20161. Metin
سُورَةُ الْقِتَالِ، وَهِيَ سُورَةُ مُحَمَّدٍ ﷺ مَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ إِلَّا ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ فَإِنَّهُمَا قَالَا: إِلَّا آيَةً مِنْهَا نَزَلَتْ عَلَيْهِ بَعْدَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ حِينَ خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ، وَجَعَلَ يَنْظُرُ إِلَى الْبَيْتِ وَهُوَ يَبْكِي حُزْنًا عَلَيْهِ، فَنَزَلَ عَلَيْهِ" وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ" «١» [محمد: ١٣]. وَقَالَ الثَّعْلَبِيُّ: إِنَّهَا مَكِّيَّةٌ، وَحَكَاهُ ابْنُ هِبَةِ الله عن الضحاك وسعيد ابن جُبَيْرٍ. وَهِيَ تِسْعٌ وَثَلَاثُونَ آيَةً «٢». وَقِيلَ ثَمَانٍ.
Kıtal Suresi —ki o Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem suresidir— İbn Abbâs'ın kavline göre Medenî'dir; bunu en-Nehhâs zikretmiştir. el-Mâverdî ise şöyle demiştir: İbn Abbâs ve Katâde hariç icma ile Medenî'dir. Bu ikisi şöyle demiştir: Ancak ondan bir ayet müstesnadır; o da Veda Haccı'ndan sonra Mekke'den çıktığı, Kâbe'ye bakıp ona duyduğu hüzünden dolayı ağlamaya başladığı sırada inmiştir. Bunun üzerine ona: "{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ } “Halkı seni yurdundan çıkaran nice memleketler vardı ki, kuvvetçe seninkinden çok daha üstündü”«١» [Muhammed: 13] ayeti indi. es-Sa'lebî ise: "Mekkî'dir" demiştir; bunu İbn Hibetillâh, ed-Dahhâk ve Saîd b. Cübeyr'den rivayet etmiştir. Sure otuz dokuz ayettir«٢». Otuz sekiz olduğu da söylenmiştir.
20162. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
20163. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 1]
20164. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
20165. Metin
الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١)
{ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١) } “İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.”
20166. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ: هُمْ أَهْلُ مَكَّةَ كَفَرُوا بِتَوْحِيدِ اللَّهِ، وَصَدُّوا أَنْفُسَهُمْ وَالْمُؤْمِنِينَ عَنْ دِينِ اللَّهِ وَهُوَ الْإِسْلَامُ بِنَهْيِهِمْ عَنِ الدُّخُولِ فِيهِ، وَقَالَهُ السُّدِّيُّ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ:" عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ" عَنْ بَيْتِ اللَّهِ بِمَنْعِ قَاصِدِيهِ. وَمَعْنَى" أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ" أَبْطَلَ كَيْدَهُمْ وَمَكْرَهُمْ بِالنَّبِيِّ ﷺ، وَجَعَلَ الدَّائِرَةَ عَلَيْهِمْ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ. وَقِيلَ: أَبْطَلَ مَا عَمِلُوهُ فِي كُفْرِهِمْ بِمَا كَانُوا يُسَمُّونَهُ مَكَارِمَ، مِنْ صِلَةِ الْأَرْحَامِ وَفَكِّ الْأُسَارَى وَقِرَى الْأَضْيَافِ وَحِفْظِ الْجِوَارِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي الْمُطْعِمِينَ بِبَدْرٍ، وَهُمُ اثْنَا عَشَرَ رجلا: أبو جهل، والحارث ابن هِشَامٍ، وَعُتْبَةُ وَشَيْبَةُ ابْنَا رَبِيعَةَ، وَأُبَيٌّ وَأُمَيَّةُ ابْنَا خَلَفٍ، وَمُنَبِّهٌ وَنُبَيْهٌ ابْنَا الْحَجَّاجِ، وَأَبُو الْبُخْتَرِيِّ بْنُ هِشَامٍ، وَزَمْعَةُ بْنُ الْأَسْوَدِ، وَحَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ، وَالْحَارِثُ بْنُ عَامِرِ بْنِ نَوْفَلٍ.
İbn Abbâs ve Mücâhid şöyle demiştir: Onlar, Allah'ın tevhidini inkâr eden ve insanları dine girmekten menederek hem kendilerini hem de müminleri Allah'ın dininden, yani İslâm'dan alıkoyan Mekke ehlidir. es-Süddî de böyle demiştir. ed-Dahhâk: "{ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } (Allah'ın yolundan)", Kâbe'yi kastedenleri engelleyerek Allah'ın evinden [alıkoydular], demiştir. "{ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } (Amellerini boşa çıkardı)" ifadesinin anlamı ise: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kurdukları tuzakları ve hileleri boşa çıkardı ve hezimeti onların üzerine kıldı, demektir; bunu ed-Dahhâk söylemiştir. Bir görüşe göre de: Küfürleri esnasında yaptıkları ve akrabayı gözetmek, esirleri kurtarmak, misafir ağırlamak ve komşuluk hakkını korumak gibi kerem saydıkları amellerini boşa çıkarmıştır, demektir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Bu ayet, Bedir'de yemek yediren [Kureyş ileri geleni] on iki kişi hakkında inmiştir. Onlar: Ebû Cehil, el-Hâris b. Hişâm, Rebîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Halef'in oğulları Übey ve Ümeyye, el-Haccâc'ın oğulları Münebbih ve Nübeyh, Ebu'l-Bahterî b. Hişâm, Zem'a b. el-Esvad, Hakîm b. Hizâm ve el-Hâris b. Âmir b. Nevfel'dir.
20167. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٢]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 2]
20168. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ ٢
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } “İman edip salih ameller işleyenlerin ve Rablerinden bir hak olan Muhammed'e indirilene inananların ise [Allah], günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.”2
20169. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ: هُمُ الْأَنْصَارُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِنَّهَا نَزَلَتْ خَاصَّةً فِي نَاسٍ مِنْ قُرَيْشٍ. وَقِيلَ: هُمَا عامتان فيمن كفروا وَآمَنَ. وَمَعْنَى" أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ" أَبْطَلَهَا. وَقِيلَ: أَضَلَّهُمْ عَنِ الْهُدَى بِمَا صَرَفَهُمْ عَنْهُ مِنَ التَّوْفِيقِ." وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ" مَنْ قَالَ إِنَّهُمُ الْأَنْصَارُ فَهِيَ الْمُوَاسَاةُ فِي مَسَاكِنِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ. وَمَنْ قَالَ إِنَّهُمْ مِنْ قُرَيْشٍ فَهِيَ الْهِجْرَةُ. وَمَنْ قَالَ بِالْعُمُومِ فَالصَّالِحَاتُ جَمِيعُ الْأَعْمَالِ الَّتِي تُرْضِي اللَّهَ تَعَالَى." وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ" لَمْ يُخَالِفُوهُ في شي، قَالَهُ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ. وَقِيلَ: صَدَّقُوا مُحَمَّدًا ﷺ فِيمَا جَاءَ بِهِ." وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ" يُرِيدُ أَنَّ إِيمَانَهُمْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ. وَقِيلَ: أَيْ إِنَّ الْقُرْآنَ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ، نَسَخَ بِهِ مَا قَبْلَهُ" كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ" أَيْ مَا مَضَى مِنْ سَيِّئَاتِهِمْ قَبْلَ الْإِيمَانِ." وَأَصْلَحَ بالَهُمْ" أَيْ شَأْنَهُمْ، عَنْ مُجَاهِدٍ وَغَيْرِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: حَالُهُمْ. ابْنُ عَبَّاسٍ: أُمُورُهُمْ. وَالثَّلَاثَةُ مُتَقَارِبَةٌ وَهِيَ مُتَأَوَّلَةٌ عَلَى إِصْلَاحِ مَا تَعَلَّقَ بِدُنْيَاهُمْ. وَحَكَى النَّقَّاشُ أَنَّ الْمَعْنَى أَصْلَحَ نِيَّاتِهِمْ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yüce Allah'ın: "{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } (İman edip salih ameller işleyenler ve Muhammed'e indirilene inananlar)" buyruğu hakkında İbn Abbâs ve Mücâhid: Onlar Ensâr'dır, demiştir. Mukâtil: Bu ayet Kureyş'ten bazı kimseler hakkında özel olarak inmiştir, demiştir. İki ayetin de inkâr edenler ve iman edenler hakkında genel olduğu da söylenmiştir. "{ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } (Amellerini boşa çıkardı)" ifadesinin anlamı, onları iptal etti, demektir. [Bir diğer görüşe göre] muvaffakiyeti kendilerinden çevirerek onları hidayetten saptırdı, anlamına gelir. "{ وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } (Salih ameller işlediler)" ifadesi hakkında; onların Ensâr olduğunu söyleyenlere göre bu, evlerinde ve mallarında gösterdikleri yardımlaşmadır. Onların Kureyş'ten olduğunu söyleyenlere göre hicrettir. Genel olduğunu söyleyenlere göre ise salih ameller, Yüce Allah'ı razı eden bütün amellerdir. "{ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } (Muhammed'e indirilene inandılar)" ifadesi; O'na hiçbir şeyde muhalefet etmediler, demektir; bunu Süfyân es-Sevrî söylemiştir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i getirdiği şeylerde tasdik ettiler, diye de açıklanmıştır. "{ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ } (Ki o Rablerinden gelen haktır)" ifadesi; onların imanının Rablerinden gelen hak olduğunu veya Kur'an'ın Rablerinden gelen hak olup kendinden öncekileri neshettiğini kastetmektedir. "{ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } (Günahlarını örttü)", yani imandan önce geçen günahlarını [örttü] demektir. "{ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } (Ve hallerini düzeltti)", yani Mücâhid ve başkalarından rivayet edildiğine göre işlerini/durumlarını düzeltti demektir. Katâde: Hallerini, İbn Abbâs ise: İşlerini, demiştir. Bu üç açıklama birbirine yakındır ve dünya ile ilgili durumlarının düzeltilmesine hamledilmiştir. en-Nakkâş, mananın "onların niyetlerini düzeltti" şeklinde olduğunu nakletmiştir; şairin şu sözü de bu anlamdadır:
20170. Metin
فَإِنْ تُقْبِلِي بِالْوُدِّ أُقْبِلْ بِمِثْلِهِ ... وَإِنْ تُدْبِرِي أَذْهَبْ إِلَى حَالٍ بَالِيًا
Eğer sevgiyle yönelirsen, ben de benzeriyle yönelirim... Yok eğer yüz çevirirsen, ben de perişan bir halde çeker giderim.
20171. Metin
وَهُوَ عَلَى هَذَا التَّأَوُّلِ مَحْمُولٌ عَلَى صَلَاحِ دِينِهِمْ." وَالْبَالُ" كَالْمَصْدَرِ، وَلَا يُعْرَفُ مِنْهُ فِعْلٌ، وَلَا تَجْمَعُهُ الْعَرَبُ إِلَّا فِي ضَرُورَةِ الشِّعْرِ فَيَقُولُونَ فِيهِ: بَالَاتٌ. الْمُبَرِّدُ: قَدْ يَكُونُ الْبَالُ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ بِمَعْنَى الْقَلْبِ، يُقَالُ: مَا يَخْطِرُ فُلَانٌ عَلَى بَالِي، أَيْ عَلَى قَلْبِي. الْجَوْهَرِيُّ: وَالْبَالُ رَخَاءُ النَّفْسِ، «١» يُقَالُ فُلَانٌ رَخِيُّ الْبَالِ. وَالْبَالُ: الْحَالُ، يُقَالُ مَا بَالُكَ. وَقَوْلُهُمْ: لَيْسَ هَذَا مِنْ بَالِي، أَيْ مِمَّا أُبَالِيهِ. وَالْبَالُ: الْحُوتُ الْعَظِيمُ مِنْ حِيتَانِ الْبَحْرِ، وَلَيْسَ بِعَرَبِيٍّ. وَالْبَالَةُ: وِعَاءُ الطيب، فارسي معرب، وأصله بالفارسية پيلة. قَالَ أَبُو ذُؤَيْبٍ:
Bu yoruma göre mana, onların dinlerinin ıslahına hamledilir. Bâl (بَال) kelimesi masdar gibidir; ondan türemiş bir fiil bilinmez. Araplar da şiir zarureti dışında onu çoğul yapmazlar ve çoğulunda bâlât (بَالَات) derler. el-Müberred şöyle demiştir: Bâl kelimesi başka bir yerde kalp manasında da kullanılır; nitekim [Arapçada]: "Filanca bâlime gelmedi" denir, yani kalbime gelmedi [aklıma düşmedi] demektir. el-Cevherî ise şöyle der: el-Bâl gönül rahatlığıdır«١»; nitekim "Filanca rahiyyü'l-bâldir (gönlü ferahtır)" denir. el-Bâl aynı zamanda hal demektir; "Mâ bâlük (Neyin var/halin nedir?)" denir. Onların "Bu benim bâlimden değildir" sözleri, "umursadığım/aldırdığım şeylerden değildir" demektir. el-Bâl deniz balıklarından büyük bir balıktır [balinadır] ve Arapça kökenli değildir. el-Bâle (الْبَالَة) ise koku kabıdır; Farsçadan Arapçalaşmıştır ve Farsçadaki aslı pîledir. Ebû Züeyb şöyle demiştir:
20172. Metin
كَأَنَّ عَلَيْهَا بَالَةً لَطَمِيَّةً ... لها من خلال الدأيتين أريج «٢»
Sanki üzerinde [Latmiyye kervanına ait] bir koku torbası 1 vardır... İki omuz kemiğinin arasından etrafa nefis bir koku yayılır. 2
20173. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٣]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 3]
20174. Metin
ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣)
{ ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣) } “Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymalarındandır. İşte Allah, insanlara kendi durumlarını böyle misallerle anlatır.”
20175. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ"" ذَلِكَ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، أَيِ الْأَمْرُ ذَلِكَ، أَوْ ذَلِكَ الْإِضْلَالُ وَالْهُدَى الْمُتَقَدِّمُ ذِكْرُهُمَا سَبَبُهُ هَذَا. فَالْكَافِرُ اتَّبَعَ الْبَاطِلَ، وَالْمُؤْمِنُ اتَّبَعَ الْحَقَّ. وَالْبَاطِلُ: الشِّرْكُ. وَالْحَقُّ: التَّوْحِيدُ وَالْإِيمَانُ." كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ" أَيْ كَهَذَا الْبَيَانِ الَّذِي بُيِّنَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْرَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ. وَالضَّمِيرُ فِي" أَمْثالَهُمْ" يَرْجِعُ إِلَى الَّذِينَ كَفَرُوا وَالَّذِينَ آمَنُوا.
Yüce Allah'ın: "{ ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ } (Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymalarındandır)" buyruğundaki "{ ذلِكَ } (Bu)" kelimesi ref konumundadır; yani durum böyledir veya daha önce zikredilen saptırma ve hidayetin sebebi budur, demektir. Kâfir bâtıla uymuş, mümin ise hakka uymuştur. Bâtıl, şirk; hak ise tevhid ve imandır. "{ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ } (İşte Allah, insanlara kendi durumlarını böyle misallerle anlatır)" ifadesi, yapılan bu açıklama gibi Allah insanlara iyiliklerin ve kötülüklerin durumunu açıklar, demektir. "{ أَمْثالَهُمْ } (durumları/misalleri)" kelimesindeki zamir, inkâr edenlere ve iman edenlere döner.
20176. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٤]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 4]
20177. Metin
فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤)
{ فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤) } “İnkâr edenlerle [savaşta] karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice sindirip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın [esir alın]. Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız; ta ki savaş ağırlıklarını [silahlarını] bıraksın. Durum böyledir; eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için [böyle emretti]. Allah yolunda öldürülenlerin amellerini ise asla boşa çıkarmayacaktır.”
20178. Metin
فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ" لَمَّا مَيَّزَ بَيْنَ الْفَرِيقَيْنِ أَمَرَ بِجِهَادِ الْكُفَّارِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْكُفَّارُ الْمُشْرِكُونَ عَبَدَةُ الْأَوْثَانِ. وَقِيلَ: كُلُّ مَنْ خَالَفَ دِينَ الْإِسْلَامِ مِنْ مُشْرِكٍ أَوْ كِتَابِيٍّ إِذَا لَمْ يَكُنْ صَاحِبَ عَهْدٍ وَلَا ذِمَّةٍ، ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَاخْتَارَهُ ابْنُ الْعَرَبِيِّ وَقَالَ: وَهُوَ الصَّحِيحُ لِعُمُومِ الْآيَةِ فِيهِ." فَضَرْبَ الرِّقابِ" مَصْدَرٌ. قَالَ الزَّجَّاجُ أَيْ فَاضْرِبُوا الرِّقَابَ ضَرْبًا. وَخَصَّ الرِّقَابَ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ الْقَتْلَ أَكْثَرُ مَا يَكُونُ بِهَا. وَقِيلَ: نُصِبَ عَلَى الْإِغْرَاءِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ كَقَوْلِكَ يَا نَفْسُ صَبْرًا. وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ
Bu ayette dört mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: "{ فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ } ([Savaşta] kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun)" buyruğudur. [Allah] iki zümreyi birbirinden ayırt edince kâfirlerle cihat edilmesini emretti. İbn Abbâs: Kâfirler, putlara tapan müşriklerdir, demiştir. Bir diğer görüşe göre ise: İster müşrik olsun ister ehl-i kitap olsun, bir antlaşması veya zimmeti bulunmayan ve İslâm dinine muhalif olan herkes [kastedilir]; bunu el-Mâverdî zikretmiştir. İbnü'l-Arabî de bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Ayetin kapsamının genelliğinden dolayı doğru olan da budur. "{ فَضَرْبَ الرِّقابِ } (boyunları vurun)" ifadesi masdardır. ez-Zeccâc: Yani "boyunlarını kesin bir vuruşla vurun" demektir, demiştir. Boyunların bilhassa zikredilmesi, öldürmenin en çok oradan gerçekleşmesindendir. [Bu lafzın] teşvik (iğrâ) üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Ebû Ubeyde: Bu senin [birine] "Ey nefis, sabret!" demen gibidir, demiştir. Bir görüşe göre takdiri:
20179. Metin
اقْصِدُوا ضَرْبَ الرِّقَابِ. وَقَالَ:" فَضَرْبَ الرِّقابِ" وَلَمْ يَقُلْ فَاقْتُلُوهُمْ، لِأَنَّ فِي الْعِبَارَةِ بِضَرْبِ الرِّقَابِ مِنَ الْغِلْظَةِ وَالشِّدَّةِ مَا لَيْسَ فِي لَفْظِ الْقَتْلِ، لِمَا فِيهِ مِنْ تَصْوِيرِ الْقَتْلِ بِأَشْنَعِ صُوَرِهِ، وَهُوَ حَزُّ الْعُنُقِ «١» وَإِطَارَةِ الْعُضْوِ الَّذِي هُوَ رَأْسُ الْبَدَنِ وَعُلُوُّهُ وَأَوْجَهُ أَعْضَائِهِ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ" أَيْ أَكْثَرْتُمُ الْقَتْلَ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَنْفَالِ" عِنْدَ قَوْلِهِ تعالى:" حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ" «٢» [الأنفال: ٦٧]." فَشُدُّوا الْوَثاقَ" أَيْ إِذَا أَسَرْتُمُوهُمْ. وَالْوَثَاقُ اسْمٌ مِنَ الْإِيثَاقِ، وَقَدْ يَكُونُ مَصْدَرًا، يُقَالُ: أَوْثَقْتُهُ إِيثَاقًا وَوَثَاقًا. وَأَمَّا الْوِثَاقُ (بِالْكَسْرِ) فَهُوَ اسْمُ الشَّيْءِ الَّذِي يُوثَقُ بِهِ كَالرِّبَاطِ، قَالَهُ الْقُشَيْرِيُّ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَأَوْثَقَهُ فِي الْوَثَاقِ أَيْ شَدَّهُ، وَقَالَ تَعَالَى:" فَشُدُّوا الْوَثاقَ". وَالْوِثَاقُ (بِكَسْرِ الْوَاوِ) لُغَةٌ فِيهِ. وَإِنَّمَا أَمَرَ بِشَدِّ الْوَثَاقَ لِئَلَّا يَفْلِتُوا." فَإِمَّا مَنًّا" عَلَيْهِمْ بِالْإِطْلَاقِ مِنْ غَيْرِ فدية" وَإِمَّا فِداءً". ولم يذكر القتل ها هنا اكْتِفَاءً بِمَا تَقَدَّمَ مِنَ الْقَتْلِ فِي صَدْرِ الكلام، و" مَنًّا" و" فِداءً" نصب بإضمار فعل. وقرى" فَدًى" بِالْقَصْرِ مَعَ فَتْحِ الْفَاءِ، أَيْ فَإِمَّا أَنْ تَمُنُّوا عَلَيْهِمْ مَنًّا، وَإِمَّا أَنْ تُفَادُوهُمْ فِدَاءً. رُوِيَ عَنْ بَعْضِهِمْ أَنَّهُ قَالَ: كُنْتُ وَاقِفًا عَلَى رَأْسِ الْحَجَّاجِ حِينَ أُتِيَ بِالْأَسْرَى مِنْ أَصْحَابِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْأَشْعَثِ وَهُمْ أَرْبَعَةُ آلَافٍ وَثَمَانمِائَةٍ فَقُتِلَ مِنْهُمْ نَحْوٌ مِنْ ثَلَاثَةِ آلَافٍ حَتَّى قُدِّمَ إِلَيْهِ رَجُلٌ مِنْ كِنْدَةَ فَقَالَ: يَا حَجَّاجُ، لَا جَازَاكَ اللَّهُ عَنِ السُّنَّةِ وَالْكَرَمِ خَيْرًا! قَالَ: وَلِمَ ذَلِكَ؟ قَالَ: لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ" فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً" فِي حَقِّ الَّذِينَ كَفَرُوا، فَوَاللَّهِ! مَا مَنَنْتَ وَلَا فَدَيْتَ؟ وَقَدْ قَالَ شَاعِرُكُمْ فِيمَا وَصَفَ بِهِ قَوْمَهُ مِنْ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ:
"Boyunları vurmayı kastedin" şeklindedir. [Cenâb-ı Hak] "onları öldürün" demeyip "{ فَضَرْبَ الرِّقابِ } (boyunları vurun)" demiştir; çünkü boyunları vurma ifadesinde, öldürme lafzında bulunmayan bir sertlik ve şiddet vardır. Zira bunda, öldürmeyi en çirkin suretiyle, yani boynu kesmek«١» ve bedenin başı, en üst kısmı ve en şerefli organı olan uzvu uçurmak suretiyle tasvir etme vardır. İkincisi: Yüce Allah'ın: "{ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ } (Nihayet onları iyice sindirip etkisiz hale getirdiğinizde)" buyruğudur; yani öldürmeyi çoğalttığınızda demektir. Bu husus Enfâl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: "{ حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ } (Yeryüzünde ağır basıp zafer kazanıncaya kadar)«٢» [el-Enfâl: 67] buyruğunun tefsirinde geçmişti. "{ فَشُدُّوا الْوَثاقَ } (Bağı sıkı bağlayın)", yani onları esir aldığınızda [bunu yapın] demektir. el-Vesâk (الْوَثَاق), bağlamak manasındaki el-îsâk masdarından türemiş bir isimdir, bazen masdar da olur. "Onu sağlamca bağladım" anlamında evsaktehû îsâkan ve vesâkan denir. Kesreli olarak el-visâk (الْوِثَاق) ise kendisiyle bağlanan ip gibi şeyin adıdır; bunu el-Kuşeyrî söylemiştir. el-Cevherî ise şöyle demiştir: Onu bağda sağlam tuttu, yani sıktı anlamına gelir. Yüce Allah: "{ فَشُدُّوا الْوَثاقَ }" buyurmuştur. Vâv harfinin kesresiyle el-visâk da onun bir lehçesidir. Kaçıp kurtulmasınlar diye bağın sıkı tutulması emredilmiştir. "{ فَإِمَّا مَنًّا } (Artık ya karşılıksız salıverirsiniz)", yani fidyasız serbest bırakırsınız "{ وَإِمَّا فِداءً } (ya da fidye alırsınız)". Sözün başında öldürme geçtiği için burada öldürme ayrıca zikredilmemiştir. Mennen ve fidâen kelimeleri gizli bir fiille mensuptur. Fâ harfinin fethası ve elifin kasrıyla feden (فَدًى) şeklinde de okunmuştur; yani ya karşılıksız iyilikte bulunup salıverirsiniz ya da fidye karşılığı serbest bırakırsınız. Bazı âlimlerden şöyle rivayet edilmiştir: Abdurrahman b. el-Eş'as'ın adamlarından esirler Haccâc'a getirildiğinde onun başucunda duruyordum. Bunlar dört bin sekiz yüz kişi idi. Onlardan yaklaşık üç bin kişi öldürülmüştü. Nihayet Kinde kabilesinden bir adam Haccâc'ın önüne çıkarıldı ve şöyle dedi: "Ey Haccâc! Allah seni sünnet ve kerem adına hayırla mükâfatlandırmasın!" Haccâc: "Niçin öyle?" diye sordu. Adam: "Çünkü Yüce Allah kâfirler hakkında: "{ فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } (Kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın. Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız)" buyurmuştur. Vallahi sen ne karşılıksız bıraktın ne de fidye aldın! Oysa şairiniz, kavminin güzel ahlakını överken şöyle demiştir:
20180. Metin
وَلَا نَقْتُلُ الْأَسْرَى وَلَكِنْ نَفُكُّهُمْ ... إِذَا أَثْقَلَ الْأَعْنَاقَ حِمْلُ الْمَغَارِمِ
Esirleri öldürmeyiz biz, serbest bırakırız onları... Diyetlerin ve borçların yükü boyunları ağırlaştırdığı zaman.
20181. Metin
فَقَالَ الْحَجَّاجُ: أُفٌّ لِهَذِهِ الْجِيَفِ! أَمَا كَانَ فِيهِمْ مَنْ يُحْسِنُ مِثْلَ هَذَا الْكَلَامِ!؟ خَلُّوا سَبِيلَ مَنْ بَقِيَ. فَخُلِّيَ يَوْمئِذٍ عَنْ بَقِيَّةِ الْأَسْرَى، وَهُمْ زُهَاءُ أَلْفَيْنِ، بِقَوْلِ ذَلِكَ الرجل.
Bunun üzerine Haccâc şöyle dedi1: “Yazıklar olsun bu leşlere! İçlerinde bunun gibi güzel söz söyleyebilen kimse yok muydu!? Geriye kalanları serbest bırakın.” O gün, o adamın bu sözü sebebiyle, yaklaşık iki bin kişi olan esirlerin geri kalanı serbest bırakıldı.2
20182. Metin
الثَّالِثَةُ- وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي تَأْوِيلِ هَذِهِ الْآيَةِ عَلَى خَمْسَةِ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلِ- أَنَّهَا مَنْسُوخَةٌ، وَهِيَ فِي أَهْلِ الْأَوْثَانِ، لَا يَجُوزُ أَنْ يُفَادُوا وَلَا يُمَنُّ عَلَيْهِمْ. وَالنَّاسِخُ لَهَا عِنْدَهُمْ قَوْلُهُ تعالى:" فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" «١» [التوبة: ٥] وَقَوْلُهُ:" فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ" «٢» [الأنفال: ٥٧] وقوله:" وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً" «٣» [التوبة: ٣٦] الآية، قاله قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ وَابْنُ جُرَيْجٍ وَالْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَالَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْكُوفِيِّينَ. وَقَالَ عَبْدُ الْكَرِيمِ الْجَوْزِيُّ: كُتِبَ إِلَى أَبِي بَكْرٍ فِي أَسِيرٍ أُسِرَ، فَذَكَرُوا أَنَّهُمُ الْتَمَسُوهُ بِفِدَاءِ كَذَا وَكَذَا، فَقَالَ: اقْتُلُوهُ، لَقَتْلُ رَجُلٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ كَذَا وَكَذَا. الثَّانِي- أَنَّهَا فِي الْكُفَّارِ جَمِيعًا. وَهِيَ مَنْسُوخَةٌ عَلَى قَوْلِ جَمَاعَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ وَأَهْلِ النَّظَرِ، مِنْهُمْ قتادة ومجاهد. قالوا: إذ أُسِرَ الْمُشْرِكُ لَمْ يَجُزْ أَنْ يُمَنَّ عَلَيْهِ، وَلَا أَنْ يُفَادَى بِهِ فَيُرَدُّ إِلَى الْمُشْرِكِينَ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُفَادَى عِنْدَهُمْ إِلَّا بِالْمَرْأَةِ، لِأَنَّهَا لَا تُقْتَلُ. وَالنَّاسِخُ لَهَا" فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" [التوبة: ٥] إِذْ كَانَتْ بَرَاءَةٌ آخِرُ مَا نَزَلَتْ بِالتَّوْقِيفِ، فَوَجَبَ أَنْ يُقْتَلُ كُلُّ مُشْرِكٍ إِلَّا مَنْ قَامَتِ الدَّلَالَةُ عَلَى تَرْكِهِ مِنَ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ وَمَنْ يُؤْخَذُ مِنْهُ الْجِزْيَةُ. وَهُوَ الْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِ أَبِي حَنِيفَةَ، خِيفَةَ أَنْ يَعُودُوا حَرْبًا لِلْمُسْلِمِينَ. ذَكَرَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ عَنْ قَتَادَةَ" فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً" قَالَ نَسَخَهَا" فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ". وَقَالَ مُجَاهِدٌ: نسخها" فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" [التوبة: ٥]. وهو قول الحكم. الثالث- أنها ناسخة، قاله الضَّحَّاكُ وَغَيْرُهُ. رَوَى الثَّوْرِيُّ عَنْ جُوَيْبِرٍ عَنِ الضحاك" فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" [التوبة: ٥] قَالَ نَسَخَهَا" فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً". وَقَالَ ابْنُ الْمُبَارَكِ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ عَنْ عَطَاءٍ" فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً" فَلَا يُقْتَلُ الْمُشْرِكُ وَلَكِنْ يُمَنَّ عَلَيْهِ وَيُفَادَى، كَمَا قال الله ﷿. قال أَشْعَثُ: كَانَ الْحَسَنُ يَكْرَهُ أَنْ يُقْتَلَ الْأَسِيرُ، وَيَتْلُو" فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً". وَقَالَ الْحَسَنُ أَيْضًا: فِي الْآيَةِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: فَضَرْبُ الرِّقَابِ حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا. ثُمَّ قَالَ:" حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ".
Üçüncü [Mesele]- İlim ehli bu ayetin tevilinde beş farklı görüş belirtmiştir: Birincisi: Bu ayet mensuhtur (hükmü yürürlükten kalkmıştır) ve putperestler hakkındadır; onların karşılıksız serbest bırakılmaları da fidye karşılığı salıverilmeleri de caiz değildir. Onlara göre bu ayeti nesh eden (hükmünü kaldıran), Yüce Allah'ın: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”1 [et-Tevbe 9/5] ayeti, { فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ } “Onları savaşta yakalarsan, arkalarındakileri de ürkütüp dağıtacak şekilde kendilerini cezalandır”2 [el-Enfâl 8/57] ayeti ve { وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً } “Müşriklerle topyekûn savaşın”3 [et-Tevbe 9/36] ayetidir. Bu görüş Katâde, Dahhâk, es-Süddî, İbn Cüreyc, İbn Abbâs'tan rivayetle el-Avfî tarafından söylenmiş olup Kûfelilerin pek çoğunun da görüşüdür. Abdülkerîm el-Cevzî şöyle demiştir: Ebû Bekir'e [radıyallâhu anh] esir alınan bir adam hakkında mektup yazılmış ve [müşriklerin] şu kadar ve şu kadar fidye teklif ettikleri belirtilmişti. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Onu öldürün! Müşriklerden bir adamın öldürülmesi bana şu kadar ve şu kadar [maldan] daha sevimlidir.” dedi. İkincisi: Bu ayet bütün kâfirler hakkındadır. Katâde ve Mücâhid'in de aralarında bulunduğu bir grup âlim ve nazar ehlinin görüşüne göre bu ayet mensuhtur. Onlar şöyle demişlerdir: Bir müşrik esir edildiğinde, karşılıksız serbest bırakılması da fidye alınıp müşriklere geri verilmesi de caiz değildir. Onlara göre ancak [kural gereği] öldürülmeyen kadın esir fidye karşılığı verilebilir. Bu ayeti nesh eden ise, { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” [et-Tevbe 9/5] ayetidir. Zira Berâe (Tevbe) suresi, tevkîf yoluyla (vahiy ile) en son inen suredir; dolayısıyla kadınlar, çocuklar ve kendilerinden cizye alınanlar gibi [öldürülmeyip] bırakılmasına delil bulunanlar hariç her müşrikin öldürülmesi vacip olmuştur. Müslümanlara karşı yeniden savaşa girişmelerinden korkulduğu için Ebû Hanîfe'nin mezhebinde meşhur olan görüş de budur. Abdurrezzâk zikredip dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde'den haber verdi; Katâde: { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız” ayeti hakkında: “Onu { فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ } ‘Onların arkasındakileri ürkütüp dağıtacak şekilde kendilerini cezalandır’ ayeti nesh etmiştir.” dedi. Mücâhid ise: “Onu { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } ‘Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün’ [et-Tevbe 9/5] ayeti nesh etmiştir.” demiştir. Bu aynı zamanda el-Hakem'in de görüşüdür. Üçüncüsü: Bu ayet nâsihtir (önceki hükmü kaldırmıştır); bunu ed-Dahhâk ve başkaları söylemiştir. Sevrî, Cüveybir'den, o da ed-Dahhâk'tan rivayet ettiğine göre o, { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” [et-Tevbe 9/5] ayetini { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız” ayetinin nesh ettiğini söylemiştir. İbnü'l-Mübârek, İbn Cüreyc'den, o da Atâ'dan rivayet ettiğine göre [Atâ]: “{ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } [ayeti gereğince] müşrik öldürülmez; fakat Yüce Allah'ın buyurduğu gibi ya karşılıksız salıverilir ya da fidye karşılığı serbest bırakılır.” demiştir. Eş‘as şöyle demiştir: Hasan [el-Basrî] esirin öldürülmesini hoş görmez ve { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız” ayetini okurdu. Hasan ayrıca şöyle demiştir: “Bu ayette bir takdim ve tehir (söz diziminde öne alma ve erteleme) vardır; sanki [Yüce Allah] şöyle buyurmuştur: ‘Savaş ağırlıklarını bırakıncaya (sona erinceye) kadar boyunlarını vurun.’ Sonra da: { حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ } ‘Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (onları esir alın)’ buyurmuştur.”
20183. Metin
وَزُعِمَ أَنَّهُ لَيْسَ لِلْإِمَامِ إِذَا حَصَلَ الْأَسِيرُ فِي يَدَيْهِ أَنْ يَقْتُلَهُ، لَكِنَّهُ بِالْخِيَارِ فِي ثَلَاثَةِ مَنَازِلَ: إِمَّا أَنْ يَمُنَّ، أَوْ يُفَادِيَ، أَوْ يَسْتَرِقَّ. الرَّابِعِ- قَوْلُ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: لَا يَكُونُ فِدَاءٌ وَلَا أَسْرٌ إِلَّا بَعْدَ الْإِثْخَانِ وَالْقَتْلِ بِالسَّيْفِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" مَا كانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ" «١» [الأنفال: ٦٧]. فَإِذَا أُسِرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَلِلْإِمَامِ أَنْ يَحْكُمَ بِمَا رَآهُ مِنْ قَتْلٍ أَوْ غَيْرِهِ. الْخَامِسِ- أَنَّ الْآيَةَ مُحْكَمَةٌ، وَالْإِمَامُ مُخَيَّرٌ فِي كُلِّ حَالٍ، رَوَاهُ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَالَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ مِنْهُمُ ابْنُ عُمَرَ وَالْحَسَنُ وَعَطَاءٌ، وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَالثَّوْرِيِّ وَالْأَوْزَاعِيِّ وَأَبِي عُبَيْدٍ وَغَيْرِهِمْ. وَهُوَ الِاخْتِيَارُ، لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ وَالْخُلَفَاءُ الرَّاشِدِينَ فَعَلُوا كُلَّ ذَلِكَ، قَتَلَ النَّبِيُّ ﷺ عُقْبَةَ بْنَ أَبِي مُعَيْطٍ وَالنَّضْرَ بْنَ الْحَارِثِ يَوْمَ بَدْرٍ صَبْرًا، وَفَادَى سَائِرَ أُسَارَى بَدْرٍ، وَمَنَّ عَلَى ثُمَامَةَ بْنِ أُثَالٍ الْحَنَفِيِّ وَهُوَ أَسِيرٌ فِي يَدِهِ، وَأَخَذَ مِنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ جَارِيَةً فَفَدَى بِهَا أُنَاسًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ، وَهَبَطَ عَلَيْهِ ﵇ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ فَأَخَذَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ وَمَنَّ عَلَيْهِمْ، وَقَدْ مَنَّ عَلَى سَبْيِ هَوَازِنَ. وَهَذَا كُلُّهُ ثَابِتٌ فِي الصَّحِيحِ، وَقَدْ مَضَى جَمِيعُهُ فِي (الْأَنْفَالِ) «٢» وَغَيْرِهَا. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا عَلَى أَنَّ الْآيَتَيْنِ مُحْكَمَتَانِ مَعْمُولٌ بِهِمَا، وَهُوَ قَوْلٌ حَسَنٌ، لِأَنَّ النَّسْخَ إِنَّمَا يَكُونُ لِشَيْءٍ قَاطِعٍ، فَإِذَا أَمْكَنَ الْعَمَلُ بِالْآيَتَيْنِ فَلَا مَعْنَى لِلْقَوْلِ بِالنَّسْخِ، إِذَا كَانَ يَجُوزُ أَنْ يَقَعَ التَّعَبُّدُ إِذَا لَقِينَا الَّذِينَ كَفَرُوا قَتَلْنَاهُمْ، فَإِذَا كَانَ الْأَسْرُ جَازَ الْقَتْلُ وَالِاسْتِرْقَاقُ وَالْمُفَادَاةُ وَالْمَنُّ، عَلَى مَا فِيهِ الصَّلَاحُ لِلْمُسْلِمِينَ. وَهَذَا الْقَوْلُ يُرْوَى عَنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَالشَّافِعِيِّ وَأَبِي عُبَيْدٍ، وَحَكَاهُ الطَّحَاوِيُّ مَذْهَبًا عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ، وَالْمَشْهُورُ عَنْهُ مَا قَدَّمْنَاهُ، وَبِاللَّهِ ﷿ التَّوْفِيقُ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها" قَالَ مُجَاهِدٌ وَابْنُ جُبَيْرٍ: هُوَ خُرُوجُ عِيسَى ﵇. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا: أَنَّ الْمَعْنَى حَتَّى لَا يَكُونَ دِينٌ إِلَّا دِينَ الْإِسْلَامِ، فَيُسْلِمُ كُلُّ يَهُودِيٍّ وَنَصْرَانِيٍّ وَصَاحِبِ مِلَّةٍ، وَتَأْمَنُ الشَّاةُ مِنَ الذِّئْبِ. ونحوه
[Üçüncü görüş olarak] esir devlet başkanının eline geçtiğinde onu öldürme yetkisinin olmadığı; ancak karşılıksız salıvermek (menn), fidye karşılığı serbest bırakmak (müfâdât) veya köleleştirmek (istirkâk) şeklinde üç durumdan birini seçmekte muhayyer olduğu ileri sürülmüştür. Dördüncüsü: Saîd b. Cübeyr'in görüşüdür: Yüce Allah'ın: { مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde kesin bir zafer kazanıp hâkimiyet kurmadıkça hiçbir peygambere esir sahibi olmak yakışmaz.”1 [el-Enfâl: 67] buyruğu gereğince, [düşmana karşı] kesin bir üstünlük sağlanıp kılıçla [gerekli] kıyım yapılmadan önce fidye almak da esir almak da söz konusu olamaz. Bundan sonra esir alınırsa devlet başkanı öldürme veya diğer tasarruflardan uygun gördüğüne hükmedebilir. Beşincisi: Ayetin muhkem olduğu ve devlet başkanının her halükârda muhayyer bulunduğu görüşüdür. Bunu Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. İbn Ömer, el-Hasan ve Atâ başta olmak üzere pek çok âlim de bu görüştedir; Mâlik, Şâfiî, Sevrî, Evzâî, Ebû Ubeyd ve diğerlerinin mezhebi de budur. Tercih edilen görüş de budur; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve Hulefâ-yi Râşidîn bütün bu uygulamaları yapmışlardır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir günü Ukbe b. Ebî Muayt ile Nadr b. el-Hâris'i esir iken (sabran) öldürtmüş, Bedir esirlerinin geri kalanını fidyeyle serbest bırakmış, elinde esir bulunan Sümâme b. Üsâl el-Hanefî'yi karşılıksız salıvermiş, Seleme b. el-Ekva'dan bir cariye alarak onunla birtakım Müslümanları [esaretten kurtarmak üzere] fidyeleşmiş, Mekkelilerden bir grup kendisinin aleyhisselâm üzerine ansızın gelince Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları yakalamış ve lütufta bulunup serbest bırakmış; ayrıca Hevâzin esirlerini de karşılıksız salıvermiştir. Bütün bunlar Sahîh'te sabittir ve tamamı [el-Bakara ve] el-Enfâl2 ile diğer surelerde geçmişti. en-Nehhâs şöyle demiştir: "Bu görüş, her iki ayetin de muhkem olup kendileriyle amel edildiği esasına dayanır ve güzel bir görüştür. Çünkü nesih ancak kesin bir delille sabit olur. İki ayetle de amel etmek mümkün olduğuna göre nesihten söz etmenin bir anlamı yoktur. Kâfirlerle karşılaştığımızda onları öldürmemiz kulluk görevi (taabbüd) olabileceği gibi, esir alındıklarında da Müslümanların menfaatine uygun şekilde öldürmek, köleleştirmek, fidye karşılığı bırakmak ve karşılıksız salıvermek caiz olur." Bu görüş Medine ehlinden, Şâfiî'den ve Ebû Ubeyd'den rivayet edilmiştir. et-Tahâvî de bunu Ebû Hanîfe'nin mezhebi olarak nakletmiştir; ancak ondan meşhur olan görüş daha önce zikrettiğimizdir. Muvaffakiyet Allah azze ve celle'dendir. Dördüncüsü: Yüce Allah'ın: { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا } “Savaş ağırlıklarını (silahlarını) bırakıncaya kadar...” buyruğudur. Mücâhid ve İbn Cübeyr: "Bu, Îsâ aleyhisselâm'ın ortaya çıkışıdır." demişlerdir. Yine Mücâhid'den nakledildiğine göre ayetin anlamı: "İslâm dininden başka hiçbir din kalmayıncaya, her Yahudi, Hristiyan ve din mensubu Müslüman oluncaya ve koyun kurttan emin oluncaya kadar" demektir. Benzer bir görüş...
20184. Metin
عَنِ الْحَسَنِ وَالْكَلْبِيِّ وَالْفَرَّاءِ وَالْكِسَائِيِّ. قَالَ الْكِسَائِيُّ: حَتَّى يُسْلِمَ الْخَلْقُ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: حَتَّى يُؤْمِنُوا وَيَذْهَبَ الْكُفْرُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: حَتَّى يَظْهَرَ الْإِسْلَامُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: حَتَّى لَا يَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ. وَقِيلَ: مَعْنَى الْأَوْزَارِ السِّلَاحُ، فَالْمَعْنَى شُدُّوا الْوَثَاقَ حَتَّى تَأْمَنُوا وَتَضَعُوا السِّلَاحَ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ، أَيِ الْأَعْدَاءُ الْمُحَارَبُونَ أَوْزَارَهُمْ، وَهُوَ سِلَاحُهُمْ بِالْهَزِيمَةِ أَوِ الْمُوَادَعَةِ. وَيُقَالُ لِلْكُرَاعِ أَوْزَارٌ. قَالَ الْأَعْشَى:
el-Hasan, el-Kelbî, el-Ferrâ ve el-Kisâî'den de rivayet edilmiştir. el-Kisâî: "Bütün mahlukat Müslüman oluncaya kadar" demiştir. el-Ferrâ: "İman edip küfür yok oluncaya kadar" demiştir. el-Kelbî: "İslâm bütün dinlere üstün gelinceye kadar" demiştir. el-Hasan: "Yalnızca Allah'a ibadet edilinceye kadar" demiştir. [Bir diğer görüşe göre] evzâr (أوزار) kelimesinin anlamı silahtır; mana ise: Güvene kavuşup silahı bırakıncaya kadar bağı sıkı tutun, şeklindedir. Bir diğer açıklamaya göre anlamı: Savaş, yani savaşılan düşmanlar hezimetle veya sulh antlaşmasıyla ağırlıklarını, yani silahlarını bırakıncaya kadar, demektir. Savaş atlarına ve bineklerine de evzâr denir. el-A'şâ şöyle demiştir:
20185. Metin
وَأَعْدَدْتُ لِلْحَرْبِ أَوْزَارَهَا ... رِمَاحًا طِوَالًا وَخَيْلًا ذُكُورَا
Savaş için hazırladım onun ağırlıklarını (araçlarını)... Uzun mızrakları ve erkek atları.
20186. Metin
وَمِنْ نَسْجِ دَاوُدَ يُحْدَى بِهَا ... عَلَى أَثَرِ الْحَيِّ عِيرًا فَعِيرَا «١»
Ve Dâvûd'un ördüğü zırhları; kabile ardınca kervan kervan taşınan.«١»
20187. Metin
وَقِيلَ:" حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها" أَيْ أَثْقَالُهَا. وَالْوِزْرُ الثِّقَلُ، وَمِنْهُ وَزِيرُ الْمَلِكِ لِأَنَّهُ يَتَحَمَّلُ عَنْهُ الْأَثْقَالَ. وَأَثْقَالُهَا السِّلَاحُ لِثِقَلِ حَمْلِهَا. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: قَالَ الْحَسَنُ وَعَطَاءٌ: فِي الْآيَةِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، الْمَعْنَى فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا فَإِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ، وَلَيْسَ لِلْإِمَامِ أَنْ يَقْتُلَ الْأَسِيرَ. وَقَدْ رُوِيَ عَنِ الْحَجَّاجِ أَنَّهُ دَفَعَ أَسِيرًا إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ لِيَقْتُلَهُ فَأَبَى وَقَالَ: لَيْسَ بِهَذَا أَمَرَنَا اللَّهُ، وَقَرَأَ" حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ". قُلْنَا: قَدْ قَالَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَفَعَلَهُ، وَلَيْسَ فِي تَفْسِيرِ اللَّهِ لِلْمَنِّ وَالْفِدَاءِ مَنْعٌ مِنْ غَيْرِهِ، فَقَدْ بَيَّنَ اللَّهُ فِي الزِّنَى حُكْمَ الْجَلْدِ، وَبَيَّنَ النَّبِيُّ ﷺ حُكْمَ الرَّجْمِ، وَلَعَلَّ ابْنَ عُمَرَ كَرِهَ ذَلِكَ مِنْ يَدِ الْحَجَّاجِ فَاعْتَذَرَ بِمَا قَالَ، وَرَبُّكَ أَعْلَمُ". قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ"" ذَلِكَ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَلَى مَا تَقَدَّمَ، أَيِ الْأَمْرُ ذَلِكَ الَّذِي ذَكَرْتُ وَبَيَّنْتُ. وَقِيلَ: هُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى مَعْنَى افْعَلُوا ذَلِكَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُبْتَدَأً، الْمَعْنَى ذَلِكَ حُكْمُ الْكُفَّارِ. وَهِيَ كَلِمَةٌ يَسْتَعْمِلُهَا الْفَصِيحُ عِنْدَ الْخُرُوجِ مِنْ كَلَامٍ إِلَى كَلَامٍ، وَهُوَ كَمَا قَالَ تعالى:" هذا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ" «٢» [ص: ٥٥]. أَيْ هَذَا حَقٌّ وَأَنَا أُعَرِّفُكُمْ أَنَّ لِلظَّالِمِينَ كَذَا. وَمَعْنَى" لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ" أَيْ أَهْلَكَهُمْ بِغَيْرِ قتال. وقال
Şöyle de denilmiştir: { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها } “Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar”1 yani ağırlıklarını [bırakıncaya kadar]. Vizr (وِزْر), ağırlık demektir. Hükümdarın vezirine de (vezîr), onun yüklerini ve ağırlıklarını üstlendiği için bu isim verilmiştir. Savaşın ağırlıkları ise, taşınması ağır olduğundan dolayı silahlardır. İbnü’l-Arabî şöyle demiştir: el-Hasan ve Atâ: “Ayette takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; mana şöyledir: ‘Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar boyunlarını vurun; onları sindirip üstünlük sağladığınızda ise bağı sıkı bağlayın [esir alın].’ Devlet başkanının esiri öldürme yetkisi yoktur.” demişlerdir. Haccâc’ın, öldürmesi için Abdullah b. Ömer’e bir esir teslim ettiği, onun ise bunu reddederek: “Allah bize bunu emretmedi” dediği ve { حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ } “Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın” ayetini okuduğu rivayet edilmiştir. Biz deriz ki: Bunu [esirlerin öldürülebileceğini] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hem söylemiş hem de uygulamıştır. Allah’ın [esirler hakkında] karşılıksız salıverme ve fidye almayı zikretmesi, bunların dışında bir uygulamaya engel değildir. Nitekim Allah zinada celde (kırbaç) cezasını açıklamış, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de recim cezasını beyan etmiştir. İbn Ömer muhtemelen bu işin Haccâc’ın eliyle/emriyle yapılmasını hoş görmemiş ve bu sözüyle mazeret beyan etmiştir. Doğrusunu Rabbin bilir. Yüce Allah’ın: { ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } “İşte böyle; eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı” buyruğunda geçen “{ ذَلِكَ } (İşte böyle)” lafzı, daha önce geçtiği üzere ref konumundadır; yani “Emir/durum, zikredip açıkladığım bu şeydir” demektir. “Bunu yapın” anlamında nasb konumunda olduğu da söylenmiştir. Mübteda (özne) olması da caizdir; bu takdirde mana, “İnkârcıların hükmü işte böyledir” şeklinde olur. Bu, fasih konuşan kimselerin bir sözden diğerine geçerken kullandığı bir ifadedir. Nitekim Yüce Allah’ın şöyle buyurması da böyledir: { هذا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ } “Bu böyledir. Şüphesiz azgınlar için elbette pek kötü bir dönüş yeri vardır”2 [Sâd, 55]. Yani bu haktır ve ben sizlere zalimler için şunların olduğunu bildiriyorum. “{ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } (Onlardan intikam alırdı)” ifadesinin anlamı ise, “onları savaşsız helak ederdi” demektir. Şöyle demiştir:
20188. Metin
ابْنُ عَبَّاسٍ: لَأَهْلَكَهُمْ بِجُنْدٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ." وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ" أَيْ أَمَرَكُمْ بِالْحَرْبِ لِيَبْلُوَ وَيَخْتَبِرَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ فَيَعْلَمُ الْمُجَاهِدِينَ وَالصَّابِرِينَ، كَمَا فِي السُّورَةِ نَفْسِهَا." وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ" يريد قتلى أحد من المؤمنين" فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ" قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" قَاتَلُوا" وَهِيَ اخْتِيَارُ أَبِي عُبَيْدٍ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحَفْصٌ" قُتِلُوا" بِضَمِّ الْقَافِ وَكَسْرِ التَّاءِ، وَكَذَلِكَ قَرَأَ الْحَسَنُ إِلَّا أَنَّهُ شَدَّدَ التَّاءَ عَلَى التَّكْثِيرِ. وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَأَبُو حَيْوَةَ" قَتَلُوا" بِفَتْحِ الْقَافِ وَالتَّاءِ مِنْ غَيْرِ أَلِفٍ، يَعْنِي الَّذِينَ قَتَلُوا الْمُشْرِكِينَ. قَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ يَوْمَ أُحُدٍ وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي الشِّعْبِ، وَقَدْ فَشَتْ فِيهِمُ الْجِرَاحَاتُ وَالْقَتْلُ، وَقَدْ نَادَى الْمُشْرِكُونَ: اعْلُ هُبَلُ. وَنَادَى الْمُسْلِمُونَ: اللَّهُ أَعْلَى وَأَجَلُّ. وَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: يَوْمٌ بِيَوْمِ بَدْرٍ وَالْحَرْبُ سِجَالٌ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (قُولُوا لَا سَوَاءَ. قَتْلَانَا أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ وَقَتْلَاكُمْ فِي النَّارِ يُعَذَّبُونَ). فَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّ لَنَا الْعُزَّى وَلَا عُزَّى لَكُمْ. فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: اللَّهُ مَوْلَانَا وَلَا مَوْلَى لَكُمْ. وَقَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُ ذلك في (آل عمران) «١».
İbn Abbâs: Onları meleklerden bir ordu ile helak ederdi, demiştir. "{ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ } (Fakat sizi birbirinizle denemek için)", yani aynı surede geçtiği üzere cihat edenleri ve sabredenleri bilsin [ortaya çıkarsın] diye sizi birbirinizle sınamak ve denemek için savaşı emretti. "{ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } (Allah yolunda öldürülenler)" ifadesiyle müminlerden Uhud şehitlerini kastetmektedir. "{ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ } (Onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır)" ayetini cumhur "{ قَاتَلُوا } (savaşanlar)" şeklinde okumuştur ve bu Ebû Ubeyd'in tercihidir. Ebû Amr ve Hafs ise kāf harfinin zammesi ve tâ harfinin kesresiyle "{ قُتِلُوا } (öldürülenler)" şeklinde okumuştur; el-Hasan da çokluk ifade etmesi için tâ harfini şeddeli okuması müstesna böyle okumuştur. el-Cahderî, Îsâ b. Ömer ve Ebû Hayve ise elifsiz olarak kāf ve tâ harflerinin fethasıyla "{ قَتَلُوا } (müşrikleri öldürenler)" şeklinde okumuşlardır. Katâde şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre bu ayet Uhud günü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vadide iken, Müslümanlar arasında yaralanmalar ve ölümler yaygınlaştığı sırada inmiştir. Müşrikler: "Yücel ey Hübel!" diye bağırmış, Müslümanlar ise: "Allah en yücedir ve en uludur!" diye seslenmişlerdi. Müşrikler: "Bu gün Bedir gününe karşılıktır; savaş nöbetleşedir!" deyince, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "(Eşit olmadığımızı söyleyin! Bizim ölülerimiz diridir, Rableri katında rızıklanırlar; sizin ölüleriniz ise cehennemde azap görürler)" buyurdu. Müşrikler: "Bizim Uzzâ'mız var, sizin ise Uzzâ'nız yok!" deyince, Müslümanlar: "Allah bizim mevlâmızdır [sahibimizdir], sizin ise mevlânız yoktur!" dediler. Bunun zikri daha önce Âl-i İmrân Suresi'nde«١» geçmişti.
20189. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٥]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 5]
20190. Metin
سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥)
{ سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥) } “[Allah] onları hidayete erdirecek ve durumlarını düzeltecektir.”
20191. Metin
قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: قِرَاءَةُ أَبِي عَمْرٍو" قُتِلُوا" بَعِيدَةٌ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ" وَالْمَقْتُولُ لَا يُوصَفُ بِهَذَا. قَالَ غَيْرُهُ: يَكُونُ الْمَعْنَى سَيَهْدِيهِمْ إِلَى الْجَنَّةِ، أَوْ سَيَهْدِي مَنْ بَقِيَ مِنْهُمْ، أَيْ يُحَقِّقُ لَهُمُ الْهِدَايَةَ. وَقَالَ ابْنُ زِيَادٍ: سَيَهْدِيهِمْ إِلَى مُحَاجَّةِ مُنْكَرٍ وَنَكِيرٍ فِي الْقَبْرِ. قَالَ أَبُو الْمَعَالِي: وَقَدْ تَرِدُ الْهِدَايَةُ وَالْمُرَادُ بِهَا إِرْشَادُ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى مَسَالِكِ الْجِنَانِ وَالطُّرُقِ الْمُفْضِيَةِ إِلَيْهَا، وَمِنْ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي صِفَةِ الْمُجَاهِدِينَ: فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ. سَيَهْدِيهِمْ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَاهْدُوهُمْ إِلى صِراطِ الْجَحِيمِ" «٢» [الصافات: ٢٣] معناه فاسلكوا بهم إليها.
el-Kuşeyrî şöyle demiştir: Ebû Amr'ın "{ قُتِلُوا } (öldürülenler)" kıraati, Yüce Allah'ın: "{ سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ } (Onları hidayete erdirecek ve durumlarını düzeltecektir)" buyruğundan dolayı uzak bir ihtimaldir; çünkü öldürülen kimse bununla nitelenmez. Başkası ise şöyle demiştir: Mana; onları cennete iletecektir veya geride kalanlarını hidayete erdirecektir, yani onlar için hidayeti gerçekleştirecektir, şeklinde olur. İbn Ziyâd ise: Kabirde Münker ve Nekir'e karşı delil getirmeye onları muvaffak kılacaktır, demiştir. Ebu'l-Meâlî şöyle demiştir: Hidayet lafzı bazen müminleri cennet yollarına ve oraya ulaştıran güzergâhlara irşad etme anlamında gelir. Mücahitlerin vasfı hakkındaki Yüce Allah'ın: "{ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ. سَيَهْدِيهِمْ } (Amellerini asla boşa çıkarmayacaktır; onları hidayete erdirecektir)" buyruğu bu kabildendir. Yüce Allah'ın: "{ فَاهْدُوهُمْ إِلى صِراطِ الْجَحِيمِ } (Onları cehennemin yoluna sürün)«٢» [es-Sâffât: 23] buyruğu da bu manadadır; yani onları oraya sevk edin demektir.
20192. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٦]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 6]
20193. Metin
وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ (٦)
{ وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ }12 “Onları, kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyacaktır.” (6)
20194. Metin
أَيْ إِذَا دَخَلُوهَا يُقَالُ لَهُمْ تَفَرَّقُوا «١» إِلَى مَنَازِلِكُمْ، فَهُمْ أَعْرَفُ بِمَنَازِلِهِمْ مِنْ أَهْلِ الْجُمُعَةِ إِذَا انْصَرَفُوا إِلَى مَنَازِلِهِمْ. قَالَ مَعْنَاهُ مُجَاهِدٌ وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ. وَفِي الْبُخَارِيِّ مَا يَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ هَذَا الْقَوْلِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (يَخْلُصُ الْمُؤْمِنُونَ مِنَ النَّارِ فَيُحْبَسُونَ عَلَى قَنْطَرَةٍ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ] فَيُقَصُّ لِبَعْضِهِمْ مِنْ بعض مظالم [كانت بينهم في الدنيا «٢» [حتى إِذَا هُذِّبُوا وَنُقُّوا أُذِنَ لَهُمْ فِي دُخُولِ الْجَنَّةِ فَوَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَأَحَدُهُمْ أَهْدَى بِمَنْزِلِهِ فِي الْجَنَّةِ] مِنْهُ «٣» [بِمَنْزِلِهِ فِي الدُّنْيَا (. وَقِيلَ:" عَرَّفَها لَهُمْ" أَيْ بَيَّنَهَا لَهُمْ حَتَّى عَرَفُوهَا مِنْ غَيْرِ اسْتِدْلَالٍ. قَالَ الْحَسَنُ: وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُمُ الْجَنَّةَ فِي الدُّنْيَا، فَلَمَّا دَخَلُوهَا عَرَفُوهَا بِصِفَتِهَا. وَقِيلَ: فِيهِ حَذْفٌ، أَيْ عَرَّفَ طُرُقَهَا وَمَسَاكِنَهَا وَبُيُوتَهَا لَهُمْ، فَحَذَفَ الْمُضَافَ. وَقِيلَ: هَذَا التَّعْرِيفُ بِدَلِيلٍ، وَهُوَ الْمَلَكُ الْمُوَكَّلُ بِعَمَلِ الْعَبْدِ يَمْشِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَيَتْبَعُهُ الْعَبْدُ حَتَّى يَأْتِيَ الْعَبْدُ مَنْزِلَهُ، وَيُعَرِّفَهُ الْمَلَكُ جَمِيعَ مَا جُعِلَ لَهُ فِي الْجَنَّةِ. وَحَدِيثُ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ يَرُدُّهُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ" عَرَّفَها لَهُمْ" أَيْ طَيَّبَهَا لَهُمْ بِأَنْوَاعِ الْمَلَاذِ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْعَرْفِ، وَهُوَ الرَّائِحَةُ الطَّيِّبَةُ. وَطَعَامٌ مُعَرَّفٌ أَيْ مُطَيَّبٌ، تَقُولُ الْعَرَبُ: عَرَّفْتَ الْقِدْرَ إِذَا طَيَّبْتَهَا بِالْمِلْحِ وَالْأَبْزَارِ. وَقَالَ الشَّاعِرُ يُخَاطِبُ رَجُلًا ويمدحه:
Yani cennete girdiklerinde onlara "Evlerinize dağılın"«١» denilir; onlar da evlerine dönen cuma cemaatinden daha iyi bir şekilde evlerini bilirler. Bu manayı Mücâhid ve müfessirlerin çoğu söylemiştir. Buhârî'de Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen şu rivayet bu görüşün sıhhatine delalet etmektedir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: (Müminler cehennemden kurtulurlar ve cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde tutulurlar; dünyada aralarında bulunan haksızlıklar sebebiyle«٢» birbirlerinden kısas alınır. Nihayet arınıp temizlendiklerinde cennete girmelerine izin verilir. Muhammed'in nefsi elinde olan [Allah]'a yemin olsun ki, onlardan biri cennetteki evini dünyadaki evinden«٣» daha iyi bilir). "{ عَرَّفَها لَهُمْ } (Onu kendilerine tanıttı)" ifadesinin, delil aramaya gerek duymayacak şekilde onu kendilerine açıkladı manasına geldiği de söylenmiştir. el-Hasan şöyle demiştir: Yüce Allah dünyada iken onlara cenneti tarif etti; onlar da cennete girdiklerinde onu niteliklerinden tanıdılar. Bir görüşe göre ayette hazif vardır; yani onların yollarını, menzillerini ve evlerini tanıttı demektir ve tamlanan (muzâf) hazfedilmiştir. Bu tanıtmanın bir kılavuzla olduğu da söylenmiştir; o kılavuz, kulun ameliyle görevli melek olup kulun önünden yürür, kul da evine varıncaya kadar onu takip eder ve melek ona cennette kendisi için hazırlanan her şeyi tanıtır. Ancak Ebû Saîd el-Hudrî'nin hadisi bu görüşü reddetmektedir. İbn Abbâs: "{ عَرَّفَها لَهُمْ }", çeşitli lezzetlerle orayı onlar için güzelleştirdi/kokulandırdı demektir, demiştir. Bu, güzel koku anlamına gelen arf (الْعَرْف) kelimesinden türemiştir. Taâmün mua'rrafün (طَعَامٌ مُعَرَّفٌ), güzel kokulu kılınmış yemek demektir. Araplar: Tencereyi tuz ve baharatla lezzetlendirip güzelleştirdiğinde "Arrafte'l-kıdre" derler. Şair bir adama hitaben onu överken şöyle demiştir:
20195. Metin
عرفت كاتب عرفته اللطائم «٤»
Kokulandırıldın tıpkı koku kervanlarının kokulandığı gibi«٤»
20196. Metin
يقول: كَمَا عُرِّفَ الْإِتْبُ، وَهُوَ الْبَقِيرُ وَالْبَقِيرَةُ، وَهُوَ قَمِيصٌ لَا كُمَّيْنِ لَهُ تَلْبَسُهُ النِّسَاءُ. وَقِيلَ: هُوَ مِنْ وَضْعِ الطَّعَامُ بَعْضَهُ عَلَى بَعْضٍ مِنْ كَثْرَتِهِ، يُقَالُ: حَرِيرٌ مُعَرَّفٌ، أَيْ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ، وَهُوَ مِنَ الْعُرْفِ الْمُتَتَابِعِ كَعُرْفِ الْفَرَسِ. وَقِيلَ:" عَرَّفَها لَهُمْ" أَيْ وَفَّقَهُمْ لِلطَّاعَةِ حَتَّى اسْتَوْجَبُوا الْجَنَّةَ. وَقِيلَ: عَرَّفَ أَهْلَ السَّمَاءِ أَنَّهَا لَهُمْ إِظْهَارًا لِكَرَامَتِهِمْ فِيهَا. وَقِيلَ: عَرَّفَ المطيعين أنها لهم.
Şair: Kadınların giydiği, iki kolu olmayan bir gömlek çeşidi olan itb (إِتْب), yani bekīr ve bekīre kokulandırıldığı gibi, demek istemektedir. Bir diğer görüşe göre bu, yemeğin çokluğundan dolayı üst üste konulmasından alınmıştır; nitekim kat kat ipek için harîrun mua'rrafün (حَرِيرٌ مُعَرَّفٌ) denir ve bu da atın yelesi (urf) gibi birbiri ardınca gelen şey anlamına gelen urf kelimesindendir. "{ عَرَّفَها لَهُمْ }" ifadesinin; cenneti hak edinceye kadar onları itaate muvaffak kıldı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Onların cennetteki ikramlarını göstermek amacıyla gök ehline cennetin onlara ait olduğunu bildirdi, şeklinde de açıklanmıştır. İtaat edenlere cennetin kendilerine ait olduğunu bildirdi, diye de söylenmiştir.
20197. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٧]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 7]
20198. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ (٧)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (7)
20199. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ" أَيْ إِنْ تَنْصُرُوا دِينَ اللَّهِ يَنْصُرُكُمْ عَلَى الْكُفَّارِ. نَظِيرُهُ" وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ" [الحج: ٤٠] وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَقَالَ قُطْرُبٌ: إِنْ تَنْصُرُوا نَبِيَّ اللَّهِ يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ، وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ." وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ" أَيْ عِنْدَ الْقِتَالِ. وَقِيلَ عَلَى الْإِسْلَامِ. وَقِيلَ عَلَى الصِّرَاطِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ تَثْبِيتُ الْقُلُوبِ بِالْأَمْنِ، فَيَكُونُ تَثْبِيتُ الْأَقْدَامِ عِبَارَةً عَنِ النَّصْرِ وَالْمَعُونَةِ فِي مَوْطِنِ الْحَرْبِ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَنْفَالِ" «٢» هَذَا الْمَعْنَى. وَقَالَ هُنَاكَ:" إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا" «٣» [الأنفال: ١٢] فَأَثْبَتَ هُنَاكَ وَاسِطَةً وَنَفَاهَا هُنَا «٤»، كَقَوْلِهِ تَعَالَى:" قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ" «٥» [السجدة: ١١] ثُمَّ نَفَاهَا بِقَوْلِهِ:" اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ" «٦» [الروم: ٤٠]." الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ" «٧» [الملك: ٢] وَمَثَلُهُ كَثِيرٌ، فَلَا فَاعِلَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ.
Yüce Allah'ın: "{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ } (Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder)" buyruğu; eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da kâfirlere karşı size yardım eder, demektir. Bunun benzeri: "{ وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ } (Allah kendisine yardım edene mutlaka yardım eder) [el-Hac: 40]" ayetidir ve daha önce geçmişti«١». Kutrub: Eğer siz Allah'ın Peygamberi'ne yardım ederseniz Allah da size yardım eder demiştir ki mana birdir. "{ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ } (Ve ayaklarınızı sağlam tutar)", yani savaş esnasında [sabit kılar]. İslâm üzere [sabit kılar] veya sırat üzerinde [sabit kılar] da denilmiştir. Bir görüşe göre ise bundan maksat güven vererek kalpleri pekiştirmektir; böylece ayakların sabit kılınması savaş meydanında yardım ve destekten ibaret olur. Enfâl Suresi'nde«٢» bu mana geçmişti. Orada: "{ إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا } (Hani Rabbin meleklere: 'Ben sizinle beraberim, iman edenleri pekiştirin' diye vahyediyordu)«٣» [el-Enfâl: 12] buyurarak orada vasıtayı sabit kılmış, burada ise vasıtayı nefyetmiştir«٤». Bu tıpkı Yüce Allah'ın: "{ قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ } (De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacaktır)«٥» [es-Secde: 11] buyurup ardından: "{ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ } (Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra da öldüren Allah'tır)«٦» [er-Rûm: 40] ve "{ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ } (Ölümü ve hayatı yaratan O'dur)«٧» [el-Mülk: 2] buyruklarıyla vasıtayı nefyetmesi gibidir. Bunun örnekleri çoktur; zira gerçekte tek fail Allah'tır.
20200. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٨]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 8]
20201. Metin
وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨)
{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨) } “İnkâr edenlere gelince; yıkım onlara olsun! [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.”
20202. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَالَّذِينَ كَفَرُوا" يَحْتَمِلُ الرَّفْعَ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَالنَّصْبَ بِمَا يُفَسِّرُهُ" فَتَعْساً لَهُمْ" كَأَنَّهُ قَالَ: أَتْعَسَ الَّذِينَ كَفَرُوا. وَ" تَعْسًا لَهُمْ" نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَرِ بِسَبِيلِ الدُّعَاءِ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ، مِثْلُ سَقْيًا لَهُ وَرَعْيًا. وَهُوَ نَقِيضُ لَعًا «٨» لَهُ. قَالَ الْأَعْشَى:
Yüce Allah'ın: "{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا } (İnkâr edenler)" buyruğunun mübteda olarak ref konumunda olması da, ardından gelen "{ فَتَعْساً لَهُمْ } (yıkım onlara olsun)" ifadesinin açıkladığı [gizli bir fiille] nasb konumunda olması da muhtemeldir; sanki Cenâb-ı Hak: "İnkâr edenleri yıkıma uğrattı" buyurmuştur. "{ تَعْساً لَهُمْ } (yıkım onlara olsun)" ifadesi, el-Ferrâ'nın belirttiğine göre, tıpkı "Allah ona su versin ve onu gözetsin" dualarında olduğu gibi beddua yoluyla masdar olarak nasb edilmiştir. Bu, tökezleyen kimseye söylenen "Kalk, doğrul!"«٨» ifadesinin zıddıdır. el-A'şâ şöyle demiştir:
20203. Metin
فَالتَّعْسُ أَوْلَى لَهَا مِنْ أَنْ أَقُولَ لَعًا «٩»
Yıkılmak ona daha layıktır, 'doğrul' dememdense ona.«٩»
20204. Metin
وَفِيهِ عَشْرَةُ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ- بُعْدًا لَهُمْ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ جُرَيْجٍ. الثَّانِي- حُزْنًا لَهُمْ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. الثَّالِثُ- شَقَاءٌ لَهُمْ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. الرَّابِعُ- شَتْمًا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ، قَالَهُ الْحَسَنُ. الْخَامِسُ- هَلَاكًا لَهُمْ، قَالَهُ ثَعْلَبٌ. السَّادِسُ- خَيْبَةٌ لَهُمْ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَابْنُ زَيْدٍ. السَّابِعُ- قُبْحًا لَهُمْ، حَكَاهُ النَّقَّاشُ. الثَّامِنُ- رغما لهم، قاله الضحاك أيضا. التاسع-
Bu hususta on görüş vardır: Birincisi: "Kahrolsunlar [Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar]" demektir; bunu İbn Abbâs ile İbn Cüreyc söylemiştir. İkincisi: "Onlara hüzün olsun" demektir; bunu es-Süddî söylemiştir. Üçüncüsü: "Onlara bedbahtlık olsun" demektir; bunu İbn Zeyd söylemiştir. Dördüncüsü: "Allah'tan onlara bir yergi olsun" demektir; bunu el-Hasan söylemiştir. Beşincisi: "Onlara helak olsun" demektir; bunu Sa'leb söylemiştir. Altıncısı: "Onlara hüsran olsun" demektir; bunu ed-Dahhâk ile İbn Zeyd söylemiştir. Yedincisi: "Onlara rezillik olsun" demektir; bunu en-Nakkâş nakletmiştir. Sekizincisi: "Burunları sürtülsün [zelil olsunlar]" demektir; bunu da ed-Dahhâk söylemiştir. Dokuzuncusu:
20205. Metin
شَرًّا لَهُمْ، قَالَهُ ثَعْلَبٌ أَيْضًا. الْعَاشِرُ- شِقْوَةٌ لَهُمْ، قَالَهُ أَبُو الْعَالِيَةِ. وَقِيلَ: إِنَّ التَّعْسَ الِانْحِطَاطُ وَالْعِثَارُ. قَالَ ابْنُ السِّكِّيتِ: التَّعْسُ أَنْ يَخِرَّ عَلَى وَجْهِهِ. وَالنَّكْسُ أَنْ يَخِرَّ عَلَى رَأْسِهِ. قَالَ: وَالتَّعْسُ أَيْضًا الْهَلَاكُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَأَصْلُهُ الْكَبُّ، وَهُوَ ضِدُّ الِانْتِعَاشِ. وَقَدْ تَعَسَ (بِفَتْحِ الْعَيْنِ) يَتْعَسُ تَعْسًا، وَأَتْعَسَهُ اللَّهُ. قَالَ مُجَمِّعُ بْنُ هِلَالٍ:
Onlara şer olsun, bunu da Sa'leb söylemiştir. Onuncusu: Onlara mutsuzluk olsun, Ebu'l-Âliye söylemiştir. Teas (التَّعْس) kelimesinin alçalma ve tökezleme olduğu da söylenmiştir. İbnü's-Sikkît şöyle demiştir: Ta's (التَّعْس), yüzüstü düşmektir. Neks (النَّكْس) ise başüstü düşmektir. Şöyle de demiştir: Ta's aynı zamanda helaktir. el-Cevherî ise: Aslı yüzüstü kapanmaktır ki doğrulup kalkmanın zıddıdır, demiştir. Ayn harfinin fethasıyla tease yet'asü te'sen denir; e'tasehullāh (Allah onu yıksın/helak etsin) şeklinde de kullanılır. Mücemmi' b. Hilâl şöyle demiştir:
20206. Metin
تَقُولُ وَقَدْ أَفْرَدْتُهَا مِنْ خَلِيلِهَا ... تَعِسْتَ كَمَا أَتْعَسْتِنِي يَا مُجَمِّعُ
Diyor ki —onu dostundan ayırdığımda—: Yıkılasın ey Mücemmi', beni yıktığın gibi!
20207. Metin
يُقَالُ: تَعْسًا لِفُلَانٍ، أَيْ أَلْزَمَهُ اللَّهُ هَلَاكًا. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَجَوَّزَ قَوْمٌ تَعِسَ (بِكَسْرِ الْعَيْنِ). قُلْتُ: وَمِنْهُ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:" تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ وَالدِّرْهَمِ وَالْقَطِيفَةِ وَالْخَمِيصَةِ «١» إِنْ أُعْطِيَ رَضِيَ وَإِنْ لَمْ يُعْطَ لَمْ يَرْضَ" خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ. فِي بَعْضِ طُرُقِ هَذَا الْحَدِيثِ" تَعِسَ وَانْتَكَسَ وَإِذَا شِيكَ فَلَا انْتَقَشَ" «٢» خَرَّجَهُ ابْنُ مَاجَهْ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ" أَيْ أَبْطَلَهَا لِأَنَّهَا كَانَتْ فِي طَاعَةِ الشَّيْطَانِ. وَدَخَلَتِ الْفَاءُ فِي قَوْلِهِ فَتَعْساً" لِأَجْلِ الْإِبْهَامِ الَّذِي فِي" الَّذِينَ"، وَجَاءَ" وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ" عَلَى الْخَبَرِ حَمْلًا عَلَى لَفْظِ الَّذِينَ، لِأَنَّهُ خَبَرٌ فِي اللَّفْظِ، فَدُخُولُ الْفَاءِ حَمْلًا عَلَى الْمَعْنَى، وَأَضَلَّ حَمْلًا عَلَى اللفظ.
"Filancaya ta'sen" denilir ki Allah ona helaki yapıştırsın, demektir. el-Kuşeyrî: Bir topluluk ayn harfinin kesresiyle teise fiilini de caiz görmüştür, demiştir. Ben derim ki: Ebû Hüreyre'nin naklettiği şu hadis de bu kabildendir; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "(Dinarın, dirhemin, kadifenin ve süslü elbisenin«١» kulu yıkılsın/helak olsun! Kendisine verilirse razı olur, verilmezse razı olmaz)." Bunu Buhârî tahric etmiştir. Bu hadisin bazı rivayetlerinde: "(Yıkılsın, başüstü düşsün; ayağına diken battığında cımbızla çıkaran bulunmasın!)«٢»" şeklinde geçmektedir; bunu İbn Mâce tahric etmiştir. Yüce Allah'ın: "{ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } (Ve amellerini boşa çıkarmıştır)" buyruğu; şeytanın itaatinde olduğu için amellerini geçersiz kıldı, demektir. "{ فَتَعْساً }" ifadesine fâ harfi, "{ الَّذِينَ }" ism-i mevsulündeki kapalılık sebebiyle [şart manası taşıdığı için] dahil olmuştur. "{ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ }" ifadesi ise lafızda haber olduğu için "ellezîne" lafzına hamledilerek haber kipiyle gelmiştir. Dolayısıyla fâ harfinin gelişi manaya hamlen, "{ أَضَلَّ }" fiilinin gelişi ise lafza hamlendir.
20208. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ٩]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 9]
20209. Metin
ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩)
{ ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩) } “Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmeyip hoşlanmamalarındandır; O da onların amellerini boşa çıkarmıştır.”
20210. Metin
أَيْ ذَلِكَ الْإِضْلَالُ وَالْإِتْعَاسُ، لِأَنَّهُمْ" كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ" مِنَ الْكُتُبِ وَالشَّرَائِعِ." فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ" أَيْ مَا لَهُمْ مِنْ صُوَرِ الْخَيْرَاتِ، كَعِمَارَةِ الْمَسْجِدِ وَقِرَى الضَّيْفِ وَأَصْنَافِ الْقُرَبِ، وَلَا يَقْبَلُ اللَّهُ الْعَمَلَ إِلَّا مِنْ مُؤْمِنٍ. وَقِيلَ: أحبط أعمالهم أي عبادة الصنم.
Yani bu saptırma ve yıkım, kitaplardan ve şeriatlerden ibaret olan "{ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ } (Allah'ın indirdiği şeyi)" kerih görmelerindendir. "{ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ } (O da onların amellerini boşa çıkarmıştır)", yani Mescid'in imarı, misafir ağırlamak ve çeşitli ibadetler gibi hayır namına ellerinde bulunan şeyleri boşa çıkarmıştır; zira Allah ameli ancak müminden kabul eder. [Bir diğer görüşe göre] "amellerini boşa çıkarmıştır" ifadesi puta tapmalarını [boşa çıkardı] demektir.
20211. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٠]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 10]
20212. Metin
أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠)
{ أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠) } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bir baksınlar? Allah onları yerle bir etmiştir. O kâfirlere de bunların benzerleri vardır. (10)”
20213. Metin
بَيَّنَ أَحْوَالَ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ تَنْبِيهًا عَلَى وُجُوبِ الْإِيمَانِ، ثُمَّ وَصَلَ هَذَا بِالنَّظَرِ، أَيْ أَلَمْ يَسْرِ هَؤُلَاءِ فِي أَرْضِ عَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ لُوطٍ وَغَيْرِهِمْ لِيَعْتَبِرُوا بِهِمْ" فَيَنْظُرُوا" بِقُلُوبِهِمْ" كَيْفَ كانَ" آخِرُ أَمْرِ الْكَافِرِينَ قَبْلَهُمْ." دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ" أَيْ أَهْلَكَهُمْ وَاسْتَأْصَلَهُمْ. يُقَالُ: دَمَّرَهُ تَدْمِيرًا، وَدَمَّرَ عَلَيْهِ بِمَعْنًى. ثُمَّ تَوَاعَدَ مُشْرِكِي مَكَّةَ فَقَالَ" وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها" أَيْ أَمْثَالَ هَذِهِ الْفَعْلَةِ، يَعْنِي التَّدْمِيرَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالطَّبَرِيُّ: الْهَاءُ تَعُودُ عَلَى الْعَاقِبَةِ، أَيْ وَلِلْكَافِرِينَ مِنْ قُرَيْشٍ أَمْثَالُ عَاقِبَةِ تَكْذِيبِ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا.
İmanın gerekliliğine dikkat çekmek üzere müminin ve kâfirin hallerini beyan etti, ardından bunu [akıl ve ibret gözüyle] bakıp düşünmeye bağladı. Yani şunlar Âd, Semûd, Lût kavmi ve diğerlerinin yurdunda ibret alsınlar diye gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kâfirlerin son halinin "{ كَيْفَ كانَ } (nasıl olduğunu)" kalpleriyle "{ فَيَنْظُرُوا } (görsünler)?" "{ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } (Allah onları yerle bir etmiştir)", yani onları helak edip köklerini kazımıştır. Dummerahu tedmîran ve demmera aleyhi aynı manada kullanılır. Sonra Mekke müşriklerini tehdit ederek: "{ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها } (Bu kâfirlere de onların benzeri [akıbetler] vardır)" buyurdu. Yani bu fiilin, yani helakın benzerleri [vardır]. ez-Zeccâc ve et-Taberî şöyle demiştir: [Âyeteki] zamir akıbete döner. Yani Kureyş kâfirleri de iman etmezlerse, geçmiş kavimlerin yalanlamalarının akıbeti gibi akıbetler onlar için de vardır.
20214. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١١]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 11]
20215. Metin
ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ (١١)
{ ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ (١١) } “Bu böyledir; çünkü Allah iman edenlerin Mevlâ'sıdır (yardımcısı ve koruyucusudur); kâfirlere gelince, onların hiçbir mevlâsı (yardımcısı) yoktur.”
20216. Metin
أَيْ وَلِيَّهُمْ وَنَاصِرَهُمْ. وَفِي حَرْفِ ابْنِ مَسْعُودٍ" ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا". فالمولى: الناصر ها هنا، قاله ابن عباس وغيره. قال:
Yani onların dostu ve yardımcısıdır. İbn Mes'ûd'un kıraatinde: "{ ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا }" şeklindedir. İbn Abbâs ve başkalarının belirttiğine göre buradaki mevlâ; yardımcı demektir. [Şair] şöyle demiştir:
20217. Metin
فَغَدَتْ كِلَا الْفَرْجَيْنِ تَحْسِبُ أَنَّهُ ... مَوْلَى الْمَخَافَةِ خَلْفَهَا وَأَمَامَهَا»
Her iki açıklığı da arkasındaki ve önündeki korkunun yardımcısı sanarak sabahladı.»
20218. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: نَزَلَتْ يَوْمَ أُحُدٍ وَالنَّبِيُّ ﷺ فِي الشِّعْبِ، إِذْ صَاحَ الْمُشْرِكُونَ: يَوْمٌ بِيَوْمٍ، لَنَا الْعُزَّى ولا عزى لكم، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] قُولُوا اللَّهُ مَوْلَانَا وَلَا مَوْلَى لَكُمْ [وَقَدْ تَقَدَّمَ «٢»." وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ" أَيْ لَا ينصرهم أحد من الله.
Katâde şöyle demiştir: Bu ayet Uhud günü, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem vadide iken, müşriklerin: "Güne gün! Uzzâ bizimdir, sizin ise Uzzâ'nız yoktur!" diye bağırmaları üzerine inmiştir. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem: ["Allah bizim Mevlâmızdır, sizin ise mevlânız yoktur, deyiniz"] buyurmuştur. Bu daha önce geçmişti«٢». "{ وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ } (Kâfirlere gelince, onların hiçbir mevlâsı yoktur)", yani Allah'a karşı onlara kimse yardım edemez.
20219. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٢]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 12]
20220. Metin
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ (١٢)
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise [dünyadan] yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler; onların barınağı ateştir.” (12)
20221. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ" تَقَدَّمَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ" وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ" فِي الدُّنْيَا كَأَنَّهُمْ أَنْعَامٌ، لَيْسَ لَهُمْ هِمَّةٌ إِلَّا بُطُونَهُمْ وَفُرُوجَهُمْ، سَاهُونَ عَمَّا فِي غَدِهِمْ. وَقِيلَ: الْمُؤْمِنُ فِي الدُّنْيَا يَتَزَوَّدُ، وَالْمُنَافِقُ يَتَزَيَّنُ، وَالْكَافِرُ يَتَمَتَّعُ." وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ" أَيْ مَقَامٌ ومنزل.
Yüce Allah'ın: "{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } (Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır)" buyruğu daha önce birden çok yerde geçmişti. "{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ } (İnkâr edenler ise zevklenirler)", yani sanki onlar davarlar gibidir; karınlarından ve cinsel arzularından başka gayeleri yoktur, yarınlarından habersizdirler. Şöyle de denilmiştir: Mümin dünyada azık edinir, münafık süslenir, kâfir ise sadece zevklenir. "{ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } (Onların varacağı yer ateştir)", yani kalacakları yer ve duraktır.
20222. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٣]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 13]
20223. Metin
وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣)
{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣) } “Seni çıkaran memleketinden çok daha güçlü nice şehirler [halkı] vardı ki, Biz onları helak ettik; kendilerine bir yardımcı da bulunmadı.”
20224. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ" تَقَدَّمَ الْكَلَامُ في" كأين" في (آل عمران) «١». وهي ها هنا بِمَعْنَى كَمْ، أَيْ وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ. وَأَنْشَدَ الْأَخْفَشُ قَوْلَ لَبِيدٍ:
Yüce Allah'ın: "{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ }" buyruğundaki "ke-eyyin" kelimesine dair açıklama (Âl-i İmrân)'da geçmişti«١». Buradaki manası "kem (nice/kaç)" anlamındadır; yani: Nice şehirler vardır. el-Ahfeş, Lebîd'in şu beytini inşad etmiştir:
20225. Metin
وَكَائِنْ رَأَيْنَا مِنْ مُلُوكٍ وَسُوقَةٍ ... وَمِفْتَاحِ قَيْدٍ لِلْأَسِيرِ الْمُكَبَّلِ
Ve nice hükümdarlar ve halktan kimseler gördük... Ve prangaya vurulmuş esir için açılan nice kilitler.
20226. Metin
فَيَكُونُ مَعْنَاهُ: وَكَمْ مِنْ أَهْلِ قَرْيَةٍ." هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ" أَيْ أَخْرَجَكَ أَهْلُهَا." فَلا ناصِرَ لَهُمْ" قَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا خَرَجَ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْغَارِ الْتَفَتَ إِلَى مَكَّةَ وَقَالَ:] اللَّهُمَّ أَنْتِ أَحَبُّ الْبِلَادِ إِلَى اللَّهِ وَأَنْتِ أَحَبُّ الْبِلَادِ إِلَيَّ وَلَوْلَا الْمُشْرِكُونَ أَهْلَكِ أَخْرَجُونِي لَمَا خَرَجْتُ مِنْكِ [. فَنَزَلَتِ الْآيَةُ «٢»، ذَكَرَهُ الثعلبي، وهو حديث صحيح.
Buna göre anlamı: "Ve [halkı] daha güçlü olan nice şehir halkı vardır..." şeklinde olur. "{ مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ } (Seni çıkaran memleketinden)", yani halkı seni çıkaran memleketinden. "{ فَلا ناصِرَ لَهُمْ } (Kendilerine bir yardımcı da bulunmadı)". Katâde ve İbn Abbâs şöyle demiştir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'den mağaraya doğru çıktığında Mekke'ye yönelip şöyle dedi: ["Allah'ım! Sen Allah'a beldelerin en sevimlisisin ve bana da beldelerin en sevimli olanısın. Eğer senin halkın olan müşrikler beni çıkarmasaydı senden çıkmazdım."] Bunun üzerine bu ayet indi«٢». Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir ve bu sahih bir hadistir.
20227. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٤]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 14]
20228. Metin
أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤)
{ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤) } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi olur mu hiç?”
20229. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ" الْأَلِفُ أَلِفُ تَقْرِيرٍ. وَمَعْنَى" عَلى بَيِّنَةٍ" أَيْ عَلَى ثَبَاتٍ وَيَقِينٍ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. أَبُو الْعَالِيَةِ: وَهُوَ مُحَمَّدٌ ﷺ. وَالْبَيِّنَةُ: الْوَحْيُ." كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ" أَيْ عِبَادَةَ الْأَصْنَامِ، وَهُوَ أَبُو جَهْلٍ وَالْكُفَّارُ.
Yüce Allah'ın: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse... [gibi midir?]” buyruğundaki elif, takrir (onaylatma) elifidir.1 { عَلى بَيِّنَةٍ } “Apaçık bir delil üzerinde” ifadesinin anlamı, yani sebat ve kesin bilgi (yakîn) üzeredir. Bunu İbn Abbâs söylemiştir. Ebu'l-Âliye ise şöyle demiştir: O, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; beyyine (apaçık delil) de vahiydir.2 { كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } “...kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse gibi [midir?]” yani putlara ibadeti [süslü gösterilen kimse gibi midir?]. Bu da Ebû Cehil ve kâfirlerdir.
20230. Metin
" وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ" أَيْ مَا اشْتَهَوْا. وَهَذَا التَّزْيِينُ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ خَلْقًا. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الشَّيْطَانِ دُعَاءٌ وَوَسْوَسَةٌ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْكَافِرِ، أَيْ زَيَّنَ لِنَفْسِهِ سُوءَ عَمَلِهِ وَأَصَرَّ عَلَى الْكُفْرِ. وَقَالَ" سُوءُ" عَلَى لَفْظِ" من"" وَاتَّبَعُوا" على معناه.
"{ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } (Ve hevalarına uyan kimseler gibi)", yani canlarının çektiği şeylere uyanlar. Bu süslü gösterme yaratma bakımından Allah tarafındandır. Şeytanın çağrısı ve vesvesesi şeklinde olması da caizdir. Kâfirin bizzat kendisinden olması da caizdir; yani kötü amelini kendi nefsine süslemiş ve inkârda ısrar etmiştir. "{ سُوءُ }" ifadesi "men" lafzına göre [tekil], "{ وَاتَّبَعُوا }" fiili ise onun manasına göre [çoğul] gelmiştir.
20231. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٥]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 15]
20232. Metin
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ (١٥)
{ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ (١٥) } “Müttakilere vaad olunan cennetin misali (şöyledir): Orada tadı ve kokusu bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü meyveden ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Bunlara nail olanlar], ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar bir su içirilen kimse gibi olur mu?”
20233. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ" لَمَّا قَالَ ﷿:" إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ" [الحج: ١٤] وَصَفَ تِلْكَ الْجَنَّاتِ، أَيْ صِفَةُ الْجَنَّةِ الْمُعَدَّةِ لِلْمُتَّقِينَ. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي هَذَا فِي" الرَّعْدِ" «١». وَقَرَأَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ" مِثَالُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ"." فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ" أَيْ غَيْرَ مُتَغَيِّرِ الرَّائِحَةِ. وَالْآسِنُ مِنَ الْمَاءِ مِثْلُ الْآجِنِ. وَقَدْ أَسَنَ الماء يأسن ويأسن] أسنا و [أسونا إِذَا تَغَيَّرَتْ رَائِحَتُهُ. وَكَذَلِكَ أَجَنَ الْمَاءُ يَأْجُنُ وَيَأْجِنُ أَجْنًا وَأُجُونًا. وَيُقَالُ بِالْكَسْرِ فِيهِمَا: أَجِنَ وَأَسِنَ يَأْسَنُ وَيَأْجَنُ أَسْنًا وَأَجْنًا، قَالَهُ الْيَزِيدِيُّ. وَأَسِنَ الرَّجُلُ أَيْضًا يَأْسَنُ (بِالْكَسْرِ «٢» لَا غَيْرَ) إِذَا دَخَلَ الْبِئْرَ فَأَصَابَتْهُ رِيحٌ مُنْتِنَةٌ مِنْ رِيحِ الْبِئْرِ أَوْ غَيْرِ ذَلِكَ فَغُشِيَ عَلَيْهِ أَوْ دَارَ رَأْسُهُ، قَالَ زُهَيْرٌ:
Yüce Allah'ın: "{ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ }" buyruğuna gelince; O azze ve celle: "{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ } [el-Hac: 14]" buyurunca bu cennetleri vasfetti; yani müttakiler için hazırlanmış olan cennetin sıfatı [şöyledir]. Buna dair açıklama "er-Ra'd" suresinde geçmişti«١». Ali b. Ebî Tâlib: "{ مِثَالُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ }" şeklinde okumuştur. "{ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ } (Orada tadı ve kokusu bozulmayan sudan ırmaklar vardır)", yani kokusu değişmeyen sudan. Sudan olan el-âsin (آسِن), el-âcin (آجِن) gibidir. Suyun kokusu değiştiğinde; esene'l-mâu ye'sünü ve ye'sinü [esnen ve] üsûnen denir. Aynı şekilde ecene'l-mâu ye'cünü ve ye'cinü ecnen ve ücûnen denir. Her ikisinde kesre ile: ecine ve esine ye'senü ve ye'cenü esnen ve ecnen de denir; bunu el-Yezîdî söylemiştir. Adam kuyuya girdiğinde kuyunun veya başka şeyin pis kokusu çarpıp bayıldığında yahut başı döndüğünde de yalnızca kesre ile«٢» esine'r-raculü ye'senü denir. Züheyr şöyle demiştir:
20234. Metin
قَدْ أَتْرُكُ «٣» الْقَرْنَ مُصْفَرًّا أَنَامِلُهُ ... يَمِيدُ فِي الرُّمْحِ مَيْدَ الْمَائِحِ الْأَسِنْ
Bazen hasmı parmak uçları sararmış halde bırakırım... Kuyudan su çeken sersemlemiş adamın sendelemesi gibi mızrak üzerinde sendelerken«٣».
20235. Metin
وَيُرْوَى" الْوَسِنِ". وَتَأَسَّنَ الْمَاءُ تَغَيَّرَ. أَبُو زَيْدٍ: تَأَسَّنَ عَلَيَّ تَأَسُّنًا اعْتَلَّ وَأَبْطَأَ. أَبُو عَمْرٍو: تَأَسَّنَ الرَّجُلُ أَبَاهُ أَخَذَ أَخْلَاقَهُ. وَقَالَ اللِّحْيَانِيُّ: إِذَا نَزَعَ إِلَيْهِ فِي الشَّبَهِ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" آسِنٍ" بِالْمَدِّ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَحُمَيْدٌ" أَسِنَ" بِالْقَصْرِ، وَهُمَا لُغَتَانِ، مِثْلُ حَاذِرٍ وَحَذِرِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: أَسِنَ لِلْحَالِ، وَآسِنٌ (مِثْلُ فاعل) يراد به الاستقبال."
[Şiirdeki kelime] "el-Vesin (الْوَسِنِ)" şeklinde de rivayet edilmiştir3. Suyun "teessene'l-mâ' (تَأَسَّنَ الْمَاءُ)" olması, bozulup değişmesi demektir. Ebû Zeyd: "Teessene aleyye teessünen (تَأَسَّنَ عَلَيَّ تَأَسُّنًا)", hastalandı ve ağırdan aldı [demektir], demiştir. Ebû Amr: "Teessene'r-raculü ebâhu (تَأَسَّنَ الرَّجُلُ أَبَاهُ)", adam babasının ahlakını benimsedi [demektir], demiştir. el-Lihyânî de: "Benzerlik bakımından ona çektiği zaman [bu ifade kullanılır]" demiştir. Cumhûrun (genel ulemanın) kıraati med ile "Âsin (آسِنٍ)" şeklindedir1. İbn Kesîr ve Humeyd ise kasr ile "Esin (أَسِنَ)" şeklinde okumuşlardır; bu ikisi "hâzir (حَاذِرٍ)" ve "hazir (حَذِرٍ)" gibi iki ayrı lügattir (kullanımdır). el-Ahfeş şöyle demiştir: "Esin (أَسِنَ)" şimdiki zaman (hâl)2 içindir, [ism-i] fâil vezninde olan "âsin (آسِنٌ)" ile ise gelecek zaman (istikbâl) kastedilir.
20236. Metin
وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ" أَيْ لَمْ يَحْمُضْ بِطُولِ الْمَقَامِ كَمَا تَتَغَيَّرُ أَلْبَانُ الدُّنْيَا إِلَى الْحُمُوضَةِ." وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ" أَيْ لَمْ تُدَنِّسْهَا الْأَرْجُلُ وَلَمْ تُرَنِّقْهَا «١» الْأَيْدِي كَخَمْرِ الدُّنْيَا، فَهِيَ لَذِيذَةُ الطَّعْمِ طَيِّبَةُ الشُّرْبِ لَا يَتَكَرَّهُهَا الشَّارِبُونَ. يُقَالُ: شَرَابٌ لَذَّ وَلَذِيذٌ بِمَعْنًى. وَاسْتَلَذَّهُ عَدَّهُ لَذِيذًا." وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى" الْعَسَلُ مَا يَسِيلُ مِنْ لُعَابِ النَّحْلِ." مُصَفًّى" أَيْ مِنَ الشَّمْعِ وَالْقَذَى، خَلَقَهُ اللَّهُ كَذَلِكَ لَمْ يُطْبَخْ عَلَى نَارٍ وَلَا دَنَّسَهُ النَّحْلُ. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ حَكِيمِ بْنِ مُعَاوِيَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:] إِنَّ فِي الْجَنَّةِ بَحْرُ الْمَاءِ وَبَحْرُ الْعَسَلِ وَبَحْرُ اللَّبَنِ وَبَحْرُ الْخَمْرِ ثُمَّ تُشَقَّقُ الْأَنْهَارُ بَعْدُ [. قَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] سَيْحَانُ وَجَيْحَانُ وَالنِّيلُ وَالْفُرَاتُ كُلٌّ مِنْ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ [. وَقَالَ كَعْبٌ: نَهْرُ دِجْلَةَ نَهْرُ مَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَنَهْرُ الْفُرَاتِ نَهْرُ لَبَنِهِمْ، وَنَهْرُ مِصْرَ نَهْرُ خَمْرِهِمْ، وَنَهْرُ سَيْحَانَ نَهْرُ عَسَلِهِمْ. وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ الْأَرْبَعَةُ تَخْرُجُ مِنْ نَهْرِ الْكَوْثَرِ. وَالْعَسَلُ: يُذَكَّرُ وَيُؤَنَّثُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى" أَيْ لَمْ يَخْرُجْ مِنْ بُطُونِ النَّحْلِ." وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ"" مِنْ" زَائِدَةٌ لِلتَّأْكِيدِ." وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ" أَيْ لِذُنُوبِهِمْ." كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ" قَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى أَفَمَنْ يَخْلُدُ فِي هَذَا النَّعِيمِ كَمَنْ يَخْلُدُ فِي النَّارِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَأُعْطِيَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَهُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ. فَقَوْلُهُ" كَمَنْ" بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ" أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ" [فاطر: ٨]. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: مَثَلُ هَذِهِ الْجَنَّةِ الَّتِي فِيهَا الثِّمَارُ وَالْأَنْهَارُ كَمَثَلِ النَّارِ الَّتِي فِيهَا الْحَمِيمُ وَالزَّقُّومُ. وَمَثَلُ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِي النَّعِيمِ المقيم كميل أَهْلِ النَّارِ فِي الْعَذَابِ الْمُقِيمِ." وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً" أي حارا شديد الغليان، إذا دنا منهم شوى وجوههم، ووقعت فروة رؤوسهم، فَإِذَا شَرِبُوهُ قَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ وَأَخْرَجَهَا مِنْ دُبُورِهِمْ. وَالْأَمْعَاءُ: جَمْعُ مِعًى، وَالتَّثْنِيَةُ مِعَيَانِ، وَهُوَ جَمِيعُ ما في البطن من الحوايا.
{ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ } “...ve tadı bozulmamış sütten nehirler...” yani dünya sütlerinin ekşimeye yüz tutması gibi uzun süre beklemekle ekşiyip bozulmamış [sütten nehirler]. { وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “...içenlere lezzet veren şaraptan nehirler...” yani dünya şarabı gibi ayakların çiğneyip kirletmediği ve ellerin bulandırmadığı1 [şarap]; dolayısıyla tadı lezzetli, içimi hoş olup içenler ondan tiksinmezler. Şarâbün lezzün (şarap lezzetli) ve lezîzün aynı anlamdadır. İstelezzehû ise onu lezzetli buldu demektir. { وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى } “...ve süzme baldan nehirler vardır.” Bal, arının salyasından süzülen şeydir. { مُصَفًّى } yani peteğinden ve tortusundan [arındırılmış, süzülmüş]; Allah onu ateşte kaynatılmamış ve arılar tarafından kirletilmemiş olarak bu şekilde yaratmıştır. Tirmizî'de Hakîm b. Muâviye'den, o babasından, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: « إِنَّ فِي الْجَنَّةِ بَحْرُ الْمَاءِ وَبَحْرُ الْعَسَلِ وَبَحْرُ اللَّبَنِ وَبَحْرُ الْخَمْرِ ثُمَّ تُشَقَّقُ الْأَنْهَارُ بَعْدُ » «Şüphesiz cennette su denizi, bal denizi, süt denizi ve şarap denizi vardır; sonra nehirler bunların ardından fışkırıp akar.» [Tirmizî]: Hasen-sahih bir hadistir, demiştir. Sahîh-i Müslim'de Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « سَيْحَانُ وَجَيْحَانُ وَالنِّيلُ وَالْفُرَاتُ كُلٌّ مِنْ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ » «Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat; hepsi cennet nehirlerindendir.» Kâ'b şöyle demiştir: Dicle nehri cennet ehlinin su nehri, Fırat nehri süt nehirleri, Mısır nehri [Nil] şarap nehirleri, Seyhan nehri de bal nehirleridir. Bu dört nehir Kevser nehrinden çıkar. el-Asel (bal) kelimesi hem müzekker hem müennes olarak kullanılır. İbn Abbâs: “{ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى } arıların karınlarından çıkmamış [baldır]” demiştir. { وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ } “Onlar için orada her türlü meyveden vardır” ayetindeki { مِنْ } edatı pekiştirme için zâiddir (fazladan gelmiştir). { وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ } “ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.” Yani günahları için [bağışlanma vardır]. { كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ } “[Bunlar] ateşte ebedî kalan kimse gibi midir?” el-Ferrâ şöyle demiştir: Anlamı; bu nimetler içinde ebedî kalan kimse, ateşte ebedî kalan kimse gibi midir? şeklindedir. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Yani Rabbinden apaçık bir delil üzerinde olup kendisine bu şeyler verilen kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve ateşte ebedî kalacak olan kimse gibi midir? Buna göre O'nun { كَمَنْ } buyruğu { أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } [Fâtır: 8] buyruğundan bedeldir. İbn Keysân şöyle demiştir: İçinde meyveler ve nehirler bulunan bu cennetin durumu, içinde kaynar su ve zakkum bulunan cehennemin durumu gibi [olabilir] mi? Cennet ehlinin kalıcı nimetler içindeki durumu, cehennem ehlinin kalıcı azap içindeki durumu gibi [olabilir] mi? { وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً } “...ve onlara kaynar su içirilir...” yani son derece kaynar sıcak bir su ki, onlara yaklaştırıldığında yüzlerini kavurur, başlarının derisi düşer; onu içtiklerinde ise bağırsaklarını parça parça eder ve arkalarından dışarı çıkarır. el-Em‘â (bağırsaklar), mi‘an kelimesinin çoğuludur; tesniyesi (ikili formu) mi‘ayân gelir. Bu da karında bulunan bütün iç organlar/bağırsaklar demektir.
20237. Metin
[سورة محمد (٤٧): الآيات ١٦ الى ١٧]
[Muhammed Suresi (47): Ayetler 16-17]
20238. Metin
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧)
{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧) } “Onlardan seni dinleyenler de vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne söyledi?' derler. İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve hevalarına uyan kimselerdir. Doğru yola erenlere gelince, [Allah] onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.”
20239. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ" أَيْ مِنْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ، وَزُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ عَمَلِهِمْ قَوْمٌ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ وَهُمُ الْمُنَافِقُونَ: عَبْدُ اللَّهِ بن أبي ابن سَلُولٍ وَرِفَاعَةُ بْنُ التَّابُوتِ وَزَيْدُ بْنُ الصَّلِيتِ «١» وَالْحَارِثُ بْنُ عَمْرٍو وَمَالِكُ بْنُ دَخْشَمٍ، كَانُوا يَحْضُرُونَ الْخُطْبَةَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَإِذَا سَمِعُوا ذِكْرَ الْمُنَافِقِينَ فِيهَا أَعْرَضُوا عَنْهُ، فَإِذَا خَرَجُوا سَأَلُوا عَنْهُ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ. وَقِيلَ: كَانُوا يَحْضُرُونَ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ، فَيَسْتَمِعُونَ مِنْهُ مَا يَقُولُ، فَيَعِيَهُ الْمُؤْمِنُ وَلَا يَعِيَهُ الْكَافِرُ." حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ" أَيْ إِذَا فَارَقُوا مَجْلِسَكَ." قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ" قَالَ عِكْرِمَةُ: هُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْعَبَّاسِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كُنْتُ مِمَّنْ يُسْأَلُ، أَيْ كُنْتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ. وَفِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُ يُرِيدُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ. وَكَذَا قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ: هُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ. وَقَالَ الْقَاسِمُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ: هُوَ أَبُو الدَّرْدَاءِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: إِنَّهُمُ الصَّحَابَةُ." مَاذَا قالَ آنِفاً" أَيِ الْآنَ، عَلَى جِهَةِ الِاسْتِهْزَاءِ. أَيْ أَنَا لَمْ أَلْتَفِتْ إِلَى قوله. و" آنِفاً" يُرَادُ بِهِ السَّاعَةَ الَّتِي هِيَ أَقْرَبُ الْأَوْقَاتِ إِلَيْكَ، مِنْ قَوْلِكَ: اسْتَأْنَفْتُ الشَّيْءَ إِذَا ابْتَدَأْتَ بِهِ. وَمِنْهُ أَمْرٌ أُنُفٌ، وَرَوْضَةٌ أُنُفٌ، أَيْ لَمْ يَرْعَهَا أَحَدٌ. وَكَأْسٌ أُنُفٌ: إِذَا لَمْ يشرب منها شي، كَأَنَّهُ اسْتُؤْنِفَ شُرْبُهَا مِثْلُ رَوْضَةٍ أُنُفٍ. قَالَ الشاعر: «٢»
Yüce Allah'ın: "{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ } (Onlardan seni dinleyenler de vardır)" buyruğu; zevklenen, hayvanlar gibi yiyen ve kötü amelleri kendilerine süslü gösterilen şu kimselerden seni dinleyen bir topluluk da vardır ki onlar münafıklardır: Abdullah b. Übey b. Selûl, Rifâa b. Tâbût, Zeyd b. Salît«١», el-Hâris b. Amr ve Mâlik b. Dahşem'dir. Bunlar cuma günü hutbede hazır bulunurlar, hutbede münafıkların anıldığını duyduklarında bundan yüz çevirirler, çıkınca da onu sorarlardı; bunu el-Kelbî ve Mukâtil söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Onlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda müminlerle birlikte bulunur, söylediklerini dinlerlerdi; mümin onu kavrar, kâfir ise kavramazdı. "{ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ } (Senin yanından çıktıkları zaman)", yani meclisinden ayrıldıklarında. "{ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ } (Kendilerine ilim verilmiş olanlara derler)", İkrime: O, Abdullah b. el-Abbâs'tır, demiştir. İbn Abbâs: "Kendisine soru sorulanlardan biri bendim; yani kendilerine ilim verilenlerdendim" demiştir. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette ise onunla Abdullah b. Mes'ûd'un kastedildiği ifade edilmiştir. Abdullah b. Büreyde de: "O, Abdullah b. Mes'ûd'dur" demiştir. el-Kāsım b. Abdirrahmân: "O, Ebû'd-Derdâ'dır" demiştir. İbn Zeyd ise: "Onlar sahâbîlerdir" demiştir. "{ مَاذَا قالَ آنِفاً } ('Az önce ne söyledi?')", yani alay yollu olarak "şimdi ne dedi?" derler. Yani: Ben onun sözüne kulak asmadım, [demek isterler]. Ânifen (آنِفاً) ile sana en yakın olan şu an kastedilir; bu da bir şeye başladığında söylediğin iste'neftü'ş-şey'e sözünden gelir. Henüz hiç kimsenin otlatmadığı otlak için emrun ünüfün ve ravdatün ünüfün denmesi de bundandır. İçinden hiçbir şey içilmemiş kadehe de sanki içimi yeni baştan yapılmış gibi ravdatün ünüf benzeri olarak ke'sün ünüfün denir. Şair şöyle demiştir:«٢»
20240. Metin
وَيَحْرُمُ سِرُّ جَارَتِهِمْ عَلَيْهِمْ ... وَيَأْكُلُ جَارُهُمْ أَنْفَ القصاع
Komşularının mahremiyeti kendilerine haramdır...1 Komşuları ise büyük çanakların ilk/en seçkin kısmını yer.2
20241. Metin
وقال آخر «١»:
Bir başkası da şöyle demiştir:«١»
20242. Metin
إِنَّ الشِّوَاءَ وَالنَّشِيلَ وَالرُّغُفَ ... وَالْقَيْنَةَ الْحَسْنَاءَ وَالْكَأْسَ الْأُنُفَ
Şüphesiz kebap, haşlama et ve pideler... Ve güzel cüriye ile ilk defa sunulan kadeh,
20243. Metin
لِلطَّاعِنِينَ الْخَيْلَ وَالْخَيْلُ قُطُفٌ «٢»
Atlar yavaş yürürken [düşman] atlarını mızraklayanlar içindir.«٢»
20244. Metin
وَقَالَ امْرُؤُ القيس:
İmrü'l-Kays da şöyle demiştir:
20245. Metin
قد غدا يحملني في أنفه «٣»
Sabahleyin beni onun ilk vaktinde taşımıştı«٣»
20246. Metin
أَيْ فِي أَوَّلِهِ. وَأَنْفُ كُلِّ شَيْءٍ أَوَّلُهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ فِي هَؤُلَاءِ الْمُنَافِقِينَ: النَّاسُ رَجُلَانِ: رَجُلٌ عَقَلَ عَنِ اللَّهِ فَانْتَفَعَ بِمَا سَمِعَ، وَرَجُلٌ لَمْ يَعْقِلْ وَلَمْ يَنْتَفِعْ بِمَا سَمِعَ. وَكَانَ يُقَالُ: النَّاسُ ثَلَاثَةٌ: فَسَامِعٌ عَامِلٌ، وَسَامِعٌ عَاقِلٌ، وَسَامِعٌ غَافِلٌ تَارِكٌ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ" فَلَمْ يُؤْمِنُوا." وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ" فِي الْكُفْرِ." وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا" أَيْ لِلْإِيمَانِ زَادَهُمُ اللَّهُ هُدًى. وَقِيلَ: زَادَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ هُدًى. وَقِيلَ: مَا يَسْتَمِعُونَهُ مِنَ الْقُرْآنِ هُدًى. أَيْ يَتَضَاعَفُ يَقِينُهُمْ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: زَادَهُمْ إِعْرَاضُ الْمُنَافِقِينَ وَاسْتِهْزَاؤُهُمْ هُدًى. وَقِيلَ: زَادَهُمْ نُزُولُ النَّاسِخِ هُدًى. وَفِي الْهُدَى الَّذِي زَادَهُمْ أَرْبَعَةُ أَقَاوِيلَ: أَحَدُهَا- زَادَهُمْ عِلْمًا، قَالَهُ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ. الثَّانِي- أَنَّهُمْ عَلِمُوا مَا سَمِعُوا وَعَمِلُوا بِمَا عَلِمُوا، قَالَهُ الضَّحَّاكُ. الثَّالِثُ- زَادَهُمْ بَصِيرَةً فِي دِينِهِمْ وَتَصْدِيقًا لِنَبِيِّهِمْ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ. الرَّابِعُ- شَرَحَ صُدُورَهُمْ بِمَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الْإِيمَانِ." وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ" أَيْ أَلْهَمَهُمْ إِيَّاهَا. وَقِيلَ: فِيهِ خَمْسَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا- آتَاهُمُ الْخَشْيَةَ، قَالَهُ الرَّبِيعُ. الثَّانِي- ثَوَابُ تَقْوَاهُمْ فِي الْآخِرَةِ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. الثَّالِثُ- وَفَّقَهُمْ لِلْعَمَلِ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْهِمْ، قَالَهُ مُقَاتِلٌ. الرَّابِعُ- بَيَّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ، قَالَهُ ابْنُ زِيَادٍ وَالسُّدِّيُّ أَيْضًا. الْخَامِسُ- أَنَّهُ تَرْكُ الْمَنْسُوخِ وَالْعَمَلُ بِالنَّاسِخِ، قَالَهُ عطية. الماوردي: ويحتمل. سادسا-
Yani onun ilk vaktinde demektir. Her şeyin 'enf'i (burnu), onun başlangıcı/ilk vaktidir. Katâde bu münafıklar hakkında şöyle demiştir: İnsanlar iki kısımdır: Allah'tan [geleni] kavrayıp işittiğinden yararlanan kimse ve kavramayıp işittiğinden yararlanmayan kimse. Şöyle de denilirdi: İnsanlar üç kısımdır: Dinleyip amel eden, dinleyip akleden, gaflete düşüp terk eden. Yüce Allah'ın: { أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ } “İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir” buyruğu gereğince iman etmediler. { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “Ve hevalarına uydular” buyruğu, küfür hususunda [uydular] demektir. { وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا } “Doğru yolu bulanlara gelince” yani imana erenlerin, Allah hidayetlerini artırmıştır. Bir görüşe göre: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların hidayetini artırmıştır. Bir diğer görüşe göre: Kur'an'dan dinledikleri şeyler [onların] hidayetini [artırmıştır], yani yakînleri kat kat olmuştur, denilmiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Münafıkların yüz çevirmesi ve alay etmesi onların hidayetini artırmıştır. Nâsihin inmesi onların hidayetini artırmıştır da denilmiştir. Onlara artırdığı bu hidayet hususunda dört görüş vardır: Birincisi: Onların ilmini artırmıştır; bunu er-Rebî' b. Enes söylemiştir. İkincisi: İşittiklerini kavramışlar ve bildikleriyle amel etmişlerdir; bunu ed-Dahhâk söylemiştir. Üçüncüsü: Dinlerindeki basiretlerini ve Peygamberlerini tasdik etme duygularını artırmıştır; bunu el-Kelbî söylemiştir. Dördüncüsü: Üzerinde bulundukları iman sebebiyle göğüslerini açıp genişletmiştir. { وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ } “Ve onlara takvalarını vermiştir” buyruğu, yani onu kendilerine ilham etmiştir demektir. Bu hususta beş vecih olduğu da söylenmiştir: Birincisi: Onlara [Allah] korkusunu vermiştir; bunu er-Rebî' söylemiştir. İkincisi: Ahirette takvalarının mükafatını [vermiştir]; bunu es-Süddî söylemiştir. Üçüncüsü: Kendilerine farz kıldığı amele onları muvaffak kılmıştır; bunu Mukâtil söylemiştir. Dördüncüsü: Sakınacakları şeyleri kendilerine açıklamıştır; bunu İbn Ziyâd ile yine es-Süddî söylemiştir. Beşincisi: Mensuhu terk edip nâsih ile amel etmeleridir; bunu Atiyye söylemiştir. el-Mâverdî der ki: Altıncı bir ihtimal de vardır: -
20247. Metin
أنه ترك الرخص والأخذ بالعزائم. وقرى" وَأَعْطَاهُمْ" بَدَلَ" وَآتاهُمْ". وَقَالَ عِكْرِمَةُ: هَذِهِ نَزَلَتْ فيمن آمن من أهل الكتاب.
O da ruhsatları terk edip azimetleri tutmaktır. "{ وَآتاهُمْ }" yerine "{ وَأَعْطَاهُمْ }" şeklinde de okunmuştur. İkrime şöyle demiştir: Bu ayet Ehl-i Kitap'tan iman edenler hakkında inmiştir.
20248. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٨]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 18]
20249. Metin
فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨)
{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨) } “Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun alâmetleri zaten gelmiştir. Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt alıp düşünmeleri neye yarar!”
20250. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً" أَيْ فَجْأَةً. وَهَذَا وَعِيدٌ لِلْكُفَّارِ." فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها" أَيْ أَمَارَاتِهَا وَعَلَامَاتِهَا. وكانوا قد قرءوا في كتبهم أن محمد ﷺ آخِرُ الْأَنْبِيَاءِ، فَبَعْثُهُ مِنْ أَشْرَاطِهَا وَأَدِلَّتِهَا، قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَالْحَسَنُ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ أَنَسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةِ كَهَاتَيْنِ [وَضَمَّ السَّبَّابَةَ وَالْوُسْطَى، لَفْظُ مُسْلِمٍ. وَخَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ وَالتِّرْمِذِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ. وَيُرْوَى] بُعِثْتُ وَالسَّاعَةُ كَفَرَسَيْ رِهَانٍ [. وَقِيلَ: أَشْرَاطُ السَّاعَةِ أَسْبَابُهَا الَّتِي هِيَ دُونَ مُعْظَمِهَا. وَمِنْهُ يُقَالُ لِلدُّونِ مِنَ النَّاسِ: الشَّرَطُ. وَقِيلَ: يَعْنِي عَلَامَاتِ السَّاعَةِ انْشِقَاقَ الْقَمَرِ وَالدُّخَانِ، قَالَهُ الْحَسَنُ أَيْضًا. وَعَنِ الْكَلْبِيِّ: كَثْرَةُ الْمَالِ وَالتِّجَارَةُ وَشَهَادَةُ الزُّورِ وَقَطْعُ الْأَرْحَامِ، وَقِلَّةُ الْكِرَامِ وَكَثْرَةُ اللِّئَامِ. وَقَدْ أَتَيْنَا عَلَى هَذَا الْبَابِ فِي كِتَابٍ" التَّذْكِرَةِ" مُسْتَوْفًى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَوَاحِدُ الْأَشْرَاطِ شَرَطٌ، وَأَصْلُهُ الْأَعْلَامُ. وَمِنْهُ قِيلَ الشُّرَطُ، لِأَنَّهُمْ جَعَلُوا لِأَنْفُسِهِمْ عَلَامَةً يُعْرَفُونَ بِهَا. وَمِنْهُ الشَّرْطُ فِي الْبَيْعِ وَغَيْرِهِ. قَالَ أَبُو الْأَسْوَدِ:
Yüce Allah'ın: "{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً }" buyruğu; yani ansızın, demektir. Bu kâfirlere bir tehdittir. "{ فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها } (Oysa onun alâmetleri zaten gelmiştir)", yani emareleri ve işaretleri [gelmiştir]. Kitaplarında Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberlerin sonuncusu olduğunu okumuşlardı; dolayısıyla onun gönderilmesi, kıyametin şartlarından (alâmetlerinden) ve delillerindendir; bunu ed-Dahhâk ve el-Hasan söylemiştir. Sahih'te Enes'ten Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ["Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik"] ve işaret parmağı ile orta parmağını birleştirdi; bu Müslim'in lafzıdır. Bunu Buhârî, Tirmizî ve İbn Mâce de tahric etmiştir. ["Ben ve kıyamet yarışan iki at gibi gönderildik"] şeklinde de rivayet edilir. Kıyametin eşrâtı; onun büyük alâmetlerinden önceki öncül sebepleridir, denilmiştir. Halkın aşağı tabakası için eş-şerat denmesi de bundandır. Şöyle de denilmiştir: Kıyamet alâmetlerinden maksat ayın yarılması ve dumandır (duhân); bunu el-Hasan da söylemiştir. el-Kelbî'den: Malın ve ticaretin çoğalması, yalancı şahitlik, akrabalık bağlarının koparılması, kerim kimselerin azalıp alçak kimselerin çoğalmasıdır. Biz bu konuyu "et-Tezkira" kitabımızda eksiksiz olarak ele aldık, Allah'a hamdolsun. el-Eşrât kelimesinin tekili şarat'tır; aslı da işaretler ve alâmetlerdir. Kendilerini tanıtan bir alâmet edindikleri için polislere (şurta) eş-şurat denmesi de bundandır. Satışta ve diğer akitlerdeki şart (şart koşmak) da buradan gelir. Ebu'l-Esved şöyle demiştir:
20251. Metin
فَإِنْ كُنْتِ قَدْ أَزْمَعْتِ بِالصُّرْمِ بَيْنَنَا ... فَقَدْ جَعَلْتِ أَشْرَاطَ أَوَّلِهِ تَبْدُو
Aramızdaki bağı koparmaya kesin karar verdiysen... Bil ki onun ilk alâmetlerini belirmeye başlattın bile.
20252. Metin
وَيُقَالُ: أَشْرَطَ فُلَانٌ نَفْسَهُ فِي عَمَلِ كَذَا أَيْ أَعْلَمَهَا وَجَعَلَهَا لَهُ. قَالَ أَوْسُ بْنُ حَجَرٍ يَصِفُ رَجُلًا تَدَلَّى بِحَبْلٍ مِنْ رَأْسِ جَبَلٍ إِلَى نَبْعَةٍ «١» يَقْطَعُهَا لِيَتَّخِذَ مِنْهَا قَوْسًا:
Bir kimse kendisini bir işe hazırlayıp adadığında eşrata fülânün nefsehû fî ameli kezâ denir. Evs b. Hacer, kendisinden yay yapmak üzere bir ağaç kesmek için dağın tepesinden bir ipe asılarak aşağı sarkan bir adamı vasfederken şöyle demiştir:«١»
20253. Metin
فَأَشْرَطَ نَفْسَهُ فِيهَا وَهُوَ مُعْصِمٌ ... وَأَلْقَى بِأَسْبَابٍ لَهُ وتوكلا
O da [dağa] sımsıkı tutunmuş hâldeyken canını bu işe adadı (tehlikeye attı), iplerini saldı ve güvendi.1
20254. Metin
" أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً"" أَنْ" بَدَلُ اشْتِمَالٍ مِنَ" السَّاعَةَ" نحو قوله:" أَنْ تَطَؤُهُمْ" من قوله:" رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ" «١». وقرى" بَغَتَّةً" بِوَزْنِ جَرَبَّةً «٢»، وَهِيَ غَرِيبَةٌ لَمْ تَرِدْ فِي الْمَصَادِرِ أُخْتُهَا،، وَهِيَ مَرْوِيَّةٌ عَنْ أَبِي عَمْرٍو. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَمَا أَخْوَفَنِي أَنْ تَكُونَ غَلْطَةً مِنَ الرَّاوِي عَنْ أَبِي عَمْرٍو، وَأَنْ يَكُونَ الصَّوَابُ" بَغَتَةً" بِفَتْحِ الْغَيْنِ مِنْ غَيْرِ تَشْدِيدٍ، كقراءة الحسن. وروى عن أبو جعفر الرؤاس، وَغَيْرُهُ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ" إِنْ تَأْتِهِمْ بَغْتَةً". قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: وَمَنْ قَرَأَ" إِنْ تَأْتِهِمْ بَغْتَةً" كَانَ الْوَقْفُ عَلَى" السَّاعَةَ" ثُمَّ اسْتَأْنَفَ الشَّرْطَ. وَمَا يَحْتَمِلُهُ الْكَلَامُ مِنَ الشَّكِّ مَرْدُودٌ إِلَى الْخَلْقِ، كَأَنَّهُ قَالَ: إِنْ شَكُّوا فِي مَجِيئِهَا" فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها". قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ"" ذِكْراهُمْ" ابتداء و" فَأَنَّى لَهُمْ" الْخَبَرُ. وَالضَّمِيرُ الْمَرْفُوعُ فِي" جاءَتْهُمْ" لِلسَّاعَةِ، التَّقْدِيرُ: فَمِنْ أَيْنَ لَهُمُ التَّذَكُّرُ إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ، قَالَ مَعْنَاهُ قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ. وَقِيلَ: فَكَيْفَ لَهُمْ بِالنَّجَاةِ إِذَا جَاءَتْهُمُ الذِّكْرَى عِنْدَ مَجِيءِ السَّاعَةِ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. وَفِي الذِّكْرَى وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا- تَذْكِيرُهُمْ بِمَا عَمِلُوهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ. الثَّانِي- هُوَ دُعَاؤُهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ تَبْشِيرًا وَتَخْوِيفًا، رَوَى أَبَانٌ عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:] أَحْسِنُوا أَسْمَاءَكُمْ فَإِنَّكُمْ تُدْعَوْنَ بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَا فُلَانُ قُمْ إِلَى نُورِكَ يَا فُلَانُ قُمْ لَا نُورَ لك [ذكره الماوردي.
"{ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً }" ifadesindeki "{ أَنْ }", "{ رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ }«١»" ifadesindeki "{ أَنْ تَطَؤُهُمْ }" gibi "{ السَّاعَةَ }" kelimesinden bedel-i iştimaldir. Cerabbetün vezninde "{ بَغَتَّةً }«٢»" şeklinde de okunmuştur; bu mastarlarda benzeri gelmemiş garip bir kıraattir ve Ebû Amr'dan rivayet edilmiştir. ez-Zemahşerî şöyle der: Bunun Ebû Amr'dan rivayet eden râvinin bir hatası olmasından ve doğrusunun, el-Hasan'ın kıraati gibi şeddesiz ve gayn harfinin fethasıyla "{ بَغَتَةً }" olmasından son derece endişe ederim. Ebû Ca'fer er-Ruâsî ve Mekke ehlinden başkalarından "{ إِنْ تَأْتِهِمْ بَغْتَةً }" şeklinde rivayet edilmiştir. el-Mehdevî şöyle der: Kim "{ إِنْ تَأْتِهِمْ بَغْتَةً }" şeklinde okursa, vakıf "{ السَّاعَةَ }" üzerinde olur, sonra şarta yeniden başlanır. Sözün ihtiva ettiği şüphe ise kullara racidir; sanki şöyle demiştir: Eğer onun gelmesinden şüphe ediyorlarsa "{ فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها } (Oysa onun alâmetleri zaten gelmiştir)". Yüce Allah'ın: "{ فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ } (Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt alıp düşünmeleri neye yarar!)" buyruğunda; "{ ذِكْراهُمْ }" mübteda (özne), "{ فَأَنَّى لَهُمْ }" ise haberdir (yüklemdir). "{ جاءَتْهُمْ }" fiilindeki merfû zamir kıyamete aittir; takdiri şöyledir: Kıyamet onlara geldiğinde artık öğüt alıp düşünmek nereden ellerine geçecek? Katâde ve başkaları bu anlamı vermiştir. Kıyametin gelişi anında öğüt ve hatırlama geldiğinde onlar nasıl kurtulacaklar, şeklinde de açıklanmıştır; bunu İbn Zeyd söylemiştir. Zikrâ (öğüt/hatırlama) hakkında iki vecih vardır: Birincisi: İşledikleri hayır veya şerrin kendilerine hatırlatılmasıdır. İkincisi: Müjdeleme ve korkutma amacıyla isimleriyle çağrılmalarıdır. Ebân, Enes'ten Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ["İsimlerinizi güzel koyun; çünkü siz kıyamet günü onlarla: 'Ey filan! Nûruna doğru kalk; ey filan! Senin nûrun yoktur kalk!' diye çağrılacaksınız."] Bunu el-Mâverdî zikretmiştir.
20255. Metin
[سورة محمد (٤٧): آية ١٩]
[Muhammed Suresi (47): Ayet 19]
20256. Metin
فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩)
{ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩) } “Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile. Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”
20257. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ" قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَفِيهِ- وَإِنْ كَانَ الرَّسُولُ عَالِمًا بِاللَّهِ- ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: يَعْنِي اعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ أَعْلَمَكَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. الثَّانِي- مَا عَلِمْتَهُ اسْتِدْلَالًا فَاعْلَمْهُ خَبَرًا يَقِينًا. الثَّالِثُ- يَعْنِي فَاذْكُرْ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا الله، فعبر عن الذكر بالعلم
Yüce Allah'ın: { فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ } “Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur” buyruğu hakkında el-Mâverdî şöyle demiştir: Resûl [sallallâhu aleyhi ve sellem] Allah'ı zaten bilmekte olsa bile bunda üç vecih (açıklama) vardır: [Birincisi]; yani bil ki Allah sana, Kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını bildirmiştir. İkincisi; istidlâl yoluyla bildiğin şeyi, kesin bir haber olarak da bil. Üçüncüsü; yani Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığını zikret; zikir ilim kelimesiyle ifade edilmiştir
20258. Metin
لِحُدُوثِهِ عَنْهُ. وَعَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ فَضْلِ الْعِلْمِ فَقَالَ: أَلَمْ تَسْمَعْ قَوْلَهُ حِينَ بَدَأَ بِهِ" فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ" فَأُمِرَ بِالْعَمَلِ بَعْدَ الْعِلْمِ وَقَالَ:" اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ- إِلَى قَوْلِهِ- سابِقُوا إِلى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ" «١» [الحديد: ٢١ - ٢٠] وقال:" وَاعْلَمُوا أَنَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ"
zikir ilim kelimesiyle ifade edilmiştir. Süfyân b. Uyeyne'den ilmin fazileti sorulduğunda şöyle dediği rivayet edilmiştir: O'nun önce ilimle başlayarak: "{ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ } (Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve günahın için mağfiret dile)" buyurduğunu işitmedin mi? İlimden sonra amelle emretti ve: "{ اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ- إِلَى قَوْلِهِ- سابِقُوا إِلى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ }«١» [el-Hadîd: 20-21]" buyurdu. Yine: "{ وَاعْلَمُوا أَنَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ }
20259. Metin
«٢» [الأنفال: ٢٨]. ثم قال بعد:" فَاحْذَرُوهُمْ" «٣» [التغابن: ١٤]. وَقَالَ تَعَالَى:" وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ" «٤» [الأنفال: ٤١]. ثُمَّ أَمَرَ بِالْعَمَلِ بَعْدُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ" يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا- يَعْنِي اسْتَغْفِرِ اللَّهَ أَنْ يَقَعَ مِنْكَ ذَنْبٌ. الثَّانِي- اسْتَغْفِرِ اللَّهَ لِيَعْصِمَكَ مِنَ الذُّنُوبِ. وَقِيلَ: لَمَّا ذَكَرَ لَهُ حَالَ الْكَافِرِينَ وَالْمُؤْمِنِينَ أَمَرَهُ بِالثَّبَاتِ عَلَى الْإِيمَانِ، أَيِ اثْبُتْ عَلَى مَا أَنْتَ عَلَيْهِ مِنَ التَّوْحِيدِ وَالْإِخْلَاصِ وَالْحَذَرِ عَمَّا تَحْتَاجُ مَعَهُ إِلَى اسْتِغْفَارٍ. وَقِيلَ: الْخِطَابُ لَهُ وَالْمُرَادُ بِهِ الْأُمَّةُ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ تُوجِبُ الْآيَةُ اسْتِغْفَارَ الْإِنْسَانِ لِجَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ. وَقِيلَ: كَانَ ﵇ يَضِيقُ صَدْرُهُ مِنْ كُفْرِ الْكُفَّارِ وَالْمُنَافِقِينَ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. أَيْ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا كَاشِفَ يَكْشِفُ مَا بِكَ إِلَّا اللَّهُ، فَلَا تُعَلِّقْ قَلْبَكَ بِأَحَدٍ سِوَاهُ. وَقِيلَ: أُمِرَ بِالِاسْتِغْفَارِ لِتَقْتَدِيَ بِهِ الْأُمَّةُ." وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ" أَيْ وَلِذُنُوبِهِمْ. وَهَذَا أَمْرٌ بِالشَّفَاعَةِ. وَرَوَى مُسْلِمٌ عَنْ عَاصِمٍ الْأَحْوَلِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَرْجِسٍ الْمَخْزُومِيِّ قَالَ: أَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ وَأَكَلْتُ مِنْ طَعَامِهِ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، غَفَرَ اللَّهُ لَكَ! فَقَالَ لَهُ صَاحِبِي: هَلِ اسْتَغْفَرَ لَكَ النَّبِيِّ ﷺ؟ قَالَ: نِعْمَ، وَلَكَ. ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ" وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ" ثُمَّ تَحَوَّلْتُ فَنَظَرْتُ إِلَى خَاتَمِ النُّبُوَّةِ بَيْنَ كَتِفَيْهِ، جُمْعًا «٥» [عَلَيْهِ «٦» [خِيلَانٌ كَأَنَّهُ الثَّآلِيلُ." وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ" فِيهِ خَمْسَةُ أَقْوَالٍ: أَحَدُهَا- يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ فِي تَصَرُّفِكُمْ وَإِقَامَتِكُمْ. الثَّانِي-" مُتَقَلَّبَكُمْ" فِي أَعْمَالِكُمْ نَهَارًا" وَمَثْواكُمْ" فِي لَيْلِكُمْ نياما. وقيل
[... { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ } “Bilin ki mallarınız ve evlatlarınız birer imtihandır”]2 [el-Enfâl: 28]. Sonra ardından: { فَاحْذَرُوهُمْ } “Onlardan sakının”3 [et-Teğâbün: 14] buyurmuştur. Yüce Allah yine: { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ } “Bilin ki ganimet aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a aittir”4 [el-Enfâl: 41] buyurmuş, sonra da amel etmeyi emretmiştir. Yüce Allah'ın: { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ } “Kendi günahın için mağfiret dile” buyruğu iki ihtimale açıktır: Birincisi: Senden bir günah sâdır olmaması için Allah'tan bağışlanma dile demektir. İkincisi: Seni günahlardan koruması için Allah'tan mağfiret dile demektir. Bir görüşe göre: Kendisine kâfirlerin ve müminlerin hali zikredilince, ona imanda sebat etmesi emredilmiştir; yani [ey Peygamber], üzerinde bulunduğun tevhid ve ihlâsta sebat et ve beraberinde istiğfar etmeni gerektirecek şeylerden sakın, demektir. Bir diğer görüşe göre: Hitap Peygamber'edir, ancak kastedilen ümmettir. Bu görüşe göre ayet, kişinin bütün Müslümanlar için istiğfarda bulunmasını zorunlu kılar. Bir rivayete göre: [Peygamber] aleyhisselâm'ın kâfirlerin ve münafıkların inkârından dolayı göğsü daralıyordu; bunun üzerine bu ayet indi. Yani bil ki senin bu sıkıntını Allah'tan başka giderecek kimse yoktur; bu sebeple kalbini O'ndan başkasına bağlama, demektir. Bir diğer görüşe göre de: Ümmetin kendisine iktida etmesi için istiğfarla emrolunmuştur. { وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ } “Mümin erkekler ve mümin kadınlar için de [mağfiret dile]” buyruğu ise, onların günahları için [mağfiret dile] demektir. Bu da şefaat etme emridir. Müslim, Âsım el-Ahvel vasıtasıyla Abdullah b. Sercis el-Mahzûmî'den şöyle rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına vardım ve yemeğinden yedim. Sonra: “Ey Allah'ın Resûlü, Allah seni bağışlasın!” dedim. Arkadaşım ona: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem senin için bağışlanma diledi mi?” diye sordu. O da: “Evet, senin için de [diledi]” dedi. Sonra şu ayeti okudu: { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } “Kendi günahın, mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile.” Daha sonra dönüp iki küreği arasındaki peygamberlik mührüne baktım; yumruk gibiydi5 [üzerinde6 siğil benzeri benler vardı]. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ } “Allah, dolaşıp durduğunuz yeri de duracağınız yeri de bilir” buyruğu hakkında beş görüş vardır: Birincisi: Hareket halinizdeki ve ikamet halinizdeki amellerinizi bilir. İkincisi: { مُتَقَلَّبَكُمْ } gündüz amellerinizdeki dolaşmanız, { وَمَثْواكُمْ } ise geceleyin uyku halindeki durağınızdır. Şöyle de denilmiştir:
20260. Metin
" مُتَقَلَّبَكُمْ" فِي الدُّنْيَا." وَمَثْواكُمْ" فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ:" مُتَقَلَّبَكُمْ" فِي أَصْلَابِ الْآبَاءِ إِلَى أَرْحَامِ الْأُمَّهَاتِ." وَمَثْواكُمْ" مَقَامُكُمْ فِي الْأَرْضِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ:" مُتَقَلَّبَكُمْ" من ظهر إلى بطن إلى الدُّنْيَا." وَمَثْواكُمْ" فِي الْقُبُورِ. قُلْتُ: وَالْعُمُومُ يَأْتِي عَلَى هَذَا كُلِّهِ، فَلَا يَخْفَى عَلَيْهِ سُبْحَانَهُ شَيْءٌ مِنْ حَرَكَاتِ بَنِي آدَمَ وَسَكَنَاتِهِمْ، وَكَذَا جَمِيعُ خَلْقِهِ. فَهُوَ عَالِمٌ بِجَمِيعِ ذَلِكَ قَبْلَ كَوْنِهِ جُمْلَةً وَتَفْصِيلًا أُولَى وَأُخْرَى. سُبْحَانَهُ! لَا إله إلا هو.
"{ مُتَقَلَّبَكُمْ }" dünyadaki haliniz, "{ وَمَثْواكُمْ }" dünyada ve âhirette kalacağınız yerdir; bunu İbn Abbâs ve ed-Dahhâk söylemiştir. İkrime: "{ مُتَقَلَّبَكُمْ }" babaların bellerinden annelerin rahimlerine intikaliniz; "{ وَمَثْواكُمْ }" ise yeryüzündeki ikametinizdir, demiştir. İbn Keysân: "{ مُتَقَلَّبَكُمْ }" belden rahme, oradan da dünyaya intikaliniz; "{ وَمَثْواكُمْ }" ise kabirlerdeki kalışınızdır, demiştir. Ben derim ki: Lafzın umumiliği bütün bunları kapsar. Dolayısıyla Âdemoğullarının ve bütün yaratılmışların hiçbir hareketi ve sükûnu O Sübhân'a gizli kalmaz. O, bütün bunları olmadan önce toptan ve detaylı olarak, ilkiyle ve sonuyla bilendir. O her türlü noksanlıktan münezzehtir! O'ndan başka ilah yoktur.