20479. Metin
تَفْسِيرُ سُورَةِ الْحُجُرَاتِ مَدَنِيَّةٌ بِإِجْمَاعٍ. وَهِيَ ثَمَانِيَ عَشْرَةَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Hucurât Suresi'nin tefsiri. İcma ile Medenîdir ve on sekiz ayettir. Bismillâhirrahmânirrahîm.
20480. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آيَةً ١]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 1]
20481. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
20482. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ } “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (1)
20483. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ" قال العلماء: كان في العرب جَفَاءٌ وَسُوءُ أَدَبٍ فِي خِطَابِ النَّبِيِّ ﷺ وَتَلْقِيبِ النَّاسِ. فَالسُّورَةُ فِي الْأَمْرِ بِمَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ وَرِعَايَةِ الْآدَابِ. وَقَرَأَ الضَّحَّاكُ وَيَعْقُوبُ الْحَضْرَمِيُّ:" لَا تَقَدَّمُوا" بِفَتْحِ التَّاءِ وَالدَّالِ مِنَ التَّقَدُّمِ. الْبَاقُونَ" تُقَدِّمُوا" بِضَمِّ التَّاءِ وَكَسْرِ الدَّالِ مِنَ التَّقْدِيمِ. وَمَعْنَاهُمَا ظَاهِرٌ، أَيْ لَا تُقَدِّمُوا قَوْلًا وَلَا فِعْلًا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَقَوْلِ رَسُولِهِ وَفِعْلِهِ فِيمَا سَبِيلُهُ أَنْ تَأْخُذُوهُ عَنْهُ مِنْ أَمْرِ الدِّينِ وَالدُّنْيَا. وَمَنْ قَدَّمَ قَوْلَهُ أَوْ فِعْلَهُ عَلَى الرَّسُولِ ﷺ فَقَدْ قَدَّمَهُ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى، لِأَنَّ الرَّسُولَ ﷺ إِنَّمَا يَأْمُرُ عَنْ أَمْرِ اللَّهِ ﷿. الثَّانِيَةُ- وَاخْتُلِفَ فِي سَبَبِ نُزُولِهَا عَلَى أَقْوَالٍ سِتَّةٍ: الْأَوَّلُ- مَا ذَكَرَهُ الْوَاحِدِيُّ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ جُرَيْجٍ قَالَ: حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ أَخْبَرَهُ أَنَّهُ قَدِمَ رَكْبٌ مِنْ بَنِي تَمِيمٍ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: أَمِّرِ الْقَعْقَاعَ بْنَ مَعْبَدٍ. وَقَالَ عُمَرُ: أَمِّرِ الْأَقْرَعَ بْنَ حَابِسٍ. فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: مَا أَرَدْتَ إِلَّا خِلَافِي. وَقَالَ عُمَرُ: مَا أَرَدْتُ خِلَافَكَ. فَتَمَادَيَا حَتَّى ارْتَفَعَتْ أَصْوَاتُهُمَا،
Bunda üç mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin” buyruğudur. Âlimler şöyle demiştir: Araplarda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitapta ve insanlara lakap takmada kabalık ve edep noksanlığı vardı. Bu sure, güzel ahlakı emretmek ve edeplere riayet etmek hakkındadır. Dahhâk ve Ya'kûb el-Hadramî, et-tekaddüm (ileriye geçmek) kökünden [fiili] te ve dal harflerinin fethasıyla: "لَا تَقَدَّمُوا" şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise et-takdîm (öne geçirmek) kökünden te harfinin dammesi ve dal harfinin kesresiyle: "تُقَدِّمُوا" şeklinde okumuşlardır. İkisinin anlamı da açıktır; yani din ve dünya işlerinden O'ndan almanız gereken hususlarda, Allah'ın ve Resulünün sözünün ve fiilinin önüne hiçbir söz ve fiil geçirmeyiniz. Kim sözünü veya fiilini Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'in önüne geçirirse, onu Yüce Allah'ın da önüne geçirmiş olur. Çünkü Resul sallallâhu aleyhi ve sellem ancak Aziz ve Celil olan Allah'ın emriyle emreder. İkincisi- Ayetin iniş sebebi hakkında altı farklı görüşle ihtilaf edilmiştir: Birincisi- el-Vâhidî'nin İbn Cüreyc hadisinden zikrettiğidir. O şöyle demiştir: Bana İbn Ebî Müleyke rivayet etti ki Abdullah b. ez-Zübeyr ona şöyle haber vermiştir: Benî Temîm'den bir süvari kafilesi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi. Ebû Bekir: “el-Ka'kâ' b. Ma'bed'i [onlara] emir tayin et” dedi. Ömer ise: “el-Akra' b. Hâbis'i emir tayin et” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Sen sırf bana muhalefet etmek istedin” dedi. Ömer de: “Ben sana muhalefet etmek istemedim” dedi. Sesleri yükselinceye kadar karşılıklı münakaşaya devam ettiler.
20484. Metin
فَنَزَلَ فِي ذَلِكَ:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ- إِلَى قَوْلِهِ- وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ". رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ عَنِ الْحَسَنِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ الصَّبَّاحِ، ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ أَيْضًا. الثَّانِي- مَا رُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَرَادَ أَنْ يَسْتَخْلِفَ عَلَى الْمَدِينَةِ رَجُلًا إِذَا مَضَى إِلَى خَيْبَرَ، فَأَشَارَ عَلَيْهِ عُمَرُ بِرَجُلٍ آخَرَ، فَنَزَلَ" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ". ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ أَيْضًا. الثَّالِثُ- مَا ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ عَنِ الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَنْفَذَ أَرْبَعَةً وَعِشْرِينَ رَجُلًا مِنَ أَصْحَابِهِ إِلَى بَنِي عَامِرٍ فَقَتَلُوهُمْ، إلا ثلاثة تأخروا عنهم فسلموا وانكفؤا «١» إِلَى الْمَدِينَةِ، فَلَقُوا رَجُلَيْنِ مِنْ بَنِي سُلَيْمٍ فَسَأَلُوهُمَا عَنْ نَسَبِهِمَا فَقَالَا: مِنْ بَنِي عَامِرٍ، لِأَنَّهُمْ أَعَزُّ مِنْ بَنِي سُلَيْمٍ فَقَتَلُوهُمَا، فَجَاءَ نَفَرٌ مِنْ بَنِي سُلَيْمٍ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالُوا: إِنَّ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ عَهْدًا، وَقَدْ قُتِلَ مِنَّا رَجُلَانِ، فَوَدَاهُمَا النَّبِيُّ ﷺ بِمِائَةِ بَعِيرٍ، وَنَزَلَتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ فِي قَتْلِهِمُ الرَّجُلَيْنِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: إِنَّ نَاسًا كَانُوا يَقُولُونَ لَوْ أُنْزِلَ فِيَّ كَذَا، لَوْ أُنْزِلَ فِيَّ كَذَا؟ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. ابْنُ عَبَّاسٍ: نُهُوا أَنْ يَتَكَلَّمُوا بَيْنَ يَدَيْ كَلَامِهِ. مُجَاهِدٌ: لَا تَفْتَاتُوا «٢» عَلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ حَتَّى يَقْضِيَ اللَّهُ عَلَى لسان رسوله، ذكره البخاري أيضا. الْحَسَنُ: نَزَلَتْ فِي قَوْمٍ ذَبَحُوا قَبْلَ أَنْ يُصَلِّيَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَأَمَرَهُمْ أَنْ يُعِيدُوا الذَّبْحَ. ابْنُ جُرَيْجٍ: لَا تُقَدِّمُوا أَعْمَالَ الطَّاعَاتِ قَبْلَ وَقْتِهَا الَّذِي أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ وَرَسُولُهُ ﷺ. قُلْتُ: هَذِهِ الْأَقْوَالُ الْخَمْسَةُ الْمُتَأَخِّرَةُ ذَكَرَهَا الْقَاضِيَ أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ، وَسَرَدَهَا قَبْلَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. قَالَ الْقَاضِي: وَهِيَ كُلُّهَا صَحِيحَةٌ تَدْخُلُ تَحْتَ الْعُمُومِ، فَاللَّهُ أَعْلَمُ مَا كَانَ السَّبَبُ الْمُثِيرُ لِلْآيَةِ مِنْهَا، وَلَعَلَّهَا نَزَلَتْ دُونَ سَبَبٍ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَالَ الْقَاضِي: إِذَا قُلْنَا إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي تَقْدِيمِ الطَّاعَاتِ عَلَى أَوْقَاتِهَا فَهُوَ صَحِيحٌ، لِأَنَّ كُلَّ عِبَادَةٍ مُؤَقَّتَةٍ بِمِيقَاتٍ لَا يجوز تقديمها
Bunun üzerine: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin...” ayetinden { وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ } “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi...” [kavline kadar olan kısım] indi. Bunu Buhârî, el-Hasan b. Muhammed b. es-Sabbâh'tan rivayet etmiştir; el-Mehdevî de bunu zikretmiştir. İkincisi- Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber'e gittiğinde Medine'ye bir adamı vekil bırakmak istedi; Ömer ise ona başka bir adamı işaret etti (tavsiye etti). Bunun üzerine: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin” [ayeti] indi. Bunu el-Mehdevî de zikretmiştir. Üçüncüsü- el-Mâverdî'nin ed-Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan naklettiği şu rivayettir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından yirmi dört kişiyi Benî Âmir'e gönderdi; [onlar da] bu sahabeleri öldürdüler. Ancak geride kalan üç kişi kurtulup Medine'ye doğru geri döndüler1. [Yolda] Benî Süleym'den iki adama rastladılar ve onlara neseplerini sordular. Onlar da Benî Âmir'in Benî Süleym'den daha itibarlı olması sebebiyle: 'Benî Âmir'deniz' dediler; bunun üzerine o iki adamı öldürdüler. Benî Süleym'den bir grup Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelerek: 'Bizimle senin aranda bir antlaşma vardır; bizden iki adam öldürüldü' dediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o iki adamın diyetini yüz deve olarak ödedi. İşte bu iki adamı öldürmeleri sebebiyle onun üzerine bu ayet indirildi. Katâde şöyle demiştir: Bazı insanlar: 'Keşke benim hakkımda şöyle inseydi, keşke benim hakkımda böyle inseydi' derlerdi; bunun üzerine bu ayet indi. İbn Abbâs: 'Onun sözünün önüne geçip konuşmaktan nehyedildiler' demiştir. Mücâhid: 'Allah, Resulünün diliyle bir hüküm verinceye kadar Allah ve Resulünün önüne geçip kendi başınıza hüküm vermeyin (başına buyruk davranmayın)2' demiştir; bunu Buhârî de zikretmiştir. el-Hasan: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılmadan önce kurban kesen bir topluluk hakkında indi; Resûlullah da onlara kurbanı yeniden kesmelerini emretti' demiştir. İbn Cüreyc: 'İbadet ve itaat niteliğindeki amelleri, Yüce Allah'ın ve Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrettiği vaktinden öne almayın' demiştir. Derim ki: Bu son beş görüşü el-Kâdî Ebû Bekr b. el-Arabî zikretmiş, ondan önce de el-Mâverdî sıralamıştır. el-Kâdî şöyle demiştir: 'Bunların hepsi sahihtir ve ayetin genel kapsamı altına girer. Ayetin inmesini tetikleyen asıl sebebin bunlardan hangisi olduğunu Allah daha iyi bilir; belki de belirli bir sebep olmaksızın inmiştir, en doğrusunu Allah bilir.' el-Kâdî şöyle demiştir: 'Ayetin, itaatleri vakitlerinden öne almak hakkında indiğini söylersek bu doğrudur; çünkü vakti belirlenmiş her bir ibadeti vaktinden önce yapmak caiz değildir
20485. Metin
عَلَيْهِ كَالصَّلَاةِ وَالصَّوْمِ وَالْحَجِّ، وَذَلِكَ بَيِّنٌ. إِلَّا «١» أَنَّ الْعُلَمَاءَ اخْتَلَفُوا فِي الزَّكَاةِ، لَمَّا كَانَتْ عِبَادَةً مَالِيَّةً وَكَانَتْ مَطْلُوبَةً لِمَعْنًى مَفْهُومٍ، وَهُوَ سَدُّ خَلَّةِ الْفَقِيرِ، وَلِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ اسْتَعْجَلَ مِنَ الْعَبَّاسِ صَدَقَةَ عَامَيْنِ، وَلِمَا جَاءَ مِنْ جَمْعِ صَدَقَةِ الْفِطْرِ قَبْلَ يَوْمِ الْفِطْرِ حَتَّى تُعْطَى لِمُسْتَحِقِّيهَا يَوْمَ الْوُجُوبِ وَهُوَ يَوْمُ الْفِطْرِ، فَاقْتَضَى ذَلِكَ كُلُّهُ جَوَازَ تَقْدِيمِهَا الْعَامَ وَالِاثْنَيْنِ. فَإِنْ جَاءَ رَأْسُ الْعَامِ وَالنِّصَابُ بِحَالِهِ وَقَعَتْ مَوْقِعَهَا. وَإِنْ جَاءَ رَأْسُ الْعَامِ وَقَدْ تَغَيَّرَ النِّصَابُ تَبَيَّنَ أَنَّهَا صَدَقَةُ تَطَوُّعٍ. وَقَالَ أَشْهَبُ: لَا يَجُوزُ تَقْدِيمُهَا عَلَى الْحَوْلِ لَحْظَةً كَالصَّلَاةِ، وَكَأَنَّهُ طَرَدَ الْأَصْلَ فِي الْعِبَادَاتِ فَرَأَى أَنَّهَا إِحْدَى دَعَائِمِ الْإِسْلَامِ فَوَفَّاهَا حَقَّهَا فِي النِّظَامِ وَحُسْنِ التَّرْتِيبِ. وَرَأَى سَائِرُ عُلَمَائِنَا أَنَّ التَّقْدِيمَ الْيَسِيرَ فِيهَا جَائِزٌ، لِأَنَّهُ مَعْفُوٌّ عَنْهُ فِي الشَّرْعِ بِخِلَافِ الْكَثِيرِ. وَمَا قَالَهُ أَشْهَبُ أَصَحُّ، فَإِنَّ مُفَارَقَةَ الْيَسِيرِ الْكَثِيرَ فِي أُصُولِ الشَّرِيعَةِ صَحِيحٌ، وَلَكِنَّهُ لِمَعَانٍ تَخْتَصُّ بِالْيَسِيرِ دُونَ الْكَثِيرِ. فَأَمَّا فِي مَسْأَلَتِنَا فَالْيَوْمُ فِيهِ كَالشَّهْرِ، وَالشَّهْرُ كَالسَّنَةِ. فَإِمَّا تَقْدِيمٌ كُلِّيٌّ كَمَا قَالَهُ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ، وَإِمَّا حِفْظُ الْعِبَادَةِ عَلَى مِيقَاتِهَا كَمَا قَالَ أَشْهَبُ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ" أَصْلٌ فِي تَرْكِ التَّعَرُّضِ لِأَقْوَالِ النَّبِيِّ ﷺ، وَإِيجَابِ اتِّبَاعِهِ وَالِاقْتِدَاءِ بِهِ، وَكَذَلِكَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ فِي مَرَضِهِ:] مُرُوا أَبَا بَكْرٍ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ [. فَقَالَتْ عَائِشَةٌ لِحَفْصَةَ ﵄: قُولِي لَهُ إِنَّ أَبَا بَكْرٍ رَجُلٌ أَسِيفٌ «٢» وَإِنَّهُ مَتَى يَقُمْ مَقَامِكَ لَا يُسْمِعُ النَّاسَ مِنَ الْبُكَاءِ، فَمُرْ عُمَرَ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ. فَقَالَ ﷺ:] إِنَّكُنَّ لَأَنْتُنَّ صَوَاحِبُ يُوسُفَ «٣». مُرُوا أَبَا بَكْرٍ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ [. فَمَعْنَى قَوْلِهِ] صَوَاحِبُ يُوسُفَ [الْفِتْنَةُ بِالرَّدِّ عَنِ الْجَائِزِ إِلَى غير الجائز.
...üzerine [vaktinden önce eda edilmesi], namaz, oruç ve hac gibi [ibadetlerde caiz değildir] ve bu açıktır. Ancak 1 âlimler zekât konusunda ihtilaf etmişlerdir. Zira zekât mâlî bir ibadettir ve anlaşılır bir maksat için, yani fakirin ihtiyacını gidermek için meşru kılınmıştır; ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem el-Abbâs'tan iki yıllık zekâtını peşin olarak istemiştir ve fıtır sadakasının vâcip olduğu gün olan bayram gününde hak sahiplerine verilmesi için bayram gününden önce toplanmasına dair rivayetler gelmiştir. Bütün bunlar, zekâtın bir veya iki yıl önceden verilmesinin caiz olmasını gerektirmiştir. Sene başı geldiğinde nisap olduğu gibi duruyorsa [verilen zekât] yerini bulmuş olur; şayet sene başı geldiğinde nisap değişmişse, bunun nafile bir sadaka olduğu anlaşılır. Eşheb şöyle demiştir: Namazda olduğu gibi, [zekâtı da] senesi dolmadan bir an bile önce vermek caiz değildir. Sanki o, ibadetlerdeki asıl kuralı genele teşmil etmiş, zekâtın İslam'ın rükünlerinden biri olduğunu görerek intizam ve tertip güzelliği bakımından hakkını vermiştir. [Mâlikî] âlimlerimizin çoğunluğu ise zekâtı az bir süre önce vermenin caiz olduğu görüşündedir; çünkü şeriatta çok olanın aksine az olan affedilmiştir. Eşheb'in söylediği ise daha sahihtir. Zira şeriatın asıllarında az olanın çok olandan farklı hükme tabi olması doğru bir kuraldır, ancak bu kural çokta bulunmayıp aza has olan manalardan ötürüdür. Bizim bu meselemizde ise bir gün bir ay gibidir, bir ay da bir yıl gibidir. Dolayısıyla ya Ebû Hanîfe ve eş-Şâfiî'nin dediği gibi bütünüyle öne almak caizdir ya da Eşheb'in dediği gibi ibadeti vaktinde muhafaza etmek gerekir. Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ } “Allah'ın önüne geçmeyin” buyruğu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sözlerine itiraz etmeyi terk etme, ona uymayı ve tabi olmayı vacip kılma konusunda bir asıldır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hastalığında: « مُرُوا أَبَا بَكْرٍ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ » «Ebû Bekir'e emredin, insanlara namaz kıldırsın» buyurmuştur. Bunun üzerine Âişe, Hafsa'ya radıyallâhu anhümâ: 'Ona de ki: Ebû Bekir esîf 2 (yufka yürekli) bir adamdır; senin makamına geçtiğinde ağlamaktan insanlara sesini duyuramaz. Öyleyse Ömer'e emret, insanlara namazı o kıldırsın' demiştir. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « إِنَّكُنَّ لَأَنْتُنَّ صَوَاحِبُ يُوسُفَ » «Gerçekten sizler Yûsuf'un etrafındaki kadınlar 3 gibisiniz!» « مُرُوا أَبَا بَكْرٍ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ » «Ebû Bekir'e emredin, insanlara namaz kıldırsın» buyurmuştur. Onun: « صَوَاحِبُ يُوسُفَ » «Yûsuf'un kadınları» sözünün anlamı, caiz olandan caiz olmayana saptırarak fitneye düşürmektir.
20486. Metin
وربما احتج بغات الْقِيَاسِ بِهَذِهِ الْآيَةِ. وَهُوَ بَاطِلٌ مِنْهُمْ، فَإِنَّ مَا قَامَتْ دَلَالَتُهُ فَلَيْسَ فِي فِعْلِهِ تَقْدِيمٌ بَيْنَ يَدَيْهِ. وَقَدْ قَامَتْ دَلَالَةُ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ عَلَى وُجُوبِ الْقَوْلِ بِالْقِيَاسِ فِي فُرُوعِ الشَّرْعِ، فَلَيْسَ إِذًا تَقَدُّمٌ بَيْنَ يَدَيْهِ." وَاتَّقُوا اللَّهَ" يَعْنِي فِي التَّقَدُّمِ الْمَنْهِيِّ عَنْهُ." إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ" لقولكم" عَلِيمٌ" بفعلكم.
Kıyası iptal edenler bazen bu ayetle delil getirmişlerdir. Bu onların bâtıl bir çıkarımıdır; zira delili sabit olan bir şeyin uygulanmasında [Allah ve Resulünün] önüne geçmek söz konusu değildir. Kitap ve Sünnet'in delili, şeriatın furûunda kıyasla hükmetmenin gerekliliği üzerine kaim olmuştur; dolayısıyla bu, [Allah ve Resulünün] önüne geçmek değildir. { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Ve Allah'tan korkun” yani nehyedilen öne geçme hususunda [korkun]. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir” sözlerinizi, { عَلِيمٌ } “hakkıyla bilendir” fiillerinizi.
20487. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٢]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 2]
20488. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ (٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin ve birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi O'na yüksek sesle konuşmayın; yoksa farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” (2)
20489. Metin
فِيهِ سِتُّ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ" رَوَى الْبُخَارِيُّ وَالتِّرْمِذِيُّ عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ قَالَ: حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ أَنَّ الْأَقْرَعَ بْنَ حَابِسٍ قَدِمَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ اسْتَعْمِلْهُ عَلَى قَوْمِهِ، فَقَالَ عُمَرُ: لَا تَسْتَعْمِلْهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَتَكَلَّمَا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ حَتَّى ارْتَفَعَتْ أَصْوَاتُهُمَا، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ لِعُمَرَ: مَا أَرَدْتَ إِلَّا خِلَافِي. فَقَالَ عُمَرُ «١»: مَا أَرَدْتُ خِلَافَكَ، قَالَ: فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ" قَالَ: فَكَانَ عُمَرُ بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا تَكَلَّمَ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ لَمْ يُسْمِعْ كَلَامَهُ حَتَّى يَسْتَفْهِمَهُ. قَالَ: وَمَا ذَكَرَ ابْنُ الزُّبَيْرِ جَدَّهُ يَعْنِي أَبَا بَكْرٍ. قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ حَسَنٌ. وَقَدْ رَوَاهُ بَعْضُهُمْ عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ مُرْسَلًا، لَمْ يُذْكَرْ فِيهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ. قُلْتُ: هُوَ الْبُخَارِيُّ، قَالَ: عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ كَادَ الْخَيِّرَانِ أَنْ يَهْلِكَا أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ، رَفَعَا أَصْوَاتَهُمَا عِنْدَ النَّبِيَّ ﷺ حِينَ قَدِمَ عَلَيْهِ رَكْبُ بَنِي تَمِيمٍ، فَأَشَارَ أَحَدُهُمَا بِالْأَقْرَعِ بْنِ حَابِسٍ أَخِي بَنِي مُجَاشِعٍ، وَأَشَارَ الْآخَرُ بِرَجُلٍ آخَرَ، فَقَالَ نَافِعٌ: لَا أَحْفَظُ اسْمَهُ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ لِعُمَرَ: مَا أَرَدْتَ إِلَّا خِلَافِي. فَقَالَ: مَا أَرَدْتُ خِلَافَكَ. فَارْتَفَعَتْ أَصْوَاتُهُمَا
Bunda altı mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” buyruğudur. Buhârî ve Tirmizî, İbn Ebî Müleyke'den şöyle rivayet etmişlerdir: Bana Abdullah b. ez-Zübeyr anlattı ki el-Akra‘ b. Hâbis, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Ey Allah'ın Resûlü! Onu kavmine yönetici tayin et” dedi. Ömer ise: “Ey Allah'ın Resûlü, onu tayin etme!” dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda sesleri yükselinceye kadar konuştular. Ebû Bekir, Ömer'e: “Sen sadece bana muhalefet etmek istedin” dedi. Ömer1 de: “Sana muhalefet etmek istemedim” dedi. [Râvi] dedi ki: Bunun üzerine şu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” ayeti indi. [İbnü'z-Zübeyr] dedi ki: Artık bundan sonra Ömer, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda konuştuğunda, O tekrar sorup anlamaya çalışmadıkça sözünü O'na işittirmezdi. [Tirmizî] dedi ki: İbnü'z-Zübeyr dedesini, yani Ebû Bekir'i zikretmedi. [Tirmizî devamla] dedi ki: Bu, hasen garib bir hadistir. Bazıları da bunu İbn Ebî Müleyke'den mürsel olarak rivayet etmiş olup içinde Abdullah b. ez-Zübeyr zikredilmemiştir. Ben (Kurtubî) derim ki: O [mürsel rivayet eden] Buhârî'dir. [Buhârî] şöyle demiştir: İbn Ebî Müleyke'den [rivayetle]: “O iki hayırlı zat, Ebû Bekir ve Ömer neredeyse helak olacaklardı; Benî Temîm süvari birliği Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldiğinde O'nun huzurunda seslerini yükselttiler. Birisi Benî Mücâşi‘ kabilesinden el-Akra‘ b. Hâbis'i önerdi, diğeri ise başka bir adamı önerdi. Nâfi‘: 'Onun adını hatırlamıyorum' dedi. Ebû Bekir, Ömer'e: 'Sen sadece bana muhalefet etmek istedin' dedi. O da: 'Sana muhalefet etmek istemedim' dedi. Böylece sesleri yükseldi...”
20490. Metin
فِي ذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ" الْآيَةَ. فَقَالَ ابْنُ الزُّبَيْرِ: فَمَا كَانَ عُمَرُ يُسْمِعُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ حَتَّى يَسْتَفْهِمَهُ. وَلَمْ يَذْكُرْ ذَلِكَ عَنْ أَبِيهِ «١»، يَعْنِي أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ. وَذَكَرَ الْمَهْدَوِيُّ عَنْ عَلِيٍّ ﵁: نَزَلَ قَوْلُهُ" لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ" فِينَا لَمَّا ارْتَفَعَتْ أَصْوَاتُنَا أَنَا وَجَعْفَرٌ وَزَيْدُ بْنُ حَارِثَةَ، نَتَنَازَعُ ابْنَةَ حَمْزَةَ لَمَّا جَاءَ بِهَا زَيْدٌ مِنْ مَكَّةَ، فَقَضَى بِهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِجَعْفَرٍ، لِأَنَّ خَالَتَهَا عِنْدَهُ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْحَدِيثُ فِي" آلِ عِمْرَانَ" «٢» وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ افْتَقَدَ ثَابِتَ بْنَ قَيْسٍ فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَنَا أَعْلَمُ لَكَ عِلْمَهُ، فَأَتَاهُ فَوَجَدَهُ جَالِسًا فِي بَيْتِهِ مُنَكِّسًا رَأْسَهُ، فَقَالَ لَهُ: مَا شَأْنُكَ؟ فَقَالَ: شَرٌّ! كَانَ «٣» يَرْفَعُ صَوْتَهُ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ ﷺ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ. فَأَتَى الرَّجُلُ النَّبِيَّ ﷺ فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُ قَالَ كَذَا وَكَذَا. فَقَالَ مُوسَى «٤»: فَرَجَعَ إِلَيْهِ الْمَرَّةَ الْآخِرَةَ بِبِشَارَةٍ عَظِيمَةٍ، فَقَالَ:] اذْهَبْ إِلَيْهِ فَقُلْ لَهُ إِنَّكَ لَسْتَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ وَلَكِنَّكَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ [. لَفْظُ الْبُخَارِيِّ. وَثَابِتٌ هَذَا هُوَ ثَابِتُ بْنُ قَيْسِ بْنِ شَمَّاسٍ الْخَزْرَجِيُّ يُكَنَّى أَبَا مُحَمَّدٍ بِابْنِهِ مُحَمَّدٍ. وَقِيلَ: أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ. قُتِلَ لَهُ يَوْمَ الْحَرَّةِ «٥» ثَلَاثَةٌ مِنَ الْوَلَدِ: مُحَمَّدٌ، وَيَحْيَى، وَعَبْدُ اللَّهِ. وَكَانَ خَطِيبًا بَلِيغًا مَعْرُوفًا بِذَلِكَ، كَانَ يُقَالُ لَهُ خَطِيبُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، كَمَا يُقَالُ لِحَسَّانٍ شَاعِرُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَلَمَّا قَدِمَ وَفْدُ تَمِيمٍ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَطَلَبُوا الْمُفَاخَرَةَ قَامَ خَطِيبُهُمْ فَافْتَخَرَ، ثُمَّ قَامَ ثَابِتُ بْنُ قَيْسٍ فَخَطَبَ خُطْبَةً بَلِيغَةً جَزِلَةً فَغَلَبَهُمْ، وَقَامَ شَاعِرُهُمْ وَهُوَ الْأَقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ فأنشد:
...bu hususta [tartıştılar]. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” ayetini indirdi. İbnü'z-Zübeyr dedi ki: Artık bu ayetten sonra Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar sormadıkça sesini ona işittirmezdi (o kadar kısık sesle konuşurdu). Bunu babasından1 -yani Ebû Bekir es-Sıddîk'tan- nakletmemiştir. el-Mehdevî, Ali radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: “{ لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” buyruğu; Zeyd, Hamza'nın kızını Mekke'den getirdiğinde ben, Ca'fer ve Zeyd b. Hârise onun hakkında çekişirken seslerimiz yükseldiği sırada bizim hakkımızda indi. Teyzesi yanında olduğu için Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kızın bakımına Ca'fer lehine hükmetti.” Bu hadis daha önce Âl-i İmrân [suresinde]2 geçmişti. Sahîhayn'da Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Sâbit b. Kays'ı [aralarında] göremeyip sordu. Bir adam: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben onun durumunu sana öğrenip haber veririm" dedi. Yanına vardı ve onu evinde başını öne eğmiş otururken buldu. Ona: "Neyin var?" dedi. O da: "Şer! [Sâbit]3 sesini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sesinin üstüne yükseltirdi; ameli boşa gitti ve o cehennem ehlindendir!" dedi. Adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onun şöyle şöyle söylediğini haber verdi. Mûsâ4 dedi ki: Adam ona son defasında büyük bir müjde ile döndü; [Peygamber] şöyle buyurdu: «Ona git ve de ki: Sen cehennem ehlinden değilsin, bilakis sen cennet ehlindensin!» [Bu], Buhârî'nin lafzıdır. Bu Sâbit, Sâbit b. Kays b. Şemmâs el-Hazrecî'dir. Oğlu Muhammed sebebiyle Ebû Muhammed olarak künyelenir. Ebû Abdirrahmân [şeklinde olduğu da] söylenmiştir. Harre günü5 onun üç çocuğu öldürülmüştür: Muhammed, Yahyâ ve Abdullah. O, bununla tanınan beliğ bir hatipti. Hassân için "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şairi" denildiği gibi, onun için de "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hatibi" denilirdi. Temîm heyeti Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelip övünme yarışı (müfâhare) istediklerinde hatipleri kalkıp övündü; ardından Sâbit b. Kays kalkıp beliğ ve güçlü bir konuşma yaptı ve onlara üstün geldi. Şairleri olan el-Akra' b. Hâbis ise kalkıp şu şiiri okudu:
20491. Metin
أتيناك كيما يعرف الناس فضلنا ... وإذا خَالَفُونَا عِنْدَ ذِكْرِ الْمَكَارِمِ
İnsanlar üstünlüğümüzü bilsinler diye sana geldik ... Ve faziletler anıldığında bize karşı çıktıklarında
20492. Metin
وَإِنَّا رُءُوسُ النَّاسِ مِنْ كُلِّ مَعْشَرٍ ... وَأَنْ لَيْسَ فِي أَرْضِ الْحِجَازِ كَدَارِمِ
Bizler her topluluktan insanların önderleriyiz ... Ve Hicaz toprağında Dârim gibisi yoktur
20493. Metin
وَإِنَّ لَنَا الْمِرْبَاعَ فِي كُلِّ غارة ... تكون بنجد أو بأرض التهايم «١»
Necid'de ya da Tihâme topraklarında olan ... Her akında dörtte bir ganimet hakkı bizimdir «١»
20494. Metin
فَقَامَ حَسَّانٌ فَقَالَ:
Bunun üzerine Hassân kalkıp şöyle dedi:
20495. Metin
بَنِي دَارِمٍ لَا تَفْخَرُوا إِنَّ فَخْرَكُمْ ... يَعُودُ وَبَالًا عِنْدَ ذِكْرِ الْمَكَارِمِ
Ey Dârimoğulları övünmeyin! Zira övünmeniz ... Faziletler anıldığında bir vebale dönüşür
20496. Metin
هَبِلْتُمْ عَلَيْنَا تَفْخَرُونَ وَأَنْتُمُ ... لَنَا خَوَلٌ مِنْ بَيْنِ ظِئْرٍ وَخَادِمِ «٢»
Analarınız ağlasın, bize karşı mı övünüyorsunuz? Halbuki sizler ... Sütanne ve hizmetçilerimiz olarak bize hizmetkârsınız «٢»
20497. Metin
فِي أَبْيَاتٍ لَهُمَا. فَقَالُوا: خَطِيبُهُمْ أَخْطَبُ مِنْ خَطِيبِنَا، وَشَاعِرُهُمْ أَشْعَرُ مِنْ شَاعِرِنَا، فَارْتَفَعَتْ أَصْوَاتُهُمْ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ". وَقَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: حَدَّثَتْنِي ابْنَةُ ثَابِتِ بْنِ قَيْسٍ قَالَتْ: لَمَّا نَزَلَتْ" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ" الْآيَةَ، دَخَلَ أَبُوهَا بَيْتَهُ وَأَغْلَقَ عَلَيْهِ بَابَهُ، فَفَقَدَهُ النَّبِيُّ ﷺ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ يَسْأَلُهُ مَا خَبَرُهُ، فَقَالَ: أَنَا رَجُلٌ شَدِيدٌ الصَّوْتِ، أَخَافُ أَنْ يَكُونَ حَبِطَ عَمَلِي. فَقَالَ ﵇:] لَسْتَ مِنْهُمْ بَلْ تَعِيشُ بِخَيْرٍ وَتَمُوتُ بِخَيْرٍ [. قَالَ: ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ" إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتالٍ فَخُورٍ" «٣» [لقمان: ١٨] فَأَغْلَقَ بَابَهُ وَطَفِقَ يَبْكِي، فَفَقَدَهُ النَّبِيُّ ﷺ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ فَأَخْبَرَهُ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنِّي أُحِبُّ الْجَمَالَ وَأُحِبُّ أَنْ أَسُودَ قَوْمِي. فَقَالَ:] لَسْتَ مِنْهُمْ بَلْ تَعِيشُ حَمِيدًا وَتُقْتَلُ شَهِيدًا وَتَدْخُلُ الْجَنَّةَ [. قَالَتْ: فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ الْيَمَامَةِ خَرَجَ مَعَ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ إِلَى مُسَيْلِمَةَ فَلَمَّا الْتَقَوُا انْكَشَفُوا، فَقَالَ ثَابِتٌ وَسَالِمٌ مَوْلَى أَبِي حُذَيْفَةَ: مَا هَكَذَا كُنَّا نُقَاتِلُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، ثُمَّ حَفَرَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا لَهُ حُفْرَةً فَثَبَتَا وَقَاتَلَا حَتَّى قُتِلَا، وَعَلَى ثَابِتٍ يَوْمئِذٍ دِرْعٌ لَهُ نَفِيسَةٌ، فَمَرَّ به رجل من
[Her ikisine ait beyitler içerisinde yer alır]. Bunun üzerine [Temîmoğulları] şöyle dediler: "Onların hatibi bizim hatibimizden daha üstün bir hatip, şairleri de bizim şairimizden daha üstün bir şairdir." Sesleri yükseldi; bunun üzerine Allah Teâlâ: { لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ } “Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin ve O'na sözle bağırıp çağırmayın” ayetini indirdi. Atâ el-Horasânî şöyle dedi: Sâbit b. Kays'ın kızı bana anlatıp dedi ki: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin...” ayeti nazil olunca, babası evine girdi ve kapısını üzerine kapattı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu göremeyince durumunun ne olduğunu sormak üzere ona birini gönderdi. [Sâbit] dedi ki: "Ben gür sesli bir adamım, amelimin boşa gitmiş olmasından korkuyorum." Bunun üzerine [Hz. Peygamber] aleyhisselâm: «Sen onlardan değilsin; bilakis hayırla yaşar ve hayırla ölürsün» buyurdu. [Ravi] dedi ki: Sonra Allah Teâlâ: { إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ } “Şüphesiz Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez”3 [Lokmân: 18] ayetini indirdi. Bunun üzerine [Sâbit yine] kapısını kapattı ve ağlamaya başladı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu göremeyince ona birini gönderdi; o da durumunu bildirdi. [Sâbit]: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben güzel görünmeyi severim ve kavmime lider olmayı severim" dedi. Bunun üzerine [Hz. Peygamber]: «Sen onlardan değilsin; bilakis övgüye layık olarak yaşar, şehit olarak öldürülür ve cennete girersin» buyurdu. [Kızı] dedi ki: Yemâme günü olunca Hâlid b. Velîd ile birlikte Müseylime'ye karşı sefere çıktı. İki ordu karşılaştığında [Müslümanlar] bir ara dağıldılar. Bunun üzerine Sâbit ile Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim: "Biz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikteyken böyle savaşmazdık!" dediler. Sonra her ikisi de kendisi için bir çukur kazdı; sebat edip öldürülünceye kadar savaştılar. O gün Sâbit'in üzerinde kendisine ait kıymetli bir zırh vardı. Derken Müslümanlardan bir adam onun yanından geçti ve...
20498. Metin
الْمُسْلِمِينَ فَأَخَذَهَا، فَبَيْنَا رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ نَائِمٌ أَتَاهُ ثَابِتٌ فِي مَنَامِهِ فَقَالَ لَهُ: أُوصِيكَ بِوَصِيَّةٍ، فَإِيَّاكَ أَنْ تَقُولَ هَذَا حُلْمٌ فَتُضَيِّعُهُ، إِنِّي لَمَّا قُتِلْتُ أَمْسِ مَرَّ بِي رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فَأَخَذَ دِرْعِي وَمَنْزِلُهُ فِي أَقْصَى النَّاسِ، وَعِنْدَ خِبَائِهِ فَرَسٌ يَسْتَنُّ «١» فِي طِوَلِهِ، وَقَدْ كَفَأَ عَلَى الدِّرْعِ بُرْمَةً، وَفَوْقَ الْبُرْمَةِ رَحْلٌ، فَأْتِ خَالِدًا فَمُرْهُ أَنْ يَبْعَثَ إِلَى دِرْعِي فَيَأْخُذُهَا، وَإِذَا قَدِمْتَ الْمَدِينَةَ عَلَى خَلِيفَةُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يَعْنِي أَبَا بَكْرٍ- فَقُلْ لَهُ: إِنَّ عَلَيَّ مِنَ الدَّيْنِ كَذَا وَكَذَا، وَفُلَانٌ مِنْ رَقِيقِي عَتِيقٌ وَفُلَانٌ، فَأَتَى الرَّجُلُ خَالِدًا فَأَخْبَرَهُ، فَبَعَثَ إِلَى الدِّرْعِ فَأُتِيَ بِهَا وَحَدَّثَ أَبَا بَكْرٍ بِرُؤْيَاهُ فَأَجَازَ وَصِيَّتَهُ. قَالَ: وَلَا نَعْلَمُ أَحَدًا أُجِيزَتْ وَصِيَّتُهُ بَعْدَ مَوْتِهِ غَيْرَ ثَابِتٍ، ﵀، ذَكَرَهُ أَبُو عُمَرَ فِي الِاسْتِيعَابِ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ" أَيْ لَا تُخَاطِبُوهُ: يَا مُحَمَّدُ، وَيَا أَحْمَدُ. وَلَكِنْ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، وَيَا رَسُولَ اللَّهِ، تَوْقِيرًا لَهُ. وَقِيلَ: كَانَ الْمُنَافِقُونَ يَرْفَعُونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ، لِيَقْتَدِيَ بِهِمْ ضَعَفَةُ الْمُسْلِمِينَ فَنُهِيَ الْمُسْلِمُونَ عَنْ ذَلِكَ. وَقِيلَ:" لَا تَجْهَرُوا لَهُ" أَيْ لَا تَجْهَرُوا عَلَيْهِ، كَمَا يُقَالُ: سَقَطَ لِفِيهِ، أَيْ عَلَى فِيهِ." كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ" الْكَافُ كَافُ التَّشْبِيهِ فِي مَحَلِّ النَّصْبِ، أَيْ لَا تَجْهَرُوا لَهُ جَهْرًا مِثْلَ جَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ. وَفِي هَذَا دَلِيلٌ] عَلَى [أَنَّهُمْ لَمْ يُنْهَوْا عَنِ الْجَهْرِ مُطْلَقًا حَتَّى لَا يَسُوغَ لَهُمْ إِلَّا أَنْ يُكَلِّمُوهُ بِالْهَمْسِ وَالْمُخَافَتَةِ، وَإِنَّمَا نُهُوا عَنْ جَهْرٍ مَخْصُوصٍ مُقَيَّدٍ بِصِفَةٍ، أَعْنِي الْجَهْرَ الْمَنْعُوتَ بِمُمَاثَلَةِ مَا قَدِ اعْتَادُوهُ مِنْهُمْ فِيمَا بَيْنَهُمْ، وَهُوَ الْخُلُوُّ مِنْ مُرَاعَاةِ أُبَّهَةِ النُّبُوَّةِ وَجَلَالَةِ مِقْدَارِهَا وَانْحِطَاطِ سَائِرِ الرُّتَبِ وَإِنْ جَلَّتْ عَنْ رُتْبَتِهَا." أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ" أَيْ مِنْ أَجْلِ أَنْ تَحْبَطَ، أَيْ تَبْطُلَ، هَذَا قَوْلُ الْبَصْرِيِّينَ. وَقَالَ الْكُوفِيُّونَ: أَيْ لِئَلَّا تَحْبَطُ أَعْمَالُكُمْ. الثَّالِثَةُ- مَعْنَى الْآيَةِ الْأَمْرُ بِتَعْظِيمِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَتَوْقِيرِهِ، وَخَفْضِ الصَّوْتِ بِحَضْرَتِهِ وَعِنْدَ مُخَاطَبَتِهِ، أَيْ إِذَا نَطَقَ وَنَطَقْتُمْ فَعَلَيْكُمْ ألا تبلغوا بأصواتكم وراء الحد
Müslümanlardan [biri zırhımı] alıp götürdü. Müslümanlardan bir adam uyumaktayken Sâbit onun rüyasına girdi ve ona şöyle dedi: 'Sana bir vasiyette bulunuyorum; sakın ola ki «Bu bir rüyadır» deyip onu zayi etmeyesin! Dün ben şehit edildiğimde Müslümanlardan bir adam bana uğradı ve zırhımı aldı. Onun konak yeri insanların en uzak olanındadır; çadırının yanında, ipi içinde şahlanıp koşan1 bir at vardır. Zırhın üzerine bir tencere kapatmış, tencerenin üzerine de bir semer koymuştur. Hâlid'e git ve ona zırhımı aldırıp getirtmesini söyle! Medine'ye varıp da Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem halifesinin -yani Ebû Bekir'in- huzuruna çıktığında ona de ki: «Benim üzerimde şu kadar şu kadar borç vardır, kölelerimden falan ve falan da azatlıdır.»' Bunun üzerine adam Hâlid'e gelip durumu haber verdi. O da adam gönderip zırhı getirtti. [Medine'ye vardığında] Ebû Bekir'e rüyasını anlattı, o da [Sâbit'in] vasiyetini geçerli kıldı. [Râvi] dedi ki: Sâbit radıyallâhu anh dışında ölümünden sonra vasiyeti geçerli kılınan başka bir kimse bilmiyoruz. Bunu Ebû Ömer, el-İstîâb'da zikretmiştir. İkinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ } “O'na sözle yüksek sesle hitap etmeyin” buyruğu, yani O'na duyulan saygıdan dolayı «Ey Muhammed!» ve «Ey Ahmed!» diye değil, «Ey Allah'ın Peygamberi!» ve «Ey Allah'ın Resûlü!» diye hitap edin demektir. Bir görüşe göre de: Münafıklar, Müslümanların zayıf olanları kendilerine uysun diye Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem yanında seslerini yükseltiyorlardı; bunun üzerine Müslümanlar bundan menedildi. Yine denildi ki: { لَا تَجْهَرُوا لَهُ } buyruğu, { لَا تَجْهَرُوا عَلَيْهِ } “O'na karşı sesinizi yükseltmeyin” manasındadır; nitekim Arapçada [aynı şekilde] «سَقَطَ لِفِيهِ» (ağzı üzere düştü) denilir ki bu «عَلَى فِيهِ» demektir. { كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ } “Birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi” [ifadesindeki] «kâf» (ك) harfi nasb mahallinde teşbih (benzetme) edatıdır; yani «O'na, birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi sesinizi yükselterek hitap etmeyin» demektir. Bunda, onların fısıltıyla ve gizlice konuşmaktan başka bir seçeneklerinin bulunmayacağı şekilde yüksek sesle konuşmaktan mutlak olarak menedilmediklerine; bilakis kendi aralarında alışılagelmiş benzerlikle nitelenen özel ve kayıtlı bir ses yükseltmesinden menedildiklerine delil vardır. Bu da peygamberlik vakarının, onun yüce kadrinin ve diğer bütün makamların -ne kadar yüce olurlarsa olsunlar- o makamın gerisinde kaldığının gözetilmemesidir. { أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ } “Farkında olmadan amellerinizin boşa gitmesi [tehlikesi] sebebiyle” buyruğu; amellerinizin boşa gitmesi, yani geçersiz olması sebebiyle demektir; bu, Basralıların görüşüdür. Kûfeliler ise «amelleriniz boşa gitmesin diye» anlamındadır demişlerdir. Üçüncü [Mesele]- Ayetin anlamı; Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem saygı ve hürmet göstermeyi, huzurunda ve O'na hitap ederken sesi kısmayı emretmektir. Yani O konuştuğunda ve siz konuştuğunuzda, seslerinizi O'nun sesinin ulaştığı sınırın ötesine geçirmemeniz gerekir
20499. Metin
الَّذِي يَبْلُغُهُ بِصَوْتِهِ، وَأَنْ تَغُضُّوا مِنْهَا بِحَيْثُ يَكُونُ كَلَامُهُ غَالِبًا لِكَلَامِكُمْ، وَجَهْرُهُ بَاهِرًا لِجَهْرِكُمْ، حَتَّى تَكُونَ مَزِيَّتُهُ عَلَيْكُمْ لَائِحَةً، وَسَابِقَتُهُ وَاضِحَةً، وَامْتِيَازُهُ عَنْ جُمْهُورِكُمْ كَشِيَةِ الْأَبْلَقِ. لَا أَنْ تَغْمُرُوا صَوْتَهُ بِلَغَطِكُمْ، وَتَبْهَرُوا مَنْطِقَهُ بِصَخَبِكُمْ. وَفِي قِرَاءَةِ ابْنِ مَسْعُودٍ" لَا تَرْفَعُوا بِأَصْوَاتِكُمْ" وَقَدْ كَرِهَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ رَفْعَ الصَّوْتِ عِنْدَ قَبْرِهِ ﵇. وَكَرِهَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ رَفْعَ الصَّوْتِ فِي مَجَالِسِ الْعُلَمَاءِ تَشْرِيفًا لَهُمْ، إِذْ هُمْ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ. الرَّابِعَةُ- قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: حُرْمَةُ النَّبِيِّ ﷺ مَيِّتًا كَحُرْمَتِهِ حَيًّا، وَكَلَامُهُ الْمَأْثُورُ بَعْدَ موته في الرفعة مِثَالُ كَلَامِهِ الْمَسْمُوعِ مِنْ لَفْظِهِ، فَإِذَا قُرِئَ كَلَامُهُ، وَجَبَ عَلَى كُلِّ حَاضِرٍ أَلَّا يَرْفَعَ صَوْتَهُ عَلَيْهِ، وَلَا يُعْرِضَ عَنْهُ، كَمَا كَانَ يَلْزَمُهُ ذَلِكَ فِي مَجْلِسِهِ عِنْدَ تَلَفُّظِهِ بِهِ. وَقَدْ نَبَّهَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى دَوَامِ الْحُرْمَةِ الْمَذْكُورَةِ عَلَى مُرُورِ الْأَزْمِنَةِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَإِذا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا" «١» وَكَلَامُهُ ﷺ مِنَ الْوَحْيِ، وَلَهُ مِنَ الحكمة مثل ما للقرآن، إلا معاني مُسْتَثْنَاةً، بَيَانُهَا فِي كُتُبِ الْفِقْهِ. الْخَامِسَةُ- وَلَيْسَ الْغَرَضُ بِرَفْعِ الصَّوْتِ وَلَا الْجَهْرِ مَا يُقْصَدُ بِهِ الِاسْتِخْفَافُ وَالِاسْتِهَانَةُ، لِأَنَّ ذَلِكَ كُفْرٌ وَالْمُخَاطَبُونَ مُؤْمِنُونَ. وَإِنَّمَا الْغَرَضُ صَوْتٌ هُوَ فِي نَفْسِهِ وَالْمَسْمُوعُ مِنْ جَرْسِهِ «٢» غَيْرُ مُنَاسِبٍ لِمَا يُهَابُ به العظماء ويوقروا الْكُبَرَاءُ، فَيَتَكَلَّفُ الْغَضَّ مِنْهُ وَرَدَّهُ إِلَى حَدٍّ يَمِيلُ بِهِ إِلَى مَا يَسْتَبِينُ فِيهِ الْمَأْمُورَ بِهِ مِنَ التَّعْزِيرِ وَالتَّوْقِيرِ. وَلَمْ يَتَنَاوَلِ النَّهْيُ أَيْضًا رَفْعَ الصَّوْتِ الَّذِي يَتَأَذَّى بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَهُوَ مَا كان منهم في الحرب أَوْ مُجَادَلَةِ مُعَانِدٍ أَوْ إِرْهَابِ عَدُوٍّ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ، فَفِي الْحَدِيثِ أَنَّهُ قَالَ ﵇ للعباس ابن عَبْدِ الْمُطَّلِبِ لَمَّا انْهَزَمَ النَّاسُ يَوْمَ حُنَيْنٍ:] اصْرُخْ بِالنَّاسِ [وَكَانَ الْعَبَّاسُ أَجْهَرَ النَّاسِ صَوْتًا، يُرْوَى أَنَّ غَارَةً أَتَتْهُمْ يَوْمًا فَصَاحَ الْعَبَّاسُ: يا صباحاه! فَأُسْقِطَتِ الْحَوَامِلُ لِشِدَّةِ صَوْتِهِ، وَفِيهِ يَقُولُ نَابِغَةُ بني جعدة:
[sesiyle ulaştığı seviyeye ulaşması] ve seslerinizi onun sözü sizin sözünüze baskın çıkacak, onun açık konuşması sizin açık konuşmanızı bastıracak şekilde kısmanız [emredilmektedir]; ta ki onun size olan üstünlüğü belirgin olsun, önceliği açıkça anlaşılsın ve çoğunluğunuzdan ayrılığı alaca atlının alacasının belirginliği gibi olsun. Yoksa onun sesini gürültünüzle bastırmanız, konuşmasını bağırıp çağırmanızla örtmeniz değil! İbn Mes'ûd'un kıraatinde: “لَا تَرْفَعُوا بِأَصْوَاتِكُمْ” şeklindedir. Bazı âlimler onun aleyhisselâm kabrinin yanında ses yükseltmeyi mekruh görmüşlerdir. Bazı âlimler de kendilerine hürmeten âlimlerin meclislerinde ses yükseltmeyi mekruh görmüşlerdir; zira onlar peygamberlerin vârisleridir. Dördüncüsü- el-Kādî Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle demiştir: Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem vefatından sonraki hürmeti, hayattaki hürmeti gibidir. Vefatından sonra nakledilen sözü, yücelikte bizzat lafzından işitilen sözü gibidir. Dolayısıyla onun sözü okunduğu vakit hazır bulunan herkesin onun üzerine sesini yükseltmemesi ve ondan yüz çevirmemesi gerekir; tıpkı onun meclisinde bizzat konuşurken bunu yapması gerektiği gibi. Yüce Allah, söz konusu hürmetin zamanlar geçse de devam edeceğine: { وَإِذا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا } “Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun”1 buyruğu ile dikkat çekmiştir. Zira onun sallallâhu aleyhi ve sellem sözü de vahiyden olup, fıkıh kitaplarında açıklaması bulunan istisnai anlamlar hariç, Kur'an'ın sahip olduğu hikmetin benzerine sahiptir. Beşincisi- Sesi yükseltmekten ve yüksek sesle konuşmaktan kastedilen, hafife alma ve küçümseme kastı taşıyan ses değildir; zira bu küfürdür, hitap edilenler ise müminlerdir. Bilakis kastedilen, bizzat kendisi ve tonundan2 işitilen haliyle büyük kimselerden çekinilmeye ve büyüklere saygı gösterilmesine uygun düşmeyen bir sestir. Bu yüzden sesi kısmak ve onu, emredilen saygı ve hürmetin kendisinde belirginleşeceği bir sınıra çekmek için gayret gösterilir. Bu yasak, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem rahatsızlık duymayacağı ses yükseltmeyi kapsamadığı gibi savaşta, inatçı biriyle tartışırken veya düşmana korku salarken ve benzeri durumlarda olan sesleri de kapsamaz. Nitekim hadiste geçtiğine göre Huneyn günü insanlar dağıldığında o aleyhisselâm Abbâs b. Abdilmuttalib'e: « اصْرُخْ بِالنَّاسِ » «İnsanlara seslen!» demiştir. Abbâs da insanların en gür seslisi idi. Rivayet edildiğine göre bir gün onlara bir baskın yapılmıştı da Abbâs: “Yâ sabâhâh!” (Ey sabah felaketi!) diye bağırmış, sesinin şiddetinden hamile kadınlar çocuklarını düşürmüştü. Câdeoğulları'nın Nâbiga'sı da onun hakkında şöyle der:
20500. Metin
زَجْرُ أَبِي عُرْوَةَ «١» السِّبَاعَ إِذَا ... أَشْفَقَ أَنْ يَخْتَلِطْنَ بِالْغَنَمِ
Ebû Urve'nin «١» yırtıcı hayvanları azarlaması gibi; koyunlara ... Karışmalarından endişe ettiği zaman
20501. Metin
زَعَمَتِ الرُّوَاةُ أَنَّهُ كَانَ يَزْجُرُ السِّبَاعَ عَنِ الْغَنَمِ فَيُفْتِقُ مَرَارَةَ السَّبُعِ فِي جَوْفِهِ. السَّادِسَةُ- قَالَ الزَّجَّاجُ:" أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ" التَّقْدِيرُ لِأَنْ تَحْبَطَ، أَيْ فَتَحْبَطُ أَعْمَالُكُمْ، فَاللَّامُ الْمُقَدَّرَةُ لَامُ الصَّيْرُورَةِ، وَلَيْسَ قَوْلُهُ:" أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ" بِمُوجِبٍ أَنْ يَكْفُرَ الْإِنْسَانُ وَهُوَ لَا يَعْلَمُ، فَكَمَا لَا يَكُونُ الْكَافِرُ مُؤْمِنًا إِلَّا بِاخْتِيَارِهِ الْإِيمَانَ عَلَى الْكُفْرِ، كَذَلِكَ لَا يَكُونُ الْمُؤْمِنُ كَافِرًا مِنْ حَيْثُ لَا يَقْصِدُ إِلَى الْكُفْرِ وَلَا يَخْتَارُهُ بِإِجْمَاعٍ. كَذَلِكَ لَا يَكُونُ الْكَافِرُ كَافِرًا مِنْ حَيْثُ لا يعلم.
Râviler onun yırtıcı hayvanları koyunlardan öyle bir azarladığını iddia etmişlerdir ki hayvanın karnındaki ödü patlardı. Altıncısı- ez-Zeccâc şöyle demiştir: { أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ } “amellerinizin boşa gitmesi” takdiri “لِأَنْ تَحْبَطَ” yani “böylece amelleriniz boşa gider” şeklindedir; takdir edilen lâm, âkıbet (sayrûret) lâmıdır. O'nun: { أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ } “farkında olmadan amelleriniz boşa gider” kavli, insanın bilmeden kâfir olmasını gerektirmez. Zira kâfir, küfre karşı imanı seçmedikçe nasıl mümin olamıyorsa; aynı şekilde bir mümin de icma ile küfrü kastetmedikçe ve onu seçmedikçe farkında olmadan kâfir olmaz. Aynı şekilde kâfir de bilmediği bir yönden kâfir olmaz.
20502. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٣]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 3]
20503. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)
{ إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } “Seslerini Allah'ın Resulünün yanında kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (3)
20504. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ" أَيْ يُخْفِضُونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَهُ إِذَا تَكَلَّمُوا إِجْلَالًا لَهُ، أَوْ كَلَّمُوا غَيْرَهُ بَيْنَ يَدَيْهِ إِجْلَالًا لَهُ. قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: لَمَّا نَزَلَتْ" لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ"
Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ } “Seslerini Allah'ın Resulünün yanında kısanlar var ya” buyruğu; yani O'na duydukları saygıdan ötürü O'nun yanında konuştuklarında veya O'na duydukları saygıdan ötürü O'nun huzurunda başkasıyla konuştuklarında seslerini alçaltanlar demektir. Ebû Hureyre dedi ki: { لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ } “Seslerinizi yükseltmeyin” ayeti indiğinde
20505. Metin
قَالَ أَبُو بَكْرٍ ﵁: وَاللَّهِ لَا أَرْفَعُ صَوْتِي إِلَّا كَأَخِي السِّرَارِ «٢». وَذَكَرَ سُنَيْدٌ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبَّادُ بْنُ الْعَوَّامِ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرٍو عَنْ أَبِي سَلَمَةَ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ" لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ" [الحجرات: ١] قَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَا أُكَلِّمُكَ بَعْدَ هَذَا إِلَّا كَأَخِي السِّرَارِ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ: لَمَّا نَزَلَتْ" لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ" مَا حَدَّثَ عُمَرُ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ بَعْدَ ذَلِكَ فَسُمِعَ كَلَامُهُ حَتَّى يَسْتَفْهِمَهُ مِمَّا يُخْفِضُ، فَنَزَلَتْ" إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى ". قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ أَخْلَصَهَا لِلتَّقْوَى. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: أَيِ اخْتَصَّهَا لِلتَّقْوَى. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى " طَهَّرَهُمْ مِنْ كُلِّ قَبِيحٍ، وَجَعَلَ فِي قلوبهم الخوف من الله
Ebû Bekir 1 radıyallâhu anh: “Vallahi bundan sonra sesimi ancak gizlice fısıldaşan biri gibi 2 [çıkarırım]” dedi. Süneyd zikredip dedi ki: Bize Abbâd b. el-Avvâm, Muhammed b. Amr'dan, o da Ebû Seleme'den rivayet etti; o şöyle demiştir: { لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin” [el-Hucurât: 1] ayeti indiğinde Ebû Bekir: “Seni hak ile gönderene yemin olsun ki bundan sonra seninle ancak gizlice fısıldaşan biri gibi konuşacağım” dedi. Abdullah b. ez-Zübeyr de şöyle demiştir: { لَا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ } “Seslerinizi yükseltmeyin” ayeti indiğinde, bundan sonra Ömer, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında konuştuğunda -sesini alçalttığından ötürü- Nebî kendisinden tekrar etmesini istemedikçe sözü işitilmez oldu. Bunun üzerine: { إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى } “Seslerini Allah'ın Resulünün yanında kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir” ayeti indi. Ferrâ: “Yani [kalplerini] takva için ihlaslı kılmıştır” demiştir. Ahfeş ise: “Yani [kalplerini] takva için seçip ayırmıştır” demiştir. İbn Abbâs da: { امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى } “Allah onların kalplerini takva için sınamıştır” buyruğu hakkında; “Onları her türlü çirkinlikten temizlemiş ve kalplerine Allah korkusunu
20506. Metin
وَالتَّقْوَى. وَقَالَ عُمَرُ ﵁: أَذْهَبَ عَنْ قُلُوبِهِمُ الشَّهَوَاتِ. وَالِامْتِحَانُ افْتِعَالٌ مِنْ مَحَنْتُ الْأَدِيمَ مَحْنًا حَتَّى أَوْسَعْتُهُ. فَمَعْنَى امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى وَسَّعَهَا وَشَرَحَهَا لِلتَّقْوَى. وَعَلَى الْأَقْوَالِ الْمُتَقَدِّمَةِ: امْتَحَنَ قُلُوبَهُمْ فَأَخْلَصَهَا، كَقَوْلِكَ: امْتَحَنْتُ الْفِضَّةَ أَيِ اخْتَبَرْتُهَا حَتَّى خَلُصَتْ. فَفِي الْكَلَامِ حَذْفٌ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْكَلَامُ، وَهُوَ الْإِخْلَاصُ. وَقَالَ أَبُو عَمْرٍو: كُلُّ شَيْءٍ جَهَدْتُهُ فَقَدْ مَحَنْتُهُ. وَأَنْشَدَ:
ve takva yerleştirmiştir” diye açıklamıştır. Ömer radıyallâhu anh ise: “Kalplerinden şehvetleri gidermiştir” demiştir. el-İmtihân (imtihan etmek/denemek), genişletinceye kadar deriyi işleyip yumuşatmak anlamında olan "مَحَنْتُ الْأَدِيمَ مَحْنًا" ifadesinden ifti'âl babındadır. Dolayısıyla { امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى } “Allah onların kalplerini takva için sınamıştır” ifadesinin manası; kalplerini takva için genişletmiş ve açmıştır. Önceki görüşlere göre ise: Kalplerini imtihan etmiş ve ihlaslı kılmıştır; nitekim gümüşü test edip saflaştırdığında "امْتَحَنْتُ الْفِضَّةَ" denir. Bu durumda kelamda cümlenin delalet ettiği bir hazif (gizli kelime) vardır ki o da ihlastır. Ebû Amr şöyle demiştir: Çaba sarf ettiğin her şeyi mehante (محنته) [işleyip sınamış] olursun. Ve şu şiiri okudu:
20507. Metin
أَتَتْ رَذَايَا بَادِيًا كَلَالُهَا ... قَدْ مَحَنَتْ وَاضْطَرَبَتْ آطالها «١»
Yorgunluğu açıkça görülen bitkin binekler geldi ... Zayıflayıp incelmiş ve böğürleri çökmüş «١» olarak
20508. Metin
" لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً".
{ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } “Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
20509. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٤]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 4]
20510. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُنادُونَكَ مِنْ وَراءِ الْحُجُراتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (٤)
{ إِنَّ الَّذِينَ يُنادُونَكَ مِنْ وَراءِ الْحُجُراتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ } “Odaların arkasından sana seslenenler var ya, onların çoğu aklı ermeyen kimselerdir.” (4)
20511. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ: نَزَلَتْ فِي أَعْرَابِ بَنِي تَمِيمٍ، قَدِمَ الْوَفْدُ مِنْهُمْ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَدَخَلُوا الْمَسْجِدَ وَنَادَوُا النَّبِيِّ ﷺ مِنْ وَرَاءِ حُجْرَتِهِ أَنِ اخْرُجْ إِلَيْنَا، فَإِنَّ مَدْحَنَا زَيْنٌ وَذَمَّنَا شَيْنٌ. وَكَانُوا سَبْعِينَ رَجُلًا قَدَّمُوا الْفِدَاءَ ذَرَارِيَ لَهُمْ، وَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ نَامَ لِلْقَائِلَةِ. وَرُوِيَ أَنَّ الَّذِي نَادَى الْأَقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ، وَأَنَّهُ الْقَائِلُ: إِنَّ مَدْحِي زَيْنٌ وَإِنْ ذَمِّي شَيْنٌ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] ذَاكَ اللَّهُ [. ذَكَرَهُ التِّرْمِذِيُّ عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ أَيْضًا. وَرَوَى زَيْدُ بْنُ أَرْقَمَ فَقَالَ: أَتَى أُنَاسٌ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: انْطَلِقُوا بِنَا إِلَى هَذَا الرَّجُلِ، فَإِنْ يَكُنْ نَبِيًّا فَنَحْنُ أَسْعَدُ النَّاسِ بِاتِّبَاعِهِ، وَإِنْ يَكُنْ مَلِكًا نَعِشْ فِي جِنَابِهِ «٢». فَأَتَوُا النَّبِيَّ ﷺ فَجَعَلُوا يُنَادُونَهُ وَهُوَ فِي حُجْرَتِهِ: يَا مُحَمَّدُ، يَا مُحَمَّدُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْآيَةَ. قِيلَ: إِنَّهُمْ كَانُوا مِنْ بَنِي تَمِيمٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانُوا تِسْعَةَ عَشَرَ: قَيْسَ بْنَ عَاصِمٍ، وَالزِّبْرِقَانَ بْنَ بَدْرٍ، وَالْأَقْرَعَ بْنَ حَابِسٍ، وَسُوَيْدَ بْنَ هَاشِمٍ، وَخَالِدَ بْنَ مَالِكٍ، وَعَطَاءَ بْنَ حَابِسٍ، وَالْقَعْقَاعَ بْنَ مَعْبَدٍ، ووكيع بن وكيع، وعيينة بن حصن
Mücâhid ve başkaları şöyle demiştir:1 [Bu ayet] Benî Temîm bedevîleri hakkında inmiştir. Onlardan bir heyet Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi, mescide girdiler ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e odasının arkasından: "Bizim yanımıza çık; zira bizim övmemiz ziynet, yermemiz ise kusurdur/ayıptır!" diye seslendiler. Bunlar, esir düşen çocukları için fidye getiren yetmiş kişiydiler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise kaylûle uykusuna yatmıştı. Seslenen kişinin el-Akra‘ b. Hâbis olduğu ve: "Şüphesiz benim övgüm ziynet, yergim ise kusurdur" diyenin de o olduğu rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «O [ancak] Allah'tır!» buyurdu. Bunu Tirmizî, el-Berâ b. Âzib'den de rivayet etmiştir. Zeyd b. Erkam'ın rivayetine göre ise o şöyle demiştir: Bir grup insan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi ve birbirlerine: "Gelin şu adama gidelim; eğer bir peygamber ise ona tâbi olmakla insanların en mutlusu biz oluruz, şayet bir hükümdar ise onun himayesinde2 yaşarız" dediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldiler ve o odasındayken: "Ey Muhammed! Ey Muhammed!" diye seslenmeye başladılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Bunların Benî Temîm'den oldukları söylenmiştir. Mukâtil şöyle demiştir: Onlar on dokuz kişiydiler: Kays b. Âsım, ez-Zibrikan b. Bedr, el-Akra‘ b. Hâbis, Süveyd b. Hâşim, Hâlid b. Mâlik, Atâ b. Hâbis, el-Ka‘kâ‘ b. Ma‘bed, Vekî‘ b. Vekî‘ ve Uyeyne b. Hısn.
20512. Metin
وَهُوَ الْأَحْمَقُ الْمُطَاعُ، وَكَانَ مِنَ الْجَرَّارِينَ يَجُرُّ عَشَرَةَ آلَافِ قَنَاةٍ، أَيْ يَتْبَعُهُ، وَكَانَ اسْمُهُ حُذَيْفَةَ وَسُمِّيَ عُيَيْنَةَ لِشَتَرٍ «١» كَانَ فِي عَيْنَيْهِ ذَكَرَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ فِي عُيَيْنَةَ هَذَا أَنَّهُ الَّذِي نَزَلَ فِيهِ" وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا" «٢» [الكهف: ٢٨]. وَقَدْ مَضَى فِي آخِرِ" الْأَعْرَافِ" مِنْ قَوْلِهِ لِعُمَرَ ﵁ مَا فِيهِ كِفَايَةٌ «٣»، ذَكَرَهُ الْبُخَارِيُّ. وَرُوِيَ أَنَّهُمْ وَفَدُوا وَقْتَ الظَّهِيرَةِ وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ رَاقِدٌ، فَجَعَلُوا يُنَادُونَهُ: يَا مُحَمَّدُ يَا مُحَمَّدُ، اخْرُجْ إلينا، فاستيقظ وخرج، ونزلت. وسيل رسول الله ﷺ فقال:] هُمْ جُفَاةُ بَنِي تَمِيمٍ لَوْلَا أَنَّهُمْ مِنْ أَشَدِّ النَّاسِ قِتَالًا لِلْأَعْوَرِ الدَّجَّالِ لَدَعَوْتُ اللَّهَ عليهم أن يهلكهم [. والحجرات جمع الحجرة، كَالْغُرُفَاتِ جَمْعِ غُرْفَةٍ، وَالظُّلُمَاتِ جَمْعِ ظُلْمَةٍ. وَقِيلَ: الْحُجُرَاتُ جَمْعُ الْحُجَرِ، وَالْحُجَرُ جَمْعُ حُجْرَةٍ، فَهُوَ جَمْعُ الْجَمْعِ. وَفِيهِ لُغَتَانِ ضَمُّ الْجِيمِ وَفَتْحُهَا «٤». قَالَ:
O, kendisine itaat olunan ahmaktı; emrinde on bin mızraklı savaşçı yürüyen -yani kendisine tabi olan- kumandanlardandı. Asıl adı Huzeyfe idi; gözlerindeki bir kapak düşüklüğünden «١» dolayı kendisine Uyeyne adı verilmişti. Abdürrezzâk bu Uyeyne hakkında: { وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا } «٢» “Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye itaat etme” [Kehf: 28] ayetinin onun hakkında indiğini zikretmiştir. el-A'râf'ın sonlarında onun Ömer radıyallâhu anh'a söylediği söz hakkında kâfi miktar bilgi geçmişti «٣»; bunu el-Buhârî zikretmiştir. Rivayet edildiğine göre onlar öğle vakti Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uyurken geldiler ve: “Ey Muhammed! Ey Muhammed! Yanımıza çık” diye bağırmaya başladılar. [Peygamber] uyandı, dışarı çıktı ve ayet indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlar sorulduğunda şöyle buyurdu: [ هُمْ جُفَاةُ بَنِي تَمِيمٍ لَوْلَا أَنَّهُمْ مِنْ أَشَدِّ النَّاسِ قِتَالًا لِلْأَعْوَرِ الدَّجَّالِ لَدَعَوْتُ اللَّهَ عليهم أن يهلكهم ] “Onlar Benî Temîm'in kaba insanlarıdır. Eğer onlar kör Deccal'e karşı insanların en şiddetli savaşanları olmasalardı, Allah'ın onları helak etmesi için aleyhlerine dua ederdim.” el-Hucurât (الْحُجُرَاتِ), el-hurfe (الْغُرْفَةِ)'nin çoğulu el-ğurufât (الْغُرُفَاتِ) ve ez-zulme (الظُّلْمَةِ)'nin çoğulu ez-zulumât (الظُّلُمَاتِ) gibi el-hucra (الْحُجْرَةِ) kelimesinin çoğuludur. el-Hucurât'ın el-hucer (الْحُجَرِ)'in çoğulu olduğu, el-hucer'in de el-hucra'nın çoğulu olduğu, dolayısıyla cemi'nin cem'i (çoğulun çoğulu) olduğu da söylenmiştir. Bu kelimede cim harfinin dammesi ve fethası olmak üzere iki lügat vardır «٤». Dedi ki:
20513. Metin
وَلَمَّا رَأَوْنَا بَادِيًا رُكَبَاتُنَا ... عَلَى مَوْطِنٍ لَا نَخْلِطُ الْجِدَّ بِالْهَزْلِ
Dizlerimizi açıkta gördüklerinde ... Ciddiyeti şakaya karıştırmadığımız bir mevkide
20514. Metin
وَالْحُجْرَةُ: الرُّقْعَةُ مِنَ الْأَرْضِ الْمَحْجُورَةِ بِحَائِطٍ يُحَوِّطُ عَلَيْهَا. وَحَظِيرَةُ الْإِبِلِ تُسَمَّى الْحُجْرَةُ، وَهِيَ فُعْلَةٌ بِمَعْنَى مَفْعُولَةٍ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرِ بْنُ الْقَعْقَاعِ" الْحُجَرَاتِ" بِفَتْحِ الْجِيمِ استثقالا للضمتين. وقرى" الْحُجْرَاتِ" بِسُكُونِ الْجِيمِ تَخْفِيفًا. وَأَصْلُ الْكَلِمَةِ الْمَنْعُ. وَكُلُّ مَا مَنَعْتَ أَنْ يُوصَلَ إِلَيْهِ فَقَدْ حَجَرْتَ عَلَيْهِ. ثُمَّ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمُنَادِي بَعْضًا مِنَ الْجُمْلَةِ فَلِهَذَا قَالَ:" أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ" أَيْ إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ جُمْلَةِ قوم الغالب عليهم الجهل.
el-Hucre (hücre/oda): Etrafı bir duvarla çevrilerek sınırlandırılmış yer parçasıdır. Develerin ağılına da el-hucre denir ve bu, mef'ûle anlamında fu'le veznindedir. Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ', iki dammenin peş peşe gelmesinin ağırlığından dolayı cim harfinin fethasıyla "الْحُجَرَاتِ" şeklinde okumuştur. Kolaylık olsun diye cim harfinin sükûnuyla "الْحُجْرَاتِ" şeklinde de okunmuştur. Kelimenin aslı engellemek (men') manasınadır. Kendisine ulaşılmasını engellediğin her şeyi hacr etmiş (sınırlandırmış) olursun. Ayrıca seslenenlerin bu topluluğun bir kısmı olması muhtemeldir; bu sebeple: { أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ } “onların çoğu aklı ermeyen kimselerdir” buyurmuştur; yani sana seslenenler, geneline cehaletin hâkim olduğu bir topluluktandır.
20515. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٥]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 5]
20516. Metin
وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)
{ وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (5)
20517. Metin
أَيْ لَوِ انتظروا خروجك لكان أصلح لهم فِي دِينِهِمْ وَدُنْيَاهُمْ. وَكَانَ ﷺ لَا يَحْتَجِبُ عَنِ النَّاسِ إِلَّا فِي أوقات يشتغل فيها بِمُهِمَّاتِ نَفْسِهِ، فَكَانَ إِزْعَاجُهُ فِي تِلْكَ الْحَالَةِ
Yani senin çıkmanı bekleselerdi, dinleri ve dünyaları için elbette daha hayırlı olurdu. O sallallâhu aleyhi ve sellem, sadece kendi şahsî işleriyle meşgul olduğu vakitlerde insanlardan perdelenir (içeriye çekilir)di. Dolayısıyla bu durumda onu rahatsız etmek
20518. Metin
مِنْ سُوءِ الْأَدَبِ. وَقِيلَ: كَانُوا جَاءُوا شُفَعَاءَ فِي أُسَارَى بَنِي عَنْبَرٍ فَأَعْتَقَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ نِصْفَهُمْ، وَفَادَى عَلَى النِّصْفِ. وَلَوْ صَبَرُوا لَأَعْتَقَ جَمِيعَهُمْ بِغَيْرِ فِدَاءٍ." وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ"
edepsizliktendir. Şöyle de denilmiştir: Onlar Benî Anber esirleri hakkında şefaatçi olarak gelmişlerdi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların yarısını azat etti, yarısını da fidyeye bağladı. Şayet sabretselerdi, hiçbir fidye almaksızın hepsini azat ederdi. { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
20519. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٦]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 6]
20520. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى مَا فَعَلْتُمْ نادِمِينَ (٦)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى مَا فَعَلْتُمْ نادِمِينَ } “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onu araştırın; yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (6)
20521. Metin
فِيهِ سَبْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ" قِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي الْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ بْنِ أَبِي مُعَيْطٍ. وَسَبَبُ ذَلِكَ مَا رَوَاهُ سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ بَعَثَ الْوَلِيدَ بْنَ عُقْبَةَ مُصَدِّقًا»
Bunda yedi mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ } “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse” buyruğudur. Bu ayetin el-Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt hakkında indiği söylenmiştir. Bunun sebebi, Saîd'in Katâde'den rivayet ettiğine göre: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem el-Velîd b. Ukbe'yi zekât toplayıcı olarak göndermiştir.
20522. Metin
إِلَى بَنِي الْمُصْطَلِقِ، فَلَمَّا أَبْصَرُوهُ أَقْبَلُوا نَحْوَهُ فَهَابَهُمْ- فِي رِوَايَةٍ: لِإِحْنَةٍ كَانَتْ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ-، فَرَجَعَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُمْ قَدِ ارْتَدُّوا عَنِ الْإِسْلَامِ. فَبَعَثَ نَبِيُّ اللَّهِ ﷺ خَالِدَ بْنِ الْوَلِيدِ وَأَمَرَهُ أَنْ يَتَثَبَّتَ وَلَا يَعْجَلَ، فَانْطَلَقَ خَالِدٌ حَتَّى أَتَاهُمْ لَيْلًا، فَبَعَثَ عُيُونَهُ فَلَمَّا جَاءُوا أَخْبَرُوا خَالِدًا أَنَّهُمْ مُتَمَسِّكُونَ بِالْإِسْلَامِ، وَسَمِعُوا أَذَانَهُمْ وَصَلَاتَهُمْ، فَلَمَّا أَصْبَحُوا أَتَاهُمْ خَالِدٌ وَرَأَى صِحَّةَ مَا ذَكَرُوهُ، فَعَادَ إِلَى نَبِيِّ اللَّهِ ﷺ فَأَخْبَرَهُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، فَكَانَ يَقُولُ نَبِيُّ اللَّهِ ﷺ:] التَّأَنِّي مِنَ اللَّهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ [. وَفِي رِوَايَةٍ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ بَعَثَهُ إِلَى بَنِي الْمُصْطَلِقِ بَعْدَ إِسْلَامِهِمْ، فَلَمَّا سَمِعُوا بِهِ رَكِبُوا إِلَيْهِ، فَلَمَّا سَمِعَ بِهِمْ خَافَهُمْ، فَرَجَعَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَأَخْبَرَهُ أَنَّ الْقَوْمَ قَدْ هَمُّوا بِقَتْلِهِ، وَمَنَعُوا صَدَقَاتِهِمْ. فَهَمَّ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِغَزْوِهِمْ، فَبَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إِذْ قَدِمَ وَفْدُهُمْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، سَمِعْنَا بِرَسُولِكَ فَخَرَجْنَا إِلَيْهِ لِنُكْرِمَهُ، وَنُؤَدِّيَ إِلَيْهِ مَا قِبَلَنَا مِنَ الصَّدَقَةِ، فَاسْتَمَرَّ رَاجِعًا، وَبَلَغَنَا أَنَّهُ يَزْعُمُ لِرَسُولِ اللَّهِ أَنَّا خَرَجْنَا لِنُقَاتِلَهُ، وَاللَّهِ مَا خَرَجْنَا لِذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْآيَةَ، وَسُمِّيَ الْوَلِيدُ فَاسِقًا أي كاذبا. قال
[zekât toplamak üzere]1 Benî Mustalık'a [göndermişti]. Onu gördüklerinde ona doğru yöneldiler; o da -bir rivayette: aralarında bulunan bir husumetten dolayı- onlardan çekindi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına dönüp onların İslâm'dan irtidat ettiklerini (döndüklerini) haber verdi. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem Hâlid b. el-Velîd'i gönderdi ve ona iyice tahkik edip araştırmasını, acele etmemesini emretti. Hâlid gidip geceleyin onların yurduna vardı ve casuslarını/gözcülerini gönderdi. Gözcüler geri geldiklerinde Hâlid'e onların İslâm'a sımsıkı bağlı olduklarını haber verdiler; ezanlarını ve namazlarını işitmişlerdi. Sabah olunca Hâlid bizzat onların yanına vardı ve [gözcülerinin] anlattıklarının doğruluğunu gördü. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e dönüp durumu bildirdi ve bu ayet indi. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: « التَّأَنِّي مِنَ اللَّهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ » «Teennî (temkinli ve ihtiyatlı davranmak) Allah'tandır; acele etmek ise şeytandandır.» Bir rivayette de [şöyle zikredilmiştir]: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, İslâm'a girmelerinden sonra onu Benî Mustalık'a göndermişti. Onlar onun geldiğini duyunca binitlerine binip onu karşılamaya çıktılar. O da onların geldiğini duyunca kendilerinden korktu. Hemen Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına dönüp o kavmin kendisini öldürmeye kastettiğini ve zekâtlarını vermekten kaçındığını haber verdi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlarla savaşmaya niyetlendi. Onlar bu hâldeyken birden onların heyeti Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelerek şöyle dediler: “Ey Allah'ın Resûlü! Senin elçinin geldiğini haber aldık; ona ikramda bulunmak ve üzerimize düşen zekâtı kendisine ödemek üzere karşılamaya çıktık. Fakat o hemen geri dönüp gitti. Bize ulaştığına göre Resûlullah'a bizim kendisiyle savaşmak için çıktığımızı iddia etmiş. Allah'a yemin olsun ki biz bunun için çıkmadık.” Bunun üzerine Yüce Allah bu ayeti indirdi. Velîd'e de fâsık yani yalancı adı verildi. [İbn Zeyd]
20523. Metin
ابْنُ زَيْدٍ وَمُقَاتِلٌ وَسَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: الْفَاسِقُ الْكَذَّابُ. وَقَالَ أَبُو الْحَسَنِ «١» الْوَرَّاقِ: هُوَ الْمُعْلِنُ بِالذَّنْبِ. وَقَالَ ابْنُ طَاهِرٍ: الَّذِي لَا يَسْتَحِي مِنَ اللَّهِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ" فَتَثَبَّتُوا" مِنَ التَّثَبُّتِ. الْبَاقُونَ" فَتَبَيَّنُوا" مِنَ التَّبْيِينِ" أَنْ تُصِيبُوا" أَيْ لِئَلَّا تُصِيبُوا، فَ" أَنْ" فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِإِسْقَاطِ الْخَافِضِ." قَوْماً بِجَهالَةٍ" أَيْ بخطإ." فَتُصْبِحُوا عَلى ما فَعَلْتُمْ نادِمِينَ" عَلَى الْعَجَلَةِ وَتَرْكِ التَّأَنِّي الثَّانِيَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى قَبُولِ خَبَرِ الْوَاحِدِ إِذَا كَانَ عَدْلًا، لِأَنَّهُ إِنَّمَا أَمَرَ فِيهَا بِالتَّثَبُّتِ عِنْدَ نَقْلِ خَبَرِ الْفَاسِقِ. وَمَنْ ثَبَتَ فِسْقُهُ بَطَلَ قَوْلُهُ فِي الْأَخْبَارِ إِجْمَاعًا، لِأَنَّ الْخَبَرَ أَمَانَةٌ وَالْفِسْقُ قَرِينَةٌ يُبْطِلُهَا. وَقَدِ اسْتَثْنَى الْإِجْمَاعُ مِنْ جُمْلَةِ ذَلِكَ مَا يَتَعَلَّقُ بِالدَّعْوَى وَالْجُحُودِ، وَإِثْبَاتِ حَقٍّ مَقْصُودٍ عَلَى الْغَيْرِ، مِثْلَ أَنْ يَقُولَ: هَذَا عَبْدِي، فَإِنَّهُ يُقْبَلُ قَوْلُهُ. وَإِذَا قَالَ: قَدْ أَنْفَذَ فُلَانٌ هَذَا لَكَ هَدِيَّةً، فَإِنَّهُ يُقْبَلُ ذَلِكَ. وَكَذَلِكَ يُقْبَلُ فِي مِثْلِهِ خَبَرُ الْكَافِرِ. وَكَذَلِكَ إِذَا أَقَرَّ لِغَيْرِهِ بِحَقٍّ عَلَى نَفْسِهِ فَلَا يَبْطُلُ إِجْمَاعًا. وَأَمَّا فِي الْإِنْشَاءِ عَلَى غَيْرِهِ فَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَغَيْرُهُ: لَا يَكُونُ وَلِيًّا فِي النِّكَاحِ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ ومالك: يكون وليا، لأنه يلي ما لها فَيَلِي بُضْعَهَا. كَالْعَدْلِ، وَهُوَ وَإِنْ كَانَ فَاسِقًا فِي دِينِهِ إِلَّا أَنَّ غَيْرَتَهُ مُوَفَّرَةٌ وَبِهَا يَحْمِي الْحَرِيمَ، وَقَدْ يَبْذُلُ الْمَالَ وَيَصُونُ الْحُرْمَةَ، وَإِذَا وَلِيَ الْمَالَ فَالنِّكَاحُ أَوْلَى. الثَّالِثَةُ- قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَمِنَ الْعَجَبِ أَنْ يُجَوِّزَ الشَّافِعِيُّ وَنُظَرَاؤُهُ إِمَامَةَ الْفَاسِقِ. وَمَنْ لَا يُؤْتَمَنُ عَلَى حَبَّةِ مَالٍ] كَيْفَ [«٢» يَصِحُّ أَنْ يُؤْتَمَنَ عَلَى قِنْطَارِ دِينٍ. وَهَذَا إِنَّمَا كَانَ أَصْلُهُ أَنَّ الْوُلَاةَ الَّذِينَ كَانُوا يُصَلُّونَ بِالنَّاسِ لَمَّا فَسَدَتْ أَدْيَانُهُمْ وَلَمْ يُمْكِنْ تَرْكُ الصَّلَاةِ وَرَاءَهُمْ، وَلَا اسْتُطِيعَتْ إِزَالَتُهُمْ صُلِّيَ مَعَهُمْ وَوَرَاءَهُمْ، كَمَا قَالَ عُثْمَانُ: الصَّلَاةُ أَحْسَنُ مَا يَفْعَلُ النَّاسُ، فَإِذَا أَحْسَنُوا فَأَحْسِنْ، وَإِذَا أَسَاءُوا فَاجْتَنِبْ إِسَاءَتَهُمْ. ثُمَّ كَانَ مِنَ النَّاسِ مَنْ إِذَا صَلَّى مَعَهُمْ تَقِيَّةً أَعَادُوا الصَّلَاةَ لِلَّهِ، وَمِنْهُمْ مَنْ كَانَ يجعلها صلاته. وبوجوب الإعادة أقول،
İbn Zeyd, Mukâtil ve Sehl b. Abdillâh: "Fâsık, yalancıdır." [demişlerdir]. Ebu'l-Hasen1 el-Verrâk ise: "O, günahı açıkça işleyendir." demiştir. İbn Tâhir de: "Allah'tan hayâ etmeyendir." demiştir. Hamza ve el-Kisâî, [kelimeyi] tesebbüt (araştırmak) kökünden { فَتَثَبَّتُوا } [şeklinde] okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise tebyîn (açıklığa kavuşturmak) kökünden { فَتَبَيَّنُوا } “iyice araştırın” şeklinde okumuşlardır. { أَنْ تُصِيبُوا } yani isabet etmeyesiniz (zarar vermeyesiniz) diye demektir. Buradaki "en" (أَنْ), cer edatının düşürülmesiyle (isbât-ı hâfıd) nasb mahallindedir. { قَوْماً بِجَهالَةٍ } “bilmeyerek bir topluluğa” yani hata ile demektir. { فَتُصْبِحُوا عَلى ما فَعَلْتُمْ نادِمِينَ } “yaptığınıza pişman olursunuz”; acele ettiğinize ve temkini terk ettiğinize [pişman olursunuz]. İkincisi- Bu ayette, adil olduğu takdirde haber-i vâhidin kabul edileceğine dair delil vardır; çünkü ayette ancak fâsıkın haberi aktarıldığında iyice araştırma yapılması emredilmiştir. Fıskı sabit olan kimsenin haberlerdeki sözü icmâ ile bâtıldır; zira haber bir emanettir, fısk ise onu hükümsüz kılan bir karinedir. İcmâ, bu genel hükümden dava, inkâr ve başkası aleyhine kastedilen bir hakkın ispatı ile ilgili hususları istisna etmiştir. Örneğin: "Bu benim kölemdir." demesi gibi; zira onun bu sözü kabul edilir. Yine: "Filanca bunu sana hediye olarak gönderdi." dediğinde bu da kabul edilir. Bunun gibi durumlarda kâfirin haberi de kabul olunur. Keza bir kimse kendi aleyhine olmak üzere başkası lehine bir hak ikrar ettiğinde icmâ ile bu ikrar bâtıl olmaz. Başkası üzerinde [velayet gibi] yeni bir tasarruf tesis etmeye (inşâ) gelince; Şâfiî ve başkaları: "O, nikahta veli olamaz." demiştir. Ebû Hanîfe ve Mâlik ise: "Veli olabilir; çünkü kadının malı üzerinde velayeti vardır, dolayısıyla adil kimse gibi onun cinselliği (büd') üzerinde de velayet hakkı bulunur. O, dininde fâsık olsa da kıskançlığı (namus gayreti) tamdır ve onunla mahremini korur; malı harcayabilir ve hürmeti muhafaza eder. Mala veli olunca nikaha veli olması evleviyetle geçerlidir." demişlerdir. Üçüncüsü- İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Şâfiî ve benzerlerinin fâsıkın imamlığını caiz görmeleri şaşılacak şeydir. Bir habbe (tane) mala güvenilmeyen kimseye, dinin bir kantarında [nasıl]2 güvenilmesi sahih olabilir? Bunun aslı şundan ibaretti: İnsanlara namaz kıldıran yöneticilerin dinleri bozulunca, onların arkasında namazı terk etmek mümkün olmadığı ve onları görevden uzaklaştırmaya da güç yetmediği için onlarla beraber ve arkalarında namaz kılındı. Nitekim Osman şöyle demiştir: « Namaz, insanların yaptığı amellerin en güzelidir. İnsanlar güzel davrandıklarında sen de güzel davran; kötülük yaptıklarında ise onların kötülüğünden sakın. » Sonra insanlardan kimi takiyye icabı onlarla namaz kıldığında Allah rızası için namazı iade ederdi; kimisi de bunu kendi namazı sayardı. Ben [namazı] iade etmenin vacip olduğu görüşündeyim;
20524. Metin
فَلَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ أَنْ يَتْرُكَ الصَّلَاةَ مَعَ مَنْ لَا يَرْضَى مِنَ الْأَئِمَّةِ، وَلَكِنْ يُعِيدُ سِرًّا فِي نَفْسِهِ، وَلَا يُؤْثِرُ ذَلِكَ عِنْدَ غَيْرِهِ. الرَّابِعَةُ- وَأَمَّا أَحْكَامُهُ إِنْ كَانَ وَالِيًا فَيُنَفِّذُ مِنْهَا مَا وَافَقَ الْحَقَّ وَيَرُدُّ مَا خَالَفَهُ، وَلَا يُنْقَضُ حُكْمُهُ الَّذِي أَمْضَاهُ بِحَالٍ، وَلَا تَلْتَفِتُوا إِلَى غَيْرِ هَذَا الْقَوْلِ مِنْ رِوَايَةٍ] تُؤْثَرُ [«١» أَوْ قَوْلٍ يُحْكَى، فَإِنَّ الْكَلَامَ كَثِيرٌ وَالْحَقُّ ظَاهِرٌ. الْخَامِسَةُ- لَا خِلَافَ فِي أَنَّهُ يَصِحُّ أَنْ يَكُونُ رَسُولًا عَنْ غَيْرِهِ فِي قَوْلٍ يُبَلِّغُهُ أَوْ شَيْءٍ يُوَصِّلُهُ، أَوْ إِذْنٍ يُعْلِمُهُ، إِذَا لَمْ يَخْرُجْ عَنْ حَقِّ الْمُرْسِلِ وَالْمُبَلَّغِ، فَإِنْ تَعَلَّقَ بِهِ حَقٌّ لِغَيْرِهِمَا لَمْ يُقْبَلْ قَوْلُهُ. وَهَذَا جَائِزٌ لِلضَّرُورَةِ الدَّاعِيَةِ إِلَيْهِ، فَإِنَّهُ لَوْ لَمْ يَتَصَرَّفْ بَيْنَ الْخَلْقِ فِي هَذِهِ الْمَعَانِي إِلَّا الْعُدُولُ لَمْ يَحْصُلْ منها «٢» شي لِعَدَمِهِمْ فِي ذَلِكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. السَّادِسَةُ- وَفِي الآية دليل على فساد قول مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ كُلُّهُمْ عُدُولٌ حَتَّى تَثْبُتَ الْجُرْحَةُ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَمَرَ بِالتَّثَبُّتِ قَبْلَ الْقَبُولِ، وَلَا مَعْنَى لِلتَّثَبُّتِ بَعْدَ إِنْفَاذِ الْحُكْمِ، فَإِنْ حَكَمَ الْحَاكِمُ قَبْلَ التَّثَبُّتِ فَقَدْ أَصَابَ الْمَحْكُومَ عَلَيْهِ بِجَهَالَةٍ. السَّابِعَةُ- فَإِنْ قَضَى بِمَا يَغْلِبُ عَلَى الظَّنِّ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ عَمَلًا بِجَهَالَةٍ، كَالْقَضَاءِ بِالشَّاهِدَيْنِ الْعَدْلَيْنِ، وَقَبُولِ قَوْلِ الْعَالِمِ الْمُجْتَهِدِ. وَإِنَّمَا الْعَمَلُ بِالْجَهَالَةِ قَبُولُ قَوْلِ مَنْ لَا يَحْصُلُ غَلَبَةُ الظَّنِّ بِقَبُولِهِ. ذَكَرَ هذه المسألة القشيري، والذي قبلها المهدوي.
bu sebeple hiç kimsenin, hoşnut olmadığı imamlardan biriyle namaz kılmayı terk etmesi uygun olmaz; ancak kendi içinde gizlice [namazını] iade eder ve bunu başkasına hissettirmez. Dördüncüsü- Şayet vali ise onun verdiği hükümlere gelince: Onlardan hakka uygun olanı infaz edilir, hakka aykırı olanı ise reddedilir; onun infaz ettiği hükmü hiçbir surette bozulmaz. Nakledilen «١» bir rivayet veya anlatılan bir söz olarak bu görüşün dışındakilere itibar etmeyiniz; çünkü söz çoktur, hak ise apaçıktır. Beşincisi- Tebliğ edeceği bir sözde veya ulaştıracağı bir şeyde yahut bildireceği bir izinde, gönderenin ve kendisine tebliğ edilenin hakkının dışına çıkmadığı müddetçe başkası adına elçi olmasının caiz olduğunda ihtilaf yoktur; şayet bu işe bu ikisinin dışındakilerin bir hakkı taalluk ederse onun sözü kabul edilmez. Bu durum, buna sevk eden zaruretten ötürü caizdir; zira insanlar arasında bu hususlarda sadece âdil kimseler tasarrufta bulunacak olsaydı, o vasıftaki insanların azlığından dolayı bunlardan «٢» hiçbir şey gerçekleşemezdi. En doğrusunu Allah bilir. Altıncısı- Ayette, cerh (kusur) sabit oluncaya kadar Müslümanların hepsinin âdil olduğunu söyleyen kimsenin görüşünün bâtıl olduğuna delil vardır; çünkü Yüce Allah kabulden önce araştırmayı emretmiştir, hükmü infaz ettikten sonra ise araştırmanın hiçbir anlamı yoktur. Şayet hâkim araştırmadan önce hüküm verirse, hakkında hüküm verilen kimseye bilmeden haksızlık etmiş olur. Yedincisi- Şayet galip zanna dayanarak hüküm verirse bu, bilmeden amel etmek sayılmaz; tıpkı iki âdil şahidin sözüyle hüküm vermek ve müçtehid âlimin sözünü kabul etmek gibi. Bilmeden amel etmek ancak, kabulü konusunda zann-ı galip oluşmayan kimsenin sözünü kabul etmektir. Bu meseleyi el-Kuşeyrî, bundan öncekini ise el-Mehdevî zikretmiştir.
20525. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): الآيات ٧ الى ٨]
[Hucurât Suresi (49): Ayetler 7 - 8]
20526. Metin
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)
{ وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨) } “Bilin ki aranızda Allah'ın Resulü bulunmaktadır. Şayet O, birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. (7) [Bu,] Allah'tan bir lütuf ve bir nimettir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8)”
20527. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ" فَلَا تَكْذِبُوا، فَإِنَّ اللَّهَ يُعْلِمُهُ أَنْبَاءَكُمْ فَتَفْتَضِحُونَ." لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ" أَيْ لَوْ تَسَارَعَ إِلَى مَا أَرَدْتُمْ قَبْلَ وُضُوحِ الْأَمْرِ لَنَالَكُمْ مَشَقَّةٌ وَإِثْمٌ، فَإِنَّهُ لَوْ قَتَلَ الْقَوْمَ الَّذِينَ سَعَى بِهِمُ الْوَلِيدُ بْنُ عُقْبَةَ إِلَيْهِ لَكَانَ خَطَأً، وَلَعَنِتَ مَنْ أَرَادَ إِيقَاعَ الْهَلَاكَ بِأُولَئِكَ الْقَوْمِ لِعَدَاوَةٍ كَانَتْ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ. وَمَعْنَى طَاعَةِ الرَّسُولِ لَهُمُ: الِائْتِمَارُ بِمَا يَأْمُرُ بِهِ فِيمَا يُبَلِّغُونَهُ عَنِ النَّاسِ وَالسَّمَاعِ مِنْهُمْ. وَالْعَنَتُ الْإِثْمُ، يُقَالُ: عَنِتَ الرَّجُلُ. وَالْعَنَتُ أَيْضًا الْفُجُورُ وَالزِّنَى، كَمَا فِي سُورَةِ" النِّسَاءِ" «١». وَالْعَنَتُ أَيْضًا الْوُقُوعُ فِي أَمْرٍ شَاقٍّ، وَقَدْ مَضَى فِي آخِرِ" بَرَاءَةٌ" الْقَوْلُ فِي" عَنِتُّمْ" [التوبة: ١٢٨] بِأَكْثَرِ مِنْ هَذَا «٢»." وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ" هَذَا خِطَابٌ لِلْمُؤْمِنِينَ الْمُخْلِصِينَ الَّذِينَ لَا يُكَذِّبُونَ النَّبِيَّ ﷺ وَلَا يُخْبِرُونَ بِالْبَاطِلِ، أَيْ جَعَلَ الْإِيمَانَ أَحَبَّ الْأَدْيَانِ إِلَيْكُمْ." وَزَيَّنَهُ" بِتَوْفِيقِهِ." فِي قُلُوبِكُمْ" أَيْ حَسَّنَهُ إِلَيْكُمْ حَتَّى اخْتَرْتُمُوهُ. وَفِي هَذَا رَدٌّ عَلَى الْقَدَرِيَّةِ وَالْإِمَامِيَّةِ وَغَيْرِهِمْ، حَسْبَ مَا تَقَدَّمَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ. فَهُوَ سُبْحَانَهُ الْمُنْفَرِدُ بِخَلْقِ ذَوَاتِ الْخَلْقِ وَخَلْقِ أَفْعَالِهِمْ وَصِفَاتِهِمْ وَاخْتِلَافِ أَلْسِنَتِهِمْ وَأَلْوَانِهِمْ، لَا شَرِيكَ لَهُ." وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ بِهِ الْكَذِبَ خَاصَّةً. وَقَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. وَقِيلَ: كُلُّ مَا خَرَّجَ عَنِ الطَّاعَةِ، مُشْتَقٌّ مِنْ فَسَقَتِ الرُّطَبَةُ خَرَجَتْ مِنْ قِشْرِهَا. وَالْفَأْرَةُ مِنْ جُحْرِهَا. وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" الْقَوْلُ فِيهِ مُسْتَوْفًى «٣». وَالْعِصْيَانُ جمع المعاصي. ثم انتقل من الخطاب إلى الخبر فقال" أُولئِكَ" يَعْنِي هُمُ الَّذِينَ وَفَّقَهُمُ اللَّهُ فَحَبَّبَ إِلَيْهِمُ الْإِيمَانَ وَكَرَّهَ إِلَيْهِمُ الْكُفْرَ أَيْ قَبَّحَهُ عِنْدَهُمُ" هُمُ الرَّاشِدُونَ" كقول تَعَالَى:" وَما آتَيْتُمْ مِنْ زَكاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ" «٤» [الروم: ٣٩]. قَالَ النَّابِغَةُ:
Yüce Allah'ın: { وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ } “Bilin ki aranızda Allah'ın Resulü vardır” buyruğu; bu yüzden yalan söylemeyin, zira Allah O'na haberlerinizi bildirir ve rezil olursunuz. { لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ } “Eğer O, birçok işte size uysaydı elbette sıkıntıya düşerdiniz” yani iş açıklığa kavuşmadan önce sizin istediğiniz şeye aceleyle uysaydı elbette size meşakkat ve günah isabet ederdi; zira Velîd b. Ukbe'nin O'na haklarında söz taşıdığı topluluğu öldürseydi bu bir hata olurdu ve kendisiyle onlar arasındaki düşmanlıktan dolayı o topluluğun helak olmasını isteyen kimse günaha girmiş/sıkıntıya düşmüş olurdu. Resul'ün onlara itaatinin manası: İnsanlar hakkında O'na tebliğ ettikleri hususlarda emrettikleri şeylere uyması ve onları dinlemesidir. el-Anet (الْعَنَتُ), günah demektir; adam günaha girdiğinde "عَنِتَ الرَّجُلُ" denir. el-Anet, Nisâ Suresi'nde «١» geçtiği gibi fücur ve zina anlamına da gelir. el-Anet aynı zamanda meşakkatli bir işe düşmektir; Berâe (Tevbe) Suresi'nin sonlarında { عَنِتُّمْ } [Tevbe: 128] hakkında bundan daha geniş açıklama geçmişti «٢». { وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ } “Fakat Allah size imanı sevdirdi” bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlamayan ve bâtıl haber getirmeyen ihlaslı müminlere bir hitaptır; yani imanı size dinlerin en sevimlisi kıldı. { وَزَيَّنَهُ } “ve onu süsledi” tevfiği ile { فِي قُلُوبِكُمْ } “kalplerinizde” yani onu seçinceye kadar size güzel gösterdi. Bunda, daha önce birçok yerde geçtiği üzere Kaderiyye'ye, İmâmiyye'ye ve diğerlerine bir reddiye vardır. Zira kulların bizzat kendilerini yaratan, fiillerini ve sıfatlarını, dillerinin ve renklerinin farklılığını yaratan tek varlık O Sübhân'dır, O'nun hiçbir ortağı yoktur. { وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ } “küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi”. İbn Abbâs: Bununla özellikle yalanı kastetmektedir, demiştir. Bunu İbn Zeyd de söylemiştir. İtaatten çıkan her şey olduğu da söylenmiştir; taze hurma kabuğundan çıktığında "فَسَقَتِ الرُّطَبَةُ", fare deliğinden çıktığında da aynı şekilde [kullanılan ifadeden] türemiştir. Bakara Suresi'nde bu husustaki açıklama eksiksiz olarak geçmişti «٣». el-İsyân (الْعِصْيَانُ), günahların (el-meâsî) çoğuludur. Sonra hitaptan habere geçerek şöyle buyurmuştur: { أُولئِكَ } “İşte onlar” yani Allah'ın kendilerine tevfik verip imanı sevdirdiği, küfrü kendilerine çirkin gösterdiği kimseler { هُمُ الرَّاشِدُونَ } “doğru yolda olanların ta kendileridir”. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَما آتَيْتُمْ مِنْ زَكاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ } «٤» “Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte [mallarını ve sevaplarını] kat kat artıranlar onlardır” [Rûm: 39]. en-Nâbiğa şöyle demiştir:
20528. Metin
يَا دَارَ مَيَّةَ بِالْعَلْيَاءِ فَالسَّنَدِ ... أَقْوَتْ وَطَالَ عَلَيْهَا سَالِفُ الْأَمَدِ
Ey tepedeki ve yamaçtaki Meyye'nin yurdu! ... Issız kalmış ve üzerinden nice uzun zamanlar geçmiştir
20529. Metin
وَالرُّشْدُ الِاسْتِقَامَةُ عَلَى طَرِيقِ الْحَقِّ مَعَ تَصَلُّبٍ فِيهِ، مِنَ الرشاد وهي الصخرة.
Rüşd (الرُّشْدُ); onda sebat ve metanet göstermekle birlikte hak yol üzere dosdoğru olmaktır. Bu kelime, büyük ve sert kaya anlamına gelen raşâd (الرشاد) kelimesinden türemiştir.
20530. Metin
قَالَ أَبُو الْوَازِعِ: كُلُّ صَخْرَةٍ رَشَادَةٌ. وَأَنْشَدَ:
Ebü'l-Vâzi' şöyle demiştir: Her sert kayaya "raşâde" denir. Ve şu beyti okumuştur:
20531. Metin
وَغَيْرُ مُقَلَّدٍ وَمُوَشَّمَاتٍ ... صَلِينَ الضَّوْءَ مِنْ صُمِّ الرَّشَادِ «١»
Ve boyun bağı takılmamış, dövmeli olan develer ... Sert kayaların aydınlığında sıcağa maruz kaldılar «١»
20532. Metin
" فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً" أَيْ فَعَلَ اللَّهُ ذَلِكَ بِكُمْ فَضْلًا، أَيِ الْفَضْلَ وَالنِّعْمَةَ، فَهُوَ مَفْعُولٌ لَهُ." وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ"" عَلِيمٌ" بما يصلحكم" حَكِيمٌ" في تدبيركم.
{ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً } “Allah'tan bir lütuf ve bir nimet olarak” yani Allah bunu size bir lütuf, [yani] lütuf ve nimet olarak yaptı; bu ifade mef'ûlün leh'tir. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir”. { عَلِيمٌ } Sizin için hayırlı ve uygun olanı bilendir, { حَكِيمٌ } işlerinizi tedbir edip yönetmede hikmet sahibidir.
20533. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ٩]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 9]
20534. Metin
وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩)
{ وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩) } “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine haksızca saldırırsa, saldıran tarafla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer [Allah'ın emrine] dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve hakkaniyetli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.” (9)
20535. Metin
فِيهِ عَشْرُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما" رَوَى الْمُعْتَمِرُ بْنُ سُلَيْمَانَ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ قُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، لَوْ أَتَيْتَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُبَيٍّ؟ فَانْطَلَقَ إِلَيْهِ النَّبِيُّ ﷺ، فَرَكِبَ حِمَارًا وَانْطَلَقَ الْمُسْلِمُونَ يَمْشُونَ، وَهِيَ أَرْضٌ سَبِخَةٌ، فَلَمَّا أَتَاهُ النَّبِيُّ ﷺ قَالَ: إِلَيْكَ عَنِّي! فَوَاللَّهِ لَقَدْ آذَانِي نَتَنُ حِمَارِكَ. فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ: وَاللَّهِ لَحِمَارُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَطْيَبُ رِيحًا مِنْكَ. فَغَضِبَ لِعَبْدِ اللَّهِ رَجُلٌ مِنْ قَوْمِهِ، وَغَضِبَ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَصْحَابُهُ، فَكَانَ بَيْنَهُمْ حَرْبٌ بِالْجَرِيدِ وَالْأَيْدِي وَالنِّعَالِ، فَبَلَغَنَا أَنَّهُ أُنْزِلَ فِيهِمْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: نَزَلَتْ فِي الْأَوْسِ وَالْخَزْرَجِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: تَقَاتَلَ حَيَّانِ مِنَ الْأَنْصَارِ بِالْعِصِيِّ وَالنِّعَالِ فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَمِثْلُهُ عَنْ سعيد ابن جُبَيْرٍ: أَنَّ الْأَوْسَ وَالْخَزْرَجَ كَانَ بَيْنَهُمْ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قتال
Burada on mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما } “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin” buyruğudur. Mu'temir b. Süleymân, Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiğine göre [Enes] şöyle demiştir: Ey Allah'ın Peygamberi! Abdullah b. Übey'e gitsen [nasıl olur]? dedim. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona doğru gitti; bir eşeğe bindi, Müslümanlar da yaya olarak yürüdüler. Orası çorak (tuzlu) bir arazi idi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun yanına varınca [Abdullah b. Übey]: Benden uzak dur! Vallahi eşeğinin kokusu beni rahatsız etti, dedi. Ensâr'dan bir adam: Vallahi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in eşeği, kokusu bakımından senden daha hoştur! dedi. Bunun üzerine kendi kavminden bir adam Abdullah için, diğerinin arkadaşları da onun için öfkelendi. Aralarında hurma dalları, eller ve takunyalarla bir kavga meydana geldi. Bize ulaştığına göre bu ayet onlar hakkında indirilmiştir. Mücâhid şöyle demiştir: [Bu ayet] Evs ve Hazrec hakkında indi. Mücâhid dedi ki: Ensâr'dan iki kabile sopalar ve takunyalarla birbirleriyle kavga etti; bunun üzerine bu ayet indi. Saîd b. Cübeyr'den de benzeri rivayet edilmiştir: Evs ve Hazrec arasında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde bir çatışma meydana gelmiş,
20536. Metin
بِالسَّعَفِ وَالنِّعَالِ وَنَحْوِهُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ فِيهِمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: نَزَلَتْ فِي رَجُلَيْنِ مِنَ الْأَنْصَارِ كَانَتْ بَيْنَهُمَا مُدَارَأَةٌ «١» فِي حَقٍّ بَيْنَهُمَا، فَقَالَ أَحَدُهُمَا: لَآخُذَنَّ حَقِّي عَنْوَةً، لِكَثْرَةِ عَشِيرَتِهِ. وَدَعَاهُ الْآخَرُ إِلَى أَنْ يُحَاكِمَهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَأَبَى أَنْ يَتْبَعَهُ، فَلَمْ يَزَلِ الْأَمْرُ بَيْنَهُمَا حَتَّى تَوَاقَعَا وَتَنَاوَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا بِالْأَيْدِي وَالنِّعَالِ وَالسُّيُوفِ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: نَزَلَتْ فِي حَرْبِ سُمَيْرٍ وَحَاطِبٍ «٢»، وَكَانَ سُمَيْرٌ قَتَلَ حَاطِبًا، فَاقْتَتَلَ الْأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ حَتَّى أَتَاهُمُ النَّبِيُّ ﷺ، فَنَزَلَتْ. وَأَمَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ وَالْمُؤْمِنِينَ أَنْ يُصْلِحُوا بَيْنَهُمَا. وَقَالَ السُّدِّيُّ: كَانَتِ امْرَأَةٌ مِنَ الْأَنْصَارِ يُقَالُ لَهَا:" أُمُّ زَيْدٍ" تَحْتَ رَجُلٍ مِنْ غَيْرِ الْأَنْصَارِ، فَتَخَاصَمَتْ مَعَ زَوْجِهَا، أَرَادَتْ أَنْ تَزُورَ قَوْمَهَا فَحَبَسَهَا زَوْجُهَا وَجَعَلَهَا فِي عِلِّيَّةٍ لَا يَدْخُلُ عَلَيْهَا أَحَدٌ مِنْ أَهْلِهَا، وَأَنَّ الْمَرْأَةَ بَعَثَتْ إِلَى قَوْمِهَا، فَجَاءَ قَوْمُهَا فَأَنْزَلُوهَا لِيَنْطَلِقُوا بِهَا، فَخَرَجَ الرَّجُلُ فَاسْتَغَاثَ أَهْلَهُ فَخَرَجَ بَنُو عَمِّهِ لِيَحُولُوا بَيْنَ الْمَرْأَةِ وَأَهْلِهَا، فَتَدَافَعُوا وَتَجَالَدُوا «٣» بِالنِّعَالِ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَالطَّائِفَةُ تَتَنَاوَلُ الرَّجُلَ الْوَاحِدَ وَالْجَمْعَ وَالِاثْنَيْنِ، فَهُوَ مِمَّا حُمِلَ عَلَى الْمَعْنَى دُونَ اللَّفْظِ، لِأَنَّ الطَّائِفَتَيْنِ فِي مَعْنَى الْقَوْمِ وَالنَّاسِ. وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ" حَتَّى يَفِيئُوا إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءُوا فَخُذُوا بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ". وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي عَبْلَةَ" اقْتَتَلَتَا" عَلَى لَفْظِ الطَّائِفَتَيْنِ. وَقَدْ مَضَى فِي آخِرِ" بَرَاءَةٌ" الْقَوْلُ فِيهِ «٤». وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ ﷿" وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ" «٥» [الروم: ٢] قَالَ: الْوَاحِدُ فَمَا فَوْقَهُ، وَالطَّائِفَةُ مِنَ الشَّيْءِ الْقِطْعَةُ مِنْهُ." فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما" بِالدُّعَاءِ إِلَى كِتَابِ اللَّهِ لَهُمَا أَوْ عَلَيْهِمَا." فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى " تَعَدَّتْ وَلَمْ تُجِبْ إِلَى حُكْمِ اللَّهِ وَكِتَابِهِ. وَالْبَغْيُ: التَّطَاوُلُ وَالْفَسَادُ." فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ" أَيْ تَرْجِعَ إِلَى كِتَابِهِ." فَإِنْ فاءَتْ" رَجَعَتْ" فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ" أَيِ احْمِلُوهُمَا عَلَى الانصاف." وَأَقْسِطُوا" أيها الناس فلا تقتتلوا. قيل: أَقْسِطُوا أَيِ اعْدِلُوا." إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ" أي العادلين المحقين.
[birbirlerine] hurma dalları, pabuçlar ve benzeri şeylerle [vurdular]. Bunun üzerine Allah onlar hakkında bu ayeti indirdi. Katâde ise şöyle demiştir: [Bu ayet] aralarında bir haktan ötürü çekişme 1 bulunan Ensardan iki adam hakkında inmiştir. Onlardan biri aşiretinin çokluğuna güvenerek: «Hakkımı zorla alacağım!» dedi. Diğeri de onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda muhakeme olmaya çağırdı; fakat o buna yanaşmadı. Aralarındaki durum karşılıklı çatışmaya varıncaya, birbirlerine elleriyle, pabuçlarıyla ve kılıçlarıyla saldırıncaya kadar sürdü ve bu ayet indi. el-Kelbî de şöyle demiştir: [Bu ayet] Sümeyr ile Hâtıb'ın savaşı 2 hakkında inmiştir. Sümeyr, Hâtıb'ı öldürmüştü; bunun üzerine Evs ile Hazrec kabileleri, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yanlarına gelinceye kadar birbirleriyle savaştılar ve bu ayet indi. Allah da Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere ikisinin arasını düzeltmelerini emretti. es-Süddî de şöyle demiştir: Ensardan «Ümmü Zeyd» denilen bir kadın, Ensar dışından bir adamla evliydi. Kocasıyla tartıştı; kadın ailesini ziyaret etmek istedi, kocası ise onu engelledi ve ailesinden hiç kimsenin yanına giremeyeceği yüksek bir odaya hapsetti. Bunun üzerine kadın ailesine haber gönderdi; ailesi gelip kadını alıp götürmek üzere aşağı indirdi. Kocası da dışarı çıkıp ailesinden yardım istedi; amcasının oğulları gelerek kadınla ailesinin arasına girmeye çalıştılar. Böylece birbirlerini itip kaktılar ve pabuçlarla dövüştüler 3; bunun üzerine ayet indi. «Taife» (طائفة) kelimesi tek bir kişiyi, topluluğu ve iki kişiyi kapsar. Bu, lafza değil manaya hamledilenlerdendir; çünkü iki taife mana bakımından topluluk ve insanlar demektir. Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde: «حَتَّى يَفِيئُوا إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءُوا فَخُذُوا بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ» (Allah'ın emrine dönünceye kadar; eğer dönerlerse aralarında adaletle hükmedin) şeklindedir. İbn Ebî Able ise iki taifenin lafzına binaen [tesniye olarak] «اقْتَتَلَتَا» şeklinde okumuştur. Buna dair açıklama Berâe (Tevbe) Suresi'nin sonlarında geçmişti 4. İbn Abbâs, Yüce Allah'ın: { وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun” 5 buyruğu hakkında: «Bir ve daha fazlasıdır; bir şeyin taifesi, ondan bir parçadır» demiştir. { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما } “Aralarını düzeltin” buyruğu, lehlerine veya aleyhlerine olsun onları Allah'ın Kitabı'na çağırmak suretiyle [düzeltin demektir]. { فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى } “Eğer onlardan biri diğerine haksızca tecavüzde bulunursa” haddi aşar, Allah'ın hükmüne ve Kitabı'na icabet etmezse [demektir]. Bağy (الْبَغْيُ); haddi aşmak ve fesat çıkarmaktır. { فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ } “Allah'ın emrine dönünceye kadar haksızlık edenle savaşın” yani O'nun Kitabı'na dönünceye kadar [demektir]. { فَإِنْ فاءَتْ } “Eğer dönerse” rücu ederse; { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ } “aralarını adaletle düzeltin” yani onları hakka ve insafa yöneltin [demektir]. { وَأَقْسِطُوا } “Adaletli davranın” ey insanlar, artık birbirinizle savaşmayın [demektir]. «Aksitû» (أَقْسِطُوا), adil olun demektir, diye de açıklanmıştır. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ } “Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever” yani adil olan ve hak üzere bulunanları [sever demektir].
20537. Metin
الثَّانِيَةُ- قَالَ الْعُلَمَاءُ: لَا تَخْلُو الْفِئَتَانِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فِي اقْتِتَالِهِمَا، إِمَّا أَنْ يَقْتَتِلَا عَلَى سبيل البغي منهما جميعا أولا. فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلُ فَالْوَاجِبُ فِي ذَلِكَ أَنْ يُمْشَى بَيْنَهُمَا بِمَا يُصْلِحُ ذَاتَ الْبَيْنِ وَيُثَمِّرُ الْمُكَافَّةَ وَالْمُوَادَعَةَ. فَإِنْ لَمْ يَتَحَاجَزَا وَلَمْ يَصْطَلِحَا وَأَقَامَتَا عَلَى الْبَغْيِ صِيرَ إِلَى مُقَاتَلَتِهِمَا. وَأَمَّا إِنْ كَانَ الثَّانِي وَهُوَ أَنْ تَكُونَ إِحْدَاهُمَا بَاغِيَةً عَلَى الْأُخْرَى، فَالْوَاجِبُ أَنْ تُقَاتَلَ فِئَةُ الْبَغْيِ إِلَى أَنْ تَكُفَّ وَتَتُوبَ، فَإِنْ فَعَلَتْ أُصْلِحَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الْمَبْغِيِّ عَلَيْهَا بِالْقِسْطِ وَالْعَدْلِ. فَإِنِ الْتَحَمَ الْقِتَالُ بَيْنَهُمَا لِشُبْهَةٍ دَخَلَتْ عَلَيْهِمَا وَكِلْتَاهُمَا عِنْدَ أَنْفُسِهِمَا مُحِقَّةٌ، فَالْوَاجِبُ إِزَالَةُ الشُّبْهَةِ بِالْحُجَّةِ النَّيِّرَةِ وَالْبَرَاهِينِ الْقَاطِعَةِ عَلَى مَرَاشِدِ الْحَقِّ. فَإِنْ رَكِبَتَا مَتْنَ اللَّجَاجِ وَلَمْ تَعْمَلَا عَلَى شَاكِلَةِ مَا هُدِيَتَا إِلَيْهِ وَنُصِحَتَا بِهِ مِنَ اتِّبَاعِ الْحَقِّ بَعْدَ وُضُوحِهِ لَهُمَا فَقَدْ لَحِقَتَا بالفئتين الباغيتين. والله أعلم. الثالثة- في هَذِهِ الْآيَةُ دَلِيلٌ عَلَى وُجُوبِ قِتَالِ الْفِئَةِ الْبَاغِيَةِ الْمَعْلُومُ بَغْيُهَا عَلَى الْإِمَامِ أَوْ عَلَى أَحَدٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَعَلَى فَسَادِ قَوْلِ مَنْ مَنَعَ مِنْ قِتَالِ الْمُؤْمِنِينَ، وَاحْتَجَّ بِقَوْلِهِ ﵇:] قِتَالُ الْمُؤْمِنِ كُفْرٌ [. وَلَوْ كَانَ قِتَالُ الْمُؤْمِنِ الْبَاغِي كُفْرًا لَكَانَ اللَّهُ تَعَالَى قَدْ أَمَرَ بِالْكُفْرِ، تَعَالَى اللَّهُ عَنْ ذَلِكَ! وَقَدْ قَاتَلَ الصِّدِّيقُ ﵁ مَنْ تَمَسَّكَ بِالْإِسْلَامِ وَامْتَنَعَ مِنَ الزَّكَاةِ، وَأَمَرَ أَلَّا يُتْبَعَ مُوَلٍّ، وَلَا يُجْهَزَ عَلَى جَرِيحٍ، وَلَمْ تُحَلَّ أَمْوَالُهُمْ، بِخِلَافِ الْوَاجِبِ فِي الْكُفَّارِ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: لَوْ كَانَ الْوَاجِبُ فِي كُلِّ اخْتِلَافٍ يَكُونُ بَيْنَ الْفَرِيقَيْنِ الْهَرَبُ مِنْهُ وَلُزُومُ الْمَنَازِلِ لَمَا أُقِيمَ حَدٌّ وَلَا أُبْطِلَ بَاطِلٌ، وَلَوَجَدَ أَهْلُ النِّفَاقِ وَالْفُجُورِ سَبِيلًا إِلَى اسْتِحْلَالِ كُلِّ مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ أَمْوَالِ الْمُسْلِمِينَ وَسَبْيِ نِسَائِهِمْ وَسَفْكِ دِمَائِهِمْ، بِأَنْ يَتَحَزَّبُوا عَلَيْهِمْ، وَيَكُفَّ الْمُسْلِمُونَ أَيْدِيَهُمْ عَنْهُمْ، وَذَلِكَ مُخَالِفٌ لِقَوْلِهِ ﵇:] خُذُوا عَلَى أَيْدِي سُفَهَائِكُمْ [. الرَّابِعَةُ- قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: هَذِهِ الْآيَةُ أَصْلٌ فِي قِتَالِ الْمُسْلِمِينَ، وَالْعُمْدَةُ فِي حَرْبِ الْمُتَأَوِّلِينَ، وَعَلَيْهَا عَوَّلَ الصَّحَابَةُ، وَإِلَيْهَا لَجَأَ الْأَعْيَانُ مِنْ أَهْلِ الْمِلَّةِ، وَإِيَّاهَا عَنَى النَّبِيُّ ﷺ بِقَوْلِهِ:] تَقْتُلُ عَمَّارًا «١» الْفِئَةُ الباغية [. وقوله ﵇ في شأن
İkinci Mesele- İlim adamları şöyle demiştir: Birbiriyle savaşan iki Müslüman grup ya her ikisi birden taşkınlık ve haksızlık (bağy) üzere savaşır yahut böyle olmaz. Şayet birinci durum söz konusu ise aralarını düzeltecek, çatışmayı önleyip barış ve uzlaşmayı sağlayacak şekilde hareket etmek vaciptir. Eğer birbirlerinden el çekmez, uzlaşmaz ve haksızlıkta ısrar ederlerse ikisiyle de savaşmaya geçilir. Şayet ikinci durum söz konusu olup taraflardan biri diğerine haksızlık ve taşkınlık yapıyorsa, haksızlık yapan taifeye el çekip dönünceye kadar savaşmak vaciptir. Şayet dönerlerse, haksızlık eden taife ile haksızlığa uğrayan taifenin arası adalet ve hakkaniyetle düzeltilir. Eğer her iki tarafa da arız olan bir şüphe yüzünden savaş kızışır ve her ikisi de kendisini haklı görürse, aydınlatıcı delillerle ve hakkın yollarına dair kesin kanıtlarla bu şüphenin giderilmesi vaciptir. Şayet inat yolunu seçer, hak kendilerine açıkça gösterildikten sonra gösterilen ve kendilerine tavsiye edilen hakkın gereğine göre hareket etmezlerse, o takdirde bağy (haksızlık) eden iki fırkanın hükmüne dahil olurlar. Doğrusunu Allah bilir. Üçüncü Mesele- Bu ayette, meşru lidere (imama) veya Müslümanlardan birine karşı isyanı ve haksızlığı (bağyi) açıkça bilinen taifeyle savaşmanın vacip olduğuna delil vardır. Ayrıca müminlerle savaşmayı yasaklayan ve Peygamber aleyhisselâm'ın: « قِتَالُ الْمُؤْمِنِ كُفْرٌ » «Müminle savaşmak küfürdür» buyruğunu delil getirenlerin görüşünün batıl olduğuna da delildir. Zira şayet haksızlık eden (bağî) müminle savaşmak küfür olsaydı, Yüce Allah küfrü emretmiş olurdu; Allah bundan pek yücedir! Nitekim es-Sıddîk (Hz. Ebû Bekir) radıyallâhu anh, İslâm'a bağlı kaldığı halde zekâtı vermekten kaçınanlarla savaşmış; kaçanın takip edilmemesini, yaralının öldürülmemesini emretmiş ve kâfirler hakkında vacip olanın aksine mallarını helal saymamıştır. et-Taberî de şöyle demiştir: İki grup arasında meydana gelen her ihtilafta kaçıp evlere çekilmek vacip olsaydı, hiçbir had cezası uygulanmaz, hiçbir batıl da ortadan kaldırılamazdı. Münafıklar ve fasıklar da gruplaşarak, Müslümanların da onlara karşı ellerini çekmesi sebebiyle, Allah'ın haram kıldığı Müslümanların mallarını helal saymaya, kadınlarını esir etmeye ve kanlarını dökmeye yol bulurlardı. Bu durum ise Peygamber aleyhisselâm'ın: « خُذُوا عَلَى أَيْدِي سُفَهَائِكُمْ » «Beyinsizlerinizin ellerinden tutun (onlara engel olun)» buyruğuna aykırıdır. Dördüncü Mesele- Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle demiştir: Bu ayet, Müslümanlarla [gerektiğinde] savaşma konusunda temel bir asıl ve tevil ehliyle yapılacak savaşta dayanaktır. Sahâbe buna dayanmış, İslâm milletinin önde gelenleri buna başvurmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: « تَقْتُلُ عَمَّارًا الْفِئَةُ الباغية » «Ammâr'ı1 azgın/haksız taife öldürecektir» buyruğu ile ve Hâricîler hakkında
20538. Metin
الْخَوَارِجِ:] يَخْرُجُونَ عَلَى خَيْرِ فُرْقَةٍ أَوْ عَلَى حِينِ فُرْقَةٍ [، وَالرِّوَايَةُ الْأُولَى أَصَحُّ، لِقَوْلِهِ ﵇:] تَقْتُلُهُمْ أَوْلَى الطَّائِفَتَيْنِ إِلَى الْحَقِّ [. وَكَانَ الَّذِي قَتَلَهُمْ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ وَمَنْ كَانَ مَعَهُ. فَتَقَرَّرَ عِنْدَ عُلَمَاءِ الْمُسْلِمِينَ وَثَبَتَ بِدَلِيلِ الدِّينِ أَنَّ عَلِيًّا ﵁ كَانَ إِمَامًا، وَأَنَّ كُلَّ مَنْ خَرَجَ عَلَيْهِ باغ وأن قتاله واجب حتى يفئ إِلَى الْحَقِّ وَيَنْقَادَ إِلَى الصُّلْحِ، لِأَنَّ عُثْمَانَ ﵁ قُتِلَ وَالصَّحَابَةُ بُرَآءٌ مِنْ دَمِهِ، لِأَنَّهُ مَنَعَ مِنْ قِتَالِ مَنْ ثَارَ عَلَيْهِ وَقَالَ: لَا أَكُونُ أَوَّلَ مَنْ خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ في أُمَّتِهِ بِالْقَتْلِ، فَصَبَرَ عَلَى الْبَلَاءِ، وَاسْتَسْلَمَ لِلْمِحْنَةِ وَفَدَى بِنَفْسِهِ الْأُمَّةَ. ثُمَّ لَمْ يُمْكِنْ تَرْكُ النَّاسِ سُدًى، فَعُرِضَتْ عَلَى بَاقِي الصَّحَابَةِ الَّذِينَ ذَكَرَهُمْ] عُمَرُ [«١» فِي الشُّورَى، وَتَدَافَعُوهَا، وَكَانَ عَلِيٌّ كَرَّمَ اللَّهُ وَجْهَهُ أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا، فَقِبَلَهَا حَوْطَةً «٢» عَلَى الْأُمَّةِ أَنْ تُسْفَكَ دِمَاؤُهَا بِالتَّهَارُجِ وَالْبَاطِلِ، أَوْ يَتَخَرَّقَ أَمْرُهَا إِلَى مَا لَا يَتَحَصَّلُ. فَرُبَّمَا تَغَيَّرَ الدِّينُ وَانْقَضَّ عَمُودُ الْإِسْلَامِ. فَلَمَّا بُويِعَ لَهُ طَلَبَ أَهْلُ الشَّامِ فِي شَرْطِ الْبَيْعَةِ التَّمَكُّنَ مِنْ قَتَلَةِ عُثْمَانَ وَأَخْذَ الْقَوَدِ مِنْهُمْ، فَقَالَ لَهُمْ عَلِيٌّ ﵁: ادْخُلُوا فِي الْبَيْعَةِ وَاطْلُبُوا الْحَقَّ تَصِلُوا إِلَيْهِ. فَقَالُوا: لَا تَسْتَحِقُّ بَيْعَةً وَقَتَلَةُ عُثْمَانَ مَعَكَ تَرَاهُمْ صَبَاحًا وَمَسَاءً. فَكَانَ عَلِيٌّ فِي ذَلِكَ أَشَدَّ رَأْيًا وَأَصْوَبَ قِيلًا، لِأَنَّ عَلِيًّا لَوْ تَعَاطَى الْقَوَدَ مِنْهُمْ لَتَعَصَّبَتْ لَهُمْ قَبَائِلُ وَصَارَتْ حَرْبًا ثَالِثَةً، فَانْتَظَرَ بِهِمْ أَنْ يَسْتَوْثِقَ الْأَمْرُ «٣» وَتَنْعَقِدَ الْبَيْعَةُ، وَيَقَعَ الطَّلَبُ مِنَ الْأَوْلِيَاءِ فِي مَجْلِسِ الْحُكْمِ، فَيَجْرِيَ الْقَضَاءُ بِالْحَقِّ. وَلَا خِلَافَ بَيْنِ الْأُمَّةِ أَنَّهُ يَجُوزُ لِلْإِمَامِ تَأْخِيرُ الْقِصَاصِ إِذَا أَدَّى ذَلِكَ إِلَى إِثَارَةِ الْفِتْنَةِ أَوْ تَشْتِيتِ الْكَلِمَةِ. وَكَذَلِكَ جَرَى لِطَلْحَةِ وَالزُّبَيْرِ، فَإِنَّهُمَا مَا خَلَعَا عَلِيًّا مِنْ وِلَايَةٍ وَلَا اعْتَرَضَا عَلَيْهِ فِي دِيَانَةٍ، وَإِنَّمَا رَأَيَا أَنَّ الْبُدَاءَةَ بِقَتْلِ أَصْحَابِ عُثْمَانَ أَوْلَى. قُلْتُ: فَهَذَا قَوْلٌ فِي سَبَبِ الْحَرْبِ الْوَاقِعِ بَيْنَهُمْ. وَقَالَ جِلَّةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ: إِنَّ الْوَقْعَةَ بِالْبَصْرَةِ بَيْنَهُمْ كَانَتْ عَلَى غَيْرِ عَزِيمَةٍ مِنْهُمْ عَلَى الْحَرْبِ بَلْ فَجْأَةً، وَعَلَى سَبِيلِ دَفْعِ كُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْفَرِيقَيْنِ عَنْ أَنْفُسِهِمْ لِظَنِّهِ أَنَّ الْفَرِيقَ الْآخَرَ قَدْ غَدَرَ بِهِ، لِأَنَّ الْأَمْرَ كان قد انتظم بينهم،
[... Hâricîler hakkında:] «İnsanların en hayırlı fırkasına karşı çıkarlar» veya «Fırkalaşma/ayrılık zamanında çıkarlar» [buyurmuştur]. Birinci rivayet, onun (aleyhisselâm): «Onları, hakka en yakın olan iki fırkadan biri öldürür» buyurmasından ötürü daha sahihtir. Onları öldüren de Ali b. Ebî Tâlib ve beraberindekiler olmuştur. Böylece Müslüman âlimler nezdinde kararlaşıp dinî delille sabit olmuştur ki Ali radıyallâhu anh meşru imam idi ve ona karşı çıkan herkes bâgî (isyankâr) idi; hakka dönünceye ve barışa boyun eğinceye kadar onunla savaşmak vaciptir. Zira Osman radıyallâhu anh öldürülmüş, sahâbîler ise onun kanından beri (uzak) idiler. Çünkü o, kendisine isyan edenlerle savaşılmasını yasaklamış ve: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ardından ümmeti içinde öldürmeyi başlatan ilk kişi ben olmayacağım" demiş; belaya sabretmiş, mihnete boyun eğmiş ve canını ümmete feda etmiştir. Sonra insanların başıboş bırakılması mümkün değildi. Bu sebeple [hilafet], [Ömer'in]1 Şûrâ'da zikrettiği geri kalan sahâbîlere teklif edildi; onlar bunu birbirlerine havale ettiler. Ali -kerremallâhu vecheh- buna en layık ve en ehil olanıydı; ümmetin kanının kargaşa ve bâtıl yollarla dökülmesini veya işlerinin içinden çıkılmaz bir hâle gelmesini engellemek için bir tedbir ve ihtiyat2 olarak bunu kabul etti. Zira din değişebilir ve İslâm'ın direği yıkılabilirdi. Ona biat edilince, Şam ehli biat şartı olarak Osman'ın katillerinin teslim edilmesini ve onlardan kısas alınmasını talep etti. Ali radıyallâhu anh onlara: "Biata dâhil olun ve hakkı talep edin ki ona ulaşasınız" dedi. Onlar ise: "Osman'ın katilleri senin yanındayken ve sen onları sabah akşam görüyorken biati hak etmiyorsun" dediler. Ali bu hususta görüşçe daha isabetli ve sözce daha doğru idi. Zira Ali onlardan kısas almaya kalkışsaydı, kabileler onlar için taassup gösterir ve üçüncü bir savaş meydana gelirdi. Bu sebeple işin sağlamlaşmasını3, biatin tamamlanmasını ve hak sahiplerinin hüküm meclisinde talepte bulunup hak ile hükmün icra edilmesini bekledi. Ümmet arasında, fitneye yol açacak veya birliği bozacaksa imamın kısası tehir etmesinin caiz olduğu hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Talha ve Zübeyr meselesinde de durum böyle cereyan etmiştir. Onlar ne Ali'yi yöneticilikten azletmişler ne de dinî bakımdan ona itiraz etmişlerdir; sadece Osman'ın [katline karışan] adamların öldürülmesiyle işe başlanmasının daha uygun olduğunu görmüşlerdir. Derim ki: Aralarında vuku bulan savaşın sebebi hakkında bu bir görüştür. İlim ehlinden büyük bir topluluk ise şöyle demiştir: Basra'daki hadise (Cemel Vak'ası), onların savaş azmi ve kararıyla değil, bilakis aniden ve taraflardan her birinin diğer tarafın kendisine hıyanet ettiğini zannetmesi sebebiyle nefis müdafaası kabilinden meydana gelmiştir. Çünkü aralarındaki mesele düzene girmiş,
20539. Metin
وَتَمَّ الصُّلْحُ وَالتَّفَرُّقُ عَلَى الرِّضَا. فَخَافَ قَتَلَةُ عُثْمَانَ ﵁ مِنَ التَّمْكِينِ مِنْهُمْ وَالْإِحَاطَةِ بِهِمْ، فَاجْتَمَعُوا وَتَشَاوَرُوا وَاخْتَلَفُوا، ثُمَّ اتَّفَقَتْ آرَاؤُهُمْ عَلَى أَنْ يَفْتَرِقُوا فَرِيقَيْنِ، وَيَبْدَءُوا بِالْحَرْبِ سُحْرَةً فِي الْعَسْكَرَيْنِ، وَتَخْتَلِفَ السِّهَامُ بَيْنَهُمْ، وَيَصِيحُ الْفَرِيقُ الَّذِي فِي عَسْكَرِ عَلِيٍّ: غَدَرَ طَلْحَةُ وَالزُّبَيْرُ، وَالْفَرِيقُ الَّذِي فِي عَسْكَرِ طَلْحَةَ وَالزُّبَيْرِ: غَدَرَ عَلِيٌّ. فَتَمَّ لَهُمْ ذَلِكَ عَلَى مَا دَبَّرُوهُ، وَنَشِبَتِ الْحَرْبُ، فَكَانَ كُلَّ فَرِيقٍ دَافِعًا لِمَكْرَتِهِ عِنْدَ نَفْسِهِ، وَمَانِعًا مِنَ الْإِشَاطَةِ «١» بِدَمِهِ. وَهَذَا صَوَابٌ مِنَ الْفَرِيقَيْنِ وَطَاعَةٌ لِلَّهِ تَعَالَى، إِذْ وَقَعَ الْقِتَالُ وَالِامْتِنَاعُ مِنْهُمَا عَلَى هَذِهِ السَّبِيلِ. وَهَذَا هُوَ الصَّحِيحُ الْمَشْهُورُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ" أَمْرٌ بِالْقِتَالِ. وَهُوَ فَرْضٌ عَلَى الْكِفَايَةِ إِذَا قَامَ بِهِ الْبَعْضُ سَقَطَ عَنِ الْبَاقِينَ، وَلِذَلِكَ تَخَلَّفَ قَوْمٌ مِنَ الصَّحَابَةِ ﵃ عَنْ هَذِهِ الْمَقَامَاتِ، كَسَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو ومحمد بن سلمة وَغَيْرِهِمْ. وَصَوَّبَ ذَلِكَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ لَهُمْ، وَاعْتَذَرَ إِلَيْهِ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ بِعُذْرٍ قَبِلَهُ، مِنْهُ. وَيُرْوَى أَنَّ مُعَاوِيَةَ ﵁ لَمَّا أَفْضَى إِلَيْهِ الْأَمْرُ عَاتَبَ سَعْدًا عَلَى مَا فَعَلَ، وَقَالَ لَهُ: لَمْ تَكُنْ مِمَّنْ أَصْلَحَ بَيْنَ الْفِئَتَيْنِ حِينَ اقْتَتَلَا، وَلَا مِمَّنْ قَاتَلَ الْفِئَةَ الْبَاغِيَةَ. فَقَالَ لَهُ سَعْدٌ: نَدِمْتُ عَلَى تَرْكِي قِتَالَ الْفِئَةِ الْبَاغِيَةِ. فَتَبَيَّنَ أَنَّهُ لَيْسَ عَلَى الْكُلِّ دَرَكٌ «٢» فِيمَا فَعَلَ، وَإِنَّمَا كَانَ تَصَرُّفًا بِحُكْمِ الِاجْتِهَادِ وَإِعْمَالًا بِمُقْتَضَى الشرع. والله أعلم. السادسة- قوله تَعَالَى:" فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ" وَمِنَ العدل في صلحهم ألا يطالبون بِمَا جَرَى بَيْنَهُمْ مِنْ دَمٍ وَلَا مَالٍ، فَإِنَّهُ تَلَفٌ عَلَى تَأْوِيلٍ. وَفِي طَلَبِهِمْ تَنْفِيرٌ لَهُمْ عَنِ الصُّلْحِ وَاسْتِشْرَاءٌ «٣» فِي الْبَغْيِ. وَهَذَا أَصْلٌ فِي الْمَصْلَحَةِ. وَقَدْ قَالَ لِسَانُ الْأُمَّةِ: إِنَّ حِكْمَةَ اللَّهِ تَعَالَى فِي حَرْبِ الصَّحَابَةِ التَّعْرِيفُ مِنْهُمْ لِأَحْكَامِ قِتَالِ أَهْلِ التَّأْوِيلِ، إِذْ كَانَ أَحْكَامُ قِتَالِ أَهْلِ الشِّرْكِ قَدْ عُرِفَتْ عَلَى لِسَانِ الرَّسُولِ ﷺ وفعله.
Böylece sulh gerçekleşti ve karşılıklı rıza ile ayrılındı. Osman radıyallâhu anh'ın katilleri ise kendilerine güç yetirilip ele geçirilmekten ve çembere alınmaktan korktular. Bunun üzerine toplandılar, istişare ettiler ve ihtilafa düştüler. Sonunda iki gruba ayrılmak, seher vaktinde her iki orduda birden savaşı başlatmak ve aralarında karşılıklı ok atmak hususunda görüş birliğine vardılar. Ali'nin ordusunda bulunan grup: "Talha ve Zübeyr hıyanet etti!", Talha ve Zübeyr'in ordusunda bulunan grup da: "Ali hıyanet etti!" diye bağıracaktı. Planladıkları şekilde bunu gerçekleştirdiler ve savaş patlak verdi. Böylece her iki taraf da kendi nezdinde [karşı tarafın] tuzağını savuşturmakta ve kanının heder edilmesine1 mani olmaktaydı. Savaş ve [savaştan] geri durma bu şekilde vuku bulduğu için bu [tutum], her iki taraf açısından da isabetli ve Yüce Allah'a bir itaatti. Sahih ve meşhur olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Beşinci Mesele- Yüce Allah'ın: { فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ } “Haddi aşanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın” buyruğu, savaşmayı emretmektedir. Bu ise farz-ı kifâyedir; bazılarının bunu yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşer. Bundan dolayı Sa'd b. Ebî Vakkâs, Abdullah b. Amr, Muhammed b. Mesleme ve diğerleri gibi sahabeden radıyallâhu anhum bir topluluk bu savaşlara katılmaktan geri durmuştur. Ali b. Ebî Tâlib de onların bu tutumunu isabetli bulmuş; her biri kendisine bir mazeret beyan etmiş, o da bunu kabul etmiştir. Rivayet edildiğine göre Muâviye radıyallâhu anh hilafet kendisine geçtiğinde, yaptığı bu hareketten dolayı Sa'd'a sitem etmiş ve ona: "İki fırka savaştığında ne aralarını düzeltenlerden ne de bağy eden fırkaya karşı savaşanlardan oldun" demiştir. Bunun üzerine Sa'd ona: "Bağy eden fırkaya karşı savaşmayı terk ettiğime pişman oldum" cevabını vermiştir. Böylece her birinin yaptığı fiilden dolayı bir vebal/sorumluluk2 altında olmadığı; bilakis bunun ictihad hükmüyle bir tasarruf ve şeriatın gereğini tatbik etmek olduğu anlaşılmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Altıncı Mesele- Yüce Allah'ın: { فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ } “Eğer dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin” buyruğudur. Onların barışında adaletin gereği; aralarında meydana gelen can veya mal zayiatından ötürü birbirlerinden hak talep etmemeleridir, zira bu bir tevil (ictihadi yorum) neticesinde meydana gelen bir teleftir. Bunların talep edilmesinde ise onları barıştan nefret ettirip uzaklaştırma ve bağyde (isyan ve haksızlıkta) inat edip aşırı gitme3 tehlikesi vardır. Bu da kamu yararı (maslahat) açısından temel bir esastır. Ümmetin tercümanı [İbn Abbâs] şöyle demiştir: Yüce Allah'ın ashabın birbiriyle savaşmasındaki hikmeti, tevil ehliyle savaşma hükümlerinin onlar vasıtasıyla öğretilmesidir. Zira şirk ehliyle savaşma hükümleri, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in dili ve fiiliyle zaten bildirilmişti.
20540. Metin
السَّابِعَةُ- إِذَا خَرَجَتْ عَلَى الْإِمَامِ الْعَدْلِ خَارِجَةٌ بَاغِيَةٌ وَلَا حُجَّةَ لَهَا، قَاتَلَهُمُ الْإِمَامُ بِالْمُسْلِمِينَ كافة أو بمن فيه الكفاية، وَيَدْعُوهُمْ قَبْلَ ذَلِكَ إِلَى الطَّاعَةِ وَالدُّخُولِ فِي الجماعة، فإن أبو امن الرُّجُوعِ وَالصُّلْحِ قُوتِلُوا. وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهُمْ وَلَا يُتْبَعُ مُدْبِرُهُمْ وَلَا يُذَفَّفُ «١» عَلَى جَرِيحِهِمْ، وَلَا تُسْبَى ذَرَارِيهِمْ وَلَا أَمْوَالُهُمُ. وَإِذَا قَتَلَ الْعَادِلُ الْبَاغِيَ أَوِ الْبَاغِي الْعَادِلَ وَهُوَ وَلِيُّهُ لَمْ يَتَوَارَثَا. وَلَا يَرِثُ قَاتِلٌ عَمْدًا عَلَى حَالٍ. وَقِيلَ: إِنَّ الْعَادِلَ يَرِثُ الْبَاغِي، قِيَاسًا عَلَى الْقِصَاصِ. الثَّامِنَةُ- وَمَا اسْتَهْلَكَهُ الْبُغَاةُ وَالْخَوَارِجُ مِنْ دَمٍ أَوْ مَالٍ ثُمَّ تَابُوا لَمْ يُؤَاخَذُوا بِهِ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: يَضْمَنُونَ. وَلِلشَّافِعِيِّ قَوْلَانِ. وَجْهُ قَوْلِ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّهُ إِتْلَافٌ بِعُدْوَانٍ فَيَلْزَمُ الضَّمَانُ. وَالْمُعَوِّلُ فِي ذَلِكَ عِنْدَنَا أَنَّ الصَّحَابَةَ ﵃ فِي حُرُوبِهِمْ لَمْ يَتْبَعُوا مُدْبِرًا وَلَا ذَفَّفُوا عَلَى جَرِيحٍ وَلَا قَتَلُوا أَسِيرًا وَلَا ضَمِنُوا نَفْسًا وَلَا مَالًا، وَهُمُ الْقُدْوَةُ. وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] يَا عَبْدَ اللَّهِ أَتَدْرِي كَيْفَ حُكْمُ اللَّهِ فِيمَنْ بَغَى مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ [؟ قَالَ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. فَقَالَ:] لَا يُجْهَزُ عَلَى جَرِيحِهَا وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهَا ولا يطلب هاربها ولا يقسم فيئها [. فَأَمَّا مَا كَانَ قَائِمًا رُدَّ بِعَيْنِهِ. هَذَا كُلُّهُ فِيمَنْ خَرَجَ بِتَأْوِيلٍ يُسَوِّغُ لَهُ. وَذَكَرَ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ: إِنْ كَانَتِ الْبَاغِيَةُ مِنْ قِلَّةَ الْعَدَدِ بِحَيْثُ لَا مَنَعَةَ لَهَا ضَمِنَتْ بَعْدَ الْفَيْئَةِ مَا جَنَتْ، وَإِنْ كَانَتْ كَثِيرَةً ذَاتَ مَنَعَةٍ وَشَوْكَةٍ لَمْ تَضْمَنْ، إِلَّا عِنْدَ مُحَمَّدِ بْنِ الْحَسَنِ ﵀ فَإِنَّهُ كَانَ يُفْتِي بِأَنَّ الضَّمَانَ يَلْزَمُهَا إِذَا فَاءَتْ. وَأَمَّا قَبْلَ التَّجَمُّعِ وَالتَّجَنُّدِ أَوْ حِينَ تَتَفَرَّقُ عِنْدَ وَضْعِ الْحَرْبِ أَوْزَارِهَا، فَمَا جَنَتْهُ ضَمِنَتْهُ عِنْدَ الْجَمِيعِ. فَحَمْلُ الْإِصْلَاحِ بِالْعَدْلِ فِي قَوْلِهِ" فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ" عَلَى مَذْهَبِ مُحَمَّدٍ وَاضِحٌ مُنْطَبِقٌ عَلَى لَفْظِ التَّنْزِيلِ. وَعَلَى قَوْلِ غَيْرِهِ وَجْهُهُ أَنْ يُحْمَلَ عَلَى كَوْنِ الْفِئَةِ الْبَاغِيَةِ قَلِيلَةَ العدد. والذي ذكروا أن الغرض إماتة لضغائن وَسَلُّ الْأَحْقَادِ دُونَ ضَمَانِ الْجِنَايَاتِ، لَيْسَ بِحُسْنِ الطِّبَاقِ الْمَأْمُورِ بِهِ مِنْ أَعْمَالِ الْعَدْلِ وَمُرَاعَاةِ الْقِسْطِ. قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: فَإِنْ قُلْتَ: لِمَ قَرَنَ بِالْإِصْلَاحِ الثَّانِي الْعَدْلَ دُونَ الْأَوَّلِ؟ قُلْتُ: لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالِاقْتِتَالِ فِي أَوَّلِ الْآيَةِ أَنْ يَقْتَتِلَا باغيين أو راكبتي شبهة، وأيتهما كانت
Yedinci [Mesele]- Âdil imama karşı hiçbir tutar delili bulunmayan bâgî (isyankâr) bir grup ayaklandığında, imam bütün Müslümanlarla yahut yeterli sayıdaki kimselerle onlara karşı savaşır. Bundan önce onları itaate ve cemaate girmeye davet eder. Eğer dönmekten ve barıştan kaçınırlarsa kendileriyle savaşılır. Esirleri öldürülmez, kaçanları takip edilmez, yaralılarının işi bitirilmez1, çocukları esir alınmaz ve mallarına el konulmaz. Âdil olan bâgîyi yahut bâgî âdil olanı öldürdüğünde ve aralarında mirasçılık bağı bulunduğunda birbirlerine mirasçı olamazlar. Kasten öldüren kimse hiçbir halükârda mirasçı olamaz. Kısasa kıyasla, âdil olanın bâgîye mirasçı olacağı da söylenmiştir. Sekizinci [Mesele]- Bâgîlerin ve Hâricîlerin telef ettiği can veya maldan ötürü, sonradan tövbe ettikleri takdirde sorumlu tutulmazlar. Ebû Hanîfe ise: 'Tazmin ederler' demiştir. Şâfiî'nin ise iki görüşü vardır. Ebû Hanîfe'nin görüşünün gerekçesi; bunun haksız yere bir telef etme olduğu, dolayısıyla tazminin gerekeceğidir. Bizim bu konudaki dayanağımız ise şudur: Sahâbe radıyallâhu anhum savaşlarında kaçanı kovalamamış, yaralının işini bitirmemiş, esiri öldürmemiş, hiçbir can veya malı tazmin ettirmemişlerdir; örnek alınacak olanlar da onlardır. İbn Ömer şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « يَا عَبْدَ اللَّهِ أَتَدْرِي كَيْفَ حُكْمُ اللَّهِ فِيمَنْ بَغَى مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ » «Ey Abdullah! Bu ümmetten bağyde bulunan/isyan eden kimse hakkında Allah'ın hükmünün nasıl olduğunu bilir misin?» buyurdu. O: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: « لَا يُجْهَزُ عَلَى جَرِيحِهَا وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهَا ولا يطلب هاربها ولا يقسم فيئها » «Yaralısının işi bitirilmez, esiri öldürülmez, kaçanı kovalanmaz ve malları ganimet olarak taksim edilmez.» Halen mevcut olan mallar ise aynen iade edilir. Bütün bunlar, kendisi için geçerli saydığı bir teville başkaldıran kimse hakkındadır. Zemahşerî tefsirinde şöyle zikretmiştir: Şayet bâgî grup, hiçbir gücü ve direnme kabiliyeti bulunmayacak derecede az sayıdaysa, [hakka] döndükten sonra işlediği suçları/zararları tazmin eder. Eğer çok sayıda, direnme gücüne ve kuvvete sahipse tazmin etmez; ancak Muhammed b. el-Hasen rahimehullâh müstesnadır, zira o, [hakka] döndüğü takdirde tazmin etmesinin gerekeceğine fetva verirdi. Toplanıp ordu haline gelmeden önce yahut savaş sona erip ağırlıklarını bıraktığında dağıldıkları sıradaki cinayetlerini ise icma ile tazmin eder. Dolayısıyla { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ } “ikisinin arasını adaletle düzeltin” ayetindeki adaletle ıslah etmeyi Muhammed'in mezhebine hamletmek açıktır ve indirilen lafza uygundur. Ondan başkasının kavline göre ise bunun vechi, bâgî grubun az sayıda olmasına hamledilmesidir. Zikrettikleri, 'maksadın cinayetleri tazmin etmek değil kinleri söndürmek ve düşmanlıkları söküp atmak olduğu' şeklindeki izah ise adaletin gereği olan uygulamalar ve hakkaniyetin gözetilmesi emrindeki uygunluğa tam olarak denk düşmemektedir. Zemahşerî şöyle demiştir: Şayet 'Niçin birinci ıslahla değil de ikinci ıslahla birlikte adalet zikredilmiştir?' dersen; derim ki: Çünkü ayetin başındaki vuruşmaktan maksat, iki tarafın bâgî olarak yahut şüpheye kapılarak vuruşmalarıdır; hangisi olursa olsun...
20541. Metin
فَالَّذِي يَجِبُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ أَنْ يَأْخُذُوا بِهِ فِي شَأْنِهِمَا إِصْلَاحُ ذَاتِ الْبَيْنِ وَتَسْكِينُ الدَّهْمَاءِ بِإِرَاءَةِ «١» الْحَقِّ وَالْمَوَاعِظِ الشَّافِيَةِ وَنَفْيِ الشُّبْهَةِ، إِلَّا إذا صرنا فَحِينَئِذٍ تَجِبُ الْمُقَاتَلَةُ، وَأَمَّا الضَّمَانُ فَلَا يَتَّجِهُ وَلَيْسَ كَذَلِكَ إِذَا بَغَتْ إِحْدَاهُمَا، فَإِنَّ الضَّمَانَ مُتَّجِهٌ عَلَى الْوَجْهَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ. التَّاسِعَةُ- وَلَوْ تَغَلَّبُوا عَلَى بَلَدٍ فَأَخَذُوا الصَّدَقَاتِ وَأَقَامُوا الْحُدُودَ، وَحَكَمُوا فِيهِمْ بِالْأَحْكَامِ، لَمْ تُثَنَّ عَلَيْهِمُ الصَّدَقَاتُ وَلَا الحدود، ولا ينقص مِنْ أَحْكَامِهِمْ إِلَّا مَا كَانَ خِلَافًا لِلْكِتَابِ أَوِ السُّنَّةِ أَوِ الْإِجْمَاعِ، كَمَا تُنْقَضُ أَحْكَامُ أَهْلِ الْعَدْلِ وَالسُّنَّةِ، قَالَهُ مُطَّرِفٌ وَابْنُ الْمَاجِشُونِ. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: لَا تَجُوزُ بِحَالٍ. وَرُوِيَ عَنْ أَصْبَغَ أَنَّهُ جَائِزٌ. وَرُوِيَ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ لَا يَجُوزُ كَقَوْلِ ابْنِ الْقَاسِمِ. وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ، لِأَنَّهُ عَمَلٌ بِغَيْرِ حَقٍّ مِمَّنْ لَا تَجُوزُ تَوْلِيَتُهُ. فَلَمْ يَجُزْ كَمَا لَوْ لَمْ يَكُونُوا بُغَاةً. وَالْعُمْدَةُ لَنَا مَا قَدَّمْنَاهُ مِنْ أَنَّ الصَّحَابَةَ ﵃، لَمَّا انْجَلَتِ الْفِتْنَةُ وَارْتَفَعَ الْخِلَافُ بِالْهُدْنَةِ وَالصُّلْحِ، لَمْ يَعْرِضُوا لِأَحَدٍ مِنْهُمْ فِي حُكْمِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: الَّذِي عِنْدِي أَنَّ ذَلِكَ لَا يَصْلُحُ، لِأَنَّ الْفِتْنَةَ لَمَّا انْجَلَتْ كَانَ الْإِمَامُ هُوَ الْبَاغِي، وَلَمْ يَكُنْ هُنَاكَ مَنْ يَعْتَرِضُهُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الْعَاشِرَةُ- لَا يَجُوزُ أَنْ يُنْسَبَ إِلَى أَحَدٍ مِنَ الصَّحَابَةِ خَطَأٌ مَقْطُوعٌ بِهِ، إِذْ كَانُوا كُلَّهُمُ اجْتَهَدُوا فِيمَا فَعَلُوهُ وَأَرَادُوا اللَّهَ ﷿، وَهُمْ كُلُّهُمْ لَنَا أَئِمَّةٌ، وَقَدْ تَعَبَّدْنَا بِالْكَفِّ عَمَّا شَجَرَ بَيْنَهُمْ، وَأَلَّا نَذْكُرَهُمْ إِلَّا بِأَحْسَنَ الذِّكْرِ، لِحُرْمَةِ الصُّحْبَةِ وَلِنَهْيِ النَّبِيِّ ﷺ عَنْ سَبِّهِمْ، وَأَنَّ اللَّهَ غَفَرَ لَهُمْ، وَأَخْبَرَ بِالرِّضَا عَنْهُمْ. هَذَا مَعَ مَا قَدْ وَرَدَ مِنَ الْأَخْبَارِ مِنْ طُرُقٍ مُخْتَلِفَةٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّ طَلْحَةَ شَهِيدٌ يَمْشِي عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، فَلَوْ كَانَ مَا خَرَجَ إِلَيْهِ مِنَ الْحَرْبِ عِصْيَانًا لَمْ يَكُنْ بِالْقَتْلِ فِيهِ شَهِيدًا. وَكَذَلِكَ لَوْ كَانَ مَا خَرَجَ إِلَيْهِ خَطَأً فِي التَّأْوِيلِ وَتَقْصِيرًا فِي الْوَاجِبِ عَلَيْهِ، لِأَنَّ الشَّهَادَةَ لَا تَكُونُ إِلَّا بِقَتْلٍ فِي طَاعَةٍ، فَوَجَبَ حَمْلُ أَمْرِهِمْ عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ. وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ مَا قَدْ صَحَّ وَانْتَشَرَ مِنْ أَخْبَارِ عَلِيٍّ بِأَنَّ قَاتِلَ الزُّبَيْرِ في النار. وقول: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:] بَشِّرْ قَاتِلَ ابْنِ صَفِيَّةَ بِالنَّارِ [. وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ فَقَدْ ثَبَتَ أَنَّ طَلْحَةَ وَالزُّبَيْرَ
Dolayısıyla Müslümanların onlar hakkında yapması gereken şey; aralarını düzeltmek, hakkı göstererek1, şifa verici öğütlerle ve şüpheyi gidererek avam tabakasını (halkı) yatıştırmaktır. Ancak eğer [savaşa mecbur] kalırsak işte o zaman savaşmak vacip olur. Tazminata gelince, [bu durumda] tazminat gerekmez. İki gruptan biri taşkınlık (bağy) ettiğinde ise durum böyle değildir; zira zikredilen iki veche göre tazminat gerekir. Dokuzuncu Mesele- Şayet bir beldeyi ele geçirip zekatları toplasalar, had cezalarını uygulasalar ve aralarında hükümler verseler; zekatlar ve had cezaları [ahaliye] tekrarlattırılmaz; verdikleri hükümlerden de Kitap'a, Sünnet'e veya İcma'a muhalif olanlar dışında hiçbir şey bozulmaz; nitekim adalet ve sünnet ehlinin [bu kaynaklara aykırı] hükümleri de bozulur. Bunu Mutarrif ve İbnü'l-Mâcişûn söylemiştir. İbnü'l-Kâsım ise şöyle demiştir: "Hiçbir şekilde caiz değildir." Asbağ'dan bunun caiz olduğu rivayet edildiği gibi İbnü'l-Kâsım'ın sözü gibi caiz olmadığı da rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir; çünkü bu, velayet yetkisi verilmesi caiz olmayan kimse tarafından hak olmaksızın yapılan bir ameldir. Dolayısıyla, tıpkı bağy ehli olmadıkları durumlarda [yetkisizce yapılmış] gibi caiz olmamıştır. Bizim dayanağımız ise daha önce zikrettiğimiz üzere, sahabenin -radıyallâhu anhum- fitne yatışıp ateşkes ve barışla ihtilaf ortadan kalktığında, onlardan hiçbirinin [verdiği] hükme müdahale etmemiş olmasıdır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Bana göre bu [delillendirme] uygun değildir; çünkü fitne yatıştığında imam, [onlara göre] isyan eden (bâğî) tarafın kendisiydi ve orada ona itiraz edecek kimse yoktu. En doğrusunu Allah bilir." Onuncu Mesele- Sahabeden herhangi birine kesin bir hata nispet etmek caiz değildir; zira onların hepsi yaptıkları şeylerde ictihad etmiş ve [bununla] Allah azze ve celle'nin rızasını murat etmişlerdir. Onların hepsi bizim için birer önderdir. Biz, onların aralarında cereyan eden hadiseler hakkında dilimizi tutmakla ve sahabelik hürmetinden ötürü, ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlara sövmeyi yasaklaması, Allah'ın onları bağışlamış olması ve kendilerinden razı olduğunu bildirmesi sebebiyle onları ancak en güzel şekilde anmakla ibadet etmekle (bunu bir kulluk vazifesi bilmekle) mükellef kılındık. Bununla birlikte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den farklı yollarla, Talha'nın yeryüzünde yürüyen bir şehit olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Şayet onun savaşa çıkması bir isyan olsaydı, bu savaşta öldürülmesiyle şehit olmazdı. Aynı şekilde şayet onun savaşa çıkması tevilinde bir hata ve üzerine düşen vacipte bir kusur olsaydı [yine şehit sayılmazdı]; zira şehitlik ancak bir taat üzere iken öldürülmekle gerçekleşir. Dolayısıyla onların durumunu açıkladığımız şekilde değerlendirmek vaciptir. Buna delalet eden hususlardan biri de Ali'den gelen, Zübeyr'in katilinin ateşte olduğuna dair sahih ve meşhur haberler ile onun şu sözüdür: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: «Safiyye'nin oğlunun katilini cehennem ateşiyle müjdele!»" Durum böyle olunca kesinleşmiştir ki Talha ve Zübeyr
20542. Metin
غَيْرُ عَاصِيَيْنِ وَلَا آثِمَيْنِ بِالْقِتَالِ، لِأَنَّ ذَلِكَ لَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَمْ يَقُلِ النَّبِيُّ ﷺ فِي طَلْحَةَ:] شَهِيدٌ [. وَلَمْ يُخْبِرْ أَنَّ قَاتِلَ الزُّبَيْرِ فِي النَّارِ. وَكَذَلِكَ مَنْ قَعَدَ غَيْرَ مُخْطِئٍ فِي التَّأْوِيلِ. بَلْ صواب أراهم اللَّهُ الِاجْتِهَادَ. وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ لَمْ يُوجِبْ ذَلِكَ لَعْنَهُمْ وَالْبَرَاءَةَ مِنْهُمْ وَتَفْسِيقَهُمْ، وَإِبْطَالَ فَضَائِلِهِمْ وَجِهَادَهُمْ، وَعَظِيمَ غِنَائِهِمْ فِي الدِّينِ، ﵃. وَقَدْ سُئِلَ بَعْضُهُمِ عَنِ الدِّمَاءِ الَّتِي أُرِيقَتْ فِيمَا بَيْنَهُمْ فَقَالَ:" تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَها مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ وَلا تُسْئَلُونَ عَمَّا كانُوا يَعْمَلُونَ" «١» [البقرة: ١٤١]. وسيل بَعْضُهُمْ عَنْهَا أَيْضًا فَقَالَ: تِلْكَ دِمَاءٌ طَهَّرَ اللَّهُ مِنْهَا يَدِي، فَلَا أُخَضِّبُ بِهَا لِسَانِي. يَعْنِي فِي التَّحَرُّزِ مِنَ الْوُقُوعِ فِي خَطَأٍ، وَالْحُكْمِ عَلَى بَعْضِهِمْ بِمَا لَا يَكُونُ مُصِيبًا فِيهِ. قَالَ ابْنُ فَوْرِكٍ: وَمِنْ أَصْحَابِنَا مَنْ قَالَ إِنَّ سَبِيلَ مَا جَرَتْ بَيْنَ الصَّحَابَةِ مِنَ الْمُنَازَعَاتِ كَسَبِيلِ مَا جَرَى بَيْنَ إِخْوَةِ يُوسُفَ مَعَ يُوسُفَ، ثُمَّ إِنَّهُمْ لَمْ يَخْرُجُوا بِذَلِكَ عَنْ حَدِّ الْوَلَايَةِ وَالنُّبُوَّةِ، فَكَذَلِكَ الْأَمْرُ فِيمَا جَرَى بَيْنَ الصَّحَابَةِ. وَقَالَ الْمُحَاسِبِيُّ: فَأَمَّا الدِّمَاءُ فَقَدْ أَشْكَلَ عَلَيْنَا الْقَوْلُ فِيهَا بِاخْتِلَافِهِمْ. وَقَدْ سُئِلَ الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ عَنْ قِتَالِهِمْ فَقَالَ: قِتَالٌ شَهِدَهُ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ ﷺ وَغِبْنَا، وَعَلِمُوا وَجَهِلْنَا، وَاجْتَمَعُوا فَاتَّبَعْنَا، وَاخْتَلَفُوا فَوَقَفْنَا. قَالَ الْمُحَاسِبِيُّ: فَنَحْنُ نَقُولُ كَمَا قَالَ الْحَسَنُ، وَنَعْلَمُ أَنَّ الْقَوْمَ كَانُوا أَعْلَمَ بِمَا دَخَلُوا فِيهِ مِنَّا، وَنَتَّبِعُ مَا اجْتَمَعُوا عَلَيْهِ، وَنَقِفُ عِنْدَ مَا اخْتَلَفُوا فِيهِ وَلَا نَبْتَدِعُ رَأْيًا مِنَّا، وَنَعْلَمُ أَنَّهُمُ اجْتَهَدُوا وَأَرَادُوا اللَّهَ ﷿، إِذْ كَانُوا غَيْرَ مُتَّهَمِينَ فِي الدين، ونسأل الله التوفيق.
savaşmakla asi ve günahkâr olmadıkları kesinleşmiş olur; çünkü şayet öyle olsaydı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Talha hakkında: [ Şehittir ] demez ve Zübeyr'in katilinin ateşte olduğunu bildirmezdi. Aynı şekilde savaşa katılmayıp oturan kimse de tevilinde hatalı değildir; bilakis Allah'ın kendilerine gösterdiği ictihad üzere doğru olanı yapmışlardır. Durum böyle olunca, bu durum onlara lanet etmeyi, onlardan teberrî etmeyi, onları fâsık saymayı, faziletlerini, cihadlarını ve dindeki büyük hizmetlerini iptal etmeyi gerektirmez, radıyallâhu anhum. Nitekim onlardan birine aralarında dökülen kanlar sorulduğunda şöyle demiştir: { تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَها مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ وَلا تُسْئَلُونَ عَمَّا كانُوا يَعْمَلُونَ } «١» “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz” [Bakara: 141]. Yine onlardan birine bu kanlar sorulduğunda şöyle demiştir: 'Onlar, Allah'ın elimi bulaşmaktan temiz tuttuğu kanlardır; ben de dilimi onlara bulaştırmam.' Yani hataya düşmekten ve bazıları hakkında isabetli olmayan bir hüküm vermekten sakınmayı kastetmiştir. İbn Fûrek şöyle demiştir: Arkadaşlarımızdan bazıları, sahâbe arasında cereyan eden çekişmelerin Yûsuf'un kardeşleri ile Yûsuf arasında geçen hadiseler gibi olduğunu söylemiştir. Onlar bu yaptıklarından ötürü velâyet ve nübüvvet sınırından çıkmamışlardı; sahâbe arasında geçen hadiseler de böyledir. el-Muhâsibî şöyle demiştir: Dökülen kanlara gelince, aralarındaki ihtilaf sebebiyle bu konuda söz söylemek bize müşkül gelmiştir. Hasan-ı Basrî'ye onların savaşı sorulduğunda şöyle demiştir: 'Öyle bir savaştı ki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in sahâbileri hazır bulundu, biz ise yoktuk; onlar biliyorlardı, biz bilmiyorduk; ittifak ettikleri şeyde onlara uyduk, ihtilaf ettikleri hususta ise durduk.' el-Muhâsibî devamla der ki: 'Biz de Hasan'ın dediği gibi söyleriz; biliriz ki o topluluk girdikleri işi bizden daha iyi biliyorlardı. İttifak ettikleri şeylere uyarız, ihtilaf ettikleri konularda ise dururuz ve kendiliğimizden bir görüş uydurmayız. Biliriz ki onlar ictihad etmişler ve Allah Teâlâ'nın rızasını murad etmişlerdir; zira onlar dinde itham edilecek kimseler değillerdir. Allah'tan muvaffakiyet dileriz.'
20543. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ١٠]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 10]
20544. Metin
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠)
{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠) } “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (10)
20545. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ" أَيْ فِي الدِّينِ وَالْحُرْمَةِ لَا فِي النَّسَبِ، وَلِهَذَا قِيلَ: أُخُوَّةُ الدِّينِ أَثْبَتُ مِنْ أُخُوَّةِ النَّسَبِ، فَإِنَّ أخوة النسب تنقطع بمخالفة الدين،
Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ } “Müminler ancak kardeştirler” buyruğudur. Yani nesepte değil, dinde ve hürmette [kardeştirler]. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Din kardeşliği, nesep kardeşliğinden daha sabittir (sağlamdır). Zira nesep kardeşliği dinin farklı olmasıyla kesilir,1
20546. Metin
وَأُخُوَّةَ الدِّينِ لَا تَنْقَطِعُ بِمُخَالَفَةِ النَّسَبِ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] لَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَنَاجَشُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا [«١». وَفِي رِوَايَةٍ:] لَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَنَاجَشُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَلَا يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا، الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ ولا يحقره، التقوى ها هنا- وَيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ- بِحَسْبَ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ، كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضِهِ [لَفْظُ مُسْلِمٍ. وَفِي غَيْرِ الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَعِيبُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يَتَطَاوَلُ عَلَيْهِ فِي الْبُنْيَانِ فَيَسْتُرُ عَلَيْهِ الرِّيحَ إِلَّا بِإِذْنِهِ وَلَا يُؤْذِيهِ بِقُتَارِ قِدْرِهِ إِلَّا أَنْ يَغْرِفَ لَهُ غَرْفَةً وَلَا يَشْتَرِيَ لِبَنِيهِ الْفَاكِهَةَ فَيَخْرُجُونَ بِهَا إِلَى صِبْيَانِ جَارِهِ وَلَا يُطْعِمُونَهُمْ مِنْهَا [. ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] احْفَظُوا وَلَا يَحْفَظُ مِنْكُمْ إِلَّا قَلِيلٌ [. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ" أَيْ بَيْنَ كُلِّ مُسْلِمَيْنِ تَخَاصَمَا. وَقِيلَ: بَيْنَ الْأَوْسِ وَالْخَزْرَجِ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: أَرَادَ بِالْأَخَوَيْنِ الطَّائِفَتَيْنِ، لِأَنَّ لَفْظَ التَّثْنِيَةِ يَرِدُ وَالْمُرَادُ بِهِ الْكَثْرَةُ، كقوله تعالى:" بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ" «٢» [المائدة: ٦٤]. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: أَيْ أَصْلِحُوا بَيْنَ كُلِّ أَخَوَيْنِ، فَهُوَ آتٍ عَلَى الْجَمِيعِ. وَقَرَأَ ابْنُ سِيرِينَ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَالْجَحْدَرِيُّ وَيَعْقُوبُ" بَيْنَ إِخْوَتِكُمْ" بِالتَّاءِ عَلَى الْجَمْعِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ" إِخْوَانِكُمْ". الْبَاقُونَ" أَخَوَيْكُمْ" بِالْيَاءِ عَلَى التَّثْنِيَةِ. الثَّالِثَةُ- فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَالَّتِي قَبْلَهَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْبَغْي لَا يُزِيلُ اسْمَ الْإِيمَانِ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى سَمَّاهُمْ إِخْوَةً مُؤْمِنِينَ مَعَ كَوْنِهِمْ بَاغِينَ. قَالَ الْحَارِثُ الْأَعْوَرُ: سُئِلَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁ وَهُوَ الْقُدْوَةُ عَنْ قِتَالِ أَهْلِ الْبَغْيِ مِنْ أَهْلِ الجمل وصفين: أمشركون هم؟
Din kardeşliği ise nesebin farklı olmasıyla kesintiye uğramaz. Sahîhayn'da (Buhârî ve Müslim) Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğzetmeyin, gizli kusurları araştırmayın (tecessüs etmeyin), kulak kabartıp gizlice dinlemeyin (tehassüs etmeyin), fiyat kızıştırmayın (tenâcüş yapmayın) ve ey Allah'ın kulları, kardeş olun!»1 Bir rivayette de [şöyle buyurmuştur]: «Birbirinize haset etmeyin, fiyat kızıştırmayın, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, hiçbiriniz diğerinin satışı üzerine satış yapmasın ve ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu küçük görmez. Takva işte buradadır -üç defa göğsüne işaret ederek- Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı (şerefi) diğer Müslümana haramdır.» Bu lafız Müslim'e aittir. Sahîhayn dışındaki [hadis kaynaklarında] Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu ayıplamaz, onu yardımsız bırakmaz, binasını onun binasından yüksek yaparak onun izni olmaksızın rüzgârını kesmez, tenceresinden ona bir kepçe ikram etmeksizin yemek kokusuyla onu rahatsız etmez ve çocukları için meyve satın alıp da komşusunun çocuklarının yanına o meyveyle çıkmalarına ve onlara bundan ikram etmemelerine izin vermez.» Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «[Bu tavsiyeleri] belleyip koruyun; ne var ki içinizden pek azı bunları korur» buyurdu. İkinci Mesele- Yüce Allah'ın: { فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ } “İki kardeşinizin arasını düzeltin” buyruğu, birbiriyle çekişen her iki Müslümanın arasını [düzeltin] demektir. Daha önce geçtiği üzere Evs ile Hazrec'in arası da denilmiştir. Ebû Ali şöyle demiştir: İki kardeş ile iki fırkayı (grubu) kastetmiştir; çünkü tesniye (ikil) lafzı gelir ama onunla çokluk kastedilir. Nitekim Yüce Allah'ın: { بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ } “Bilakis O'nun iki eli de açıktır”2 [el-Mâide 5/64] buyruğunda olduğu gibi. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Yani her iki kardeşinizin arasını düzeltin; dolayısıyla bu hitap herkesi kapsamaktadır. İbn Sîrîn, Nasr b. Âsım, Ebü'l-Âliye, el-Cahderî ve Ya'kûb cem (çoğul) olarak te ile "بَيْنَ إِخْوَتِكُمْ" şeklinde okumuşlardır. Hasan [el-Basrî] ise "إِخْوَانِكُمْ" şeklinde okumuştur. Geri kalanlar ise tesniye (ikil) olarak yâ ile "أَخَوَيْكُمْ" şeklinde okumuşlardır. Üçüncü Mesele- Bu ayette ve bundan önceki ayette, bağyin (haksız isyanın) iman ismini ortadan kaldırmadığına dair bir delil vardır; çünkü Yüce Allah, onlar bâgî (haksızlık yapan) kimseler olmalarına rağmen kendilerini mümin kardeşler olarak isimlendirmiştir. Hâris el-A'ver şöyle demiştir: Önder olan Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'a, Cemel ve Sıffîn ehlinden olan bâgîlerle yapılan savaş hakkında sorulup: "Onlar müşrik midir?" denildi.
20547. Metin
قَالَ: لَا، مِنَ الشِّرْكِ فَرُّوا. فَقِيلَ: أَمُنَافِقُونَ؟ قَالَ: لَا، لِأَنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلَّا قَلِيلًا. قِيلَ لَهُ: فَمَا حَالُهُمْ؟ قَالَ: إخواننا بغوا علينا.
O: 'Hayır, onlar şirkten kaçmışlardır' dedi. 'Münafık mıdırlar?' denildi. 'Hayır, çünkü münafıklar Allah'ı pek az anarlar' dedi. Ona: 'Peki onların durumu nedir?' denildi. Şöyle dedi: 'Onlar bize karşı taşkınlık eden (bağy eden) kardeşlerimizdir.'
20548. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ١١]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 11]
20549. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١) } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar, kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesinler; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir addır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (11)
20550. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ" فيه أربع مسائل: الاولى-:" يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ" قِيلَ عِنْدَ اللَّهِ. وَقِيلَ" خَيْراً مِنْهُمْ" أَيْ مُعْتَقَدًا وَأَسْلَمَ بَاطِنًا. وَالسُّخْرِيَةُ الِاسْتِهْزَاءُ. سَخِرْتُ مِنْهُ أَسْخَرُ سَخَرًا (بِالتَّحْرِيكِ) وَمَسْخَرًا وَسُخْرًا (بِالضَّمِّ). وَحَكَى أَبُو زَيْدٍ سَخِرْتُ بِهِ، وَهُوَ أَرْدَأُ اللُّغَتَيْنِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: سَخِرْتُ مِنْهُ وَسَخِرْتُ بِهِ، وَضَحِكْتُ مِنْهُ وَضَحِكْتُ بِهِ، وَهَزِئْتُ مِنْهُ وَهَزِئْتُ بِهِ، كل يقال. والاسم السخرية والسخري، وقرى بِهِمَا قَوْلُهُ تَعَالَى:" لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً سُخْرِيًّا" [الزخرف: ٣٢] وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَفُلَانٌ سُخْرَةٌ، يُتَسَخَّرُ فِي الْعَمَلِ. يُقَالُ: خَادِمُ سُخْرَةٍ. وَرَجُلُ سُخْرَةٍ أَيْضًا يُسْخَرُ مِنْهُ. وَسُخَرَةٌ (بِفَتْحِ الْخَاءِ) يَسْخَرُ مِنَ النَّاسِ. الثَّانِيَةُ- وَاخْتُلِفَ فِي سَبَبِ نُزُولِهَا، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي ثَابِتِ بْنِ قَيْسِ بْنِ شَمَّاسٍ كَانَ فِي أُذُنِهِ وَقْرٌ، فَإِذَا سَبَقُوهُ إِلَى مَجْلِسِ النَّبِيِّ ﷺ أَوْسَعُوا لَهُ إِذَا أَتَى حَتَّى يَجْلِسَ إِلَى جَنْبِهِ لِيَسْمَعَ مَا يَقُولُ، فَأَقْبَلَ ذَاتَ يَوْمٍ وَقَدْ فَاتَتْهُ مِنْ صَلَاةِ الْفَجْرِ رَكْعَةٌ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ، فَلَمَّا انْصَرَفَ النَّبِيُّ ﷺ أَخَذَ أَصْحَابُهُ مجالسهم منه،
Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla [alay etmesin]; belki onlar da kendilerinden daha hayırlıdırlar” buyruğunda dört mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele: { يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar” buyruğundaki [hayırlı olma durumunun], Allah katında [olduğu] söylenmiştir. { خَيْراً مِنْهُمْ } “Onlardan daha hayırlı” ifadesinin inanç bakımından ve iç dünyası itibariyle daha selametli [olma anlamında olduğu] da söylenmiştir. Suhriyye (السخرية), istihzâ (alay etmek) demektir. سَخِرْتُ مِنْهُ أَسْخَرُ سَخَرًا (harekeli olarak: sehar), مَسْخَرًا ve سُخْرًا (ötre ile: suhr) denir. Ebû Zeyd, سَخِرْتُ بِهِ (sahirtu bihî) kullanımını nakletmiştir ki bu iki lehçeden daha zayıf olanıdır. el-Ahfeş ise: "سَخِرْتُ مِنْهُ ve سَخِرْتُ بِهِ, ضَحِكْتُ مِنْهُ ve ضَحِكْتُ بِهِ, هَزِئْتُ مِنْهُ ve هَزِئْتُ بِهِ denir, hepsi de söylenir" demiştir. İsim hali es-suhriyye (السخرية) ve es-suhriyy (السخري) şeklindedir. Yüce Allah'ın: { لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً سُخْرِيًّا } “...Birbirlerini iş gördüren edinsinler diye...” [ez-Zuhruf: 32] buyruğu her iki şekilde de okunmuştur ve daha önce geçmişti1. "Filan kişi suhredir (سُخْرَةٌ)" denir; yani işte koşturulan, angaryaya tabi tutulandır. خَادِمُ سُخْرَةٍ (angaryacı hizmetçi) denilir. Aynı şekilde رَجُلُ سُخْرَةٍ kendisiyle alay edilen adama da denir. Süharah (سُخَرَةٌ) -hâ harfinin fethasıyla- ise insanlarla alay eden kimsedir. İkinci Mesele: Bu ayetin iniş sebebi hakkında ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: [Bu ayet] Sâbit b. Kays b. Şemmâs hakkında inmiştir. Onun kulağında bir ağırlık (işitme güçlüğü) vardı. İnsanlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisine ondan önce geldiklerinde, o geldiğinde ne söylediğini işitebilsin diye Peygamber'in yanına oturması için ona yer açarlardı. Bir gün Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte kılınan sabah namazından bir rekatı kaçırmış vaziyette geldi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namazı bitirince sahabîleri onun etrafındaki yerlerini aldılar,
20551. Metin
فَرَبَضَ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ بِمَجْلِسِهِ، وَعَضُّوا «١» فِيهِ فَلَا يَكَادُ يُوَسِّعُ أَحَدٌ لِأَحَدٍ حَتَّى يَظَلَّ الرَّجُلُ لَا يَجِدُ مَجْلِسًا فَيَظَلُّ قَائِمًا، فَلَمَّا انْصَرَفَ ثَابِتٌ مِنَ الصَّلَاةِ تَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ وَيَقُولُ: تَفَسَّحُوا تَفَسَّحُوا، فَفَسَحُوا لَهُ حَتَّى انْتَهَى إِلَى النَّبِيِّ ﷺ وَبَيْنَهُ وَبَيْنَهُ رَجُلٌ فَقَالَ لَهُ: تَفَسَّحْ. فَقَالَ لَهُ الرَّجُلُ: قَدْ وَجَدْتَ مَجْلِسًا فَاجْلِسْ! فَجَلَسَ ثَابِتٌ مِنْ خَلْفِهِ مُغْضَبًا، ثُمَّ قَالَ: مَنْ هَذَا؟ قَالُوا فُلَانٌ، فَقَالَ ثَابِتٌ: ابْنُ فُلَانَةٍ! يُعَيِّرُهُ بِهَا، يَعْنِي أُمًّا لَهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَاسْتَحْيَا الرَّجُلُ، فَنَزَلَتْ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: نَزَلَتْ فِي وَفْدِ بَنِي تَمِيمٍ الَّذِي تَقَدَّمَ ذِكْرُهُمْ فِي أَوَّلِ" السُّورَةِ" «٢» اسْتَهْزَءُوا بِفُقَرَاءِ الصَّحَابَةِ، مِثْلِ عَمَّارٍ وَخَبَّابٍ وَابْنِ فُهَيْرَةَ وَبِلَالٍ وَصُهَيْبٍ وَسَلْمَانَ وَسَالِمٍ مَوْلَى أَبِي حُذَيْفَةَ وَغَيْرِهِمْ، لَمَّا رَأَوْا مِنْ رَثَاثَةِ حَالِهِمْ، فَنَزَلَتْ فِي الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ سُخْرِيَةُ الْغَنِيِّ مِنَ الْفَقِيرِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَا يَسْخَرُ مَنْ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ ذُنُوبَهُ مِمَّنْ كَشَفَهُ اللَّهُ، فَلَعَلَّ إِظْهَارَ ذُنُوبِهِ فِي الدُّنْيَا خَيْرٌ لَهُ فِي الْآخِرَةِ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي عِكْرِمَةِ بْنِ أَبِي جَهْلٌ حِينَ قَدِمَ الْمَدِينَةَ مُسْلِمًا، وَكَانَ الْمُسْلِمُونَ إِذَا رَأَوْهُ قَالُوا ابْنَ فِرْعَوْنِ هَذِهِ الْأُمَّةِ. فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَنَزَلَتْ. وَبِالْجُمْلَةِ فَيَنْبَغِي أَلَّا يَجْتَرِئَ أَحَدٌ عَلَى الِاسْتِهْزَاءِ بِمَنْ يَقْتَحِمُهُ بِعَيْنِهِ إِذَا رَآهُ رَثَّ الْحَالِ أَوْ ذَا عَاهَةٍ فِي بَدَنِهِ أَوْ غَيْرِ لَبِيقٍ «٣» فِي مُحَادَثَتِهِ، فَلَعَلَّهُ أَخْلَصُ ضَمِيرًا وَأَنْقَى «٤» قَلْبًا مِمَّنْ هُوَ عَلَى ضِدِّ صِفَتِهِ، فَيَظْلِمُ نَفْسَهُ بِتَحْقِيرِ مَنْ وَقَّرَهُ اللَّهُ، وَالِاسْتِهْزَاءِ بِمَنْ عَظَّمَهُ اللَّهُ. وَلَقَدْ بَلَغَ بِالسَّلَفِ إِفْرَاطُ تَوَقِّيهِمْ وَتَصَوُّنِهِمْ مِنْ ذَلِكَ أَنْ قَالَ عَمْرُو بْنُ شُرَحْبِيلٍ: لَوْ رَأَيْتُ رَجُلًا يُرْضِعُ عنزا فضحكت منه لخشيت أَصْنَعَ مِثْلَ الَّذِي صَنَعَ. وَعَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ: الْبَلَاءُ مُوَكَّلٌ بِالْقَوْلِ، لَوْ سَخِرْتُ من كلب لخشيت أن أحول كلبا. و" قَوْمٌ" فِي اللُّغَةِ لِلْمُذَكَّرِينَ خَاصَّةً. قَالَ زُهَيْرٌ:
onlardan her adam oturduğu yere iyice yerleşti ve yerlerine sıkıca sarıldılar «١», öyle ki neredeyse hiç kimse bir başkasına yer açmıyordu ve kişi oturacak yer bulamayıp ayakta kalıyordu. Sâbit namazı bitirince insanların omuzları üzerinden atlayarak: 'Yer açın, yer açın!' demeye başladı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına varıncaya kadar ona yer açtılar; ancak onunla Peygamber arasında bir adam kalmıştı. Ona: 'Yer aç!' dedi. Adam ona: 'Bir yer buldun, oraya otur!' dedi. Sâbit öfkeli bir şekilde onun arkasına oturdu, sonra: 'Bu kim?' dedi. 'Falandır' dediler. Sâbit onu ayıplamak maksadıyla: 'Filancanın oğlu mu!' diyerek onun Câhiliye dönemindeki bir annesini andı. Bunun üzerine o adam utandı ve bu ayet indi. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Surenin başında zikri geçen Benî Temîm heyeti hakkında inmiştir «٢». Onlar; Ammâr, Habbâb, İbn Füheyre, Bilâl, Süheyb, Selmân, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ve diğer fakir sahâbileri kılık kıyafetlerinin perişanlığını görünce onlarla alay etmişlerdi. Bunun üzerine onlar hakkında bu ayet indi. Mücâhid: Bu, zenginin fakirle alay etmesidir, demiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: Allah'ın günahlarını örttüğü kimse, Allah'ın günahını açığa çıkardığı kimseyle alay etmesin; belki de dünyada günahlarının açığa çıkması onun için ahirette daha hayırlıdır. İkrime b. Ebî Cehil Müslüman olarak Medine'ye geldiğinde indiği de söylenmiştir; zira Müslümanlar onu gördüklerinde: 'Bu ümmetin Firavununun oğlu' derlerdi. O da bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet etti ve bu ayet indi. Özetle; hiç kimsenin, kılık kıyafetini pejmürde, bedeninde bir kusur bulunan veya konuşmasında maharetsiz «٣» gördüğü için gözüne kestirip küçük gördüğü bir kimseyle alay etmeye cüret etmemesi gerekir. Zira o kimse, bu durumun zıddında olan kimseden niyet bakımından daha ihlaslı ve kalp yönünden daha temiz «٤» olabilir; böylece kişi, Allah'ın değer verdiği birini küçümsemek ve Allah'ın yücelttiği biriyle alay etmek suretiyle nefsine zulmetmiş olur. Selefin bundan sakınma ve korunmadaki hassasiyeti o dereceye varmıştı ki Amr b. Şurahbîl şöyle demiştir: 'Bir adamın bir keçiyi emdiğini görsem ve buna gülsem, onun yaptığını yapmaktan korkarım.' Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle rivayet edilmiştir: 'Bela söze bağlıdır; şayet bir köpekle alay etseydim köpeğe dönüşmekten korkardım.' Dilbilgisinde "kavm" (قَوْمٌ) kelimesi özellikle erkekler için kullanılır. Züheyr şöyle demiştir:
20552. Metin
وَمَا أَدْرِي وَسَوْفَ إِخَالُ أَدْرِي ... أَقَوْمٌ آلُ حِصْنٍ أَمْ نِسَاءُ
Bilmiyorum, fakat yakında bileceğimi sanıyorum ... Hısn ailesi erkekler topluluğu mudur yoksa kadınlar mı?
20553. Metin
وَسُمُّوا قَوْمًا لِأَنَّهُمْ يَقُومُونَ مَعَ دَاعِيهِمْ فِي الشَّدَائِدِ. وَقِيلَ: إِنَّهُ جَمْعٌ قَائِمٌ، ثُمَّ اسْتُعْمِلَ فِي كُلِّ جَمَاعَةٍ وَإِنْ لَمْ يَكُونُوا قَائِمِينَ. وَقَدْ يَدْخُلُ فِي الْقَوْمِ النِّسَاءُ مجازا، وقد مضى في" البقرة"»
Zorluk anlarında kendilerini çağıran kimseyle birlikte kıyam ettikleri (yardıma koştukları) için onlara 'kavim' denilmiştir. 'Kâim'in (ayakta duran) çoğulu olduğu, sonra ayakta olmasalar bile her topluluk için kullanıldığı da söylenmiştir. Mecazen kadınlar da kavim kelimesinin kapsamına girebilir; Bakara Suresi'nde
20554. Metin
بيانه.
[bunun] açıklaması [geçmişti].
20555. Metin
الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ" أَفْرَدَ النِّسَاءَ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ السُّخْرِيَةَ مِنْهُنَّ أَكْثَرُ. وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" إِنَّا أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ" «١» [نوح: ١] فَشَمِلَ الْجَمِيعَ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: نَزَلَتْ فِي امْرَأَتَيْنِ مِنْ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ ﷺ سَخِرَتَا مِنْ أُمِّ سَلَمَةَ، وَذَلِكَ أَنَّهَا رَبَطَتْ خَصْرَيْهَا بِسَبِيبَةٍ- وَهُوَ ثَوْبٌ أَبْيَضُ، وَمِثْلُهَا السِّبُّ- وَسَدَلَتْ طَرَفَيْهَا خَلْفَهَا فَكَانَتْ تَجُرُّهَا، فَقَالَتْ عَائِشَةٌ لِحَفْصَةَ ﵄: انْظُرِي! مَا تَجُرُّ خَلْفَهَا كَأَنَّهُ لِسَانُ كَلْبٍ، فَهَذِهِ كَانَتْ سُخْرِيَتُهُمَا. وَقَالَ أَنَسٌ وَابْنُ زَيْدٍ: نَزَلَتْ فِي نِسَاءِ النَّبِيِّ ﷺ، عَيَّرْنَ أُمَّ سَلَمَةَ بِالْقِصَرِ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي عَائِشَةَ، أَشَارَتْ بِيَدِهَا إِلَى أُمِّ سَلَمَةَ، يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنَّهَا لَقَصِيرَةٌ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: إِنَّ صَفِيَّةَ بِنْتَ حُيَيِّ بْنِ أَخْطَبَ أَتَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ النِّسَاءَ يُعَيِّرْنَنِي، وَيَقُلْنَ لِي يَا يَهُودِيَّةُ بِنْتَ يَهُودِيَّيْنِ! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] هَلَّا قُلْتِ إِنَّ أَبِي هَارُونُ وَإِنَّ عَمِّي مُوسَى وَإِنَّ زَوْجِي مُحَمَّدٌ [. فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ. الرَّابِعَةُ- فِي صَحِيحِ التِّرْمِذِيِّ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: حَكَيْتُ لِلنَّبِيِّ ﷺ رَجُلًا «٢»، فَقَالَ:] مَا يَسُرُّنِي أَنِّي حَكَيْتُ رَجُلًا وَأَنَّ لِي كَذَا وَكَذَا [. قَالَتْ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ صَفِيَّةَ امْرَأَةٌ- وَقَالَتْ بِيَدِهَا «٣» - هَكَذَا، يَعْنِي أَنَّهَا قَصِيرَةٌ. فَقَالَ:] لَقَدْ مَزَجْتِ بِكَلِمَةٍ لَوْ مُزِجَ بِهَا الْبَحْرُ لَمُزِجَ [. وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ زَمْعَةَ قَالَ: نَهَى النَّبِيُّ ﷺ أَنْ يَضْحَكَ الرَّجُلُ مِمَّا يَخْرُجُ مِنَ الْأَنْفُسِ. وَقَالَ:] لِمَ يَضْرِبُ أَحَدُكُمُ امْرَأَتَهُ ضَرْبَ الْفَحْلِ ثُمَّ لَعَلَّهُ يُعَانِقُهَا [. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ [. وَهَذَا حَدِيثٌ عَظِيمٌ يَتَرَتَّبُ عَلَيْهِ أَلَّا يُقْطَعَ بِعَيْبِ أَحَدٍ لِمَا يُرَى عَلَيْهِ مِنْ صُوَرِ أَعْمَالِ الطَّاعَةِ أَوِ الْمُخَالَفَةِ، فَلَعَلَّ مَنْ يُحَافِظُ عَلَى الْأَعْمَالِ الظَّاهِرَةِ يَعْلَمُ اللَّهُ مِنْ قَلْبِهِ وَصْفًا مَذْمُومًا لا تصح
Üçüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ } “Kadınlar da kadınlarla [alay edip eğlenmesin]; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar” buyruğunda kadınlar ayrıca zikredilmiştir; zira alay edip eğlenme kadınlar arasında daha yaygındır. Nitekim Yüce Allah: { إِنَّا أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ } “Şüphesiz biz Nûh'u kavmine gönderdik” [Nûh: 1]1 buyurmuş ve bu ifade herkesi kapsamıştır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hanımlarından Ümmü Seleme ile alay eden iki hanımı hakkında inmiştir. Şöyle ki; Ümmü Seleme beline 'sebîbe' —ki bu beyaz bir kumaştır, 'sib' de bunun gibidir— bağlamış ve iki ucunu arkasından sarkıtmıştı, kumaş yerde sürünüyordu. Bunun üzerine Âişe, Hafsa'ya radıyallâhu anhümâ: "Bak arkasından ne sürüklüyor, tıpkı köpek dili gibi!" dedi. İşte onların alayı buydu. Enes ve İbn Zeyd ise şöyle demişlerdir: Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in boyunun kısalığından ötürü Ümmü Seleme'yi ayıplayan hanımları hakkında inmiştir. Âişe hakkında indiği de söylenmiştir; zira o eliyle Ümmü Seleme'ye işaret ederek: "Ey Allah'ın Peygamberi, o pek kısadır!" demişti. İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Kadınlar beni ayıplıyor ve bana 'Ey iki Yahudinin kızı olan Yahudi kadın!' diyorlar" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Sen de şöyle deseydin ya: 'Benim babam Hârûn, amcam Mûsâ, eşim de Muhammed'dir!'» buyurdu. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. Dördüncü Mesele- Sahîh-i Tirmizî'de Âişe'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir adamı taklit ettim2; bunun üzerine şöyle buyurdu: «Bana dünyalık şu ve şu şeyler verilse bile bir adamı taklit etmem beni asla sevindirmez.» Âişe dedi ki: "Bunun üzerine ben: 'Ey Allah'ın Resûlü, Safiyye öyle bir kadındır ki...' dedim ve eliyle şöyle yaparak3 boyunun kısa olduğunu kastetti. Bunun üzerine Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Öyle bir söz söyledin ki, şayet o denize karışsaydı kesinlikle denizin suyunu bile bozardı» buyurdu." Sahîh-i Buhârî'de Abdullah b. Zem'a'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, kişinin insanlardan çıkan [yel gibi tabii] şeylere gülmesini yasakladı ve şöyle buyurdu: «Biriniz hanımını köle döver gibi dövüp sonra da belki ona sarılmaya nasıl kalkışır?» Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.» Bu pek yüce bir hadistir ve gereğince; itaat yahut isyan türünden dışarıdan görünen amellerine bakılarak hiç kimsenin kusurlu olduğuna kesin hüküm verilemez. Çünkü zahirî amelleri titizlikle yerine getiren birinin kalbinde Allah'ın bildiği öyle yerilmiş bir vasıf bulunabilir ki
20556. Metin
مَعَهُ تِلْكَ الْأَعْمَالُ. وَلَعَلَّ مَنْ رَأَيْنَا عَلَيْهِ تَفْرِيطًا أَوْ مَعْصِيَةً يَعْلَمُ اللَّهُ مِنْ قَلْبِهِ وَصْفًا مَحْمُودًا يَغْفِرُ لَهُ بِسَبَبِهِ. فَالْأَعْمَالُ أَمَارَاتٌ ظَنِّيَّةٌ لَا أَدِلَّةً قَطْعِيَّةً. وَيَتَرَتَّبُ عَلَيْهَا عَدَمُ الْغُلُوِّ فِي تَعْظِيمِ مَنْ رَأَيْنَا عَلَيْهِ أَفْعَالًا صَالِحَةً، وَعَدَمُ الِاحْتِقَارِ لِمُسْلِمٍ رَأَيْنَا عَلَيْهِ أَفْعَالًا سَيِّئَةً. بَلْ تُحْتَقَرُ وَتُذَمُّ تِلْكَ الْحَالَةُ السَّيِّئَةُ، لَا تِلْكَ الذَّاتُ الْمُسِيئَةُ. فَتَدَبَّرْ هَذَا، فَإِنَّهُ نَظَرٌ دَقِيقٌ، وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ" فيه ثلاث مسائل: قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ" اللَّمْزُ: الْعَيْبُ، وَقَدْ مَضَى فِي" بَرَاءَةٌ" عِنْدَ قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقاتِ" «١» [التوبة: ٥٨]. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ اللَّمْزُ بِالْيَدِ وَالْعَيْنِ وَاللِّسَانِ وَالْإِشَارَةِ. وَالْهَمْزُ لَا يَكُونُ إِلَّا بِاللِّسَانِ. وَهَذِهِ الْآيَةُ مثل قوله تعالى:" وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ" «٢» [النساء: ٢٩] أَيْ لَا يَقْتُلُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا، لِأَنَّ الْمُؤْمِنِينَ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ، فَكَأَنَّهُ بِقَتْلِ أَخِيهِ قَاتَلَ نَفْسَهُ. وكقوله تعالى:" فَسَلِّمُوا عَلى أَنْفُسِكُمْ" «٣» [النور: ٦١] يَعْنِي يُسَلِّمُ بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ. وَالْمَعْنَى: لَا يَعِبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: لَا يَطْعَنْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: لَا يَلْعَنْ بَعْضُكُمْ بعضا. وقرى:" وَلَا تَلْمُزُوا" بِالضَّمِّ. وَفِي قَوْلِهِ" أَنْفُسَكُمْ" تَنْبِيهٌ عَلَى أَنَّ الْعَاقِلَ لَا يَعِيبُ نَفْسَهُ، فَلَا يَنْبَغِي أَنْ يَعِيبَ غَيْرَهُ لِأَنَّهُ كَنَفْسِهِ، قَالَ ﷺ:] الْمُؤْمِنُونَ كَجَسَدٍ وَاحِدٍ إِنِ اشْتَكَى عُضْوٌ مِنْهُ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى [. وَقَالَ بَكْرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْمُزَنِيُّ: إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَنْظُرَ الْعُيُوبَ جَمَّةً فَتَأَمَّلْ عَيَّابًا، فَإِنَّهُ إِنَّمَا يَعِيبُ النَّاسَ بِفَضْلِ مَا فِيهِ مِنَ الْعَيْبِ. وَقَالَ ﷺ:] يُبْصِرُ أَحَدُكُمُ الْقَذَاةَ «٤» فِي عَيْنِ أَخِيهِ وَيَدَعُ الْجِذْعَ فِي عَيْنِهِ [وَقِيلَ: مِنْ سَعَادَةِ الْمَرْءِ أَنْ يَشْتَغِلَ بِعُيُوبِ نَفْسِهِ عَنْ عُيُوبِ غَيْرِهِ. قَالَ الشَّاعِرُ:
olmaz. Üzerinde bir gevşeklik veya günah gördüğümüz kimsenin kalbinde ise Allah'ın bildiği öyle övgüye değer bir sıfat bulunabilir ki bu sebeple onu bağışlar. Dolayısıyla ameller kesin deliller değil, zannî alametlerdir. Bunun bir gereği olarak, üzerinde salih ameller gördüğümüz kimseyi yüceltmede aşırıya kaçmamak ve üzerinde kötü ameller gördüğümüz bir Müslümanı da hor görmemek icap eder. Bilakis hor görülüp yerilmesi gereken şey o kötü durumdur, o kötülüğü yapan şahsın bizzat kendisi değildir. Bunu iyi düşün; zira bu çok ince bir bakıştır. Tevfik Allah'tandır. Yüce Allah'ın: { وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } “Kendi kendinizi ayıplamayın” buyruğunda üç mesele vardır: Yüce Allah'ın: { وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } “Kendi kendinizi ayıplamayın” buyruğundaki el-Lemz (اللَّمْزُ); ayıplamak, kusur bulmak demektir. Tevbe Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقاتِ } «١» “Onlardan sadakalar hususunda seni ayıplayanlar da vardır” [Tevbe: 58] ayetinde geçmişti. et-Taberî şöyle demiştir: Lemz; el, göz, dil ve işaretle olur. Hemz ise ancak dille olur. Bu ayet, Yüce Allah'ın: { وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ } «٢» “Kendinizi öldürmeyin” [Nisâ: 29] yani birbirinizi öldürmeyin buyruğu gibidir; çünkü müminler tek bir nefis gibidir, dolayısıyla kardeşini öldüren sanki kendini öldürmüş gibidir. Tıpkı Yüce Allah'ın: { فَسَلِّمُوا عَلى أَنْفُسِكُمْ } «٣» “Kendi nefislerinize selam verin” [Nûr: 61] yani birbirinize selam verin buyruğu gibi. Mana şudur: Birbirinizi ayıplamayın. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve Saîd b. Cübeyr: Birbirinizi ta'netmeyin (kınamayın), demişlerdir. ed-Dahhâk: Birbirinize lanet etmeyin, demiştir. Zamme ile { وَلَا تَلْمُزُوا } şeklinde de okunmuştur. { أَنْفُسَكُمْ } “Kendi kendinizi” ifadesinde, akıllı bir kimsenin kendi nefsini ayıplamayacağına, dolayısıyla kendisi gibi olan başkasını da ayıplamaması gerektiğine bir uyarı vardır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: [ Müminler tek bir vücut gibidir; bir organı rahatsızlandığında vücudun diğer kısımları uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur ] buyurmuştur. Bekr b. Abdullah el-Müzenî şöyle demiştir: Kusurları etraflıca görmek istersen çok ayıplayan kimseye bak; zira o, insanları ancak kendisindeki kusurun çokluğu sebebiyle ayıplar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: [ Biriniz kardeşinin gözündeki çöpü «٤» görür de kendi gözündeki kütüğü bırakır ] buyurmuştur. Kişinin başkalarının kusurları yerine kendi kusurlarıyla meşgul olması onun mutluluğundandır, denilmiştir. Şair şöyle demiştir:
20557. Metin
الْمَرْءُ إِنْ كَانَ عَاقِلًا وَرِعًا ... أَشْغَلَهُ عَنْ عُيُوبِهِ وَرَعُهُ
Kişi akıllı ve vera' sahibi ise ... Vera'ı onu kendi kusurlarından alıkoyar / başkalarının kusurlarını görmekten meneder
20558. Metin
كَمَا السَّقِيمُ الْمَرِيضُ يَشْغَلُهُ ... عَنْ وَجَعِ النَّاسِ كلهم وجعه
Tıpkı dertli bir hastayı kendi ağrısının ... bütün insanların acılarıyla ilgilenmekten alıkoyduğu gibi.1234
20559. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
20560. Metin
لَا تَكْشِفَنَّ «١» مَسَاوِي النَّاسَ مَا سَتَرُوا ... فَيَهْتِكُ اللَّهُ سِتْرًا عَنْ مَسَاوِيكَا
İnsanların örttükleri kötülüklerini sakın açığa çıkarma «١» ... Yoksa Allah senin kötülüklerinin üzerindeki örtüyü açar
20561. Metin
وَاذْكُرْ مَحَاسِنَ مَا فِيهِمْ إِذَا ذُكِرُوا ... وَلَا تَعِبْ أَحَدًا مِنْهُمْ بِمَا فِيكَا
Anıldıkları vakit onlardaki güzellikleri an ... Ve sende bulunan şeylerle onlardan hiçbirini ayıplama
20562. Metin
الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ" النَّبَزُ (بِالتَّحْرِيكِ) اللَّقَبُ، وَالْجَمْعُ الْأَنْبَازُ. وَالنَّبْزُ (بِالتَّسْكِينِ) الْمَصْدَرُ، تَقُولُ: نَبَزَهُ يَنْبِزُهُ نَبْزًا، أَيْ لَقَّبَهُ. وَفُلَانٌ يُنَبِّزُ بِالصِّبْيَانِ أَيْ يُلَقِّبُهُمْ، شَدَّدَ لِلْكَثْرَةِ. وَيُقَالُ النَّبَزُ وَالنَّزَبُ لَقَبُ السُّوءِ. وَتَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ: أَيْ لَقَّبَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ أَبِي جُبَيْرَةَ بْنِ الضَّحَّاكِ قال: كان الرجل منا يكون له الاسمين وَالثَّلَاثَةُ فَيُدْعَى بِبَعْضِهَا فَعَسَى أَنْ يَكْرَهَ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ" وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ". قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ. وَأَبُو جُبَيْرَةَ هَذَا هُوَ أَخُو ثَابِتِ بْنِ الضَّحَّاكِ بْنِ خَلِيفَةَ الْأَنْصَارِيِّ. وَأَبُو زَيْدٍ «٢» سَعِيدُ بْنُ الرَّبِيعِ صَاحِبُ الْهَرَوِيِّ ثِقَةً. وَفِي مُصَنَّفِ أَبِي دَاوُدَ عَنْهُ قَالَ: فِينَا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، فِي بَنِي سَلَمَةَ" وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ" قَالَ: قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَلَيْسَ مِنَّا رَجُلٌ إِلَّا وَلَهُ اسْمَانِ أَوْ ثَلَاثَةٌ، فَجَعَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ يَا فُلَانُ فَيَقُولُونَ مَهْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّهُ يَغْضَبُ مِنْ هَذَا الِاسْمِ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ" وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ". فَهَذَا قَوْلٌ. وَقَوْلٌ ثَانٍ- قَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ: كَانَ الرَّجُلُ يُعَيَّرُ بَعْدَ إِسْلَامِهِ بِكُفْرِهِ يَا يَهُودِيُّ يَا نَصْرَانِيُّ، فَنَزَلَتْ. وَرُوِيَ عَنْ قَتَادَةَ وَأَبِي الْعَالِيَةِ وَعِكْرِمَةَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ قَوْلُ الرَّجُلِ لِلرَّجُلِ يَا فَاسِقُ يَا مُنَافِقُ. وَقَالَهُ مجاهد والحسن أيضا." بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ" أي بئس أن يسمى الرجل كافرا أو زانيا بعد إسلامه وتوبته، قاله ابن زيد. وقيل: المعنى أن من لقب أخاه أو سخر منه فهو فاسق. وفي الصحيح] من قال لأخيه يا كافر فقد باء بها أحدهما إن كان كما قال وإلا رجعت عليه [. فمن فعل ما نهى الله عنه من السخرية والهمز والنبز فذلك فسوق، وذلك لا يجوز. وَقَدْ رُوِيَ أَنَّ أَبَا ذَرٍّ ﵁ كَانَ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ فنازعه
İkinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ } “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” buyruğudur. Harekeli olarak en-Nebez (النَّبَز), lakap demektir; çoğulu ise el-enbâz (الْأَنْبَاز)'dır. Sükûn ile en-Nebz (النَّبْز) ise masdardır. «نَبَزَهُ يَنْبِزُهُ نَبْزًا» dersin ki "ona lakap taktı" demektir. "Falan kişi çocuklara lakap takıyor (يُنَبِّزُ بِالصِّبْيَانِ)" denildiğinde ise, çokluk bildirmek için şeddeli kullanılmıştır. en-Nebez (النَّبَز) ve en-nezeb (النَّزَب) kötü lakap için kullanılır. "Birbirinize lakap takmayın (تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ)" ifadesi, birbirlerini [kötü] lakaplarla çağırmaları anlamına gelir. Tirmizî'de Ebû Cübeyre b. ed-Dahhâk'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bizden bir adamın iki veya üç ismi olurdu da bunlardan biriyle çağrıldığında hoşlanmayabilirdi. Bunun üzerine: { وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ } “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” ayeti indi." [Tirmizî]: "Bu hasen bir hadistir" dedi. Bu Ebû Cübeyre, Sâbit b. ed-Dahhâk b. Halîfe el-Ensârî'nin kardeşidir. el-Herevî'nin arkadaşı Ebû Zeyd2 Saîd b. er-Rebî' ise güvenilir (sika) bir ravidir. Ebû Dâvûd'un Musannef'inde (Sünen'inde) ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu ayet bizim, yani Selemeoğulları hakkında indi: { وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ } “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir addır!” Ebû Cübeyre dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde, aramızda iki veya üç ismi olmayan hiçbir adam yoktu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ey falan!' diye hitap etmeye başladı. Bunun üzerine sahabeler: 'Dur, ey Allah'ın Resûlü! O bu isimden ötürü öfkelenir' dediler. Bunun üzerine: { وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ } “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” ayeti indi." Bu bir görüştür. İkinci görüş ise şöyledir: Hasan[-ı Basrî] ve Mücâhid: "Kişi İslam'a girdikten sonra küfrüyle; 'Ey Yahudi! Ey Hristiyan!' denilerek ayıplanırdı; bu sebeple ayet indi" demişlerdir. Bu görüş Katâde, Ebu'l-Âliye ve İkrime'den de rivayet edilmiştir. Katâde: "Bu, bir adamın diğerine 'Ey fâsık! Ey münafık!' demesidir" demiştir. Bunu Mücâhid ve Hasan da söylemiştir. { بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ } “İmandan sonra fasıklık ne kötü bir addır!” buyruğu, İbn Zeyd'e göre; bir kimsenin Müslüman olup tövbe ettikten sonra kâfir veya zâni (zina eden) olarak isimlendirilmesi ne kötüdür, demektir. Ayetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Din kardeşine kötü lakap takan veya onunla alay eden kimse fâsıktır. Sahîh'te şöyle rivayet edilmiştir: « كَانَ الرَّجُلُ يُعَيَّرُ بَعْدَ إِسْلَامِهِ... من قال لأخيه يا كافر فقد باء بها أحدهما إن كان كما قال وإلا رجعت عليه » «Kim kardeşine 'Ey kâfir!' derse, eğer dediği gibiyse ne âlâ, değilse bu söz ikisinden birine döner». Dolayısıyla Allah'ın yasakladığı alay etme, ayıplama (hemz) ve kötü lakap takma (nebz) fiillerini işleyen kimsenin bu davranışı fasıklıktır ve bu caiz değildir. Ebû Zerr radıyallâhu anh'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında bulunduğu sırada bir
20563. Metin
رَجُلٌ فَقَالَ لَهُ أَبُو ذَرٍّ: يَا ابْنَ الْيَهُودِيَّةِ! فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] مَا ترى ها هنا أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ مَا أَنْتَ بِأَفْضَلَ مِنْهُ [يَعْنِي بِالتَّقْوَى، وَنَزَلَتْ" وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ". وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: التَّنَابُزُ بِالْأَلْقَابِ أَنْ يَكُونَ الرَّجُلُ قَدْ عَمِلَ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابَ، فَنَهَى اللَّهُ أَنْ يُعَيَّرَ بِمَا سَلَفَ. يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا رُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ:] مَنْ عَيَّرَ مُؤْمِنًا بِذَنْبٍ تَابَ مِنْهُ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يَبْتَلِيَهُ بِهِ وَيَفْضَحَهُ فِيهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ [. الثَّالِثَةُ- وَقَعَ مِنْ ذَلِكَ مُسْتَثْنًى مَنْ غَلَبَ عَلَيْهِ الِاسْتِعْمَالُ كَالْأَعْرَجِ وَالْأَحْدَبِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ فِيهِ كَسْبٌ يَجِدُ فِي نَفْسِهِ مِنْهُ عَلَيْهِ، فَجَوَّزَتْهُ الْأُمَّةُ وَاتَّفَقَ عَلَى قَوْلِهِ أَهْلُ الْمِلَّةِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَقَدْ وَرَدَ لَعَمْرُ اللَّهِ مِنْ ذَلِكَ فِي كتبهم ما لا أرضاه في صالح «١» جزرة، لِأَنَّهُ صَحَّفَ" خَرَزَةً" فَلُقِّبَ بِهَا. وَكَذَلِكَ قَوْلُهُمْ فِي مُحَمَّدِ بْنِ سُلَيْمَانَ الْحَضْرَمِيِّ: مُطَيَّنٌ، لِأَنَّهُ وَقَعَ فِي طِينٍ. وَنَحْوُ ذَلِكَ مِمَّا غَلَبَ عَلَى الْمُتَأَخِّرِينَ، وَلَا أَرَاهُ سَائِغًا فِي الدِّينِ. وَقَدْ كَانَ مُوسَى بْنُ عُلَيِّ بْنِ رَبَاحٍ الْمِصْرِيُّ يَقُولُ: لَا أَجْعَلُ أَحَدًا صَغَّرَ اسْمَ أَبِي] فِي حِلٍّ [، وَكَانَ الْغَالِبُ عَلَى اسْمِهِ التَّصْغِيرَ بِضَمِّ الْعَيْنِ. وَالَّذِي يَضْبِطُ هَذَا كُلَّهُ، أن كل ما يكرهه الْإِنْسَانُ إِذَا نُودِيَ بِهِ فَلَا يَجُوزُ لِأَجْلِ الاذاية. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قُلْتُ- وَعَلَى هَذَا الْمَعْنَى تَرْجَمَ الْبُخَارِيُّ ﵀ فِي (كِتَابِ الْأَدَبِ) مِنَ الْجَامِعِ الصَّحِيحِ. فِي (بَابِ مَا يَجُوزُ مِنْ ذِكْرِ النَّاسِ نَحْوَ قَوْلِهِمُ الطَّوِيلِ وَالْقَصِيرِ لَا يُرَادُ بِهِ شَيْنُ الرَّجُلِ) قَالَ: وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] مَا يَقُولُ ذُو الْيَدَيْنِ [قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: تَضَمَّنَتِ الْآيَةُ الْمَنْعَ مِنْ تَلْقِيبِ الْإِنْسَانِ بِمَا يَكْرَهُ، وَيَجُوزُ تَلْقِيبُهُ بِمَا يُحِبُّ، أَلَا تَرَى أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَقَّبَ عُمَرَ بِالْفَارُوقِ، وَأَبَا بَكْرٍ بِالصِّدِّيقِ، وَعُثْمَانَ بِذِي النُّورَيْنِ، وَخُزَيْمَةَ بِذِي الشَّهَادَتَيْنِ، وَأَبَا هُرَيْرَةَ بِذِي الشِّمَالَيْنِ وَبِذِي الْيَدَيْنِ، فِي أَشْبَاهِ ذَلِكَ.
...bir adam [başka bir adama lakap taktı]. Ebû Zer ona: "Ey Yahudi kadının oğlu!" deyince Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « مَا ترى ها هنا أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ مَا أَنْتَ بِأَفْضَلَ مِنْهُ » «Burada gördüğün kırmızı yahut siyah [hiçbir kimseden] üstün değilsin» -yani takva olmadıkça- buyurdu ve { وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ } “Ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” [ayeti] indi. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Kötü lakaplarla çağırmak; bir kimsenin kötülükler işlemiş olup sonra tövbe etmesi, Allah'ın da geçmişte yaptıklarından dolayı onun ayıplanmasını yasaklamasıdır." Buna, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğuna dair rivayet delalet etmektedir: « مَنْ عَيَّرَ مُؤْمِنًا بِذَنْبٍ تَابَ مِنْهُ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يَبْتَلِيَهُ بِهِ وَيَفْضَحَهُ فِيهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ » «Kim bir mümini tövbe ettiği bir günahtan ötürü ayıplarsa, Allah'ın onu o günahla imtihan edip dünyada ve ahirette onunla rezil etmesi Allah üzerine bir hak olur.» Üçüncü Mesele- Bundan, topal (el-A'rec) ve kambur (el-Ahdeb) gibi kullanımı yaygınlaşan ve kişinin kendisinde bundan dolayı bir rahatsızlık hissetmediği, kendi kesbi (dahli) olmayan durumlar istisna edilmiştir; ümmet buna cevaz vermiş ve din ehli bu hususta ittifak etmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Allah'a yemin olsun ki onların kitaplarında, Sâlih Cezerah1 hakkında razı olmadığım şeyler varid olmuştur; zira o 'harazah' (boncuk) kelimesini tashif etmiş (yanlış okumuş) ve bu lakapla anılmıştır. Aynı şekilde Muhammed b. Süleymân el-Hadramî hakkında çamura düştüğü için 'Mutayyen' (çamura bulanmış) demeleri de böyledir. Müteahhirûn (sonraki dönem âlimleri) arasında yaygınlaşan bu ve benzeri durumları dinde caiz görmüyorum. Nitekim Mûsâ b. Uley b. Rebâh el-Mısrî: 'Babamın ismini [Uley diyerek] tasgîr eden (küçülten) hiçbir kimseye [hakkımı] helal etmiyorum' derdi; oysa babasının isminde galip olan [kullanım], ayn harfinin ötresiyle tasgîr idi. Bütün bunları zapt eden kural şudur: İnsana seslenildiğinde hoşlanmadığı her şey, eziyet vermesi sebebiyle caiz değildir. Doğrusunu Allah bilir." Ben (Kurtubî) derim ki: Buhârî -Allah ona rahmet etsin- el-Câmiu's-Sahîh'in (Kitâbü'l-Edeb) bölümünde, '(Kişiyi yermek kastı olmaksızın insanların uzun, kısa gibi nitelemelerle anılmasının caiz olduğuna dair bâb)' başlığı altında bu manaya işaret etmiş ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « مَا يَقُولُ ذُو الْيَدَيْنِ » «Zü'l-Yedeyn ne diyor?» buyurduğunu nakletmiştir. Ebû Abdillâh b. Huveyzimendâd şöyle demiştir: "Ayet, kişiye hoşlanmadığı bir lakap takmanın yasak olduğunu içermektedir; hoşlandığı bir lakap takılması ise caizdir. Görmez misin ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Ömer'e 'el-Fârûk', Ebû Bekir'e 'es-Sıddîk', Osman'a 'Zü'n-Nûreyn', Huzeyme'ye 'Zü'ş-Şehâdeteyn', Ebû Hüreyre'ye 'Zü'ş-Şimâleyn' ve 'Zü'l-Yedeyn' ve benzeri lakapları takmıştır."
20564. Metin
الزَّمَخْشَرِيُّ:" رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ] مِنْ حَقِّ الْمُؤْمِنِ عَلَى الْمُؤْمِنِ أَنْ يُسَمِّيَهُ بِأَحَبِّ أَسْمَائِهِ إِلَيْهِ [. وَلِهَذَا كَانَتِ التَّكْنِيَةُ مِنَ السُّنَّةِ وَالْأَدَبِ الْحَسَنِ، قَالَ عُمَرُ ﵁: أَشِيعُوا الْكُنَى فَإِنَّهَا مُنَبِّهَةٌ. وَلَقَدْ لُقِّبَ أَبُو بَكْرٍ بِالْعَتِيقِ وَالصِّدِّيقِ، وَعُمَرُ بِالْفَارُوقِ، وَحَمْزَةُ بِأَسَدِ اللَّهِ، وَخَالِدٌ بِسَيْفِ اللَّهِ. وَقَلَّ مِنَ الْمَشَاهِيرِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَالْإِسْلَامِ مَنْ لَيْسَ لَهُ لَقَبٌ. وَلَمْ تَزَلْ هَذِهِ الْأَلْقَابُ الْحَسَنَةُ فِي الْأُمَمِ كُلِّهَا- مِنَ الْعَرَبِ وَالْعَجَمِ- تَجْرِي فِي مُخَاطَبَاتِهِمْ وَمُكَاتَبَاتِهِمْ مِنْ غَيْرِ نَكِيرٍ". قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: فَأَمَّا مُسْتَحِبُّ الْأَلْقَابِ وَمُسْتَحْسِنُهَا فَلَا يُكْرَهُ. وَقَدْ وَصَفَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَدَدًا مِنْ أَصْحَابِهِ بِأَوْصَافٍ صَارَتْ لَهُمْ مِنْ أَجَلِّ الْأَلْقَابِ. قُلْتُ- فَأَمَّا مَا يَكُونُ ظَاهِرُهَا الْكَرَاهَةُ إِذَا أُرِيدَ بِهَا الصِّفَةُ لَا الْعَيْبُ فَذَلِكَ كَثِيرٌ. وَقَدْ سُئِلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ عَنِ الرَّجُلِ يَقُولُ: حُمَيْدٌ الطَّوِيلُ، وَسُلَيْمَانُ الْأَعْمَشُ، وَحُمَيْدٌ الْأَعْرَجُ، وَمَرْوَانُ الْأَصْغَرُ، فَقَالَ: إِذَا أَرَدْتَ صِفَتَهُ وَلَمْ تُرِدْ عَيْبَهُ فَلَا بَأْسَ بِهِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَرْجِسَ قَالَ: رَأَيْتُ الْأَصْلَعَ- يَعْنِي عُمَرَ- يُقَبِّلُ الْحَجَرَ. فِي رِوَايَةٍ الْأُصَيْلِعَ. قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَمَنْ لَمْ يَتُبْ" أَيْ عَنْ هَذِهِ الْأَلْقَابِ الَّتِي يَتَأَذَّى بِهَا السَّامِعُونَ." فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ" لأنفسهم بارتكاب هذه المناهي.
ez-Zemahşerî şöyle demiştir: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: [ Müminin mümin üzerindeki hakkından biri de onu en çok sevdiği isimleriyle çağırmasıdır ]. Bu sebeple künye takmak sünnetten ve güzel edeptendir. Ömer radıyallâhu anh: 'Künyeleri yayın; zira künye dikkat çekici ve vakar vericidir' demiştir. Ebû Bekir'e 'el-Atîk' ve 'es-Sıddîk', Ömer'e 'el-Fârûk', Hamza'ya 'Esedullah' (Allah'ın Aslanı), Hâlid'e 'Seyfullah' (Allah'ın Kılıcı) lakapları verilmiştir. Câhiliye ve İslâm dönemindeki meşhur şahsiyetlerden lakabı olmayan pek az kimse vardır. Araplardan ve Arap olmayanlardan bütün milletlerde bu güzel lakaplar, hiçbir itiraz olmaksızın hitaplarında ve yazışmalarında süregelmiştir." el-Mâverdî şöyle demiştir: Hoş ve güzel görülen lakaplara gelince bunlar mekruh değildir. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashâbından birçok kimseyi, sonradan kendileri için en yüce lakaplar hâline gelen vasıflarla nitelendirmiştir. Derim ki: Ayıplamak değil de sadece nitelemek murad edildiğinde, zâhiren hoş karşılanmayacak sıfatlarla anılmaya gelince bu pek çoktur. Nitekim Abdullah b. el-Mübârek'e bir adamın 'Humeyd et-Tavîl (Uzun Humeyd)', 'Süleyman el-A'meş (Gözü Çapaklı/Zayıf Süleyman)', 'Humeyd el-A'rec (Topal Humeyd)' ve 'Mervân el-Asgar (Küçük Mervân)' demesi sorulduğunda: 'Onun vasfını kastettiysen ve kusurunu amaçlamadıysan bunda bir sakınca yoktur' demiştir. Sahîh-i Müslim'de Abdullah b. Sercis'ten şöyle rivayet edilmiştir: 'el-Asla'ı -yani Ömer'i- Hacer-i Esved'i öperken gördüm.' Bir rivayette ise 'el-Uveysıla'' (kelce) şeklindedir. Yüce Allah'ın: { وَمَنْ لَمْ يَتُبْ } “Kim de tövbe etmezse” buyruğu, yani dinleyenlerin incindiği bu kötü lakaplardan tövbe etmezse, { فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “işte onlar zalimlerin ta kendileridir” bu yasakları işleyerek kendi nefislerine zulmedenlerdir.
20565. Metin
[سورة الحجرات (٤٩): آية ١٢]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 12]
20566. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاً أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاً أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢) } “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın (tecessüs etmeyin). Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.” (12)
20567. Metin
فِيهِ عَشْرُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى:" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ" قِيلَ: إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ اغْتَابَا رَفِيقَهُمَا. وَذَلِكَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى
Bu ayette on mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ } “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının” buyruğunun, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashâbından arkadaşlarının gıybetini yapan iki kişi hakkında indiği söylenmiştir. Şöyle ki: Peygamber sallallâhu
20568. Metin
اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا سَافَرَ ضَمَّ الرَّجُلَ الْمُحْتَاجَ إِلَى الرَّجُلَيْنِ الْمُوسِرَيْنِ فَيَخْدُمُهُمَا. فَضَمَّ سَلْمَانَ إِلَى رَجُلَيْنِ، فَتَقَدَّمَ سَلْمَانُ إِلَى الْمَنْزِلِ فغلبته عيناه فنام ولم يهي لَهُمَا شَيْئًا، فَجَاءَا فَلَمْ يَجِدَا طَعَامًا وَإِدَامًا، فَقَالَا لَهُ: انْطَلِقْ فَاطْلُبْ لَنَا مِنَ النَّبِيِّ ﷺ طَعَامًا وَإِدَامًا، فَذَهَبَ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ ﷺ: «١» [اذْهَبْ إِلَى أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ فَقُلْ لَهُ إِنْ كَانَ عِنْدَكَ فَضْلٌ مِنْ طَعَامٍ فَلْيُعْطِكَ [وَكَانَ أُسَامَةُ خَازِنَ النَّبِيِّ ﷺ، فَذَهَبَ إِلَيْهِ، فَقَالَ أُسَامَةُ: مَا عِنْدِي شي، فَرَجَعَ إِلَيْهِمَا فَأَخْبَرَهُمَا، فَقَالَا: قَدْ كَانَ عِنْدَهُ وَلَكِنَّهُ بَخِلَ. ثُمَّ بَعَثَا سَلْمَانَ إِلَى طَائِفَةٍ مِنَ الصَّحَابَةِ فَلَمْ يَجِدْ عِنْدَهُمْ شَيْئًا، فَقَالَا: لَوْ بَعَثْنَا سَلْمَانَ إِلَى بِئْرِ سُمَيْحَةَ «٢» لَغَارَ مَاؤُهَا. ثُمَّ انْطَلَقَا يَتَجَسَّسَانِ هَلْ عِنْدَ أُسَامَةَ شي، فَرَآهُمَا النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ:] مالي أَرَى خُضْرَةَ اللَّحْمِ فِي أَفْوَاهِكُمَا [فَقَالَا: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، وَاللَّهِ مَا أَكَلْنَا فِي يَوْمِنَا هَذَا لَحْمًا وَلَا غَيْرَهُ. فَقَالَ:] وَلَكِنَّكُمَا ظَلْتُمَا تَأْكُلَانِ لَحْمَ سَلْمَانَ وَأُسَامَةَ [فَنَزَلَتْ" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ" ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. أَيْ لَا تَظُنُّوا بِأَهْلِ الْخَيْرِ سُوءًا إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ مِنْ ظَاهِرِ أَمْرِهِمُ الْخَيْرَ. الثَّانِيَةُ- ثَبَتَ فِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ:] إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَنَاجَشُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا [لَفْظُ الْبُخَارِيِّ. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: فَالظَّنُّ هُنَا وَفِي الْآيَةِ هُوَ التُّهْمَةُ. وَمَحَلُّ التَّحْذِيرِ وَالنَّهْيِ إِنَّمَا هُوَ تُهْمَةٌ لَا سَبَبَ لَهَا يُوجِبُهَا، كَمَنْ يُتَّهَمُ بِالْفَاحِشَةِ أَوْ بِشُرْبِ الْخَمْرِ مَثَلًا وَلَمْ يَظْهَرْ عَلَيْهِ مَا يَقْتَضِي ذَلِكَ. وَدَلِيلُ كَوْنِ الظَّنِّ هُنَا بمعنى التهمة قول تَعَالَى:" وَلا تَجَسَّسُوا" وَذَلِكَ أَنَّهُ قَدْ يَقَعُ لَهُ خَاطِرُ التُّهْمَةِ ابْتِدَاءً وَيُرِيدُ أَنْ يَتَجَسَّسَ خبر ذلك ويبحث عنه، ويتبصر ويستمع لتحقق مَا وَقَعَ لَهُ مِنْ تِلْكَ التُّهْمَةِ. فَنَهَى النَّبِيِّ ﷺ عَنْ ذَلِكَ. وَإِنْ شِئْتَ قُلْتَ: وَالَّذِي يُمَيِّزُ الظُّنُونَ الَّتِي يَجِبُ اجْتِنَابُهَا عَمَّا سِوَاهَا، أَنَّ كُلَّ مَا لَمْ تُعْرَفْ لَهُ أَمَارَةٌ صَحِيحَةٌ وَسَبَبٌ ظَاهِرٌ كان حراما واجب الاجتناب.
[sallallâhu] aleyhi ve sellem sefere çıktığında, ihtiyaç sahibi bir kimseyi hali vakti yerinde iki kişinin yanına katar, o da onlara hizmet ederdi. Selmân'ı da iki kişinin yanına katmıştı. Selmân konaklama yerine önceden vardı; fakat gözlerine uyku galip geldi ve uyuyakaldı, onlar için hiçbir şey hazırlayamadı. O iki kişi geldiklerinde ne yiyecek ne de katık bulabildiler. Selmân'a: “Git, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bizim için yiyecek ve katık iste” dediler. Selmân gitti; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona:1 [«Üsâme b. Zeyd'e git ve ona: 'Yanında fazla yiyecek varsa sana versin' de» buyurdu. -Üsâme, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kâhyası (hazinedarı) idi.- Selmân ona gitti; Üsâme: “Yanıma hiçbir şey yok” dedi. Selmân o ikisinin yanına dönüp durumu haber verdi. Onlar: “Aslında yanında vardı fakat cimrilik etti” dediler. Sonra Selmân'ı ashâbdan bir grubun yanına gönderdiler; Selmân onların yanında da bir şey bulamadı. Bunun üzerine: “Selmân'ı Semîha Kuyusu'na2 gönderseydik suyu çekilirdi!” dediler. Ardından Üsâme'nin yanında bir şey olup olmadığını tecessüs etmek (araştırmak) üzere bizzat gittiler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları görünce:] «Neden sizin ağızlarınızda etin yeşilliğini (çiğ et rengini) görüyorum?» buyurdu. Onlar: “Ey Allah'ın Peygamberi! Allah'a yemin olsun ki biz bu günümüzde ne et ne de başka bir şey yedik” dediler. Bunun üzerine [Resûlullah]: «Fakat siz Selmân ile Üsâme'nin etini yemeye devam ettiniz» buyurdu. [İşte bunun üzerine]: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ } “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır” ayeti nazil oldu. Bunu Sa'lebî zikretmiştir. Yani, eğer dış görünüşlerinden hayır olduğunu biliyorsanız, hayır ehline kötü zan beslemeyiniz. İkinci Mesele- İki Sahîh'te (Buhârî ve Müslim) Ebû Hureyre'den rivayetle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu sabittir: «Zandan sakının; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın (tehassüs etmeyin), kusurlarını gözetlemeyin (tecessüs etmeyin), hileli artırma (neceş) yapmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun!» [Bu rivayet] Buhârî'nin lafzıdır. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Buradaki ve ayetteki zan, itham (töhmet altında bırakma) anlamındadır. Sakındırma ve yasaklamanın yöneldiği asıl yer ise, gerektirici hiçbir sebebi bulunmayan töhmettir; tıpkı kendisinde bunu gerektiren bir hal görülmediği halde fuhuş veya içki içmekle itham edilen kimse gibi. Burada zannın töhmet anlamında olduğunun delili, Yüce Allah'ın: { وَلا تَجَسَّسُوا } “Birbirinizin kusurunu araştırmayın” buyruğudur. Çünkü başlangıçta kişinin aklına bir töhmet düşüncesi gelebilir; o da bu ithamın doğru olup olmadığını araştırmak (tecessüs etmek), peşine düşmek, içyüzünü öğrenmek ve kulak kabartmak ister. İşte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan nehyetmiştir. Dilersen şöyle de diyebilirsin: Sakınılması vacip olan zanları diğerlerinden ayıran ölçüt; sahih bir alameti ve açık bir sebebi bilinmeyen her zannın haram ve sakınılması vacip olmasıdır.
20569. Metin
وَذَلِكَ إِذَا كَانَ الْمَظْنُونُ بِهِ مِمَّنْ شُوهِدَ مِنْهُ السَّتْرَ وَالصَّلَاحَ، وَأُونِسَتْ مِنْهُ الْأَمَانَةُ فِي الظَّاهِرِ، فَظَنُّ الْفَسَادِ بِهِ وَالْخِيَانَةِ مُحَرَّمٌ، بِخِلَافِ مَنِ اشْتَهَرَهُ النَّاسُ بِتَعَاطِي الرَّيْبَ وَالْمُجَاهَرَةِ بِالْخَبَائِثِ. وَعَنِ النَّبِيُّ ﷺ] إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ مِنَ الْمُسْلِمِ دَمَهُ وَعِرْضَهُ وَأَنْ يُظَنَّ بِهِ ظَنُّ السُّوءِ [. وَعَنِ الْحَسَنَ: كُنَّا فِي زَمَنٍ الظَّنُّ بِالنَّاسِ فِيهِ حَرَامٌ، وَأَنْتَ الْيَوْمَ فِي زَمَنِ اعْمَلْ وَاسْكُتْ وَظُنَّ فِي النَّاسِ مَا شِئْتَ. الثَّالِثَةُ- لِلظَّنِّ حَالَتَانِ: حَالَةٌ تُعْرَفُ وَتَقْوَى بِوَجْهٍ مِنْ وُجُوهِ الْأَدِلَّةِ فَيَجُوزُ الْحُكْمُ بِهَا، وَأَكْثَرُ أَحْكَامِ الشَّرِيعَةِ مَبْنِيَّةٌ عَلَى غَلَبَةِ الظَّنِّ، كَالْقِيَاسِ وَخَبَرِ الْوَاحِدِ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ قِيَمِ الْمُتْلَفَاتِ وَأُرُوشِ الْجِنَايَاتِ. وَالْحَالَةُ الثَّانِيَةُ- أَنْ يَقَعَ فِي النَّفْسِ شَيْءٌ مِنْ غَيْرِ دَلَالَةٍ فَلَا يَكُونُ ذَلِكَ أَوْلَى مِنْ ضِدِّهِ، فَهَذَا هُوَ الشَّكُّ، فَلَا يَجُوزُ الْحُكْمُ بِهِ، وَهُوَ الْمَنْهِيُّ عَنْهُ عَلَى مَا قَرَّرْنَاهُ آنِفًا. وَقَدْ أَنْكَرَتْ جَمَاعَةٌ مِنَ الْمُبْتَدِعَةِ تَعَبُّدَ اللَّهِ بِالظَّنِّ وَجَوَازِ الْعَمَلِ بِهِ، تَحَكُّمًا فِي الدِّينِ وَدَعْوَى فِي الْمَعْقُولِ. وَلَيْسَ فِي ذَلِكَ أَصْلٌ يُعَوَّلُ عَلَيْهِ، فَإِنَّ الْبَارِئَ تَعَالَى لَمْ يَذُمَّ جَمِيعَهُ، وَإِنَّمَا أَوْرَدَ الذَّمَّ فِي بَعْضِهِ. وَرُبَّمَا تَعَلَّقُوا بِحَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ] إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ [فَإِنَّ هَذَا لَا حُجَّةَ فِيهِ، لِأَنَّ الظَّنَّ فِي الشَّرِيعَةِ قِسْمَانِ: مَحْمُودٌ وَمَذْمُومٌ، فَالْمَحْمُودُ مِنْهُ مَا سَلِمَ مَعَهُ دِينُ الظَّانِّ وَالْمَظْنُونِ بِهِ عِنْدَ بُلُوغِهِ. وَالْمَذْمُومُ ضِدَّهُ، بِدَلَالَةِ قَوْلِهِ تَعَالَى:" إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ"، وقوله:" لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً" «١» [النور: ١٢]، وَقَوْلُهُ:" وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً" «٢» [الفتح: ١٢] وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:] إِذَا كَانَ أَحَدُكُمْ مَادِحًا أَخَاهُ فَلْيَقُلْ أَحْسِبُ كَذَا وَلَا أُزَكِّي عَلَى اللَّهِ أَحَدًا [. وَقَالَ:] إِذَا ظَنَنْتَ فَلَا تَحَقَّقْ وَإِذَا حَسَدْتَ فَلَا تَبْغِ وَإِذَا تَطَيَّرْتَ فَامْضِ [خَرَّجَهُ أَبُو دَاوُدَ. وَأَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّ الظَّنَّ الْقَبِيحَ بِمَنْ ظَاهِرُهُ الْخَيْرُ لَا يَجُوزُ، وَأَنَّهُ لَا حَرَجَ فِي الظن القبيح بمن ظاهره القبح، قَالَهُ الْمَهْدَوِيُّ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا تَجَسَّسُوا قَرَأَ أَبُو رَجَاءٍ وَالْحَسَنُ بِاخْتِلَافٍ وَغَيْرُهُمَا" وَلَا تَحَسَّسُوا" بِالْحَاءِ. وَاخْتُلِفَ هَلْ هُمَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ أو بمعنيين، فقال الأخفش: ليس
Bu [yasak], hakkında zanda bulunulan kimsenin örtünme ve salahı görülen, dış görünüşünde güvenilirlik hissedilen kimselerden olması durumundadır; böylesi biri hakkında fesat ve hıyanet zannında bulunmak haramdır. İnsanlar arasında şüpheli işler yapması ve kötülükleri açıkça işlemesiyle tanınan kimse ise bunun dışındadır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: « إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ مِنَ الْمُسْلِمِ دَمَهُ وَعِرْضَهُ وَأَنْ يُظَنَّ بِهِ ظَنُّ السُّوءِ » «Şüphesiz Allah, Müslümanın kanını, ırzını ve onun hakkında kötü zanda bulunulmasını haram kılmıştır.» Hasan[-ı Basrî]'den de şöyle rivayet edilmiştir: 'Biz öyle bir zamandaydık ki insanlara kötü zanda bulunmak haramdı. Siz ise bugün öyle bir zamandasınız ki amel et, sus ve insanlar hakkında dilediğin gibi zanda bulun.' Üçüncü Mesele- Zannın iki hâli vardır: Birinci hâl, delil türlerinden bir tür ile bilinen ve güçlenen zandır ki bununla hüküm vermek caizdir. Zaten şeriat hükümlerinin çoğu; kıyas, haber-i vâhid, telefatın kıymetleri ve cinayetlerin diyetleri (erşleri) gibi hususlarda zann-ı galibe (ağır basan zanna) dayanmaktadır. İkinci hâl ise herhangi bir delile dayanmaksızın nefse bir şeyin doğmasıdır ki bu, zıddından daha evlâ olmaz. İşte bu şüphedir; onunla hüküm vermek caiz değildir ve daha önce açıkladığımız üzere nehyedilen zan da budur. Ehl-i bid'atten bir grup, dinde keyfîlik ve akıl alanında dayanaksız bir iddia ortaya atarak, Allah'ın [kullarını] zanla ibadet/amel etmekle mükellef kıldığını ve zanna göre amel etmenin caiz olduğunu inkâr etmişlerdir. Bunda dayanılabilecek hiçbir asıl (delil) yoktur; zira Yüce Yaratıcı zannın tamamını yermemiş, yergiyi ancak bir kısmına yöneltmiştir. Bazen de Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği « إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ » «Zandan sakının» hadisine tutunurlar. Oysa bunda hiçbir delil yoktur; çünkü şeriatta zan iki kısımdır: Övülen ve yerilen. Övülen zan, ona ulaştığında zanda bulunan ile hakkında zanda bulunulanın dininin selamette kaldığı zandır. Yerilen ise bunun zıddıdır; nitekim Yüce Allah'ın: { إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ } “Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır”, { لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً }1 “Onu işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendi haklarında hayır zannında bulunmaları gerekmez miydi?” ve { وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً }2 “Kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz” buyrukları buna delalet etmektedir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: « إِذَا كَانَ أَحَدُكُمْ مَادِحًا أَخَاهُ فَلْيَقُلْ أَحْسِبُ كَذَا وَلَا أُزَكِّي عَلَى اللَّهِ أَحَدًا » «Biriniz din kardeşini övecekse: 'Böyle zannederim, Allah'a karşı da kimseyi temize çıkarmam' desin» buyurmuştur. Yine şöyle buyurmuştur: « إِذَا ظَنَنْتَ فَلَا تَحَقَّقْ وَإِذَا حَسَدْتَ فَلَا تَبْغِ وَإِذَا تَطَيَّرْتَ فَامْضِ » «Zanda bulunduğun zaman işin ardına düşüp araştırmayı kesinleştirme, haset ettiğinde taşkınlık yapma ve uğursuzluk hissine kapıldığında işine devam et.» Bu hadisi Ebû Dâvûd tahric etmiştir. Âlimlerin çoğuna göre, dış görünüşü hayır olan kimse hakkında çirkin zanda bulunmak caiz değildir; dış görünüşü çirkin olan kimse hakkında ise çirkin zanda bulunmakta bir sakınca yoktur. Bunu Mehdî söylemiştir. Dördüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَلا تَجَسَّسُوا } “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” buyruğunu, Ebû Recâ ile farklı rivayetlerle Hasan ve başkaları hā (ح) harfiyle { وَلَا تَحَسَّسُوا } şeklinde okumuşlardır. Bu ikisinin aynı anlamda mı yoksa iki ayrı anlamda mı olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Ahfeş şöyle demiştir: [Bu iki kelime] birbirinden
20570. Metin
تَبْعُدُ إِحْدَاهُمَا مِنَ الْأُخْرَى، لِأَنَّ التَّجَسُّسَ الْبَحْثُ عَمَّا يُكْتَمُ عَنْكَ. وَالتَّحَسُّسُ] بِالْحَاءِ [طَلَبُ الْأَخْبَارِ وَالْبَحْثُ عَنْهَا. وَقِيلَ: إِنَّ التَّجَسُّسَ] بِالْجِيمِ [هُوَ الْبَحْثُ، وَمِنْهُ قِيلَ: رَجُلٌ جَاسُوسٌ إِذَا كَانَ يَبْحَثُ عَنِ الْأُمُورِ. وَبِالْحَاءِ: هُوَ مَا أَدْرَكَهُ الْإِنْسَانُ بِبَعْضِ حَوَاسِّهِ. وَقَوْلٌ ثَانٍ فِي الْفَرْقِ: أَنَّهُ بِالْحَاءِ تَطَلُّبُهُ لِنَفْسِهِ، وَبِالْجِيمِ أَنْ يَكُونَ رَسُولًا لِغَيْرِهِ، قَالَهُ ثَعْلَبٌ. وَالْأَوَّلُ أَعْرَفُ. جَسَسْتُ الْأَخْبَارَ وَتَجَسَّسْتُهَا أَيْ تَفَحَّصْتُ عَنْهَا، وَمِنْهُ الْجَاسُوسُ. وَمَعْنَى الْآيَةِ: خُذُوا مَا ظَهَرَ وَلَا تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِ الْمُسْلِمِينَ، أَيْ لَا يَبْحَثُ أَحَدُكُمْ عَنْ عَيْبِ أَخِيهِ حَتَّى يَطَّلِعَ عَلَيْهِ بَعْدَ أَنْ سَتَرَهُ اللَّهُ. وَفِي كِتَابِ أَبِي دَاوُدَ عَنْ مُعَاوِيَةَ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:] إِنَّكَ إِنِ اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ الناس أفسدتهم أو كدت أن تُفْسِدُهُمْ [فَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ: كَلِمَةٌ سَمِعَهَا مُعَاوِيَةُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نَفَعَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِهَا. وَعَنِ الْمِقْدَامِ بْنِ معدي يكرب عَنْ أَبِي أُمَامَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:] إِنَّ الْأَمِيرَ إِذَا ابْتَغَى الرِّيبَةَ فِي النَّاسِ أَفْسَدَهُمْ [. وَعَنْ زَيْدِ بْنِ وَهْبٍ قَالَ: أُتِيَ ابْنُ مَسْعُودٍ فَقِيلَ: هَذَا فُلَانٌ تَقْطُرُ لِحْيَتُهُ خَمْرًا. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: إِنَّا قَدْ نُهِينَا عَنِ التَّجَسُّسِ، وَلَكِنْ إِنْ يَظْهَرْ لَنَا شَيْءٌ نَأْخُذُ بِهِ. وَعَنْ أَبِي بَرْزَةَ الْأَسْلَمِيِّ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الْإِيمَانُ قَلْبَهُ لَا تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلَا تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ، فَإِنَّ مَنِ اتَّبَعَ عَوْرَاتِهِمْ يَتَّبِعُ اللَّهُ عَوْرَتَهُ وَمَنْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ فِي بَيْتِهِ [. وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ ابن عَوْفٍ: حَرَسْتُ لَيْلَةً مَعَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ بِالْمَدِينَةِ إِذْ تَبَيَّنَ لَنَا سِرَاجٌ فِي بَيْتٍ بَابُهُ مُجَافٍ عَلَى قَوْمٍ لَهُمْ أَصْوَاتٌ مُرْتَفِعَةٌ وَلَغَطٌ، فَقَالَ عُمَرُ: هَذَا بَيْتُ رَبِيعَةَ بْنِ أُمَيَّةِ بْنِ خَلَفٍ، وَهُمُ الْآنَ شُرَّبٌ فَمَا تَرَى!؟ قُلْتُ: أَرَى أَنَّا قَدْ أَتَيْنَا مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَلا تَجَسَّسُوا" وَقَدْ تَجَسَّسْنَا، فَانْصَرَفَ عُمَرُ وَتَرَكَهُمْ. وَقَالَ أَبُو قِلَابَةَ: حُدِّثَ عُمَرُ ابن الْخَطَّابِ أَنَّ أَبَا مِحْجَنٍ الثَّقَفِيَّ يَشْرَبُ الْخَمْرَ مَعَ أَصْحَابٍ لَهُ فِي بَيْتِهِ، فَانْطَلَقَ عُمَرُ حَتَّى دَخَلَ عَلَيْهِ، فَإِذَا لَيْسَ عِنْدَهُ إِلَّا رَجُلٌ، فَقَالَ أَبُو مِحْجَنٍ: إِنَّ هَذَا لَا يَحِلُّ لَكَ! قَدْ نَهَاكَ اللَّهُ عَنِ التَّجَسُّسِ، فَخَرَجَ عُمَرُ وَتَرَكَهُ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: خَرَجَ عُمَرُ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ يَعُسَّانِ،
birbirinden uzak değildir; çünkü tecessüs (ج ile), senden gizlenen şeyi araştırmaktır. Tehassüs ise (ح ile) haberleri aramak ve onları araştırmaktır. Tecessüsün (cîm ile) araştırma olduğu ve bundan dolayı işleri araştıran kimseye 'câsûs' (casus) denildiği; tehassüsün ise (hâ ile) insanın bazı duyularıyla idrak ettiği şey olduğu da söylenmiştir. Aralarındaki fark hakkında ikinci bir görüş: Hâ ile olanın kişinin kendisi için araştırması, cîm ile olanın ise başkası adına elçi/haberci olmasıdır; bunu Sa'leb söylemiştir. Birincisi daha çok bilinendir. "جَسَسْتُ الْأَخْبَارَ وَتَجَسَّسْتُهَا" haberleri inceden inceye araştırdım demektir, casus kelimesi de bundan türemiştir. Ayetin manası şudur: Açık olanı alın ve Müslümanların gizli hallerini (mahremiyetlerini) araştırmayın; yani biriniz, Allah örttükten sonra ortaya çıkarmak maksadıyla kardeşinin ayıbını araştırmasın. Ebû Dâvûd'un kitabında Muâviye'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: [ Şayet insanların gizli hallerinin peşine düşersen onları ifsat edersin yahut neredeyse ifsat edersin ]. Ebü'd-Derdâ: 'Bu, Muâviye'nin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den işittiği ve Allah Teâlâ'nın kendisini onunla faydalandırdığı bir kelimedir' demiştir. Mikdâm b. Ma'dîkerib'den, Ebû Ümâme'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: [ Devlet başkanı insanlarda şüphe ararsa onları ifsat eder ]. Zeyd b. Vehb'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: İbn Mes'ûd'a bir adam getirilip: 'İşte falan adam, sakalından şarap damlıyor' denildi. Bunun üzerine Abdullah: 'Biz tecessüsten (gizli kusurları araştırmaktan) nehyolunduk; ancak bize bir şey açıkça görünürse gereğini yaparız' dedi. Ebû Berze el-Eslemî'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: [ Ey diliyle iman edip imanı kalbine girmemiş olanlar topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli kusurlarını araştırmayın. Çünkü kim onların gizli kusurlarını araştırırsa Allah da onun gizli kusurunu araştırır; Allah kimin gizli kusurunu araştırırsa onu evinin içinde bile rezil eder ]. Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Medine'de bir gece Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh ile birlikte nöbet tutuyordum. Kapısı kapalı bir evde bir kandil ve yüksek seslerle bağrışıp çağıran bir topluluk fark ettik. Ömer: 'Burası Rebîa b. Ümeyye b. Halef'in evidir ve onlar şu anda içki içmektedirler, ne dersin?' dedi. Ben: 'Bence biz Allah'ın yasakladığı bir şeyi yaptık; zira Yüce Allah: { وَلا تَجَسَّسُوا } “Kusurları araştırmayın” buyurdu, biz ise tecessüs ettik' dedim. Bunun üzerine Ömer döndü ve onları bıraktı. Ebû Kılâbe şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb'a Ebû Mihcen es-Sekafî'nin evinde arkadaşlarıyla birlikte şarap içtiği haber verildi. Ömer hemen gidip onun yanına girdi, baktı ki yanında bir adamdan başkası yok. Ebû Mihcen: 'Bunu yapman sana helal değildir! Allah seni tecessüsten menetti' dedi. Bunun üzerine Ömer dışarı çıktı ve onu bıraktı. Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: Ömer ile Abdurrahman gece devriyesine çıktılar,
20571. Metin
إِذْ تَبَيَّنَتْ لَهُمَا نَارٌ فَاسْتَأْذَنَا فَفُتِحَ الْبَابُ، فَإِذَا رَجُلٌ وَامْرَأَةٌ تُغَنِّي وَعَلَى يَدِ الرَّجُلِ قَدَحٌ، فَقَالَ عُمَرُ: وَأَنْتَ بِهَذَا يَا فُلَانُ؟ فَقَالَ: وَأَنْتَ بِهَذَا يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ! قَالَ عُمَرُ: فَمَنْ هَذِهِ مِنْكَ؟ قَالَ امْرَأَتِي، قَالَ فَمَا فِي هَذَا الْقَدَحِ؟ قَالَ مَاءٌ زُلَالٌ، فَقَالَ لِلْمَرْأَةِ: وَمَا الَّذِي تُغَنِّينَ؟ فَقَالَتْ:
bir ateş fark ettiler. İzin istediler, kapı açıldı; bir de baktılar ki bir adam ve şarkı söyleyen bir kadın var, adamın elinde de bir kadeh bulunuyor. Ömer: 'Sen bu işi mi yapıyorsun ey falan?' dedi. Adam: 'Sen de bunu mu yapıyorsun ey Müminlerin Emîri!' dedi. Ömer: 'Bu kadın senin neyin olur?' dedi. Adam: 'Eşimdir' dedi. 'Peki bu kadehteki nedir?' dedi. 'Tatlı ve berrak sudur' dedi. Kadına: 'Söylediğin o şarkı nedir?' dedi. Kadın şöyle dedi:
20572. Metin
تَطَاوَلَ هَذَا اللَّيْلُ وَاسْوَدَّ جَانِبُهُ ... وَأَرَّقَنِي أَنْ لَا خَلِيلَ أُلَاعِبُهْ
Bu gece uzadı da uzadı, etrafı karardı ... Oynaşacağım bir dostun olmaması uykumu kaçırdı
20573. Metin
فَوَاللَّهِ لَوْلَا اللَّهُ أَنِّي أُرَاقِبُهْ ... لَزُعْزِعَ مِنْ هَذَا السَّرِيرِ جَوَانِبُهْ
Vallahi eğer Allah'tan korkup O'nu gözetmeseydim ... Bu sedirin kenarları sallanırdı
20574. Metin
وَلَكِنَّ عَقْلِي وَالْحَيَاءَ يَكُفُّنِي ... وَأُكْرِمُ بَعْلِي أَنْ تُنَالَ مَرَاكِبُهْ
Lakin aklım ve hayâm beni bundan alıkoyar ... Ve kocamın yatağına başkalarının el uzatmasından onu korurum
20575. Metin
ثُمَّ قَالَ الرَّجُلُ: مَا بِهَذَا أُمِرْنَا يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ! قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَلا تَجَسَّسُوا". قَالَ صَدَقْتَ. قُلْتُ: لَا يُفْهَمُ مِنْ هَذَا الْخَبَرِ أَنَّ الْمَرْأَةَ كَانَتْ غَيْرَ زَوْجَةِ الرَّجُلِ، لِأَنَّ عُمَرَ لَا يُقِرُّ عَلَى الزِّنَى، وَإِنَّمَا غَنَّتْ بِتِلْكَ الْأَبْيَاتِ تَذْكَارًا لِزَوْجِهَا، وَأَنَّهَا قَالَتْهَا فِي مَغِيبِهِ عَنْهَا «١». وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ: كَانَ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ لَهُ أُخْتٌ فَاشْتَكَتْ، فَكَانَ يَعُودُهَا فَمَاتَتْ فَدَفَنَهَا. فَكَانَ هُوَ الَّذِي نَزَلَ فِي قَبْرِهَا، فَسَقَطَ مِنْ كُمِّهِ كِيسٌ فِيهِ دَنَانِيرُ، فَاسْتَعَانَ بِبَعْضِ أَهْلِهِ فَنَبَشُوا قَبْرَهَا فَأَخَذَ الْكِيسَ ثُمَّ قَالَ: لَأَكْشِفَنَّ حَتَّى أَنْظُرَ مَا آلَ حَالُ أُخْتِي إِلَيْهِ، فَكَشَفَ عَنْهَا فَإِذَا الْقَبْرُ مُشْتَعِلٌ نَارًا، فَجَاءَ إِلَى أُمِّهِ فَقَالَ: أَخْبِرِينِي مَا كَانَ عَمَلُ أُخْتِي؟ فَقَالَتْ: قَدْ مَاتَتْ أُخْتُكَ فَمَا سُؤَالُكَ عَنْ عَمَلِهَا! فَلَمْ يَزَلْ بِهَا حَتَّى قَالَتْ لَهُ: كَانَ مِنْ عَمَلِهَا أَنَّهَا كَانَتْ تُؤَخِّرُ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا، وَكَانَتْ إِذَا نَامَ الْجِيرَانُ قَامَتْ إِلَى بُيُوتِهِمْ فَأَلْقَمَتْ أُذُنَهَا أَبْوَابَهُمْ، فَتَجَسَّسَ عَلَيْهِمْ وَتُخْرِجُ أَسْرَارَهُمْ، فَقَالَ: بِهَذَا هَلَكَتْ! الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاً" نَهَى ﷿ عَنِ الْغِيبَةِ، وَهِيَ أَنْ تَذْكُرَ الرَّجُلَ بِمَا فِيهِ، فَإِنْ ذَكَرْتَهُ بِمَا لَيْسَ فِيهِ فَهُوَ الْبُهْتَانُ. ثَبَتَ مَعْنَاهُ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:] أَتَدْرُونَ مَا الْغِيبَةُ [؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ:] ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ [قِيلَ: أَفَرَأَيْتَ إِنْ كان في أخي ما أقول؟
Sonra adam: "Ey müminlerin emiri! Biz bununla emrolunmadık; Allah Teâlâ: { وَلا تَجَسَّسُوا } “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” buyurmuştur" dedi. [Ömer de]: "Doğru söyledin" dedi. Ben [Kurtubî] derim ki: Bu rivayetten, kadının o adamın nikâhlısı olmadığı şeklinde bir anlam çıkarılamaz; çünkü Ömer zinaya asla göz yummazdı. Kadın bu beyitleri yalnızca kocasına duyduğu özlem sebebiyle terennüm etmiş ve bunları kocası yanında yokken söylemiştir1. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Amr b. Dînâr şöyle demiştir: Medine ehlinden bir adamın bir kız kardeşi vardı ve hastalandı. Adam onu ziyaret ederdi. Derken vefat etti ve onu defnetti. Kabrine bizzat kendisi inmişti; o sırada yeninden içinde dinarlar bulunan bir kese düştü. Ailesinden bazılarından yardım isteyerek kabrini açtılar ve keseyi aldı. Sonra [kendi kendine]: "Kız kardeşimin akıbetinin neye vardığını görmek için [kabrini] mutlaka açıp bakacağım" dedi. Üzerini açtığında bir de gördü ki kabir alev alev yanmaktadır! Bunun üzerine annesinin yanına gelip: "Kız kardeşimin ameli neydi, bana anlat?" dedi. Annesi: "Kız kardeşin öldü gitti, onun amelinden sana ne!" dedi. Fakat adam ısrar etmekten vazgeçmedi; nihayet annesi ona şöyle dedi: "Onun amellerinden biri, namazı vakitlerinden sonraya tehir etmesiydi. Komşular uyuduğunda ise kalkıp evlerine gider, kulağını kapılarına dayar, onları gözetler (tecessüs eder) ve sırlarını açığa çıkarırdı." Bunun üzerine adam: "İşte bu yüzden helak olmuş!" dedi. Beşinci [Mesele]- Allah Teâlâ'nın: { وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاً } “Birbirinizin gıybetini yapmayın” kavli: Aziz ve Celil olan [Allah] gıybeti yasaklamıştır. Gıybet, bir kimseyi onda bulunan bir şeyle anmandır. Şayet onda bulunmayan bir şeyle anarsan bu iftiradır (bühtandır). Bunun manası Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre'den [rivayetle] sabittir; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « أَتَدْرُونَ مَا الْغِيبَةُ » «Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz?» Onlar: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. Şöyle buyurdu: « ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ » «Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır.» Denildi ki: "Ya kardeşimde söylediğim şey varsa, ne dersin?"
20576. Metin
قَالَ:] إِنْ كَانَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ فَقَدْ بَهَتَّهُ [. يُقَالُ: اغْتَابَهُ اغْتِيَابًا إِذَا وَقَعَ فِيهِ، وَالِاسْمُ الْغِيبَةُ، وَهِيَ ذِكْرُ الْعَيْبِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ «١». قَالَ الْحَسَنُ: الْغِيبَةُ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ كُلُّهَا فِي كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى: الْغِيبَةُ وَالْإِفْكُ وَالْبُهْتَانُ. فَأَمَّا الْغِيبَةُ فَهُوَ أَنْ تَقُولَ فِي أَخِيكَ مَا هُوَ فِيهِ. وَأَمَّا الْإِفْكُ فَأَنْ تَقُولَ فِيهِ مَا بَلَغَكَ عَنْهُ. وَأَمَّا الْبُهْتَانُ فَأَنْ تَقُولَ فِيهِ مَا لَيْسَ فِيهِ. وَعَنْ شُعْبَةَ قَالَ: قَالَ لِي مُعَاوِيَةُ- يَعْنِي ابْنَ قُرَّةَ-: لَوْ مَرَّ بِكَ رَجُلٌ أَقْطَعُ، فَقُلْتُ هَذَا أَقْطَعُ كَانَ غِيبَةً. قَالَ شُعْبَةُ: فَذَكَرْتُهُ لِأَبِي إِسْحَاقَ فَقَالَ صدق. وروى أبو هريرة أن الأسلمي ما عزا جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَشَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ بِالزِّنَى فَرَجَمَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. فَسَمِعَ نَبِيُّ اللَّهِ ﷺ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِهِ يَقُولُ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ: انْظُرْ إِلَى هَذَا الَّذِي سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فَلَمْ تَدَعْهُ نَفْسُهُ حَتَّى رُجِمَ رَجْمَ الْكَلْبِ، فَسَكَتَ عَنْهُمَا. ثُمَّ سَارَ سَاعَةً حَتَّى مَرَّ بِجِيفَةِ حِمَارٍ شَائِلٍ بِرِجْلِهِ فَقَالَ:] أَيْنَ فُلَانٌ وَفُلَانٌ [؟ فَقَالَا: نَحْنُ ذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ:] انْزِلَا فَكُلَا مِنْ جِيفَةِ هَذَا الْحِمَارِ [فَقَالَا: يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَمَنْ يَأْكُلُ مِنْ هَذَا! قَالَ:] فَمَا نِلْتُمَا مِنْ عِرْضِ أَخِيكُمَا أَشَدُّ مِنَ الْأَكْلِ مِنْهُ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ إِنَّهُ الْآنَ لَفِي أَنْهَارِ الْجَنَّةِ يَنْغَمِسُ فِيهَا [. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً" مَثَّلَ اللَّهُ الْغِيبَةَ بِأَكْلِ الْمَيْتَةِ، لِأَنَّ الْمَيِّتَ لَا يَعْلَمُ بِأَكْلِ لَحْمِهِ كَمَا أَنَّ الْحَيَّ لَا يَعْلَمُ بِغِيبَةِ مَنِ اغْتَابَهُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّمَا ضَرَبَ اللَّهُ هَذَا الْمَثَلَ لِلْغِيبَةِ لِأَنَّ أَكْلَ لَحْمِ الْمَيِّتِ حَرَامٌ مُسْتَقْذَرٌ، وَكَذَا الْغِيبَةُ حَرَامٌ فِي الدِّينِ وَقَبِيحٌ فِي النُّفُوسِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: كَمَا يَمْتَنِعُ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيِّتًا كَذَلِكَ يَجِبُ أَنْ يَمْتَنِعَ مِنْ غِيبَتِهِ حَيًّا. وَاسْتَعْمَلَ أَكْلَ اللَّحْمِ مَكَانَ الْغِيبَةِ لِأَنَّ عَادَةَ الْعَرَبِ بِذَلِكَ جَارِيَةٌ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Buyurdu ki: [ Eğer söylediğin şey onda varsa onun gıybetini yapmış olursun; şayet onda yoksa ona iftira etmiş olursun ]. Bir kimsenin aleyhinde konuşulduğunda "اغْتَابَهُ اغْتِيَابًا" denir; isim olarak "el-gıybet" (الْغِيبَةُ) gelir ki bu da gıyabında bir ayıbı zikretmektir «١». Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Gıybet üç kısımdır ve hepsi de Allah Teâlâ'nın Kitabı'nda yer alır: Gıybet, ifk ve bühtan. Gıybete gelince, kardeşin hakkında onda var olanı söylemendir. İfke gelince, onun hakkında sana ulaşan [aslsız] haberi söylemendir. Bühtana gelince, onun hakkında onda olmayan şeyi söylemendir. Şu'be'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Muâviye -yani İbn Kurre- bana dedi ki: 'Yanından eli kesik (çolak) bir adam geçse ve sen: 'Bu eli kesiktir' desen bu gıybet olur.' Şu'be der ki: Bunu Ebû İshâk'a anlattım; 'Doğru söylemiş' dedi. Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Mâiz el-Eslemî Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip zina ettiğine dair kendi aleyhine şahitlikte bulundu; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de onu recmetti. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem, ashâbından iki adamın birinin diğerine: 'Şu Allah'ın günahını örttüğü kimseye bak; nefsi onu rahat bırakmadı da nihayet köpek gibi recmedildi' dediğini işitti ve onlara bir şey demeyip sustu. Sonra bir süre yürüdü, nihayet ayağı havaya kalkmış bir eşek leşinin yanından geçti ve: [ Falan ve falan nerede? ] buyurdu. 'Biz buradayız ey Allah'ın Resûlü' dediler. [ İnin ve şu eşek leşinden yiyin! ] buyurdu. 'Ey Allah'ın Peygamberi, bundan kim yer!' dediler. Buyurdu ki: [ Kardeşinizin ırzına dil uzatmanız, bundan yemekten daha beterdir. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki o şu anda cennet nehirlerine dalıp yıkanmaktadır ]. Altıncı Mesele- Yüce Allah'ın: { أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً } “Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” buyruğu: Allah gıybeti leş yemeye benzetmiştir; çünkü ölü, etinin yendiğinin farkında olmadığı gibi yaşayan kimse de gıybetini yapanın gıybetinden haberdar olmaz. İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Teâlâ gıybet için bu misali verdi; çünkü ölü eti yemek haram ve son derece iğrençtir; aynı şekilde gıybet de dinde haram ve nefislerde çirkindir. Katâde şöyle demiştir: Birinizin ölmüş kardeşinin etini yemekten kaçındığı gibi, hayatta iken onun gıybetini yapmaktan da aynı şekilde kaçınması gerekir. Gıybet yerine et yemeyi kullanmıştır; çünkü Arapların âdeti bu şekilde cereyan etmektedir. Şair şöyle demiştir:
20577. Metin
فَإِنْ أَكَلُوا لَحْمِي وَفَرْتُ لُحُومَهُمْ ... وَإِنْ هَدَمُوا مجدي بنيت لهم مجدا «٢»
Şayet onlar benim etimi yerlerse [gıybetimi yaparlarsa], ben onların etlerini korurum; şayet onlar benim şerefimi yıkarlarsa, ben onlar için bir şeref bina ederim.2
20578. Metin
وَقَالَ ﷺ:] مَا صَامَ مَنْ ظَلَّ يَأْكُلُ لُحُومَ النَّاسِ [. فَشَبَّهَ الْوَقِيعَةَ فِي النَّاسِ بِأَكْلِ لُحُومِهِمْ. فَمَنْ تَنَقَّصَ مُسْلِمًا أَوْ ثَلَمَ عِرْضَهُ فَهُوَ كَالْآكِلِ لَحْمِهِ حَيًّا، وَمَنِ اغْتَابَهُ فَهُوَ كَالْآكِلِ لَحْمِهِ مَيِّتًا. وَفِي كِتَابِ أَبِي دَاوُدَ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:] لَمَّا عُرِجَ بِي مَرَرْتُ بِقَوْمٍ لَهُمْ أَظْفَارٌ مِنْ نُحَاسٍ يَخْمُشُونَ وُجُوهَهُمْ وَصُدُورَهُمْ فَقُلْتُ مَنْ هَؤُلَاءِ يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ لُحُومَ النَّاسِ وَيَقَعُونَ فِي أَعْرَاضِهِمْ [. وَعَنِ الْمُسْتَوْرِدِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ:] مَنْ أَكَلَ بِرَجُلٍ مُسْلِمٍ أَكْلَةً فَإِنَّ اللَّهَ يُطْعِمُهُ مِثْلَهَا مِنْ جَهَنَّمَ وَمَنْ كُسِيَ ثَوْبًا بِرَجُلٍ مُسْلِمٍ فَإِنَّ اللَّهَ يَكْسُوهُ مِثْلَهُ مِنْ جَهَنَّمَ وَمَنْ أَقَامَ بِرَجُلٍ مَقَامَ سُمْعَةٍ وَرِيَاءٍ فَإِنَّ اللَّهَ يَقُومُ بِهِ مَقَامَ سُمْعَةٍ وَرِيَاءٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ [. وَقَدْ تَقَدَّمَ قَوْلُهُ ﷺ:] يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الْإِيمَانُ قَلْبَهُ لَا تغتابوا المسلمين [. وقوله للرجلين:] مالي أَرَى خُضْرَةَ اللَّحْمِ فِي أَفْوَاهِكُمَا [. وَقَالَ أَبُو قِلَابَةَ الرَّقَاشِيُّ: سَمِعْتُ أَبَا عَاصِمٍ يَقُولُ: مَا اغْتَبْتُ أَحَدًا مُذْ عَرَفْتُ مَا فِي الْغِيبَةِ. وَكَانَ مَيْمُونُ بْنُ سِيَاهٍ لَا يَغْتَابُ أَحَدًا، وَلَا يَدَعُ أَحَدًا يَغْتَابُ أَحَدًا عِنْدَهُ، يَنْهَاهُ فَإِنِ انْتَهَى وَإِلَّا قَامَ. وَذَكَرَ الثَّعْلَبِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَامَ رَجُلٌ مِنْ عِنْدِ النَّبِيِّ ﷺ فَرَأَوْا فِي قِيَامِهِ عَجْزًا فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَعْجَزَ فُلَانًا! فَقَالَ:] أَكَلْتُمْ لَحْمَ أَخِيكُمْ وَاغْتَبْتُمُوهُ [. وَعَنْ سُفْيَانَ الثَّوْرِيِّ قَالَ: أَدْنَى الْغِيبَةِ أَنْ تَقُولَ إِنَّ فُلَانًا جَعْدٌ قَطَطٌ «١»، إِلَّا أَنَّهُ يُكْرَهُ ذَلِكَ. وَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁: إِيَّاكُمْ وَذِكْرَ النَّاسِ فَإِنَّهُ دَاءٌ، وَعَلَيْكُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ فَإِنَّهُ شِفَاءٌ. وَسَمِعَ عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ ﵄ رَجُلًا يَغْتَابُ آخَرَ، فَقَالَ: إِيَّاكَ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّهَا إِدَامُ كِلَابٍ النَّاسِ. وَقِيلَ لِعَمْرِو بْنِ عُبَيْدٍ: لَقَدْ وَقَعَ فِيكَ فُلَانٌ حَتَّى رَحِمْنَاكَ، قَالَ: إِيَّاهُ فَارْحَمُوا. وَقَالَ رَجُلٌ لِلْحَسَنِ: بَلَغَنِي أَنَّكَ تَغْتَابُنِي! فَقَالَ: لَمْ يَبْلُغْ قَدْرُكَ عِنْدِي أَنْ أُحَكِّمَكَ في حسناتي.
Yine [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem: «مَا صَامَ مَنْ ظَلَّ يَأْكُلُ لُحُومَ النَّاسِ» «İnsanların etlerini yiyip duran kimse oruç tutmamıştır» buyurmuştur. Böylece insanların aleyhinde konuşup dil uzatmayı onların etlerini yemeye benzetmiştir. Dolayısıyla bir Müslümanı küçümseyip ayıplayan veya onun haysiyet ve şerefine halel getiren kimse, sanki onun etini diri diri yemiş gibi olur. Onun gıybetini yapan kimse ise sanki onun etini ölü olarak yemiş gibi olur. Ebû Dâvûd'un kitabında Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «لَمَّا عُرِجَ بِي مَرَرْتُ بِقَوْمٍ لَهُمْ أَظْفَارٌ مِنْ نُحَاسٍ يَخْمُشُونَ وُجُوهَهُمْ وَصُدُورَهُمْ فَقُلْتُ مَنْ هَؤُلَاءِ يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ لُحُومَ النَّاسِ وَيَقَعُونَ فِي أَعْرَاضِهِمْ» «Miraca çıkarıldığım vakit, bakırdan tırnakları olan ve bunlarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim. 'Ey Cibrîl, bunlar kimdir?' dedim. O: 'Bunlar insanların etlerini yiyen ve onların ırzlarına dil uzatan kimselerdir' dedi.» Müstevrid'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «مَنْ أَكَلَ بِرَجُلٍ مُسْلِمٍ أَكْلَةً فَإِنَّ اللَّهَ يُطْعِمُهُ مِثْلَهَا مِنْ جَهَنَّمَ وَمَنْ كُسِيَ ثَوْبًا بِرَجُلٍ مُسْلِمٍ فَإِنَّ اللَّهَ يَكْسُوهُ مِثْلَهُ مِنْ جَهَنَّمَ وَمَنْ أَقَامَ بِرَجُلٍ مَقَامَ سُمْعَةٍ وَرِيَاءٍ فَإِنَّ اللَّهَ يَقُومُ بِهِ مَقَامَ سُمْعَةٍ وَرِيَاءٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ» «Kim Müslüman bir adam vesilesiyle [haksız kazançla] bir lokma yerse, Allah da cehennemden ona onun mislini yedirir. Kim Müslüman bir adam vesilesiyle bir elbise giyerse, Allah da cehennemden ona onun mislini giydirir. Kim de [kötülemek amacıyla] Müslüman bir adam üzerinden riya ve şöhret makamına çıkarsa, Allah da kıyamet gününde onu riya ve şöhret makamına çıkarıp [rezil rüsvay eder].» Nitekim [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu sözü daha önce geçmişti: «يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الْإِيمَانُ قَلْبَهُ لَا تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ» «Ey diliyle iman edip henüz iman kalbine girmemiş olan topluluk! Müslümanların gıybetini yapmayın!» Yine o iki adama söylediği: «مَا لِي أَرَى خُضْرَةَ اللَّحْمِ فِي أَفْوَاهِكُمَا» «Ne oluyor da ağızlarınızda etin yeşilliğini görüyorum?» sözü de geçmişti. Ebû Kılâbe er-Rakkâşî şöyle demiştir: Ebû Âsım'ın şöyle dediğini işittim: "Gıybetin [günahının] ne olduğunu öğrendiğimden beri hiç kimsenin gıybetini yapmadım." Meymûn b. Siyâh da hiç kimsenin gıybetini yapmaz ve kendi yanında birinin diğer bir kimseyi gıybet etmesine asla müsaade etmezdi; o kişiyi uyarır, şayet vazgeçerse ne âlâ, aksi takdirde oradan kalkıp giderdi. Sa'lebî, Ebû Hüreyre'nin hadisinden nakletmiştir; o şöyle demiştir: Bir adam Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanından kalktı. [Oradakiler] onun kalkışında bir acizlik ve uyuşukluk gördüler ve: 'Ey Allah'ın Resûlü, falanca ne kadar da aciz!' dediler. Bunun üzerine Resûlullah: «أَكَلْتُمْ لَحْمَ أَخِيكُمْ وَاغْتَبْتُمُوهُ» «Kardeşinizin etini yediniz ve onun gıybetini yaptınız» buyurdu. Süfyân es-Sevrî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Gıybetin en aşağı derecesi, -hoş karşılanmayacak bir durum olmakla birlikte- 'Falanca kıvırcık saçlı ve basık yapılıdır1' demendir." Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh şöyle demiştir: "İnsanları çekiştirmekten sakının, zira bu bir hastalıktır. Allah'ı zikretmeye sarılın, çünkü o bir şifadır." Ali b. el-Hüseyin radıyallâhu anhümâ, bir adamın başka birinin gıybetini yaptığını işitince şöyle demiştir: "Gıybetten sakın; zira o, insanların köpeklerinin katığıdır!" Amr b. Ubeyd'e: "Falanca senin aleyhinde öyle konuştu ki sana acıdık" denildiğinde, "Asıl ona acıyın!" demiştir. Bir adam Hasan[-ı Basrî]'ye: "Bana senin benim gıybetimi yaptığın ulaştı!" deyince, o: "Benim nazarımda kıymetin, sevaplarımı sana teslim edeceğim kadar yüksek değildir" demiştir.