّ مُلْكَهُ كَانَ عَظِيمًا مَلَأَ الْأَرْضَ، وَانْقَادَتْ لَهُ الْمَعْمُورَةُ كُلُّهَا." فَهُمْ يُوزَعُونَ" مَعْنَاهُ يُرَدُّ أَوَّلُهُمْ إِلَى آخِرِهِمْ وَيُكَفُّونَ. قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ لِكُلِّ صِنْفٍ وَزَعَةٌ فِي رُتْبَتِهِمْ وَمَوَاضِعِهِمْ مِنَ الْكُرْسِيِّ وَمِنَ الْأَرْضِ إِذَا مَشَوْا فِيهَا. يُقَالُ: وَزِعْتُهُ أَوْزَعُهُ وَزَعًا أَيْ كَفَفْتُهُ. وَالْوَازِعُ فِي الْحَرْبِ الْمُوَكَّلُ بِالصُّفُوفِ يَزَعُ مَنْ تَقَدَّمَ مِنْهُمْ. رَوَى مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ قَالَتْ: لَمَّا وَقَفَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِذِي طَوَى- تَعْنِي

Bunda iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَحُشِرَ لِسُلَيْمانَ } “Süleymân'a toplandı” buyruğudur. "Huşira" toplandı demektir; haşr toplamak anlamındadır. Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا } “Onları bir araya topladık da içlerinden hiçbirini bırakmadık” buyruğu da bundandır. Süleymân aleyhisselâm'ın ordusunun miktarı hakkında ihtilaf edilmiştir. Denilir ki: Onun ordugâhı yüz fersaha yüz fersah idi; yirmi beşi cinlere, yirmi beşi insanlara, yirmi beşi kuşlara, yirmi beşi de vahşi hayvanlara aitti. Ağaç üzerine kurulmuş sırçadan (camdan) bin köşkü vardı; bunlarda üç yüz nikâhlı hanımı ve yedi yüz câriyesi bulunuyordu. İbn Atiyye şöyle demiştir: Ordugâhı ve ordusunun miktarı hakkında çok büyük ihtilaf edilmiştir; ancak sahih olan şu ki, onun mülkü yeryüzünü dolduran pek büyük bir mülktü ve bütün yeryüzü ona boyun eğmişti. { فَهُمْ يُوزَعُونَ } “hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu” ifadesinin manası; öndekileri sonrakilere doğru tutulup engellenir ve nizama sokulurlardı demektir. Katâde: Her sınıfın rütbelerine, tahtın yanındaki ve yeryüzünde yürüdükleri vakit yerlerine göre onları sevk ve idare eden düzenleyicileri (veze'a) vardı, demiştir. Bir kimseyi engellediğinde "veza'tuhu evze'uhu vez'an" denilir. Savaştaki "vâzi'" ise saflara memur edilen ve öne geçenleri geri tutan kimsedir. Muhammed b. İshâk, Esmâ bint Ebî Bekr'den rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Zû Tuvâ'da durduğu zaman -bununla

15957. Metin

يَوْمَ الْفَتْحِ- قَالَ أَبُو قُحَافَةَ وَقَدْ كُفَّ بَصَرُهُ يَوْمَئِذٍ لِابْنَتِهِ: اظْهَرِي بِي عَلَى أَبِي قُبَيْسٍ. قَالَتْ: فَأَشْرَفْتُ بِهِ عَلَيْهِ فَقَالَ: مَا تَرَيْنَ؟ قَالَتْ: أَرَى سَوَادًا مُجْتَمِعًا. قَالَ: تِلْكَ الْخَيْلُ. قَالَتْ: وَأَرَى رَجُلًا مِنَ السَّوَادِ مُقْبِلًا وَمُدْبِرًا. قَالَ: ذَلِكَ الْوَازِعُ يَمْنَعُهَا أَنْ تَنْتَشِرَ. وَذَكَرَ تَمَامَ الْخَبَرِ. وَمِنْ هَذَا قَوْلُهُ ﵇:" مَا رُئِيَ الشَّيْطَانُ يَوْمًا هُوَ فِيهِ أَصْغَرَ وَلَا أَدْحَرُ وَلَا أَحْقَرُ وَلَا أَغْيَظَ مِنْهُ فِي يَوْمِ عَرَفَةَ وَمَا ذَاكَ إِلَّا لِمَا رَأَى مِنْ تَنَزُّلِ الرَّحْمَةِ وَتَجَاوُزِ اللَّهِ عَنِ الذُّنُوبِ الْعِظَامِ إِلَّا مَا رَأَى يَوْمَ بَدْرٍ" قِيلَ: وَمَا رَأَى يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ:" أَمَا إِنَّهُ رَأَى جِبْرِيلَ يَزَعُ الْمَلَائِكَةَ" خَرَّجَهُ الْمُوَطَّأُ. وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ النَّابِغَةِ:

fetih gününü kastetmektedir- o gün gözleri görmez olmuş olan Ebu Kuhâfe kızına: 'Beni Ebû Kubeys dağına çıkar' dedi. Esmâ dedi ki: Ben de onu oraya çıkardım. O: 'Ne görüyorsun?' dedi. Ben: 'Toplanmış büyük bir karaltı görüyorum' dedim. O: 'Bunlar süvarilerdir' dedi. Ben: 'O karaltının önünde bir adamın ileri geri gidip geldiğini görüyorum' dedim. O: 'Bu, onların dağılmasını engelleyen vâzi'dir (düzenleyicidir)' dedi ve haberin tamamını zikretti. Peygamber aleyhisselâm'ın şu hadisi de bu manadandır: “Şeytan, Arefe gününden başka hiçbir günde daha küçük, daha kovulmuş, daha hakir ve daha öfkeli görülmemiştir. Bu da ancak rahmetin indiğini ve Allah'ın büyük günahları bağışladığını görmesindendir; bir de Bedir günü gördüğü müstesna.” 'Bedir günü ne gördü ey Allah'ın Resûlü?' denildi. Buyurdu ki: “Şüphesiz o, Cebrâil'i melekleri nizama sokup sevk ederken (yeze'u) gördü.” Bunu el-Muvatta' tahric etmiştir. en-Nâbiğa'nın şu sözü de bu manadandır:

15958. Metin

عَلَى حِينَ عَاتَبْتُ الْمَشِيبَ عَلَى الصِّبَا ... وَقُلْتُ أَلَمَّا أَصْحُ وَالشَّيْبُ وَازِعُ

Gençlik hevesleri yüzünden saçın ağarmasını kınadığım ve: 'Ak düşmüş saç bir engelleyici (vâzi') iken ben hâlâ kendime gelmeyecek miyim?' dediğim bir vakitte...

15959. Metin

آخَرُ:

Bir başka şair:

15960. Metin

وَلَمَّا تَلَاقَيْنَا جَرَتْ مِنْ جُفُونِنَا ... دُمُوعٌ وَزَعْنَا غَرْبَهَا بِالْأَصَابِعِ

Karşılaştığımızda göz kapaklarımızdan yaşlar boşandı... Şiddetini parmaklarımızla engellediğimiz (veza'nâ).

15961. Metin

آخَرُ:

Bir başka şair:

15962. Metin

وَلَا يَزَعُ النَّفْسَ اللَّجُوجَ عَنِ الْهَوَى ... مِنَ النَّاسِ إِلَّا وَافِرُ الْعَقْلِ كَامِلُهُ

İnatçı nefsi hevasından alıkoyamaz (yeze'u)... İnsanlardan ancak aklı bol ve kâmil olan kimse.

15963. Metin

وَقِيلَ: هُوَ مِنَ التَّوْزِيعِ بِمَعْنَى التَّفْرِيقِ. وَالْقَوْمُ أَوْزَاعٌ أَيْ طَوَائِفٌ. وَفِي الْقِصَّةِ: إِنَّ الشَّيَاطِينَ نَسَجَتْ له بساطا فسخا فِي فَرْسَخٍ ذَهَبًا فِي إِبْرَيْسِمَ، وَكَانَ يُوضَعُ لَهُ كُرْسِيٌّ مِنْ ذَهَبٍ وَحَوْلَهُ ثَلَاثَةُ آلَافِ كُرْسِيٍّ مِنْ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ فَيَقْعُدُ الْأَنْبِيَاءُ عَلَى كَرَاسِيِّ الذَّهَبِ، وَالْعُلَمَاءُ عَلَى كَرَاسِيِّ الْفِضَّةِ. الثَّانِيَةُ- فِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى اتِّخَاذِ الْإِمَامِ وَالْحُكَّامِ وَزَعَةً يَكُفُّونَ النَّاسَ وَيَمْنَعُونَهُمْ مِنْ تَطَاوُلِ بَعْضِهِمْ على بعض، إذ لا يمكن الحكام ذَلِكَ بِأَنْفُسِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ عَوْنٍ: سَمِعْتُ الْحَسَنَ يَقُولُ وَهُوَ فِي مَجْلِسِ قَضَائِهِ لَمَّا رَأَى مَا يَصْنَعُ النَّاسُ قَالَ: وَاللَّهِ مَا يُصْلِحُ هَؤُلَاءِ النَّاسَ إِلَّا وَزَعَةٌ. وَقَالَ الْحَسَنُ أَيْضًا: لأبد لِلنَّاسِ مِنْ وَازِعٍ، أَيْ مِنْ سُلْطَانٍ يَكُفُّهُمْ. وَذَكَرَ ابْنُ الْقَاسِمِ قَالَ حَدَّثَنَا مَالِكٌ أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانٍ كَانَ يَقُولُ: مَا يَزَعُ الْإِمَامُ أَكْثَرَ مِمَّا يَزَعُ الْقُرْآنُ، أَيْ مِنَ النَّاسِ. قَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: قُلْتُ لِمَالِكٍ مَا يَزَعُ؟ قَالَ: يَكُفُّ. قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ ابن الْعَرَبِيِّ: وَقَدْ جَهِلَ قَوْمٌ الْمُرَادَ بِهَذَا الْكَلَامِ، فَظَنُّوا أَنَّ الْمَعْنَى فِيهِ أَنَّ قُدْرَةَ السُّلْطَانِ تردع

Bunun, dağıtmak/ayırmak anlamına gelen "tevzî'"den geldiği de söylenmiştir. Bir kavim için "evzâ'" (أَوْزَاعٌ) denildiğinde, fırkalar/zümreler kastedilir. Kıssada [şöyle] anlatılır: Şeytanlar onun için fersaha fersah altın ve ipekten bir yaygı dokumuşlardı. Onun için altından bir taht konulur, etrafına da altın ve gümüşten üç bin kürsü yerleştirilirdi; peygamberler altın kürsülere, âlimler ise gümüş kürsülere otururlardı. İkincisi: Bu ayette, insanların birbirine zulüm ve haksızlık etmesini engellemek ve onları geri tutmak üzere devlet başkanının (imamın) ve yöneticilerin düzen sağlayıcı görevliler (veze'a) edinmelerine delil vardır; zira yöneticilerin bunu bizzat kendilerinin yapması mümkün değildir. İbn Avn şöyle demiştir: Hasan[-ı Basrî]'yi kaza (hüküm) meclisinde otururken insanların yaptıklarını gördüğünde şöyle derken işittim: "Vallahi bu insanları ancak düzenleyiciler/zaptiyeler (veze'a) ıslah eder." Hasan ayrıca şöyle demiştir: "İnsanlar için onları engelleyecek bir vâzi' (yani bir otorite/sultan) mutlaka gereklidir." İbnü'l-Kâsım, Mâlik'in bize şöyle rivayet ettiğini zikretmiştir: Osman b. Affân şöyle derdi: "İmamın (devlet otoritesinin) [insanları kötülükten] engellemesi (mâ yeze'u), Kur'an'ın engellemesinden daha fazladır." İbnü'l-Kâsım dedi ki: Mâlik'e "yeze'u" ne demektir? diye sordum; "engeller/alıkoyar" dedi. Kadı Ebû Bekr İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bir topluluk bu sözün maksadını anlayamayarak cahillik etmiş ve bu ifadedeki mananın, sultanın gücünün

15964. Metin

النَّاسَ أَكْثَرَ مِمَّا تَرْدَعُهُمْ حُدُودُ الْقُرْآنِ وَهَذَا جَهْلٌ بِاللَّهِ وَحِكْمَتِهِ. قَالَ: فَإِنَّ اللَّهَ مَا وَضَعَ الْحُدُودَ إِلَّا مَصْلَحَةً عَامَّةً كَافَّةً قَائِمَةً لِقِوَامِ الْخَلْقِ، لَا زِيَادَةَ عَلَيْهَا، وَلَا نُقْصَانَ مَعَهَا، وَلَا يَصْلُحُ سِوَاهَا، وَلَكِنَّ الظَّلَمَةَ خَاسُوا بِهَا، وَقَصَّرُوا عَنْهَا، وَأَتَوْا مَا أَتَوْا بِغَيْرِ نِيَّةٍ، وَلَمْ يَقْصِدُوا وَجْهَ اللَّهِ فِي الْقَضَاءِ بِهَا، فَلَمْ يَرْتَدِعِ الْخَلْقُ بِهَا، وَلَوْ حَكَمُوا بِالْعَدْلِ، وَأَخْلَصُوا النِّيَّةَ، لَاسْتَقَامَتِ الْأُمُورُ، وَصَلُحَ الْجُمْهُورُ.

insanları Kur'an'ın hadlerinden daha çok caydırdığı şeklinde olduğunu sanmışlardır. Bu ise Allah'ı ve O'nun hikmetini bilmemektir. [İbnü'l-Arabî] der ki: Zira Allah, yaratılmışların nizam ve intizamı için eksiksiz, genel, kâfi ve ayakta duran hadlerden başka bir şey koymamıştır. Ona ne bir ilave yapılabilir, ne ondan bir eksiltmeye gidilebilir ve ondan başkası da ıslah edemez. Fakat zalimler bu hadleri çiğnediler, onları uygulamakta kusur ettiler, yaptıklarını [halis bir] niyet olmaksızın yaptılar ve onlarla hükmederken Allah rızasını gözetmediler; bu yüzden de insanlar bunlarla caymadılar. Şayet adaletle hükmetseler ve niyetlerini halis kılsalardı, işler yoluna girer ve halkın geneli ıslah olurdu.

15965. Metin

[سورة النمل (٢٧): الآيات ١٨ الى ١٩]

[Neml Suresi (27), Âyetler 18-19]

15966. Metin

حَتَّى إِذا أَتَوْا عَلى وادِ النَّمْلِ قالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَساكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٨) فَتَبَسَّمَ ضاحِكاً مِنْ قَوْلِها وَقالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلى والِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صالِحاً تَرْضاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩)

{ حَتَّى إِذا أَتَوْا عَلى وادِ النَّمْلِ قالَتْ نَمْلَةٌ يا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَساكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١٨) فَتَبَسَّمَ ضاحِكاً مِنْ قَوْلِها وَقالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلى والِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صالِحاً تَرْضاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩) } “Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin!’ dedi. (18) [Süleyman] onun sözünden dolayı tebessüm ederek güldü ve: ‘Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et (nasip eyle) ve beni rahmetinle salih kullarının arasına dahil et!’ dedi. (19)”

15967. Metin

فِيهِ سِتُّ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (حَتَّى إِذا أَتَوْا عَلى وادِ النَّمْلِ) قَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّهُ وَادٍ بِأَرْضِ الشَّامِ. وَقَالَ كَعْبٌ: هُوَ بِالطَّائِفِ. (قالَتْ نَمْلَةٌ يا أَيُّهَا النَّمْلُ) قَالَ الشَّعْبِيُّ: كَانَ لِلنَّمْلَةِ جَنَاحَانِ فَصَارَتْ مِنَ الطَّيْرِ، فَلِذَلِكَ عَلِمَ مَنْطِقَهَا وَلَوْلَا ذَلِكَ لَمَا عَلِمَهُ. وَقَدْ مَضَى هَذَا وَيَأْتِي. وَقَرَأَ سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ بِمَكَّةَ:" نَمُلَةٌ" وَ" النَّمُلُ" بِفَتْحِ النُّونِ وَضَمِّ الْمِيمِ. وَعَنْهُ أَيْضًا ضَمُّهُمَا جَمِيعًا. وَسُمِّيَتِ النَّمْلَةُ نَمْلَةً لِتَنَمُّلِهَا وَهُوَ كَثْرَةُ حَرَكَتِهَا وَقِلَّةُ قَرَارِهَا. قَالَ كَعْبٌ: مَرَّ سُلَيْمَانُ ﵇ بِوَادِي السَّدِيرِ مِنْ أَوْدِيَةِ الطَّائِفِ، فَأَتَى عَلَى وَادِي النَّمْلِ، فَقَامَتْ نَمْلَةٌ تَمْشِي وَهِيَ عَرْجَاءُ تَتَكَاوَسُ مِثْلَ الذِّئْبِ فِي الْعِظَمِ، فَنَادَتْ:" يَا أَيُّهَا النَّمْلُ" الْآيَةَ. الزَّمَخْشَرِيُّ: سَمِعَ سُلَيْمَانُ كَلَامَهَا مِنْ ثَلَاثَةِ أَمْيَالٍ، وَكَانَتْ تَمْشِي وَهِيَ عَرْجَاءُ تَتَكَاوَسُ، وَقِيلَ: كَانَ اسْمُهَا طَاخِيةُ. وَقَالَ السُّهَيْلِيُّ: ذَكَرُوا اسْمَ النَّمْلَةِ الْمُكَلِّمَةِ لِسُلَيْمَانَ ﵇، وَقَالُوا اسْمَهَا حَرْمِيَا، وَلَا أَدْرِي كَيْفَ يُتَصَوَّرُ لِلنَّمْلَةِ اسْمٌ عَلَمٌ وَالنَّمْلُ لَا يُسَمِّي بَعْضُهُمْ بَعْضًا، وَلَا الْآدَمِيُّونَ يُمْكِنُهُمْ تَسْمِيَةُ

Bunda altı mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: (حَتَّى إِذا أَتَوْا عَلى وادِ النَّمْلِ) “Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde” buyruğudur. Katâde: Bize bunun Şam topraklarında bir vadi olduğu zikredildi, demiştir. Kâ'b ise: O, Tâif'tedir, demiştir. (قالَتْ نَمْلَةٌ يا أَيُّهَا النَّمْلُ) “Bir karınca: ‘Ey karıncalar!’ dedi” ifadesi hakkında Şa'bî: Karıncanın iki kanadı vardı ve kuşlardan olmuştu; bundan dolayı Süleyman onun konuşmasını anladı, aksi takdirde anlayamazdı, demiştir. Bu husus geçmişti ve gelecektir. Süleyman et-Teymî Mekke'de nûn'un fethası ve mîm'in dammesi ile "nemule" (نَمُلَةٌ) ve "en-nemul" (النَّمُلُ) şeklinde okumuştur. Ondan her iki harfin dammesiyle okuduğu da rivayet edilmiştir. Karıncaya çok hareketli olması ve az durup dinlenmesi (tenemmül) sebebiyle "nemle" denilmiştir. Kâ'b şöyle demiştir: Süleyman aleyhisselâm Tâif vadilerinden biri olan Sedîr vadisine uğradı ve Karınca vadisine vardı. Büyüklükçe kurt gibi olan, topallayarak sendeleyen bir karınca kalkıp yürüdü ve: "Ey karıncalar!" diyerek ayeti seslendi. ez-Zemahşerî şöyle der: Süleyman onun sözünü üç mil mesafeden işitti. O, topallayarak sendeleyerek yürüyordu. Adının Tâhiye olduğu da söylenmiştir. es-Süheylî ise şöyle demiştir: Süleyman aleyhisselâm ile konuşan karıncanın ismini zikretmiş ve adının Harmiyâ olduğunu söylemişlerdir. Karınca için özel bir ismin (alem) nasıl düşünülebileceğini bilemiyorum; zira ne karıncalar birbirini isimlendirir, ne de insanların

15968. Metin

وَاحِدَةٍ مِنْهُمْ بِاسْمِ عَلَمٍ، لِأَنَّهُ لَا يَتَمَيَّزُ لِلْآدَمِيِّينَ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ، وَلَا هُمْ أَيْضًا وَاقِعُونَ تَحْتَ مِلْكَةِ بَنِي آدَمَ كَالْخَيْلِ وَالْكِلَابِ وَنَحْوِهَا، فَإِنَّ الْعَلَمِيَّةَ فِيمَا كَانَ كَذَلِكَ مَوْجُودَةٌ عِنْدَ الْعَرَبِ. فَإِنْ قُلْتَ: إِنَّ الْعَلَمِيَّةَ مَوْجُودَةٌ في الأجناس كثعالة وأسامهه وَجَعَارٍ وَقَثَامٍ فِي الضَّبْعِ وَنَحْوَ هَذَا كَثِيرٌ، فَلَيْسَ اسْمُ النَّمْلَةِ مِنْ هَذَا، لِأَنَّهُمْ زَعَمُوا أَنَّهُ اسْمُ عَلَمٍ لِنَمْلَةٍ وَاحِدَةٍ مُعَيَّنَةٍ مِنْ بَيْنٍ سَائِرِ النَّمْلِ، وَثُعَالَةُ وَنَحْوُهُ لَا يَخْتَصُّ بِوَاحِدٍ مِنَ الْجِنْسِ، بَلْ كُلُّ وَاحِدٍ رَأَيْتَهُ مِنْ ذَلِكَ الْجِنْسِ فَهُوَ ثُعَالَةُ، وَكَذَلِكَ أُسَامَةُ وَابْنُ آوَى وَابْنُ عِرْسٍ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ. فَإِنْ صَحَّ مَا قَالُوهُ فَلَهُ وَجْهٌ، وَهُوَ أَنْ تَكُونَ هَذِهِ النَّمْلَةُ النَّاطِقَةُ قَدْ سُمِّيَتْ بِهَذَا الِاسْمِ فِي التَّوْرَاةِ أَوْ فِي الزَّبُورِ أَوْ فِي بَعْضِ الصُّحُفِ سَمَّاهَا اللَّهُ تَعَالَى بِهَذَا الِاسْمِ، وَعَرَّفَهَا بِهِ الْأَنْبِيَاءَ قَبْلَ سُلَيْمَانَ أَوْ بَعْضَهُمْ. وَخُصَّتْ بِالتَّسْمِيَةِ لِنُطْقِهَا وَإِيمَانِهَا فَهَذَا وَجْهٌ. وَمَعْنَى قَوْلِنَا بِإِيمَانِهَا أَنَّهَا قَالَتْ لِلنَّمْلِ: (لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ) فَقَوْلُهَا:" وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ" الْتِفَاتَةُ مُؤْمِنٍ. أَيْ مِنْ عَدْلِ سُلَيْمَانَ وَفَضْلِهِ وَفَضْلِ جُنُودِهِ لَا يَحْطِمُونَ نَمْلَةً فَمَا فَوْقَهَا إِلَّا بِأَلَّا يَشْعُرُوا. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ تَبَسُّمَ سُلَيْمَانَ سُرُورٌ بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ مِنْهَا، وَلِذَلِكَ أَكَّدَ التَّبَسُّمَ بِقَوْلِهِ:" ضاحِكاً" إِذْ قَدْ يَكُونُ التَّبَسُّمُ مِنْ غَيْرِ ضَحِكٍ وَلَا رِضًا، أَلَا تَرَاهُمْ يَقُولُونَ تَبَسَّمَ تَبَسُّمَ الْغَضْبَانِ وَتَبَسَّمَ تَبَسُّمَ الْمُسْتَهْزِئِينَ. وَتَبَسُّمُ الضَّحِكِ إِنَّمَا هُوَ عَنْ سُرُورٍ، وَلَا يُسَرُّ نَبِيٌّ بِأَمْرِ دُنْيَا، وَإِنَّمَا سُرَّ بِمَا كَانَ مِنْ أَمْرِ الْآخِرَةِ وَالدِّينِ. وَقَوْلُهَا:" وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ" إِشَارَةٌ إِلَى الدِّينِ وَالْعَدْلِ وَالرَّأْفَةِ. وَنَظِيرُ قَوْلِ النَّمْلَةِ فِي جُنْدِ سُلَيْمَانَ" وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ" قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى فِي جُنْدِ مُحَمَّدٍ ﷺ:" فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ «١» ". الْتِفَاتًا إِلَى أَنَّهُمْ لَا يَقْصِدُونَ هَدْرَ مُؤْمِنٍ. إِلَّا أَنَّ الْمُثْنِيَ عَلَى جُنْدِ سُلَيْمَانَ هِيَ النَّمْلَةُ بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى، وَالْمُثْنِيَ عَلَى جُنْدِ مُحَمَّدٍ ﷺ هُوَ اللَّهُ ﷿ بِنَفْسِهِ، لِمَا لِجُنُودِ مُحَمَّدٍ ﷺ مِنَ الْفَضْلِ عَلَى جُنْدِ غَيْرِهِ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ، كَمَا لِمُحَمَّدٍ ﷺ فَضْلٌ عَلَى جَمِيعِ النَّبِيِّينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَسَلَّمَ أَجْمَعِينَ. وَقَرَأَ شَهْرُ بْنُ حَوْشَبٍ:" مَسْكَنَكُمْ" بِسُكُونِ السِّينِ عَلَى الْإِفْرَادِ. وَفِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ" مَسَاكِنَكُنَّ لَا يَحْطِمَنْكُمْ". وَقَرَأَ سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ" مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنْكُنَّ" ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ، أَيْ لَا يَكْسِرُنَّكُمْ بِوَطْئِهِمْ عَلَيْكُمْ وَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ بكم

...[onlardan] bir tekinin özel isimle [adlandırılması doğru değildir]. Çünkü insanlar açısından onların bir kısmı diğerinden ayırt edilemez. Ayrıca onlar atlar, köpekler ve benzerleri gibi âdemoğlunun mülkiyeti altında da değildir. Zira bu gibi varlıklarda özel isim (alemiyet) Araplarda mevcuttur. Eğer: "Özel isim (cins alemi) cinslerde de mevcuttur; nitekim tilkiye Se'âle (ثُعَالَة), aslana Üsâme (أُسَامَة), sırtlana Ca'âr (جَعَار) ve Kasâm (قَثَام) denilmesi ve bunun benzerleri çoktur" dersen, [deriz ki]: Karıncanın adı bundan değildir. Çünkü onlar bunun, diğer karıncalar arasından belirli tek bir karıncanın özel ismi olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa Se'âle ve benzeri isimler cinsten tek bir ferde mahsus değildir; bilakis o cinsten gördüğün her fert Se'âle'dir. Aynı şekilde Üsâme (aslan), İbn Âvâ (çakal), İbn Irs (gelincik) ve benzerleri de böyledir. Eğer söyledikleri doğruysa, bunun bir izahı vardır; o da bu konuşan karıncanın Tevrat'ta, Zebur'da veya bazı sahifelerde bu isimle isimlendirilmiş olmasıdır; Allah Teâlâ ona bu ismi vermiş ve Süleyman'dan önceki peygamberlere veya bazısına onu bu isimle tanıtmıştır. Konuşması ve imanı sebebiyle de isimlendirilmede hususi kılınmıştır; işte bu bir izahtır. Karıncanın imanı ile kastettiğimiz anlam ise karıncalara: { لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ } “Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin” demiş olmasıdır. Onun “ve onlar farkında olmadan” sözü, bir müminin bakışıdır/inceliğidir. Yani Süleyman'ın adaletinden, onun ve ordularının faziletinden ötürü, onlar ancak farkında olmadıkları takdirde bir karıncayı ve ondan daha büyüğünü ezerler. Denildi ki: Süleyman'ın tebessüm etmesi, onun bu sözünden duyduğu sevinçtendir. Bu sebeple tebessümü, “gülerek” (ضاحِكاً) sözüyle pekiştirmiştir. Zira tebessüm bazen gülme ve rıza olmaksızın da gerçekleşebilir. Nitekim insanların: 'Öfkelinin tebessümü gibi tebessüm etti', 'alay edenlerin tebessümü gibi tebessüm etti' dediklerini görmez misin? Gülerek tebessüm etmek ise ancak bir sevinçten kaynaklanır. Bir peygamber ise dünya işine sevinmez; o ancak ahiret ve din işine dair hususlara sevinir. Karıncanın “ve onlar farkında olmadan” sözü dine, adalete ve şefkate bir işarettir. Karıncanın, Süleyman'ın ordusu hakkındaki “onlar farkında olmadan” sözünün bir benzeri, Allah Teâlâ'nın Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ordusu hakkındaki: { فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “Böylece bilmeksizin onlar yüzünden bir vebale/sıkıntıya uğrarsınız”1 buyruğudur. Bu, onların asla bir müminin kanını heba etmeyi kastetmeyeceklerine bir işarettir. Ancak şu var ki, Süleyman'ın ordusunu öven Allah Teâlâ'nın izniyle karıncadır; Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ordusunu bizzat öven ise Yüce Allah'ın kendisidir. Çünkü Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ordularının, diğer peygamberlerin ordularına karşı bir üstünlüğü vardır; nitekim Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de peygamberlerin hepsine -hepsine Allah'ın salât ve selâmı olsun- karşı üstünlüğü vardır. Şehr b. Havşeb, tekil olarak sin harfinin sükûnu ile: (مَسْكَنَكُمْ) “meskeneküm” şeklinde okumuştur. Übeyy'in Mushafı'nda ise: (مَسَاكِنَكُنَّ لَا يَحْطِمَنْكُمْ) “mesâkinekünne lâ yahtımenküm” şeklindedir. Süleyman et-Teymî de: (مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنْكُنَّ) “mesâkineküm lâ yahtımenkünne” şeklinde okumuştur; bunu en-Nehhâs zikretmiştir. Yani: Onlar sizin farkınızda olmaksızın üzerinize basarak sizi kırmasınlar/ezmesinler.

15969. Metin

قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَأَفْهَمَ اللَّهُ تَعَالَى النَّمْلَةَ هَذَا لِتَكُونَ مُعْجِزَةً لِسُلَيْمَانَ. وَقَالَ وَهْبٌ: أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى الرِّيحَ أَلَّا يَتَكَلَّمَ أَحَدٌ بِشَيْءٍ إِلَّا طَرَحَتْهُ فِي سَمْعِ سُلَيْمَانَ، بِسَبَبِ أَنَّ الشَّيَاطِينَ أَرَادَتْ كَيْدَهُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ هَذَا الْوَادِيَ كَانَ بِبِلَادِ الْيَمَنِ وَأَنَّهَا كَانَتْ نَمْلَةً صَغِيرَةً مِثْلَ النَّمْلِ الْمُعْتَادِ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ. وَقَالَ نَوْفٌ الشَّامِيُّ وَشَقِيقُ بْنُ سَلَمَةَ: كَانَ نَمْلُ ذَلِكَ الْوَادِي كَهَيْئَةِ الذِّئَابِ فِي الْعِظَمِ. وَقَالَ بُرَيْدَةُ الْأَسْلَمِيُّ: كَهَيْئَةِ النِّعَاجِ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ التِّرْمِذِيُّ: فَإِنْ كَانَ عَلَى هَذِهِ الْخِلْقَةِ فَلَهَا صَوْتٌ، وَإِنَّمَا افْتُقِدَ صَوْتُ النَّمْلِ لِصِغَرِ خَلْقِهَا، وَإِلَّا فَالْأَصْوَاتُ فِي الطُّيُورِ وَالْبَهَائِمِ كَائِنَةٌ، وَذَلِكَ مَنْطِقُهُمْ، وَفِي تِلْكَ الْمَنَاطِقِ مَعَانِي التَّسْبِيحِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ «١» ". قُلْتُ: وَقَوْلُهُ" لَا يَحْطِمَنَّكُمْ" يَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ قَوْلِ الْكَلْبِيِّ، إِذْ لَوْ كَانَتْ كَهَيْئَةِ الذِّئَابِ والنعاج لما حطمت بالوطي، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ:" ادْخُلُوا مَساكِنَكُمْ" فَجَاءَ عَلَى خِطَابِ الْآدَمِيِّينَ لِأَنَّ النَّمْلَ هَاهُنَا أُجْرِيَ مَجْرَى الْآدَمِيِّينَ حِينَ نَطَقَ كَمَا يَنْطِقُ الْآدَمِيُّونَ. قَالَ أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ: وَرَأَيْتُ فِي بَعْضِ الْكُتُبِ أَنَّ سُلَيْمَانَ قَالَ لَهَا لِمَ حَذَّرْتِ النَّمْلَ؟ أَخِفْتِ ظُلْمِي؟ أَمَا عَلِمْتِ أَنِّي نَبِيٌّ عَدْلٌ؟ فَلِمَ قُلْتِ:" يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ" فَقَالَتِ النَّمْلَةُ: أَمَا سَمِعْتَ قَوْلِي" وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ" مَعَ أَنِّي لَمْ أُرِدْ حَطْمَ النُّفُوسِ، وَإِنَّمَا أَرَدْتُ حَطْمَ الْقُلُوبِ خَشْيَةَ أَنْ يَتَمَنَّيْنَ مِثْلَ مَا أُعْطِيْتَ، أَوْ يُفْتَتَنَّ بِالدُّنْيَا، وَيُشْغَلْنَ بِالنَّظَرِ إِلَى مُلْكِكَ عَنِ التَّسْبِيحِ وَالذِّكْرِ. فَقَالَ لَهَا سُلَيْمَانُ: عِظِينِي. فَقَالَتِ النَّمْلَةَ: أَمَا عَلِمْتَ لِمَ سُمِّيَ أَبُوكَ دَاوُدُ؟ قَالَ: لَا. قَالَتْ: لِأَنَّهُ دَاوَى جِرَاحَةَ فُؤَادِهِ، هَلْ عَلِمْتَ لِمَ سُمِّيتَ سُلَيْمَانَ؟ قَالَ: لَا. قَالَتْ: لِأَنَّكَ سَلِيمُ النَّاحِيَةِ عَلَى مَا أُوتِيتَهُ بِسَلَامَةِ صَدْرِكَ، وَإِنَّ لَكَ أَنْ تَلْحَقَ بِأَبِيكَ «٢». ثُمَّ قَالَتْ: أَتَدْرِي لِمَ سَخَّرَ اللَّهُ لَكَ الرِّيحَ؟ قَالَ: لَا. قَالَتْ: أَخْبَرَكَ أَنَّ الدُّنْيَا كُلَّهَا رِيحٌ. (فَتَبَسَّمَ ضاحِكاً مِنْ قَوْلِها) مُتَعَجِّبًا ثُمَّ مَضَتْ مُسْرِعَةً إِلَى قَوْمِهَا، فقالت: هل عندكم من شي نهديه إلى

El-Mehdevî şöyle demiştir: Yüce Allah, Süleyman için bir mucize olsun diye bunu karıncaya kavratmıştır. Vehb ise şöyle demiştir: Şeytanlar ona tuzak kurmak istedikleri için Yüce Allah rüzgâra, bir kimse herhangi bir şey konuştuğunda onu mutlaka Süleyman'ın kulağına ulaştırmasını emretti. Bu vadinin Yemen beldelerinde olduğu ve o karıncanın da alışılageldik karıncalar gibi küçük bir karınca olduğu da söylenmiştir; bunu el-Kelbî söylemiştir. Nevf eş-Şâmî ve Şakîk b. Seleme: "O vadinin karıncaları irilik bakımından kurtlar gibiydi" demişlerdir. Büreyde el-Eslemî ise: "Koyunlar gibiydi" demiştir. Muhammed b. Alî et-Tirmizî şöyle demiştir: "Şayet bu yaratılışta idiyse onun bir sesi vardır. Zaten karıncanın sesinin duyulmayışı yaratılışının küçüklüğündendir; yoksa kuşlarda ve hayvanlarda sesler mevcuttur ve bu onların konuşmasıdır (mantık). Bu konuşmalarda tesbih ve benzeri anlamlar bulunur. Yüce Allah'ın: { وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ } “Hiçbir şey yoktur ki O'nu överek tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız”1 buyruğu da budur." Ben [Kurtubî] derim ki: { لَا يَحْطِمَنَّكُمْ } “sizi ezmesin” buyruğu el-Kelbî'nin sözünün doğruluğuna delalet eder; zira kurtlar ve koyunlar gibi olsalardı çiğnenmekle ezilmezlerdi, doğrusunu Allah bilir. [Yüce Allah]: { ادْخُلُوا مَساكِنَكُمْ } “Yuvalarınıza girin” buyurmuştur; burada insanlar gibi konuştuğu için karıncaya hitap, insanlar hakkındaki hitap kalıbıyla gelmiştir. Ebû İshâk es-Sa'lebî şöyle demiştir: Bazı kitaplarda, Süleyman'ın ona: "Karıncaları niçin uyardın? Zulüm yapmamdan mı korktun? Benim adil bir peygamber olduğumu bilmedin mi? O halde niçin: { يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ } ‘Süleyman ve orduları sizi ezmesin’ dedin?" dediğini gördüm. Karınca şöyle cevap vermiştir: "Benim: { وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ } ‘onlar farkında olmadan’ dediğimi işitmedin mi? Bununla birlikte ben bedenlerin ezilmesini değil; sana verilenin bir benzerini temenni ederler yahut dünyaya kapılıp senin mülküne bakmakla tesbih ve zikirden alıkonurlar endişesiyle kalplerin kırılmasını kastettim." Bunun üzerine Süleyman ona: "Bana öğüt ver" dedi. Karınca: "Babana niçin Dâvûd ismi verildiğini bilir misin?" dedi. [Süleyman]: "Hayır" dedi. [Karınca]: "Çünkü o, kalbinin yarasını tedavi etti (dâvâ). Peki sana niçin Süleyman ismi verildiğini bilir misin?" dedi. [Süleyman]: "Hayır" dedi. [Karınca]: "Çünkü sen göğsünün selametiyle/temizliğiyle sana verilen şey hususunda selamettesin ve senin de babana kavuşman kaçınılmazdır"2 dedi. Sonra şöyle devam etti: "Allah'ın rüzgârı senin hizmetine niçin verdiğini bilir misin?" [Süleyman]: "Hayır" dedi. [Karınca]: "Sana bütün dünyanın bir rüzgârdan ibaret olduğunu bildirmek için" dedi. { فَتَبَسَّمَ ضاحِكاً مِنْ قَوْلِها } “[Süleyman] onun bu sözünden dolayı hayretle tebessüm edip güldü.” Sonra [karınca] aceleyle kavmine gitti ve: "Yanınızda

15970. Metin

نَبِيِّ اللَّهِ؟ قَالُوا: وَمَا قَدْرُ مَا نُهْدِي لَهُ! وَاللَّهِ مَا عِنْدَنَا إِلَّا نَبْقَةٌ وَاحِدَةٌ. قَالَتْ: حَسَنَةٌ، ايتُونِي بِهَا. فَأَتَوْهَا بِهَا فَحَمَلَتْهَا بِفِيهَا فَانْطَلَقَتْ تَجُرُّهَا، فَأَمَرَ اللَّهُ الرِّيحَ فَحَمَلَتْهَا، وَأَقْبَلَتْ تَشُقُّ الْإِنْسَ وَالْجِنَّ وَالْعُلَمَاءَ وَالْأَنْبِيَاءَ عَلَى الْبِسَاطِ، حَتَّى وَقَعَتْ بَيْنَ يَدَيْهِ، ثُمَّ وَضَعَتْ تِلْكَ النَّبْقَةَ مِنْ فِيهَا فِي كَفِّهِ، وَأَنْشَأَتْ تَقُولُ:

Allah'ın nebisine hediye edeceğimiz bir şey var mı?" dedi. Onlar: "Ona hediye edeceğimiz şeyin değeri ne olabilir ki! Vallahi yanımızda tek bir hünnaptan başka bir şey yok" dediler. Karınca: "Güzeldir, onu bana getirin" dedi. Onu karıncaya getirdiler; o da onu ağzıyla taşıyıp çekerek yola koyuldu. Allah rüzgâra emretti, rüzgâr onu taşıdı; yaygının üzerindeki insanları, cinleri, âlimleri ve peygamberleri yararak geldi, nihayet [Süleyman'ın] önüne kondu. Sonra o hünnabı ağzından çıkarıp onun avucuna koydu ve şu şiiri söylemeye başladı:

15971. Metin

أَلَمْ تَرَنَا نُهْدِي إِلَى اللَّهِ مَالَهُ ... وَإِنْ كَانَ عَنْهُ ذَا غِنًى فَهُوَ قَابِلُهْ

Görmez misin ki biz O'nun malını Allah'a hediye ederiz... O bundan zengin (müstağni) olsa da yine onu kabul eder.

15972. Metin

وَلَوْ كَانَ يُهْدَى لِلْجَلِيلِ بِقَدْرِهِ ... لَقَصَّرَ عَنْهُ الْبَحْرُ يَوْمًا وَسَاحِلُهْ

Eğer Yüce [ve Celil] olana kadrince hediye verilecek olsaydı... Bir gün deniz ve sahili bile yetersiz kalırdı.

15973. Metin

وَلَكِنَّنَا نُهْدِي إِلَى مَنْ نُحِبُّهُ ... فَيَرْضَى بِهِ عَنَّا وَيُشْكَرُ فَاعِلُهْ

Fakat biz sevdiğimiz zata hediye veririz... O da bundan dolayı bizden hoşnut olur ve bunu yapana teşekkür edilir.

15974. Metin

وَمَا ذَاكَ إِلَّا مِنْ كَرِيمِ فِعَالِهِ ... وَإِلَّا فَمَا فِي مُلْكِنَا مَا يُشَاكِلُهْ

Bu da ancak onun kerem sahibi davranışındandır... Yoksa mülkümüzde ona denk olabilecek hiçbir şey yoktur.

15975. Metin

فَقَالَ لَهَا: بَارَكَ اللَّهُ فِيكُمْ، فَهُمْ بِتِلْكَ الدَّعْوَةِ أَشْكَرُ خَلْقِ اللَّهِ وَأَكْثَرُ خَلْقِ اللَّهِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَهَى النَّبِيُّ ﷺ عَنْ قَتْلِ أَرْبَعٍ مِنَ الدَّوَابِّ: الْهُدْهُدُ وَالصُّرَدُ وَالنَّمْلَةُ وَالنَّحْلَةُ، خَرَّجَهُ أَبُو دَاوُدَ وَصَحَّحَهُ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْحَقِّ وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَعْرَافِ" «١». فَالنَّمْلَةُ أَثْنَتْ عَلَى سُلَيْمَانَ وَأَخْبَرَتْ بِأَحْسَنِ مَا تَقْدِرُ عَلَيْهِ بِأَنَّهُمْ لَا يَشْعُرُونَ إِنْ حَطَمُوكُمْ، وَلَا يَفْعَلُونَ ذَلِكَ عَنْ عَمْدٍ مِنْهُمْ، فَنَفَتْ عَنْهُمُ الْجَوْرَ، وَلِذَلِكَ نُهِيَ عَنْ قَتْلِهَا، وَعَنْ قَتْلِ الْهُدْهُدِ، لِأَنَّهُ كَانَ دَلِيلَ سُلَيْمَانَ عَلَى الْمَاءِ وَرَسُولَهُ إِلَى بِلْقِيسَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: إِنَّمَا صَرَفَ اللَّهُ شَرَّ سُلَيْمَانَ عَنِ الْهُدْهُدِ لِأَنَّهُ كَانَ بَارًّا بِوَالِدَيْهِ. وَالصُّرَدُ يُقَالُ لَهُ الصَّوَّامُ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: أَوَّلُ مَنْ صَامَ الصُّرَدُ وَلَمَّا خَرَجَ إِبْرَاهِيمُ ﵇ مِنَ الشَّأْمِ إِلَى الْحَرَمِ فِي بِنَاءِ الْبَيْتِ كَانَتِ السَّكِينَةُ «٢» مَعَهُ وَالصُّرَدُ، فَكَانَ الصُّرَدُ دَلِيلَهُ عَلَى الْمَوْضِعِ وَالسَّكِينَةُ مِقْدَارَهُ، فَلَمَّا صَارَ إِلَى الْبُقْعَةِ وَقَعَتِ السَّكِينَةُ عَلَى مَوْضِعِ الْبَيْتِ وَنَادَتْ وَقَالَتْ: ابْنِ يَا إِبْرَاهِيمُ عَلَى مِقْدَارِ ظِلِّي. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" الْأَعْرَافِ" سَبَبُ النَّهْيِ عَنْ قَتْلِ الضُّفْدَعِ وَفِي" النَّحْلِ" «٣» النَّهْيُ عَنْ قَتْلِ النَّحْلِ. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ.

[Süleyman] ona: "Allah sizin hakkınızda bereket versin" dedi. İşte onlar bu dua sebebiyle Allah'ın mahlûkâtı içinde en çok şükreden ve en çok çoğalan varlıklardır. İbn Abbâs şöyle demiştir: «Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem dört canlının öldürülmesini yasakladı: Hüdhüd, surad (örümcek kuşu), karınca ve arı.» Bunu Ebû Dâvûd tahric etmiş ve Ebû Muhammed Abdülhak sahih kabul etmiştir; Ebû Hüreyre'den gelen bir rivayet olarak da nakledilmiştir. [Bu husus] el-A'râf [suresinde] geçmişti1. Karınca, Süleyman'ı övmüş ve şayet sizi ezerlerse bunun farkında olmadan gerçekleşeceğini, bunu asla kasten yapmayacaklarını haber vererek gücü yettiğince en güzel şekilde onları zulümden tenzih etmiştir. İşte bundan ötürü onun öldürülmesi yasaklanmıştır. Hüdhüdün öldürülmesinin yasaklanması ise onun Süleyman'a suyun yerini gösteren bir rehber ve Belkıs'a giden elçisi olması sebebiyledir. İkrime şöyle demiştir: "Allah'ın, Süleyman'ın [cezalandırma] şerrini hüdhüdden çevirmesi, ancak onun anne ve babasına karşı çok hayırlı/itaatkâr (berr) olması sebebiyledir." Surad kuşuna "es-Savvâm" (çok oruç tutan) da denir. Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "İlk oruç tutan [canlı] surad kuşudur." İbrâhim aleyhisselâm Beyt'in (Kâbe'nin) inşası için Şam'dan Harem'e çıktığında, Sekîne2 ve surad kuşu onunla beraberdi. Surad [Kâbe'nin] yerine, Sekîne ise ölçüsüne rehberlik ediyordu. O mekâna vardığında Sekîne, Beyt'in yapılacağı yere indi ve nida edip: "Ey İbrâhim! Benim gölgemin ölçüsüne göre bina et!" dedi. Kurbağanın öldürülmesinin yasaklanma sebebi daha önce el-A'râf [suresinde], arının öldürülmesinin yasaklanması ise en-Nahl [suresinde]3 geçmişti. Hamd Allah'a mahsustur.

15976. Metin

الثَّانِيَةُ- قَرَأَ الْحَسَنُ:" لَا يَحَطِّمَنَّكُمْ" وَعَنْهُ أَيْضًا" لَا يِحَطِّمَنَّكُمْ" وَعَنْهُ أَيْضًا وَعَنْ أَبِي رَجَاءٍ:" لَا يُحَطِّمَنَّكُمْ" وَالْحَطْمُ الْكَسْرُ. حَطَمْتُهُ حَطْمًا أَيْ كَسَرْتُهُ وَتَحَطَّمَ، وَالتَّحْطِيمُ التَّكْسِيرُ،" وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ" يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنْ سُلَيْمَانَ، وَجُنُودِهِ، وَالْعَامِلُ فِي الْحَالِ" يَحْطِمَنَّكُمْ". أَوْ حَالًا مِنَ النَّمْلَةِ وَالْعَامِلُ" قالَتْ". أَيْ قَالَتْ ذَلِكَ فِي حَالِ غَفْلَةِ الْجُنُودِ، كَقَوْلِكَ: قُمْتُ وَالنَّاسُ غَافِلُونَ. أَوْ حَالًا مِنَ النَّمْلِ أَيْضًا وَالْعَامِلُ" قالَتْ" عَلَى أَنَّ الْمَعْنَى: وَالنَّمْلُ لَا يَشْعُرُونَ أَنَّ سُلَيْمَانَ يَفْهَمُ مَقَالَتَهَا. وَفِيهِ بُعْدٌ وَسَيَأْتِي. الثَّالِثَةُ- رَوَى مُسْلِمٌ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ" أن نَمْلَةً قَرَصَتْ نَبِيًّا مِنَ الْأَنْبِيَاءِ فَأَمَرَ بِقَرْيَةِ النَّمْلِ فَأُحْرِقَتْ فَأَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَيْهِ أَفِي أَنْ قَرَصَتْكَ نَمْلَةٌ أَهْلَكْتَ أُمَّةً مِنَ الْأُمَمِ تُسَبِّحُ" وَفِي طَرِيقٍ آخَرَ:" فَهَلَّا نَمْلَةً وَاحِدَةً". قَالَ عُلَمَاؤُنَا: يُقَالُ إِنَّ هَذَا النَّبِيَّ هُوَ مُوسَى ﵇، وَإِنَّهُ قَالَ: يَا رَبَّ تُعَذِّبُ أَهْلَ قَرْيَةٍ بِمَعَاصِيهِمْ وَفِيهِمُ الطَّائِعُ. فَكَأَنَّهُ أَحَبَّ أَنْ يُرِيَهُ ذَلِكَ مِنْ عِنْدِهِ، فَسَلَّطَ عَلَيْهِ الْحَرَّ حَتَّى الْتَجَأَ إِلَى شَجَرَةٍ مُسْتَرْوِحًا إِلَى ظِلِّهَا، وَعِنْدَهَا قَرْيَةُ النَّمْلِ، فَغَلَبَهُ النَّوْمُ، فَلَمَّا وَجَدَ لَذَّةَ النَّوْمِ لَدَغَتْهُ النَّمْلَةُ فَأَضْجَرَتْهُ، فَدَلَكَهُنَّ بِقَدَمِهِ فَأَهْلَكَهُنَّ، وَأَحْرَقَ تِلْكَ الشَّجَرَةَ الَّتِي عِنْدَهَا مَسَاكِنُهُمْ، فَأَرَاهُ اللَّهُ الْعِبْرَةَ فِي ذَلِكَ آيَةً: لَمَّا لَدَغَتْكَ نَمْلَةٌ فَكَيْفَ أَصَبْتَ الْبَاقِينَ بِعُقُوبَتِهَا! يُرِيدُ أَنْ يُنَبِّهَهُ أَنَّ الْعُقُوبَةَ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى تَعُمُّ فَتَصِيرُ رَحْمَةً عَلَى الْمُطِيعِ وَطَهَارَةً وَبَرَكَةً، وَشَرًّا وَنِقْمَةً عَلَى الْعَاصِي. وَعَلَى هَذَا فَلَيْسَ فِي الْحَدِيثِ مَا يَدُلُّ عَلَى كَرَاهَةٍ وَلَا حَظْرٍ فِي قَتْلِ النَّمْلِ، فَإِنَّ مَنْ آذَاكَ حَلَّ لَكَ دَفْعُهُ عَنْ نَفْسِكَ، وَلَا أَحَدَ مِنْ خَلْقِهِ أَعْظَمُ حُرْمَةً مِنَ الْمُؤْمِنِ، وَقَدْ أُبِيحَ لَكَ دَفْعُهُ عَنْكَ بِقَتْلٍ وَضَرْبٍ عَلَى الْمِقْدَارِ، فَكَيْفَ بِالْهَوَامِّ وَالدَّوَابِّ الَّتِي قَدْ سُخِّرَتْ لَكَ وَسُلِّطْتَ عَلَيْهَا، فَإِذَا آذَاكَ أُبِيحَ لَكَ قَتْلُهُ. وَرُوِيَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ: مَا آذَاكَ مِنْ النَّمْلِ فَاقْتُلْهُ. وَقَوْلُهُ:" أَلَا نَمْلَةٌ وَاحِدَةٌ" دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الَّذِي يُؤْذِي يُؤْذَى وَيُقْتَلُ، وَكُلَّمَا كَانَ الْقَتْلُ لِنَفْعٍ أَوْ دَفْعِ ضَرَرٍ فَلَا بَأْسَ بِهِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ. وَأَطْلَقَ لَهُ نَمْلَةً وَلَمْ يَخُصَّ تِلْكَ النَّمْلَةَ الَّتِي لَدَغَتْ مِنْ غَيْرِهَا، لِأَنَّهُ لَيْسَ الْمُرَادُ الْقِصَاصَ، لِأَنَّهُ لَوْ أَرَادَهُ لَقَالَ أَلَا نَمْلَتُكَ الَّتِي لَدَغَتْكَ، وَلَكِنْ قَالَ: أَلَا نَمْلَةٌ مَكَانَ نَمْلَةٍ، فعم البرئ

İkincisi: Hasan[-ı Basrî]: "Lâ yehattımenneküm" (لَا يَحَطِّمَنَّكُمْ) okumuştur; ondan "Lâ yıhattımenneküm" (لَا يِحَطِّمَنَّكُمْ) rivayeti de vardır. Yine ondan ve Ebû Recâ'dan: "Lâ yühattımenneküm" (لَا يُحَطِّمَنَّكُمْ) rivayeti gelmiştir. Hatm (الْحَطْمُ), kırmak/ezmektir. Bir şeyi kırdığında "hatamtuhu hatmen" (حَطَمْتُهُ حَطْمًا) denir; o da kırıldı, parçalandı (tehattame) demektir. Tahtîm ise parçalamaktır. "Ve onlar farkında değillerken" (وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ) ifadesinin, Süleyman ve ordularından hâl olması caizdir; bu durumda hâlin âmili "ezmesin" (يَحْطِمَنَّكُمْ) fiilidir. Yahut karıncadan hâl olup âmili "dedi" (قالَتْ) fiilidir; yani orduların gafleti anında bunu söyledi demektir; nitekim "İnsanlar gafil iken kalktım" demen gibidir. Veyahut karıncalardan hâl olup âmili yine "dedi" fiilidir; buna göre mana: Karıncalar, Süleyman'ın onun sözünü anladığının farkında değillerken karınca bunu söyledi, şeklinde olur. Ancak bunda uzaklık vardır, ileride gelecektir. Üçüncüsü: Müslim, Ebû Hüreyre'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da karınca yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona: ‘Seni bir tek karınca ısırdı diye [Beni] tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti mi helak ettin!’ diye vahyetti.” Başka bir rivayette ise: “Bir tek karıncayı [cezalandırsaydın] ya!” buyrulmuştur. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu peygamberin Mûsâ aleyhisselâm olduğu ve onun: "Ey Rabbim! İçlerinde itaatkâr olanlar da bulunduğu halde bir belde halkını günahları sebebiyle helak mı ediyorsun?" dediği rivayet edilir. Sanki Allah Teâlâ bunu ona kendi nefsinde göstermeyi murad etti; üzerine sıcağı musallat kıldı, nihayet gölgesinde serinlemek üzere bir ağaca sığındı. Ağacın yanında bir karınca yuvası vardı ve ona uyku galebe çaldı. Uykunun lezzetini aldığı sırada onu bir karınca ısırdı ve canını yaktı; o da ayağıyla onları ezerek helak etti ve yuvalarının bulunduğu o ağacı da yaktı. Allah Teâlâ bunda ona ibretlik bir işaret gösterdi: Seni bir tek karınca ısırmışken onun cezasıyla diğerlerini nasıl helak ettin! Bununla ona, Allah Teâlâ'dan gelen azabın [bazen] umumileşip itaatkâra rahmet, temizlik ve bereket; isyankâra ise şer ve ceza olacağına dikkat çekmek istedi. Buna göre hadiste karıncanın öldürülmesinin mekruh veya yasak olduğuna delalet eden bir husus yoktur; zira sana eziyet veren şeyi kendinden defetmen helaldir. Yaratılmışlar içinde müminin hürmetinden daha büyük bir hürmet yoktur; [sana saldıran] mümini bile ölçüsünce vurarak veya öldürerek kendinden savmana izin verilmiştir. Öyleyse senin hizmetine verilmiş ve sana boyun eğdirilmiş haşerat ve hayvanlar sana eziyet verdiğinde onları öldürmen öncelikle caiz olur. İbrâhîm'den şöyle rivayet edilmiştir: "Karıncalardan sana eziyet vereni öldür." [Hadisteki]: “Bir tek karıncayı [cezalandırsaydın] ya!” buyruğu, eziyet verene eziyet edilip öldürüleceğine delildir. Bir fayda sağlamak veya zararı defetmek için yapılan her öldürmede âlimlere göre bir beis yoktur. [Allah Teâlâ] ona genel olarak bir karıncayı mubah kılmış ve özellikle ısıran karıncayı diğerlerinden ayırmamıştır; çünkü maksat kısas değildir. Eğer maksat kısas olsaydı "Seni ısıran karıncanı [cezalandırsaydın ya]" derdi; fakat "Bir karıncanın yerine bir karınca" demiştir. Böylece suçsuz ile

15977. Metin

وَالْجَانِيَ بِذَلِكَ، لِيَعْلَمَ أَنَّهُ أَرَادَ أَنْ يُنَبِّهَهُ لِمَسْأَلَتِهِ رَبَّهُ فِي عَذَابِ أَهْلِ قَرْيَةٍ وَفِيهِمُ الْمُطِيعُ وَالْعَاصِي. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ هَذَا النَّبِيَّ كَانَتِ الْعُقُوبَةُ لِلْحَيَوَانِ بِالتَّحْرِيقِ جَائِزَةً فِي شَرْعِهِ، فَلِذَلِكَ إِنَّمَا عَاتَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي إِحْرَاقِ الْكَثِيرِ مِنَ النَّمْلِ لَا فِي أَصْلِ الْإِحْرَاقِ. أَلَا تَرَى قَوْلَهُ:" فَهَلَّا نَمْلَةً وَاحِدَةً" أَيْ هَلَّا حَرَّقْتَ نَمْلَةً وَاحِدَةً. وَهَذَا بِخِلَافِ شَرْعِنَا، فَإِنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَدْ نَهَى عَنْ التَّعْذِيبِ بِالنَّارِ. وَقَالَ" لَا يُعَذِّبُ بِالنَّارِ إِلَّا اللَّهُ". وَكَذَلِكَ أَيْضًا كَانَ قَتْلُ النَّمْلِ مُبَاحًا فِي شَرِيعَةِ ذَلِكَ النَّبِيِّ، فَإِنَّ اللَّهَ لَمْ يَعْتِبْهُ عَلَى أَصْلِ قَتْلِ النَّمْلِ. وَأَمَّا شَرْعُنَا فَقَدْ جَاءَ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ النَّهْيُ عَنْ ذَلِكَ. وَقَدْ كَرِهَ مَالِكٌ قَتْلَ النَّمْلِ إِلَّا أَنْ يَضُرَّ وَلَا يُقْدَرُ عَلَى دَفْعِهِ إِلَّا بِالْقَتْلِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ هَذَا النَّبِيَّ إِنَّمَا عَاتَبَهُ اللَّهُ حَيْثُ انْتَقَمَ لِنَفْسِهِ بِإِهْلَاكِ جَمْعٍ آذَاهُ وَاحِدٌ، وَكَانَ الْأَوْلَى الصَّبْرَ وَالصَّفْحَ، لَكِنْ وَقَعَ لِلنَّبِيِّ أَنَّ هَذَا النَّوْعَ مُؤْذٍ لِبَنِي آدَمَ، وَحُرْمَةُ بَنِي آدَمَ أَعْظَمُ مِنْ حُرْمَةِ غَيْرِهِ مِنَ الْحَيَوَانِ غَيْرِ النَّاطِقِ، فَلَوِ انْفَرَدَ لَهُ هَذَا النَّظَرُ وَلَمْ يَنْضَمَّ إِلَيْهِ التَّشَفِّي الطَّبْعِيُّ لَمْ يُعَاتَبْ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. لَكِنْ لَمَّا انْضَافَ إِلَيْهِ التَّشَفِّي الَّذِي دَلَّ عَلَيْهِ سِيَاقُ الْحَدِيثِ عُوتِبَ عَلَيْهِ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ:" أَفِي أَنْ قَرَصَتْكَ نَمْلَةٌ أَهْلَكْتَ أُمَّةً مِنَ الْأُمَمِ تُسَبِّحُ" مُقْتَضَى هَذَا أَنَّهُ تَسْبِيحٌ بِمَقَالٍ وَنُطْقٍ، كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ عَنِ النَّمْلِ أَنَّ لَهَا مَنْطِقًا وَفَهِمَهُ سُلَيْمَانُ ﵇ وَهَذَا مُعْجِزَةٌ لَهُ- وَتَبَسَّمَ مِنْ قَوْلِهَا. وَهَذَا يَدُلُّ دَلَالَةً وَاضِحَةً أَنَّ لِلنَّمْلِ نُطْقًا وَقَوْلًا، لَكِنْ لَا يَسْمَعُهُ كُلُّ أَحَدٍ، بَلْ مَنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى مِمَّنْ خَرَقَ لَهُ الْعَادَةَ مِنْ نَبِيٍّ أَوْ وَلِيٍّ. وَلَا نُنْكِرُ هَذَا مِنْ حَيْثُ أَنَّا لَا نَسْمَعُ ذَلِكَ، فَإِنَّهُ لَا يَلْزَمُ مِنْ عَدَمِ الْإِدْرَاكِ عَدَمُ الْمُدْرَكِ فِي نَفْسِهِ. ثُمَّ إِنَّ الْإِنْسَانَ يَجِدُ فِي نَفْسِهِ قَوْلًا وَكَلَامًا وَلَا يُسْمَعُ مِنْهُ إِلَّا إِذَا نَطَقَ بِلِسَانِهِ. وَقَدْ خَرَقَ اللَّهُ الْعَادَةَ لِنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ ﷺ فَأَسْمَعَهُ كَلَامَ النَّفْسِ مِنْ قَوْمٍ تَحَدَّثُوا مَعَ أَنْفُسِهِمْ وَأَخْبَرَهُمْ بِمَا فِي نُفُوسِهِمْ، كَمَا قد نقل منه الكثير من أَئِمَّتُنَا فِي كُتُبِ مُعْجِزَاتِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ

suçluyu kapsayacak şekilde ifade etmiştir ki, o peygamber Rabbine içlerinde itaatkâr ve isyankâr bulunan bir belde halkının azap edilmesi hakkındaki sualini hatırlasın. Şöyle de denilmiştir: Bu peygamberin şeriatında hayvanı ateşle cezalandırmak caiz idi; bu sebeple Allah Teâlâ onu yakmanın aslında değil, pek çok karıncayı yakmasında kınamıştır. Görmez misin O'nun: “Bir tek karıncayı [yaksaydın] ya!” yani bir tek karıncayı yaksaydın ya buyruğunu. Bu bizim şeriatımıza muhaliftir; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ateşle azap etmeyi yasaklamış ve: “Ateşle ancak Allah azap eder” buyurmuştur. Aynı şekilde karıncayı öldürmek de o peygamberin şeriatında mubahtı; zira Allah onu karınca öldürmenin aslından dolayı azarlamamıştır. Bizim şeriatımıza gelince, İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre hadisiyle bundan nehiy vârid olmuştur. Mâlik de zarar vermedikçe ve öldürmekten başka bir yolla defedilemedikçe karıncanın öldürülmesini mekruh görmüştür. Şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ o peygamberi, bir teki eziyet ettiği halde bir topluluğu helak ederek nefsi için intikam aldığı zaman kınamıştır; oysa evla olan sabretmek ve bağışlamaktı. Ancak peygamberin aklına bu türün insanoğluna eziyet verdiği ve insanoğlunun hürmetinin konuşamayan diğer hayvanların hürmetinden daha büyük olduğu gelmiştir. Şayet peygamber sadece bu mülahazayla hareket edip buna fıtrî öfkesini dindirme duygusu karışmasaydı kınanmazdı, en doğrusunu Allah bilir. Fakat hadisin akışının da delalet ettiği gibi buna öfkesini dindirme duygusu eklenince bundan dolayı kınandı. Dördüncüsü: [Allah Teâlâ'nın]: “Seni bir tek karınca ısırdı diye [Beni] tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti mi helak ettin!” buyruğunun gereği; bunun sözlü ve konuşmalı bir tesbih olduğudur. Nitekim Allah'ın karınca hakkında onun bir konuşması (mantık) olduğunu bildirmesi, Süleyman aleyhisselâm'ın da bunu anlaması -ki bu onun için bir mucizedir- ve onun sözünden tebessüm etmesi de böyledir. Bu durum, karıncanın bir konuşması ve sözü olduğuna açık bir delalet taşır; fakat bunu herkes işitmez, ancak peygamber veya veli gibi Allah Teâlâ'nın kendisi için harikuladelik (keramet/mucize) yarattığı dilediği kimseler işitir. Bizler bunu işitmiyoruz diye inkâr edemeyiz; zira bir şeyin bizzat algılanamamış olması, o algılanan şeyin gerçekte bulunmadığını gerektirmez. Kaldı ki insan kendi içinde de bir söz ve konuşma bulur fakat diliyle konuşmadıkça bu kendisinden işitilmez. Nitekim Allah Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem için harikuladelik yaratmış, kendi içlerinden konuşan birtakım kimselerin içlerindeki konuşmayı ona işittirmiş ve onlara içlerindekileri haber vermiştir; imamlarımızın Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in mucizeleri hakkındaki kitaplarında naklettikleri pek çok hadise gibi.

15978. Metin

وَسَلَّمَ، وَكَذَلِكَ وَقَعَ لِكَثِيرٍ مِمَّنْ أَكْرَمَهُ اللَّهُ تَعَالَى مِنَ الْأَوْلِيَاءِ مِثْلَ ذَلِكَ فِي غَيْرِ مَا قَضِيَّةٍ. وَإِيَّاهُ عَنَى النَّبِيُّ ﷺ بِقَوْلِهِ:" إِنَّ فِي أُمَّتِي مُحَدَّثِينَ وَإِنَّ عُمَرَ مِنْهُمْ". وَقَدْ مَضَى هَذَا المعنى

Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın ikramda bulunduğu pek çok veliden de birçok hadisede bunun benzeri vaki olmuştur. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözüyle de bunu kastetmiştir: “Şüphesiz ümmetim içinde ilhama mazhar olanlar (muhaddesûn) vardır ve Ömer de onlardandır.” Bu mana daha önce

15979. Metin

في [تسبيح «١»] الجماد في" سبحان" «٢» وَأَنَّهُ تَسْبِيحُ لِسَانٍ وَمَقَالٍ لَا تَسْبِيحَ دَلَالَةِ حَالٍ. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَتَبَسَّمَ ضاحِكاً مِنْ قَوْلِها" وَقَرَأَ ابْنُ السَّمَيْقَعِ:" ضَحِكًا" بِغَيْرِ أَلِفٍ وَهُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْمَصْدَرِ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ تَبَسَّمَ، كَأَنَّهُ قَالَ ضَحِكَ ضَحِكًا، هَذَا مَذْهَبُ سِيبَوَيْهِ. وَهُوَ عِنْدَ غَيْرِ سيبويه منصوب بنفس" فَتَبَسَّمَ" لِأَنَّهُ فِي مَعْنَى ضَحِكَ. وَمَنْ قَرَأَ:" ضاحِكاً" فَهُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي" تَبَسَّمَ". وَالْمَعْنَى تَبَسَّمَ مِقْدَارَ الضَّحِكِ، لِأَنَّ الضَّحِكَ يَسْتَغْرِقُ التَّبَسُّمَ، وَالتَّبَسُّمُ دُونَ الضَّحِكِ وَهُوَ أَوَّلُهُ. يُقَالُ: بَسَمَ (بِالْفَتْحِ) يَبْسِمُ بَسْمًا فَهُوَ بَاسِمٌ وَابْتَسَمَ وَتَبَسَّمَ، وَالْمَبْسِمُ الثَّغْرُ مِثْلُ الْمَجْلِسِ مِنْ جَلَسَ يَجْلِسُ وَرَجُلٌ مِبْسَامٌ وَبَسَّامٌ كَثِيرُ التَّبَسُّمِ، فَالتَّبَسُّمُ ابْتِدَاءُ الضَّحِكِ، وَالضَّحِكُ عِبَارَةٌ عَنْ الِابْتِدَاءِ وَالِانْتِهَاءِ، إِلَّا أَنَّ الضَّحِكَ يَقْتَضِي مَزِيدًا عَلَى التَّبَسُّمِ، فَإِذَا زَادَ وَلَمْ يَضْبِطِ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ قِيلَ قَهْقَهَ. وَالتَّبَسُّمُ ضَحِكُ الْأَنْبِيَاءِ ﵈ فِي غَالِبِ أَمْرِهِمْ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ وَقِيلَ لَهُ: أَكُنْتَ تُجَالِسُ النَّبِيِّ ﷺ، قَالَ: نِعْمَ كَثِيرًا، كَانَ لَا يَقُومُ مِنْ مُصَلَّاهُ الَّذِي يُصَلِّي فِيهِ الصُّبْحَ- أَوِ الْغَدَاةَ- حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ فَإِذَا طَلَعَتْ قَامَ، وَكَانُوا يَتَحَدَّثُونَ وَيَأْخُذُونَ فِي أمر الجاهلية فيضحكون ويتبسم. وَفِيهِ عَنْ سَعْدٍ قَالَ: كَانَ رَجُلٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَدْ أَحْرَقَ الْمُسْلِمِينَ «٣»، فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ ﷺ:" ارْمِ فِدَاكَ أَبِي وَأُمِّيِّ" قَالَ فَنَزَعْتُ لَهُ بِسَهْمٍ لَيْسَ فِيهِ نَصْلٌ فَأَصَبْتُ جَنْبَهُ فَسَقَطَ فَانْكَشَفَتْ عَوْرَتُهُ، فَضَحِكَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حتى نَظَرْتُ إِلَى نَوَاجِذِهِ. فَكَانَ ﵇ فِي أَكْثَرِ أَحْوَالِهِ يَتَبَسَّمُ. وَكَانَ أَيْضًا يَضْحَكُ فِي أَحْوَالٍ أُخَرَ ضَحِكًا أَعْلَى مِنَ التَّبَسُّمِ وَأَقَلَّ مِنْ الِاسْتِغْرَاقِ الَّذِي تَبْدُو فِيهِ اللَّهَوَاتُ. وَكَانَ فِي النَّادِرِ عِنْدَ إِفْرَاطِ تَعَجُّبِهِ رُبَّمَا ضَحِكَ حَتَّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ. وَقَدْ كَرِهَ الْعُلَمَاءُ مِنْهُ الْكَثْرَةَ، كَمَا قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ: يَا بُنَيَّ إِيَّاكَ وَكَثْرَةَ الضَّحِكِ فَإِنَّهُ يُمِيتُ الْقَلْبَ. وَقَدْ روى مرفوعا من

... "Sübhân" [İsrâ] suresinde 2 cansız varlıkların [tesbihi] 1 konusunda geçmişti; [orada] bunun hal diliyle delalet değil, bizzat dil ve sözle yapılan bir tesbih olduğu açıklanmıştı. Hamd Allah'a mahsustur. Beşincisi: Yüce Allah'ın: { فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا } “[Süleyman] onun sözünden dolayı tebessüm ederek güldü” buyruğudur. İbnü's-Semeyka‘ bu kelimeyi elifsiz olarak "dahkan" (ضَحِكًا) şeklinde okumuştur. Bu kelime, "tebesseme" fiilinin delalet ettiği gizli bir fiilin mastarı olarak mansubdur; sanki "dahike dahkan" (ضَحِكَ ضَحِكًا) demiş gibidir. Bu, Sîbeveyh'in mezhebidir (görüşüdür). Sîbeveyh dışındaki âlimlere göre ise bizzat "tebesseme" fiiliyle mansubdur; çünkü o da "dahike" (güldü) manasındadır. { ضَاحِكًا } şeklinde okuyan kimseye göre ise bu kelime, "tebesseme" fiilindeki zamirden hâl olarak mansubdur. Manası: Gülme ölçüsünde tebessüm etti, demektir; zira gülmek tebessümü kapsar. Tebessüm ise gülmenin gerisinde olup onun başlangıcıdır. Denilir ki: Beseme (بَسَمَ - fetha ile) yebsimü besmen fe-hüve bâsimun; ve'bteseme ve tebesseme. Mebsem (مَبْسِم); 'oturdu, oturuyor' kökünden gelen meclis gibi ön dişler (ağız) demektir. Çok tebessüm eden adama da mibsâm (مِبْسَام) ve bassâm (بَسَّام) denir. Dolayısıyla tebessüm gülmenin başlangıcıdır; gülmek ise hem başlangıcı hem de sonu ifade eder. Ancak gülmek, tebessüm üzerine bir fazlalık gerektirir. Şayet bu fazlalık artar ve insan kendini tutamazsa 'kahkaha attı' denilir. Tebessüm, peygamberlerin aleyhimüsselâm ekseri hallerindeki gülüşüdür. Sahîh'te Câbir b. Semura'dan rivayet edildiğine göre, kendisine: "Sen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte oturur muydun?" diye sorulmuş, o da şöyle demiştir: «Evet, çokça [otururdum]. Sabah -veya fecir- namazını kıldığı namazgâhından güneş doğuncaya kadar kalkmazdı; güneş doğunca kalkardı. Ashap kendi aralarında konuşurlar ve Câhiliye devrindeki işlerden söz açarlardı da gülerlerdi, o ise tebessüm ederdi.» Yine Sahîh'te Sa'd'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Müşriklerden bir adam vardı, Müslümanları kırıp geçiriyordu 3. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ona: «At, anam babam sana feda olsun!» buyurdu. [Sa'd] dedi ki: Bunun üzerine temreni (ucu) bulunmayan bir ok fırlattım, böğrüne isabet etti; yere düştü ve avreti açıldı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem azı dişlerini görünceye kadar güldü. Resûlullah aleyhisselâm hallerinin çoğunda tebessüm ederdi. Bazı hallerinde ise tebessümden daha ileri, küçük dilin görüneceği şekilde kendini kaybederek gülmekten ise daha az bir derecede gülerdi. Pek nadir olarak, aşırı hayrete düştüğünde azı dişleri görünecek kadar güldüğü de olurdu. Âlimler çok gülmeyi mekruh görmüşlerdir; nitekim Lokmân oğluna: "Yavrucuğum! Çok gülmekten sakın; zira o kalbi öldürür" demiştir. Bu mana Ebû Zer ve diğer sahabelerden merfû olarak da rivayet edilmiştir...

15980. Metin

حَدِيثِ أَبِي ذَرٍّ وَغَيْرِهِ. وَضَحِكَ النَّبِيُّ ﷺ حَتَّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ حِينَ رمى سعدا الرَّجُلَ فَأَصَابَهُ، إِنَّمَا كَانَ سُرُورًا بِإِصَابَتِهِ لَا بِانْكِشَافِ عَوْرَتِهِ، فَإِنَّهُ الْمُنَزَّهُ عَنْ ذَلِكَ ﷺ. السَّادِسَةُ- لَا اخْتِلَافَ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ أَنَّ الْحَيَوَانَاتَ كُلَّهَا لَهَا أَفْهَامٌ وَعُقُولٌ. وَقَدْ قَالَ الشَّافِعِيُّ: الْحَمَامُ أَعْقَلُ الطَّيْرِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَالنَّمْلُ حَيَوَانٌ فَطِنٌ قَوِيٌّ شَمَّامٌ جِدًّا يَدَّخِرُ وَيَتَّخِذُ الْقُرَى وَيَشُقُّ الْحَبَّ بِقِطْعَتَيْنِ لِئَلَّا يَنْبُتَ، وَيَشُقُّ الْكُزْبَرَةَ بِأَرْبَعِ قِطَعٍ، لِأَنَّهَا تنبت إذا قسمت شقين، وَيَأْكُلُ فِي عَامِهِ نِصْفَ مَا جَمَعَ وَيَسْتَبْقِي سَائِرَهُ عِدَّةً. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذِهِ خَوَاصُّ الْعُلُومِ عِنْدَنَا، وَقَدْ أَدْرَكَتْهَا النَّمْلُ بِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ لَهَا، قَالَ الْأُسْتَاذُ أَبُو الْمُظَفَّرِ شَاهْنُورِ الاسفرايني: وَلَا يَبْعُدُ أَنْ تُدْرِكَ الْبَهَائِمُ حُدُوثَ الْعَالَمِ وَحُدُوثَ الْمَخْلُوقَاتِ، وَوَحْدَانِيَّةَ الْإِلَهِ، وَلَكِنَّنَا لَا نَفْهَمُ عَنْهَا وَلَا تَفْهَمُ عَنَّا، أَمَّا أَنَّا نَطْلُبُهَا وَهِيَ تَفِرُّ مِنَّا فَبِحُكْمِ الْجِنْسِيَّةِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلى والِدَيَّ) فَ" أَنْ" مَصْدَرِيَّةٌ. وَ" أَوْزِعْنِي" أَيْ أَلْهِمْنِي ذَلِكَ. وَأَصْلُهُ مِنْ وَزَعَ فَكَأَنَّهُ قَالَ: كُفَّنِي عَمَّا يُسْخِطُ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: يَزْعُمُ أَهْلُ الْكِتَابِ أَنَّ أُمَّ سُلَيْمَانَ هِيَ امْرَأَةُ أُورْيَا الَّتِي امْتَحَنَ اللَّهُ بِهَا دَاوُدَ، أَوْ أَنَّهُ بَعْدَ مَوْتِ زَوْجِهَا تَزَوَّجَهَا دَاوُدُ فَوَلَدَتْ لَهُ سُلَيْمَانَ ﵇. وَسَيَأْتِي لِهَذَا مَزِيدُ بَيَانٍ فِي سُورَةِ" ص" «١» إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. (وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبادِكَ الصَّالِحِينَ) أَيْ مَعَ عِبَادِكَ، عَنِ ابْنِ زَيْدٍ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى في جملة عبادك الصالحين.

...Ebû Zer ve başkalarının hadisinde [geçtiği gibidir]. Sa'd bir adama ok atıp isabet ettirdiği zaman Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in azı dişleri görününceye kadar gülmesi ise, [o adamın] avret yerinin açılmasına değil, [Sa'd'ın] isabet ettirmesine duyduğu sevinçtendir; zira o sallallâhu aleyhi ve sellem bundan münezzehtir. Altıncısı: Âlimler arasında bütün hayvanların birer anlayış ve akla sahip oldukları hususunda ihtilaf yoktur. Nitekim Şâfiî: “Güvercin, kuşların en akıllısıdır” demiştir. İbn Atıyye şöyle demiştir: “Karınca; anlayışlı, güçlü ve koku alma duyusu çok kuvvetli bir hayvandır. Erzak biriktirir, yuvalar (şehirler) kurar; çimlenmesin diye tohumu ikiye böler, kişnişi ise dörde böler; çünkü o ikiye bölündüğünde de çimlenir. Biriktirdiğinin yarısını o yıl yer, geri kalanını ise ilerisi için erzak olarak saklar.” İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Bunlar bize göre ilimlerin en ince ve özel olanlarındandır. Karınca ise Allah'ın kendisinde bunu yaratmasıyla onu kavramıştır.” Üstat Ebü'l-Muzaffer Şahnûr el-İsferâyînî şöyle demiştir: “Hayvanların âlemin sonradan yaratıldığını, yaratılmışların hudûsunu ve İlah'ın birliğini kavramaları uzak bir ihtimal değildir. Fakat biz onların halini anlamayız, onlar da bizi anlamazlar. Bizim onları arayıp avlamak istememiz, onların da bizden kaçması ise türlerin farklılığı (cinsiyyet) gereğidir.” Yüce Allah'ın: { وَقالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلى والِدَيَّ } “Ve dedi ki: Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükretmemi bana ilham et” buyruğundaki “en” (أَنْ) harfi masdariyyedir (fiili masdara dönüştürür). “Evzi'nî” (أَوْزِعْنِي) ise, bana bunu ilham et demektir. Aslı “veze'a” (وَزَعَ) fiilinden gelmektedir; sanki “beni [seni] öfkelendirecek şeylerden alıkoy” demiş gibidir. Muhammed b. İshâk şöyle demiştir: Ehl-i kitap, Süleyman'ın annesinin, Allah'ın kendisiyle Dâvûd'u imtihan ettiği Üryâ'nın hanımı olduğunu veya kocasının ölümünden sonra Dâvûd'un onunla evlendiğini ve ona Süleyman aleyhisselâm'ı doğurduğunu iddia eder. Bunun geniş açıklaması Allah Teâlâ dilerse Sâd Suresi'nde 1 gelecektir. { وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبادِكَ الصَّالِحِينَ } “Ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat” buyruğu ise İbn Zeyd'den rivayet edildiğine göre; “salih kullarınla beraber [kat]” demektir. “Salih kullarının zümresi içinde [kıl]” manasında olduğu da söylenmiştir.

15981. Metin

[سورة النمل (٢٧): الآيات ٢٠ الى ٢٨]

[Neml Suresi (27), Âyetler 20-28]

15982. Metin

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كانَ مِنَ الْغائِبِينَ (٢٠) لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذاباً شَدِيداً أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢١) فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقالَ أَحَطْتُ بِما لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢) إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) وَجَدْتُها وَقَوْمَها يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطانُ أَعْمالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (٢٤)

{ وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كانَ مِنَ الْغائِبِينَ (٢٠) لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذاباً شَدِيداً أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢١) فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقالَ أَحَطْتُ بِما لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢) إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) وَجَدْتُها وَقَوْمَها يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطانُ أَعْمالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (٢٤) } “[Süleyman] kuşları teftiş etti ve: ‘Hüthütü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?’ dedi. (20) ‘Ona mutlaka şiddetli bir azapla azap edeceğim ya da onu boğazlayacağım yahut bana apaçık bir delil getirecektir!’ (21) Çok geçmeden [hüthüt] geldi ve: ‘Senin kuşatamadığın (bilmediğin) bir şeyi kuşattım (öğrendim) ve sana Sebe'den kesin ve doğru bir haber getirdim’ dedi. (22) ‘Gerçekten ben, onlara hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve muazzam bir tahtı bulunan bir kadın buldum.’ (23) ‘Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum; şeytan onlara yaptıklarını süslemiş de kendilerini doğru yoldan alıkoymuş, bu yüzden hidayet bulamıyorlar.’ (24)”

15983. Metin

أَلاَّ يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَما تُعْلِنُونَ (٢٥) اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦) قالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٢٧) اذْهَبْ بِكِتابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨)

{ أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَما تُعْلِنُونَ (٢٥) اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦) قالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٢٧) اذْهَبْ بِكِتابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨) } “‘Göklerde ve yerdeki gizlilikleri açığa çıkaran, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah'a secde etmesinler diye [böyle yapmışlar].’ (25) ‘O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur; Büyük Arş'ın Rabbidir.’ (26) [Süleyman] dedi ki: ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın bakacağız!’ (27) ‘Şu mektubumu götür, onlara bırak; sonra onlardan biraz çekil de neye başvuracaklarına (ne cevap vereceklerine) bak!’ (28)”

15984. Metin

فِيهِ ثَمَانِ عَشْرَةَ مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ) ذَكَرَ شَيْئًا آخَرَ مِمَّا جَرَى لَهُ فِي مَسِيرِهِ الَّذِي كَانَ فِيهِ مِنَ النَّمْلِ مَا تَقَدَّمَ. وَالتَّفَقُّدُ تَطَلُّبُ مَا غَابَ عنك من شي. وَالطَّيْرُ اسْمٌ جَامِعٌ وَالْوَاحِدُ طَائِرٌ، وَالْمُرَادُ بِالطَّيْرِ هُنَا جِنْسُ الطَّيْرِ وَجَمَاعَتُهَا. وَكَانَتْ تَصْحَبُهُ فِي سَفَرِهِ وَتُظِلُّهُ بِأَجْنِحَتِهَا. وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِي مَعْنَى تَفَقُّدِهِ لِلطَّيْرِ، فَقَالَتْ فِرْقَةٌ: ذَلِكَ بِحَسَبِ مَا تَقْتَضِيهِ الْعِنَايَةُ بِأُمُورِ الْمُلْكِ، وَالتَّهَمُّمُ بِكُلِّ جُزْءٍ مِنْهَا، وَهَذَا ظَاهِرُ الْآيَةِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: بَلْ تَفَقَّدَ الطَّيْرَ لِأَنَّ الشَّمْسَ دَخَلَتْ مِنْ مَوْضِعِ الْهُدْهُدِ حِينَ غَابَ، فَكَانَ ذَلِكَ سَبَبَ تَفَقُّدِ الطَّيْرِ، لِيَتَبَيَّنَ مِنْ أَيْنَ دَخَلَتِ الشَّمْسُ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ: إِنَّمَا طَلَبَ الْهُدْهُدَ لِأَنَّهُ احْتَاجَ إِلَى مَعْرِفَةِ الْمَاءِ عَلَى كَمْ هُوَ مِنْ وَجْهِ الْأَرْضِ، لِأَنَّهُ كَانَ نَزَلَ فِي مَفَازَةٍ عَدِمَ فِيهَا الْمَاءَ، وَأَنَّ الْهُدْهُدَ كَانَ يَرَى بَاطِنَ الْأَرْضِ وَظَاهِرَهَا، فَكَانَ يُخْبِرُ سُلَيْمَانَ بِمَوْضِعِ الْمَاءِ، ثُمَّ كَانَتِ الْجِنُّ تُخْرِجُهُ فِي سَاعَةٍ يَسِيرَةٍ، تَسْلَخُ عَنْهُ وَجْهَ الْأَرْضِ كَمَا تُسْلَخُ الشَّاةُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ فِيمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ سَلَامٍ. قَالَ أَبُو مِجْلَزٍ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ: أُرِيدُ أَنْ أَسْأَلَكَ عَنْ ثَلَاثِ مَسَائِلَ. قَالَ: أَتَسْأَلُنِي وَأَنْتَ تَقْرَأُ الْقُرْآنَ؟ قَالَ: نَعَمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ. قَالَ: لِمَ تَفَقَّدَ سُلَيْمَانُ الْهُدْهُدَ دُونَ

Bunda on sekiz mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: (وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ) “Kuşları teftiş etti” buyruğudur. Süleyman'ın, karınca kıssasında geçtiği üzere çıktığı bu seferinde cereyan eden başka bir hadiseyi zikretmektedir. Tefakkud (تَفَقُّد), yanında olmayan/kaybolan bir şeyi arayıp sormaktır. "Tayr" (الطَّيْرُ) ismi cins bir isimdir, tekili "tâir"dir; buradaki tayrdan maksat kuş cinsi ve onların topluluğudur. Kuşlar seferinde ona eşlik eder ve kanatlarıyla ona gölge yaparlardı. İnsanlar onun kuşları teftiş etmesinin sebebi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir grup şöyle demiştir: Bu, hükümdarlık işlerine gösterilen özenin ve mülkün her bir cüzüyle ilgilenmenin gerektirdiği bir durumdur; ayetin zahiri de budur. Bir başka grup ise şöyle demiştir: Kuşları teftiş etmesinin sebebi, hüthüt kaybolunca onun durduğu yerden güneş ışığının sızması idi; işte güneşin nereden girdiğini anlamak için kuşları teftiş etti. Abdullah b. Selâm ise şöyle demiştir: Hüthütü aramasının sebebi, suyun yerin ne kadar derinliğinde olduğunu bilmeye ihtiyaç duymasıydı. Çünkü suyu bulunmayan çöl bir yere inmişti. Hüthüt yerin altını ve üstünü görebiliyordu; Süleyman'a suyun yerini haber verirdi, sonra da cinler koyunun derisini yüzer gibi yerin üstünü anında açıp suyu çıkarırlardı. Bunu İbn Selâm'dan rivayetle İbn Abbâs söylemiştir. Ebû Miclez şöyle dedi: İbn Abbâs, Abdullah b. Selâm'a: "Sana üç mesele sormak istiyorum" dedi. O da: "Sen Kur'an okuduğun halde bana mı soruyorsun?" dedi. İbn Abbâs: "Evet" diyerek bunu üç defa tekrarladı ve: "Süleyman diğer kuşlar arasından niçin hüthütü

15985. Metin

سَائِرِ الطَّيْرِ؟ قَالَ: احْتَاجَ إِلَى الْمَاءِ وَلَمْ يَعْرِفْ عُمْقَهُ- أَوْ قَالَ مَسَافَتَهُ- وَكَانَ الْهُدْهُدُ يَعْرِفُ ذَلِكَ دُونَ سَائِرِ الطَّيْرِ فَتَفَقَّدَهُ. وَقَالَ فِي كِتَابِ النَّقَّاشِ: كَانَ الْهُدْهُدُ مُهَنْدِسًا. وَرُوِيَ أَنَّ نَافِعَ بْنَ الْأَزْرَقِ سَمِعَ ابْنَ عَبَّاسٍ يَذْكُرُ شَأْنَ الْهُدْهُدِ فَقَالَ لَهُ: قِفْ يَا وَقَّافُ كَيْفَ يَرَى الْهُدْهُدُ بَاطِنَ الْأَرْضِ وَهُوَ لَا يَرَى الْفَخَّ حِينَ يَقَعُ فِيهِ؟! فَقَالَ لَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عَمِيَ الْبَصَرُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: قِيلَ لِابْنِ عَبَّاسٍ كَيْفَ تَفَقَّدَ الْهُدْهُدَ مِنَ الطَّيْرِ؟ فَقَالَ: نَزَلَ مَنْزِلًا وَلَمْ يَدْرِ مَا بُعْدُ الْمَاءِ، وَكَانَ الْهُدْهُدُ مُهْتَدِيًا إِلَيْهِ، فَأَرَادَ أَنْ يَسْأَلَهُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: فَقُلْتُ كَيْفَ يَهْتَدِي وَالصَّبِيُّ يَضَعُ لَهُ الْحِبَالَةَ فَيَصِيدُهُ؟ قَالَ: إِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عَمِيَ الْبَصَرُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَلَا يَقْدِرُ عَلَى هَذَا الْجَوَابِ إِلَّا عَالِمُ الْقُرْآنِ. قُلْتُ: هَذَا الْجَوَابُ قَدْ قَالَهُ الْهُدْهُدُ لِسُلَيْمَانَ كَمَا تَقَدَّمَ. وَأَنْشَدُوا:

aradı?" diye sordu. O da: "Suya ihtiyacı oldu fakat derinliğini -yahut mesafesini- bilemedi. Hüthüt ise diğer kuşların aksine bunu biliyordu, bu yüzden onu aradı" dedi. en-Nakkâş'ın kitabında: "Hüthüt mühendisti" denilmiştir. Rivayet edildiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'ın hüthütün durumunu anlattığını işitince ona: "Dur bakalım ey duraklayan kişi! Hüthüt içine düştüğü tuzağı bile göremezken yerin altını nasıl görürmüş?!" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs ona: "Kader gelince göz kör olur" dedi. Mücâhid şöyle demiştir: İbn Abbâs'a: "Kuşlar arasından hüthütü nasıl oldu da aradı?" diye soruldu. O: "Bir konaklama yerine indi, suyun ne kadar uzakta olduğunu bilemedi. Hüthüt ise suyun yerini bulmada mahirdi; bu yüzden ona sormak istedi" dedi. Mücâhid dedi ki: Ben de, "Çocuk ona tuzak kurup avlayabilirken o suyun yerini nasıl bulur?" dedim. O: "Kader gelince göz kör olur" dedi. İbnü'l-Arabî der ki: Bu cevabı ancak Kur'an'ı bilen bir âlim verebilir. Derim ki: Bu cevabı hüthüt bizzat Süleyman'a da daha önce geçtiği üzere söylemiştir. Şu şiiri okumuşlardır:

15986. Metin

إِذَا أَرَادَ اللَّهُ أَمْرًا بِامْرِئٍ ... وَكَانَ ذَا عَقْلٍ وَرَأْيٍ وَنَظَرْ

Allah bir kimse hakkında bir iş murad ettiği zaman... O kimse akıl, re'y ve basiret sahibi olsa da;

15987. Metin

وَحِيلَةٍ يَعْمَلُهَا فِي دَفْعِ مَا ... يَأْتِي بِهِ مَكْرُوهُ أَسْبَابِ الْقَدَرْ

Kader sebeplerinin getirdiği hoşa gitmeyen şeyleri savuşturmak için... Çareler üretse de;

15988. Metin

غَطَّى عَلَيْهِ سَمْعَهُ وَعَقْلَهُ ... وَسَلَّهُ مِنْ ذِهْنِهِ سَلَّ الشَّعَرْ

[Allah] onun işitmesini ve aklını örter... [Aklını] saç teli çeker gibi zihninden çekip alır.

15989. Metin

حَتَّى إِذَا أَنْفَذَ فِيهِ حُكْمَهُ ... رَدَّ عَلَيْهِ عَقْلَهُ لِيَعْتَبِرْ

Nihayet onun hakkındaki hükmünü yerine getirince... İbret alsın diye aklını ona geri verir.

15990. Metin

قَالَ الْكَلْبِيُّ: لَمْ يَكُنْ لَهُ فِي مَسِيرِهِ إِلَّا هُدْهُدٌ وَاحِدٌ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّانِيَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى تَفَقُّدِ الْإِمَامِ أَحْوَالَ رَعِيَّتِهِ، وَالْمُحَافَظَةِ عَلَيْهِمْ. فَانْظُرْ إِلَى الْهُدْهُدِ مَعَ صِغَرِهِ كَيْفَ لَمْ يَخْف عَلَى سُلَيْمَانَ حَالُهُ، فَكَيْفَ بِعِظَامِ الْمُلْكِ. وَيَرْحَمُ اللَّهُ عُمَرَ فَإِنَّهُ كَانَ عَلَى سِيرَتِهِ، قَالَ: لَوْ أَنَّ سَخْلَةً عَلَى شَاطِئِ الْفُرَاتِ أَخَذَهَا الذِّئْبُ لَيُسْأَلُ عَنْهَا عُمَرُ. فَمَا ظَنُّكَ بِوَالٍ تَذْهَبُ عَلَى يَدَيْهِ الْبُلْدَانُ، وَتَضِيعُ الرَّعِيَّةُ وَيَضِيعُ الرُّعْيَانُ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ خَرَجَ إِلَى الشَّامِ، حَتَّى إِذَا كَانَ بِسَرْغٍ «١» لَقِيَهُ أُمَرَاءُ الْأَجْنَادِ: أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَصْحَابُهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنَّ الْوَبَاءَ قَدْ وَقَعَ بِالشَّامِ. الْحَدِيثَ، قَالَ عُلَمَاؤُنَا: كَانَ هَذَا الْخُرُوجُ مِنْ عُمَرَ بَعْدَ مَا فُتِحَ بَيْتُ الْمَقْدِسِ سَنَةَ سَبْعَ عَشْرَةَ عَلَى مَا ذكره خليفة بن خياط.

Kelbî şöyle demiştir: "Onun bu yolculuğunda sadece tek bir hüdhüdü vardı." En doğrusunu Allah bilir. İkinci [Mesele]: Bu ayette, idarecinin tebaasının durumlarını teftiş etmesine ve onları koruyup gözetmesine bir delil vardır. Hüdhüdün küçüklüğüne rağmen durumunun Süleyman'a nasıl gizli kalmadığına bir bak! O halde mülkün büyük işleri nasıl [gizli kalsın]? Allah Ömer'e rahmet etsin; nitekim o da onun yolundaydı ve şöyle demişti: "Fırat kıyısında bir oğlağı kurt kapsa, mutlaka Ömer bundan hesaba çekilir." Durum böyleyken elinde memleketlerin elden çıktığı, tebaanın zayi olduğu ve çobanların da helak olduğu bir yönetici hakkında ne düşünürsün? Sahîh'te Abdullah b. Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb Şam'a doğru yola çıkmış, nihayet Serğ'e1 vardığında kendisini ordu komutanları Ebû Ubeyde ve arkadaşları karşılayarak Şam'da veba salgınının baş gösterdiğini ona haber vermişlerdir... [Hadisin devamı]. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Halîfe b. Hayyât'ın zikrettiğine göre Ömer'in bu [sefer için] çıkışı, hicrî on yedinci yılda Beytülmakdis fethedildikten sonra gerçekleşmiştir.

15991. Metin

كَانَ يَتَفَقَّدُ أَحْوَالَ رَعِيَّتِهِ وَأَحْوَالَ أُمَرَائِهِ بِنَفْسِهِ، فَقَدْ دَلَّ الْقُرْآنُ وَالسُّنَّةُ وَبَيَّنَّا مَا يَجِبُ عَلَى الْإِمَامِ مِنْ تَفَقُّدِ أَحْوَالِ رَعِيَّتِهِ، وَمُبَاشَرَةِ ذَلِكَ بِنَفْسِهِ، وَالسَّفَرِ إِلَى ذَلِكَ وَإِنْ طَالَ. وَرَحِمَ اللَّهُ ابْنَ الْمُبَارَكِ حَيْثُ يَقُولُ:

O, tebaasının ve valilerinin hallerini bizzat teftiş ederdi. Kur'an ve Sünnet, yöneticinin tebaasının durumlarını bizzat teftiş etmesinin ve bu uğurda uzun da olsa yolculuk yapmasının vacip olduğuna delalet etmiş ve bunu açıklamıştır. İbnü'l-Mübârek şu sözünde ne güzel söylemiştir, Allah ona rahmet etsin:

15992. Metin

وَهَلْ أَفْسَدَ الدِّينَ إِلَّا الْمُلُوكُ ... وَأَحْبَارُ سُوءٍ وَرُهْبَانُهَا «١»

Dini bozanlar krallar... Kötü din âlimleri ve rahiplerinden başkası mıdır? «١»

15993. Metin

الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ) أَيْ مَا لِلْهُدْهُدِ لَا أَرَاهُ، فَهُوَ مِنَ الْقَلْبِ الَّذِي لَا يُعْرَفُ مَعْنَاهُ. وَهُوَ كقولك: مالي أراك كئيبا. أي مالك. وَالْهُدْهُدُ طَيْرٌ مَعْرُوفٌ وَهَدْهَدَتُهُ صَوْتُهُ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: إِنَّمَا مَقْصِدُ الْكَلَامِ الْهُدْهُدُ غَابَ لَكِنَّهُ أَخَذَ اللَّازِمَ عَنْ مَغِيبِهِ وَهُوَ أَنْ لَا يَرَاهُ، فَاسْتَفْهَمَ عَلَى جِهَةِ التَّوْقِيفِ عَلَى اللَّازِمِ وَهَذَا ضَرْبٌ مِنَ الْإِيجَازِ. وَالِاسْتِفْهَامُ الَّذِي فِي قَوْلِهِ:" مَا لِيَ" نَابَ مَنَابَ الْأَلِفِ الَّتِي تَحْتَاجُهَا أَمْ. وَقِيلَ: إِنَّمَا قَالَ:" مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ"، لِأَنَّهُ اعْتَبَرَ حَالَ نَفْسِهِ، إِذْ عَلِمَ أَنَّهُ أُوتِيَ الْمُلْكَ الْعَظِيمَ، وَسُخِّرَ لَهُ الْخَلْقُ، فَقَدْ لَزِمَهُ حَقُّ الشُّكْرِ بِإِقَامَةِ الطَّاعَةِ وَإِدَامَةِ الْعَدْلِ، فَلَمَّا فَقَدَ نِعْمَةَ الْهُدْهُدِ تَوَقَّعَ أَنْ يَكُونَ قَصَّرَ فِي حَقِّ الشُّكْرِ، فَلِأَجْلِهِ سُلِبَهَا فَجَعَلَ يَتَفَقَّدُ نَفْسَهُ، فَقَالَ: مَا لِيَ". قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا يَفْعَلُهُ شُيُوخُ الصوفية إذا فقدوا مالهم «٢»، تَفَقَّدُوا أَعْمَالَهُمْ، هَذَا فِي الْآدَابِ، فَكَيْفَ بِنَا الْيَوْمَ وَنَحْنُ نُقَصِّرُ فِي الْفَرَائِضِ!. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَعَاصِمٌ وَالْكِسَائِيُّ وَهِشَامٌ وَأَيُّوبُ:" مالي" بِفَتْحِ الْيَاءِ وَكَذَلِكَ فِي" يس"" وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي". وَأَسْكَنَهَا حَمْزَةُ وَيَعْقُوبُ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ الْمَدَنِيُّونَ وَأَبُو عَمْرٍو: بِفَتْحِ الَّتِي فِي" يس" وَإِسْكَانِ هَذِهِ. قَالَ أَبُو عَمْرٍو: لِأَنَّ هَذِهِ الَّتِي فِي" النَّمْلِ" اسْتِفْهَامٌ، وَالْأُخْرَى انْتِفَاءٌ. وَاخْتَارَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدٍ الْإِسْكَانَ" فَقالَ مَا لِيَ". وَقَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: زَعَمَ قَوْمٌ أَنَّهُمْ أَرَادُوا أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ مَا كَانَ مُبْتَدَأً، وَبَيْنَ مَا كَانَ مَعْطُوفًا عَلَى مَا قَبْلَهُ، وَهَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ، وَإِنَّمَا هِيَ يَاءُ النَّفْسِ، مِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَفْتَحُهَا وَمِنْهُمْ مَنْ يُسَكِّنُهَا، فَقَرَءُوا بِاللُّغَتَيْنِ، وَاللُّغَةُ الْفَصِيحَةُ فِي يَاءِ النَّفْسِ أَنْ تَكُونَ مَفْتُوحَةً، لِأَنَّهَا اسْمٌ وَهِيَ عَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ، وَكَانَ الِاخْتِيَارُ ألا تسكن فيجحف بالاسم." أَمْ كانَ مِنَ الْغائِبِينَ" بمعنى بل.

Üçüncüsü1: Yüce Allah'ın: { مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ } “Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum?” buyruğu, "Hüdhüde ne oluyor da onu göremiyorum?" demektir. Bu, [Arapçada] anlamı bilinen bir kalp (tersine çevirme/yer değiştirme) türündendir. Tıpkı senin: "Bana ne oluyor da seni kederli görüyorum?" (yani "Sana ne oluyor?") demen gibidir. Hüdhüd (çavuş kuşu) bilinen bir kuştur, "hedhede" ise onun sesidir. İbn Atiyye şöyle demiştir: "Sözün asıl maksadı hüdhüdün kaybolmasıdır; fakat onun kaybolmasının lazımını (sonucunu), yani onu göremeyişini esas almış ve bu lazımı bildirmek üzere istifham (soru) yoluyla sormuştur; bu da bir tür îcâzdır (veciz anlatımdır)." { مَا لِيَ } "Bana ne oluyor?" ifadesindeki soru, { أَمْ } (yoksa) edatının ihtiyaç duyduğu hemzenin (soru ekinin) yerine geçmiştir. Şöyle de denilmiştir: O sadece { مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ } "Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum?" demiştir; çünkü kendi durumunu muhasebe etmiş, kendisine büyük bir mülk verildiğini ve mahlûkatın emrine boyun eğdirildiğini bildiğinden, itaati ikame etmek ve adaleti sürdürmek suretiyle şükür hakkının kendisine vacip olduğunu görmüştür. Hüdhüd nimetini bulamayınca da şükür hakkını ifada kusur etmiş olabileceğini ve bu yüzden o nimetin elinden alınmış olabileceğini düşünmüş, nefsini hesaba çekmeye koyularak: "Bana ne oluyor?" demiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Bunu sûfî meşâyih de yapar; mallarını yitirdiklerinde2 amellerini teftiş ederler. Bu durum edepler hususundadır; farzlarda kusur ettiğimiz halde bugün bizim halimiz nice olur!" İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Âsım, el-Kisâî, Hişâm ve Eyyûb: { مَالِيَ } kelimesini yâ harfini fethalı olarak okumuşlardır; aynı şekilde Yâsîn sûresindeki: { وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي } “Bana ne oluyor da beni yaratana kulluk etmeyeyim?” ayetinde de fethalı okumuşlardır. Hamza ve Ya'kûb ise yâ harfini sâkin okumuşlardır. Geriye kalan Medineliler ve Ebû Amr ise Yâsîn sûresindekini fethalı, buradakini ise sâkin okumuşlardır. Ebû Amr: "Çünkü Neml sûresindeki bu ifade bir istifham (soru), diğeri ise nefiy (olumsuzluk) bildirmektedir" demiştir. Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyd, { فَقَالَ مَا لِي } ifadesinde sükûnu tercih etmişlerdir. Ebû Ca'fer en-Nahhâs ise şöyle demiştir: "Bir grup, mübteda olan ile öncesine matuf olanın arasını ayırmak istediklerini iddia etmişlerdir; ancak bu bir şey ifade etmez. Bu sadece yâu'n-nefs (mütekellim yâ'sı)dir. Araplardan kimisi onu fethalı okur, kimisi de sâkin kılar. Nitekim iki lehçeyle de okunmuştur. Mütekellim yâ'sında en fasih lehçe fethalı olmasıdır; zira o bir isimdir ve tek harften ibarettir. İsim zedelenmesin diye sâkin kılınmaması tercih sebebi olmuştur." { أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ } “Yoksa kayıplardan mı oldu?” ifadesindeki { أَمْ } edatı "bel" (bilakis / yoksa) anlamındadır.

15994. Metin

الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذاباً شَدِيداً أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ) دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْحَدَّ عَلَى قَدْرِ الذَّنْبِ لَا عَلَى قَدْرِ الْجَسَدِ، أَمَا إِنَّهُ يُرْفَقُ بِالْمَحْدُودِ فِي الزَّمَانِ وَالصِّفَةِ. رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَابْنِ جُرَيْجٍ أَنَّ تَعْذِيبَهُ لِلطَّيْرِ كَانَ بِأَنْ يُنْتَفُ رِيشُهُ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: رِيشُهُ أَجْمَعُ. وَقَالَ يَزِيدُ بْنُ رُومَانَ: جَنَاحَاهُ. فَعَلَ سُلَيْمَانُ هَذَا بِالْهُدْهُدِ إِغْلَاظًا عَلَى الْعَاصِينَ، وَعِقَابًا عَلَى إِخْلَالِهِ بِنَوْبَتِهِ وَرُتْبَتِهِ، وَكَأَنَّ اللَّهَ أَبَاحَ لَهُ ذَلِكَ، كَمَا أَبَاحَ ذَبْحَ الْبَهَائِمِ وَالطَّيْرِ لِلْأَكْلِ وَغَيْرِهِ مِنَ الْمَنَافِعِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَفِي" نَوَادِرِ الْأُصُولِ" قَالَ: حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حُمَيْدٍ أَبُو الرَّبِيعِ الْإِيَادِيُّ، قَالَ حَدَّثَنَا عَوْنُ بْنُ عُمَارَةَ، عَنِ الْحُسَيْنِ الْجَعْفِيِّ، عَنِ الزُّبَيْرِ بْنِ الْخِرِّيتِ، عَنْ عِكْرِمَةَ، قَالَ: إِنَّمَا صَرَفَ اللَّهُ شَرَّ سُلَيْمَانَ عَنِ الْهُدْهُدِ لِأَنَّهُ كَانَ بَارًّا بِوَالِدَيْهِ. وَسَيَأْتِي. وَقِيلَ: تَعْذِيبُهُ أَنْ يُجْعَلَ مَعَ أَضْدَادِهِ. وَعَنْ بَعْضِهِمْ: أَضْيَقُ السُّجُونِ مُعَاشَرَةُ الْأَضْدَادِ وَقِيلَ: لَأُلْزِمَنَّهُ خِدْمَةَ أَقْرَانِهِ. وَقِيلَ: إِيدَاعُهُ الْقَفَصَ. وَقِيلَ: بِأَنْ يَجْعَلَهُ لِلشَّمْسِ بَعْدَ نَتْفِهِ. وَقِيلَ: بِتَبْعِيدِهِ عَنْ خِدْمَتِي، وَالْمُلُوكُ يُؤَدِّبُونَ بِالْهِجْرَانِ الْجَسَدَ بِتَفْرِيقِ إِلْفِهِ. وَهُوَ مُؤَكَّدٌ بِالنُّونِ الثَّقِيلَةِ، وَهِيَ لَازِمَةٌ هِيَ أَوِ الْخَفِيفَةُ. قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: وَلَوْ قُرِئَتْ" لَأَعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ" جَازَ. (أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ) أَيْ بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ. وَلَيْسَتِ اللَّامُ فِي" لَيَأْتِيَنِّي" لَامَ الْقَسَمِ لِأَنَّهُ لَا يُقْسِمُ سُلَيْمَانُ عَلَى فِعْلِ الْهُدْهُدِ، وَلَكِنْ لَمَّا جَاءَ فِي أَثَرِ قَوْلِهِ:" لَأُعَذِّبَنَّهُ" وَهُوَ مِمَّا جَازَ بِهِ الْقَسَمُ أَجْرَاهُ مَجْرَاهُ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَحْدَهُ:" لَيَأْتِيَنَّنِي" بِنُونَيْنِ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ) أَيِ الْهُدْهُدُ. وَالْجُمْهُورُ مِنَ الْقُرَّاءِ عَلَى ضَمِّ الْكَافِ، وَقَرَأَ عَاصِمٌ وَحْدَهُ بِفَتْحِهَا. وَمَعْنَاهُ فِي الْقِرَاءَتَيْنِ أَقَامَ. قَالَ سِيبَوَيْهِ: مَكَثَ يَمْكُثُ مُكُوثًا كَمَا قَالُوا قَعَدَ يَقْعُدُ قُعُودًا. قَالَ: وَمَكَثَ مِثْلُ ظَرَفَ. قَالَ غَيْرُهُ: وَالْفَتْحُ أَحْسَنُ لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" ماكِثِينَ" إِذْ هُوَ مِنْ مَكَثَ، يُقَالُ: مَكَثَ يَمْكُثُ فَهُوَ مَاكِثٌ، وَمَكُثَ يَمْكُثُ مِثْلُ عَظُمَ يَعْظُمُ فَهُوَ مَكِيثٌ، مِثْلُ عَظِيمٍ. وَمَكُثَ يَمْكُثُ فَهُوَ مَاكِثٌ، مِثْلُ حَمُضَ يَحْمُضُ فَهُوَ حَامِضٌ. وَالضَّمِيرُ فِي" مَكَثَ" يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ لِسُلَيْمَانَ، وَالْمَعْنَى: بَقِيَ سُلَيْمَانُ بَعْدَ التَّفَقُّدِ وَالْوَعِيدِ غَيْرَ طَوِيلٍ أَيْ غَيْرَ وَقْتٍ طَوِيلٍ. وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ لِلْهُدْهُدِ وَهُوَ الْأَكْثَرُ. فَجَاءَ:" فَقالَ أَحَطْتُ بِما لَمْ تُحِطْ بِهِ" وَهِيَ:

Dördüncüsü: Yüce Allah'ın: (لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذاباً شَدِيداً أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ) “Ona mutlaka şiddetli bir azapla azap edeceğim ya da onu boğazlayacağım” buyruğu, cezanın bedenin büyüklüğüne göre değil, günahın miktarına göre verileceğine delildir; şu kadar var ki had vurulan kimseye zaman ve şekil hususunda yumuşak davranılır. İbn Abbâs, Mücâhid ve İbn Cüreyc'den rivayet edildiğine göre Süleyman'ın kuşa azabı, tüylerini yolması şeklinde idi. İbn Cüreyc: Tüylerinin tamamını yolardı, demiştir. Yezîd b. Rûmân ise: İki kanadını [yolardı], demiştir. Süleyman bunu isyankârlara karşı sert olmak, nöbetini ve rütbesini aksatmasına ceza vermek üzere hüthüte yapmıştır. Allah hayvanların ve kuşların yenmek ve diğer faydalar için boğazlanmasını mubah kıldığı gibi bunu da ona mubah kılmış gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Nevâdirü'l-Usûl'de şöyle der: Bize Süleyman b. Humeyd Ebü'r-Rebî' el-İyâdî anlattı, dedi ki: Bize Avn b. Umâre, el-Hüseyn el-Ca'fî'den, o ez-Zübeyr b. el-Hirrît'ten, o da İkrime'den anlattı; İkrime dedi ki: Allah'ın Süleyman'ın cezasını hüthütten savması, onun anne babasına çok iyi davranan (bârr) bir kuş olmasındandı. Bu ileride gelecektir. Ona verilecek azabın, zıtlarıyla bir araya konulması olduğu da söylenmiştir. Bazı âlimlerden: "Zindanların en darı, zıt mizaçlı kimselerle bir arada yaşamaktır" sözü nakledilmiştir. Ona emsallerine hizmet etme görevi yükleyeceğim, dendiği de söylenmiştir. Kafese kapatılması olduğu da söylenmiştir. Tüylerini yolduktan sonra güneşe bırakılması olduğu da söylenmiştir. Benim hizmetimden uzaklaştırılması olduğu da söylenmiştir; nitekim hükümdarlar dostlarından ayırarak bedeni hicran ile cezalandırırlar. Bu fiil şeddeli nûn ile pekiştirilmiştir ki hafif nûn gibi o da lazimedir. Ebû Hâtim şöyle demiştir: Şayet "le-u'azzibennehû azâben şedîden ev le-azbehannehû" şeklinde okunsa yine caiz olurdu. (أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطانٍ مُبِينٍ) “Yahut bana apaçık bir delil getirecektir” yani apaçık bir hüccet sunacaktır. "Le-ye'tiyennî"deki lâm yemin lâmı değildir; çünkü Süleyman hüthütün fiili üzerine yemin etmez. Fakat yemin edilmesi caiz olan "le-u'azzibennehû" sözünün peşinden geldiği için onun hükmünü almıştır. İbn Kesîr tek başına iki nûn ile "le-ye'tiyennenî" şeklinde okumuştur. Beşincisi: Yüce Allah'ın: (فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ) “Çok geçmeden [hüthüt] bekledi/geldi” buyruğudur. Kurrânın cumhuru kâf harfinin dammesiyle okumuştur; Âsım ise tek başına fetha ile "mekese" okumuştur. Her iki kıraatte de mana bekledi/kaldı demektir. Sîbeveyh: "Katede yek'udu ku'ûden" dedikleri gibi "mekese yemküsü mükûsen" denir, demiştir. Sîbeveyh ayrıca "meküse" fiilinin "zarüfe" gibi olduğunu söylemiştir. Başkası ise: Fetha ile okunması daha güzeldir; çünkü Yüce Allah'ın "mâkisîn" (ماكِثِينَ) buyruğunda olduğu gibi bu "mekese" fiilindendir; nitekim "mekese yemküsü fe-hüve mâkisün" denir. "Meküse yemküsü" ise "azume ya'zumu fe-hüve azîmun" gibi "mekîsün" gelir. "Meküse yemküsü"nün "hamuda yahmudu fe-hüve hâmidun" gibi "mâkisün" gelmesi de caizdir. "Mekese"deki zamirin Süleyman'a ait olması muhtemeldir; mana: Süleyman teftiş ve tehditten sonra çok uzun olmayan bir süre bekledi, şeklinde olur. Hüthüte ait olması da muhtemeldir ki çoğunluğun görüşü budur. [Hüthüt] geldi: (فَقالَ أَحَطْتُ بِما لَمْ تُحِطْ بِهِ) “Ve: ‘Senin kuşatamadığın (bilmediğin) bir şeyi kuşattım’ dedi.” Bu ise:

15995. Metin

السَّادِسَةُ- أَيْ عَلِمْتُ مَا لَمْ تَعْلَمْهُ مِنَ الْأَمْرِ فَكَانَ فِي هَذَا رَدٌّ عَلَى مَنْ قَالَ: إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ تَعْلَمُ الْغَيْبَ. وَحَكَى الْفَرَّاءُ" أَحَطُّ" يُدْغِمُ التَّاءَ فِي الطَّاءِ. وَحَكَى" أَحَتُّ" بِقَلْبِ الطَّاءِ تَاءً وَتُدْغَمُ. السَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ) أَعْلَمَ سُلَيْمَانَ مَا لَمْ يَكُنْ يَعْلَمُهُ، وَدَفَعَ عَنْ نَفْسِهِ مَا تَوَعَّدَهُ مِنَ الْعَذَابِ وَالذَّبْحِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ" سَبَإٍ" بِالصَّرْفِ. وَابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو" سَبَأَ" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ وَتَرْكِ الصَّرْفِ، فَالْأَوَّلُ عَلَى أَنَّهُ اسْمُ رَجُلٍ نُسِبَ إِلَيْهِ قَوْمٌ، وَعَلَيْهِ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Altıncısıdır: Yani "İşten senin bilmediğin bir şeyi bildim/öğrendim" dedi. Bunda peygamberlerin gaybı bildiğini iddia edenlere bir reddiye vardır. el-Ferrâ, tâ harfini tı harfine idğam ederek "ahattu" (أَحَطُّ) okunuşunu nakletmiştir. Yine tı harfini tâ harfine çevirip idğam ederek "ehettü" (أَحَتُّ) okunuşunu da nakletmiştir. Yedincisi: Yüce Allah'ın: (وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ) “Ve sana Sebe'den kesin ve doğru bir haber getirdim” buyruğudur. Süleyman'a bilmediği bir şeyi bildirmiş ve azap ve boğazlanma tehdidini kendisinden savuşturmuştur. Cumhûr "Sebe'in" (سَبَإٍ) kelimesini tenvin ile okumuştur. İbn Kesîr ve Ebû Amr ise hemzenin fethası ve gayr-ı munsarıf olarak "Sebe'e" (سَبَأَ) okumuşlardır. Birincisi, bir kavmin kendisine nispet edildiği bir adamın adı olması esasına göredir; şairin şu sözü de bu kabildendir:

15996. Metin

الْوَارِدُونَ وَتَيْمُ فِي ذُرَى سَبَإٍ ... قَدْ عَضَّ أَعْنَاقَهُمْ جِلْدُ الْجَوَامِيسِ

Suya gelenler ve Teym Sebe'nin yüksek tepelerinde iken... Boyunlarını mandaların derisi sıkıca kavramıştı.

15997. Metin

وَأَنْكَرَ الزَّجَّاجُ أَنْ يَكُونَ اسْمَ رَجُلٍ، وَقَالَ:" سَبَإٍ" اسْمُ مَدِينَةٍ تُعْرَفُ بِمَأْرِبَ بِالْيَمَنِ بَيْنَهَا وَبَيْنَ صَنْعَاءَ مَسِيرَةُ ثلاثة أيام. وَأَنْشَدَ لِلنَّابِغَةِ الْجَعْدِيِّ:

ez-Zeccâc bunun bir adam ismi olduğunu kabul etmemiş ve şöyle demiştir: "Sebe'", Yemen'de Me'rib adıyla bilinen ve San'a ile arasında üç günlük mesafe bulunan bir şehrin adıdır. en-Nâbiğa el-Ca'dî'nin şu şiirini delil getirmiştir:

15998. Metin

مِنْ سَبَأَ الْحَاضِرِينَ مَأْرِبَ إِذْ ... يَبْنُونَ مِنْ دُونِ سَيْلِهِ الْعَرِمَا

Me'rib'de yurt tutan Sebe'liler gibi, hani onlar... Arim selinin önüne sed çekip inşa ediyorlardı.

15999. Metin

قَالَ: فَمَنْ لَمْ يَصْرِفْ قَالَ إِنَّهُ اسْمُ مَدِينَةٍ، وَمَنْ صَرَفَ وَهُوَ الْأَكْثَرُ فَلِأَنَّهُ اسْمُ الْبَلَدِ فَيَكُونُ مُذَكَّرًا سُمِّيَ بِهِ مُذَكَّرٌ. وَقِيلَ: اسْمُ امْرَأَةٍ سُمِّيَتْ بِهَا الْمَدِينَةُ. وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ اسْمُ رَجُلٍ، كَذَلِكَ فِي كِتَابِ التِّرْمِذِيِّ مِنْ حَدِيثِ فَرْوَةَ بْنِ مُسَيْكٍ الْمُرَادِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ. وَسَيَأْتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَخَفِيَ هَذَا الْحَدِيثُ عَلَى الزَّجَّاجِ فَخَبَطَ عَشْوَاءَ. وَزَعَمَ الْفَرَّاءُ أَنَّ الرُّؤَاسِيَّ سَأَلَ أَبَا عَمْرِو بْنَ الْعَلَاءِ عَنْ سَبَإٍ فَقَالَ: مَا أَدْرِي مَا هُوَ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَتَأَوَّلَ الْفَرَّاءُ عَلَى أَبِي عَمْرٍو أَنَّهُ مَنَعَهُ مِنَ الصَّرْفِ لِأَنَّهُ مَجْهُولٌ، وَأَنَّهُ إِذَا لَمْ يُعْرَفِ الشَّيْءُ لَمْ يَنْصَرِفْ. وَقَالَ النَّحَّاسُ: وَأَبُو عَمْرٍو أَجَلُّ مِنْ أَنْ يَقُولَ مِثْلَ هَذَا، وَلَيْسَ فِي حِكَايَةِ الرُّؤَاسِيِّ عَنْهُ دَلِيلٌ أَنَّهُ إِنَّمَا مَنَعَهُ مِنَ الصَّرْفِ لِأَنَّهُ لَمْ يَعْرِفْهُ، وَإِنَّمَا قَالَ لَا أَعْرِفُهُ، وَلَوْ سُئِلَ نَحْوِيٌّ عَنِ اسْمٍ فَقَالَ لَا أَعْرِفُهُ لَمْ يَكُنْ فِي هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ يَمْنَعُهُ مِنَ الصَّرْفِ، بَلِ الْحَقُّ عَلَى غَيْرِ هَذَا، وَالْوَاجِبُ إِذَا لَمْ يَعْرِفْهُ أَنْ يَصْرِفَهُ، لِأَنَّ أَصْلَ الْأَسْمَاءِ الصَّرْفُ، وَإِنَّمَا يُمْنَعُ الشَّيْءُ مِنَ الصَّرْفِ لِعِلَّةٍ دَاخِلَةٍ عَلَيْهِ، فَالْأَصْلُ ثَابِتٌ بِيَقِينٍ فَلَا يَزُولُ بِمَا لَا يُعْرَفُ. وَذَكَرَ كَلَامًا كثيرا

[ez-Zeccâc] der ki: Tenvinsiz (gayr-ı munsarıf) okuyan, onun bir şehir ismi olduğunu söyler; tenvinle okuyan ise -ki çoğunluk böyledir- belde ismi olduğu için müzekker bir yerin müzekker bir isimle adlandırılması kabilinden tenvinli kılmıştır. Şehre adı verilen bir kadının ismi olduğu da söylenmiştir. Sahih olan ise onun bir adam ismi olduğudur; nitekim Tirmizî'nin Kitabında Ferve b. Müseyk el-Murâdî'nin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği hadiste böyle geçmektedir. İnşallah gelecektir. İbn Atiyye der ki: Bu hadis ez-Zeccâc'a gizli kalmış, o da körü körüne tahmin yürütmüştür. el-Ferrâ, er-Ruâsî'nin Ebû Amr b. el-Alâ'ya Sebe' hakkında sorduğunu, onun da: "Ne olduğunu bilmiyorum" dediğini ileri sürmüştür. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ, Ebû Amr'ın onu meçhul olduğu ve bir şey bilinmediği zaman gayr-ı munsarıf kılınacağı gerekçesiyle tenvinsiz okuduğu şeklinde bir tevil yapmıştır. en-Nehhâs devamla der ki: Ebû Amr böyle bir söz söylemekten çok daha yücedir; er-Ruâsî'nin ondan naklettiği rivayette onun sırf bilmediği için tenvinsiz kıldığına delil yoktur, o sadece "bilmiyorum" demiştir. Bir nahivciye bir isim sorulsa ve o da "bilmiyorum" dese, bu onun gayr-ı munsarıf kılacağına delil olmaz. Bilakis hakikat bunun dışındadır; bilinmediği zaman yapılması gereken onu tenvinli (munsarıf) yapmaktır, zira isimlerde asıl olan munsarıf olmaktır ve bir isim ancak üzerine gelen bir illet sebebiyle munsarıflıktan menedilir. Asıl olan yakin ile sabittir, bilinmeyen bir şeyle zail olmaz. [en-Nehhâs] nahivcilerden pek çok söz zikretmiş

16000. Metin

عَنِ النُّحَاةِ وَقَالَ فِي آخِرِهِ: وَالْقَوْلُ فِي" سَبَإٍ" مَا جَاءَ التَّوْقِيفُ فِيهِ أَنَّهُ فِي الْأَصْلِ اسْمُ رَجُلٍ، فَإِنْ صَرَفْتَهُ فَلِأَنَّهُ قَدْ صَارَ

ve sonunda şöyle demiştir: "Sebe'" hakkındaki sahih rivayete dayanan doğru görüş, onun aslen bir adam ismi olduğudur. Eğer munsarıf kılarsan kabile/topluluk (hayy) için bir

16001. Metin

اسْمًا لِلْحَيِّ، وَإِنْ لَمْ تَصْرِفْهُ جَعَلْتَهُ اسْمًا لِلْقَبِيلَةِ مِثْلَ ثَمُودَ إِلَّا أَنَّ الِاخْتِيَارَ عِنْدَ سِيبَوَيْهِ الصَّرْفُ وَحُجَّتُهُ فِي ذَلِكَ قَاطِعَةٌ، لِأَنَّ هَذَا الِاسْمَ لَمَّا كَانَ يَقَعُ لَهُ التَّذْكِيرُ وَالتَّأْنِيثُ كَانَ التَّذْكِيرُ أَوْلَى، لِأَنَّهُ الْأَصْلُ وَالْأَخَفُّ. الثَّامِنَةُ- وَفِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الصَّغِيرَ يَقُولُ لِلْكَبِيرِ وَالْمُتَعَلِّمَ لِلْعَالِمِ عِنْدِي مَا لَيْسَ عِنْدَكَ إِذَا تَحَقَّقَ ذَلِكَ وَتَيَقَّنَهُ. هَذَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ مَعَ جَلَالَتِهِ ﵁ وَعِلْمِهِ لَمْ يَكُنْ عِنْدَهُ عِلْمٌ بِالِاسْتِئْذَانِ. وَكَانَ عِلْمُ التَّيَمُّمِ عِنْدَ عَمَّارٍ وَغَيْرِهِ، وَغَابَ عَنْ عُمَرَ وَابْنِ مَسْعُودٍ حَتَّى قَالَا: لَا يَتَيَمَّمُ الْجُنُبُ. وَكَانَ حُكْمُ الْإِذْنِ فِي أَنْ تَنْفِرَ الْحَائِضُ عِنْدَ ابْنِ عَبَّاسٍ وَلَمْ يَعْلَمْهُ عُمَرُ وَلَا زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ. وَكَانَ غَسْلُ رَأْسِ الْمُحْرِمِ مَعْلُومًا عِنْدَ ابْنِ عَبَّاسٍ وَخَفِيَ عَنِ الْمِسْوَرِ بْنِ مَخْرَمَةَ. وَمِثْلُهُ كَثِيرٌ فَلَا يُطَوَّلُ بِهِ. التَّاسِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ) لَمَّا قَالَ الْهُدْهُدُ:" وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ" قَالَ سُلَيْمَانُ: وَمَا ذَلِكَ الْخَبَرُ؟ قَالَ:" إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ" يَعْنِي بِلْقِيسَ بِنْتَ شَرَاحِيلَ تَمْلِكُ أَهْلَ سَبَإٍ. وَيُقَالُ: كيف وخفى عَلَى سُلَيْمَانَ مَكَانُهَا وَكَانَتِ الْمَسَافَةُ بَيْنَ مَحَطِّهِ وَبَيْنَ بَلَدِهَا قَرِيبَةً، وَهِيَ مِنْ مَسِيرَةِ ثَلَاثٍ بَيْنَ صَنْعَاءَ وَمَأْرِبَ؟ وَالْجَوَابُ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَخْفَى ذَلِكَ عَنْهُ لِمَصْلَحَةٍ، كَمَا أَخْفَى عَلَى يَعْقُوبَ مَكَانَ يُوسُفَ. وَيُرْوَى أَنَّ أَحَدَ أَبَوَيْهَا كَانَ مِنَ الْجِنِّ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا أَمْرٌ تُنْكِرُهُ الْمُلْحِدَةُ، وَيَقُولُونَ: الْجِنُّ لَا يَأْكُلُونَ وَلَا يَلِدُونَ، كَذَبُوا لَعَنَهُمُ اللَّهُ أَجْمَعِينَ، ذَلِكَ صَحِيحٌ وَنِكَاحُهُمْ جَائِزٌ عَقْلًا فَإِنْ صَحَّ نَقْلًا فَبِهَا وَنِعْمَتْ. قُلْتُ: خَرَّجَ أَبُو دَاوُدَ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ قَالَ: قَدِمَ وَفْدٌ مِنَ الْجِنِّ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: يَا مُحَمَّدُ انْهَ أُمَّتَكَ أَنْ يَسْتَنْجُوا بِعَظْمٍ أَوْ رَوْثَةٍ أَوْ جُمْجُمَةٍ فَإِنَّ اللَّهَ جَاعِلٌ لَنَا فِيهَا رِزْقًا. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ فَقَالَ:" لَكُمْ كُلُّ عَظْمٍ ذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ يَقَعُ فِي أَيْدِيكُمْ أَوْفَرَ مَا يَكُونُ لَحْمًا وَكُلُّ بَعْرَةٍ عَلَفٌ لِدَوَابِّكُمْ" فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ

isim olduğu içindir; munsarıf kılmazsan Semûd gibi kabile ismi kılmış olursun. Ancak Sîbeveyh nezdinde tercih edilen munsarıf olmasıdır ve bu husustaki delili kesindir; zira bu isim hem müzekker hem müennes kabul edilebildiğine göre müzekker kabul edilmesi evladır, çünkü asıl ve hafif olan odur. Sekizincisi: Ayette, bir husus tahakkuk edip kesinleştiğinde küçüğün büyüğe, öğrencinin de âlime: "Sende olmayan bende var" diyebileceğine delil vardır. İşte yüceliğine ve ilmine rağmen Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'ın istizan (izin isteme) hakkında bilgisi yoktu. Teyemmüm ilmi Ammâr ve başkalarının yanında vardı da Ömer ve İbn Mes'ûd'a gizli kalmıştı; hatta onlar: "Cünüp olan teyemmüm edemez" demişlerdi. Hayızlı kadının [veda tavafı yapmadan] memleketine dönmesine izin verme hükmü İbn Abbâs'ın yanında malumdu, Ömer ve Zeyd b. Sâbit ise bunu bilmiyordu. İhramlının başını yıkaması İbn Abbâs tarafından biliniyordu da el-Misver b. Mahreme'ye gizli kalmıştı. Bunun benzeri çoktur, sözü uzatmayalım. Dokuzuncusu: Yüce Allah'ın: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ) “Gerçekten ben, onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum” buyruğudur. Hüthüt: "Sana Sebe'den kesin ve doğru bir haber getirdim" deyince Süleyman: "O haber nedir?" dedi. O da: "Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum" dedi; yani Sebe halkına hükmeden Şerâhîl'in kızı Belkıs'ı kastetti. Denilir ki: Süleyman'ın konakladığı yer ile o kadının beldesi birbirine yakın olduğu ve San'a ile Me'rib arası üç günlük bir mesafe bulunduğu halde onun yeri Süleyman'a nasıl gizli kaldı? Cevap şudur: Tıpkı Yûsuf'un yerini Ya'kûb'a gizlediği gibi Allah Teâlâ bir hikmet ve maslahat gereği bunu ondan gizlemiştir. Rivayet edildiğine göre onun anne babasından biri cinlerdendi. İbnü'l-Arabî der ki: Bu, mülhidlerin inkâr ettiği bir husustur; onlar: "Cinler yemezler ve çocuk sahibi olmazlar" derler. Allah'ın laneti hepsinin üzerine olsun, yalan söylemişlerdir; bu sahihtir ve onlarla evlenmek aklen caizdir, şayet naklen de sahih ise pek güzeldir. Derim ki: Ebû Dâvûd, Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e cinlerden bir heyet geldi ve: "Ey Muhammed! Ümmetine kemik, tezek veya kafatası ile istinca etmelerini yasakla; zira Allah bizim için onlarda rızık yaratmıştır" dediler. Sahih-i Müslim'de ise [Peygamberimiz] şöyle buyurmuştur: “Elinize geçen ve üzerine Allah'ın adı anılmış her kemik, olabildiğince bol etli olarak sizindir; her tezek de hayvanlarınız için yemdir.” Resûlullah sallallâhu

16002. Metin

عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:" فَلَا تَسْتَنْجُوا بِهِمَا فَإِنَّهُمَا طَعَامُ إِخْوَانِكُمُ الْجِنِّ" وَفِي الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ فَقُلْتُ: مَا بَالُ الْعَظْمِ وَالرَّوْثَةِ؟ فَقَالَ:" هُمَا مِنْ طَعَامِ الْجِنِّ وَإِنَّهُ أَتَانِي وَفْدُ جِنِّ نَصِيبِينَ وَنِعْمَ الْجِنُّ فَسَأَلُونِي الزَّادَ فَدَعَوْتُ اللَّهَ تَعَالَى أَلَّا يَمُرُّوا بِعَظْمٍ وَلَا رَوْثَةٍ إِلَّا وَجَدُوا عَلَيْهَا طَعَامًا" وَهَذَا كُلُّهُ نَصٌّ فِي أَنَّهُمْ يَطْعَمُونَ. وَأَمَّا نِكَاحُهُمْ فَقَدْ تَقَدَّمَتِ الْإِشَارَةُ إِلَيْهِ فِي" سُبْحَانَ" «١» عِنْدَ قَوْلِهِ:" وَشارِكْهُمْ فِي الْأَمْوالِ وَالْأَوْلادِ". وَرَوَى وُهَيْبُ بْنُ جرير ابن حَازِمٍ عَنِ الْخَلِيلِ بْنِ أَحْمَدَ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ حَاضِرٍ قَالَ: كَانَتْ أُمُّ بِلْقِيسَ مِنَ الْجِنِّ يُقَالُ لَهَا بَلْعَمَةُ بِنْتُ شَيْصَانَ. وَسَيَأْتِي لِهَذَا مَزِيدُ بَيَانٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. الْعَاشِرَةُ- رَوَى الْبُخَارِيُّ مِنْ حَدِيثُ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا بَلَغَهُ أَنَّ أَهْلَ فَارِسَ قَدْ مَلَّكُوا بِنْتَ كِسْرَى قَالَ:" لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةً" قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: هَذَا نَصٌّ فِي أَنَّ الْمَرْأَةَ لَا تَكُونُ خَلِيفَةً وَلَا خِلَافَ فِيهِ، وَنُقِلَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ جَرِيرٍ الطَّبَرِيِّ أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْمَرْأَةُ قَاضِيَةً، وَلَمْ يَصِحَّ ذَلِكَ عَنْهُ، وَلَعَلَّهُ نُقِلَ عَنْهُ كَمَا نُقِلَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّهَا إِنَّمَا تَقْضِي فِيمَا تَشْهَدُ فِيهِ وَلَيْسَ بِأَنْ تَكُونَ قَاضِيَةً عَلَى الْإِطْلَاقِ، وَلَا بِأَنْ يُكْتَبَ لَهَا مَسْطُورٌ بِأَنَّ فُلَانَةً مُقَدَّمَةٌ عَلَى الْحُكْمِ، وَإِنَّمَا سَبِيلُ ذَلِكَ التَّحْكِيمُ وَالِاسْتِنَابَةُ فِي الْقَضِيَّةِ الْوَاحِدَةِ، وَهَذَا هُوَ الظَّنُّ بِأَبِي حَنِيفَةَ وَابْنِ جَرِيرٍ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ قَدَّمَ امْرَأَةً عَلَى حِسْبَةِ السُّوقِ. وَلَمْ يَصِحَّ فَلَا تَلْتَفِتُوا إِلَيْهِ، فَإِنَّمَا هُوَ مِنْ دَسَائِسِ الْمُبْتَدِعَةِ فِي الْأَحَادِيثِ. وَقَدْ تَنَاظَرَ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الطَّيِّبِ الْمَالِكِيُّ الْأَشْعَرِيُّ مَعَ أَبِي الْفَرَجِ بْنِ طَرَارٍ شَيْخِ الشَّافِعِيَّةِ، فَقَالَ أَبُو الْفَرَجِ: الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْمَرْأَةَ يَجُوزُ أَنْ تَحْكُمَ أَنَّ الْغَرَضَ مِنَ الْأَحْكَامِ تَنْفِيذُ الْقَاضِي لَهَا، وَسَمَاعُ الْبَيِّنَةِ عَلَيْهَا، وَالْفَصْلُ بَيْنَ الْخُصُومِ فِيهَا، وَذَلِكَ مُمْكِنٌ مِنَ الْمَرْأَةِ كَإِمْكَانِهِ مِنَ الرَّجُلِ. فَاعْتَرَضَ عَلَيْهِ الْقَاضِي أَبُو بَكْرٍ وَنَقَضَ كَلَامَهُ بِالْإِمَامَةِ الْكُبْرَى، فَإِنَّ الْغَرَضَ مِنْهُ حِفْظُ الثُّغُورِ، وَتَدْبِيرُ الْأُمُورِ وَحِمَايَةُ الْبَيْضَةِ، وَقَبْضُ الْخَرَاجِ وَرَدُّهُ عَلَى مُسْتَحِقِّهِ، وَذَلِكَ لَا يَتَأَتَّى مِنَ الْمَرْأَةِ كَتَأَتِّيهِ مِنَ الرَّجُلِ. قال ابن العربي: وليس

[... sallallâhu] aleyhi ve sellem [şöyle buyurmuştur]: «فَلَا تَسْتَنْجُوا بِهِمَا فَإِنَّهُمَا طَعَامُ إِخْوَانِكُمُ الْجِنِّ» «O ikisiyle istinca etmeyin (temizlenmeyin); çünkü onlar, cinlerden olan kardeşlerinizin yiyeceğidir.» Buhârî'de Ebû Hureyre hadisinden rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Dedim ki: "Kemik ve tezeğin durumu nedir?" Bunun üzerine şöyle buyurdu: «هُمَا مِنْ طَعَامِ الْجِنِّ وَإِنَّهُ أَتَانِي وَفْدُ جِنِّ نَصِيبِينَ وَنِعْمَ الْجِنُّ فَسَأَلُونِي الزَّادَ فَدَعَوْتُ اللَّهَ تَعَالَى أَلَّا يَمُرُّوا بِعَظْمٍ وَلَا رَوْثَةٍ إِلَّا وَجَدُوا عَلَيْهَا طَعَامًا» «O ikisi cinlerin yiyeceğindendir. Bana Nusaybin cinlerinin heyeti geldi -onlar ne güzel cinlerdir!- ve benden azık istediler. Ben de Allah Teâlâ'ya, bir kemik veya bir tezek üzerinden her geçtiklerinde mutlaka üzerinde bir yiyecek bulmaları için dua ettim.» Bütün bunlar, onların yemek yediklerine dair açık bir nastır. Evlenmelerine gelince; buna "Sübhân" (İsrâ) Suresi'nde1, { وَشارِكْهُمْ فِي الْأَمْوالِ وَالْأَوْلادِ } “Mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol” ayetinde daha önce işaret edilmişti. Vüheyb b. Cerîr b. Hâzim, Halîl b. Ahmed'den, o da Osmân b. Hâdır'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Belkıs'ın annesi cinlerdendi; kendisine Şeysân'ın kızı Bel'ame denilirdi. İnşâallahu Teâlâ bununla ilgili daha geniş açıklama gelecektir. Onuncusu: Buhârî, İbn Abbâs'ın hadisinden rivayet etmiştir ki: Fars ehlinin Kisrâ'nın kızını hükümdar yaptıkları haberi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaşınca şöyle buyurmuştur: «لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةً» «İşlerini bir kadının yönetimine bırakan bir topluluk asla felaha ermez.» Kâdî Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: "Bu, kadının halife olamayacağına dair açık bir nastır ve bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. Muhammed b. Cerîr et-Taberî'den kadının hâkim (kadı) olmasının caiz olduğu nakledilmiştir; ancak bu rivayet ondan sahih olarak gelmemiştir. Muhtemelen bu görüş, Ebû Hanîfe'den nakledildiği gibi nakledilmiştir; o da sadece kadının şahitlik edebileceği konularda hüküm verebileceği şeklindedir; yoksa mutlak anlamda hâkim olması yahut falan kadının hüküm vermekle görevlendirildiğine dair bir vesika yazılması şeklinde değildir. Bu ancak tek bir davada tahkim (hakemlik) ve vekâlet yoluyla mümkündür. Ebû Hanîfe ve İbn Cerîr hakkındaki zannımız da budur. Ömer'den [radıyallâhu anh], bir kadını çarşı-pazar denetimine (hisbe) tayin ettiği rivayet edilmiştir. Bu da sahih değildir, binaenaleyh ona itibar etmeyiniz; zira bu, bidat ehlinin hadislere soktuğu hilelerdendir." Bu meselede Mâlikî-Eş'arî olan Kâdî Ebû Bekr b. et-Tayyib [el-Bâkıllânî], Şâfiîlerin şeyhi Ebü'l-Ferec b. Tarâr ile münazara etmiştir. Ebü'l-Ferec şöyle demiştir: "Kadının hüküm vermesinin caiz olduğuna delil şudur: Hükümlerden maksat; hâkimin onları infaz etmesi, onlar hakkındaki delili dinlemesi ve hasımlar arasında hükme bağlamasıdır. Bu ise erkeğin yapabilmesi gibi kadının da yapabileceği bir şeydir." Bunun üzerine Kâdî Ebû Bekr ona itiraz etmiş ve sözünü büyük imamet (devlet başkanlığı) ile nakzetmiştir (çürütmüştür). Zira ondan maksat; sınırları korumak, işleri tedvir etmek, İslam yurdunu ve birliğini müdafaa etmek, haracı toplayıp hak sahibine vermektir. Bu ise erkeğin yerine getirebileceği gibi kadının yerine getirebileceği bir şey değildir. İbnü'l-Arabî der ki: [İki şeyhin...]

16003. Metin

كَلَامُ الشَّيْخَيْنِ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ بِشَيْءٍ، فَإِنَّ الْمَرْأَةَ لَا يَتَأَتَّى مِنْهَا أَنْ تَبْرُزَ إِلَى الْمَجْلِسِ، وَلَا تُخَالِطَ الرِّجَالَ، وَلَا تُفَاوِضَهُمْ مُفَاوَضَةَ النَّظِيرِ لِلنَّظِيرِ لِأَنَّهَا إِنْ كَانَتْ فَتَاةً حَرُمَ النَّظَرُ إِلَيْهَا وَكَلَامُهَا، وَإِنْ كَانَتْ بَرْزَةً «١» لَمْ يَجْمَعْهَا وَالرِّجَالَ مَجْلِسٌ وَاحِدٌ تَزْدَحِمُ فِيهِ مَعَهُمْ، وَتَكُونُ مُنَاظِرَةً لَهُمْ، وَلَنْ يُفْلِحَ قَطُّ مَنْ تَصَوَّرَ هَذَا وَلَا مَنِ اعْتَقَدَهُ. الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) مُبَالَغَةٌ، أَيْ مِمَّا تَحْتَاجُهُ الْمَمْلَكَةُ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أُوتِيَتْ من كل شي فِي زَمَانِهَا شَيْئًا فَحُذِفَ الْمَفْعُولُ، لِأَنَّ الْكَلَامَ دَلَّ عَلَيْهِ. (وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ) أَيْ سَرِيرٌ، وَوَصَفَهُ بِالْعِظَمِ فِي الْهَيْئَةِ وَرُتْبَةِ السُّلْطَانِ. قِيلَ: كَانَ مِنْ ذَهَبٍ تَجْلِسُ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: الْعَرْشُ هُنَا الْمُلْكُ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِها". الزَّمَخْشَرِيُّ: فَإِنْ قُلْتَ كَيْفَ سَوَّى الْهُدْهُدُ بَيْنَ عَرْشِ بِلْقِيسَ وَعَرْشِ اللَّهِ فِي الْوَصْفِ بِالْعَظِيمِ؟ قُلْتُ: بَيْنَ الْوَصْفَيْنِ بَوْنٌ عَظِيمٌ، لِأَنَّ وَصْفَ عَرْشِهَا بِالْعَظِيمِ تَعْظِيمٌ لَهُ بِالْإِضَافَةِ إلى عرش أَبْنَاءِ جِنْسِهَا مِنَ الْمُلُوكِ، وَوَصْفُ عَرْشِ اللَّهِ بِالْعَظِيمِ تَعْظِيمٌ لَهُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَا خَلَقَ مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ طُولُ عَرْشِهَا ثَمَانِينَ ذِرَاعًا، وَعَرْضُهُ أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا، وَارْتِفَاعُهُ فِي السَّمَاءِ ثَلَاثِينَ ذِرَاعًا، مُكَلَّلٌ بِالدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ الْأَحْمَرِ، وَالزَّبَرْجَدِ الْأَخْضَرِ. قَتَادَةُ: وَقَوَائِمُهُ لُؤْلُؤٌ وَجَوْهَرٌ، وَكَانَ مُسَتَّرًا بِالدِّيبَاجِ وَالْحَرِيرِ، عَلَيْهِ سَبْعَةُ مَغَالِيقَ. مُقَاتِلٌ: كَانَ ثَمَانِينَ ذِرَاعًا [فِي ثَمَانِينَ ذِرَاعًا] «٢» وَارْتِفَاعُهُ مِنَ الْأَرْضِ ثَمَانُونَ ذِرَاعًا، وَهُوَ مُكَلَّلٌ بِالْجَوَاهِرِ. ابْنُ إِسْحَاقَ: وَكَانَ يَخْدُمُهَا النِّسَاءُ، وكان لِخِدْمَتِهَا سِتُّمِائَةُ امْرَأَةٍ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَاللَّازِمُ مِنَ الْآيَةِ أَنَّهَا امْرَأَةٌ مُلِّكَتْ عَلَى مَدَائِنِ الْيَمَنِ، ذَاتُ مُلْكٍ عَظِيمٍ، وَسَرِيرٍ عَظِيمٍ، وَكَانَتْ كَافِرَةً مِنْ قَوْمٍ كُفَّارٍ. الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَجَدْتُها وَقَوْمَها يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ) قِيلَ: كَانَتْ هَذِهِ الْأُمَّةُ مِمَّنْ يَعْبُدُ الشَّمْسَ، لِأَنَّهُمْ كَانُوا زَنَادِقَةً فِيمَا يُرْوَى. وَقِيلَ: كَانُوا مَجُوسًا يَعْبُدُونَ الْأَنْوَارَ. وَرُوِيَ عَنْ نَافِعٍ أن الوقف على" عَرْشٌ". قال المهدوي:

...iki şeyhin bu meseledeki sözü bir şey [ifade etmez]; zira kadının meclise çıkıp [halka] görünmesi, erkeklere karışması ve onlarla denk olanın denk olanla görüşmesi kabilinden müzakerelerde bulunması kabil ve mümkün değildir. Çünkü şayet genç bir kadın ise ona bakmak ve onunla konuşmak haramdır; şayet olgun/yaşlı (berze)1 ise yine de erkeklerle, içinde onlarla sıkışıp bir arada olacağı ve onlarla münazara edeceği bir mecliste bir arada bulunamaz. Bunu tasavvur eden de buna inanan da asla kurtuluşa eremez. On birincisi: Yüce Allah'ın: { وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ } “Ve kendisine her şeyden verilmiştir” buyruğu bir mübalağadır; yani hükümdarlığın ihtiyaç duyduğu şeylerden [verilmiştir]. Şöyle de denilmiştir: Anlamı, 'Kendi zamanındaki her bir şeyden kendisine bir pay verilmiştir' demektir; kelam buna delalet ettiği için mef'ûl (tümleç) hazfedilmiştir. { وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ } “Ve onun büyük bir tahtı vardır” yani bir serîr (hükümdarlık tahtı); onu heybet ve hükümdarlık mertebesi bakımından büyüklükle nitelemiştir. Üzerine oturduğu altından bir taht olduğu söylenmiştir. Buradaki 'arş'ın mülk/hükümranlık olduğu da söylenmiştir; fakat birincisi Yüce Allah'ın: { أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِها } “Hanginiz onun tahtını bana getirir?” buyruğundan ötürü daha doğrudur. ez-Zemahşerî der ki: Şayet, "Hüdhüd nasıl oldu da Belkıs'ın tahtı ile Allah'ın arşını 'azîm' (büyük) nitelemesinde bir tuttu?" dersen, derim ki: İki niteleme arasında pek büyük bir fark vardır; zira onun tahtının 'azîm' diye nitelenmesi, kendi cinsi olan diğer hükümdarların tahtlarına kıyasla bir yüceltmedir. Allah'ın arşının 'azîm' diye nitelenmesi ise O'nun yarattığı göklere ve yere nispetle bir yüceltmedir. İbn Abbâs der ki: Onun tahtının uzunluğu seksen zira', genişliği kırk zira', göğe doğru yüksekliği ise otuz zira' idi; inci, kırmızı yakut ve yeşil zebercedle bezenmişti. Katâde der ki: Ayakları inci ve cevherdendi; dîbâc ve ipekle örtülmüştü, üzerinde yedi kilit vardı. Mukâtil der ki: Seksen zira'a [seksen zira']2 idi ve yerden yüksekliği seksen zira' idi; mücevherlerle bezenmişti. İbn İshâk der ki: Ona kadınlar hizmet ederdi; hizmetinde altı yüz kadın vardı. İbn Atiyye der ki: Ayetten çıkan kesin netice şudur: O, Yemen şehirlerine hükümdar kılınmış, büyük bir mülke ve büyük bir tahta sahip bir kadındı ve inkârcı bir kavimden olan kâfir bir kadındı. On ikincisi: Yüce Allah'ın: { وَجَدْتُها وَقَوْمَها يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Onu ve kavmini Allah'ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum” buyruğu: Bu ümmetin güneşe tapan kimseler olduğu söylenmiştir; zira rivayet edildiğine göre onlar zındık idiler. Nurlara tapan Mecûsîler oldukları da söylenmiştir. Nâfi'den, 'arşun' kelimesi üzerinde durulacağı (vakıf yapılacağı) rivayet edilmiştir. el-Mehdevî der ki:

16004. Metin

فعظيم عَلَى هَذَا مُتَعَلِّقٌ بِمَا بَعْدَهُ، وَكَانَ يَنْبَغِي عَلَى هَذَا أَنْ يَكُونَ عَظِيمٌ أَنْ وَجَدْتَهَا، أَيْ وَجُودِي إِيَّاهَا كَافِرَةً. وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ:" وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ"" وَقْفٌ حَسَنٌ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَقِفَ عَلَى" عَرْشٌ" وَيَبْتَدِئَ" عَظِيمٌ وَجَدْتُها" إِلَّا عَلَى مَنْ فَتَحَ، لِأَنَّ عَظِيمًا نَعْتٌ لعرش فلو كان متعلقا بوجدتها لَقُلْتَ عَظِيمَةً وَجَدْتُّهَا، وَهَذَا مُحَالٌ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ. وَقَدْ حَدَّثَنِي أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ بْنِ شَهْرَيَارَ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحُسَيْنُ بْنُ الْأَسْوَدِ الْعِجْلِيُّ، عَنْ بَعْضِ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّهُ قَالَ: الْوَقْفُ عَلَى" عَرْشٌ" وَالِابْتِدَاءُ" عَظِيمٌ" عَلَى مَعْنَى عَظِيمٌ عِبَادَتُهُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ. قَالَ: وَقَدْ سَمِعْتُ مَنْ يُؤَيِّدُ هَذَا الْمَذْهَبَ، وَيَحْتَجُّ بِأَنَّ عَرْشَهَا أَحْقَرُ وَأَدَقُّ شَأْنًا مِنْ أَنْ يَصِفَهُ اللَّهُ بِالْعَظِيمِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَالِاخْتِيَارُ عِنْدِي مَا ذَكَرْتُهُ أَوَّلًا، لِأَنَّهُ لَيْسَ عَلَى إِضْمَارِ عِبَادَةِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ دَلِيلٌ. وَغَيْرُ مُنْكَرٍ أَنْ يَصِفَ الْهُدْهُدَ عَرْشَهَا بِالْعَظِيمِ إِذَا رَآهُ مُتَنَاهِيَ الطُّولِ وَالْعَرْضِ، وَجَرْيُهُ عَلَى إِعْرَابِ" عَرْشٌ" دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ نَعْتُهُ. (وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطانُ أَعْمالَهُمْ) أَيْ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْكُفْرِ." (فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ) " أَيْ عَنْ طَرِيقِ التَّوْحِيدِ. وَبَيَّنَ بِهَذَا أَنَّ مَا لَيْسَ بِسَبِيلِ التَّوْحِيدِ فَلَيْسَ بِسَبِيلٍ يُنْتَفَعُ بِهِ عَلَى التَّحْقِيقِ. (فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ) إِلَى اللَّهِ وَتَوْحِيدِهِ. الثَّالِثَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ) قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَنَافِعٌ وَعَاصِمٌ وَحَمْزَةُ" أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ" بِتَشْدِيدِ" أَلَّا" قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ:" فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ" غَيْرُ تَامٍّ لِمَنْ شَدَّدَ" أَلَّا" لِأَنَّ الْمَعْنَى: وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَلَّا يَسْجُدُوا. قَالَ النَّحَّاسُ: هِيَ" أَنْ" دَخَلَتْ عَلَيْهَا" لَا" وَ" أَنْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، قَالَ الْأَخْفَشُ: بِ" زَيَّنَ" أَيْ وَزَيَّنَ لَهُمْ لِئَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: بِ" فَصَدَّهُمْ" أَيْ فَصَدَّهُمْ أَلَّا يَسْجُدُوا. وَهُوَ فِي الْوَجْهَيْنِ مَفْعُولٌ لَهُ. وَقَالَ الْيَزِيدِيُّ وَعَلِيُّ بْنُ سُلَيْمَانَ:" أَنْ" بَدَلٌ مِنْ" أَعْمالَهُمْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ. وَقَالَ أبو عمرو: و" أن" في موضع حفض عَلَى الْبَدَلِ مِنَ السَّبِيلِ وَقِيلَ: الْعَامِلُ فِيهَا" لَا يَهْتَدُونَ" أَيْ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ أَنْ يَسْجُدُوا لِلَّهِ، أَيْ لَا يَعْلَمُونَ أَنَّ ذَلِكَ وَاجِبٌ عَلَيْهِمْ. وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ" لَا" زَائِدَةٌ، كَقَوْلِهِ:" مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ" أَيْ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ. وَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ

Buna göre "azîmun" kendisinden sonrasıyla alakalı olur; bu durumda "onu bulmam büyüktür (korkunçtur)", yani onu kâfir olarak bulmam [büyük bir iştir] manasında olması gerekirdi. İbnü'l-Enbârî der ki: "Ve lehâ arşun azîm" güzel bir vakıftır; "arşun" kelimesi üzerinde durup "azîmun vecedtühâ" diye başlamak -fetha ile okuyanlar müstesna- caiz değildir. Çünkü "azîmun", arşın sıfatıdır; şayet "vecedtühâ" ile alakalı olsaydı "azîmeten vecedtühâ" demen gerekirdi ki bu her yönden muhaldir. Bana Ebû Bekr Muhammed b. el-Hüseyn b. Şehriyâr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. el-Esved el-İclî ilim ehlinden bazısından şöyle dediğini nakletti: "Arşun" üzerinde durulur ve "azîmun" diye başlanır; bu da "Onların güneşe ve aya tapmaları büyük bir cürümdür" manasındadır. Dedi ki: Bu görüşü destekleyen ve onun tahtının Allah'ın onu azîm olarak nitelemesinden çok daha hakir ve önemsiz olduğunu delil getiren kimseler işittim. İbnü'l-Enbârî der ki: Benim nezdimde tercih edilen görüş başta zikrettiğimdir; çünkü güneşe ve aya ibadetin takdir edilmesine dair bir delil yoktur. Hüthütün, uzunluğunu ve genişliğini son derece büyük gördüğü o tahtı "azîm" olarak nitelemesi yadırganacak bir şey değildir; "azîmun" kelimesinin "arşun" kelimesinin irabına uyması da onun sıfatı olduğuna delildir. (وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطانُ أَعْمالَهُمْ) “Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş” yani içinde bulundukları küfrü süslemiştir. (فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ) “De kendilerini doğru yoldan alıkoymuş” yani tevhid yolundan alıkoymuştur. Bununla beyan etmiştir ki tevhid yolu olmayan hiçbir yol hakikatte kendisinden faydalanılan bir yol değildir. (فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ) “Bu yüzden hidayet bulamıyorlar” yani Allah'a ve O'nun birliğine ulaşamıyorlar. On üçüncüsü: Yüce Allah'ın: (أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ) buyruğudur. Ebû Amr, Nâfi', Âsım ve Hamza "ellâ"yı şedde ile "ellâ yescüdû lillâh" okumuşlardır. İbnü'l-Enbârî der ki: "Ellâ"yı şeddeli okuyanlara göre "fe-hüm lâ yehtedûn" üzerinde vakıf tam değildir; çünkü mana: "Şeytan onlara secde etmemelerini süsledi" şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Bu, "lâ" edatının dahil olduğu "en"dir ve "en" nasb mahallindedir. el-Ahfeş: "Zeyyene" fiili sebebiyledir, yani Allah'a secde etmesinler diye süsledi, demiştir. el-Kisâî ise: "Fe-saddehüm" fiili sebebiyledir, yani secde etmemeleri için onları engelledi, demiştir. Her iki vecihte de mef'ûlün leh'tir. el-Yezîdî ve Ali b. Süleyman: "En", nasb mahallinde "a'mâlehüm"den bedeldir, demişlerdir. Ebû Amr: "En", "es-sebîl"den bedel olarak cer mahallindedir, demiştir. Âmilin "lâ yehtedûn" olduğu da söylenmiştir; yani onlar Allah'a secde etmeye hidayet bulamıyorlar, bunun kendilerine vacip olduğunu bilmiyorlar demektir. Bu görüşe göre "lâ" zâidedir; nitekim: “Sana secde etmemeni emrettiğimde seni ne engelledi?” yani secde etmekten seni ne alıkoydu, ayetinde olduğu gibidir. Bu kıraate göre

16005. Metin

فَلَيْسَ بِمَوْضِعِ سَجْدَةٍ، لِأَنَّ ذَلِكَ خَبَرٌ عَنْهُمْ بِتَرْكِ السُّجُودِ، إِمَّا بِالتَّزْيِينِ، أَوْ بِالصَّدِّ، أَوْ بِمَنْعِ الِاهْتِدَاءِ. وَقَرَأَ الزُّهْرِيُّ وَالْكِسَائِيُّ وَغَيْرُهُمَا:" أَلَا يَسْجُدُوا «١» لِلَّهِ" بِمَعْنَى أَلَا يَا هَؤُلَاءِ اسْجُدُوا، لِأَنَّ" يَا" يُنَادَى بِهَا الْأَسْمَاءُ دُونَ الْأَفْعَالِ. وَأَنْشَدَ سِيبَوَيْهِ:

Burası secde yeri değildir; zira bu, süsleme, engelleme yahut hidayetten alıkonulma sebebiyle onların secdeyi terk ettiklerine dair bir haberdir. ez-Zührî, el-Kisâî ve başkaları: "Elâ yescüdû «١» lillâh" şeklinde okumuşlardır; bu da "Dikkat edin, ey insanlar secde edin!" manasındadır; zira "yâ" edatı fiillerin değil, isimlerin başına nida olarak gelir. Sîbeveyh şu beyti inşad etmiştir:

16006. Metin

يَا لَعْنَةَ اللَّهِ وَالْأَقْوَامِ كُلِّهِمْ ... وَالصَّالِحِينَ عَلَى سَمْعَانَ مِنْ جَارِ

Ey [ahali!] Allah'ın, bütün insanların... Ve salihlerin laneti bir komşu olarak Sem'ân'ın üzerine olsun!

16007. Metin

قَالَ سِيبَوَيْهِ:" يَا" لِغَيْرِ اللَّعْنَةِ، لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ لِلَّعْنَةِ لَنَصَبَهَا، لِأَنَّهُ كَانَ يَصِيرُ مُنَادًى مُضَافًا، وَلَكِنَّ تَقْدِيرَهُ يَا هَؤُلَاءِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْأَقْوَامِ عَلَى سَمْعَانَ. وَحَكَى بَعْضُهُمْ سَمَاعًا عَنِ الْعَرَبِ: أَلَا يَا ارْحَمُوا أَلَا يَا اصْدُقُوا. يُرِيدُونَ أَلَا يَا قَوْمٌ ارْحَمُوا اصْدُقُوا، فَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ" اسْجُدُوا" فِي مَوْضِعِ جَزْمٍ بِالْأَمْرِ وَالْوَقْفِ عَلَى" أَلَا يَا" ثُمَّ تَبْتَدِئُ فَتَقُولُ:" اسْجُدُوا". قَالَ الْكِسَائِيُّ: مَا كُنْتُ أَسْمَعُ الْأَشْيَاخَ يَقْرَءُونَهَا إِلَّا بِالتَّخْفِيفِ عَلَى نِيَّةِ الْأَمْرِ. وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ:" أَلَا هَلْ تَسْجُدُونَ لِلَّهِ" بِالتَّاءِ وَالنُّونِ. وَفِي قِرَاءَةِ أُبَيٍّ" أَلَا تَسْجُدُونَ لِلَّهِ" فَهَاتَانِ الْقِرَاءَتَانِ حُجَّةٌ لِمَنْ خَفَّفَ. الزَّجَّاجُ: وَقِرَاءَةُ التَّخْفِيفِ تَقْتَضِي وُجُوبَ السُّجُودِ دُونَ التَّشْدِيدِ. وَاخْتَارَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ قِرَاءَةَ التَّشْدِيدِ. وَقَالَ: التَّخْفِيفُ وَجْهٌ حَسَنٌ إِلَّا أَنَّ فِيهِ انْقِطَاعَ الْخَبَرِ مِنْ أَمْرِ سَبَأٍ، ثُمَّ رَجَعَ بَعْدُ إِلَى ذِكْرِهِمْ، وَالْقِرَاءَةُ بِالتَّشْدِيدِ خَبَرٌ يَتْبَعُ بَعْضُهُ بَعْضًا لَا انْقِطَاعَ فِي وَسَطِهِ. وَنَحْوَهُ قَالَ النَّحَّاسُ. قَالَ: قِرَاءَةُ التَّخْفِيفِ بَعِيدَةٌ، لِأَنَّ الْكَلَامَ يَكُونُ مُعْتَرَضًا، وَقِرَاءَةُ التَّشْدِيدِ يَكُونُ الْكَلَامُ بِهَا مُتَّسِقًا، وَأَيْضًا فَإِنَّ السَّوَادَ عَلَى غَيْرِ هَذِهِ الْقِرَاءَةِ، لِأَنَّهُ قَدْ حُذِفَ مِنْهُ أَلِفَانِ، وَإِنَّمَا يُخْتَصَرُ مِثْلُ هَذَا بِحَذْفِ أَلِفٍ وَاحِدَةٍ نَحْوَ يَا عيسى بن مَرْيَمَ. ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَسَقَطَتْ أَلِفُ" اسْجُدُوا" كَمَا تَسْقُطُ مَعَ هَؤُلَاءِ إِذَا ظَهَرَ، وَلَمَّا سَقَطَتْ أَلِفُ" يَا" وَاتَّصَلَتْ بِهَا أَلِفُ" اسْجُدُوا" سَقَطَتْ، فَعُدَّ سُقُوطُهَا دَلَالَةً عَلَى الِاخْتِصَارِ وَإِيثَارًا لِمَا يَخِفُّ وَتَقِلُّ أَلْفَاظُهُ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ فِي آخِرِ كِتَابِهِ: قَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ" يَا" فِي هَذَا الْمَوْضِعِ إِنَّمَا هُوَ لِلتَّنْبِيهِ كَأَنَّهُ قَالَ: أَلَا اسْجُدُوا لِلَّهِ، فَلَمَّا أُدْخِلَ عَلَيْهِ" يَا" لِلتَّنْبِيهِ سقطت الالف التي في" اسجدوا" لأنها

Sîbeveyh şöyle demiştir: "Yâ" edatı "el-la'ne" (lanet) için değildir; zira eğer lanet için olsaydı, muzaf münada olacağından onu mensup yapardı. Fakat cümlenin takdiri: "Ey [insanlar]! Sem'ân'ın üzerine Allah'ın ve insanların laneti olsun" şeklindedir. Bazıları Araplardan işiterek şunu nakletmiştir: "Elâ yâ'rhamû, elâ yâ'sdükû" (Dikkat edin, ey [insanlar], merhamet edin! Dikkat edin, ey [insanlar], doğru söyleyin!). Bununla "Elâ yâ kavmü'rhamû, ısdükû" (Dikkat edin, ey kavim! Merhamet edin, doğru söyleyin) [demek] istemişlerdir. Buna göre bu kıraatte "üscüdû", emir sebebiyle cezm konumundadır; "elâ yâ" üzerinde vakıf yapılır (durulur), sonra "üscüdû" denilerek başlanır. el-Kisâî şöyle demiştir: "Ben hocaların bunu ancak emir kastıyla tahfif ile (şeddesiz)1 okuduklarını duyardım." Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde ise "tâ" ve "nûn" ile: "Elâ hel tescüdûne lillâh" (Allah'a secde etmez misiniz?) şeklindedir. Übeyy'in kıraatinde de "Elâ tescüdûne lillâh" (Allah'a secde etmez misiniz?) şeklindedir. Bu iki kıraat, [kelimeyi] tahfif ile okuyanlar için bir delildir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Tahfif kıraati, teşdid (şeddeli okuyuş) gibi olmayıp secdenin vücubunu gerektirir. Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyde ise teşdid kıraatini tercih etmişlerdir. [Ebû Ubeyde] şöyle demiştir: "Tahfif güzel bir vecihtir; ancak onda Sebe' kıssasına dair haberin kesilmesi, sonra tekrar onların zikrine dönülmesi söz konusudur. Teşdid ile okumak ise bir kısmı diğerini takip eden, ortasında kesinti bulunmayan bir haberdir." en-Nehhâs da buna benzer bir görüş beyan ederek şöyle demiştir: "Tahfif kıraati uzaktır; çünkü bu durumda söz itirazî (ara cümle) olur. Teşdid kıraatinde ise söz intizamlı olur. Ayrıca Mushaf hattı da bu kıraate uygun değildir; zira ondan iki elif hazfedilmiştir. Oysa böylesi [kelimeler] ancak 'Yâ Îsa'bne Meryem' örneğinde olduğu gibi tek bir elifin hazfedilmesiyle kısaltılır." İbnü'l-Enbârî ise şöyle demiştir: "'Üscüdû' kelimesinin elifi, açıkça zikredildiğinde 'hâülâi' ile birlikte düştüğü gibi düşmüştür. 'Yâ'nın elifi düşüp 'üscüdû'nun elifi ona bitiştiğinde o da düşmüştür. Dolayısıyla onun düşmesi, kısaltmaya ve lafzı hafifletip kelime sayısını azaltmayı tercih etmeye delalet sayılmıştır." el-Cevherî ise kitabının sonunda şöyle demiştir: "Bazıları şöyle demiştir: Bu yerdeki 'yâ', sadece tenbih (uyarı) içindir; sanki 'Elâ'scüdû lillâh' demiştir. Tenbih için olan 'yâ' onun başına getirilince, 'üscüdû' kelimesindeki elif düşmüştür; çünkü o..."

16008. Metin

أَلِفُ وَصْلٍ، وَذَهَبَتِ الْأَلِفُ الَّتِي فِي" يَا" لِاجْتِمَاعِ السَّاكِنَيْنِ، لِأَنَّهَا وَالسِّينَ سَاكِنَتَانِ. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:

Ey Meyye'nin harabeye dönmüş yurdu, esen kal... Çakıllı düzlüğüne yağmurlar dinmeden yağsın!

16009. Metin

أَلَا يَا اسْلَمِي يَا دَارَ مَيَّ عَلَى الْبِلَى ... وَلَا زَالَ مُنْهَلًا بِجَرْعَائِكِ الْقَطْرُ

Ey Meyye'nin harabeye dönmüş yurdu, esen kal... Çakıllı düzlüğüne yağmurlar dinmeden yağsın!

16010. Metin

وَقَالَ الْجُرْجَانِيُّ: هُوَ كَلَامٌ مُعْتَرِضٌ مِنَ الْهُدْهُدِ أَوْ سُلَيْمَانَ أَوْ مِنَ اللَّهِ. أَيْ أَلَا لِيَسْجُدُوا، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ" قِيلَ: إِنَّهُ أَمْرٌ أَيْ لِيَغْفِرُوا. وَتَنْتَظِمُ عَلَى هَذَا كِتَابَةُ المصحف، أي ليس ها هنا نِدَاءٌ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: قِيلَ هُوَ مِنْ كَلَامِ الْهُدْهُدِ إِلَى قَوْلِهِ" الْعَظِيمِ" وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ زَيْدٍ وَابْنِ إِسْحَاقَ، وَيُعْتَرَضُ بِأَنَّهُ غَيْرُ مُخَاطَبٍ فَكَيْفَ يَتَكَلَّمُ فِي مَعْنَى شَرْعٍ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ مِنْ قَوْلِ سُلَيْمَانَ لَمَّا أَخْبَرَهُ الْهُدْهُدُ عَنِ الْقَوْمِ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ مِنْ [قَوْلِ] اللَّهِ تَعَالَى فَهُوَ اعْتِرَاضٌ بَيْنَ الْكَلَامَيْنِ وَهُوَ الثَّابِتُ مَعَ التَّأَمُّلِ، وَقِرَاءَةُ التَّشْدِيدِ فِي" أَلَّا" تُعْطِيَ أَنَّ الْكَلَامَ لِلْهُدْهُدِ، وَقِرَاءَةُ التَّخْفِيفِ تَمْنَعُهُ، وَالتَّخْفِيفُ يَقْتَضِي الْأَمْرَ بِالسُّجُودِ لِلَّهِ ﷿ لِلْأَمْرِ عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ. وَقَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: فَإِنْ قُلْتَ أَسَجْدَةُ التِّلَاوَةِ وَاجِبَةٌ فِي الْقِرَاءَتَيْنِ جَمِيعًا أَمْ فِي إِحْدَاهُمَا؟ قُلْتُ هِيَ وَاجِبَةٌ فِيهِمَا جَمِيعًا، لِأَنَّ مَوَاضِعَ السَّجْدَةِ إِمَّا أَمْرٌ بِهَا، أَوْ مَدْحٌ لِمَنْ أَتَى بِهَا، أَوْ ذَمٌّ [لِمَنْ «١»] تَرَكَهَا، وَإِحْدَى الْقِرَاءَتَيْنِ أَمْرٌ بِالسُّجُودِ وَالْأُخْرَى ذَمٌّ لِلتَّارِكِ. قُلْتُ: وَقَدْ أَخْبَرَ اللَّهُ عن الكفار بأنهم يَسْجُدُونَ كَمَا فِي" الِانْشِقَاقِ" وَسَجَدَ النَّبِيُّ ﷺ فِيهَا، كَمَا ثَبَتَ فِي الْبُخَارِيِّ وَغَيْرِهِ فَكَذَلِكَ." النَّمْلُ". وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَمَا ذَكَرَهُ الزَّجَّاجُ مِنْ وُجُوبِ السَّجْدَةِ مَعَ التَّخْفِيفِ دُونَ التَّشْدِيدِ فَغَيْرُ مَرْجُوعٍ إِلَيْهِ. (الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ) خَبْءُ السَّمَاءِ قَطْرُهَا، وَخَبْءُ الْأَرْضِ كُنُوزُهَا وَنَبَاتُهَا. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْخَبْءُ السِّرُّ. النَّحَّاسُ: وَهَذَا أَوْلَى. أَيْ مَا غَابَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَيَدُلُّ عليه" ما تُخْفُونَ وَما تُعْلِنُونَ" «٢». وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ وَمَالِكُ بْنُ دِينَارٍ:" الْخَبُ" بِفَتْحِ الْبَاءِ مِنْ غَيْرِ هَمْزٍ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَهُوَ التَّخْفِيفُ الْقِيَاسِيُّ، وَذَكَرَ مَنْ يَتْرُكُ الْهَمْزَ فِي الوقف. وقال النحاس:

el-Cürcânî şöyle demiştir: “Bu, hüdhüdden veya Süleyman'dan yahut Allah'tan gelen bir cümle-i mu'tarizadır (ara cümledir). Yani; 'Dikkat edin, secde etsinler' [demektir]. Nitekim Yüce Allah'ın: { قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ } “İman edenlere söyle, Allah'ın günlerini ummayanları bağışlasınlar” kavlinde de [böyle olup] bunun bir emir, yani 'bağışlasınlar' manasında olduğu söylenmiştir. Mushafın imlası da bu şekilde yerli yerine oturur; yani burada bir nidâ yoktur.” İbn Atiyye der ki: “Bunun [el-Azîm] kavline kadar hüdhüdün sözü olduğu söylenmiştir; bu da İbn Zeyd ve İbn İshâk'ın görüşüdür. Fakat hüdhüdün [şer'an] muhatap (mükellef) olmadığı, dolayısıyla şeriat manası taşıyan bir konuda nasıl söz söyleyebileceği ileri sürülerek buna itiraz edilmiştir. Hüdhüdün o kavimden haber vermesi üzerine bunun Süleyman'ın sözü olması da muhtemeldir. Bunun Yüce Allah'ın [sözü] olması da muhtemeldir ki bu takdirde iki söz arasında bir ara cümle (cümle-i mu'tariza) olur; derinlemesine düşünüldüğünde sabit/isabetli olan da budur. 'Ellâ' kelimesindeki şeddeli kıraat sözün hüdhüde ait olduğunu gösterir; şeddesiz (hafif) kıraat ise buna engeldir. Şeddesiz okuyuş, açıkladığımız üzere emir ifade ettiği için Allah azze ve celle'ye secde etmeyi emretmeyi gerektirir.” ez-Zemahşerî der ki: “Şayet 'Tilavet secdesi her iki kıraatte de vacip midir, yoksa sadece birinde mi?' dersen; derim ki: Her ikisinde de vaciptir. Çünkü secde yerleri ya [secde etmeye yönelik] bir emir, ya bunu yerine getirenleri övme yahut terk edenleri [kınayıp]1 yermedir. İki kıraatten biri secdeyi emretmekte, diğeri ise terk edeni yermektedir.” Ben derim ki: Yüce Allah, İnşikâk [Suresi]'nde olduğu gibi kâfirlerin secde etmediklerini bildirmiş ve Buhârî ile diğerlerinde sabit olduğu üzere Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem o surede secde etmiştir; Neml [Suresi] de böyledir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. ez-Zemahşerî [şöyle devam eder]: “Zeccâc'ın, secdeli okuyuşun şeddeli kıraatte değil de yalnızca şeddesiz kıraatte vacip olduğuna dair zikrettiği görüş ise itibar edilmeyecek bir görüştür.” { الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ } “[Göklerde ve yerde] gizli olanı açığa çıkaran...” Göğün gizlisi yağmuru, yerin gizlisi ise hazineleri ve bitkileridir. Katâde: “el-Hab', sır (gizli olan şey) demektir” demiştir. en-Nehhâs: “Bu daha evladır; yani göklerde ve yerde gizli kalan şeyler demektir. { ما تُخْفُونَ وَما تُعْلِنُونَ } “Gizlediğinizi ve açığa vurduğunuzu” ayeti de buna delalet eder2.” demiştir. İkrime ve Mâlik b. Dînâr, hemzesiz olarak bâ'nın fethasıyla “el-habe” şeklinde okumuşlardır. el-Mehdevî: “Kıyasa uygun tahfif (hemzenin hafifletilmesi) budur” demiş ve vakıf halinde hemzeyi terk edenleri zikretmiştir. en-Nehhâs ise şöyle demiştir:

16011. Metin

وَحَكَى أَبُو حَاتِمٍ أَنَّ عِكْرِمَةَ قَرَأَ:" الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبَا" بِأَلِفٍ غَيْرِ مَهْمُوزَةٍ، وَزَعَمَ أَنَّ هَذَا لَا يَجُوزُ فِي الْعَرَبِيَّةِ، وَاعْتَلَّ بِأَنَّهُ إِنْ خَفَّفَ الْهَمْزَةَ أَلْقَى حَرَكَتَهَا عَلَى الْبَاءِ فَقَالَ" الْخَبَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ" وَأَنَّهُ إِنْ حَوَّلَ الْهَمْزَةَ قَالَ: الْخَبْيُ بِإِسْكَانِ الْبَاءِ وَبَعْدَهَا يَاءٌ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَسَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ سُلَيْمَانَ يَقُولُ سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بْنَ يَزِيدَ يَقُولُ: كَانَ أَبُو حَاتِمٍ دُونَ أَصْحَابِهِ فِي النَّحْوِ وَلَمْ يَلْحَقْ بِهِمْ إِلَّا أَنَّهُ إِذَا خَرَجَ مِنْ بَلَدِهِ لَمْ يَلْقَ أَعْلَمَ مِنْهُ. وَحَكَى سِيبَوَيْهِ عَنِ الْعَرَبِ أَنَّهَا تُبْدَلُ مِنَ الْهَمْزَةِ أَلِفًا إِذَا كَانَ قَبْلَهَا سَاكِنٌ وَكَانَتْ مَفْتُوحَةً، وَتُبْدِلُ مِنْهَا وَاوًا إِذَا كَانَ قَبْلَهَا سَاكِنٌ وَكَانَتْ مَضْمُومَةً، وَتُبْدِلُ مِنْهَا يَاءً إِذَا كَانَ قَبْلَهَا سَاكِنٌ وَكَانَتْ مَكْسُورَةً، فَتَقُولُ: هَذَا الْوَثْوُ وَعَجِبْتُ مِنَ الْوَثْيِ وَرَأَيْتُ الْوَثَا، وَهَذَا مِنْ وُثِئَتْ يَدُهُ، وَكَذَلِكَ هَذَا الْخَبْوُ وَعَجِبْتُ مِنَ الْخَبْيِ، وَرَأَيْتُ الْخَبَا، وَإِنَّمَا فُعِلَ هَذَا لِأَنَّ الْهَمْزَةَ خَفِيفَةٌ فَأُبْدِلَ مِنْهَا هَذِهِ الْحُرُوفُ. وَحَكَى سِيبَوَيْهِ عَنْ قَوْمٍ مِنْ بَنِي تَمِيمٍ وَبَنِي أَسَدٍ أنهم يقولون: هذا الخبو، يَضُمُّونَ السَّاكِنَ إِذَا كَانَتِ الْهَمْزَةُ مَضْمُومَةً، وَيُثْبِتُونَ الْهَمْزَةَ وَيَكْسِرُونَ السَّاكِنَ إِذَا كَانَتِ الْهَمْزَةُ مَكْسُورَةً، وَيَفْتَحُونَ السَّاكِنَ إِذَا كَانَتِ الْهَمْزَةُ مَفْتُوحَةً. وَحَكَى سِيبَوَيْهِ أَيْضًا أَنَّهُمْ يَكْسِرُونَ وَإِنْ كَانَتِ الْهَمْزَةُ مَضْمُومَةً، إِلَّا أَنَّ هَذَا عَنْ بَنِي تَمِيمٍ، فَيَقُولُونَ: الرَّدِيءُ «١»، وَزَعَمَ أَنَّهُمْ لَمْ يَضُمُّوا الدَّالَّ لِأَنَّهُمْ كَرِهُوا ضَمَّةً قَبْلَهَا كَسْرَةٌ، لِأَنَّهُ لَيْسَ فِي الْكَلَامِ فِعُلٌ. وَهَذِهِ كُلُّهَا لُغَاتٌ دَاخِلَةٌ عَلَى اللُّغَةِ الَّتِي قَرَأَ بِهَا الْجَمَاعَةُ، وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ" الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبَا مِنَ السَّمَاوَاتِ" وَ" مِنْ" وَ" فِي" يَتَعَاقَبَانِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: لَأَسْتَخْرِجَنَّ الْعِلْمَ فِيكُمْ يُرِيدُ مِنْكُمْ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ. (وَيَعْلَمُ مَا يُخْفُونَ وَمَا يُعْلِنُونَ) قِرَاءَةُ العامة فيهما بياء، وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ تُعْطِي أَنَّ الْآيَةَ مِنْ كَلَامِ الْهُدْهُدِ، وَأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَصَّهُ مِنْ الْمَعْرِفَةِ بِتَوْحِيدِهِ وَوُجُوبِ السُّجُودِ لَهُ، وَإِنْكَارِ سُجُودِهِمْ لِلشَّمْسِ، وَإِضَافَتِهِ لِلشَّيْطَانِ، وَتَزْيِينِهِ لَهُمْ، مَا خَصَّ بِهِ غَيْرَهُ مِنَ الطُّيُورِ وَسَائِرِ الْحَيَوَانِ، مِنَ الْمَعَارِفِ اللَّطِيفَةِ الَّتِي لَا تَكَادُ الْعُقُولُ الرَّاجِحَةُ تَهْتَدِي لَهَا. وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَحَفْصٌ وَالْكِسَائِيُّ" تُخْفُونَ" وَ" تُعْلِنُونَ" بِالتَّاءِ عَلَى الْخِطَابِ، وهذه القراءة تعطى أن الآية

Ebû Hâtim, İkrime'nin: { الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبَا } kısmını hemzesiz bir elif ile okuduğunu rivayet etmiş ve bunun Arapçada caiz olmadığını iddia etmiştir. Gerekçe olarak da şunu göstermiştir: Eğer hemzeyi tahfîf ederse (hafifletirse), harekesini bâ harfine aktararak { الْخَبَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } der; şayet hemzeyi dönüştürürse (bedl yaparsa), bâ harfini sâkin kılarak ardından yâ getirip "el-habyu" der. en-Nehhâs der ki: Ali b. Süleyman'ın şöyle dediğini işittim: Muhammed b. Yezîd'in şöyle dediğini duydum: "Ebû Hâtim nahiv ilminde arkadaşlarının gerisindeydi ve onların seviyesine ulaşamamıştı; ancak memleketinden dışarı çıktığında da kendisinden daha bilgilisi bulunmazdı." Sîbeveyh, Arapların hemzeden önceki harf sâkin ve hemze meftûh (üstünlü) olduğunda hemzeyi elife; hemzeden önceki harf sâkin ve hemze mazmûm (ötreli) olduğunda hemzeyi vâv'a; hemzeden önceki harf sâkin ve hemze meksûr (esreli) olduğunda ise hemzeyi yâ'ya dönüştürdüklerini (ibdâl ettiklerini) rivayet etmiştir. Nitekim: "Hâze'l-vesvu", "Ve acibtü mine'l-vesyi" ve "Ve raeytü'l-vesâ" derler ki bu, "vesiet yeduhû" (eli incindi/burkuldu) ifadesinden gelir. Aynı şekilde: "Hâze'l-habvu", "Ve acibtü mine'l-habyi" ve "Ve raeytü'l-habâ" derler. Bunun bu şekilde yapılmasının sebebi, hemzenin hafif bir harf olması dolayısıyla yerine bu harflerin bedel getirilmesidir. Sîbeveyh, Benî Temîm ve Benî Esed'den bir topluluğun "Hâze'l-habvu" dediğini; hemze mazmûm olduğunda sâkin harfi mazmûm yaptıklarını ve hemzeyi sabit tuttuklarını; hemze meksûr olduğunda sâkin harfi meksûr yaptıklarını, hemze meftûh olduğunda ise sâkin harfi meftûh yaptıklarını nakletmiştir. Sîbeveyh ayrıca onların hemze mazmûm olsa bile [önceki harfi] meksûr yaptıklarını da rivayet etmiştir; ancak bu Benî Temîm'e mahsustur. Onlar: "er-Redî'"1 derler. O (Sîbeveyh), onların dâl harfini mazmûm yapmamalarını, öncesinde kesre bulunan bir dambeden hoşlanmamalarına bağlamıştır; zira Arap kelamında "fi'ul" kalıbı yoktur. Bütün bunlar, topluluğun (cumhurun) okuduğu lehçeye dahil olan lehçelerdir. Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde ise: { الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبَا مِنَ السَّمَاوَاتِ } şeklindedir. "Min" ile "fî" harf-i cerleri birbirinin yerine geçebilir. Nitekim Araplar: "Sizden ilmi çekip çıkaracağım" manasında [fî harf-i cerriyle] "Le-estahricenne'l-ılme fîkum" derler; bunu el-Ferrâ söylemiştir. { وَيَعْلَمُ مَا يُخْفُونَ وَمَا يُعْلِنُونَ } “Ve O, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir” ayetinde cumhurun kıraati her iki fiilde de yâ iledir [yuhfûne ve yu'linûne]. Bu kıraat, ayetin hüdhüdün sözlerinden olduğunu ve Yüce Allah'ın hüdhüde —O'nun birliğini bilmeyi, O'na secde etmenin gerekliliğini, onların güneşe secde etmelerini kınamayı ve bunu şeytana nispet edip [şeytanın amellerini] kendilerine süslediğini bilmeyi— diğer kuşlara ve hayvanlara bahşettiği gibi, olgun akılların bile güçlükle kavrayabileceği latif marifetler kabilinden lütfettiğini gösterir. el-Cahderî, Îsâ b. Ömer, Hafs ve el-Kisâî ise hitap sığasıyla tâ ile "tuhfûne" ve "tu'linûne" şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat ise ayetin...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.