[Gâfir Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

18867. Metin

تفسير سُورَةُ غَافِرٍ وَهِيَ سُورَةُ الْمُؤْمِنِ، وَتُسَمَّى سُورَةُ الطَّوْلِ وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعَطَاءٍ وَعِكْرِمَةَ وَجَابِرٍ. وَعَنِ الْحَسَنِ إِلَّا قَوْلَهُ:" وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ" [غافر: ٥٥] لِأَنَّ الصَّلَوَاتِ نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: إِلَّا آيَتَيْنِ مِنْهَا نَزَلَتَا بِالْمَدِينَةِ وَهُمَا" إِنَّ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ" [غافر: ٥٦] والتي بعدها. وهي خمس وَثَمَانُونَ آيَةً. وَفِي مُسْنَدِ الدَّارِمِيِّ قَالَ: حَدَّثَنَا جَعْفَرُ بْنُ عَوْنٍ عَنْ مِسْعَرٍ عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ قَالَ: كُنَّ الْحَوَامِيمَ يُسَمَّيْنَ الْعَرَائِسَ. وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" الْحَوَامِيمُ دِيبَاجُ الْقُرْآنِ" وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ مِثْلُهُ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: وَآلُ حم سُوَرٌ فِي الْقُرْآنِ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: آلُ حم دِيبَاجُ الْقُرْآنِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّمَا هُوَ كَقَوْلِكَ آلُ فُلَانٍ وَآلُ فُلَانٍ كَأَنَّهُ نَسَبَ السُّورَةَ كُلَّهَا إِلَى حم، قَالَ الْكُمَيْتُ:

GÂFİR SÛRESİ’NİN TEFSİRİ. Bu sûre el-Mü’min sûresidir; ayrıca et-Tavl sûresi olarak da isimlendirilir. Hasan[-ı Basrî], Atâ, İkrime ve Câbir’in görüşüne göre Mekkîdir. Hasan’dan [gelen bir rivayete göre], { وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ } “Rabbini hamd ile tesbih et” [Gâfir 55] âyeti müstesnadır; çünkü namazlar Medine’de [farz olarak] inmiştir. İbn Abbâs ve Katâde ise Medine’de inen iki âyetin müstesna olduğunu söylemişlerdir ki bunlar: { إِنَّ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ } “Allah'ın âyetleri hakkında tartışanlar...” [Gâfir 56] âyeti ile ondan sonraki âyettir. Sûre seksen beş âyettir. Dârimî’nin Müsned’inde şöyle denilmiştir: Bize Ca‘fer b. Avn, Mis‘ar’dan, o da Sa‘d b. İbrâhîm’den rivayet etti; o şöyle demiştir: “Hâ-Mîm’ler ‘gelinler’ (el-arâis) diye isimlendirilirdi.” Enes’ten rivayet edilen bir hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hâ-Mîm’ler Kur’ân’ın ipekli kumaşıdır (dîbâc).” İbn Mes‘ûd’dan da benzeri rivayet edilmiştir. el-Cevherî ve Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Âl-i Hâ-Mîm, Kur’ân’daki sûrelerdir. İbn Mes‘ûd: “Âl-i Hâ-Mîm Kur’ân’ın dîbâcıdır (ipeğidir)” demiştir. Ferrâ şöyle demiştir: “Bu tıpkı senin ‘falanın âli’, ‘falanın âli’ demen gibidir; sanki bütün sûreyi Hâ-Mîm’e nispet etmiştir.” el-Kümeyt şöyle demiştir:

18868. Metin

وَجَدْنَا لَكُمْ فِي آلِ حَامِيمَ آيَةً ... - تَأَوَّلَهَا مِنَّا تَقِيٌّ وَمُعْزِبُ «١»

Âl-i Hâ-Mîm’de sizin için bir âyet bulduk ... - Bizden takvâ sahibi ve uzlete çekilen kimse onu tevil etti «١»

18869. Metin

قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هَكَذَا رَوَاهَا الْأُمَوِيُّ بِالزَّايِ، وَكَانَ أَبُو عَمْرٍو يَرْوِيهَا بِالرَّاءِ. فَأَمَّا قَوْلُ الْعَامَّةِ الْحَوَامِيمُ فَلَيْسَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الْحَوَامِيمُ سُوَرٌ فِي الْقُرْآنِ عَلَى غَيْرِ قِيَاسٍ، وَأَنْشَدَ

Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Emevî bu şiiri ze (ز) harfiyle rivayet etmiştir; Ebû Amr ise ra (ر) harfiyle rivayet ediyordu. Avamın “el-Havâmîm” demesine gelince, bu Arap kelamından değildir. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: “el-Havâmîm, Kur’ân’da kıyasa aykırı olarak [çoğul yapılmış] sûrelerdir.” Ve şu beyti okumuştur:

18870. Metin

وَبِالْحَوَامِيمِ الَّتِي قَدْ سُبِّغَتْ «٢»

Ve tastamam kılınmış olan o Havâmîm ile... «٢»

18871. Metin

قَالَ: وَالْأَوْلَى أَنْ تُجْمَعَ بِذَوَاتِ حم. وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ:" لكل شي ثَمَرَةٌ وَإِنَّ ثَمَرَةَ الْقُرْآنِ ذَوَاتُ حَم هُنَّ روضا ت حِسَانٌ مُخَصَّبَاتٌ مُتَجَاوِرَاتٌ فَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَرْتَعَ فِي رِيَاضِ الْجَنَّةِ فَلْيَقْرَأِ الْحَوَامِيمَ". وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" مَثَلُ الْحَوَامِيمِ فِي الْقُرْآنِ كَمَثَلِ الْحَبِرَاتِ فِي الثِّيَابِ" ذَكَرَهُمَا الثَّعْلَبِيُّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: وَحَدَّثَنِي حَجَّاجُ بْنُ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِي مَعْشَرٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ قَيْسٍ قَالَ: رَأَى رَجُلٌ سَبْعَ جَوَارٍ حِسَانٍ مُزَيَّنَاتٍ فِي النَّوْمِ فَقَالَ لِمَنْ أَنْتُنَّ بَارَكَ اللَّهُ فِيكُنَّ فَقُلْنَ نَحْنُ لِمَنْ قَرَأَنَا نَحْنُ الْحَوَامِيمُ.

[Ebû Ubeyde] şöyle dedi: Evlâ olan, bunların "Zevâtu Hâ-Mîm" (Hâ-Mîm ile başlayanlar) şeklinde çoğul yapılmasıdır. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «لِكُلِّ شَيْءٍ ثَمَرَةٌ وَإِنَّ ثَمَرَةَ الْقُرْآنِ ذَوَاتُ حم هُنَّ رَوْضَاتٌ حِسَانٌ مُخْصِبَاتٌ مُتَجَاوِرَاتٌ فَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَرْتَعَ فِي رِيَاضِ الْجَنَّةِ فَلْيَقْرَأِ الْحَوَامِيمَ» «Her şeyin bir meyvesi vardır; şüphesiz Kur'ân'ın meyvesi de Hâ-Mîm'lerdir. Onlar birbirine komşu, pek verimli ve güzel bahçelerdir. Cennet bahçelerinde gezinip nimetlenmek isteyen kimse Havâmîm'i okusun.» Yine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «مَثَلُ الْحَوَامِيمِ فِي الْقُرْآنِ كَمَثَلِ الْحَبِرَاتِ فِي الثِّيَابِ» «Kur'ân'daki Havâmîm'in misali, elbiseler içindeki süslü ve değerli kumaşların (habirât) misali gibidir.» Bu iki rivayeti es-Sa'lebî zikretmiştir. Ebû Ubeyd dedi ki: Haccâc b. Muhammed bana Ebû Ma'şer'den, o da Muhammed b. Kays'tan rivayetle anlattı; o şöyle demiştir: Bir adam rüyasında süslenmiş yedi güzel câriye gördü ve "Allah sizleri mübarek kılsın, sizler kime aitsiniz?" diye sordu. Onlar da "Biz, bizi okuyan kimseye aidiz; bizler Havâmîm'iz" dediler.

18872. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

18873. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ١ الى ٤]

[Gâfir Sûresi (40), Âyetler 1-4]

18874. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

18875. Metin

حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤)

{ حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤) } “Hâ, Mîm. (1) Bu Kitab’ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah’tandır. (2) Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezası pek çetin, lütuf ve ihsanı bol olandandır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O’nadır. (3) İnkâr edenlerden başkası Allah’ın âyetleri hakkında tartışıp mücadeleye girişmez. Onların beldelerde dönüp dolaşması seni sakın aldatmasın! (4)”

18876. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" حم" اخْتُلِفَ فِي مَعْنَاهُ، فَقَالَ عِكْرِمَةُ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" حم" اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى وَهِيَ مَفَاتِيحُ خَزَائِنِ رَبِّكَ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" حم" اسْمُ اللَّهِ الْأَعْظَمِ. وَعَنْهُ:" الر" وَ" حم" وَ" ن" حُرُوفُ الرَّحْمَنِ مُقَطَّعَةٌ. وَعَنْهُ أَيْضًا: اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى أَقْسَمَ بِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: إِنَّهُ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْقُرْآنِ. مُجَاهِدٌ: فَوَاتِحُ السُّوَرِ. وَقَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: الْحَاءُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ حَمِيدٍ وَحَنَّانٍ وَحَلِيمٍ وَحَكِيمٍ، وَالْمِيمُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ مَلِكٍ وَمَجِيدٍ وَمَنَّانٍ وَمُتَكَبِّرٍ وَمُصَوِّرٍ، يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا رَوَى أَنَسٌ أَنَّ أَعْرَابِيًّا سَأَلَ النَّبِيَّ ﷺ: مَا" حم" فَإِنَّا لَا نَعْرِفُهَا فِي لِسَانِنَا؟ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" بَدْءُ أَسْمَاءٍ وَفَوَاتِحُ سُوَرٍ" وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالْكِسَائِيُّ: مَعْنَاهُ قُضِيَ مَا هُوَ كَائِنٌ. كَأَنَّهُ أَرَادَ الْإِشَارَةَ إِلَى تَهَجِّي" حم"، لِأَنَّهَا تَصِيرُ حُمَّ بِضَمِّ الْحَاءِ وَتَشْدِيدِ الْمِيمِ، أَيْ قُضِيَ وَوَقَعَ. وَقَالَ كَعْبُ بْنُ مَالِكٍ:

Yüce Allah’ın: { حم } “Hâ, Mîm” âyetinin anlamı hususunda ihtilaf edilmiştir. İkrime dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “{ حم } Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir ve Rabbinin hazinelerinin anahtarlarıdır” buyurmuştur. İbn Abbâs: “{ حم } Allah’ın İsm-i Âzam’ıdır” demiştir. Ondan [gelen bir diğer rivayette]: “{ الر } ‘Elif-Lâm-Râ’, { حم } ‘Hâ-Mîm’ ve { ن } ‘Nûn’ Rahman isminin birbirinden ayrılmış harfleridir.” Yine ondan gelen rivayette: “Allah Teâlâ’nın kendisiyle yemin ettiği isimlerinden bir isimdir” demiştir. Katâde: “O, Kur’ân’ın isimlerinden bir isimdir” demiştir. Mücâhid: “Sûrelerin açılışlarıdır” demiştir. Atâ el-Horasânî ise şöyle demiştir: “Hâ harfi O’nun Hamîd, Hannân, Halîm ve Hakîm isimlerinin başlangıcıdır; Mîm harfi ise Melik, Mecîd, Mennân, Mütekebbir ve Musavvir isimlerinin başlangıcıdır.” Enes’in rivayet ettiği şu hadis buna delalet eder: Bir bedevî Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “{ حم } ‘Hâ-Mîm’ nedir? Zira biz bunu kendi dilimizde bilmiyoruz” diye sordu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: “İsimlerin başlangıcı ve sûrelerin açılışlarıdır” buyurdu. Dahhâk ve Kisâî şöyle demiştir: “Bunun anlamı, olacak olan şey hükme bağlanıp takdir edilmiştir (kudiye mâ huve kâin).” Sanki o, { حم }’in hecelenişine işaret etmek istemiştir; zira [bu okuyuşa göre] hâ harfinin zammesi ve mîm’in şeddesiyle ‘humme’ (حُمَّ) olur, yani [iş] takdir edildi ve vuku buldu [demektir]. Ka‘b b. Mâlik şöyle demiştir:

18877. Metin

فَلَمَّا تَلَاقَيْنَاهُمْ وَدَارَتْ بِنَا الرَّحَى ... - وَلَيْسَ لِأَمْرٍ حَمَّهُ اللَّهُ مَدْفَعُ

Onlarla karşılaştığımızda ve savaş değirmeni etrafımızda döndüğünde ... - Allah’ın takdir edip kesinleştirdiği bir emre engel olacak hiçbir şey yoktur

18878. Metin

وَعَنْهُ أَيْضًا: إِنَّ الْمَعْنَى حُمَّ أَمْرُ اللَّهِ أَيْ قَرُبَ، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:

Yine ondan [gelen bir rivayette]: Anlamı, Allah’ın emri takdir olunup yaklaştı (humme emru’llâh) demektir. Şairin şöyle dediği gibi:

18879. Metin

قَدْ حُمَّ يَوْمِي فَسُرَّ قَوْمٌ ... - قَوْمٌ بِهِمْ غَفْلَةٌ وَنَوْمٌ

Ölüm günüm yaklaştı da bir kavim sevindi ... - Gaflet ve uyku içinde olan bir kavim

18880. Metin

وَمِنْهُ سُمِّيَتِ الْحُمَّى، لِأَنَّهَا تُقَرِّبُ مِنَ الْمَنِيَّةِ. وَالْمَعْنَى الْمُرَادُ قَرُبَ نَصْرُهُ لِأَوْلِيَائِهِ، وَانْتِقَامُهُ مِنْ أَعْدَائِهِ كَيَوْمِ بَدْرٍ. وَقِيلَ: حُرُوفُ هِجَاءٍ، قَالَ الْجَرْمِيُّ: وَلِهَذَا تُقْرَأُ سَاكِنَةَ الْحُرُوفِ

Humma (ateşli hastalık) da bundan dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir; çünkü o, ölüme yaklaştırır. Murad edilen anlam ise, Bedir gününde olduğu gibi dostlarına yardımının ve düşmanlarından intikam almasının yaklaşmış olmasıdır. Bir görüşe göre bunlar hece harfleridir. el-Cermî şöyle demiştir: “Bu sebeple harfleri sâkin (cezimli) olarak okunur.

18881. Metin

فَخَرَجَتْ مَخْرَجَ التَّهَجِّي وَإِذَا سُمِّيَتْ سُورَةٌ بِشَيْءٍ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ أُعْرِبَتْ، فَتَقُولُ: قَرَأْتُ" حم" فتنصب، وقال الشَّاعِرُ «١»:

Dolayısıyla heceleme kalıbında gelmiştir. Bir sûre bu harflerden biriyle isimlendirildiğinde ise irab alır; nitekim: ‘Hâ-Mîm’i okudum’ (قَرَأْتُ حَامِيمَ) dersin ve nasb edersin.” Şair şöyle demiştir «١»:

18882. Metin

يُذَكِّرُنِي حَامِيمَ وَالرُّمْحُ شَاجِرٌ فَهَلَّا ... - تَلَا حَامِيمَ قَبْلَ التَّقَدُّمِ

Mızraklar birbirine girmişken bana Hâ-Mîm’i hatırlatıyor, bari ... - İleri atılmadan önce Hâ-Mîm’i okusaydı ya!

18883. Metin

وَقَرَأَ عِيسَى بْنُ عُمَرَ الثَّقَفِيُّ:" حَمْ" بِفَتْحِ الْمِيمِ عَلَى مَعْنَى اقْرَأْ حم أَوْ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ. ابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وأبو السمال بكسرها. والإمالة والكسر للالتقاء السَّاكِنَيْنِ، أَوْ عَلَى وَجْهِ الْقَسَمِ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ بِقَطْعِ الْحَاءِ مِنَ الْمِيمِ. الْبَاقُونَ بِالْوَصْلِ. وَكَذَلِكَ فِي" حم. عسق". وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَأَبُو بَكْرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَخَلَفٌ وَابْنُ ذَكْوَانَ بِالْإِمَالَةِ فِي الْحَاءِ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ وَهِيَ قِرَاءَةُ نَافِعٍ وَأَبِي جَعْفَرٍ وَشَيْبَةَ. الْبَاقُونَ بِالْفَتْحِ مُشْبَعًا. قَوْلُهُ تَعَالَى:" تَنْزِيلُ الْكِتابِ" ابْتِدَاءٌ وَالْخَبَرُ" مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ". وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ" تَنْزِيلُ" خَبَرًا لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ هَذَا" تَنْزِيلُ الْكِتابِ". وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ" حم" مُبْتَدَأً وَ" تَنْزِيلُ" خَبَرُهُ وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْقُرْآنَ أَنْزَلَهُ اللَّهُ وَلَيْسَ مَنْقُولًا وَلَا مِمَّا يجوز أن يكذب به. قوله تعالى:" غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ" قَالَ الْفَرَّاءُ: جَعَلَهَا كَالنَّعْتِ لِلْمَعْرِفَةِ وَهِيَ نَكِرَةٌ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هِيَ خَفْضٌ عَلَى الْبَدَلِ. النَّحَّاسُ: وَتَحْقِيقُ الْكَلَامِ فِي هَذَا وَتَلْخِيصُهُ أَنَّ" غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ" يَجُوزُ أَنْ يَكُونَا مَعْرِفَتَيْنِ عَلَى أَنَّهُمَا لِمَا مَضَى فَيَكُونَا نَعْتَيْنِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَا لِلْمُسْتَقْبَلِ وَالْحَالِ فَيَكُونَا نَكِرَتَيْنِ وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَا نَعْتَيْنِ عَلَى هَذَا وَلَكِنْ يَكُونُ خَفْضُهُمَا عَلَى الْبَدَلِ، وَيَجُوزُ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ، فَأَمَّا" شَدِيدِ الْعِقابِ" فَهُوَ نَكِرَةٌ وَيَكُونُ خَفْضُهُ عَلَى الْبَدَلِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" غافِرِ الذَّنْبِ" لِمَنْ قَالَ:" لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ"" وَقابِلِ التَّوْبِ" مِمَّنْ قَالَ:" لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ"" شَدِيدِ الْعِقابِ" لِمَنْ لَمْ يَقُلْ:" لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ". وَقَالَ ثَابِتٌ الْبُنَانِيُّ: كُنْتُ إِلَى سُرَادِقِ مُصْعَبِ بْنِ الزُّبَيْرِ فِي مَكَانٍ لَا تَمُرُّ فِيهِ الدَّوَابُّ، قَالَ: فَاسْتَفْتَحْتُ" حم. تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ" فَمَرَ عَلَيَّ رَجُلٌ عَلَى دَابَّةٍ فَلَمَّا قُلْتُ" غافِرِ الذَّنْبِ" قَالَ: قُلْ يَا غافِرِ الذَّنْبِ اغْفِرْ لِي ذنبي، فلما قلت:" قابِلِ التَّوْبِ" قال:

İsâ b. Ömer es-Sekafî, ‘Hâ-Mîm’i oku’ [takdirinde] bir anlamla yahut iki sâkinin bir araya gelmesi (iltikâ-i sâkineyn) sebebiyle mîm harfini fetha ile okumuştur. İbn Ebî İshâk ve Ebü’s-Semmâl ise [mîm harfini] kesre ile okumuşlardır. İmâle ve kesre, iki sâkinin bir araya gelmesinden dolayı yahut yemin anlamı taşıdığı içindir. Ebû Ca‘fer, hâ harfini mîm harfinden ayırarak (kat‘ ile) okumuştur. Diğer [kıraat imamları] ise bitişik (vasl ile) okumuşlardır. { حم. عسق } “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kāf”ta da durum böyledir. Ebû Amr, Ebû Bekir, Hamza, Kisâî, Halef ve İbn Zekvân, hâ harfinde imâle yaparak okumuşlardır. Ebû Amr’dan [ayrıca] iki lafız arası (beyne’l-lafzeyn / taklîl) rivayet edilmiştir ki bu, Nâfi‘, Ebû Ca‘fer ve Şeybe’nin de kıraatidir. Diğerleri ise fetha ile doyguncasına (işbâ‘ ile) okumuşlardır. Yüce Allah’ın: { تَنْزِيلُ الْكِتابِ } “Bu kitabın indirilişi” buyruğu mübtedadır, haberi ise { مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } “kudreti daima üstün gelen ve her şeyi hakkıyla bilen Allah tarafındandır” ifadesidir. { تَنْزِيلُ } kelimesinin mahzûf (düşmüş) bir mübtedanın haberi olması da câizdir; yani: ‘Bu, kitabın indirilişidir’ [demektir]. { حم }’in mübteda, { تَنْزِيلُ } kelimesinin de onun haberi olması da câizdir. Anlamı ise şudur: Şüphesiz Kur'an'ı Allah indirmiştir; o [başkasından] aktarılmış değildir ve yalanlanması câiz olan şeylerden de değildir. Yüce Allah’ın: { غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ } “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezası pek çetin olandır” buyruğu hakkında Ferrâ: “[Cenâb-ı Hak] bu kelimeleri, nekire (belirtisiz) oldukları halde marife (belirli) için sıfat kılmıştır” demiştir. Zeccâc ise: “Bunların mecrur oluşu bedel olmalarındandır” demiştir. en-Nehhâs şöyle demiştir: “Bu husustaki sözün tahkiki ve özeti şudur: { غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ } ifadelerinin, geçmiş zamana (mâzîye) ait kabul edilerek marife olmaları ve dolayısıyla iki sıfat olmaları câizdir. Gelecek ve şimdiki zamana (istikbâl ve hâle) ait kabul edilerek nekire olmaları da câizdir; bu durumda iki sıfat olmaları câiz olmaz, fakat mecrur oluşları bedel yoluyla olur. Hâl olarak mansub olmaları da câizdir. { شَدِيدِ الْعِقابِ } ifadesine gelince; o nekiredir ve mecrur oluşu bedel yoluyladır.” İbn Abbâs [şöyle] demiştir: “{ غافِرِ الذَّنْبِ } ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen kimse içindir; { وَقابِلِ التَّوْبِ } ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen kimseden [kabul edilir]; { شَدِيدِ الْعِقابِ } ise ‘Lâ ilâhe illallâh’ demeyen kimse içindir.” Sâbit el-Bünânî şöyle demiştir: “Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in otağının yanında, binek hayvanlarının geçmediği bir yerdeydim. { حم. تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } [sûresini] okumaya başladım. Yanımdan binek üzerinde bir adam geçti. Ben: { غافِرِ الذَّنْبِ } deyince; ‘De ki: Ey günahı bağışlayan, günahımı bağışla!’ dedi. Ben: { قابِلِ التَّوْبِ } deyince [şöyle] dedi:

18884. Metin

قُلْ يَا قَابِلَ التَّوْبِ تَقَبَّلْ تَوْبَتِي، فَلَمَّا قُلْتُ:" شَدِيدِ الْعِقابِ" قَالَ: قُلْ يَا شَدِيدَ الْعِقَابِ اعْفُ عَنِّي، فَلَمَّا قُلْتُ:" ذِي الطَّوْلِ" قَالَ: قُلْ يَا ذَا الطَّوْلِ طُلْ عَلَيَّ بِخَيْرٍ، فَقُمْتُ إِلَيْهِ فَأَخَذَ بِبَصَرِي، فَالْتَفَتُّ يَمِينًا وَشِمَالًا فَلَمْ أَرَ شَيْئًا. وَقَالَ أَهْلُ الْإِشَارَةِ:" غافِرِ الذَّنْبِ" فَضْلًا" وقابِلِ التَّوْبِ" وَعْدًا" شَدِيدِ الْعِقابِ" عَدْلًا" لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ" فَرْدًا. وَرُوِيَ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ أَنَّهُ افْتَقَدَ رَجُلًا ذَا بَأْسٍ شَدِيدٍ مِنْ أَهْلِ الشَّامِ، فَقِيلَ لَهُ: تَتَابَعَ فِي هَذَا الشَّرَابِ، فَقَالَ عُمَرُ لِكَاتِبِهِ: اكْتُبْ مِنْ عُمَرَ إِلَى فُلَانٍ، سَلَامٌ عَلَيْكَ، وَأَنَا أَحْمَدُ اللَّهَ إِلَيْكَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ:" بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. حم تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ" ثُمَّ خَتَمَ الْكِتَابَ وَقَالَ لِرَسُولِهِ: لَا تَدْفَعْهُ إِلَيْهِ حَتَّى تَجِدَهُ صَاحِيًا، ثُمَّ أَمَرَ مَنْ عِنْدَهُ بِالدُّعَاءِ لَهُ بِالتَّوْبَةِ، فَلَمَّا أَتَتْهُ الصَّحِيفَةُ جَعَلَ يقرؤها وَيَقُولُ: قَدْ وَعَدَنِي اللَّهُ أَنْ يَغْفِرَ لِي، وَحَذَّرَنِي عِقَابَهُ، فَلَمْ يَبْرَحْ يُرَدِّدُهَا حَتَّى بَكَى ثُمَّ نَزَعَ فَأَحْسَنَ النَّزْعَ وَحَسُنَتْ تَوْبَتُهُ. فَلَمَّا بَلَغَ عُمَرَ أَمْرُهُ قَالَ: هَكَذَا فَاصْنَعُوا إِذَا رَأَيْتُمْ أَحَدَكُمْ قَدْ زَلَّ زَلَّةً فَسَدِّدُوهُ وَادْعُوا اللَّهَ لَهُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِ، وَلَا تَكُونُوا أَعْوَانًا لِلشَّيَاطِينِ عَلَيْهِ. وَ" التَّوْبِ" يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَصْدَرَ تَابَ يَتُوبُ تَوْبًا، وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ جَمْعَ تَوْبَةٍ نَحْوَ دَوْمَةٍ وَدَوْمٍ وَعَزْمَةٍ وَعَزْمٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ «١»:

“De ki: Ey tövbeleri kabul eden, benim tövbemi kabul et!” Ben: { شَدِيدِ الْعِقابِ } deyince; “De ki: Ey cezası çetin olan, beni affet!” dedi. Ben: { ذِي الطَّوْلِ } deyince; “De ki: Ey lütuf ve ihsan sahibi, bana hayırla lütufta bulun!” dedi. Hemen ona doğru yöneldim, fakat gözümden kayboldu; sağıma soluma baktım ama hiçbir şey göremedim. İşaret ehli [âlimler] şöyle demiştir: { غافِرِ الذَّنْبِ } lütuf olarak; { وَقابِلِ التَّوْبِ } vaat olarak; { شَدِيدِ الْعِقابِ } adalet olarak; { لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } teklik/ferdâniyet olarak [zikredilmiştir]. Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh’tan rivayet edildiğine göre o, Şam ehlinden güçlü kuvvetli bir adamı arayıp sordu. Ona: “O kendisini sürekli bu içkiye (şaraba) verdi” denildi. Bunun üzerine Ömer kâtibine: “Ömer’den falan kimseye: Sana selâm olsun. Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a hamdettiğimi sana bildiririm: { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. حم تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ }” diye yazmasını emretti. Sonra mektubu mühürledi ve elçisine: “Bunu ona ayık olduğu bir zamanda bulmadıkça verme” dedi. Ardından yanında bulunanlara onun tövbe etmesi için dua etmelerini emretti. Mektup adama ulaştığında onu okumaya başladı ve: “Allah beni bağışlayacağını vaat etmiş ve beni azabından da sakındırmıştır” diyordu. Ağlayıncaya kadar mektubu tekrar tekrar okumaktan geri durmadı; sonra [içkiden] tamamen vazgeçti, hem de pek güzel vazgeçti ve tövbesi güzelleşti. Onun bu durumu Ömer’e ulaşınca şöyle dedi: “İçinizden birinin bir hata işlediğini gördüğünüzde böyle yapınız; onu doğru yola yöneltiniz ve Allah’a onun tövbesini kabul etmesi için dua ediniz; ona karşı şeytanların yardımcıları olmayınız.” { التَّوْبِ } kelimesi, ‘tâbe yetûbu tevben’ (تَابَ يَتُوبُ تَوْباً) fiilinin masdarı olabileceği gibi; devme-devm (دَوْمَة - دَوْم) ve azme-azm (عَزْمَة - عَزْم) gibi tevbe (تَوْبَة) kelimesinin çoğulu olması da muhtemeldir. Şairin şu sözü de bu kabildendir «١»:

18885. Metin

فَيَخْبُو سَاعَةً وَيَهُبُّ سَاعَا

Bir an söner, diğer anlarda eser ...

18886. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التَّوْبُ بِمَعْنَى التَّوْبَةِ. قَالَ أَبُو الْعَبَّاسِ: وَالَّذِي يَسْبِقُ إِلَى قَلْبِي أَنْ يَكُونَ مَصْدَرًا، أَيْ يَقْبَلُ هَذَا الْفِعْلَ، كَمَا تقول قالا قَوْلًا، وَإِذَا كَانَ جَمْعًا فَمَعْنَاهُ يَقْبَلُ التَّوْبَاتِ." ذِي الطَّوْلِ" عَلَى الْبَدَلِ وَعَلَى النَّعْتِ، لِأَنَّهُ مَعْرِفَةٌ. وَأَصْلُ الطَّوْلِ الْإِنْعَامُ وَالْفَضْلُ يُقَالُ مِنْهُ: اللَّهُمَّ طُلْ عَلَيْنَا أَيْ أَنْعِمْ وَتَفَضَّلْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" ذِي الطَّوْلِ" ذِي النِّعَمِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: ذِي الْغِنَى وَالسَّعَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا" [النساء: ٢٥] أَيْ غِنًى وَسَعَةً. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا:" ذِي الطَّوْلِ" ذِي الْغِنَى عَمَّنْ لَا يَقُولُ لا إله إلا الله. وقال عكرمة:

et-Tevb (التَّوْب)1 kelimesinin et-Tevbe (التَّوْبَة) anlamında olması da câizdir. Ebu'l-Abbâs şöyle demiştir: “Gönlüme ilk gelen [tercih], bunun bir masdar olmasıdır; yani [Allah'ın] bu fiili kabul etmesi demektir; nitekim ‘kâle kavlen’ (söz söyledi) demen gibidir. Şayet çoğul kabul edilirse manası, ‘tövbeleri kabul eden’ şeklinde olur.” { ذِي الطَّوْلِ } [ifadesi], marife (belirli) olduğu için bedel veya na‘t (sıfat) konumundadır. Tavl (الطَّوْل) kelimesinin asıl anlamı nimet vermek ve lütufta bulunmaktır. Nitekim bundan türetilerek: “Allāhümme tul aleynâ” (Allahım, bize lütufta bulun) yani nimet ver ve ihsanda bulun, denilir. İbn Abbâs: “{ ذِي الطَّوْلِ }, nimetler sahibi demektir” demiştir. Mücâhid ise: “Zenginlik ve geniş imkân sahibi demektir” demiştir. Nitekim Yüce Allah'ın: { وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا } [en-Nisâ: 25] “İçinizden kimin gücü/maddî imkânı yetmezse...” âyetindeki [tavl] da zenginlik ve imkân genişliği manasındadır. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: “{ ذِي الطَّوْلِ }, ‘Lâ ilâhe illallâh’ demeyen kimseden müstağni olan (ona ihtiyacı olmayan) demektir.” İkrime ise şöyle demiştir:

18887. Metin

" ذِي الطَّوْلِ" ذِي الْمَنِّ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَالطَّوْلُ بِالْفَتْحِ الْمَنُّ، يُقَالُ مِنْهُ طَالَ عَلَيْهِ وَتَطَوَّلَ عَلَيْهِ إِذَا امْتَنَّ عَلَيْهِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ:" ذِي الطَّوْلِ" ذِي التَّفَضُّلِ، قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَالْفَرْقُ بَيْنَ الْمَنِّ وَالتَّفَضُّلِ أَنَّ الْمَنَّ عَفْوٌ عَنْ ذَنْبٍ. وَالتَّفَضُّلُ إِحْسَانٌ غَيْرُ مُسْتَحَقٍّ. وَالطَّوْلُ مَأْخُوذٌ مِنَ الطِّوَلِ كَأَنَّهُ طَالَ بِإِنْعَامِهِ عَلَى غَيْرِهِ. وَقِيلَ: لِأَنَّهُ طَالَتْ مُدَّةُ إِنْعَامِهِ." لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ" أَيِ الْمَرْجِعُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا" سَجَّلَ سُبْحَانَهُ عَلَى الْمُجَادِلِينَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِالْكُفْرِ، وَالْمُرَادُ الْجِدَالُ بِالْبَاطِلِ، مِنَ الطَّعْنِ فِيهَا، وَالْقَصْدِ إِلَى إِدْحَاضِ الْحَقِّ، وَإِطْفَاءِ نُورِ اللَّهِ تَعَالَى. وَقَدْ دَلَّ عَلَى ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ". [غافر: ٥]. فَأَمَّا الْجِدَالُ فِيهَا لِإِيضَاحِ مُلْتَبِسِهَا، وَحَلِّ مُشْكِلِهَا، وَمُقَادَحَةِ أَهْلِ الْعِلْمِ فِي اسْتِنْبَاطِ مَعَانِيهَا، وَرَدِّ أَهْلِ الزَّيْغِ بِهَا وَعَنْهَا، فَأَعْظَمُ جِهَادٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ. وَقَدْ مَضَى هَذَا الْمَعْنَى فِي [الْبَقَرَةِ] عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:" أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَاجَّ إِبْراهِيمَ فِي رَبِّهِ" «١» [البقرة: ٢٥٨] مستوفى." فَلا يَغْرُرْكَ" وقرى:" فَلَا يَغُرْكَ"" تَقَلُّبُهُمْ" أَيْ تَصَرُّفُهُمْ" فِي الْبِلادِ" فإني إن أَمْهَلْتُهُمْ لَا أُهْمِلُهُمْ بَلْ أُعَاقِبُهُمْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ تِجَارَتَهُمْ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الشَّامِ وإلى اليمن. وقيل:" فَلا يَغْرُرْكَ" مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْخَيْرِ وَالسَّعَةِ فِي الرِّزْقِ فَإِنَّهُ مَتَاعٌ قَلِيلٌ فِي الدُّنْيَا. وقال الزجاج:" فَلا يَغْرُرْكَ" سَلَامَتُهُمْ بَعْدَ كُفْرِهِمْ فَإِنَّ عَاقِبَتَهُمُ الْهَلَاكُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: آيَتَانِ مَا أَشَدَّهُمَا عَلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي الْقُرْآنِ: قَوْلُهُ:" مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا"، وَقَوْلُهُ:" وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتابِ لَفِي شِقاقٍ بَعِيدٍ" [البقرة: ١٧٦].

“{ ذِي الطَّوْلِ } lütuf ve minnet sahibi” demektir. el-Cevherî şöyle demiştir: Tavl (الطَّوْل) fetha ile minnet (lütuf) demektir; bir kimseye lütufta bulunulduğunda ‘tâle aleyhi’ (طَالَ عَلَيْهِ) ve ‘tetavvele aleyhi’ (تَطَوَّلَ عَلَيْهِ) denir. Muhammed b. Ka‘b: “{ ذِي الطَّوْلِ } ihsan ve fazl sahibi” demiştir. el-Mâverdî şöyle demiştir: Minnet ile tafaddul (ihsan) arasındaki fark şudur: Minnet, günahın bağışlanmasıdır; tafaddul ise hak edilmemiş bir iyiliktir. Tavl kelimesi, tûl (uzunluk) kökünden alınmıştır; sanki ihsanıyla başkasına uzanıp üstün gelmiştir. İhsanının süresi uzadığı/sürekli olduğu için böyle denildiği de söylenmiştir. { لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } yani dönüş ancak O’nadır. Yüce Allah’ın: { مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } “Allah'ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışıp mücadeleye girişmez” âyetinde Yüce Allah, Allah’ın âyetleri hakkında tartışıp mücadeleye girişenlerin kâfir olduklarını tescil etmiştir. Burada murad edilen; âyetleri kınamak/eleştirmek, hakkı batılla çürütmeyi kastetmek ve Allah Teâlâ’nın nurunu söndürmek amacıyla yapılan bâtıl mücadeledir. Yüce Allah’ın: { وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ } “Hakkı batılla çürütmek için mücadele ettiler” [Gâfir 5] âyeti de buna delalet etmiştir. Kapalı olan kısımları açıklığa kavuşturmak, müşkil meseleleri çözmek, manalarını istinbat etmek hususunda ilim ehliyle müzakere ve münazara etmek ve sapkınlık ehlini bu âyetlerle ve bu âyetler sebebiyle reddetmek maksadıyla yapılan mücadeleye gelince; bu, Allah yolundaki en büyük cihattır. Bu mana [Bakara Sûresi’nde], Yüce Allah’ın: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَاجَّ إِبْراهِيمَ فِي رَبِّهِ } “Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” «١» [Bakara 258] âyetinde etraflıca geçmişti. { فَلا يَغْرُرْكَ } âyeti, ‘felâ yeğurrake’ (فَلَا يَغُرَّكَ) şeklinde de okunmuştur. { تَقَلُّبُهُمْ } yani onların { فِي الْبِلادِ } “beldelerde dönüp dolaşması”, [seni sakın aldatmasın]. Çünkü Ben onlara mühlet versem bile onları ihmal etmem, bilakis cezalandırırım. İbn Abbâs: “Mekke’den Şam’a ve Yemen’e yaptıkları ticaretlerini kastetmektedir” demiştir. Şöyle de denilmiştir: “{ فَلا يَغْرُرْكَ } onların içinde bulundukları hayır ve rızık genişliği seni sakın aldatmasın; çünkü bu, dünyada pek az bir geçimliktir.” Zeccâc: “{ فَلا يَغْرُرْكَ } inkârlarından sonra onların esenlik içinde bulunmaları seni aldatmasın; çünkü onların sonu helaktir” demiştir. Ebü’l-Âliye ise şöyle demiştir: İki âyet vardır ki Kur’ân hakkında tartışıp mücadele edenlere bunlar ne kadar da ağırdır: O’nun: { مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } “Allah'ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışıp mücadeleye girişmez” âyeti ile: { وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتابِ لَفِي شِقاقٍ بَعِيدٍ } “Kitap hakkında ayrılığa düşenler ise derin bir ayrılık/anlaşmazlık içindedirler” [Bakara 176] âyetidir.

18888. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٥ الى ٩]

[Gâfir Sûresi (40), Âyetler 5-9]

18889. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ (٥) وَكَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ (٦) الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (٧) رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨) وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)

{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ } “Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalamak (cezalandırmak) için kastetti ve bâtıl ile hakkı ortadan kaldırmak için mücadele etti. Bunun üzerine onları yakaladım; [bakın] Benim cezalandırmam nasıl oldu!” (5) { وَكَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ } “Böylece kâfir olanların aleyhine Rabbinin [azap] sözü —onların cehennem ehli olduklarına dair— kesinleşti.” (6) { الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ } “Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için şöyle mağfiret dilerler: ‘Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilim bakımından kuşattın. Artık tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!’” (7) { رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “‘Rabbimiz! Onları da, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanları da kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.’” (8) { وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ } “‘Ve onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, şüphesiz ona merhamet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur.’” (9)

18890. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ" عَلَى تَأْنِيثِ الْجَمَاعَةِ أَيْ كَذَّبَتِ الرُّسُلَ." وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ" أي والأمم الذين تحزبوا عل أَنْبِيَائِهِمْ بِالتَّكْذِيبِ نَحْو عَادٍ وَثَمُودَ فَمَنْ بَعْدَهُمْ." وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ" أَيْ لِيَحْبِسُوهُ وَيُعَذِّبُوهُ وَقَالَ قَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ: لِيَقْتُلُوهُ. وَالْأَخْذُ يَرِدُ بِمَعْنَى الْإِهْلَاكِ، كَقَوْلِهِ:" ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ نَكِيرِ" [الحج: ٤٤]. وَالْعَرَبُ تُسَمِّي الْأَسِيرَ الْأَخِيذَ، لِأَنَّهُ مَأْسُورٌ لِلْقَتْلِ، وَأَنْشَدَ قُطْرُبٌ قَوْلَ الشَّاعِرِ:

Yüce Allah’ın: { كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ } “Onlardan önce Nûh kavmi yalanlamıştı” âyetindeki fiil topluluk (cemaat) manası gözetilerek müennes kılınmıştır; yani peygamberleri yalanladılar demektir. { وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ } “Ve onlardan sonraki fırkalar da...” yani Âd, Semûd ve onlardan sonrakiler gibi peygamberlerine karşı yalanlama hususunda hizipler oluşturan ümmetler [de yalanladı]. { وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ } “Her ümmet kendi peygamberini yakalamaya yeltendi” yani onu hapsetmek ve ona azap etmek için [yeltendi]. Katâde ve es-Süddî: “Onu öldürmek için” demişlerdir. ‘Ahz’ (الأَخْذُ) kelimesi helak etmek anlamında da gelir; nitekim Yüce Allah: { ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ نَكِيرِ } “Sonra onları yakalayıverdim; inkârımın sonu nasıl oldu!” [Hac 44] buyurmuştur. Araplar esire öldürülmek üzere tutulduğu için ‘ahîz’ (الأَخِيذ) derler. Kutrub şairin şu sözünü inşad etmiştir:

18891. Metin

فَإِمَّا تَأْخُذُونِي تَقْتُلُونِي ... - فَكَمْ مِنْ آخِذٍ يَهْوَى خُلُودِي «١»

Eğer beni yakalayıp öldürürseniz ... - Nice yakalayan vardır ki benim ebedî kalmamı arzular «١»

18892. Metin

وَفِي وَقْتِ أَخْذِهِمْ لِرَسُولِهِمْ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا عِنْدَ دُعَائِهِ لَهُمْ. الثَّانِي عِنْدَ نُزُولِ الْعَذَابِ بِهِمْ." وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ" أَيْ لِيُزِيلُوا. وَمِنْهُ مَكَانٌ دَحْضٌ أَيْ مَزْلَقَةٌ، وَالْبَاطِلُ دَاحِضٌ، لِأَنَّهُ يَزْلَقُ وَيَزِلُّ فَلَا يَسْتَقِرُّ. قَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: جَادَلُوا الْأَنْبِيَاءَ بِالشِّرْكِ لِيُبْطِلُوا بِهِ الْإِيمَانَ." فَأَخَذْتُهُمْ" أَيْ بِالْعَذَابِ." فَكَيْفَ كانَ عِقابِ" أَيْ عَاقِبَةُ الْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ. أَيْ أَلَيْسَ وَجَدُوهُ حَقًّا. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَكَذلِكَ حَقَّتْ" أَيْ وَجَبَتْ وَلَزِمَتْ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْحَقِّ لِأَنَّهُ اللَّازِمُ." كَلِمَةُ رَبِّكَ" هَذِهِ قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ عَلَى التَّوْحِيدِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عامر:" كلمات" جمعا.

Onların peygamberlerini yakalama vakti hususunda iki görüş vardır: Birincisi, [peygamberin] kendilerini [imana] davet ettiği andır. İkincisi ise üzerlerine azabın indiği andır. { وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ } “Hakkı onunla ortadan kaldırmak için bâtıla sarılarak mücadele ettiler” yani [hakkı] yok etmek için [çabaladılar]. Bu kökten gelen *dahd* (دَحْض) mekân, kaygan yer (mezlaka) demektir. Bâtıl da kayıp gittiği, zeval bulduğu ve tutunup yerleşemediği için *dâhid* (دَاحِض) olarak isimlendirilmiştir. Yahyâ b. Sellâm şöyle demiştir: “İmanı geçersiz kılmak için peygamberlerle şirkle mücadele ettiler.” { فَأَخَذْتُهُمْ } “Ben de onları yakalayıverdim” yani azap ile [cezalandırdım]. { فَكَيْفَ كانَ عِقابِ } “Cezalandırmam nasılmış [gördüler]!” Yani yalanlayan ümmetlerin akıbeti [nasıl oldu]? Yani onu bir gerçek olarak bulmadılar mı? Yüce Allah’ın: { وَكَذلِكَ حَقَّتْ } “İşte böylece gerçekleşti / kesinleşti” buyruğu, gerekli ve vacip oldu demektir; kaçınılmaz olan manasındaki *el-hakk* (الحق) kelimesinden türetilmiştir. { كَلِمَةُ رَبِّكَ } “Rabbinin sözü” ifadesi, genel ulemanın (cumhurun) tekil (müfred) okuyuşudur. Nâfi‘ ve İbn Âmir ise çoğul olarak { كَلِمَاتُ } şeklinde okumuşlardır.

18893. Metin

" عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ" قَالَ الْأَخْفَشُ: أَيْ لِأَنَّهُمْ وَبِأَنَّهُمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَيَجُوزُ إِنَّهُمْ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ." أَصْحابُ النَّارِ" أَيِ الْمُعَذَّبُونَ بِهَا وَتَمَّ الكلام. ثم ابتدأ فقال:" الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا" وَيُرْوَى: أَنَّ حَمَلَةَ الْعَرْشِ أَرْجُلُهُمْ فِي الْأَرْضِ السُّفْلَى وَرُءُوسُهُمْ قَدْ خَرَقَتِ الْعَرْشَ، وَهُمْ خُشُوعٌ لَا يَرْفَعُونَ طَرْفَهُمْ، وَهُمْ أَشْرَافُ الْمَلَائِكَةِ وَأَفْضَلُهُمْ. فَفِي الحديث:" اللَّهَ ﵎ أَمَرَ جَمِيعَ الْمَلَائِكَةِ أَنْ يَغْدُوا وَيَرُوحُوا بِالسَّلَامِ عَلَى حَمَلَةِ الْعَرْشِ تَفْضِيلًا لَهُمْ عَلَى سَائِرِ الْمَلَائِكَةِ". وَيُقَالُ: خَلَقَ اللَّهُ الْعَرْشَ مِنْ جَوْهَرَةٍ خَضْرَاءَ، وَبَيْنَ الْقَائِمَتَيْنِ مِنْ قوامه خَفَقَانُ الطَّيْرِ الْمُسْرِعِ ثَمَانِينَ أَلْفَ عَامٍ. وَقِيلَ: حَوْلَ الْعَرْشِ سَبْعُونَ أَلْفَ صَفٍّ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَطُوفُونَ بِهِ مُهَلِّلِينَ مُكَبِّرِينَ، وَمِنْ وَرَائِهِمْ سَبْعُونَ أَلْفَ صَفٍّ قِيَامٌ، قَدْ وَضَعُوا أَيْدِيَهُمْ عَلَى عَوَاتِقِهِمْ، وَرَافِعِينَ أَصْوَاتَهُمْ بِالتَّهْلِيلِ وَالتَّكْبِيرِ، وَمِنْ وَرَائِهِمْ مِائَةُ أَلْفِ صَفٍّ، وَقَدْ وَضَعُوا الْأَيْمَانَ عَلَى الشَّمَائِلِ، مَا مِنْهُمْ أَحَدٌ إِلَّا وَهُوَ يُسَبِّحُ بِمَا لَا يُسَبِّحُ بِهِ الْآخَرُ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" الْعُرْشُ" بِضَمِّ الْعَيْنِ، ذَكَرَ جَمِيعَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ ﵀. وَقِيلَ: اتَّصَلَ هَذَا بِذِكْرِ الْكُفَّارِ، لِأَنَّ الْمَعْنَى وَاللَّهُ أَعْلَمُ-" الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ" يُنَزِّهُونَ اللَّهَ ﷿ عَمَّا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ" وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا" أَيْ يَسْأَلُونَ لَهُمُ الْمَغْفِرَةَ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى. وَأَقَاوِيلُ أَهْلِ التَّفْسِيرِ عَلَى أَنَّ الْعَرْشَ هُوَ السَّرِيرُ، وَأَنَّهُ جِسْمٌ مُجَسَّمٌ خَلَقَهُ اللَّهُ ﷿، وَأَمَرَ مَلَائِكَةً بِحَمْلِهِ، وَتَعَبَّدَهُمْ بِتَعْظِيمِهِ وَالطَّوَافِ بِهِ، كَمَا خَلَقَ فِي الْأَرْضِ بَيْتًا وَأَمَرَ بَنِي آدَمَ بِالطَّوَافِ بِهِ وَاسْتِقْبَالِهِ فِي الصَّلَاةِ. وَرَوَى ابْنُ طَهْمَانَ، عَنْ مُوسَى بْنِ عُقْبَةَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْأَنْصَارِيِّ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" أُذِنَ لِي أَنْ أُحَدِّثَ عَنْ مَلَكٍ مِنْ مَلَائِكَةِ اللَّهِ مِنْ حَمَلَةِ الْعَرْشِ مَا بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِهِ إِلَى عَاتِقِهِ مَسِيرُ سَبْعِمِائَةِ عَامٍ) ذَكَرَهُ الْبَيْهَقِيُّ وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «١» فِي آيَةِ الْكُرْسِيِّ عِظَمُ الْعَرْشِ وَأَنَّهُ أَعْظَمُ الْمَخْلُوقَاتِ. وَرَوَى ثَوْرِ بْنِ يَزِيدَ، عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ، عَنْ كَعْبِ الْأَحْبَارِ أَنَّهُ قَالَ: لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ تَعَالَى الْعَرْشَ قَالَ: لَنْ يَخْلُقَ اللَّهُ خَلْقًا أَعْظَمَ مِنِّي، فَاهْتَزَّ فطوقه الله بحية، للحية

{ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ } “...inkâr edenlerin aleyhine, onların...” [ifadesi hakkında] el-Ahfeş: “Yani 'çünkü onlar' ve 'onların ... olmaları sebebiyle' anlamındadır” demiştir. ez-Zeccâc ise: “Hemzenin kesresiyle { إِنَّهُمْ } şeklinde okunması da câizdir” demiştir. { أَصْحابُ النَّارِ } “cehennemlikler [olduklarına dair]” yani orada azap görecek kimseler [olduklarına dair]. Söz burada tamamlanmıştır. Sonra yeni bir söze başlayarak şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا } “Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için bağışlanma dilerler.” Rivayet edildiğine göre; Arş'ı taşıyan meleklerin ayakları en alt tabaka yerdedir, başları ise Arş'ı delip geçmiştir. Onlar derin bir huşû içindedirler, gözlerini yukarı kaldırmazlar. Onlar meleklerin en şereflileri ve en faziletlileridir. Nitekim hadiste şöyle [buyrulmuştur]: « Allah Teâlâ, diğer meleklere olan üstünlüklerinden dolayı bütün meleklere sabah akşam Arş'ı taşıyanlara selâm vermelerini emretmiştir. » Şöyle de denilmiştir: Allah Arş'ı yeşil bir cevherden yaratmıştır; onun ayaklarından iki ayağı arasındaki mesafe, hızlı uçan bir kuşun seksen bin yıllık uçuş mesafesidir. Bir diğer rivayette de şöyle denilmiştir: Arş'ın etrafında tehlîl ve tekbir getirerek onu tavaf eden yetmiş bin melek safı vardır. Onların arkasında ellerini omuzlarına koymuş, tehlîl ve tekbir ile seslerini yükselten kıyam hâlinde yetmiş bin saf vardır. Onların arkasında da sağ ellerini sol ellerinin üzerine koymuş yüz bin saf vardır ki onlardan her biri diğerinin yapmadığı bir tesbihte bulunmaktadır. İbn Abbâs [bu kelimeyi] ayn harfinin zammesiyle 'el-‘Urş' (الْعُرْشُ) şeklinde okumuştur. Bütün bunları Zemahşerî rahimehullâh zikretmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu ifadenin kâfirlerin zikredilmesiyle irtibatı şudur: -Doğrusunu en iyi Allah bilir- anlam şöyledir: “Arş'ı taşıyanlar ve onun etrafındakiler”, Allah Azze ve Celle'yi kâfirlerin söylediklerinden tenzih ederler; { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا } “ve iman edenler için bağışlanma dilerler” yani onlar için Allah Teâlâ'dan bağışlanma niyaz ederler. Müfessirlerin ortak görüşüne göre Arş, tahttır (serîr); Allah Azze ve Celle'nin yarattığı cismanî bir varlıktır. Allah meleklere onu taşımalarını emretmiş, yeryüzünde bir Beyt (Kâbe) yaratıp Âdemoğullarına onu tavaf etmeyi ve namazda ona yönelmeyi ibadet kıldığı gibi, meleklere de Arş'ı yüceltmeyi ve onu tavaf etmeyi ibadet kılmıştır. İbn Tahmân, Mûsâ b. Ukbe'den, o Muhammed b. el-Münkedir'den, o da Câbir b. Abdillâh el-Ensârî'den radıyallâhu anh rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « أُذِنَ لِي أَنْ أُحَدِّثَ عَنْ مَلَكٍ مِنْ مَلَائِكَةِ اللَّهِ مِنْ حَمَلَةِ الْعَرْشِ مَا بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِهِ إِلَى عَاتِقِهِ مَسِيرُ سَبْعِمِائَةِ عَامٍ » «Bana Arş'ı taşıyan Allah'ın meleklerinden bir melek hakkında anlatmam için izin verildi: Onun kulak memesi ile omzu arasındaki mesafe yedi yüz yıllık yoldur.» Bunu el-Beyhakî zikretmiştir. Bakara Sûresi'nde1 Âyetü'l-Kürsî'nin tefsirinde Arş'ın büyüklüğü ve onun en büyük yaratılmış varlık olduğu hususu geçmişti. Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma'dân'dan, o da Kâ'b el-Ahbâr'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Allah Teâlâ Arş'ı yarattığında [Arş]: “Allah benden daha büyük bir varlık yaratmayacaktır” dedi. Bunun üzerine sarsıldı ve Allah onu bir yılanla kuşattı. Bu yılanın...

18894. Metin

سَبْعُونَ أَلْفَ جَنَاحٍ، فِي الْجَنَاحِ سَبْعُونَ أَلْفَ رِيشَةٍ، فِي كُلِّ رِيشَةٍ سَبْعُونَ أَلْفَ وَجْهٍ، فِي كُلِّ وَجْهٍ سَبْعُونَ أَلْفَ فَمٍ، فِي كُلِّ فَمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ لِسَانٍ. يَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهَا فِي كُلِّ يَوْمٍ مِنَ التَّسْبِيحِ عَدَدُ قَطْرِ الْمَطَرِ، وَعَدَدُ وَرَقِ الشَّجَرِ، وَعَدَدُ الْحَصَى وَالثَّرَى، وَعَدَدُ أَيَّامِ الدُّنْيَا وَعَدَدُ الْمَلَائِكَةِ أَجْمَعِينَ، فَالْتَوَتِ الْحَيَّةُ بِالْعَرْشِ، فَالْعَرْشُ إِلَى نِصْفِ الْحَيَّةِ وَهِيَ مُلْتَوِيَةٌ بِهِ «١». وَقَالَ مُجَاهِدٌ: بَيْنَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ وَبَيْنَ الْعَرْشِ سَبْعُونَ أَلْفَ حِجَابٍ، حِجَابُ نُورٍ وَحِجَابُ ظُلْمَةٍ، وَحِجَابُ نُورٍ وَحِجَابُ ظُلْمَةٍ." رَبَّنا" أَيْ يَقُولُونَ" رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً" أَيْ وَسِعَتْ رَحْمَتُكَ وَعِلْمُكَ كُلَّ شي فَلَمَّا نُقِلَ الْفِعْلُ عَنِ الرَّحْمَةِ وَالْعِلْمِ نُصِبَ عَلَى التَّفْسِيرِ" فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا" أَيْ مِنَ الشِّرْكِ وَالْمَعَاصِي" وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ" أَيْ دِينَ الْإِسْلَامِ" وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ" أَيِ اصْرِفْهُ عَنْهُمْ حَتَّى لا يصل إليهم. قال ابراهيم نخعي: كَانَ أَصْحَابُ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُونَ الْمَلَائِكَةُ خَيْرٌ ن ابْنِ الْكَوَّاءِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ وَابْنُ الْكَوَّاءِ يَشْهَدُ عَلَيْهِمْ بِالْكُفْرِ. قَالَ إِبْرَاهِيمُ: وَكَانُوا يَقُولُونَ لَا يَحْجُبُونَ الِاسْتِغْفَارَ عَنْ أَحَدٍ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ. وَقَالَ مُطَرِّفُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: وَجَدْنَا أَنْصَحَ عِبَادِ اللَّهِ لِعِبَادِ اللَّهِ الْمَلَائِكَةَ وَوَجَدْنَا أَغَشَّ عِبَادِ اللَّهِ لِعِبَادِ اللَّهِ الشَّيْطَانَ وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ مُعَاذٍ الرَّازِيَّ لِأَصْحَابِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: افْهَمُوهَا فَمَا فِي الْعَالَمِ جُنَّةٌ أَرْجَى مِنْهَا إِنَّ مَلَكًا وَاحِدًا لَوْ سَأَلَ اللَّهَ أَنْ يَغْفِرَ لِجَمِيعِ الْمُؤْمِنِينَ لَغَفَرَ لَهُمْ، كَيْفَ وَجَمِيعُ الْمَلَائِكَةِ وَحَمَلَةُ الْعَرْشِ يَسْتَغْفِرُونَ لِلْمُؤْمِنِينَ. وَقَالَ خَلَفُ بْنُ هشام البزاز القاري. كُنْتُ أَقْرَأُ عَلَى سُلَيْمِ بْنِ عِيسَى فَلَمَّا بَلَغْتُ" وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا" بَكَى ثُمَّ قَالَ: يَا خَلَفُ مَا أَكْرَمَ الْمُؤْمِنَ عَلَى اللَّهِ نَائِمًا عَلَى فِرَاشِهِ وَالْمَلَائِكَةُ يَسْتَغْفِرُونَ لَهُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ" يُرْوَى أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَالَ لِكَعْبِ الْأَحْبَارِ: مَا جَنَّاتُ عَدْنٍ. قَالَ: قُصُورٌ مِنْ ذَهَبٍ فِي الْجَنَّةِ يَدْخُلُهَا النَّبِيُّونَ وَالصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ وَأَئِمَّةُ الْعَدْلِ." الَّتِي وَعَدْتَهُمْ"" الَّتِي" فِي مَحَلِّ نَصْبٍ نَعْتًا لِلْجَنَّاتِ." وَمَنْ صَلَحَ"" مَنْ" فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَطْفًا عَلَى الْهَاءِ وَالْمِيمِ فِي قَوْلِهِ" وَأَدْخِلْهُمْ"." وَمَنْ صَلَحَ" بالإيمان

[... yılanın] yetmiş bin kanadı vardır. Her kanatta yetmiş bin tüy, her tüyde yetmiş bin yüz, her yüzde yetmiş bin ağız, her ağızda yetmiş bin dil vardır. Ağızlarından her gün yağmur damlaları sayısınca, ağaç yaprakları sayısınca, çakıl taşları ve toprak [taneleri] sayısınca, dünya günleri sayısınca ve bütün meleklerin sayısı kadar tesbih çıkar. Yılan Arş'a sarılmıştır; yılan ona sarılmış vaziyetteyken Arş, yılanın yarısına kadar gelir.1 Mücâhid şöyle demiştir: “Yedinci sema ile Arş arasında yetmiş bin hicap (perde) vardır: bir nur hicabı, bir zulmet hicabı; bir nur hicabı, bir zulmet hicabı...” { رَبَّنا } “Rabbimiz!” yani şöyle derler: { رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً } “Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın” yani rahmetin ve ilmin her şeyi kuşattı. Fiil rahmet ve ilimden aktarılınca, [bu iki kelime] tefsîr (temyiz) olarak nasb edildi. { فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا } “Tövbe edenleri bağışla” yani şirkten ve günahlardan [tövbe edenleri]; { وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ } “ve senin yoluna uyanları” yani İslâm dinine [uyanları]; { وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ } “ve onları cehennem azabından koru” yani kendilerine ulaşmaması için o azabı onlardan sav. İbrâhim en-Nehaî şöyle demiştir: Abdullah [b. Mes‘ûd]’un arkadaşları: “Melekler İbnü’l-Kevvâ’dan daha hayırlıdır. Zira onlar yeryüzündekiler için istiğfar ederken, İbnü’l-Kevvâ ise onların küfrüne şahitlik etmektedir (onları tekfir etmektedir)” derlerdi. İbrâhim [ayrıca] şöyle demiştir: “Onlar, kıble ehlinden hiç kimse için istiğfarın engellenemeyeceğini söylerlerdi.” Mutarrif b. Abdillâh ise: “Allah’ın kulları için Allah’ın en samimi/nasihatçi kullarının melekler olduğunu; Allah’ın kullarını en çok aldatanların ise şeytan olduğunu gördük” demiş ve bu âyeti okumuştur. Yahyâ b. Muâz er-Râzî bu âyet hakkında arkadaşlarına şöyle demiştir: “Bunu iyi anlayın! Zira âlemde bundan daha ümit verici bir kalkan/sığınak yoktur. Şayet tek bir melek bütün müminlerin bağışlanmasını Allah’tan dileseydi [Allah] onları bağışlardı; nitekim bütün melekler ve Arş’ı taşıyanlar müminler için istiğfar etmektedir!” Kāri Halef b. Hişâm el-Bezzâz şöyle demiştir: Süleym b. Îsâ’ya [Kur’an] okuyordum. { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا } “ve iman edenler için bağışlanma dilerler” âyetine ulaştığımda ağladı, sonra şöyle dedi: “Ey Halef! Yatağında uyurken meleklerin kendisi için istiğfar ettiği mümin, Allah katında ne kadar değerlidir!” Yüce Allah’ın: { رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ } “Rabbimiz! Onları Adn cennetlerine koy” buyruğuyla ilgili olarak rivayet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb [radıyallâhu anh], Ka‘b el-Ahbâr’a: “Adn cennetleri nedir?” diye sormuş, o da: “Cennette peygamberlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve adil önderlerin gireceği altından saraylardır” demiştir. { الَّتِي وَعَدْتَهُمْ } “onlara vadettiğin” ifadesindeki { الَّتِي } lafzı, cennetler kelimesinin sıfatı (na‘t) olarak nasb mahallindedir. { وَمَنْ صَلَحَ } “ve salih olanları” ifadesindeki { مَنْ } lafzı ise, { وَأَدْخِلْهُمْ } “onları girdir” sözündeki zamire (hâ ve mîm) matuf olarak nasb mahallindedir. { وَمَنْ صَلَحَ } yani iman ile [salih olanlar].

18895. Metin

" مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ" وَقَدْ مَضَى فِي" الرَّعْدِ" «١» نَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَدْخُلُ الرَّجُلُ الْجَنَّةَ، فَيَقُولُ: يَا رَبِّ أَيْنَ أَبِي وَجَدِّي وَأُمِّي؟ وَأَيْنَ وَلَدِي وَوَلَدُ وَلَدِي؟ وَأَيْنَ زَوْجَاتِي؟ فَيُقَالُ إِنَّهُمْ لَمْ يَعْمَلُوا كَعَمَلِكَ، فَيَقُولُ: يَا رَبِّ كُنْتُ أَعْمَلُ لِي وَلَهُمْ، فَيُقَالُ أَدْخِلُوهُمُ الْجَنَّةَ. ثُمَّ تَلَا:" الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ" إِلَى قَوْلِهِ:" وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ". وَيَقْرُبُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ:" وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ" [الطور: ٢١]. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ" قَالَ قَتَادَةُ: أَيْ وَقِهِمْ مَا يَسُوءُهُمْ، وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ وَقِهِمْ عَذَابَ السَّيِّئَاتِ وَهُوَ أَمْرٌ «٢» مِنْ وَقَاهُ اللَّهُ يَقِيهِ وِقَايَةً بِالْكَسْرِ، أَيْ حَفِظَهُ." وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ" أَيْ بِدُخُولِ الْجَنَّةِ" وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ" أي النجاة الكبيرة.

{ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ } “Atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden...” Bu âyetin benzeri [Ra‘d Sûresi’nde] «١» geçmişti. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: “Kişi cennete girer ve: ‘Ey Rabbim! Babam, dedem ve annem nerede? Çocuğum ve torunum nerede? Eşlerim nerede?’ der. Ona: ‘Onlar senin amelin gibi amel işlemediler’ denilir. O da: ‘Ey Rabbim! Ben hem kendim için hem de onlar için amel ediyordum’ der. Bunun üzerine: ‘Onları da cennete koyun’ denilir.” Sonra: { الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ } âyetinden: { وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ } kısmına kadar okudu. Yüce Allah’ın: { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ } “İman eden ve soyları da imanda kendilerine uyanların zürriyetlerini kendilerine kavuştururuz” [Tûr 21] âyeti de bu âyete yakındır. Yüce Allah’ın: { وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ } “Onları kötülüklerden koru” âyeti hakkında Katâde: “Yani onları üzecek şeylerden koru” demiştir. Takdirin: “Onları kötülüklerin azabından koru” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu [fiil], kesre ile ‘vikāye’ (وِقَايَةً) masdarından türeyen ‘vekāhu’llâhu yekīhi’ (وَقَاهُ اللَّهُ يَقِيهِ) fiilinin emir kipi olup «٢» onu korudu demektir. { وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ } “O gün sen kimi kötülüklerden korursan, muhakkak ona merhamet etmiş olursun” yani cennete koymak suretiyle [merhamet etmiş olursun]. { وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ } “İşte bu, en büyük kurtuluştur” yani büyük kurtuluşun ta kendisidir.

18896. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ١٠ الى ١٢]

[Gâfir Sûresi (40), Âyetler 10-12]

18897. Metin

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢)

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢) } “İnkâr edenlere muhakkak şöyle seslenilir: ‘Allah’ın gazabı, sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet olunuyordunuz da inkâr ediyordunuz.’ (10) Onlar derler ki: ‘Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik; şimdi buradan çıkışa bir yol var mı?’ (11) ‘Bu [azabınız], Allah bir olarak çağrıldığında inkâr etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm, Yüce ve Büyük olan Allah’a aittir.’ (12)”

18898. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ" قَالَ الْأَخْفَشُ:" لَمَقْتُ" هَذِهِ لَامُ الِابْتِدَاءِ وَقَعَتْ بَعْدَ" يُنادَوْنَ" لِأَنَّ مَعْنَاهُ يُقَالُ لَهُمْ وَالنِّدَاءُ قَوْلٌ. وَقَالَ غَيْرُهُ: الْمَعْنَى يُقَالُ لَهُمْ:" لَمَقْتُ اللَّهِ" إِيَّاكُمْ فِي الدُّنْيَا" إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ" أكبر" من مقت بعضكم بعضا يوم القيامة، لأن بعضهم عادى بعضا ومقته يوم القيامة، فأذعنوا عند ذلك، وخضعوا وطلبوا الخروج من النار. وقال الكلبي: يقول كل إنسان من أهل النار لنفسه مقتك يا نفس، فتقول الملائكة لهم وهم في النار: لمقت الله

Yüce Allah’ın: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ } “Şüphesiz inkâr edenlere: ‘Allah’ın [size olan] gazabı, sizin kendi kendinize olan öfkenizden daha büyüktür’ diye seslenilir” buyruğu hakkında el-Ahfeş şöyle demiştir: “{ لَمَقْتُ } lafzındaki bu lâm, ibtidâ (başlangıç) lâmıdır. { يُنادَوْنَ } ‘seslenilir’ ifadesinden sonra gelmiştir; çünkü bunun manası ‘onlara denilir ki’ demektir ve nida (sesleniş) de bir sözdür.1” Bir başkası ise şöyle demiştir: Bunun manası, onlara: “Dünyada { إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ } ‘siz imana davet edildiğinizde inkâr ediyordunuz’ [işte o vakit] Allah’ın size olan gazabı, kıyamet gününde birbirinize duyduğunuz öfkeden daha büyüktür” denilmesidir. Çünkü kıyamet gününde onlar birbirine düşman olmuş ve birbirine öfke duymuştur. Bunun üzerine [hakkı] kabullenip boyun eğmişler ve cehennem ateşinden çıkmayı talep etmişlerdir.2 el-Kelbî ise şöyle demiştir: Cehennem ehlinden her bir kişi kendi nefsine: “Sana yazıklar olsun ey nefsim, sana lanet olsun!” der. Onlar ateşin içindeyken melekler kendilerine şöyle seslenir: “Allah’ın...

18899. Metin

إياكم إذ أنتم في الدنيا وقد بعث إليكم الرسل فلم تؤمنوا أشد من مقتكم أنفسكم اليوم. وقال الحسن: يعطون كتابهم فإذا نظروا إلى سيئاتهم مقتوا أنفسهم فينادون" لَمَقْتُ اللَّهِ" إِيَّاكُمْ فِي الدُّنْيَا" إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ"" أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ" الْيَوْمَ. وَقَالَ مَعْنَاهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْمَعْنَى" لَمَقْتُ اللَّهِ" لَكُمْ" إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ"" أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ" إِذْ عَايَنْتُمُ النَّارَ. فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ يَصِحُّ أَنْ يَمْقُتُوا أَنْفُسَهُمْ؟ فَفِيهِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُمْ أَحَلُّوهَا بِالذُّنُوبِ مَحَلَّ الْمَمْقُوتِ. الثَّانِي أَنَّهُمْ لَمَّا صَارُوا إِلَى حَالٍ زَالَ عَنْهُمُ الْهَوَى، وَعَلِمُوا أَنَّ نُفُوسَهُمْ هِيَ الَّتِي أَبْقَتْهُمْ فِي الْمَعَاصِي مَقَتُوهَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: إِنَّ أَهْلَ النَّارِ لَمَّا يَئِسُوا مِمَّا عِنْدَ الْخَزَنَةِ وَقَالَ لَهُمْ مَالِكٌ:" إِنَّكُمْ ماكِثُونَ" عَلَى مَا يَأْتِي. قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: يَا هَؤُلَاءِ إِنَّهُ قَدْ نَزَلَ بِكُمْ مِنَ الْعَذَابِ وَالْبَلَاءِ مَا قَدْ تَرَوْنَ، فَهَلُمَّ فَلْنَصْبِرْ فَلَعَلَّ الصَّبْرَ يَنْفَعُنَا، كَمَا صَبَرَ أَهْلُ الطَّاعَةِ عَلَى طَاعَةِ اللَّهِ فَنَفَعَهُمُ الصَّبْرُ إِذْ صَبَرُوا، فَأَجْمَعُوا رَأْيَهُمْ عَلَى الصَّبْرِ فَصَبَرُوا فَطَالَ صَبْرُهُمْ، ثُمَّ جَزِعُوا فَنَادَوْا" سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ" [إبراهيم: ٢١] أَيْ مِنْ مَلْجَأٍ، فَقَالَ إِبْلِيسُ عِنْدَ ذَلِكَ:" إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ" [إبراهيم: ٢٢] إِلَى قَوْلِهِ:" مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ" [إبراهيم: ٢٢] يَقُولُ: بِمُغْنٍ عَنْكُمْ شَيْئًا" إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ" [إبراهيم: ٢٢] فَلَمَّا سَمِعُوا مَقَالَتَهُ مَقَتُوا أَنْفُسَهُمْ. قَالَ: فَنُودُوا" لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ" إِلَى قَوْلِهِ:" فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ" قَالَ فَرُدَّ عَلَيْهِمْ:" ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ" ذَكَرَهُ ابْنُ الْمُبَارَكِ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ" اخْتَلَفَ أَهْلُ التَّأْوِيلِ فِي مَعْنَى قَوْلِهِمْ:" أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ" فَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ: كَانُوا أَمْوَاتًا فِي أَصْلَابِ آبَائِهِمْ، ثُمَّ أَحْيَاهُمْ ثُمَّ أَمَاتَهُمُ الْمَوْتَةَ الَّتِي لَا بُدَّ مِنْهَا فِي الدُّنْيَا، ثُمَّ أحياهم للبعث والقيامة، فهاتان حياتان موتتان، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى:" كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ" [البقرة: ٢٨]. وَقَالَ السُّدِّيُّ: أُمِيتُوا فِي الدُّنْيَا ثُمَّ أَحْيَاهُمْ فِي الْقُبُورِ لِلْمَسْأَلَةِ، ثُمَّ أُمِيتُوا ثُمَّ أُحْيُوا فِي الْآخِرَةِ. وَإِنَّمَا صَارَ إِلَى هَذَا، لِأَنَّ لَفْظَ الْمَيِّتِ لَا يَنْطَلِقُ فِي الْعُرْفِ عَلَى

dünyadayken size peygamberler gönderildiği halde iman etmediğiniz zaman size olan gazabı, bugün sizin kendinize olan öfkenizden çok daha şiddetlidir.” Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: “Onlara amel defterleri verilir; günahlarına baktıklarında kendilerine öfkelenirler. Bunun üzerine onlara: Dünyada { إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ } ‘imana davet olunuyordunuz da inkâr ediyordunuz’ vaktindeki { لَمَقْتُ اللَّهِ } ‘Allah’ın gazabı’, bugün { أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ } ‘sizin kendinize olan öfkenizden daha büyüktür’ diye seslenilir.” Mücâhid de bu manayı söylemiştir. Katâde ise: “Manası şudur: { إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ } ‘İmana davet olunduğunuzda inkâr ettiğiniz’ zamanki { لَمَقْتُ اللَّهِ } ‘Allah’ın size olan gazabı’, ateşi bizzat gördüğünüz andaki { أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ } ‘sizin kendinize olan öfkenizden daha büyüktür’.” Şayet: “Kişinin kendi nefsine buğzetmesi/öfkelenmesi nasıl sahih olur?” denilirse; buna iki yönden cevap verilir: Birincisi, günahlar sebebiyle nefislerini buğzedilen şey konumuna getirmişlerdir. İkincisi, nefislerin arzu ve hevalarının zâil olduğu bir hâle ulaştıklarında ve kendilerini günahlarda tutanın bizzat kendi nefisleri olduğunu bildiklerinde nefislerine buğzetmişlerdir. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî şöyle demiştir: Cehennem ehli bekçilerin yanındaki [yardımdan] ümitlerini kesip Mâlik de onlara ileride geleceği üzere: “{ إِنَّكُمْ ماكِثُونَ } Siz burada kalıcılarsınız” deyince, birbirlerine şöyle dediler: “Ey cemaat! Gördüğünüz gibi başınıza bu azap ve bela inmiştir; gelin sabredelim, belki itaat ehlinin Allah’a itaate sabredip de sabrettiklerinde sabrın kendilerine fayda verdiği gibi, sabır bize de fayda verir.” Bunun üzerine sabretme konusunda fikir birliğine vardılar ve sabrettiler; sabırları uzadı. Sonra sabırsızlanıp feryat ettiler ve şöyle seslendiler: { سَواءٌ عَلَيْنا أَجَزِعْنا أَمْ صَبَرْنا مَا لَنا مِنْ مَحِيصٍ } “Feryat etsek de sabretsek de bizim için birdir; bizim için sığınacak hiçbir yer yoktur” [İbrâhîm 21] yani hiçbir sığınak yoktur. İşte o anda İblis şöyle dedi: { إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ } “Şüphesiz Allah size hak bir vaatte bulundu; ben de size vaatte bulundum ama size yalancı çıktım. Benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim yoktu...” âyetinden: { مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَما أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ } “Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız” [İbrâhîm 22] sözüne kadar; yani ‘sizden hiçbir şeyi savamam’ demektir; { إِنِّي كَفَرْتُ بِما أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ } “Şüphesiz ben önceden beni [Allah’a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim” [İbrâhîm 22] dedi. Onlar onun bu sözünü işitince nefislerine buğzettiler. [Muhammed b. Ka‘b] dedi ki: Bunun üzerine onlara: { لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ } âyetinden: { فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ } kısmına kadar seslenildi. Dedi ki: Onlara şu şekilde cevap verildi: { ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ }. Bunu İbnü’l-Mübârek zikretmiştir. Yüce Allah’ın: { قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ } “Onlar: Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün... dediler” âyetindeki: { أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ } “Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” sözünün manası hakkında tevil ehli ihtilaf etmiştir. İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs, Katâde ve Dahhâk şöyle demişlerdir: “Onlar babalarının sulblerinde ölü idiler; sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölümle onları öldürdü, sonra yeniden diriliş ve kıyamet için onları diriltti; işte bunlar iki hayat ve iki ölümdür.” Nitekim Yüce Allah’ın: { كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ } “Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölüler idiniz de O sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir” [Bakara 28] âyeti de böyledir. es-Süddî ise şöyle demiştir: “Dünyada öldürüldüler, sonra kabirde sorgulanmak üzere diriltildiler, sonra öldürüldüler, sonra da âhirette diriltildiler.” O bu görüşe gitmiştir; çünkü ‘ölü’ (el-meyyit) lafzı örfte

18900. Metin

النُّطْفَةِ. وَاسْتَدَلَّ الْعُلَمَاءُ مِنْ هَذَا فِي إِثْبَاتِ سُؤَالِ الْقَبْرِ، وَلَوْ كَانَ الثَّوَابُ وَالْعِقَابُ لِلرُّوحِ دُونَ الْجَسَدِ فَمَا مَعْنَى الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ؟ وَالرُّوحُ عِنْدَ مَنْ يَقْصُرُ أَحْكَامَ الْآخِرَةِ عَلَى الْأَرْوَاحِ لَا تَمُوتُ وَلَا تَتَغَيَّرُ وَلَا تَفْسُدُ، وَهُوَ حَيٌّ لِنَفْسِهِ لَا يَتَطَرَّقُ إِلَيْهِ مَوْتٌ وَلَا غَشْيَةٌ وَلَا فَنَاءٌ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ فِي قَوْلِهِ:" رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ ... " الْآيَةَ قَالَ: خَلَقَهُمْ فِي ظَهْرِ آدَمَ وَأَخْرَجَهُمْ وَأَحْيَاهُمْ وَأَخَذَ عَلَيْهِمُ الْمِيثَاقَ، ثُمَّ أَمَاتَهُمْ ثُمَّ أَحْيَاهُمْ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ أَمَاتَهُمْ. وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي" الْبَقَرَةِ" «١»." فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا" اعْتَرَفُوا حَيْثُ لَا يَنْفَعُهُمُ الِاعْتِرَافُ وَنَدِمُوا حَيْثُ لَا يَنْفَعُهُمُ النَّدَمُ." فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ" أَيْ هَلْ نُرَدُّ إِلَى الدُّنْيَا لِنَعْمَلَ بِطَاعَتِكَ، نَظِيرُهُ:" هَلْ إِلى مَرَدٍّ مِنْ سَبِيلٍ" [الشورى: ٤٤] وقوله:" فَارْجِعْنا نَعْمَلْ صالِحاً" [السجدة: ١٢] وقوله:" يا لَيْتَنا نُرَدُّ" [الأنعام: ٢٧] الْآيَةَ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ"" ذلِكُمْ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ أَيِ الْأَمْرُ" ذَلِكُمْ" أَوْ" ذَلِكُمُ" الْعَذَابُ الَّذِي أَنْتُمْ فِيهِ بِكُفْرِكُمْ. وَفِي الْكَلَامِ مَتْرُوكٌ تَقْدِيرُهُ فَأُجِيبُوا بِأَنْ لَا سَبِيلَ إِلَى الرَّدِّ. وَذَلِكَ لِأَنَّكُمْ" إِذا دُعِيَ اللَّهُ" أَيْ وُحِّدَ اللَّهُ" وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ" وَأَنْكَرْتُمْ أَنْ تَكُونَ الْأُلُوهِيَّةُ لَهُ خَاصَّةً، وَإِنْ أَشْرَكَ بِهِ مُشْرِكٌ صَدَّقْتُمُوهُ وَآمَنْتُمْ بِقَوْلِهِ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَسَمِعْتُ بَعْضَ الْعُلَمَاءِ يَقُولُ:" وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ" بَعْدَ الرَّدِّ إِلَى الدُّنْيَا لَوْ كَانَ بِهِ" تُؤْمِنُوا" تُصَدِّقُوا الْمُشْرِكَ، نَظِيرُهُ:" وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ"" فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ" عَنْ أَنْ تَكُونَ لَهُ صاحبة أو ولد.

nutfe için kullanılmaz. Âlimler buradan kabir sualinin ispatına delil getirmişlerdir; zira şayet sevap ve ceza beden olmaksızın sadece ruha ait olsaydı, [yeniden] diriltmenin ve öldürmenin ne anlamı kalırdı? Âhiret hükümlerini sadece ruhlara has kılan kimselere göre ise ruh ölmez, değişmez ve bozulmaz; o bizzat diridir, ona ölüm, baygınlık ve yokluk arız olmaz. İbn Zeyd: { رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ ... } âyeti hakkında şöyle demiştir: “Onları Âdem’in sırtında yarattı, onları çıkardı, diriltti ve onlardan mîsak aldı; sonra onları öldürdü, sonra dünyada diriltti, sonra da öldürdü.” Bu husus [Bakara Sûresi’nde] «١» geçmişti. { فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا } “Artık günahlarımızı itiraf ettik”; itirafın kendilerine fayda vermeyeceği yerde itiraf ettiler ve pişmanlığın kendilerine fayda sağlamayacağı yerde pişman oldular. { فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ } “Şimdi bir çıkış yolu var mı?” yani Senin itaatine uygun amel işlememiz için dünyaya geri döndürülür müyüz? Bunun benzeri: { هَلْ إِلى مَرَدٍّ مِنْ سَبِيلٍ } “Geri dönüşe bir yol var mı?” [Şûrâ 44] âyeti, O’nun: { فَارْجِعْنا نَعْمَلْ صالِحاً } “Bizi geri gönder de salih amel işleyelim” [Secde 12] âyeti ve: { يا لَيْتَنا نُرَدُّ } “Keşke geri döndürülseydik...” [En‘âm 27] âyetidir. Yüce Allah’ın: { ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ } “Bu [azabınız], Allah bir olarak çağrıldığında inkâr etmeniz sebebiyledir” âyetindeki { ذلِكُمْ } ref mahallindedir; yani “İş işte böyledir” veya “İçinde bulunduğunuz bu azap inkârınız sebebiyledir” takdirindedir. Sözde hazfedilmiş bir kısım vardır ki takdiri şöyledir: Onlara geri dönüşe hiçbir yol olmadığı şeklinde cevap verildi. Bu da şundan dolayıdır: { إِذا دُعِيَ اللَّهُ } yani Allah bir kabul edildiğinde { وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ } “O’nu bir olarak inkâr ettiniz” ve ilahlığın sadece O’na ait olmasını reddettiniz; şayet bir müşrik O’na ortak koşsa onu tasdik eder ve onun sözüne inanırdınız. es-Sa‘lebî dedi ki: Bazı âlimlerin şöyle dediğini işittim: { وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ } yani şayet dünyaya geri döndürülselerdi -böyle bir şey olsaydı bile- { تُؤْمِنُوا } müşriki tasdik ederdiniz; bunun benzeri: { وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ } “Geri döndürülselerdi bile menedildikleri şeye mutlaka dönerlerdi” [En‘âm 28] âyetidir. { فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ } “Artık hüküm Yüce ve Büyük olan Allah’a aittir”; O’nun bir eşi veya çocuğu olmasından çok yücedir.

18901. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ١٣ الى ١٧]

[Gâfir Sûresi (40), Âyetler 13-17]

18902. Metin

هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً وَما يَتَذَكَّرُ إِلاَّ مَنْ يُنِيبُ (١٣) فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ (١٤) رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ (١٥) يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ (١٦) الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ (١٧)

{ هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً وَما يَتَذَكَّرُ إِلاَّ مَنْ يُنِيبُ } “Size âyetlerini gösteren ve sizin için gökten rızık indiren O’dur. [İçtenlikle Allah’a] yönelenden başkası düşünüp ibret almaz.” (13) { فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ } “Kâfirler hoşlanmasa da siz dini yalnızca Allah’a has kılarak O’na kulluk edin.” (14) { رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ } “[O], dereceleri yükselten, Arş’ın sahibidir. O kavuşma gününü haber verip uyarsın diye kullarından dilediğine kendi emrinden vahyi indirir.” (15) { يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } “O gün onlar meydana çıkarlar; onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 'Bugün mülk kimindir?' 'Tek ve her şeye mutlak galip olan Allah’ındır!'” (16) { الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ } “Bugün herkese kazandığının karşılığı tastamam verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (17)1

18903. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ" أَيْ دَلَائِلَ تَوْحِيدِهِ وَقُدْرَتِهِ" وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً" جَمَعَ بَيْنَ إِظْهَارِ الْآيَاتِ وَإِنْزَالِ الرِّزْقِ، لأن بالآيات قوام الأبدان، وبالرزق قوام الأبدان. وهذه الآيات هي السموات وَالْأَرْضُونَ وَمَا فِيهِمَا وَمَا بَيْنَهُمَا مِنَ الشَّمْسِ والقمر والنجوم والرياح والسحاب والبخار وَالْأَنْهَارِ وَالْعُيُونِ وَالْجِبَالِ وَالْأَشْجَارِ وَآثَارِ قَوْمٍ هَلَكُوا." وَما يَتَذَكَّرُ" أَيْ مَا يَتَّعِظُ بِهَذِهِ الْآيَاتِ فَيُوَحِّدُ اللَّهَ" إِلَّا مَنْ يُنِيبُ" أَيْ يَرْجِعُ إِلَى طَاعَةِ اللَّهِ." فَادْعُوا اللَّهَ" أَيِ اعْبُدُوهُ" مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ" أَيِ الْعِبَادَةُ. وَقِيلَ: الطَّاعَةُ." وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ" عِبَادَةَ اللَّهِ فَلَا تَعْبُدُوا أَنْتُمْ غَيْرَهُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ"" ذُو الْعَرْشِ" عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ. قَالَ الْأَخْفَشُ: وَيَجُوزُ نَصْبُهُ عَلَى الْمَدْحِ. وَمَعْنَى" رَفِيعُ الدَّرَجاتِ" أَيْ رَفِيعُ الصِّفَاتِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ والكلبي وسعيد بن جبير: رفيع السموات السَّبْعِ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: هُوَ رِفْعَةُ دَرَجَةِ أَوْلِيَائِهِ فِي الْجَنَّةِ فَ" رَفِيعُ" عَلَى هَذَا بِمَعْنَى رَافِعٍ فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ. وَهُوَ عَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ مِنْ صِفَاتِ الذَّاتِ، وَمَعْنَاهُ الَّذِي لَا أَرْفَعَ قَدْرًا مِنْهُ، وَهُوَ الْمُسْتَحِقُّ لِدَرَجَاتِ الْمَدْحِ وَالثَّنَاءِ، وَهِيَ أَصْنَافُهَا وَأَبْوَابُهَا لَا مستحق لها غيره قال الْحَلِيمِيُّ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي الْكِتَابِ الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ." ذُو الْعَرْشِ" أَيْ خَالِقُهُ وَمَالِكُهُ لَا أَنَّهُ مُحْتَاجٌ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِهِمْ: ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ أَيْ زَالَ مُلْكُهُ وَعِزُّهُ، فَهُوَ سُبْحَانَهُ" ذُو الْعَرْشِ" بِمَعْنَى ثُبُوتِ مُلْكِهِ وَسُلْطَانِهِ وَقَدْ بَيَّنَّاهُ فِي الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى." يُلْقِي الرُّوحَ" أَيِ الْوَحْيَ وَالنُّبُوَّةَ" عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ" وَسُمِّيَ ذَلِكَ رُوحًا لِأَنَّ النَّاسَ يَحْيَوْنَ بِهِ، أَيْ يَحْيَوْنَ مِنْ مَوْتِ الْكُفْرِ كَمَا تَحْيَا الْأَبَدَانُ بِالْأَرْوَاحِ. وَقَالَ ابن زيد: الروح القرآن، قال الله قَوْلُهُ تَعَالَى:" رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ"" ذُو الْعَرْشِ" عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ. قَالَ الْأَخْفَشُ: وَيَجُوزُ نَصْبُهُ عَلَى الْمَدْحِ. وَمَعْنَى" رَفِيعُ الدَّرَجاتِ" أَيْ رَفِيعُ الصِّفَاتِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْكَلْبِيُّ وَسَعِيدُ بك جبير: رفيع السموات السَّبْعِ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: هُوَ رِفْعَةُ دَرَجَةِ أَوْلِيَائِهِ فِي الْجَنَّةِ فَ" رَفِيعُ" عَلَى هَذَا بِمَعْنَى رَافِعٍ فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ. وَهُوَ عَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ مِنْ صِفَاتِ الذَّاتِ، وَمَعْنَاهُ الَّذِي لَا أَرْفَعَ قَدْرًا مِنْهُ، وَهُوَ الْمُسْتَحِقُّ لِدَرَجَاتِ الْمَدْحِ وَالثَّنَاءِ وَهِيَ أَصْنَافُهَا وَأَبْوَابُهَا لَا مُسْتَحِقَّ لَهَا غَيْرَهُ قَالَهُ الْحَلِيمِيُّ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي" الْكِتَابِ الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى" وَالْحَمْدُ لِلَّهِ." ذُو الْعَرْشِ" أَيْ خَالِقُهُ وَمَالِكُهُ لَا أَنَّهُ مُحْتَاجٌ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِهِمْ ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ أَيْ زَالَ مُلْكُهُ وَعِزُّهُ فَهُوَ سُبْحَانَهُ" ذُو الْعَرْشِ" بِمَعْنَى ثُبُوتِ مُلْكِهِ وَسُلْطَانِهِ وَقَدْ بَيَّنَّاهُ فِي" الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى"" يُلْقِي الرُّوحَ" أَيِ الْوَحْيَ وَالنُّبُوَّةَ" عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ" وَسُمِّيَ ذَلِكَ رُوحًا لِأَنَّ النَّاسَ يَحْيَوْنَ بها، أَيْ يَحْيَوْنَ مِنْ مَوْتِ الْكُفْرِ كَمَا تَحْيَا الْأَبَدَانُ بِالْأَرْوَاحِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الرُّوحُ الْقُرْآنُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا" وقيل" الروح جبرئيل، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى" نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ" وَقَالَ:" قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ"." مِنْ أَمْرِهِ" أَيْ مِنْ قَوْلِهِ. وَقِيلَ: مِنْ قَضَائِهِ. وَقِيلَ:" مِنْ" بِمَعْنَى الْبَاءِ أَيْ بِأَمْرِهِ." عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ" وَهُمُ الْأَنْبِيَاءُ يَشَاءُ هُوَ أَنْ يَكُونُوا أَنْبِيَاءَ وَلَيْسَ لِأَحَدٍ فِيهِمْ مَشِيئَةٌ.

Yüce Allah’ın: { هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ } “Size âyetlerini gösteren O’dur” âyeti; yani O’nun birliğinin ve kudretinin delillerini [gösteren], { وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً } “ve sizin için gökten rızık indiren O’dur” [demektir]. Âyetleri göstermek ile rızkı indirmeyi bir arada zikretmiştir; çünkü âyetler ile kalplerin bekası, rızık ile de bedenlerin bekası sağlanır. Bu âyetler; gökler, yerler, her ikisinde ve aralarında bulunan güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar, bulutlar, buharlar, nehirler, pınarlar, dağlar, ağaçlar ve helak olmuş kavimlerin kalıntılarıdır. { وَما يَتَذَكَّرُ } yani bu âyetlerden ibret alıp Allah’ı birleyen olmaz, { إِلَّا مَنْ يُنِيبُ } “ancak [O’na] yönelen kimse” yani Allah’ın itaatine dönen kimse müstesna. { فَادْعُوا اللَّهَ } yani O’na ibadet edin, { مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ } yani ibadeti O’na halis kılarak; taati [halis kılarak] da denilmiştir. { وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ } kâfirler Allah’a ibadeti hoş görmese bile siz O’ndan başkasına ibadet etmeyin. Yüce Allah’ın: { رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ } “Dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi...” âyetindeki { ذُو الْعَرْشِ } gizli bir mübtedaya dayalıdır. el-Ahfeş: “Övgü (medih) üzere mansub olması da câizdir” demiştir. { رَفِيعُ الدَّرَجاتِ } ifadesinin anlamı; sıfatları yüce olan demektir. İbn Abbâs, el-Kelbî ve Saîd b. Cübeyr: “Yedi semayı yükselten” demişlerdir. Yahyâ b. Sellâm ise: “Bu, O’nun cennette dostlarının derecelerini yükseltmesidir; bu takdirde ‘refî‘’ (رَفِيعُ) kelimesi ‘râfi‘’ (yükselten) anlamında olup fâil manasında faîl veznindedir” demiştir. Birinci görüşe göre ise O’nun zâtî sıfatlarındandır ve manası, O’ndan daha yüce bir kadri bulunmayan, övgü ve sena derecelerine hak kazanan zâttır; övgü ve senanın bütün çeşit ve kapılarına O’ndan başka hiçbir müstahak yoktur; bunu el-Halîmî söylemiştir. Biz bunu ‘el-Kitâbü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ’ adlı eserimizde zikretmiştik, Allah’a hamdolsun. { ذُو الْعَرْشِ } yani Arş’ın yaratıcısı ve mâlikidir; yoksa O’na muhtaç değildir. Bir görüşe göre bu, onların: “Falanın arşı yıkıldı” yani mülkü ve izzeti gitti sözünden alınmıştır; dolayısıyla O Yüce Zât, mülkünün ve saltanatının sübûtu anlamında { ذُو الْعَرْشِ }’tir. Bunu da ‘el-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ’da beyan etmiştik. { يُلْقِي الرُّوحَ } yani vahyi ve peygamberliği indirir; { عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ } “kullarından dilediğine”. Bedenlerin ruhlarla hayat bulduğu gibi insanların da küfür ölümünden onunla dirilmeleri sebebiyle buna ‘ruh’ adı verilmiştir. İbn Zeyd: “Ruh Kur’ân’dır” demiştir; nitekim Allah Teâlâ: { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا } “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik” [Şûrâ 52] buyurmuştur. Ruh’un Cibrîl olduğu da söylenmiştir; nitekim Allah Teâlâ: { نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ } “Onu Rûhu’l-Emîn senin kalbine indirdi” [Şuarâ 193-194] ve: { قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ } “De ki: Onu Rûhu’l-Kudüs Rabbinden hak ile indirdi” [Nahl 102] buyurmuştur. { مِنْ أَمْرِهِ } yani sözünden; hükmünden de denilmiştir. { مِنْ } edatının bâ harfi manasında olduğu, yani emriyle [indirir] takdirinde olduğu da söylenmiştir. { عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ } bunlar peygamberlerdir; onların peygamber olmasını bizzat O diler, onlar hakkında hiç kimsenin bir iradesi/dilemesi yoktur.

18904. Metin

" لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ" أَيْ إِنَّمَا يُبْعَثُ الرَّسُولُ لِإِنْذَارِ يَوْمِ الْبَعْثِ. فَقَوْلُهُ:" لِيُنْذِرَ" يَرْجِعُ إِلَى الرسول. وقيل: لِيُنْذِرَ اللَّهُ بِبَعْثِهِ الرُّسُلَ إِلَى الْخَلَائِقِ" يَوْمَ التَّلاقِ". وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَابْنُ السَّمَيْقَعِ" لِتُنْذِرَ" بِالتَّاءِ خِطَابًا لِلنَّبِيِّ ﵇." يَوْمَ التَّلاقِ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: يَوْمَ تَلْتَقِي أَهْلُ السَّمَاءِ وَأَهْلُ الْأَرْضِ. وَقَالَ قَتَادَةُ أَيْضًا وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَمُقَاتِلٌ: يَلْتَقِي فِيهِ الْخَلْقُ وَالْخَالِقُ. وَقِيلَ: الْعَابِدُونَ وَالْمَعْبُودُونَ. وَقِيلَ: الظَّالِمُ وَالْمَظْلُومُ. وَقِيلَ: يَلْقَى كُلُّ إِنْسَانٍ جَزَاءَ عَمَلِهِ. وَقِيلَ: يَلْتَقِي الْأَوَّلُونَ وَالْآخِرُونَ عَلَى صَعِيدٍ وَاحِدٍ، رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَكُلُّهُ صَحِيحُ الْمَعْنَى." يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ" يَكُونُ بَدَلًا مِنْ يَوْمَ الْأَوَّلِ. وَقِيلَ:" هُمْ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ وَ" بارِزُونَ" خَبَرُهُ وَالْجُمْلَةُ فِي مَوْضِعِ خَفْضٍ بِالْإِضَافَةِ، فَلِذَلِكَ حُذِفَ التَّنْوِينُ مِنْ" يَوْمَ" وَإِنَّمَا يَكُونُ هَذَا عِنْدَ سِيبَوَيْهِ إِذَا كَانَ الظَّرْفُ بِمَعْنَى إِذْ، تَقُولُ لَقِيتُكَ يَوْمَ زَيْدٌ أَمِيرٌ. فَإِنْ كَانَ بِمَعْنَى إِذَا لَمْ يَجُزْ نَحْوَ أَنَا أَلْقَاكَ يَوْمَ زَيْدٌ أَمِيرٌ. وَمَعْنَى:" بارِزُونَ" خَارِجُونَ من قبورهم لا يسترهم شي، لِأَنَّ

{ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ } “O kavuşma gününü haber verip uyarsın diye”; yani resûl ancak ba‘s (yeniden diriliş) gününü uyarmak için gönderilir. Dolayısıyla O’nun: { لِيُنْذِرَ } sözü resûle râcidir. Şöyle de denilmiştir: Allah, yaratılmışlara peygamberler göndermek suretiyle { يَوْمَ التَّلاقِ } “kavuşma gününü” uyarsın diye. İbn Abbâs, Hasan ve İbnü’s-Semeyka‘ Peygamber aleyhisselâm’a hitap olarak tâ ile { لِتُنْذِرَ } şeklinde okumuşlardır. { يَوْمَ التَّلاقِ } kavuşma günü hakkında İbn Abbâs ve Katâde: “Gök ehli ile yer ehlinin karşılaştığı gündür” demişlerdir. Katâde yine, Ebü’l-Âliye ve Mukâtil ile birlikte: “Orada yaratılanlar ile Yaratıcı karşılaşır” demişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Tapanlar ile tapılanlar [karşılaşır]. Zalim ile mazlum [karşılaşır] da denilmiştir. Her insanın kendi amelinin karşılığıyla karşılaşması da denilmiştir. Öncekilerin ve sonrakilerin tek bir düzlükte bir araya gelip karşılaşması da denilmiştir; bunun manası İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Bunların hepsinin anlamı sahihtir. { يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ } “O gün onlar kabirlerinden fırlayıp meydana çıkarlar” âyeti birinci ‘yevme’den bedeldir. Şöyle de denilmiştir: { هُمْ } ibtidâ sebebiyle ref mahallindedir, { بارِزُونَ } onun haberidir; cümle ise izâfet sebebiyle cer mahallindedir. Bundan dolayı { يَوْمَ } kelimesinden tenvin hazfedilmiştir. Bu durum Sîbeveyh’e göre ancak zarf ‘iz’ (إِذْ) anlamında olduğunda geçerlidir; nitekim: ‘Zeyd emir iken seninle karşılaştım’ (لَقِيتُكَ يَوْمَ زَيْدٌ أَمِيرٌ) dersin. Şayet ‘izâ’ (إِذَا) anlamında olursa câiz olmaz; tıpkı: ‘Zeyd emir olduğunda seninle karşılaşırım’ denilemeyeceği gibi. { بارِزُونَ } ifadesinin manası; kabirlerinden çıkmışlardır, hiçbir şey onları örtüp gizlemez; çünkü

18905. Metin

الْأَرْضَ يَوْمَئِذٍ قَاعٌ صَفْصَفٌ لَا عِوَجَ فِيهَا وَلَا أَمْتًا عَلَى مَا تَقَدَّمَ فِي" طَه"»

o gün yeryüzü, Tâhâ Sûresi’nde açıklaması geçtiği üzere hiçbir eğriliği ve tümseği bulunmayan dümdüz bir alandır «١»

18906. Metin

بَيَانُهُ." لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ قِيلَ: إِنَّ هَذَا هُوَ الْعَامِلُ فِي" يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ" أَيْ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شي مِنْهُمْ وَمِنْ أَعْمَالِهِمْ" يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ"." لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" وَذَلِكَ عِنْدَ فَنَاءِ الْخَلْقِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُوَ السَّائِلُ تَعَالَى وَهُوَ الْمُجِيبُ، لِأَنَّهُ يَقُولُ ذَلِكَ حِينَ لَا أَحَدَ يُجِيبُهُ فَيُجِيبُ نَفْسَهُ سُبْحَانَهُ فَيَقُولُ:" لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ". النَّحَّاسُ: وَأَصَحُّ مَا قِيلَ فِيهِ مَا رَوَاهُ أَبُو وَائِلٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: يُحْشَرُ النَّاسُ عَلَى أَرْضٍ بَيْضَاءَ مِثْلَ الْفِضَّةِ لَمْ يُعْصَ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ عَلَيْهَا، فَيُؤْمَرُ مُنَادٍ يُنَادِي" لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" فَيَقُولُ الْعِبَادُ مُؤْمِنُهُمْ وَكَافِرُهُمْ" لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ" فَيَقُولُ الْمُؤْمِنُونَ هَذَا الْجَوَابَ" سُرُورًا وَتَلَذُّذًا، وَيَقُولُهُ الْكَافِرُونَ غَمًّا وَانْقِيَادًا وَخُضُوعًا. فَأَمَّا أَنْ يَكُونَ هَذَا وَالْخَلْقُ غَيْرُ مَوْجُودِينَ فَبَعِيدٌ، لِأَنَّهُ لَا فَائِدَةَ فِيهِ، وَالْقَوْلُ صَحِيحٌ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَلَيْسَ هُوَ مِمَّا يُؤْخَذُ بالقياس ولا بالتأويل.

açıklaması.1 { لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ } “Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”. { يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ } “O gün onlar meydana çıkarlar” [ifadesinde] âmilin bu olduğu söylenmiştir; yani { يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ } “onların meydana çıkacakları gün”, kendilerinden ve amellerinden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } “Bugün mülk kimindir?” [hitabı], mahlûkatın yok oluşu (fenâsı) esnasındadır. el-Hasan şöyle demiştir: Soran da cevap veren de Yüce Allah’tır; zira O, bu sözü Kendisine cevap verecek hiç kimsenin bulunmadığı bir anda söyler ve bizzat Kendisi: { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } “Bir ve her şeye boyun eğdiren (Kahhâr) Allah’ındır” diye cevap verir. en-Nehhâs şöyle demiştir: Bu hususta söylenenlerin en sahihi, Ebû Vâil’in İbn Mes‘ûd’dan rivayet ettiğidir; o şöyle demiştir: İnsanlar, üzerinde Azîz ve Celîl olan Allah’a asla isyan edilmemiş gümüş gibi bembeyaz bir yerde haşredilirler. Bunun üzerine bir münâdîye nida etmesi emredilir: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } “Bugün mülk kimindir?” Mümini de kâfiri de bütün kullar: { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } “Bir ve her şeye boyun eğdiren (Kahhâr) Allah’ındır” derler. Müminler bu cevabı sevinç ve lezzet duyarak söylerken, kâfirler ise keder, teslimiyet ve boyun eğiş içinde söylerler. Bunun yaratılmışlar mevcut değilken gerçekleşmesi ise uzak bir ihtimaldir; zira bunda bir fayda yoktur. İbn Mes‘ûd’dan gelen söz sahihtir ve bu, kıyasla yahut teville ulaşılabilecek bir mesele değildir.

18907. Metin

قُلْتُ: وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ ظَاهِرٌ جِدًّا، لِأَنَّ الْمَقْصُودَ إِظْهَارُ انْفِرَادِهِ تَعَالَى بِالْمُلْكِ عِنْدَ انْقِطَاعِ دَعَاوَى الْمُدَّعِينَ وَانْتِسَابِ الْمُنْتَسِبِينَ، إِذْ قَدْ ذَهَبَ كُلُّ مَلِكٍ وَمُلْكُهُ وَمُتَكَبِّرٍ وَمُلْكُهُ وَانْقَطَعَتْ نِسَبُهُمْ وَدَعَاوِيهِمْ، وَدَلَّ عَلَى هَذَا قَوْلُهُ الْحَقُّ عِنْدَ قَبْضِ الْأَرْضِ وَالْأَرْوَاحِ وَطَيِّ السَّمَاءِ:" أَنَا الْمَلِكُ أَيْنَ مُلُوكُ الْأَرْضِ" كَمَا تَقَدَّمَ فِي حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ وَفِي حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ، ثُمَّ يَطْوِي الْأَرْضَ بِشِمَالِهِ وَالسَّمَوَاتِ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا الْمَلِكُ أَيْنَ الْجَبَّارُونَ أَيْنَ الْمُتَكَبِّرُونَ. وَعَنْهُ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ:" لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" هُوَ انْقِطَاعُ زَمَنِ الدُّنْيَا وَبَعْدَهُ يَكُونُ الْبَعْثُ وَالنَّشْرُ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ:" لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" يكون بين النفختين حين فني الخلق وَبَقِيَ الْخَالِقُ فَلَا يَرَى غَيْرَ نَفْسِهِ مَالِكًا وَلَا مَمْلُوكًا فَيَقُولُ:" لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" فَلَا يُجِيبُهُ أَحَدٌ، لِأَنَّ الْخَلْقَ أَمْوَاتٌ فَيُجِيبُ نَفْسَهُ فَيَقُولُ:" لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ" لِأَنَّهُ بَقِيَ وَحْدَهُ وَقَهَرَ خَلْقَهُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ يُنَادِي مُنَادٍ فَيَقُولُ:" لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" فَيُجِيبُهُ أَهْلُ الْجَنَّةِ:" لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ" فَاللَّهُ أَعْلَمُ. ذَكَرَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ" أَيْ يُقَالُ لَهُمْ إِذَا أَقَرُّوا بِالْمُلْكِ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ وَحْدَهُ" الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ" مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ." لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ" أَيْ لَا يُنْقَصُ أَحَدٌ شَيْئًا مِمَّا عَمِلَهُ." إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ" أَيْ لَا يَحْتَاجُ إِلَى تَفَكُّرٍ وَعَقْدِ يَدٍ كَمَا يَفْعَلُهُ الْحُسَّابُ، لِأَنَّهُ الْعَالِمُ الَّذِي لَا يَعْزُبُ عَنْ علمه شي فَلَا يُؤَخِّرُ جَزَاءَ أَحَدٍ لِلِاشْتِغَالِ بِغَيْرِهِ، وَكَمَا يَرْزُقُهُمْ فِي سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ يُحَاسِبُهُمْ كَذَلِكَ فِي سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ. وَقَدْ مَضَى هَذَا الْمَعْنَى فِي" الْبَقَرَةِ" «١». وَفِي الْخَبَرِ: وَلَا يَنْتَصِفُ النَّهَارُ حَتَّى يَقِيلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ وَأَهْلُ النَّارِ فِي النار.

Derim ki: Birinci görüş de gayet açıktır; çünkü maksat, iddia sahiplerinin iddialarının ve intisap edenlerin nesep bağlarının kesildiği anda Yüce Zât’ın mülkteki teklik ve benzersizliğini ortaya koymaktır. Zira her hükümdar ve onun mülkü, her kibirli ve onun mülkü yok olup gitmiş, nesepleri ve iddiaları kesilmiştir. Hak olan Rabbin yeri ve ruhları kabzettiğinde ve göğü dürdüğünde buyurduğu şu sözü buna delalet eder: “Ben Hükümranım! Hani nerede yeryüzünün hükümdarları?” Nitekim Ebû Hüreyre ve İbn Ömer hadisinde bu geçmişti. Sonra yeri sol eliyle, gökleri de sağ eliyle dürer ve şöyle buyurur: “Ben Hükümranım! Hani nerede zorbalar, hani nerede kibirlenenler?” Ondan [gelen bir rivayette de] Yüce Allah’ın: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } sözü, dünya zamanının kesildiği andır ve bundan sonra ba‘s ve neşr (diriliş ve toplanma) gerçekleşecektir. Muhammed b. Ka‘b şöyle demiştir: Yüce Allah’ın: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } sözü, mahlukatın yok olup sadece Yaratıcı’nın kaldığı iki sûr üflemesi arasında olur; O, kendi zâtından başka hiçbir mâlik ve memlûk görmez de: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } buyurur; mahlukat ölü olduğu için O’na hiç kimse cevap veremez; bunun üzerine bizzat kendi zâtına cevap vererek: { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } buyurur; çünkü O tek başına kalmış ve yarattıklarına mutlak galip gelmiştir (kahretmiştir). Şöyle de denilmiştir: Bir nidâ edici seslenir ve: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } der; cennet ehli de ona: { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } diye cevap verir. En doğrusunu Allah bilir. Bunu ez-Zemahşerî zikretmiştir. Yüce Allah’ın: { الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ } “Bugün her nefis kazandığıyla cezalandırılır/mükâfatlandırılır” âyeti; yani o gün mülkün yalnızca Allah’a ait olduğunu itiraf ettiklerinde kendilerine: “Bugün her nefis hayır veya şerden kazandığı şeyle karşılık görür” denilir. { لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ } “Bugün asla zulüm yoktur” yani hiç kimseden işlediği amelin karşılığı eksiltilmez. { إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ } “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir” yani hesap yapanların yaptığı gibi düşünmeye ve parmakla hesap yapmaya muhtaç değildir; çünkü O, ilminden hiçbir şey kaçmayan Alîm’dir. Dolayısıyla bir başkasıyla meşgul olmasından ötürü hiç kimsenin cezasını/mükâfatını geciktirmez; onları tek bir anda rızıklandırdığı gibi tek bir anda hesaba da çeker. Bu mana [Bakara Sûresi’nde] «١» geçmişti. Haberde şöyle gelmiştir: “Günün yarısı olmadan cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde kaylûle yapar (öğle istirahatine çekilir).”

18908. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ١٨ الى ٢٢]

[Gâfir Sûresi (40), Âyetler 18-22]

18909. Metin

وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ (١٨) يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩) وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٢٠) أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ كانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَما كانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ واقٍ (٢١) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢٢)

{ وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ } “Onları, yüreklerin gırtlaklara dayanacağı ve [insanların kederden] yutkunup duracakları o yaklaşan gün ile uyar! Zalimlerin ne bir candan dostu ne de [şefaati] kabul edilecek bir şefaatçisi vardır.” (18) { يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ } “[Allah], gözlerin hain bakışını ve sinelerin gizlediğini bilir.” (19) { وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Allah hak ile hükmeder; O'ndan başka yalvardıkları [varlıklar] ise hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla görendir.” (20) { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ كانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَما كانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ واقٍ } “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bir baksınlar? Onlar hem kuvvetçe hem de yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha çetindiler. Fakat Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi ve onları Allah'a karşı koruyan hiç kimse olmadı.” (21) { ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقابِ } “Bunun sebebi, peygamberlerinin kendilerine apaçık deliller getirmesi, onların ise inkâr etmeleriydi. Bunun üzerine Allah onları yakalayıverdi. Şüphesiz O pek güçlüdür, cezalandırması çok çetindir.” (22)1

18910. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ" أَيْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا قَرِيبَةٌ، إِذْ كُلُّ مَا هُوَ آتِ قَرِيبٌ. وَأَزِفَ فُلَانٌ أَيْ قَرُبَ يَأْزَفُ أَزَفًا، قَالَ النَّابِغَةُ:

Yüce Allah’ın: { وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ } “Onları o yaklaşan gün ile uyar” âyeti; yani kıyamet günü ile [uyar demektir]. Yakın olduğu için bu şekilde isimlendirilmiştir; zira gelecek olan her şey yakındır. Falan kimse yaklaştı denildiğinde ‘ezife fulânun ye’zefu ezefen’ (أَزِفَ فُلَانٌ يَأْزَفُ أَزَفاً) denir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:

18911. Metin

أَزِفَ التَّرَحُّلُ غير أن ركابنا ... - لما تزبر حالنا وَكَأَنْ قَدِ

Ayrılık vakti yaklaştı, ancak bineklerimiz ... - Yüklerimizi bağlamışken sanki hemen hareket edecekmiş gibi duruyor

18912. Metin

أَيْ قَرُبَ. وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ:" أَزِفَتِ الْآزِفَةُ" «١» [النجم: ٥٧] أَيْ قَرُبَتِ السَّاعَةُ. وَكَانَ بَعْضُهُمْ يَتَمَثَّلُ وَيَقُولُ:

Yani yaklaştı demektir. Bu âyetin benzeri: { أَزِفَتِ الْآزِفَةُ } “Yaklaşan [kıyamet] yaklaştı” «١» [Necm 57] âyetidir; yani kıyamet yaklaştı demektir. Bazıları şu şiiri misal getirip şöyle derdi:

18913. Metin

أَزِفَ الرَّحِيلُ وَلَيْسَ لِي مِنْ زَادِ غَيْرِ ... - الذُّنُوبِ لِشِقْوَتِي وَنَكَادِي

Göç vakti yaklaştı; bedbahtlığım ve sıkıntım yüzünden ... - Günahlardan başka hiçbir azığım yoktur

18914. Metin

" إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ" عَلَى الْحَالِ وَهُوَ مَحْمُولٌ عَلَى الْمَعْنَى. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى إِذْ قُلُوبُ النَّاسِ" لَدَى الْحَناجِرِ" فِي حَالِ كَظْمِهِمْ. وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ" وَأَنْذِرْهُمْ" كَاظِمِينَ. وَأَجَازَ رَفْعَ" كَاظِمِينَ" عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ لِلْقُلُوبِ. وَقَالَ: الْمَعْنَى إِذْ هُمْ كَاظِمُونَ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: يَجُوزُ رَفْعُ" كَاظِمِينَ" عَلَى الِابْتِدَاءِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِ" يَوْمَ الْآزِفَةِ" يَوْمَ حُضُورِ الْمَنِيَّةِ، قَالَهُ قُطْرُبٌ. وَكَذَا" إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ" عِنْدَ حُضُورِ الْمَنِيَّةِ. وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَقَعَتْ فِي الحناجر الْمَخَافَةِ فَهِيَ لَا تَخْرُجُ وَلَا تَعُودُ فِي أَمْكِنَتِهَا، وَهَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَمَا قَالَ:" وَأَفْئِدَتُهُمْ هَواءٌ". وَقِيلَ: هَذَا إِخْبَارٌ عَنْ نِهَايَةِ الْجَزَعِ، كَمَا قَالَ:" وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ" وَأُضِيفَ الْيَوْمُ إِلَى" الْآزِفَةِ" عَلَى تَقْدِيرِ يَوْمُ الْقِيَامَةِ" الْآزِفَةِ" أَوْ يَوْمُ الْمُجَادَلَةِ" الْآزِفَةِ". وَعِنْدَ الْكُوفِيِّينَ هُوَ مِنْ بَابِ إِضَافَةِ الشَّيْءِ إلى

{ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ } “Hani yürekler gırtlaklara dayanmış, [kederlerini] içlerine atmış vaziyettedirler” âyetindeki [kâzımîne kelimesi], hâl konumundadır ve manaya hamledilmiştir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Mana; “İnsanların kalpleri boğazlarına dayanmışken onlar [kederlerini] içlerine atmış durumdadırlar” şeklindedir. el-Ferrâ ise takdirin; “Onları, [kederlerini] içlerine atan kimseler olarak uyar” şeklinde olmasını câiz görmüştür. el-Ferrâ ayrıca { كاظِمِينَ } kelimesinin kalplerin haberi (yüklemi) sayılarak merfû okunmasını da câiz görmüş ve mana: “O vakit onlar kederlerini içlerine atan kimselerdir” demiştir. el-Kisâî ise: { كاظِمِينَ } kelimesinin mübteda (özne) olarak merfû olması câizdir, demiştir. Şöyle de denilmiştir: { يَوْمَ الْآزِفَةِ } ifadesinden maksat, ölümün gelip çattığı gündür; bunu Kutrub söylemiştir. Kezâ { إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ } ifadesi de ölüm anıdır. Ancak birinci [görüş] daha açıktır. Katâde şöyle demiştir: [Kalpler] korkudan boğazlara dayanmıştır; ne dışarı çıkar ne de yerlerine geri dönerler. Bu durum ise ancak kıyamet gününde olur; nitekim [Allah Teâlâ]: { وَأَفْئِدَتُهُمْ هَواءٌ } “...ve yürekleri bomboştur” buyurmuştur. Şöyle de denilmiştir: Bu, korku ve dehşetin (cezâ‘) son noktasını bildirmektedir; nitekim [Allah Teâlâ]: { وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ } “...ve yürekler gırtlaklara dayanmıştı” buyurmuştur. “Gün” (yevm) kelimesinin “el-Âzife”ye1 izâfe edilmesi ise ‘yaklaşan kıyamet günü’ (yevmü’l-kıyâmeti’l-âzife) veya ‘yaklaşan mücadele/tartışma günü’ (yevmü’l-mücâdeleti’l-âzife) takdirindedir. Kûfelilere göre bu, bir şeyin

18915. Metin

نَفْسِهِ مِثْلَ مَسْجِدِ الْجَامِعِ وَصَلَاةِ الْأُولَى." مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ" أَيْ مِنْ قَرِيبٍ يَنْفَعُ" وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ" فَيَشْفَعُ فِيهِمْ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ" قَالَ الْمُؤَرِّجُ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ أَيْ يَعْلَمُ الْأَعْيُنَ الْخَائِنَةَ وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ الرَّجُلُ يَكُونُ جَالِسًا مَعَ الْقَوْمِ فَتَمُرُّ الْمَرْأَةُ فَيُسَارِقُهُمُ النَّظَرَ إِلَيْهَا. وَعَنْهُ: هُوَ الرَّجُلُ يَنْظُرُ إِلَى الْمَرْأَةِ فَإِذَا نَظَرَ إِلَيْهِ أَصْحَابُهُ غَضَّ بَصَرَهُ، فَإِذَا رَأَى مِنْهُمْ غَفْلَةً تَدَسَّسَ بِالنَّظَرِ، فَإِذَا نَظَرَ إِلَيْهِ أَصْحَابُهُ غَضَّ بَصَرَهُ، وَقَدْ عَلِمَ اللَّهُ ﷿ مِنْهُ أَنَّهُ يَوَدُّ لَوْ نَظَرَ إِلَى عَوْرَتِهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ هِيَ مُسَارَقَةُ نَظَرِ الْأَعْيُنِ إِلَى مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هِيَ الْهَمْزَةُ بِعَيْنِهِ وَإِغْمَاضُهُ فِيمَا لَا يُحِبُّ اللَّهُ تَعَالَى. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هِيَ قَوْلُ الْإِنْسَانِ مَا رَأَيْتُ وَقَدْ رَأَى أَوْ رَأَيْتُ وَمَا رَأَى. وَقَالَ السُّدِّيُّ: إِنَّهَا الرَّمْزُ بِالْعَيْنِ. وَقَالَ سُفْيَانُ: هِيَ النَّظْرَةُ بَعْدَ النَّظْرَةِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ:" خائِنَةَ الْأَعْيُنِ" النَّظْرَةُ الثَّانِيَةُ" وَما تُخْفِي الصُّدُورُ" النَّظْرَةُ الْأُولَى. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" وَما تُخْفِي الصُّدُورُ" أَيْ هَلْ يَزْنِي بِهَا لَوْ خَلَا بِهَا أَوْ لَا. وَقِيلَ:" وَما تُخْفِي الصُّدُورُ" تُكِنُّهُ وَتُضْمِرُهُ. ولما جئ بِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ «١» أَبِي سَرْحٍ إِلَى رَسُولِ الله لي اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، بَعْدَ مَا اطْمَأَنَّ أَهْلُ مَكَّةَ وَطَلَبَ لَهُ الْأَمَانَ عُثْمَانُ ﵁، صَمَتَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ طَوِيلًا ثُمَّ قَالَ:" نَعَمْ" فَلَمَّا انْصَرَفَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِمَنْ حَوْلَهُ:" مَا صَمَتُّ إِلَّا لِيَقُومَ إِلَيْهِ بَعْضُكُمْ فَيَضْرِبَ عُنُقَهُ" فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ فَهَلَّا أَوْمَأْتَ إِلَيَّ يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَقَالَ:" إِنَّ النَّبِيَّ لَا تَكُونُ لَهُ خَائِنَةُ أَعْيُنٍ"." وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ" أَيْ يُجَازِي مَنْ غَضَّ بَصَرَهُ عَنِ الْمَحَارِمِ، وَمَنْ نَظَرَ إِلَيْهَا، وَمَنْ عَزَمَ عَلَى مُوَاقَعَةِ الْفَوَاحِشِ إِذَا قَدَرَ عَلَيْهَا." وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ" يَعْنِي الْأَوْثَانَ" لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ" لِأَنَّهَا لَا تَعْلَمُ شَيْئًا وَلَا تَقْدِرُ عَلَيْهِ وَلَا تَمْلِكُ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِالْيَاءِ عَلَى الْخَبَرِ عَنِ الظَّالِمِينَ وَهِيَ اخْتِيَارُ أَبِي عُبَيْدٍ وَأَبِي حَاتِمٍ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَشَيْبَةُ وَهِشَامٌ:" تَدْعُونَ" بِالتَّاءِ." إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ"" هُوَ" زَائِدَةٌ فَاصِلَةٌ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ وَمَا بَعْدَهَا خَبَرٌ وَالْجُمْلَةُ خَبَرُ إِنَّ.

[...kendisinin sıfatı olan şeyin] kendisine izafesi gibidir; "mescidü'l-câmi'" ve "salâtü'l-ûlâ" [tamlamaları] gibi. { مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ } “Zâlimlerin ne candan bir dostu vardır” yani kendilerine fayda verecek bir yakını, { وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ } “ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi” ki onlar hakkında şefaatte bulunsun. Yüce Allah'ın: { يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } “[Allah], gözlerin hain bakışını bilir” âyeti hakkında Müerric şöyle demiştir: Burada bir takdim ve tehir vardır; yani "hain gözleri bilir" demektir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu, bir toplulukla oturan bir adamdır; bir kadın geçer, o da topluluktan gizlice kadına bakar. Yine ondan [şöyle rivayet edilmiştir]: Bu, kadına bakan adamdır; arkadaşları ona bakınca gözünü yumar, onların gafletini görünce gizlice bakmaya devam eder; arkadaşları ona tekrar bakınca yine gözünü indirir. Oysa Azîz ve Celîl olan Allah, onun kadının mahrem yerlerine bakmayı arzuladığını bilmektedir. Mücâhid: "O, gözlerin Allah'ın yasakladığı şeylere gizlice bakmasıdır" demiştir. Katâde: "O, Yüce Allah'ın sevmediği şeylerde kişinin gözüyle kaş göz işareti yapması ve göz kırpmasıdır" demiştir. Dahhâk: "O, insanın görmüş olduğu halde 'görmedim' veya görmediği halde 'gördüm' demesidir" demiştir. Süddî: "Gözle işaret etmektir" demiştir. Süfyân: "Bakış üstüne bakıştır" demiştir. Ferrâ ise: "{ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } ikinci bakıştır; { وَما تُخْفِي الصُّدُورُ } “göğüslerin gizlediğini de” ise ilk bakıştır" demiştir. İbn Abbâs: "{ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ } yani onunla baş başa kaldığı takdirde onunla zina edip etmeyeceğidir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: "{ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ } [kalplerin] gizlediği ve sakladığı şeydir." Mekke halkı emniyete kavuştuktan ve Osman -radıyallâhu anh- kendisi için eman diledikten sonra Abdullah b. Ebî Serh1 Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna getirildiğinde, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uzun bir süre sustu; sonra: «Evet» buyurdu. [Abdullah] dönüp gidince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çevresindekilere: «Ben ancak aranızdan biri kalkıp onun boynunu vursun diye sustum» buyurdu. Ensârdan bir adam: "Bana bir işaret etseydin ya ey Allah'ın Resûlü!" deyince şöyle buyurdu: «Bir peygambere hain göz bakışları [ile işaret etmek] yakışmaz.» { وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ } “Allah hak ile hükmeder” yani gözünü haramlardan sakınan kimseyi de, harama bakan kimseyi de, güç yetirdiğinde fuhşiyatı işlemeye azmeden kimseyi de karşılığıyla cezalandırır / mükâfatlandırır. { وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ } “O'ndan başka yalvardıkları ise” yani putlar; { لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ } “hiçbir şeye hükmedemezler” çünkü onlar hiçbir şeyi bilmezler, hiçbir şeye güç yetiremezler ve hiçbir şeye mâlik değillerdir. Cumhûr'un kıraati zâlimlerden haber vermek üzere yâ iledir ({ يَدْعُونَ }) ve bu, Ebû Ubeyd ile Ebû Hâtim'in tercihidir. Nâfi', Şeybe ve Hişâm ise tâ ile ({ تَدْعُونَ }) şeklinde okumuşlardır. { إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla görendir.” [Âyetteki] { هُوَ } fâsıla olarak zâiddir. İbtidâ ile ref mahallinde olup sonrasının haber olması ve cümlenin de inne'nin haberi olması da câizdir.

18916. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا" فِي مَوْضِعِ جَزْمٍ عَطْفٌ عَلَى" يَسِيرُوا" وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى أَنَّهُ جَوَابٌ، وَالْجَزْمُ وَالنَّصْبُ فِي التَّثْنِيَةِ وَالْجَمْعِ وَاحِدٌ." كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ" اسْمُ كَانَ وَالْخَبَرُ فِي" كَيْفَ". وَ" واقٍ" فِي مَوْضِعِ خَفْضٍ مَعْطُوفٌ عَلَى اللَّفْظِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَلَى الْمَوْضِعِ فَرَفْعُهُ وَخَفْضُهُ وَاحِدٌ، لِأَنَّ الْيَاءَ تُحْذَفُ وَتَبْقَى الْكَسْرَةُ دَالَّةً عَلَيْهَا وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ فِي غير موضع «١» فأغنى عن الإعادة.

Yüce Allah’ın: { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا } “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki görsünler...” âyetindeki [feyenzurû ifadesi], { يَسِيرُوا } fiiline atıfla cezm mahallindedir; cevap olmak üzere nasb mahallinde olması da câizdir; tesniye ve cemide cezm ile nasb [nunların düşmesi bakımından] birdir. { كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ } ifadesindeki ‘âkıbetu’ kelimesi kâne’nin ismidir; haberi ise ‘keyfe’dedir. { واقٍ } kelimesi lafza matuf olarak cer mahallindedir; mahalle matuf olarak ref mahallinde olması da câizdir. Onun ref durumu ile cer durumu [lafzen] birdir; çünkü yâ harfi hazfedilir ve kesre ona delalet etmek üzere bâkî kalır. Bu âyetin manasına dair açıklama birden fazla yerde «١» geçmişti; dolayısıyla burada tekrarına gerek kalmamıştır.

18917. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٢٣ الى ٢٧]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 23-27]

18918. Metin

وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا وَسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢٣) إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ (٢٤) فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِساءَهُمْ وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٢٥) وَقالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ (٢٦) وَقالَ مُوسى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسابِ (٢٧)

{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا وَسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢٣) إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ (٢٤) فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِساءَهُمْ وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٢٥) وَقالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ (٢٦) وَقالَ مُوسى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسابِ (٢٧) } “Andolsun ki biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Onlar ise: 'Bu, pek yalancı bir büyücüdür!' dediler. (23-24) O, katımızdan kendilerine hakkı getirince: 'Onunla beraber iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın' dediler. Oysa inkârcıların tuzağı boşa çıkmaktan başka bir şey değildir. (25) Firavun dedi ki: 'Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim de o Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.' (26) Mûsâ da: 'Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan [Allah’a] sığındım' dedi. (27)”

18919. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا" وَهِيَ التِّسْعُ الْآيَاتُ الْمَذْكُورَةُ فِي قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسى تِسْعَ آياتٍ بَيِّناتٍ" [الإسراء: ١٠١] وَقَدْ مَضَى تَعْيِينُهَا «٢»." وَسُلْطانٍ مُبِينٍ" أَيْ بِحُجَّةٍ واضحة بينة، وهو يذكر ومؤنث. وَقِيلَ: أَرَادَ بِالسُّلْطَانِ التَّوْرَاةَ." إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ" خَصَّهُمْ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ مَدَارَ التَّدْبِيرِ فِي عَدَاوَةِ مُوسَى كَانَ عَلَيْهِمْ، فَفِرْعَوْنُ الْمَلِكُ وَهَامَانُ الْوَزِيرُ وَقَارُونُ صَاحِبُ الْأَمْوَالِ وَالْكُنُوزِ فَجَمَعَهُ اللَّهُ مَعَهُمَا، لِأَنَّ عَمَلَهُ فِي الْكُفْرِ وَالتَّكْذِيبِ كَأَعْمَالِهِمَا." فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ" لَمَّا عَجَزُوا عَنْ مُعَارَضَتِهِ حملوا المعجزات على السحر.

Yüce Allah’ın: { وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا } “Andolsun ki biz Mûsâ’yı âyetlerimizle... gönderdik” buyruğundaki âyetler; Yüce Allah’ın: { وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسى تِسْعَ آياتٍ بَيِّناتٍ } [el-İsrâ, 17/101] “Andolsun biz Mûsâ’ya apaçık dokuz âyet (mucize) verdik” buyruğunda zikredilen dokuz âyettir.1 Bunların neler olduğu daha önce açıklanmıştı.2 { وَسُلْطانٍ مُبِينٍ } “...ve apaçık bir delille [gönderdik]” yani açık ve seçik bir hüccetle [gönderdik]. Bu kelime (sultân) hem müzekker (eril) hem de müennes (dişil) olarak kullanılır. [Buradaki] sultân ile Tevrat’ın kastedildiği de söylenmiştir. { إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ } “Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a.” [Yüce Allah] özellikle onları zikretmiştir; çünkü Mûsâ’ya düşmanlıkta tuzak ve idarenin mihveri onların üzerindeydi. Zira Firavun kral, Hâmân vezir, Kârûn ise mal ve hazineler sahibiydi. Küfür ve yalanlamadaki ameli o ikisinin amelleri gibi olduğu için Allah onu da o ikisiyle birlikte zikretmiştir. { فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ } “Bunun üzerine onlar: 'O, yalancı bir büyücüdür!' dediler.” Onu çürütüp karşı koymaktan aciz kalınca, mucizeleri büyüye yordular.

18920. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا" وَهِيَ الْمُعْجِزَةُ الظَّاهِرَةُ" قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ" قَالَ قَتَادَةُ: هَذَا قَتْلٌ غَيْرُ الْقَتْلِ الْأَوَّلِ، لِأَنَّ فِرْعَوْنَ كَانَ قَدْ أَمْسَكَ عَنْ قَتْلِ الْوِلْدَانِ بَعْدَ وِلَادَةِ مُوسَى، فَلَمَّا بَعَثَ اللَّهُ مُوسَى أَعَادَ الْقَتْلَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ عُقُوبَةً لَهُمْ فَيَمْتَنِعُ الْإِنْسَانُ مِنَ الْإِيمَانِ، وَلِئَلَّا يَكْثُرَ جَمْعُهُمْ فَيَعْتَضِدُوا بِالذُّكُورِ مِنْ أَوْلَادِهِمْ. فَشَغَلَهُمُ اللَّهُ عَنْ ذَلِكَ بِمَا أَنْزَلَ عَلَيْهِمْ مِنْ أَنْوَاعِ الْعَذَابِ. كَالضَّفَادِعِ وَالْقُمَّلِ وَالدَّمِ وَالطُّوفَانِ إِلَى أَنْ خَرَجُوا مِنْ مِصْرَ، فَأَغْرَقَهُمُ اللَّهُ. وَهَذَا مَعْنَى قوله تعالى:" وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلالٍ" أَيْ فِي خُسْرَانٍ وَهَلَاكٍ، وَإِنَّ النَّاسَ لَا يَمْتَنِعُونَ مِنَ الْإِيمَانِ وَإِنْ فُعِلَ بِهِمْ مِثْلَ هَذَا فَكَيْدُهُ يَذْهَبُ بَاطِلًا. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ" أَقْتُلْ" جَزْمٌ، لِأَنَّهُ جَوَابُ الْأَمْرِ" وَلْيَدْعُ" جَزْمٌ، لِأَنَّهُ أَمْرٌ وَ" ذَرُونِي" لَيْسَ بِمَجْزُومٍ وَإِنْ كَانَ أَمْرًا وَلَكِنَّ لَفْظَهُ لَفْظُ الْمَجْزُومِ وَهُوَ مَبْنِيٌّ. وَقِيلَ: هَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ قِيلَ لِفِرْعَوْنَ: إِنَّا نَخَافُ أَنْ يَدْعُوَ عَلَيْكَ فَيُجَابَ، فَقَالَ:" وَلْيَدْعُ رَبَّهُ" أَيْ لَا يَهُولَنَّكُمْ مَا يَذْكُرُ مِنْ رَبِّهِ فَإِنَّهُ لَا حَقِيقَةَ لَهُ وَأَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى." إِنِّي أَخافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ" أَيْ عِبَادَتَكُمْ لِي إِلَى عِبَادَةِ رَبِّهِ" أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ" إِنْ لَمْ يُبَدِّلْ دِينَكُمْ فَإِنَّهُ يُظْهِرُ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ. أَيْ يَقَعُ بَيْنَ النَّاسِ بِسَبَبِهِ الْخِلَافُ. وَقِرَاءَةُ الْمَدَنِيِّينَ وَأَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ وَابْنِ عَامِرٍ وَأَبِي عمرو:" أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ" وَقِرَاءَةُ الْكُوفِيِّينَ" أَوْ أَنْ يَظْهَرَ" بِفَتْحِ الْيَاءِ" الْفَسَادُ" بِالرَّفْعِ وَكَذَلِكَ هِيَ فِي مَصَاحِفِ الْكُوفِيِّينَ:" أَوْ" بِأَلِفٍ وَإِلَيْهِ يَذْهَبُ أَبُو عُبَيْدٍ، قَالَ: لِأَنَّ فِيهِ زِيَادَةَ حَرْفٍ وَفِيهِ فَصْلٌ، وَلِأَنَّ" أَوْ" تَكُونُ بِمَعْنَى الْوَاوِ. النَّحَّاسُ: وَهَذَا عِنْدَ حُذَّاقِ النَّحْوِيِّينَ لَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى الْوَاوِ، لِأَنَّ فِي ذَلِكَ بُطْلَانَ الْمَعَانِي، وَلَوْ جَازَ أَنْ تَكُونَ بمعنى الواو لما احتيج إلى هذا ها هنا، لِأَنَّ مَعْنَى الْوَاوِ" إِنِّي أَخافُ" الْأَمْرَيْنِ جَمِيعًا وَمَعْنَى" أَوْ" لِأَحَدِ الْأَمْرَيْنِ أَيْ" إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينكُمْ" فَإِنْ أَعْوَزَهُ ذَلِكَ أَظْهَرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ مُوسى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ" لَمَّا هَدَّدَهُ فِرْعَوْنُ بِالْقَتْلِ اسْتَعَاذَ مُوسَى بِاللَّهِ" مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ" أَيْ مُتَعَظِّمٍ عَنِ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ، وَصِفَتُهُ أَنَّهُ" لا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسابِ".

Yüce Allah’ın: { فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا } “O, katımızdan kendilerine hakkı getirince” yani apaçık mucizeyi [getirince], { قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ } “'Onunla beraber iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün...' dediler.” Katâde şöyle demiştir: Bu öldürme işi, birinci öldürmeden farklıdır. Çünkü Firavun, Mûsâ’nın doğumundan sonra erkek çocukları öldürmekten vazgeçmişti. Allah Mûsâ’yı peygamber olarak gönderince, insanları imandan alıkoymak ve çoğalıp erkek evlatlarıyla güç kazanmalarını engellemek için İsrâiloğullarına yönelik cezalandırıcı mahiyetteki öldürme işini yeniden başlattı. Fakat Allah, Mısır’dan çıkıncaya kadar üzerlerine kurbağa, haşere, kan ve tufan gibi çeşitli azaplar indirerek onları bu işten alıkoydu; nihayetinde de Allah onları suda boğdu. Yüce Allah’ın: { وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلالٍ } “Oysa inkârcıların tuzağı boşa çıkmaktan başka bir şey değildir” buyruğunun anlamı da budur; yani hüsran ve helaktadır. Kendilerine böyle şeyler yapılsa dahi insanlar imandan vazgeçmezler; dolayısıyla onun tuzağı heba olup gider. Yüce Allah’ın: { وَقالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ } “Firavun dedi ki: 'Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim de o Rabbine yalvarsın!'” âyetindeki { أَقْتُلْ } fiili emir kipine cevap olduğu için meczumdur. { وَلْيَدْعُ } fiili emir olduğu için meczumdur. { ذَرُونِي } fiili ise emir olmakla birlikte meczum değildir; ancak lafzı meczumun lafzı gibidir ve mebnîdir. Şöyle de denilmiştir: Bu ifade, Firavun’a: 'Onun senin aleyhine dua etmesinden ve duasının kabul olunmasından korkuyoruz' denildiğine delalet eder. Bunun üzerine o: { وَلْيَدْعُ رَبَّهُ } “Rabbine yalvarsın!” demiştir. Yani: 'Rabbinden bahsedip durması sizi korkutmasın; zira onun bir gerçekliği yoktur, sizin en yüce rabbiniz benim!' [demek istemiştir]. { إِنِّي أَخافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ } “Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden korkuyorum” yani bana ibadet etmeyi bırakıp Rabbine ibadet etmeye yöneltmesinden, { أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ } “yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından [korkuyorum].” Eğer dininizi değiştiremezse yeryüzünde fesat çıkarır; yani onun yüzünden insanlar arasında ayrılık ve kargaşa çıkar. Medinelilerin, Ebû Abdirrahmân es-Sülemî’nin, İbn Âmir’in ve Ebû Amr’ın kıraati: { أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسادَ } şeklindedir. Kûfelilerin kıraati ise yâ harfinin fethasıyla { أَوْ أَنْ يَظْهَرَ } ve ref ile { الْفَسَادُ } şeklindedir. Kûfelilerin mushaflarında da elif ile { أَوْ } biçimindedir. Ebû Ubeyd de bu görüşü benimsemiş ve şöyle demiştir: 'Çünkü bunda fazladan bir harf ve bir fasl (ayrım) vardır; ayrıca { أَوْ } edatı vâv manasında da olur.' en-Nehhâs ise şöyle der: 'Kabiliyetli dilcilerin nezdinde bu edatın vâv manasında olması câiz değildir; çünkü bu durum manaların bozulmasına yol açar. Eğer vâv manasında olması câiz olsaydı, burada buna gerek kalmazdı. Zira vâv’ın manası, { إِنِّي أَخافُ } 'her iki durumdan da korkuyorum' demektir. { أَوْ } edatının manası ise iki durumdan biri içindir. Yani: 'Dininizi değiştirmesinden korkuyorum; eğer bunu yapamazsa yeryüzünde fesat çıkarır' demektir.' Yüce Allah’ın: { وَقالَ مُوسى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ } “Mûsâ da: 'Şüphesiz ben, Rabbime ve Rabbinize sığındım' dedi.” Firavun onu öldürmekle tehdit edince Mûsâ Allah’a sığındı; { مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ } “her kibirliden” yani Allah’a iman etmeyi kibrine yediremeyen ve niteliği { لا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسابِ } “hesap gününe inanmayan” kimseden [sığındı].

18921. Metin

[سورة غافر (٤٠): آية ٢٨]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyet 28]

18922. Metin

وَقالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ يَكُ كاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِنْ يَكُ صادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ (٢٨)

{ وَقالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ يَكُ كاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِنْ يَكُ صادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ (٢٨) } “Firavun âilesinden olup da imanını gizleyen mümin bir adam şöyle dedi: 'Rabbim Allah’tır dediği ve size Rabbinizden apaçık deliller getirdiği halde bir adamı öldürecek misiniz? Eğer o yalancı ise, yalanı kendisinedir. Şayet doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve pek yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.' (28)”

18923. Metin

فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى" وَقالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ" ذَكَرَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ: أَنَّ اسْمَ هَذَا الرَّجُلِ حَبِيبٌ. وَقِيلَ: شَمْعَانُ بِالشِّينِ الْمُعْجَمَةِ. قَالَ السُّهَيْلِيُّ: وَهُوَ أَصَحُّ مَا قِيلَ فِيهِ. وَفِي تَارِيخِ الطَّبَرِيِّ ﵀: اسْمُهُ خَبْرَكُ «١». وَقِيلَ: حِزْقِيلُ. ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَاسْمُهُ سَمْعَانُ أَوْ حَبِيبٌ. وَقِيلَ: خَرْبِيلُ أَوْ حِزْبِيلُ. وَاخْتُلِفَ هَلْ كَانَ إِسْرَائِيلِيًّا أَوْ قِبْطِيًّا فَقَالَ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ: كَانَ قِبْطِيًّا. وَيُقَالُ: إِنَّهُ كَانَ ابْنُ عَمِّ فِرْعَوْنَ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. قَالَ: وَهُوَ الَّذِي نَجَا مَعَ مُوسَى ﵇، وَلِهَذَا قَالَ:" مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ" وَهَذَا الرَّجُلُ هُوَ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَجاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعى قالَ يا مُوسى " [القصص: ٢٠] الْآيَةَ. وَهَذَا قَوْلُ مُقَاتِلٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمْ يَكُنْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ مُؤْمِنٌ غَيْرَهُ وَغَيْرَ امْرَأَةِ فِرْعَوْنَ وَغَيْرَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي أَنْذَرَ مُوسَى فَقَالَ:" إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ" [القصص: ٢٠]. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:" الصِّدِّيقُونَ حَبِيبٌ النَّجَّارُ مُؤْمِنُ آلِ يَس وَمُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ الَّذِي قَالَ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَالثَّالِثُ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَهُوَ أَفْضَلُهُمْ" «٢» وَفِي هَذَا تَسْلِيَةٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ أَيْ لَا تَعْجَبْ مِنْ مُشْرِكِي قَوْمِكَ. وَكَانَ هَذَا الرَّجُلُ لَهُ وَجَاهَةٌ عِنْدَ فِرْعَوْنَ، فَلِهَذَا لَمْ يَتَعَرَّضْ لَهُ بِسُوءٍ. وَقِيلَ: كَانَ هَذَا الرَّجُلُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ، عَنِ السُّدِّيِّ أَيْضًا. فَفِي الْكَلَامِ عَلَى هَذَا تقديم

Burada dört mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { وَقالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ } “Mümin bir adam dedi ki...” buyruğudur. Bazı müfessirler bu adamın adının Habîb olduğunu zikretmişlerdir. Noktalı şın ile Şem'ân olduğu da söylenmiştir. es-Süheylî: “Bu hususta söylenenlerin en sahihi budur” demiştir. et-Taberî'nin -rahimehullâh- Târih'inde ise adı Habrak'tır.1 Hizkîl olduğu da söylenmiştir; bunu es-Sa'lebî, İbn Abbâs'tan ve ilim ehlinin çoğundan nakletmiştir. ez-Zemahşerî ise şöyle der: “Adı Sem'ân yahut Habîb'dir. Hırbîl veya Hızbîl olduğu da söylenmiştir.” Bu kişinin İsrâiloğullarından mı yoksa Kıptî mi olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Hasan[-ı Basrî] ve başkaları: “O bir Kıptî idi” demişlerdir. es-Süddî'nin naklettiğine göre onun Firavun'un amcasının oğlu olduğu da söylenir. es-Süddî: “Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte kurtulan kişi odur; bu sebeple 'Firavun âilesinden' buyrulmuştur” demiştir. Yüce Allah'ın: { وَجاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعى قالَ يا مُوسى } “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve: 'Ey Mûsâ!' dedi...” [Kasas, 28/20] âyetiyle kastedilen de bu adamdır. Bu, Mukâtil'in görüşüdür. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: “Firavun âilesinden bu adam, Firavun'un hanımı ve Mûsâ'yı { إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ } “İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar” [Kasas, 28/20] diyerek uyaran mümin adamdan başkası iman etmemişti.” Hz. Peygamber'den -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « الصِّدِّيقُونَ حَبِيبٌ النَّجَّارُ مُؤْمِنُ آلِ يَس وَمُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ الَّذِي قَالَ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَالثَّالِثُ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَهُوَ أَفْضَلُهُمْ » «Sıddîklar [üçtür]: Âl-i Yâsîn'in mümini Habîb en-Neccâr, 'Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?' diyen Firavun âilesinin mümini ve üçüncüsü de onların en faziletlisi olan Ebû Bekir es-Sıddîk'tır.»2 Bunda Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- için bir teselli vardır; yani kavminin müşriklerinin tavrına şaşma! Bu adamın Firavun katında bir itibarı vardı, bu yüzden [Firavun] ona bir kötülükle ilişecek bir şey yapmadı. Yine es-Süddî'den nakledildiğine göre bu adamın, Firavun âilesinden imanını gizleyen bir İsrâilli olduğu da söylenmiştir. Buna göre söz konusu ifadede bir takdim

18924. Metin

ف" من" عنده متعلقة بمحذوف صفة لرجل، تأخير، والتقدير: وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مَنْسُوبٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ. أَيْ مِنْ أَهْلِهِ وَأَقَارِبِهِ. وَمَنْ جَعَلَهُ إِسْرَائِيلِيًّا ف" مُؤْمِنٌ" مُتَعَلِّقَةٌ بِ" يَكْتُمُ" فِي مَوْضِعِ الْمَفْعُولِ الثَّانِي لِ" يَكْتُمُ". الْقُشَيْرِيُّ: وَمَنْ جَعَلَهُ إِسْرَائِيلِيًّا فَفِيهِ بُعْدٌ، لِأَنَّهُ يُقَالُ كَتَمَهُ أَمْرَ كَذَا وَلَا يُقَالُ كَتَمَ مِنْهُ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَلا يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثاً" [النساء: ٤٢] وَأَيْضًا مَا كَانَ فِرْعَوْنُ يَحْتَمِلُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ مِثْلَ هَذَا الْقَوْلِ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ" أَيْ لِأَنْ يَقُولُ وَمِنْ أَجْلِ" أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ" وَمِنْ أَجْلِ" أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ" فَ" أَنْ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِنَزْعِ الْخَافِضِ." وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ" يَعْنِي الْآيَاتِ التِّسْعَ" مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ يَكُ كاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ" وَلَمْ يَكُنْ ذلك لشك منه في رسالته وصدقه، ولكم تلطفا في الاستكفاف واستنزلا عَنِ الْأَذَى. وَلَوْ كَانَ وَ" إِنْ يَكُنْ" بالنون جاز ولكم حُذِفَتِ النُّونُ لِكَثْرَةِ الِاسْتِعْمَالِ عَلَى قَوْلِ سِيبَوَيْهِ، وَلِأَنَّهَا نُونُ الْإِعْرَابِ عَلَى قَوْلِ أَبِي الْعَبَّاسِ." وَإِنْ يَكُ صادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ" أَيْ إِنْ لَمْ يُصِبْكُمْ إِلَّا بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ بِهِ هَلَكْتُمْ. وَمَذْهَبُ أَبِي عُبَيْدَةَ أَنَّ مَعْنَى" بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ" كُلُّ الَّذِي يَعِدُكُمْ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ لَبِيدٌ:

Buna göre { مِنْ } cer edatı mahzuf bir sıfata taalluk edip racul kelimesinin sıfatı olur ve takdiri şöyledir: “Firavun âilesine mensup mümin bir adam dedi ki...” Yani onun ehlinden ve akrabalarındandır. Onu İsrâilî kabul edenlere göre ise { مُؤْمِنٌ } kelimesi { يَكْتُمُ } fiiline taalluk eder ve { يَكْتُمُ } fiilinin ikinci mef'ûlü konumunda olur. el-Kuşeyrî şöyle der: 'Onu İsrâilî kabul etmek uzaktır; zira Arapçada فلان كَتَمَهُ أَمْرَ كَذَا (falanca ona şu işi gizledi) denir, كَتَمَ مِنْهُ (ondan gizledi) denmez. Nitekim Yüce Allah: { وَلا يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثاً } “Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler” [en-Nisâ 4/42] buyurmuştur. Ayrıca Firavun, İsrâiloğullarından birinin kendisine böyle bir söz söylemesine asla tahammül etmezdi.' İkinci Mesele: Yüce Allah’ın: { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ } “'Rabbim Allah’tır' dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” buyruğudur. Yani 'Rabbim Allah’tır demesinden ötürü' ve 'Rabbim Allah’tır dediği sebebiyle' demektir. Buradaki { أَنْ } harfi cerin hazfedilmesiyle (nez‘u’l-hâfız yoluyla) nasb mahallindedir. { وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ } “Oysa o size apaçık delillerle gelmiştir” yani [size] dokuz mucizeyle [gelmiştir], { مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ يَكُ كاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ } “Rabbinizden. Eğer o yalancı ise, yalanı kendisinedir.” Bu sözü onun risaletinden ve doğruluğundan şüphe ettiği için söylememiş, bilakis onları yumuşaklıkla engellemek ve kötülük yapmaktan vazgeçirmek gayesiyle ifade etmiştir. Şayet nun harfiyle { وَإِنْ يَكُنْ } olsaydı yine câiz olurdu; ancak Sîbeveyh’in kavline göre çok kullanıldığı için nun hazfedilmiştir. Ebü’l-Abbâs’ın kavline göre ise o i'rab nunu olduğu için hazfedilmiştir. { وَإِنْ يَكُ صادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ } “Şayet doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir.” Yani şayet sizi tehdit ettiği şeylerin hepsi değil sadece bir kısmı başınıza gelse bile helak olursunuz. Ebû Ubeyde’nin mezhebine göre { بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ } ifadesinin manası “sizi tehdit ettiği şeylerin tamamı” demektir ve Lebîd’in şu beytini inşad etmiştir:

18925. Metin

تَرَّاكُ أَمْكِنَةٍ إِذَا لَمْ أَرْضَهَا ... أَوْ يَرْتَبِطْ بَعْضَ النُّفُوسِ حِمَامُهَا «١»

“Hoşuma gitmediğinde mekânları terk ederim ... Yahut nefislerin bir kısmını (bütün nefisleri) ecelleri yakalayıp bağlayana dek.” «١»

18926. Metin

فَبَعْضُ بِمَعْنَى كُلُّ لِأَنَّ الْبَعْضَ إِذَا أَصَابَهُمْ أَصَابَهُمُ الْكُلُّ لَا مَحَالَةَ لِدُخُولِهِ فِي الْوَعِيدِ، وَهَذَا تَرْقِيقُ الْكَلَامِ فِي الْوَعْظِ. وَذَكَرَ الْمَاوَرْدِيُّ: أَنَّ الْبَعْضَ قَدْ يُسْتَعْمَلُ فِي مَوْضِعِ الْكُلِّ تَلَطُّفًا فِي الْخِطَابِ وَتَوَسُّعًا فِي الْكَلَامِ، كَمَا قَالَ الشاعر «٢»:

Burada 'bazı' (bir kısmı) kelimesi 'küll' (hepsi) anlamındadır; çünkü bir kısmı başlarına gelse, tehdit kapsamına girdiği için şüphesiz hepsi başlarına gelmiş olur. Bu, vaaz ve nasihatte sözü yumuşatma üslubudur. el-Mâverdî şöyle zikretmiştir: Hitapta nezaket ve sözde genişlik sağlamak maksadıyla 'bazı' kelimesi bazen 'küll' yerine kullanılabilir; nitekim şair de şöyle demiştir «٢»:

18927. Metin

قَدْ يُدْرِكُ الْمُتَأَنِّي بَعْضَ حَاجَتِهِ ... - وَقَدْ يَكُونُ مع المتعجل الزَّلَلُ

“Ağırbaşlı ve temkinli davranan kişi ihtiyacının bir kısmına (tamamına) erişebilir ... Acele edenin payı ise ekseriya yanılmaktır.”

18928. Metin

وَقِيلَ أَيْضًا: قَالَ ذَلِكَ لِأَنَّهُ حَذَّرَهُمْ أَنْوَاعًا مِنَ الْعَذَابِ كُلُّ نَوْعٍ مِنْهَا مُهْلِكٌ فَكَأَنَّهُ حَذَّرَهُمْ أَنْ يُصِيبَهُمْ بَعْضُ تِلْكَ الْأَنْوَاعِ. وَقِيلَ وَعَدَهُمْ مُوسَى بِعَذَابِ الدُّنْيَا أَوْ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ إِنْ كَفَرُوا فَالْمَعْنَى يُصِبْكُمْ أَحَدُ الْعَذَابَيْنِ. وَقِيلَ: أَيْ يُصِبْكُمْ هَذَا الْعَذَابُ الَّذِي يَقُولُهُ في الدنيا

Şöyle de denilmiştir: [Mümin adam] böyle demiştir; çünkü [Mûsâ] onları her bir çeşidi helak edici olan azap türleriyle uyarmıştı. Sanki o, bu türlerin bir kısmının başlarına gelmesinden onları sakındırmış gibidir. Bir diğer görüşe göre Mûsâ, inkâr ettikleri takdirde onları dünya azabı veya âhiret azabıyla tehdit etmişti; buna göre mana: '[O iki azaptan] biri başınıza gelir' şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Yani onun söylediği bu azap dünyada başınıza gelir

18929. Metin

وَهُوَ بَعْضُ الْوَعِيدِ، ثُمَّ يَتَرَادَفُ الْعَذَابُ فِي الْآخِرَةِ أَيْضًا. وَقِيلَ: وَعَدَهُمُ الْعَذَابَ إِنْ كَفَرُوا وَالثَّوَابَ إِنْ آمَنُوا، فَإِذَا كَفَرُوا يُصِيبُهُمْ بَعْضُ مَا وُعِدُوا." إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ" عَلَى نَفْسِهِ" كَذَّابٌ" عَلَى رَبِّهِ إِشَارَةٌ إِلَى مُوسَى وَيَكُونُ هَذَا مِنْ قَوْلِ الْمُؤْمِنِ. وَقِيلَ:" مُسْرِفٌ" فِي عِنَادِهِ" كَذَّابٌ" فِي ادِّعَائِهِ إِشَارَةٌ إِلَى فِرْعَوْنَ وَيَكُونُ هَذَا مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَكْتُمُ إِيمانَهُ" قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: ظَنَّ بَعْضُهُمْ أَنَّ الْمُكَلَّفَ إِذَا كَتَمَ إِيمَانَهُ وَلَمْ يَتَلَفَّظْ بِهِ بِلِسَانِهِ لَا يَكُونُ مُؤْمِنًا بِاعْتِقَادِهِ، وَقَدْ قَالَ مَالِكٌ: إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا نَوَى الْكُفْرَ بِقَلْبِهِ كَانَ كَافِرًا وَإِنْ لَمْ يَتَلَفَّظْ بِلِسَانِهِ، وَأَمَّا إِذَا نَوَى الْإِيمَانَ بِقَلْبِهِ فَلَا يَكُونُ مُؤْمِنًا بِحَالٍ حَتَّى يَتَلَفَّظَ بِلِسَانِهِ، وَلَا تَمْنَعَهُ التَّقِيَّةُ وَالْخَوْفُ مِنْ أَنْ يَتَلَفَّظَ بِلِسَانِهِ فِيمَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّهِ تَعَالَى، إِنَّمَا تمنعه مِنْ أَنْ يَسْمَعَهُ غَيْرُهُ، وَلَيْسَ مِنْ شَرْطِ الْإِيمَانِ أَنْ يَسْمَعَهُ الْغَيْرُ فِي صِحَّتِهِ مِنَ التَّكْلِيفِ، وَإِنَّمَا يُشْتَرَطُ سَمَاعُ الْغَيْرِ لَهُ لِيَكُفَّ عن نفسه وماله. الر أبعه- رَوَى الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ قُلْتُ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ: أَخْبِرْنِي بِأَشَدِّ مَا صَنَعَهُ الْمُشْرِكُونَ بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، قَالَ: بَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِفِنَاءِ الكعبة، وإذ أَقْبَلَ عُقْبَةُ بْنُ أَبِي مُعَيْطٍ، فَأَخَذَ بِمَنْكِبِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَلَوَى ثَوْبَهُ فِي عُنُقِهِ فَخَنَقَهُ بِهِ خَنْقًا شَدِيدًا، فأقبل أبو بكر بِمَنْكِبِهِ وَدَفَعَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَقَالَ:" أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ مِنْ رَبِّكُمْ" لَفْظُ الْبُخَارِيِّ. خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ مِنْ حَدِيثِ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ: اجْتَمَعَتْ قُرَيْشٌ بَعْدَ وَفَاةِ أَبِي طَالِبٍ بِثَلَاثٍ فَأَرَادُوا قَتْلَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فأقبل هذا يجوؤه «١» وَهَذَا يُتَلْتِلُهُ، فَاسْتَغَاثَ النَّبِيُّ ﷺ يَوْمَئِذٍ فَلَمْ يُغِثْهُ أَحَدٌ إِلَّا أَبُو بَكْرٍ وَلَهُ ضَفِيرَتَانِ، فَأَقْبَلَ يَجَأُ ذَا وَيُتَلْتِلُ ذا

[Dünyadaki bu ceza] tehdit edilen azabın bir kısmıdır; ardından âhirette de azap peş peşe gelecektir. Şöyle de denilmiştir: İnkâr ettikleri takdirde azapla, iman ettikleri takdirde ise mükâfatla uyarılmış/müjdelenmişlerdi; binaenaleyh inkâr ettiklerinde, vaad olundukları şeylerin bir kısmı başlarına gelecektir. { إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ } “Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez” ifadesindeki; nefsine karşı “müsrif” (haddi aşan), Rabbine karşı “kezzâb” (yalancı) sözü Mûsâ’ya işaret eder ve bu ifade mümin kişinin sözü olur. Şöyle de denilmiştir: İnadında “müsrif” (haddi aşan), iddiasında “kezzâb” (yalancı) sözü Firavun’a işarettir ve bu ifade Yüce Allah’ın sözüdür. Üçüncü Mesele- Yüce Allah’ın: { يَكْتُمُ إِيمَانَهُ } “İmanını gizleyen” buyruğu hakkında Kādî Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle demiştir: Bazıları, mükellef olan kimse imanını gizleyip diliyle telaffuz etmediğinde kalbindeki inancıyla mümin olamayacağını zannetmiştir. Mâlik ise şöyle demiştir: Bir kimse kalbiyle inkâra niyet ederse, diliyle telaffuz etmese bile kâfir olur. Kalbiyle imana niyet etmesine gelince; diliyle telaffuz etmedikçe hiçbir şekilde mümin olamaz. Takiyye ve korku, kişinin kendiyle Yüce Allah arasında diliyle ikrarda bulunmasına engel değildir; bu durum sadece başkasının bunu duymasına engel olur. Bir kimsenin [Allah katındaki] mükellefiyetinin sıhhati açısından imanın başkası tarafından işitilmesi şart değildir. Başkasının bunu işitmesi, ancak canına ve malına dokunulmaması için şart kılınmıştır. Dördüncü Mesele- Buhârî ve Müslim, Urve b. ez-Zübeyr’den şöyle rivayet etmiştir: Abdullah b. Amr b. el-Âs’a: “Müşriklerin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yaptıkları en şiddetli muameleyi bana haber ver” dedim. O da şöyle anlattı: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Kâbe’nin avlusunda bulunduğu sırada Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in omzundan tutup elbisesini boynuna doladı ve onunla kendisini şiddetle boğmaya başladı. Bunun üzerine Ebû Bekir yetişip omuzlarıyla onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den uzaklaştırdı ve: { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbim Allah'tır dediği ve size Rabbinizden apaçık deliller getirdiği halde bir adamı öldürecek misiniz?” dedi. Bu lafız Buhârî’ye aittir. el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl adlı eserinde Ca‘fer b. Muhammed’den, o babasından, o da Ali radıyallâhu anh’tan şöyle rivayet etmiştir: Kureyş, Ebû Tâlib’in vefatından üç gün sonra toplanıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i öldürmek istedi. Biri gelip ona vuruyor/itiyor1, diğeri sarsıp tartaklıyordu. O gün Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem yardım istedi; iki saç örgüsü bulunan Ebû Bekir’den başka kimse imdadına yetişmedi. Ebû Bekir gelip birine vuruyor, diğerini tartaklayıp itiyordu

18930. Metin

وَيَقُولُ بِأَعْلَى صَوْتِهِ: وَيْلَكُمْ:" أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ" وَاللَّهِ إِنَّهُ لَرَسُولُ اللَّهِ، فَقُطِعَتْ إِحْدَى ضَفِيرَتَيْ أَبِي بَكْرٍ يَوْمَئِذٍ. فَقَالَ عَلِيٌّ: وَاللَّهِ لَيَوْمُ أَبِي بَكْرٍ خَيْرٌ مِنْ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ، إِنَّ ذَلِكَ رَجُلٌ كَتَمَ إِيمَانَهُ، فَأَثْنَى اللَّهُ عَلَيْهِ فِي كِتَابِهِ، وَهَذَا أبو بكر أظهر إيمانه وبذل مال وَدَمَهُ لِلَّهِ ﷿. قُلْتُ: قَوْلُ عَلِيٍّ ﵁ إِنَّ ذَلِكَ رَجُلٌ كَتَمَ إِيمَانَهُ يُرِيدُ فِي أَوَّلِ أَمْرِهِ بِخِلَافِ الصِّدِّيقِ فَإِنَّهُ أَظْهَرَ إِيمَانَهُ وَلَمْ يَكْتُمْهُ، وَإِلَّا فَالْقُرْآنُ مُصَرِّحٌ بِأَنَّ مُؤْمِنَ آلِ فِرْعَوْنَ أَظْهَرَ إِيمَانَهُ لَمَّا أَرَادُوا قَتْلَ مُوسَى ﵇ عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ. فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ أَيْضًا عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ ﵂ قالوا لها: ما أشد شي رَأَيْتِ الْمُشْرِكِينَ بَلَغُوا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ؟ فَقَالَتْ: كَانَ الْمُشْرِكُونَ قُعُودًا فِي الْمَسْجِدِ، وَيَتَذَاكَرُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ مَا يَقُولُ فِي آلِهَتِهِمْ، فَبَيْنَا هُمْ كَذَلِكَ إِذْ دَخَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَقَامُوا إِلَيْهِ بِأَجْمَعِهِمْ وَكَانُوا إذا سألوه عن شي صَدَقَهُمْ، فَقَالُوا: أَلَسْتَ تَقُولُ كَذَا فِي آلِهَتِنَا قَالَ:" بَلَى" فَتَشَبَّثُوا فِيهِ بِأَجْمَعِهِمْ فَأَتَى الصَّرِيخُ إِلَى أَبِي بَكْرٍ فَقَالَ لَهُ: أَدْرِكْ صَاحِبكَ. فَخَرَجَ مِنْ عِنْدِنَا وَإِنَّ لَهُ غَدَائِرَ، فَدَخَلَ الْمَسْجِدَ وَهُوَ يَقُولُ: وَيْلَكُمْ" أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ مِنْ رَبِّكُمْ" فَلُهُوًّا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَأَقْبَلُوا عَلَى أَبِي بَكْرٍ، فَرَجَعَ إِلَيْنَا أَبُو بَكْرٍ فَجَعَلَ لَا يَمَسُّ شَيْئًا مِنْ غَدَائِرِهِ إِلَّا جَاءَ مَعَهُ، وَهُوَ يَقُولُ: تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ، إِكْرَامٌ إِكْرَامٌ.

ve en yüksek sesiyle şöyle haykırıyordu: 'Yazıklar olsun size! { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ } “'Rabbim Allah’tır' dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” Vallahi o Allah’ın Resûlüdür!' O gün Ebû Bekir’in iki saç örgüsünden biri koparıldı. Bunun üzerine Ali şöyle dedi: 'Vallahi Ebû Bekir’in bir günü, Firavun âilesinin mümininden daha hayırlıdır. Zira o adam imanını gizleyen bir kimseydi; Allah da Kitabı’nda onu övdü. Şu Ebû Bekir ise imanını açıkça ortaya koydu; malını ve kanını aziz ve celil olan Allah yolunda feda etti.' Ben derim ki: Ali radıyallâhu anh’ın 'O adam imanını gizleyen bir kimseydi' sözü, onun ilk haline yöneliktir; oysa Sıddîk imanını açıkça ortaya koymuş, gizlememiştir. Yoksa Kur’an, Firavun âilesinin mümininin Mûsâ aleyhisselâm’ı öldürmek istediklerinde imanını açıkladığını -ileride açıklanacağı üzere- açıkça beyan etmektedir. Yine Nevâdirü’l-Usûl’de Esmâ bint Ebî Bekir radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre ona: 'Müşriklerin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e eriştirdiği en şiddetli eziyet olarak neyi gördün?' diye sordular. O da şöyle anlattı: 'Müşrikler Mescid’de oturmuş, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ilahları hakkında söylediklerini müzakere ediyorlardı. Onlar bu durumdayken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem içeri girdi. Hep birlikte üzerine yürüdüler. Onlar kendisine bir şey sorduklarında doğruyu söylerdi. 'Sen ilahlarımız hakkında şöyle şöyle demiyor musun?' dediler. 'Evet' buyurdu. Bunun üzerine hepsi birden ona yapıştılar. Bir feryatçı Ebû Bekir’e gelip: 'Arkadaşına yetiş!' dedi. Saç örgüleri olan Ebû Bekir yanımızdan fırlayıp çıktı; Mescid’e girdi ve: 'Yazıklar olsun size! { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جاءَكُمْ بِالْبَيِّناتِ مِنْ رَبِّكُمْ } “'Rabbim Allah’tır' dediği ve size Rabbinizden apaçık deliller getirdiği halde bir adamı öldürecek misiniz?” diyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i bırakıp Ebû Bekir’e yöneldiler. Ebû Bekir yanımıza döndüğünde örgülü saçlarına elini her dokundurduğunda elinde saç kalıyordu ve o: 'Tebârehte yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm, ikrâmün ikrâm (Yücesin ey Celal ve İkram Sahibi, bu ne büyük bir ikramdır!)' diyordu.'

18931. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٢٩ الى ٣٣]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 29-33]

18932. Metin

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَنْ يَنْصُرُنا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جاءَنا قالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلاَّ مَا أَرى وَما أَهْدِيكُمْ إِلاَّ سَبِيلَ الرَّشادِ (٢٩) وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْأَحْزابِ (٣٠) مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِلْعِبادِ (٣١) وَيا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ (٣٢) يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عاصِمٍ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ (٣٣)

{ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَنْ يَنْصُرُنا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جاءَنا قالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلاَّ مَا أَرى وَما أَهْدِيكُمْ إِلاَّ سَبِيلَ الرَّشادِ (٢٩) وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْأَحْزابِ (٣٠) مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِلْعِبادِ (٣١) وَيا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ (٣٢) يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عاصِمٍ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ (٣٣) } “'Ey kavmim! Bugün yeryüzünde üstün kimseler olarak hükümranlık sizindir. Fakat Allah’ın azabı bize gelip çatarsa bizi O’ndan kim kurtarır?' Firavun dedi ki: 'Ben size kendi gördüğümden başkasını göstermiyorum ve sizi doğru yoldan başkasına iletmiyorum.' (29) İman etmiş olan adam dedi ki: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin adınıza o önceki toplulukların uğradığı günün bir benzerinden korkuyorum. (30) Nûh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerin benzerinden. Allah kullarına asla zulmetmek istemez. (31) Ey kavmim! Gerçekten ben sizin adınıza o feryatlaşma gününden korkuyorum. (32) Arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allah’a karşı sizi koruyacak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse bulunmaz.' (33)”

18933. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى." يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ" هَذَا مِنْ قَوْلِ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ، وَفِي قَوْلِهِ" يَا قَوْمِ" دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ قِبْطِيٌّ، وَلِذَلِكَ أَضَافَهُمْ إِلَى نَفْسِهِ فَقَالَ:" يَا قَوْمِ" لِيَكُونُوا أَقْرَبَ إِلَى قَبُولِ وَعْظِهِ" لَكُمُ الْمُلْكُ" فاشكروا الله على ذلك." ظاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ" أَيْ غَالِبِينَ وَهُوَ نَصْبٌ عَلَى الْحَالِ أَيْ فِي حَالِ ظُهُورِكُمْ. وَالْمُرَادُ بِالْأَرْضِ أَرْضُ مِصْرَ فِي قَوْلِ السُّدِّيِّ وَغَيْرِهِ، كقوله:" وَكَذلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ". [يوسف: ٢١] أَيْ فِي أَرْضِ مِصْرَ." فَمَنْ يَنْصُرُنا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جاءَنا" أَيْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ تَحْذِيرًا لَهُمْ مِنْ نِقَمِهِ إِنْ كَانَ مُوسَى صَادِقًا، فَذَكَّرَ وَحَذَّرَ فَعَلِمَ فِرْعَوْنُ ظُهُورَ حُجَّتِهِ فَقَالَ:" مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرى ". قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ: مَا أُشِيرُ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا أَرَى لِنَفْسِي." وَما أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشادِ" فِي تَكْذِيبِ مُوسَى وَالْإِيمَانِ بِي. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ" زَادَهُمْ فِي الْوَعْظِ" إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْأَحْزابِ" يَعْنِي أَيَّامَ الْعَذَابِ الَّتِي عُذِّبَ فِيهَا الْمُتَحَزِّبُونَ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ الْمَذْكُورِينَ فِيمَا بَعْدُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ" زَادَ فِي الْوَعْظِ وَالتَّخْوِيفِ وَأَفْصَحَ عَنْ إِيمَانِهِ، إِمَّا مُسْتَسْلِمًا مُوَطِّنًا نَفْسَهُ عَلَى الْقَتْلِ، أَوْ وَاثِقًا بِأَنَّهُمْ لَا يَقْصِدُونَهُ بِسُوءٍ، وَقَدْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّهُمْ بِقَوْلِهِ الْحَقَّ" فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا". وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" التَّنادِ" بِتَخْفِيفِ الدَّالِ وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، قَالَ أُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ:

Yüce Allah’ın: { يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } “Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir” buyruğu, Firavun âilesinin mümininin sözlerindendir. Onun { يَا قَوْمِ } “Ey kavmim” demesi, kendisinin Kıptî olduğuna delildir; nitekim öğüdünü kabule daha yakın olsunlar diye: { يَا قَوْمِ } “Ey kavmim” diyerek onları kendisine nispet etmiştir. { لَكُمُ الْمُلْكُ } “Hükümranlık sizindir” öyleyse bundan dolayı Allah’a şükredin. { ظاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ } “yeryüzünde üstün kimseler olarak” yani galip kimseler olarak demektir. Bu kelime hâl olmak üzere mansubdur; yani 'üstünlüğünüz hâlinde' demektir. es-Süddî ve başkalarının görüşüne göre buradaki “el-ard” (yeryüzü) kelimesi ile Mısır toprağı kastedilmiştir; nitekim Yüce Allah’ın: { وَكَذلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ } “Böylece Yûsuf’a o yerde iktidar verdik” [Yûsuf 12/21] âyetinde de Mısır toprağı kastedilmiştir. { فَمَنْ يَنْصُرُنا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جاءَنا } “Fakat Allah’ın azabı bize gelip çatarsa bizi O’ndan kim kurtarır?” Yani eğer Mûsâ doğru söylüyorsa O’nun azabından [bizi kim kurtarır?]. Onları O’nun cezalandırmasından sakındırmıştır. O hatırlatıp sakındırınca, Firavun onun delilinin üstün geldiğini anladı ve: { مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرى } “Ben size kendi gördüğümden başkasını göstermiyorum” dedi. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: 'Kendim için uygun gördüğümden başkasını size tavsiye etmiyorum.' { وَما أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشادِ } “Ve sizi doğru yoldan başkasına iletmiyorum” yani Mûsâ’yı yalanlama ve bana inanma hususunda [doğru yoldan başkasına iletmiyorum]. Yüce Allah’ın: { وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ } “İman etmiş olan adam dedi ki: 'Ey kavmim!'” buyruğuyla onlara vaazını artırdı: { إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْأَحْزابِ } “Doğrusu ben sizin adınıza o toplulukların gününün bir benzerinden korkuyorum.” Yani aşağıda zikredilen peygamberlere karşı fırkalaşmış kimselerin azap gördüğü azap günlerinden [korkuyorum]. Yüce Allah’ın: { يَا قَوْمِ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ } “Ey kavmim! Gerçekten ben sizin adınıza o feryatlaşma gününden korkuyorum” buyruğuyla vaaz ve korkutmasını artırdı ve ya ölüme boyun eğip canını feda ederek yahut onların kendisine bir kötülük yapamayacaklarına güvenerek imanını açıkça ortaya koydu. Nitekim Yüce Allah: { فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا } “Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu” hak sözüyle onu onların şerrinden korumuştur. Cumhurun kıraati dâl harfinin şeddesiz haliyle { التَّنادِ } şeklindedir ki bu kıyamet günüdür. Ümeyye b. Ebi’s-Salt şöyle demiştir:

18934. Metin

وَبَثَّ الْخَلْقَ فِيهَا إِذْ دَحَاهَا ... - فَهُمْ سُكَّانُهَا حَتَّى التَّنَادِ

“Yeryüzünü döşediğinde mahlûkatı oraya yaydı ... Feryatlaşma gününe (kıyamete) kadar oranın sakinleri onlardır.”

18935. Metin

سُمِّيَ بِذَلِكَ لِمُنَادَاةِ النَّاسِ بَعْضَهُمْ بَعْضًا، فَيُنَادِي أَصْحَابُ الْأَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ، وَيُنَادِي أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ:" أَنْ قَدْ وَجَدْنا مَا وَعَدَنا رَبُّنا حَقًّا" وَيُنَادِي أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ:" أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنا مِنَ الْماءِ" وَيُنَادِي الْمُنَادِي أَيْضًا بِالشِّقْوَةِ

İnsanların birbirlerine seslenip feryat etmeleri sebebiyle o güne bu isim verilmiştir. Ârâftakiler, simalarından tanıdıkları adamlara seslenirler; Cennet ehli Cehennem ehline: { أَنْ قَدْ وَجَدْنا مَا وَعَدَنا رَبُّنا حَقًّا } “Rabbimizin bize vadettiğini hak bulduk” diye seslenir; Cehennem ehli de Cennet ehline: { أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنا مِنَ الْماءِ } “Suyunuzdan üzerimize dökün” diye seslenir. Münâdî (seslenici) ayrıca bedbahtlık

18936. Metin

وَالسَّعَادَةِ: أَلَا إِنَّ فُلَانَ بْنَ فُلَانٍ قَدْ شَقِيَ شَقَاوَةً لَا يَسْعَدُ بَعْدَهَا أَبَدًا، أَلَا إِنَّ فُلَانَ بْنَ فُلَانٍ قَدْ سَعِدَ سَعَادَةً لَا يَشْقَى بَعْدَهَا أَبَدًا. وَهَذَا عِنْدَ وَزْنِ الْأَعْمَالِ. وَتُنَادِي الْمَلَائِكَةُ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ:" أَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوها بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ" [الأعراف: ٤٣] وَيُنَادَى حِينَ يُذْبَحُ الْمَوْتُ: يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ وَيَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ. وَيُنَادَى كُلُّ قَوْمٍ بِإِمَامِهِمْ إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ النِّدَاءِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَابْنُ السميقع ويعقوب وابن كثير ومجاهد:" التناد" بِإِثْبَاتِ الْيَاءِ فِي الْوَصْلِ وَالْوَقْفِ عَلَى الْأَصْلِ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ وَعِكْرِمَةُ" يَوْمَ التَّنادِ" بِتَشْدِيدِ الدَّالِ. قَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعَرَبِيَّةِ: هَذَا لَحْنٌ، لِأَنَّهُ مِنْ نَدَّ يَنِدُّ إِذَا مَرَّ عَلَى وَجْهِهِ هَارِبًا، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ «١»:

ve saadet ile de seslenir: 'Dikkat edin! Falanca oğlu falanca öyle bir bedbaht oldu ki bundan sonra asla mutlu olamayacaktır. Dikkat edin! Falanca oğlu falanca öyle bir saadete erdi ki bundan sonra asla bedbaht olmayacaktır.' Bu, amellerin tartılması esnasında olur. Melekler Cennet ehline: { أَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوها بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız Cennet işte budur” [el-A‘râf 7/43] diye seslenirler. Ölüm boğazlandığında ise şöyle nida edilir: 'Ey Cennet ehli! Ebediyet vardır, artık ölüm yoktur! Ey Cehennem ehli! Ebediyet vardır, artık ölüm yoktur!' Her topluluk önderleriyle birlikte çağrılır; bunun gibi daha birçok seslenişler olur. el-Hasan, İbnü’s-Semeyka‘, Ya‘kûb, İbn Kesîr ve Mücâhid asla uygun olarak vasl ve vakıf halinde yâ’nın sübûtu ile { التنادي } şeklinde okumuşlardır. İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve İkrime ise dâl harfinin şeddesiyle { يَوْمَ التَّنادِّ } şeklinde okumuşlardır. Arap dili âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: 'Bu bir lahindir (hatadır); çünkü bu, kaçarak yüzüstü çekip gitmek anlamına gelen نَدَّ يَنِدُّ kökünden gelir; nitekim şair de şöyle demiştir «١»:

18937. Metin

وَبَرْكٍ هُجُودٍ قَدْ أَثَارَتْ مَخَافَتِي ... نَوَادِيَهَا أَسْعَى بِعَضْبٍ مُجَرَّدِ

“Uykuda çökmüş nice deve sürüsü vardır ki korkum onların ... Ürküp kaçanlarını harekete geçirmiştir; ben ise yalın kılıçla koşmaktayım.” «١»

18938. Metin

قَالَ: فَلَا مَعْنَى لِهَذَا فِي الْقِيَامَةِ. قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: وَهَذَا غَلَطٌ وَالْقِرَاءَةُ بِهَا حَسَنَةٌ عَلَى مَعْنَى يَوْمَ التَّنَافُرِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: ذَلِكَ إِذَا سَمِعُوا زَفِيرَ جَهَنَّمَ نَدُّوا هَرَبًا، فَلَا يَأْتُونَ قُطْرًا مِنْ أَقْطَارِ الْأَرْضِ إِلَّا وَجَدُوا صُفُوفًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَيَرْجِعُونَ إِلَى الْمَكَانِ الَّذِي كَانُوا فِيهِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ:" يَوْمَ التَّنادِ". وَقَوْلُهُ:" يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطارِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ" [الرحمن: ٣٣] الآية. وقوله:" وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها" [الحاقة: ١٧] ذَكَرَهُ ابْنُ الْمُبَارَكِ بِمَعْنَاهُ. قَالَ: وَأَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ يَزِيدَ بْنِ جَابِرٍ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الْجَبَّارِ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ سَلْمَانَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ. يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ" ثُمَّ تَسْتَجِيبُ لَهُمْ أَعْيُنُهُمْ بِالدَّمْعِ فَيَبْكُونَ حَتَّى يَنْفَدَ الدَّمْعُ، ثُمَّ تَسْتَجِيبُ لَهُمْ أَعْيُنُهُمْ بِالدَّمِ فَيَبْكُونَ حَتَّى يَنْفَدَ الدَّمُ، ثُمَّ تَسْتَجِيبُ لَهُمْ أَعْيُنُهُمْ بِالْقَيْحِ. قَالَ: يُرْسَلُ عَلَيْهِمْ مِنَ اللَّهِ أَمْرٌ فَيُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ، ثُمَّ تَسْتَجِيبُ لَهُمْ أَعْيُنُهُمْ بِالْقَيْحِ، فَيَبْكُونَ حَتَّى يَنْفَدَ الْقَيْحُ فَتَغُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالْخِرَقِ فِي الطِّينِ. وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا يَكُونُ عِنْدَ نَفْخِ إِسْرَافِيلَ ﵇ فِي الصُّوَرِ نَفْخَةَ الْفَزَعِ. ذَكَرَهُ عَلِيُّ بْنُ مَعْبَدٍ وَالطَّبَرِيُّ وَغَيْرُهُمَا مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَفِيهِ فَتَكُونُ الْأَرْضُ كَالسَّفِينَةِ فِي الْبَحْرِ تَضْرِبُهَا الْأَمْوَاجُ فَيَمِيدُ النَّاسُ عَلَى ظَهْرِهَا وَتَذْهَلُ الْمَرَاضِعُ وَتَضَعُ الْحَوَامِلُ مَا فِي بُطُونِهَا وتشيب الولدان وتتطاير الشياطين

[Ebû Ubeyde]1 şöyle demiştir: “Kıyamette bunun bir anlamı yoktur.” Ebû Ca‘fer en-Nehhâs ise şöyle demiştir: “Bu bir hatadır. Bu kıraat (şeddeli dâl ile), 'birbirinden kaçışma günü' anlamında güzel [bir kıraat]tir.” ed-Dahhâk şöyle demiştir: “Bu, cehennemin uğultusunu duyduklarında ürküp kaçtıkları zamandır. Yeryüzünün hangi bucağına gitseler, karşılarında sıra sıra dizilmiş melekleri bulurlar; bunun üzerine bulundukları yere geri dönerler. İşte bu, O'nun: { يَوْمَ التَّنادِ } “O feryatlaşma / kaçışma günü” [ve] O'nun: { يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطارِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz...” [Rahmân, 33] ayeti ile O'nun: { وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها } “Melekler de onun kenarlarındadır” [Hâkka, 17] buyruğudur.” İbnü'l-Mübârek bunu mana olarak zikretmiştir. Dedi ki: Bize Abdurrahman b. Yezîd b. Câbir haber verip şöyle dedi: Bize Abdülcebbâr b. Ubeydillâh b. Selmân, Yüce Allah’ın: { إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنادِ. يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ } “Doğrusu ben sizin adınıza o feryatlaşma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum” buyruğu hakkında rivayet etti [ve şöyle dedi]: “Sonra gözleri onlara gözyaşıyla karşılık verir; gözyaşı tükeninceye kadar ağlarlar. Sonra gözleri onlara kan ile karşılık verir; kan tükeninceye kadar ağlarlar. Sonra gözleri onlara irin ile karşılık verir.” Dedi ki: “Onlara Allah katından bir emir gönderilir de arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra gözleri onlara irin ile karşılık verir; irin tükeninceye kadar ağlarlar da gözleri çamurdaki yırtık bez parçaları gibi çöker [içine batar].” Bunun, İsrâfîl aleyhisselâm'ın Sûr'a dehşet üflemesi (nefhatü'l-feza') esnasında olacağı da söylenmiştir. Bunu Ali b. Ma‘bed, et-Taberî ve başkaları Ebû Hüreyre'den gelen bir hadisten zikretmişlerdir. Bu hadiste [şöyle geçer]: “Yeryüzü, denizdeki bir gemi gibi olur; dalgalar ona çarpar da insanlar onun üzerinde yalpalar, emzikli kadınlar [emzirdiğini] unutur, hamileler karınlarındakini düşürür, çocuklar ihtiyarlar ve şeytanlar kaçışıp sağa sola savrulurlar...”

18939. Metin

هَارِبَةً فَتَلْقَاهَا الْمَلَائِكَةُ تَضْرِبُ وُجُوهَهَا وَيُوَلِّي النَّاسُ مُدْبِرِينَ يُنَادِي بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَهِيَ الَّتِي يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى:" يَوْمَ التَّنادِ. يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عاصِمٍ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ" الْحَدِيثُ بِكَمَالِهِ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ التَّذْكِرَةِ وَتَكَلَّمْنَا عليه هناك. وروي عن علي ابن نَصْرٍ عَنْ أَبِي عَمْرٍو إِسْكَانُ الدَّالِ مِنَ" التَّنَادِ" فِي الْوَصْلِ خَاصَّةً. وَرَوَى أَبُو مَعْمَرٍ عَنْ عَبْدِ الْوَارِثِ زِيَادَةَ الْيَاءِ فِي الْوَصْلِ خَاصَّةً وَهُوَ مَذْهَبُ وَرْشٍ. وَالْمَشْهُورُ عَنْ أَبِي عَمْرٍو حَذْفُهَا فِي الْحَالَيْنِ. وَكَذَلِكَ قَرَأَ سَائِرُ السَّبْعَةِ سِوَى وَرْشٍ عَلَى مَا ذَكَرْنَا عَنْهُ وَسِوَى ابْنِ كَثِيرٍ عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقِيلَ: سُمِّيَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ يَوْمَ التَّنَادِ، لِأَنَّ الْكَافِرَ يُنَادَى فِيهِ بِالْوَيْلِ وَالثُّبُورِ وَالْحَسْرَةِ. قَالَهُ ابْنُ جُرَيْجٍ. وَقِيلَ: فِيهِ إِضْمَارٌ أَيْ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمِ التَّنَادِ، فَاللَّهُ أَعْلَمُ." يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ" عَلَى الْبَدَلِ مِنْ" يَوْمَ التَّنادِ" وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ" أَيْ مَنْ خَلَقَ اللَّهُ فِي قَلْبِهِ الضَّلَالَ فَلَا هَادِيَ لَهُ. وَفِي قَائِلِهِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا مُوسَى. الثَّانِي مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ وَهُوَ الْأَظْهَرُ. والله أعلم.

kaçarlar. Melekler onları karşılayıp yüzlerine vurur. İnsanlar da birbirlerine feryat ederek arkalarını dönüp kaçarlar. İşte bu, Yüce Allah’ın: { يَوْمَ التَّنادِ. يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عاصِمٍ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ } “Feryatlaşma gününde; arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allah’a karşı sizi koruyacak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse bulunmaz” buyurduğu gündür.' Hadisin tamamı böyledir; biz onu et-Tezkire adlı kitabımızda zikretmiş ve orada açıklamıştık. Ali b. Nasr’dan Ebû Amr rivayetiyle, sadece vasl halinde { التَّنَادْ } kelimesinin dâl harfinin sükûnla okunduğu rivayet edilmiştir. Ebû Ma‘mer ise Abdülvâris’ten sadece vasl halinde yâ ilavesiyle okuduğunu rivayet etmiştir ki bu Verş’in mezhebidir. Ebû Amr’dan meşhur olan rivayet ise her iki durumda da (vasl ve vakıfta) yâ’nın hazfidir. Yedi kıraat imamının geri kalanı da -Verş hakkında zikrettiğimiz ve İbn Kesîr hakkında daha önce geçen istisnalar dışında- böyle okumuşlardır. Şöyle de denilmiştir: Kıyamet gününe 'Yevmü’t-Tenâd' denilmesinin sebebi, kâfire orada 'eyvahlar olsun, helak oldum, yazıklar olsun' diye seslenilmesidir. Bunu İbn Cüreyc söylemiştir. Burada takdirî bir ifade bulunduğu da söylenmiştir; yani: 'Ben sizin adınıza feryatlaşma gününün azabından korkuyorum' demektir; doğrusunu Allah bilir. { يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ } “arkanıza dönüp kaçacağınız gün” buyruğu { يَوْمَ التَّنادِ } ifadesinden bedeldir. { وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ هادٍ } “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse bulunmaz” yani Allah kimin kalbinde sapıklık yaratmışsa onun için bir hidayet edici yoktur. Bunu söyleyen kişi hakkında iki görüş vardır: Birincisi Mûsâ’dır. İkincisi Firavun âilesinin müminidir ki daha zahir olanı budur. Doğrusunu Allah bilir.

18940. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٣٤ الى ٣٥]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 34-35]

18941. Metin

وَلَقَدْ جاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّناتِ فَما زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جاءَكُمْ بِهِ حَتَّى إِذا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولاً كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتابٌ (٣٤) الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطانٍ أَتاهُمْ كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ آمَنُوا كَذلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ (٣٥)

{ وَلَقَدْ جاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّناتِ فَما زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جاءَكُمْ بِهِ حَتَّى إِذا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولاً كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتابٌ (٣٤) الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطانٍ أَتاهُمْ كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ آمَنُوا كَذلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ (٣٥) } “Andolsun ki daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti de onun size getirdiği şeyler hakkında hep şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince: 'Allah ondan sonra asla bir peygamber göndermez' dediniz. İşte Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır. (34) Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya, bu [tutumları] Allah katında da iman edenler katında da büyük bir öfke konusu olmuştur. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler. (35)”

18942. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلَقَدْ جاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّناتِ" قِيلَ: إِنَّ هَذَا مِنْ قَوْلِ مُوسَى. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ تَمَامِ وَعْظِ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ، ذَكَّرَهُمْ قَدِيمَ عُتُوِّهِمْ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ، وَأَرَادَ يُوسُفَ بْنَ يَعْقُوبَ جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ" أَأَرْبابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْواحِدُ الْقَهَّارُ" [يوسف: ٣٩] قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: هُوَ يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بَعَثَهُ اللَّهُ تَعَالَى رَسُولًا إِلَى الْقِبْطِ بَعْدَ مَوْتِ الْمَلِكِ مِنْ قَبْلِ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ وَهِيَ الرُّؤْيَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ يُوسُفُ بْنُ إِفْرِائِيمَ بْنِ يُوسُفَ بْنِ يَعْقُوبَ أَقَامَ فِيهِمْ نبيا

Yüce Allah’ın: { وَلَقَدْ جاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّناتِ } “Andolsun ki daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti” buyruğunun Mûsâ’nın sözü olduğu söylenmiştir. Firavun âilesinin mümininin vaazının tamamlayıcısı olduğu da söylenmiştir; geçmişte peygamberlere karşı nasıl azgınlık gösterdiklerini onlara hatırlatmıştır. Buradaki Yûsuf ile Yûsuf b. Ya‘kûb kastedilmiştir; onlara { أَأَرْبابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْواحِدُ الْقَهَّارُ } “Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır yoksa her şeye galip gelen bir tek Allah mı?” [Yûsuf 12/39] apaçık delilleriyle gelmiştir. İbn Cüreyc şöyle demiştir: 'O, Yûsuf b. Ya‘kûb’dur; Allah Teâlâ onu, kralın ölümünden sonra Mûsâ’dan önce Kıptîlere apaçık delillerle -ki bu rüyadır- elçi olarak göndermiştir.' İbn Abbâs ise şöyle demiştir: 'O, Yûsuf b. Efrâîm b. Yûsuf b. Ya‘kûb’dur; aralarında peygamber olarak yirmi yıl kalmıştır.'

18943. Metin

عِشْرِينَ سَنَةً. وَحَكَى النَّقَّاشُ عَنِ الضَّحَّاكِ: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى بَعَثَ إِلَيْهِمْ رَسُولًا مِنَ الْجِنِّ يُقَالُ لَهُ يُوسُفُ. وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: إِنَّ فِرْعَوْنَ مُوسَى هُوَ فِرْعَوْنُ يُوسُفَ عُمِّرَ. وَغَيْرُهُ يَقُولُ: هُوَ آخَرُ. النَّحَّاسُ: وَلَيْسَ فِي الْآيَةِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ هُوَ، لِأَنَّهُ إِذَا أَتَى بِالْبَيِّنَاتِ نَبِيٌّ لِمَنْ مَعَهُ وَلِمَنْ بَعْدَهُ فَقَدْ جَاءَهُمْ جَمِيعًا بِهَا وَعَلَيْهِمْ أَنْ يُصَدِّقُوهُ بِهَا." فَما زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جاءَكُمْ بِهِ" أَيْ أَسْلَافُكُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ." حَتَّى إِذا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولًا" أَيْ مَنْ يَدَّعِي الرِّسَالَةَ" كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ" أَيْ مِثْلَ ذَلِكَ الضَّلَالِ" يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ" مشرك" مُرْتابٌ" شَاكٌّ فِي وَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ تَعَالَى. قَوْلُهُ تَعَالَى:" الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ" أَيْ في حججه الظاهرة" بِغَيْرِ سُلْطانٍ" أَيْ بِغَيْرِ حُجَّةٍ وَبُرْهَانٍ وَ" الَّذِينَ" فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ" مَنْ" وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ فَ" الَّذِينَ" نَصْبٌ. قَالَ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَفْعًا عَلَى مَعْنَى هُمُ الَّذِينَ أَوْ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ" كَبُرَ مَقْتاً". ثُمَّ قِيلَ: هَذَا مِنْ كَلَامِ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ. وَقِيلَ: ابْتِدَاءُ خِطَابٍ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى." مَقْتاً" عَلَى الْبَيَانِ أَيْ" كَبُرَ" جِدَالُهُمْ" مَقْتاً"، كقوله: كَبُرَتْ كَلِمَةً" [الكهف: ٥] وَمَقْتُ اللَّهِ تَعَالَى ذَمُّهُ لَهُمْ وَلَعْنُهُ إِيَّاهُمْ وَإِحْلَالُ الْعَذَابِ بِهِمْ." كَذلِكَ" أَيْ كَمَا طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ هَؤُلَاءِ الْمُجَادِلِينَ فَكَذَلِكَ" يَطْبَعُ اللَّهُ" أَيْ يَخْتِمُ" عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ" حَتَّى لَا يَعْقِلَ الرَّشَادَ وَلَا يَقْبَلَ الْحَقَّ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ" بِإِضَافَةِ قَلْبِ إِلَى الْمُتَكَبِّرِ وَاخْتَارَهُ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدٍ. وَفِي الْكَلَامِ حَذْفٌ وَالْمَعْنَى:" كَذلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلى كُلِّ قَلْبِ" عَلَى كُلِّ" مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ" فَحَذَفَ" كُلِّ" الثَّانِيَةِ لِتَقَدُّمِ مَا يَدُلُّ عَلَيْهَا. وَإِذَا لَمْ يُقَدَّرْ حَذْفُ" كُلِّ" لَمْ يَسْتَقِمِ الْمَعْنَى، لِأَنَّهُ يَصِيرُ مَعْنَاهُ أَنَّهُ يَطْبَعُ عَلَى جَمِيعِ قَلْبِهِ وَلَيْسَ الْمَعْنَى عَلَيْهِ. وَإِنَّمَا الْمَعْنَى أَنَّهُ يَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِ الْمُتَكَبِّرِينَ الْجَبَّارِينَ قَلْبًا قَلْبًا. وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى حَذْفِ" كُلِّ" قَوْلُ أَبِي دُوَادَ «١»:

en-Nakkâş, ed-Dahhâk’tan şunu nakletmiştir: 'Yüce Allah onlara cinlerden Yûsuf adında bir peygamber göndermiştir.' Vehb b. Münebbih ise: 'Mûsâ’nın Firavun’u, ömrü uzatılmış olan Yûsuf’un Firavun’udur' demiştir. Başkaları ise: 'O başka biridir' derler. en-Nehhâs şöyle demiştir: 'Âyette onun aynı kişi olduğuna delalet eden bir husus yoktur; zira bir peygamber hem kendi dönemindekilere hem de sonrakilere apaçık deliller getirdiğinde, hepsine birden getirmiş olur ve hepsinin onu tasdik etmesi gerekir.' { فَما زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جاءَكُمْ بِهِ } “onun size getirdiği şeyler hakkında hep şüphe edip durmuştunuz” yani sizin atalarınız şüphe içindeydiler. { حَتَّى إِذا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولاً } “Nihayet o vefat edince: 'Allah ondan sonra asla bir peygamber göndermez' dediniz” yani risalet iddiasında bulunacak kimse göndermez dediniz. { كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ } “İşte Allah böyle saptırır” yani bunun gibi bir sapıklıkla, { يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ } müşrik olan, { مُرْتابٌ } Yüce Allah’ın birliği hakkında şüphe duyan haddi aşmış kimseleri saptırır. Yüce Allah’ın: { الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ } “Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar” yani O’nun açık hüccetleri hakkında tartışanlar, { بِغَيْرِ سُلْطانٍ } “hiçbir delil olmaksızın” yani hüccetsiz ve delilsizce [tartışanlar]. { الَّذِينَ } kelimesi { مَنْ } zamirinden bedel olarak nasb mahallindedir. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Yani 'İşte Allah, O’nun âyetleri hakkında tartışanları böyle saptırır' takdirindedir ve { الَّذِينَ } mansubdur. Der ki: 'Onlar o kimselerdir' manasında veya ibtidâ olmak üzere ref mahallinde olması ve haberinin de { كَبُرَ مَقْتاً } olması câizdir. Sonra bunun Firavun âilesinin mümininin sözü olduğu söylenmiştir. Yüce Allah’tan yeni bir hitap olduğu da söylenmiştir. { مَقْتاً } kelimesi temyizdir; yani onların tartışmaları öfke (gazap) bakımından { كَبُرَ } “büyük oldu” demektir; nitekim: { كَبُرَتْ كَلِمَةً } “Söz olarak ne büyük oldu!” [el-Kehf 18/5] âyetinde de böyledir. Yüce Allah’ın gazabı/öfkesi, onları yermesi, onlara lanet etmesi ve üzerlerine azabı indirmesidir. { كَذلِكَ } “İşte böylece” yani Allah bu tartışmacıların kalplerini mühürlediği gibi, { يَطْبَعُ اللَّهُ } “Allah mühürler” yani damgalar: { عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ } “her kibirli zorbanın kalbini”; tâ ki doğruyu akıl edemesin ve hakkı kabul etmesin. Cumhurun kıraati, kalp kelimesinin mütekebbir kelimesine izafetiyle { عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ } şeklindedir; Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Bu sözde bir hazif vardır; anlamı şöyledir: “İşte Allah her kalbi, her kibirli zorbanın [kalbini] böyle mühürler.” Dolayısıyla kendisini gösteren karine önde geçtiği için ikinci { كُلِّ } hazfedilmiştir. Şayet ikinci { كُلِّ } kelimesinin hazfi takdir edilmezse mana düzgün olmaz; çünkü o zaman mana 'onun kalbinin tamamını mühürler' şeklini alır ki asıl kastedilen mana bu değildir. Asıl mana, kibirli zorbaların kalplerini kalp kalp mühürlemesidir. İkinci { كُلِّ } kelimesinin hazfedildiğine Ebû Düâd’ın şu sözü delalet eder «١»:

18944. Metin

أَكُلَّ امْرِئٍ تَحْسِبِينَ امرأ ... - ونار توقد بالليل نارا

“Sen her kişiyi [gerçek bir] kişi, geceleyin yakılan her ateşi de [gerçek bir] ateş mi sanırsın?”1

18945. Metin

يُرِيدُ وَكُلُّ نَارٍ. وَفِي قِرَاءَةِ ابْنِ مَسْعُودٍ" عَلَى قَلْبِ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ" فَهَذِهِ قِرَاءَةٌ عَلَى التَّفْسِيرِ وَالْإِضَافَةِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ ذَكْوَانَ عَنْ أَهْلِ الشَّامِ" قَلْبِ" مُنَوَّنٍ عَلَى أَنَّ" مُتَكَبِّرٍ" نَعْتٌ لِلْقَلْبِ فَكَنَّى بِالْقَلْبِ عَنِ الْجُمْلَةِ، لِأَنَّ الْقَلْبَ هُوَ الَّذِي يَتَكَبَّرُ وَسَائِرَ الْأَعْضَاءِ تَبَعٌ لَهُ، وَلِهَذَا قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ" وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ، أَيْ عَلَى كُلِّ ذِي قَلْبٍ مُتَكَبِّرٍ، تَجْعَلُ الصِّفَةَ لصاحب القلب.

Burada 've her ateşi' demek istemiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ise { عَلَى قَلْبِ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ } şeklindedir ki bu, tefsir ve izafet üzere bir kıraattir. Ebû Amr, İbn Muhaysın ve Şam ehlinden İbn Zekvân { قَلْبٍ } kelimesini tenvinli okumuşlardır; buna göre { مُتَكَبِّرٍ } kelimesi kalbin sıfatı olur; kalp zikredilerek şahsın bütünü kastedilmiştir. Zira kibirlenen bizzat kalptir, diğer organlar ise ona tabidir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Vücutta bir et parçası vardır ki o düzelirse bütün vücut düzelir; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir!” Muzafın hazfi takdiriyle 'kibirli kalbe sahip her kişinin [üzerini mühürler]' manasında olması ve sıfatın kalp sahibine ait kılınması da câizdir.

18946. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٣٦ الى ٣٧]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 36-37]

18947. Metin

وَقالَ فِرْعَوْنُ يا هامانُ ابْنِ لِي صَرْحاً لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبابَ (٣٦) أَسْبابَ السَّماواتِ فَأَطَّلِعَ إِلى إِلهِ مُوسى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كاذِباً وَكَذلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَما كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلاَّ فِي تَبابٍ (٣٧)

{ وَقالَ فِرْعَوْنُ يا هامانُ ابْنِ لِي صَرْحاً لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبابَ (٣٦) أَسْبابَ السَّماواتِ فَأَطَّلِعَ إِلى إِلهِ مُوسى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كاذِباً وَكَذلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَما كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلاَّ فِي تَبابٍ (٣٧) } “Firavun dedi ki: 'Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara ulaşırım; (36) Göklerin yollarına da Mûsâ’nın ilahını görürüm! Doğrusu ben onun bir yalancı olduğunu sanıyorum.' İşte böylece Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi ve o doğru yoldan alıkonuldu. Firavun’un tuzağı hüsrandan başka bir şey olmadı. (37)”

18948. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ فِرْعَوْنُ يا هامانُ ابْنِ لِي صَرْحاً" لَمَّا قَالَ مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ مَا قَالَ، وَخَافَ فِرْعَوْنُ أَنْ يَتَمَكَّنَ كَلَامُ هَذَا الْمُؤْمِنِ فِي قُلُوبِ الْقَوْمِ، أَوْهَمَ أَنَّهُ يَمْتَحِنُ مَا جَاءَ بِهِ مُوسَى مِنَ التَّوْحِيدِ، فَإِنْ بَانَ لَهُ صَوَابُهُ لَمْ يُخْفِهِ عَنْهُمْ، وَإِنْ لَمْ يَصِحَّ ثَبَّتَهُمْ عَلَى دِينِهِمْ، فَأَمَرَ وَزِيرَهُ هَامَانَ بِبِنَاءِ الصَّرْحِ. وَقَدْ مَضَى فِي [الْقَصَصِ «١»] ذِكْرُهُ." لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبابَ. أَسْبابَ السَّماواتِ"" أَسْبابَ السَّماواتِ" بَدَلٌ مِنَ الْأَوَّلِ. وَأَسْبَابُ السَّمَاءِ أَبْوَابُهَا فِي قول قتادة والزهري والسدي والأخفش، وأنشد:

Yüce Allah’ın: { وَقالَ فِرْعَوْنُ يا هامانُ ابْنِ لِي صَرْحاً } “Firavun dedi ki: 'Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap'” buyruğu hakkında: Firavun âilesinin mümini o sözleri söyleyince ve Firavun bu müminin sözlerinin kavmin kalplerine yerleşmesinden korkunca, Mûsâ’nın getirdiği tevhid inancını güya sınayacağı, eğer doğru olduğu anlaşılırsa bunu onlardan gizlemeyeceği, doğru değilse onları dinlerinde sabit kılacağı vehmini uyandırdı. Bu sebeple veziri Hâmân’a kuleyi yapmasını emretti. Bunun bahsi [el-Kasas «١» sûresinde] geçmişti. { لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبابَ. أَسْبابَ السَّماواتِ } “Belki yollara, göklerin yollarına ulaşırım” âyetindeki { أَسْبابَ السَّماواتِ } ifadesi öncekinin bedelidir. Katâde, ez-Zührî, es-Süddî ve el-Ahfeş’e göre göğün sebepleri (esbâbı), onun kapılarıdır; nitekim şu beyit de inşad edilmiştir:

18949. Metin

وَمَنْ هَابَ أَسْبَابَ الْمَنَايَا يَنَلْنَهُ ... - وَلَوْ رَامَ أَسْبَابَ السَّمَاءِ بِسُلَّمِ «٢»

“Kim ölümün sebeplerinden (yollarından) korkarsa onlar mutlaka ona ulaşır ... Bir merdivenle göğün kapılarına/yollarına çıkmak istese bile.” «٢»

18950. Metin

وَقَالَ أَبُو صَالِحٍ: أَسْبَابُ السموات طُرُقُهَا. وَقِيلَ: الْأُمُورُ الَّتِي تَسْتَمْسِكُ بِهَا السَّمَوَاتُ. وَكَرَّرَ أَسْبَابَ تَفْخِيمًا، لِأَنَّ الشَّيْءَ إِذَا أُبْهِمَ ثُمَّ أُوضِحَ كَانَ تَفْخِيمًا لِشَأْنِهِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ." فَأَطَّلِعَ إِلى إِلهِ مُوسى " فَأَنْظُرُ إِلَيْهِ نَظَرَ مُشْرِفٍ عَلَيْهِ. تَوَهَّمَ أَنَّهُ جِسْمٌ تَحْوِيهِ الْأَمَاكِنُ. وكان فرعون

Ebû Sâlih şöyle demiştir: “Göklerin sebepleri, onun yolları demektir.”1 Bir görüşe göre de: “Göklerin kendisiyle tutunduğu şeylerdir.” [Âyette] esbâb (sebepler/yollar) kelimesi ta'zîm (büyütme/vurgulama) maksadıyla tekrarlanmıştır; zira bir husus önce kapalı bırakılıp ardından açıklanırsa, onun şanı yüceltilmiş olur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. { فَأَطَّلِعَ إِلى إِلهِ مُوسى } “Böylece Mûsâ’nın ilâhına bakayım” buyruğu ise, [tepeden] hâkim bir nazarla O'na bakayım, demektir. [Firavun] O'nun mekânların kuşattığı bir cisim olduğunu vehmetmişti.2 Firavun ise...

18951. Metin

يَدَّعِي الْأُلُوهِيَّةَ وَيَرَى تَحْقِيقَهَا بِالْجُلُوسِ فِي مَكَانٍ مُشْرِفٍ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" فَأَطَّلِعَ" بِالرَّفْعِ نَسَقًا عَلَى قَوْلِهِ:" أَبْلُغُ" وَقَرَأَ الْأَعْرَجُ وَالسُّلَمِيُّ وَعِيسَى وَحَفْصٌ" فَأَطَّلِعَ" بِالنَّصْبِ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: عَلَى جَوَابِ" لَعَلَّ" بِالْفَاءِ. النَّحَّاسُ: وَمَعْنَى النَّصْبِ خِلَافُ مَعْنَى الرَّفْعِ، لِأَنَّ مَعْنَى النَّصْبِ مَتَى بَلَغْتُ الْأَسْبَابَ اطَّلَعْتُ. وَمَعْنَى الرَّفْعِ" لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبابَ" ثُمَّ لَعَلِّي أَطَّلِعُ بَعْدَ ذَلِكَ، إِلَّا أَنَّ ثُمَّ أَشَدُّ تَرَاخِيًا مِنَ الْفَاءِ." وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كاذِباً" أَيْ وَإِنِّي لَأَظُنُ مُوسَى كَاذِبًا فِي ادِّعَائِهِ إِلَهًا دُونِي، وَإِنَّمَا أَفْعَلُ مَا أَفْعَلُ لِإِزَاحَةِ الْعِلَّةِ. وَهَذَا يُوجِبُ شَكَّ فِرْعَوْنَ فِي أَمْرِ اللَّهِ. وَقِيلَ: إِنَّ الظَّنَّ بِمَعْنَى الْيَقِينِ أَيْ وَأَنَا أَتَيَقَّنُ أَنَّهُ كَاذِبٌ وَإِنَّمَا أَقُولُ مَا أقول لإزالة الشبهة عمن لا أتيقن مَا أَتَيَقَّنُهُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَكَذلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ" أَيِ الشِّرْكُ وَالتَّكْذِيبُ." وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ" قِرَاءَةُ الْكُوفِيِّينَ" وَصُدَّ" عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي عُبَيْدٍ وَأَبِي حَاتِمٍ، وَيَجُوزُ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ" وَصِدَّ" بِكَسْرِ الصاد نقلت كسرة الدال عل الصَّادِ، وَهِيَ قِرَاءَةُ يَحْيَى بْنِ وَثَّابٍ وَعَلْقَمَةَ. وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ بَكْرَةَ" وَصَدٌّ عَنِ السَّبِيلِ" بِالرَّفْعِ وَالتَّنْوِينِ. الْبَاقُونَ" وَصَدَّ" بِفَتْحِ الصَّادِ وَالدَّالِ. أَيْ صَدَّ فِرْعَوْنُ النَّاسَ عَنِ السَّبِيلِ." وَما كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبابٍ" أَيْ فِي خُسْرَانٍ وَضَلَالٍ، وَمِنْهُ:" تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ" [المسد: ١] وقوله:" وَما زادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ" [هود: ١٠١] وفي موضع" غَيْرَ تَخْسِيرٍ" [هود: ٦٣] فَهَدَّ اللَّهُ صَرْحَهُ وَغَرَّقَهُ هُوَ وَقَوْمَهُ عَلَى ما تقدم «١».

ilahlık iddia ediyor ve bu iddiasını yüksek bir yerde oturarak gerçekleştireceğini sanıyordu. Cumhurun kıraati, { أَبْلُغُ } fiiline atıfla ref üzere { فَأَطَّلِعُ } şeklindedir. el-A‘rec, es-Sülemî, Îsâ ve Hafs ise nasb ile { فَأَطَّلِعَ } şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyde şöyle der: 'Fâ sebebiyle { لَعَلَّ } edatının cevabı olarak nasb kılınmıştır.' en-Nehhâs şöyle demiştir: 'Nasbın anlamı ile ref'in anlamı birbirinden farklıdır; zira nasbın manası 'yollara ulaştığım an muttali olurum/görürüm' demektir. Ref'in manası ise 'belki yollara ulaşırım, sonra belki ondan sonra muttali olurum' demektir; ancak sümme edatı fâ edatına göre daha fazla gecikme ve terahi bildirir.' { وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كاذِباً } “Doğrusu ben onun bir yalancı olduğunu sanıyorum” yani benden başka bir ilah olduğu iddiasında Mûsâ’nın yalancı olduğunu sanıyorum; yaptığım bu şeyleri de sadece mazeretleri ortadan kaldırmak için yapıyorum [demek istemiştir]. Bu durum Firavun’un Allah’ın varlığı konusunda şüphede olduğunu gösterir. Buradaki 'zan' kelimesinin kesin bilgi (yakîn) manasında olduğu da söylenmiştir; yani 'ben onun yalancı olduğunu kesinlikle biliyorum; bu söylediklerimi ise sadece benim kesin olarak bildiğimi kesin olarak bilmeyen kimselerin şüphelerini gidermek için söylüyorum' demektir. Yüce Allah’ın: { وَكَذلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ } “İşte böylece Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi” âyetindeki [kötü amel], şirk ve yalanlamadır. { وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ } “ve o doğru yoldan alıkonuldu.” Kûfelilerin kıraati, fâili meçhul fiil kalıbında { وَصُدَّ } şeklindedir ki Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim’in tercihi de budur. Bu kıraate göre dâl harfinin kesresi sâd harfine nakledilerek sâd’ın kesresiyle { وَصِدَّ } şeklinde okunması da câizdir; bu da Yahyâ b. Vessâb ve Alkame’nin kıraatidir. İbn Ebî İshâk ve Abdurrahman b. Bekre ise ref ve tenvin ile { وَصَدٌّ عَنِ السَّبِيلِ } şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise sâd ve dâl harflerinin fethasıyla { وَصَدَّ } şeklinde okumuşlardır; yani Firavun insanları doğru yoldan alıkoydu demektir. { وَما كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبابٍ } “Firavun’un tuzağı hüsrandan başka bir şey olmadı” yani hüsran ve sapıklıktan başka bir şey olmadı demektir. Nitekim: { تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ } “Ebû Leheb’in iki eli kurusun (hüsrana uğrasın)!” [el-Mesed 111/1] âyetinde ve: { وَما زادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ } “Onlara hüsrandan başka bir şey artırmadılar” [Hûd 11/101] ve başka bir yerde geçen { غَيْرَ تَخْسِيرٍ } “ziyandan başka bir şey [artırmaz]” [Hûd 11/63] ifadelerinde de bu kök kullanılmıştır. Nihayetinde Allah daha önce geçtiği üzere «١» onun kulesini yerle bir etmiş, kendisini ve kavmini de suda boğmuştur.

18952. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٣٨ الى ٤٤]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 38-44]

18953. Metin

وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشادِ (٣٨) يَا قَوْمِ إِنَّما هذِهِ الْحَياةُ الدُّنْيا مَتاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دارُ الْقَرارِ (٣٩) مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلا يُجْزى إِلاَّ مِثْلَها وَمَنْ عَمِلَ صالِحاً مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيها بِغَيْرِ حِسابٍ (٤٠) وَيا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ (٤١) تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ (٤٢)

{ وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشادِ (٣٨) يَا قَوْمِ إِنَّما هذِهِ الْحَياةُ الدُّنْيا مَتاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دارُ الْقَرارِ (٣٩) مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلا يُجْزى إِلاَّ مِثْلَها وَمَنْ عَمِلَ صالِحاً مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيها بِغَيْرِ حِسابٍ (٤٠) وَيا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ (٤١) تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ (٤٢) } “İman eden adam dedi ki: 'Ey kavmim! Bana uyun ki sizi doğru yola ileteyim. (38) Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir menfaatten ibarettir. Âhiret ise asıl kalınacak ebedî yurttur. (39) Kim bir kötülük işlerse ancak onun misliyle cezalandırılır. Erkek veya kadın olsun, her kim mümin olarak sâlih amel işlerse işte onlar Cennet’e girerler ve orada hesapsız bir şekilde rızıklandırılırlar. (40) Ey kavmim! Ne oluyor bana ki ben sizi kurtuluşa çağırırken siz beni ateşe çağırıyorsunuz? (41) Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi o Azîz ve Gaffâr olan [Allah’a] çağırıyorum.' (42)”

18954. Metin

لَا جَرَمَ أَنَّما تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيا وَلا فِي الْآخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنا إِلَى اللَّهِ وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحابُ النَّارِ (٤٣) فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبادِ (٤٤)

{ لَا جَرَمَ أَنَّما تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيا وَلا فِي الْآخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنا إِلَى اللَّهِ وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحابُ النَّارِ (٤٣) }1 “Şüphe yok ki sizin beni kendisine çağırdığınız şeyin dünyada da ahirette de bir çağrılma (yetkisi/duası) yoktur. Şüphesiz bizim dönüşümüz Allah'adır ve muhakkak ki haddi aşanlar cehennemliklerin ta kendileridir. (43)” { فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبادِ (٤٤) } “Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir. (44)”

18955. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ" هَذَا مِنْ تَمَامِ مَا قَالَهُ مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ، أَيِ اقْتَدُوا بِي فِي الدِّينِ." أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشادِ" أَيْ طَرِيقَ الْهُدَى وَهُوَ الْجَنَّةُ. وَقِيلَ مِنْ قَوْلِ مُوسَى. وَقَرَأَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ" الرَّشادِ" بِتَشْدِيدِ الشِّينِ وَهُوَ لَحْنٌ عِنْدَ أَكْثَرِ أَهْلِ الْعَرَبِيَّةِ، لِأَنَّهُ إِنَّمَا يُقَالُ أَرْشَدَ يُرْشِدُ وَلَا يَكُونُ فَعَّالٌ مِنْ أَفَعَلَ إِنَّمَا يَكُونُ مِنَ الثَّلَاثِي، فَإِنْ أَرَدْتَ التَّكْثِيرَ مِنَ الرُّبَاعِيِّ قُلْتَ: مِفْعَالٌ. قَالَ النَّحَّاسُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَشَّادٌ بِمَعْنَى يُرْشِدُ لَا عَلَى أَنَّهُ مُشْتَقٌّ مِنْهُ، ولكن كما يقال لآئل مِنَ اللُّؤْلُؤِ فَهُوَ بِمَعْنَاهُ وَلَيْسَ جَارِيًا عَلَيْهِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَشَّادٌ مِنْ رَشَدَ يَرْشُدُ أي صاحب رشاد، كما قال:

Yüce Allah’ın: { وَقالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ } “İman eden adam dedi ki: 'Ey kavmim! Bana uyun'” buyruğu, Firavun âilesinin mümininin sözlerinin tamamlayıcısıdır; yani din konusunda bana uyun [demektir]. { أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشادِ } “Sizi doğru yola ileteyim” yani hidayet yoluna, ki o da Cennet’tir. Bunun Mûsâ’nın sözü olduğu da söylenmiştir. Muâz b. Cebel şîn harfinin şeddesiyle { الرَّشَّادِ } şeklinde okumuştur; bu okuyuş Arap dili âlimlerinin çoğuna göre lahindir (hatadır). Çünkü fiil sadece أَرْشَدَ يُرْشِدُ şeklinde gelir; ef‘ale babından fa‘‘âl vezni gelmez, bu vezin ancak sülâsî fiilden gelir. Eğer rubâî fiilden çokluk (mübalağa) kastedecek olursan مِفْعَالٌ (mif‘âl) dersin. en-Nehhâs şöyle der: 'Reşşâd kelimesinin, ondan türetilmiş olmaksızın يُرْشِدُ (hidayet eder/doğru yolu gösterir) manasında olması câizdir; tıpkı inciden türetilmeyip onun manasını ifade etmek üzere لآئل (inci sahibi/satıcısı) denilmesi gibi; o da bu manadadır ancak kurala göre türetilmiş değildir. Reşşâd kelimesinin رَشَدَ يَرْشُدُ kökünden gelip 'doğruluk ve hidayet sahibi' manasında olması da câizdir; nitekim şair şöyle demiştir:

18956. Metin

كليني لهم يا أميمة ناصب «١»

“Ey Ümeyme! Beni o elem veren (hüzün sahibi) dertle baş başa bırak.” «١»

18957. Metin

الزمخشري: وقرى" الرَّشَّادُ" فَعَّالٌ مِنْ رَشِدَ بِالْكَسْرِ كَعَلَّامٍ أَوْ مِنْ رَشَدَ بِالْفَتْحِ كَعَبَّادٍ. وَقِيلَ: مِنْ أَرْشَدَ كَجَبَّارٍ مِنْ أَجْبَرَ وَلَيْسَ بِذَاكَ، لِأَنَّ فَعَّالًا مِنْ أَفْعَلَ لَمْ يَجِئْ إِلَّا فِي عِدَّةِ أحرف، نحو دراك وسار وَقَصَّارٍ وَجَبَّارٍ. وَلَا يَصِحُّ الْقِيَاسُ عَلَى هَذَا الْقَلِيلِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ نِسْبَتُهُ إِلَى الرُّشْدِ كَعَوَّاجٍ وَبَتَّاتٍ «٢» غَيْرَ مَنْظُورٍ فِيهِ إِلَى فِعْلٍ. ووقع في المصحف" اتبعون"

1 ez-Zemahşerî [şöyle der]: "{ الرَّشَّادُ } (er-Reşşâd) şeklinde de okunmuştur. Bu, 'allâm' (عَلَّام) gibi [şîn harfinin] kesresiyle 'raşide' (رَشِدَ) fiilinden veya 'abbâd' (عَبَّاد) gibi fethasıyla 'raşede' (رَشَدَ) fiilinden türemiş 'fa‘‘âl' (فَعَّال) veznindedir. 'Ecbere' (أَجْبَرَ) fiilinden 'cebbâr' (جَبَّار) gelmesi gibi, 'erşede' (أَرْشَدَ) fiilinden türetildiği de söylenmiştir; ancak bu pek isabetli değildir. Çünkü 'ef‘ale' (أَفْعَلَ) vezninden 'fa‘‘âl' (فَعَّال) vezni ancak 'derrâk' (دَرَّاك), 'sârr' (سَارّ), 'kassâr' (قَصَّار) ve 'cebbâr' (جَبَّار) gibi sadece birkaç kelimede gelmiştir. Bu kadar az örneğe dayanılarak kıyas yapılması ise sahih (geçerli) değildir. Bunun, herhangi bir fiil dikkate alınmaksızın 'avvâc' (عَوَّاج) ve 'bettât' (بَتَّات) 2 kelimelerinde olduğu gibi doğrudan 'rüşd' (الرُّشْد) köküne nisbet edilmiş olması da câizdir." Mushaf’ta { اتَّبِعُونِ } [kelimesi]

18958. Metin

بِغَيْرِ يَاءٍ. وَقَرَأَهَا يَعْقُوبُ وَابْنُ كَثِيرٍ بِالْإِثْبَاتِ فِي الْوَصْلِ وَالْوَقْفِ. وَحَذَفَهَا أَبُو عَمْرٍو وَنَافِعٌ فِي الْوَقْفِ وَأَثْبَتُوهَا فِي الْوَصْلِ، إِلَّا وَرْشًا حَذَفَهَا فِي الْحَالَيْنِ، وَكَذَلِكَ الْبَاقُونَ، لِأَنَّهَا وَقَعَتْ فِي الْمُصْحَفِ بِغَيْرِ يَاءٍ وَمَنْ أَثْبَتَهَا فَعَلَى الأصل. قوله تعالى:" يَا قَوْمِ إِنَّما هذِهِ الْحَياةُ الدُّنْيا مَتاعٌ" أَيْ يُتَمَتَّعُ بِهَا قَلِيلًا ثُمَّ تَنْقَطِعُ وَتَزُولُ." وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دارُ الْقَرارِ" أَيِ الِاسْتِقْرَارُ وَالْخُلُودُ. وَمُرَادُهُ بِالدَّارِ الْآخِرَةِ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ لِأَنَّهُمَا لَا يَفْنَيَانِ. بَيَّنَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ:" مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً" يَعْنِي الشِّرْكَ" فَلا يُجْزى إِلَّا مِثْلَها" وَهُوَ العذاب." وَمَنْ عَمِلَ صالِحاً" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ." وَهُوَ مُؤْمِنٌ" مُصَدِّقٌ بِقَلْبِهِ لِلَّهِ وَلِلْأَنْبِيَاءِ." فَأُولئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ" بِضَمِّ الْيَاءِ عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ. وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَأَبِي عَمْرٍو وَيَعْقُوبُ وَأَبِي بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ، يَدُلُّ عَلَيْهِ" يُرْزَقُونَ فِيها بِغَيْرِ حِسابٍ" الْبَاقُونَ" يَدْخُلُونَ" بِفَتْحِ الْيَاءِ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَيا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجاةِ" أَيْ إِلَى طَرِيقِ الْإِيمَانِ الْمُوَصِّلِ إِلَى الْجِنَانِ" وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ" بَيَّنَ أَنَّ مَا قَالَ فِرْعَوْنُ مِنْ قَوْلِهِ:" وَما أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشادِ" [غافر: ٢٩] سَبِيلُ الْغَيِّ عَاقِبَتُهُ النَّارُ وَكَانُوا دَعَوْهُ إِلَى اتِّبَاعِهِ، وَلِهَذَا قَالَ:" تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ" وَهُوَ فِرْعَوْنُ" وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ"." لَا جَرَمَ" تقدم الكلام فيه «١» ومعناه حقا." أن ما تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ"" مَا" بِمَعْنَى الَّذِي" لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ" قَالَ الزَّجَّاجُ: لَيْسَ لَهُ اسْتِجَابَةُ دَعْوَةٍ تَنْفَعُ، وَقَالَ غَيْرُهُ: لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ تُوجِبُ لَهُ الْأُلُوهِيَّةَ" فِي الدُّنْيا وَلا فِي الْآخِرَةِ". وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَيْسَ لَهُ شَفَاعَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ. وَكَانَ فِرْعَوْنُ أَوَّلًا يَدْعُو النَّاسَ إِلَى عِبَادَةِ الْأَصْنَامِ، ثُمَّ دَعَاهُمْ إِلَى عِبَادَةِ الْبَقَرِ، فَكَانَتْ تُعْبَدُ مَا كَانَتْ شَابَّةً، فَإِذَا هَرِمَتْ أَمَرَ بِذَبْحِهَا، ثُمَّ دَعَا بِأُخْرَى لِتُعْبَدَ، ثُمَّ لَمَّا طَالَ عَلَيْهِ الزَّمَانُ قَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى." وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحابُ النَّارِ" قَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ سِيرِينَ: يَعْنِي الْمُشْرِكِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالشَّعْبِيُّ: هُمُ السُّفَهَاءُ وَالسَّفَّاكُونَ لِلدِّمَاءِ بغير حقها. وقال عكرمة: الجبارون

...[yâ harfi] olmadan okumuştur. Ya'kûb ve İbn Kesîr ise hem vasl (geçiş) hem de vakıf (durma) hâlinde [yâ harfini] ispat ederek (telaffuz ederek) okumuşlardır. Ebû Amr ve Nâfi‘ ise vakıf hâlinde onu hazfetmiş, vasl hâlinde ispat etmişlerdir; ancak Verş her iki hâlde de hazfetmiştir. Diğer kurrâ da böyledir; çünkü Mushaf'ta yâ harfi olmadan yazılmıştır. Onu ispat eden ise asıl üzere okumuştur. Yüce Allah'ın: { يَا قَوْمِ إِنَّما هذِهِ الْحَياةُ الدُّنْيا مَتاعٌ } “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak [geçici] bir menfaattir” âyeti; yani ondan az bir süre faydalanılır, sonra kesilip yok olur, demektir. { وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دارُ الْقَرارِ } “Şüphesiz ahiret ise asıl karar kılınacak yurttur” âyeti; yani yerleşme ve ebedî kalma yurdudur. Ahiret yurdundan maksadı ise cennet ve cehennemdir; zira bu ikisi asla yok olmaz. Bunu şu âyetiyle açıklamıştır: { مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً } “Kim bir kötülük işlerse” yani şirk koşarsa; { فَلا يُجْزى إِلَّا مِثْلَها } “ancak onun misliyle cezalandırılır” ki o da azaptır. { وَمَنْ عَمِلَ صالِحاً } “Kim de salih amel işlerse”; İbn Abbâs: Yani 'Lâ ilâhe illallâh' derse, demiştir. { وَهُوَ مُؤْمِنٌ } “ve mümin olursa” yani kalbiyle Allah’ı ve peygamberleri tasdik ederse; { فَأُولئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ } “işte onlar cennete girerler”; meçhul sîgasıyla yâ harfinin zammesiyle [yudhalûne şeklinde] de okunmuştur. Bu, İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Ebû Amr, Ya'kûb ve Âsım'dan rivayetle Ebû Bekr'in kıraatidir. Buna { يُرْزَقُونَ فِيها بِغَيْرِ حِسابٍ } “Orada hesapsız rızıklandırılırlar” âyeti delalet etmektedir. Diğer kurrâ ise yâ harfinin fethasıyla { يَدْخُلُونَ } [yedhulûne] şeklinde okumuşlardır. Yüce Allah'ın: { وَيا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجاةِ } “Ey kavmim! Ne oluyor bana ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorum” yani cennetlere ulaştıran iman yoluna davet ediyorum; { وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ } “siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz” buyruğu: Firavun’un: { وَما أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشادِ } [Gâfir 40/29] “Ve ben size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünün, sonu ateş olan bir sapıklık yolu olduğunu açıklamıştır. Onlar da kendisini Firavun'a tâbi olmaya çağırıyorlardı. Bu yüzden şöyle demiştir: { تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ } “Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz” -ki o Firavun’dur-; { وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ } “Ben ise sizi o Azîz ve Gaffâr [olan Allah'a] çağırıyorum.” { لَا جَرَمَ } “Şüphesiz” ifadesine dair açıklama daha önce geçmişti1; anlamı 'gerçekten/hakkıyla' demektir. { أَنَّ ما تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ } “Beni kendisine çağırdığınız şeyin” ifadesindeki { ما } ismi mevsul olup 'o şey ki' anlamındadır. { لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ } “Hiçbir çağrısı yoktur”; ez-Zeccâc şöyle der: “Fayda veren bir duaya icabeti yoktur.” Başkası da şöyle demiştir: “Kendisine ilahlığı gerekli kılacak bir daveti yoktur.” { فِي الدُّنْيا وَلا فِي الْآخِرَةِ } “Ne dünyada ne de ahirette.” el-Kelbî: “Ne dünyada ne de ahirette onun bir şefaati yoktur” demiştir. Firavun önceleri insanları putlara tapmaya çağırmış, sonra sığırlara tapmaya davet etmiştir. Sığır genç olduğu sürece ona tapılır, yaşlandığında ise kesilmesini emreder, ardından tapılması için bir başkasını getirtirdi. Sonra aradan uzun zaman geçince: 'Ben sizin en yüce rabbinizim' demiştir. { وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحابُ النَّارِ } “Ve şüphesiz haddi aşanlar, ateş halkının ta kendileridir” âyetinde Katâde ve İbn Sîrîn: Yani müşriklerdir, demişlerdir. Mücâhid ve eş-Şa'bî ise: Onlar sefihler ve haksız yere kan dökenlerdir, demişlerdir. İkrime de: Zorbalar

18959. Metin

والمتكبرون. وقيل: هم الذين تَعَدَّوْا حُدُودَ اللَّهِ. وَهَذَا جَامِعٌ لِمَا ذُكِرَ. وَ" أَنَّ" فِي الْمَوَاضِعِ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِإِسْقَاطِ حَرْفِ الْجَرِّ. وَعَلَى مَا حَكَاهُ سِيبَوَيْهِ عَنِ الْخَلِيلِ مِنْ أَنَّ" لَا جَرَمَ" رَدٌّ لِكَلَامٍ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَوْضِعُ" أَنَّ" رَفْعًا عَلَى تَقْدِيرِ وَجَبَ أَنَّ مَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ، كَأَنَّهُ قَالَ وَجَبَ بُطْلَانُ مَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ، والمرد الى الله، وكون المسفرين هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ" تَهْدِيدٌ وَوَعِيدٌ. وَ" مَا" يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى الَّذِي أَيِ الَّذِي أَقُولُهُ لَكُمْ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَصْدَرِيَّةً أَيْ فَسَتَذْكُرُونَ قَوْلِي لَكُمْ إِذَا حَلَّ بِكُمُ الْعَذَابُ." وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ" أَيْ أَتَوَكَّلُ عَلَيْهِ وَأُسْلِمُ أَمْرِي إِلَيْهِ. وَقِيلَ: هَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ أَرَادُوا قَتْلَهُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هَرَبَ هَذَا الْمُؤْمِنُ إِلَى الْجَبَلِ فَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَيْهِ. وَقَدْ قِيلَ: الْقَائِلُ مُوسَى. وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ، وهو قول ابن عباس.

ve kibirlilerdir' demiştir. Şöyle de denilmiştir: Onlar Allah’ın sınırlarını aşan kimselerdir. Bu tanım zikredilenlerin hepsini kapsamaktadır. Bu âyetlerde geçen { أَنَّ } edatları harfi cerin düşürülmesi sebebiyle nasb mahallindedir. Sîbeveyh’in el-Halîl’den naklettiği { لَا جَرَمَ } ifadesinin bir söze ret olduğu görüşüne göre ise { أَنَّ } edatının mahalli 'beni kendisine çağırdığınız şeyin bâtıl olması vacip oldu/kesinleşti' takdiriyle ref olabilir; sanki şöyle demiştir: 'Beni kendisine çağırdığınız şeyin bâtıllığı, dönüşün Allah’a olacağı ve haddi aşanların cehennem ehli olduğu kesinleşmiştir.' Yüce Allah’ın: { فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ } “Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız” buyruğu bir tehdit ve uyarıdır. { مَا } edatının ismi mevsûl olması câizdir; yani 'size söylediğim şeyi [hatırlayacaksınız]' demektir. Masdariyet bildirmesi de câizdir; yani 'üzerinize azap indiğinde size yaptığım uyarımı hatırlayacaksınız' demektir. { وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ } “Ben işimi Allah’a havale ediyorum” yani O’na tevekkül ediyor ve işimi O’na bırakıyorum. Şöyle de denilmiştir: Bu ifade, onların onu öldürmek istediklerine delalet eder. Mukâtil şöyle demiştir: 'Bu mümin dağa kaçtı ve onu yakalayamadılar.' Bunu söyleyenin Mûsâ olduğu da söylenmiştir. Fakat daha açık olanı Firavun âilesinin mümini olduğudur ki İbn Abbâs’ın görüşü de budur.

18960. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٤٥ الى ٤٦]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 45-46]

18961. Metin

فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا وَحاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذابِ (٤٥) النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ (٤٦)

{ فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا وَحاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذابِ (٤٥) النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ (٤٦) } “Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve kötü azap Firavun âilesini kuşatıverdi. (45) Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: 'Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun!' [denilir]. (46)”

18962. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا" أَيْ مِنْ إِلْحَاقِ أَنْوَاعِ الْعَذَابِ بِهِ فَطَلَبُوهُ فَمَا وَجَدُوهُ لِأَنَّهُ فَوَّضَ أَمْرَهُ إِلَى اللَّهِ. قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ قِبْطِيًّا فَنَجَّاهُ اللَّهُ مَعَ بَنِي إِسْرَائِيلَ. فَالْهَاءُ عَلَى هَذَا لِمُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ. وَقِيلَ: إِنَّهَا لِمُوسَى عَلَى مَا تَقَدَّمَ مِنَ الْخِلَافِ." وَحاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذابِ" قَالَ الْكِسَائِيُّ: يُقَالُ حَاقَ يَحِيقُ حيقا وحيوقا إذ نَزَلَ وَلَزِمَ. ثُمَّ بَيَّنَ الْعَذَابَ فَقَالَ:" النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها" وَفِيهِ سِتَّةُ أَوْجُهٍ: يَكُونُ رَفْعًا عَلَى الْبَدَلِ مِنْ" سُوءُ". وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى هُوَ النَّارُ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَرْفُوعًا بِالِابْتِدَاءِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: يَكُونُ مَرْفُوعًا بِالْعَائِدِ عَلَى مَعْنَى النَّارُ عَلَيْهَا يُعْرَضُونَ، فَهَذِهِ أَرْبَعَةُ أَوْجُهٍ فِي الرَّفْعِ، وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ النَّصْبَ، لِأَنَّ بَعْدَهَا عَائِدًا وَقَبْلَهَا مَا يَتَّصِلُ بِهِ، وَأَجَازَ الْأَخْفَشُ الْخَفْضَ عَلَى الْبَدَلِ مِنَ" الْعَذابِ". وَالْجُمْهُورُ عَلَى أن هذا العرض في البرزخ. احتج بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ فِي تَثْبِيتِ

Yüce Allah’ın: { فَوَقاهُ اللَّهُ سَيِّئاتِ مَا مَكَرُوا } “Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu” buyruğu, ona çeşitli azaplar çektirme niyetlerinden [korudu] demektir. Onu aradılar fakat bulamadılar; çünkü o işini Allah’a havale etmişti. Katâde şöyle demiştir: 'O bir Kıptî idi; Allah onu İsrâiloğulları ile birlikte kurtardı.' Buna göre zamir Firavun âilesinin müminine aittir. Daha önce geçen ihtilafa göre Mûsâ’ya ait olduğu da söylenmiştir. { وَحاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذابِ } “ve kötü azap Firavun âilesini kuşatıverdi.” el-Kisâî şöyle demiştir: 'İndi ve ayrılmaz bir şekilde yerleşti manasında حَاقَ يَحِيقُ حَيْقاً وَحُيُوقاً denir.' Sonra bu azabı açıklayarak şöyle buyurmuştur: { النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها } “Onlar ateşe sunulurlar.” Bu ifadede altı vecih vardır: { سُوءُ } kelimesinden bedel olarak merfû olur. 'O ateştir' manasında olması da câizdir. İbtidâ sebebiyle merfû olması da câizdir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: 'Ateş, onlar ona sunulurlar' manasında râbi‘ (dönen) zamir ile merfû olur; işte bunlar ref durumuna dair dört vecihtir. el-Ferrâ sonrasında dönen bir zamir bulunduğu ve öncesinde de ona bitişen bir ifade olduğu için nasb durumunu da câiz görmüştür. el-Ahfeş ise { الْعَذابِ } kelimesinden bedel olmak üzere cer durumunu câiz görmüştür. Cumhur bu sunulmanın kabir âleminde (berzahta) olduğu görüşündedir. İlim ehlinden bazıları kabir

18963. Metin

عَذَابِ الْقَبْرِ بِقَوْلِهِ:" النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا" مَا دَامَتِ الدُّنْيَا. كَذَلِكَ قَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَمُقَاتِلٌ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ كُلُّهُمْ قَالَ: هَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى عَذَابِ الْقَبْرِ فِي الدُّنْيَا، أَلَا تَرَاهُ يَقُولُ عَنْ عَذَابِ الْآخِرَةِ:" وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ". وَفِي الْحَدِيثِ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ: أَنَّ أَرْوَاحَ آلِ فِرْعَوْنَ وَمَنْ كَانَ مِثْلَهُمْ مِنَ الْكُفَّارِ تُعْرَضُ عَلَى النَّارِ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ فَيُقَالُ هَذِهِ دَارُكُمْ. وَعَنْهُ أَيْضًا: إِنَّ أَرْوَاحَهُمْ فِي أَجْوَافِ طَيْرٍ سُودٍ تَغْدُو عَلَى جَهَنَّمَ وَتَرُوحُ كُلَّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ فَذَلِكَ عَرْضُهَا. وَرَوَى شُعْبَةُ عَنْ يَعْلَى بْنِ عَطَاءٍ قَالَ: سَمِعْتُ مَيْمُونَ بْنَ مِهْرَانَ «١» يَقُولُ: كَانَ أَبُو هُرَيْرَةَ إِذَا أَصْبَحَ يُنَادِي: أَصْبَحْنَا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَعُرِضَ آلُ فِرْعَوْنَ عَلَى النَّارِ. فَإِذَا أَمْسَى نَادَى: أَمْسَيْنَا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَعُرِضَ آلُ فِرْعَوْنَ عَلَى النَّارِ، فَلَا يَسْمَعُ أَبَا هُرَيْرَةَ أَحَدٌ إِلَّا تَعَوَّذَ بِاللَّهِ مِنَ النَّارِ. وَفِي حَدِيثِ صَخْرِ بْنِ جُوَيْرِيَةَ عَنْ نَافِعٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" إِنَّ الْكَافِرَ إِذَا مَاتَ عُرِضَ عَلَى النَّارِ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ ثُمَّ تَلَا:" النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا" وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا مَاتَ عُرِضَ رُوحُهُ عَلَى الْجَنَّةِ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ" وَخَرَّجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:" إِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا مَاتَ عُرِضَ عَلَيْهِ مَقْعَدُهُ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ إِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَمِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ فَمِنْ أَهْلِ النَّارِ فَيُقَالُ هَذَا مَقْعَدُكَ حَتَّى يَبْعَثَكَ اللَّهُ إِلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ". قَالَ الْفَرَّاءُ: فِي الغداة والعشي بمقادير دلك فِي الدُّنْيَا. وَهُوَ قَوْلُ مُجَاهِدٍ. قَالَ:" غُدُوًّا وَعَشِيًّا" قَالَ: مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا. وَقَالَ حَمَّادُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَزَارِيُّ: قَالَ رَجُلٌ لِلْأَوْزَاعِيِّ رَأَيْنَا طُيُورًا تَخْرُجُ مِنَ الْبَحْرِ تَأْخُذُ نَاحِيَةَ الْغَرْبِ، بِيضًا صِغَارًا فَوْجًا فَوْجًا لَا يَعْلَمُ عَدَدَهَا إِلَّا اللَّهُ، فَإِذَا كَانَ الْعِشَاءَ رَجَعَتْ مِثْلَهَا سُودًا. قَالَ: تِلْكَ الطُّيُورُ فِي حَوَاصِلِهَا أَرْوَاحُ آلِ فِرْعَوْنَ، يُعْرَضُونَ عَلَى النَّارِ غُدُوًّا وَعَشِيًّا، فَتَرْجِعُ إِلَى أَوْكَارِهَا وَقَدِ احْتَرَقَتْ رِيَاشُهَا وَصَارَتْ سُودًا، فَيَنْبُتُ عَلَيْهَا مِنَ اللَّيْلِ رِيَاشُهَا بِيضًا وَتَتَنَاثَرُ السُّودُ، ثُمَّ تَغْدُو فَتُعْرَضُ عَلَى النَّارِ غُدُوًّا وَعَشِيًّا، ثُمَّ تَرْجِعُ إِلَى وَكْرِهَا فَذَلِكَ دَأْبُهَا مَا كَانَتْ فِي الدُّنْيَا، فَإِذَا كَانَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ" وَهُوَ الْهَاوِيَةُ. قَالَ الْأَوْزَاعِيُّ: فبلغنا أنهم

[kötü azap da] dünya var olduğu müddetçe { النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا } “Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar” buyruğuyla bildirilen kabir azabıdır. Mücâhid, İkrime, Mukâtil ve Muhammed b. Ka‘b da böyle söylemiş ve hepsi şöyle demiştir: 'Bu ayet dünyadaki kabir azabına delalet etmektedir. Görmez misin O, ahiret azabı hakkında: { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ } “Kıyametin kopacağı gün de: Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun! [denilir]” buyurmaktadır.' İbn Mes‘ûd’dan gelen hadiste [şöyle rivayet edilmiştir]: Firavun âilesinin ve kâfirlerden onlar gibi olanların ruhları sabah ve akşam ateşe sunulur ve: 'İşte burası sizin yurdunuzdur' denilir. Yine ondan [nakledildiğine göre]: 'Onların ruhları, her gün iki defa cehenneme sabah akşam gidip gelen siyah kuşların kursaklarındadır; işte onların [ateşe] sunulması budur.' Şu‘be, Ya‘lâ b. Atâ’dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Meymûn b. Mihrân’ı1 şöyle derken işittim: Ebû Hüreyre sabahladığı zaman: 'Sabaha erdik, hamd Allah’adır; Firavun âilesi de ateşe sunuldu!' diye seslenirdi. Akşamladığı zaman da: 'Akşama erdik, hamd Allah’adır; Firavun âilesi de ateşe sunuldu!' diye seslenirdi. Ebû Hüreyre’yi işiten hiç kimse kalmazdı ki hemen ateşten Allah’a sığınmış olmasın. Sahr b. Cüveyriye’nin Nâfi‘den, onun da İbn Ömer’den rivayet ettiği hadiste o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « إِنَّ الْكَافِرَ إِذَا مَاتَ عُرِضَ عَلَى النَّارِ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ » «Şüphesiz kâfir öldüğü zaman sabah ve akşam ateşe sunulur.» Sonra da: { النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا } “Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar” ayetini okudu ve [şöyle devam etti]: « وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا مَاتَ عُرِضَ رُوحُهُ عَلَى الْجَنَّةِ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ » «Mümin de öldüğü zaman ruhu sabah ve akşam cennete sunulur.» Buhârî ve Müslim de İbn Ömer’den, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu tahric etmiştir: « إِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا مَاتَ عُرِضَ عَلَيْهِ مَقْعَدُهُ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ إِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَمِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ فَمِنْ أَهْلِ النَّارِ فَيُقَالُ هَذَا مَقْعَدُكَ حَتَّى يَبْعَثَكَ اللَّهُ إِلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ » «Şüphesiz biriniz öldüğü zaman sabah ve akşam ona gideceği yer gösterilir; eğer cennet ehlinden ise cennet ehlinden [olan yeri], şayet cehennem ehlinden ise cehennem ehlinden [olan yeri gösterilir] ve: 'Kıyamet gününde Allah seni oraya gönderinceye kadar işte senin kalacağın yer burasıdır' denilir.» Ferrâ şöyle demiştir: 'Sabah ve akşam, dünyadaki bu [vakitlerin] ölçüleri kadardır.' Bu aynı zamanda Mücâhid’in de görüşüdür. O, { غُدُوًّا وَعَشِيًّا } 'sabah ve akşam' ifadesi hakkında: 'Dünya günlerinden [sabah ve akşamdır]' demiştir. Hammâd b. Muhammed el-Fezârî şöyle demiştir: Bir adam el-Evzâî’ye: 'Denizden çıkıp batı tarafına doğru yönelen, akın akın, sayısını ancak Allah’ın bildiği küçük beyaz kuşlar gördük. Akşam olunca da aynı şekilde siyah olarak geri döndüler' dedi. [Evzâî] şöyle dedi: 'O kuşlar, kursaklarında Firavun âilesinin ruhları bulunan kuşlardır; sabah akşam ateşe sunulurlar, tüyleri yanmış ve siyaha dönmüş olarak yuvalarına dönerler. Geceleyin üzerlerinde beyaz tüyleri yeniden biter ve siyah tüyleri dökülür. Sonra sabahleyin erkenden gidip sabah ve akşam ateşe sunulurlar, ardından da yuvalarına geri dönerler. Dünyada bulundukları müddetçe onların âdeti işte budur. Kıyamet günü geldiğinde ise Yüce Allah: { أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ } “Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun!” buyurur ki o da Hâviye’dir.' Evzâî şöyle demiştir: 'Bize ulaştığına göre onlar

18964. Metin

أَلْفَا أَلْفٍ وَسِتُّمِائَةِ أَلْفٍ. وَ" غُدُوًّا" مَصْدَرٌ جُعِلَ ظَرْفًا عَلَى السَّعَةِ." وَعَشِيًّا" عَطْفٌ عَلَيْهِ وتم الكلام. ثم تبتدى و" يَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ" عَلَى أَنْ تَنْصِبَ يَوْمًا بِقَوْلِهِ:" أَدْخِلُوا" وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَنْصُوبًا بِ" يُعْرَضُونَ" عَلَى مَعْنَى" يُعْرَضُونَ" عَلَى النَّارِ فِي الدُّنْيَا" وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ" فَلَا يُوقَفُ عَلَيْهِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَأَهْلُ الْمَدِينَةِ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ:" أَدْخِلُوا" بِقَطْعِ الْأَلِفِ وَكَسْرِ الْخَاءِ مِنْ أَدْخِلْ وَهِيَ اخْتِيَارُ أبي عبيد، أي يأمر الْمَلَائِكَةَ أَنْ يُدْخِلُوهُمْ، وَدَلِيلُهُ" النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها". الْبَاقُونَ" أَدْخِلُوا" بِوَصْلِ الْأَلِفِ وَضَمِّ الْخَاءِ مِنْ دَخَلَ أَيْ يُقَالُ لَهُمُ:" أَدْخِلُوا" يَا" آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ" وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي حَاتِمٍ. قَالَ: فِي الْقِرَاءَةِ الْأُولَى:" آلَ" مَفْعُولٌ أَوَّلُ وَ" أَشَدَّ" مَفْعُولٌ ثَانٍ بِحَذْفِ الْجَرِّ، وَفِي الْقِرَاءَةِ الثَّانِيَةِ مَنْصُوبٌ، لِأَنَّهُ نِدَاءٌ مُضَافٌ. وَآلُ فِرْعَوْنَ: مَنْ كَانَ عَلَى دِينِهِ وَعَلَى مَذْهَبِهِ، وَإِذَا كَانَ مَنْ كَانَ عَلَى دِينِهِ وَمَذْهَبِهِ فِي أَشَدِّ الْعَذَابِ كَانَ هُوَ أَقْرَبَ إِلَى ذَلِكَ. وَرَوَى ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ:" إِنَّ الْعَبْدَ يُولَدُ مُؤْمِنًا وَيَحْيَا مُؤْمِنًا وَيَمُوتُ مُؤْمِنًا مِنْهُمْ يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا وُلِدَ مُؤْمِنًا وَحَيِيَ مُؤْمِنًا وَمَاتَ مُؤْمِنًا وَإِنَّ الْعَبْدَ يُولَدُ كَافِرًا وَيَحْيَا كَافِرًا وَيَمُوتُ كَافِرًا مِنْهُمْ فِرْعَوْنُ وُلِدَ كَافِرًا وَحَيِيَ كَافِرًا وَمَاتَ كَافِرًا" ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. وَجَعَلَ الْفَرَّاءُ فِي الْآيَةِ تَقْدِيمًا وَتَأْخِيرًا مَجَازُهُ:" أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ"." النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا" فَجَعَلَ الْعَرْضَ فِي الْآخِرَةِ، وَهُوَ خِلَافُ مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ الْجُمْهُورُ مِنَ انْتِظَامِ الْكَلَامِ عَلَى سياقه على ما تقدم. والله أعلم.

iki milyon altı yüz bin kişidir.' { غُدُوًّا } kelimesi genişlik (tevessü‘) yoluyla zarf yapılmış bir masdardır. { وَعَشِيًّا } kelimesi ona matuftur ve cümle tamamlanmıştır. Sonra { يَوْمَ } kelimesini { أَدْخِلُوا } fiiliyle nasb etmek üzere { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ } diye başlarsın. { يَوْمَ } kelimesinin dünyada ve { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ } “kıyametin koptuğu günde” ateşe { يُعْرَضُونَ } “sunulurlar” manasında mansub olması da câizdir; bu durumda öncesinde vakıf yapılmaz. Nâfi‘, Medine ehli, Hamza ve el-Kisâî elifin kat‘ı ve hı harfinin kesresiyle أَدْخِلْ fiilinden { أَدْخِلُوا } şeklinde okumuşlardır ki Ebû Ubeyd’in tercihi de budur; yani meleklere onları sokmalarını emreder; buna delil de { النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها } buyruğudur. Diğerleri ise elifin vaslı ve hı harfinin zammesiyle دَخَلَ fiilinden { ادْخُلُوا } şeklinde okumuşlardır; yani onlara: 'Ey Firavun âilesi! En şiddetli azaba { ادْخُلُوا } girin!' denilir; Ebû Hâtim’in tercihi de budur. Der ki: 'Birinci kıraate göre { آلَ } kelimesi birinci mef'ûl, { أَشَدَّ } kelimesi ise harfi cerin hazfiyle ikinci mef'ûldür. İkinci kıraate göre ise muzaf münâdâ olduğu için mansubdur.' Firavun’un âilesi (Âl-i Firavun): Onun dininde ve onun mezhebinde olan kimselerdir. Onun dininde ve mezhebinde olanlar en şiddetli azapta olunca, kendisi buna daha da müstahak ve lâyık olur. İbn Mes‘ûd’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kul mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar ve mümin olarak ölür; Zekeriyyâ oğlu Yahyâ bunlardandır; o mümin olarak doğmuş, mümin olarak yaşamış ve mümin olarak ölmüştür. Kul kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve kâfir olarak ölür; Firavun bunlardandır; o kâfir olarak doğmuş, kâfir olarak yaşamış ve kâfir olarak ölmüştür.” Bunu en-Nehhâs zikretmiştir. el-Ferrâ bu âyette takdim ve tehir olduğunu kabul ederek takdirini şöyle yapmıştır: 'Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun; sabah akşam ateşe sunulurlar.' Böylece sunulmayı âhirette kılmış olur; ancak bu, cumhurun benimsediği ve yukarıda açıklandığı üzere sözün kendi siyakı içinde tertip edildiği görüşüne aykırıdır. Doğrusunu Allah bilir.

18965. Metin

[سورة غافر (٤٠): الآيات ٤٧ الى ٥٠]

[Mü'min (Gâfir) Sûresi (40), Âyetler 47-50]

18966. Metin

وَإِذْ يَتَحاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَصِيباً مِنَ النَّارِ (٤٧) قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيها إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبادِ (٤٨) وَقالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِنَ الْعَذابِ (٤٩) قالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا بَلى قالُوا فَادْعُوا وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٥٠)

{ وَإِذْ يَتَحاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَصِيباً مِنَ النَّارِ (٤٧) قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيها إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبادِ (٤٨) وَقالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِنَ الْعَذابِ (٤٩) قالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا بَلى قالُوا فَادْعُوا وَما دُعاءُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٥٠) } “Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken güçsüzler büyüklük taslayanlara: 'Doğrusu biz size uymuştuk; şimdi siz ateşin bir kısmını bizden savabilir misiniz?' derler. (47) Büyüklük taslayanlar derler ki: 'Doğrusu hepimiz onun içindeyiz; şüphesiz Allah kulları arasında hükmünü vermiştir.' (48) Ateşte olanlar Cehennem bekçilerine derler ki: 'Rabbinize dua edin de hiç değilse bir gün azabımızı hafifletsin!' (49) [Bekçiler]: 'Peygamberleriniz size apaçık delillerle gelmemiş miydi?' derler. Onlar: 'Evet, gelmişti' derler. [Bekçiler de]: 'Öyleyse kendiniz dua edin! Zaten inkârcıların duası heba olup gitmekten başka bir şey değildir' derler. (50)”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.