19676. Metin
سُورَةُ الدُّخَانِ مَكِّيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ، إِلَّا قوله تعالى:" إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا" «١» [الدخان: ١٥]. وَهِيَ سَبْعٌ وَخَمْسُونَ آيَةً. وَقِيلَ تِسْعٌ. وَفِي مُسْنَدِ الدَّارِمِيِّ عَنْ أَبِي رَافِعٍ قَالَ: (مَنْ قَرَأَ الدُّخَانَ فِي لَيْلَةِ الْجُمُعَةِ أَصْبَحَ مَغْفُورًا لَهُ وَزُوِّجَ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ) رَفَعَهُ الثَّعْلَبِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (مَنْ قَرَأَ الدُّخَانَ فِي لَيْلَةِ الْجُمُعَةِ أَصْبَحَ مَغْفُورًا لَهُ). وَفِي لَفْظٍ آخَرَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (مَنْ قَرَأَ الدُّخَانَ فِي لَيْلَةٍ أَصْبَحَ يَسْتَغْفِرُ لَهُ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ). وَعَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: (مَنْ قَرَأَ حم الدُّخَانِ لَيْلَةَ الْجُمُعَةِ أَوْ يَوْمَ الْجُمْعَةِ بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ).
Duhan Suresi, Yüce Allah'ın: {" إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا" «١» [الدخان: ١٥]} “Biz o azabı birazcık kaldıracağız” ayeti müstesna, ittifakla Mekkîdir. Elli yedi ayettir; elli dokuz ayet olduğu da söylenmiştir. Dârimî'nin Müsned'inde Ebû Râfi'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: (Kim cuma gecesi Duhan'ı okursa, bağışlanmış olarak sabaha erer ve iri gözlü hurilerle evlendirilir). Sa'lebî, Ebû Hüreyre hadisinden merfû olarak rivayet etmiştir ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (Kim cuma gecesi Duhan'ı okursa bağışlanmış olarak sabaha erer). Ebû Hüreyre'den gelen başka bir lafızda ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (Kim bir gecede Duhan'ı okursa, sabaha yetmiş bin melek kendisi için bağışlanma dileyerek erer). Ebû Ümâme'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: (Kim cuma gecesi yahut cuma günü Hâ-Mîm ed-Duhan'ı okursa, Allah onun için cennette bir ev bina eder).
19677. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
19678. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ١ الى ٣]
[Duhan Suresi (44), 1-3. Ayetler]
19679. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
19680. Metin
حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣)
{ حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) } “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz uyarıcılarız.”
19681. Metin
إِنْ جُعِلَتْ" حم" جَوَابَ الْقَسَمِ تَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ" الْمُبِينِ" ثُمَّ تَبْتَدِئُ" إِنَّا أَنْزَلْناهُ". وَإِنْ جُعِلَتْ" إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ" جَوَابَ الْقَسَمِ الَّذِي هُوَ" الْكِتابِ" وَقَفْتَ عَلَى" مُنْذِرِينَ" وَابْتَدَأْتَ" فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ". وَقِيلَ: الْجَوَابُ" إِنَّا أَنْزَلْناهُ"، وَأَنْكَرَهُ بَعْضُ النَّحْوِيِّينَ مِنْ حَيْثُ كَانَ صِفَةً لِلْمُقْسَمِ بِهِ، وَلَا تَكُونُ صِفَةُ الْمُقْسَمِ بِهِ جَوَابًا لِلْقَسَمِ، وَالْهَاءُ فِي" أَنْزَلْناهُ"
Eğer { حم } “Hâ-Mîm” yeminin cevabı kılınırsa, söz { الْمُبِينِ } “Apaçık [Kitab'a]” kavlinde tamamlanır, sonra da { إِنَّا أَنْزَلْناهُ } “Şüphesiz biz onu indirdik” [ifadesiyle] başlarsın. Şayet { إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ } “Şüphesiz biz uyarıcılarız” [kavli], { الْكِتابِ } “Kitab'a” [yapılan] yeminin cevabı kılınırsa { مُنْذِرِينَ } “Uyarıcılarız” üzerinde vakf yapar (durur) ve { فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ } “Onda her hikmetli iş ayırt edilir” [ifadesiyle] başlarsın. Cevabın { إِنَّا أَنْزَلْناهُ } “Şüphesiz biz onu indirdik” [ifadesi] olduğu da söylenmiştir; ancak bazı nahivciler, yemin edilenin sıfatı olması ve yemin edilenin sıfatının ise kasemin (yeminin) cevabı olamayacağı gerekçesiyle bunu kabul etmemişlerdir. { أَنْزَلْناهُ } “Onu indirdik” [kelimesindeki] hâ (ـه) zamiri ise1
19682. Metin
لِلْقُرْآنِ. وَمَنْ قَالَ: أَقْسَمَ بِسَائِرِ الْكُتُبِ فَقَوْلُهُ" إِنَّا أَنْزَلْناهُ" كَنَّى بِهِ عَنْ غَيْرِ الْقُرْآنِ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي أَوَّلِ" الزُّخْرُفِ" «١» وَاللَّيْلَةُ الْمُبَارَكَةُ لَيْلَةُ الْقَدْرِ. وَيُقَالُ: لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ، وَلَهَا أَرْبَعَةُ أَسْمَاءٍ: اللَّيْلَةُ الْمُبَارَكَةُ، وَلَيْلَةُ الْبَرَاءَةِ، وَلَيْلَةُ الصَّكِّ، وَلَيْلَةُ الْقَدْرِ. وَوَصَفَهَا بِالْبَرَكَةِ لِمَا يُنْزِلُ اللَّهُ فِيهَا عَلَى عِبَادِهِ مِنَ الْبَرَكَاتِ وَالْخَيْرَاتِ وَالثَّوَابِ. وَرَوَى قَتَادَةُ عَنْ وَاثِلَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (أُنْزِلَتْ صُحُفُ إِبْرَاهِيمَ فِي أَوَّلِ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ وَأُنْزِلَتِ التَّوْرَاةُ لِسِتٍّ مَضَيْنَ مِنْ رَمَضَانَ وَأُنْزِلَتِ الزَّبُورُ لِاثْنَتَيْ عَشْرَةَ مِنْ رَمَضَانَ وَأُنْزِلَ الْإِنْجِيلُ لِثَمَانِ عَشْرَةَ خَلَتْ مِنْ رَمَضَانَ وَأُنْزِلَ الْقُرْآنُ لِأَرْبَعٍ وَعِشْرِينَ مَضَتْ مِنْ رَمَضَانَ (. ثُمَّ قِيلَ: أُنْزِلَ الْقُرْآنُ كُلُّهُ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ. ثُمَّ أُنْزِلَ نَجْمًا نَجْمًا فِي سَائِرِ الْأَيَّامِ عَلَى حَسْبِ اتِّفَاقِ الْأَسْبَابِ. وَقِيلَ: كَانَ يَنْزِلُ فِي كُلِّ لَيْلَةِ الْقَدْرِ مَا يَنْزِلُ فِي سَائِرِ السَّنَةِ. وَقِيلَ كَانَ ابْتِدَاءُ الْإِنْزَالِ فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ. وَقَالَ عكرمة: الليلة المباركة ها هنا لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ. وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ لِقَوْلِهِ تعالى:" إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ" «٢» [الْقَدْرِ: ١]. قَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: أَنْزَلَ اللَّهُ الْقُرْآنَ كُلَّهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ مِنْ أُمِّ الْكِتَابِ إِلَى بَيْتِ الْعِزَّةِ فِي سَمَاءِ الدُّنْيَا، ثُمَّ أَنْزَلَهُ اللَّهُ عَلَى نَبِيِّهِ ﷺ فِي اللَّيَالِي وَالْأَيَّامِ فِي ثَلَاثٍ وَعِشْرِينَ سَنَةً. وَهَذَا الْمَعْنَى قَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «٣» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى" شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ" [البقرة: ١٨٥]، ويأتي آنفا إن شاء الله تعالى.
Kur'an'a [aittir]. 'Bütün kitaplara yemin etti' diyen kimseye göre ise O'nun: { إِنَّا أَنْزَلْناهُ } “Şüphesiz biz onu indirdik” kavliyle, Zuhruf Suresi'nin başında «١» daha önce açıklandığı üzere Kur'an'dan başkası kastedilmiştir. Mübarek gece ise Kadir Gecesi'dir. Şaban'ın ortasındaki gece olduğu da söylenir ve onun dört ismi vardır: Mübarek Gece, Beraat Gecesi, Berat (Senet) Gecesi ve Kadir Gecesi. Allah'ın o gecede kullarına indireceği bereketler, hayırlar ve sevaplar sebebiyle onu bereketle nitelendirmiştir. Katâde'nin Vâsile'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (İbrahim'in sahifeleri Ramazan'ın ilk gecesinde indirildi; Tevrat, Ramazan'dan altı [gece] geçince indirildi; Zebur, Ramazan'ın on ikisinde indirildi; İncil, Ramazan'dan on sekiz [gece] geçince indirildi ve Kur'an, Ramazan'dan yirmi dört [gece] geçince indirildi). Sonra şöyle denilmiştir: Kur'an'ın tamamı bu gecede dünya semasına indirilmiş, sonra da sebeplerin ortaya çıkışına göre diğer günlerde kısım kısım indirilmiştir. Her Kadir Gecesi'nde senenin geri kalanında indirilecek olan kısmın indiği de söylenmiştir. İndirilmeye başlanmasının bu gecede olduğu da söylenmiştir. İkrime: 'Buradaki mübarek gece, Şaban'ın ortasındaki gecedir' demiştir. Birincisi ise Yüce Allah'ın: { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ } «٢» “Şüphesiz biz onu Kadir Gecesi'nde indirdik” [Kadir: 1] kavlinden dolayı daha sahihtir. Katâde ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Allah, Kur'an'ın tamamını Kadir Gecesi'nde Ümmü'l-Kitâb'dan (Levh-i Mahfuz'dan) dünya semasındaki Beytü'l-İzze'ye indirmiş, sonra Allah onu Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e yirmi üç senede geceler ve gündüzler boyunca indirmiştir. Bu mana, Bakara Suresi'nde «٣» Yüce Allah'ın: { شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ } “O Ramazan ayı ki insanlara doğru yolu gösteren Kur'an onda indirilmiştir” [Bakara: 185] kavlinde geçmişti; inşallah birazdan da gelecektir.
19683. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٤]
[Duhan Suresi (44), 4. Ayet]
19684. Metin
فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤)
{ فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) } “Orada hikmetli her iş ayırt edilir.”
19685. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُحْكِمُ اللَّهُ أَمْرَ الدُّنْيَا إِلَى قَابِلٍ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ مَا كَانَ مِنْ حَيَاةٍ أَوْ مَوْتٍ أَوْ رِزْقٍ. وَقَالَهُ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَغَيْرُهُمْ. وَقِيلَ: إِلَّا الشَّقَاءَ وَالسَّعَادَةَ فَإِنَّهُمَا لَا يَتَغَيَّرَانِ، قَالَهُ ابْنُ عُمَرَ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَمَعْنَى هَذَا الْقَوْلِ أَمْرُ اللَّهِ ﷿ الْمَلَائِكَةَ بِمَا يَكُونُ فِي ذَلِكَ الْعَامِ وَلَمْ يَزَلْ ذَلِكَ فِي عِلْمِهِ ﷿. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: هِيَ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ يُبْرِمُ فِيهَا أَمْرَ السَّنَةِ وَيَنْسَخُ الْأَحْيَاءُ مِنَ الْأَمْوَاتِ، وَيَكْتُبُ الْحَاجَّ فَلَا يُزَادُ فِيهِمْ أَحَدٌ وَلَا يَنْقُصُ مِنْهُمْ أَحَدٌ. وَرَوَى عُثْمَانُ «٤» بْنُ الْمُغِيرَةِ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (تقطع الآجال من شعبان
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Allah, Kadir Gecesi'nde gelecek yıla kadar hayata, ölüme veya rızka dair dünya işlerini muhkem kılar (hükme bağlar).”1 Bunu Katâde, Mücâhid, el-Hasen ve başkaları da söylemiştir. “Şekavet ve saadet (bedbahtlık ve mutluluk) müstesnadır; çünkü bu ikisi değişmez” de denilmiştir ki bunu İbn Ömer söylemiştir.2 el-Mehdevî şöyle demiştir:3 “Bu sözün anlamı, Allah Teâlâ'nın o yıl olacak şeyleri meleklere emretmesidir. Yoksa bu durum [ezelden beri] O'nun ilminde zâten bulunmaktadır.” İkrime ise şöyle demiştir: “O [gece], Şaban ayının ortasındaki gecedir; o gecede yılın işleri kesinleştirilir, yaşayanlar ölülerden ayırt edilir ve hacca gidecekler yazılır; artık onların sayısına ne bir kimse eklenir ne de onlardan bir kimse eksiltilir.” Osmân4 b. el-Muğîre'nin rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (Eceller Şaban'dan
19686. Metin
إِلَى شَعْبَانَ حَتَّى إِنَّ الرَّجُلَ لَيَنْكِحُ وَيُولَدُ لَهُ وَقَدْ خَرَجَ اسْمُهُ فِي الْمَوْتَى (. وَعَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:) إِذَا كَانَتْ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ فَقُومُوا لَيْلَتَهَا وَصُومُوا نَهَارَهَا فَإِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ لِغُرُوبِ الشَّمْسِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا يَقُولُ أَلَا مُسْتَغْفِرٌ فَأَغْفِرَ لَهُ أَلَا مُبْتَلًى فَأُعَافِيَهُ أَلَا مُسْتَرْزِقٌ فَأَرْزُقَهُ أَلَا كَذَا أَلَا كَذَا حَتَّى يَطْلُعَ الْفَجْرُ) ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَخَرَّجَ التِّرْمِذِيُّ بِمَعْنَاهُ عَنْ عَائِشَةُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (إِنَّ اللَّهَ ﷿ يَنْزِلُ لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَغْفِرُ لِأَكْثَرِ مِنْ عَدَدِ شَعْرِ غَنَمِ كَلْبٍ (. وَفِي الْبَابِ عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ قَالَ أَبُو عِيسَى: حَدِيثُ عَائِشَةَ لَا نَعْرِفُهُ مَرْفُوعًا إِلَّا مِنْ حَدِيثِ الْحَجَّاجِ بْنِ أَرْطَاةَ عَنْ يَحْيَى بْنِ أبي كثيرة عَنْ عُرْوَةَ عَنْ عَائِشَةَ، وَسَمِعْتُ مُحَمَّدًا يُضَعِّفُ هَذَا الْحَدِيثَ، وَقَالَ: يَحْيَى بْنُ أَبِي كَثِيرٍ لَمْ يَسْمَعْ مِنْ عُرْوَةَ وَالْحَجَّاجُ بْنُ أَرْطَأةَ لَمْ يَسْمَعْ مِنْ يَحْيَى بْنِ أَبِي كَثِيرٍ. قُلْتُ: وَقَدْ ذَكَرَ حَدِيثَ عَائِشَةَ مُطَوَّلًا صَاحِبُ كِتَابِ الْعَرُوسِ، وَاخْتَارَ أَنَّ اللَّيْلَةَ الَّتِي يُفْرَقُ فِيهَا كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ، وَأَنَّهَا تُسَمَّى لَيْلَةَ الْبَرَاءَةِ. وَقَدْ ذَكَرْنَا قَوْلَهُ وَالرَّدَّ عَلَيْهِ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، وَأَنَّ الصَّحِيحَ إِنَّمَا هِيَ لَيْلَةُ الْقَدْرِ عَلَى ما بيناه. روى حماد ابن سَلَمَةَ قَالَ أَخْبَرَنَا رَبِيعَةُ بْنُ كُلْثُومٍ قَالَ: سَأَلَ رَجُلٌ الْحَسَنَ وَأَنَا عِنْدَهُ فَقَالَ: يَا أَبَا سَعِيدٍ، أَرَأَيْتَ لَيْلَةَ الْقَدْرِ أَفِي كُلِّ رَمَضَانَ هِيَ؟ قَالَ: إِي وَاللَّهِ»
Şaban'a kadar kesinleştirilir; öyle ki kişi evlenir ve çocuğu olur, oysa adı ölüler arasına çıkmıştır bile). Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: (Şaban'ın ortasındaki gece olduğunda gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Allah, güneşin batışıyla birlikte dünya semasına iner ve şöyle buyurur: 'Yok mu bağışlanma dileyen, onu bağışlayayım? Yok mu bir sıkıntıya uğrayan, ona afiyet vereyim? Yok mu rızık isteyen, onu rızıklandırayım? Yok mu şöyle olan, yok mu böyle olan?' Bu durum fecir doğana kadar sürer). Bunu Sa'lebî zikretmiştir. Tirmizî de bu manada Âişe'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: (Şüphesiz Allah celle ve azze, Şaban'ın ortasındaki gece dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısından daha fazlasını bağışlar). Bu konuda Ebû Bekir es-Sıddîk'tan da rivayet vardır. Ebû Îsâ şöyle demiştir: Âişe hadisini merfû olarak sadece Haccâc b. Ertât'ın Yahyâ b. Ebî Kesîr'den, onun Urve'den, onun da Âişe'den olan rivayetiyle bilmekteyiz. Muhammed [el-Buhârî]'nin bu hadisi zayıf gördüğünü ve şöyle dediğini işittim: Yahyâ b. Ebî Kesîr Urve'den işitmemiştir, Haccâc b. Ertât da Yahyâ b. Ebî Kesîr'den işitmemiştir. Derim ki: Kitâbu'l-Arûs'un müellifi Âişe'nin hadisini uzunca zikretmiş ve her hikmetli işin ayırt edildiği gecenin Şaban'ın ortasındaki gece olduğunu, buna Beraat Gecesi dendiğini tercih etmiştir. Biz onun bu görüşünü ve ona verilen cevabı başka bir yerde zikretmiştik; doğru olanın açıkladığımız üzere sadece Kadir Gecesi olduğunu belirtmiştik. Hammâd b. Seleme rivayet edip dedi ki: Rebîa b. Gülsüm bize bildirdi ve şöyle dedi: Ben yanındayken bir adam Hasan'a sordu ve: 'Ey Ebû Saîd! Kadir Gecesi hakkında ne dersin, o her Ramazan'da mıdır?' dedi. O da şöyle dedi: 'Evet, kendisinden başka ilah olmayan Allah'a andolsun ki
19687. Metin
الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، إِنَّهَا فِي كُلِّ رَمَضَانَ، إِنَّهَا اللَّيْلَةُ الَّتِي يُفْرَقُ فِيهَا كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ، فِيهَا يَقْضِي اللَّهُ كُلَّ خَلْقٍ وَأَجَلٍ وَرِزْقٍ وَعَمَلٍ إِلَى مِثْلِهَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُكْتَبُ مِنْ أُمِّ الْكِتَابِ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ مَا يَكُونُ فِي السَّنَةِ مِنْ مَوْتٍ وَحَيَاةٍ وَرِزْقٍ وَمَطَرٍ حَتَّى الْحَجَّ، يُقَالُ: يَحُجُّ فُلَانٌ وَيَحُجُّ فُلَانٌ. وَقَالَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: إِنَّكَ لَتَرَى الرَّجُلَ يَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ وَقَدْ وَقَعَ اسْمُهُ فِي الْمَوْتَى، وَهَذِهِ الْإِبَانَةُ لِأَحْكَامِ السُّنَّةِ إِنَّمَا هِيَ لِلْمَلَائِكَةِ الْمُوَكَّلِينَ بِأَسْبَابِ الْخَلْقِ. وَقَدْ ذَكَرْنَا هَذَا الْمَعْنَى آنِفًا. وَقَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: وَجُمْهُورُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّهَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ. وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: إِنَّهَا لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ، وَهُوَ بَاطِلٌ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ فِي كِتَابِهِ الصَّادِقِ الْقَاطِعِ:" شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ" «٢» [البقرة: ١٨٥] فَنَصَّ عَلَى أَنَّ مِيقَاتَ نُزُولِهِ رَمَضَانُ، ثُمَّ عين من زمانه الليل ها هنا بقوله" فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ"،
[Kendisinden] başka ilâh olmayan [Allah'a yemin olsun ki]1, o kesinlikle her ramazandadır; o, her hikmetli işin ayırt edilip belirlendiği gecedir. Allah o gecede, bir sonraki benzerine (aynı geceye) kadar her yaratılışı, eceli, rızkı ve ameli takdir edip hükme bağlar." İbn Abbas şöyle demiştir: "Ümmü'l-Kitâb'dan Kadir Gecesi'nde, o yıl içinde gerçekleşecek ölüm, hayat, rızık ve yağmura dair ne varsa, hatta hacca varıncaya kadar yazılır; 'Filan kimse haccedecek, falan kimse haccedecek' denilir." O, bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Sen bir adamı çarşılarda yürürken görürsün, oysa onun adı ölüler arasına düşmüştür bile." Yıllık hükümlerin bu şekilde açıklanması, ancak yaratılışın sebeplerine vekil kılınan melekler içindir. Biz bu anlamı az önce zikretmiştik. Kâdı Ebû Bekir İbnu'l-Arabî şöyle demiştir: "Âlimlerin çoğunluğu, onun Kadir Gecesi olduğu görüşündedir. Onlardan bir kısmı da onun Şaban'ın ortasındaki gece olduğunu söylemiştir; fakat bu bâtıldır. Çünkü Allah Teâlâ, dosdoğru ve kesin hüküm bildiren Kitabı'nda: { شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ } “Ramazan ayı, kendisinde Kur’an indirilen aydır”2 [el-Bakara: 185] buyurarak onun iniş vaktinin ramazan olduğunu açıkça belirtmiş, sonra da burada { فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ } “Mübarek bir gecede” buyurarak bu vaktin gecesini tayin etmiştir,
19688. Metin
فَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ فِي غَيْرِهِ فَقَدْ أَعْظَمَ الْفِرْيَةَ عَلَى اللَّهِ، وَلَيْسَ فِي لَيْلَةِ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ حَدِيثٌ يُعَوَّلُ عَلَيْهِ لَا فِي فَضْلِهَا وَلَا فِي نَسْخِ الْآجَالِ فِيهَا فَلَا تَلْتَفِتُوا إِلَيْهَا. الزَّمَخْشَرِيُّ:" وَقِيلَ يَبْدَأُ فِي اسْتِنْسَاخِ ذَلِكَ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ فِي لَيْلَةِ الْبَرَاءَةِ وَيَقَعُ الْفَرَاغُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ، فَتُدْفَعُ نُسْخَةُ الْأَرْزَاقِ إِلَى مِيكَائِيلَ، وَنُسْخَةُ الْحُرُوبِ إِلَى جِبْرِيلَ، وكذلك الزلازل والصواعق وال وَالْخَسْفُ، وَنُسْخَةُ الْأَعْمَالِ إِلَى إِسْمَاعِيلَ صَاحِبُ سَمَاءِ الدُّنْيَا وَهُوَ مُلْكٌ عَظِيمٌ، وَنُسْخَةُ الْمَصَائِبِ إِلَى مَلَكِ الْمَوْتِ. وَعَنْ بَعْضِهِمْ: يُعْطَى كُلُّ عَامِلٍ بَرَكَاتِ أَعْمَالِهِ، فَيَلْقَى عَلَى أَلْسِنَةِ الْخَلْقِ مَدْحَهُ، وعلى قلوبهم هيبته. وقرى" نفرق" بِالتَّشْدِيدِ، وَ" يَفْرِقُ" كُلٌّ عَلَى بِنَائِهِ لِلْفَاعِلِ وَنَصْبِ" كُلَّ"، وَالْفَارِقُ اللَّهُ ﷿. وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ ﵁" نُفَرِّقُ" بالنون." كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ" كُلُّ شَأْنٍ ذِي حِكْمَةٍ، أي مفعول على ما تقتضيه الحكمة".
Dolayısıyla onun bundan başka bir zamanda olduğunu iddia eden kimse Allah'a pek büyük bir iftira atmış olur. Şaban'ın ortasındaki gece hakkında ne onun fazileti ne de onda ecellerin neshedilmesi hususunda dayanılabilecek hiçbir hadis yoktur; bu sebeple ona itibar etmeyiniz. Zemahşerî şöyle der: "Bunun Levh-i Mahfuz'dan istinsah edilmesine (yazılıp çıkarılmasına) Beraat Gecesi'nde başlandığı ve Kadir Gecesi'nde bitirildiği söylenmiştir. Böylece rızıklar nüshası Mikâil'e, savaşlar nüshası Cebrail'e -aynı şekilde depremler, yıldırımlar ve yer çökmeleri de böyledir-, ameller nüshası dünya semasının sahibi olan ve büyük bir melek olan İsmail'e, musibetler nüshası da Ölüm Meleği'ne teslim edilir. Bazılarından rivayet edildiğine göre: Her amel edene amellerinin bereketleri verilir, böylece yaratılmışların dillerine onun övgüsü, kalplerine de onun heybeti bırakılır. [Ayet] şeddeli olarak "nüferriku" (نُفَرِّقُ) ve malum fiil yapısıyla fâili açıkta "yefriku" (يَفْرِقُ) ve "kulle" (كُلَّ) lafzının mansub kılınmasıyla da okunmuştur; ayırt edip hükme bağlayan (fârık) ise Allah celle ve azze'dir. Zeyd b. Ali radıyallâhu anh ise nun harfiyle { نُفَرِّقُ } şeklinde okumuştur. { كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ } ifadesi, hikmet sahibi her iş, yani hikmetin gerektirdiği şekilde yapılan iş demektir."
19689. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ٥ الى ٦]
[Duhan Suresi (44), 5-6. Ayetler]
19690. Metin
أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦)
{ أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) } “Katımızdan bir emir olarak. Şüphesiz biz, Rabbinden bir rahmet olmak üzere gönderenleriz. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
19691. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَمْراً مِنْ عِنْدِنا" قَالَ النَّقَّاشُ: الْأَمْرُ هُوَ الْقُرْآنُ أَنْزَلَهُ اللَّهُ مِنْ عِنْدِهِ. وَقَالَ ابْنُ عِيسَى: هُوَ مَا قَضَاهُ اللَّهُ فِي اللَّيْلَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنْ أَحْوَالِ عِبَادِهِ. وَهُوَ مَصْدَرٌ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ. وَكَذَلِكَ" رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ" وَهُمَا عِنْدَ الْأَخْفَشِ حَالَانِ، تَقْدِيرُهُمَا: أَنْزَلْنَاهُ آمِرِينَ بِهِ وَرَاحِمِينَ. الْمُبَرِّدُ:" أَمْراً" فِي مَوْضِعِ الْمَصْدَرِ، وَالتَّقْدِيرُ: أَنْزَلْنَاهُ إِنْزَالًا. الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ:" أَمْراً" نُصِبَ بِ" يُفْرَقُ"، مِثْلُ قَوْلِكَ: يُفْرَقُ فَرْقًا. فَأَمْرٌ بِمَعْنَى فَرْقٌ فَهُوَ مَصْدَرٌ، مِثْلُ قَوْلِكَ: يَضْرِبُ ضَرْبًا. وَقِيلَ:" يُفْرَقُ" يَدُلُّ عَلَى يُؤْمَرُ، فَهُوَ مَصْدَرٌ عَمِلَ فِيهِ مَا قَبْلُهُ." إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ. رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ" قَالَ الْفَرَّاءُ «١»:" رَحْمَةً" مَفْعُولٌ ب" مُرْسِلِينَ". وَالرَّحْمَةُ النَّبِيُّ ﷺ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ:" رَحْمَةً" مَفْعُولٌ مِنْ أَجْلِهِ، أَيْ أَرْسَلْنَاهُ لِلرَّحْمَةِ. وَقِيلَ: هِيَ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ" أَمْراً". وَقِيلَ: هِيَ مَصْدَرٌ. الزَّمَخْشَرِيُّ:" أَمْراً" نُصِبَ عَلَى الِاخْتِصَاصِ، جَعَلَ كُلَّ أَمْرٍ جَزْلًا فَخْمًا بِأَنْ وَصَفَهُ بِالْحَكِيمِ، ثُمَّ زَادَهُ جزالة وكسبه
Yüce Allah'ın: { أَمْراً مِنْ عِنْدِنا } “Katımızdan bir emir olarak” buyruğu hakkında en-Nakkâş şöyle demiştir: “Emir, Allah'ın katından indirdiği Kur'an'dır.” İbn Îsâ ise şöyle demiştir: “O, Allah'ın mübarek gecede kullarının hallerine dair takdir edip hükme bağladığı şeylerdir.” Bu [kelime], hal konumunda bir masdardır. { رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ } “Rabbinden bir rahmet olarak” [ifadesi] de böyledir. el-Ahfeş'e göre her ikisi de haldir; takdirleri ise: “Biz onu [hükümleri] emrediciler ve merhamet ediciler olarak indirdik” şeklindedir. el-Müberred: “{ أَمْراً }, masdar konumundadır, takdiri de: 'Onu tam bir indirişle indirdik (enzelnâhu inzâlen)' şeklindedir” [demiştir]. el-Ferrâ ve ez-Zeccâc ise şöyle demişlerdir: “{ أَمْراً }, { يُفْرَقُ } fiili ile mansub kılınmıştır; tıpkı 'yufraku farkan' (ayrıldıkça ayrılır) demen gibidir. Buradaki emir 'fark' (ayırma/hükme bağlama) anlamında olup bir masdardır; tıpkı 'yadribu darben' (vurdukça vurur) demen gibi.” Bir görüşe göre de: “{ يُفْرَقُ }, 'yu'meru' (emredilir) anlamına delalet eder; dolayısıyla o, kendisinden önceki fiilin âmil olduğu bir masdardır.” { إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ. رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ } “Şüphesiz biz gönderenleriz. Rabbinden bir rahmet olarak” buyruğu hakkında el-Ferrâ şöyle demiştir1: “{ رَحْمَةً } kelimesi { مُرْسِلِينَ } lafzının mef'ûlüdür. Rahmet ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'dir.” ez-Zeccâc ise: “{ رَحْمَةً } mef'ûlün lieclih (sebep bildiren nesne) olup 'Onu rahmet sebebiyle / bir rahmet olarak gönderdik' takdirindedir” demiştir. Bunun, O'nun { أَمْراً } buyruğundan bedel olduğu da söylenmiştir; masdar olduğu da söylenmiştir. ez-Zemahşerî ise şöyle demiştir: “{ أَمْراً }, ihtisas (özel kılma) üzere mansub kılınmıştır. [Yüce Allah], 'hakîm' diye niteleyerek her bir emri yetkin ve azametli kılmış, ardından ona daha da bir yetkinlik ve...”
19692. Metin
فَخَامَةً بِأَنْ قَالَ: أَعْنِي بِهَذَا الْأَمْرِ أَمْرًا حَاصِلًا مِنْ عِنْدِنَا، كَائِنًا مِنْ لَدُنَّا، وَكَمَا اقْتَضَاهُ عِلْمُنَا وَتَدْبِيرُنَا. وَفِي قِرَاءَةِ زَيْدِ بْنِ عَلِيٍّ" أَمْرٌ مِنْ عِنْدِنَا" عَلَى هُوَ أَمْرٌ، وَهِيَ تَنْصُرُ انْتِصَابَهُ عَلَى الِاخْتِصَاصِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ" رَحْمَةٌ" عَلَى تِلْكَ هِيَ رَحْمَةٌ، وَهِيَ تَنْصُرُ انتصابها بأنه مفعول له.
kazandırarak şöyle demiştir: Bu emirle, katımızdan hâsıl olan, huzurumuzdan gelen ve ilmimizle tedbirimizin gerektirdiği bir emri kastediyorum. Zeyd b. Ali'nin kıraatinde 'hüve emrun' (o bir emirdir) takdiriyle { أَمْرٌ مِنْ عِنْدِنا } şeklindedir ki bu kıraat, kelimenin ihtisas üzere mansub olmasını destekler. Hasan ise 'tilke hiye rahmetün' (işte o bir rahmettir) takdiriyle { رَحْمَةٌ } şeklinde okumuştur ki bu da mef'ûlün leh olarak mansub olmasını destekler."
19693. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ٧ الى ٩]
[Duhan Suresi (44), 7-9. Ayetler]
19694. Metin
رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)
{ رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer kesin bilgiyle inanıyorsanız. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir. Hayır, onlar bir şüphe içinde eğlenip oynamaktadırlar.”
19695. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ" قَرَأَ الْكُوفِيُّونَ" رَبِّ" بِالْجَرِّ. الْبَاقُونَ بِالرَّفْعِ، رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ" إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ". وَإِنْ شِئْتَ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَالْخَبَرُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ. أو يكون خبر ابتداء محذوف، تقديره: هو رب السموات وَالْأَرْضِ. وَالْجَرُّ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ" رَبِّكَ" وَكَذَلِكَ" رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ" بِالْجَرِّ فِيهِمَا، رَوَاهُ الشَّيْزَرِيُّ «١» عَنِ الْكِسَائِيِّ. الْبَاقُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ. ثُمَّ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ هَذَا الْخِطَابُ مَعَ المعترف بأن الله خلق السموات وَالْأَرْضَ، أَيْ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ بِهِ فَاعْلَمُوا أَنَّ لَهُ أَنْ يُرْسِلَ الرُّسُلَ، وَيُنْزِلَ الْكُتُبَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْخِطَابُ مَعَ مَنْ لَا يَعْتَرِفُ أَنَّهُ الْخَالِقُ، أَيْ يَنْبَغِي أَنْ يَعْرِفُوا أَنَّهُ الْخَالِقُ، وَأَنَّهُ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ. وَقِيلَ: الموقن ها هنا هُوَ الَّذِي يُرِيدُ الْيَقِينَ وَيَطْلُبُهُ، كَمَا تَقُولُ: فُلَانٌ يُنْجِدُ، أَيْ يُرِيدُ نَجْدًا. وَيُتْهِمُ، أَيْ يُرِيدُ تِهَامَةَ." لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ" أَيْ هُوَ خَالِقُ الْعَالَمِ، فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُشْرِكَ بِهِ غَيْرُهُ مِمَّنْ لَا يَقْدِرُ على خلق شي. و" هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ" أَيْ يُحْيِي الْأَمْوَاتَ وَيُمِيتُ الْأَحْيَاءَ." رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ" أَيْ مَالِكُكُمْ وَمَالِكُ مَنْ تَقَدَّمَ مِنْكُمْ. وَاتَّقُوا تَكْذِيبَ مُحَمَّدٍ لِئَلَّا يَنْزِلَ بِكُمُ الْعَذَابُ." بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ" أَيْ لَيْسُوا عَلَى يَقِينٍ فِيمَا يُظْهِرُونَهُ مِنَ الْإِيمَانِ وَالْإِقْرَارِ فِي قَوْلِهِمْ: إِنَّ اللَّهَ خالقهم، وإنما
Yüce Allah'ın: { رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin Rabbidir” buyruğu hakkında: Kûfeliler { رَبِّ } kelimesini cer ile (kesreli) okumuşlardır. Diğerleri ise { إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ } “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyruğuna atfen ref ile (ötreli) okumuşlardır. Dilersen [bu kelimenin] mübteda (özne), haberinin (yükleminin) de { لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ } “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” olduğunu söylersin. Yahut takdiri: { هُوَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } [O, göklerin ve yerin Rabbidir] şeklinde olan mahzûf (düşmüş) bir mübtedanın haberi de olabilir. Cer ile okunuşu ise [önceki ayette geçen] { رَبِّكَ } kelimesinden bedel olmasından dolayıdır. Aynı şekilde { رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ } ifadesi de her ikisinde cer ile okunmuştur; bunu eş-Şeyzerî1 el-Kisâî'den rivayet etmiştir. Diğer kurrâ ise istînâf (yeni bir başlangıç cümlesi) olarak ref ile okumuşlardır. Daha sonra bu hitabın, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını itiraf eden kimseye yönelik olması muhtemeldir; yani eğer O'na kesin bilgiyle inanıyorsanız, bilin ki peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek de O'na aittir. Hitabın, O'nun yaratıcı olduğunu itiraf etmeyen kimseye yönelik olması da caizdir; yani O'nun yaratıcı olduğunu, yaşatanın ve öldürenin O olduğunu bilmeleri gerekir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki el-mûkın (kesin bilgiyle inanan), yakîne (kesin bilgiye) ulaşmak isteyen ve onu arayan kimsedir. Nitekim: "Falan kişi üncidü (أَنْجَدَ) dedi", yani Necid'e gitmek istiyor; "ütteheme (أَتْهَمَ) dedi", yani Tihâme'ye gitmek istiyor denmesi gibidir. { لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ } “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; yaşatır ve öldürür” yani O, âlemin yaratıcısıdır. Dolayısıyla hiçbir şey yaratmaya gücü yetmeyen başkasının O'na ortak koşulması caiz değildir. { هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ } “O yaşatır ve öldürür” yani ölüleri diriltir ve yaşayanları öldürür. { رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ } “Sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” yani sizin de mâlikinizdir, sizden önce geçmiş olanların da mâlikidir. Başınıza azap inmesin diye Muhammed'i yalanlamaktan sakının! { بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ } “Aksine onlar, şüphe içinde eğlenip oynamaktadırlar” yani Allah'ın kendilerini yarattığına dair sözlerinde açığa vurdukları iman ve ikrarda kesin bir inanç üzerinde değillerdir; sadece
19696. Metin
يَقُولُونَهُ لِتَقْلِيدِ «١» آبَائِهِمْ مِنْ غَيْرِ عِلْمٍ فَهُمْ فِي شَكٍّ. وَإِنْ تَوَهَّمُوا أَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ فَهُمْ يَلْعَبُونَ فِي دِينِهِمْ بِمَا يَعِنُّ لَهُمْ مِنْ غَيْرِ حُجَّةٍ. وَقِيلَ:" يَلْعَبُونَ" يُضِيفُونَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ الِافْتِرَاءَ اسْتِهْزَاءً. وَيُقَالُ لِمَنْ أَعْرَضَ عَنِ الْمَوَاعِظِ: لَاعِبٌ، وَهُوَ كَالصَّبِيِّ الَّذِي يَلْعَبُ فَيَفْعَلُ مَا لَا يَدْرِي عَاقِبَتَهُ.
bunu hiçbir bilgiye dayanmaksızın atalarını taklit etmek «١» için söylerler ve bu sebeple bir şüphe içindedirler. Kendilerini mümin sansalar bile, dinlerinde hiçbir delil olmaksızın akıllarına esen şeylerle eğlenip oynamaktadırlar. { يَلْعَبُونَ } “Oynamaktadırlar” ifadesinin; alay ederek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iftira isnat ederler anlamına geldiği de söylenmiştir. Öğütlerden yüz çeviren kimseye 'oynayan/eğlenen' (lâib) denir; o, oynayıp da sonucunun ne olacağını bilmediği şeyleri yapan bir çocuk gibidir.
19697. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ١٠ الى ١١]
[Duhan Suresi (44), 10-11. Ayetler]
19698. Metin
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١)
{ فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١) } “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. İnsanları bürüyecektir; bu, acıklı bir azaptır.”
19699. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ" ارْتَقِبْ مَعْنَاهُ انْتَظِرْ يَا مُحَمَّدُ بِهَؤُلَاءِ الْكُفَّارِ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ، قَالَهُ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ احْفَظْ قَوْلَهُمْ هَذَا لِتَشْهَدَ عَلَيْهِمْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ، وَلِذَلِكَ سُمِّيَ الْحَافِظُ رَقِيبًا. وَفِي الدُّخَانِ أَقْوَالٌ ثَلَاثَةٌ: الْأَوَّلُ أَنَّهُ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ لَمْ يَجِئْ بَعْدُ، وَأَنَّهُ يَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا يَمْلَأُ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، فَأَمَّا الْمُؤْمِنُ فَيُصِيبُهُ مِثْلُ الزُّكَامِ، وَأَمَّا الْكَافِرُ وَالْفَاجِرُ فَيَدْخُلُ فِي أُنُوفِهِمْ فَيَثْقُبُ مَسَامِعَهُمْ، وَيُضَيِّقُ أَنْفَاسَهُمْ، وَهُوَ مِنْ آثَارِ جَهَنَّمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَمِمَّنْ قَالَ إِنَّ الدُّخَانَ لَمْ يَأْتِ بَعْدُ: عَلِيٌّ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ عَمْرٍو وَأَبُو هُرَيْرَةَ وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ وَالْحَسَنُ وَابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ وَغَيْرُهُمْ. وَرَوَى أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ مَرْفُوعًا أَنَّهُ دُخَانٌ يَهِيجُ بِالنَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يَأْخُذُ الْمُؤْمِنُ مِنْهُ كَالزُّكْمَةِ. وَيَنْفُخُ الْكَافِرَ حَتَّى يَخْرُجَ مِنْ كُلِّ مِسْمَعٍ مِنْهُ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي الطُّفَيْلِ عَنْ حُذَيْفَةَ بْنِ أُسَيْدٍ الْغِفَارِيِّ قَالَ: اطَّلَعَ النَّبِيُّ ﷺ عَلَيْنَا وَنَحْنُ نَتَذَاكَرُ فَقَالَ: (مَا تَذْكُرُونَ)؟ قَالُوا: نَذْكُرُ السَّاعَةَ، قَالَ: (إِنَّهَا لَنْ تَقُومَ حَتَّى تَرَوْا قَبْلَهَا عَشْرَ آيَاتٍ- فَذَكَرَ- الدُّخَانَ وَالدَّجَّالَ وَالدَّابَّةَ وَطُلُوعَ الشَّمْسِ من مغربها ونزول عيسى بن مَرْيَمَ وَخُرُوجَ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ وَثَلَاثَةَ خُسُوفٍ خَسْفٌ بالمشرق وخسف بالمغرب وَخَسْفٌ بِجَزِيرَةِ الْعَرَبِ وَآخِرُ ذَلِكَ نَارٌ تَخْرُجُ مِنَ الْيَمَنِ تَطْرُدُ النَّاسَ إِلَى مَحْشَرِهِمْ (. فِي رِوَايَةٍ عَنْ حُذَيْفَةَ (إِنَّ السَّاعَةَ لَا تَكُونُ حَتَّى تَكُونَ عَشْرُ آيَاتٍ: خَسْفٌ بِالْمَشْرِقِ وَخَسْفٌ بِالْمَغْرِبِ وَخَسْفٌ فِي جَزِيرَةِ الْعَرَبِ وَالدُّخَانُ وَالدَّجَّالُ
Yüce Allah'ın: { فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ } “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle” buyruğuna gelince1: [Ayette geçen] "gözetle" (ertegıb / ارْتَقِبْ) kelimesinin anlamı; Katâde'nin belirttiğine göre: "Ey Muhammed! Bu kâfirlerin başına göğün apaçık bir duman getireceği günü bekle!" demektir. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; "Göğün apaçık bir duman getireceği gün onların aleyhine şahitlik etmek üzere onların bu sözünü aklında tut / gözet!" demektir. Bundan dolayı koruyup gözetene "rakîb" denilmiştir. Duhan (duman) hakkında üç görüş vardır: Birincisi: Onun kıyamet alametlerinden olduğu, henüz gelmediği, yeryüzünde kırk gün kalıp yer ile gök arasını dolduracağıdır. Mümine gelince, ona nezle gibi bir tesir yapacak; kâfir ve günahkâra (fâcir) gelince, burunlarından girip kulak deliklerini delecek ve nefeslerini daraltacaktır. Bu ise kıyamet gününde cehennemin eserlerindendir. Duhanın henüz gelmediğini söyleyenler arasında şunlar vardır: Ali, İbn Abbas, İbn Amr, Ebû Hüreyre, Zeyd b. Ali, el-Hasan, İbn Ebî Müleyke ve başkaları. Ebû Saîd el-Hudrî merfû olarak şöyle rivayet etmiştir: « O, kıyamet gününde insanları sarıp kuşatan bir dumandır; mümini nezle gibi tutar, kâfiri ise her bir kulağından çıkacak derecede şişirir. » Bunu el-Mâverdî zikretmiştir. Sahîh-i Müslim'de Ebü't-Tufeyl'den, o da Huzeyfe b. Esîd el-Gıfârî'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Biz aramızda müzakere ederken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza çıkageldi ve: « Ne konuşuyorsunuz? » buyurdu. Sahabeler: "Kıyameti konuşuyoruz" dediler. O da şöyle buyurdu: « Şüphesiz ondan önce on alamet görmedikçe o kopmayacaktır » -ve şunları zikretti:- « Duman (duhân), Deccâl, Dâbbetü'l-arz, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa'nın inmesi, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkması ve üç yer batması: Doğuda bir batma, batıda bir batma ve Arap Yarımadası'nda bir batma. Bunların sonuncusu ise Yemen'den çıkıp insanları mahşer yerlerine süren bir ateştir. » Huzeyfe'den gelen bir rivayette ise: « Şu on alamet olmadıkça kıyamet kopmaz: Doğuda bir batma, batıda bir batma, Arap Yarımadası'nda bir batma, duman, Deccâl... »
19700. Metin
وَدَابَّةُ الْأَرْضِ وَيَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَطُلُوعُ الشَّمْسِ مِنْ مَغْرِبِهَا وَنَارٌ تَخْرُجُ مِنْ قَعْرِ عَدْنٍ تُرَحِّلُ النَّاسَ (. وَخَرَّجَهُ الثَّعْلَبِيُّ أَيْضًا عَنْ حُذَيْفَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:) أول الآيات خروجا الدجال ونزول عيسى بن مَرْيَمَ وَنَارٌ تَخْرُجُ مِنْ قَعْرِ عَدَنَ أَبْيَنَ تَسُوقُ النَّاسَ إِلَى الْمَحْشَرِ تَبِيتُ مَعَهُمْ حَيْثُ بَاتُوا وَتَقِيلُ مَعَهُمْ إِذَا قَالُوا وَتُصْبِحُ مَعَهُمْ إِذَا أَصْبَحُوا وَتُمْسِي مَعَهُمْ إِذَا أَمْسَوْا (. قُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، وَمَا الدُّخَانُ؟ قَالَ هَذِهِ الْآيَةُ:" فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ" يَمْلَأُ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ يَمْكُثُ أَرْبَعِينَ يَوْمًا وَلَيْلَةً أَمَّا الْمُؤْمِنُ فَيُصِيبُهُ مِنْهُ شِبْهُ الزكام وأما والكافر فَيَكُونُ بِمَنْزِلَةِ السَّكْرَانِ يَخْرُجُ الدُّخَانُ مِنْ فَمِهِ ومنخره وعينيه وأذنيه وَدُبُرِهِ (. فَهَذَا قَوْلٌ. الْقَوْلُ الثَّانِي- أَنَّ الدُّخَانَ هُوَ مَا أَصَابَ قُرَيْشًا مِنَ الْجُوعِ بِدُعَاءِ النَّبِيِّ ﷺ، حَتَّى كَانَ الرَّجُلُ يَرَى بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ دُخَانًا، قَالَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ. قَالَ: وَقَدْ كَشَفَهُ اللَّهُ عَنْهُمْ، وَلَوْ كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ لَمْ يَكْشِفْهُ عَنْهُمْ «١». وَالْحَدِيثُ عَنْهُ بِهَذَا فِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ وَمُسْلِمٍ وَالتِّرْمِذِيِّ. قَالَ الْبُخَارِيُّ: حَدَّثَنِي يَحْيَى قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ مُسْلِمٍ عَنْ مَسْرُوقٍ قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: إِنَّمَا كَانَ هَذَا لِأَنَّ قُرَيْشًا لَمَّا اسْتَعْصَتْ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ دَعَا عَلَيْهِمْ بِسِنِينَ كَسِنِي يُوسُفَ، فَأَصَابَهُمْ قَحْطٌ «٢» وَجَهْدٌ حَتَّى أَكَلُوا الْعِظَامَ، فَجَعَلَ الرَّجُلَ يَنْظُرُ إِلَى السَّمَاءِ فَيَرَى مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا كَهَيْئَةِ الدُّخَانِ مِنَ الْجَهْدِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ. يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ". قَالَ: فَأَتَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، اسْتَسْقِ اللَّهَ لِمُضَرَ فَإِنَّهَا قَدْ هَلَكَتْ. قَالَ: (لِمُضَرَ! إِنَّكَ لجرى) فاستسقى فسقوا، فنزلت:" إِنَّكُمْ عائِدُونَ" [الدخان: ١٥]. فَلَمَّا أَصَابَتْهُمُ الرَّفَاهِيَةُ عَادُوا إِلَى حَالِهِمْ حِينَ أَصَابَتْهُمُ الرَّفَاهِيَةُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿" يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ"
Dâbbetü'l-arz, Ye'cûc ve Me'cûc, güneşin batıdan doğması ve Aden'in derinliklerinden çıkıp insanları göç ettiren bir ateştir). Bunu Sa'lebî de Huzeyfe'den rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: (İlk çıkacak alametler; Deccâl, Meryem oğlu İsa'nın inişi ve Aden-Ebyen'in derinliklerinden çıkıp insanları mahşere sevk eden, onlar nerede gecelerse orada onlarla geceleceyen, onlar nerede kaylûle yaparsa orada onlarla kaylûle yapan, sabahladıklarında onlarla sabahlayan ve akşamladıklarında onlarla akşamlayan bir ateştir). 'Ey Allah'ın Peygamberi! Duman nedir?' dedim. Şöyle buyurdu: (Şu ayettir: { فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ } “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle.” Doğu ile batı arasını doldurur, kırk gün kırk gece kalır. Mümine gelince, ona nezle gibi bir şey dokunur; kâfir ise sarhoş gibi olur, duman ağzından, burun deliklerinden, gözlerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkar). Bu bir görüştür. İkinci görüş: Duman, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bedduası sebebiyle Kureyş'in başına gelen açlıktır; öyle ki kişi gökle yer arasında bir duman görür gibi olurdu; bunu İbn Mes'ûd söylemiştir. O şöyle demiştir: Allah onu kendilerinden kaldırmıştır; şayet kıyamet günü olsaydı onu kendilerinden kaldırmazdı «١». Ondan gelen bu hadis Sahih-i Buhârî, Müslim ve Tirmizî'de yer almaktadır. Buhârî şöyle demiştir: Bana Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'ten, o Müslim'den, o Mesrûk'tan anlattı; o şöyle dedi: Abdullah [b. Mes'ûd] dedi ki: Bu durum ancak şundan dolayı olmuştur: Kureyş, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e başkaldırıp isyan edince, o da Yusuf'un kıtlık yılları gibi yıllar vermesi için onların aleyhine dua etti. Onlara öyle bir kıtlık «٢» ve darlık isabet etti ki kemikleri dahi yediler. Kişi göğe bakar ve darlıktan dolayı kendisiyle gök arasını bir duman gibi görürdü. Bunun üzerine Yüce Allah: { فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ. يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ } “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. İnsanları bürüyecektir; bu, can yakıcı bir azaptır” ayetlerini indirdi. [İbn Mes'ûd] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelinip: 'Ey Allah'ın Resûlü! Mudar kabilesi için Allah'tan yağmur dile, zira onlar helak oldu' denildi. O da: (Mudar için mi? Gerçekten pek cüretkârsın!) buyurdu; sonra yağmur diledi ve onlara yağmur verildi. Bunun üzerine: { إِنَّكُمْ عائِدُونَ } “Şüphesiz siz döneceksiniz” [Duhan: 15] ayeti indi. Onlara bolluk ve genişlik gelince, refaha erdikleri anki hallerine geri döndüler. Bunun üzerine Allah celle ve azze: { يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ } “O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız” ayetini indirdi.
19701. Metin
قَالَ: يَعْنِي يَوْمَ بَدْرٍ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: وَالدُّخَانُ الْجَدْبُ. الْقُتَبِيُّ: سُمِّيَ دُخَانًا لِيُبْسِ الْأَرْضِ مِنْهُ حِينَ يَرْتَفِعُ مِنْهَا كَالدُّخَانِ. الْقَوْلُ الثَّالِثُ- إِنَّهُ يَوْمُ فَتْحِ مَكَّةَ لَمَّا حَجَبَتِ السَّمَاءَ الْغَبَرَةُ، قَالَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ الْأَعْرَجُ." يَغْشَى النَّاسَ" فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ لِلدُّخَانِ، فَإِنْ كَانَ قَدْ مَضَى عَلَى مَا قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ فَهُوَ خَاصٌّ بِالْمُشْرِكِينَ من أهل مكة، وإن كان من
[İbn Mes'ûd] dedi ki: Yani Bedir günüdür.1 Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Duhan, kuraklıktır.2 İbn Kuteybe [şöyle demiştir]: Kuraklık sebebiyle yerden duman gibi [toz] yükseldiği vakit yeryüzünün kuruması dolayısıyla ona 'duhan' (duman) adı verilmiştir. Üçüncü görüş: Toz-toprağın göğü perdelediği Mekke'nin fethi günüdür; bunu Abdurrahman el-A'rec söylemiştir. { يَغْشَى النَّاسَ } “İnsanları bürür” kavli, dumanın sıfatı konumundadır. Şayet İbn Mes'ûd'un dediği gibi geçmişte kalmış ise bu, Mekke ehlinden olan müşriklere mahsustur; şayet
19702. Metin
أَشْرَاطِ السَّاعَةِ فَهُوَ عَامٌّ عَلَى مَا تَقَدَّمَ." هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ" أَيْ يَقُولُ اللَّهُ لَهُمْ:" هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ". فَمَنْ قَالَ: إِنَّ الدُّخَانَ قَدْ مَضَى فَقَوْلُهُ:" هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ" حِكَايَةُ حَالٍ مَاضِيَةٍ، وَمَنْ جَعَلَهُ مُسْتَقْبَلًا فَهُوَ حِكَايَةُ حَالٍ آتِيَةٍ. وَقِيلَ:" هَذَا" بِمَعْنَى ذَلِكَ. وَقِيلَ: أَيْ يَقُولُ النَّاسُ لِذَلِكَ الدُّخَانِ:" هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ". وَقِيلَ: هُوَ إِخْبَارٌ عَنْ دُنُوِّ الْأَمْرِ، كما تقول: هذا الشتاء فأعد له.
kıyamet alametlerinden ise, daha önce geçtiği üzere umumidir. { هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ } “Bu, acıklı bir azaptır” yani Allah onlara: 'Bu, acıklı bir azaptır' der. Dumanın geçmişte kaldığını söyleyen kimseye göre O'nun: { هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ } “Bu, acıklı bir azaptır” kavli geçmişteki bir halin hikâyesidir; onu gelecekte vuku bulacak kabul eden kimseye göre ise gelecek bir halin hikâyesidir. { هَذَا } “Bu” ifadesinin 'şu' (zâlike) manasında olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Yani insanlar o duman için: 'Bu, acıklı bir azaptır' derler. İşin yaklaştığının bildirilmesi olduğu da söylenmiştir; nitekim senin: 'İşte kış geldi, ona hazırlan' demen gibidir.
19703. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ١٢]
[Duhan Suresi (44), 12. Ayet]
19704. Metin
رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢)
{ رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) } “Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır, doğrusu biz inananlarız.”
19705. Metin
أَيْ يَقُولُونَ ذَلِكَ، اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ فِ" إِنَّا مُؤْمِنُونَ"، أَيْ نُؤْمِنُ بِكَ إِنْ كَشَفْتَهُ عَنَّا. قِيلَ: إِنَّ قُرَيْشًا أَتَوُا النَّبِيَّ ﷺ وَقَالُوا: إِنْ كَشَفَ اللَّهُ عَنَّا هَذَا الْعَذَابَ أَسْلَمْنَا، ثُمَّ نَقَضُوا هَذَا الْقَوْلَ. قَالَ قَتَادَةُ:" الْعَذابَ" هُنَا الدُّخَانُ. وَقِيلَ: الْجُوعُ، حَكَاهُ النَّقَّاشُ. قُلْتُ: وَلَا تَنَاقُضَ، فَإِنَّ الدُّخَانَ لَمْ يَكُنْ إِلَّا مِنَ الْجُوعِ الَّذِي أَصَابَهُمْ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقَدْ يُقَالُ لِلْجُوعِ وَالْقَحْطِ: الدُّخَانُ، لِيُبْسِ الْأَرْضِ فِي سَنَةِ الْجَدْبِ وَارْتِفَاعِ الْغُبَارِ بِسَبَبِ قِلَّةِ الْأَمْطَارِ، وَلِهَذَا يُقَالُ لِسَنَةِ الْجَدْبِ: الْغَبْرَاءُ. وَقِيلَ: إِنَّ الْعَذَابَ هُنَا الثَّلْجُ. قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ وَهَذَا لَا وَجْهَ لَهُ، لِأَنَّ هَذَا إِنَّمَا يَكُونُ فِي الْآخِرَةِ أَوْ فِي أَهْلِ مَكَّةَ، وَلَمْ تَكُنْ مَكَّةُ مِنْ بِلَادِ الثلج، غير أنه مقول فحكيناه.
Yani onlar şöyle derler: Bizden azabı kaldır, { إِنَّا مُؤْمِنُونَ } “doğrusu biz inananlarız”, yani eğer onu bizden kaldırırsan Sana iman ederiz. Anlatıldığına göre Kureyşliler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: 'Eğer Allah bizden bu azabı kaldırırsa Müslüman oluruz' dediler, sonra da bu sözlerinden döndüler. Katâde: "Buradaki { الْعَذابَ } 'azap' dumandır" demiştir. Kıtlık olduğu da söylenmiştir; bunu Nakkâş nakletmiştir. Derim ki: Bir çelişki yoktur; zira duman, daha önce geçtiği üzere, ancak onların başına gelen açlıktan ibaretti. Kuraklık yılındaki yerin kuruluğu ve yağmurların azlığı sebebiyle tozun yükselmesinden dolayı açlık ve kıtlığa 'duhân' (duman) denebilmektedir; bu sebeple kuraklık yılına 'el-Gabrâ' (tozlu yıl) denir. Buradaki azabın kar olduğu da söylenmiştir. Mâverdî şöyle demiştir: Bunun bir geçerliliği yoktur; çünkü bu durum ya ahirette olur ya da Mekke halkı hakkında olur; Mekke ise karlı beldelerden değildir, ne var ki bu söylenmiş bir söz olduğu için onu aktardık.
19706. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ١٣ الى ١٤]
[Duhan Suresi (44), 13-14. Ayetler]
19707. Metin
أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)
{ أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) } “Onlar nerede, öğüt almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Öğretilmiş bir delidir' dediler.”
19708. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى " أَيْ مِنْ أَيْنَ يَكُونُ لَهُمُ التَّذَكُّرُ وَالِاتِّعَاظُ عِنْدَ حُلُولِ الْعَذَابِ." وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ" يُبَيِّنُ لَهُمُ الْحَقَّ، وَالذِّكْرَى وَالذِّكْرُ وَاحِدٌ، قَالَهُ الْبُخَارِيُّ." ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ" أَيْ أَعْرَضُوا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ مَتَى يَتَّعِظُونَ وَاللَّهُ أَبْعَدَهُمْ مِنَ الِاتِّعَاظِ وَالتَّذَكُّرِ بَعْدَ تَوَلِّيهِمْ عَنْ مُحَمَّدٍ ﷺ وَتَكْذِيبِهِمْ إِيَّاهُ. وَقِيلَ: أَيْ أَنَّى يَنْفَعُهُمْ
Yüce Allah'ın: { أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى } “Onlar nerede, öğüt almak nerede?” kavli, azap indiği vakit hatırlayıp ibret almaları onlara nereden gelecektir? demektir. { وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ } “Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti” yani onlara hakkı apaçık bildiren [bir elçi gelmişti]. 'ez-Zikrâ' ile 'ez-zikr' birdir; bunu Buhârî söylemiştir. { ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ } “Sonra ondan yüz çevirdiler” yani geri durdular. İbn Abbas şöyle demiştir: Yani onlar Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den yüz çevirip onu yalanladıktan sonra ne zaman ibret alacaklar ki, oysa Allah onları ibret almaktan ve hatırlamaktan uzaklaştırmıştır. Şöyle de denilmiştir: Yani
19709. Metin
قَوْلُهُمْ:" إِنَّا مُؤْمِنُونَ" بَعْدَ ظُهُورِ الْعَذَابِ غَدًا أَوْ بَعْدَ ظُهُورِ أَعْلَامِ السَّاعَةِ، فَقَدْ صَارَتِ الْمَعَارِفُ ضَرُورِيَّةً. وَهَذَا إِذَا جَعَلْتَ الدُّخَانَ آيَةً مُرْتَقِبَةً." وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ" أَيْ عَلَّمَهُ بَشَرٌ أَوْ عَلَّمَهُ الْكَهَنَةُ وَالشَّيَاطِينُ، ثُمَّ هُوَ مَجْنُونٌ وليس برسول.
yarın azap ortaya çıktıktan veya kıyamet alametleri belirdikten sonra: { إِنَّا مُؤْمِنُونَ } “Doğrusu biz inananlarız” demeleri onlara ne fayda verir; çünkü artık bilgiler zorunlu (zarûrî) hale gelmiştir. Bu, dumanı geleceği beklenen bir alamet kıldığın takdirdedir. { وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ } “Ve: 'Öğretilmiş bir delidir' dediler” yani ona bir beşer öğretmiştir yahut ona kâhinler ve şeytanlar öğretmiştir; sonra o bir delidir, elçi değildir [dediler].
19710. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ١٥]
[Duhan Suresi (44), 15. Ayet]
19711. Metin
إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥)
{ إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) } “Biz o azabı birazcık kaldıracağız, şüphesiz siz döneceksiniz.”
19712. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا" أَيْ وَقْتًا قَلِيلًا، وَعَدَ أَنْ يَكْشِفَ عَنْهُمْ ذَلِكَ الْعَذَابَ قَلِيلًا، أَيْ فِي زَمَانٍ قَلِيلٍ لِيَعْلَمَ أَنَّهُمْ لَا يَفُونَ بِقَوْلِهِمْ، بَلْ يَعُودُونَ إِلَى الْكُفْرِ بَعْدَ كَشْفِهِ، قَالَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ. فَلَمَّا كَشَفَ ذلك عنهم باستسقاء النبي صلى لهم الله عليه وسلم عَادُوا إِلَى تَكْذِيبِهِ. وَمَنْ قَالَ: إِنَّ الدُّخَانَ مُنْتَظِرٌ قَالَ: أَشَارَ بِهَذَا إِلَى مَا يَكُونُ مِنَ الْفُرْجَةِ بَيْنَ آيَةٍ وَآيَةٍ مِنْ آيَاتِ قِيَامِ السَّاعَةِ. ثُمَّ مَنْ قُضِيَ عَلَيْهِ بِالْكُفْرِ يَسْتَمِرُّ عَلَى كُفْرِهِ. وَمَنْ قَالَ هَذَا فِي الْقِيَامَةِ قَالَ: أَيْ لَوْ كَشَفْنَا عَنْكُمُ الْعَذَابَ لَعُدْتُمْ إِلَى الْكُفْرِ. وَقِيلَ: مَعْنَى" إِنَّكُمْ عائِدُونَ" إِلَيْنَا، أَيْ مَبْعُوثُونَ بَعْدَ الْمَوْتِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى" إِنَّكُمْ عائِدُونَ" إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ إِنْ لَمْ تؤمنوا.
Yüce Allah'ın: { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا } “Biz o azabı birazcık kaldıracağız” kavli, yani az bir vakit [kaldıracağız] demektir. Sözlerinde durmayacaklarını, aksine azap kaldırıldıktan sonra küfre döneceklerini bilsin diye o azabı onlardan birazcık, yani kısa bir süre kaldırmayı vaad etti; bunu İbn Mes'ûd söylemiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendileri için yağmur duası etmesiyle [Allah] bu azabı onlardan kaldırınca, yine onu yalanlamaya döndüler. Dumanın gelecekte beklendiğini söyleyen kimse ise şöyle demiştir: Bununla, kıyametin kopuşuna ait alametlerin aralarında meydana gelecek olan rahatlama ve fasılaya işaret etmiştir. Sonra aleyhine küfürle hükmedilmiş kimse küfrüne devam eder. Bunun kıyamette olacağını söyleyen kimse ise şöyle demiştir: Yani 'Sizden azabı kaldırsaydık muhakkak yine küfre dönerdiniz.' { إِنَّكُمْ عائِدُونَ } “Şüphesiz siz döneceksiniz” ifadesinin, bize döneceksiniz, yani ölümden sonra diriltileceksiniz manasında olduğu da söylenmiştir. Şayet iman etmezseniz { إِنَّكُمْ عائِدُونَ } “şüphesiz siz cehennem ateşine döneceksiniz” manasında olduğu da söylenmiştir.
19713. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ١٦]
[Duhan Suresi (44), 16. Ayet]
19714. Metin
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)
{ يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦) } “O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız.”
19715. Metin
يَوْمَ" مَحْمُولٌ عَلَى مَا دَلَّ عَلَيْهِ" مُنْتَقِمُونَ"، أَيْ نَنْتَقِمُ مِنْهُمْ يَوْمَ نَبْطِشُ. وَأَبْعَدَهُ بَعْضُ النَّحْوِيِّينَ بِسَبَبِ أَنَّ مَا بَعْدَ" إِنَّ" لَا يُفَسِّرُ مَا قَبْلَهَا. وَقِيلَ: إِنَّ الْعَامِلَ فِيهِ" مُنْتَقِمُونَ". وَهُوَ بَعِيدٌ أَيْضًا، لِأَنَّ مَا بَعْدَ" إِنَّ" لَا يَعْمَلُ فِيمَا قَبْلَهَا. وَلَا يَحْسُنُ تعلقه بقوله:" عائِدُونَ" ولا بقوله:" إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ"، إِذْ لَيْسَ الْمَعْنَى عَلَيْهِ. وَيَجُوزُ نَصْبُهُ بِإِضْمَارِ فِعْلٍ، كَأَنَّهُ قَالَ: ذَكِّرْهُمْ أَوِ اذْكُرْ. ويجوز أن يكون المعنى إنكم عَائِدُونَ، فَإِذَا عُدْتُمْ أَنْتَقِمُ مِنْكُمْ يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى. وَلِهَذَا وَصَلَ هَذَا بِقِصَّةِ فِرْعَوْنَ، فَإِنَّهُمْ وَعَدُوا مُوسَى الْإِيمَانَ إِنْ كَشَفَ عَنْهُمُ الْعَذَابَ، ثُمَّ لَمْ يُؤْمِنُوا حَتَّى غَرِقُوا. وَقِيلَ:" إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ" كَلَامٌ تَامٌّ. ثُمَّ ابْتَدَأَ" يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ" أَيْ نَنْتَقِمُ مِنْ جَمِيعِ الْكُفَّارِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَارْتَقِبِ الدُّخَانَ وَارْتَقِبْ يَوْمَ نَبْطِشُ، فَحَذَفَ وَاوَ العطف،
{ يَوْمَ } “gün” lafzı, { مُنْتَقِمُونَ } “intikam alıcılarız” ifadesinin delalet ettiği anlama hamledilmiştir; yani 'şiddetle yakaladığımız gün onlardan intikam alırız' demektir. Bazı nahivciler, "inne"den sonrasının kendinden öncekini tefsir edemeyeceği gerekçesiyle bunu uzak bir ihtimal görmüşlerdir. Onda amel edenin bizzat { مُنْتَقِمُونَ } olduğu da söylenmiştir; ancak bu da uzak bir ihtimaldir, zira "inne"den sonrası kendisinden öncekinde amel etmez. Anlam buna uygun olmadığı için onun { عائِدُونَ } “döneceksiniz” sözüne de { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ } “Biz o azabı kaldıracağız” sözüne de taalluk etmesi uygun değildir. Gizli bir fiille mansub kılınması caizdir; sanki: 'Onlara hatırlat yahut an' demiş gibidir. Mananın: 'Şüphesiz siz [küfre] döneceksiniz; döndüğünüz takdirde en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün sizden intikam alırım' şeklinde olması da caizdir. İşte bu sebeple bunu Firavun kıssasına bağlamıştır; nitekim onlar da azabı kendilerinden kaldırdığı takdirde Musa'ya iman edeceklerine söz vermişler, sonra da boğuluncaya kadar iman etmemişlerdi. { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ } “Biz o azabı birazcık kaldıracağız, şüphesiz siz döneceksiniz” ifadesinin tam bir kelam olduğu söylenmiştir. Sonra { يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ } “O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız” diye başlanmıştır; yani bütün kâfirlerden intikam alırız. Şöyle de denilmiştir: Mana; dumanı gözetle ve yakalayacağımız günü gözetle şeklindedir; böylece atıf vavı hazfedilmiştir,
19716. Metin
كَمَا تَقُولُ: اتَّقِ النَّارَ اتَّقِ الْعَذَابَ. وَ" الْبَطْشَةَ الْكُبْرى " فِي قَوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ: يَوْمَ بَدْرٍ. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ وَمُجَاهِدٍ وَالضَّحَّاكِ. وَقِيلَ: عَذَابُ جَهَنَّمَ يَوْمَ القيامة، قاله الْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ وَابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا، وَاخْتَارَهُ الزَّجَّاجُ. وَقِيلَ: دُخَانٌ يَقَعُ فِي الدُّنْيَا، أَوْ جُوعٌ أَوْ قَحْطٌ يَقَعُ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ. الْمَاوَرْدِيُّ: وَيُحْتَمِلُ أَنَّهَا قِيَامُ السَّاعَةِ، لِأَنَّهَا خَاتِمَةُ بَطَشَاتِهِ فِي الدُّنْيَا. وَيُقَالُ: انْتَقَمَ اللَّهُ مِنْهُ، أَيْ عَاقَبَهُ. وَالِاسْمُ مِنْهُ النَّقِمَةُ «١» وَالْجَمْعُ النِّقِمَاتُ. وَقِيلَ بِالْفَرْقِ بَيْنَ النِّقْمَةِ وَالْعُقُوبَةِ، فَالْعُقُوبَةُ بَعْدَ الْمَعْصِيَةِ لِأَنَّهَا مِنَ الْعَاقِبَةِ. وَالنِّقْمَةُ قَدْ تَكُونُ قَبْلَهَا، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقِيلَ: الْعُقُوبَةُ مَا تَقَدَّرَتْ والانتقام غير مقدر.
Bu, senin 'Ateşten sakın, azaptan sakın' demen gibidir. { الْبَطْشَةَ الْكُبْرى } “En büyük yakalayış” ifadesi İbn Mes'ûd'un kavline göre Bedir günüdür. Bu, İbn Abbas, Übey b. Ka'b, Mücâhid ve Dahhâk'ın da kavlidir. Bunun kıyamet günündeki cehennem azabı olduğu da söylenmiştir; bunu Hasan, İkrime ve yine İbn Abbas söylemiş, Zeccâc da bunu tercih etmiştir. Dünyada vuku bulacak bir duman yahut kıyamet gününden önce vuku bulacak bir açlık veya kıtlık olduğu da söylenmiştir. Mâverdî: 'Onun kıyametin kopması olması da muhtemeldir; çünkü o, Allah'ın dünyadaki yakalayışlarının sonuncusudur' demiştir. Arapçada 'İntekamallâhu minhu' (Allah ondan intikam aldı), yani onu cezalandırdı denilir. Bunun ismi 'nıkmet' «١», çoğulu ise 'nıkımât'tır. Nıkmet ile ukûbet arasında fark olduğu da söylenmiştir; nitekim ukûbet günahtan sonradır, çünkü o akıbetten gelir; nıkmet ise günahtan önce de olabilir; bunu İbn Abbas söylemiştir. Ukûbetin miktarı belirlenmiş olan ceza, intikamın ise miktarı belirlenmemiş olan ceza olduğu da söylenmiştir.
19717. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ١٧]
[Duhan Suresi (44), 17. Ayet]
19718. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧)
{ وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) } “Andolsun, onlardan önce Firavun'un kavmini de denemiştik ve onlara çok şerefli bir elçi gelmişti.”
19719. Metin
أَيِ ابْتَلَيْنَاهُمْ. وَمَعْنَى هَذِهِ الْفِتْنَةُ وَالِابْتِلَاءُ الْأَمْرُ بِالطَّاعَةِ. وَالْمَعْنَى: عَامَلْنَاهُمْ مُعَامَلَةَ الْمُخْتَبَرِ بِبَعْثَةِ مُوسَى إِلَيْهِمْ فَكَذَّبُوا فَأُهْلِكُوا، فَهَكَذَا أَفْعَلُ بِأَعْدَائِكَ يَا مُحَمَّدُ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا. وَقِيلَ: فَتَنَّاهُمْ عَذَّبْنَاهُمْ بِالْغَرَقِ. وَفِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالتَّقْدِيرُ: وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ رَسُولٌ كَرِيمٌ وَفَتَنَّاهُمْ، أَيْ أَغْرَقْنَاهُمْ، لِأَنَّ الْفِتْنَةَ كَانَتْ بَعْدَ مَجِيءِ الرسل. وَالْوَاوُ لَا تُرَتِّبُ. وَمَعْنَى" كَرِيمٌ" أَيْ كَرِيمٌ فِي قَوْمِهِ. وَقِيلَ: كَرِيمُ الْأَخْلَاقِ بِالتَّجَاوُزِ وَالصَّفْحِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: كَرِيمٌ عَلَى رَبِّهِ إِذِ اخْتَصَّهُ بالنبوة وإسماع الكلام.
Yani onları imtihan ettik. Bu fitne ve imtihanın manası, itaatle emretmektir. Manası şudur: Onlara Musa'yı göndermek suretiyle kendilerine sınanan kimse muamelesi yaptık; onlar ise yalanladılar ve bu yüzden helak edildiler. İşte ey Muhammed, eğer iman etmezlerse senin düşmanlarına da böyle yapacağım. { فَتَنَّاهُمْ } onları boğarak azaplandırdık anlamına geldiği de söylenmiştir. Cümlede takdim ve tehir vardır; takdiri ise şöyledir: 'Andolsun ki Firavun hanedanına şerefli bir elçi gelmişti ve biz onları denedik/boğduk'; çünkü fitne/imtihan elçilerin gelişinden sonraydı ve 'vav' harfi sıra bildirmez. { كَرِيمٌ } “Şerefli” ifadesinin manası; kavmi içinde şerefli demektir. Bağışlayıcı ve hoşgörülü olmak suretiyle güzel ahlaklı kimse olduğu da söylenmiştir. Ferrâ şöyle demiştir: Kendisini peygamberlikle ve sözünü işittirmekle seçkin kıldığı için Rabbi katında pek şereflidir.
19720. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ١٨ الى ١٩]
[Duhan Suresi (44), 18-19. Ayetler]
19721. Metin
أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩)
{ أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) } “'Allah'ın kullarını bana teslim edin! Doğrusu ben, sizin için güvenilir bir elçiyim' [demişti]. Ve: 'Allah'a karşı ululuk taslamayın; şüphesiz ben size apaçık bir delille geliyorum.'”
19722. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمَعْنَى جَاءَهُمْ فَقَالَ اتَّبِعُونِي. فَ" عِبادَ اللَّهِ" مُنَادَى. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْمَعْنَى أَرْسِلُوا مَعِي عِبَادَ اللَّهِ وَأَطْلِقُوهُمْ مِنَ الْعَذَابِ. فَ" عِبادَ اللَّهِ" عَلَى هَذَا مَفْعُولٌ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَدُّوا إِلَيَّ سَمْعَكُمْ حَتَّى أُبَلِّغَكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي." إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ" أَيْ أَمِينٌ عَلَى الْوَحْيِ فَاقْبَلُوا نصحي. وقيل: أمين على ما أستأديه
Yüce Allah'ın: { أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ } “'Allah'ın kullarını bana teslim edin!'” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunun anlamı; onlara gelip "Bana uyun" demesidir. Buna göre { عِبادَ اللَّهِ } [ifadesi] münâdâdır (seslenmedir). Mücâhid ise şöyle demiştir: Bunun manası; "Allah'ın kullarını benimle birlikte salıverin ve onları azaptan serbest bırakın" demektir. Buna göre { عِبادَ اللَّهِ } [ifadesi] mef'ûldür (nesnedir). Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; "Rabbimin elçiliğini/mesajını size tebliğ edebilmem için bana kulak verin" demektir. { إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ } “Doğrusu ben, sizin için güvenilir bir elçiyim” buyruğu, yani vahiy konusunda güvenilir biriyim, öyleyse öğüdümü kabul edin, demektir. Şöyle de denilmiştir: Sizden yerine getirilmesini talep ettiğim şeyler hususunda güvenilir biriyim...1
19723. Metin
مِنْكُمْ فَلَا أَخُونُ فِيهِ." وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ" أَيْ لَا تَتَكَبَّرُوا عَلَيْهِ وَلَا تَرْتَفِعُوا عَنْ طَاعَتِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: لَا تَبْغُوا عَلَى اللَّهِ. ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ. وَالْفَرْقُ بَيْنَ الْبَغْيِ وَالِافْتِرَاءِ أَنَّ الْبَغْيَ بِالْفِعْلِ وَالِافْتِرَاءَ بِالْقَوْلِ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: لَا تَعْظُمُوا عَلَى اللَّهِ. يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: لَا تَسْتَكْبِرُوا عَلَى عِبَادَةِ اللَّهِ. وَالْفَرْقُ بَيْنَ التَّعْظِيمِ وَالِاسْتِكْبَارِ أَنَّ التَّعْظِيمَ تَطَاوُلُ الْمُقْتَدِرِ، وَالِاسْتِكْبَارُ تَرَفُّعُ الْمُحْتَقَرِ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ." إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ" قَالَ قَتَادَةُ: بِعُذْرٍ بَيِّنٍ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ. وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ، أَيْ بُرْهَانٌ بين.
güvenilir biriyim, onda asla hıyanet etmem, denildiği de söylenmiştir. { وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ } “Ve: 'Allah'a karşı ululuk taslamayın'” yani O'na karşı kibirlenmeyin ve O'na itaatten büyüklenip kaçınmayın. Katâde: 'Allah'a karşı haddi aşmayın' demiştir. İbn Abbas: 'Allah'a karşı iftira atmayın' demiştir. Haddi aşmak (bağy) ile iftira arasındaki fark; bağy fiille, iftira ise sözle olur. İbn Cüreyc: 'Allah'a karşı büyüklük taslamayın' demiştir. Yahyâ b. Sellâm: 'Allah'ın ibadetine karşı kibirlenmeyin' demiştir. Büyüklük taslamak ile kibirlenmek arasındaki fark; büyüklük taslamak güç sahibinin üstünlük iddiasıdır, kibirlenmek ise hakir görülen kimsenin böbürlenmesidir; bunu Mâverdî zikretmiştir. { إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ } “Şüphesiz ben size apaçık bir delille geliyorum” ayeti hakkında Katâde: 'Apaçık bir hüccet ile' demiştir. Yahyâ b. Sellâm da: 'Apaçık bir delil ile' demiştir. Anlam birdir, yani apaçık bir burhan ile [geliyorum demektir].
19724. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٠]
[Duhan Suresi (44), 20. Ayet]
19725. Metin
وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠)
{ وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) } “'Doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.'”
19726. Metin
كَأَنَّهُمْ تَوَعَّدُوهُ بِالْقَتْلِ فَاسْتَجَارَ بِاللَّهِ. قَالَ قَتَادَةُ:" تَرْجُمُونِ" بِالْحِجَارَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَشْتُمُونَ، فَتَقُولُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ. وَأَظْهَرَ الذَّالَ مِنْ" عُذْتُ" نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ وَيَعْقُوبُ. وَأَدْغَمَ الْبَاقُونَ. وَالْإِدْغَامُ طَلَبًا لِلتَّخْفِيفِ، وَالْإِظْهَارُ عَلَى الْأَصْلِ. ثُمَّ قِيلَ: إِنِّي عُذْتُ بِاللَّهِ فِيمَا مَضَى، لِأَنَّ الله وعده فقال:" فَلا يَصِلُونَ إِلَيْكُما" «١» [القصص: ٣٥]. وَقِيلَ: إِنِّي أَعُوذُ، كَمَا تَقُولُ نَشَدْتُكَ بِاللَّهِ، وأقسمت عليك بالله، أي أقسم.
Sanki onlar onu ölümle tehdit etmişlerdi de o da Allah'a sığınmıştı. Katâde: "{ تَرْجُمُونِ } 'Beni taşlamanızdan' yani taşla [beni öldürmenizden]" demiştir. İbn Abbas ise: 'Bana sövmenizden, yani sihirbaz ve yalancı demenizden' demiştir. Nâfi', İbn Kesîr, İbn Âmir, Âsım ve Ya'kûb { عُذْتُ } kelimesindeki zâl (ذ) harfini izhâr ile (açıkça) okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise idgâm yapmışlardır. İdgâm hafifletme talebiyle yapılmıştır, izhâr ise aslî olan üzere yapılmıştır. Sonra şöyle denilmiştir: Ben geçmişte Allah'a sığınmıştım; çünkü Allah ona vaadde bulunup: { فَلا يَصِلُونَ إِلَيْكُما } «١» “Artık onlar size erişemezler” buyurmuştur. Şöyle de denilmiştir: Tıpkı senin "Allah adına senden diliyorum" ve "Allah adına sana yemin verdiriyorum" yani yemin ederim demen gibi, "Şüphesiz ben sığınırım" manasındadır.
19727. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢١]
[Duhan Suresi (44), 21. Ayet]
19728. Metin
وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)
{ وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) } “'Eğer bana inanmıyorsanız, benden uzak durun.'”
19729. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي" أَيْ إِنْ لَمْ تُصَدِّقُونِي وَلَمْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ لِأَجْلِ بُرْهَانِي، فَاللَّامُ فِي" لِي" لَامُ أَجْلٍ. وَقِيلَ: أَيْ وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا بِي، كَقَوْلِهِ:" فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ" «٢» [العنكبوت: ٢٦] أَيْ بِهِ." فَاعْتَزِلُونِ" أَيْ دَعُونِي كَفَافًا «٣» لَا لِي وَلَا عَلَيَّ، قَالَهُ مُقَاتِلٌ. وَقِيلَ: أَيْ كُونُوا بِمَعْزِلٍ مِنِّي وَأَنَا بِمَعْزِلٍ مِنْكُمْ إِلَى أَنْ يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنَنَا. وَقِيلَ: فَخَلُّوا سَبِيلِي وَكُفُّوا عَنْ أَذَايَ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Yüce Allah'ın: { وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي } “Eğer bana inanmıyorsanız” kavli; yani beni tasdik etmez ve delilim sebebiyle Allah'a iman etmezseniz [demektir]. { لِي } ifadesindeki lâm (ل) harfi sebep bildiren (ilâhiyet/ecl) lâmıdır. Şöyle de denilmiştir: Tıpkı O'nun: { فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ } «٢» “Bunun üzerine Lût ona iman etti” yani 'ona [inandı]' kavlinde olduğu gibi; "Ve eğer bana iman etmezseniz" manasındadır. { فَاعْتَزِلُونِ } “Benden uzak durun” yani ne lehime ne de aleyhime olmayacak şekilde beni kendi halime bırakın «٣», bunu Mukâtil söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Yani Allah aramızda hükmedinceye kadar siz benden ayrı bir yerde olun, ben de sizden ayrı bir yerde olayım. Şöyle de denilmiştir: Yolumu açın ve bana eziyet etmekten vazgeçin. Anlamlar birbirine yakındır; en doğrusunu Allah bilir.
19730. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٢]
[Duhan Suresi (44), 22. Ayet]
19731. Metin
فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢)
{ فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ } (22) “[Mûsâ da]: ‘Şüphesiz bunlar suçlu bir kavimdir’ diyerek Rabbine dua etti.”
19732. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَدَعا رَبَّهُ" فِيهِ حَذْفٌ، أَيْ فَكَفَرُوا فَدَعَا رَبَّهُ." أَنَّ هؤُلاءِ" بِفَتْحِ" أَنْ" أَيْ بِأَنْ هَؤُلَاءِ." قَوْمٌ مُجْرِمُونَ" أَيْ مُشْرِكُونَ، قَدِ امْتَنَعُوا مِنْ إِطْلَاقِ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَمِنَ الايمان.
Yüce Allah'ın: { فَدَعا رَبَّهُ } “Rabbine dua etti” kavlinde bir hazif (gizli kelime) vardır; yani [onlar] inkâr ettiler, o da Rabbine dua etti [demektir]. { أَنَّ هؤُلاءِ } kavli, { أَنْ } harfinin fethasıyladır; yani "çünkü bunlar..." manasındadır. { قَوْمٌ مُجْرِمُونَ } “Suçlu bir kavimdir” yani İsrâiloğulları'nı serbest bırakmaktan ve imandan kaçınmış olan müşriklerdir.
19733. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٣]
[Duhan Suresi (44), 23. Ayet]
19734. Metin
فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣)
{ فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) } “'Kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz.'”
19735. Metin
فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الاولى- قوله تعالى:" فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلًا" أَيْ فَأَجَبْنَا دُعَاءَهُ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي، أَيْ بِمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ." لَيْلًا" أَيْ قَبْلَ الصَّبَاحِ." إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ" وَقَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ" فَاسْرِ" بِوَصْلِ الْأَلِفِ. وَكَذَلِكَ ابْنُ كَثِيرٍ، مِنْ سَرَى. الْبَاقُونَ" فَأَسْرِ" بِالْقَطْعِ، مِنْ أَسْرَى. وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَتَقَدَّمَ خُرُوجُ فِرْعَوْنَ وَرَاءَ مُوسَى فِي" الْبَقَرَةِ وَالْأَعْرَافِ وَطَه وَالشُّعَرَاءِ وَيُونُسَ" «٢» وَإِغْرَاقُهُ وَإِنْجَاءُ مُوسَى، فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ. الثَّانِيَةُ- أُمِرَ مُوسَى ﵇ بِالْخُرُوجِ لَيْلًا. وَسَيْرُ اللَّيْلِ فِي الْغَالِبِ إِنَّمَا يَكُونُ عَنْ خَوْفٍ، وَالْخَوْفٍ يَكُونُ بِوَجْهَيْنِ: إِمَّا مِنَ الْعَدُوِّ فَيَتَّخِذُ اللَّيْلُ سِتْرًا مُسْدِلًا، فَهُوَ مِنْ أَسْتَارِ اللَّهِ تَعَالَى. وَإِمَّا مِنْ خَوْفِ الْمَشَقَّةِ عَلَى الدَّوَابِّ وَالْأَبْدَانِ بِحَرٍّ أَوْ جَدْبٍ، فَيُتَّخَذُ السُّرَى مَصْلَحَةً مِنْ ذَلِكَ. وَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَسْرِي وَيُدْلِجُ «٣» ويترفق وَيَسْتَعْجِلُ، بِحَسْبِ الْحَاجَةِ وَمَا تَقْتَضِيهِ الْمَصْلَحَةُ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: (إِذَا سَافَرْتُمْ فِي الْخِصْبِ فَأَعْطُوا الْإِبِلَ حَظَّهَا مِنَ الْأَرْضِ وَإِذَا سَافَرْتُمْ فِي السَّنَةِ فَبَادِرُوا بِهَا نِقْيِهَا) «٤». وَقَدْ مَضَى فِي أَوَّلِ" النَّحْلِ" «٥»، والحمد لله.
Bunda iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلًا } “Kullarımı geceleyin yürüt” kavli; yani onun duasına icabet ettik ve ona: Kullarımı, yani İsrâiloğulları'ndan Allah'a iman edenleri geceleyin yürüt, diye vahyettik. { لَيْلًا } “Geceleyin” yani sabah olmadan önce. { إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ } “Şüphesiz siz takip edileceksiniz”. Hicaz ehli, { فَاسْرِ } şeklinde elifin vaslıyla okumuştur. İbn Kesîr de böyledir; bu, (serâ) fiilindendir. Diğerleri ise { فَأَسْرِ } şeklinde hemzenin kat'ı (açıkça okunması) ile okumuşlardır; bu da (esrâ) fiilindendir. Bu husus daha önce geçmişti «١». Firavun'un Mûsâ'nın peşinden çıkması, onun boğulması ve Mûsâ'nın kurtarılması Bakara, A'râf, Tâhâ, Şuarâ ve Yûnus sûrelerinde «٢» geçmişti; dolayısıyla tekrar etmenin bir manası yoktur. İkincisi: Mûsâ aleyhisselâm geceleyin yola çıkmakla emrolundu. Gece yürüyüşü çoğunlukla bir korkudan ötürü olur. Korku da iki türlüdür: Ya düşmandan korkulduğu için gece örtücü bir perde edinilir; zira o, Yüce Allah'ın perdelerinden biridir. Ya da sıcak veya kuraklık sebebiyle bineklerin ve bedenlerin zorluk çekmesinden korkulur da bundan ötürü bir maslahat olarak gece yürüyüşü tercih edilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de ihtiyaca ve maslahatın gerektirdiğine göre kimi zaman gecenin başında, kimi zaman gecenin sonuna doğru yürür «٣», kimi zaman yavaşça yol alır, kimi zaman da acele ederdi. Sahîh'te Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: (Bolluk zamanında yolculuk yaptığınızda develere yeryüzünden nasiplerini veriniz; kuraklık zamanında yolculuk yaptığınızda ise onların iliklerini tüketmeden hızlıca yol alınız) «٤». Bu husus Nahl Sûresi'nin başında «٥» geçmişti. Allah'a hamdolsun.
19736. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٤]
[Duhan Suresi (44), 24. Ayet]
19737. Metin
وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)
{ وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ } “Denizi açık/durgun halde bırak; şüphesiz onlar suda boğulacak bir ordudur.” (24)
19738. Metin
قال ابن عباس:" رَهْواً" أي طريقا. وقاله كَعْبٌ وَالْحَسَنُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا سَمْتًا. الضَّحَّاكُ وَالرَّبِيعُ: سَهْلًا. عِكْرِمَةُ: يَبَسًا، لِقَوْلِهِ:" فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساً" وَقِيلَ: مُفْتَرِقًا. مُجَاهِدٌ: مُنْفَرِجًا. وَعَنْهُ يَابِسًا. وَعَنْهُ سَاكِنًا، وَهُوَ الْمَعْرُوفُ فِي اللُّغَةِ. وَقَالَهُ قَتَادَةُ وَالْهَرَوِيُّ. وَقَالَ غَيْرُهُمَا: مُنْفَرِجًا. وَقَالَ ابْنُ عَرَفَةَ: وَهُمَا يَرْجِعَانِ إِلَى مَعْنًى وَاحِدٍ وَإِنِ اخْتَلَفَ لَفْظَاهُمَا، لِأَنَّهُ إِذَا سَكَنَ جَرْيُهُ انْفَرَجَ. وَكَذَلِكَ كَانَ الْبَحْرُ يَسْكُنُ جَرْيُهُ وَانْفَرَجَ لِمُوسَى ﵇. وَالرَّهْوُ عِنْدَ الْعَرَبِ: السَّاكِنُ، يُقَالُ: جَاءَتِ الْخَيْلُ رَهْوًا، أَيْ سَاكِنَةً. قَالَ:
İbn Abbas: "{ رَهْواً } 'Bir yol olarak' demektir" demiştir. Ka'b ve el-Hasan da böyle demiştir. İbn Abbas'tan ayrıca "düzgün bir yol olarak" dediği de rivayet edilmiştir. Dahhâk ve er-Rebî': "Kolay bir yol olarak" demişlerdir. İkrime: "Kuru olarak; zira Yüce Allah: { فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساً } 'Onlar için denizde kuru bir yol aç' buyurmuştur" demiştir. Şöyle de denilmiştir: "Ayrılmış olarak". Mücahid: "Açılmış/aralanmış olarak" demiştir. Ondan "kuru olarak" dediği de rivayet edilmiştir. Yine ondan "durgun/sakin olarak" dediği de rivayet edilmiştir ki dilde bilinen de budur. Katâde ve el-Herevî de böyle demiştir. Bu ikisinin dışındakiler: "Aralanmış/açılmış olarak" demişlerdir. İbn Arefe şöyle demiştir: Bu iki lafız farklı olsa da tek bir anlama döner; çünkü suyun akışı durup sakinleştiğinde aralanıp açılır. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm için deniz akışı durup sakinleşmiş ve aralanıp açılmıştı. Arapların nezdinde Rahv (الرَّهْو); durgun/sakin olan demektir. "Atlar rahven geldi (جَاءَتِ الْخَيْلُ رَهْوًا)" yani sakin ve rahat bir şekilde geldi denir. Şair şöyle demiştir:
19739. Metin
وَالْخَيْلُ تَمْزَعُ رَهْوًا فِي أَعِنَّتِهَا ... كَالطَّيْرِ تَنْجُو مِنَ الشُّؤْبُوبِ ذِي الْبَرْدِ «١»
Atlar dizginlerinde sükûnetle koşar... Dolulu sağanaktan kurtulan kuşlar gibi «١»
19740. Metin
الْجَوْهَرِيُّ: وَيُقَالُ افْعَلْ ذَلِكَ رَهْوًا، أَيْ سَاكِنًا عَلَى هَيِّنَتِكَ «٢». وَعَيْشٌ رَاهٍ، أَيْ سَاكِنٌ رَافِهٌ. وَخِمْسٌ رَاهٍ، إِذَا كَانَ سَهْلًا. وَرَهَا الْبَحْرُ أَيْ سَكَنَ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: رَهَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ يَرْهُو رَهْوًا أَيْ فَتَحَ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً". وَالرَّهْوُ: السَّيْرُ السَّهْلُ، يُقَالُ: جَاءَتِ الْخَيْلُ رَهْوًا. قَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: رَهَا يَرْهُو فِي السَّيْرِ أَيْ رَفَقَ. قَالَ الْقَطَامِيُّ فِي نَعْتِ الرِّكَابِ:
El-Cevherî şöyle der: "Bunu rahven yap (افْعَلْ ذَلِكَ رَهْوًا)" denilir, yani sükûnetle, telaşsızca ve rahatça «٢» [yap demektir]. "Rahat ve durgun bir hayat (عَيْشٌ رَاهٍ)" denir; yani sakin, müreffeh bir yaşam. Kolay olduğunda "Rahat beş gün sulaması (خِمْسٌ رَاهٍ)" denir. "Deniz dindi/sakinleşti (رَهَا الْبَحْرُ)" denir. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: İki bacağının arasını açtığında "Bacaklarının arasını açtı (رَهَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ يَرْهُو رَهْوًا)" denir. Yüce Allah'ın: { وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً } “Denizi açık ve durgun halde bırak” kavli de bundandır. Rahv (الرَّهْو); kolay yürüyüştür. "Atlar rahven geldi (جَاءَتِ الْخَيْلُ رَهْوًا)" denilir. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: "Yürüyüşte rahv yaptı (رَهَا يَرْهُو فِي السَّيْرِ)" yani yavaş ve yumuşak davrandı demektir. Katâmî, binekleri överken şöyle demiştir:
19741. Metin
يَمْشِينَ رَهْوًا فَلَا الْأَعْجَازُ خَاذِلَةٌ ... وَلَا الصُّدُورُ عَلَى الْأَعْجَازِ تَتَّكِلُ
Rahat ve ahenkli yürürler; ne arkadakiler geride kalır... Ne de öndekiler arkadakilere yük olur.
19742. Metin
وَالرَّهْوُ وَالرَّهْوَةُ: الْمَكَانُ الْمُرْتَفِعُ، وَالْمُنْخَفِضُ أَيْضًا يَجْتَمِعُ فِيهِ الْمَاءُ، وَهُوَ مِنَ الْأَضْدَادِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: الرَّهْوُ: الْجَوْبَةُ تَكُونُ فِي مَحَلَّةِ الْقَوْمِ يَسِيلُ فِيهَا مَاءُ الْمَطَرِ وَغَيْرُهُ. وَفِي الْحَدِيثِ أَنَّهُ قَضَى أَنْ (لَا شُفْعَةَ فِي فِنَاءٍ وَلَا طَرِيقٍ وَلَا مَنْقَبَةٍ وَلَا رُكْحٍ وَلَا رَهْوٍ) «٣». وَالْجَمْعُ رِهَاءٌ. وَالرَّهْوُ: الْمَرْأَةُ الْوَاسِعَةُ الْهَنِ. حكاه النضير بْنُ شُمَيْلٍ. وَالرَّهْوُ: ضَرْبٌ مِنَ الطَّيْرِ، وَيُقَالُ:
er-Rahv (الرَّهْو) ve er-rahve (الرَّهْوَة); yüksek yer anlamına geldiği gibi, içinde suyun toplandığı alçak yer anlamına da gelir. Bu kelime ezdâd (zıt anlamlı) kelimelerdendir. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: er-Rahv, bir topluluğun yerleşim yerinde bulunan, içine yağmur suyunun ve diğer suların aktığı çukurdur. Hadiste [nakledildiğine göre] o [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle hükmetmiştir: « لَا شُفْعَةَ فِي فِنَاءٍ وَلَا طَرِيقٍ وَلَا مَنْقَبَةٍ وَلَا رُكْحٍ وَلَا رَهْوٍ » «Avluda, yolda, [evler arasındaki] geçitte, evin arka tarafında ve [suyun biriktiği] çukurda şüf'a (önalım hakkı) yoktur.»3 Çoğulu rihâ' (رِهَاء) şeklinde gelir. er-Rahv, fercî geniş kadın demektir; bunu en-Nadîr b. Şümeyl nakletmiştir. er-Rahv, bir tür kuştur ve şöyle de denilir:
19743. Metin
هُوَ الْكُرْكِيُّ. قَالَ الْهَرَوِيُّ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ" رَهْواً" مِنْ نَعْتِ مُوسَى- وَقَالَهُ الْقُشَيْرِيُّ- أَيْ سِرْ سَاكِنًا عَلَى هَيِّنَتِكَ، فَالرَّهْوُ مِنْ نَعْتِ مُوسَى وَقَوْمِهِ لَا مِنْ نَعْتِ الْبَحْرِ، وَعَلَى الْأَوَّلِ هُوَ مِنْ نَعْتِ الْبَحْرِ، أَيِ اتْرُكْهُ سَاكِنًا كَمَا هُوَ قَدِ انْفَرَقَ فَلَا تَأْمُرْهُ بِالِانْضِمَامِ حَتَّى يَدْخُلَ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ. قَالَ قَتَادَةُ: أَرَادَ مُوسَى أَنْ يَضْرِبَ الْبَحْرَ لَمَّا قَطَعَهُ بِعَصَاهُ حَتَّى يَلْتَئِمَ، وَخَافَ أَنْ يَتْبَعَهُ فِرْعَوْنُ فَقِيلَ لَهُ هَذَا. وَقِيلَ: لَيْسَ الرَّهْوُ مِنَ السُّكُونِ بَلْ هُوَ الْفُرْجَةُ بَيْنَ الشَّيْئَيْنِ، يُقَالُ: رَهَا مَا بَيْنَ الرِّجْلَيْنِ أَيْ فُرِجَ. فَقَوْلُهُ:" رَهْواً" أي منفرجا. وقال الليث: الرهو ومشي فِي سُكُونٍ، يُقَالُ: رَهَا يَرْهُو رَهْوًا فَهُوَ رَاهٍ. وَعَيْشٌ رَاهٍ: وَادِعٌ خَافِضٌ. وَافْعَلْ ذَلِكَ سَهْوًا رَهْوًا، أَيْ سَاكِنًا بِغَيْرِ شِدَّةٍ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ آنِفًا." إِنَّهُمْ" أَيْ إِنَّ فِرْعَوْنَ وَقَوْمَهُ." جُنْدٌ مُغْرَقُونَ" أُخْبِرَ مُوسَى بِذَلِكَ لِيَسْكُنَ قَلْبُهُ.
O turna kuşudur (kürkî). El-Herevî demiştir ki: { رَهْواً } ifadesinin Mûsâ'nın bir vasfı olması da caizdir -bunu el-Kuşeyrî de söylemiştir-, yani sükûnetle, telaşsızca yürü [demektir]. Buna göre rahv denizin değil, Mûsâ ve kavminin bir niteliğidir. Birinci görüşe göre ise denizin vasfıdır; yani onu yarıldığı andaki gibi sakin bir halde bırak, Firavun ve kavmi içine girinceye kadar kapanmasını emretme [demektir]. Katâde şöyle demiştir: Mûsâ denizi geçince, Firavun'un kendisini takip etmesinden korktuğu için asasıyla denize vurup kapanmasını istedi, bunun üzerine ona bu hitap yapıldı. Şöyle de denilmiştir: Rahv (الرَّهْو) sükûnetten değil, iki şey arasındaki açıklıktır. Nitekim: "İki bacağının arasını açtı (رَهَا مَا بَيْنَ الرِّجْلَيْنِ)" yani araladı denilir. Dolayısıyla O'nun: { رَهْواً } kavli; yani açılmış, aralanmış [olarak bırak demektir]. El-Leys şöyle demiştir: Rahv, sükûnet içinde yürümektir; "Sükûnetle yürüdü (رَهَا يَرْهُو رَهْوًا فَهُوَ رَاهٍ)" denilir. "Müreffeh hayat (عَيْشٌ رَاهٍ)"; dingin ve huzurlu hayattır. "Bunu kolaylıkla ve sükûnetle yap (افْعَلْ ذَلِكَ سَهْوًا رَهْوًا)" yani zorlanmadan, sükûnetle yap [demektir]. Bunu az önce zikretmiştik. { إِنَّهُمْ } “Şüphesiz onlar” yani Firavun ve kavmi. { جُنْدٌ مُغْرَقُونَ } “Boğulacak bir ordudur”; Mûsâ'nın kalbi mutmain olsun diye bu durum kendisine haber verilmiştir.
19744. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ٢٥ الى ٢٧]
[Duhan Suresi (44), 25-27. Ayetler]
19745. Metin
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧)
{ كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧) } “Geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar ve içinde zevküsefa sürdükleri nice nimetler bıraktılar!”
19746. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ. وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ"" كم" للتكثير. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ فِي" الشُّعَرَاءِ" مُسْتَوْفًى «١»." وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ" النَّعْمَةُ (بِالْفَتْحِ) التَّنْعِيمُ، يُقَالُ: نَعَّمَهُ اللَّهُ وَنَاعَمَهُ فَتَنَعَّمَ. وَامْرَأَةٌ مُنَعَّمَةٌ وَمُنَاعَمَةٌ، بِمَعْنًى. وَالنِّعْمَةُ (بِالْكَسْرِ) الْيَدُ وَالصَّنِيعَةُ وَالْمِنَّةُ وَمَا أَنْعَمَ بِهِ عَلَيْكَ. وَكَذَلِكَ النُّعْمَى. فَإِنْ فَتَحْتَ النُّونَ مَدَدْتَ وَقُلْتَ: النَّعْمَاءُ. وَالنَّعِيمُ مِثْلُهُ. وَفُلَانٌ وَاسِعُ النَّعْمَةِ، أَيْ وَاسِعُ الْمَالِ، جَمِيعُهُ عَنِ الْجَوْهَرِيِّ. وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: الْمُرَادُ بِالنَّعْمَةِ نِيلُ مِصْرَ. ابْنُ لَهِيعَةَ: الْفَيُّومُ. ابْنُ زِيَادٍ: أَرْضُ مِصْرَ لِكَثْرَةِ خَيْرِهَا. وَقِيلَ: مَا كَانُوا فِيهِ مِنَ السَّعَةِ وَالدَّعَةِ. وَقَدْ يُقَالُ: نِعْمَةٌ وَنَعْمَةٌ (بِفَتْحِ النُّونِ وَكَسْرِهَا)، حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ. قَالَ: وَفِي الْفَرْقِ بَيْنَهُمَا وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا- أَنَّهَا بِكَسْرِ النُّونِ فِي الْمُلْكِ، وَبِفَتْحِهَا فِي الْبَدَنِ وَالدِّينِ، قَالَهُ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ. الثَّانِي- أَنَّهَا بِالْكَسْرِ مِنَ الْمِنَّةِ وَهُوَ الْإِفْضَالُ وَالْعَطِيَّةُ، وَبِالْفَتْحِ مِنَ التَّنْعِيمِ وَهُوَ سَعَةُ الْعَيْشِ والراحة، قاله ابن زياد.
Yüce Allah'ın: { كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ. وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ } “Geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler ve güzel konaklar bıraktılar!” buyruğunda geçen "kem (كَمْ)" lafzı çokluk (teksîr) bildirmektedir. Bu ayetin anlamına dair açıklamalar eş-Şuarâ [Suresi'nde] etraflıca geçmişti.1 { وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ } “Ve içinde zevküsefa sürdükleri nice nimetler [bıraktılar]!” [buyruğundaki] en-na'me (fethalı olarak: النَّعْمَةُ), refah ve bolluk içinde yaşatmak (ten'îm) demektir. "Allah ona refah verdi, o da refaha erdi (na'amehullâhu ve nâ'amehu fe-tena'ame / نَعَّمَهُ اللَّهُ وَنَاعَمَهُ فَتَنَعَّمَ)" denilir. Bolluk ve rahat içinde yaşayan kadına da "imraetün müna''ametün (امْرَأَةٌ مُنَعَّمَةٌ)" ve "münâ'ametün (مُنَاعَمَةٌ)" denir ki ikisi aynı manadadır. Kesra ile okunan en-ni'me (النِّعْمَةُ) ise ihsan, iyilik, lütuf ve sana bahşedilen nimettir. en-Nu'mâ (النُّعْمَى) da böyledir. Şayet nûn harfini fethalı okursan uzatarak (med ile) "en-na'mâ (النَّعْمَاءُ)" dersin. en-Naîm (النَّعِيمُ) de bunun gibidir. "Filan kişinin na'mesi geniştir" sözü, "malı ve serveti geniştir" anlamına gelir. Bunların tamamı el-Cevherî'den aktarılmıştır. İbn Ömer şöyle demiştir: Na'me ile kastedilen Mısır'daki Nil [Nehri]'dir. İbn Lehîa: Feyyûm'dur, demiştir. İbn Ziyâd: Hayır ve bereketinin çokluğundan ötürü Mısır arazisidir, demiştir. İçinde bulundukları bolluk, genişlik ve rahatlıktır da denilmiştir. Nûn harfinin hem fethası hem de kesrasıyla "ni'metün (نِعْمَةٌ)" ve "na'metün (نَعْمَةٌ)" şeklinde kullanıldığı da olur; bunu el-Mâverdî nakletmiştir. [El-Mâverdî] şöyle demiştir: İkisi arasındaki fark hususunda iki görüş vardır: Birincisi: Nûn'un kesrasıyla olanı mülk (mal-mülk) hakkında, fethasıyla olanı ise beden ve din hakkındadır; bunu en-Nadr b. Şümeyl söylemiştir. İkincisi: Kesralı olanı "minnet"ten gelir ki bu ihsan ve bağıştır; fethalı olanı ise "ten'îm"den gelir ki bu da geçim genişliği, refah ve rahatlıktır; bunu da İbn Ziyâd söylemiştir.
19747. Metin
قُلْتُ: هَذَا الْفَرْقُ هُوَ الَّذِي وَقَعَ فِي الصِّحَاحِ وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ. وَقَرَأَ أَبُو رَجَاءٍ وَالْحَسَنُ وَأَبُو الْأَشْهَبِ وَالْأَعْرَجُ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَشَيْبَةُ" فَكِهِينَ" بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَمَعْنَاهُ أَشِرِينَ بَطِرِينَ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: فكه الرجل (بالكسر) فهو فكه إذا كان طَيِّبَ النَّفْسِ مَزَّاحًا. وَالْفَكِهُ أَيْضًا الْأَشِرُ الْبَطِرُ. وقرى" وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَكِهِينَ" أَيْ أَشِرِينَ بَطِرِينَ. و" فاكِهِينَ" أَيْ نَاعِمِينَ. الْقُشَيْرِيُّ:" فاكِهِينَ" لَاهِينَ مَازِحِينَ، يُقَالُ: إِنَّهُ لَفَاكِهٌ أَيْ مَزَّاحٌ. وَفِيهِ فُكَاهَةٌ أَيْ مَزْحٌ. الثَّعْلَبِيُّ: وَهُمَا لُغَتَانِ كَالْحَاذِرِ وَالْحَذِرِ، وَالْفَارِهِ وَالْفَرِهِ. وَقِيلَ: إِنَّ الْفَاكِهَ هُوَ الْمُسْتَمْتِعُ بِأَنْوَاعِ اللَّذَّةِ كَمَا يَتَمَتَّعُ الْآكِلُ بِأَنْوَاعِ الْفَاكِهَةِ. وَالْفَاكِهَةُ: فَضَلٌ عَنِ الْقُوتِ الَّذِي لَا بُدَّ مِنْهُ.
Derim ki: es-Sıhâh'ta yer alan ve bizim de zikrettiğimiz fark işte budur. Ebû Recâ, el-Hasan, Ebû'l-Eşheb, el-A'rec, Ebû Ca'fer ve Şeybe elif olmaksızın { فَكِهِينَ } şeklinde okumuşlardır; bunun manası şımaran, azgınlık eden kimselerdir. El-Cevherî şöyle demiştir: Kişi şen şakrak ve neşeli olduğunda kesra ile "fehihe'r-racul (فَكِهَ الرَّجُلُ)" denir, o kişi de "fekih (فَكِهٌ)" olur. Fekih aynı zamanda şımarık, azgın demektir. "Ve içinde şımarıp azdıkları nice nimetler (وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَكِهِينَ)" şeklinde okunmuştur. { فاكِهِينَ } ise nimet ve refah içinde olanlar demektir. El-Kuşeyrî: "{ فاكِهِينَ } eğlenen, şakalaşan kimselerdir. 'Şüphesiz o şakacıdır (إِنَّهُ لَفَاكِهٌ)' yani latife yapandır denir. 'Onda şakacılık vardır (فِيهِ فُكَاهَةٌ)' yani şaka [vardır demektir]" demiştir. Es-Sa'lebî şöyle demiştir: Bu ikisi, tıpkı 'hâzir ve hazir (الْحَاذِرِ وَالْحَذِرِ)' ile 'fârih ve ferih (الْفَارِهِ وَالْفَرِهِ)' gibi iki ayrı kullanımdır. Şöyle de denilmiştir: Fâkih (الْفَاكِهُ), tıpkı meyve yiyen kimsenin çeşitli meyvelerden lezzet alması gibi her türlü hazdan yararlanan kimsedir. Fâkihe (الْفَاكِهَةُ - meyve) ise kaçınılmaz olan temel gıdanın fazlasıdır.
19748. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٨]
[Duhan Suresi (44), 28. Ayet]
19749. Metin
كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨)
{ كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) } “İşte böylece; biz onları başka bir topluluğa miras bıraktık.”
19750. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ الْأَمْرُ كَذَلِكَ، فَيُوقَفُ عَلَى" كَذلِكَ". وَقِيلَ: إِنَّ الْكَافَ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، عَلَى تَقْدِيرٍ نَفْعَلُ فِعْلًا كَذَلِكَ بِمَنْ نُرِيدُ إِهْلَاكَهُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ:" كَذلِكَ" أَفْعَلُ بِمَنْ عَصَانِي. وَقِيلَ:" كَذلِكَ" كَانَ أَمْرُهُمْ فَأُهْلِكُوا." وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ" يَعْنِي بَنَى إِسْرَائِيلَ، مَلَّكَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى أَرْضَ مِصْرَ بَعْدَ أَنْ كَانُوا فِيهَا مُسْتَعْبَدِينَ، فَصَارُوا لَهَا وَارِثِينَ، لِوُصُولِ ذَلِكَ إِلَيْهِمْ كَوُصُولِ الْمِيرَاثِ. وَنَظِيرُهُ" وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشارِقَ الْأَرْضِ وَمَغارِبَهَا" «١» [الأعراف: ١٣٧]. الآية.
Ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani 'İş böyledir', dolayısıyla { كَذلِكَ } kelimesinde durulur (vakıf yapılır). Şöyle de denilmiştir: Helâk etmek istediğimiz kimseye böyle bir muamele yaparız takdiriyle kâf (ك) harfi nasb mahallindedir. El-Kelbî şöyle demiştir: Bana isyan eden kimseye { كَذلِكَ } 'böyle' yaparım. Şöyle de denilmiştir: Onların akıbeti { كَذلِكَ } 'böyle' oldu ve helâk edildiler. { وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ } “Biz onları başka bir topluluğa miras bıraktık” yani İsrâiloğulları'na; Yüce Allah, orada köleleştirilmiş olmalarının ardından Mısır toprağını onlara mülk kıldı da, mirasın ulaşması gibi bu nimetin onlara ulaşması sebebiyle oraya vâris oldular. Bunun benzeri: { وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشارِقَ الْأَرْضِ وَمَغارِبَهَا } «١» “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de arzın bereketli kıldığımız doğularına ve batılarına mirasçı yaptık” ayetidir.
19751. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٢٩]
[Duhan Suresi (44), 29. Ayet]
19752. Metin
فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)
{ فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) } “Onlara ne gök ağladı ne de yer; kendilerine mühlet de verilmedi.”
19753. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ" أَيْ لِكُفْرِهِمْ." وَما كانُوا مُنْظَرِينَ". أَيْ مُؤَخَّرِينَ بِالْغَرَقِ. وَكَانَتِ الْعَرَبُ تَقُولُ عِنْدَ مَوْتِ السَّيِّدِ مِنْهُمْ: بَكَتْ لَهُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ، أَيْ عَمَّتْ مُصِيبَتُهُ الْأَشْيَاءَ حَتَّى بَكَتْهُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَالرِّيحُ وَالْبَرْقُ، وَبَكَتْهُ اللَّيَالِي الشَّاتِيَاتُ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: { فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ } “Onlara ne gök ağladı ne de yer” buyruğu, yani küfürleri sebebiyle [böyle oldu] demektir. { وَما كانُوا مُنْظَرِينَ } “Kendilerine mühlet de verilmedi” [buyruğu ise], boğulmaları ertelenmedi demektir.1 Araplar, aralarından ileri gelen/efendi bir kimse öldüğünde: "Gök ve yer onun için ağladı" derlerdi. Yani onun musibeti her şeyi öylesine kuşattı ki gök, yer, rüzgâr, şimşek ve kış geceleri dahi ona ağladı [demek isterlerdi]. Şair şöyle demiştir:
19754. Metin
فَالرِّيحُ تَبْكِي شَجْوَهَا ... وَالْبَرْقُ يَلْمَعُ فِي الْغَمَامَهْ «١»
Rüzgâr onun hüznüne ağlamakta... Şimşek ise bulutların içinde parıldamakta «١»
19755. Metin
وقال آخر: «٢»
Bir başkası da şöyle demiştir: «٢»
19756. Metin
وَالشَّمْسُ طَالِعَةٌ لَيْسَتْ بِكَاسِفَةٍ ... تُبْكِي عَلَيْكَ نُجُومَ الليل والقمرا
Güneş doğuyor ama tutulmuş değil... Senin için gecenin yıldızlarını ve ayı ağlatıyor.
19757. Metin
وقالت الخارجية: «٣»
Hâricî kadın da şöyle demiştir: «٣»
19758. Metin
أَيَا شَجَرَ الْخَابُورِ مَالِكَ مُورِقًا ... كَأَنَّكَ لَمْ تَجْزَعْ عَلَى ابْنِ طَرِيفِ
Ey Hâbûr ağacı! Ne oldu sana da yapraklandın... Sanki İbn Tarîf için hiç kederlenmemiş gibisin!
19759. Metin
وَذَلِكَ عَلَى سَبِيلِ التَّمْثِيلِ وَالتَّخْيِيلِ مُبَالَغَةً فِي وُجُوبِ الْجَزَعِ وَالْبُكَاءِ عَلَيْهِ. وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ هَلَكُوا فَلَمْ تَعْظُمْ مُصِيبَتُهُمْ وَلَمْ يُوجَدْ لَهُمْ فَقْدٌ. وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ إِضْمَارٌ، أَيْ مَا بَكَى عَلَيْهِمْ أَهْلُ السَّمَاءِ والأرض من الملائكة، كقوله تعالى:" وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ" «٤» [يوسف: ٨٢] بَلْ سُرُّوا بِهَلَاكِهِمْ، قَالَهُ الْحَسَنُ. وَرَوَى يَزِيدَ الرَّقَاشِيِّ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلَّا وَلَهُ فِي السَّمَاءِ بَابَانِ بَابٌ يَنْزِلُ مِنْهُ رِزْقُهُ وَبَابٌ يَدْخُلُ مِنْهُ كَلَامُهُ وَعَمَلُهُ فَإِذَا مَاتَ فَقَدَاهُ فَبَكَيَا عَلَيْهِ- ثُمَّ تَلَا-" فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ". يَعْنِي أَنَّهُمْ لَمْ يَعْمَلُوا عَلَى الْأَرْضِ عَمَلًا صَالِحًا تَبْكِي عَلَيْهِمْ لِأَجْلِهِ، وَلَا صَعَدَ لَهُمْ إِلَى السَّمَاءِ عَمَلٌ صَالِحٌ فَتَبْكِي فَقْدَ ذَلِكَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: إِنَّ السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ يَبْكِيَانِ عَلَى الْمُؤْمِنِ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا. قَالَ أَبُو يَحْيَى: فَعَجِبْتُ مِنْ قَوْلِهِ فَقَالَ: أَتَعْجَبُ! وَمَا لِلْأَرْضِ لَا تَبْكِي عَلَى عَبْدٍ يَعْمُرُهَا بِالرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ! وَمَا لِلسَّمَاءِ لَا تَبْكِي عَلَى عَبْدٍ كَانَ لِتَسْبِيحِهِ وَتَكْبِيرِهِ فِيهَا دَوِيٌّ كَدَوِيِّ النَّحْل!. وَقَالَ عَلِيٌّ وَابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: إِنَّهُ يَبْكِي عَلَيْهِ مُصَلَّاهُ مِنَ الْأَرْضِ وَمَصْعَدُ عَمَلِهِ مِنَ السَّمَاءِ. وَتَقْدِيرُ الْآيَةِ عَلَى هَذَا: فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمْ مَصَاعِدُ عَمَلِهِمْ مِنَ السَّمَاءِ وَلَا مَوَاضِعُ عِبَادَتِهِمْ مِنَ الْأَرْضِ. وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ. وَفِي بُكَاءِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا أَنَّهُ كَالْمَعْرُوفِ مِنْ بُكَاءِ الْحَيَوَانِ. وَيُشْبِهُ أَنْ يَكُونَ قَوْلُ مُجَاهِدٍ. وَقَالَ شُرَيْحٌ الْحَضْرَمِيُّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (إِنَّ الْإِسْلَامَ بَدَأَ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بدأ فطوبى للغرباء يوم القيامة-
Bu [ifadeler], onun için kederlenip ağlamanın gerekliliğini vurgulamak amacıyla temsil ve tahayyül (edebî canlandırma) yoluyladır. [Ayetin] anlamı şudur: Onlar helak oldular, fakat onların helaki büyük bir musibet sayılmadı ve eksiklikleri hissedilmedi. Bir rivayette şöyle denilmiştir: Sözde bir takdir (gizli anlam) vardır; yani meleklerden ibaret olan gök ve yer ehli onlara ağlamadı. Tıpkı Yüce Allah'ın: { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } “[Halkı bulunan] şehre sor...” [Yûsuf 82] buyruğunda olduğu gibi.4 Aksine onların helakine sevindiler. Bunu el-Hasan söylemiştir. Yezîd er-Rakaşî, Enes b. Mâlik'ten [şöyle dediğini] rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلَّا وَلَهُ فِي السَّمَاءِ بَابَانِ بَابٌ يَنْزِلُ مِنْهُ رِزْقُهُ وَبَابٌ يَدْخُلُ مِنْهُ كَلَامُهُ وَعَمَلُهُ فَإِذَا مَاتَ فَقَدَاهُ فَبَكَيَا عَلَيْهِ » «Hiçbir mümin yoktur ki gökte onun iki kapısı bulunmasın; bir kapıdan rızkı iner, diğer kapıdan ise sözü ve ameli girer. Vefat ettiğinde bu iki kapı onu kaybeder ve onun ardından ağlarlar.» Sonra: { فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ } “Gök ve yer onların ardından ağlamadı” ayetini okudu. Yani onlar yeryüzünde, yerin kendileri için ağlayacağı salih bir amel işlemediler; göğe de yükselen salih bir amelleri olmadı ki gök onu yitirdiği için ağlasın. Mücâhid şöyle demiştir: "Gök ve yer, mümin için kırk sabah ağlar." Ebû Yahyâ dedi ki: Onun bu sözüne şaşırdım. Bunun üzerine o şöyle dedi: "Şaşıyor musun? Kendisini rükû ve secdelerle imar eden bir kula yer nasıl ağlamasın! Tesbihi ve tekbiri gökte arı uğultusu gibi bir uğultu oluşturan bir kula gök nasıl ağlamasın!" Ali ve İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demişlerdir: "Onun ardından, yeryüzünde namaz kıldığı yer ve gökyüzünde amelinin yükseldiği yer ağlar." Bu takdire göre ayetin anlamı şöyledir: Gökten amellerinin yükseldiği yerler ve yeryüzünden ibadet ettikleri mekânlar onların ardından ağlamadı. Saîd b. Cübeyr'in sözünün anlamı da budur. Gök ve yerin ağlaması hususunda üç vecih (görüş) vardır: Birincisi, bunun canlıların bilinen ağlaması gibi olmasıdır. Mücâhid'in görüşü buna benzemektedir. Şüreyh el-Hadramî, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: « إِنَّ الْإِسْلَامَ بَدَأَ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بدأ فطوبى للغرباء يوم القيامة » «İslam garip olarak başladı ve başladığı gibi garip olarak dönecektir. Kıyamet gününde gariplere ne mutlu!...»
19760. Metin
قِيلَ: مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ- هُمُ الَّذِينَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ صَلَحُوا- ثُمَّ قَالَ- أَلَا لَا غُرْبَةَ عَلَى مُؤْمِنٍ وَمَا مَاتَ مُؤْمِنٌ فِي غُرْبَةٍ غَائِبًا عَنْهُ بِوَاكِيهِ إِلَّا بَكَتْ عَلَيْهِ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ- ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ" فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ"- ثُمَّ قَالَ- أَلَا إِنَّهُمَا لَا يَبْكِيَانِ عَلَى الْكَافِرِ (. قُلْتُ: وَذَكَرَ أَبُو نُعَيْمٍ مُحَمَّدُ بْنُ مَعْمَرٍ «١» قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو شُعَيْبٍ الْحَرَّانِيُّ قَالَ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ حَدَّثَنَا الْأَوْزَاعِيُّ قَالَ حَدَّثَنِي عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ قَالَ: مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْجُدُ لِلَّهِ سَجْدَةً فِي بُقْعَةٍ مِنْ بِقَاعِ الْأَرْضِ إِلَّا شَهِدَتْ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَبَكَتْ عَلَيْهِ يَوْمَ يَمُوتُ. وَقِيلَ: بُكَاؤُهُمَا حُمْرَةُ أَطْرَافِهِمَا، قَالَهُ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ- ﵁ وعطاء والسدي والترمذي محمد ابن عَلِيٍّ وَحَكَاهُ عَنِ الْحَسَنِ. قَالَ السُّدِّيُّ: لَمَّا قُتِلَ الْحُسَيْنُ بْنُ عَلِيٍّ ﵄ بَكَتْ عَلَيْهِ السَّمَاءُ، وَبُكَاؤُهَا حُمْرَتُهَا. وَحَكَى جَرِيرٌ عَنْ يَزِيدِ بْنِ أَبِي زِيَادٍ قَالَ: لَمَّا قتل الحسين بن علي ابن أَبِي طَالِبٍ ﵄ احْمَرَّ لَهُ آفَاقُ السَّمَاءِ أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ. قَالَ يَزِيدُ: وَاحْمِرَارُهَا بُكَاؤُهَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ سِيرِينَ: أَخْبَرُونَا أَنَّ الْحُمْرَةَ الَّتِي تَكُونُ مَعَ الشَّفَقِ لَمْ تَكُنْ حَتَّى قُتِلَ الْحُسَيْنُ بْنُ عَلِيٍّ ﵄. وَقَالَ سُلَيْمَانُ الْقَاضِي: مُطِرْنَا دَمًا يَوْمَ قُتِلَ الْحُسَيْنُ. قُلْتُ: رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ عَنْ نَافِعٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (الشَّفَقُ الْحُمْرَةُ). وَعَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ وَشَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ قَالَا: الشَّفَقُ شَفَقَانِ، الْحُمْرَةُ وَالْبَيَاضُ، فَإِذَا غَابَتِ الْحُمْرَةُ حَلَّتِ الصَّلَاةُ. وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: الشَّفَقُ الْحُمْرَةُ. وَهَذَا يَرُدُّ مَا حَكَاهُ ابْنُ سِيرِينَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" سُبْحَانَ" «٢» عَنْ قُرَّةَ بْنِ خَالِدٍ قَالَ: مَا بَكَتِ السَّمَاءُ عَلَى أَحَدٍ إِلَّا عَلَى يَحْيَى بن زكرياء وَالْحُسَيْنِ بْنِ عَلِيٍّ، وَحُمْرَتُهَا بُكَاؤُهَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ التِّرْمِذِيُّ: الْبُكَاءُ إِدْرَارُ الشَّيْءِ فَإِذَا أَدَرَّتِ الْعَيْنُ بِمَائِهَا قِيلَ بَكَتْ، وَإِذَا أَدَرَّتِ السَّمَاءُ بِحُمْرَتِهَا قِيلَ بَكَتْ، وَإِذَا أَدَرَّتِ الْأَرْضُ بِغَبَرَتِهَا قِيلَ بَكَتْ، لِأَنَّ الْمُؤْمِنَ نُورٌ وَمَعَهُ نُورُ اللَّهِ، فَالْأَرْضُ مُضِيئَةٌ بِنُورِهِ وَإِنْ غَابَ عَنْ عَيْنَيْكَ، فَإِنْ فَقَدَتْ نُورَ الْمُؤْمِنِ اغْبَرَّتْ فدرت
Denildi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Onlar kimlerdir?" Şöyle buyurdu: «Onlar, insanlar bozulduğu zaman ıslah olan (doğru yolda kalan) kimselerdir.» Sonra şöyle buyurdu: «Bilin ki mümin için gariplik yoktur. Bir mümin gurbette, kendisine ağlayacak kimseler yanında yokken vefat ederse mutlaka ona gök ve yer ağlar.» Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ } “Gök ve yer onların üzerine ağlamadı” [ayetini] okudu. Sonra da şöyle buyurdu: «Dikkat edin, onlar kâfir için asla ağlamazlar.» Derim ki: Ebû Nuaym Muhammed b. Ma'mer 1 zikredip şöyle demiştir: Bize Ebû Şuayb el-Harrânî rivayet edip dedi ki: Bize Yahyâ b. Abdillâh rivayet edip dedi ki: Bize el-Evzâî rivayet edip dedi ki: Bana Atâ el-Horasânî rivayet edip dedi ki: Bir kul yeryüzünün herhangi bir parçasında Allah için secde ederse, o yer kıyamet gününde mutlaka onun lehine şahitlik eder ve öldüğü gün de ona ağlar. Şöyle de denilmiştir: İkisinin ağlaması, ufuklarının kızarmasıdır. Bunu Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh, Atâ, es-Süddî ve et-Tirmizî Muhammed b. Ali söylemiş, bunu el-Hasan'dan da nakletmiştir. es-Süddî şöyle demiştir: Hüseyin b. Ali radıyallâhu anhümâ şehid edildiğinde gök ona ağladı; onun ağlaması ise kızarmasıdır. Cerîr, Yezîd b. Ebî Ziyâd'dan şöyle rivayet etmiştir: Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anhümâ şehid edildiğinde onun için göğün ufukları dört ay boyunca kızardı. Yezîd: "Onun kızarması ağlamasıdır" dedi. Muhammed b. Sîrîn ise şöyle demiştir: Bize, şafakla birlikte görülen kızıllığın ancak Hüseyin b. Ali radıyallâhu anhümâ şehid edildiğinde ortaya çıktığı haber verildi. Kadı Süleyman da: "Hüseyin'in şehid edildiği gün üzerimize kan yağdı" demiştir. Derim ki: ed-Dârekutnî, Mâlik b. Enes'ten, o Nâfi'den, o da İbn Ömer'den rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Şafak kızıllıktır» buyurdu. Ubâde b. es-Sâmit ile Şeddâd b. Evs'ten de şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Şafak iki şafaktır: Kızıllık ve beyazlık. Kızıllık kaybolduğu zaman namaz [vakti] girmiş olur. Ebû Hureyre'den de: "Şafak kızıllıktır" dediği rivayet edilmiştir. Bu [rivayetler] İbn Sîrîn'in naklettiğini reddetmektedir. "Sübhân" [İsrâ Suresi]'nde 2 Kurre b. Hâlid'den geçen rivayette o şöyle demiştir: Gök, Yahyâ b. Zekeriyyâ ile Hüseyin b. Ali dışında hiç kimseye ağlamamıştır; onun ağlaması da kızarmasıdır. Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demiştir: Ağlamak, bir şeyin akıp boşalmasıdır. Göz suyunu akıttığında "ağladı" denir. Gök kızıllığını akıtıp yaydığında "ağladı" denir. Yer tozunu toprağını saldığında "ağladı" denir. Çünkü mümin bir nurdur ve onunla birlikte Allah'ın nuru vardır; yeryüzü senin gözünden gizlense de onun nuruyla aydınlıktır. Dolayısıyla müminin nurunu kaybettiğinde tozlanır ve...
19761. Metin
بِاغْبِرَارِهَا، لِأَنَّهَا كَانَتْ غَبْرَاءٌ بِخَطَايَا أَهْلِ الشِّرْكِ، وَإِنَّمَا صَارَتْ مُضِيئَةً بِنُورِ الْمُؤْمِنِ، فَإِذَا قُبِضَ الْمُؤْمِنُ مِنْهَا دَرَّتْ بِغَبَرَتِهَا. وَقَالَ أَنَسٌ: لَمَّا كَانَ الْيَوْمَ الَّذِي دَخَلَ فِيهِ النَّبِيُّ ﷺ المدينة أضاء كل شي، فَلَمَّا كَانَ الْيَوْمَ الَّذِي قُبِضَ فِيهِ أَظْلَمَ كل شي، وَإِنَّا لَفِي دَفْنِهِ مَا نَفَضْنَا الْأَيْدِي مِنْهُ حَتَّى أَنْكَرْنَا قُلُوبَنَا. وَأَمَّا بُكَاءُ السَّمَاءِ فَحُمْرَتُهَا كَمَا قَالَ الْحَسَنُ. وَقَالَ نَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ: إِنَّ أَوَّلَ الْآيَاتِ حُمْرَةٌ تَظْهَرُ، وَإِنَّمَا ذَلِكَ لِدُنُوِّ السَّاعَةِ، فَتُدِرُّ بِالْبُكَاءِ لِخَلَائِهَا مِنْ أَنْوَارِ الْمُؤْمِنِينَ. وَقِيلَ: بُكَاؤُهَا أَمَارَةٌ تَظْهَرُ مِنْهَا تَدُلُّ عَلَى أَسَفٍ وَحُزْنٍ. قُلْتُ: وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَظْهَرُ، إِذْ لَا اسْتِحَالَةَ فِي ذَلِكَ. وَإِذَا كَانَتِ السموات وَالْأَرْضُ تُسَبِّحُ وَتَسْمَعُ وَتَتَكَلَّمُ- كَمَا بَيَّنَّاهُ فِي" سبحان ومريم وحم فُصِّلَتْ «١» "- فَكَذَلِكَ تَبْكِي، مَعَ مَا جَاءَ مِنَ الْخَبَرِ فِي ذَلِكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِصَوَابِ هَذِهِ الأقوال «٢»
toz dumanını salar; zira yeryüzü şirk ehlinin günahları yüzünden toz duman içindeydi, ancak müminin nuruyla aydınlanmıştı. Mümin ondan alınıp vefat ettiğinde tozunu döküp ağlar. Enes şöyle demiştir: Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye girdiği gün her şey aydınlandı; vefat ettiği gün ise her şey karardı. Bizler henüz onu defnetmekten ellerimizi silkelemeden kalplerimizdeki o hâli yadırgadık. Göğün ağlamasına gelince; el-Hasan'ın dediği gibi onun kızarmasıdır. Nasr b. Âsım şöyle demiştir: [Kıyamet] alametlerinin ilki ortaya çıkan bir kızıllıktır; bu ancak kıyametin yaklaşmasından ötürüdür, böylece müminlerin nurlarından boş kaldığı için ağlayarak [kızıllığını] döker. Şöyle de denilmiştir: Gök ve yerin ağlaması, onlardan hüzün ve kederi gösteren bir belirtinin zuhur etmesidir. Derim ki: Birinci görüş daha açıktır (zâhirdir); zira bunda imkânsız bir durum yoktur. Gökler ve yer -"Sübhân (İsrâ)", "Meryem" ve "Hâ-Mîm Fussilet" «١» sûrelerinde açıkladığımız üzere- tesbih ediyor, işitiyor ve konuşuyorsa, bu hususta gelen haberlerle birlikte aynı şekilde ağlar da. Bu görüşlerin en doğrusunu Allah bilir «٢».
19762. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ٣٠ الى ٣١]
[Duhan Suresi (44), 30-31. Ayetler]
19763. Metin
وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)
{ وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) } “Andolsun biz, İsrâiloğulları'nı o aşağılayıcı azaptan, Firavun'dan kurtardık. Doğrusu o, haddi aşanlardan bir zorba idi.”
19764. Metin
يَعْنِي مَا كَانَتِ الْقِبْطُ تَفْعَلُ بِهِمْ بِأَمْرِ فِرْعَوْنَ، مِنْ قَتْلِ الْأَبْنَاءِ وَاسْتِخْدَامِ النِّسَاءِ، وَاسْتِعْبَادِهِمْ إِيَّاهُمْ وَتَكَلُّفِهِمُ الْأَعْمَالَ الشَّاقَّةَ." مِنْ فِرْعَوْنَ" بَدَلٌ مِنَ" الْعَذابِ الْمُهِينِ" فَلَا تَتَعَلَّقُ" مِنْ" بِقَوْلِهِ:" مِنَ الْعَذابِ" لِأَنَّهُ قَدْ وُصِفَ، وَهُوَ لَا يَعْمَلُ بَعْدَ الْوَصْفِ عَمَلَ الْفِعْلِ. وَقِيلَ: أَيْ أَنْجَيْنَاهُمْ مِنَ الْعَذَابِ وَمِنْ فِرْعَوْنَ." إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ" أَيْ جَبَّارًا مِنَ الْمُشْرِكِينَ. وَلَيْسَ هَذَا عُلُوُّ مَدْحٍ بَلْ هُوَ عُلُوٌّ فِي الْإِسْرَافِ، كَقَوْلِهِ:" إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ" «٣» [القصص: ٤]. وَقِيلَ: هَذَا الْعُلُوُّ هُوَ التَّرَفُّعُ عَنْ عِبَادَةِ الله.
Yani Firavun'un emriyle Kıptîlerin onlara yaptığı erkek çocuklarını öldürme, kadınlarını hizmetçi olarak kullanma, onları köleleştirme ve ağır işlere koşma muamelesini [kastetmektedir]. { مِنْ فِرْعَوْنَ } ifadesi, { الْعَذابِ الْمُهِينِ } kavlinden bedeldir; bu sebeple buradaki { مِنْ } harf-i cerri { مِنَ الْعَذابِ } kavline taalluk etmez (bağlanmaz); zira o sıfat almıştır, sıfat aldıktan sonra ise fiil gibi amel etmez. Şöyle de denilmiştir: Yani 'Onları azaptan ve Firavun'dan kurtardık' [demektir]. { إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ } “Doğrusu o, haddi aşanlardan bir zorba idi” yani müşriklerden bir zorbaydı. Bu yücelik bir övgü yüceliği değil, bilakis O'nun: { إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ } «٣» “Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı” kavlinde olduğu gibi haddi aşmada bir büyüklük taslamadır. Şöyle de denilmiştir: Bu büyüklük taslama, Allah'a kulluktan kibirlenip kaçınmaktır.
19765. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٣٢]
[Duhan Suresi (44), 32. Ayet]
19766. Metin
وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢)
{ وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) } “Andolsun biz onları, bir bilgiye göre âlemlerin üstüne seçkin kıldık.”
19767. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ" يَعْنِي بَنِي إِسْرَائِيلَ." عَلى عِلْمٍ" أَيْ عَلَى عِلْمٍ مِنَّا بِهِمْ لِكَثْرَةِ الْأَنْبِيَاءِ مِنْهُمْ." عَلَى الْعالَمِينَ" أَيْ عَالَمِي زَمَانِهِمْ، بدليل قوله لهذه الامة:"
Yüce Allah'ın: { وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ } “Andolsun biz onları seçkin kıldık” buyruğuyla İsrâiloğulları kastedilmektedir. { عَلى عِلْمٍ } “Bir bilgiye göre” yani içlerinden çıkan peygamberlerin çokluğu sebebiyle tarafımızdan onlar hakkında bir bilgiye dayalı olarak demektir. { عَلَى الْعالَمِينَ }1 “Âlemlerin üstüne” yani kendi dönemlerinin âlemleri üstüne2 [seçkin kıldık]; nitekim bu ümmete3 şöyle buyurması buna delildir: “
19768. Metin
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ" «١» [آل عمران: ١١٠]. وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ وَغَيْرِهِ. وَقِيلَ عَلَى كُلِّ الْعَالَمِينَ بِمَا جُعِلَ فِيهِمْ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ. وَهَذَا خَاصَّةً لَهُمْ وَلَيْسَ لِغَيْرِهِمْ، حَكَاهُ ابْنُ عِيسَى وَالزَّمَخْشَرِيُّ وَغَيْرُهُمَا. وَيَكُونُ قَوْلُهُ:" كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ" أَيْ بَعْدَ بَنِي إِسْرَائِيلَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقِيلَ: يَرْجِعُ هَذَا الِاخْتِيَارُ إِلَى تَخْلِيصِهِمْ مِنَ الْغَرَقِ وإيراثهم الأرض بعد فرعون.
{ كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ } «١» “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” buyurması buna delildir. Bu, Katâde ve başkalarının görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: İçlerinde peygamberler kılınması sebebiyle bütün âlemlere üstün kılındılar. Bu sadece onlara has bir durumdur, başkalarına değil; bunu İbn Îsâ, ez-Zemahşerî ve başkaları nakletmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın: { كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ } kavli, 'İsrâiloğulları'ndan sonra [en hayırlı ümmetsiniz]' manasında olur. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: Bu seçilme, onların boğulmaktan kurtarılmasına ve Firavun'dan sonra yeryüzüne mirasçı kılınmalarına râcidir.
19769. Metin
[سورة الدخان (٤٤): آية ٣٣]
[Duhan Suresi (44), 33. Ayet]
19770. Metin
وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣)
{ وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣) } “Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.”
19771. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ" أَيْ من المعجزات لموسى." ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ" قَالَ قَتَادَةُ: الْآيَاتُ إِنْجَاؤُهُمْ مِنْ فِرْعَوْنَ وَفَلْقُ الْبَحْرِ لَهُمْ، وَتَظْلِيلُ الْغَمَامِ عَلَيْهِمْ وَإِنْزَالُ الْمَنِّ وَالسَّلْوَى. وَيَكُونُ هَذَا الْخِطَابُ مُتَوَجِّهًا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ. وَقِيلَ: إِنَّهَا الْعَصَا وَالْيَدُ. وَيُشْبِهُ أَنْ يَكُونَ قَوْلَ الْفَرَّاءِ. وَيَكُونُ الْخِطَابُ مُتَوَجِّهًا إِلَى قَوْمِ فِرْعَوْنَ. وَقَوْلٌ ثَالِثٌ- إِنَّهُ الشَّرُّ الَّذِي كَفَّهُمْ عَنْهُ وَالْخَبَرُ الَّذِي أَمَرَهُمْ بِهِ، قَالَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ. وَيَكُونُ الْخِطَابُ مُتَوَجِّهًا إِلَى الْفَرِيقَيْنِ مَعًا مِنَ قَوْمِ فِرْعَوْنَ وبني إسرائيل. وفي قوله:" بَلؤُا مُبِينٌ" أَرْبَعَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا- نِعْمَةٌ ظَاهِرَةٌ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ. كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاءً حَسَناً" «٢» [الأنفال: ١٧]. وَقَالَ زُهَيْرٌ:
Yüce Allah'ın: { وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ } “Onlara mucizeler verdik” kavli, yani Mûsâ'ya verilen mucizelerden [onlara da verdik demektir]. { ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ } “İçinde apaçık bir imtihan bulunan”; Katâde şöyle demiştir: Bu ayetler onların Firavun'dan kurtarılması, denizin onlar için yarılması, bulutların üzerlerine gölgelik kılınması ve kudret helvası ile bıldırcın etinin indirilmesidir. Buna göre bu hitap İsrâiloğulları'na yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Bunlar asa ve beyaz el mucizeleridir; bunun el-Ferrâ'nın görüşü olması muhtemeldir. Buna göre hitap Firavun kavmine yöneliktir. Üçüncü bir görüş: Kendilerini sakındırdığı kötülük ve onlara emrettiği haberlerdir; bunu Abdurrahman b. Zeyd söylemiştir. Buna göre hitap Firavun kavmi ile İsrâiloğulları'ndan oluşan iki topluluğun her ikisine birden yöneliktir. O'nun: { بَلؤُا مُبِينٌ } kavlinde dört vecih vardır: Birincisi: Apaçık bir nimettir; bunu el-Hasan ve Katâde söylemiştir. Nitekim Yüce Allah: { وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاءً حَسَناً } «٢» “Ve müminleri kendi katından güzel bir imtihanla (nimetle) denemek için” buyurmuştur. Züheyr de şöyle demiştir:
19772. Metin
فَأَبْلَاهُمَا خَيْرَ الْبَلَاءِ الَّذِي يَبْلُو»
Onları dilediği en güzel lütuf ve nimetle sınadı»
19773. Metin
الثاني- عذاب شديد، قاله الفراء. الثالث- اختيار يَتَمَيَّزُ بِهِ الْمُؤْمِنُ مِنَ الْكَافِرِ، قَالَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ. وَعَنْهُ أَيْضًا: ابْتِلَاؤُهُمْ بِالرَّخَاءِ وَالشِّدَّةِ، ثُمَّ قَرَأَ" وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً" «٤» [الأنبياء: ٣٥].
İkincisi: Şiddetli bir azaptır; bunu el-Ferrâ söylemiştir. Üçüncüsü: Müminin kâfirden ayırt edildiği bir seçmedir/imtihandır; bunu Abdurrahman b. Zeyd söylemiştir. Ondan ayrıca: Onların bolluk ve darlıkla imtihan edilmeleridir, dediği de rivayet edilmiştir; sonra o: { وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً } «٤» “Biz sizi bir imtihan olarak şer ile de hayır ile de deneriz” ayetini okumuştur.
19774. Metin
[سورة الدخان (٤٤): الآيات ٣٤ الى ٣٦]
[Duhan Suresi (44), 34-36. Ayetler]
19775. Metin
إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦)
{ إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) } “(34) Şüphesiz bunlar mutlaka şöyle derler: (35) «Bizim ilk ölümümüzden başka bir şey yoktur ve biz yeniden diriltilecek de değiliz. (36) Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin!»”