19020. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ سُورَةُ فُصِّلَتْ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ وَهِيَ أربع وخمسون، وقيل: ثلاث وخمسون آية.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Fussilet Suresi, herkesin ittifakıyla Mekkîdir. Elli dört ayettir; elli üç ayet olduğu da söylenmiştir.
19021. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ١ الى ٥]
[Fussilet Suresi (41), 1-5. Ayetler]
19022. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19023. Metin
حم (١) تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ (٢) كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٣) بَشِيراً وَنَذِيراً فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (٤)
{ حم (١) تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ (٢) كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٣) بَشِيراً وَنَذِيراً فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (٤) } “Hâ-Mîm. (1) [Bu Kitap] Rahmân ve Rahîm olandan indirilmiştir. (2) Bilen bir kavim için ayetleri Arapça bir Kur'an olarak açıklanmış bir kitaptır; (3) Bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak [indirilmiştir]. Fakat onların çoğu yüz çevirdi, artık onlar dinlemezler. (4)”
19024. Metin
وَقالُوا قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ وَفِي آذانِنا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنا عامِلُونَ (٥)
{ وَقالُوا قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ وَفِي آذانِنا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنا عامِلُونَ (٥) } “Ve dediler ki: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapmaktayız.' (5)”
19025. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" حم. تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ" قَالَ الزَّجَّاجُ:" تَنْزِيلٌ" رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ" كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ" وَهَذَا قَوْلُ الْبَصْرِيِّينَ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَفْعُهُ عَلَى إِضْمَارِ هَذَا. وَيَجُوزُ أَنْ يُقَالَ:" كِتَابٌ" بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ:" تَنْزِيلٌ". وَقِيلَ: نَعْتٌ لِقَوْلِهِ:" تَنْزِيلٌ". وَقِيلَ:" حم" أَيْ هَذِهِ" حم" كما تقول با ب كَذَا، أَيْ هُوَ بَابُ كَذَا فَ" حم" خَبَرُ ابْتِدَاءٍ مُضْمَرٍ أَيْ هُوَ" حم"، وَقَوْلُهُ:" تَنْزِيلٌ" مبتدأ آخر، وقوله:" كِتابٌ" خبر." فُصِّلَتْ آياتُهُ" أَيْ بُيِّنَتْ وَفُسِّرَتْ. قَالَ قَتَادَةُ: بِبَيَانِ حَلَالِهِ مِنْ حَرَامِهِ، وَطَاعَتِهِ مِنْ مَعْصِيَتِهِ. الحسن: بالوعد والوعيد. سفيان: بالثواب والعقاب. وقرى" فُصِّلَتْ" أَيْ فَرَّقَتْ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، أَوْ فُصِلَ بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ بِاخْتِلَافِ مَعَانِيهَا، مِنْ قَوْلِكَ فُصِلَ أَيْ تَبَاعَدَ مِنَ الْبَلَدِ." قُرْآناً عَرَبِيًّا" فِي نَصْبِهِ وُجُوهٌ، قَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ نَصْبٌ عَلَى الْمَدْحِ. وَقِيلَ: عَلَى إِضْمَارِ فِعْلٍ، أَيِ اذْكُرْ" قُرْآناً عَرَبِيًّا". وَقِيلَ: عَلَى إِعَادَةِ الْفِعْلِ، أَيْ فَصَّلْنَا" قُرْآناً عَرَبِيًّا". وَقِيلَ: عَلَى الْحَالِ أَيْ" فُصِّلَتْ آياتُهُ" فِي حَالِ كَوْنِهِ" قُرْآناً عَرَبِيًّا". وَقِيلَ: لَمَّا شُغِلَ" فُصِّلَتْ" بِالْآيَاتِ حَتَّى صَارَتْ بِمَنْزِلَةِ الْفَاعِلِ انْتَصَبَ." قُرْآناً" لِوُقُوعِ الْبَيَانِ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: عَلَى الْقَطْعِ." لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ" قَالَ الضَّحَّاكُ: أَيْ إِنَّ
Yüce Allah'ın: { حم. تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ } “Hâ-Mîm. [Bu Kitap] Rahmân ve Rahîm olandan indirilmiştir.” buyruğu hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: { تَنْزِيلٌ } kelimesi mübteda (özne) olarak merfû kılınmıştır; haberi (yüklemi) ise { كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ } “Ayetleri açıklanmış bir kitaptır” kısmıdır. Bu, Basralıların görüşüdür. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: Merfû kılınışının "hâzâ" (bu) takdiriyle olması caizdir. { كِتابٌ } kelimesinin { تَنْزِيلٌ } sözünden bedel olduğu da söylenebilir. { تَنْزِيلٌ } kelimesinin sıfatı olduğu da söylenmiştir. { حم } ifadesinin; "bu, Hâ-Mîm'dir" manasında olduğu da söylenmiştir; nitekim senin "falanca bab" deyip "bu, falanca babdır" manasını kastetmen gibidir. Bu durumda { حم }, takdir edilen bir mübtedanın haberidir; yani "o, Hâ-Mîm'dir". { تَنْزِيلٌ } sözü ise başka bir mübteda, { كِتابٌ } sözü de onun haberidir. { فُصِّلَتْ آياتُهُ } yani beyan edilmiş ve açıklanmıştır. Katâde şöyle demiştir: Helali haramından, itaati de isyanından ayırt edilerek beyan edilmiştir. Hasan [el-Basrî]: Vaad ve tehdit ile açıklanmıştır, demiştir. Süfyân: Sevap ve ceza ile açıklanmıştır, demiştir. Bir kıraatte [şeddesiz olarak] { فُصِلَتْ } şeklinde okunmuştur ki hak ile batılın arasını ayırdı veya anlamlarının farklılığı sebebiyle ayetleri birbirinden ayırt edildi demektir; bu da bir kimsenin "şehirden ayrıldı/uzaklaştı" manasında "fusile" demesinden gelir. { قُرْآناً عَرَبِيًّا } ifadesinin mansub kılınmasında çeşitli vecihler vardır: el-Ahfeş, bunun övgü (medih) üzere mansub olduğunu söylemiştir. Bir fiilin gizlenmesi (izmarı) üzere olduğu da söylenmiştir; yani "Arapça bir Kur'an'ı an/hatırla" demektir. Fiilin tekrar edilmesi üzere olduğu da söylenmiştir; yani "Arapça bir Kur'an olarak açıkladık" demektir. Hâl üzere mansub olduğu da söylenmiştir; yani ayetleri "Arapça bir Kur'an hâlinde iken açıklanmıştır". { فُصِّلَتْ } fiili ayetler ile meşgul olup ayetler de fail konumuna gelince, beyanın üzerine vuku bulması sebebiyle { قُرْآناً } kelimesinin mansub kılındığı da söylenmiştir. Kat' (kesinti) üzere olduğu da söylenmiştir. { لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ } “Bilen bir kavim için” buyruğu hakkında Dahhâk şöyle demiştir: Yani şüphesiz
19026. Metin
الْقُرْآنَ مُنَزَّلٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَيْ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ. وَقِيلَ: يَعْلَمُونَ الْعَرَبِيَّةَ فَيَعْجِزُونَ عَنْ مِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ غَيْرَ عَرَبِيٍّ لَمَا عَلِمُوهُ. قُلْتُ: هَذَا أَصَحُّ، وَالسُّورَةُ نَزَلَتْ تَقْرِيعًا وَتَوْبِيخًا لِقُرَيْشٍ فِي إِعْجَازِ الْقُرْآنِ." بَشِيراً وَنَذِيراً" حَالَانِ مِنَ الْآيَاتِ وَالْعَامِلُ فِيهِ" فُصِّلَتْ". وَقِيلَ: هُمَا نَعْتَانِ للقرآن" بَشِيراً" لأولياء الله" نَذِيراً" لأعدائه. وقرى" بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ" صِفَةٌ لِلْكِتَابِ. أَوْ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ" فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ" يَعْنِي أَهْلَ مَكَّةَ" فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ" سَمَاعًا يَنْتَفِعُونَ بِهِ. وَرُوِيَ أَنَّ الرَّيَّانَ بْنَ حَرْمَلَةَ قَالَ: قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قُرَيْشٍ وَأَبُو جَهْلٍ قَدِ الْتَبَسَ عَلَيْنَا أَمْرُ مُحَمَّدٍ، فَلَوِ الْتَمَسْتُمْ رَجُلًا عَالِمًا بِالشِّعْرِ وَالْكِهَانَةِ وَالسِّحْرِ فَكَلَّمَهُ ثُمَّ آتَانَا بِبَيَانٍ مِنْ أَمْرِهِ، فقال عتبة ابن رَبِيعَةَ: وَاللَّهِ لَقَدْ سَمِعْتُ الْكِهَانَةَ وَالشِّعْرَ وَالسِّحْرَ، وَعَلِمْتُ مِنْ ذَلِكَ عِلْمًا لَا يَخْفَى عَلَيَّ إِنْ كَانَ كَذَلِكَ. فَقَالُوا: إِيَتِهِ فَحَدِّثْهُ. فَأَتَى النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ لَهُ: يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ خَيْرٌ أَمْ قُصَيُّ بْنُ كِلَابٍ؟ أَنْتَ خَيْرٌ أَمْ هَاشِمٌ؟ أَنْتَ خَيْرٌ أَمْ عَبْدُ الْمُطَّلِبِ؟ أَنْتَ خَيْرٌ أَمْ عَبْدُ اللَّه؟ فَبِمَ تَشْتُمُ آلِهَتَنَا، وَتُضَلِّلُ آبَاءَنَا، وَتُسَفِّهُ أَحْلَامَنَا، وَتَذُمُّ دِينَنَا؟ فَإِنْ كُنْتَ إِنَّمَا تُرِيدُ الرِّيَاسَةَ عَقَدْنَا إِلَيْكَ أَلْوِيَتَنَا فَكُنْتَ رَئِيسَنَا مَا بَقِيتَ، وَإِنْ كُنْتَ تُرِيدُ الْبَاءَةَ زَوَّجْنَاكَ عَشْرَ نِسَاءٍ مِنْ أَيِّ بَنَاتِ قُرَيْشٍ شِئْتَ، وَإِنْ كُنْتَ تُرِيدُ الْمَالَ جَمَعْنَا لَكَ مَا تَسْتَغْنِي بِهِ أَنْتَ وَعَقِبُكَ مِنْ بَعْدِكَ، وَإِنْ كَانَ هَذَا الَّذِي يَأْتِيكَ رِئْيًا مِنَ الْجِنِّ قَدْ غَلَبَ عَلَيْكَ بَذَلْنَا لَكَ أَمْوَالَنَا فِي طَلَبِ مَا تَتَدَاوَى بِهِ أَوْ نُغْلَبُ فِيكَ. وَالنَّبِيُّ ﷺ سَاكِتٌ، فَلَمَّا فَرَغَ قَالَ:" قَدْ فَرَغْتَ يَا أَبَا الْوَلِيدِ" قَالَ: نعم. (قال فاسمع منى) «١» قال يا بن أخى أَسْمَعُ. قَالَ" بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. حم. تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ" إلى قول:" فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ" [فصلت: ١٣] فَوَثَبَ عُتْبَةُ وَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى فَمِ النَّبِيِّ ﷺ، وَنَاشَدَهُ اللَّهَ وَالرَّحِمَ لَيَسْكُتَنَّ، وَرَجَعَ إِلَى أَهْلِهِ وَلَمْ يَخْرُجْ إِلَى قريش فجاءه أبو جهل، فقال:
Kur'ân'ın Allah katından indirilmiş olduğunu [bilirler]. Mücâhid şöyle demiştir: Yani Tevrat ve İncil'de O'nun tek ilah olduğunu bilirler. Bir diğer görüşe göre: Arapça'yı bilirler ve onun bir benzerini getirmekten âciz kalırlar; şayet Arapça olmasaydı onu anlayamazlardı. Derim ki: Bu [son görüş] daha sahihtir. Sure, Kureyş'i Kur'ân'ın mucizeliği hususunda paylamak ve azarlamak üzere inmiştir. { بَشِيراً وَنَذِيراً } lafızları ayetlerden hâldir; âmili de { فُصِّلَتْ } fiilidir. Kur'ân için iki sıfat oldukları da söylenmiştir; Allah'ın velî kulları için bir müjdeleyici { بَشِيراً }, düşmanları için ise bir uyarıcıdır { نَذِيراً }. [Kelime] { بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ } şeklinde de okunmuştur ki Kitab'ın sıfatı veya hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir. { فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ } yani Mekke halkı; { فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ } faydalanacakları bir işitmeyle işitmezler. Rivayet edildiğine göre er-Reyyân b. Harmele şöyle demiştir: Kureyş'in ileri gelenleri ve Ebû Cehil dediler ki: 'Muhammed'in durumu bize karmaşık geldi. Şiiri, kâhinliği ve sihri iyi bilen bir adam bulsanız da onunla konuşsa, sonra bize onun durumunu açıklığa kavuştursa!' Bunun üzerine Utbe b. Rebîa şöyle dedi: 'Vallahi ben kâhinliği, şiiri ve sihri dinlemişimdir ve bunlara dair öyle bir bilgiye sahibimdir ki şayet öyle ise benden gizli kalmaz.' Onlar da: 'Ona git ve kendisiyle konuş' dediler. Utbe Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip ona şöyle dedi: 'Ey Muhammed! Sen mi daha hayırlısın yoksa Kusayy b. Kilâb mı? Sen mi daha hayırlısın yoksa Hâşim mi? Sen mi daha hayırlısın yoksa Abdülmuttalib mi? Sen mi daha hayırlısın yoksa Abdullah mı? O halde ne diye ilahlarımıza sövüyor, atalarımızı sapkınlıkla itham ediyor, akıllarımızı kıt buluyor ve dinimizi kötülüyorsun? Şayet liderlik istiyorsan sancaklarımızı sana teslim edelim ve yaşadığın müddetçe bizim reisimiz ol. Şayet evlenmek istiyorsan, Kureyş'in kızlarından dilediğin on kadınla seni evlendirelim. Eğer mal istiyorsan, senin ve senden sonra neslinin zengin olacağı kadar malı sana toplayalım. Yok eğer sana gelen bu şey cinlerden bir peri (musallat) ise ve sana galebe çalmışsa, tedavi göreceğin şeyleri aramak uğruna mallarımızı harcayalım ya da bu hususta mazeretimiz kalmayacak şekilde uğraşalım.' Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise susuyordu. [Utbe] sözünü bitirince: «Sözünü bitirdin mi ey Ebe'l-Velîd?» buyurdu. O da: 'Evet' dedi. [Peygamber]: «O halde benden dinle»1 buyurdu. Utbe: 'Ey kardeşimin oğlu, dinliyorum' dedi. [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem]: { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. حم. تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. كِتابٌ فُصِّلَتْ آياتُهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hâ-Mîm. [Bu Kitap] Rahmân ve Rahîm olandan indirilmiştir. Bilen bir topluluk için ayetleri Arapça bir Kur'an olarak açıklanmış bir kitaptır” ayetinden itibaren: { فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ } “Eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Ben sizi Âd ve Semûd'un yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım'” [Fussilet 13] buyruğuna kadar okudu. Bunun üzerine Utbe fırlayıp Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ağzının üzerine elini koydu; susması için Allah ve akrabalık bağı adına ona yalvardı. Ailesinin yanına döndü ve Kureyş'in yanına çıkmadı. Ebû Cehil onun yanına gelip şöyle dedi:
19027. Metin
أَصَبَوْتَ إِلَى مُحَمَّدٍ؟ أَمْ أَعْجَبَكَ طَعَامُهُ؟ فَغَضِبَ عُتْبَةُ وَأَقْسَمَ أَلَّا يُكَلِّمَ مُحَمَّدًا أَبَدًا، ثُمَّ قَالَ: وَاللَّهِ لَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي مِنْ أَكْثَرِ قُرَيْشٍ مَالًا، وَلَكِنِّي لَمَّا قَصَصْتُ عَلَيْهِ الْقِصَّةَ أَجَابَنِي بِشَيْءٍ وَاللَّهِ مَا هُوَ بِشِعْرٍ وَلَا كِهَانَةٍ وَلَا سِحْرٍ، ثُمَّ تَلَا عَلَيْهِمْ مَا سَمِعَ مِنْهُ إِلَى قَوْلِهِ:" مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ" [فصلت: ١٣] وَأَمْسَكْتُ بِفِيهِ وَنَاشَدْتُهُ بِالرَّحِمِ أَنْ يَكُفَّ، وَقَدْ عَلِمْتُمْ أَنَّ مُحَمَّدًا إِذَا قَالَ شَيْئًا لَمْ يَكْذِبْ، فَوَاللَّهِ لَقَدْ خِفْتُ أَنْ يَنْزِلَ بِكُمُ الْعَذَابُ، يَعْنِي الصَّاعِقَةَ. وَقَدْ رَوَى هَذَا الْخَبَرَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ فِي كِتَابِ الرَّدِّ لَهُ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ، وَأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَرَأَ" حم. فُصِّلَتْ" حَتَّى انْتَهَى إِلَى السَّجْدَةِ فَسَجَدَ وَعُتْبَةُ مُصْغٍ يَسْتَمِعُ، قَدِ اعْتَمَدَ عَلَى يَدَيْهِ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِهِ. فَلَمَّا قَطَعَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْقِرَاءَةَ قَالَ لَهُ:" يَا أَبَا الْوَلِيدِ قَدْ سَمِعْتَ الَّذِي قَرَأْتُ عَلَيْكَ فَأَنْتَ وَذَاكَ" فَانْصَرَفَ عُتْبَةُ إِلَى قُرَيْشٍ فِي نَادِيهَا فَقَالُوا: وَاللَّهِ لَقَدْ جَاءَكُمْ أَبُو الْوَلِيدِ بِغَيْرِ الْوَجْهِ الَّذِي مَضَى بِهِ مِنْ عِنْدِكُمْ. ثُمَّ قَالُوا: مَا وَرَاءَكَ أَبَا الْوَلِيدِ؟ قَالَ: وَاللَّهِ لَقَدْ سَمِعْتُ كَلَامًا مِنْ مُحَمَّدٍ مَا سَمِعْتُ مِثْلَهُ قَطُّ، وَاللَّهِ مَا هُوَ بِالشِّعْرِ وَلَا بِالْكِهَانَةِ، فَأَطِيعُونِي فِي هَذِهِ وَأَنْزِلُوهَا بِي، خَلُّوا مُحَمَّدًا وَشَأْنَهُ وَاعْتَزِلُوهُ، فَوَاللَّهِ لَيَكُونَنَّ لِمَا سَمِعْتُ مِنْ كَلَامِهِ نَبَأٌ، فَإِنْ أَصَابَتْهُ الْعَرَبُ كُفِيتُمُوهُ بِأَيْدِي غَيْرِكُمْ، وَإِنْ كَانَ مَلِكًا أَوْ نَبِيًّا كُنْتُمْ أَسْعَدَ النَّاسِ بِهِ، لِأَنَّ مُلْكَهُ مُلْكُكُمْ وَشَرَفَهُ شَرَفُكُمْ. فَقَالُوا: هَيْهَاتَ سَحَرَكَ مُحَمَّدٌ يَا أَبَا الْوَلِيدِ. وَقَالَ: هَذَا رَأْيِي لَكُمْ فَاصْنَعُوا مَا شِئْتُمْ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالُوا قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ" الْأَكِنَّةُ جَمْعُ كِنَانٍ وَهُوَ الْغِطَاءُ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «١». قَالَ مُجَاهِدٌ: الْكِنَانُ لِلْقَلْبِ كَالْجُنَّةِ لِلنَّبْلِ." وَفِي آذانِنا وَقْرٌ" أَيْ صَمَمٌ، فَكَلَامُكَ لَا يَدْخُلُ أَسْمَاعَنَا، وَقُلُوبُنَا مَسْتُورَةٌ مِنْ فَهْمِهِ." وَمِنْ بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ" أَيْ خِلَافٌ فِي الدِّينِ، لِأَنَّهُمْ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ وَهُوَ يَعْبُدُ اللَّهَ ﷿. قَالَ مَعْنَاهُ الْفَرَّاءُ وَغَيْرَهُ. وَقِيلَ: سَتْرُ مَانِعٌ عَنِ الْإِجَابَةِ. وَقِيلَ: إِنَّ أَبَا جَهْلٍ اسْتَغْشَى عَلَى رَأْسِهِ ثَوْبًا وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ حِجَابٌ. اسْتِهْزَاءٌ مِنْهُ. حَكَاهُ النَّقَّاشُ وَذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ. فالحجاب هنا (!)
[Onlar]: "Muhammed'e mi meylettin, yoksa yemeği mi hoşuna gitti?" [dediler]. Bunun üzerine Utbe öfkelendi ve Muhammed ile ebediyen konuşmayacağına yemin etti. Sonra şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki benim Kureyş'in en çok malı olanı olduğumu pekâlâ bilirsiniz. Fakat ben ona meseleyi anlattığımda, bana öyle bir şeyle cevap verdi ki Allah'a yemin olsun ne şiirdir ne kâhinliktir ne de sihirdir!" Sonra ondan işittiklerini: { مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ } “Âd ve Semûd'un yıldırımı gibi [bir yıldırım]” [Fussilet: 13] ayetine kadar onlara okudu ve [şöyle devam etti]: "Ağzını tuttum ve [okumayı] bırakması için akrabalık bağı adına ona yalvardım. Siz de bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediğinde asla yalan söylemez. Vallahi üzerinize azabın -yani yıldırımın- inmesinden korktum." Bu haberi Ebû Bekir el-Enbârî, Kitâbü'r-Red adlı eserinde Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den rivayet etmiştir; [buna göre] Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem « حم. فُصِّلَتْ » suresini secde [ayetine] varıncaya kadar okudu ve secde etti. Utbe ise ellerini arkasına dayamış vaziyette dikkatle dinlemekteydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okumayı bitirince ona: «Ey Ebu'l-Velîd! Sana okuduğum şeyi dinledin; artık sen bilirsin!» buyurdu. Utbe, Kureyş'in meclisine döndü. [Onu görünce]: "Vallahi Ebu'l-Velîd yanınızdan gittiği çehreden başka bir çehre ile geldi!" dediler. Sonra da: "Arkanda ne var (ne haber getirdin), ey Ebu'l-Velîd?" dediler. O da şöyle dedi: "Vallahi Muhammed'den öyle bir söz işittim ki benzerini asla işitmemiştim. Allah'a yemin olsun ki o ne şiirdir ne de kâhinliktir. Bu hususta bana itaat edin ve sorumluluğu bana bırakın; Muhammed'i kendi haline bırakıp onunla uğraşmaktan vazgeçin! Allah'a yemin ederim ki onun sözünden işittiğim şeyin büyük bir haberi (yankısı) olacaktır. Şayet Araplar onun hakkından gelirse başkalarının eliyle ondan kurtulmuş olursunuz; şayet o bir hükümdar veya peygamber olursa onun vesilesiyle insanların en mutlusu siz olursunuz. Çünkü onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefinizdir." Onlar: "Heyhat! Muhammed seni büyülemiş ey Ebu'l-Velîd!" dediler. O da: "Benim size görüşüm budur, artık dilediğinizi yapın" dedi. Yüce Allah'ın: { وَقالُوا قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ } “Ve dediler ki: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler (kılıflar) içindedir'” buyruğunda geçen el-ekinne (الْأَكِنَّةُ), kinân (كِنَان) kelimesinin çoğulu olup örtü demektir. Buna dair açıklama el-Bakara [suresinde] geçmişti.1 Mücâhid: "Kinân, oklara karşı kalkan ne ise kalp için de odur" demiştir. { وَفِي آذانِنا وَقْرٌ } “ve kulaklarımızda da bir ağırlık (sağırlık) vardır”; yani sağırlık vardır, dolayısıyla senin sözün kulaklarımıza girmez ve kalplerimiz onu anlamaya karşı örtülüdür. { وَمِنْ بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ } “bizimle senin aranda da bir perde vardır”; yani dinde bir ayrılık/farklılık vardır; zira onlar putlara tapmakta, o ise aziz ve celil olan Allah'a ibadet etmekteydi. el-Ferrâ ve başkaları bu anlamı vermiştir. [İcabet etmeye] engel olan bir örtüdür de denilmiştir. Ebû Cehil'in başına bir elbise bürüyüp alay ederek: "Ey Muhammed, bizimle senin aranda bir perde vardır" dediği de nakledilmiştir. Bunu en-Nakkaş nakletmiş, el-Kuşeyrî de zikretmiştir. Dolayısıyla buradaki hicap...
19028. Metin
الثَّوْبُ." فَاعْمَلْ إِنَّنا عامِلُونَ" أَيِ اعْمَلْ فِي هَلَاكِنَا فَإِنَّا عَامِلُونَ فِي هَلَاكِكَ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: اعْمَلْ لِإِلَهِكَ الَّذِي أَرْسَلَكَ، فَإِنَّا نَعْمَلُ لِآلِهَتِنَا الَّتِي نَعْبُدُهَا. وَقِيلَ: اعْمَلْ بِمَا يَقْتَضِيهِ دِينُكَ، فَإِنَّا عَامِلُونَ بِمَا يَقْتَضِيهِ دِينُنَا. وَيَحْتَمِلُ خَامِسًا «١»: فَاعْمَلْ لِآخِرَتِكَ فَإِنَّا نَعْمَلُ لِدُنْيَانَا، ذكره الماوردي.
elbisedir. { فَاعْمَلْ إِنَّنا عامِلُونَ } “Artık sen yapacağını yap, şüphesiz biz de yapmaktayız”; yani sen bizim helakimiz için çalış, şüphesiz biz de senin helakin için çalışmaktayız demektir; bunu el-Kelbî söylemiştir. Mukâtil ise: Seni gönderen ilahın için amel et, şüphesiz biz de ibadet ettiğimiz ilahlarımız için amel etmekteyiz, demiştir. Dininin gerektirdiği şeyi yap, şüphesiz biz de dinimizin gerektirdiğini yapmaktayız, şeklinde de açıklanmıştır. Beşinci bir ihtimal olarak «١»: Sen ahiretin için amel et, şüphesiz biz dünyamız için amel etmekteyiz, manası da muhtemeldir; bunu el-Mâverdî zikretmiştir.
19029. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٦ الى ٨]
[Fussilet Suresi (41), 6-8. Ayetler]
19030. Metin
قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحى إِلَيَّ أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ (٦) الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (٧) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٨)
{ قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحى إِلَيَّ أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ (٦) الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (٧) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٨) } “De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir beşerim; bana ancak ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yönelip dosdoğru olun ve O'ndan bağışlanma dileyin. Vay haline o müşriklerin! (6) Onlar ki zekâtı vermezler ve ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridirler. (7) Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için ise kesintisiz/tükenmez bir mükafat vardır.' (8)”
19031. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ" أَيْ لَسْتُ بِمَلَكٍ بَلْ أَنَا مِنْ بَنِي آدَمَ. قَالَ الْحَسَنُ: عَلَّمَهُ اللَّهُ تَعَالَى التَّوَاضُعَ." يُوحى إِلَيَّ" أَيْ مِنَ السَّمَاءِ عَلَى أَيْدِي الْمَلَائِكَةِ" أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ"" فَ" آمِنُوا بِهِ وَ" فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ" أَيْ وَجِّهُوا وُجُوهَكُمْ بِالدُّعَاءِ لَهُ وَالْمَسْأَلَةِ إِلَيْهِ، كَمَا يَقُولُ الرَّجُلُ: اسْتَقِمْ إِلَى مَنْزِلِكَ، أي لا تعرج على شي غَيْرَ الْقَصْدِ إِلَى مَنْزِلِكَ." وَاسْتَغْفِرُوهُ" أَيْ مِنْ شِرْكِكُمْ." وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكاةَ" قال ابن عباس: لَا يَشْهَدُونَ" أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ" وَهِيَ زَكَاةُ الْأَنْفُسِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: لَا يُقِرُّونَ بِالزَّكَاةِ أَنَّهَا وَاجِبَةٌ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلٌ: لَا يَتَصَدَّقُونَ وَلَا يُنْفِقُونَ فِي الطَّاعَةِ. قَرَّعَهُمْ بِالشُّحِّ الَّذِي يَأْنَفُ مِنْهُ الْفُضَلَاءُ، وَفِيهِ دَلَالَةٌ عَلَى أن الكافر يعذب بكفر مَعَ مَنْعِ وُجُوبِ الزَّكَاةِ عَلَيْهِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَغَيْرُهُ: كَانَ الْمُشْرِكُونَ يُنْفِقُونَ النَّفَقَاتِ، وَيَسْقُونَ الْحَجِيجَ وَيُطْعِمُونَهُمْ، فَحَرَّمُوا ذَلِكَ عَلَى مَنْ آمَنَ بِمُحَمَّدٍ ﷺ، فَنَزَلَتْ فِيهِمْ هَذِهِ الْآيَةُ." وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ" فَلِهَذَا لَا يُنْفِقُونَ فِي الطَّاعَةِ وَلَا يَسْتَقِيمُونَ وَلَا يَسْتَغْفِرُونَ.
Yüce Allah'ın: { قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ }1 “De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir beşerim'” buyruğu; yani ben bir melek değilim, bilakis Âdemoğullarındanım, demektir. el-Hasan şöyle demiştir: "Yüce Allah ona tevazuu öğretti." { يُوحى إِلَيَّ } “Bana vahyolunuyor”; yani melekler vasıtasıyla gökten [vahyolunuyor ki]: { أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ } “İlahınız ancak tek bir ilahtır.” [O hâlde] O'na iman edin ve { فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ } “O'na dosdoğru yönelin”; yani dua ve dileklerinizle yüzlerinizi O'na çevirin. Nitekim bir kimsenin: "Evine doğru dosdoğru git" demesi, "Evine yönelmekten başka hiçbir şeye sapma" anlamına gelir. { وَاسْتَغْفِرُوهُ } “Ve O'ndan bağışlanma dileyin”; yani şirkinizden ötürü [bağışlanma dileyin]. { وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكاةَ } “Zekâtı vermeyen o müşriklerin vay hâline!” İbn Abbâs şöyle demiştir: "'Lâ ilâhe illallâh' (Allah'tan başka ilah yoktur) diye şehadet etmezler; bu da nefislerin zekâtıdır (arınmasıdır)." Katâde: "Zekâtın farz olduğunu kabul etmezler" demiştir. ed-Dahhâk ve Mukâtil ise: "Sadaka vermezler ve taat yolunda harcamada bulunmazlar" demişlerdir. [Yüce Allah] erdemli kimselerin arlandığı cimrilik sebebiyle onları azarlamıştır. Bunda, kâfirin, zekâtın farziyetine engel olmasıyla birlikte inkârı sebebiyle de azap göreceğine dair bir delil vardır. el-Ferrâ ve başkaları ise şöyle demiştir: Müşrikler harcamalarda bulunur, hacılara su ikram eder ve onlara yemek yedirirlerdi; fakat Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem iman eden kimselere bunu yasakladılar. Bunun üzerine onlar hakkında bu ayet indi. { وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ } “Onlar ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridir.” İşte bu yüzden taat uğrunda infakta bulunmaz, istikamet üzere olmaz ve bağışlanma dilemezler.
19032. Metin
الزَّمَخْشَرِيُّ: فَإِنْ قُلْتَ لِمَ خُصَّ مِنْ بَيْنِ أَوْصَافِ الْمُشْرِكِينَ مَنْعُ الزَّكَاةِ مَقْرُونًا بِالْكُفْرِ بِالْآخِرَةِ؟ قلت: لأن أحب شي إِلَى الْإِنْسَانِ مَالُهُ، وَهُوَ شَقِيقُ رُوحِهِ، فَإِذَا بَذَلَهُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَذَلِكَ أَقْوَى دَلِيلٍ عَلَى ثَبَاتِهِ وَاسْتِقَامَتِهِ وَصِدْقِ نِيَّتِهِ وَنُصُوعِ طَوِيَّتِهِ «١» أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ ﷿:" وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوالَهُمُ ابْتِغاءَ مَرْضاتِ اللَّهِ وَتَثْبِيتاً مِنْ أَنْفُسِهِمْ" [البقرة: ٢٦٥] أَيْ يُثَبِّتُونَ أَنْفُسَهُمْ، وَيَدُلُّونَ عَلَى ثَبَاتِهَا بِإِنْفَاقِ الْأَمْوَالِ، وَمَا خُدِعَ الْمُؤَلَّفَةُ قُلُوبُهُمْ إِلَّا بِلُمْظَةٍ «٢» مِنَ الدُّنْيَا، فَقَوِيَتْ عُصْبَتُهُمْ وَلَانَتْ شَكِيمَتُهُمْ، وَأَهْلُ الرِّدَّةِ بَعْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَا تَظَاهَرُوا إِلَّا بِمَنْعِ الزَّكَاةِ، فَنُصِبَتْ لَهُمُ الْحُرُوبُ وَجُوهِدُوا. وَفِيهِ بَعْثٌ لِلْمُؤْمِنِينَ عَلَى أَدَاءِ الزَّكَاةِ، وَتَخْوِيفٌ شَدِيدٌ مِنْ مَنْعِهَا، حَيْثُ جُعِلَ الْمَنْعُ مِنْ أَوْصَافِ الْمُشْرِكِينَ، وَقُرِنَ بِالْكُفْرِ بِالْآخِرَةِ. قَوْلِهِ تَعَالَى:" إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: غَيْرُ مَقْطُوعٍ، مَأْخُوذٌ مِنْ مَنَنْتُ الْحَبْلَ إِذَا قَطَعْتُهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ ذِي الْإِصْبَعِ:
ez-Zemahşerî şöyle der: Eğer "Müşriklerin vasıfları arasından zekâtı vermemenin ahireti inkâr etmekle birlikte zikredilerek tahsis edilmesinin sebebi nedir?" dersen, derim ki: Çünkü insana en sevimli olan şey malıdır ve mal onun can yoldaşıdır. Onu Allah yolunda harcadığında bu, onun sebatına, istikametine, niyetinin samimiyetine ve gönlünün arılığına «١» en kuvvetli delil olur. Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu buyruğunu görmez misin: { وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوالَهُمُ ابْتِغاءَ مَرْضاتِ اللَّهِ وَتَثْبِيتاً مِنْ أَنْفُسِهِمْ } [Bakara: 265] “Mallarını Allah'ın rızasını kazanmak ve kendilerinde olanı kökleştirmek için harcayanların durumu ise...” Yani kendilerini sabit kılarlar ve mallarını infak ederek sebatlarını gösterirler. Müellefe-i kulûb da ancak dünyalıktan bir tadımlıkla «٢» ikna edilmiş, böylece toplulukları güçlenmiş ve serkeşlikleri yumuşamıştır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vefatından sonra dinden dönenler de ancak zekâtı vermemekle bunu açığa vurmuşlar, bunun üzerine onlara karşı savaş açılmış ve kendileriyle cihad edilmiştir. Bunda müminleri zekâtı eda etmeye teşvik ve zekâtı vermekten şiddetle sakındırma vardır; zira zekâtı vermemek müşriklerin vasıflarından kılınmış ve ahireti inkâr etmekle birlikte anılmıştır. Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için kesintisiz bir mükâfat vardır” buyruğu hakkında İbn Abbâs: Kesilip bitmeyen [demektir], demiştir. İpi kestiğinde kullanılan "menentü'l-habl" (ipi kestim) ifadesinden alınmıştır. Zü'l-Isba'ın şu sözü de bundandır:
19033. Metin
إِنِّي لَعَمْرُكَ مَا بَابِي بِذِي غَلَقٍ ... - عَلَى الصَّدِيقِ وَلَا خَيْرِي بِمَمْنُونِ «٣»
Ömrüne yemin olsun ki benim kapım dosta kilitli değildir ... İyiliğim de kesintiye uğrayacak «٣» değildir.
19034. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
19035. Metin
فَتَرَى خَلْفَهَا مِنَ الرَّجْعِ وَالْوَقْ ... - عِ مَنِينًا كَأَنَّهُ أَهْبَاءُ
Onun ardında, ayakların çarpıp basmasından ötürü ... Toz zerreleri gibi zayıf ve kesik bir toz görürsün.
19036. Metin
يَعْنِي بِالْمَنِينِ الْغُبَارَ الْمُنْقَطِعَ الضَّعِيفَ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَمُقَاتِلٍ: غَيْرُ مَنْقُوصٍ. وَمِنْهُ الْمَنُونُ، لأنها تنقص منه الإنسان أي قوته، وقال قُطْرُبٌ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ زُهَيْرٍ:
Menîn (مَنِين) ile kesilen zayıf tozu kastetmektedir. Yine İbn Abbâs ve Mukâtil'den: Eksiltilmeyen demektir. Menûn (ölüm) kelimesi de bundandır; çünkü o insanın gücünü eksiltir. Bunu Kutrub söylemiş ve Züheyr'in şu beytini okumuştur:
19037. Metin
فَضْلُ الْجِيَادِ عَلَى الْخَيْلِ الْبِطَاءِ فَلَا ... - يُعْطِي بِذَلِكَ مَمْنُونًا وَلَا نَزِقَا «٤»
Cins atların yavaş koşan atlara olan üstünlüğü gibi; artık o ... Bunun karşılığını ne kesintili «٤» ne de eksik verir.
19038. Metin
قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَالْمَنُّ الْقَطْعُ، وَيُقَالُ النَّقْصُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ". وقال لبيد:
el-Cevherî şöyle demiştir: el-Menn (الْمَنُّ) kesmektir; eksiltmektir de denilir. Yüce Allah'ın: { لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ } “Onlar için kesintisiz bir mükafat vardır” buyruğu da bundandır. Lebîd de şöyle demiştir:
19039. Metin
غبس كواسب لا يمن طعامها «٥»
Kül rengi avcı [kurtlar] ki yiyecekleri kesilmez.5
19040. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ:" غَيْرُ مَمْنُونٍ" غَيْرُ مَحْسُوبٍ. وَقِيلَ:" غَيْرُ مَمْنُونٍ" عَلَيْهِمْ بِهِ. قَالَ السُّدِّيُّ: نَزَلَتْ فِي الزَّمْنَى وَالْمَرْضَى وَالْهَرْمَى إِذَا ضَعُفُوا عَنِ الطَّاعَةِ كُتِبَ لَهُمْ مِنَ الْأَجْرِ كَأَصَحِّ مَا كانوا يعملون فيه.
Mücâhid şöyle demiştir: { غَيْرُ مَمْنُونٍ } hesapsız demektir. Kendilerine minnet edilmeyen/başa kakılmayan, şeklinde de açıklanmıştır. es-Süddî şöyle demiştir: Bu ayet kötürümler, hastalar ve yaşlılar hakkında inmiştir; onlar taatten aciz kaldıklarında, sağlıklarında işledikleri en güzel amellerin ecri gibi kendilerine yazılır.
19041. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٩ الى ١٢]
[Fussilet Suresi (41), 9-12. Ayetler]
19042. Metin
قُلْ أَإِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْداداً ذلِكَ رَبُّ الْعالَمِينَ (٩) وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ مِنْ فَوْقِها وَبارَكَ فِيها وَقَدَّرَ فِيها أَقْواتَها فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَواءً لِلسَّائِلِينَ (١٠) ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ وَهِيَ دُخانٌ فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ (١١) فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحى فِي كُلِّ سَماءٍ أَمْرَها وَزَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَحِفْظاً ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (١٢)
{ قُلْ أَإِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْداداً ذلِكَ رَبُّ الْعالَمِينَ (٩) وَجَعَلَ فِيها رَواسِيَ مِنْ فَوْقِها وَبارَكَ فِيها وَقَدَّرَ فِيها أَقْواتَها فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَواءً لِلسَّائِلِينَ (١٠) ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ وَهِيَ دُخانٌ فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ (١١) فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحى فِي كُلِّ سَماءٍ أَمْرَها وَزَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَحِفْظاً ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (١٢) } “De ki: 'Gerçekten siz yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir. (9) O, yerin üstünde sabit dağlar yerleştirdi, onda bereketler var etti ve arayıp soranlar için eşit olarak oradaki besinleri dört günde takdir etti. (10) Sonra duman halinde olan göğe yöneldi; ona ve yere: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler. (11) Böylece onları iki günde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe kendi emrini/işini vahyetti. Biz en yakın göğü kandillerle ve bir koruma ile süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olanın takdiridir.' (12)”
19043. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" قُلْ أَإِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ" أَإِنَّكُمْ" بِهَمْزَتَيْنِ الثَّانِيَةُ بين بين و" أَإِنَّكُمْ" بِأَلِفٍ بَيْنَ هَمْزَتَيْنِ وَهُوَ اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ التَّوْبِيخُ. أَمَرَهُ بِتَوْبِيخِهِمْ وَالتَّعَجُّبِ مِنْ فِعْلِهِمْ، أَيْ لِمَ تكفرون بالله وهو خالق السموات وَالْأَرْضِ؟! " فِي يَوْمَيْنِ" الْأَحَدُ وَالِاثْنَيْنِ." وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْداداً" أَيْ أَضْدَادًا وَشُرَكَاءَ" ذلِكَ رَبُّ الْعالَمِينَ."" وَجَعَلَ فِيها" أَيْ فِي الْأَرْضِ" رَواسِيَ مِنْ فَوْقِها" يَعْنِي الْجِبَالَ. وَقَالَ وَهْبٌ: لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ مَادَتْ عَلَى وَجْهِ الْمَاءِ، فَقَالَ لِجِبْرِيلَ ثَبِّتْهَا يَا جِبْرِيلُ. فَنَزَلَ فَأَمْسَكَهَا فَغَلَبَتْهُ الرِّيَاحُ، قَالَ: يَا رَبِّ أَنْتَ أَعْلَمُ لَقَدْ غُلِبْتُ فِيهَا فَثَبَّتَهَا بِالْجِبَالِ وَأَرْسَاهَا" وَبارَكَ فِيها" بِمَا خَلَقَ فِيهَا مِنَ الْمَنَافِعِ. قَالَ السُّدِّيُّ: أَنْبَتَ فِيهَا شَجَرَهَا." وَقَدَّرَ فِيها أَقْواتَها" قَالَ السُّدِّيُّ وَالْحَسَنُ: أَرْزَاقُ أَهْلِهَا وَمَصَالِحُهُمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ: خَلَقَ فِيهَا أَنْهَارَهَا وَأَشْجَارَهَا وَدَوَابَّهَا فِي يَوْمِ الثُّلَاثَاءِ وَالْأَرْبِعَاءِ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَالضَّحَّاكُ: مَعْنَى" قَدَّرَ فِيها أَقْواتَها" أَيْ أَرْزَاقُ أَهْلِهَا وَمَا يَصْلُحُ لِمَعَايِشِهِمْ مِنَ
Yüce Allah'ın: { قُلْ أَإِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ } “De ki: 'Gerçekten siz yeri iki günde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz?'” buyruğundaki { أَإِنَّكُمْ } kelimesi iki hemze iledir; ikincisi 'beyne beyne' (teshilli) okunur. İki hemze arasında bir elif ile { آإِنَّكُمْ } şeklinde de okunur. Bu, kınama manası taşıyan bir istifhamdır (sorudur). Onları kınamasını ve yaptıklarına şaşmasını emretmiştir; yani O göklerin ve yerin yaratıcısı olduğu halde nasıl Allah'ı inkâr edersiniz?! { فِي يَوْمَيْنِ } pazar ve pazartesi günleridir. { وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْداداً } yani zıtlar ve ortaklar koşuyorsunuz; { ذلِكَ رَبُّ الْعالَمِينَ } “İşte O, âlemlerin Rabbidir.” { وَجَعَلَ فِيها } yani yeryüzünde kıldı: { رَواسِيَ مِنْ فَوْقِها } dağları kastetmektedir. Vehb şöyle demiştir: Allah yeri yarattığında suyun üzerinde sallandı. Cebrail'e: "Onu sabitle ey Cebrail!" buyurdu. O da inip onu tuttu, fakat rüzgarlar ona galip geldi. Cebrail: "Ey Rabbim! Sen daha iyi bilirsin, ben bunda mağlup oldum" dedi. Bunun üzerine Allah yeri dağlarla sabitledi ve sağlamlaştırdı. { وَبارَكَ فِيها } içinde yarattığı faydalarla onda bereketler var etti. es-Süddî: Orada ağaçlarını bitirdi, demiştir. { وَقَدَّرَ فِيها أَقْواتَها } es-Süddî ve el-Hasan: Oranın halkının rızıklarını ve maslahatlarını [takdir etti], demişlerdir. Katâde ve Mücâhid ise şöyle demişlerdir: Salı ve çarşamba günlerinde nehirlerini, ağaçlarını ve canlılarını yarattı. İkrime ve Dahhâk: { قَدَّرَ فِيها أَقْواتَها } sözünün anlamı, halkının rızıklarını ve geçimlerine yarayacak
19044. Metin
التِّجَارَاتِ وَالْأَشْجَارِ وَالْمَنَافِعِ فِي كُلِّ بَلْدَةٍ مَا لَمْ يَجْعَلْهُ فِي الْأُخْرَى لِيَعِيشَ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ بِالتِّجَارَةِ وَالْأَسْفَارِ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ. قَالَ عِكْرِمَةُ: حَتَّى إِنَّهُ فِي بَعْضِ الْبِلَادِ لَيَتَبَايَعُونَ الذَّهَبَ بِالْمِلْحِ مِثْلًا بِمِثْلٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالضَّحَّاكُ: السَّابِرِيُّ مِنْ سَابُورَ، وَالطَّيَالِسَةُ مِنَ الرَّيِّ، وَالْحُبُرُ الْيَمَانِيَةُ مِنَ الْيَمَنِ." فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ" يَعْنِي فِي تَتِمَّةِ أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ. وَمِثَالُهُ قَوْلُ الْقَائِلِ: خَرَجْتُ مِنَ الْبَصْرَةِ إِلَى بَغْدَادَ فِي عَشَرَةِ أَيَّامٍ، وَإِلَى الْكُوفَةِ فِي خَمْسَةَ عَشَرَ يَوْمًا، أَيْ فِي تَتِمَّةِ خَمْسَةَ عَشَرَ يَوْمًا. قَالَ مَعْنَاهُ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ وَغَيْرُهُ." سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ" قَالَ الْحَسَنُ: الْمَعْنَى فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ مُسْتَوِيَةٍ تَامَّةٍ. الْفَرَّاءُ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالْمَعْنَى: وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا سَوَاءً لِلْمُحْتَاجِينَ. وَاخْتَارَهُ الطَّبَرِيُّ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ، الْبَصْرِيُّ وَيَعْقُوبُ الْحَضْرَمِيُّ" سَوَاءٍ لِلسَّائِلِينَ" بِالْجَرِّ وَعَنِ ابْنِ الْقَعْقَاعِ" سَوَاءٌ" بِالرَّفْعِ، فَالنَّصْبُ عَلَى الْمَصْدَرِ وَ" سَوَاءً" بِمَعْنَى اسْتِوَاءٍ أَيِ اسْتَوَتِ اسْتِوَاءً. وَقِيلَ: عَلَى الْحَالِ وَالْقَطْعِ، وَالْجَرُّ عَلَى النَّعْتِ لِأَيَّامٍ أَوْ لِأَرْبَعَةٍ أَيْ" فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ" مُسْتَوِيَةٍ تَامَّةٍ. وَالرَّفْعُ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ" لِلسَّائِلِينَ" أَوْ عَلَى تَقْدِيرِ هَذِهِ" سَوَاءٌ لِلسَّائِلِينَ". وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: مَعْنَى" سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ" وَلِغَيْرِ السَّائِلِينَ، أَيْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَمَا فِيهَا لِمَنْ سَأَلَ وَلِمَنْ لَمْ يَسْأَلْ، وَيُعْطِي مَنْ سَأَلَ وَمَنْ لَا يَسْأَلُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ وَهِيَ دُخانٌ" أَيْ عَمَدَ إِلَى خَلْقِهَا وَقَصَدَ لِتَسْوِيَتِهَا. وَالِاسْتِوَاءُ مِنْ صِفَةِ الْأَفْعَالِ عَلَى أَكْثَرِ الْأَقْوَالِ، يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى:" ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ" [البقرة: ٢٩] وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ هُنَاكَ «١». وَرَوَى أَبُو صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:" ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ" يَعْنِي صَعِدَ أَمْرُهُ إِلَى السَّمَاءِ، وقال الْحَسَنُ. وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ صِفَةٌ ذَاتِيَّةٌ زَائِدَةٌ قَالَ: اسْتَوَى فِي الْأَزَلِ بِصِفَاتِهِ. وَ" ثُمَّ" تَرْجِعُ إِلَى نَقْلِ السَّمَاءِ مِنْ صِفَةِ الدُّخَانِ إِلَى حَالَةِ الْكَثَافَةِ، وَكَانَ ذَلِكَ الدُّخَانُ مِنْ تَنَفُّسِ الْمَاءِ حِينَ تَنَفَّسَ، عَلَى مَا مَضَى فِي [الْبَقَرَةِ] عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَغَيْرِهِ." فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً" أَيْ جِيئَا بِمَا خَلَقْتُ فِيكُمَا مِنَ الْمَنَافِعِ وَالْمَصَالِحِ وَأَخْرِجَاهَا لِخَلْقِي. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالَ اللَّهُ تعالى للسماء: أطلعي شمسك
ticaretleri, ağaçları ve her bir beldede diğerinde kılmadığı faydaları [yarattı] ki, ticaret ve beldeden beldeye yolculuklar sayesinde birbirlerinden geçimlerini sağlasınlar. İkrime şöyle demiştir: Hatta bazı beldelerde altını tuz ile birebir takas ederler. Mücâhid ve ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Sâbür kumaşı Sâbûr'dan, taylesanlar Rey'den, Yemen kumaşları da Yemen'dendir. { فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ } “Dört günde” yani dört günün tamamlanmasında demektir. Bunun misali bir kimsenin: "Basra'dan Bağdat'a on günde, Kûfe'ye ise on beş günde çıktım/vardım" sözü gibidir; yani on beş günün tamamlanmasında [demektir]. Bu anlamı İbnü'l-Enbârî ve başkaları söylemiştir. { سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ } “İsteyenler için eşit/tam olarak” buyruğu hakkında el-Hasan şöyle demiştir: Bunun manası, tastamam, eksiksiz dört günde demektir. el-Ferrâ: "Sözde bir takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; mana: 'Orada ihtiyaç sahipleri için eşit olarak azıklarını takdir etti' şeklindedir" demiştir. et-Taberî de bunu tercih etmiştir. Hasan-ı Basrî ve Ya'kûb el-Hadramî { سَوَاءِ لِلسَّائِلِينَ } şeklinde kesre (cer) ile, İbnü'l-Ka'kâ'dan ise { سَوَاءٌ } şeklinde zamme (ref) ile okunmuştur. Nasb (fetha) ile okunuşu masdar olmasına binaendir ve { سَوَاءً } istivâ (denklik/tamlık) manasındadır; yani 'tam bir şekilde tamamlandı' demektir. Hâl ve kat' üzere olduğu da söylenmiştir. Cer olması 'eyyâm' veya 'erba'a' kelimesine sıfat (na't) olmasındandır; yani { فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ } tastamam, eksiksiz [dört günde] demektir. Ref olması ise mübteda oluşundandır ve haberi { لِلسَّائِلِينَ } ifadesidir veya takdiri 'bunlar isteyenler için eşittir' (hâzihî sevâun li's-sâilîn) şeklindedir. Meanî âlimleri ise şöyle demiştir: { سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ } ifadesinin manası, 'isteyenler ve istemeyenler için' demektir. Yani yeri ve içindekileri isteyen için de istemeyen için de yaratmıştır; isteyene de verir, istemeyene de. Yüce Allah'ın: { ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ وَهِيَ دُخانٌ } “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi” buyruğu, yani onu yaratmaya yöneldi ve onu düzenlemeyi kastetti demektir. İstivâ, görüşlerin çoğuna göre fiilî sıfatlardandır. Yüce Allah'ın: { ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ } “Sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenledi” [el-Bakara 2/29] buyruğu buna delalet eder. Bu husustaki açıklama orada geçmişti.1 Ebû Sâlih, İbn Abbâs'tan { ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ } buyruğu hakkında: "Yani O'nun emri göğe yükseldi" dediğini rivayet etmiştir; el-Hasan da böyle demiştir. Bunun zâid bir zatî sıfat olduğunu söyleyenler ise: "Ezelde sıfatlarıyla kaim oldu/istivâ etti" demiştir. { ثُمَّ } (sonra) edatı ise, göğün duman halinden kesafet (yoğunluk) haline nakledilmesine racidir. Bu duman da [el-Bakara Suresi'nde] İbn Mes'ûd ve başkalarından geçtiği üzere suyun teneffüs etmesi anındaki nefesinden ibaretti. { فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً } “Ona ve yere: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi.” Yani, içinizde yarattığım menfaatleri ve maslahatları getirin ve bunları yaratıklarıma çıkarıp sunun [demektir]. İbn Abbâs şöyle demiştir: Yüce Allah göğe: "Güneşini
19045. Metin
وَقَمَرَكِ وَكَوَاكِبَكِ، وَأَجْرِي رِيَاحَكِ وَسَحَابَكِ، وَقَالَ لِلْأَرْضِ: شُقِّي أَنْهَارَكِ وَأَخْرِجِي شَجَرَكِ وَثِمَارَكِ طَائِعَتَيْنِ أَوْ كَارِهَتَيْنِ" قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ" فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ أَيْ أَتَيْنَا أَمْرَكَ" طَائِعِينَ". وَقِيلَ: مَعْنَى هَذَا الْأَمْرِ التَّسْخِيرُ، أَيْ كُونَا فَكَانَتَا كَمَا قَالَ تعالى:" إِنَّما قَوْلُنا لِشَيْءٍ إِذا أَرَدْناهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ" [النحل: ٤٠] فَعَلَى هَذَا قَالَ ذَلِكَ قَبْلَ خَلْقِهِمَا. وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ قَالَ ذَلِكَ بَعْدَ خَلْقِهِمَا. وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ. وَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى لَهُمَا وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُ قَوْلٌ تَكَلَّمَ بِهِ. الثَّانِي أَنَّهَا قُدْرَةٌ مِنْهُ ظَهَرَتْ لَهُمَا فَقَامَ مَقَامَ الْكَلَامِ فِي بُلُوغِ الْمُرَادِ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ." قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ" فِيهِ أَيْضًا وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُ ظُهُورُ الطَّاعَةِ مِنْهُمَا حَيْثُ انْقَادَا وَأَجَابَا فَقَامَ مَقَامَ قَوْلِهِمَا، وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:
ayını ve yıldızlarını doğur; rüzgarlarını ve bulutlarını akıt, buyurdu. Yere de: Nehirlerini yar, ağaçlarını ve meyvelerini çıkar; ister isteyerek ister istemeyerek, buyurdu. { قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ } “İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler.” Sözde bir hazif vardır; yani emrine "isteyerek geldik" demektir. Bu emrin teshir (boyun eğdirme) manasında olduğu da söylenmiştir; yani "olun" dedi, onlar da oluverdiler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّما قَوْلُنا لِشَيْءٍ إِذا أَرَدْناهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ } [Nahl: 40] “Biz bir şeyi dilediğimiz zaman sözümüz ona sadece 'Ol' dememizdir, o da hemen oluverir.” Bu görüşe göre bunu onların yaratılışından önce söylemiştir. Birinci görüşe göre ise bunu onların yaratılışından sonra söylemiştir; cumhurun görüşü de budur. Yüce Allah'ın ikisine olan hitabı hakkında iki vecih vardır: Birincisi, bizzat konuştuğu bir sözdür. İkincisi, ikisine tecelli eden bir kudrettir ve murada ulaşmada söz makamına geçmiştir; bunu el-Mâverdî zikretmiştir. { قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ } buyruğu hakkında da iki vecih vardır: Birincisi, boyun eğip icabet ettiklerinde onlardan itaatin açığa çıkmasıdır ve bu durum onların sözü makamına geçmiştir. Recez şairinin şu sözü de bu kabildendir:
19046. Metin
امْتَلَأَ الْحَوْضُ وَقَالَ قَطْنِي ... - مَهْلًا رُوَيْدًا قَدْ مَلَأْتُ بَطْنِي
Havuz doldu ve dedi ki: 'Yeter bana! ... Dur, yavaş ol, karnımı doldurdun!'
19047. Metin
يَعْنِي ظَهَرَ ذَلِكَ فِيهِ. وَقَالَ أَكْثَرُ أَهْلِ الْعِلْمِ: بَلْ خَلَقَ اللَّهُ فِيهِمَا الْكَلَامَ فَتَكَلَّمَتَا كَمَا أَرَادَ تَعَالَى: قَالَ أَبُو نَصْرٍ السَّكْسَكِيُّ: فَنَطَقَ مِنَ الْأَرْضِ مَوْضِعُ الْكَعْبَةِ، وَنَطَقَ مِنَ السَّمَاءِ مَا بِحِيَالِهَا، فَوَضَعَ اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ حَرَمَهُ. وَقَالَ:" طَائِعِينَ" وَلَمْ يَقُلْ طَائِعَتَيْنِ عَلَى اللَّفْظِ وَلَا طَائِعَاتٍ عَلَى الْمَعْنَى، لِأَنَّهُمَا سَمَوَاتٌ وَأَرَضُونَ، لِأَنَّهُ أَخْبَرَ عَنْهُمَا وَعَمَّنْ فِيهِمَا، وَقِيلَ: لَمَّا وَصَفَهُنَّ بِالْقَوْلِ وَالْإِجَابَةِ وَذَلِكَ مِنْ صِفَاتِ مَنْ يَعْقِلُ أَجْرَاهُمَا فِي الْكِنَايَةِ مَجْرَى مَنْ يَعْقِلُ، ومثله:" رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ" [يوسف: ٤] وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَفِي حَدِيثٍ: إِنَّ مُوسَى ﵊ قَالَ: يَا رَبِّ لَوْ أَنَّ السموات وَالْأَرْضَ حِينَ قُلْتَ لَهُمَا" ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً" عَصَيَاكَ مَا كُنْتَ صَانِعًا بِهِمَا؟ قَالَ كُنْتُ آمُرُ دَابَّةً مِنْ دَوَابِّي فَتَبْتَلِعُهُمَا. قَالَ: يَا رَبِّ وَأَيْنَ تِلْكَ الدَّابَّةُ؟ قَالَ: فِي مَرْجٍ مِنْ مُرُوجِي. قَالَ: يَا رَبِّ وَأَيْنَ ذَلِكَ الْمَرْجُ؟ قَالَ عِلْمٌ مِنْ عِلْمِي. ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَعِكْرِمَةُ" آتَيَا" بِالْمَدِّ وَالْفَتْحِ. وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ:" آتَيْنَا طَائِعِينَ" عَلَى مَعْنَى أَعْطِيَا الطَّاعَةَ مِنْ أَنْفُسِكُمَا" قالَتا" أَعْطَيْنَا" طَائِعِينَ" فَحَذَفَ الْمَفْعُولَيْنِ جَمِيعًا. وَيَجُوزُ وَهُوَ أَحْسَنُ أَنْ يَكُونَ" آتَيْنَا" فَاعَلْنَا فَحُذِفَ مَفْعُولٌ وَاحِدٌ. وَمَنْ قَرَأَ" آتَيْنَا" فَالْمَعْنَى جِئْنَا بِمَا فِينَا، عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ في غير ما موضع والحمد لله.
Yani o [durum] onda ortaya çıktı demektir. İlim ehlinin çoğunluğu ise şöyle demiştir: Bilakis Allah ikisinde konuşma [yeteneği] yarattı ve Yüce Allah'ın dilediği şekilde konuştular. Ebû Nasr es-Seksekî şöyle demiştir: Yeryüzünden Kâbe'nin bulunduğu yer konuştu, gökten de onun hizasındaki yer konuştu; böylece Yüce Allah orada Harem'ini kıldı. Lafza göre tesniye olarak [tâiatayn], mânaya göre de cemi olarak [tâiât] -çünkü onlar gökler ve yerlerdir- demeyip { طَائِعِينَ } “isteyerek” buyurmuştur; zira hem onlardan hem de içindekilerden haber vermiştir. Şöyle de denilmiştir: Onları söz söylemek ve cevap vermekle niteleyince -ki bu akıl sahiplerinin sıfatlarındandır- zamirde onları akıl sahipleri gibi değerlendirmiştir. Yûsuf Suresi'ndeki { رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ } “Onları bana secde ederlerken gördüm” [Yûsuf 12/4] buyruğu da böyledir ve bu daha önce geçmişti.1 Bir rivayette [şöyle nakledilmiştir]: Mûsâ aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Gökler ve yer, Sen kendilerine { ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً } “İsteyerek veya istemeyerek gelin” buyurduğun vakit Sana isyan etselerdi onlara ne yapardın?” dedi. [Allah Teâlâ]: “Mahlûklarımdan bir hayvana emrederdim de ikisini birden yutardı” buyurdu. [Mûsâ]: “Ey Rabbim, o hayvan nerededir?” dedi. [Allah Teâlâ]: “Benim otlaklarımdan bir otlaktadır” buyurdu. [Mûsâ]: “Ey Rabbim, o otlak nerededir?” dedi. [Allah Teâlâ]: “Benim ilmimin [kapsamındaki gaybımın] içindedir” buyurdu. Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir. İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve İkrime hemzenin meddi ve [tâ harfinin] fethasıyla { آتَيَا } şeklinde okumuşlardır. Aynı şekilde O'nun: { آتَيْنَا طَائِعِينَ } buyruğu da “Kendi tarafınızdan itaati sunun/verin”; { قالَتا } “İkisi dediler ki:” [İtaati] { طَائِعِينَ } “İsteyerek verdik” manasındadır. Böylece her iki mef'ûl de hazfedilmiştir. { آتَيْنَا } fiilinin fâ'alnâ (فَاعَلْنَا) vezninde olması da caizdir ve bu daha güzeldir; bu durumda sadece tek bir mef'ûl hazfedilmiş olur. Kim de { آتَيْنَا } şeklinde okursa mânası: “İçimizdekilerle birlikte geldik” olur. Bu da birden çok yerde daha önce açıklandığı gibidir. Allah'a hamdolsun.
19048. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ فِي يَوْمَيْنِ" أَيْ أَكْمَلَهُنَّ وَفَرَغَ مِنْهُنَّ. وَقِيلَ. أَحْكَمَهُنَّ كَمَا قال «١»:
Yüce Allah'ın: { فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ فِي يَوْمَيْنِ } “Böylece onları iki günde yedi gök olarak takdir edip tamamladı” buyruğu; yani onları tamamladı ve bitirdi demektir. Şairin dediği «١» gibi onları muhkem kıldı da denilmiştir:
19049. Metin
وَعَلَيْهِمَا مَسْرُودَتَانِ قَضَاهُمَا ... - دَاوُدُ أَوْ صَنَعَ السَّوَابِغَ تُبَّعُ
Üzerlerinde Dâvûd'un sağlamca dokuduğu iki zırh vardı ... Yahut o geniş zırhları Tübba' yapmıştı.
19050. Metin
" فِي يَوْمَيْنِ" سِوَى الْأَرْبَعَةِ الْأَيَّامِ الَّتِي خلق فيها الأرض، فوقع خلق السموات وَالْأَرْضِ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ، كَمَا قَالَ تَعَالَى:" خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ" [الأعراف: ٥٤] عَلَى مَا تَقَدَّمَ فِي [الْأَعْرَافِ «٢»] بَيَانُهُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: وَيَوْمٌ مِنَ السِّتَّةِ الْأَيَّامِ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ. وَعَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ قَالَ: خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ، وَقَدَّرَ فيها أقواتها في يومين، وخلق السموات فِي يَوْمَيْنِ، خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمِ الْأَحَدِ والاثنين، وقدر فيها أقواتها في يومين، وخلق السموات فِي يَوْمَيْنِ، خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمِ الْأَحَدِ وَالِاثْنَيْنِ، وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا يَوْمَ الثُّلَاثَاءِ وَيَوْمَ الأربعاء، وخلق السموات فِي يَوْمِ الْخَمِيسِ وَيَوْمِ الْجُمُعَةِ، وَآخِرُ سَاعَةٍ فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ خَلَقَ اللَّهُ آدَمَ فِي عَجَلٍ، وَهِيَ الَّتِي تَقُومُ فِيهَا السَّاعَةُ، وَمَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا وَهِيَ تَفْزَعُ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ إِلَّا الْإِنْسَ وَالْجِنَّ. عَلَى هَذَا أَهْلُ التَّفْسِيرِ، إِلَّا مَا رَوَاهُ مُسْلِمٌ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: أَخَذَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِيَدَيَّ، فَقَالَ:" خَلَقَ اللَّهُ التُّرْبَةَ يَوْمَ السَّبْتِ" الْحَدِيثُ، وَقَدْ تَكَلَّمْنَا عَلَى إِسْنَادِهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ (الْأَنْعَامِ) «٣»." وَأَوْحى فِي كُلِّ سَماءٍ أَمْرَها" قَالَ قَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ: خَلَقَ فِيهَا شَمْسَهَا وَقَمَرَهَا وَنُجُومَهَا وَأَفْلَاكَهَا، وَخَلَقَ فِي كُلِّ سَمَاءٍ خَلْقَهَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالْخَلْقِ الَّذِي فِيهَا مِنَ الْبِحَارِ وَجِبَالِ الْبَرَدِ وَالثُّلُوجِ. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: وَلِلَّهِ فِي كُلِّ سَمَاءٍ بَيْتٌ تَحُجُّ إِلَيْهِ وَتَطُوفُ بِهِ الْمَلَائِكَةُ بِحِذَاءِ الْكَعْبَةِ، وَالَّذِي فِي السَّمَاءِ الدُّنْيَا هُوَ الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ. وَقِيلَ: أَوْحَى اللَّهُ فِي كُلِّ سَمَاءٍ، أَيْ أَوْحَى فِيهَا مَا أَرَادَهُ وَمَا أَمَرَ بِهِ فِيهَا. وَالْإِيحَاءُ قَدْ يَكُونُ أَمْرًا، لِقَوْلِهِ:" بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها" [الزلزلة: ٥] وقوله:" وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوارِيِّينَ" [المائدة: ١١١] أي أمرتهم وهو أمر تكوين." وَزَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ" أَيْ بِكَوَاكِبَ تُضِيءُ وَقِيلَ: إِنَّ فِي كُلِّ سَمَاءٍ كَوَاكِبَ تُضِيءُ. وَقِيلَ: بَلِ الْكَوَاكِبُ مُخْتَصَّةٌ بِالسَّمَاءِ الدُّنْيَا." وَحِفْظاً" أَيْ وَحَفِظْنَاهَا حِفْظًا، أَيْ مِنَ الشَّيَاطِينِ الَّذِينَ يسترقون السمع. وهذا
“İki günde” ifadesi, yeri yarattığı dört günün dışındadır. Böylece göklerin ve yerin yaratılışı altı günde gerçekleşmiş oldu; nitekim Yüce Allah: { خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ } [el-A'râf: 54] “Gökleri ve yeri altı günde yarattı” buyurmuştur. Bunun açıklaması daha önce [el-A'râf 2] Suresi'nde geçmişti. Mücâhid şöyle demiştir: “Bu altı günden bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” Abdullah b. Selâm'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah yeri iki günde yarattı, oradaki rızıkları iki günde takdir etti ve gökleri de iki günde yarattı. Yeri pazar ve pazartesi günlerinde yarattı, oradaki rızıkları salı ve çarşamba günlerinde takdir etti, gökleri ise perşembe ve cuma günlerinde yarattı. Cuma gününün son vaktinde [ise] Allah, Âdem'i aceleyle yarattı; kıyametin kopacağı vakit de işte bu vakittir. İnsanlar ve cinler müstesna, Allah'ın yarattığı hiçbir canlı yoktur ki cuma gününden korkup ürpermesin. Müfessirlerin görüşü bu doğrultudadır; ancak Müslim'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiği şu hadis müstesnadır: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem elimden tuttu ve: «Allah toprağı cumartesi günü yarattı...» buyurdu.” Bu hadisin senedi hakkındaki değerlendirmemiz [el-En'âm 3] Suresi'nin başında geçmişti. { وَأَوْحى فِي كُلِّ سَماءٍ أَمْرَها } “Ve her bir göğe kendi işini vahyetti” buyruğu hakkında Katâde ve es-Süddî şöyle demişlerdir: “Her bir gökte onun güneşini, ayını, yıldızlarını ve yörüngelerini yarattı; ayrıca her bir gökte meleklerden olan mahlukatını ve denizler, dolu ve kar dağları gibi orada bulunan diğer yaratıkları var etti.” Bu görüş İbn Abbâs'a da aittir. O şöyle demiştir: “Allah'ın her gökte meleklerin Kâbe hizasında hac ve tavaf ettikleri bir evi vardır; dünya semasında bulunan ise el-Beytü'l-Ma'mûr'dur.” Şöyle de denilmiştir: Allah her göğe vahyetti; yani orada dilediğini ve emrettiğini vahyetti. Vahiy bazen emir anlamında olabilir; nitekim Yüce Allah: { بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها } [Zilzâl: 5] “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” ve { وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوارِيِّينَ } [Mâide: 111] “Hani Havarilere vahyetmiştim” buyurmuştur; yani onlara emrettim demektir ve bu tekvînî bir emirdir. { وَزَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ } “Ve en yakın göğü kandillerle süsledik”; yani ışık saçan yıldızlarla [donattık]. Her semada ışık saçan yıldızlar bulunduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre ise yıldızlar sadece dünya semasına mahsustur. { وَحِفْظاً } “Ve bir koruma ile”; yani kulak hırsızlığı yapan şeytanlardan [orayı] tam bir korumayla koruduk demektir. Bu
19051. Metin
لا لحفظ بِالْكَوَاكِبِ الَّتِي تُرْجَمُ بِهَا الشَّيَاطِينُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ فِي [الْحِجْرِ «١»] بَيَانُهُ. وَظَاهِرُ هَذِهِ الْآيَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَرْضَ خُلِقَتْ قَبْلَ السَّمَاءِ. وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى:" أَمِ السَّماءُ بَناها" [النازعات: ٢٧] ثم قال:" وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها" [النازعات: ٣٠] وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى خَلْقِ السَّمَاءِ أَوَّلًا. وَقَالَ قَوْمٌ: خُلِقَتِ الْأَرْضُ قَبْلَ السَّمَاءِ، فَأَمَّا قَوْلُهُ:" وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها" [النازعات: ٣٠] فَالدَّحْوُ غَيْرُ الْخَلْقِ، فَاللَّهُ خَلَقَ الْأَرْضَ ثُمَّ خَلَقَ السَّمَوَاتِ، ثُمَّ دَحَا الْأَرْضَ أَيْ مَدَّهَا وبسطها، قال ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَدْ مَضَى هَذَا الْمَعْنَى مُجَوَّدًا فِي" الْبَقَرَةِ" «٢» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ." ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ".
şeytanların kendileriyle taşlandığı yıldızlarla olan korumadır; nitekim bunun açıklaması [el-Hicr «١»] Suresi'nde geçmişti. Bu ayetin zahiri yerin gökten önce yaratıldığına delalet eder. Başka bir ayette ise: { أَمِ السَّماءُ بَناها } [Nâziât: 27] “Yoksa gök mü? Onu bina etti”, sonra da: { وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها } [Nâziât: 30] “Ondan sonra da yeri yayıp döşedi” buyurmuştur. Bu da göğün önce yaratıldığına delalet eder. Bir topluluk şöyle demiştir: Yer gökten önce yaratılmıştır. { وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها } [Nâziât: 30] buyruğuna gelince; yaymak (dahv) yaratmaktan farklıdır. Allah yeri yarattı, sonra gökleri yarattı, sonra da yeri yaydı; yani uzatıp döşedi; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Bu mana "el-Bakara" «٢» Suresi'nde etraflıca geçmişti, Allah'a hamdolsun. { ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } “İşte bu, Azîz ve Alîm olanın takdiridir.”
19052. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ١٣ الى ١٦]
[Fussilet Suresi (41), 13-16. Ayetler]
19053. Metin
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ (١٣) إِذْ جاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ قالُوا لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ (١٤) فَأَمَّا عادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ (١٥) فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذابَ الْخِزْيِ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَخْزى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ (١٦)
{ فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ (١٣) إِذْ جاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ قالُوا لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ (١٤) فَأَمَّا عادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ (١٥) فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذابَ الْخِزْيِ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَخْزى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ (١٦) } “Eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Âd ve Semûd'un yıldırımına benzer bir yıldırımla sizi uyardım.' (13) Hani elçiler onlara önlerinden ve arkalarından: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' diye gelmişlerdi. Onlar dediler ki: 'Eğer Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi. Dolayısıyla biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr edicileriz.' (14) Âd kavmine gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: 'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı. (15) Biz de dünya hayatında onlara zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu ve gürültülü bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha rezil edicidir ve onlara yardım da edilmez. (16)”
19054. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِنْ أَعْرَضُوا" يَعْنِي كُفَّارَ قُرَيْشٍ عَمَّا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ يَا مُحَمَّدُ مِنَ الْإِيمَانِ." فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ" أَيْ خَوَّفْتُكُمْ هَلَاكًا مِثْلَ هَلَاكِ عَادٍ وَثَمُودَ." إِذْ جاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ" يَعْنِي مَنْ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَإِلَى مَنْ قَبْلَهُمْ" أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ" مَوْضِعُ" أَنْ" نُصِبَ بإسقاط الخافض أي ب" أَلَّا تَعْبُدُوا"" و" قالُوا لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً" بَدَلَ الرُّسُلِ" فَإِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ" مِنَ الْإِنْذَارِ وَالتَّبْشِيرِ. قِيلَ: هَذَا اسْتِهْزَاءٌ مِنْهُمْ. وَقِيلَ: اقرا بإرسالهم ثم بعده جحود وعناد.
Yüce Allah'ın: { فَإِنْ أَعْرَضُوا } “Eğer yüz çevirirlerse” buyruğu; Kureyş kâfirleri, [ey Muhammed,] senin kendilerini davet ettiğin imandan yüz çevirirlerse [demektir]. { فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صاعِقَةً مِثْلَ صاعِقَةِ عادٍ وَثَمُودَ } “De ki: 'Ben sizi, Âd ve Semûd'un yıldırımına (azabına) benzer bir yıldırımla uyardım.'”1 Yani Âd ve Semûd'un helaki gibi bir helak ile sizi korkutup uyardım [demektir]. { إِذْ جاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ } “Onlara önlerinden ve arkalarından elçiler gelmişti”; yani gerek kendilerine gerekse onlardan öncekilere gönderilen [elçiler gelmişti]. { أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ } “'Allah'tan başkasına ibadet etmeyin' diye” [ifadesindeki] { أَنْ } edatının iraptaki yeri, cer edatının düşürülmesiyle nasptır2; yani “bi-en lâ ta'budû (ibadet etmemeniz hususunda)” takdirindedir. [Onlar:] { قالُوا لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً } “Dediler ki: 'Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi'” -elçiler yerine [melekler indirirdi]- { فَإِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ } “'Bu sebeple biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr edicileriz.'”; yani uyarı ve müjdeden [size verilenleri inkâr ediyoruz]. Bunun onların bir alayı olduğu söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: [Önce] onların gönderilmiş olduklarını ikrar etmişler, ardından ise inkâr ve inat etmişlerdir.
19055. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَأَمَّا عادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ" عَلَى عِبَادِ اللَّهِ هُودٍ وَمَنْ آمَنَ مَعَهُ" بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً" اغْتَرُّوا بِأَجْسَامِهِمْ حِينَ تَهَدَّدَهُمْ بِالْعَذَابِ، وَقَالُوا: نَحْنُ نَقْدِرُ عَلَى دَفْعِ الْعَذَابِ عَنْ أَنْفُسِنَا بِفَضْلِ قُوَّتِنَا. وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا ذَوِي أَجْسَامٍ طِوَالٍ وَخَلْقٍ عَظِيمٍ. وَقَدْ مَضَى فِي [الْأَعْرَافِ «١»] عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ أَطْوَلَهُمْ كَانَ مِائَةَ ذِرَاعٍ وَأَقْصَرَهُمْ كَانَ سِتِّينَ ذِرَاعًا. فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى رَدًّا عَلَيْهِمْ:" أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً" وَقُدْرَةً، وَإِنَّمَا يَقْدِرُ الْعَبْدُ بِإِقْدَارِ اللَّهِ، فَاللَّهُ أَقْدَرُ إِذًا." وَكانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ" أَيْ بِمُعْجِزَاتِنَا يَكْفُرُونَ. قَوْلُهُ تَعَالَى،" فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً" هَذَا تَفْسِيرُ الصَّاعِقَةِ الَّتِي أَرْسَلَهَا عَلَيْهِمْ، أَيْ رِيحًا بَارِدَةً شَدِيدَةَ الْبَرْدِ وَشَدِيدَةَ الصَّوْتِ وَالْهُبُوبِ. وَيُقَالُ: أَصْلُهَا صَرَرٌ مِنَ الصِّرِّ وَهُوَ الْبَرْدُ «٢» فَأَبْدَلُوا مَكَانَ الرَّاءِ الْوُسْطَى فَاءَ الْفِعْلِ، كَقَوْلِهِمْ كَبْكَبُوا أَصْلُهُ كَبَّبُوا، وَتَجَفْجَفَ الثَّوْبُ أَصْلُهُ تَجَفَّفَ. أَبُو عُبَيْدَةَ: مَعْنَى صَرْصَرٍ: شَدِيدَةٌ عَاصِفَةٌ. عِكْرِمَةُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: شَدِيدُ الْبَرْدِ. وَأَنْشَدَ قُطْرُبٌ قَوْلَ الْحُطَيْئَةِ:
Yüce Allah'ın: { فَأَمَّا عادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ } “Âd kavmine gelince, onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar”; Allah'ın kulları olan Hûd ve onunla beraber iman edenlere karşı: { بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً } “Haksız yere [büyüklük tasladılar] ve: 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' dediler.” Azapla tehdit edildiklerinde bedenleriyle aldandılar ve: "Biz kuvvetimizin üstünlüğüyle azabı kendimizden savmaya güç yetiririz" dediler. Bunun sebebi onların uzun boylu ve iri yapılı kimseler olmalarıydı. [el-A'râf «١»] Suresi'nde İbn Abbâs'tan geçtiği üzere, onların en uzunu yüz arşın, en kısası ise altmış arşındı. Allah Teâlâ onlara reddiye olarak şöyle buyurdu: { أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?” ve daha kadir olduğunu? Kul ancak Allah'ın güç vermesiyle kadir olur; öyleyse Allah daha güçlüdür. { وَكانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ } “Ve onlar ayetlerimizi inkâr ediyorlardı”; yani mucizelerimizi inkâr ediyorlardı. Yüce Allah'ın: { فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً } “Biz de onların üzerine dondurucu bir kasırga gönderdik” buyruğu; bu, üzerlerine gönderdiği yıldırımın tefsiridir; yani çok soğuk, sesi ve esişi şiddetli bir rüzgardır. Bunun aslının soğuk manasındaki "es-sırr" (الصِّرُّ) kelimesinden gelen «٢» "sarar" olduğu söylenir; ortadaki 'râ' harfinin yerine fiilin fâ harfi getirilmiştir; nitekim "kebbebü" yerine "kebkebû", "teceffefe's-sevb" yerine "tecafcefe's-sevb" demeleri gibidir. Ebû Ubeyde: "Sarsar" şiddetli fırtına demektir, demiştir. İkrime ve Saîd b. Cübeyr: Aşırı soğuk, demişlerdir. Kutrub, el-Hutay'e'nin şu beytini inşad etmiştir:
19056. Metin
الْمُطْعِمُونَ إِذَا هَبَّتْ بِصَرْصَرَةٍ ... - وَالْحَامِلُونَ إِذَا اسْتُودُوا عَلَى النَّاسِ
Onlar, dondurucu bir fırtına koptuğunda yedirenlerdir ... İnsanlar adına diyet istendiğinde onu yüklenenlerdir.
19057. Metin
اسْتُودُوا: إِذَا سُئِلُوا الدِّيَةَ. مُجَاهِدٌ: الشَّدِيدَةُ السَّمُومِ. وَرَوَى مَعْمَرٌ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: بَارِدَةٌ. وَقَالَهُ عَطَاءٌ، لِأَنَّ" صَرْصَرًا" مَأْخُوذٌ مِنْ صِرٍّ وَالصِّرُّ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ الْبَرَدُ»
İstûdû (اسْتُودُوا), kendilerinden diyet istendiğinde demektir. Mücâhid: Samyeli pek şiddetli rüzgardır, demiştir. Ma'mer'in Katâde'den rivayetine göre: Soğuktur, demiştir. Atâ da böyle demiştir; çünkü sarsar (صَرْصَر) kelimesi sırr (صِرّ) kökünden alınmıştır ve sırr, Arapların kelamında soğuk demektir;
19058. Metin
كَمَا قال:
Nitekim şair şöyle demiştir:
19059. Metin
لها عذر كقرون النسا ... - ء رُكِّبْنَ فِي يَوْمِ رِيحٍ وَصِرْ
Kadınların örgüleri gibi saç bukleleri vardır onun ... Rüzgarlı ve dondurucu soğuk bir günde yapılmış.
19060. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: الشَّدِيدَةُ الصَّوْتِ. وَمِنْهُ صَرَّ الْقَلَمُ وَالْبَابُ يَصِرُّ صَرِيرًا أَيْ صَوَّتَ. وَيُقَالُ: دِرْهَمٌ صَرِّيٌّ وَصِرِّيٌّ لِلَّذِي لَهُ صَوْتٌ إِذَا نُقِدَ. قَالَ ابْنُ السِّكِّيتِ: صَرْصَرٌ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الصِّرِّ وَهُوَ الْبَرْدُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ صَرِيرِ الْبَابِ، وَمِنَ الصَّرَّةِ وَهِيَ الصَّيْحَةُ. وَمِنْهُ" فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ" [الذاريات: ٢٩]. وَصَرْصَرٌ اسْمُ نَهَرٍ بِالْعِرَاقِ." فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ" أي مشئومات،
es-Süddî ise şöyle demiştir: [Rüzgârın] sesi şiddetli olanıdır.1 Kalemin ve kapının gıcırdaması manasındaki (صَرَّ الْقَلَمُ وَالْبَابُ يَصِرُّ صَرِيرًا) ifadesi de bundandır; yani ses çıkardı demektir. Şakırdatıldığında ses çıkaran dirhem için de “dirhemun sarriyyun” ve “sırriyyun” (دِرْهَمٌ صَرِّيٌّ وَصِرِّيٌّ) denilir. İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:2 Sarsar (صَرْصَر) kelimesinin, dondurucu soğuk anlamına gelen es-sırr (الصِّرّ) kelimesinden gelmiş olması caiz olduğu gibi, kapının gıcırdaması manasındaki sarîr (صَرِير) kelimesinden yahut çığlık anlamına gelen es-sarrah (الصَّرَّة) kelimesinden gelmiş olması da caizdir. { فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ } [ez-Zâriyât: 29] “Bunun üzerine karısı bir çığlık içinde çıkageldi” ayetindeki [sarrah kelimesi] de bundandır. Sarsar, aynı zamanda Irak'ta bir nehrin adıdır.3 { فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ } [Fussilet: 16] “Uğursuz günlerde” yani meşum [günlerde] demektir.
19061. Metin
قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةَ. كُنَّ آخِرَ شَوَّالٍ مِنْ يَوْمِ الْأَرْبِعَاءِ إِلَى يَوْمِ الْأَرْبِعَاءِ وَذَلِكَ" سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً" [الحاقة: ٧] قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَا عُذِّبَ قَوْمٌ إِلَّا فِي يَوْمِ الْأَرْبِعَاءِ. وَقِيلَ:" نَحِساتٍ" بَارِدَاتٍ، حَكَاهُ النَّقَّاشُ. وَقِيلَ: مُتَتَابِعَاتٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَعَطِيَّةَ. الضَّحَّاكُ: شِدَادٌ. وَقِيلَ: ذَاتُ غُبَارٍ، حَكَاهُ ابْنُ عِيسَى. وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:
Bunu Mücâhid ve Katâde söylemiştir. Şevval ayının sonlarında, çarşamba gününden çarşamba gününe kadar sürmüştür; bu da: { سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً } [Hâkka: 7] “Yedi gece ve sekiz gün peş peşe” ayetinde belirtilendir. İbn Abbâs: Hiçbir kavim çarşamba gününden başka bir günde azap görmemiştir, demiştir. "Nahisât" kelimesinin soğuk günler manasında olduğu da söylenmiştir; bunu en-Nakkâş nakletmiştir. İbn Abbâs ve Atıyye'den peş peşe gelen günler manasında olduğu da rivayet edilmiştir. Dahhâk: Şiddetli günler, demiştir. Tozlu günler olduğu da söylenmiştir; bunu İbn Îsâ nakletmiştir. Recez şairinin şu sözü de bundandır:
19062. Metin
قَدِ اغْتَدَى قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ ... - لِلصَّيْدِ فِي يَوْمٍ قَلِيلِ النَّحْسِ
Güneş doğmadan önce sabah erkenden çıktı ... Uğursuzluğu az olan bir günde avlanmak için.
19063. Metin
قَالَ الضَّحَّاكُ وَغَيْرُهُ: أَمْسَكَ اللَّهُ عَنْهُمُ الْمَطَرَ ثَلَاثَ سِنِينَ، وَدَرَّتِ الرِّيَاحُ عَلَيْهِمْ فِي غَيْرِ مَطَرٍ، وَخَرَجَ مِنْهُمْ قَوْمٌ إِلَى مَكَّةَ يَسْتَسْقُونَ بِهَا لِلْعِبَادِ، وَكَانَ النَّاسُ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ إِذَا نَزَلَ بِهِمْ بَلَاءٌ أَوْ جَهْدٌ طَلَبُوا إِلَى اللَّهِ تَعَالَى الْفَرَجَ مِنْهُ، وَكَانَتْ طُلْبَتُهُمْ ذَلِكَ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى عِنْدَ بَيْتِهِ الْحَرَامِ مَكَّةَ مُسْلِمِهِمْ وَكَافِرِهِمْ، فَيَجْتَمِعُ بِمَكَّةَ نَاسٌ كَثِيرٌ شَتَّى، مُخْتَلِفَةٌ أَدْيَانُهُمْ، وَكُلُّهُمْ مُعْظَمٌ لِمَكَّةَ، عَارِفٌ حُرْمَتَهَا وَمَكَانَهَا مِنَ اللَّهِ تَعَالَى. وَقَالَ جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَالتَّيْمِيَّ: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا أَرْسَلَ عَلَيْهِمُ الْمَطَرَ وَحَبَسَ عَنْهُمْ كَثْرَةَ الرِّيَاحِ، وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ شَرًّا حَبَسَ عَنْهُمُ الْمَطَرَ وَسَلَّطَ عَلَيْهِمْ كَثْرَةَ الرِّيَاحِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو" نَحْسَاتٍ" بِإِسْكَانِ الْحَاءِ عَلَى أَنَّهُ جَمْعُ نَحْسٍ الَّذِي هُوَ مَصْدَرٌ وُصِفَ بِهِ. الْبَاقُونَ:" نَحِساتٍ" بِكَسْرِ الْحَاءِ أَيْ ذَوَاتُ نَحْسٍ. وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ النَّحْسَ مَصْدَرٌ قَوْلُهُ:" فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ" [القمر: ١٩] وَلَوْ كَانَ صِفَةً لَمْ يُضَفِ الْيَوْمَ إِلَيْهِ، وَبِهَذَا كَانَ يَحْتَجُّ أَبُو عَمْرٍو عَلَى قِرَاءَتِهِ، وَاخْتَارَهُ أَبُو حَاتِمٍ. وَاخْتَارَ أَبُو عُبَيْدٍ الْقِرَاءَةَ الثَّانِيَةَ وَقَالَ: لَا تَصِحُّ حُجَّةُ أَبِي عَمْرٍو، لِأَنَّهُ أَضَافَ الْيَوْمَ إِلَى النَّحْسِ فَأَسْكَنَ، وَإِنَّمَا كَانَ يَكُونُ حُجَّةً لَوْ نَوَّنَ الْيَوْمَ وَنَعَتَ وأسكن، فقال:" فِي يَوْمِ نَحْسٍ" [القمر: ١٩] وَهَذَا لَمْ يَقْرَأْ بِهِ أَحَدٌ نَعْلَمُهُ. وَقَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَلَمْ يُسْمَعْ فِي" نَحْسٍ" إِلَّا الْإِسْكَانُ. قال الجوهري: وقرى في قوله" فِي يَوْمِ نَحْسٍ" [القمر: ١٩] عَلَى الصِّفَةِ، وَالْإِضَافَةُ أَكْثَرُ وَأَجْوَدُ. وَقَدْ نَحِسَ الشَّيْءُ بِالْكَسْرِ فَهُوَ نَحِسٌ أَيْضًا، قَالَ الشَّاعِرُ:
Dahhâk ve başkaları şöyle demişlerdir: Allah onlardan yağmuru üç yıl kesti ve üzerlerine yağmursuz rüzgarlar estirdi. Onlardan bir topluluk kullar için yağmur istemek üzere Mekke'ye gitti. O dönemde insanlar başlarına bir bela veya sıkıntı geldiğinde Allah Teâlâ'dan kurtuluş isterlerdi; onların müslümanı da kâfiri de Allah Teâlâ'dan bu isteği O'nun Beyt-i Harâm'ı olan Mekke'de yaparlardı. Böylece Mekke'de dinleri farklı pek çok insan toplanırdı; hepsi de Mekke'ye saygı duyar, onun hürmetini ve Allah katındaki yerini bilirdi. Câbir b. Abdillâh ve et-Teymî şöyle demişlerdir: Allah bir kavme hayır dilediğinde üzerlerine yağmur gönderir ve çok rüzgarı onlardan engeller; bir kavme de şer dilediğinde yağmuru onlardan keser ve üzerlerine çok rüzgar musallat eder. Nâfi', İbn Kesîr ve Ebû Amr, sıfat kılınan masdar olan "nahs" kelimesinin çoğulu olarak hâ harfinin sükûnu ile { نَحْسَاتٍ } şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise { نَحِساتٍ } şeklinde hâ harfinin kesresi ile okumuşlardır ki uğursuzluk taşıyanlar demektir. Nahs kelimesinin masdar olduğuna delalet eden şeylerden biri Yüce Allah'ın: { فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ } [Kamer: 19] buyruğudur; şayet sıfat olsaydı yevm kelimesi ona izafe edilmezdi. Ebû Amr kıraatine bununla delil getirirdi ve Ebû Hâtim de bunu tercih etmiştir. Ebû Ubeyd ise ikinci kıraati tercih etmiş ve şöyle demiştir: Ebû Amr'ın delili sahih değildir; çünkü o yevm kelimesini nahs kelimesine izafe etmiş ve sükûn ile okumuştur. Bu ancak yevm kelimesini tenvinleyip sıfat yapsa ve sükûn ile okusaydı delil olurdu; yani "fî yevmin nahsin" deseydi [delil olurdu], bunu ise bildiğimiz kadarıyla kimse okumamıştır. el-Mehdevî: "Nahs" kelimesinde sükûndan başkası işitilmemiştir, demiştir. el-Cevherî şöyle demiştir: { فِي يَوْمِ نَحْسٍ } [Kamer: 19] ayetinde sıfat olarak da okunmuştur; izafe ise daha yaygın ve daha uygundur. Bir şey kesre ile "nahise" olduğunda o şey "nahis" (uğursuz) olur; şair şöyle demiştir:
19064. Metin
أَبْلِغْ جُذَامًا وَلَخْمًا أَنَّ إِخْوَتَهُمْ ... طَيًّا وَبَهْرَاءَ قَوْمٌ نَصْرُهُمْ نَحِسُ
Cüzâm'a ve Lahm'a bildir ki kardeşleri ... Tayy ve Behrâ, yardımları uğursuz olan bir topluluktur.
19065. Metin
وَمِنْهُ قِيلَ: أَيَّامٍ نَحِسَاتٍ." لِنُذِيقَهُمْ" أَيْ لِكَيْ نُذِيقَهُمْ" عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الحياة الدنيا" أي العذاب بِالرِّيحِ الْعَقِيمِ." وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَخْزى " أَيْ أَعْظَمَ وأشد." وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ."
Bundan dolayı "eyyâmin nahisât" denilmiştir. { لِنُذِيقَهُمْ } yani onlara tattırmak için; { عَذابَ الْخِزْيِ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا } “dünya hayatında zillet azabını”; yani kısır (akîm) rüzgarla olan azabı. { وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَخْزى } “Ahiret azabı ise elbette daha rezil edicidir”; yani daha büyük ve daha şiddetlidir. { وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ } “Ve onlara yardım da edilmez.”
19066. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ١٧ الى ١٨]
[Fussilet Suresi (41), 17-18. Ayetler]
19067. Metin
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْناهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمى عَلَى الْهُدى فَأَخَذَتْهُمْ صاعِقَةُ الْعَذابِ الْهُونِ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (١٧) وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكانُوا يَتَّقُونَ (١٨)
{ وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْناهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمى عَلَى الْهُدى فَأَخَذَتْهُمْ صاعِقَةُ الْعَذابِ الْهُونِ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (١٧) وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكانُوا يَتَّقُونَ (١٨) } “Semûd kavmine gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Bunun üzerine kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azap yıldırımı çarptı. (17) İman edip de takva sahibi olanları ise kurtardık. (18)”
19068. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْناهُمْ" أَيْ بَيَّنَّا لَهُمُ الْهُدَى وَالضَّلَالَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَغَيْرُهُمَا" وَأَمَّا ثَمُودَ" بِالنَّصْبِ وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِيهِ فِي [الْأَعْرَافِ «١»]." فَاسْتَحَبُّوا الْعَمى عَلَى الْهُدى " أَيِ اخْتَارُوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: اخْتَارُوا الْعَمَى عَلَى الْبَيَانِ. السُّدِّيُّ: اخْتَارُوا الْمَعْصِيَةَ عَلَى الطَّاعَةِ." فَأَخَذَتْهُمْ صاعِقَةُ الْعَذابِ الْهُونِ"" الْهُونِ" بِالضَّمِّ الْهَوَانُ. وَهَوْنُ بن خزيمة بن مدركة بن إلياس ابن مُضَرَ أَخُو كِنَانَةَ وَأَسَدٍ. وَأَهَانَهُ: اسْتَخَفَّ بِهِ. وَالِاسْمُ الْهَوَانُ وَالْمُهَانَةُ. وَأُضِيفَ الصَّاعِقَةُ إِلَى الْعَذَابِ، لِأَنَّ الصَّاعِقَةَ اسْمٌ لِلْمُبِيدِ الْمُهْلِكِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ مُهْلِكُ الْعَذَابِ، أَيِ الْعَذَابُ الْمُهْلِكُ. وَالْهُونُ وَإِنْ كَانَ مَصْدَرًا فَمَعْنَاهُ الْإِهَانَةُ وَالْإِهَانَةِ عَذَابٌ، فَجَازَ أَنْ يُجْعَلَ أَحَدَهُمَا وَصْفًا لِلْآخَرِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: صَاعِقَةُ الْهُونِ. وَهُوَ كَقَوْلِكَ: عِنْدِي عِلْمُ الْيَقِينِ، وَعِنْدِي الْعِلْمُ الْيَقِينُ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْهُونُ اسْمًا مِثْلَ الدُّونِ، يُقَالُ: عَذَابٌ هُونٌ أَيْ مُهِينٌ كَمَا قَالَ:" مَا لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ". [سبأ: ١٤]. وقيل: أي صاعقة العذاب الْهُونِ." بِما كانُوا يَكْسِبُونَ" مِنْ تَكْذِيبِهِمْ صَالِحًا وَعَقْرِهِمُ النَّاقَةَ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ." وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا" يَعْنِي صَالِحًا وَمَنْ آمَنَ بِهِ، أَيْ مَيَّزْنَاهُمْ عَنِ الْكُفَّارِ، فَلَمْ يَحِلَّ بِهِمْ مَا حَلَّ بِالْكُفَّارِ، وَهَكَذَا يَا مُحَمَّدُ نَفْعَلُ بِمُؤْمِنِي قَوْمكَ وكفارهم.
Yüce Allah'ın: { وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْناهُمْ } “Semûd kavmine gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik” buyruğu; yani onlara hidayeti ve dalaleti açıkladık demektir; bu İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. el-Hasan, İbn Ebî İshâk ve başkaları mensub olarak { وَأَمَّا ثَمُودَ } şeklinde okumuşlardır; buna dair açıklama [el-A'râf «١»] Suresi'nde geçmişti. { فَاسْتَحَبُّوا الْعَمى عَلَى الْهُدى } “Fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler”; yani küfrü imana tercih ettiler. Ebü'l-Âliye: Körlüğü beyana tercih ettiler, demiştir. es-Süddî: İsyanı itaate tercih ettiler, demiştir. { فَأَخَذَتْهُمْ صاعِقَةُ الْعَذابِ الْهُونِ } “Bunun üzerine onları alçaltıcı azap yıldırımı çarptı.” Zammeli olarak { الْهُونِ } aşağılanma/alçalma demektir. Hûn b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar, Kinâne ve Esed'in kardeşidir. "Ehânehû" onu hafife aldı demektir; masdarı ise "el-hevân" ve "el-mehâne"dir. Yıldırım azaba izafe edilmiştir; çünkü "sâika" (yıldırım) yok edici ve helak edici olanın ismidir; dolayısıyla sanki helak edici azap yani helak eden azap demiştir. "el-Hûn" her ne kadar masdar olsa da anlamı aşağılanmadır; aşağılanma da bir azaptır; dolayısıyla birinin diğerine sıfat kılınması caiz olmuştur. Sanki "alçaltıcı yıldırım" demiştir. Bu da senin: "Yanımda ilm-i yakîn vardır" ve "yanımda el-ilmü'l-yakîn vardır" demen gibidir. "el-Hûn" kelimesinin "ed-dûn" gibi bir isim olması da caizdir; nitekim alçaltıcı azap manasında "azâbün hûnün" denilir; nitekim Allah Teâlâ: { ما لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ } [Sebe': 14] “O alçaltıcı azap içinde kalmazlardı” buyurmuştur. Alçaltıcı azabın yıldırımı manasında olduğu da söylenmiştir. { بِما كانُوا يَكْسِبُونَ } “Kazanmakta oldukları şeyler yüzünden”; yani daha önce geçtiği üzere Sâlih'i yalanlamaları ve deveyi kesmeleri sebebiyle. { وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenleri ise kurtardık”; yani Sâlih'i ve ona iman edenleri [kurtardık]; onları kâfirlerden ayırt ettik de kâfirlerin başına gelen şey onların başına gelmedi. İşte ey Muhammed, senin kavminin müminlerine ve kâfirlerine de böyle yapacağız.
19069. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ١٩ الى ٢١]
[Fussilet Suresi (41), 19-21. Ayetler]
19070. Metin
وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْداءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٩) حَتَّى إِذا ما جاؤُها شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٠) وَقالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنا قالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢١)
{ وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْداءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٩) حَتَّى إِذا ما جاؤُها شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٠) وَقالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنا قالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢١) } “Allah'ın düşmanlarının ateşe toplanıp sürülecekleri gün, hepsi bir arada tutulurlar (19). Nihayet oraya geldiklerinde; kulakları, gözleri ve derileri yapmış oldukları şeyler hakkında aleyhlerine şahitlik eder (20). Derilerine: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' derler. Onlar da: 'Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa O yaratmıştı ve yine O'na döndürülüyorsunuz' derler (21).”1
19071. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْداءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ" قَرَأَ نَافِعٌ" نَحْشُرُ" بِالنُّونِ" أَعْدَاءَ" بِالنَّصْبِ. الْبَاقُونَ" يُحْشَرُ" بِيَاءٍ مَضْمُومَةٍ" أَعْدَاءُ" بِالرَّفْعِ وَمَعْنَاهُمَا بَيِّنٌ. وَأَعْدَاءُ اللَّهِ: الَّذِينَ كَذَّبُوا رُسُلَهُ وَخَالَفُوا أَمْرَهُ." فَهُمْ يُوزَعُونَ" يُسَاقُونَ وَيُدْفَعُونَ إِلَى جَهَنَّمَ. قَالَ قَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ: يُحْبَسُ أَوَّلُهُمْ عل آخِرِهِمْ حَتَّى يَجْتَمِعُوا، قَالَ أَبُو الْأَحْوَصِ: فَإِذَا تَكَامَلَتِ الْعِدَّةُ بُدِئَ بِالْأَكَابِرِ فَالْأَكَابِرِ جُرْمًا. وَقَدْ مضى في" النمل" «١» الكلام في" يُوزَعُونَ" [النمل: ١٧] مستوفى. قوله تعالى:" حَتَّى إِذا ما جاؤُها"" ما" زائدة" شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ" الْجُلُودُ يَعْنِي بِهَا الْجُلُودَ أَعْيَانَهَا فِي قَوْلِ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ وَقَالَ السُّدِّيُّ وَعُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي جَعْفَرٍ وَالْفَرَّاءُ: أَرَادَ بِالْجُلُودِ الْفُرُوجَ، وأنشد بعض الأدباء لعامر بن جوية:
Yüce Allah'ın: { وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْداءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ } “Allah'ın düşmanları ateşe sürülecekleri gün, hepsi bir arada tutulurlar” buyruğunda Nâfi', nun ile mensub olarak { نَحْشُرُ أَعْدَاءَ } şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise merfu olarak ötreli ye ile { يُحْشَرُ أَعْدَاءُ } şeklinde okumuşlardır; her ikisinin anlamı da açıktır. Allah'ın düşmanları; O'nun elçilerini yalanlayan ve O'nun emrine muhalefet eden kimselerdir. { فَهُمْ يُوزَعُونَ } “Hepsi bir arada tutulurlar”; cehenneme sevk edilirler ve sürülürler demektir. Katâde ve es-Süddî: Hepsi bir araya toplanıncaya kadar öndekiler arkadakiler için durdurulup bekletilir, demişlerdir. Ebü'l-Ahvas şöyle demiştir: Sayı tamamlanınca, günahı en büyük olandan başlanarak [cehenneme atılırlar]. [en-Neml «١»] Suresi'nde { يُوزَعُونَ } [en-Neml: 17] kelimesine dair açıklama eksiksiz olarak geçmişti. Yüce Allah'ın: { حَتَّى إِذا ما جاؤُها } “Nihayet oraya geldikleri zaman” buyruğundaki { ما } zaiddir. { شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } “Kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik eder.” Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre derilerden kasıt, bizzat derilerin kendisidir. es-Süddî, Ubeydullah b. Ebî Ca'fer ve el-Ferrâ ise: Deriler ile avret yerlerini kastetmiştir, demişlerdir. Edebiyatçılardan biri Âmir b. Cüveyye'nin şu beytini inşad etmiştir:
19072. Metin
المرء يسعى للسلا ... - مه والسلامة حسبه «٢»
Kişi esenlik için çabalar durur ... Esenlik ise ona yeter. «٢»
19073. Metin
أو سالم مَنْ قَدْ تَثَنَّى ... - جِلْدُهُ وَابْيَضَّ رَأْسُهْ
Yahut esen kalır mı hiç ... Derisi buruşan ve saçı ağaran kimse?
19074. Metin
وَقَالَ: جِلْدُهُ كِنَايَةً عَنْ فَرْجِهِ." وَقالُوا" يَعْنِي الْكُفَّارَ" لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنا" وَإِنَّمَا كُنَّا نُجَادِلُ عَنْكُمْ" قالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ" لَمَّا خَاطَبَتْ وَخُوطِبَتْ أُجْرِيَتْ مَجْرَى مَنْ يَعْقِلُ." وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ" أَيْ رَكَّبَ الْحَيَاةَ فِيكُمْ بَعْدَ أَنْ كُنْتُمْ نُطَفًا، فَمَنْ قَدَرَ عَلَيْهِ قَدَرَ عَلَى أَنْ يُنْطِقَ الْجُلُودَ وَغَيْرَهَا مِنَ الْأَعْضَاءِ. وَقِيلَ:" وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ" ابْتِدَاءُ كَلَامٍ مِنَ اللَّهِ." وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ" وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كُنَّا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وآله فَضَحِكَ فَقَالَ:" هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ أَضْحَكُ" قُلْنَا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ:" مِنْ مُخَاطَبَةِ الْعَبْدِ ربه يقول يا رب ألم تجزني مِنَ الظُّلْمِ قَالَ: يَقُولُ بَلَى قَالَ فَيَقُولُ فَإِنِّي لَا أُجِيزُ عَلَى نَفْسِي إِلَّا شَاهِدًا مِنِّي قَالَ يَقُولُ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ شَهِيدًا وَبِالْكِرَامِ الْكَاتِبِينَ شُهُودًا قَالَ فَيَخْتِمُ عَلَى فِيهِ فَيُقَالُ لِأَرْكَانِهِ انْطِقِي فَتَنْطِقُ بِأَعْمَالِهِ قَالَ ثُمَّ يُخَلَّى بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْكَلَامِ قَالَ فَيَقُولُ بُعْدًا لَكُنَّ وَسُحْقًا فَعَنْكُنَّ كُنْتُ أُنَاضِلُ" وَفِي حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ ثُمَّ يُقَالُ:" الْآنَ نَبْعَثُ شاهدنا
[Şairin] “derisi” ifadesi, onun avret yerinden kinayedir.12 { وَقالُوا } “Ve dediler ki” yani kâfirler { لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنا } “derilerine: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?'” [ve eklediler]: “Oysa biz ancak sizin adınıza [azap görmeyesiniz diye] mücadele ediyorduk.” { قالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ } “[Derileri de:] 'Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu' dediler.” [Organlar] hitap ettiği ve kendilerine hitap edildiği için akıl sahibi varlıklar konumunda değerlendirilmiştir. { وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ } “Sizi ilk defa O yarattı” yani siz birer nutfe iken içinize hayatı yerleştirdi. Buna gücü yeten, derileri ve diğer organları konuşturmaya da güç yetirir. { وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ } “Sizi ilk defa O yarattı ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz” [ifadesinin], Allah Teâlâ tarafından [hitaba] yeni bir başlangıç olduğu da söylenmiştir. Sahîh-i Müslim'de Enes b. Mâlik'ten [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında bulunuyorduk, güldü ve: «Neden güldüğümü bilir misiniz?» buyurdu. Biz: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedik. Şöyle buyurdu: «Kulun Rabbine hitabından [dolayı güldüm]. [Kul]: 'Ey Rabbim! Sen beni zulümden korumadın mı?' der. [Rab Teâlâ]: 'Evet [korudum]' buyurur. [Kul]: 'Ben kendi aleyhime kendimden başka bir şahidin [tanıklığını] kabul etmiyorum' der. [Rab Teâlâ]: 'Bugün senin aleyhine şahit olarak bizzat kendin ve şahit olarak da kirâmen kâtibîn (şerefli yazıcı melekler) yeter' buyurur. Bunun üzerine ağzı mühürlenir ve organlarına: 'Konuşun!' denilir. Onlar da onun amellerini anlatırlar. Sonra onun konuşmasına izin verilir. O da [organlarına]: 'Yazıklar olsun size, kahrolun! Ben sizin için mücadele ediyordum' der.» Ebû Hureyre'nin [radıyallâhu anh] hadisinde ise [şöyle geçer]: «Sonra: 'Şimdi senin aleyhine şahidimizi göndereceğiz' denilir...»
19075. Metin
عَلَيْكَ وَيَتَفَكَّرُ فِي نَفْسِهِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْهَدُ عَلَيَّ فَيُخْتَمُ عَلَى فِيهِ وَيُقَالُ لِفَخِذِهِ (وَلَحْمِهِ وَعِظَامِهِ) «١» انْطِقِي فَتَنْطِقُ فَخِذُهُ وَلَحْمُهُ وَعِظَامُهُ بِعَمَلِهِ وَذَلِكَ لِيُعْذَرَ مِنْ نَفْسِهِ «٢» وَذَلِكَ الْمُنَافِقُ وَذَلِكَ الَّذِي سَخِطَ اللَّهُ عَلَيْهِ" خَرَّجَهُ أَيْضًا مسلم.
Adam kendi kendine: 'Benim aleyhime kim şahitlik edecek?' diye düşünür. Derken ağzı mühürlenir ve uyluğuna (etine ve kemiklerine) «١»: 'Konuş!' denilir. Uyluğu, eti ve kemikleri onun yaptıklarını söyler. Bu da kendi nefsine karşı bir mazeretinin kalmaması içindir «٢». İşte bu münafıktır ve işte bu Allah'ın gazap ettiği kimsedir.” Bunu Müslim de rivayet etmiştir.
19076. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٢٢ الى ٢٥]
[Fussilet Suresi (41), 22-25. Ayetler]
19077. Metin
وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ وَلكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيراً مِمَّا تَعْمَلُونَ (٢٢) وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ (٢٣) فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ (٢٤) وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنَّهُمْ كانُوا خاسِرِينَ (٢٥)
{ وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ وَلكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيراً مِمَّا تَعْمَلُونَ (٢٢) وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ (٢٣) فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ (٢٤) وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنَّهُمْ كانُوا خاسِرِينَ (٢٥) } “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sandınız. (22) İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz. (23) Şimdi eğer sabretseler de artık onların barınağı ateştir; eğer hoşnutluk dileseler de hoşnut edileceklerden değillerdir. (24) Biz onlara birtakım yakın arkadaşlar sardırdık da onlar, önlerindekini ve arkalarındakini kendilerine süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde onlar hakkında da o söz hak oldu. Gerçekten onlar hüsrana uğrayanlardı. (25)”
19078. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ" يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنْ قَوْلِ الْجَوَارِحِ لَهُمْ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ ﷿ أَوِ الْمَلَائِكَةِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: اجْتَمَعَ عِنْدَ الْبَيْتِ ثَلَاثَةُ نَفَرٍ، قُرَشِيَّانِ وَثَقَفِيٌّ أَوْ ثَقَفِيَّانِ وَقُرَشِيٌّ، قَلِيلٌ فِقْهُ قُلُوبِهِمْ، كَثِيرٌ شَحْمُ بُطُونِهِمْ: فَقَالَ أَحَدُهُمْ: أَتَرَوْنَ اللَّهَ يَسْمَعُ مَا نَقُولُ؟ فَقَالَ الْآخَرُ: يَسْمَعُ إِنْ جَهَرْنَا وَلَا يَسْمَعُ إِنْ أَخْفَيْنَا، وَقَالَ الْآخَرُ: إِنْ كَانَ يَسْمَعُ إِذَا جَهَرْنَا فَهُوَ يَسْمَعُ إِذَا أَخْفَيْنَا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿:" وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ" الْآيَةَ، خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ فَقَالَ: اخْتَصَمَ عِنْدَ الْبَيْتِ ثَلَاثَةُ نَفَرٌ. ثُمَّ ذَكَرَهُ بِلَفْظِهِ حَرْفًا حَرْفًا وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ، حَدَّثَنَا هَنَّادٌ قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ عمارة ابن عُمَيْرٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ يَزِيدَ قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: كُنْتُ مُسْتَتِرًا بِأَسْتَارِ الْكَعْبَةِ فجاء ثلاثة
Yüce Allah'ın: { وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ } “Siz, kulaklarınızın aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz” buyruğu hakkında: Bunun, organların onlara söylediği bir söz olması caiz olduğu gibi, Azîz ve Celîl olan Allah'ın veya meleklerin sözü olması da caizdir. Sahîh-i Müslim'de İbn Mes‘ûd'dan [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Beyt'in [Kâbe'nin] yanında iki Kureyşli ve bir Sakîfli -yahut iki Sakîfli ve bir Kureyşli- olmak üzere, kalplerinin anlayışı az, karınlarının yağı çok üç kişi toplandı.1 İçlerinden biri: “Allah'ın söylediğimizi işittiğini sanıyor musunuz?” dedi. Diğeri: “Açıktan söylersek işitir, gizli tutarsak işitmez” dedi. Bir diğeri ise: “Açıktan söylediğimizde işitiyorsa, gizli tuttuğumuzda da işitir” dedi. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: { وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ } “Siz kulaklarınızın ve gözlerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz...” âyetini indirdi.2 Tirmizî bu hadisi tahric edip şöyle demiştir: «Beyt'in yanında üç kişi çekiştiler» diyerek hadisi harfi harfine aynı lafızla zikretti ve: “Bu hasen-sahih bir hadistir; bize Hennâd anlattı, bize Ebû Muâviye, el-A‘meş'ten, o Umâre b. Umeyr'den, o Abdurrahman b. Yezîd'den nakletti; o dedi ki: Abdullah [b. Mes‘ûd] şöyle dedi: Ben Kâbe'nin örtüleri arkasında gizleniyordum, derken üç kişi geldi...”
19079. Metin
نفسر كَثِيرٌ شَحْمِ بُطُونِهِمْ قَلِيلٌ فِقْهُ قُلُوبِهِمْ قُرَشِيٌّ وَخَتَنَاهُ ثَقَفِيَّانِ أَوْ ثَقَفِيٌّ وَخَتَنَاهُ قُرَشِيَّانِ فَتَكَلَّمُوا بِكَلَامٍ لَمْ أَفْهَمْهُ فَقَالَ أَحَدُهُمْ: أَتَرَوْنَ أَنَّ اللَّهَ يَسْمَعُ كَلَامَنَا هَذَا، فَقَالَ الْآخَرُ: إِنَّا إِذَا رَفَعْنَا أَصْوَاتَنَا سَمِعَهُ: وَإِذَا لَمْ نَرْفَعْ أَصْوَاتَنَا لَمْ يَسْمَعْهُ، فَقَالَ الْآخَرُ: إِنْ سَمِعَ مِنْهُ شَيْئًا سَمِعَهُ كُلَّهُ، فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَذَكَرَتْ ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ ﷺ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ" إِلَى قَوْلِهِ:" فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ" قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَالثَّقَفِيُّ عَبْدُ يَالِيلَ، وَخَتَنَاهُ رَبِيعَةُ وَصَفْوَانُ بْنُ أُمَيَّةَ. وَمَعْنَى" تَسْتَتِرُونَ" تَسْتَخْفُونَ فِي قَوْلِ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ، أَيْ مَا كُنْتُمْ تَسْتَخْفُونَ مِنْ أَنْفُسِكُمْ حَذَرًا مِنْ شَهَادَةِ الْجَوَارِحِ عَلَيْكُمْ، لِأَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يُمْكِنُهُ أَنْ يُخْفِيَ مِنْ نَفْسِهِ عَمَلَهُ، فَيَكُونُ الِاسْتِخْفَاءُ بِمَعْنَى تَرْكِ الْمَعْصِيَةِ. وَقِيلَ: الِاسْتِتَارُ بِمَعْنَى الِاتِّقَاءِ، أَيْ مَا كُنْتُمْ تَتَّقُونَ فِي الدُّنْيَا أَنْ تَشْهَدَ عَلَيْكُمْ جَوَارِحُكُمْ فِي الْآخِرَةِ فَتَتْرُكُوا الْمَعَاصِي خَوْفًا مِنْ هَذِهِ الشَّهَادَةِ. وَقَالَ مَعْنَاهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ:" وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ" أَيْ تَظُنُّونَ" أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ" بِأَنْ يَقُولَ سَمِعْتُ الْحَقَّ وَمَا وَعَيْتُ وَسَمِعْتُ مَا لَا يَجُوزُ مِنَ الْمَعَاصِي" وَلا أَبْصارُكُمْ" فَتَقُولُ رَأَيْتُ آيَاتِ اللَّهِ وَمَا اعْتَبَرْتُ وَنَظَرْتُ فِيمَا لَا يَجُوزُ" وَلا جُلُودُكُمْ" تَقَدَّمَ." وَلكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيراً مِمَّا تَعْمَلُونَ" مِنْ أَعْمَالِكُمْ فَجَادَلْتُمْ عَلَى ذَلِكَ حَتَّى شَهِدَتْ عَلَيْكُمْ جَوَارِحُكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ. رَوَى بَهْزِ بْنِ حَكِيمٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي قَوْلِهِ:" أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ" قَالَ:" إِنَّكُمْ تُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مُفَدَّمَةٌ أَفْوَاهُكُمْ بِفِدَامٍ فَأَوَّلُ مَا يُبَيِّنُ عَنِ الْإِنْسَانِ فَخِذُهُ وَكَفُّهُ" قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الْأَعْلَى «١» الشَّامِيُّ فَأَحْسَنَ.
Karınlarının yağı çok, kalplerinin anlayışı az kimselerdi: Biri Kureyşli, iki eniştesi Sakîfliydi; yahut biri Sakîfli, iki eniştesi Kureyşliydi. Anlayamadığım bir söz konuştular. Biri dedi ki: “Allah'ın bu konuşmamızı işittiğini sanıyor musunuz?” Diğeri: “Sesimizi yükseltirsek işitir, sesimizi yükseltmezsek işitmez” dedi. Bir diğeri ise: “Ondan bir şeyi işitirse hepsini işitir” dedi. Abdullah dedi ki: Bunu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattım; bunun üzerine Yüce Allah: { وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ } “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz” ayetinden { فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ } “hüsrana uğrayanlardan oldunuz” buyruğuna kadar indirdi. [Tirmizî]: Bu hadis hasen-sahihtir, dedi. Sa'lebî şöyle demiştir: Sakîfli olan Abd Yâlîl'dir; iki eniştesi ise Rebîa ve Safvân b. Ümeyye'dir. Âlimlerin çoğunun görüşüne göre { تَسْتَتِرُونَ } kelimesinin anlamı 'gizleniyordunuz' demektir. Yani organların aleyhinize şahitlik yapmasından çekinerek kendinizden gizlenmiyordunuz; çünkü insanın amelini kendi nefsinden gizlemesi mümkün değildir. Dolayısıyla gizlenmek, günahı terk etmek anlamına gelir. Bir görüşe göre 'istitâr' sakınmak anlamındadır; yani ahirette organlarınızın aleyhinize şahitlik etmesinden dünyada sakınmıyordunuz ki bu şahitlikten korkarak günahları terk edesiniz. Mücâhid de bu manayı söylemiştir. Katâde şöyle demiştir: { وَما كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ } yani zannetmiyordunuz { أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ } kulağınızın: “Hakkı işittim ama kavrayıp tutmadım ve caiz olmayan günahları dinledim” demesini; { وَلا أَبْصارُكُمْ } gözlerinizin: “Allah'ın ayetlerini gördüm ama ibret almadım ve caiz olmayan şeylere baktım” demesini; { وَلا جُلُودُكُمْ } “ne de derilerinizin” [şahitlik edeceğini zannetmiyordunuz; bunun açıklaması] geçmişti. { وَلكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيراً مِمَّا تَعْمَلُونَ } “Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sandınız”; yani amellerinizden çoğunu bilmeyeceğini sandınız da organlarınız amelleriniz hakkında aleyhinize şahitlik edinceye kadar bu konuda mücadele edip durdunuz. Behz b. Hakîm, babasından, o da dedesinden Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: { أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ } buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Kıyamet gününde sizler ağızlarınıza gem vurulmuş olarak çağrılacaksınız. İnsandan [hali] ilk açıklayacak olan şey uyluğu ve avucudur.” Şamlı Abdullah b. Abdila'lâ «١» ne güzel söylemiştir:
19080. Metin
الْعُمْرُ ينقص والذنوب تزيد ... - تقال عَثَرَاتُ الْفَتَى فَيَعُودُ
Ömür eksilmekte, günahlar ise artmakta ... Kişinin tökezlemeleri affedilir, o yine döner.
19081. Metin
هَلْ يَسْتَطِيعُ جُحُودَ ذَنْبٍ وَاحِدٍ ... رَجُلٌ جَوَارِحُهُ عَلَيْهِ شُهُودُ
Tek bir günahı inkâr etmeye güç yetirebilir mi ... Organları aleyhine şahit olan bir kimse?
19082. Metin
وَالْمَرْءُ يَسْأَلُ عَنْ سِنِيهِ فَيَشْتَهِي ... تَقْلِيلَهَا وَعَنِ الْمَمَاتِ يَحِيدُ
Kişiye yaşı sorulur da o [yaşını] az göstermek ister ... ölümden ise kaçınır.1
19083. Metin
وَعَنْ مَعْقِلِ بْنِ يَسَارٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:" لَيْسَ مِنْ يَوْمٍ يَأْتِي عَلَى ابْنِ آدَمَ إِلَّا يُنَادَى فِيهِ يَا ابْنَ آدَمَ أَنَا خَلْقٌ جَدِيدٌ وَأَنَا فِيمَا تَعْمَلُ غَدًا عَلَيْكَ شَهِيدٌ فَاعْمَلْ فِيَّ خَيْرًا أَشْهَدْ لَكَ بِهِ غَدًا فَإِنِّي لَوْ قَدْ مَضَيْتُ لَمْ تَرَنِي أَبَدًا وَيَقُولُ اللَّيْلُ مِثْلَ ذَلِكَ" ذَكَرَهُ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ التَّذْكِرَةِ فِي بَابِ شَهَادَةِ الْأَرْضِ وَاللَّيَالِي وَالْأَيَّامِ وَالْمَالِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ بَشِيرٍ فَأَحْسَنَ:
Ma'kıl b. Yesâr'dan nakledildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlunun üzerine gelen her gün mutlaka şöyle seslenir: 'Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir yaratılışım ve yarın senin işleyeceğin amellere karşı senin aleyhine şahidim. O halde bende hayır işle ki yarın senin lehine şahitlik edeyim; zira ben bir geçersem beni ebediyen göremezsin.' Gece de aynı şekilde söyler.” Bunu Hâfız Ebû Nuaym zikretmiştir; biz de bunu et-Tezkire adlı kitabımızda yerin, gecelerin, günlerin ve malın şahitliği bahsinde zikrettik. Muhammed b. Beşîr de ne güzel söylemiştir:
19084. Metin
مَضَى أَمْسُكَ الْأَدْنَى شَهِيدًا مُعَدَّلًا ... - وَيَوْمُكَ هَذَا بِالْفِعَالِ شَهِيدُ
Dünkü günün adil bir şahit olarak geçip gitti ... Bugünkü günün ise yaptıklarına şahittir.
19085. Metin
فَإِنْ تَكُ بِالْأَمْسِ اقْتَرَفْتَ إِسَاءَةً ... - فَثَنِّ بِإِحْسَانٍ وَأَنْتَ حَمِيدُ
Dün bir kötülük işlediysen ... Peşinden iyilik yap ki övülen biri olasın.
19086. Metin
وَلَا تُرْجِ فِعْلَ الْخَيْرِ مِنْكَ إِلَى غَدٍ ... - لَعَلَّ غَدًا يَأْتِي وَأَنْتَ فَقِيدُ
Yapacağın hayrı yarına erteleme sakın ... Belki de yarın gelir ama sen yok olursun.
19087. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ" أَيْ أَهْلَكَكُمْ فَأَوْرَدَكُمُ النَّارَ. قَالَ قَتَادَةُ: الظَّنُّ هُنَا بِمَعْنَى الْعِلْمِ. وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللَّهِ فَإِنَّ قَوْمًا أَسَاءُوا الظَّنَّ بِرَبِّهِمْ فَأَهْلَكَهُمْ" فَذَلِكَ قَوْلُهُ:" وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ". وَقَالَ الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ: إِنَّ قَوْمًا أَلْهَتْهُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى خَرَجُوا مِنَ الدُّنْيَا وَمَا لَهُمْ حَسَنَةٌ، وَيَقُولُ أَحَدُهُمْ: إِنِّي أُحْسِنُ الظَّنَّ بِرَبِّي وَكَذَبَ، وَلَوْ أَحْسَنَ الظَّنَّ لَأَحْسَنَ الْعَمَلَ، وَتَلَا قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى:" وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ". وَقَالَ قَتَادَةُ: مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يَمُوتَ وَهُوَ حَسَنُ الظَّنِّ بِرَبِّهِ فَلْيَفْعَلْ، فَإِنَّ الظَّنَّ اثْنَانِ ظَنٌّ يُنْجِي وَظَنٌّ يُرْدِي. وَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: هَؤُلَاءِ قَوْمٌ كَانُوا يُدْمِنُونَ الْمَعَاصِي وَلَا يَتُوبُونَ مِنْهَا وَيَتَكَلَّمُونَ عَلَى الْمَغْفِرَةِ، حَتَّى خَرَجُوا مِنَ الدُّنْيَا مَفَالِيسَ، ثُمَّ قَرَأَ:" وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ". قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ" أَيْ فَإِنْ يَصْبِرُوا فِي الدُّنْيَا عَلَى أَعْمَالِ أَهْلِ النَّارِ فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ. نظيره:" فَما أَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ" [البقرة: ١٧٥] عَلَى مَا تَقَدَّمَ «١»." وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا" فِي الدُّنْيَا وَهُمْ مُقِيمُونَ عَلَى كُفْرِهِمْ" فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ". وقيل: المعنى" فإن يصبروا"
Yüce Allah'ın: { وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ } “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti” buyruğu; yani sizi helak etti ve ateşe sevk etti [demektir]. Katâde şöyle demiştir: Buradaki zan, ilim (kesin bilgi) anlamındadır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: « لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللَّهِ فَإِنَّ قَوْمًا أَسَاءُوا الظَّنَّ بِرَبِّهِمْ فَأَهْلَكَهُمْ » «Hiçbiriniz Allah hakkında ancak hüsnüzanda (güzel zanda) bulunarak vefat etmesin. Çünkü bir topluluk Rableri hakkında kötü zanda bulunmuş ve [bu zan] onları helak etmiştir.» İşte O'nun: { وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ } “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti” buyruğu buna işaret etmektedir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Bir topluluğu [boş] kuruntular öylesine oyaladı ki, hiçbir iyilikleri bulunmaksızın dünyadan çıkıp gittiler. Onlardan biri: 'Ben Rabbim hakkında hüsnüzan besliyorum' der; oysa yalan söylemiştir. Şayet hüsnüzan besleseydi, amelini de güzel yapardı.” Ardından Yüce Allah'ın şu buyruğunu okudu: { وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ } “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Katâde şöyle demiştir: “Sizden kim Rabbine hüsnüzan besler halde ölmeye güç yetirebilirse bunu yapsın. Zira zan iki türlüdür: Biri kurtarır, diğeri ise helak eder.” Ömer b. el-Hattâb [radıyallâhu anh] da bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Bunlar, günahlara devam eden, onlardan tövbe etmeyen fakat mağfiretten dem vuran bir topluluktu; nihayet dünyadan müflis olarak çıkıp gittiler.” Sonra: { وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ } “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz” [ayetini] okudu. Yüce Allah'ın: { فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } “Eğer sabrederlerse, artık onların barınağı ateştir” buyruğu; yani dünyada cehennemliklerin amellerine sabrederlerse, onların barınağı ateştir [demektir]. Bunun benzeri, daha önce geçtiği üzere1 [el-Bakara 175'te yer alan]: { فَما أَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ } “Ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!” buyruğudur. Küfürleri üzere ısrar eder halde dünyada { وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا } “eğer hoşnutluk dileseler” bile, { فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ } “hoşnut edileceklerden değillerdir”. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; { فَإِنْ يَصْبِرُوا } “eğer sabrederlerse”
19088. Metin
فِي النَّارِ أَوْ يَجْزَعُوا" فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ" أَيْ لَا مَحِيصَ لَهُمْ عَنْهَا، وَدَلَّ عَلَى الْجَزَعِ قَوْلُهُ:" وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا" لِأَنَّ الْمُسْتَعْتَبَ جَزِعٌ وَالْمُعْتِبُ الْمَقْبُولُ عِتَابُهُ، قَالَ النَّابِغَةُ:
ateşte [sabretseler] yahut feryat figan etseler de { فَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } “onların barınağı ateştir”; yani oradan onlar için hiçbir kurtuluş yoktur. Feryat figana delalet eden ifade ise { وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا } “eğer hoşnutluk dileseler” buyruğudur. Çünkü isti'tâb eden (özür dileyip rıza arayan) feryat eden kimsedir; mu'tib ise sitemi/özrü kabul edilen kimsedir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:
19089. Metin
فَإِنْ أَكُ مظلوما فعبد ظلمته ... - إن تَكُ ذَا عُتْبَى فَمِثْلُكُ يُعْتِبُ
Eğer haksızlığa uğramışsam, haksızlık ettiğin bir köleyim ... Eğer rıza göstereceksen, senin gibisi rıza gösterip affeder.
19090. Metin
أَيْ مِثْلُكَ مَنْ قَبِلَ الصُّلْحَ وَالْمُرَاجَعَةَ إِذَا سُئِلَ. قَالَ الْخَلِيلُ: الْعِتَابُ مُخَاطَبَةُ الْإِدْلَالِ وَمُذَاكَرَةُ الْمُوجِدَةِ. تَقُولُ: عَاتَبْتُهُ مُعَاتَبَةً، وَبَيْنَهُمْ أُعْتُوبَةٌ يَتَعَاتَبُونَ بِهَا. يُقَالُ: إِذَا تَعَاتَبُوا أَصْلَحَ مَا بَيْنَهُمُ الْعِتَابُ. وَأَعْتَبَنِي فُلَانٌ: إِذَا عَادَ إِلَى مَسَرَّتِي رَاجِعًا عَنِ الْإِسَاءَةِ، وَالِاسْمُ مِنْهُ الْعُتْبَى، وَهُوَ رُجُوعُ الْمَعْتُوبِ عَلَيْهِ إِلَى مَا يُرْضِي الْعَاتِبَ. وَاسْتَعْتَبَ وَأَعْتَبَ بِمَعْنًى، وَاسْتَعْتَبَ أَيْضًا طَلَبَ أَنْ يُعْتَبَ، تَقُولُ: اسْتَعْتَبْتُهُ فَأَعْتَبَنِي أَيِ اسْتَرْضَيْتُهُ فَأَرْضَانِي. فَمَعْنَى" وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا" أَيْ طَلَبُوا الرِّضَا لَمْ يَنْفَعْهُمْ ذَلِكَ بَلْ لَا بُدَّ لَهُمْ مِنَ النَّارِ. وَفِي التَّفَاسِيرِ: وَإِنْ يَسْتَقِيلُوا رَبَّهُمْ فَمَا هُمْ مِنَ الْمُقَالِينَ. وَقَرَأَ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ" وَإِنْ يُسْتَعْتَبُوا" بِفَتْحِ التَّاءِ الثَّانِيَةِ وَضَمِّ الْيَاءِ عَلَى الْفِعْلِ الْمَجْهُولِ" فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ" بِكَسْرِ التَّاءِ أَيْ إِنْ أَقَالَهُمُ اللَّهُ وَرَدَّهُمْ إِلَى الدُّنْيَا لَمْ يَعْمَلُوا بِطَاعَتِهِ لِمَا سَبَقَ لَهُمْ فِي عِلْمِ اللَّهِ مِنَ الشَّقَاءِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ" [الأنعام: ٢٨] ذَكَرَهُ الْهَرَوِيُّ. وَقَالَ ثَعْلَبٌ: يُقَالُ أَعْتَبَ إِذَا غَضِبَ وَأَعْتَبَ إِذَا رَضِيَ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ" قَالَ النَّقَّاشُ: أَيْ هَيَّأْنَا لَهُمْ شَيَاطِينَ. وَقِيلَ: سَلَّطْنَا عَلَيْهِمْ قُرَنَاءَ يُزَيِّنُونَ عِنْدَهُمُ الْمَعَاصِي، وَهَؤُلَاءِ الْقُرَنَاءُ مِنَ الْجِنِّ وَالشَّيَاطِينِ وَمِنَ الْإِنْسِ أَيْضًا، أَيْ سَبَّبْنَا لَهُمْ قُرَنَاءَ، يُقَالُ: قَيَّضَ اللَّهُ فُلَانًا لِفُلَانٍ أَيْ جَاءَهُ بِهِ وَأَتَاحَهُ لَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ". الْقُشَيْرِيُّ: وَيُقَالُ قَيَّضَ اللَّهُ لِي رِزْقًا أَيْ أَتَاحَهُ كَمَا كُنْتُ أَطْلُبُهُ، وَالتَّقْيِيضُ الْإِبْدَالُ وَمِنْهُ الْمُقَايَضَةُ، قَايَضْتُ الرَّجُلَ مُقَايَضَةً أَيْ عَاوَضْتُهُ بِمَتَاعٍ، وَهُمَا قَيْضَانِ كَمَا تَقُولُ بَيْعَانِ." فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ" مِنْ أَمْرِ الدُّنْيَا فَحَسَّنُوهُ لَهُمْ حَتَّى آثَرُوهُ عَلَى الْآخِرَةِ" وَما خَلْفَهُمْ" حَسَّنُوا لَهُمْ مَا بَعْدَ مَمَاتِهِمْ وَدَعَوْهُمْ إِلَى التَّكْذِيبِ بِأُمُورِ الْآخِرَةِ، عَنْ مُجَاهِدٍ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى" قَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ" فِي النَّارِ" فَزَيَّنُوا لَهُمْ" أَعْمَالَهُمْ فِي الدُّنْيَا، وَالْمَعْنَى قَدَّرْنَا عَلَيْهِمْ أَنَّ ذَلِكَ سَيَكُونُ وَحَكَمْنَا بِهِ عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَحْوَجْنَاهُمْ إِلَى الْأَقْرَانِ، أَيْ أَحْوَجْنَا
Yani senin gibisi, talep edildiğinde barışı ve dönmeyi kabul edendir. el-Halîl şöyle demiştir: İtâb (sitem), nazlanarak konuşmak ve kırgınlığı dile getirmektir. 'Onunla karşılıklı sitemleştik' anlamında "Âtebtühû muâtebeten" dersin. Aralarında birbirlerine sitem ettikleri bir 'u'tûbe' vardır. Sitemleştiklerinde sitem aralarını düzeltir, denilir. "A'tebenî fülânün" [biri bana a'tebe yaptı] dendiğinde: Kötülükten vazgeçip beni sevindirecek şeye döndü demektir; masdarı 'el-utbâ'dır; bu da sitem edilen kimsenin sitem edeni razı edecek şeye dönmesidir. İste'tebe ve a'tebe aynı anlamdadır; iste'tebe aynı zamanda razı edilmeyi talep etmek demektir. 'Ondan rıza talep ettim, o da beni razı etti' anlamında "İste'tebtühû fe-a'tebenî" dersin. Dolayısıyla { وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا } ifadesinin anlamı; yani rıza talep etseler de bu kendilerine fayda vermez, bilakis onlar için mutlaka ateş vardır demektir. Tefsirlerde şöyle denilmiştir: Rablerinden bağışlanma ve geri dönüş isteseler de onlar geri çevrilip affedileceklerden değillerdir. Ubeyd b. Umeyr ve Ebü'l-Âliye meçhul fiil olarak ikinci te'nin fethası ve ye'nin zammesiyle { وَإِنْ يُسْتَعْتَبُوا } şeklinde, te'nin kesresiyle { فَما هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ } şeklinde okumuşlardır. Yani Allah onları bağışlayıp dünyaya geri döndürse bile, Allah'ın ilmindeki şekavetleri sebebiyle O'nun itaatine göre amel etmezler; nitekim Allah Teâlâ: { وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ } [el-En'âm: 28] “Eğer geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere yine dönerlerdi” buyurmuştur; bunu el-Herevî zikretmiştir. Sa'leb: Öfkelendiğinde "a'tebe", razı olduğunda da "a'tebe" denilir, demiştir. Yüce Allah'ın: { وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ } “Biz onlara birtakım yakın arkadaşlar sardırdık” buyruğunda en-Nakkâş: Yani onlara şeytanlar hazırladık, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Kendilerine günahları süslü gösteren yoldaşları başlarına musallat ettik; bu yoldaşlar cinlerden, şeytanlardan ve insanlardandır; yani onlara yoldaşlar takdir ettik. 'Allah falanı filana musallat etti/bağladı' manasında "Kayyadallâhu fülânen li-fülânin" denilir; yani onu ona getirdi ve imkân sağladı. Yüce Allah'ın { وَقَيَّضْنا لَهُمْ قُرَناءَ } buyruğu da bundandır. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Allah bana istediğim gibi bir rızık hazırladı' anlamında "Kayyadallâhu lî rızkan" denilir. Takyîd değiştirmek/takas etmektir; 'el-mukâyada' (trampa) da bundandır. Bir adamla eşya takası yaptığımda "Kâyadtü'r-racüle mukâyadaten" denilir. İki satıcı manasında "bey'ân" dendiği gibi bunlar için de "kaydân" denilir. { فَزَيَّنُوا لَهُمْ ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ } “Onlar, önlerindekini kendilerine süslü gösterdiler”; dünya işlerini onlara güzel gösterdiler, öyle ki onu ahirete tercih ettiler. { وَما خَلْفَهُمْ } “ve arkalarındakini”; ölümlerinden sonraki şeyleri onlara güzel gösterdiler ve onları ahiret işlerini yalanlamaya çağırdılar; bu Mücâhid'den nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Anlamı; cehennemde onlara birtakım yoldaşlar hazırladık { فَزَيَّنُوا لَهُمْ } onlar da dünyada yaptıklarını kendilerine süslediler; yani bunun böyle olacağını takdir ettik ve haklarında hükmettik. Bir görüşe göre anlam şudur: Onları akranlara muhtaç kıldık; yani
19091. Metin
الْفَقِيرَ إِلَى الْغَنِيِّ لِيَنَالَ مِنْهُ، وَالْغَنِيَّ إِلَى الْفَقِيرِ لِيَسْتَعِينَ بِهِ فَزَيَّنَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ الْمَعَاصِي. وَلَيْسَ قَوْلُهُ:" وَما خَلْفَهُمْ" عَطْفًا عَلَى" مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ" بَلِ الْمَعْنَى وَأَنْسَوْهُمْ مَا خَلْفَهُمْ فَفِيهِ هَذَا الْإِضْمَارُ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ" تَكْذِيبُهُمْ بِأُمُورِ الْآخِرَةِ" وَما خَلْفَهُمْ" التَّسْوِيفُ وَالتَّرْغِيبُ فِي الدُّنْيَا. الزَّجَّاجُ:" مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ" مَا عَمِلُوهُ" وَما خَلْفَهُمْ" مَا عَزَمُوا عَلَى أَنْ يَعْمَلُوهُ. وَقَدْ تَقَدَّمَ قَوْلُ مُجَاهِدٍ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى لَهُمْ مِثْلَ مَا تَقَدَّمَ مِنَ الْمَعَاصِي" وَما خَلْفَهُمْ" مَا يُعْمَلُ بَعْدَهُمْ." وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ" أَيْ وَجَبَ عَلَيْهِمْ مِنَ الْعَذَابِ مَا وَجَبَ عَلَى الْأُمَمِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَكُفْرِهِمْ. وَقِيلَ:" فِي" بِمَعْنَى مَعَ، فَالْمَعْنَى هُمْ دَاخِلُونَ مَعَ الْأُمَمِ الْكَافِرَةِ قَبْلَهُمْ فِيمَا دَخَلُوا فِيهِ. وَقِيلَ:" فِي أُمَمٍ" فِي جُمْلَةِ أُمَمٍ، وَمِثْلُهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١»:
Fakiri ondan bir şey elde etsin diye zengine, zengini de kendisinden yardım alsın diye fakire muhtaç kıldık da bir kısmı diğerine günahları süsledi. { وَما خَلْفَهُمْ } sözü { ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ } üzerine atıf değildir; bilakis mana 'onlara arkalarındakini unutturdular' şeklindedir, dolayısıyla burada böyle bir hazif (gizli kelime) vardır. İbn Abbâs şöyle demiştir: { ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ } ahiret işlerini yalanlamalarıdır; { وَما خَلْفَهُمْ } ise [tevbeyi] ertelemek ve dünyaya rağbet etmektir. ez-Zeccâc: { ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ } yaptıkları şeylerdir; { وَما خَلْفَهُمْ } yapmaya azmettikleri şeylerdir, demiştir. Mücâhid'in sözü daha önce geçmişti. Şöyle de denilmiştir: Anlamı; daha önce geçen günahlar gibisi onlarındır; { وَما خَلْفَهُمْ } ise kendilerinden sonra işlenecek şeylerdir. { وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ } “Topluluklar içinde onlar hakkında da o söz hak oldu”; yani kendilerinden önce geçen ve kendilerinin küfrü gibi küfreden ümmetlere gereken azabın aynısı bunlara da vacip oldu. Bir görüşe göre { فِي } kelimesi 'ile/beraber' anlamındadır; bu durumda mana: Onlar, kendilerinden önceki kâfir ümmetlerin girdiği şeye onlarla beraber giricidirler, demektir. Bir görüşe göre { فِي أُمَمٍ } ümmetler topluluğu içinde demektir. Şairin şu sözü de böyledir «١»:
19092. Metin
إن تك عن أحسن الصنيعة مأ ... فوكا فَفِي آخَرِينَ قَدْ أُفِكُوا
Eğer en güzel iyilikten çevrilmişsen ... Çevrilmiş olan başkaları arasındasın sen de.
19093. Metin
يُرِيدُ فَأَنْتَ فِي جُمْلَةِ آخَرِينَ لَسْتُ فِي ذَلِكَ بِأَوْحَدَ. وَمَحَلٌّ" فِي أُمَمٍ" النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي" عَلَيْهِمُ" أَيْ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ كَائِنِينَ فِي جُمْلَةِ أُمَمٍ." إِنَّهُمْ كانُوا خاسِرِينَ" أَعْمَالَهُمْ في الدنيا وأنفسهم وأهليهم يوم القيامة.
Yani sen başkalarının topluluğu içindesin, bu konuda tek değilsin, demek istemektedir. { فِي أُمَمٍ } ifadesinin iraptaki yeri, { عَلَيْهِمُ } içindeki zamirden hâl olarak mansubdur; yani ümmetler topluluğu içinde bulunarak o söz üzerlerine hak oldu demektir. { إِنَّهُمْ كانُوا خاسِرِينَ } “Gerçekten onlar hüsrana uğrayanlardı”; dünyada amellerini, kıyamet gününde ise kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratmışlardı.
19094. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٢٦ الى ٢٩]
[Fussilet Suresi (41), 26-29. Ayetler]
19095. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ (٢٦) فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذاباً شَدِيداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٧) ذلِكَ جَزاءُ أَعْداءِ اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيها دارُ الْخُلْدِ جَزاءً بِما كانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ (٢٨) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلاَّنا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ نَجْعَلْهُما تَحْتَ أَقْدامِنا لِيَكُونا مِنَ الْأَسْفَلِينَ (٢٩)
{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ } “İnkâr edenler: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda yaygara koparın/gürültü yapın; belki üstün gelirsiniz' dediler.” (26) { فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذاباً شَدِيداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كانُوا يَعْمَلُونَ } “Biz de o inkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yapmış olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.” (27) { ذلِكَ جَزاءُ أَعْداءِ اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيها دارُ الْخُلْدِ جَزاءً بِما كانُوا بِآياتِنا يَجْحَدُونَ } “İşte Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin bir karşılığı olarak onlar için orada ebedîlik yurdu vardır.” (28) { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلاَّنا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ نَجْعَلْهُما تَحْتَ أَقْدامِنا لِيَكُونا مِنَ الْأَسْفَلِينَ } “İnkâr edenler: 'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar' dediler.” (29)1
19096. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ" لَمَّا أَخْبَرَ تَعَالَى عَنْ كُفْرِ قَوْمِ هُودٍ وَصَالِحٍ وَغَيْرِهِمْ أَخْبَرَ عَنْ مُشْرِكِي قُرَيْشٍ وَأَنَّهُمْ كَذَّبُوا الْقُرْآنَ فَقَالُوا:" لَا تَسْمَعُوا". وَقِيلَ: مَعْنَى" لَا تَسْمَعُوا" لَا تُطِيعُوا، يُقَالُ: سَمِعْتُ لَكَ أَيْ أَطَعْتُكَ." وَالْغَوْا فِيهِ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالَ أَبُو جَهْلٍ إِذَا قَرَأَ مُحَمَّدٌ فَصِيحُوا فِي وَجْهِهِ حَتَّى لَا يَدْرِي مَا يَقُولُ. وَقِيلَ: إِنَّهُمْ فَعَلُوا ذَلِكَ لَمَّا أَعْجَزَهُمُ الْقُرْآنُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْمَعْنَى" وَالْغَوْا فِيهِ" بِالْمُكَاءِ وَالتَّصْفِيقِ وَالتَّخْلِيطِ فِي الْمَنْطِقِ. حَتَّى يَصِيرَ لَغْوًا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: أَكْثِرُوا الْكَلَامَ لِيَخْتَلِطَ عَلَيْهِ مَا يَقُولُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا: قِعُوا فِيهِ. وَعَيِّبُوهُ." لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ" مُحَمَّدًا عَلَى قِرَاءَتِهِ فَلَا يَظْهَرُ وَلَا يَسْتَمِيلُ الْقُلُوبَ. وَقَرَأَ عِيسَى بْنُ عُمَرَ وَالْجَحْدَرِيُّ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَأَبُو حَيْوَةَ وَبَكْرُ بْنُ حَبِيبٍ السَّهْمِيُّ" وَالْغُوا" بِضَمِّ الْغَيْنِ وَهِيَ لُغَةٌ مِنْ لَغَا يَلْغُو. وَقِرَاءَةُ الْجَمَاعَةِ مِنْ لَغِيَ يَلْغَى قَالَ الْهَرَوِيُّ: وَقَوْلُهُ:" وَالْغَوْا فِيهِ" قِيلَ: عَارِضُوهُ بِكَلَامٍ لَا يُفْهَمُ. يُقَالُ: لَغَوْتُ أَلْغُو وَأَلْغَى، وَلَغِيَ يَلْغَى ثَلَاثُ لُغَاتٍ. وَقَدْ مَضَى مَعْنَى اللَّغْوِ فِي" الْبَقَرَةِ" «١» وَهُوَ مَا لَا يُعْلَمُ لَهُ حَقِيقَةٌ وَلَا تَحْصِيلٌ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذاباً شَدِيداً" قَدْ تَقَدَّمَ أَنَّ الذَّوْقَ يَكُونُ مَحْسُوسًا، وَمَعْنَى الْعَذَابِ الشَّدِيدِ: ما يتوالى فلا ينقطع. الْعَذَابُ فِي جَمِيعِ أَجْزَائِهِمْ." وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كانُوا يَعْمَلُونَ" أَيْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ جَزَاءَ قُبْحِ أَعْمَالِهِمُ الَّتِي عَمِلُوهَا فِي الدُّنْيَا. وَأَسْوَأُ الْأَعْمَالِ الشِّرْكُ." قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذلِكَ جَزاءُ أَعْداءِ اللَّهِ النَّارُ" أَيْ ذَلِكَ الْعَذَابُ الشَّدِيدُ، ثُمَّ بَيَّنَهُ بِقَوْلِهِ" النَّارُ" وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ" ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ النَّارُ دَارُ الْخُلْدِ" فَتَرْجَمَ بِالدَّارِ عَنِ النَّارِ وَهُوَ مَجَازُ الْآيَةِ. وَ" ذَلِكَ" ابْتِدَاءٌ وَ" جَزَاءُ" الْخَبَرُ وَ" النَّارُ" بَدَلٌ مِنْ" جَزَاءٍ" أَوْ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مُضْمَرٌ، والجملة في موضع بيان للجملة الأولى.
Yüce Allah'ın: { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ } “İnkâr edenler: «Bu Kur'ân'ı dinlemeyin ve onun hakkında yaygara koparın/boş sözler söyleyin» dediler” buyruğu: Yüce Allah, Hûd'un ve Sâlih'in kavimlerinin ve diğerlerinin inkârından haber verince, Kureyş müşriklerinin de Kur'ân'ı yalanladıklarını ve: { لَا تَسْمَعُوا } “Dinlemeyin” dediklerini haber vermiştir. { لَا تَسْمَعُوا } “Dinlemeyin” ifadesinin anlamının “İtaat etmeyin” olduğu da söylenmiştir. Nitekim “Seni dinledim” (سَمِعْتُ لَكَ) denilir ki “Sana itaat ettim” demektir. { وَالْغَوْا فِيهِ } “Onun hakkında yaygara koparın/boş söz söyleyin” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Ebû Cehil: “Muhammed [Kur'ân] okuduğu zaman onun yüzüne karşı bağırıp çağırın ki ne söylediğini bilemesin!” demiştir. Kur'ân onları aciz bıraktığı için böyle yaptıkları da söylenmiştir. Mücâhid şöyle demiştir: { وَالْغَوْا فِيهِ } buyruğunun anlamı; ıslık çalarak, el çırparak ve sözü karıştırıp lağv (boş ve anlamsız) hale getirene dek yaygara koparmaktır. Dahhâk ise: “Söyledikleri birbirine karışsın diye çokça konuşun” demiştir. Ebü'l-Âliye ve yine İbn Abbâs da: “Onu kötüleyin ve ayıplayın [anlamındadır]” demişlerdir. { لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ } “Umulur ki üstün gelirsiniz” ifadesi; Muhammed'in okuyuşuna üstün gelirsiniz, böylece o galip gelemez ve kalpleri kendine çekemez [demektir]. Îsâ b. Ömer, Cahderî, İbn Ebî İshâk, Ebû Hayve ve Bekr b. Habîb es-Sehmî gayn harfinin ötresiyle (وَالْغُوا) şeklinde okumuşlardır; bu, (لَغَا - يَلْغُو) fiilinden bir lügattir. Çoğunluğun kıraati ise (لَغِيَ - يَلْغَى) fiilindendir. el-Herevî şöyle demiştir: Yüce Allah'ın { وَالْغَوْا فِيهِ } buyruğu hakkında; “Ona anlaşılmayan sözlerle karşı çıkın” denilmiştir. (لَغَوْتُ أَلْغُو), (لَغَوْتُ أَلْغَى) ve (لَغِيَ يَلْغَى) denilir ki bunlar üç ayrı lügattir. Lağv (لَغْو) kelimesinin anlamı el-Bakara [Suresi'nde]1 geçmişti. O da; hakikati ve neticesi bilinmeyen şeydir. Yüce Allah'ın: { فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذاباً شَدِيداً } “İnkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız” buyruğu: Tatmanın hissedilir biçimde gerçekleştiği daha önce geçmişti. Şiddetli azabın anlamı ise; kesilmeksizin peş peşe gelen ve bedenlerinin bütün uzuvlarına yayılan azaptır. { وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كانُوا يَعْمَلُونَ } “Ve onları, yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız” buyruğu; yani dünyada işledikleri kötü amellerinin cezasını ahirette onlara vereceğiz demektir. Amellerin en kötüsü ise şirktir. Yüce Allah'ın: { ذلِكَ جَزاءُ أَعْداءِ اللَّهِ النَّارُ } “İşte bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir” buyruğu: Yani [cezaları] o şiddetli azaptır; sonra bunu { النَّارُ } “ateş” buyruğuyla açıklamıştır. İbn Abbâs: (ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ النَّارُ دَارُ الْخُلْدِ) şeklinde okumuştur. Böylece ateşten “yurt” (dâr) diye bedel getirmiştir, ayetin mecazi kullanımı da böyledir. { ذلِكَ } mübtedâ (özne), { جَزاءُ } haber (yüklem)dir. { النَّارُ } ise { جَزاءُ } kelimesinden bedeldir veya takdiri gizli bir mübtedânın haberidir. Bu cümle, önceki cümlenin açıklaması konumundadır.
19097. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا" يَعْنِي فِي النَّارِ فَذَكَرَهُ بِلَفْظِ الْمَاضِي وَالْمُرَادُ الْمُسْتَقْبَلُ" رَبَّنا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلَّانا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ" يَعْنِي إِبْلِيسَ وَابْنَ آدَمَ الَّذِي قَتَلَ أَخَاهُ. عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ مَسْعُودٍ وَغَيْرِهِمَا، وَيَشْهَدُ لِهَذَا الْقَوْلِ الْحَدِيثُ الْمَرْفُوعُ: (مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُقْتَلُ ظُلْمًا إِلَّا كَانَ عَلَى ابْنِ آدَمَ الْأَوَّلِ كِفْلٌ مِنْ ذَنْبِهِ لِأَنَّهُ أَوَّلُ مَنْ سَنَّ الْقَتْلَ) خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ، وَقِيلَ: هُوَ بِمَعْنَى الْجِنْسِ وبني على التثنية لاختلاف الجنسين." نجعلها تحت أقدامنا ليكونا سَأَلُوا ذَلِكَ حَتَّى يَشْتَفُوا مِنْهُمْ بِأَنْ يَجْعَلُوهُمْ تَحْتَ أَقْدَامِهِمْ" لِيَكُونا مِنَ الْأَسْفَلِينَ" فِي النَّارِ وَهُوَ الدَّرْكُ الْأَسْفَلُ سَأَلُوا أَنْ يُضَعِّفَ اللَّهُ عَذَابَ مَنْ كَانَ سَبَبَ ضَلَالَتِهِمْ مِنَ الْجِنِّ والإنس. وقرا ابن محيص وَالسُّوسِيُّ عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو بَكْرٍ وَالْمُفَضَّلُ" أَرْنَا بِإِسْكَانِ الرَّاءِ وَعَنْ أَبِي عَمْرٍو أَيْضًا بِاخْتِلَاسِهَا. وَأَشْبَعَ الْبَاقُونَ كَسْرَتَهَا وَقَدْ تقدم في" الأعراف" «١».
Yüce Allah'ın: { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler dediler ki” buyruğu; yani ateşte dediler. Gelecek zaman kastedildiği halde geçmiş zaman lafzıyla zikredilmiştir. { رَبَّنا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلَّانا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ } “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster”; yani İblis'i ve kardeşini öldüren Âdemoğlunu [Kâbil'i göster]. Bu, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve başkalarından nakledilmiştir. Bu görüşe şu merfû hadis de şahitlik etmektedir: “Zulümle öldürülen hiçbir müslüman yoktur ki, onun günahından ilk Âdemoğluna bir pay düşmesin; çünkü öldürme çığırını ilk açan odur.” Bunu Tirmizî rivayet etmiştir. Bir görüşe göre cins anlamındadır ve iki cinsin farklı olmasından dolayı tesniye (ikil) kalıbında getirilmiştir. { نَجْعَلْهُما تَحْتَ أَقْدامِنا لِيَكُونا } “Onları ayaklarımızın altına alalım ki olsunlar...” Onları ayaklarının altına almak suretiyle içlerindeki kini teskin etmek için bunu istediler; { لِيَكُونا مِنَ الْأَسْفَلِينَ } ateşte en altta olanlardan olsunlar diye; bu da en alt derekedir (derk-i esfel). Cinlerden ve insanlardan kendi sapmalarına sebep olanların azabını Allah'ın kat kat artırmasını istediler. İbn Muhaysın, Ebû Amr'dan es-Sûsî, İbn Âmir, Ebû Bekr ve el-Mufaddal râ'nın sükûnuyla { أَرْنَا } şeklinde okumuşlardır; yine Ebû Amr'dan ihtilâs ile de rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise kesreyi işbâ ile [uzatarak] okumuşlardır; bu da daha önce [el-A'râf «١»] Suresi'nde geçmişti.
19098. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٣٠ الى ٣٢]
[Fussilet Suresi (41), 30-32. Ayetler]
19099. Metin
إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أَلاَّ تَخافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (٣٠) نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيها مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيها مَا تَدَّعُونَ (٣١) نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ (٣٢)
{ إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أَلاَّ تَخافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (٣٠) نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيها مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيها مَا تَدَّعُونَ (٣١) نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ (٣٢) } “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: 'Korkmayın, üzülmeyin ve size vaad edilen cennetle sevinin! (30) Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve orada istediğiniz her şey sizindir. (31) Çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan [Allah] katından bir ikram olarak.' (32)”
19100. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا" قَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ ﵁، وَذَلِكَ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ قَالُوا رَبَّنَا اللَّهُ وَالْمَلَائِكَةُ بناته وهؤلاء شفعاؤنا عِنْدَ اللَّهِ، فَلَمْ يَسْتَقِيمُوا. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: رَبُّنَا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَمُحَمَّدٌ ﷺ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَاسْتَقَامَ. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَرَأَ" إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا" قَالَ:" قَدْ قَالَ النَّاسُ ثُمَّ كَفَرَ أَكْثَرُهُمْ فَمَنْ مَاتَ عَلَيْهَا فَهُوَ مِمَّنِ اسْتَقَامَ ٢ قَالَ: حَدِيثٌ غَرِيبٌ. وَيُرْوَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ وَأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ وَعَلِيٍّ مَعْنَى" اسْتَقامُوا"، فَفِي صَحِيحِ مسلم
Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا } “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğru olanlar...” buyruğuna dair Atâ'nın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre: Bu ayet Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh hakkında inmiştir. Şöyle ki, müşrikler: “Rabbimiz Allah'tır, melekler O'nun kızlarıdır ve şunlar da Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” dediler; dolayısıyla dosdoğru olmadılar (istikamet üzere kalmadılar). Ebû Bekir ise: “Rabbimiz, tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah'tır; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem de O'nun kulu ve elçisidir” dedi ve böylece dosdoğru oldu. Tirmizî'de Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا } “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğru olanlar” [ayetini] okudu ve: «İnsanlar bunu söyledi, sonra da onların çoğu inkâr etti. Artık kim bu [tevhid] üzere ölürse, o dosdoğru olanlardandır.»1 buyurdu. [Tirmizî]: “Bu, garîb bir hadistir” demiştir. Bu ayette geçen “istekâmû” (اسْتَقَامُوا - dosdoğru oldular) ifadesinin anlamı hususunda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'den rivayetler nakledilmiştir. Nitekim Sahîh-i Müslim'de...
19101. Metin
عَنْ سُفْيَانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الثَّقَفِيِّ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قُلْ لِي فِي الْإِسْلَامِ قَوْلًا لَا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَدًا بَعْدَكَ- وَفِي رِوَايَةٍ- غَيْرَكَ. قَالَ:" قُلْ آمَنْتُ بِاللَّهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ" زَادَ التِّرْمِذِيُّ قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَخْوَفُ مَا تَخَافُ عَلَيَّ؟ فَأَخَذَ بِلِسَانِ نَفْسِهِ وَقَالَ:" هَذَا". وَرُوِيَ عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ ﵁ أَنَّهُ قَالَ:" ثُمَّ اسْتَقامُوا" لَمْ يُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا. وَرَوَى عَنْهُ الْأَسْوَدُ بْنُ هِلَالٍ أَنَّهُ قَالَ لِأَصْحَابِهِ: مَا تَقُولُونَ فِي هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ" إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا" وَ" الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ" فَقَالُوا: اسْتَقَامُوا فَلَمْ يُذْنِبُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِخَطِيئَةٍ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: لَقَدْ حَمَلْتُمُوهَا عَلَى غَيْرِ الْمَحْمَلِ" قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا" فَلَمْ يَلْتَفِتُوا إِلَى إِلَهٍ غَيْرِهِ" وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ" بِشِرْكٍ" أُولئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ". وَرُوِيَ عَنْ عُمَرَ ﵁ أَنَّهُ قَالَ عَلَى الْمِنْبَرِ وَهُوَ يَخْطُبُ:" إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا" فَقَالَ: اسْتَقَامُوا وَاللَّهِ عَلَى الطَّرِيقَةِ لِطَاعَتِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْغُوَا رَوَغَانَ الثَّعَالِبِ. وَقَالَ عُثْمَانُ ﵁: ثُمَّ أَخْلَصُوا الْعَمَلَ لِلَّهِ. وَقَالَ عَلِيٌّ ﵁: ثُمَّ أَدَّوُا الْفَرَائِضَ. وَأَقْوَالُ التَّابِعِينَ بِمَعْنَاهَا. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَقَتَادَةُ: اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّاعَةِ لِلَّهِ. الْحَسَنُ: اسْتَقَامُوا عَلَى أَمْرِ اللَّهِ فَعَمِلُوا بِطَاعَتِهِ وَاجْتَنَبُوا مَعْصِيَتَهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ: اسْتَقَامُوا عَلَى شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ حَتَّى مَاتُوا. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: عَمِلُوا عَلَى وِفَاقِ مَا قَالُوا. وَقَالَ الرَّبِيعُ: أَعْرَضُوا عَمَّا سِوَى اللَّهِ. وَقَالَ الْفُضَيْلُ بْنُ عِيَاضٍ: زَهِدُوا فِي الْفَانِيَةِ وَرَغِبُوا فِي الْبَاقِيَةِ. وَقِيلَ: اسْتَقَامُوا إِسْرَارًا كَمَا اسْتَقَامُوا إِقْرَارًا. وَقِيلَ: اسْتَقَامُوا فِعْلًا كَمَا اسْتَقَامُوا قَوْلًا. وَقَالَ أَنَسٌ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:" هُمْ أُمَّتِي وَرَبِّ الْكَعْبَةِ". وَقَالَ الْإِمَامُ ابْنُ فورك: السين سين الطلب مئل اسْتَسْقَى أَيْ سَأَلُوا مِنَ اللَّهِ أَنْ يُثَبِّتَهُمْ عَلَى الدِّينِ. وَكَانَ الْحَسَنُ إِذَا قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ قَالَ: اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبُّنَا فَارْزُقْنَا الِاسْتِقَامَةَ. قُلْتُ: وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ وَإِنْ تَدَاخَلَتْ فَتَلْخِيصُهَا: اعْتَدِلُوا عَلَى طَاعَةِ اللَّهِ عَقْدًا وَقَوْلًا وَفِعْلًا، وَدَامُوا على ذلك. نتنزل عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ" قَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَمُجَاهِدٌ: عِنْدَ الْمَوْتِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَقَتَادَةُ: إِذَا قَامُوا مِنْ قُبُورِهِمْ لِلْبَعْثِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ بُشْرَى تَكُونُ لَهُمْ مِنَ
Süfyân b. Abdillâh es-Sekafî'den şöyle rivayet edilmiştir: Dedim ki: “Ey Allah'ın Resûlü! Bana İslâm hakkında öyle bir söz söyle ki, senden sonra -bir rivayette- senden başka hiç kimseye bundan sormayayım.” Şöyle buyurdu: “'Allah'a iman ettim' de, sonra da dosdoğru ol!” Tirmizî şu ilaveyi yapmıştır: “Ey Allah'ın Resûlü! Benim hakkımda en çok korktuğun şey nedir?” dedim. Kendi dilini tuttu ve: “İşte budur” buyurdu. Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh'tan: { ثُمَّ اسْتَقامُوا } “sonra dosdoğru oldular” ifadesi hakkında; “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadılar” dediği rivayet edilmiştir. el-Esved b. Hilâl ondan rivayet ettiğine göre o, arkadaşlarına şöyle demiştir: “Şu iki ayet hakkında ne dersiniz: { إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا } ve { الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ بِظُلْمٍ }?” Onlar: “Dosdoğru oldular; yani günah işlemediler ve imanlarına hata bulaştırmadılar” dediler. Bunun üzerine Ebû Bekr şöyle dedi: “Siz bunu asıl manasının dışına taşıdınız. { قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا } 'Rabbimiz Allah'tır' dediler ve O'ndan başka hiçbir ilaha yönelmediler; { وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمانَهُمْ } 'imanlarına şirk bulaştırmadılar'. { أُولئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ } 'İşte güven onlarındır ve doğru yolda olanlar da onlardır.'” Ömer radıyallâhu anh'ın minberde hutbe verirken: { إِنَّ الَّذِينَ قالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقامُوا } ayetini okuyup şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Vallahi O'na itaat yolunda dosdoğru oldular ve tilkilerin hilekârlığı gibi hilekârlık yapmadılar.” Osman radıyallâhu anh: “Sonra ameli Allah için ihlasla yaptılar” demiştir. Ali radıyallâhu anh ise: “Sonra farzları eda ettiler” demiştir. Tâbiînin görüşleri de bu anlamdadır. İbn Zeyd ve Katâde: “Allah'a itaat üzere dosdoğru oldular” demişlerdir. Hasan: “Allah'ın emri üzere dosdoğru oldular; O'na itaatle amel edip isyanından kaçındılar” demiştir. Mücâhid ve İkrime: “Ölünceye kadar Allah'tan başka ilah olmadığı şehadeti üzere dosdoğru oldular” demişlerdir. Süfyân es-Sevrî: “Söylediklerine uygun amel ettiler” demiştir. er-Rebî': “Allah'tan gayrısından yüz çevirdiler” demiştir. Fudayl b. İyâz: “Fani olana karşı zahid olup baki olana rağbet ettiler” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Açıkça ikrar ettikleri gibi gizlide de dosdoğru oldular. Sözle dosdoğru oldukları gibi fiille de dosdoğru oldular, denilmiştir. Enes şöyle demiştir: Bu ayet indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kâbe'nin Rabbine andolsun ki onlar benim ümmetimdir” buyurdu. İmam İbn Fûrek şöyle demiştir: [İstakâmû'daki] sin harfi, "isteskâ" (yağmur istedi) kelimesinde olduğu gibi talep sinidir; yani dinde kendilerini sabit kılmasını Allah'tan istediler demektir. Hasan bu ayeti okuduğu zaman: “Allah'ım! Sen bizim Rabbimizsin, bize istikameti nasip eyle” derdi. Derim ki: Bu görüşler birbirine girift olsa da özeti şudur: İnanç, söz ve fiil olarak Allah'a itaat üzere mutedil/dosdoğru olun ve bunun üzerinde devam edin. { تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ } “Onların üzerine melekler iner”; İbn Zeyd ve Mücâhid: Ölüm anında, demişlerdir. Mukâtil ve Katâde: Diriliş için kabirlerinden kalktıkları zaman, demişlerdir. İbn Abbâs: Ahirette meleklerden
19102. Metin
الْمَلَائِكَةِ فِي الْآخِرَةِ. وَقَالَ وَكِيعٌ وَابْنُ زَيْدٍ: الْبُشْرَى فِي ثَلَاثَةِ مَوَاطِنَ عِنْدَ الْمَوْتِ وَفِي الْقَبْرِ وَعِنْدَ الْبَعْثِ." أَلَّا تَخافُوا" أَيْ بِ" أَلَّا تَخافُوا" فَحُذِفَ الْجَارُّ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لَا تخافوا الموت." وَلا تَحْزَنُوا" عَلَى أَوْلَادِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ خَلِيفَتُكُمْ عَلَيْهِمْ. وَقَالَ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: لَا تَخَافُوا رَدَّ ثَوَابِكُمْ فَإِنَّهُ مَقْبُولٌ، وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَلَا تَخَافُوا إِمَامَكُمْ، وَلَا تَحْزَنُوا عَلَى ذُنُوبِكُمْ." وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ". قَوْلُهُ تَعَالَى:" نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَفِي الْآخِرَةِ
onlara ulaşacak bir müjdedir, demiştir. Vekî' ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Müjde üç yerde verilir: Ölüm anında, kabirde ve diriliş vaktinde. { أَلَّا تَخافُوا } “Korkmayın diye”; yani harf-i cer hazfedilmiştir. Mücâhid: Ölümden korkmayın, demiştir. { وَلا تَحْزَنُوا } “Ve üzülmeyin”; çocuklarınız için [üzülmeyin], zira onların ardından vekili Allah'tır. Atâ b. Ebî Rabâh: Sevabınızın reddedilmesinden korkmayın, zira o kabul edilmiştir, demiştir. İkrime: Önünüzdekilerden korkmayın, günahlarınıza da üzülmeyin, demiştir. { وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ } “Ve size vaad edilen cennetle sevinin!” Yüce Allah'ın: { نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَفِي الْآخِرَةِ } “Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız” buyruğu
19103. Metin
" أَيْ تَقُولُ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ الَّذِينَ تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمْ بالبشارة" نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ"
hakkında; yani kendilerine müjdeyle inen melekler onlara: { نَحْنُ أَوْلِياؤُكُمْ } “Biz sizin dostlarınızız” derler.
19104. Metin
قال مجاهد: أي نحن قرناؤكم الَّذِينَ كُنَّا مَعَكُمْ فِي الدُّنْيَا، فَإِذَا كَانَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالُوا لَا نُفَارِقُكُمْ حَتَّى نُدْخِلَكُمُ الْجَنَّةَ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: أَيْ نَحْنُ الْحَفَظَةُ لِأَعْمَالِكُمْ في الدنيا وأولياؤكم فِي الْآخِرَةِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى، وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ وَمَوْلَاهُمْ." وَلَكُمْ فِيها مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ
Mücâhid şöyle demiştir: Yani dünyada sizinle beraber olan yoldaşlarınızız; kıyamet günü olunca melekler: 'Sizi cennete koyuncaya kadar sizden ayrılmayız' derler. es-Süddî: Yani dünyada amellerinizi koruyan hafaza melekleriyiz, ahirette de sizin dostlarınızız, demiştir. Bunun Yüce Allah'ın sözü olması da caizdir; zira Allah müminlerin velisi ve mevlâsıdır. { وَلَكُمْ فِيها ما تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ } “Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir”
19105. Metin
" أَيْ مِنَ الْمَلَاذِ." وَلَكُمْ فِيها مَا تَدَّعُونَ
yani lezzetlerden [her şey sizindir]. { وَلَكُمْ فِيها ما تَدَّعُونَ } “Ve orada istediğiniz her şey sizindir”
19106. Metin
" تَسْأَلُونَ وَتَتَمَنَّوْنَ." نُزُلًا" أَيْ رِزْقًا وَضِيَافَةً وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي [آلِ عِمْرَانَ «١»] وَهُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْمَصْدَرِ أَيْ أَنْزَلْنَاهُ نُزُلًا. وَقِيلَ: عَلَى الْحَالِ. وَقِيلَ: هُوَ جَمْعُ نَازِلٍ، أَيْ لَكُمْ مَا تَدَّعُونَ نَازِلِينَ، فَيَكُونُ حَالًا مِنَ الضَّمِيرِ الْمَرْفُوعِ فِي" تَدَّعُونَ" أو من المجرور في" لكم".
yani dilediğiniz ve temenni ettiğiniz [her şey sizindir]. { نُزُلًا } “Bir ikram/ziyafet olarak”; yani rızık ve ziyafet olarak. Bu kelime daha önce [Âl-i İmrân «١»] Suresi'nde geçmişti; masdar olarak mansubdur, yani onu bir ikram olarak indirdik demektir. Hâl olarak mansub olduğu da söylenmiştir. 'Nâzil' (konaklayan) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir; yani konaklayan kimseler olarak istediğiniz her şey sizindir demektir; bu durumda { تَدَّعُونَ } fiilindeki merfu zamirden yahut { لَكُمْ } ifadesindeki mecrur zamirden hâl olur.
19107. Metin
[سورة فصلت (٤١): الآيات ٣٣ الى ٣٦]
[Fussilet Suresi (41), 33-36. Ayetler]
19108. Metin
وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صالِحاً وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٣) وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ (٣٤) وَما يُلَقَّاها إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَما يُلَقَّاها إِلاَّ ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ (٣٥) وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٣٦)
{ وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صالِحاً وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٣) وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ (٣٤) وَما يُلَقَّاها إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَما يُلَقَّاها إِلاَّ ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ (٣٥) وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٣٦) } “Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve «Şüphesiz ben Müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? (33) İyilikle kötülük bir olmaz. Sen [kötülüğü] en güzel olan [haslet] ile sav; bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir. (34) Bu [olgunluğa] ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak [hayırdan] büyük bir nasip sahibi olan kimse kavuşturulur. (35) Eğer şeytandan gelen bir kışkırtma seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (36)”
19109. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى" وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صالِحاً" هَذَا تَوْبِيخٌ لِلَّذِينَ تَوَاصَوْا بِاللَّغْوِ فِي الْقُرْآنِ. وَالْمَعْنَى: أَيُّ كَلَامٍ أَحْسَنُ مِنَ الْقُرْآنِ، وَمَنْ أَحْسَنَ قَوْلًا مِنَ الدَّاعِي إِلَى اللَّهِ وَطَاعَتِهِ وَهُوَ مُحَمَّدٍ ﷺ. قَالَ ابْنُ سِيرِينَ وَالسُّدِّيُّ وَابْنُ زَيْدٍ وَالْحَسَنُ: هُوَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَكَانَ الْحَسَنُ إِذَا تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ يَقُولُ: هَذَا رَسُولُ اللَّهِ، هَذَا حَبِيبُ اللَّهِ، هَذَا وَلِيُّ اللَّهِ، هَذَا صَفْوَةُ اللَّهِ، هَذَا خِيرَةُ اللَّهِ، هَذَا وَاللَّهِ أَحَبُّ أَهْلِ الْأَرْضِ إِلَى اللَّهِ، أَجَابَ اللَّهَ فِي دَعْوَتِهِ، وَدَعَا النَّاسَ إِلَى مَا أَجَابَ إِلَيْهِ. وَقَالَتْ عَائِشَةُ ﵂ وَعِكْرِمَةُ وَقَيْسُ بْنُ أَبِي حَازِمٍ وَمُجَاهِدٌ: نَزَلَتْ فِي الْمُؤَذِّنِينَ. قَالَ فُضَيْلُ بْنُ رُفَيْدَةَ: كُنْتُ مُؤَذِّنًا لِأَصْحَابِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ، فَقَالَ لِي عَاصِمُ بْنُ هُبَيْرَةَ: إِذَا أَذَّنْتَ فَقُلْتَ: اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَقُلْ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ، ثُمَّ قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ، قال ابن العربي: والأول أَصَحُّ، لِأَنَّ الْآيَةَ مَكِّيَّةٌ وَالْأَذَانَ مَدَنِيٌّ، وَإِنَّمَا يَدْخُلُ فِيهَا بِالْمَعْنَى، لَا أَنَّهُ كَانَ الْمَقْصُودَ وَقْتَ الْقَوْلِ، وَيَدْخُلُ فِيهَا أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ حِينَ قَالَ فِي النَّبِيِّ ﷺ وَقَدْ خَنَقَهُ الْمَلْعُونُ:" أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ" [غافر: ٢٨] وَتَتَضَمَّنَ كُلَّ كَلَامٍ حَسَنٍ فِيهِ ذِكْرُ التَّوْحِيدِ وَالْإِيمَانِ. قُلْتُ: وَقَوْلٌ ثَالِثٌ وَهُوَ أَحْسَنُهَا، قَالَ الْحَسَنُ: هَذِهِ الْآيَةُ عَامَّةٌ فِي كُلِّ مَنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ. وَكَذَا قَالَ قَيْسُ بْنُ أَبِي حَازِمٍ قَالَ: نَزَلَتْ فِي كُلِّ مُؤْمِنٍ. قَالَ: وَمَعْنَى" وَعَمِلَ صالِحاً" الصَّلَاةُ بَيْنَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ. وَقَالَهُ أَبُو أُمَامَةَ، قَالَ: صَلَّى رَكْعَتَيْنِ بَيْنَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ:" وَعَمِلَ صالِحاً" صَلَّى وَصَامَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: أَدَّى الْفَرَائِضَ. قُلْتُ: وَهَذَا أَحْسَنُهَا مَعَ اجْتِنَابِ الْمَحَارِمِ وَكَثْرَةِ الْمَنْدُوبِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ." وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ" قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَمَا تَقَدَّمَ يَدُلُّ عَلَى الْإِسْلَامِ، لَكِنْ لَمَّا كَانَ الدُّعَاءُ بِالْقَوْلِ وَالسَّيْفِ يَكُونُ لِلِاعْتِقَادِ وَيَكُونُ لِلْحُجَّةِ، وَكَانَ الْعَمَلُ يَكُونُ لِلرِّيَاءِ وَالْإِخْلَاصِ، دَلَّ عَلَى أَنَّهُ لَا بُدَّ مِنَ التَّصْرِيحِ بِالِاعْتِقَادِ لِلَّهِ فِي ذَلِكَ كُلِّهِ، وَأَنَّ الْعَمَلَ لِوَجْهِهِ. مَسْأَلَةٌ: لَمَّا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ" وَلَمْ يَقُلْ لَهُ اشْتَرِطْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، كَانَ فِي ذَلِكَ رَدٌّ عَلَى مَنْ يَقُولُ أَنَا مُسْلِمٌ إِنْ شاء الله.
Yüce Allah'ın: { وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صالِحاً } “Allah'a çağıran, salih amel işleyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” buyruğu, Kur'an hakkında lağv yapmayı (gürültü çıkarmayı) birbirine tavsiye edenlere bir azarlamadır. Anlamı şudur: Kur'an'dan daha güzel hangi söz olabilir ve Allah'a ve O'nun itaatine çağıran kimseden -ki o Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir- daha güzel sözlü kim vardır? İbn Sîrîn, es-Süddî, İbn Zeyd ve el-Hasan: O, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir, demişlerdir. Hasan bu ayeti okuduğu zaman şöyle derdi: “Bu Allah'ın Resûlüdür, bu Allah'ın sevgilisidir, bu Allah'ın velisidir, bu Allah'ın seçkin kuludur, bu Allah'ın hayırlı kıldığı kimsedir; vallahi bu, yeryüzü halkının Allah'a en sevimli olanıdır; O'nun çağrısına icabet etmiş ve insanları da icabet ettiği şeye çağırmıştır.” Âişe radıyallâhu anhâ, İkrime, Kays b. Ebî Hâzim ve Mücâhid: Bu ayet müezzinler hakkında inmiştir, demişlerdir. Fudayl b. RufeStructure / Rufeyde şöyle demiştir: Abdullah b. Mes'ûd'un ashabına müezzinlik yapıyordum; Âsım b. Hübeyre bana dedi ki: Ezan okuyup "Allahu ekber, Allahu ekber, lâ ilâhe illallâh" dediğin zaman 've ben müslümanlardanım' de; sonra da bu ayeti okudu. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Birinci görüş daha sahihtir; çünkü ayet Mekkîdir, ezan ise Medenîdir. Ezan bu ayetin kapsamına ancak mana yoluyla girer, yoksa sözün söylendiği andaki kastedilen o değildi. Lanetli adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in boğazını sıktığında: { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ } [el-Mü'min: 28] “Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?” diyen Ebû Bekr es-Sıddîk da bu ayetin kapsamına girer; ayrıca içinde tevhid ve iman zikri bulunan her güzel söz de bunu kapsar. Derim ki: Üçüncü bir görüş vardır ki en güzeli budur. Hasan şöyle demiştir: Bu ayet Allah'a çağıran herkes hakkında umumidir. Kays b. Ebî Hâzim de böyle söylemiş ve: “Her mümin hakkında inmiştir” demiştir. O şöyle demiştir: { وَعَمِلَ صالِحاً } “salih amel işleyen” ifadesinin anlamı, ezan ile kamet arasındaki namazdır. Bunu Ebû Ümâme de söylemiş ve: Ezan ile kamet arasında iki rekât namaz kıldı, demiştir. İkrime: { وَعَمِلَ صالِحاً } namaz kıldı ve oruç tuttu, demiştir. el-Kelbî ise: Farzları eda etti, demiştir. Derim ki: Haramlardan kaçınmak ve mendupları çokça yapmakla birlikte en güzeli budur; en doğrusunu Allah bilir. { وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “Ve 'Ben gerçekten müslümanlardanım' diyen” buyruğu hakkında İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Daha önce geçenler İslâm'a delalet etmektedir; fakat sözle ve kılıçla yapılan davet hem inanç için hem de delil getirmek için olabildiğinden, amel de hem riya hem ihlas için olabildiğinden, bütün bunlarda inancın Allah için olduğunu ve amelin O'nun rızası için yapıldığını açıkça belirtmenin zorunlu olduğuna delalet etmiştir. Bir Mesele: Yüce Allah: { وَقالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “Ve 'Ben gerçekten müslümanlardanım' dedi” buyurup ona 'inşallah' diye şart koşmasını söylemeyince, bunda 'Ben inşallah müslümanım' diyen kimseye bir reddiye vardır.
19110. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ" قَالَ الْفَرَّاءُ:" لَا" صِلَةٌ أَيْ" وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ" وَأَنْشَدَ:
Yüce Allah'ın: { وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ } “İyilikle kötülük bir olmaz” buyruğu hakkında el-Ferrâ: Buradaki { لَا } sıladır (pekiştirme edatıdır), yani iyilikle kötülük eşit olmaz demektir, demiş ve şu beyti inşad etmiştir:
19111. Metin
مَا كَانَ يَرْضَى رَسُولُ اللَّهِ فِعْلَهُمُ ... - وَالطَّيِّبَانِ أَبُو بَكْرٍ وَلَا عُمَرُ
Resûlullah onların yaptığından razı olmazdı ... Temiz insanlar olan Ebû Bekr ve Ömer de [razı olmazdı].
19112. Metin
أَرَادَ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ، أَيْ لَا يَسْتَوِي مَا أَنْتَ عَلَيْهِ مِنَ التَّوْحِيدِ، وَمَا الْمُشْرِكُونَ عَلَيْهِ مِنَ الشِّرْكِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْحَسَنَةُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَالسَّيِّئَةُ الشِّرْكُ. وَقِيلَ: الْحَسَنَةُ الطَّاعَةُ، وَالسَّيِّئَةُ الشِّرْكُ. وَهُوَ الْأَوَّلُ بِعَيْنِهِ. وَقِيلَ: الْحَسَنَةُ الْمُدَارَاةُ، وَالسَّيِّئَةُ الْغِلْظَةُ. وَقِيلَ: الْحَسَنَةُ الْعَفْوُ، وَالسَّيِّئَةُ الِانْتِصَارُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الْحَسَنَةُ الْعِلْمُ، وَالسَّيِّئَةُ الْفُحْشُ. وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁: الْحَسَنَةُ حُبُّ آلِ الرَّسُولِ، وَالسَّيِّئَةُ بُغْضُهُمْ." قَوْلُهُ تَعَالَى:" ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ" نُسِخَتْ بِآيَةِ السَّيْفِ، وَبَقِيَ الْمُسْتَحَبُّ مِنْ ذَلِكَ: حُسْنُ الْعِشْرَةِ وَالِاحْتِمَالُ وَالْإِغْضَاءُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيِ ادْفَعْ بِحِلْمِكَ جَهْلَ مَنْ يَجْهَلُ عَلَيْكَ. وَعَنْهُ أَيْضًا: هُوَ الرَّجُلُ يَسُبُّ الرَّجُلَ فَيَقُولُ الْآخَرُ إِنْ كُنْتَ صَادِقًا فَغَفَرَ اللَّهُ لِي، وَإِنْ كُنْتَ كَاذِبًا فَغَفَرَ اللَّهُ لَكَ. وَكَذَلِكَ يُرْوَى فِي الْأَثَرِ: أَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ ﵁ قَالَ ذَلِكَ لِرَجُلٍ نَالَ مِنْهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:" بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ" يَعْنِي السَّلَامَ إِذَا لَقِيَ مَنْ يُعَادِيهِ، وَقَالَهُ عَطَاءٌ. وَقَوْلٌ ثَالِثٌ ذَكَرَهُ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ فِي الْأَحْكَامِ وَهُوَ الْمُصَافَحَةُ. وَفِي الْأَثَرِ:" تَصَافَحُوا يَذْهَبِ الْغِلُّ". وَلَمْ يَرَ مَالِكٌ الْمُصَافَحَةَ، وَقَدِ اجْتَمَعَ مَعَ سُفْيَانَ فَتَكَلَّمَا فِيهَا فَقَالَ سُفْيَانُ: قَدْ صَافَحَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ جَعْفَرًا حِينَ قَدِمَ مِنْ أَرْضِ الْحَبَشَةِ، فَقَالَ لَهُ مَالِكٌ: ذَلِكَ خَاصٌّ. فَقَالَ لَهُ سُفْيَانُ: مَا خَصَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَخُصُّنَا، وَمَا عَمَّهُ يَعُمُّنَا، وَالْمُصَافَحَةُ ثَابِتَةٌ فَلَا وَجْهَ لِإِنْكَارِهَا. وَقَدْ رَوَى قَتَادَةُ قَالَ قُلْتُ لِأَنَسٍ: هَلْ كَانَتِ الْمُصَافَحَةُ فِي أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ؟ قَالَ: نَعَمْ. وَهُوَ حَدِيثٌ صَحِيحٌ. وَفِي الْأَثَرِ: (مِنْ تَمَامِ الْمَحَبَّةِ الْأَخْذُ بِالْيَدِ). وَمِنْ حَدِيثِ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ وَهُوَ إِمَامٌ مُقَدَّمٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ عُرْوَةَ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَدِمَ زَيْدُ بْنُ حَارِثَةَ
Şair Ebû Bekr ve Ömer'i kastetmiştir; yani senin üzerinde bulunduğun tevhid ile müşriklerin üzerinde bulunduğu şirk bir olmaz. İbn Abbâs: İyilik 'Lâ ilâhe illallâh'tır, kötülük ise şirktir, demiştir. Şöyle de denilmiştir: İyilik itaat, kötülük ise şirktir; bu da ilkinin aynısıdır. İyilik güler yüzlülük/idare etmek (müdârât), kötülük ise kabalıktır, denilmiştir. İyilik affetmek, kötülük ise intikam almaktır, denilmiştir. Dahhâk: İyilik ilim, kötülük ise çirkin söz/davranıştır, demiştir. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh ise: İyilik Resûl'ün Ehl-i Beyt'ini sevmek, kötülük ise onlara buğzetmektir, demiştir. Yüce Allah'ın: { ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ } “Sen [kötülüğü] en güzel olanla sav” buyruğu kılıç ayetiyle neshedilmiştir; bundan geriye müstehap olan kısmı kalmıştır ki o da güzel geçim, tahammül ve görmezden gelmektir. İbn Abbâs: Yani sana karşı cahillik edenin cahilliğini hilminle sav, demiştir. Yine ondan: Bir adam bir adama söver de diğeri: 'Eğer doğru söylüyorsan Allah beni bağışlasın, eğer yalan söylüyorsan Allah seni bağışlasın' der, şeklinde rivayet edilmiştir. Eserde rivayet edildiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh da kendisine dil uzatan bir adama böyle söylemiştir. Mücâhid ve Atâ: { بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ } ifadesinden kasıt, düşmanlık eden kimseyle karşılaştığında selam vermektir, demişlerdir. Kâdı Ebû Bekr b. el-Arabî'nin el-Ahkâm'da zikrettiği üçüncü bir görüş ise bunun musafaha (tokalaşma) olduğudur. Eserde: “Musafaha ediniz ki kin gitsin” buyrulmuştur. Mâlik musafahayı uygun görmezdi; Süfyân ile bir araya gelip bu konuyu konuştuklarında Süfyân: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Habeşistan diyarından geldiğinde Ca'fer ile musafaha etti” dedi. Mâlik ona: “Bu ona özeldir” deyince Süfyân: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e has olan bize de hastır, onu kapsayan bizi de kapsar; musafaha sabittir, onu inkâr etmenin bir manası yoktur” dedi. Katâde'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Enes'e: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı arasında musafaha var mıydı?” diye sordum; “Evet” dedi. Bu sahih bir hadistir. Eserde: “Sevginin tamamı el tutuşmaktır” denilmiştir. Önde gelen bir imam olan Muhammed b. İshâk'ın ez-Zührî'den, onun Urve'den, onun Âişe'den rivayet ettiği bir hadiste o şöyle demiştir: Zeyd b. Hârise
19113. Metin
الْمَدِينَةَ وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي بَيْتِي، فَقَرَعَ الْبَابَ فَقَامَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عُرْيَانًا يَجُرُّ ثَوْبَهُ- وَاللَّهِ مَا رَأَيْتُهُ عُرْيَانًا قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ- فَاعْتَنَقَهُ وَقَبَّلَهُ.
Medine'ye geldi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de benim evimdeydi. Kapıyı çaldı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem elbisesini sürüyerek [üstü açık bir halde] ona doğru kalktı -vallahi onu bundan önce de sonra da böyle görmedim- ona sarıldı ve onu öptü.
19114. Metin
قُلْتُ: قَدْ رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ جَوَازُ الْمُصَافَحَةِ وَعَلَيْهَا جَمَاعَةٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ. وَقَدْ مَضَى ذَلِكَ فِي" يُوسُفَ" «١» وَذَكَرْنَا هُنَاكَ حَدِيثُ الْبَرَاءُ بْنُ عَازِبٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" مَا مِنْ مُسْلِمَيْنِ يَلْتَقِيَانِ فَيَأْخُذُ أَحَدُهُمَا بِيَدِ صَاحِبِهِ مَوَدَّةً بَيْنِهِمَا وَنَصِيحَةً إِلَّا أُلْقِيَتْ ذُنُوبُهُمَا بَيْنَهُمَا". قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ" أَيْ قَرِيبٌ صَدِيقٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي أَبِي سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ، كَانَ مُؤْذِيًا لِلنَّبِيِّ ﷺ، فَصَارَ لَهُ وَلِيًّا بَعْدَ أَنْ كَانَ عَدُوًّا بِالْمُصَاهَرَةِ الَّتِي وَقَعَتْ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ، ثُمَّ أَسْلَمَ فَصَارَ وَلِيًّا فِي الْإِسْلَامِ حَمِيمًا بِالْقَرَابَةِ. وَقِيلَ: هَذِهِ الْآيَةُ نَزَلَتْ فِي أَبِي جَهْلِ بْنِ هِشَامٍ، كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ ﷺ، فَأَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِالصَّبْرِ عَلَيْهِ وَالصَّفْحِ عَنْهُ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَالْأَوَّلُ ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ وَالْقُشَيْرِيُّ وَهُوَ أَظْهَرُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ". وَقِيلَ: كَانَ هَذَا قَبْلَ الْأَمْرِ بِالْقِتَالِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِالصَّبْرِ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْحِلْمِ عِنْدَ الْجَهْلِ، وَالْعَفْوِ عِنْدَ الْإِسَاءَةِ، فَإِذَا فَعَلَ النَّاسُ ذَلِكَ عَصَمَهُمُ اللَّهُ مِنَ الشَّيْطَانِ، وَخَضَعَ لَهُمْ عَدُوُّهُمْ. وَرُوِيَ أن رجلا شتم قنبرا مولى علي ابن أَبِي طَالِبٍ فَنَادَاهُ عَلِيٌّ يَا قَنْبَرُ دَعْ شَاتِمَكَ، وَالْهَ عَنْهُ تُرْضِي الرَّحْمَنَ وَتُسْخِطِ الشَّيْطَانَ، وَتُعَاقِبْ شَاتِمَكَ، فَمَا عُوقِبَ الْأَحْمَقُ بِمِثْلِ السُّكُوتِ عَنْهُ. وَأَنْشَدُوا:
Derim ki: Mâlik'ten musafahanın caiz olduğu da rivayet edilmiştir ve bir grup âlim bu görüştedir. Bu husus [Yûsuf «١»] Suresi'nde geçmişti; orada Berâ b. Âzib'in şu hadisini zikretmiştik: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Aralarında sevgi ve samimiyetle karşılaşıp da birbirinin elini tutan hiçbir iki müslüman yoktur ki, günahları aralarından dökülüp gitmesin.” Yüce Allah'ın: { فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ } “O zaman göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sıcacık bir dost gibi oluvermiştir”; yani yakın bir dost gibi olur. Mukâtil şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet eden Ebû Süfyân b. Harb hakkında inmiştir; o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasındaki hısımlık bağı sebebiyle düşman olduktan sonra onun dostu olmuş, sonra da İslâm'a girerek İslâm'da bir dost, akrabalıkla da sıcacık bir yakın olmuştur. Bu ayetin Ebû Cehil b. Hişâm hakkında indiği de söylenmiştir; o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet ederdi; Allah Teâlâ da ona karşı sabretmesini ve onu bağışlamasını emretti; bunu el-Mâverdî zikretmiştir. Birincisini ise es-Sa'lebî ve el-Kuşeyrî zikretmiştir ve Yüce Allah'ın: { فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَداوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ } buyruğu sebebiyle bu daha açıktır. Bunun savaş emrinden önce olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Teâlâ bu ayette ona öfke anında sabretmeyi, cahillik anında hilmi ve kötülük karşısında affetmeyi emretmiştir; insanlar bunu yaptıkları zaman Allah onları şeytandan korur ve düşmanları da onlara boyun eğer. Rivayet edildiğine göre bir adam Ali b. Ebî Tâlib'in azatlısı Kanber'e sövdü; Ali ona: “Ey Kanber! Sana söveni bırak, ondan yüz çevir ki Rahmân'ı razı edesin, şeytanı öfkelendiresin ve sana söven kimseyi cezalandırasın; zira ahmak bir kimse, kendisine karşı susmak gibisiyle asla cezalandırılamaz” diye seslendi. Ve şu beytleri inşad ettiler:
19115. Metin
وَلَلْكَفُّ عَنْ شَتْمِ اللَّئِيمِ تَكَرُّمًا ... - أَضَرُّ لَهُ مِنْ شَتْمِهِ حِينَ يُشْتَمُ
Alçak kimseye sövmekten kerem gösterip vazgeçmek ... Sövüldüğü anda ona sövmekten daha çok zarar verir ona.
19116. Metin
وَقَالَ آخر:
Bir başkası da şöyle demiştir:
19117. Metin
وما شي أَحَبُّ إِلَى سَفِيهٍ ... - إِذَا سَبَّ الْكَرِيمَ مِنَ الجواب
Beyinsiz bir kimse için daha sevimli bir şey yoktur ... Kerim bir kimseye sövdüğü zaman karşılık almaktan.
19118. Metin
متاركة السفيه بلا جواب ... وأشد عَلَى السَّفِيهِ مِنَ السِّبَابِ
Beyinsizi cevapsız bırakıp terk etmek ... Sövgüden daha ağırdır beyinsize.
19119. Metin
وَقَالَ مَحْمُودٌ الْوَرَّاقُ «٢»:
Mahmûd el-Verrâk «٢» da şöyle demiştir: