[Lokmân Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16811. Metin

تفسير سُورَةُ لُقْمَانَ وَهِيَ مَكِّيَّةٌ، غَيْرَ آيَتَيْنِ قَالَ قَتَادَةُ: أَوَّلُهُمَا" وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ" [لقمان: ٢٧] إِلَى آخِرِ الْآيَتَيْنِ «١». وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: ثَلَاثُ آيات، أولهن" وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ" [لقمان: ٢٧]. وهي أربع وثلاثون آية.

Lokmân Suresi'nin Tefsiri. İki ayet müstesna Mekkîdir. Katâde şöyle demiştir: Bunların ilki { وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ } “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa...” [Lokmân: 27] ayetinden itibaren iki ayetin sonuna kadardır «١». İbn Abbâs ise şöyle demiştir: [Müstesna olanlar] üç ayettir; ilki { وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ } “Eğer yeryüzündeki...” [Lokmân: 27] ayetidir. Bu sure otuz dört ayettir.

16812. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

16813. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ١ الى ٥]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 1-5]

16814. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

16815. Metin

الم (١) تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (٢) هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ (٣) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٤)

{ الم (١) تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (٢) هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ (٣) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. (1) Bunlar hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir; (2) İyilik edenler için bir hidayet ve bir rahmet olarak. (3) Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. (4)”

16816. Metin

أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥)

{ أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥) } “İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (5)”

16817. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (الم. تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ) مَضَى الْكَلَامُ فِي فَوَاتِحِ السُّوَرِ وَ" تِلْكَ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ، أَيْ هَذِهِ تِلْكَ. وَيُقَالُ:" تِيكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ" بَدَلًا مِنْ تِلْكَ. وَالْكِتَابُ: الْقُرْآنُ. وَالْحَكِيمُ: الْمُحْكَمُ، أَيْ لَا خَلَلَ فِيهِ وَلَا تَنَاقُضَ. وَقِيلَ ذو الحكمة وقيل الحاكم (هُدىً وَرَحْمَةً) بِالنَّصْبِ عَلَى الْحَالِ، مِثْلُ:" هذِهِ ناقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً" «٢» [الأعراف: ٧٣] وَهَذِهِ قِرَاءَةُ الْمَدَنِيِّينَ وَأَبِي عَمْرٍو وَعَاصِمٍ وَالْكِسَائِيِّ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ:" هُدًى وَرَحْمَةٌ" بِالرَّفْعِ، وَهُوَ مِنْ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا- عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ، لِأَنَّهُ أَوَّلُ آيَةٍ. وَالْآخَرُ- أَنْ يَكُونَ خَبَرَ" تِلْكَ". وَالْمُحْسِنُ: الَّذِي يَعْبُدُ اللَّهَ كَأَنَّهُ يَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ يَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاهُ. وَقِيلَ: هُمُ الْمُحْسِنُونَ فِي الدِّينِ وَهُوَ الْإِسْلَامُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَمَنْ أَحْسَنُ دِيناً مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ" «٣» [النساء: ١٢٥] الْآيَةَ. (الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ) فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ، وَيَجُوزُ الرَّفْعُ عَلَى الْقَطْعِ بِمَعْنَى: هُمُ الَّذِينَ، وَالنَّصْبُ بِإِضْمَارٍ أَعْنِي. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَالَّتِي بَعْدَهَا فِي (الْبَقَرَةِ) «٤» وَغَيْرِهَا.

Yüce Allah'ın: { الم. تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ } “Elif. Lâm. Mîm. Bunlar hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir” buyruğu: Sure başlarındaki harfler (hurûf-ı mukattaa) hakkındaki açıklama daha önce geçmişti.1 { تِلْكَ } "Bunlar" lafzı, takdirî bir mübtedaya (özneye) binaen ref (ötre) mahallindedir; yani "Bu [ayetler], işte şunlardır" takdirindedir. { تِلْكَ } lafzının yerine [aynı anlamda] "tîke âyâtü'l-kitâbi'l-hakîm" (تِيكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ) de denilir. "el-Kitâb", Kur'ân'dır. "el-Hakîm" ise muhkem olup onda hiçbir kusur ve çelişki bulunmayan demektir. Hikmet sahibi veya hüküm veren anlamına geldiği de söylenmiştir. { هُدىً وَرَحْمَةً } “Bir hidayet ve bir rahmet olarak” ifadesi; { هذِهِ ناقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً } “İşte size bir ayet (mucize) olarak Allah'ın dişi devesi” [el-A'râf 73]2 ayetinde olduğu gibi hâl olmak üzere nasb (üstün) iledir. Bu, Medinelilerin, Ebû Amr'ın, Âsım'ın ve el-Kisâî'nin kıraatidir. Hamza ise ref ile { هُدًى وَرَحْمَةٌ } şeklinde okumuştur. Bu [ref hali] iki veche dayanır: Birincisi, ayetin başı olduğu için takdirî bir mübtedaya dayanmasıdır. Diğeri ise { تِلْكَ } lafzının haberi (yüklemi) olmasıdır. Muhsin (ihsan sahibi); sanki Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk eden kimsedir; çünkü her ne kadar o O'nu görmüyorsa da O kendisini görmektedir. Onların dinde -ki o İslâm'dır- muhsin olan (güzel davranan) kimseler olduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَمَنْ أَحْسَنُ دِيناً مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ } “Kendini Allah'a teslim eden kimseden din bakımından daha güzel kim olabilir?” [en-Nisâ 125]3 ayeti. { الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ } “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar” ifadesi sıfat konumundadır. "Onlar o kimselerdir" takdiriyle kat' yapılarak ref (ötre) okunması caiz olduğu gibi, "[onları] kastediyorum" takdiriyle nasb (üstün) okunması da caizdir. Bu ayet ile bundan sonraki ayet hakkındaki açıklamalar (el-Bakara)4 [suresinde] ve başka yerlerde geçmişti.

16818. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ٦]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 6]

16819. Metin

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَها هُزُواً أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (٦)

{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَها هُزُواً أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (٦) } “İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak için boş lafı (eğlendirici sözü) satın alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (6)”

16820. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ) " مِنَ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ. وَ" لَهْوَ الْحَدِيثِ": الْغِنَاءُ، فِي قَوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِمَا. النَّحَّاسُ: وَهُوَ مَمْنُوعٌ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، وَالتَّقْدِيرُ: مَنْ يَشْتَرِي ذَا لَهْوٍ أو ذات لهو، مثل:" وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ" «١» [يوسف: ٨٢]. أَوْ يَكُونُ التَّقْدِيرُ: لَمَّا كَانَ إِنَّمَا اشْتَرَاهَا يَشْتَرِيهَا وَيُبَالِغُ فِي ثَمَنِهَا كَأَنَّهُ اشْتَرَاهَا لِلَّهْوِ «٢». قُلْتُ: هَذِهِ إِحْدَى الْآيَاتِ الثَّلَاثِ الَّتِي اسْتَدَلَّ بِهَا الْعُلَمَاءُ عَلَى كَرَاهَةِ الْغِنَاءِ وَالْمَنْعِ مِنْهُ. والآية الثانية قوله تعالى:" وَأَنْتُمْ سامِدُونَ" «٣» [النجم: ٦١]. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ الْغِنَاءُ بِالْحِمْيَرِيَّةِ، اسْمُدِي لَنَا، أَيْ غَنِّي لَنَا. وَالْآيَةُ الثَّالِثَةُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ" «٤» [الاسراء: ٦٤] قَالَ مُجَاهِدٌ: الْغِنَاءُ وَالْمَزَامِيرُ. وَقَدْ مَضَى فِي" سُبْحَانَ" «٥» الْكَلَامُ فِيهِ. وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (لَا تَبِيعُوا الْقَيْنَاتِ وَلَا تَشْتَرُوهُنَّ وَلَا تُعَلِّمُوهُنَّ وَلَا خَيْرَ فِي تِجَارَةٍ فِيهِنَّ وَثَمَنُهُنَّ حَرَامٌ، فِي مِثْلِ هَذَا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ:" وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ" إِلَى آخِرِ الْآيَةِ. قَالَ أَبُو عِيسَى: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ، إِنَّمَا يُرْوَى مِنْ حَدِيثِ الْقَاسِمِ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، وَالْقَاسِمُ ثِقَةٌ وَعَلِيُّ بْنُ يَزِيدَ يُضَعَّفُ فِي الْحَدِيثِ، قَالَهُ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَبِهَذَا فَسَّرَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَجَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَمُجَاهِدٌ، وَذَكَرَهُ أَبُو الْفَرَجِ الْجَوْزِيُّ عَنِ الْحَسَنِ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وقتادة والنخعي.

Bunda beş mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki, boş lafı satın alır” buyruğudur. "Min" (مِنَ), mübteda olarak merfû konumundadır. "Lehve'l-hadîs" (لَهْوَ الْحَدِيثِ) ise İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve başkalarının görüşüne göre şarkı/şarkıcılıktır (el-gınâ). en-Nehhâs şöyle der: "Bu, Kitap ve Sünnet ile yasaklanmıştır. [İfadenin] takdiri şöyledir: Eğlence aletine veya eğlence yapan kimseye sahip olanı satın alan kimse demektir; tıpkı: { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } “[Halkı bulunan] şehre sor” 1 [Yûsuf: 82] buyruğunda olduğu gibi. Yahut takdiri şöyle olur: Onu satın alıp fiyatında aşırıya kaçtığı için sanki onu eğlence için satın almış gibidir.2" Derim ki: Bu, ilim ehlinin şarkı ve musikiyi mekruh görüp yasaklamasına delil getirdiği üç ayetten biridir. İkinci ayet, Yüce Allah'ın: { وَأَنْتُمْ سامِدُونَ } “Ve sizler gaflet içinde eğleniyorsunuz” 3 [en-Necm: 61] buyruğudur. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Bu, Himyer lehçesinde şarkı söylemektir; nitekim 'İsmudî lenâ' (şarkı söyle bize) denir." Üçüncü ayet ise Yüce Allah'ın: { وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ } “Onlardan gücünün yettiklerini sesinle yerinden oynat” 4 [el-İsrâ: 64] buyruğudur. Mücâhid: "[Bu ses,] şarkı ve çalgı aletleridir" demiştir. Buna dair açıklama "Sübhân" (el-İsrâ) suresinde geçmişti.5 Tirmizî, Ebû Ümâme'den, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « لَا تَبِيعُوا الْقَيْنَاتِ وَلَا تَشْتَرُوهُنَّ وَلَا تُعَلِّمُوهُنَّ وَلَا خَيْرَ فِي تِجَارَةٍ فِيهِنَّ وَثَمَنُهُنَّ حَرَامٌ » «Şarkıcı cariyeleri satmayın, onları satın almayın ve onlara [şarkı söylemeyi] öğretmeyin. Onların ticaretinde hiçbir hayır yoktur ve onların bedeli haramdır.» İşte şu: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki, Allah yolundan saptırmak için boş lafı satın alır” ayeti ve devamı bunun gibiler hakkında inmiştir. Ebû Îsâ [et-Tirmizî] şöyle demiştir: "Bu garib bir hadistir. Sadece el-Kâsım'ın Ebû Ümâme'den rivayetiyle bilinmektedir. el-Kâsım güvenilirdir (sika); Ali b. Yezîd ise hadiste zayıf sayılır. Bunu Muhammed b. İsmâil [el-Buhârî] söylemiştir." İbn Atiyye der ki: "İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Câbir b. Abdillâh ve Mücâhid bu ayeti böyle tefsir etmişlerdir. Ebü'l-Ferec el-Cevzî de bunu el-Hasan, Saîd b. Cübeyr, Katâde ve en-Nehaî'den nakletmiştir."

16821. Metin

قُلْتُ: هَذَا أَعْلَى مَا قِيلَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَحَلَفَ عَلَى ذَلِكَ ابْنُ مَسْعُودٍ بِاللَّهِ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ إِنَّهُ الْغِنَاءُ. رَوَى سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنْ أَبِي الصَّهْبَاءِ الْبَكْرِيِّ قَالَ: سُئِلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى:" وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ" فَقَالَ: الْغِنَاءُ وَاللَّهِ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، يُرَدِّدُهَا ثَلَاثَ مَرَّاتٍ. وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهُ الْغِنَاءُ، وَكَذَلِكَ قَالَ عِكْرِمَةُ وَمَيْمُونُ بْنُ مِهْرَانَ وَمَكْحُولٌ. وَرَوَى شُعْبَةُ وَسُفْيَانُ عَنِ الْحَكَمِ وَحَمَّادٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: الْغِنَاءُ يُنْبِتُ النِّفَاقَ فِي الْقَلْبِ، وَقَالَهُ مُجَاهِدٌ، وَزَادَ: إِنَّ لَهْوَ الْحَدِيثِ فِي الْآيَةِ الِاسْتِمَاعِ إِلَى الْغِنَاءِ وَإِلَى مِثْلِهِ مِنَ الْبَاطِلِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: لَهْوُ الْحَدِيثِ الْمَعَازِفُ وَالْغِنَاءُ. وَقَالَ الْقَاسِمُ بْنُ مُحَمَّدٍ: الْغِنَاءُ بَاطِلٌ وَالْبَاطِلُ فِي النَّارِ. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ سَأَلْتُ مَالِكًا عَنْهُ فَقَالَ: قَالَ الله تعالى:"فَماذا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلالُ" «١» [يونس: ٣٢] أَفَحَقٌّ هُوَ؟! وَتَرْجَمَ الْبُخَارِيُّ «٢» (بَابٌ كُلُّ لَهْوٍ بَاطِلٍ إِذَا شَغَلَ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ، وَمَنْ قال لصاحبه تعال أُقَامِرْكَ)، وَقَوْلُهُ تَعَالَى:" وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَها هُزُواً" فَقَوْلُهُ: (إِذَا شَغَلَ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ) مَأْخُوذٌ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى:" لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ". وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا: هُوَ الْكُفْرُ وَالشِّرْكُ. وَتَأَوَّلَهُ قَوْمٌ عَلَى الْأَحَادِيثِ الَّتِي يَتَلَهَّى بِهَا أَهْلُ الْبَاطِلِ وَاللَّعِبِ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ، لِأَنَّهُ اشْتَرَى كُتُبَ الْأَعَاجِمِ: رُسْتُمَ، وَإسْفِنْدِيَارَ، فَكَانَ يَجْلِسُ بِمَكَّةَ، فَإِذَا قَالَتْ قُرَيْشٌ إِنَّ مُحَمَّدًا قَالَ كَذَا ضَحِكَ مِنْهُ، وَحَدَّثَهُمْ بِأَحَادِيثِ مُلُوكِ الْفُرْسِ وَيَقُولُ: حَدِيثِي هَذَا أَحْسَنُ مِنْ حَدِيثِ مُحَمَّدٍ، حَكَاهُ الْفَرَّاءُ وَالْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُمَا. وَقِيلَ: كَانَ يَشْتَرِي الْمُغَنِّيَاتِ فَلَا يَظْفَرُ بِأَحَدٍ يُرِيدُ الْإِسْلَامَ إِلَّا انْطَلَقَ بِهِ إِلَى قَيْنَتِهِ فَيَقُولُ: أَطْعِمِيهِ وَاسْقِيهِ وَغَنِّيهِ، وَيَقُولُ: هَذَا خَيْرٌ مِمَّا يَدْعُوكَ إِلَيْهِ مُحَمَّدٌ مِنَ الصَّلَاةِ وَالصِّيَامِ وَأَنْ تُقَاتِلَ بَيْنَ يَدَيْهِ. وَهَذَا الْقَوْلُ وَالْأَوَّلُ ظَاهِرٌ فِي الشِّرَاءِ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: الشِّرَاءُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ مُسْتَعَارٌ، وَإِنَّمَا نَزَلَتِ الْآيَةُ فِي أَحَادِيثَ قُرَيْشٍ وَتَلَهِّيهِمْ بِأَمْرِ الْإِسْلَامِ وَخَوْضِهِمْ فِي الْبَاطِلِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: فَكَانَ تَرْكُ مَا يَجِبُ فِعْلُهُ وَامْتِثَالُ هَذِهِ الْمُنْكَرَاتِ

Derim ki: Bu ayet hakkında söylenenlerin en üstünü budur. İbn Mes'ûd, kendisinden başka ilah olmayan Allah'a bunun şarkı/mûsikî olduğuna dair üç defa yemin etmiştir. Saîd b. Cübeyr, Ebü's-Sahbâ el-Bekrî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Abdullah b. Mes'ûd'a Yüce Allah'ın: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki... boş lafı satın alır” buyruğu soruldu. O da: "Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin olsun ki o, şarkı/mûsikîdir" dedi ve bunu üç defa tekrarladı. İbn Ömer'den de onun şarkı/mûsikî olduğu [rivayet edilmiştir]. İkrime, Meymûn b. Mihrân ve Mekhûl de böyle demiştir. Şu'be ve Süfyân, el-Hakem ve Hammâd'dan, onlar da İbrâhîm'den rivayet ettiğine göre Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: "Şarkı/mûsikî, kalpte nifak bitirir (yeşertir)." Bunu Mücâhid de söylemiş ve şunu eklemiştir: "Ayetteki 'lehve'l-hadîs', şarkı/mûsikîyi ve benzeri bâtıl şeyleri dinlemektir." el-Hasan: "Lehve'l-hadîs, çalgı aletleri ve şarkı/mûsikîdir" demiştir. el-Kâsım b. Muhammed: "Şarkı/mûsikî bâtıldır, bâtıl ise cehennemdedir" demiştir. İbnü'l-Kâsım der ki: Mâlik'e bunu sordum; o da şöyle dedi: Yüce Allah: { فَماذا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلالُ } “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?”1 buyurmuştur. Peki o hak mıdır?! el-Buhârî2 [Sahîh'inde] şöyle bir bab başlığı açmıştır: "Allah'a itaatten alıkoyduğu zaman her türlü eğlence bâtıldır bâbı ve bir kimsenin arkadaşına 'Gel seninle kumar oynayalım' demesi." Yüce Allah'ın: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَها هُزُواً } “İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak için boş lafı satın alır” buyruğu da böyledir. Onun "Allah'a itaatten alıkoyduğu zaman" sözü, Yüce Allah'ın: { لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah yolundan saptırmak için” buyruğundan alınmıştır. Yine el-Hasan'dan: "O küfür ve şirktir" dediği [rivayet edilmiştir]. Bir topluluk ise bunu bâtıl ve oyun ehlinin kendisiyle oyalandığı sözler/hikâyeler olarak tevil etmiştir. Şöyle de denilmiştir: [Bu ayet] en-Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. Çünkü o, Acemlerin (İranlıların) Rüstem ve İsfendiyâr'a dair kitaplarını satın almıştı. Mekke'de oturur; Kureyş, "Muhammed şöyle dedi" deyince onunla alay edip güler ve onlara Fars krallarının hikâyelerini anlatıp: "Şu benim anlattıklarım Muhammed'in anlattıklarından daha güzeldir" derdi. Bunu el-Ferrâ, el-Kelbî ve başkaları aktarmıştır. Şöyle de denilmiştir: O, şarkıcı cariyeler satın alırdı. Müslüman olmak isteyen birini yakaladığında hemen onu cariyesine götürür ve: "Ona yedir, içir ve şarkı söyle!" der; sonra da şöyle söylerdi: "Bu, Muhammed'in seni çağırdığı namazdan, oruçtan ve onun önünde savaşmandan daha hayırlıdır." Bu görüş ve birinci görüş, ayetteki "satın alma" lafzının zahirine (gerçek anlamına) göredir. Bir grup ise şöyle demiştir: Bu ayetteki satın alma mecazdır (istiâredir); ayet sadece Kureyş'in sözleri, İslam meselesiyle oyalanıp alay etmeleri ve bâtıla dalmaları hakkında inmiştir. İbn Atiyye şöyle demiştir: Yapılması gerekeni terk edip bu münkerlere uymak,

16822. Metin

شِرَاءٌ لَهَا، عَلَى حَدِّ قَوْلُهُ تَعَالَى:" أُولئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدى " «١» [البقرة: ١٦]، اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ، أَيِ اسْتَبْدَلُوهُ مِنْهُ وَاخْتَارُوهُ عَلَيْهِ. وَقَالَ مُطَرِّفٌ: شِرَاءُ لَهْوِ الْحَدِيثِ اسْتِحْبَابُهُ. قَتَادَةُ: وَلَعَلَّهُ لَا يُنْفِقُ فِيهِ مَالًا، وَلَكِنَّ سَمَاعَهُ شِرَاؤُهُ. قُلْتُ: الْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَوْلَى مَا قِيلَ بِهِ فِي هَذَا الْبَابِ، لِلْحَدِيثِ الْمَرْفُوعِ فِيهِ، وَقَوْلُ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ فِيهِ. وَقَدْ زَادَ الثَّعْلَبِيُّ وَالْوَاحِدِيُّ فِي حَدِيثِ أَبِي أُمَامَةَ: (وَمَا مِنْ رَجُلٍ يَرْفَعُ صَوْتَهُ بِالْغِنَاءِ إِلَّا بَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِ شَيْطَانَيْنِ أَحَدُهُمَا عَلَى هَذَا الْمَنْكِبِ «٢» [والآخر على هذا المنكر] فَلَا يَزَالَانِ يَضْرِبَانِ بِأَرْجُلِهِمَا حَتَّى يَكُونَ هُوَ الَّذِي يَسْكُتُ). وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ وَغَيْرُهُ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ وَغَيْرُهُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (صَوْتَانِ مَلْعُونَانِ فَاجِرَانِ أَنْهَى عَنْهُمَا: صَوْتُ مِزْمَارٍ وَرَنَّةُ شَيْطَانٍ عِنْدَ نَغْمَةٍ وَمَرَحٍ وَرَنَّةٌ عِنْدَ مُصِيبَةٍ لَطْمُ خُدُودٍ وَشَقُّ جُيُوبٍ). وَرَوَى جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَنْ عَلِيٍّ ﵇ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (بُعِثْتُ بِكَسْرِ الْمَزَامِيرِ) خَرَّجَهُ أَبُو طَالِبٍ الْغَيْلَانِيُّ. وَخَرَّجَ ابْنُ بَشْرَانَ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (بُعِثْتُ بِهَدْمِ الْمَزَامِيرِ وَالطَّبْلِ). وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ مِنْ حَدِيثِ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِذَا فَعَلَتْ أُمَّتِي خَمْسَ عَشْرَةَ خَصْلَةً حَلَّ بِهَا الْبَلَاءُ- فَذَكَرَ مِنْهَا: إِذَا اتُّخِذَتِ الْقَيْنَاتُ وَالْمَعَازِفُ (. وَفِي حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ:) وَظَهَرَتِ الْقِيَانُ وَالْمَعَازِفُ (. وَرَوَى ابْنُ الْمُبَارَكِ عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ جَلَسَ إِلَى قَيْنَةٍ يَسْمَعُ مِنْهَا صُبَّ فِي أُذُنِهِ الْآنُكُ «٣» يَوْمَ الْقِيَامَةِ). وَرَوَى أَسَدُ بْنُ مُوسَى عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ قَالَ: بَلَغَنَا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: (أَيْنَ عِبَادِي الَّذِينَ كَانُوا يُنَزِّهُونَ أَنْفُسَهُمْ وَأَسْمَاعَهُمْ عَنِ اللَّهْوِ وَمَزَامِيرِ الشَّيْطَانِ أَحِلُّوهُمْ رِيَاضَ «٤» الْمِسْكِ وَأَخْبِرُوهُمْ أَنِّي قَدْ أَحْلَلْتُ عَلَيْهِمْ رِضْوَانِي). وَرَوَى ابْنُ وَهْبٍ عَنْ مَالِكٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ مِثْلَهَ، وَزَادَ بَعْدَ قَوْلِهِ (الْمِسْكِ: ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَسْمِعُوهُمْ حَمْدِي وَشُكْرِي وَثَنَائِي، وَأَخْبِرُوهُمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ). وَقَدْ رُوِيَ مَرْفُوعًا هَذَا الْمَعْنَى مِنْ حَدِيثِ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ أَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:

...onun satın alınmasıdır. Bu, Yüce Allah'ın: { أُولئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدى } “İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın alanlardır” [el-Bakara: 16]1 buyruğu kabilindendir. [Yani] imana karşılık küfrü satın almışlar; diğer bir ifadeyle onu bununla değiştirmiş ve ona tercih etmişlerdir. Mutarrif şöyle demiştir: Boş lafı satın almak, onu sevmektir/benimsemektir. Katâde ise şöyle demiştir: Belki de bunun için bir mal harcamaz; fakat onu dinlemesi, onun satın alması demektir. Derim ki: Bu konuda söylenenlerin en evlâ olanı birinci görüştür; zira bu konuda merfû hadis ile sahabe ve tabiînin sözü bulunmaktadır. es-Sa'lebî ve el-Vâhidî, Ebû Umâme'nin hadisinde şu ziyadeyi aktarmışlardır: «Hiçbir kimse şarkı söyleyerek sesini yükseltmez ki Allah ona iki şeytan musallat etmesin; bunlardan biri şu omuzunda, [diğeri de bu omuzundadır]2; o susuncaya kadar ayaklarıyla [onun göğsüne] vurmaya devam ederler.» Tirmizî ve başkaları, Enes ve diğerlerinden rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Benim yasakladığım iki lanetli, günahkâr ses vardır: Sevinç ve şımarıklık anındaki çalgı sesi ile şeytan çığlığı; bir de musibet anında yanaklara vurup yakaları yırtarken çıkan feryat sesi.» Ca'fer b. Muhammed, babasından, o da dedesinden, o da Ali aleyhisselâm'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ben çalgı aletlerini kırmakla gönderildim.» Bunu Ebû Tâlib el-Gaylânî tahrîc etmiştir. İbn Bişrân, İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu tahrîc etmiştir: «Ben çalgı aletlerini ve davulu yıkıp yok etmekle gönderildim.» Tirmizî'nin Ali radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ümmetim on beş hasleti işlediği zaman üzerlerine bela iner.» -Bunlar arasında şunları zikretti:- «Şarkıcı cariyeler ve çalgı aletleri edinildiği zaman...» Ebû Hureyre'nin hadisinde ise: «...şarkıcı cariyeler ve çalgı aletleri ortaya çıktığı zaman» şeklinde geçer. İbnu'l-Mübârek'in Mâlik b. Enes'ten, onun Muhammed b. el-Münkedir'den, onun da Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim bir şarkıcı cariyenin yanına oturup onu dinlerse, kıyamet gününde kulağına erimiş kurşun3 dökülür.» Esed b. Mûsâ'nın Abdülazîz b. Ebî Seleme'den, onun da Muhammed b. el-Münkedir'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre Yüce Allah kıyamet gününde şöyle buyuracaktır: «Kendilerini ve kulaklarını boş eğlencelerden ve şeytanın çalgılarından uzak tutan kullarım nerede? Onları misk bahçelerine4 yerleştirin ve kendilerine benden bir hoşnutluk bahşettiğimi haber verin.» İbn Vehb'in Mâlik'ten, onun da Muhammed b. el-Münkedir'den rivayet ettiği hadis de bunun gibidir; ancak o, «...misk [bahçelerine]» ifadesinden sonra şu ziyadeyi yapmıştır: «Sonra meleklere der ki: Onlara hamdimi, şükrümü ve övgümü işittirin; onlara hiçbir korku olmadığını ve mahzun da olmayacaklarını bildirin.» Bu mana, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin hadisinden merfû olarak da rivayet edilmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

16823. Metin

(مَنِ اسْتَمَعَ إِلَى صَوْتِ غِنَاءٍ لَمْ يُؤْذَنْ لَهُ أَنْ يَسْمَعَ الرُّوحَانِيِّينَ). فَقِيلَ: وَمَنِ الرُّوحَانِيُّونَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: (قُرَّاءُ أَهْلِ الْجَنَّةِ) خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ، وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي كِتَابِ التَّذْكِرَةِ مَعَ نَظَائِرِهِ: (فَمَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَشْرَبْهَا فِي الْآخِرَةِ، وَمَنْ لَبِسَ الْحَرِيرَ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَلْبَسْهُ فِي الْآخِرَةِ). إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ. وَكُلُّ ذَلِكَ صَحِيحُ الْمَعْنَى عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ هُنَاكَ. وَمِنْ رِوَايَةِ مَكْحُولٍ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ مَاتَ وَعِنْدَهُ جَارِيَةٌ مُغَنِّيَةٌ فَلَا تُصَلُّوا عَلَيْهِ). وَلِهَذِهِ الْآثَارِ وَغَيْرِهَا قَالَ الْعُلَمَاءُ بِتَحْرِيمِ الْغِنَاءِ. وَهِيَ الْمَسْأَلَةُ:- الثَّانِيَةُ- وَهُوَ الْغِنَاءُ الْمُعْتَادُ عِنْدَ الْمُشْتَهِرِينَ بِهِ، الَّذِي يُحَرِّكُ النُّفُوسَ وَيَبْعَثُهَا عَلَى الْهَوَى وَالْغَزَلِ، وَالْمُجُونُ الَّذِي يُحَرِّكُ السَّاكِنَ وَيَبْعَثُ الْكَامِنَ فَهَذَا النَّوْعُ إِذَا كَانَ فِي شِعْرٌ يُشَبَّبُ فِيهِ بِذِكْرِ النِّسَاءِ وَوَصْفِ مَحَاسِنِهِنَّ وَذِكْرِ الْخُمُورِ وَالْمُحَرَّمَاتِ لَا يُخْتَلَفُ فِي تَحْرِيمِهِ، لِأَنَّهُ اللَّهْوُ وَالْغِنَاءُ الْمَذْمُومُ بِالِاتِّفَاقِ. فَأَمَّا مَا سَلِمَ مِنْ ذَلِكَ فَيَجُوزُ الْقَلِيلُ مِنْهُ فِي أَوْقَاتِ الْفَرَحِ، كَالْعُرْسِ وَالْعِيدِ وَعِنْدَ التَّنْشِيطِ عَلَى الْأَعْمَالِ الشَّاقَّةِ، كَمَا كَانَ فِي حَفْرِ الْخَنْدَقِ وَحَدْوِ أَنْجَشَةَ «١» وَسَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ. فَأَمَّا مَا ابْتَدَعَتْهُ الصُّوفِيَّةُ الْيَوْمَ مِنَ الْإِدْمَانِ عَلَى سَمَاعِ الْمَغَانِي بِالْآلَاتِ الْمُطْرِبَةِ مِنَ الشَّبَّابَاتِ «٢» والطار والمعازف والأوتار فحرام. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: فَأَمَّا طَبْلُ الْحَرْبِ فَلَا حَرَجَ فِيهِ، لِأَنَّهُ يُقِيمُ النُّفُوسَ وَيُرْهِبُ الْعَدُوَّ. وَفِي الْيَرَاعَةِ «٣» تَرَدُّدٌ. وَالدُّفُّ مُبَاحٌ. [الْجَوْهَرِيُّ «٤»: وَرُبَّمَا سَمَّوْا قَصَبَةَ الرَّاعِي الَّتِي يَزْمِرُ بِهَا هَيْرَعَةَ وَيَرَاعَةَ «٥»]. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: ضُرِبَ بَيْنَ يَدَيِ النَّبِيِّ ﷺ يَوْمَ دَخَلَ الْمَدِينَةَ، فَهَمَّ أَبُو بَكْرٍ بِالزَّجْرِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (دَعْهُنَّ يَا أَبَا بَكْرٍ حَتَّى تَعْلَمَ الْيَهُودُ أَنَّ دِينَنَا فَسِيحٌ) فَكُنَّ يَضْرِبْنَ وَيَقُلْنَ: نَحْنُ بَنَاتُ النَّجَّارِ، حَبَّذَا مُحَمَّدٌ مِنْ جَارِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الطَّبْلَ فِي النِّكَاحِ كَالدُّفِّ، وَكَذَلِكَ الْآلَاتُ الْمُشْهِرَةُ لِلنِّكَاحِ يَجُوزُ اسْتِعْمَالُهَا فِيهِ بِمَا يَحْسُنُ مِنَ الْكَلَامِ وَلَمْ يكن فيه رفث.

«Kim bir şarkı sesini dinlerse, ona Rûhâniyyûn'u dinleme izni verilmez». "Ey Allah'ın Resûlü, Rûhâniyyûn kimlerdir?" diye sorulunca: «Cennet ehlinin okuyucularıdır (kurrâsıdır)» buyurdu. Bunu Hakîm et-Tirmizî Ebû Abdillâh, Nevâdiru'l-usûl adlı eserinde tahric etmiştir. Biz de et-Tezkira adlı kitabımızda benzer rivayetlerle birlikte zikretmiştik: «Dünyada içki içen, ahirette onu içemez; dünyada ipek giyen, ahirette onu giyemez» ve benzeri diğer [hadisler]. Bütün bunların anlamı, orada açıkladığımız üzere sahihtir. Mekhûl'ün Âişe'den [naklettiği] rivayette o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kim yanında şarkıcı bir cariye varken ölürse, onun [cenaze] namazını kılmayın». İşte bu ve benzeri rivayetlerden dolayı âlimler şarkı/musikinin haram olduğuna hükmetmişlerdir. Bu da [şudur]: İkinci Mesele: [Haram olan şarkı], bu işle meşhur olan kimselerin âdet edindiği, nefisleri tahrik edip hevâya ve kadınlarla cilveleşmeye sevk eden, durgun hisleri harekete geçirip gizli arzuları uyandıran laubalilik ve müziktir. Bu tür [şarkılar], kadınların zikredilip güzelliklerinin tasvir edildiği, içkilerin ve haramların anıldığı şiirlerden oluştuğunda haram oluşunda ihtilaf yoktur; zira bu, ittifakla yerilmiş olan eğlence ve şarkıdır. Bundan uzak/arınmış olanlara gelince; düğün ve bayram gibi sevinç vakitlerinde yahut hendek kazma esnasında, Enceşe1 ve Seleme b. el-Ekva'ın kervan ezgilerinde (hudâ) olduğu gibi ağır işlere şevklendirme anında az bir kısmının yapılması caizdir. Günümüzde tasavvuf ehlinin ney/kaval (şebbâbe)2, bendir, çalgı ve telli sazlardan oluşan eğlendirici aletlerle musiki dinlemeyi alışkanlık haline getirerek ihdas ettikleri bidat ise haramdır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Savaş davuluna gelince, bunda bir sakınca yoktur; çünkü o nefisleri canlandırır ve düşmana korku salar. Çoban kavalı (yerâa)3 konusunda tereddüt vardır. Def ise mubahtır. [el-Cevherî4: Çobanın üflediği kaval kamışına bazen *heyrea* ve *yerâa*5 derler [demiştir]]. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye girdiği gün huzurunda [def] çalındı. Ebû Bekir bunu engellemeye kalkışınca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bırak onları ey Ebû Bekir, Yahudiler dinimizin geniş/müsamahakâr olduğunu bilsinler» buyurdu. Onlar çalıp şöyle diyorlardı: "Biz Neccâroğullarının kızlarıyız; komşu olarak Muhammed ne güzeldir!" Nikahta davul çalmanın da def gibi olduğu söylenmiştir. Aynı şekilde nikahı duyuran aletlerin, müstehcen söz içermeyen ve güzel sözlerle icra edilmesi kaydıyla nikahta kullanılması caizdir.

16824. Metin

الثَّالِثَةُ- الِاشْتِغَالُ بِالْغِنَاءِ عَلَى الدَّوَامِ سَفَهٌ تُرَدُّ بِهِ الشَّهَادَةُ، فَإِنْ لَمْ يَدُمْ لَمْ تُرَدَّ. وَذَكَرَ إِسْحَاقُ بْنُ عِيسَى الطَّبَّاعُ قَالَ: سَأَلْتُ مَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَمَّا يُرَخِّصُ فِيهِ أَهْلُ الْمَدِينَةِ مِنَ الْغِنَاءِ فَقَالَ: إِنَّمَا يَفْعَلُهُ عِنْدَنَا الْفُسَّاقُ. وَذَكَرَ أَبُو الطَّيِّبِ طَاهِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الطَّبَرِيُّ قَالَ: أَمَّا مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ فَإِنَّهُ نَهَى عَنِ الْغِنَاءِ وَعَنِ اسْتِمَاعِهِ، وَقَالَ: إِذَا اشْتَرَى جَارِيَةً وَوَجَدَهَا مُغَنِّيَةً كَانَ لَهُ رَدُّهَا بِالْعَيْبِ، وَهُوَ مَذْهَبُ سَائِرِ أَهْلِ الْمَدِينَةِ، إِلَّا إِبْرَاهِيمَ بْنَ سَعْدٍ فَإِنَّهُ حَكَى عَنْهُ زَكَرِيَّا السَّاجِيُّ أَنَّهُ كَانَ لَا يَرَى بِهِ بَأْسًا. وَقَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: فَأَمَّا مَالِكٌ فَيُقَالُ عَنْهُ: إِنَّهُ كَانَ عَالِمًا بِالصِّنَاعَةِ وَكَانَ «١» مَذْهَبُهُ تَحْرِيمَهَا. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قَالَ: تَعَلَّمْتُ هَذِهِ الصِّنَاعَةَ وَأَنَا غُلَامٌ شَابٌّ، فَقَالَتْ لِي أُمِّي: أَيْ بُنَيَّ! إِنَّ هَذِهِ الصِّنَاعَةَ يَصْلُحُ لَهَا مَنْ كَانَ صَبِيحَ الْوَجْهِ وَلَسْتَ كَذَلِكَ، فَطَلَبَ الْعُلُومَ الدِّينِيَّةَ، فَصَحِبْتُ رَبِيعَةَ فَجَعَلَ اللَّهُ فِي ذَلِكَ خَيْرًا. قَالَ أَبُو الطَّيِّبِ الطَّبَرِيُّ: وَأَمَّا مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ فَإِنَّهُ يَكْرَهُ الْغِنَاءَ مع إباحته شرب النبيذ، ويجمل سَمَاعَ الْغِنَاءِ مِنَ الذُّنُوبِ. وَكَذَلِكَ مَذْهَبُ سَائِرِ أَهْلِ الْكُوفَةِ: إِبْرَاهِيمَ وَالشَّعْبِيِّ وَحَمَّادٍ وَالثَّوْرِيِّ وَغَيْرِهِمْ، لَا اخْتِلَافَ بَيْنَهُمْ فِي ذَلِكَ. وَكَذَلِكَ لَا يُعْرَفُ بَيْنَ أَهْلِ الْبَصْرَةِ خِلَافٌ فِي كَرَاهِيَةِ ذَلِكَ وَالْمَنْعِ مِنْهُ، إِلَّا مَا رُوِيَ عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَسَنِ الْعَنْبَرِيِّ أَنَّهُ كَانَ لَا يَرَى بِهِ بَأْسًا. قَالَ: وَأَمَّا مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ فَقَالَ: الْغِنَاءُ مَكْرُوهٌ يُشْبِهُ الْبَاطِلَ، وَمَنِ اسْتَكْثَرَ مِنْهُ فَهُوَ سَفِيهٌ تُرَدُّ شَهَادَتُهُ. وَذَكَرَ أَبُو الْفَرَجِ الْجَوْزِيُّ عَنْ إِمَامِهِ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ ثَلَاثَ رِوَايَاتٍ قَالَ: وَقَدْ ذَكَرَ أَصْحَابُنَا عَنْ أَبِي بَكْرٍ الْخَلَّالِ وَصَاحِبِهِ عَبْدِ الْعَزِيزِ إِبَاحَةَ الْغِنَاءِ، وَإِنَّمَا أَشَارُوا إِلَى مَا كَانَ فِي زَمَانِهِمَا مِنَ الْقَصَائِدِ الزُّهْدِيَّاتِ، قَالَ: وَعَلَى هَذَا يُحْمَلُ مَا لَمْ يَكْرَهْهُ أَحْمَدُ، وَيَدُلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ رَجُلٍ مَاتَ وَخَلَّفَ وَلَدًا وَجَارِيَةً مُغَنِّيَةً فَاحْتَاجَ الصَّبِيُّ إِلَى بَيْعِهَا فَقَالَ: تُبَاعُ عَلَى أَنَّهَا سَاذَجَةٌ لَا عَلَى أَنَّهَا مُغَنِّيَةٌ. فَقِيلَ لَهُ: إِنَّهَا تُسَاوِي ثَلَاثِينَ أَلْفًا، وَلَعَلَّهَا إِنْ بِيعَتْ سَاذَجَةً تُسَاوِي عِشْرِينَ أَلْفًا؟ فَقَالَ: لَا تُبَاعُ إِلَّا عَلَى أَنَّهَا سَاذَجَةٌ. قَالَ أَبُو الْفَرَجِ: وَإِنَّمَا قَالَ أَحْمَدُ هَذَا لِأَنَّ هَذِهِ الْجَارِيَةَ الْمُغَنِّيَةَ لَا تُغْنِّي بِقَصَائِدَ الزُّهْدِ، بَلْ بِالْأَشْعَارِ الْمُطْرِبَةِ الْمُثِيرَةِ إِلَى العشق.

Üçüncü [Mesele]- Sürekli şarkı ile meşgul olmak, şahitliğin reddedilmesini gerektiren bir sefihliktir (hafifliktir). Şayet sürekli olmazsa [şahitlik] reddedilmez. İshâk b. Îsâ et-Tabbâ' şöyle dediğini zikretmiştir: Mâlik b. Enes'e Medine ehlinin şarkı konusunda verdiği ruhsatı sordum. O da: "Bunu bizim aramızda ancak fâsıklar yapar" dedi. Ebû't-Tayyib Tâhir b. Abdillâh et-Taberî şöyle dediğini zikretmiştir: Mâlik b. Enes'e gelince; o, şarkı söylemeyi de onu dinlemeyi de yasaklamış ve şöyle demiştir: Bir kimse bir câriye satın alıp da onun şarkıcı olduğunu fark ederse, kusur sebebiyle onu geri verme hakkına sahiptir. İbrâhîm b. Sa'd müstesna, Medine ehlinin tamamının mezhebi de budur. Nitekim Zekeriyyâ es-Sâcî, onun şarkıda bir sakınca görmediğini nakletmiştir. İbn Huveyzimendâd ise şöyle demiştir: Mâlik'e gelince, onun hakkında bu sanatı iyi bildiği ve1 mezhebinin onu haram kılmak olduğu söylenir. Kendisinden şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben genç bir delikanlı iken bu sanatı öğrendim. Annem bana: 'Ey yavrucuğum! Bu sanat ancak yüzü güzel olan kimseye yakışır, sen ise öyle değilsin. Dini ilimleri talep et' dedi. Bunun üzerine Rebîa'nın meclisine devam ettim ve Allah bunda bir hayır kıldı." Ebû't-Tayyib et-Taberî şöyle dedi: Ebû Hanîfe'nin mezhebine gelince; nebîz içilmesini mubah görmekle birlikte şarkıyı mekruh sayar ve şarkı dinlemeyi günahlardan kabul eder. Kûfe ehlinin diğer âlimlerinin -İbrâhîm, eş-Şa'bî, Hammâd, es-Sevrî ve diğerlerinin- mezhebi de böyledir; bu hususta aralarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde Basra ehli arasında da Ubeydullâh b. el-Hasen el-Anberî'den nakledilen, kendisinin bunda bir sakınca görmediği rivayeti hariç, bunu mekruh görüp men etme konusunda bir ihtilaf bilinmemektedir. [Ebû't-Tayyib] dedi ki: Şâfiî'nin mezhebine gelince; o şöyle demiştir: "Şarkı, bâtıla benzeyen mekruh bir şeydir. Kim onunla çokça meşgul olursa o, şahitliği reddedilecek bir sefihtir." Ebü'l-Ferec el-Cevzî, imamı Ahmed b. Hanbel'den üç rivayet zikretmiş ve şöyle demiştir: Bizim mezhep mensuplarımız Ebû Bekr el-Hallâl ve arkadaşı Abdülazîz'den şarkının mubah olduğunu nakletmişlerdir; fakat onlar bununla ancak kendi dönemlerindeki zühde dair kasideleri kastetmişlerdir. [Ebü'l-Ferec] dedi ki: Ahmed'in mekruh görmediği rivayet de buna hamledilir. Buna delil şudur: Ahmed'e, vefat edip geride bir erkek çocuk ile şarkıcı bir câriye bırakan ve çocuğun onu satmaya muhtaç olduğu bir adam hakkında sorulduğunda o: "Şarkıcı olarak değil, sade (eğitimsiz) bir câriye olarak satılır" demiştir. Kendisine: "O [şarkıcı olarak] otuz bin eder, sade olarak satılırsa belki yirmi bin eder?" denilince; o: "Ancak sade olarak satılır" demiştir. Ebü'l-Ferec dedi ki: Ahmed'in böyle söylemesinin sebebi, bu şarkıcı câriyenin zühd kasideleri değil, aşkı tahrik eden coşkulu şiirler söylemesidir.

16825. Metin

وَهَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْغِنَاءَ مَحْظُورٌ، إِذْ لَوْ لَمْ يَكُنْ مَحْظُورًا مَا جَازَ تَفْوِيتُ الْمَالِ عَلَى الْيَتِيمِ. وَصَارَ هَذَا كَقَوْلِ أَبِي طَلْحَةَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: عِنْدِي خَمْرٌ لِأَيْتَامٍ؟ فَقَالَ: (أَرِقْهَا). فَلَوْ جَازَ اسْتِصْلَاحُهَا لَمَّا أَمَرَ بِتَضْيِيعِ مَالِ الْيَتَامَى. قَالَ الطَّبَرِيُّ: فَقَدْ أَجْمَعَ عُلَمَاءُ الْأَمْصَارِ عَلَى كَرَاهَةِ الْغِنَاءِ وَالْمَنْعِ مِنْهُ. وَإِنَّمَا فَارَقَ الْجَمَاعَةَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ وَعُبَيْدُ اللَّهِ الْعَنْبَرِيُّ، وَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (عَلَيْكُمْ بِالسَّوَادِ الْأَعْظَمِ. وَمَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً). قَالَ أَبُو الْفَرَجِ: وَقَالَ الْقَفَّالُ مِنْ أَصْحَابِنَا: لَا تُقْبَلُ شَهَادَةُ الْمُغَنِّي وَالرَّقَّاصِ. قُلْتُ: وَإِذْ قَدْ ثَبَتَ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ لَا يَجُوزُ فَأَخْذُ الْأُجْرَةِ عَلَيْهِ لَا تَجُوزُ. وَقَدِ ادَّعَى أَبُو عُمَرَ بْنُ عَبْدِ الْبَرِّ الْإِجْمَاعَ عَلَى تَحْرِيمِ الْأُجْرَةِ عَلَى ذَلِكَ. وَقَدْ مَضَى فِي الانعام عند قوله:" وَعِنْدَهُ مَفاتِحُ الْغَيْبِ" «١» [الانعام: ٥٩] وحسبك. الرَّابِعَةُ- قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: وَأَمَّا سَمَاعُ الْقَيْنَاتِ فَيَجُوزُ لِلرَّجُلِ أَنْ يسمع غناء جاريته، إذ ليس شي مِنْهَا عَلَيْهِ حَرَامًا لَا مِنْ ظَاهِرِهَا وَلَا مِنْ بَاطِنِهَا، فَكَيْفَ يُمْنَعُ مِنَ التَّلَذُّذِ بِصَوْتِهَا. أَمَّا إِنَّهُ لَا يَجُوزُ انْكِشَافُ النِّسَاءِ لِلرِّجَالِ وَلَا هَتْكُ الْأَسْتَارِ وَلَا سَمَاعُ الرَّفَثِ، فَإِذَا خَرَجَ ذَلِكَ إِلَى مَا لَا يَحِلُّ وَلَا يَجُوزُ مُنِعَ مِنْ أَوَّلِهِ وَاجْتُثَّ مِنْ أَصْلِهِ. وَقَالَ أَبُو الطَّيِّبِ الطَّبَرِيُّ: أَمَّا سَمَاعُ الْغِنَاءِ مِنَ الْمَرْأَةِ الَّتِي لَيْسَتْ بِمَحْرَمٍ فَإِنَّ أَصْحَابَ الشَّافِعِيِّ قَالُوا لَا يَجُوزُ، سَوَاءٌ كَانَتْ حُرَّةً أَوْ مَمْلُوكَةً. قَالَ: وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: وَصَاحِبُ الْجَارِيَةِ إِذَا جَمَعَ النَّاسَ لِسَمَاعِهَا فَهُوَ سَفِيهٌ تُرَدُّ شَهَادَتُهُ، ثُمَّ غَلَّظَ الْقَوْلَ فِيهِ فَقَالَ: فَهِيَ دِيَاثَةٌ. وَإِنَّمَا جُعِلَ صَاحِبُهَا سَفِيهًا لِأَنَّهُ دَعَا النَّاسَ إِلَى الْبَاطِلِ، وَمَنْ دَعَا النَّاسَ إِلَى الْبَاطِلِ كَانَ سَفِيهًا. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ) قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِضَمِّ الْيَاءِ، أَيْ لِيُضِلَّ غَيْرَهُ عَنْ طَرِيقِ الْهُدَى، وَإِذَا أَضَلَّ غَيْرَهُ فَقَدْ ضَلَّ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ وَأَبُو عَمْرٍو وَرُوَيْسٌ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ (بِفَتْحِ الْيَاءِ) عَلَى اللَّازِمِ، أَيْ ليضل هو نفسه.

Bu da şarkının/mûsikinin yasak olduğuna bir delildir. Zira şayet yasak olmasaydı, yetimin malının elden çıkarılmasına [ziyan edilmesine] cevaz verilmezdi. Bu durum, Ebû Talha'nın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: «Yanımda yetimlere ait şarap var [ne yapayım]?» deyip de [Allah Resûlü'nün]: « أَرِقْهَا » «Onu dök!» buyurmasına benzer. Şayet onu ıslah edip sirke yapmak caiz olsaydı, yetimlerin malının ziyan edilmesini emretmezdi. et-Taberî şöyle demiştir: "Beldelerin âlimleri şarkının mekruh ve yasak olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bu konuda cemaatten sadece İbrâhim b. Sa'd ile Ubeydullâh el-Anberî ayrılmıştır. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « عَلَيْكُمْ بِالسَّوَادِ الْأَعْظَمِ. وَمَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً » «Büyük çoğunluğa (es-sevâdü'l-a'zam) tâbi olun! Kim cemaatten ayrılırsa câhiliye ölümüyle ölür» buyurmuştur." Ebü'l-Ferec şöyle demiştir: Mezhep arkadaşlarımızdan el-Kaffâl: "Şarkıcının ve dansçının (rakkâsın) şahitliği kabul edilmez" demiştir. [Kurtubî olarak] derim ki: Bu işin caiz olmadığı sabit olduğuna göre, bunun karşılığında ücret almak da caiz değildir. Nitekim Ebû Ömer b. Abdilberr, bunun karşılığında ücret almanın haram olduğu hususunda icmâ nakletmiştir. Bu konu el-En'âm sûresinde, { وَعِنْدَهُ مَفاتِحُ الْغَيْبِ } “Gaybın anahtarları O'nun katındadır” [el-En'âm: 59] âyetinde geçmişti;1 bu kadarı sana yeterlidir. Dördüncüsü- el-Kādî Ebû Bekr b. el-Arabî şöyle demiştir: Câriyelerin şarkısını dinlemeye gelince; kişinin kendi câriyesinin şarkısını dinlemesi caizdir. Zira ne zâhirinden ne de bâtınından câriyenin hiçbir yeri ona haram değildir; o hâlde onun sesinden lezzet almaktan nasıl men edilsin? Ancak kadınların yabancı erkeklere açılması, örtülerin yırtılması ve müstehcen sözlerin (refes) dinlenmesi caiz değildir. Şayet bu durum helâl ve caiz olmayan bir sınıra taşarsa, daha başından engellenir ve kökünden sökülüp atılır. Ebü't-Tayyib et-Taberî de şöyle demiştir: Mahrem olmayan bir kadından şarkı dinlemeye gelince, Şâfiî'nin mezhep arkadaşları -ister hür ister câriye olsun- bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. Devamla şöyle demiştir: Şâfiî şöyle demiştir: "Câriyenin sahibi insanları onun şarkısını dinlemeye toplarsa o sefih bir kimsedir ve şahitliği reddedilir." Ardından bu konuda sözü daha da sertleştirerek: "Bu bir deyyusluktur!" demiştir. Câriyenin sahibinin sefih sayılmasının sebebi, insanları bâtıla davet etmiş olmasıdır. Kim insanları bâtıla davet ederse sefih olur. Beşincisi- Yüce Allah'ın { لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah yolundan saptırmak için” âyeti: Genel kıraat (cumhûr), yâ harfinin ötresiyle [liyudille] şeklindedir; yani başkasını hidâyet yolundan saptırmak için demektir. Başkasını saptıran kimse kendisi de bizzat sapmış olur. İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Humeyd, Ebû Amr, Ruveys ve İbn Ebî İshak ise lâzım (geçişsiz) fiil olarak yâ harfinin fethasıyla [liyadille] okumuşlardır; yani bizzat kendisi sapmak için demektir.

16826. Metin

(وَيَتَّخِذَها هُزُواً) قِرَاءَةُ الْمَدَنِيِّينَ وَأَبِي عَمْرٍو وَعَاصِمٍ بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى" مَنْ يَشْتَرِي" وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُسْتَأْنَفًا. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ:" وَيَتَّخِذَها" بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى" لِيُضِلَّ". وَمِنَ الْوَجْهَيْنِ جَمِيعًا لَا يَحْسُنُ الْوَقْفُ عَلَى قَوْلِهِ:" بِغَيْرِ عِلْمٍ" والوقف على قوله:" هُزُواً"، والهاء في" يَتَّخِذَها" كِنَايَةٌ عَنِ الْآيَاتِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ كِنَايَةً عَنِ السَّبِيلِ، لِأَنَّ السَّبِيلَ يُؤَنَّثُ وَيُذَكَّرُ. (أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ) أَيْ شَدِيدٌ يُهِينُهُمْ. قَالَ الشاعر:

{ وَيَتَّخِذَها هُزُواً } “ve onu alaya almak için” ibaresi Medinelilerin, Ebû Amr'ın ve Âsım'ın kıraatinde { مَنْ يَشْتَرِي } üzerine atıfla ref iledir; müstear/müsta'nef (yeni bir cümle) olması da caizdir. A'meş, Hamza ve el-Kisâî ise { لِيُضِلَّ } üzerine atıfla { وَيَتَّخِذَها } şeklinde nasb ile okumuşlardır. Her iki vecihte de { بِغَيْرِ عِلْمٍ } sözünde durmak (vakf) güzel olmaz; vakf { هُزُواً } sözündedir. { يَتَّخِذَها } lafzındaki zamir ayetlere racidir. Yol (sebîl) lafzına raci olması da caizdir; çünkü sebîl kelimesi hem müennes hem müzekker olarak kullanılır. { أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ } “İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır” yani onları alçaltan şiddetli bir azap demektir. Şair şöyle demiştir:

16827. Metin

وَلَقَدْ جَزِعْتُ إِلَى النَّصَارَى بَعْدَ مَا ... لَقِيَ الصليب من العذاب مهينا «١»

Hristiyanlara sığındım ancak haç, ... Azaptan alçaltıcı olanını tattıktan sonra. «١»

16828. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ٧]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 7]

16829. Metin

وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٧)

{ وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٧) } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele! (7)”

16830. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا) يَعْنِي الْقُرْآنَ. (وَلَّى) أَيْ أَعْرَضَ. (مُسْتَكْبِراً) نُصِبَ عَلَى الْحَالِ. (كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً) ثِقَلًا وَصَمَمًا. وَقَدْ تَقَدَّمَ «٢». (فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ) تقدم أيضا «٣».

Yüce Allah'ın: { وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman” yani Kur'an okunduğu zaman buyruğu. { وَلَّى } yani yüz çevirir. { مُسْتَكْبِراً } hal olarak nasb edilmiştir. { كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً } bir ağırlık ve sağırlık varmış gibi. Bu daha önce geçmişti «٢». { فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele!” ifadesi de daha önce geçmişti «٣».

16831. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ٨ الى ٩]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 8-9]

16832. Metin

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ (٨) خالِدِينَ فِيها وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩)

{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ (٨) خالِدِينَ فِيها وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Naîm cennetleri vardır. (8) Orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, Allah'ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir. (9)”

16833. Metin

قَوْلِهِ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ) لَمَّا ذُكِرَ عَذَابُ الْكُفَّارِ ذُكِرَ نَعِيمُ الْمُؤْمِنِينَ. (خالِدِينَ فِيها) أَيْ دَائِمِينَ. (وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا) أَيْ وَعَدَهُمُ اللَّهُ هَذَا وَعْدًا حَقًّا لَا خُلْفَ فِيهِ. (وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) تقدم أيضا «٤».

Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Naîm cennetleri vardır” buyruğu: Kâfirlerin azabı zikredilince, müminlerin nimeti de zikredildi. { خالِدِينَ فِيها } “Orada ebedî kalıcıdırlar” yani [orada] süreklidirler. { وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا } “Bu, Allah'ın hak bir vaadidir” yani Allah onlara bunu, kendisinde asla cayma/dönme bulunmayan hak bir vaat ile vaat etmiştir. { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O, Azîzdir, Hakîmdir” [buyruğunun açıklaması da] daha önce geçmişti.4

16834. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ١٠ الى ١١]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 10-11]

16835. Metin

خَلَقَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دابَّةٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماء فَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (١٠) هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (١١)

{ خَلَقَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دابَّةٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماء فَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (١٠) هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (١١) } “O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı; sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Biz gökten bir su indirdik de orada her güzel çiftten bitkiler bitirdik. (10) İşte bu Allah'ın yaratmasıdır. O'ndan başkalarının ne yarattığını bana gösterin! Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler. (11)”

16836. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (خَلَقَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها) تَكُونُ" تَرَوْنَها" فِي مَوْضِعِ خَفْضٍ عَلَى النَّعْتِ ل"- عَمَدٍ" فَيُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ ثَمَّ عَمَدٌ وَلَكِنْ لَا تُرَى. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ" السَّماواتِ" وَلَا عَمَدَ ثَمَّ الْبَتَّةَ. النَّحَّاسُ: وَسَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ سُلَيْمَانَ يَقُولُ: الْأَوْلَى أَنْ يَكُونَ مُسْتَأْنَفًا، وَلَا عَمَدَ ثَمَّ، قَالَهُ مَكِّيٌّ. وَيَكُونُ" بِغَيْرِ عَمَدٍ

Yüce Allah'ın: { خَلَقَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها } “O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı” buyruğu: { تَرَوْنَها } lafzı { عَمَدٍ } kelimesinin sıfatı olarak cer (hafz) konumunda olabilir; buna göre orada direkler bulunması fakat görülmemesi mümkündür. { السَّماواتِ } kelimesinden hal olarak nasb konumunda olması da caizdir; buna göre orada kesinlikle hiçbir direk yoktur. en-Nehhâs şöyle der: Ali b. Süleymân'ın şöyle dediğini işittim: Evlâ olan bunun müstear/müsta'nef (yeni bir cümle) olmasıdır ve orada hiçbir direk yoktur; bunu Mekkî de söylemiştir. Buna göre { بِغَيْرِ عَمَدٍ } ifadesi

16837. Metin

" التَّمَامُ. وَقَدْ مَضَى فِي" الرَّعْدِ" «١» الْكَلَامُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ. (وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ) أَيْ جِبَالًا ثَوَابِتَ. (أَنْ تَمِيدَ) فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، أَيْ كَرَاهِيَةَ أَنْ تَمِيدَ. وَالْكُوفِيُّونَ يُقَدِّرُونَهُ بِمَعْنَى لِئَلَّا تَمِيدَ. (وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دابَّةٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماء فَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ) عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: مِنْ كُلِّ لَوْنٍ حَسَنٍ. وَتَأَوَّلَهُ الشَّعْبِيُّ عَلَى النَّاسِ، لِأَنَّهُمْ مَخْلُوقُونَ مِنَ الْأَرْضِ، قَالَ: مَنْ كَانَ مِنْهُمْ يَصِيرُ إِلَى الْجَنَّةِ فَهُوَ الْكَرِيمُ، وَمَنْ كَانَ مِنْهُمْ يَصِيرُ إِلَى النَّارِ فَهُوَ اللَّئِيمُ. وَقَدْ تَأَوَّلَ غَيْرُهُ أَنَّ النُّطْفَةَ مَخْلُوقَةٌ مِنْ تُرَابٍ، وَظَاهِرُ الْقُرْآنِ يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (هَذَا خَلْقُ اللَّهِ) [مُبْتَدَأٌ وَخَبَرٌ. وَالْخَلْقُ بِمَعْنَى الْمَخْلُوقِ، أَيْ هَذَا الَّذِي ذَكَرْتُهُ مِمَّا تُعَايِنُونَ" خَلْقُ اللَّهِ" «٢»] أَيْ مَخْلُوقُ اللَّهِ، أَيْ خَلَقَهَا مِنْ غَيْرِ شَرِيكٍ. (فَأَرُونِي) مُعَاشِرَ الْمُشْرِكِينَ (مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ) يَعْنِي الْأَصْنَامَ. (بَلِ الظَّالِمُونَ) أَيِ الْمُشْرِكُونَ (فِي ضَلالٍ مُبِينٍ) أي خسران ظاهر. و" ما" اسْتِفْهَامٌ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ" ذَا" وَذَا بِمَعْنَى الَّذِي. وَ" خَلْقُ" وَاقِعٌ عَلَى هاء محذوفة، تقديره فأروني أي شي خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِ"- أَرُونِي" وَتُضْمَرُ الْهَاءُ مَعَ" خَلْقُ"

...tam [vakıf] olandır. Bu ayet hakkındaki açıklama daha önce er-Ra'd [suresinde]1 geçmişti. { وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ } “ve yeryüzüne sarsılmaz dağlar bıraktı”; yani sabit dağlar [yerleştirdi]. { أَنْ تَمِيدَ } [ifadesi] nasb konumundadır; yani [yeryüzünün sizi] sarsması hoş görülmediği için (kerâhete en temîde) demektir. Kûfeliler ise bunu “sizi sarsmasın diye (li-ellâ temîde)” takdirinde kabul ederler. { وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دابَّةٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماء فَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ } “ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her güzel çiftten bitirdik” ayeti hakkında İbn Abbâs'tan: “Her güzel türden” dediği rivayet edilmiştir. eş-Şa'bî ise bunu insanlar olarak tevil etmiştir; zira onlar da topraktan yaratılmışlardır. O şöyle demiştir: “Onlardan cennete gidecek olan kerîm (değerli), cehenneme gidecek olan ise leîm (alçak/kötü) olandır.” Bir başkası da nutfenin topraktan yaratıldığını tevil etmiştir ki Kur'an'ın zahiri de buna delalet etmektedir. Yüce Allah'ın: { هَذَا خَلْقُ اللَّهِ } “İşte bu, Allah'ın yaratmasıdır” buyruğu: [Mübteda ve haberdir. Halk kelimesi mahlûk (yaratılan) anlamındadır; yani gözlerinizle gördüğünüz ve zikrettiğim bu şeyler “Allah'ın yaratmasıdır”2]; yani Allah'ın mahlukudur, onları hiçbir ortağı olmaksızın yaratmıştır. { فَأَرُونِي } “Haydi bana gösterin”; [ey] müşrikler topluluğu! { مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ } “O'ndan başkaları ne yaratmış?”; yani putlar [ne yaratmış]? { بَلِ الظَّالِمُونَ } “Hayır, o zalimler”; yani müşrikler, { فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “apaçık bir sapıklık içindedirler”; yani apaçık bir hüsran içindedirler. Buradaki { مَا } soru edatı olup mübteda olarak ref konumundadır; haberi ise { الَّذِي } (ellezî) anlamındaki { ذَا } lafzıdır. { خَلَقَ } fiili ise hazfedilmiş bir 'hâ' zamirine taalluk etmektedir; takdiri: “O'ndan başkalarının yarattığı hangi şeyi bana gösterin” şeklindedir. Cümlenin tamamı { أَرُونِي } fiili ile nasb konumundadır ve 'hâ' zamiri { خَلَقَ } fiili ile gizlenir (takdir edilir)

16838. Metin

تَعُودُ عَلَى الَّذِينَ، أَيْ فَأَرُونِي الْأَشْيَاءَ الَّتِي خَلَقَهَا الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ. وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ تقول: ماذا تعلمت، أنحو أم شعر. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ" مَا" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ ب"- أروني" و" ذا" زائد، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ يَقُولُ: مَاذَا تَعَلَّمْتَ، أَنَحْوًا أم شعرا.

{ الَّذِينَ } lafzına döner; yani "O'ndan başkalarının yarattığı şeyleri bana gösterin" demektir. Bu görüşe göre: 'Ne öğrendin; nahiv mi yoksa şiir mi?' [mübteda-haber olarak] denilir. { مَا } lafzının { أَرُونِي } fiiliyle nasb konumunda olup { ذَا } lafzının zâid olması da caizdir; bu görüşe göre ise: 'Ne öğrendin; nahiv mi yoksa şiir mi?' [mef'ul olarak nasb ile] denilir.

16839. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٢]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 12]

16840. Metin

وَلَقَدْ آتَيْنا لُقْمانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّما يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (١٢)

{ وَلَقَدْ آتَيْنا لُقْمانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّما يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (١٢) } “Andolsun ki biz Lokmân'a: 'Allah'a şükret!' diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Allah ganîdir, hamîddir (övgüye layıktır). (12)”

16841. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ آتَيْنا لُقْمانَ الْحِكْمَةَ) مَفْعُولَانِ. وَلَمْ يَنْصَرِفْ" لُقْمانَ" لِأَنَّ فِي آخِرِهِ أَلِفًا وَنُونًا زَائِدَتَيْنِ، فَأَشْبَهَ فُعْلَانَ الَّذِي أُنْثَاهُ فُعْلَى فَلَمْ يَنْصَرِفْ فِي الْمَعْرِفَةِ لِأَنَّ ذَلِكَ ثِقَلٌ ثَانٍ، وَانْصَرَفَ فِي النَّكِرَةِ لِأَنَّ أَحَدَ الثِّقَلَيْنِ قَدْ زَالَ، قَالَهُ النحاس. وهو لقمان بن باعوراء ابن نَاحُورَ بْنِ تَارِحٍ، وَهُوَ آزَرُ أَبُو إِبْرَاهِيمَ، كَذَا نَسَبَهُ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ. وَقِيلَ: هُوَ لقمان ابن عَنْقَاءَ بْنِ سَرُّونَ وَكَانَ نُوبِيًّا مِنْ أَهْلِ أَيْلَةَ، ذَكَرَهُ السُّهَيْلِيُّ. قَالَ وَهْبٌ: كَانَ ابْنَ أُخْتِ أَيُّوبَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: ذُكِرَ أَنَّهُ كَانَ ابْنَ خَالَةِ أَيُّوبَ. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَهُوَ لُقْمَانُ بْنُ باعوراء ابن أُخْتِ أَيُّوبَ أَوِ ابْنِ خَالَتِهِ، وَقِيلَ كَانَ مِنْ أَوْلَادِ آزَرَ، عَاشَ أَلْفَ سَنَةٍ وَأَدْرَكَهُ دَاوُدُ ﵊ وَأَخَذَ عَنْهُ الْعِلْمَ، وَكَانَ يُفْتِي قَبْلَ مَبْعَثِ دَاوُدَ، فَلَمَّا بُعِثَ قَطَعَ الْفَتْوَى فَقِيلَ لَهُ، فَقَالَ: أَلَا أَكْتَفِي إِذْ كُفِيتُ. وَقَالَ الْوَاقِدِيُّ: كَانَ قَاضِيًا فِي بني إسرائيل. وقال سعيد ابن الْمُسَيَّبِ: كَانَ لُقْمَانُ أَسْوَدَ مِنْ سُودَانِ مِصْرَ ذَا مَشَافِرَ، أَعْطَاهُ اللَّهُ تَعَالَى الْحِكْمَةَ وَمَنَعَهُ النُّبُوَّةَ، وَعَلَى هَذَا جُمْهُورُ أَهْلِ التَّأْوِيلِ أَنَّهُ كَانَ وَلِيًّا وَلَمْ يَكُنْ نَبِيًّا. وَقَالَ بِنُبُوَّتِهِ عِكْرِمَةُ وَالشَّعْبِيُّ، وَعَلَى هَذَا تَكُونُ الْحِكْمَةُ النُّبُوَّةَ. وَالصَّوَابُ أَنَّهُ كَانَ رَجُلًا حَكِيمًا بِحِكْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى- وَهِيَ الصَّوَابُ فِي الْمُعْتَقَدَاتِ وَالْفِقْهُ فِي الدِّينِ وَالْعَقْلِ «١» - قَاضِيًا فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ، أَسْوَدَ مُشَقَّقَ الرِّجْلَيْنِ ذَا مَشَافِرَ، أَيْ عَظِيمَ الشَّفَتَيْنِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ. وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: (لَمْ يَكُنْ لُقْمَانُ نبيا ولكن كان عبدا كثير التفكر

Allah Teâlâ'nın: { وَلَقَدْ آتَيْنا لُقْمانَ الْحِكْمَةَ } “Andolsun ki biz Lokmân'a hikmet verdik” buyruğunda [yer alan iki kelime] iki mef'ûldür (nesnedir). "Lokmân" kelimesi gayr-i munsarıftır (tenvin ve kesre almaz); çünkü sonunda fazladan bir elif ve nûn bulunmaktadır. Dolayısıyla müennesi "fa'lâ" olan "fa'lân" veznine benzemiş ve marife (özel isim) olduğunda gayr-i munsarıf olmuştur; çünkü bu ikinci bir ağırlıktır. Nekre (belirsiz) olduğunda ise munsarıf olur; zira iki ağırlıktan biri ortadan kalkmıştır. Bunu en-Nehhâs söylemiştir. O, Lokmân b. Bâûrâ b. Nâhûr b. Târih'tir; bu [Târih] de İbrâhim'in babası Âzer'dir. Muhammed b. İshâk onun nesebini böyle zikretmiştir. Bir rivayette de: O, Eyle halkından Nûbyeli bir kimse olup Lokmân b. Ankâ b. Serrûn'dur, denilmiştir; bunu es-Süheylî zikretmiştir. Vehb [b. Münebbih]: "O, Eyyûb'un kız kardeşinin oğluydu" demiştir. Mukâtil ise: "Eyyûb'un teyzesinin oğlu olduğu zikredilmiştir" demiştir. ez-Zemahşerî ise şöyle demiştir: "O, Eyyûb'un kız kardeşinin oğlu veya teyzesinin oğlu olan Lokmân b. Bâûrâ'dır. Âzer'in evlatlarından olduğu da söylenmiştir. Bin yıl yaşamış, Dâvûd aleyhisselâm'a yetişmiş ve ondan ilim almıştır. Dâvûd peygamber olarak gönderilmeden önce fetva verirdi; peygamber olarak gönderilince fetva vermeyi bıraktı. Kendisine [bunun sebebi] sorulunca: 'Benim yerime bu iş üstlenilmişken yetinmeyeyim mi?' dedi." el-Vâkıdî: "İsrâiloğulları arasında bir kadı idi" demiştir. Saîd b. el-Müseyyeb ise şöyle demiştir: "Lokmân, Mısır siyahilerinden olup kalın dudaklı [siyahî] bir kişiydi. Allah Teâlâ ona hikmet vermiş, peygamberlik vermemişti." Tevil ehlinin cumhuru da onun nebi değil velî bir kul olduğu görüşündedir. İkrime ve eş-Şa'bî ise onun peygamber olduğunu söylemişlerdir; bu takdirde hikmet peygamberlik anlamına gelir. Doğru olan ise şudur: O, Allah Teâlâ'nın hikmetiyle -ki bu, inançlarda isabet, dinde fıkıh (derin anlayış) ve akıldır1- hikmet sahibi kılınmış bir adam, İsrâiloğulları arasında bir kadı, siyahî, ayakları çatlak, kalın dudaklı -yani dudakları iri- bir kimseydi. Bunu İbn Abbâs ve başkaları söylemiştir. İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: « لَمْ يَكُنْ لُقْمَانُ نبيا ولكن كان عبدا كثير التفكر » «Lokmân peygamber değildi; fakat çok tefekkür eden,

16842. Metin

حَسَنَ الْيَقِينِ، أَحَبَّ اللَّهَ تَعَالَى فَأَحَبَّهُ، فَمَنَّ عَلَيْهِ بِالْحِكْمَةِ، وَخَيَّرَهُ فِي أَنْ يَجْعَلَهُ خَلِيفَةً يَحْكُمُ بِالْحَقِّ، فَقَالَ: رَبِّ، إِنْ خَيَّرْتِنِي قَبِلْتُ الْعَافِيَةَ وَتَرَكْتُ الْبَلَاءَ، وَإِنْ عَزَمْتَ عَلَيَّ فَسَمْعًا وَطَاعَةً فَإِنَّكَ سَتَعْصِمُنِي، ذَكَرَهُ ابْنُ عَطِيَّةَ. وَزَادَ الثَّعْلَبِيُّ: فَقَالَتْ لَهُ الْمَلَائِكَةُ بِصَوْتٍ لَا يَرَاهُمْ: لِمَ يَا لُقْمَانُ؟ قَالَ: لِأَنَّ الْحَاكِمَ بِأَشَدِ الْمَنَازِلِ وَأَكْدَرِهَا، يَغْشَاهُ الْمَظْلُومُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ، إِنْ يُعَنْ فَبِالْحَرِيِّ «١» أَنْ يَنْجُوَ، وَإِنْ أَخْطَأَ أَخْطَأَ طَرِيقَ الْجَنَّةِ. وَمَنْ يَكُنْ فِي الدُّنْيَا ذَلِيلًا [فَذَلِكَ «٢»] خَيْرٌ مِنْ أَنْ يَكُونَ فِيهَا شَرِيفًا. وَمَنْ يَخْتَرِ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ نَفَتْهُ الدُّنْيَا وَلَا يُصِيبُ الْآخِرَةَ. فَعَجِبَتِ الْمَلَائِكَةُ مِنْ حُسْنِ مَنْطِقِهِ، فَنَامَ نَوْمَةً فَأُعْطِيَ الْحِكْمَةَ فَانْتَبَهَ يَتَكَلَّمُ بِهَا. ثُمَّ نُودِيَ دَاوُدُ بَعْدَهُ فَقَبِلَهَا- يَعْنِي الْخِلَافَةَ- وَلَمْ يَشْتَرِطْ مَا اشْتَرَطَهُ لُقْمَانُ، فَهَوَى فِي الْخَطِيئَةِ غَيْرَ مَرَّةٍ، كُلُّ ذَلِكَ يَعْفُو اللَّهُ عَنْهُ. وَكَانَ لُقْمَانُ يُوَازِرُهُ بِحِكْمَتِهِ، فَقَالَ لَهُ دَاوُدُ: طُوبَى لَكَ يَا لُقْمَانُ! أُعْطِيتَ الْحِكْمَةَ وَصُرِفَ عَنْكَ الْبَلَاءُ، وَأُعْطِيَ دَاوُدُ الْخِلَافَةَ وَابْتُلِيَ بِالْبَلَاءِ وَالْفِتْنَةِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: خَيَّرَ اللَّهُ تَعَالَى لُقْمَانَ بَيْنَ النُّبُوَّةِ وَالْحِكْمَةِ، فَاخْتَارَ الْحِكْمَةَ عَلَى النُّبُوَّةِ، فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ ﵇ وَهُوَ نَائِمٌ فَذَرَّ عَلَيْهِ الْحِكْمَةَ فَأَصْبَحَ وَهُوَ يَنْطِقُ بِهَا، فَقِيلَ لَهُ: كَيْفَ اخْتَرْتَ الْحِكْمَةَ عَلَى النُّبُوَّةِ وَقَدْ خَيَّرَكَ رَبُّكَ؟ فَقَالَ: إِنَّهُ لَوْ أَرْسَلَ إِلَيَّ بِالنُّبُوَّةِ عَزْمَةً «٣» لَرَجَوْتُ فِيهَا الْعَوْنَ مِنْهُ، وَلَكِنَّهُ خَيَّرَنِي فَخِفْتُ أَنْ أَضْعُفَ عَنِ النُّبُوَّةِ، فَكَانَتِ الْحِكْمَةُ أَحَبَّ إِلَيَّ. وَاخْتُلِفَ فِي صَنْعَتِهِ، فَقِيلَ: كَانَ خَيَّاطًا، قَالَهُ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَقَالَ لِرَجُلٍ أَسْوَدَ: لَا تَحْزَنْ مِنْ أَنَّكَ أَسْوَدُ، فَإِنَّهُ كَانَ مِنْ خَيْرِ النَّاسِ ثَلَاثَةٌ مِنَ السُّودَانِ: بِلَالٌ وَمِهْجَعٌ مَوْلَى عُمَرَ وَلُقْمَانُ. وَقِيلَ: كَانَ يَحْتَطِبُ كُلَّ يَوْمٍ لِمَوْلَاهُ حُزْمَةَ حَطَبٍ. وَقَالَ لِرَجُلٍ يَنْظُرُ إِلَيْهِ: إِنْ كُنْتَ تَرَانِي غَلِيظَ الشَّفَتَيْنِ فَإِنَّهُ يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِهِمَا كَلَامٌ رَقِيقٌ، وَإِنْ كُنْتَ تَرَانِي أَسْوَدَ فَقَلْبِي أَبْيَضُ. وَقِيلَ: كَانَ رَاعِيًا، فَرَآهُ رَجُلٌ كَانَ يَعْرِفُهُ قَبْلَ ذَلِكَ فَقَالَ لَهُ: أَلَسْتَ عَبْدَ بَنِي فُلَانٍ؟ قَالَ بَلَى. قَالَ: فَمَا بَلَغَ بِكَ مَا أَرَى؟ قَالَ: قَدَرُ الله، وأدائي الأمانة، وصدق الحديث،

[Lokmân,] yakîni (imanı ve kanaati) güzel olan bir kimseydi. Yüce Allah'ı sevdi, Allah da onu sevdi ve ona hikmet lütfetti. Onu, hak ile hükmeden bir halife kılma konusunda muhayyer bıraktı (serbestlik tanıdı). Bunun üzerine [Lokmân]: "Rabbim! Eğer beni muhayyer bırakırsan afiyeti seçer, belayı (ağır sorumluluğu) terk ederim. Fakat bana [bunu] kesin bir emir olarak yüklersen, başım gözüm üstüne (işittim ve itaat ettim); çünkü şüphesiz Sen beni korursun" dedi. Bunu İbn Atıyye zikretmiştir. Sa'lebî ise şu ilaveyi yapmıştır: Melekler kendilerini görmediği bir sesle ona: "Niçin ey Lokmân?" dediler. Lokmân: "Çünkü yönetici (hâkim), makamların en zorunda ve en sıkıntılısında bulunur. Her taraftan mazlumlar onun kapısına üşüşür. Eğer kendisine yardım edilirse kurtulması kuvvetle muhtemeldir1; şayet hata ederse cennetin yolunu şaşırır. Dünyada zelil (alçakgönüllü ve makamsız) olmak [bu durum]2, dünyada şerefli (mevki sahibi) olmaktan daha hayırlıdır. Kim dünyayı ahirete tercih ederse dünya onu dışlar ve o ahirete de ulaşamaz" dedi. Melekler onun mantığının güzelliğine hayran kaldılar. Sonra bir uyku uyudu ve kendisine hikmet verildi; uyandığında hikmetle konuşuyordu. Daha sonra Davud'a nida edildi ve o -yani hilafeti- kabul etti, Lokmân'ın öne sürdüğü şartı koşmadı. Bu sebeple bir kereden fazla yanılgıya düştü; bunların hepsinde Allah onu affetti. Lokmân da hikmetiyle ona vezirlik (destek) ediyordu. Davud ona şöyle dedi: "Ne mutlu sana ey Lokmân! Sana hikmet verildi ve bela (ağır sorumluluk) senden savıldı. Davud'a ise hilafet verildi ve o bela ile imtihana maruz kaldı." Katâde şöyle demiştir: "Yüce Allah Lokmân'ı peygamberlik ile hikmet arasında muhayyer bıraktı; o da peygamberliğe karşı hikmeti tercih etti. Kendisi uyurken Cebrail aleyhisselâm ona geldi ve üzerine hikmet serpti. Sabahladığında hikmetle konuşuyordu. Kendisine: 'Rabbin seni muhayyer kılmışken nasıl oldu da peygamberliğe karşı hikmeti tercih ettin?' denildi. O da: 'Şayet bana peygamberliği kesin bir emir3 olarak yükleseydi bu hususta O'ndan yardım umardım. Fakat beni muhayyer bıraktı; ben de peygamberliğin [yükünü taşımaktan] aciz kalmaktan korktum. Bu sebeple hikmet bana daha sevimli geldi' dedi." [Lokmân'ın] mesleği konusunda ihtilaf edilmiştir: Terzi olduğu söylenmiştir; bunu Saîd b. el-Müseyyeb söylemiştir. [Saîd b. el-Müseyyeb] siyah bir adama şöyle demiştir: "Siyah olduğuna üzülme; çünkü insanların en hayırlılarından üç kişi siyahlardandı: Bilâl, Ömer'in âzatlısı Mihca' ve Lokmân." Her gün efendisi için bir bağ odun topladığı da söylenmiştir. Kendisine [küçümseyerek] bakan bir adama şöyle demiştir: "Eğer beni kalın dudaklı görüyorsan, bil ki o iki dudağın arasından zarif sözler çıkar. Eğer beni siyah görüyorsan, [bil ki] kalbim beyazdır." Çoban olduğu da söylenmiştir. Onu daha önceden tanıyan bir adam görüp: "Sen falan oğullarının kölesi değil misin?" dedi. O da: "Evet" dedi. Adam: "Peki gördüğüm bu mertebeye seni ne ulaştırdı?" deyince Lokmân: "Allah'ın takdiri, emaneti yerine getirmem, doğru sözlülüğüm,

16843. Metin

وَتَرْكُ مَا لَا يَعْنِينِي، قَالَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ جَابِرٍ. وَقَالَ خَالِدٌ الرَّبَعِيُّ: كَانَ نَجَّارًا، فَقَالَ لَهُ سَيِّدُهُ: اذْبَحْ لِي شاة وائتني بِأَطْيَبِهَا مُضْغَتَيْنِ، فَأَتَاهُ بِاللِّسَانِ وَالْقَلْبِ، فَقَالَ لَهُ: ما كان فيها شي أَطْيَبُ مِنْ هَذَيْنِ؟ فَسَكَتَ، ثُمَّ أَمَرَهُ بِذَبْحِ شَاةٍ أُخْرَى ثُمَّ قَالَ لَهُ: أَلْقِ أَخْبَثَهَا مُضْغَتَيْنِ، فَأَلْقَى اللِّسَانَ وَالْقَلْبَ، فَقَالَ لَهُ: أَمَرْتُكَ أَنْ تَأْتِيَنِي بِأَطْيَبِ مُضْغَتَيْنِ فَأَتَيْتَنِي بِاللِّسَانِ وَالْقَلْبِ، وَأَمَرْتُكَ أَنْ تُلْقِيَ أَخْبَثَهَا فَأَلْقَيْتَ اللِّسَانَ وَالْقَلْبَ؟! فقال له: إنه ليس شي أَطْيَبَ مِنْهُمَا إِذَا طَابَا، وَلَا أَخْبَثَ مِنْهُمَا إِذَا خَبُثَا. قُلْتُ: هَذَا مَعْنَاهُ مَرْفُوعٌ فِي غَيْرِ مَا حَدِيثٍ، مِنْ ذَلِكَ قَوْلُهُ ﷺ: (أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ). وَجَاءَ فِي اللِّسَانِ آثَارٌ كَثِيرَةٌ صَحِيحَةٌ وَشَهِيرَةٌ، مِنْهَا قَوْلُهُ ﵇: (مَنْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّ اثْنَتَيْنِ وَلَجَ الْجَنَّةَ: مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ «١» وَرِجْلَيْهِ ... ) الْحَدِيثَ. وَحِكَمُ لُقْمَانَ كَثِيرَةٌ مَأْثُورَةٌ هَذَا مِنْهَا. وَقِيلَ لَهُ: أَيُّ النَّاسِ شَرٌّ؟ قَالَ: الَّذِي لَا يُبَالِي أَنْ رَآهُ النَّاسُ مُسِيئًا. قُلْتُ: وَهَذَا أَيْضًا مَرْفُوعٌ مَعْنًى، قَالَ ﷺ: (كُلُّ أُمَّتِي مُعَافًى إِلَّا المجاهرون وَإِنَّ مِنَ الْمُجَاهَرَةِ أَنْ يَعْمَلَ الرَّجُلُ بِاللَّيْلِ عَمَلًا ثُمَّ يُصْبِحُ وَقَدْ سَتَرَهُ اللَّهُ فَيَقُولُ يَا فُلَانُ عَمِلْتُ الْبَارِحَةَ كَذَا وَكَذَا وَقَدْ بَاتَ يَسْتُرُهُ رَبُّهُ وَيُصْبِحُ يَكْشِفُ سِتْرَ اللَّهِ عَنْهُ (. رَوَاهُ أَبُو هُرَيْرَةَ خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ. وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: قَرَأْتُ مِنْ حِكْمَةِ لُقْمَانَ أَرْجَحَ مِنْ عَشَرَةِ آلَافِ بَابٍ. وَرُوِيَ أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى دَاوُدُ ﵇ وَهُوَ يَسْرُدُ الدُّرُوعَ، وَقَدْ لَيَّنَ اللَّهُ لَهُ الْحَدِيدَ كَالطِّينِ فَأَرَادَ أَنْ يَسْأَلَهُ، فَأَدْرَكَتْهُ الْحِكْمَةُ فَسَكَتَ، فَلَمَّا أَتَمَّهَا لَبِسَهَا وَقَالَ: نِعْمَ لَبُوسُ الْحَرْبِ أَنْتِ. فَقَالَ: الصَّمْتُ حِكْمَةٌ، وَقَلِيلٌ فَاعِلُهُ. فَقَالَ لَهُ دَاوُدُ: بِحَقٍّ مَا سُمِّيتَ حَكِيمًا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ) فِيهِ تَقْدِيرَانِ: أَحَدُهُمَا أَنْ تَكُونَ" أَنِ" بِمَعْنَى أَيْ مُفَسِّرَةً، أَيْ قُلْنَا لَهُ اشْكُرْ. وَالْقَوْلُ الْآخَرُ إِنَّهَا فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ وَالْفِعْلُ دَاخِلٌ فِي صِلَتِهَا، كَمَا حَكَى سِيبَوَيْهِ: كَتَبْتُ إِلَيْهِ أَنْ قُمْ، إِلَّا أَنَّ هَذَا الْوَجْهَ عِنْدَهُ بَعِيدٌ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى ولقد آتينا لقمان

[Lokmân]: '...ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmemdir' dedi. Bunu Abdurrahman b. Zeyd b. Câbir rivayet etmiştir. Hâlid er-Raba'î de şöyle demiştir: [Lokmân] marangozdu. Efendisi ona: 'Benim için bir koyun kes ve bana onun en lezzetli/temiz iki et parçasını getir' dedi. O da ona dili ve kalbi getirdi. Efendisi ona: 'Onda bu ikisinden daha lezzetli/temiz bir şey yok muydu?' deyince sustu. Sonra ona başka bir koyun kesmesini emretti ve ardından ona: 'Onun en pis iki et parçasını at' dedi. O da dili ve kalbi attı. Bunun üzerine efendisi ona: 'Sana en lezzetli iki parçasını getirmeni emrettim, bana dili ve kalbi getirdin; en pis iki parçasını atmanı emrettim, yine dili ve kalbi attın?!' dedi. Lokmân da ona: 'İyi ve temiz olduklarında bu ikisinden daha lezzetlisi/temizi yoktur; bozulup kirlendiklerinde de bu ikisinden daha pisi yoktur' dedi. Ben derim ki: Bunun anlamı birden fazla hadiste merfû olarak nakledilmiştir. Bunlardan biri de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğudur: « أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ » «Haberiniz olsun ki bedende bir et parçası vardır; o iyi ve düzgün olursa bedenin tamamı iyi ve düzgün olur, o bozulursa bedenin tamamı bozulur. Haberiniz olsun ki o kalptir.» Dil hakkında da pek çok sahih ve meşhur rivayet gelmiştir. Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğu bunlardandır: « مَنْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّ اثْنَتَيْنِ وَلَجَ الْجَنَّةَ: مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَرِجْلَيْهِ ... » 1 «Allah kimi iki şeyin şerrinden korursa cennete girer: İki çenesi arasındaki [dili] ile iki bacağı arasındaki [avret yeri]...» hadisi. Lokmân'ın nakledilen pek çok hikmetli sözü vardır, bu da onlardandır. Ona: 'İnsanların en kötüsü kimdir?' diye sorulduğunda: 'İnsanların kendisini kötülük işlerken görmesine aldırış etmeyen kimsedir' demiştir. Ben derim ki: Bu da mana bakımından merfûdur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « كُلُّ أُمَّتِي مُعَافًى إِلَّا المجاهرون وَإِنَّ مِنَ الْمُجَاهَرَةِ أَنْ يَعْمَلَ الرَّجُلُ بِاللَّيْلِ عَمَلًا ثُمَّ يُصْبِحُ وَقَدْ سَتَرَهُ اللَّهُ فَيَقُولُ يَا فُلَانُ عَمِلْتُ الْبَارِحَةَ كَذَا وَكَذَا وَقَدْ بَاتَ يَسْتُرُهُ رَبُّهُ وَيُصْبِحُ يَكْشِفُ سِتْرَ اللَّهِ عَنْهُ » «Açıktan günah işleyenler (mücâhirûn) müstesna, ümmetimin tamamı afiyettedir. Açıktan günah işlemenin bir şekli de kişinin geceleyin bir amel işlemesi, sonra Allah onu örttüğü halde sabahlayıp: 'Ey falan! Dün gece şöyle şöyle yaptım' demesidir. Halbuki o, Rabbi kendisini örtmüş olarak geceyi geçirmişti; sabah kalktığında ise Allah'ın örttüğü örtüyü üzerinden açmaktadır.» Bunu Ebû Hüreyre rivayet etmiş, Buhârî tahric etmiştir. Vehb b. Münebbih: 'Lokmân'ın hikmetinden on bin bâbdan (konudan) daha fazlasını okudum' demiştir. Rivayet edildiğine göre Lokmân, Dâvûd aleyhisselâm zırh örerken yanına girdi. Allah demiri onun için çamur gibi yumuşatmıştı. Ona sormak istedi; fakat hikmet ona engel oldu ve sustu. Dâvûd zırhı bitirince onu giydi ve: 'Sen savaş için ne güzel bir elbisesin!' dedi. Bunun üzerine [Lokmân]: 'Sükût hikmettir, fakat onu yapan azdır' dedi. Dâvûd da ona: 'Sana haklı olarak Hakîm (hikmet sahibi) denilmiştir' dedi. Yüce Allah'ın: { أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ } buyruğunda iki takdir vardır: Birincisi; en (أَنْ) edatının tefsir edici eyy (أَيْ) manasında olmasıdır; yani [ona]: 'Şükret dedik' takdirindedir. Diğer görüş ise; nass konumunda olması ve fiilin onun sılasına dahil olmasıdır. Nitekim Sîbeveyhi: 'Ona kalk diye yazdım (كَتَبْتُ إِلَيْهِ أَنْ قُمْ)' ifadesini nakletmiştir; ancak bu vecih ona göre uzaktır. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Anlamı, 'Lokmân'a...

16844. Metin

الْحِكْمَةَ لِأَنْ يَشْكُرَ اللَّهَ تَعَالَى. وَقِيلَ: أَيْ بِأَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ تَعَالَى فَشَكَرَ، فَكَانَ حَكِيمًا بِشُكْرِهِ لَنَا. وَالشُّكْرُ لِلَّهِ: طَاعَتُهُ فِيمَا أَمَرَ بِهِ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي حَقِيقَتِهِ لُغَةً وَمَعْنًى فِي" الْبَقَرَةِ" «١» وَغَيْرِهَا. (وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّما يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ) أَيْ مَنْ يُطِعِ اللَّهَ تَعَالَى فَإِنَّمَا يَعْمَلُ لِنَفْسِهِ، لِأَنَّ نَفْعَ الثَّوَابِ عَائِدٌ إِلَيْهِ. (وَمَنْ كَفَرَ) أَيْ كَفَرَ النِّعَمَ فَلَمْ يُوَحِّدِ اللَّهَ (فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ) عَنْ عِبَادَةِ خَلْقِهِ (حَمِيدٌ) عِنْدَ الْخَلْقِ، أَيْ مَحْمُودٌ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ:" غَنِيٌّ" عَنْ خَلْقِهِ" حَمِيدٌ" في فعله.

Allah Teâlâ'ya şükretsin diye hikmet verdik' şeklindedir. Bir görüşe göre: 'Allah Teâlâ'ya şükretmesi sebebiyle [verdik], o da şükretti; böylece bize şükretmesiyle hakîm oldu' demektir. Allah'a şükretmek, O'nun emrettiği şeylerde O'na itaat etmektir. Şükrün lügat ve mana olarak mahiyeti el-Bakara «١» ve diğer surelerde geçmişti. { وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّما يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ } “Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder” yani kim Allah Teâlâ'ya itaat ederse ancak kendi nefsi için amel etmiş olur; çünkü sevabın faydası kendisine dönecektir. { وَمَنْ كَفَرَ } “Kim de nankörlük ederse” yani nimetleri inkâr edip nankörlük eder ve Allah'ı birlemezse, { فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ } “şüphesiz Allah ganîdir” kullarının ibadetine muhtaç değildir, { حَمِيدٌ } yaratılmışların nezdinde hamîddir, yani övülmüştür. Yahyâ b. Sellâm şöyle demiştir: { غَنِيٌّ } mahlûkatına muhtaç değildir, { حَمِيدٌ } ise fiilinde övgüye layıktır.

16845. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٣]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 13]

16846. Metin

وَإِذْ قالَ لُقْمانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (١٣)

{ وَإِذْ قالَ لُقْمانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (١٣) } “Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: 'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma. Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür.' (13)”

16847. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذْ قالَ لُقْمانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ) قَالَ السُّهَيْلِيُّ: اسْمُ ابْنِهِ ثَارَانُ، فِي قَوْلِ الطَّبَرِيِّ وَالْقُتَبِيِّ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مُشْكِمٌ. وَقِيلَ أَنْعَمُ، حَكَاهُ النَّقَّاشُ. وَذَكَرَ الْقُشَيْرِيُّ أَنَّ ابْنَهُ وَامْرَأَتَهُ كَانَا كَافِرَيْنِ فَمَا زَالَ يَعِظُهُمَا حَتَّى أَسْلَمَا. قُلْتُ: وَدَلَّ عَلَى هَذَا قَوْلُهُ: (لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ) وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ" الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ" «٢» [الانعام: ٨٢] شَقَّ ذَلِكَ عَلَى أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَالُوا: أَيُّنَا لَا يَظْلِمْ نَفْسِهِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لَيْسَ هُوَ كَمَا تَظُنُّونَ إِنَّمَا هُوَ كَمَا قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ: (يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ). وَاخْتُلِفَ فِي قَوْلِهِ:" إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ" فَقِيلَ: إِنَّهُ مِنْ كَلَامِ لُقْمَانَ. وَقِيلَ: هُوَ خَبَرٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى مُنْقَطِعًا مِنْ كَلَامِ لُقْمَانَ مُتَّصِلًا بِهِ فِي تَأْكِيدِ الْمَعْنَى، وَيُؤَيِّدُ هَذَا الْحَدِيثُ الْمَأْثُورُ أَنَّهُ لَمَّا نَزَلَتْ:" الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ" [الانعام: ٨٢] أَشْفَقَ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَالُوا: أَيُّنَا لَمْ يَظْلِمْ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ" فَسَكَنَ إِشْفَاقُهُمْ، وَإِنَّمَا يَسْكُنُ إِشْفَاقُهُمْ بِأَنْ يَكُونَ خَبَرًا مِنَ اللَّهِ تَعَالَى، وَقَدْ يَسْكُنُ الْإِشْفَاقُ بِأَنْ يَذْكُرَ اللَّهُ ذَلِكَ عَنْ عَبْدٍ قَدْ وَصَفَهُ بِالْحِكْمَةِ وَالسَّدَادِ. وَ" إِذْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِمَعْنَى اذكر. وقال الزجاج

Yüce Allah'ın: { وَإِذْ قالَ لُقْمانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ } “Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti”1 buyruğu ile ilgili olarak es-Süheylî şöyle demiştir: Taberî ve Kutebî'nin kavline göre oğlunun adı Sârân'dır (ثاران). el-Kelbî ise Müşkim (مشكم) demiştir. en-Nakkâş'ın naklettiğine göre En'am (أنعم) olduğu da söylenmiştir. el-Kuşeyrî, Lokmân'ın oğlunun ve hanımının kâfir olduklarını, [Lokmân'ın] onlar Müslüman oluncaya kadar kendilerine öğüt vermeye devam ettiğini zikretmiştir. Ben de derim ki: O'nun { لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Allah'a ortak koşma. Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür” buyruğu buna delalet etmektedir. Sahîh-i Müslim ve diğer kaynaklarda Abdullah [b. Mes'ûd'dan] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: { الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ } “İman edip de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar...”2 [el-En'âm 6/82] ayeti nazil olunca bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına ağır geldi ve: «Hangimiz nefsine zulmetmez ki?» dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «O sizin zannettiğiniz gibi değildir; o ancak Lokmân'ın oğluna: { يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma. Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür” dediği gibidir.» Yüce Allah'ın: { إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür” buyruğu hakkında ihtilaf edilmiştir: Bunun Lokmân'ın sözünden olduğu söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre ise bu, Lokmân'ın sözünden ayrı (münkatı'), fakat manayı pekiştirme bakımından onunla bağlantılı (muttasıl) olarak Yüce Allah'tan gelen bir haberdir. Me'sûr hadis de bunu desteklemektedir; zira { الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ } “İman edip de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar...” [el-En'âm 6/82] ayeti nazil olunca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı endişeye kapılıp: «Hangimiz zulmetmedi ki?» demişler, bunun üzerine Yüce Allah: { إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür” buyruğunu indirmiş ve onların endişesi yatışmıştır. Onların endişesinin yatışması ancak bunun Yüce Allah'tan gelen bir haber olmasıyla mümkündür. Bununla birlikte Yüce Allah'ın bunu, hikmet ve doğrulukla vasfettiği bir kulundan nakletmesiyle de endişe yatışmış olabilir. { إِذْ } lafzı, 'hatırla' (üzkür) anlamında nasb konumundadır. ez-Zeccâc

16848. Metin

فِي كِتَابِهِ فِي الْقُرْآنِ: إِنَّ" إِذْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِ" آتَيْنا" وَالْمَعْنَى: وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ إِذْ قَالَ. النَّحَّاسُ: وَأَحْسَبُهُ غَلَطًا، لِأَنَّ فِي الْكَلَامِ وَاوًا تَمْنَعُ مِنْ ذَلِكَ. وَقَالَ:" يَا بُنَيَّ" بِكَسْرِ الْيَاءِ، لِأَنَّهَا دَالَّةٌ عَلَى الْيَاءِ الْمَحْذُوفَةِ، وَمَنْ فَتَحَهَا فَلِخِفَّةِ الْفَتْحَةِ عِنْدَهُ، وَقَدْ مَضَى فِي" هُودَ" «١» الْقَوْلُ فِي هَذَا. وَقَوْلُهُ:" يَا بُنَيَّ" لَيْسَ هُوَ عَلَى حَقِيقَةِ التَّصْغِيرِ وَإِنْ كَانَ عَلَى لَفْظِهِ، وَإِنَّمَا هُوَ عَلَى وَجْهِ التَّرْقِيقِ، كَمَا يُقَالُ لِلرَّجُلِ: يا أخي، وللصبي هو كويس.

Kur'an'a dair kitabında şöyle demiştir: { إِذْ } edatı { آتَيْنا } fiili ile nasb konumundadır; mana: 'Lokmân'a dediği vakit hikmet verdik' şeklindedir. en-Nehhâs: 'Bunun bir hata olduğunu sanıyorum; çünkü sözün içinde buna engel olan bir vâv vardır' demiştir. { يَا بُنَيَّ } lafzı, hazfedilmiş yâ harfine delalet etmesi için yâ harfinin kesresi ile okunmuştur; kim de fetha ile okumuşsa fethanın kendisine hafif gelmesinden dolayıdır. Hûd Suresi'nde «١» buna dair açıklama geçmişti. Onun: { يَا بُنَيَّ } (yavrucuğum) hitabı, lafzı itibariyle öyle olsa da hakiki anlamda bir küçültme (tasgīr) değildir; bu ancak adama 'kardeşçiğim', çocuğa da 'sevimli/güzelcik' denilmesi gibi şefkat ve sevgi (terkīk) bildirmek içindir.

16849. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ١٤ الى ١٥]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 14-15]

16850. Metin

وَوَصَّيْنَا الْإِنْسانَ بِوالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلى وَهْنٍ وَفِصالُهُ فِي عامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ (١٤) وَإِنْ جاهَداكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُما وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٥)

{ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسانَ بِوالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلى وَهْنٍ وَفِصالُهُ فِي عامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ (١٤) وَإِنْ جاهَداكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُما وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٥) } “Biz insana anne babasını tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. 'Bana ve anne babana şükret! Dönüş ancak banadır' dedik. (14) Eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse onlara itaat etme! Onlarla dünyada iyi/güzel bir şekilde geçin. Bana yönelen kimsenin yoluna uy! Sonra dönüşünüz ancak banadır; o zaman yaptıklarınızı size haber vereceğim. (15)”

16851. Metin

فِيهِ ثَمَانِي مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَوَصَّيْنَا الْإِنْسانَ بِوالِدَيْهِ) هَاتَانِ الْآيَتَانِ اعْتِرَاضٌ بَيِّنٌ أَثْنَاءَ وَصِيَّةِ لُقْمَانَ. وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا مِمَّا أَوْصَى بِهِ لُقْمَانُ ابْنَهُ، أَخْبَرَ اللَّهُ بِهِ عَنْهُ، أَيْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ: لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ وَلَا تُطِعْ فِي الشِّرْكِ وَالِدَيْكَ، فَإِنَّ اللَّهَ وَصَّى بِهِمَا فِي طَاعَتِهِمَا مِمَّا لَا يَكُونُ شِرْكًا وَمَعْصِيَةً لِلَّهِ تَعَالَى. وَقِيلَ: أَيْ وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ، فَقُلْنَا لِلُقْمَانَ فِيمَا آتَيْنَاهُ مِنَ الْحِكْمَةِ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ، أَيْ قُلْنَا لَهُ اشْكُرْ لِلَّهِ، وَقُلْنَا لَهُ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ. وَقِيلَ: وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ، لَا تُشْرِكْ، وَنَحْنُ وَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا، وَأَمَرْنَا النَّاسَ بِهَذَا، وَأَمَرَ لُقْمَانُ بِهِ ابْنَهُ، ذَكَرَ هَذِهِ الْأَقْوَالَ الْقُشَيْرِيُّ. وَالصَّحِيحُ أَنَّ هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ نَزَلَتَا فِي شَأْنِ سَعْدِ ابن أَبِي وَقَّاصٍ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي" الْعَنْكَبُوتِ" «٢» وَعَلَيْهِ جماعة المفسرين.

Bu [ayetlerde] sekiz mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele: Yüce Allah’ın: { وَوَصَّيْنَا الْإِنْسانَ بِوالِدَيْهِ } “Biz insana, anne babasına [iyi davranmasını] tavsiye ettik” buyruğu: Bu iki ayet, Lokmân’ın vasiyeti arasında yer alan açık bir itirâzî cümledir (ara cümledir). Şöyle de denilmiştir: Bu, Lokmân’ın oğluna vasiyet ettiği ve Allah’ın ondan naklettiği hususlardandır. Yani Lokmân oğluna şöyle demiştir: “Allah’a şirk koşma ve şirk hususunda anne babana da uyma; zira Allah, şirk ve Allah Teâlâ’ya isyan olmayan konularda onlara itaat edilmesini tavsiye etmiştir.” Şöyle de denilmiştir: Yani Lokmân oğluna [böyle] dediğinde, Lokmân’a verdiğimiz hikmet meyanında Biz de: “Biz insana anne babasını tavsiye ettik” dedik; yani ona: “Allah’a şükret” dediğimiz gibi, “Biz insana [bunu] tavsiye ettik” de dedik. Şöyle de denilmiştir: Lokmân oğluna: “Şirk koşma” dediğinde, Biz de insana anne babasına güzel davranmasını vasiyet ettik ve insanlara bunu emrettik; Lokmân da oğluna bunu emretti. Bu görüşleri el-Kuşeyrî1 zikretmiştir. Sahih olan ise, el-Ankebût Suresi’nde geçtiği üzere2 bu iki ayetin Sa‘d b. Ebî Vakkâs hakkında inmiş olmasıdır; müfessirler cemaatinin benimsediği görüş de budur.

16852. Metin

وَجُمْلَةُ هَذَا الْبَابِ أَنَّ طَاعَةَ الْأَبَوَيْنِ لَا تُرَاعَى فِي رُكُوبِ كَبِيرَةٍ وَلَا فِي تَرْكِ فَرِيضَةٍ عَلَى الْأَعْيَانِ، وَتَلْزَمُ طَاعَتُهُمَا فِي الْمُبَاحَاتِ، وَيُسْتَحْسَنُ فِي تَرْكِ الطَّاعَاتِ النَّدْبِ، وَمِنْهُ أَمْرُ الْجِهَادِ الْكِفَايَةِ، وَالْإِجَابَةُ لِلْأُمِّ فِي الصَّلَاةِ مَعَ إِمْكَانِ الْإِعَادَةِ، عَلَى أَنَّ هَذَا أَقْوَى مِنَ النَّدْبِ، لَكِنْ يُعَلَّلُ بِخَوْفِ هَلَكَةٍ عَلَيْهَا، وَنَحْوِهِ مِمَّا يُبِيحُ قَطْعَ الصَّلَاةِ فَلَا يَكُونُ أَقْوَى «١» مِنَ النَّدْبِ. وَخَالَفَ الْحَسَنُ فِي هَذَا التَّفْصِيلِ فَقَالَ: إِنْ مَنَعَتْهُ أُمُّهُ مِنْ شُهُودِ الْعِشَاءِ شَفَقَةً فَلَا يُطِعْهَا. الثَّانِيَةُ- لَمَّا خَصَّ تَعَالَى الْأُمَّ بِدَرَجَةِ ذِكْرِ الْحَمْلِ وَبِدَرَجَةِ ذِكْرِ الرَّضَاعِ حَصَلَ لَهَا بِذَلِكَ ثَلَاثُ مَرَاتِبَ، وَلِلْأَبِ وَاحِدَةٌ، وَأَشْبَهَ ذَلِكَ قَوْلُهُ ﷺ حِينَ قَالَ لَهُ رَجُلٌ مَنْ أَبِرُّ؟ قَالَ: (أُمُّكَ) قَالَ ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: (أُمُّكَ) قَالَ ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: (أُمُّكَ) قَالَ ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: (أَبُوكَ) فَجَعَلَ لَهُ الرُّبُعَ مِنَ الْمَبَرَّةِ كَمَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَقَدْ مَضَى هَذَا كله في" سبحان" «٢». الثالثة- قوله تعالى: (وَهْناً عَلى وَهْنٍ) أَيْ حَمَلَتْهُ فِي بَطْنِهَا وَهِيَ تَزْدَادُ كُلَّ يَوْمٍ ضَعْفًا عَلَى ضَعْفٍ. وَقِيلَ: الْمَرْأَةُ ضَعِيفَةُ الْخِلْقَةِ ثُمَّ يُضْعِفُهَا الْحَمْلُ. وَقَرَأَ عِيسَى الثَّقَفِيُّ:" وَهْناً عَلى وَهْنٍ" بِفَتْحِ الْهَاءِ فِيهِمَا، وَرُوِيَتْ عَنْ أَبِي عَمْرٍو، وَهُمَا بمعنى واحد. قال قعنب ابن أُمِّ صَاحِبٍ:

Bu konunun özeti şudur: Büyük bir günahı işlemekte veya farz-ı ayn olan bir görevi terk etmekte anne babaya itaat gözetilmez. Mubah olan hususlarda ise onlara itaat vâciptir; mendup olan ibadetleri terk etme hususunda [onlara itaat] güzel görülmüştür. Farz-ı kifâye olan cihad emri ve namazı yeniden kılma imkânı varken namaz içinde annenin çağrısına icabet etmek de böyledir; gerçi bu menduptan daha kuvvetlidir, fakat namazı bozmayı mubah kılan anne için bir helak korkusu ve benzeri bir sebeple illetlendirilir, dolayısıyla menduptan daha kuvvetli «١» olmaz. el-Hasan bu ayrıntıya muhalefet etmiş ve: "Annesi şefkatinden ötürü onu yatsı namazına gitmekten menederse, ona itaat etmesin" demiştir. İkincisi- Yüce Allah hamilelik mertebesini ve emzirme mertebesini zikrederek anneyi tahsis edince, anne için üç mertebe, baba için ise bir mertebe hâsıl olmuştur. Bu durum bir adamın kendisine: 'Kime iyilik edeyim?' dediğinde: (Annene) buyurması; adamın: 'Sonra kime?' demesi üzerine: (Annene); 'Sonra kime?' deyince: (Annene); 'Sonra kime?' deyince de: (Babana) buyurması hadisine benzemektedir. Böylece bu ayette olduğu gibi iyiliğin dörtte birini babaya vermiştir. Bütün bunlar daha önce el-İsrâ Suresi'nde «٢» geçmişti. Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَهْناً عَلى وَهْنٍ } “güçsüzlük üstüne güçsüzlükle” buyruğu: Yani onu karnında taşımış ve her gün zayıflığına zayıflık, güçsüzlüğüne güçsüzlük eklenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Kadın yaratılıştan zayıftır, sonra hamilelik onu daha da zayıflatır. Îsâ es-Sekafî her ikisinde de he harfinin fethasıyla: { وَهَناً عَلى وَهَنٍ } şeklinde okumuştur; bu Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir ve her ikisi de aynı manadadır. Ka'neb b. Ümmi Sâhib şöyle demiştir:

16853. Metin

هَلْ لِلْعَوَاذِلِ مِنْ نَاهٍ فَيَزْجُرَهَا ... إِنَّ الْعَوَاذِلَ فِيهَا الْأَيْنُ وَالْوَهَنُ

Kınayanları engelleyecek bir yasakçı var mı onları vazgeçirecek? ... Şüphesiz kınayan kadınlarda yorgunluk ve zaaf vardır.

16854. Metin

يُقَالُ: وَهَنَ يَهِنُ، وَوَهُنَ يَوْهَنُ وَوَهِنَ، يَهِنُ، مِثْلُ وَرِمَ يَرِمُ. وَانْتَصَبَ" وَهْناً" عَلَى الْمَصْدَرِ، ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ. النَّحَّاسُ: عَلَى الْمَفْعُولِ الثَّانِي بِإِسْقَاطِ حَرْفِ الْجَرِّ، أَيْ حَمَلَتْهُ بِضَعْفٍ عَلَى ضَعْفٍ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ:" وَفِصالُهُ" وقرا الحسن ويعقوب:" وَفِصالُهُ" وَهُمَا لُغَتَانِ، أَيْ وَفِصَالُهُ فِي انْقِضَاءِ عَامَيْنِ، وَالْمَقْصُودُ مِنَ الْفِصَالِ الْفِطَامُ، فَعَبَّرَ بِغَايَتِهِ وَنِهَايَتِهِ. وَيُقَالُ: انْفَصَلَ عَنْ كَذَا أَيْ تَمَيَّزَ، وَبِهِ سمي الفصيل.

[Arapçada] Vehene yehinu (وَهَنَ يَهِنُ), vehune yevhenu (وَهُنَ يَوْهَنُ) ve verime yerimu (وَرِمَ يَرِمُ) vezninde vehine yehinu (وَهِنَ يَهِنُ) denilir.1 "Vehnen" (وَهْنًا) kelimesi masdar olduğu için nasb edilmiştir (fethalı okunmuştur); bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir. en-Nehhâs ise cer harfinin düşürülmesiyle ikinci mef'ûl (tümleç) olarak [nasb edilmiştir], yani "onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşımıştır" [demiştir].2 Cumhur: "Ve fisâluhû" (وَفِصَالُهُ) şeklinde okumuştur. el-Hasan ve Ya'kûb da "Ve fisâluhû" [veya fasluhû] şeklinde okumuşlardır; bunlar iki ayrı lehçedir. Yani onun sütten kesilmesi iki yılın sonundadır. Fisâl (فِصَال) kelimesinden maksat sütten kesmedir (fitâm); dolayısıyla [burada fiilin kendisi değil] gayesi ve neticesi ifade edilmiştir. Nitekim bir şeyden ayrıldı, yani temyiz oldu anlamında infasale an kezâ (انْفَصَلَ عَنْ كَذَا) denilir; [anasından ayrılan deve yavrusuna] fasîl (الفَصِيل) adı da bundan dolayı verilmiştir.

16855. Metin

الرَّابِعَةُ- النَّاسُ مُجْمِعُونَ عَلَى الْعَامَيْنِ فِي مُدَّةِ الرَّضَاعِ فِي بَابِ الْأَحْكَامِ وَالنَّفَقَاتِ، وَأَمَّا فِي تَحْرِيمِ اللَّبَنِ فَحَدَّدَتْ فِرْقَةٌ بِالْعَامِ لَا زِيَادَةَ وَلَا نَقْصَ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: الْعَامَانِ وَمَا اتَّصَلَ بِهِمَا مِنَ الشَّهْرِ وَنَحْوِهِ إِذَا كَانَ مُتَّصِلَ الرَّضَاعِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: إِنْ فُطِمَ الصَّبِيُّ قَبْلَ الْعَامَيْنِ وَتَرَكَ اللَّبَنَ فَإِنَّ مَا شُرِبَ بَعْدَ ذلك في الحو لين لَا يُحَرِّمُ، وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي" الْبَقَرَةِ" «١» مُسْتَوْفًى. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَنِ اشْكُرْ لِي) " أَنِ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ فِي قَوْلِ الزَّجَّاجِ، وَأَنَّ الْمَعْنَى: وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ أَنِ اشْكُرْ لِي. النَّحَّاسُ: وَأَجْوَدُ مِنْهُ أَنْ تَكُونَ" أَنِ" مُفَسِّرَةً، وَالْمَعْنَى: قُلْنَا لَهُ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ. قِيلَ: الشُّكْرُ لِلَّهِ عَلَى نِعْمَةِ الْإِيمَانِ، وَلِلْوَالِدَيْنِ عَلَى نِعْمَةِ التَّرْبِيَةِ. وَقَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: مَنْ صَلَّى الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ فَقَدْ شَكَرَ اللَّهَ تَعَالَى، وَمَنْ دَعَا لِوَالِدَيْهِ فِي أَدْبَارِ الصَّلَوَاتِ فَقَدْ شَكَرَهُمَا. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ جاهَداكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي ما لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُما وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ) قَدْ بَيَّنَّا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ وَالَّتِي قَبْلَهَا نَزَلَتَا فِي شَأْنِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ لَمَّا أَسْلَمَ، وَأَنَّ أُمَّهُ وَهِيَ حَمْنَةُ بِنْتُ أَبِي سُفْيَانَ بْنِ أُمَيَّةَ حَلَفَتْ أَلَّا تَأْكُلَ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي الْآيَةِ قَبْلَهَا. السَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً) نَعْتٌ لِمَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ مُصَاحِبًا مَعْرُوفًا، يُقَالُ صَاحَبْتُهُ مُصَاحَبَةً وَمُصَاحِبًا. وَ" مَعْرُوفاً" أَيْ مَا يَحْسُنُ. وَالْآيَةُ دَلِيلٌ عَلَى صِلَةِ الْأَبَوَيْنِ الْكَافِرَيْنِ بِمَا أَمْكَنَ مِنَ الْمَالِ إِنْ كَانَا فَقِيرَيْنِ، وَإِلَانَةِ الْقَوْلِ وَالدُّعَاءِ إِلَى الْإِسْلَامِ بِرِفْقٍ. وَقَدْ قَالَتْ أَسْمَاءُ بِنْتُ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ لِلنَّبِيِّ ﵊ وقد قدمت عليه خَالَتُهَا وَقِيلَ أُمُّهَا مِنَ الرَّضَاعَةِ فَقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ أُمِّي قَدِمَتْ عَلَيَّ وَهِيَ رَاغِبَةٌ أَفَأَصِلُهَا؟ قَالَ: (نَعَمْ). وَرَاغِبَةٌ قِيلَ مَعْنَاهُ: عَنِ الْإِسْلَامِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَالظَّاهِرُ عِنْدِي أَنَّهَا رَاغِبَةٌ فِي الصِّلَةِ، وَمَا كَانَتْ لِتَقْدُمَ عَلَى أَسْمَاءَ لَوْلَا حَاجَتُهَا. وَوَالِدَةُ أَسْمَاءَ هِيَ قُتَيْلَةُ بِنْتُ عَبْدِ الْعُزَّى بْنِ عَبْدِ أَسَدٍ. وَأُمُّ عَائِشَةَ وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ هِيَ أُمُّ رُومَانَ قديمة الإسلام.

Dördüncüsü- İnsanlar, hükümler ve nafakalar babında süt emzirme süresinin iki yıl olduğu hususunda icma etmişlerdir. Süt haramlığı konusunda ise bir grup, artırma ve eksiltme olmaksızın bunu iki yılla sınırlandırmıştır. Bir grup da şöyle demiştir: Emzirme kesintisiz devam ettiği takdirde iki yıl ve buna eklenen bir ay ve benzeri süredir. Bir başka grup ise: "Şayet çocuk iki yıldan önce sütten kesilir ve sütü bırakırsa, bundan sonra iki yıl içerisinde içilen süt haram kılmaz" demiştir. Bu mesele el-Bakara Suresi'nde1 etraflıca geçmiştir. Beşincisi- Yüce Allah'ın: { أَنِ اشْكُرْ لِي } “Bana şükret” buyruğu: ez-Zeccâc'ın görüşüne göre { أَنِ } nasb mahallindedir ve mana: "Biz insana ana babasını tavsiye ettik [ve] bana şükret [dedik]" şeklindedir. en-Nehhâs ise şöyle der: Bundan daha güzeli { أَنِ } lafzının müfessire (açıklama edatı) olmasıdır; mana: "Biz ona: Bana ve ana babana şükret, dedik" şeklindedir. Denildi ki: Şükür, iman nimetinden dolayı Allah'a; terbiye ve yetiştirme nimetinden dolayı da ana babayadır. Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: "Kim beş vakit namazı kılarsa Allah Teâlâ'ya şükretmiş olur; kim de namazların ardından ana babasına dua ederse onlara şükretmiş olur." Altıncısı- Yüce Allah'ın: { وَإِنْ جاهَداكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي ما لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُما وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme! Dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy! Sonra dönüşünüz banadır; yapmakta olduklarınızı size haber veririm” buyruğu: Bu ayetin ve bir önceki ayetin, Sa'd b. Ebî Vakkas Müslüman olduğu zaman onun hakkında indiğini ve annesi Ebû Süfyân b. Ümeyye'nin kızı Hamne'nin, önceki ayette geçtiği üzere yemek yememeye yemin ettiğini açıklamıştık. Yedincisi- Yüce Allah'ın: { وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً } “Dünyada onlarla iyi geçin” buyruğu: Hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır; yani müsâhabeten ma'rûfen (مُصَاحَبًا مَعْرُوفًا: güzel bir birliktelikle) demektir. Sâhabtühû müsâhabeten ve musâhaben (صَاحَبْتُهُ مُصَاحَبَةً وَمُصَاحِبًا) denilir. { مَعْرُوفاً } ise güzel/uygun olan şey demektir. Ayet; kâfir olan ana babaya, fakir iseler güç nispetinde mal verilerek sıla-i rahimde bulunmaya (bağları korumaya), sözü yumuşak söylemeye ve onları İslâm'a nezaketle davet etmeye delildir. Nitekim Ebû Bekir es-Sıddîk'ın kızı Esmâ, yanına teyzesi -süt annesi olduğu da söylenmiştir- geldiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle sormuştu: "Ey Allah'ın Resûlü! Annem [müşrik olarak benden bir şeyler] arzu ederek/isteyerek yanıma geldi, ona sıla-i rahimde bulunup yardım edeyim mi?" O da: «Evet» buyurmuştur. Râğıbe (رَاغِبَةٌ) lafzının İslâm'dan yüz çevirmiş anlamında olduğu söylenmiştir. İbn Atiyye ise şöyle der: Bana göre zahir olan, onun iyilik ve ihsan görmeyi arzu ettiğidir; zira ihtiyacı olmasaydı Esmâ'nın yanına gelmezdi. Esmâ'nın annesi Kuteyle bint Abdiluzzâ b. Abdiesed'dir. Âişe ve Abdurrahman'ın annesi ise erken dönemde Müslüman olmuş olan Ümmü Rûmân'dır.

16856. Metin

الثامنة- قوله تعالى: (وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ) وَصِيَّةٌ لِجَمِيعِ الْعَالَمِ، كَأَنَّ الْمَأْمُورَ الْإِنْسَانُ. وَ" أَنابَ" مَعْنَاهُ مَالَ وَرَجَعَ إِلَى الشَّيْءِ، وَهَذِهِ سَبِيلُ الْأَنْبِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ. وَحَكَى النَّقَّاشُ أَنَّ الْمَأْمُورَ سَعْدٌ، وَالَّذِي أَنَابَ أَبُو بَكْرٍ، وَقَالَ: إِنَّ أَبَا بَكْرٍ لَمَّا أَسْلَمَ أَتَاهُ سَعْدٌ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ وَعُثْمَانُ وَطَلْحَةُ وَسَعِيدٌ وَالزُّبَيْرٌ فَقَالُوا: آمَنْتَ! قال نعم، فنزلت فيه:" أَمَّنْ هُوَ قانِتٌ آناءَ اللَّيْلِ ساجِداً وَقائِماً يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ «١» رَبِّهِ" [الزمر: ٩] فَلَمَّا سَمِعَهَا السِّتَّةُ آمَنُوا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى فِيهِمْ:" وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوها وَأَنابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرى " «٢» - إِلَى قَوْلِهِ-" أُولئِكَ الَّذِينَ هَداهُمُ اللَّهُ" [الزمر: ١٨ - ١٧]. قيل: الَّذِي أَنَابَ النَّبِيِّ ﷺ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَلَمَّا أَسْلَمَ سَعْدٌ أَسْلَمَ مَعَهُ أَخَوَاهُ عَامِرٌ وَعُوَيْمِرٌ، فَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ مُشْرِكٌ إِلَّا عُتْبَةَ. ثُمَّ تَوَعَّدَ ﷿ بِبَعْثِ مَنْ فِي الْقُبُورِ وَالرُّجُوعِ إِلَيْهِ لِلْجَزَاءِ والتوقيف على صغير الأعمال وكبيرها.

Sekizincisi- Yüce Allah'ın: { وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ } “Bana yönelen kimsenin yoluna uy!” buyruğu: Bütün insanlığa bir vasiyettir; sanki emredilen genel olarak insandır. Enâbe (أَنَابَ), bir şeye meyletti ve ona döndü demektir; bu da peygamberlerin ve salihlerin yoludur. en-Nakkâş, emredilenin Sa'd, yönelenin (inâbe edenin) ise Ebû Bekir olduğunu nakletmiş ve şöyle demiştir: Ebû Bekir Müslüman olunca Sa'd, Abdurrahman b. Avf, Osman, Talha, Saîd ve Zübeyr onun yanına gelip: 'İman ettin mi?' dediler. O: 'Evet' dedi. Bunun üzerine onun hakkında: { أَمَّنْ هُوَ قانِتٌ آناءَ اللَّيْلِ ساجِداً وَقائِماً يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهِ } “Yoksa o gece saatlerinde kalkan, secde eden, kıyamda duran, ahiretten korkan ve Rabbinin rahmetini «١» uman kimse gibi midir?” [ez-Zümer: 9] ayeti indi. Bu altı kişi bunu işitince iman ettiler; Allah Teâlâ da onlar hakkında: { وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوها وَأَنابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرى } “Tâğûta kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır...” «٢» -şuraya kadar- { أُولئِكَ الَّذِينَ هَداهُمُ اللَّهُ } “İşte onlar Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir” [ez-Zümer: 17-18] ayetlerini indirdi. Yönelen kimsenin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Sa'd Müslüman olunca onunla birlikte iki kardeşi Âmir ve Uveymir de Müslüman oldular; geriye içlerinden Utbe hariç hiçbir müşrik kalmadı. Sonra Azîz ve Celîl olan Allah, kabirlerdekileri diriltip ceza için ve küçük büyük bütün amellerin hesabını sormak üzere O'na dönüleceğini bildirerek tehdit etti.

16857. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٦]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 16]

16858. Metin

يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (١٦)

{ يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (١٦) } “'Yavrucuğum! Şüphesiz o, bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kayanın içinde yahut göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirir. Şüphesiz Allah latîftir, habîrdir (her şeyden haberdardır).' (16)”

16859. Metin

الْمَعْنَى: وَقَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ يَا بُنَيَّ. وَهَذَا الْقَوْلُ مِنْ لُقْمَانَ إِنَّمَا قَصَدَ بِهِ إِعْلَامَ ابْنِهِ بِقَدْرِ قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى. وَهَذِهِ الْغَايَةُ الَّتِي أَمْكَنَهُ أَنْ يُفْهِمَهُ، لِأَنَّ الْخَرْدَلَةَ يُقَالُ: إِنَّ الْحِسَّ لَا يُدْرِكُ لَهَا ثِقَلًا، إِذْ لَا تُرَجِّحُ مِيزَانًا. أَيْ لَوْ كَانَ لِلْإِنْسَانِ رِزْقُ مِثْقَالِ حَبَّةِ خَرْدَلٍ فِي هَذِهِ الْمَوَاضِعِ جَاءَ اللَّهُ بِهَا حَتَّى يَسُوقَهَا إِلَى مَنْ هِيَ رِزْقُهُ، أَيْ لَا تَهْتَمُّ لِلرِّزْقِ حَتَّى تَشْتَغِلَ بِهِ عَنْ أَدَاءِ الْفَرَائِضِ، وَعَنِ اتِّبَاعِ سَبِيلِ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ. قُلْتُ: وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ النَّبِيِّ ﷺ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ: (لَا تُكْثِرْ هَمَّكَ مَا يُقَدَّرُ يَكُونُ وَمَا تُرْزَقُ يَأْتِيكَ). وَقَدْ نَطَقَتْ هَذِهِ الْآيَةُ بِأَنَّ اللَّهَ تعالى قد أحاط بكل شي علما، وأحصى كل شي عَدَدًا، سُبْحَانَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ. وَرُوِيَ أَنَّ ابن لقمان سأل أباه

Mana şudur: Lokmân oğluna: "Ey yavrucuğum!" dedi. Lokmân'ın bu sözle kastettiği şey, oğluna Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğünü bildirmekti. Ona anlatabilmesinin en ileri derecesi buydu; zira hardal tanesi teraziyi ağır basmadığı için duyunun onun ağırlığını algılayamayacağı söylenir. Yani eğer insanın bu yerlerde bir hardal tanesi ağırlığında bir rızkı bulunacak olsa, Allah onu kime rızık kılınmışsa ona sevk etmek üzere mutlaka getirir. Yani rızık hususunda aşırı kaygıya kapılma ki bu durum seni farzları eda etmekten ve Bana yönelenlerin yoluna uymaktan alıkoymasın.1 Derim ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in, Abdullah b. Mes‘ûd'a söylediği şu sözü de bu manadandır: « لَا تُكْثِرْ هَمَّكَ مَا يُقَدَّرُ يَكُونُ وَمَا تُرْزَقُ يَأْتِيكَ » «Kaygını çoğaltma; zira takdir edilen olur, sana rızık olarak belirlenen de sana mutlaka gelir.»2 Nitekim bu ayet, Allah Teâlâ'nın her şeyi ilmiyle kuşattığını ve her şeyi tek tek sayıp tespit ettiğini açıkça ifade etmiştir; O münezzehtir, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Rivayet edildiğine göre Lokmân'ın oğlu babasına

16860. Metin

عن الحبة تَقَعُ فِي سُفْلِ الْبَحْرِ أَيَعْلَمُهَا اللَّهُ؟ فَرَاجَعَهُ لُقْمَانُ بِهَذِهِ الْآيَةِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَنَّهُ أَرَادَ الْأَعْمَالَ، الْمَعَاصِيَ وَالطَّاعَاتِ، أَيْ إِنْ تَكُ الْحَسَنَةُ أَوِ الْخَطِيئَةُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ، أَيْ لَا تَفُوتُ الْإِنْسَانَ الْمُقَدَّرُ وُقُوعُهَا مِنْهُ. وَبِهَذَا الْمَعْنَى يَتَحَصَّلُ فِي الْمَوْعِظَةِ تَرْجِيَةٌ وَتَخْوِيفٌ مُضَافٌ [ذَلِكَ «١»] إِلَى تَبْيِينِ قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى. وَفِي الْقَوْلِ الْأَوَّلِ لَيْسَ فِيهِ تَرْجِيَةٌ وَلَا تَخْوِيفٌ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" مِثْقالَ حَبَّةٍ" عِبَارَةٌ تَصْلُحُ لِلْجَوَاهِرِ، أَيْ قَدْرَ حَبَّةٍ، وَتَصْلُحُ لِلْأَعْمَالِ، أَيْ مَا يَزِنُهُ عَلَى جِهَةِ الْمُمَاثَلَةِ قَدْرَ حَبَّةٍ. وَمِمَّا يُؤَيِّدُ قَوْلَ مَنْ قَالَ هِيَ مِنَ الْجَوَاهِرِ: قِرَاءَةُ عَبْدِ الْكَرِيمِ الْجَزَرِيِّ «٢» " فَتَكُنْ" بِكَسْرِ الْكَافِ وَشَدِّ النُّونِ، مِنَ الْكِنِّ الَّذِي هُوَ الشَّيْءُ الْمُغَطَّى. وَقَرَأَ جُمْهُورُ الْقُرَّاءِ:" إِنْ تَكُ" بِالتَّاءِ مِنْ فَوْقٍ" مِثْقالَ" بِالنَّصْبِ عَلَى خَبَرِ كَانَ، وَاسْمُهَا مُضْمَرٌ تَقْدِيرُهُ: مَسْأَلَتُكَ، عَلَى مَا رُوِيَ، أَوِ الْمَعْصِيَةُ وَالطَّاعَةُ عَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي، وَيَدُلُّ عَلَى صِحَّتِهِ قَوْلُ ابْنِ لُقْمَانَ لِأَبِيهِ: يَا أَبَتِ إِنْ عَمِلْتُ الْخَطِيئَةَ حَيْثُ لَا يَرَانِي أَحَدٌ كَيْفَ يَعْلَمُهَا اللَّهُ؟ فَقَالَ لُقْمَانُ له:" يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ" الْآيَةَ. فَمَا زَالَ ابْنُهُ يَضْطَرِبُ حَتَّى مَاتَ، قَالَهُ مُقَاتِلٌ. وَالضَّمِيرُ فِي" إِنَّها" ضَمِيرُ الْقِصَّةِ، كَقَوْلِكَ: إِنَّهَا هِنْدٌ قَائِمَةٌ، أَيِ الْقِصَّةُ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ. وَالْبَصْرِيُّونَ يُجِيزُونَ: إِنَّهَا زَيْدٌ ضَرَبْتُهُ، بِمَعْنَى إِنَّ الْقِصَّةَ. وَالْكُوفِيُّونَ لَا يُجِيزُونَ هَذَا إِلَّا فِي الْمُؤَنَّثِ كَمَا ذَكَرْنَا. وَقَرَأَ نَافِعٌ:" مِثْقالَ" بِالرَّفْعِ، وَعَلَى هَذَا" تَكُ" يَرْجِعُ إِلَى مَعْنَى خَرْدَلَةٍ، أَيْ إِنْ تَكُ حَبَّةً مِنْ خَرْدَلٍ. وَقِيلَ: أَسْنَدَ إِلَى الْمِثْقَالِ فِعْلًا فِيهِ عَلَامَةُ التَّأْنِيثِ مِنْ حَيْثُ انْضَافَ إِلَى مُؤَنَّثٍ هُوَ مِنْهُ، لِأَنَّ مِثْقَالَ الْحَبَّةِ مِنَ الْخَرْدَلِ إِمَّا سَيِّئَةً أَوْ حَسَنَةً، كَمَا قَالَ:" فَلَهُ عَشْرُ أَمْثالِها" «٣» [الانعام: ١٦٠] فَأَنَّثَ وَإِنْ كَانَ الْمِثْلُ مُذَكَّرًا، لِأَنَّهُ أَرَادَ الْحَسَنَاتِ. وَهَذَا كَقَوْلِ الشَّاعِرِ:

denizin dibine düşen taneyi Allah'ın bilip bilmeyeceğini sormuş; Lokmân da ona bu ayetle cevap vermiştir. Mananın ameller, yani günahlar ve taatler olduğu da söylenmiştir; yani yapılan iyilik veya kötülük bir tane ağırlığında olsa dahi Allah onu getirir, yani insandan meydana gelmesi takdir edilmiş olan amel kaybolup gitmez demektir. Bu mana ile bu öğütte, Allah Teâlâ'nın kudretini beyan etmenin yanında [bu «١»] hem bir ümit verme (terciye) hem de bir korkutma (tahvîf) hâsıl olmaktadır. Birinci görüşte ise ümit verme ve korkutma yoktur. Yüce Allah'ın: { مِثْقالَ حَبَّةٍ } “bir tane ağırlığında” buyruğu: Maddî varlıklar (cevherler) için uygun bir ifadedir, yani bir tane kadar demektir; ameller için de uygundur, yani misliyle bir tane kadar tartılan şey demektir. Bunun maddî varlıklardan olduğunu söyleyenlerin görüşünü destekleyen delillerden biri de Abdülkerîm el-Cezerî'nin «٢» örtülü ve gizli şey anlamındaki el-kinn (الْكِنّ) kökünden kâf'ın kesresi ve nûn'un şeddesiyle { فَتَكُنْ } şeklindeki kıraatidir. Kurrâ cumhuru ise üstten te ile { إِنْ تَكُ } şeklinde ve { مِثْقالَ } kelimesini 'kâne'nin haberi olarak nasb ile okumuşlardır; ismi ise rivayet edildiğine göre 'senin sorunun konusu' veya ikinci görüşe göre 'günah ve taat' takdirinde gizlidir. İkinci görüşün doğruluğuna şu delildir: Lokmân'ın oğlu babasına: 'Babacığım! Beni kimsenin görmediği bir yerde bir günah işlesem, Allah onu nasıl bilir?' demiş; Lokmân da ona: { يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ } “Yavrucuğum! Şüphesiz o, bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kayanın içinde bulunsa...” ayetini okumuştur. Oğlu da ölene kadar çırpınıp durmuştur; bunu Mukātil söylemiştir. { إِنَّها } lafzındaki zamir kıssa zamiridir (zamîrü'ş-şe'n); tıpkı senin: 'Olay şudur ki Hind ayaktadır' demen gibi; yani 'Mesele şudur ki o bir tane ağırlığında olsa dahi...' demektir. Basralılar 'Olay şudur ki Zeyd'i dövdüm' cümlesine 'olay şudur' anlamında cevaz verirler. Kûfeliler ise zikrettiğimiz üzere buna sadece müenneslerde cevaz verirler. Nâfi ise { مِثْقالَ } lafzını ref ile okumuştur; buna göre { تَكُ } fiili hardal tanesi manasına döner; yani 'eğer bir hardal tanesi olsa' demektir. Şöyle de denilmiştir: Miskal lafzına, kendisinden bir parça olduğu müennese izafe edildiği cihetten müenneslik alameti taşıyan bir fiil isnat edilmiştir; çünkü hardaldan bir tane ağırlığı ya bir kötülük ya da bir iyiliktir; nitekim Yüce Allah: { فَلَهُ عَشْرُ أَمْثالِها } “Ona onun on misli vardır” «٣» [el-En'âm: 160] buyruğunda misl lafzı müzekker olduğu halde iyilikleri kastettiği için müennes kılmıştır. Bu, şairin şu sözü gibidir:

16861. Metin

مَشَيْنَ كَمَا اهْتَزَّتْ رِمَاحٌ تَسَفَّهَتْ ... أَعَالِيَهَا مَرُّ الرِّيَاحِ النَّوَاسِمُ «٤»

Esen rüzgarların geçişinin uç kısımlarını eğip büktüğü mızrakların salınışı gibi yürüdüler «٤»

16862. Metin

وَ" تَكُ" هَاهُنَا بِمَعْنَى تَقَعُ فَلَا تَقْتَضِي خَبَرًا.

Buradaki "teku" (تَكُ) [fiili], "vuku bulur/meydana gelir" (تَقَعُ) anlamındadır; dolayısıyla [tâm fiil olup] bir haber (yüklem) gerektirmez.

16863. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ" قِيلَ: مَعْنَى الْكَلَامِ الْمُبَالَغَةُ وَالِانْتِهَاءُ فِي التَّفْهِيمِ، أَيْ أَنَّ قُدْرَتَهُ تَعَالَى تَنَالُ مَا يَكُونُ فِي تَضَاعِيفِ صَخْرَةٍ وَمَا يَكُونُ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الصَّخْرَةُ تَحْتَ الْأَرَضِينَ السَّبْعِ وَعَلَيْهَا الْأَرْضُ. وَقِيلَ: هِيَ الصَّخْرَةُ عَلَى ظَهْرِ الْحُوتِ. وَقَالَ السُّدِّيَّ: هِيَ صَخْرَةٌ لَيْسَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، بَلْ هِيَ وَرَاءَ سَبْعِ أَرَضِينَ عَلَيْهَا مَلَكٌ قَائِمٌ، لِأَنَّهُ قَالَ:" أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ" وَفِيهِمَا غُنْيَةٌ عَنْ قَوْلِهِ:" فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ"، وَهَذَا الَّذِي قَالَهُ مُمْكِنٌ، وَيُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ: قَوْلُهُ:" فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ" تَأْكِيدٌ، كَقَوْلِهِ:" اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ «١» عَلَقٍ" [العلق: ٢ - ١]، وقوله:" سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ «٢» لَيْلًا" [الاسراء: ١].

Yüce Allah'ın { فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ } buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: Sözün anlamı, mübalağa ve anlatımda son noktaya ulaşmaktır; yani Yüce Allah'ın kudreti bir kayanın derinliklerinde olan şeye de göklerde ve yerde olan şeye de ulaşır. İbn Abbâs: "Kaya, yedi kat yerin altındadır ve yer de onun üzerindedir" demiştir. [Bir rivayette de] onun balığın sırtındaki kaya olduğu söylenmiştir. es-Süddî ise şöyle demiştir: "O, göklerde ve yerde olmayan bir kayadır; bilakis yedi kat yerin ötesindedir ve üzerinde dikilen bir melek vardır. Zira [Yüce Allah]: { أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ } buyurmuştur; şayet öyle olmasaydı bu ikisi O'nun { فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ } buyruğuna ihtiyaç bırakmazdı." Onun bu söylediği ihtimal dahilindedir. Şöyle denilmesi de mümkündür: O'nun { فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ } buyruğu, { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ } «١» [el-Alak: 1-2] ve { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا } «٢» [el-İsrâ: 1] buyruklarında olduğu gibi bir pekiştirmedir.

16864. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٧]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 17]

16865. Metin

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (١٧)

{ يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış ve başına gelenlere sabret. Şüphesiz bunlar, azmedilmeye değer işlerdendir.” (17)

16866. Metin

فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ) وَصَّى ابْنَهُ بِعُظْمِ الطَّاعَاتِ وَهِيَ الصَّلَاةُ وَالْأَمْرُ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيُ عَنِ الْمُنْكَرِ. وَهَذَا إِنَّمَا يُرِيدُ بِهِ بَعْدَ أَنْ يَمْتَثِلَ ذَلِكَ هُوَ فِي نَفْسِهِ وَيَزْدَجِرَ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَهُنَا هِيَ الطَّاعَاتُ وَالْفَضَائِلُ أَجْمَعُ. وَلَقَدْ أَحْسَنَ مَنْ قَالَ:

Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ } buyruğudur. Oğluna en büyük taatleri, yani namazı, iyiliği emretmeyi ve kötülükten nehyetmeyi tavsiye etmiştir. Bununla ancak bizzat kendisinin bunlara uymasından ve kötülükten sakınmasından sonra [başkasına emretmesini] kastetmektedir; buradaki [emir ve nehiy], bütün taat ve faziletlerdir. Şair ne güzel söylemiştir:

16867. Metin

وَابْدَأْ بِنَفْسِكَ فَانْهَهَا عَنْ غَيِّهَا ... فَإِذَا انْتَهَتْ عَنْهُ فَأَنْتَ حَكِيمُ

Önce kendinden başla da onu azgınlığından vazgeçir... Ondan vazgeçtiğinde sen artık bir bilgesin.

16868. Metin

فِي أَبْيَاتٍ تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" ذِكْرُهَا «٣». الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ) يَقْتَضِي حَضًّا عَلَى تَغْيِيرِ الْمُنْكَرِ وَإِنْ نَالَكَ ضَرَرٌ، فَهُوَ إِشْعَارٌ بِأَنَّ الْمُغَيِّرَ يُؤْذَى أَحْيَانًا، وَهَذَا الْقَدْرُ عَلَى جِهَةِ النَّدْبِ وَالْقُوَّةِ فِي ذَاتِ اللَّهِ، وَأَمَّا عَلَى اللُّزُومِ فَلَا، وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي هَذَا مُسْتَوْفًى فِي" آلِ عِمْرَانَ وَالْمَائِدَةَ" «٤». وَقِيلَ: أَمَرَهُ بِالصَّبْرِ عَلَى شَدَائِدِ الدُّنْيَا كَالْأَمْرَاضِ وَغَيْرِهَا، وَأَلَّا يَخْرُجَ مِنَ الْجَزَعِ إِلَى مَعْصِيَةِ اللَّهِ ﷿، وهذا قول حسن لأنه يعم.

[Bu mısra], Bakara [Suresi'nde] zikri geçen beyitlerdendir.3 İkincisi: Yüce Allah'ın { وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ } “Başına gelene sabret” buyruğudur. Bu, [kişiye] bir zarar dokunsa bile münkeri (kötülüğü) değiştirmeye teşviki gerektirir. Dolayısıyla bu [ifade], [münkeri] değiştirenin bazen eziyet göreceğini hissettirmektedir. Bu kadarı [sabır göstermek], mendubiyet (tavsiye) ve Allah yolunda metanet kabilindendir; yoksa lüzum (farziyet) kabilinden değildir. Buna dair açıklama, Âl-i İmrân ve Mâide [surelerinde]4 etraflıca geçmişti. Şöyle de denilmiştir: [Lokmân oğluna] hastalıklar ve benzeri dünya sıkıntılarına sabretmesini ve tahammülsüzlük göstererek aziz ve celil olan Allah'a isyana sürüklenmemesini emretmiştir. Bu da güzel bir görüştür; çünkü [tüm sıkıntıları] kapsamaktadır.

16869. Metin

الثَّالِثَةُ قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مِنْ حَقِيقَةِ الْإِيمَانِ الصَّبْرُ عَلَى الْمَكَارِهِ. وَقِيلَ: إِنَّ إِقَامَةَ الصَّلَاةِ وَالْأَمْرَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيَ عَنِ الْمُنْكَرِ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ، أَيْ مِمَّا عَزَمَهُ اللَّهُ وَأَمَرَ بِهِ، قَالَهُ ابْنُ جُرَيْجٍ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يُرِيدَ أَنَّ ذَلِكَ مِنْ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ وَعَزَائِمِ أَهْلِ الْحَزْمِ السَّالِكِينَ طَرِيقَ النَّجَاةِ. وَقَوْلُ ابْنِ جُرَيْجٍ أَصْوَبُ.

Üçüncüsü: Yüce Allah'ın { إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } buyruğudur. İbn Abbâs: "Hoşa gitmeyen şeylere sabretmek imanın hakikatindendir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Namazı dosdoğru kılmak, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak azmedilmesi gereken işlerdendir; yani İbn Cüreyc'in belirttiğine göre Allah'ın kesinleştirdiği ve emrettiği şeylerdendir. Bununla, bunların ahlaki erdemlerden ve kurtuluş yolunda yürüyen kararlı kimselerin azimlerinden olduğunu kastetmiş olması da muhtemeldir. İbn Cüreyc'in görüşü daha isabetlidir.

16870. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٨]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 18]

16871. Metin

وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتالٍ فَخُورٍ (١٨)

{ وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتالٍ فَخُورٍ } “İnsanlara yanağını büküp büyüklük taslama ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” (18)

16872. Metin

فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَرَأَ نَافِعٌ وَأَبُو عَمْرٍو وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ:" تُصَاعِرْ" بِالْأَلِفِ بَعْدَ الصَّادِ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَعَاصِمٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ:" تُصَعِّرْ" وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ:" تُصْعِرْ" بِسُكُونِ الصَّادِ، وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. وَالصَّعَرُ: الْمَيَلُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْرَابِيِّ: وَقَدْ أَقَامَ الدَّهْرُ صَعَرِي، بَعْدَ أَنْ أَقَمْتُ صَعَرَهُ. وَمِنْهُ قَوْلُ عَمْرِو بْنِ حُنَيٍّ التَّغْلِبِيِّ:

Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Nâfi, Ebû Amr, Hamza, el-Kisâî ve İbn Muheaysın sad harfinden sonra elif ile { تُصَاعِرْ } şeklinde okumuşlardır. İbn Kesîr, Âsım, İbn Âmir, el-Hasan ve Mücâhid { تُصَعِّرْ }; el-Cahderî ise sad harfinin sükûnu ile { تُصْعِرْ } şeklinde okumuştur. Anlam birbirine yakındır. es-Sa'ar (الصَّعَر): Eğiklik, boyun bükme demektir. Bir bedevînin şu sözü de bundandır: "Ben zamanın eğriliğini düzelttikten sonra zaman da benim eğriliğimi düzeltti." Amr b. Huney et-Tağlibî'nin şu sözü de bu köktendir:

16873. Metin

وَكُنَّا إِذَا الْجَبَّارُ صَعَّرَ خَدَّهُ ... أَقَمْنَا لَهُ مِنْ مَيْلِهِ فَتَقَوَّمَ «١»

Zorba biri yanağını kibirle çevirdiğinde... Onun boyun büküşünü doğrulturduk da dosdoğru olurdu «١»

16874. Metin

وَأَنْشَدَهُ الطَّبَرِيُّ:" فَتَقَوَّمَا". قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهُوَ خَطَأٌ، لِأَنَّ قَافِيَةَ الشِّعْرِ مَخْفُوضَةٌ «٢». وَفِي بَيْتٍ آخَرَ:

Taberî bunu { فَتَقَوَّمَا } şeklinde nakletmiştir. İbn Atiyye: "Bu yanlıştır, çünkü şiirin kafiyesi meksûrdur (kesrelidir)" «٢» demiştir. Başka bir beyitte şöyle denilmiştir:

16875. Metin

أَقَمْنَا لَهُ مِنْ خَدِّهِ الْمُتَصَعِّرِ

Onun kibirle dönmüş yanağını doğrulttuk

16876. Metin

قَالَ الهروي:" لا تُصَاعِرْ" أَيْ لَا تُعْرِضُ عَنْهُمْ تَكَبُّرًا عَلَيْهِمْ، يُقَالُ: أَصَابَ الْبَعِيرَ صَعَرٌ وَصَيَدٌ إِذْ أَصَابَهُ دَاءٌ يَلْوِي مِنْهُ عُنُقَهُ. ثُمَّ يُقَالُ لِلْمُتَكَبِّرِ: فِيهِ صَعَرٌ وَصَيَدٌ، فَمَعْنَى:" لَا تُصَعِّرْ" أَيْ لَا تُلْزِمْ خَدّكَ الصَّعَرَ. وَفِي الْحَدِيثِ: (يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَيْسَ فِيهِمْ إِلَّا أَصْعَرُ أو أبتر)

el-Herevî şöyle demiştir1: "{ لَا تُصَاعِرْ }2 yani 'kibirlenerek onlardan yüz çevirme' demektir. Devenin boynunu büken bir hastalığa yakalandığı zaman 'أَصَابَ الْبَعِيرَ صَعَرٌ وَصَيَدٌ' (deve sa'ar ve sayad hastalığına yakalandı) denir. Sonra kibirli kimse için de 'فِيهِ صَعَرٌ وَصَيَدٌ' (onda sa'ar ve sayad vardır) denilir. Buna göre { لَا تُصَعِّرْ } ifadesinin manası; 'yanağına sa'ar (kibirle boyun bükme hali) iliştirme' demektir. Hadiste de şöyle buyrulmuştur: « يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَيْسَ فِيهِمْ إِلَّا أَصْعَرُ أو أبتر » «İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, içlerinde kibirle boyun büken (as'ar) veya [hayrı] kesik kimseden (ebter) başkası bulunmayacaktır.»

16877. Metin

وَالْأَصْعَرُ: الْمُعْرِضُ بِوَجْهِهِ كِبْرًا، وَأَرَادَ رُذَالَةَ النَّاسِ الَّذِينَ لَا دِينَ لَهُمْ. وَفِي الْحَدِيثِ: (كُلُّ صَعَّارٍ مَلْعُونٌ) أَيْ كُلُّ ذِي أُبَّهَةٍ وَكِبْرٍ. الثَّانِيَةُ- مَعْنَى الْآيَةِ: وَلَا تُمِلْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ كِبْرًا عَلَيْهِمْ وَإِعْجَابًا وَاحْتِقَارًا لَهُمْ. وَهَذَا تَأْوِيلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَجَمَاعَةٌ. وَقِيلَ: هُوَ أَنْ تَلْوِيَ شِدْقَكَ إِذَا ذُكِرَ الرَّجُلُ عِنْدَكَ كَأَنَّكَ تَحْتَقِرُهُ، فَالْمَعْنَى: أَقْبِلْ عَلَيْهِمْ مُتَوَاضِعًا مُؤْنِسًا مُسْتَأْنِسًا، وَإِذَا حَدَّثَكَ أَصْغَرُهُمْ فَأَصْغِ إِلَيْهِ حَتَّى يُكْمِلَ حَدِيثَهُ. وَكَذَلِكَ كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَفْعَلُ. قُلْتُ: وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى «١» مَا رَوَاهُ مَالِكٌ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (لَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا، وَلَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثٍ). فَالتَّدَابُرُ الْإِعْرَاضُ وَتَرْكُ الْكَلَامِ وَالسَّلَامِ وَنَحْوِهِ. وَإِنَّمَا قِيلَ لِلْإِعْرَاضِ تَدَابُرٌ لِأَنَّ مَنْ أَبْغَضْتُهُ أَعْرَضْتَ عَنْهُ وَوَلَّيْتُهُ دُبُرَكَ، وَكَذَلِكَ يَصْنَعُ هُوَ بِكَ. وَمَنْ أَحْبَبْتُهُ أَقْبَلْتَ عَلَيْهِ بِوَجْهِكَ وَوَاجَهْتَهُ لِتُسِرَّهُ وَيُسِرَّكَ، فَمَعْنَى التَّدَابُرِ مَوْجُودٌ فِيمَنْ صَعَّرَ خَدَّهُ، وَبِهِ فَسَّرَ مُجَاهِدٌ الْآيَةَ. وَقَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: قَوْلُهُ:" وَلَا تُصَاعِرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ" كَأَنَّهُ نَهَى أَنْ يُذِلَّ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ مِنْ غَيْرِ حَاجَةٍ، وَنَحْوُ ذَلِكَ رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ أَنْ يُذِلَّ نَفْسَهُ). الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً) أَيْ مُتَبَخْتِرًا مُتَكَبِّرًا، مَصْدَرٌ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ، وَقَدْ مَضَى فِي" سُبْحَانَ" «٢». وَهُوَ النَّشَاطُ وَالْمَشْيُ فَرَحًا فِي غَيْرِ شُغْلٍ وَفِي غَيْرِ حَاجَةٍ. وَأَهْلُ هَذَا الْخُلُقِ مُلَازِمُونَ لِلْفَخْرِ وَالْخُيَلَاءِ، فَالْمَرِحُ مُخْتَالٌ فِي مِشْيَتِهِ. رَوَى يحيى ابن جَابِرٍ الطَّائِيُّ عَنِ ابْنِ عَائِذٍ الْأَزْدِيِّ عَنْ غُضَيْفِ بْنِ الْحَارِثِ قَالَ: أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ أَنَا وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ «٣» قَالَ: فَجَلَسْنَا إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِي فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ: إِنَّ الْقَبْرَ يُكَلِّمُ العبد إذا وضع فيه فيقول: يا ابن آدَمَ مَا غَرَّكَ بِي! أَلَمْ تَعْلَمْ أَنِّي بَيْتُ الْوَحْدَةِ! أَلَمْ تَعْلَمْ أَنِّي بَيْتُ الظُّلْمَةِ! ألم تعلم أني بيت الحق! يا ابن آدَمَ مَا غَرَّكَ بِي! لَقَدْ كُنْتَ تَمْشِي حولي

el-As'ar (الْأَصْعَرُ): Kibir sebebiyle yüzünü çeviren kimsedir; [bununla] dinleri olmayan insanların ayak takımını kastetmiştir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: « كُلُّ صَعَّارٍ مَلْعُونٌ » «Bütün kibirliler/büyüklük taslayanlar lânetlenmiştir.» Yani her azamet ve kibir sahibi kimse. İkincisi: Ayetin manası şudur: İnsanlara büyüklük taslayarak, kendini beğenerek ve onları küçümseyerek yanağını onlardan yana çevirme. Bu, İbn Abbâs ve bir topluluğun tevilidir. Şöyle de denilmiştir: Bir adam senin yanında anıldığında, sanki onu küçümsüyormuş gibi ağzının kenarını (avurdunu) bükmendir. Buna göre mana şöyledir: Onlara mütevazı, cana yakın ve kaynaşarak yönel; onların en küçüğü seninle konuştuğunda, sözünü tamamlayıncaya kadar ona kulak ver. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de böyle yapardı. Ben derim ki: Bu manadan olmak üzere1 Mâlik'in İbn Şihâb'dan, onun Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « لَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا، وَلَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثٍ » «Birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize haset etmeyin; ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Bir Müslümanın din kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küs durması) helâl olmaz.» Tedâbür; yüz çevirmek, konuşmayı ve selamı vb. şeyleri terk etmektir. Yüz çevirmeye "tedâbür" denilmesinin sebebi şudur: Çünkü buğzettiğin kimseden yüz çevirir ve ona arkanı dönersin; o da sana aynısını yapar. Sevdiğin kimseye ise yüzünle yönelirsin ve onu sevindirmek, onun da seni sevindirmesi için yüz yüze gelirsin. Dolayısıyla tedâbür manası yanağını eğip büken kimsede de mevcuttur. Mücâhid de ayeti bu şekilde tefsir etmiştir. İbn Huveyzimendâd şöyle demiştir: Yüce Allah'ın { وَلَا تُصَاعِرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ } “İnsanlara yanağını eğip bükme” buyruğu, sanki insanın bir ihtiyaç olmaksızın kendisini zelil kılmasını yasaklamaktadır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ أَنْ يُذِلَّ نَفْسَهُ » «İnsanın kendisini zelil kılması [caiz] değildir.» Üçüncüsü: Yüce Allah'ın { وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً } “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme” buyruğu; çalımlı ve kibirli bir şekilde [yürüme] demektir. [Buradaki merah] hâl konumunda bir mastardır; [buna dair açıklama] daha önce Sübhân (İsrâ) Suresi'nde geçmişti.2 Bu da bir meşguliyet ve ihtiyaç bulunmaksızın aşırı sevinç ve taşkınlıkla yürümektir. Bu ahlaka sahip kimseler övünme ve kibre düşkündürler. Merih (taşkın), yürüyüşünde kibirli ve çalımlı olandır. Yahyâ b. Câbir et-Tâî, İbn Âiz el-Ezdî'den, o da Gudayf b. el-Hâris'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Ben ve Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr3 Beytü'l-Makdis'e geldik. Dedi ki: Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın yanına oturduk ve onun şöyle dediğini işittim: Şüphesiz kabir, kul içine konulduğunda onunla konuşur ve şöyle der: Ey Âdemoğlu! Benim hakkımda seni aldatan neydi! Benim yalnızlık evi olduğumu bilmedin mi! Benim karanlık evi olduğumu bilmedin mi! Benim hakikat evi olduğumu bilmedin mi! Ey Âdemoğlu! Benim hakkımda seni aldatan neydi! Gerçekten sen etrafımda yürürken...

16878. Metin

فَدَّادًا. قَالَ ابْنُ عَائِذٍ قُلْتُ لِغُضَيْفٍ: مَا الْفَدَّادُ يَا أَبَا أَسْمَاءَ؟ قَالَ: كَبَعْضِ مِشْيَتِكَ يا ابن أَخِي أَحْيَانًا. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: وَالْمَعْنَى ذَا مَالٍ كَثِيرٍ وَذَا خُيَلَاءَ. وَقَالَ ﷺ: (مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ خُيَلَاءَ لَا يَنْظُرُ اللَّهُ إِلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ). وَالْفَخُورُ: هُوَ الَّذِي يُعَدِّدُ مَا أُعْطِيَ وَلَا يَشْكُرُ اللَّهَ تَعَالَى، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَفِي اللَّفْظَةِ الْفَخْرُ بِالنَّسَبِ وغير ذلك.

böbürlenen (faddâd) biriydin." İbn Âiz dedi ki: Gudayf'a: 'Ey Ebû Esmâ! Faddâd nedir?' dedim. Şöyle dedi: 'Kardeşimin oğlu, bazen senin yürüyüşlerinden birisi gibidir.' Ebû Ubeyd şöyle demiştir: Bunun manası çok mal sahibi ve kibir sahibi olandır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: "Elbisesini kibirle [yerde] sürüyen kimseye Allah kıyamet günü bakmaz" buyurmuştur. Fahûr ise Mücâhid'in belirttiğine göre kendisine verilenleri sayıp döken ve Yüce Allah'a şükretmeyen kimsedir. Bu lafız soyuyla ve başka şeylerle övünmeyi de kapsar.

16879. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ١٩]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 19]

16880. Metin

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ (١٩)

{ وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ } “Yürüyüşünde tabiî ol, sesini de kıs! Çünkü seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.” (19)

16881. Metin

فِيهِ سِتُّ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ) لَمَّا نَهَاهُ عَنِ الْخُلُقِ الذَّمِيمِ رَسَمَ لَهُ الْخُلُقَ الْكَرِيمَ الَّذِي يَنْبَغِي أَنْ يَسْتَعْمِلَهُ فَقَالَ:" وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ" أَيْ تَوَسَّطْ فِيهِ. وَالْقَصْدُ: مَا بَيْنَ الْإِسْرَاعِ وَالْبُطْءِ، أَيْ لَا تَدِبَّ دَبِيبَ الْمُتَمَاوِتِينَ وَلَا تَثِبْ وَثْبَ الشُّطَّارِ، وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (سُرْعَةُ الْمَشْيِ تُذْهِبُ بَهَاءَ الْمُؤْمِنِ). فَأَمَّا مَا رُوِيَ عَنْهُ ﵇ أَنَّهُ كَانَ إِذَا مَشَى أَسْرَعَ، وَقَوْلُ عَائِشَةَ فِي عُمَرَ ﵄: كَانَ إِذَا مَشَى أَسْرَعَ- فَإِنَّمَا أَرَادَتِ السُّرْعَةَ الْمُرْتَفِعَةَ عَنْ دَبِيبِ الْمُتَمَاوِتِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَدْ مَدَحَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ مَنْ هَذِهِ صِفَتُهُ حَسْبَمَا تقدم بيانه في" الفرقان" «١». الثانية- قوله تعالى: (وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ) أَيِ انْقُصْ مِنْهُ، أَيْ لَا تَتَكَلَّفْ رَفْعَ الصَّوْتِ وَخُذْ مِنْهُ مَا تَحْتَاجُ إِلَيْهِ، فَإِنَّ الْجَهْرَ بِأَكْثَرَ مِنَ الْحَاجَةِ تَكَلُّفٌ يُؤْذِي. وَالْمُرَادُ بِذَلِكَ كُلِّهِ التَّوَاضُعُ، وَقَدْ قَالَ عُمَرُ لِمُؤَذِّنٍ تَكَلَّفَ رَفْعَ الْأَذَانِ بِأَكْثَرَ مِنْ طَاقَتِهِ: لَقَدْ خَشِيتُ أَنْ يَنْشَقَّ مُرَيْطَاؤُكَ! وَالْمُؤَذِّنُ هُوَ أَبُو مَحْذُورَةَ سَمُرَةُ بْنُ مِعْيَرٍ «٢». وَالْمُرَيْطَاءُ: مَا بَيْنَ السُّرَّةِ إِلَى الْعَانَةِ. الثَّالِثَةُ- قوله تعالى: (إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ) أَيْ أَقْبَحَهَا وَأَوْحَشَهَا، وَمِنْهُ أَتَانَا بِوَجْهٍ مُنْكَرٍ. وَالْحِمَارُ مَثَلٌ فِي الذَّمِّ الْبَلِيغِ وَالشَّتِيمَةِ، وَكَذَلِكَ نُهَاقُهُ، وَمِنِ استفحاشهم

Bunda altı mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ } “Yürüyüşünde tabiî ol” buyruğudur. [Lokmân] oğlunu yerilmiş ahlaktan nehyedince, takınması gereken güzel ahlakı ona belirleyip: { وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ } “Yürüyüşünde tabiî ol” yani onda orta yolu tut, buyurdu. Kasd: Hızlı yürümek ile yavaş yürümek arasıdır; yani ne ölü gibi sürünenlerin sürünüşüyle yürü, ne de haytaların/çapulcuların sıçrayışı gibi sıçra! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « سُرْعَةُ الْمَشْيِ تُذْهِبُ بَهَاءَ الْمُؤْمِنِ » «Hızlı yürümek müminin vakar ve heybetini giderir.» Peygamber aleyhisselam'dan yürüdüğü vakit hızlı yürüdüğüne dair rivayet edilen habere ve Âişe radıyallâhu anhâ'nın Ömer radıyallâhu anh hakkındaki: “Yürüdüğü vakit hızlı yürürdü” sözüne gelince; o ancak ölü gibi sürünenlerin yürüyüşünün üstünde olan bir sürati kastetmiştir, en doğrusunu Allah bilir. Nitekim yüce Allah, daha önce Furkân [Suresi'nde] açıklandığı üzere bu vasfa sahip olanları övmüştür1. İkincisi: Yüce Allah'ın: { وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ } “Sesini de kıs!” buyruğudur. Yani sesini alçalt; sesini yükseltmek için kendini zorlama, ondan ancak ihtiyacın kadar olanını çıkar. Çünkü ihtiyaçtan fazlasıyla ses yükseltmek, eziyet veren bir yapmacıklıktır. Bütün bunlardan maksat ise tevazudur. Nitekim Ömer, gücünün yeteceğinden fazlasıyla ezan okurken sesini yükseltmeye çalışan bir müezzine şöyle demiştir: “Kasıklarının yırtılacağından korktum!” Bu müezzin, Ebû Mahzûre Semure b. Mi'yer'dir2. Mureytâ (مُرَيْطَاء): Göbek ile kasık arasıdır. Üçüncüsü: Yüce Allah'ın: { إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ } “Çünkü seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.” buyruğudur. Yani en çirkini ve en sevimsizidir; “Bize çirkin/asık bir yüzle geldi” ifadesi de bu köktendir. Eşek, ileri derecede yerme ve hakarette bir darbımeseldir; onun anırması da böyledir. Nitekim [Araplar] çirkin bulduklarından ötürü

16882. Metin

لِذِكْرِهِ مُجَرَّدًا أَنَّهُمْ يَكْنُونَ عَنْهُ وَيَرْغَبُونَ عَنِ التَّصْرِيحِ فَيَقُولُونَ: الطَّوِيلُ الْأُذُنَيْنِ، كَمَا يُكْنَى عَنِ الْأَشْيَاءِ الْمُسْتَقْذَرَةِ. وَقَدْ عُدَّ فِي مَسَاوِئِ الْآدَابِ أَنْ يَجْرِيَ ذِكْرُ الْحِمَارِ فِي مَجْلِسِ قَوْمٍ مِنْ أُولِي الْمُرُوءَةِ. وَمِنَ الْعَرَبِ مَنْ لَا يَرْكَبُ الْحِمَارَ اسْتِنْكَافًا وَإِنْ بَلَغَتْ مِنْهُ الرَّجْلَةُ «١». وَكَانَ ﵊ يَرْكَبُهُ تَوَاضُعًا وَتَذَلُّلًا لِلَّهِ ﵎. الرَّابِعَةُ- فِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى تَعْرِيفِ قُبْحِ رَفْعِ الصَّوْتِ فِي الْمُخَاطَبَةِ وَالْمُلَاحَاةِ «٢» بِقُبْحِ أَصْوَاتِ الْحَمِيرِ، لِأَنَّهَا عَالِيَةٌ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (وَإِذَا سَمِعْتُمْ نَهِيقَ الْحَمِيرِ فَتَعَوَّذُوا بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهَا رَأَتْ شَيْطَانًا). وَقَدْ رُوِيَ: أَنَّهُ «٣» مَا صَاحَ حِمَارٌ وَلَا نَبَحَ كَلْبٌ إِلَّا أَنْ يَرَى شَيْطَانًا. وَقَالَ سُفْيَانُ الثوري: صياح كل شي تَسْبِيحٌ إِلَّا نَهِيقَ الْحَمِيرِ. وَقَالَ عَطَاءٌ: نَهِيقُ الْحَمِيرِ دُعَاءٌ عَلَى الظَّلَمَةِ. الْخَامِسَةُ- «٤» وَهَذِهِ الْآيَةُ أَدَبٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى بِتَرْكِ الصِّيَاحِ فِي وُجُوهِ النَّاسِ تَهَاوُنًا «٥» بِهِمْ، أَوْ بِتَرْكِ الصِّيَاحِ جُمْلَةً، وَكَانَتِ الْعَرَبُ تَفْخَرُ بِجَهَارَةِ الصَّوْتِ الْجَهِيرِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، فَمَنْ كَانَ مِنْهُمْ أَشَدَّ صَوْتًا كَانَ أَعَزَّ، وَمَنْ كَانَ أَخْفَضَ كَانَ أَذَلَّ، حَتَّى قَالَ شَاعِرُهُمْ:

kinaye yoluyla söyler, açıkça zikretmekten kaçınarak pis şeylerden kinaye yapıldığı gibi: 'Uzun kulaklı' derler. Mürüvvet sahibi kimselerin meclisinde eşeğin adının anılması edep eksikliği sayılmıştır. Araplar arasında yayan kalmaktan helak olsa bile gururundan eşeğe binmeyenler vardır «١». Peygamber aleyhisselam ise tevazu ve Allah azze ve celle'ye karşı boyun eğiş göstergesi olarak ona binerdi. Dördüncüsü: Bu ayette hitap ve tartışma esnasında ses yükseltmenin çirkinliğini, yüksek oldukları için eşek seslerinin çirkinliğiyle bildirmeye delil vardır «٢». Sahih [kaynakta] Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Eşeklerin anırmasını duyduğunuzda şeytandan Allah'a sığının; çünkü o bir şeytan görmüştür." Rivayet edilmiştir ki: «٣» Hiçbir eşek anırmaz ve hiçbir köpek havlamaz ki bir şeytan görmüş olmasın. Süfyân es-Sevrî: "Eşek anırması hariç her şeyin sesi tesbihtir" demiştir. Atâ ise: "Eşeklerin anırması zalimlere bedduadır" demiştir. Beşincisi: «٤» Bu ayet, insanları küçümseyerek «٥» yüzlerine karşı bağırmayı ya da bütünüyle bağırmayı terk etme hususunda Yüce Allah'tan bir edeptir. Araplar gür ve yüksek sesli olmakla ve benzeri şeylerle övünürlerdi; aralarında sesi en gür olan en aziz, en alçak olan ise en zelil sayılırdı; hatta şairleri şöyle demiştir:

16883. Metin

جَهِيرُ الْكَلَامِ جَهِيرُ الْعُطَاسِ ... جَهِيرُ الرُّوَاءِ جَهِيرُ النَّعَمْ «٦»

Sözü gür, aksırışı gür... Görünüşü gür, 'evet' deyişi gürdür «٦»

16884. Metin

وَيَعْدُو عَلَى الْأَيْنَ عَدْوَى الظَّلِيمِ ... وَيَعْلُو الرِّجَالَ بِخَلْقٍ عَمَمْ «٧»

Yorgunluğa rağmen erkek devekuşu gibi koşar... Heybetli ve tastamam yapısıyla erkeklerin üstüne çıkar «٧»

16885. Metin

فَنَهَى اللَّهُ ﷾ عَنْ هَذِهِ الْخُلُقِ الْجَاهِلِيَّةِ بِقَوْلِهِ:" إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ" أَيْ لَوْ أَنَّ شَيْئًا يُهَابُ لِصَوْتِهِ لَكَانَ الْحِمَارُ، فَجَعَلَهُمْ فِي الْمِثْلِ سَوَاءً. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" لَصَوْتُ الْحَمِيرِ" اللَّامُ لِلتَّأْكِيدِ، وَوَحَّدَ الصَّوْتَ وَإِنْ كَانَ مُضَافًا إِلَى الْجَمَاعَةِ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ وَالْمَصْدَرُ يَدُلُّ عَلَى الْكَثْرَةِ، وَهُوَ مَصْدَرٌ صَاتَ يَصُوتُ صَوْتًا فَهُوَ صَائِتٌ. وَيُقَالُ: صَوَّتَ تَصْوِيتًا فَهُوَ مُصَوِّتٌ. وَرَجُلٌ صَاتٌ أَيْ شَدِيدُ الصَّوْتِ بِمَعْنَى صائت، كقولهم: رجال مال ونال، أي كثير المال والنوال.

Allah azze ve celle, { إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ } “Şüphesiz seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir” buyruğuyla bu Câhiliye ahlakını nehyetti. Yani şayet bir şeyden sırf sesinden dolayı korkulup çekinilecek olsaydı bu eşek olurdu; böylece onları benzetmede bir tuttu. Altıncı [Mesele]- Yüce Allah'ın { لَصَوْتُ الْحَمِيرِ } “[Elbette] eşeklerin sesidir” buyruğundaki lâm harfi tekit (pekiştirme) içindir. Çoğul bir topluluğa muzaf (tamlanan) kılınmış olmasına rağmen 'savt' kelimesini tekil getirmiştir; çünkü bu bir masdardır ve masdar çokluğa delalet eder. Bu, sâte yesûtu savten (صَاتَ يَصُوتُ صَوْتًا) fiilinin masdarı olup [ismi fâili] sâit (صَائِتٌ) gelir. Yine savvete tasvîten (صَوَّتَ تَصْوِيتًا) denilir ki [ismi fâili] musavvit (مُصَوِّتٌ) gelir. Reculun sâtun (رَجُلٌ صَاتٌ) ise sâit anlamında olup 'sesi gür ve şiddetli adam' demektir. Nitekim Arapların 'malı ve ihsanı çok adamlar' anlamında ricâlu mâlin ve nâlin (رِجَالُ مَالٍ وَنَالٍ) demeleri gibidir.

16886. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 20-21]

16887. Metin

أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظاهِرَةً وَباطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ (٢٠) وَإِذا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنا عَلَيْهِ آباءَنا أَوَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ (٢١)

{ أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظاهِرَةً وَباطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ * وَإِذا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنا عَلَيْهِ آباءَنا أَوَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ } “Görmediniz mi ki Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi ve açık olsun gizli olsun nimetlerini üzerinize bolca döktü? Yine de insanlardan öylesi vardır ki, hiçbir bilgisi, bir yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır. Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun!' denildiğinde: 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler. Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi?” (20-21)

16888. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ) ذَكَرَ نِعَمَهُ عَلَى بَنِي آدَمَ، وَأَنَّهُ سَخَّرَ لَهُمْ" مَا فِي السَّماواتِ" مِنْ شَمْسٍ وَقَمَرٍ وَنُجُومٍ وَمَلَائِكَةٍ تَحُوطُهُمْ وَتَجُرُّ إِلَيْهِمْ مَنَافِعَهُمْ." وَما فِي الْأَرْضِ" عَامٌّ فِي الْجِبَالِ وَالْأَشْجَارِ وَالثِّمَارِ وَمَا لَا يُحْصَى. (وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ) أَيْ أَكْمَلَهَا وَأَتَمَّهَا. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَيَحْيَى بْنُ عُمَارَةَ:" وَأَصْبَغَ" بِالصَّادِ عَلَى بَدَلِهَا مِنَ السِّينِ، لِأَنَّ حُرُوفَ الِاسْتِعْلَاءِ تَجْتَذِبُ السِّينَ مِنْ سُفْلِهَا إِلَى عُلُوِّهَا فَتَرُدَّهَا صَادًا. وَالنِّعَمُ: جَمْعُ نِعْمَةٍ كَسِدْرَةٍ وَسِدَرٍ (بِفَتْحِ الدَّالِ) وَهِيَ قِرَاءَةُ نَافِعٍ وَأَبِي عَمْرٍو وَحَفْصٍ. الْبَاقُونَ:" نِعْمَةً" عَلَى الْإِفْرَادِ، وَالْإِفْرَادُ يَدُلُّ عَلَى الْكَثْرَةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوها" «١» [إبراهيم: ٣٤]. وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ عَبَّاسٍ مِنْ وُجُوهٍ صِحَاحٍ. وَقِيلَ: إِنَّ مَعْنَاهَا الْإِسْلَامُ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ لِابْنِ عَبَّاسٍ وَقَدْ سَأَلَهُ عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ: (الظَّاهِرَةُ الْإِسْلَامُ وَمَا حَسُنَ مِنْ خُلُقِكَ، وَالْبَاطِنَةُ مَا سُتِرَ عَلَيْكَ مِنْ سيئ عملك). النَّحَّاسُ: وَشَرْحُ هَذَا أَنَّ سَعِيدَ بْنَ جُبَيْرٍ قَالَ فِي قَوْلِ اللَّهِ ﷿:" وَلكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ" «٢» [المائدة: ٦] قَالَ: يُدْخِلُكُمُ الْجَنَّةَ. وَتَمَامُ نِعْمَةِ اللَّهِ ﷿ عَلَى الْعَبْدِ أَنْ يُدْخِلَهُ الْجَنَّةَ، فَكَذَا لَمَّا كَانَ الْإِسْلَامُ يَئُولُ أَمْرُهُ إِلَى الْجَنَّةِ سُمِّيَ نِعْمَةً. وَقِيلَ: الظَّاهِرَةُ الصِّحَّةُ وَكَمَالُ الْخَلْقِ، وَالْبَاطِنَةُ الْمَعْرِفَةُ وَالْعَقْلُ. وَقَالَ الْمُحَاسِبِيُّ: الظَّاهِرَةُ نِعَمُ الدُّنْيَا، وَالْبَاطِنَةُ نِعَمُ الْعُقْبَى. وَقِيلَ: الظَّاهِرَةُ مَا يُرَى بِالْأَبْصَارِ مِنَ الْمَالِ وَالْجَاهِ وَالْجَمَالِ فِي النَّاسِ وَتَوْفِيقِ الطَّاعَاتِ، وَالْبَاطِنَةِ مَا يَجِدُهُ الْمَرْءُ في نفسه من العلم بالله

Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “Görmediniz mi ki Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi” buyruğunda Âdemoğullarına olan nimetlerini ve güneş, ay, yıldızlar ile onları kuşatıp menfaatlerini kendilerine ulaştıran meleklerden ibaret “göklerde olanları” onların hizmetine sunduğunu zikretmektedir. “Yerde ne varsa” [ifadesi ise] dağlar, ağaçlar, meyveler ve sayılamayacak kadar çok şey hakkında umumidir. { وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ } “ve üzerinizdeki nimetlerini tamamlayıp bolca ihsan etti” yani onları kemale erdirdi ve tastamam kıldı demektir. İbn Abbâs ve Yahyâ b. Umâre, sîn harfinin yerine sâd harfini koyarak { وَأَصْبَغَ } şeklinde okumuşlardır; zira isti'lâ harfleri, sîn harfini aşağısından yukarısına çekerek onu sâd harfine dönüştürür. en-Ni'am (النِّعَمُ), tıpkı sidre (سِدْرَة) ve sider (سِدَر) -dâl harfinin fethasıyla- gibi ni'met (نِعْمَة) kelimesinin çoğuludur. Bu, Nâfi‘, Ebû Amr ve Hafs'ın kıraatidir. Diğerleri ise { نِعْمَةً } şeklinde tekil okumuşlardır; tekil lafız da tıpkı Yüce Allah'ın: { وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوها } “Eğer Allah'ın nimetini sayacak olursanız onu sayıp bitiremezsiniz” [İbrâhîm 34]1 buyruğunda olduğu gibi çokluğa delalet eder. Bu, sahih vecihlerle İbn Abbâs'ın da kıraatidir. Bunun anlamının İslâm olduğu da söylenmiştir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisine bu ayeti soran İbn Abbâs'a şöyle buyurmuştur: « الظَّاهِرَةُ الْإِسْلَامُ وَمَا حَسُنَ مِنْ خُلُقِكَ، وَالْبَاطِنَةُ مَا سُتِرَ عَلَيْكَ مِنْ سيئ عملك » «Açık olanı İslâm ve ahlakının güzel olan yönleridir; gizli olanı ise kötü amelinden senin aleyhine örtülüp gizlenenlerdir.» en-Nehhâs şöyle demiştir: Bunun açıklaması şudur: Saîd b. Cübeyr, Yüce ve Aziz olan Allah'ın: { وَلكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ } “Fakat sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister” [el-Mâide 6]2 buyruğu hakkında: “[Yani] sizi cennete girdirmek [ister]” demiştir. Allah azze ve celle'nin kul üzerindeki nimetini tamamlaması ise onu cennete koymasıdır. İşte bunun gibi İslâm da neticede cennete varacağı için nimet olarak isimlendirilmiştir. [Açık nimetin] sağlık ve yaratılışın eksiksizliği, gizli olanın ise marifet ve akıl olduğu da söylenmiştir. el-Muhâsibî: “Açık olanı dünya nimetleri, gizli olanı ise ahiret nimetleridir” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Açık olanı insanlarda görülen mal, makam, cemal ve taatlere muvaffak kılınmak gibi gözle görülen şeylerdir; gizli olanı ise kişinin kendi nefsinde bulduğu Allah'ı bilmek,

16889. Metin

وَحُسْنِ الْيَقِينِ وَمَا يَدْفَعُ اللَّهُ تَعَالَى عَنِ الْعَبْدِ مِنَ الْآفَاتِ. وَقَدْ سَرَدَ الْمَاوَرْدِيُّ فِي هَذَا أَقْوَالًا تِسْعَةَ، كُلُّهَا تَرْجِعُ إِلَى هَذَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ) تَقَدَّمَ مَعْنَاهَا فِي (الْحَجِّ) «١» وَغَيْرِهَا. نَزَلَتْ فِي يَهُودِيٍّ جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ، أَخْبِرْنِي عَنْ رَبِّكَ، من أي شي هُوَ؟ فَجَاءَتْ صَاعِقَةٌ فَأَخَذَتْهُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي" الرَّعْدِ" «٢». وَقِيلَ: إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ، كَانَ يَقُولُ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ." يُجادِلُ" يُخَاصِمُ (بِغَيْرِ عِلْمٍ) أَيْ بِغَيْرِ حُجَّةٍ (وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ) أَيْ نَيِّرٍ بَيِّنٍ، إِلَّا الشَّيْطَانُ فِيمَا يُلْقِي إِلَيْهِمْ." وَإِنَّ الشَّياطِينَ لَيُوحُونَ إِلى أَوْلِيائِهِمْ لِيُجادِلُوكُمْ" «٣» [الانعام: ١٢١] وَإِلَّا تَقْلِيدَ الْأَسْلَافِ كَمَا فِي الْآيَةِ بَعْدُ. (أَوَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ) يتبعونه.

sağlam yakin ve Yüce Allah'ın kuldan defettiği musibetler olduğu söylenmiştir. el-Mâverdî bu hususta hepsi de buna raci olan dokuz görüş sıralamıştır. Yüce Allah'ın { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ } buyruğunun anlamı Hac Suresi «١» ve diğerlerinde geçmişti. Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: 'Ey Muhammed! Bana Rabbinden haber ver, O hangi şeydendir?' diyen bir Yahudi hakkında inmiştir; [bunun üzerine] bir yıldırım gelip onu çarpmıştır; bunu Mücâhid söylemiştir. Bu [kıssa] Ra'd Suresi'nde «٢» geçmişti. İbn Abbâs'ın belirttiğine göre: "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyen en-Nadr b. el-Hâris hakkında indiği de söylenmiştir. { يُجادِلُ } mücadele eder, { بِغَيْرِ عِلْمٍ } hiçbir delili olmaksızın, { وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ } parlak, apaçık hiçbir kitabı olmaksızın tartışır; ancak şeytanın kendilerine fısıldadığı şeylere dayanırlar. { وَإِنَّ الشَّياطِينَ لَيُوحُونَ إِلى أَوْلِيائِهِمْ لِيُجادِلُوكُمْ } “Şüphesiz şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar” «٣» [el-En'âm: 121]. Yahut da sonraki ayette belirtildiği gibi sadece geçmişlerini taklit ederler. { أَوَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ } [yine de] ona mı uyacaklar?

16890. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ٢٢]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 22]

16891. Metin

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ (٢٢)

{ وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ } “Kim iyilik yapan biri olarak yüzünü Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o kopmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. İşlerin sonu ancak Allah'a varır.” (22)

16892. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ) أَيْ يُخْلِصُ عِبَادَتَهُ وَقَصْدَهُ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. (وَهُوَ مُحْسِنٌ) لِأَنَّ الْعِبَادَةَ مِنْ غَيْرِ إِحْسَانٍ وَلَا مَعْرِفَةِ الْقَلْبِ لَا تَنْفَعُ، نَظِيرُهُ:" وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ" «٤» [طه: ١١٢]. وَفِي حَدِيثِ جِبْرِيلَ قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ الْإِحْسَانُ؟ قَالَ: (أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ). (فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «٥». وَقَدْ قَرَأَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ وَالسُّلَمِيُّ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُسْلِمِ بْنِ يَسَارٍ:" وَمَنْ يُسْلِمْ". النَّحَّاسُ: وَ" يُسْلِمُ" فِي هَذَا أَعْرَفُ، كَمَا قَالَ ﷿:" فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ" «٦» [آل عمران: ٢٠] وَمَعْنَى:" أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ" قَصَدْتُ بِعِبَادَتِي إِلَى اللَّهِ ﷿، وَيَكُونُ" يُسَلِّمُ" عَلَى التَّكْثِيرِ، إلا أن المستعمل

Yüce Allah'ın: (وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ) { وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ } “Kim yüzünü Allah'a teslim ederse” buyruğu; ibadetini ve kastını yüce Allah'a halis kılarsa demektir. (وَهُوَ مُحْسِنٌ) “ve kendisi de iyilik eden bir kimse olarak” [buyruğu ise]; çünkü ihsan ve kalp şuuru/marifeti olmaksızın yapılan ibadet fayda vermez. Bunun bir benzeri: { وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ } “Kim de mümin olarak salih ameller işlerse” [Tâhâ: 112]4 ayetidir. Cibrîl hadisinde de şöyle buyrulmuştur: [Cibrîl] dedi ki: «Bana ihsandan haber ver?» O da: «Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir; zira sen O'nu görmesen de O seni görür.» buyurdu. (فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى) { فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى } “şüphesiz o en sağlam kulpa sarılmıştır” [buyruğu hakkında] İbn Abbâs: «[Bu,] Lâ ilâhe illallâh'tır» demiştir. Bunun [açıklaması] el-Bakara [suresin]de geçmişti.5 Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu teâlâ anh, es-Sülemî ve Abdullah b. Müslim b. Yesâr ise { وَمَنْ يُسْلِمْ } şeklinde okumuşlardır. en-Nehhâs şöyle demiştir: "Burada { يُسْلِمُ } [okuyuşu] daha mâruftur; nitekim [Allah] azze ve celle: { فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ } “De ki: 'Ben yüzümü Allah'a teslim ettim'” [Âl-i İmrân: 20]6 buyurmuştur. { أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ } ifadesinin anlamı: 'İbadetimle [yalnızca] Allah azze ve celle'yi kastettim' demektir. { يُسَلِّمُ } [şeddeli okuyuşu] ise teksîr (çokluk) bildirir; ne var ki yaygın kullanımda...

16893. Metin

فِي سَلَّمْتُ أَنَّهُ بِمَعْنَى دَفَعْتُ، يُقَالُ سَلَّمْتُ فِي الْحِنْطَةِ، وَقَدْ يُقَالُ أَسْلَمْتُ. الزَّمَخْشَرِيُّ: قَرَأَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ:" وَمَنْ يُسَلِّمْ" بِالتَّشْدِيدِ، يُقَالُ: أَسْلِمْ أَمْرَكَ وَسَلِّمْ أَمْرَكَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، فَإِنْ قُلْتَ: ماله عُدِّيَ بِإِلَى، وَقَدْ عُدِّيَ بِاللَّامِ فِي قَوْلِهِ ﷿:" بَلى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ «١» "؟ [البقرة: ١١٢] قُلْتُ: مَعْنَاهُ مَعَ اللَّامِ أَنَّهُ جَعَلَ وَجْهَهُ وَهُوَ ذَاتُهُ وَنَفْسُهُ سَالِمًا لِلَّهِ، أَيْ خَالِصًا لَهُ. وَمَعْنَاهُ مَعَ إِلَى رَاجِعٍ إِلَى أَنَّهُ سَلَّمَ إِلَيْهِ نَفْسَهُ كَمَا يُسَلَّمُ الْمَتَاعُ إِلَى الرَّجُلِ إِذَا دُفِعَ إِلَيْهِ. وَالْمُرَادُ التَّوَكُّلُ عَلَيْهِ وَالتَّفْوِيضُ إِلَيْهِ. (وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ) أَيْ مصيرها.

{ سَلَّمْتُ } teslim ettim (ödedim) anlamındadır; nitekim buğday konusunda selem akdi yaptığında 'sellemtü fi'l-hıntah' denilir, bazen 'eslemtü' de denir. ez-Zemahşerî şöyle demiştir: Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu teâlâ anh şedde ile { وَمَنْ يُسَلِّمْ } şeklinde okumuştur. 'İşini Allah'a teslim et' anlamında 'eslim emreke' ve 'sellim emreke ilallâhi teâlâ' denilir. Şayet: 'Allah azze ve celle'nin: { بَلى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ } “Hayır, kim yüzünü Allah'a teslim ederse...” «١» [el-Bakara: 112] buyruğunda lâm harf-i cerri ile geçişli kılınmışken burada niçin ilâ (إِلَى) ile geçişli kılınmıştır?' dersen; derim ki: Lâm ile olan anlamı; yüzünü -ki o kişinin zatı ve kendisidir- Allah'a selamette kıldı, yani O'na halis kıldı demektir. İlâ ile olan anlamı ise eşyanın teslim edildiğinde bir adama teslim edilip verilmesi gibi, kendisini O'na teslim etti manasına döner. Maksat O'na tevekkül etmek ve işi O'na havale etmektir. { وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ } yani işlerin dönüşü yalnız O'nadır.

16894. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ٢٣ الى ٢٤]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 23-24]

16895. Metin

وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٣) نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ (٢٤)

{ وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ * نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ } “Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü bizedir; o zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. Onları az bir süre yararlandırırız, sonra da kendilerini çetin bir azaba sürükleriz.” (23-24)

16896. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا) أَيْ نُجَازِيهِمْ. (إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ). (نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا) أَيْ نُبْقِيهِمْ فِي الدُّنْيَا مُدَّةً قَلِيلَةً يَتَمَتَّعُونَ بِهَا. (ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ) أَيْ نُلْجِئُهُمْ وَنَسُوقُهُمْ. (إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ) وَهُوَ عَذَابُ جَهَنَّمَ. وَلَفَظُ" مَنْ" يَصْلُحُ لِلْوَاحِدِ وَالْجَمْعِ، فَلِهَذَا قَالَ:" كُفْرُهُ" ثُمَّ قَالَ:" مَرْجِعُهُمْ" وَمَا بَعْدَهُ عَلَى الْمَعْنَى.

Yüce Allah'ın { وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا } buyruğu; yani cezalarını veririz demektir. { إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ }. { نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا } yani dünyada kendisinden faydalanacakları kısa bir süre onları yaşatırız. { ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ } yani mecbur eder ve sevk ederiz. { إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ } ki o cehennem azabıdır. { مَنْ } lafzı hem tekil hem de çoğul için kullanılır; bundan dolayı [önce lafza göre] { كُفْرُهُ }, ardından manaya göre { مَرْجِعُهُمْ } ve sonrasını [çoğul olarak] buyurmuştur.

16897. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ٢٥ الى ٢٦]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 25-26]

16898. Metin

وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٥) لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٦)

{ وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ * لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ } “Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler. De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur.' Hayır, onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah, zengin olandır, övülmeye lâyık olandır.” (25-26)

16899. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ) أي هم يعترفون بأن الله خالقهن فَلِمَ يَعْبُدُونَ غَيْرَهُ. (قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ) أَيْ عَلَى مَا هَدَانَا لَهُ مِنْ دِينِهِ، وَلَيْسَ الْحَمْدُ لِغَيْرِهِ. (بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ) أَيْ لا ينظرون ولا يتدبرون.

Yüce Allah'ın: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ } “Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler” buyruğu; yani onlar bunların yaratıcısının Allah olduğunu itiraf etmektedirler; o halde neden O'ndan başkasına ibadet ediyorlar? { قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ } “De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur'” buyruğu; yani bizi dinine ilettiği içindir, hamd O'ndan başkasına ait değildir. { بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Hayır, onların çoğu bilmezler” buyruğu; yani [ibret nazarıyla] bakmaz ve tefekkür etmezler.1

16900. Metin

(لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ) أَيْ مُلْكًا وَخَلْقًا. (إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ) أَيِ الْغَنِيُّ عَنْ خَلْقِهِ وَعَنْ عِبَادَتِهِمْ، وَإِنَّمَا أَمَرَهُمْ لِيَنْفَعَهُمُ. (الْحَمِيدُ) أي المحمود على صنعه.

{ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } yani mülk ve yaratılış olarak O'nundur. { إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ } yani yaratıklarına ve onların ibadetlerine muhtaç olmayandır; onlara ancak kendilerine fayda versin diye emretmiştir. { الْحَمِيدُ } yani yarattığı şeyler sebebiyle övülendir.

16901. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ٢٧]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 27]

16902. Metin

وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِماتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٢٧)

{ وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِماتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ } “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz daha katılıp mürekkep olsa yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (27)

16903. Metin

لَمَّا احْتَجَّ عَلَى الْمُشْرِكِينَ بِمَا احْتَجَّ بَيَّنَ أَنَّ مَعَانِيَ كَلَامِهِ سُبْحَانَهُ لَا تَنْفَدُ، وَأَنَّهَا لَا نِهَايَةَ لَهَا. وَقَالَ الْقَفَّالُ: لَمَّا ذَكَرَ أَنَّهُ سَخَّرَ لَهُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَنَّهُ أَسْبَغَ النِّعَمَ نَبَّهَ عَلَى أَنَّ الْأَشْجَارَ لَوْ كَانَتْ أَقْلَامًا، وَالْبِحَارَ مِدَادًا فَكُتِبَ بِهَا عَجَائِبُ صُنْعِ اللَّهِ الدَّالَّةُ عَلَى قُدْرَتِهِ وَوَحْدَانِيَّتِهِ لَمْ تَنْفَدْ تِلْكَ الْعَجَائِبُ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: فَرَدَّ مَعْنَى تِلْكَ الْكَلِمَاتِ إِلَى الْمَقْدُورَاتِ، وَحَمْلُ الْآيَةِ عَلَى الْكَلَامِ الْقَدِيمِ أَوْلَى، وَالْمَخْلُوقُ لَا بُدَّ لَهُ مِنْ نِهَايَةٍ، فَإِذَا نُفِيَتِ النِّهَايَةُ عَنْ مَقْدُورَاتِهِ فَهُوَ نَفْيُ النِّهَايَةِ عَمَّا يُقَدَّرُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ عَلَى إِيجَادِهِ، فَأَمَّا مَا حَصَرَهُ الْوُجُودُ وَعَدَّهُ فَلَا بُدَّ مِنْ تَنَاهِيهِ، وَالْقَدِيمُ لَا نِهَايَةَ لَهُ عَلَى التَّحْقِيقِ. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي مَعْنَى" كَلِماتُ اللَّهِ" فِي آخِرِ" الْكَهْفِ" «١». وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: الْمُرَادُ بِالْكَلِمَاتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ مَا فِي الْمَقْدُورِ دُونَ مَا خَرَجَ مِنْهُ إِلَى الْوُجُودِ. وَهَذَا نَحْوٌ مِمَّا قَالَهُ الْقَفَّالُ، وَإِنَّمَا الْغَرَضُ الْإِعْلَامُ بِكَثْرَةِ مَعَانِي كَلِمَاتِ اللَّهِ وَهِيَ فِي نَفْسِهَا غَيْرُ مُتَنَاهِيَةٍ، وَإِنَّمَا قُرِّبَ الْأَمْرُ عَلَى أَفْهَامِ الْبَشَرِ بِمَا يَتَنَاهَى لِأَنَّهُ غَايَةُ مَا يَعْهَدُهُ الْبَشَرُ مِنَ الْكَثْرَةِ، لَا أَنَّهَا تَنْفَدُ بِأَكْثَرَ مِنْ هَذِهِ الْأَقْلَامِ وَالْبُحُورِ. وَمَعْنَى نُزُولِ الْآيَةِ: يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْكَلِمَاتِ الْكَلَامُ الْقَدِيمُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ سَبَبَ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْيَهُودَ قَالَتْ: يَا مُحَمَّدُ، كَيْفَ عُنِينَا بِهَذَا الْقَوْلِ" وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا" «٢» [الاسراء: ٨٥] وَنَحْنُ قَدْ أُوتِينَا التَّوْرَاةَ فِيهَا كَلَامُ اللَّهِ وأحكامه، وعندك أنها تبيان كل شي؟ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (التَّوْرَاةُ قَلِيلٌ مِنْ كَثِيرٍ) وَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، وَالْآيَةُ مَدَنِيَّةٌ. قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: فقد تبين أن الكلمات ها هنا يُرَادُ بِهَا الْعِلْمُ وَحَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ، لِأَنَّهُ ﷿ علم قبل أن

Müşriklere karşı getirdiği delilleri serdettikten sonra, Sübhânehu'nun kelâmının manalarının tükenmeyeceğini ve onun bir nihayeti olmadığını açıkladı. el-Kaffâl şöyle demiştir: Göklerde ve yerde olan şeyleri onların hizmetine verdiğini ve nimetlerini bolca ihsan ettiğini zikrettikten sonra; şayet ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve bunlarla Allah'ın kudret ve birliğine delalet eden eşsiz sanat harikaları yazılsa, bu sanat harikalarının yine de tükenmeyeceğine dikkat çekmiştir. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: [Kaffâl] bu kelimelerin manasını makdûrâta (Allah'ın kudreti dahilindeki şeylere) irca etmiştir. Oysa ayeti kadîm kelâma hamletmek daha evladır. Yaratılmış olanın mutlaka bir sonu vardır. Dolayısıyla O'nun kudreti dahilindeki şeylerden sonluluğun nefyedilmesi, gelecekte var edilmesi takdir edilecek şeylerden sonluluğun nefyedilmesidir. Varlığa çıkıp sayılmış olan şeylere gelince, bunların sonlu olması kaçınılmazdır. Kadîm olanın ise hakikatte sonu yoktur. "Allah'ın kelimeleri" ifadesinin anlamına dair açıklama el-Kehf [suresinin] sonunda geçmişti.1 Ebû Ali ise şöyle demiştir: Kelimelerden murad -doğrusunu Allah bilir- varlık sahasına çıkmış olanlar değil, kudret dahilinde bulunanlardır. Bu da Kaffâl'in söylediğine yakın bir görüştür. Buradaki maksat, Allah'ın kelimelerinin manalarının çokluğunu bildirmektir; nitekim onlar zatı itibarıyla sonsuzdur. İnsanların anlayışına sonlu olan şeylerle yaklaştırılmıştır, zira bu, insanların bildiği çokluğun son sınırıdır; yoksa [kelimeler] bu kalem ve denizlerden fazlasıyla tükeneceğinden dolayı değildir. Ayetin nüzul sebebi de kelimelerden kastın kadîm kelâm olduğuna delalet etmektedir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu ayetin iniş sebebi şudur: Yahudiler, "Ey Muhammed! Bizlere Tevrat verilmişken, onda Allah'ın kelâmı ve hükümleri bulunuyorken ve senin nezdinde de o her şeyi açıklayıcı iken nasıl olur da { وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا } “Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir”2 [el-İsrâ, 17/85] sözüyle biz kastediliriz?" dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: « التَّوْرَاةُ قَلِيلٌ مِنْ كَثِيرٍ » «Tevrat, pek çok olanın yanında pek azdır» buyurdu ve bu ayet indi. Ayet Medenîdir. Ebû Ca'fer en-Nehhâs şöyle demiştir: Böylece burada kelimeler ile ilmin ve eşyanın hakikatlerinin kastedildiği açıklık kazanmıştır; zira O -azze ve celle- yaratmadan önce

16904. Metin

يَخْلُقَ الْخَلْقَ مَا هُوَ خَالِقٌ فِي السَّمَاوَاتِ والأرض من كل شي، وَعَلِمَ مَا فِيهِ مِنْ مَثَاقِيلَ الذَّرِّ، وَعَلِمَ الْأَجْنَاسَ كُلَّهَا وَمَا فِيهَا مِنْ شَعْرَةٍ وَعُضْوٍ، وَمَا فِي الشَّجَرَةِ مِنْ وَرَقَةٍ، وَمَا فِيهَا مِنْ ضُرُوبِ الْخَلْقِ، وَمَا يَتَصَرَّفُ فِيهِ مِنْ ضُرُوبِ الطَّعْمِ وَاللَّوْنِ، فَلَوْ سَمَّى كُلَّ دَابَّةٍ وَحْدَّهَا، وَسَمَّى أَجْزَاءَهَا عَلَى مَا عَلِمَ مِنْ قَلِيلِهَا وَكَثِيرِهَا وَمَا تَحَوَّلَتْ عَلَيْهِ مِنَ الْأَحْوَالِ، وَمَا زَادَ فِيهَا فِي كُلِّ زَمَانٍ، وَبَيَّنَ كُلَّ شَجَرَةٍ وَحْدَّهَا وَمَا تَفَرَّعَتْ إِلَيْهِ، وَقَدْرَ مَا يَيْبَسُ مِنْ ذَلِكَ فِي كُلِّ زَمَانٍ، ثُمَّ كُتِبَ الْبَيَانُ عَلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهَا مَا أَحَاطَ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ بِهِ مِنْهَا، ثُمَّ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِذَلِكَ الْبَيَانِ الَّذِي بَيَّنَ اللَّهُ ﵎ عَنْ تِلْكَ الْأَشْيَاءِ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ لَكَانَ الْبَيَانُ عَنْ تِلْكَ الْأَشْيَاءِ أَكْثَرَ. قُلْتُ: هَذَا مَعْنَى قَوْلِ الْقَفَّالِ، وَهُوَ قَوْلٌ حَسَنٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. وَقَالَ قَوْمٌ: إِنَّ قُرَيْشًا قَالَتْ سَيَتِمُّ هَذَا الْكَلَامُ لِمُحَمَّدٍ وَيَنْحَسِرُ، فَنَزَلَتْ وَقَالَ السُّدِّيُّ: قَالَتْ قُرَيْشُ مَا أَكْثَرَ كَلَامَ مُحَمَّدٍ! فَنَزَلَتْ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ" قِرَاءَةُ الْجُمْهُورِ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَخَبَرُهُ فِي الْجُمْلَةِ الَّتِي بَعْدَهَا، وَالْجُمْلَةُ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ، كَأَنَّهُ قَالَ: وَالْبَحْرُ هَذِهِ حَالُهُ، كَذَا قَدَّرَهَا سِيبَوَيْهِ. وَقَالَ بَعْضُ النَّحْوِيِّينَ: هُوَ عَطْفٌ عَلَى" أَنَّ" لِأَنَّهَا فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ:" وَالْبَحْرَ" بِالنَّصْبِ عَلَى الْعَطْفِ عَلَى" مَا" وَهِيَ اسْمُ" أَنَّ". وَقِيلَ: أَيْ وَلَوْ أَنَّ الْبَحْرَ يَمُدُّهُ أَيْ يَزِيدُ فِيهِ. وَقَرَأَ ابْنُ هُرْمُزَ وَالْحَسَنُ:" يَمُدُّهُ"، مِنْ أَمَدَّ. قَالَتْ فِرْقَةٌ: هُمَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ: مَدَّ الشَّيْءُ بَعْضَهُ بَعْضًا، كَمَا تَقُولُ: مَدَّ النِّيلُ الْخَلِيجَ، أَيْ زَادَ فِيهِ. وَأَمَدَّ الشَّيْءَ مَا لَيْسَ مِنْهُ. وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي" الْبَقَرَةِ. وَآلِ عِمْرَانَ" «١». وَقَرَأَ جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ:" وَالْبَحْرُ مِدَادُهُ"." مَا نَفِدَتْ كَلِماتُ اللَّهِ" تَقَدَّمَ «٢». (إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ) تَقَدَّمَ أَيْضًا «٣». وَقَالَ أبو عبيدة: البحر ها هنا الْمَاءُ الْعَذْبُ الَّذِي يُنْبِتُ الْأَقْلَامَ، وَأَمَّا الْمَاءُ الملح فلا ينبت الأقلام.

...[yaratıkları] yaratmadan önce göklerde ve yerde her şeyden yaratacağı mahlûkatı, onda bulunan zerrelerin ağırlıklarını bilmiş; bütün cinsleri, onlardaki her bir kılı ve uzvu, ağaçtaki her bir yaprağı, ondaki yaratılış çeşitlerini, onda değişip duran tat ve renk türlerini bilmiştir. Şayet her bir canlıyı teker teker isimlendirse, azıyla çoğuyla bildiği üzere uzuvlarını, geçirdiği halleri ve her bir zamanda onda meydana gelen artışı adlandırsa; her bir ağacı teker teker ve ondan dallanan kolları, her bir vakitte bunlardan kuruyacak miktarı açıklasa; sonra da şanı yüce olan Allah'ın bunlardan kuşattığı şeyler hakkında her biri için bu açıklama yazılsa; ardından Allah celle celâluhu'nun bu şeyler hakkında yaptığı açıklamalar için deniz mürekkep olsa ve arkasından da buna yedi deniz katılsa, yine de bu şeylerin açıklaması [yazılanlardan] çok daha fazla olurdu. Ben (Kurtubî) derim ki: el-Kaffâl'in sözünün anlamı budur ve inşâallahü teâlâ güzel bir görüştür. Bir grup şöyle demiştir: Kureyş, 'Muhammed'in bu sözü tükenecek ve son bulacak' dedi, bunun üzerine [bu ayet] indi. es-Süddî ise şöyle demiştir: Kureyş, 'Muhammed'in sözü ne kadar da çok!' dedi, bunun üzerine [bu ayet] indi. Yüce Allah'ın: { وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ } [ifadesinde] cumhurun kıraati mübteda (özne) olarak ref‘ iledir; haberi (yüklemi) ise kendisinden sonraki cümlededir ve bu cümle hâl konumundadır. Sanki [şöyle] demiştir: 'Deniz ise bu durumdadır.' Sîbeveyh bunu böyle takdir etmiştir. Bazı nahivciler ise şöyle demiştir: O, { أَنَّ } üzerine atıftır, zira { أَنَّ } mübteda olarak ref‘ konumundadır. Ebû Amr ve İbn Ebî İshâk ise { وَالْبَحْرَ } şeklinde nasb ile okumuşlardır; bu da { أَنَّ }'nin ismi olan { مَا } üzerine atfedilmesinden dolayıdır. Bir görüşe göre: 'Ve şayet deniz ona katılsa/onu artırsa' manasındadır. İbn Hürmüz ve el-Hasan ise 'e-medde' (أَمَدَّ) fiilinden [türeterek] { يُمِدُّهُ } şeklinde okumuşlardır. Bir grup: 'Her iki [kıraat] de aynı anlamdadır' demiştir. Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bir şeyin diğerini desteklemesi ve artırması halinde 'medde' (مَدَّ) kullanılır; nitekim 'Nil, Haliç'i besledi/artırdı' denilir. 'Emedde' (أَمَدَّ) ise kendisinden olmayan bir şeyle takviye etmektir. Bu [konu] Bakara ve Âl-i İmrân [surelerin]de geçmişti.1 Ca‘fer b. Muhammed ise: { وَالْبَحْرُ مِدَادُهُ } şeklinde okumuştur. { مَا نَفِدَتْ كَلِماتُ اللَّهِ } “Allah'ın kelimeleri tükenmez” [ifadesinin açıklaması] daha önce geçmişti.2 { إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ } “Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” [ifadesinin açıklaması] da daha önce geçmişti.3 Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Buradaki denizden kasıt, kalem [kamışı] yetiştiren tatlı sudur. Tuzlu su ise kalem bitirmez.

16905. Metin

[سورة لقمان (٣١): آية ٢٨]

[Lokmân Suresi (31), Ayet 28]

16906. Metin

مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ واحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (٢٨)

{ مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ واحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ } “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (28)

16907. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ) قَالَ الضَّحَّاكُ: الْمَعْنَى مَا ابْتِدَاءُ خَلْقِكُمْ جَمِيعًا إِلَّا كَخَلْقِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ، وَمَا بَعْثُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَّا كَبَعْثِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَكَذَا قَدَّرَهُ النَّحْوِيُّونَ بِمَعْنَى إِلَّا كَخَلْقِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ، مثل:" وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ" «١» [يوسف: ٨٢]. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لِأَنَّهُ يَقُولُ لِلْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ كُنْ فَيَكُونُ. وَنَزَلَتِ الْآيَةُ فِي أُبَيِّ بْنِ خَلَفٍ وَأَبِي الْأَسَدَيْنِ «٢» وَمُنَبِّهٍ وَنُبَيْهٍ ابْنَيِ الْحَجَّاجِ بْنِ السَّبَّاقِ، قَالُوا لِلنَّبِيِّ ﷺ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ خَلَقَنَا أَطْوَارًا، نُطْفَةً ثُمَّ عَلَقَةً ثُمَّ مُضْغَةً ثُمَّ عِظَامًا، ثُمَّ تَقُولُ إِنَّا نُبْعَثُ خَلْقًا جَدِيدًا جَمِيعًا فِي سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ! فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ"، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَصْعُبُ عَلَيْهِ مَا يَصْعُبُ عَلَى الْعِبَادِ، وَخَلْقُهُ لِلْعَالَمِ كَخَلْقِهِ لِنَفْسٍ وَاحِدَةٍ. (إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ) لِمَا يَقُولُونَ (بَصِيرٌ) بِمَا يَفْعَلُونَ.

Yüce Allah'ın { مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ } buyruğu hakkında ed-Dahhâk şöyle demiştir: Manası, hepinizin ilk baştan yaratılması tek bir kişinin yaratılması gibi, kıyamet günü diriltilmeniz de tek bir kişinin diriltilmesi gibidir demektir. en-Nehhâs şöyle der: Nahivciler de bunu: { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } “Kente sor” «١» [Yûsuf: 82] ayetinde olduğu gibi 'ancak tek bir kişinin yaratılması gibidir' şeklinde takdir etmişlerdir. Mücâhid: "Çünkü O, aza da çoğa da 'Ol!' der, o da hemen oluverir" demiştir. Ayet, Übey b. Halef, Ebü'l-Esedeyn «٢» ve el-Haccâc b. es-Sibbâk'ın iki oğlu Münebbih ve Nübeyh hakkında inmiştir. Onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: 'Allah bizi merhaleler halinde, nutfe, sonra alaka, sonra mudğa, sonra kemikler olarak yarattı; sonra da sen hepimizin bir anda yeni bir yaratılışla diriltileceğimizi mi söylüyorsun!' dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: { مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ } ayetini indirdi; çünkü kullara zor gelen şey Yüce Allah'a zor gelmez ve bütün alemi yaratması tek bir canı yaratması gibidir. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ } söylediklerini hakkıyla işiten, { بَصِيرٌ } yaptıklarını hakkıyla görendir.

16908. Metin

[سورة لقمان (٣١): الآيات ٢٩ الى ٣٠]

[Lokmân Suresi (31), Ayetler 29-30]

16909. Metin

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٢٩) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْباطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٣٠)

{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْباطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ } “Görmedin mi ki Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı da hizmete boyun eğdirmiştir; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O'ndan başka yalvardıkları ise batılın ta kendisidir ve şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.” (29-30)

16910. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ) تَقَدَّمَ في (الحج) و (آل عِمْرَانَ) «٣». (وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ) أَيْ ذَلَّلَهُمَا بِالطُّلُوعِ وَالْأُفُولِ تَقْدِيرًا لِلْآجَالِ وَإِتْمَامًا لِلْمَنَافِعِ. (كُلٌّ يَجْرِي إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى) قَالَ الْحَسَنُ: إِلَى يَوْمِ القيامة. قتادة:

Yüce Allah’ın: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ } “Görmedin mi ki Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor” buyruğu [ile ilgili açıklama] (el-Hac)1 ve (Âl-i İmrân)3 surelerinde geçmişti. { وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ } “Güneşi ve ayı da boyun eğdirmiştir” yani ecelleri takdir etmek ve menfaatleri tamamlamak için doğuş ve batışlarıyla onları [hizmete] âmâde kılmıştır. { كُلٌّ يَجْرِي إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى } “Her biri belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider” buyruğu hakkında el-Hasan: “Kıyamet gününe kadar” demiştir. Katâde2 [ise şöyle demiştir]:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.