[Kâf Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

20656. Metin

الجزء السابع عشر

On Yedinci Cüz

20657. Metin

[تفسير سورة ق-]

[Kâf Suresinin Tefsiri]

20658. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ سُورَةُ ق مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا، وَهِيَ خَمْسٌ وَأَرْبَعُونَ آيَةً مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعَطَاءٍ وَعِكْرِمَةَ وَجَابِرٍ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ: إِلَّا آيَةً، وَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ). وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أُمِّ هِشَامٍ بِنْتِ حَارِثَةَ بْنِ النُّعْمَانِ قَالَتْ: لَقَدْ كَانَ تَنُّورُنَا وَتَنُّورُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَاحِدًا سَنَتَيْنِ- أَوْ سَنَةً وَبَعْضَ سَنَةٍ- وَمَا أَخَذْتُ (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) إِلَّا عَنْ لِسَانِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، يَقْرَؤُهَا كُلَّ يَوْمِ جُمُعَةٍ عَلَى الْمِنْبَرِ إِذَا خَطَبَ النَّاسَ. وَعَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ سَأَلَ أَبَا وَاقِدٍ اللَّيْثِيَّ مَا كَانَ يَقْرَأُ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي الْأَضْحَى وَالْفِطْرِ؟ فَقَالَ: كَانَ يَقْرَأُ فِيهِمَا بِ (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) وَ (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ). وَعَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَقْرَأُ فِي الْفَجْرِ بِ (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) وَكَانَتْ صَلَاتُهُ بَعْدُ تَخْفِيفًا.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Kâf suresi bütünüyle Mekkîdir ve kırk beş ayettir. Hasan, Atâ, İkrime ve Câbir'in kavline göre bütünüyle Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde ise: Yüce Allah'ın: (وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ) [ayeti] müstesna bir ayeti hariç demiştir. Sahîh-i Müslim'de Ümmü Hişâm bint Hârise b. en-Nu'mân'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Tandırımız ile Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in tandırı iki yıl -veya bir yıl ve bir yılın bir kısmı boyunca- birdi. Ben (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) [suresini] sadece Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in dilinden öğrendim; insanlara hutbe irad ettiği her cuma günü onu minberde okurdu." Ömer b. el-Hattâb (radıyallâhu anh)'dan rivayete göre o, Ebû Vâkıd el-Leysî'ye Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Kurban ve Ramazan bayramlarında ne okuduğunu sordu. O da: "Her ikisinde de (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) ve (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ) [surelerini] okurdu" dedi. Câbir b. Semure'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah namazında (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) [suresini] okurdu; bundan sonraki namazı ise hafif idi.

20659. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ١ الى ٥]

[Kâf Suresi (50), Ayetler 1 ila 5]

20660. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

20661. Metin

ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣) قَدْ عَلِمْنا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ (٤)

Kâf. Şerefli Kur'ân'a andolsun! (1) Aksine kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: "Bu şaşılacak bir şeydir! (2) Ölüp de bir toprak olduğumuz zaman mı? Bu, pek uzak bir dönüştür!" dediler. (3) Şüphesiz yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda [her şeyi] koruyan bir kitap vardır. (4)

20662. Metin

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥)

Aksine kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar; bu yüzden onlar karışık bir durum içindedirler. (5)

20663. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣) قَدْ عَلِمْنا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ (٤) بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥) قَوْلُهُ تَعَالَى: (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) قَرَأَ الْعَامَّةُ (قَافْ) بِالْجَزْمِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ (قَافِ) بِكَسْرِ الْفَاءِ، لِأَنَّ الْكَسْرَ أَخُو الْجَزْمِ، فَلَمَّا سكن

Yüce Allah'ın: "Kâf. Şerefli Kur'ân'a andolsun! (1) Aksine kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: Bu şaşılacak bir şeydir! (2) Ölüp de bir toprak olduğumuz zaman mı? Bu, pek uzak bir dönüştür! dediler. (3) Şüphesiz yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda koruyan bir kitap vardır. (4) Aksine kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar; bu yüzden onlar karışık bir durum içindedirler. (5)" buyruğu. Yüce Allah'ın: (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) buyruğunda genel kıraat imamları (قَافْ) kelimesini cezm (sükûn) ile okumuşlardır. Hasan, İbn Ebî İshâk ve Nasr b. Âsım ise kesre cezmin kardeşi olduğu için fâ harfinin kesresiyle (قَافِ) şeklinde okumuşlardır; sonu sâkin olunca

20664. Metin

آخِرُهُ حَرَّكُوهُ بِحَرَكَةِ الْخَفْضِ. وَقَرَأَ عِيسَى الثَّقَفِيُّ بِفَتْحِ الْفَاءِ حَرَّكَهُ إِلَى أَخَفِّ الْحَرَكَاتِ. وَقَرَأَ هرون ومحمد بن السميقع (قَافُ) بِالضَّمِّ، لِأَنَّهُ فِي غَالِبِ الْأَمْرِ حَرَكَةُ الْبِنَاءِ نَحْوُ مُنْذُ وَقَطُّ وَقَبْلُ وَبَعْدُ. وَاخْتُلِفَ فِي مَعْنَى (ق) مَا هُوَ؟ فَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَعِكْرِمَةُ وَالضَّحَّاكُ: هُوَ جَبَلٌ مُحِيطٌ بِالْأَرْضِ مِنْ زُمُرُّدَةٍ خَضْرَاءَ اخْضَرَّتِ السَّمَاءُ مِنْهُ، وَعَلَيْهِ طَرَفَا السَّمَاءِ وَالسَّمَاءُ عَلَيْهِ مُقْبِيَّةٌ، وَمَا أَصَابَ النَّاسَ مِنْ زُمُرُّدٍ كَانَ مِمَّا تَسَاقَطَ مِنْ ذَلِكَ الْجَبَلِ. وَرَوَاهُ أَبُو الْجَوْزَاءِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ. قَالَ الْفَرَّاءُ: كَانَ يَجِبُ عَلَى هَذَا أَنْ يَظْهَرَ الْإِعْرَابُ فِي (ق)، لِأَنَّهُ اسْمٌ وَلَيْسَ بِهِجَاءٍ. قَالَ: وَلَعَلَّ الْقَافَ وحدها ذكرت من اسمه، كقوله الْقَائِلِ:

onu cer (kesre) harekesi ile harekelemişlerdir. Îsâ es-Sekafî ise harekelerin en hafifi olan fetha ile fâ harfini üstün okumuştur. Hârûn ve Muhammed b. es-Semeyka' ise, genellikle bina harekesi olması sebebiyle munzu (مُنْذُ), kattu (قَطُّ), kablü (قَبْلُ) ve ba'dü (بَعْدُ) kelimelerinde olduğu gibi zammeli olarak (قَافُ) şeklinde okumuşlardır. (ق) harfinin ne anlama geldiği hususunda ihtilaf edilmiştir: İbn Zeyd, İkrime ve ed-Dahhâk: "O, yeryüzünü kuşatan yeşil zümrütten bir dağdır; gökyüzü onun renginden yeşillenmiştir. Göğün iki ucu onun üzerindedir ve gök onun üzerinde kubbeleşmiştir. İnsanların elde ettiği zümrüt de o dağdan düşen parçalardandır" demişlerdir. Bunu Ebü'l-Cevzâ, Abdullah b. Abbâs'tan rivayet etmiştir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: Bu kabule göre (ق) kelimesinde irabın açıkça görülmesi gerekirdi; çünkü o bir isimdir, hece harfi değildir. Ferrâ devamla: "Belki de şairin şu sözünde olduğu gibi isminden sadece kāf harfi zikredilmiştir:"

20665. Metin

قُلْتُ لَهَا قِفِي فَقَالَتْ قَافْ

"Ona dur dedim, o da kāf (duruyorum) dedi."

20666. Metin

أَيْ أَنَا وَاقِفَةٌ. وَهَذَا وَجْهٌ حَسَنٌ وَقَدْ تَقَدَّمَ أَوَّلَ (الْبَقَرَةِ) «١». وَقَالَ وَهْبٌ: أَشْرَفَ ذُو الْقَرْنَيْنِ عَلَى جَبَلِ قَافٍ فَرَأَى تَحْتَهُ جِبَالًا صِغَارًا، فَقَالَ لَهُ: مَا أَنْتَ؟ قَالَ: أَنَا قَافٌ، قَالَ: فَمَا هَذِهِ الْجِبَالُ حَوْلَكَ؟ قَالَ: هِيَ عُرُوقِي وَمَا مِنْ مَدِينَةٍ إِلَّا وَفِيهَا عِرْقٌ مِنْ عُرُوقِي، فَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يُزَلْزِلَ مَدِينَةً أَمَرَنِي فَحَرَّكْتُ عِرْقِي ذَلِكَ فَتَزَلْزَلَتْ تِلْكَ الْأَرْضُ، فَقَالَ لَهُ: يَا قَافٌ أَخْبِرْنِي بِشَيْءٍ مِنْ عَظَمَةِ اللَّهِ، قَالَ: إِنَّ شَأْنَ رَبِّنَا لَعَظِيمٌ، وَإِنَّ وَرَائِي أَرْضًا مَسِيرَةَ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ فِي خَمْسِمِائَةِ عَامٍ مِنْ جِبَالِ ثَلْجٍ يُحَطِّمُ بَعْضُهَا بَعْضًا، لَوْلَا هِيَ لَاحْتَرَقْتُ مِنْ حَرِّ جَهَنَّمَ. [فَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ جَهَنَّمَ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَوْضِعِهَا، وَأَيْنَ هِيَ مِنَ الْأَرْضِ «٢»]. قَالَ: زِدْنِي، قَالَ: إِنَّ جِبْرِيلَ ﵇ وَاقِفٌ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ تَرْعَدُ فَرَائِصُهُ، يَخْلُقُ اللَّهُ مِنْ كُلِّ رَعْدَةٍ مِائَةَ أَلْفِ مَلَكٍ، فَأُولَئِكَ الْمَلَائِكَةُ وُقُوفٌ بَيْنَ يَدَيِ الله تعالى منكسو رُؤُوسُهُمْ، فَإِذَا أَذِنَ اللَّهُ لَهُمْ فِي الْكَلَامِ قَالُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً) «٣» يَعْنِي قَوْلَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: قَوْلُهُ (ق)

Yani ben durmaktayım (vâkıfetün) demektir. Bu güzel bir izahtır ve daha önce Bakara suresinin başında «١» geçmişti. Vehb dedi ki: Zülkarneyn, Kāf dağına çıktı ve altında küçük dağlar gördü. Ona: "Sen nesin?" dedi. O da: "Ben Kāf'ım" dedi. [Zülkarneyn]: "Peki etrafındaki bu dağlar nedir?" diye sordu. O da: "Bunlar benim damarlarımdır; hiçbir şehir yoktur ki orada benim damarlarımdan bir damar bulunmasın. Allah bir şehri sarsmak (deprem yapmak) istediğinde bana emreder, ben de o damarımı hareket ettiririm ve o yer sarsılır" dedi. Zülkarneyn ona: "Ey Kāf, bana Allah'ın azametinden bir şey anlat" dedi. O da: "Rabbimizin şânı pek yücedir; benim arkamda beş yüz yıllık mesafede beş yüz yıllık genişlikte, birbirini kıran kar dağlarından oluşan bir yer vardır. Şayet onlar olmasaydı cehennemin sıcağından yanardım" dedi. [Bu da cehennemin yeryüzünde olduğuna delalet eder; ancak onun yerini ve yeryüzünün neresinde olduğunu Allah daha iyi bilir «٢»]. Zülkarneyn: "Bana biraz daha anlat" dedi. O da: "Cebrail (aleyhisselâm) titreyerek Allah'ın huzurunda durur. Allah onun her titreyişinden yüz bin melek yaratır. İşte o melekler Allah Teâlâ'nın huzurunda başları öne eğik olarak dururlar. Allah onlara konuşma izni verdiğinde: 'Lâ ilâhe illallâh' derler. Yüce Allah'ın: (يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً) «٣» ayeti budur" dedi. Yani: 'Lâ ilâhe illallâh' sözünü [kastediyor]. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın (ق) sözü,

20667. Metin

أَيْ قُضِيَ الْأَمْرُ، كَمَا قِيلَ فِي (حم) أَيْ حُمَّ الْأَمْرُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: (ق) اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى أَقْسَمَ بِهِ. وَعَنْهُ أَيْضًا: أَنَّهُ اسْمٌ من أسماء

Yani "iş bitirilmiştir" (kudıye'l-emr) demektir; nitekim (حم - Hâ-Mîm) hakkında da "iş takdir edilmiştir" (humme'l-emr) denildiği gibidir.1 İbn Abbâs [şöyle] demiştir: "(ق - Kāf), Allah Teâlâ'nın kendisiyle yemin ettiği isimlerinden bir isimdir."2 Yine ondan [rivayet edildiğine göre] o, [...] isimlerinden bir isimdir.3

20668. Metin

الْقُرْآنِ. وَهُوَ قَوْلُ قَتَادَةَ. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: افْتِتَاحُ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى قَدِيرٌ وَقَاهِرٌ وَقَرِيبٌ وَقَاضٍ وَقَابِضٌ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: فَاتِحَةُ السُّورَةِ. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ: مَعْنَاهُ قِفْ عِنْدَ أَمْرِنَا وَنَهْيِنَا وَلَا تَعْدُهُمَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَاصِمٍ الْأَنْطَاكِيُّ: هُوَ قُرْبُ اللَّهِ مِنْ عِبَادِهِ، بَيَانُهُ (وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ). وَقَالَ ابْنُ عَطَاءٍ: أَقْسَمَ اللَّهُ بِقُوَّةِ قَلْبِ حَبِيبِهِ مُحَمَّدٍ ﷺ، حَيْثُ حَمَلَ الْخِطَابَ وَلَمْ يُؤَثِّرْ ذَلِكَ فِيهِ لِعُلُوِّ حَالِهِ. (وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) أَيِ الرَّفِيعُ الْقَدْرِ. وَقِيلَ: الْكَرِيمُ، قَالَهُ الْحَسَنُ. وَقِيلَ: الْكَثِيرُ، مَأْخُوذٌ مِنْ كَثْرَةِ الْقَدْرِ وَالْمَنْزِلَةِ لَا مِنْ كَثْرَةِ الْعَدَدِ، مِنْ قَوْلِهِمْ: كَثِيرُ فُلَانٍ فِي النُّفُوسِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْعَرَبِ فِي الْمَثَلِ السَّائِرِ: (فِي كُلِّ شَجَرٍ نَارٌ، وَاسْتَمْجَدَ الْمَرْخُ) «١» (وَالْعَفَارُ). أَيِ اسْتَكْثَرَ هَذَانِ النَّوْعَانِ من النار فزادا على سائر الشجر، قال ابْنُ بَحْرٍ. وَجَوَابُ الْقَسَمِ قِيلَ هُوَ: (قَدْ عَلِمْنا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ) عَلَى إِرَادَةِ اللَّامِ، أَيْ لَقَدْ عَلِمْنَا. وَقِيلَ: هُوَ (إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى) وَهُوَ اخْتِيَارُ التِّرْمِذِيِّ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ قَالَ: (ق) قَسَمٌ بِاسْمٍ هُوَ أَعْظَمُ الْأَسْمَاءِ الَّتِي خَرَجَتْ إِلَى الْعِبَادِ وَهُوَ الْقُدْرَةُ، وَأَقْسَمَ أَيْضًا بِالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ، ثُمَّ اقْتَصَّ ما خرج من القدرة من خلق السموات وَالْأَرَضِينَ وَأَرْزَاقِ الْعِبَادِ، وَخَلْقِ الْآدَمِيِّينَ، وَصِفَةِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَالْجَنَّةِ وَالنَّارِ، ثُمَّ قَالَ: (إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ) فَوَقَعَ الْقَسَمُ عَلَى هَذِهِ الْكَلِمَةِ كَأَنَّهُ قَالَ: (ق) أَيْ بِالْقُدْرَةِ وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ أَقْسَمْتُ أَنَّ فِيمَا اقْتَصَصْتُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ (لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ). وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: جَوَابُهُ (مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ). وَقَالَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: جَوَابُ هَذَا الْقَسَمِ (بَلْ عَجِبُوا). وَقَالَ الْأَخْفَشُ: جَوَابُهُ مَحْذُوفٌ كَأَنَّهُ قَالَ: (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) لَتُبْعَثُنَّ، يَدُلُّ عَلَيْهِ (أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً). قوله تعالى: (بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ) (أَنْ) فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى تَقْدِيرِ لِأَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ، يَعْنِي مُحَمَّدًا ﷺ، وَالضَّمِيرُ لِلْكُفَّارِ. وَقِيلَ: لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْكُفَّارِ جَمِيعًا. ثُمَّ مَيَّزَ بَيْنَهُمْ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: (فَقالَ الْكافِرُونَ) وَلَمْ يَقُلْ فَقَالُوا، بَلْ قَبَّحَ حَالَهُمْ وَفِعْلَهُمْ وَوَصَفَهُمْ بِالْكُفْرِ، كَمَا تَقُولُ: جَاءَنِي فُلَانٌ فَأَسْمَعَنِي المكروه، وقال لي الفاسق

[Yine ondan rivayet edildiğine göre o,] Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir. Bu, Katâde'nin de görüşüdür. el-Kurazî ise: "Yüce Allah'ın Kadîr, Kâhir, Karîb, Kādî ve Kābıd gibi isimlerinin başlangıç harfidir" demiştir. Şa'bî: "Surenin başlangıcıdır" demiştir. Ebû Bekir el-Verrâk: "Bunun anlamı; emrimiz ve yasağımız karşısında dur (kıf) ve bunların sınırını aşma, demektir" demiştir. Muhammed b. Âsım el-Antâkî: "Bu, Allah'ın kullarına olan yakınlığıdır (kurb); bunun açıklaması ise { وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ } “Biz ona şah damarından daha yakınız” [ayetidir]" demiştir. İbn Atâ ise: "Allah, yüce hâlinden dolayı vahiy hitabını taşıdığı ve bunun kendisini sarsmadığı için habîbi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in kalbinin kuvvetine yemin etmiştir" demiştir. { وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ } “Şerefli Kur'an'a andolsun”; yani kadri yüce olan [Kur'an'a]. el-Kerîm (şerefli/cömert) olduğu da söylenmiştir; bunu Hasan [el-Basrî] söylemiştir. Sayıca çokluktan değil de kadir ve mertebe çokluğundan türetilerek "çok" anlamına geldiği de söylenmiştir; nitekim Arapların "falancanın gönüllerdeki yeri çoktur" sözü böyledir. Arapların yaygın atasözündeki: "(فِي كُلِّ شَجَرٍ نَارٌ، وَاسْتَمْجَدَ الْمَرْخُ وَالْعَفَارُ) 'Her ağaçta ateş vardır; merh ve afâr ise bolca aldı'1" ifadesi de bu köktendir. İbn Bahr: "Yani bu iki ağaç türü ateşi bolca almış ve diğer ağaçlardan daha fazlasına sahip olmuştur" demiştir. Yeminin cevabının (cevâbü'l-kasem), [başında] lâm harfi takdiriyle (yani le-kad alimnâ şeklinde) { قَدْ عَلِمْنا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ } “Toprağın onlardan neyi eksilttiğini kesinlikle bilmişizdir” ayeti olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre de { إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى } “Şüphesiz bunda bir öğüt vardır” ayetidir; bu, Tirmizî Muhammed b. Ali'nin tercihidir. O şöyle demiştir: "(ق), kullara tecelli eden en yüce isim olan 'Kudret'e yemindir. Ayrıca şerefli Kur'an'a da yemin etmiştir. Ardından göklerin ve yerlerin yaratılışı, kulların rızıkları, insanların yaratılması, kıyamet gününün vasfı, cennet ve cehennem gibi kudretin tezahürlerini anlatmış; sonra da { إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ } “Şüphesiz bunda kalbi olan kimse için bir öğüt vardır” buyurmuştur. Böylece yemin bu ifade üzerine vâki olmuştur; sanki şöyle buyurmuştur: '(ق) yani Kudret'e ve şerefli Kur'an'a yemin ederim ki bu surede anlattıklarımda { لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ } “kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır"." İbn Keysân: "Yeminin cevabı { مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ } “[İnsan] hiçbir söz söylemez ki...” ayetidir" demiştir. Kûfeliler ise: "Bu yeminin cevabı { بَلْ عَجِبُوا } “Aksine şaştılar” ayetidir" demişlerdir. Ahfeş ise: "Yeminin cevabı mahzuftur (düşmüştür). Sanki { ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ } 'Kāf. Şerefli Kur'an'a andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz' buyurmuştur; buna { أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً } “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?” ayeti delalet etmektedir" demiştir. Yüce Allah'ın: { بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ } “Aksine, kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar” kavlindeki (أَنْ / en) edatı; kendilerinden bir uyarıcının -yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in- gelmesinden dolayı (li-en câehüm) takdiriyle nasb mahallindedir. Zamir ise kâfirlere aittir. Müminlerin ve kâfirlerin tamamına ait olduğu da söylenmiştir. Sonra Yüce Allah: { فَقالَ الْكافِرُونَ } “Kâfirler dedi ki...” buyurarak onları birbirinden ayırmış, "ve dediler ki" (fe-kālû) dememiş; aksine onların hâllerini ve fiillerini çirkin gösterip onları küfür ile nitelemiştir. Bu, senin: "Falanca bana geldi, bana çirkin sözler işittirdi ve o fâsık bana...

20669. Metin

أَنْتَ كَذَا وَكَذَا. (هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ) الْعَجِيبُ الْأَمْرُ الَّذِي يُتَعَجَّبُ مِنْهُ، وَكَذَلِكَ الْعُجَابُ بِالضَّمِّ، وَالْعُجَّابُ بِالتَّشْدِيدِ أَكْثَرُ مِنْهُ، وَكَذَلِكَ الْأُعْجُوبَةُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: عَجَبُهُمْ أَنْ دُعُوا إِلَى إِلَهٍ وَاحِدٍ. وَقِيلَ: مِنْ إِنْذَارِهِمْ بِالْبَعْثِ وَالنُّشُورِ. وَالَّذِي نَصَّ عليه القرآن أولى. قوله تعالى: (أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً) نُبْعَثُ، فَفِيهِ إِضْمَارٌ. (ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ) الرَّجْعُ الرَّدُّ أَيْ هُوَ رَدٌّ بَعِيدٌ أَيْ مُحَالٌ. يُقَالُ: رَجَعْتُهُ أَرْجِعُهُ رَجْعًا، وَرَجَعَ هُوَ يَرْجِعُ رُجُوعًا، وَفِيهِ إِضْمَارٌ آخَرُ، أَيْ وَقَالُوا أَنُبْعَثُ إِذَا مِتْنَا. وَذِكْرُ الْبَعْثِ وإن لم يجرها هنا فَقَدْ جَرَى فِي مَوَاضِعَ، وَالْقُرْآنُ كَالسُّورَةِ الْوَاحِدَةِ. وَأَيْضًا ذِكْرُ الْبَعْثِ مُنْطَوٍ تَحْتَ قَوْلِهِ: (بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ) لِأَنَّهُ إِنَّمَا ينذر بالعقاب والحساب في الآخرة. أَيْ مَا تَأْكُلُ مِنْ أَجْسَادِهِمْ فَلَا يَضِلُّ عنا شي حَتَّى تَتَعَذَّرَ عَلَيْنَا الْإِعَادَةُ. وَفِي التَّنْزِيلِ: (قالَ فَما بالُ الْقُرُونِ الْأُولى قالَ عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي فِي كِتابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى) «١» وَفِي الصَّحِيحِ: (كُلُّ ابْنِ آدَمَ يَأْكُلُهُ التُّرَابُ إِلَّا عَجْبَ الذَّنَبِ مِنْهُ خُلِقَ وَفِيهِ يركب) وقد تقدم. وثبت أن لأنبياء وَالْأَوْلِيَاءَ وَالشُّهَدَاءَ لَا تَأْكُلُ الْأَرْضُ أَجْسَادَهُمْ، حَرَّمَ اللَّهُ عَلَى الْأَرْضِ أَنْ تَأْكُلَ أَجْسَادَهُمْ. وَقَدْ بَيَّنَّا هَذَا فِي كِتَابِ (التَّذْكِرَةِ) وَتَقَدَّمَ أَيْضًا فِي هَذَا الْكِتَابِ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: النَّقْصُ هُنَا الْمَوْتُ يَقُولُ قَدْ عَلِمْنَا مِنْهُمْ مَنْ يَمُوتُ وَمَنْ يَبْقَى، لِأَنَّ مَنْ مَاتَ دُفِنَ فَكَأَنَّ الْأَرْضَ تَنْقُصُ مِنَ النَّاسِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هُوَ مَنْ يَدْخُلُ فِي الْإِسْلَامِ مِنَ الْمُشْرِكِينَ. (وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ) أَيْ بِعِدَّتِهِمْ وَأَسْمَائِهِمْ فَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ. وَقِيلَ: اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ أَيْ مَحْفُوظٌ مِنَ الشَّيَاطِينِ أَوْ مَحْفُوظٌ فِيهِ كُلُّ شي. وَقِيلَ: الْكِتَابُ عِبَارَةٌ عَنِ الْعِلْمِ وَالْإِحْصَاءِ، كَمَا تَقُولُ: كَتَبْتُ عَلَيْكَ هَذَا أَيْ حَفِظْتُهُ، وَهَذَا تَرْكُ الظَّاهِرِ مِنْ غَيْرِ ضَرُورَةٍ. وَقِيلَ: أَيْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ لِأَعْمَالِ بَنِي آدَمَ لِنُحَاسِبَهُمْ عليها. قوله تعالى: (بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ) أَيِ الْقُرْآنِ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَقَالَ الثَّعْلَبِيُّ: بِالْحَقِّ الْقُرْآنُ. وَقِيلَ: الْإِسْلَامُ. وَقِيلَ: مُحَمَّدٌ ﷺ. (فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ)

...sen şöyle ve böylesin [demektir]. { هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ } “Bu, şaşılacak bir şeydir!” el-Acîb (الْعَجِيبُ), kendisine şaşırılan şey demektir. Ötre ile u'câb (الْعُجَابُ) da böyledir; şeddeli olarak uccâb (الْعُجَّابُ) ise bundan daha mübalağalıdır. el-U'cûbe (الْأُعْجُوبَةُ) de bu anlamdadır. Katâde: "Onların şaşmaları, tek bir ilâha çağrılmış olmalarındandır" demiştir. [Diğer bir görüşte]: "Öldükten sonra dirilme ve toplanma ile uyarılmalarına [şaşırmışlardır]" denilmiştir. Kur'ân'ın açıkça belirttiği [anlam] ise daha uygundur. Yüce Allah'ın: { أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً } “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı [tekrar diriltileceğiz]?” ayetinde "[tekrar diriltilecek miyiz?]" ifadesi mukadderdir; dolayısıyla burada bir idmâr (hazif/takdir) vardır. { ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ } “Bu, uzak bir dönüştür.” er-Rec' (الرَّجْعُ), geri döndürmek/iade etmek demektir; yani "bu [gerçekleşmesi] uzak, imkânsız bir geri dönüştür" demektir. [Arapçada] 'Onu geri döndürdüm' anlamında رجعته أرجعه رجعا ve 'kendisi geri döndü' anlamında رجع هو يرجع رجوعا denir. Burada başka bir idmâr daha vardır; yani: "Öldüğümüz zaman diriltilecek miyiz? dediler." Burada yeniden dirilmenin (ba's) zikri açıkça geçmemiş olsa da başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır ve Kur'ân tek bir sure gibidir. Ayrıca yeniden dirilmenin zikri, { بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ } “Aksine kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar” ayetinin kapsamına dâhildir; zira o uyarıcı ancak ahiretteki azap ve hesap ile uyarmaktadır. Yani [toprağın] onların bedenlerinden yediği şeyleri [biliriz]; böylece bizden hiçbir şey kaybolup gitmez ve onları yeniden yaratmamız bize zor gelmez. İndirilen kitapta (Kur'ân'da) şöyle buyrulmaktadır: { قالَ فَما بالُ الْقُرُونِ الْأُولى قالَ عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي فِي كِتابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى } “[Firavun]: 'Öyleyse önceki nesillerin hâli ne olacak?' dedi. [Mûsâ] dedi ki: 'Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır ne de unutur.'”1 Sahîh'te ise şöyle geçmektedir: « كُلُّ ابْنِ آدَمَ يَأْكُلُهُ التُّرَابُ إِلَّا عَجْبَ الذَّنَبِ مِنْهُ خُلِقَ وَفِيهِ يركب » «Kuyruk sokumu (acbü'z-zeneb) hariç, Âdemoğlunun her yerini toprak yer. O ondan yaratılmıştır ve [tekrar] onda birleştirilecektir.» Bu hadis daha önce geçmişti. Peygamberlerin, velilerin ve şehitlerin bedenlerini toprağın yemediği sabit olmuştur; Allah toprağa onların bedenlerini yemesini haram kılmıştır. Bunu et-Tezkire adlı kitabımızda açıkladık ve bu eserde de daha önce geçti. es-Süddî: "Buradaki eksiltme (naks) ölüm demektir; yani 'onlardan kimin öleceğini ve kimin kalacağını kesinlikle bildik' demektedir. Çünkü ölen kişi defnedilir ve sanki yer insanlardan eksiltmiş gibi olur" demiştir. İbn Abbâs'tan rivayete göre ise o: "Müşriklerden İslâm'a girenlerdir" [anlamındadır]. { وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ } “Katımızda [her şeyi] koruyan bir kitap vardır.” Yani onların sayılarını ve isimlerini [muhafaza eden bir kitap vardır]; buradaki faîl (فَعِيلٌ) vezni fâil (فَاعِلٌ) anlamındadır. [Bir görüşe göre]: Levh-i Mahfûz'dur; yani şeytanlardan korunmuştur ya da içinde her şey muhafaza edilmiştir. [Diğer bir görüşe göre]: Kitap, ilimden ve kaydetmekten (ihsâ) kinayedir; nitekim 'Bunu sana yazdım' denildiğinde 'onu hafızamda tuttum/kaydettim' kastedilir. Ancak bu, bir zorunluluk olmaksızın zahiri terk etmektir. Bir diğer görüşe göre ise: "Katımızda, kendilerini hesaba çekmemiz için Âdemoğullarının amellerini koruyan bir kitap vardır" demektir. Yüce Allah'ın: { بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ } “Aksine onlar hakkı yalanladılar” ayeti, bütün âlimlerin kavline göre "Kur'ân'ı [yalanladılar]" demektir; bunu el-Mâverdî nakletmiştir. es-Sa'lebî: "Hak ile kastedilen Kur'ân'dır" demiştir. İslâm olduğu da söylenmiştir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir. { فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ } “Artık onlar karmaşık bir durum içindedirler.”

20670. Metin

أَيْ مُخْتَلِطٍ. يَقُولُونَ مَرَّةً سَاحِرٌ وَمَرَّةً شَاعِرٌ وَمَرَّةً كَاهِنٌ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَابْنُ زَيْدٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ: مُخْتَلِفٌ. الْحَسَنُ: مُلْتَبِسٌ، وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: فَاسِدٌ، وَمِنْهُ مَرِجَتْ أَمَانَاتُ النَّاسِ أَيْ فَسَدَتْ، وَمَرِجَ الدِّينُ وَالْأَمْرُ اخْتَلَطَ، قَالَ أبو دواد:

Yani karışık bir durumdadırlar. Bir kere büyücü, bir kere şair, bir kere kâhin derler; bunu ed-Dahhâk ve İbn Zeyd söylemiştir. Katâde: "Farklı/ihtilaflı" demiştir. Hasan: "Karmaşık/belirsiz" demiştir; anlamlar birbirine yakındır. Ebû Hüreyre ise: "Bozuk" demiştir; insanların emanetleri bozulduğu zaman kullanılan mericet emânâtü'n-nâs (مَرِجَتْ أَمَانَاتُ النَّاسِ) ifadesi de buradandır. Din ve iş karıştığında merice'd-dîn ve'l-emr (مَرِجَ الدِّينُ وَالْأَمْرُ) denir. Ebû Düvâd şöyle demiştir:

20671. Metin

مَرِجَ الدِّينُ فَأَعْدَدْتُ لَهُ ... مُشْرِفَ الْحَارِكِ مَحْبُوكَ الْكَتَدْ «١»

"Din bozulup karıştı, ben de onun için hazırladım... Cidâğosu yüksek, omuz başları sağlam bir at. «١»"

20672. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمَرِيجُ الْأَمْرُ الْمُنْكَرُ. وَقَالَ عَنْهُ عِمْرَانُ بْنُ أَبِي عَطَاءٍ: (مَرِيجٍ) مُخْتَلِطٌ. وَأَنْشَدَ «٢»:

İbn Abbâs: "el-Merîc, münker/kötü olan iştir" demiştir. İmrân b. Ebî Atâ da ondan: (مَرِيجٍ) kelimesinin "karışık" anlamına geldiğini rivayet etmiş ve şu beyti okumuştur «٢»:

20673. Metin

فَجَالَتْ فَالْتَمَسْتُ بِهِ حَشَاهَا ... فَخَرَّ كَأَنَّهُ خُوطٌ مَرِيجٌ

"Dolaşıp hamle yaptı, ben de onunla karnını hedef aldım... O da sanki karışık/düğümlü bir fidan gibi yere serildi."

20674. Metin

الْخُوطُ الْغُصْنُ. وَقَالَ عَنْهُ الْعَوْفِيُّ: فِي أَمْرِ ضَلَالَةٍ وَهُوَ قَوْلُهُمْ سَاحِرٌ شَاعِرٌ مَجْنُونٌ كَاهِنٌ. وَقِيلَ: مُتَغَيِّرٌ. وَأَصْلُ الْمَرَجِ الِاضْطِرَابُ وَالْقَلَقُ، يُقَالُ: مَرِجَ أَمْرُ النَّاسِ وَمَرِجَ أَمْرُ الدِّينِ وَمَرِجَ الْخَاتَمُ فِي إِصْبَعِي إِذَا قَلِقَ مِنَ الْهُزَالِ. وَفِي الْحَدِيثِ: (كَيْفَ بِكَ يَا عَبْدَ اللَّهِ «٣» إِذَا كُنْتَ فِي قَوْمٍ قَدْ مَرِجَتْ عُهُودُهُمْ وَأَمَانَاتُهُمْ وَاخْتَلَفُوا فَكَانُوا هَكَذَا وَهَكَذَا) وَشَبَّكَ بَيْنَ أَصَابِعِهِ. أَخْرَجَهُ أَبُو دَاوُدُ وقد ذكرناه في كتاب (التذكرة).

el-Hût (الْخُوطُ), taze dal/fidan demektir. el-Avfî de İbn Abbâs'tan naklen: Bir sapıklık işi içindedirler ki bu da onların büyücü, şair, mecnun, kâhin demeleridir demiştir. Sürekli değişen manasında olduğu da söylenmiştir. Merec (الْمَرَج) kelimesinin aslı çalkantı ve kararsızlıktır. İnsanların durumu karıştığında merice emrü'n-nâs, din işi bozulduğunda merice emrü'd-dîn ve zayıflıktan dolayı yüzük parmakta sallandığında merice'l-hâtemü fî ısbaî denilir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Ahitleri ve emanetleri bozulan, ihtilafa düşüp şöyle şöyle olan bir topluluk içinde kaldığında durumun nice olur ey Abdullah? «٣»" ve parmaklarını birbirine geçirdi. Bunu Ebû Dâvûd tahric etmiştir ve biz bunu et-Tezkire kitabında zikretmiştik.

20675. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٦ الى ١١]

[Kâf Suresi (50), Ayetler 6 ila 11]

20676. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْناها وَزَيَّنَّاها وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ (٦) وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨) وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ مَاءً مُبارَكاً فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقاً لِلْعِبادِ وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ (١١)

Yüce Allah'ın buyruğu: { أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْناها وَزَيَّنَّاها وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ (٦) وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨) وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ مَاءً مُبارَكاً فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقاً لِلْعِبادِ وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ (١١) } “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı; onu nasıl bina ettik, onu nasıl süsledik ve onda hiçbir çatlak/yarık yoktur! Yeri de yayıp döşedik, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada gönül açıcı her çiftten bitkiler bitirdik. [Rabbine] yönelen her kula bir basiret ve bir öğüt olsun diye. Gökten de bereketli bir su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik. Kulları rızıklandırmak için salkımları üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları da [bitirdik]. Ve onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir.”

20677. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ) نَظَرَ اعْتِبَارٍ وَتَفَكُّرٍ، وَأَنَّ الْقَادِرَ عَلَى إِيجَادِهَا قَادِرٌ عَلَى الْإِعَادَةِ. (كَيْفَ بَنَيْناها) فَرَفَعْنَاهَا بِلَا عَمَدٍ (وَزَيَّنَّاها) بِالنُّجُومِ (وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ) جَمْعُ فَرْجٍ وَهُوَ الشَّقُّ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ القيس:

Yüce Allah'ın: (أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ) buyruğu, ibret ve tefekkür nazarıyla [bakmazlar mı? demektir], onu ilk başta yaratmaya kadir olanın yeniden diriltmeye de kadir olduğunu [düşünmezler mi?]. (كَيْفَ بَنَيْناها) Onu direksiz olarak nasıl yükselttiğimize, (وَزَيَّنَّاها) yıldızlarla nasıl süslediğimize (وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ) ve onda hiçbir yarık bulunmadığına [bakmazlar mı?]. Furûc (فُرُوج), yarık anlamına gelen ferc (فَرْج) kelimesinin çoğuludur; İmruülkays'ın şu sözü de bu köktendir:

20678. Metin

تَسُدُّ بِهِ فَرْجَهَا مِنْ دُبُرْ «١»

"Arkasından [bacakları arasındaki] açıklığı onunla kapatır. «١»"

20679. Metin

وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: لَيْسَ فِيهَا تَفَاوُتٌ وَلَا اخْتِلَافٌ وَلَا فُتُوقٌ. (وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ) تَقَدَّمَ فِي (الرَّعْدِ) «٢» بَيَانُهُ. (وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ) أَيْ مِنْ كُلِّ نَوْعٍ مِنَ النَّبَاتِ (بَهِيجٍ) أَيْ حَسَنٍ يَسُرُّ النَّاظِرِينَ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي (الْحَجِّ) «٣» بَيَانُهُ. (تَبْصِرَةً) أَيْ جَعَلْنَا ذَلِكَ تَبْصِرَةً لِنَدُلَّ بِهِ عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِنَا. وَقَالَ أَبُو حَاتِمٍ: نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَرِ، يَعْنِي جَعَلْنَا ذَلِكَ تبصيرا وتنبيها على قدرتنا (وَذِكْرى) مَعْطُوفٌ عَلَيْهِ. (لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ) رَاجِعٌ إِلَى الله تعالى مفكر في قدرته. قوله تعالى: (وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ) أَيْ مِنَ السَّحَابِ (مَاءً مُبارَكاً) أَيْ كَثِيرَ الْبَرَكَةِ. (فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ) التَّقْدِيرُ: وَحَبُّ النَّبْتِ الْحَصِيدُ وَهُوَ كُلُّ مَا يُحْصَدُ. هَذَا قَوْلُ الْبَصْرِيِّينَ. وَقَالَ الْكُوفِيُّونَ: هُوَ مِنْ بَابِ إِضَافَةِ الشَّيْءِ إِلَى نَفْسِهِ، كَمَا يُقَالُ: مَسْجِدُ الْجَامِعِ وَرَبِيعُ الْأَوَّلِ وحق اليقين وحبل الوريد ونحوها، قاله الْفَرَّاءُ. وَالْأَصْلُ الْحَبُّ الْحَصِيدُ فَحُذِفَتِ الْأَلِفُ وَاللَّامُ وَأُضِيفَ الْمَنْعُوتُ إِلَى النَّعْتِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: حَبُّ الْحَصِيدِ الْبُرُّ وَالشَّعِيرُ. وَقِيلَ: كُلُّ حَبٍّ يُحْصَدُ وَيُدَّخَرُ وَيُقْتَاتُ. (وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ) نَصْبٌ عَلَى الْحَالِ «٤» رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: (وَحَبَّ الْحَصِيدِ) وَ (باسِقاتٍ) حَالٌ. وَالْبَاسِقَاتُ الطِّوَالُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ شَدَّادٍ: بُسُوقُهَا اسْتِقَامَتُهَا في الطول. وقال سعيد بن جبير:

el-Kisâî şöyle demiştir: Onda hiçbir düzensizlik, uyumsuzluk ve yarık yoktur. { وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ } “Yeri de yayıp döşedik ve onda sabit dağlar yerleştirdik” ayetinin açıklaması daha önce er-Ra'd [suresinde]2 geçmişti. { وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ } “Ve orada her çiftten bitirdik”, yani her bitki türünden [bitirdik], { بَهِيجٍ } “göz alıcı ve güzel”, yani bakanları sevindiren güzel [bitkiler bitirdik]. Bunun açıklaması daha önce el-Hac [suresinde]3 geçmişti. { تَبْصِرَةً } “Bir basiret/ibret vesilesi olsun diye”, yani kudretimizin kemaline bununla delil getirelim diye bunu bir ibret vesilesi kıldık. Ebû Hâtim şöyle demiştir: [Bu kelime] mef'ûl-i mutlak (mastar) olarak mansub kılınmıştır; yani bunu kudretimize bir basiret ve dikkat çekme vesilesi yaptık [demektir]. { وَذِكْرى } “ve bir öğüt” kelimesi ise ona ma'tûftur (bağlanmıştır). { لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ } “[Hakka] yönelen her kul için”, yani Yüce Allah'a yönelen ve O'nun kudretini tefekkür eden [her kul için]. Yüce Allah'ın: { وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ } “Ve gökten indirdik”, yani buluttan [indirdik], { مَاءً مُبارَكاً } “bereketli bir su”, yani bereketi çok olan bir su [indirdik], { فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ } “böylece onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik” buyruğunda takdir: "Ve biçilen bitkinin danesini [bitirdik]" şeklindedir; bu da biçilen her şeydir. Bu, Basralıların görüşüdür. Kûfeliler ise bunun bir şeyin kendi nefsine (kendi sıfatına) izafe edilmesi kabilinden olduğunu söylemişlerdir; nitekim mescidü'l-câmi' (el-câmiu'l-mescid / ulu cami), Rebîu'l-evvel, hakku'l-yakîn, hablü'l-verîd ve benzerleri de böyledir. Bunu el-Ferrâ söylemiştir. Aslı el-habbu'l-hasîd (الْحَبُّ الْحَصِيدُ) olup elif-lâm takısı hazfedilmiş ve mevsûf (nitelenen), sıfata muzaf kılınmıştır. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Hasîd danesi (حَبُّ الْحَصِيدِ), buğday ve arpadır. Biçilen, depolanan ve gıda olarak tüketilen her danedir de denilmiştir. { وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ } “ve uzun boylu hurma ağaçları [bitirdik]” ifadesi, { وَحَبَّ الْحَصِيدِ } buyruğuna atfedilerek hal konumunda mansub kılınmıştır4; { باسِقاتٍ } ise haldir. el-Bâsikât (الْبَاسِقَاتُ), uzun [hurma ağaçları] demektir; bunu Mücâhid ve İkrime söylemiştir. Katâde ve Abdullah b. Şeddâd: "Onun büsûk'u (بُسُوقُهَا), boyca dosdoğru uzamasıdır" demişlerdir. Saîd b. Cübeyr ise:

20680. Metin

مُسْتَوِيَاتٍ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ أَيْضًا وَالْفَرَّاءُ: مَوَاقِيرُ حَوَامِلُ، يُقَالُ لِلشَّاةِ بَسَقَتْ إِذَا وَلَدَتْ، قَالَ الشَّاعِرُ:

"Düzgün/muntazam olanlar" demiştir. Hasan, yine İkrime ve el-Ferrâ: "Ağır yüklü, meyveli hurma ağaçlarıdır; nitekim koyun doğurduğu zaman besekat (بَسَقَتْ) denir" demişlerdir. Şair şöyle demiştir:

20681. Metin

فَلَمَّا تَرَكْنَا الدَّارَ ظَلَّتْ مُنِيفَةً ... بِقُرَّانَ فِيهِ الْبَاسِقَاتُ الْمَوَاقِرُ

"Yurdu terk ettiğimizde, içinde uzun ve bol meyveli hurmaların bulunduğu Kurrân'da yüce bir şekilde kalakaldı."

20682. Metin

وَالْأَوَّلُ فِي اللُّغَةِ أَكْثَرُ وَأَشْهَرُ، [يُقَالُ] بَسَقَ النَّخْلُ بُسُوقًا إِذَا طَالَ. قَالَ:

Lugatta birinci mana daha çok ve daha meşhurdur; [denilir ki] hurma ağacı uzadığında beseka'n-nahlu busûkan (بَسَقَ النَّخْلُ بُسُوقًا) denir. [Şair] şöyle demiştir:

20683. Metin

لَنَا خَمْرٌ وَلَيْسَتْ خَمْرَ كَرْمٍ ... وَلَكِنْ مِنْ نِتَاجِ الْبَاسِقَاتِ

"Bizim bir şarabımız vardır ki asma şarabı değildir... Fakat o, uzun hurma ağaçlarının mahsulündendir."

20684. Metin

كِرَامٌ فِي السَّمَاءِ ذَهَبْنَ طُولًا ... وَفَاتَ ثِمَارُهَا أَيْدِي الْجُنَاةِ

"Göğe doğru boy veren şerefli ağaçlardır... Meyveleri toplayıcıların ellerinin erişemeyeceği kadar yüksektedir."

20685. Metin

وَيُقَالُ: بَسَقَ فُلَانٌ عَلَى أَصْحَابِهِ أَيْ عَلَاهُمْ، وَأَبْسَقَتِ النَّاقَةُ إِذَا وَقَعَ فِي ضَرْعِهَا اللَّبَنُ «١» قَبْلَ النِّتَاجِ فَهِيَ مُبْسِقٌ وَنُوقٌ مَبَاسِيقٌ. وَقَالَ قُطْبَةُ بْنُ مَالِكٍ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقْرَأُ (بَاصِقَاتٍ) بِالصَّادِ، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. قُلْتُ: الَّذِي فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ قُطْبَةَ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: صَلَّيْتُ وَصَلَّى بِنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَرَأَ (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) حَتَّى قَرَأَ (وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ) قَالَ فَجَعَلْتُ أُرَدِّدُهَا وَلَا أَدْرِي مَا قَالَ، إِلَّا أَنَّهُ لَا يَجُوزُ إِبْدَالُ الصَّادِ مِنَ السِّينِ لِأَجْلِ الْقَافِ. (لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ) الطَّلْعُ هُوَ أَوَّلُ مَا يَخْرُجُ مِنْ ثَمَرِ النَّخْلِ، يُقَالُ: طَلَعَ الطَّلْعُ طُلُوعًا وَأَطْلَعَتِ النَّخْلَةُ، وَطَلْعُهَا كُفُرَّاهَا قَبْلَ أَنْ يَنْشَقَّ. (نَضِيدٌ) أَيْ مُتَرَاكِبٌ قَدْ نَضَدَ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ. وَفِي الْبُخَارِيِّ (النَّضِيدُ) الْكُفُرَّى مَا دَامَ فِي أَكْمَامِهِ وَمَعْنَاهُ مَنْضُودٌ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ، فَإِذَا خَرَجَ مِنْ أَكْمَامِهِ فَلَيْسَ بِنَضِيدٍ. (رِزْقاً لِلْعِبادِ) أَيْ رَزَقْنَاهُمْ رِزْقًا، أَوْ عَلَى مَعْنَى أَنْبَتْنَاهَا رِزْقًا، لِأَنَّ الْإِنْبَاتَ فِي مَعْنَى الرِّزْقِ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لَهُ أَيْ أَنْبَتْنَاهَا لِرِزْقِهِمْ، وَالرِّزْقُ مَا كَانَ مُهَيَّأً لِلِانْتِفَاعِ بِهِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِيهِ»

Bir kimse arkadaşlarına üstün geldiğinde beseka fulânün alâ ashâbihî (بَسَقَ فُلَانٌ عَلَى أَصْحَابِهِ) yani onların üstüne çıktı denilir. Dişi deve doğumdan önce memesine süt indiğinde «١» ebsekatı'n-nâkatu (أَبْسَقَتِ النَّاقَةُ) denir; böylesine mübsık (مُبْسِق), çoğuluna ise nûkun mebâsîk (نُوقٌ مَبَاسِيقٌ) denir. Kutbe b. Mâlik: "Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i sâd harfi ile (بَاصِقَاتٍ) şeklinde okurken işittim" demiştir; bunu es-Sa'lebî zikretmiştir. Ben derim ki: Sahîh-i Müslim'de Kutbe b. Mâlik'ten rivayet edilen şudur: "Namaz kıldım, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bize namaz kıldırdı ve (وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ) ayetini okuyuncaya kadar (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) [suresini] okudu; ben onu tekrarlamaya başladım ve ne dediğini bilemedim." Ancak kāf harfi sebebiyle sîn harfini sâd harfine çevirmek câiz değildir. (لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ) et-Tal' (الطَّلْعُ), hurma meyvesinin ilk çıkan kısmıdır. Tomurcuk çıktığında talea't-tal'u tulûan ve etleati'n-nahletü denir; onun tal'ı yarılmadan önceki kılıfıdır (küfürrâ). (نَضِيدٌ) Yani üst üste dizilmiş, biri diğerinin üzerine kümelenmiştir. Buhârî'de: en-Nadîd (النَّضِيدُ), kılıfında kaldığı müddetçe küfürrâdır; anlamı da birbiri üzerine istif edilmiş demektir. Kılıfından çıktığı zaman artık nadîd sayılmaz. (رِزْقاً لِلْعِبادِ) Yani onlara bir rızık olarak verdik veya bitirmek rızık vermek anlamında olduğu için "onları rızık olarak bitirdik" manasındadır; yahut mef'ûlün leh olarak yani onları rızıklanmaları için bitirdik demektir. Rızık ise kendisinden faydalanmaya hazır kılınan şeydir. Buna dair açıklama daha önce geçmişti «٢».

20686. Metin

. (وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ) أَيْ مِنَ الْقُبُورِ أَيْ كَمَا أَحْيَا اللَّهُ هَذِهِ الْأَرْضَ الْمَيْتَةَ فَكَذَلِكَ يُخْرِجُكُمْ أَحْيَاءً بَعْدَ مَوْتِكُمْ، فَالْكَافُ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى الِابْتِدَاءِ. وَقَدْ مَضَى هَذَا الْمَعْنَى فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ «٣». وَقَالَ (مَيْتاً) لِأَنَّ المقصود المكان ولو قال ميتة لجاز.

{ وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ } “Ve onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir.” Yani kabirlerden [çıkıştır]. Yani Allah bu ölü toprağa nasıl hayat verdiyse, ölümünüzden sonra sizi de öylece diri olarak [kabirlerinizden] çıkaracaktır. [Lafızdaki] kâf harfi, mübteda (özne) olarak ref‘ mahallindedir. Bu mana daha önce birden fazla yerde geçmişti.3 [Ayet-i kerimede lafzan müennes olan belde kelimesi için] { مَيْتاً } “ölü” [şeklinde müzekker] buyrulması, maksadın mekan olmasından dolayıdır; şayet meyteten (مَيْتَةً) denilseydi bu da caiz olurdu.

20687. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ١٢ الى ١٥]

[Kâf Suresi (50), Ayetler 12 ila 15]

20688. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢) وَعادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوانُ لُوطٍ (١٣) وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ (١٤) أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥)

Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanladı; (12) Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri de, (13) Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Hepsi peygamberleri yalanladı da tehdidim hak oldu. (14) İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler. (15)

20689. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ) أَيْ كَمَا كَذَّبَ هَؤُلَاءِ فَكَذَلِكَ كَذَّبَ أُولَئِكَ فَحَلَّ بِهِمُ الْعِقَابُ، ذَكَّرَهُمْ نَبَأَ مَنْ كَانَ قَبْلَهُمْ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ وَخَوَّفَهُمْ مَا أَخَذَهُمْ. وَقَدْ ذَكَرْنَا قَصَصَهُمْ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ عِنْدَ ذِكْرِهِمْ. (كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ) مِنْ هَذِهِ الْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ. (فَحَقَّ وَعِيدِ) أَيْ فَحَقَّ عَلَيْهِمْ وَعِيدِي وعقابي. قوله تعالى: (أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ) أَيْ أَفَعَيِينَا بِهِ فَنَعْيَا بِالْبَعْثِ. وَهَذَا تَوْبِيخٌ لِمُنْكِرِي الْبَعْثِ وَجَوَابُ قَوْلِهِمْ: (ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ). يُقَالُ: عَيِيتَ بِالْأَمْرِ إِذَا لَمْ تَعْرِفْ وَجْهَهُ. (بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ) أَيْ فِي حَيْرَةٍ مِنَ الْبَعْثِ مِنْهُمْ مُصَدِّقٌ وَمِنْهُمْ مُكَذِّبٌ، يُقَالُ: لَبَسَ عليه الامر يلبسه لبسا.

Yüce Allah'ın: (كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ) buyruğu, yani bunlar yalanladığı gibi onlar da yalanlamıştı da başlarına azap inmişti demektir; kendilerinden önceki yalanlayanların haberini onlara hatırlatmış ve onları yakalayan azapla korkutmuştur. Biz onların kıssalarını anıldıkları yerlerde zikretmiştik. (كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ) Bu yalanlayan ümmetlerin hepsi. (فَحَقَّ وَعِيدِ) Yani tehdidim ve azabım onların üzerine hak oldu. Yüce Allah'ın: (أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ) buyruğu, yani ilk yaratmada acizlik mi gösterdik ki yeniden diriltmekten aciz kalalım demektir. Bu, dirilişi inkâr edenleri kınama ve onların: (ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ) sözlerine bir cevaptır. Bir işin üstesinden gelemediğinde veya yolunu bilemediğinde ayîte bi'l-emr (عَيِيتَ بِالْأَمْرِ) denir. (بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ) Yani dirilme konusunda bir şüphe ve hayret içindedirler; kimisi tasdik etmekte, kimisi yalanlamaktadır. Bir iş birine karışık geldiğinde lebese aleyhi'l-emru yelbisühû lebsen (لَبَسَ عليه الامر يلبسه لبسا) denir.

20690. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ١٦ الى ١٩]

[Kâf Suresi (50), Ayetler 16 ila 19]

20691. Metin

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦) إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ (١٧) مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨) وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩)

Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz; biz ona şah damarından daha yakınız. (16) Sağında ve solunda oturmuş iki kaydedici melek [amelleri] alıp kaydederken, (17) [İnsan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır bir gözetleyici bulunmasın. (18) Ölüm sarhoşluğu hak ile geldi; işte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir. (19)

20692. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ) يَعْنِي النَّاسَ، وَقِيلَ آدَمُ. (وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ) أَيْ مَا يَخْتَلِجُ فِي سِرِّهِ وَقَلْبِهِ وَضَمِيرِهِ، وَفِي هَذَا زَجْرٌ عَنِ الْمَعَاصِي الَّتِي يَسْتَخْفِي بِهَا. وَمَنْ قَالَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِالْإِنْسَانِ آدَمُ، فَالَّذِي وَسْوَسَتْ بِهِ نَفْسُهُ هُوَ الْأَكْلُ مِنَ الشَّجَرَةِ، ثُمَّ هُوَ عَامٌّ لِوَلَدِهِ. وَالْوَسْوَسَةُ حَدِيثُ النَّفْسِ بِمَنْزِلَةِ الْكَلَامِ الْخَفِيِّ. قَالَ الْأَعْشَى:

Yüce Allah'ın: (وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ) buyruğu, insanları kastetmektedir; Âdem olduğu da söylenmiştir. (وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ) Yani içinde, kalbinde ve vicdanında beliren düşünceleri biliriz; bunda insanın gizlice işlediği günahlardan sakındırma vardır. İnsandan kastın Âdem olduğunu söyleyenlere göre, nefsinin ona fısıldadığı şey ağaçtan yemektir; sonra bu ifade onun evlatları için geneldir. Vesvese, nefsin konuşması olup gizli söz mesabesindedir. el-A'şâ şöyle demiştir:

20693. Metin

تَسْمَعُ لِلْحَلْيِ وَسْوَاسًا إِذَا انْصَرَفَتْ ... كَمَا اسْتَعَانَ بِرِيحٍ عِشْرِقٌ زَجِلُ «١»

"Dönüp gittiğinde takılarından bir fısıltı duyarsın... Tıpkı rüzgârın ses çıkaran ışrık otuna yardım etmesi gibi. «١»"

20694. Metin

وَقَدْ مَضَى فِي (الْأَعْرَافِ «٢»). (وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ) هُوَ حَبْلُ الْعَاتِقِ وَهُوَ مُمْتَدٌّ مِنْ نَاحِيَةِ حَلْقِهِ إِلَى عَاتِقِهِ، وَهُمَا وَرِيدَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ. رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ وَهُوَ الْمَعْرُوفُ فِي اللُّغَةِ. وَالْحَبْلُ هُوَ الْوَرِيدُ فَأُضِيفَ إِلَى نَفْسِهِ لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: الْوَرِيدُ الْوَتِينُ وَهُوَ عِرْقٌ مُعَلَّقٌ بِالْقَلْبِ. وَهَذَا تَمْثِيلٌ لِلْقُرْبِ، أَيْ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ وَرِيدِهِ الَّذِي هُوَ مِنْهُ، وَلَيْسَ عَلَى وَجْهِ قُرْبِ الْمَسَافَةِ. وَقِيلَ: أَيْ وَنَحْنُ أَمْلَكُ بِهِ مِنْ حَبْلِ وَرِيدِهِ مَعَ اسْتِيلَائِهِ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: أَيْ وَنَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ مِنْ حَبْلِ وَرِيدِهِ الَّذِي هُوَ مِنْ نَفْسِهِ، لِأَنَّهُ عِرْقٌ يُخَالِطُ الْقَلْبَ، فَعِلْمُ الرَّبِّ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ عِلْمِ الْقَلْبِ، رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنْ مُقَاتِلٍ قَالَ: الْوَرِيدُ عِرْقٌ يُخَالِطُ الْقَلْبَ، وَهَذَا الْقُرْبُ قُرْبُ الْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ، وَأَبْعَاضُ الْإِنْسَانِ يَحْجُبُ البعض البعض ولا يحجب علم الله شي. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ) أَيْ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ وَرِيدِهِ حِينَ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ، وَهُمَا الْمَلَكَانِ الْمُوَكَّلَانِ بِهِ، أَيْ نَحْنُ أَعْلَمُ بِأَحْوَالِهِ فَلَا نَحْتَاجُ إِلَى مَلَكٍ يُخْبِرُ، وَلَكِنَّهُمَا وُكِّلَا بِهِ إِلْزَامًا لِلْحُجَّةِ، وَتَوْكِيدًا لِلْأَمْرِ عَلَيْهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: (الْمُتَلَقِّيانِ) مَلَكَانِ يَتَلَقَّيَانِ عَمَلَكَ: أَحَدُهُمَا عَنْ يَمِينِكَ يَكْتُبُ حَسَنَاتِكَ، وَالْآخَرُ عَنْ شِمَالِكَ يَكْتُبُ سَيِّئَاتِكَ. قَالَ الْحَسَنُ: حَتَّى إِذَا مِتَّ طُوِيَتْ صَحِيفَةُ عَمَلِكَ وَقِيلَ لَكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: (اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً) «٣» عَدَلَ وَاللَّهِ عَلَيْكَ مَنْ جَعَلَكَ حَسِيبَ نَفْسِكِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: وَكَّلَ اللَّهُ بِالْإِنْسَانِ مَعَ عِلْمِهِ بِأَحْوَالِهِ مَلَكَيْنِ بِاللَّيْلِ وَمَلَكَيْنِ بِالنَّهَارِ يَحْفَظَانِ عَمَلَهُ، وَيَكْتُبَانِ أَثَرَهُ إِلْزَامًا لِلْحُجَّةِ: أَحَدُهُمَا عَنْ يَمِينِهِ يَكْتُبُ الْحَسَنَاتِ، وَالْآخَرُ عَنْ شِمَالِهِ يَكْتُبُ السَّيِّئَاتِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ). وَقَالَ سُفْيَانُ: بَلَغَنِي أَنَّ كَاتِبَ الْحَسَنَاتِ أَمِينٌ عَلَى كَاتِبِ السَّيِّئَاتِ فَإِذَا أَذْنَبَ [العبد] قال

Bu husus el-A'râf Suresi'nde2 geçmişti. { وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ } “Biz ona şah damarından daha yakınız” [ifadesindeki] [habl], boyun damarıdır; boğazının kenarından omzuna kadar uzanır. Bunlar sağda ve solda olmak üzere iki şah damarıdır (verîd). Bunun anlamı İbn Abbâs ve başkalarından rivayet edilmiş olup lügatte bilinen de budur. Habl ile verîd aynı şeydir; iki lafız farklı olduğu için biri diğerine izâfet edilmiştir. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: Verîd, kalbe bağlı bir damar olan vetîndir (can damarı). Bu, yakınlık için bir temsildir; yani "Biz ona, kendisinden bir parça olan şah damarından daha yakınız" demektir; yoksa mesafe yakınlığı anlamında değildir. Şöyle de denilmiştir: Yani şah damarı onun üzerinde hâkim olmakla birlikte Biz ona şah damarından daha çok mâlikiz. Şöyle de denilmiştir: Yani nefsinin ona ne fısıldadığını, kendi parçasından olan şah damarından daha iyi biliriz. Çünkü o damar kalbe karışır; dolayısıyla Rabbin ilmi, kalbin ilminden insana daha yakındır. Bunun anlamı Mukâtil'den rivayet edilmiştir; o şöyle demiştir: Verîd, kalple karışan bir damardır. Bu yakınlık ilim ve kudret yakınlığıdır. İnsanın organları birbirini perdeler ama hiçbir şey Allah'ın ilmini perdeleyemez. Yüce Allah'ın: { إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ } “(O insanı) iki alıcı (melek) sağından ve solundan oturarak karşılayıp kaydederken” buyruğu, iki alıcı karşıladığında Biz ona şah damarından daha yakınız, demektir. Bu ikisi, insana vekil kılınmış iki melektir. Yani Biz onun durumlarını daha iyi biliriz ve haber verecek bir meleğe muhtaç değiliz; ancak o iki melek hüccetin ikame edilmesi ve durumunun aleyhine pekiştirilmesi için vekil tayin edilmişlerdir. Hasan, Mücâhid ve Katâde şöyle demişlerdir: { الْمُتَلَقِّيانِ } "İki alıcı", senin amelini alan iki melektir: Biri sağında olup iyiliklerini yazar, diğeri solunda olup kötülüklerini yazar. Hasan dedi ki: Nihayet öldüğün zaman amel defterin dürülür ve kıyamet günü sana: { اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً } “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!”3 denilir. Seni kendi nefsinin hesap görücüsü kılan Zât, vallâhi sana karşı adil davranmıştır. Mücâhid şöyle demiştir: Allah, insanın durumlarını bildiği halde, aleyhine hüccetin kesinleşmesi için geceleyin iki melek, gündüzün iki melek vekil kılmıştır ki amelini korusunlar ve izini yazsınlar. Biri sağında olup iyilikleri yazar, diğeri solunda olup kötülükleri yazar. Yüce Allah'ın: { عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ } “Sağından ve solundan oturarak” buyruğu işte budur. Süfyân şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre iyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan melek üzerine emindir (denetleyicidir). Kul günah işlediğinde...

20695. Metin

لَا تَعْجَلْ لَعَلَّهُ يَسْتَغْفِرُ اللَّهَ. وَرُوِيَ مَعْنَاهُ مِنْ حَدِيثِ أَبِي أُمَامَةَ، قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (كَاتِبُ الْحَسَنَاتِ عَلَى يَمِينِ الرَّجُلِ وَكَاتِبُ السَّيِّئَاتِ عَلَى يَسَارِهِ وَكَاتِبُ الْحَسَنَاتِ أَمِينٌ عَلَى كَاتِبِ السَّيِّئَاتِ فَإِذَا عَمِلَ حَسَنَةً كَتَبَهَا صَاحِبُ الْيَمِينِ عَشْرًا وَإِذَا عَمِلَ سَيِّئَةً قَالَ صَاحِبُ الْيَمِينِ لِصَاحِبِ الشِّمَالِ دَعْهُ سَبْعَ سَاعَاتٍ لَعَلَّهُ يُسَبِّحُ أَوْ يَسْتَغْفِرُ (. وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ عَلِيٍّ ﵁ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قال: (إِنَّ مَقْعَدَ مَلَكَيْكَ عَلَى ثَنِيَّتِكَ) «١» (لِسَانُكَ قَلَمُهُمَا وَرِيقُكَ مِدَادُهُمَا وَأَنْتَ تَجْرِي فِيمَا لَا يَعْنِيكَ فَلَا تَسْتَحِي مِنَ اللَّهِ وَلَا مِنْهُمَا). وَقَالَ الضَّحَّاكُ: مَجْلِسُهُمَا تَحْتَ الثَّغْرِ. عَلَى الْحَنَكِ. وَرَوَاهُ عَوْفٌ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: وَكَانَ الْحَسَنُ يُعْجِبُهُ أَنْ يُنَظِّفَ عَنْفَقَتَهُ. وَإِنَّمَا قَالَ: (قَعِيدٌ) وَلَمْ يَقُلْ قَعِيدَانِ وَهُمَا اثْنَانِ، لِأَنَّ الْمُرَادَ عَنِ الْيَمِينِ قَعِيدٌ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ فَحُذِفَ الْأَوَّلُ لِدَلَالَةِ الثَّانِي عَلَيْهِ. قَالَهُ سِيبَوَيْهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢».

"Acele etme, belki Allah'tan bağışlanma diler" der. Bunun anlamı Ebû Ümâme'nin hadisinden rivayet edilmiştir; o şöyle demiştir: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İyilikleri yazan melek kişinin sağındadır, kötülükleri yazan melek ise solundadır. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan melek üzerinde emindir. Kul bir iyilik yaptığında sağdaki melek onu on kat olarak yazar; bir kötülük yaptığında ise sağdaki melek soldakine: 'Yedi saat bekle, belki tesbih eder veya bağışlanma diler' der." Ali (radıyallâhu anh)'ın hadisinden rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İki meleğinin oturma yeri ön dişlerinin üzeridir; «١» dilin onların kalemidir, tükürüğün onların mürekkebidir; sen ise seni ilgilendirmeyen şeylere dalıp gidiyorsun, ne Allah'tan ne de o ikisinden utanıyorsun." ed-Dahhâk: "İkisinin meclisi ön dişlerin altında, çene üzerindedir" demiştir. Bunu Avf, Hasan'dan rivayet etmiştir; Hasan bıyık altındaki sakalını (anfaka) temizlemekten hoşlanırdı demiştir. İki melek oldukları halde "kaîdân" demeyip de (قَعِيدٌ) şeklinde tekil getirmesinin sebebi; kastedilenin sağda bir oturan melek, solda bir oturan melek olması ve ikincinin delaleti sebebiyle birincinin hazfedilmesidir. Bunu Sîbeveyhi söylemiştir; şairin şu sözü de bu kabildendir «٢»:

20696. Metin

نَحْنُ بِمَا عِنْدَنَا وَأَنْتَ بِمَا ... عِنْدَكَ رَاضٍ وَالرَّأْيُ مُخْتَلِفٌ

"Biz yanımızdakinden memnunuz, sen de yanındakinden... Memnunsun; oysa görüşler farklıdır."

20697. Metin

وَقَالَ الْفَرَزْدَقُ:

el-Ferezdak da şöyle demiştir:

20698. Metin

إِنِّي ضَمِنْتُ لِمَنْ أَتَانِي مَا جَنَى ... وَأَبَى فَكَانَ وَكُنْتُ غَيْرَ غَدُورِ

"Bana sığınan kimsenin işlediği suçu yüklendim... [O ise bunu] reddetti; böylece o da ben de vefasız olmadık."

20699. Metin

وَلَمْ يَقُلْ رَاضِيَانِ وَلَا غَدُورَيْنِ. وَمَذْهَبُ الْمُبَرِّدِ: أَنَّ الَّذِي فِي التِّلَاوَةِ أَوَّلٌ أخرا تساعا، وَحُذِفَ الثَّانِي لِدَلَالَةِ الْأَوَّلِ عَلَيْهِ. وَمَذْهَبُ الْأَخْفَشِ وَالْفَرَّاءِ: أَنَّ الَّذِي فِي التِّلَاوَةِ يُؤَدِّي عَنِ الِاثْنَيْنِ وَالْجَمْعِ وَلَا حَذْفَ فِي الْكَلَامِ. وَ (قَعِيدٌ) بِمَعْنَى قَاعِدٍ كَالسَّمِيعِ وَالْعَلِيمِ وَالْقَدِيرِ وَالشَّهِيدِ. وَقِيلَ: (قَعِيدٌ) بِمَعْنَى مُقَاعِدٍ مِثْلُ أَكِيلٌ وَنَدِيمٌ بمعنى مواكل وَمُنَادِمٍ. وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ: فَعِيلٌ وَفَعُولٌ مِمَّا يَسْتَوِي فيه الواحد والاثنان والجمع، كقوله تعالى: ِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ)

Burada "râdiyân" ve "gadûreyn" dememiştir. el-Müberred'in mezhebine göre: Tilavetteki lafız cümlenin başıdır ve genişlik (ittisâ') kabilindendir, ikincisi ise birincinin delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. el-Ahfeş ve el-Ferrâ'nın mezhebine göre ise: Tilavetteki tekil lafız tesniye ve cemi yerine geçer ve kelamda hiçbir hazif yoktur. Kaîd (قَعِيدٌ), tıpkı semî', alîm, kadîr ve şehîd gibi kāid (قَاعِد) anlamındadır. Kaîd kelimesinin, ekîl ve nedîm kelimelerinin muâkil (birlikte yiyen) ve münâdim (birlikte içen) manasına gelmesi gibi mukâid (birlikte oturan) manasında olduğu da söylenmiştir. el-Cevherî şöyle demiştir: Faîl (فَعِيل) ve feûl (فَعُول) vezinleri tekil, tesniye ve ceminin eşit olduğu vezinlerdendir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: (إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ)

20700. Metin

«٣» وَقَوْلُهُ: (وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ «٤» ظَهِيرٌ). وَقَالَ الشَّاعِرُ فِي الْجَمْعِ، أَنْشَدَهُ الثَّعْلَبِيُّ:

«٣» ve O'nun: (وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ «٤» ظَهِيرٌ) buyruğu böyledir. Şair de çoğul anlamında şöyle demiştir -bunu es-Sa'lebî nakletmiştir-:

20701. Metin

أَلِكْنِي إِلَيْهَا وَخَيْرُ الرَّسُو ... لِ أَعْلَمُهُمْ بِنَوَاحِي الخبر «٥»

Beni ona elçi gönder4; zira elçilerin123 en hayırlısı, haberin bütün yönlerini en iyi bilenleridir.

20702. Metin

والمراد بالقعيد ها هنا الْمُلَازِمُ الثَّابِتُ لَا ضِدَّ الْقَائِمِ. قَوْلِهِ تَعَالَى: (مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ) أَيْ مَا يَتَكَلَّمُ بِشَيْءٍ إِلَّا كُتِبَ عَلَيْهِ، مَأْخُوذٌ مِنْ لَفْظِ الطَّعَامِ وَهُوَ إِخْرَاجُهُ مِنَ الْفَمِ. وَفِي الرَّقِيبِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا أَنَّهُ الْمُتَّبِعُ لِلْأُمُورِ. الثَّانِي أَنَّهُ الْحَافِظُ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. الثَّالِثُ أَنَّهُ الشَّاهِدُ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ. وَفِي الْعَتِيدِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُ الْحَاضِرُ الَّذِي لَا يَغِيبُ. الثَّانِي أَنَّهُ الْحَافِظُ الْمُعَدُّ إِمَّا لِلْحِفْظِ وَإِمَّا لِلشَّهَادَةِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْعَتِيدُ الشَّيْءُ الْحَاضِرُ الْمُهَيَّأُ، وَقَدْ عَتَّدَهُ تَعْتِيدًا وَأَعْتَدَهُ إِعْتَادًا أَيْ أَعَدَّهُ لِيَوْمٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً) «١» وَفَرَسٌ عَتَدٌ وَعَتِدٌ بِفَتْحِ التَّاءِ وَكَسْرِهَا الْمُعَدُّ لِلْجَرْيِ. قُلْتُ وَكُلُّهُ يَرْجِعُ إِلَى مَعْنَى الْحُضُورِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Burada kaîd ile kastedilen, ayakta duranın zıddı değil, devamlı ve sabit bir şekilde beraber olandır. Yüce Allah'ın: (مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ) buyruğu; yani hiçbir şey konuşmaz ki aleyhine yazılmış olmasın demektir; bu, yemeğin ağızdan dışarı atılması (lafz) kökünden alınmıştır. Rakīb hakkında üç vecih vardır: Birincisi, işleri takip edendir. İkincisi, koruyucudur; bunu es-Süddî söylemiştir. Üçüncüsü, şahittir; bunu ed-Dahhâk söylemiştir. Atîd hakkında ise iki vecih vardır: Birincisi, hiç kaybolmayan daima hazır olandır. İkincisi, ya korumak ya da şahitlik etmek için hazır kılınmış bekçidir. el-Cevherî şöyle demiştir: el-Atîd (الْعَتِيدُ), hazır ve hazırlanmış şeydir; onu bir gün için hazırladığında attedehû ta'tîden ve a'tedehû i'tâden denir. Yüce Allah'ın: (وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً) «١» ayeti de bu köktendir. Koşmaya hazır at için fetha ve kesre ile feresün atadün ve atidün (عَتَدٌ وَعَتِدٌ) denir. Ben derim ki: Bunların hepsi hazır bulunma (huzûr) manasına racidir; şairin şu sözü de bu kabildendir:

20703. Metin

لَئِنْ كُنْتَ مِنِّي في العيان مغيبا ... فذ كرك عِنْدِي فِي الْفُؤَادِ عَتِيدُ

"Sen gözümün önünden kaybolmuş olsan da... Senin zikrin benim kalbimde hazırdır."

20704. Metin

قَالَ أَبُو الْجَوْزَاءِ ومجاهد: يكتب على الإنسان كل شي حَتَّى الْأَنِينُ فِي مَرَضِهِ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: لَا يكتب إلا ما يو جربه أَوْ يُؤْزَرُ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: يُكْتَبُ عَلَيْهِ كُلُّ مَا يَتَكَلَّمُ بِهِ، فَإِذَا كَانَ آخِرُ النَّهَارِ مُحِيَ عَنْهُ مَا كَانَ مُبَاحًا، نَحْوُ انْطَلِقْ اقْعُدْ كُلْ مِمَّا لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ أَجْرٌ وَلَا وِزْرٌ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ وَأَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (مَا مِنْ حَافِظَيْنِ يَرْفَعَانِ إِلَى اللَّهِ مَا حَفِظَا فَيَرَى اللَّهُ فِي أَوَّلِ الصَّحِيفَةِ خَيْرًا وَفِي آخِرِهَا خَيْرًا إِلَّا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ اشْهَدُوا أَنِّي قَدْ غَفَرْتُ لِعَبْدِي مَا بَيْنَ طَرَفَيِ الصَّحِيفَةِ (. وَقَالَ عَلِيٌّ ﵁:) إِنَّ لِلَّهِ مَلَائِكَةً مَعَهُمْ صُحُفٌ بِيضٌ فَأَمْلُوا فِي أَوَّلِهَا وَفِي آخِرِهَا خَيْرًا يُغْفَرُ لَكُمْ مَا بَيْنَ ذَلِكَ (وَأَخْرَجَ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْفَضْلِ بْنِ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ خُزَيْمَةَ قَالَ حَدَّثَنَا جَدِّي مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الْحَرَشِيُّ قال حدثنا سهيل ابن عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: سَمِعْتُ الْأَعْمَشَ يُحَدِّثُ عَنْ زَيْدِ بْنِ وَهْبٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ الْحَافِظَيْنِ إِذَا نَزَلَا عَلَى الْعَبْدِ أَوِ الامة منهما كِتَابٌ مَخْتُومٌ فَيَكْتُبَانِ مَا يَلْفِظُ بِهِ الْعَبْدُ أَوِ الْأَمَةُ فَإِذَا أَرَادَا أَنْ يَنْهَضَا قَالَ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ فُكَّ الْكِتَابَ الْمَخْتُومَ الَّذِي مَعَكَ فَيَفُكُّهُ لَهُ فَإِذَا فِيهِ مَا كَتَبَ سَوَاءٌ فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى (مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ

Ebü’l-Cevzâ ve Mücâhid şöyle demişlerdir: Hastalığındaki iniltisine varıncaya kadar insanın aleyhine her şey yazılır. İkrime ise şöyle demiştir: Ancak mükâfat alacağı veya günah kazanacağı şeyler yazılır. Şöyle de denilmiştir: Konuştuğu her şey aleyhine yazılır; günün sonu olduğunda ise «git», «otur», «ye» gibi kendisiyle ne bir ecir ne de bir günah ilişkisi bulunmayan mubah sözler silinir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Ebû Hüreyre ve Enes’ten rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Korumakla görevli iki melek korudukları amelleri Allah’a yükselttiklerinde Allah, amel sahifesinin başında bir hayır ve sonunda bir hayır görürse, meleklerine mutlaka şöyle buyurur: Şahit olun ki Ben, kulumun sahifesinin iki ucu arasındaki [günahlarını] bağışladım.»1 Ali radıyallâhu anh da şöyle demiştir: «Şüphesiz Allah’ın birtakım melekleri vardır ki yanlarında beyaz sayfalar bulunur. Siz o sayfaların başına ve sonuna hayır yazdırınız ki bu ikisi arasındaki [günahlarınız] size bağışlansın.» Hâfız Ebû Nuaym rivayet edip demiştir ki: Bize Ebû Tâhir Muhammed b. el-Fadl b. Muhammed b. İshâk b. Huzeyme rivayet etti, o dedi ki: Bize dedem Muhammed b. İshâk rivayet etti, o dedi ki: Bize Muhammed b. Mûsâ el-Haraşî rivayet etti, o dedi ki: Bize Süheyl b. Abdillâh rivayet etti, o dedi ki: A‘meş’i, Zeyd b. Vehb’den, o da İbn Mes‘ûd’dan rivayet ederken dinledim; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Korumakla görevli iki melek bir erkek veya kadın kulun yanına indiklerinde, [beraberlerinde] mühürlü bir kitap bulunur. Erkek veya kadın kulun telaffuz ettiği her şeyi yazarlar. Yükselmek istediklerinde onlardan biri diğerine: 'Yanındaki mühürlü kitabı aç' der. O da kitabı ona açar; bir de bakarlar ki içinde yazdıkları şeyin aynısı yer almaktadır. İşte Yüce Allah'ın: { مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ }

20705. Metin

إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ غَرِيبٌ مِنْ حَدِيثِ الْأَعْمَشِ عَنْ زَيْدٍ، لَمْ يَرْوِهِ عَنْهُ إِلَّا سُهَيْلٌ. وَرُوِيَ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (إِنَّ اللَّهَ وَكَّلَ بِعَبْدِهِ مَلَكَيْنِ يَكْتُبَانِ عَمَلَهُ فَإِذَا مَاتَ قَالَا رَبَّنَا قَدْ مَاتَ فُلَانٌ فَأْذَنْ لَنَا أَنْ نَصْعَدَ إِلَى السَّمَاءِ فَيَقُولُ اللَّهُ تعالى إن سمواتي مَمْلُوءَةٌ مِنْ مَلَائِكَتِي يُسَبِّحُونَنِي فَيَقُولَانِ رَبَّنَا نُقِيمُ فِي الْأَرْضِ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى إِنَّ أَرْضِي مَمْلُوءَةٌ مِنْ خَلْقِي يُسَبِّحُونَنِي فَيَقُولَانِ يَا رَبِّ فَأَيْنَ نَكُونُ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى كُونَا عَلَى قَبْرِ عَبْدِي فَكَبِّرَانِي وَهَلِّلَانِي وَسَبِّحَانِي «١» وَاكْتُبَا ذَلِكَ لِعَبْدِي إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (. قَوْلُهُ تَعَالَى:) وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ) أَيْ غَمْرَتُهُ وَشِدَّتُهُ، فَالْإِنْسَانُ ما دام حيا تكتب عليه أقواله وأفعاله لِيُحَاسَبَ عَلَيْهَا، ثُمَّ يَجِيئُهُ الْمَوْتُ وَهُوَ مَا يَرَاهُ عِنْدَ الْمُعَايَنَةِ مِنْ ظُهُورِ الْحَقِّ فِيمَا كَانَ اللَّهُ تَعَالَى وَعَدَهُ وَأَوْعَدَهُ. وَقِيلَ: الْحَقُّ هُوَ الْمَوْتُ سُمِّيَ حَقًّا إِمَّا لِاسْتِحْقَاقِهِ وَإِمَّا لِانْتِقَالِهِ إِلَى دَارِ الْحَقِّ، فَعَلَى هَذَا يَكُونُ فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَتَقْدِيرُهُ وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْحَقِّ بِالْمَوْتِ، وَكَذَلِكَ فِي قِرَاءَةِ أَبِي بَكْرٍ وَابْنِ مَسْعُودٍ ﵄، لِأَنَّ السَّكْرَةَ هِيَ الْحَقُّ فَأُضِيفَتْ إِلَى نَفْسِهَا لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ. وَقِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْحَقُّ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى، أَيْ جَاءَتْ سَكْرَةُ أَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى بِالْمَوْتِ. وَقِيلَ: الْحَقُّ هُوَ الْمَوْتُ وَالْمَعْنَى وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْمَوْتِ، ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ. وَقَدْ زَعَمَ مَنْ طَعَنَ عَلَى الْقُرْآنِ فَقَالَ: أُخَالِفُ الْمُصْحَفَ كَمَا خَالَفَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ فَقَرَأَ: وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْحَقِّ بِالْمَوْتِ. فَاحْتُجَّ عَلَيْهِ بِأَنَّ أَبَا بَكْرٍ رُوِيَتْ عَنْهُ رِوَايَتَانِ: إِحْدَاهُمَا مُوَافِقَةٌ لِلْمُصْحَفِ فَعَلَيْهَا الْعَمَلُ، وَالْأُخْرَى مَرْفُوضَةٌ تَجْرِي مَجْرَى النِّسْيَانِ مِنْهُ إِنْ كَانَ قَالَهَا، أَوِ الْغَلَطِ مِنْ بَعْضِ مَنْ نَقَلَ الْحَدِيثَ. قَالَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ: حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِسْحَاقَ الْقَاضِي حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ حَدَّثَنَا جَرِيرٌ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ أَبِي وَائِلٍ عَنْ مَسْرُوقٍ قَالَ: لَمَّا احْتُضِرَ أَبُو بَكْرٍ أَرْسَلَ إِلَى عَائِشَةَ فَلَمَّا دَخَلَتْ عَلَيْهِ قَالَتْ: هَذَا كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:

إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ) ayeti budur." Bu, A'meş'in Zeyd'den rivayeti olarak gariptir; bunu ondan sadece Süheyl rivayet etmiştir. Enes'in hadisinden rivayet edildiğine göre Allah'ın Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah kulu üzerine amelini yazan iki melek görevlendirmiştir. Kul öldüğünde onlar: 'Rabbimiz, falan kimse öldü, semaya çıkmamız için bize izin ver' derler. Allah Teâlâ: 'Göklerim bana tesbih eden meleklerimle doludur' buyurur. Onlar: 'Rabbimiz, yeryüzünde ikamet edelim' derler. Allah Teâlâ: 'Yeryüzüm bana tesbih eden yaratıklarımla doludur' buyurur. Onlar: 'Ey Rabbimiz, nerede olalım?' derler. Allah Teâlâ: 'Kulumun kabri başında bulunun; beni tekbir edin, tehlil edin ve tesbih edin «١» ve kıyamet gününe kadar bunları kulum için [sevap olarak] yazın' buyurur." Yüce Allah'ın: (وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ) buyruğu; yani onun baygınlığı ve şiddeti [geldi demektir]. İnsan hayatta olduğu müddetçe hesaba çekilmek üzere sözleri ve fiilleri aleyhine yazılır; sonra ona ölüm gelir ki o da Allah Teâlâ'nın vaat ve tehdit ettiği şeylerdeki hakkın ortaya çıkışını gözleriyle görmesidir. Hak ile kastedilenin ölüm olduğu da söylenmiştir; gerek hak edilmiş olması gerekse hak yurduna intikal sebebiyle ona hak adı verilmiştir. Bu kabule göre kelamda takdim ve tehir vardır ve takdiri: "Hakkın sarhoşluğu ölümle geldi (ve câet sekretü'l-hakkı bi'l-mevti)" şeklindedir. Ebû Bekr ve İbn Mes'ûd (radıyallâhu anhümâ)'nın kıraatinde de böyledir; çünkü sekre (sarhoşluk) hakkın ta kendisidir, bu sebeple iki lafzın farklılığından ötürü kendi nefsine izafe edilmiştir. Bu kıraate göre el-Hakk'ın Allah Teâlâ olabileceği de söylenmiştir; yani: "Allah Teâlâ'nın ölüm emrinin sarhoşluğu geldi." Bir görüşe göre de: Hak ölümdür ve mana "ölüm sarhoşluğu ölümle geldi" şeklindedir; bunu el-Mehdevî zikretmiştir. Kur'ân'a dil uzatan bir kimse: "Ebû Bekr es-Sıddîk'ın muhalefet edip 've câet sekretü'l-hakkı bi'l-mevti' okuduğu gibi ben de Mushaf'a muhalefet ederim" iddiasında bulunmuştur. Ona karşı şöyle delil getirilmiştir: Ebû Bekr'den iki rivayet nakledilmiştir: Biri Mushaf'a uygundur ve amel onun üzerinedir; diğeri ise terk edilmiştir, şayet onu söylemişse kendisinden bir unutma yahut hadisi nakledenlerin bazısından bir hata mesabesindedir. Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Bize İsmâil b. İshâk el-Kādî anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Abdillâh anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mansûr'dan, o Ebû Vâil'den, o da Mesrûk'tan anlattı; Mesrûk şöyle dedi: Ebû Bekr ölüm döşeğine düştüğünde Âişe'ye haber gönderdi. Âişe onun yanına girdiğinde: "Bu, tıpkı şairin dediği gibidir" dedi:

20706. Metin

إِذَا حَشْرَجَتْ يَوْمًا وضاق بها الصدر «٢»

Bir gün [can] boğaza gelip tıkandığında 1 ve onunla göğüs daraldığında... 2

20707. Metin

فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: هَلَّا قُلْتِ كَمَا قَالَ اللَّهُ: (وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ) وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. وَالسَّكْرَةُ وَاحِدَةُ السَّكَرَاتِ. وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَتْ بَيْنَ يَدَيْهِ رِكْوَةٌ- أَوْ عُلْبَةٌ- فِيهَا مَاءٌ فَجَعَلَ يُدْخِلُ يَدَيْهِ فِي الْمَاءِ، فَيَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ وَيَقُولُ: (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ إِنَّ لِلْمَوْتِ سَكَرَاتٍ) ثُمَّ نَصَبَ يَدَهُ فَجَعَلَ يَقُولُ: (فِي الرَّفِيقِ الْأَعْلَى) حَتَّى قُبِضَ وَمَالَتْ يَدُهُ. خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (إِنَّ الْعَبْدَ الصَّالِحَ لَيُعَالِجُ الْمَوْتَ وَسَكَرَاتَهُ وَإِنَّ مَفَاصِلَهُ لَيُسَلِّمُ بَعْضُهَا عَلَى بَعْضٍ تَقُولُ السَّلَامُ عَلَيْكَ تُفَارِقُنِي وَأُفَارِقُكَ إِلَى يوم القيامة (. وقال عيسى بن مَرْيَمَ:) يَا مَعْشَرَ الْحَوَارِيِّينَ ادْعُوَا اللَّهَ أَنْ يُهَوِّنَ عَلَيْكُمْ هَذِهِ السَّكْرَةَ) يَعْنِي سَكَرَاتِ الْمَوْتِ. وَرُوِيَ: (إِنَّ الْمَوْتَ أَشَدُّ مِنْ ضَرْبٍ بِالسُّيُوفِ وَنَشْرٍ بِالْمَنَاشِيرِ وَقَرْضٍ بِالْمَقَارِيضِ). (ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ) أَيْ يُقَالُ لِمَنْ جَاءَتْهُ سَكْرَةُ الْمَوْتِ ذَلِكَ مَا كُنْتَ تَفِرُّ مِنْهُ وَتَمِيلُ عَنْهُ. يُقَالُ: حَادَ عَنِ الشَّيْءِ يَحِيدُ حُيُودًا وَحَيْدَةً وَحَيْدُودَةً مَالَ عَنْهُ وَعَدَلَ. وَأَصْلُهُ حَيَدُودَةٌ بِتَحْرِيكِ الْيَاءِ فَسُكِّنَتْ، لِأَنَّهُ لَيْسَ فِي الْكَلَامِ فَعْلُولٌ غَيْرُ صَعْفُوقٍ. وَتَقُولُ فِي الْإِخْبَارِ عَنْ نَفْسِكَ: حِدْتُ عَنِ الشَّيْءِ أَحِيدُ حَيْدًا وَمَحِيدًا إِذَا مِلْتُ عَنْهُ، قَالَ طَرَفَةُ:

Bunun üzerine Ebû Bekr: 'Allah'ın buyurduğu gibi şöyle deseydin ya: {(وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ)} “Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldiğinde: İşte senin kaçıp durduğun şey budur! [denir].”' dedi ve hadisi zikretti. Sekre (سَكْرَة), sekerât kelimesinin tekilidir. Sahih'te Âişe'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in önünde içinde su bulunan bir deri kap -yahut tahta kap- vardı. İki elini suya daldırıp yüzünü onlarla meshediyor ve şöyle buyuruyordu: '{(لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ إِنَّ لِلْمَوْتِ سَكَرَاتٍ)} “Allah'tan başka ilah yoktur, muhakkak ki ölümün sarhoşlukları (şiddetleri) vardır.”' Sonra elini kaldırıp: '{(فِي الرَّفِيقِ الْأَعْلَى)} “Refîk-ı A'lâ'da (en yüce dostta)!”' demeye başladı; nihayet ruhu kabzedildi ve eli yana düştü. Bunu Buhârî tahric etmiştir. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: '{(إِنَّ الْعَبْدَ الصَّالِحَ لَيُعَالِجُ الْمَوْتَ وَسَكَرَاتَهُ وَإِنَّ مَفَاصِلَهُ لَيُسَلِّمُ بَعْضُهَا عَلَى بَعْضٍ تَقُولُ السَّلَامُ عَلَيْكَ تُفَارِقُنِي وَأُفَارِقُكَ إِلَى يوم القيامة)} “Salih kul, ölümü ve onun sekerâtını çekerken muhakkak ki eklemleri birbirine selam verir ve: 'Sana selam olsun; kıyamet gününe kadar benden ayrılıyorsun, ben de senden ayrılıyorum' der.”' Meryem oğlu Îsâ da şöyle demiştir: '{(يَا مَعْشَرَ الْحَوَارِيِّينَ ادْعُوَا اللَّهَ أَنْ يُهَوِّنَ عَلَيْكُمْ هَذِهِ السَّكْرَةَ)} “Ey Havâriler topluluğu! Allah'a dua edin de bu sarhoşluğu (şiddeti) size kolaylaştırsın”' yani ölüm sarhoşluklarını [kastetmiştir]. Ve şöyle rivayet edilmiştir: '{(إِنَّ الْمَوْتَ أَشَدُّ مِنْ ضَرْبٍ بِالسُّيُوفِ وَنَشْرٍ بِالْمَنَاشِيرِ وَقَرْضٍ بِالْمَقَارِيضِ)} “Muhakkak ki ölüm; kılıç darbelerinden, testerelerle biçilmekten ve makaslarla kırkılmaktan daha şiddetlidir.”' {(ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ)} “İşte senin kaçıp durduğun şey budur!” buyruğu; yani ölüm sarhoşluğu gelen kimseye: 'İşte bu, kendisinden kaçtığın ve yüz çevirdiğin şeydir' denilir. Arapçada: 'Bir şeyden saptı, yüz çevirdi' anlamında (حَادَ عَنِ الشَّيْءِ يَحِيدُ حُيُودًا وَحَيْدَةً وَحَيْدُودَةً) denir; yani ondan meyletti ve saptı demektir. Bunun aslı yâ harfinin harekeli olmasıyla (حَيَدُودَةٌ) şeklindedir, ancak cezimli kılınmıştır; çünkü Arapçada (صَعْفُوقٍ) kelimesinden başka (فَعْلُولٌ) vezninde kelime yoktur. Kendinden haber verirken: 'Ondan meylettiğimde' anlamında (حِدْتُ عَنِ الشَّيْءِ أَحِيدُ حَيْدًا وَمَحِيدًا) dersin. Tarafe şöyle demiştir:

20708. Metin

أَبَا مُنْذِرٍ رُمْتَ الْوَفَاءَ فَهِبْتَهُ ... وَحِدْتَ كَمَا حَادَ الْبَعِيرُ عن الدحض

Ey Ebû Münzir! Vefayı amaçladın ama ondan korktun... Devenin kaygan yerden kaçtığı gibi sen de saptın.

20709. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٢٠ الى ٢٢]

[Kāf Sûresi (50), 20-22. Âyetler]

20710. Metin

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢)

{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢)} “Sûra üflenmiştir. İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür. Her can, beraberinde bir sevk edici ve bir şahit ile gelir. [Ona şöyle denir:] 'Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık; bugün artık gözün keskindir.'”

20711. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَنُفِخَ فِي الصُّورِ) هِيَ النَّفْخَةُ الْآخِرَةُ لِلْبَعْثِ (ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ) الَّذِي وَعَدَهُ اللَّهُ لِلْكُفَّارِ أَنْ يُعَذِّبَهُمْ فِيهِ. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي النَّفْخِ فِي الصور مستوفى «١» والحمد لله.

Yüce Allah'ın: {(وَنُفِخَ فِي الصُّورِ)} “Sûra üflenmiştir” buyruğu, [kabirlerden] diriltilip kaldırılma (ba's) için olan son üflemedir. {(ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ)} “İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür” buyruğu ise Allah'ın, içinde kâfirlere azap edeceğini vaad ettiği (tehdit ettiği) gündür. Sûra üflenmesi konusundaki açıklamalar daha önce etraflıca geçmişti1, elhamdülillâh.

20712. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ) اخْتُلِفَ فِي السَّائِقِ وَالشَّهِيدِ، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: السَّائِقُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالشَّهِيدُ مِنْ أَنْفُسِهِمُ الْأَيْدِي وَالْأَرْجُلُ، رَوَاهُ الْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: السَّائِقُ الْمَلَكُ وَالشَّهِيدُ الْعَمَلُ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: الْمَعْنَى سَائِقٌ يَسُوقُهَا وَشَاهِدٌ يَشْهَدُ عَلَيْهَا بِعَمَلِهَا. وَقَالَ ابْنُ مُسْلِمٍ: السَّائِقُ قَرِينُهَا مِنَ الشَّيَاطِينِ سُمِّيَ سَائِقًا لِأَنَّهُ يَتْبَعُهَا وَإِنْ لَمْ يَحُثَّهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: السَّائِقُ وَالشَّهِيدُ ملكان. وعن عثمان ابن عَفَّانَ ﵁ أَنَّهُ قَالَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ: (وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ) سَائِقٌ: مَلَكٌ يَسُوقُهَا إِلَى أَمْرِ اللَّهِ، وَشَهِيدٌ: يَشْهَدُ عَلَيْهَا بِعَمَلِهَا. قُلْتُ: هَذَا أَصَحُّ فَإِنَّ فِي حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: (إِنَّ ابْنَ آدَمَ لَفِي غَفْلَةٍ عَمَّا خَلَقَهُ اللَّهُ ﷿ لَهُ إِنَّ اللَّهَ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ إِذَا أَرَادَ خَلْقَهُ قَالَ لِلْمَلَكِ اكْتُبْ رِزْقَهُ وَأَثَرَهُ وَأَجَلَهُ وَاكْتُبْهُ شَقِيًّا أَوْ سَعِيدًا ثُمَّ يَرْتَفِعُ ذَلِكَ الْمَلَكُ وَيَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكًا آخَرَ فَيَحْفَظُهُ حَتَّى يُدْرِكَ ثُمَّ يَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكَيْنِ يَكْتُبَانِ حَسَنَاتِهِ وَسَيِّئَاتِهِ فَإِذَا جَاءَهُ الْمَوْتُ ارْتَفَعَ ذَلِكَ «١» الْمَلَكَانِ ثُمَّ جَاءَ مَلَكُ الْمَوْتِ ﵇ فَيَقْبِضُ رُوحَهُ فَإِذَا أو دخل حُفْرَتَهُ رَدَّ الرُّوحَ فِي جَسَدِهِ ثُمَّ يَرْتَفِعُ مَلَكُ الْمَوْتِ ثُمَّ جَاءَهُ مَلَكَا الْقَبْرِ فَامْتَحَنَاهُ ثُمَّ يَرْتَفِعَانِ فَإِذَا قَامَتِ السَّاعَةُ انْحَطَّ عَلَيْهِ مَلَكُ الْحَسَنَاتِ وَمَلَكُ السَّيِّئَاتِ فَأَنْشَطَا «٢» كِتَابًا مَعْقُودًا فِي عُنُقِهِ ثُمَّ حَضَرَا مَعَهُ وَاحِدٌ سَائِقٌ وَالْآخَرُ شَهِيدٌ ثُمَّ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ). قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ قَالَ:) حَالًا بَعْدَ حَالٍ) ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (إِنَّ قُدَّامَكُمْ أَمْرًا عَظِيمًا فَاسْتَعِينُوا بِاللَّهِ الْعَظِيمِ) خَرَّجَهُ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ مِنْ حَدِيثِ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ عَنْ جَابِرٍ وَقَالَ فِيهِ: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ مِنْ حَدِيثِ جَعْفَرٍ، وَحَدِيثُ جَابِرٍ تَفَرَّدَ بِهِ عَنْهُ جَابِرُ الْجُعْفِيُّ وَعَنْهُ الْمُفَضَّلُ. ثُمَّ فِي الْآيَةِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهَا عَامَّةٌ فِي الْمُسْلِمِ وَالْكَافِرِ وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ. الثَّانِي أنها خاصة في الكافر، قاله الضحاك.

Yüce Allah'ın: {(وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ)} “Her can, beraberinde bir sevk edici ve bir şahit ile gelir” buyruğundaki sevk edici (sâik) ve şahit (şehîd) hakkında ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs: «Sevk edici meleklerden, şahit ise bizzat kendilerinden olup eller ve ayaklardır» demiştir; bunu el-Avfî, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Ebû Hureyre: «Sevk edici melek, şahit ise ameldir» demiştir. Hasan ve Katâde ise: «Mana; onu sevk eden bir sevk edici ve ameline şahitlik eden bir şahittir» demişlerdir. İbn Müslim: «Sevk edici, şeytanlardan olan yoldaşıdır (karîn); arkasından geldiği için -onu zorlamasa dahi- sevk edici olarak isimlendirilmiştir» demiştir. Mücâhid: «Sevk edici ve şahit iki melektir» demiştir. Osmân b. Affân (radıyallâhu anh)'dan rivayet edildiğine göre o minberdeyken şöyle demiştir: {(وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ)} “Her can, beraberinde bir sevk edici ve bir şahit ile gelir” ayetindeki sevk edici, onu Allah'ın emrine sevk eden bir melek; şahit ise onun ameline tanıklık eden bir melektir. Ben [Kurtubî] derim ki: En sahih olan da budur. Zira Câbir b. Abdillâh'tan nakledilen hadiste o şöyle demiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu işittim: «Şüphesiz âdemoğlu, aziz ve celil olan Allah'ın kendisi için yarattığı şeylerden gaflet içindedir. Kendisinden başka ilah olmayan Allah, onun yaratılmasını murat ettiğinde meleğe: 'Onun rızkını, amelini/izlerini ve ecelini yaz; onu şaki veya said olarak yaz' buyurur. Sonra o melek yukarı çıkar ve Allah başka bir melek gönderir; o da bülûğa erene kadar onu korur. Sonra Allah iyiliklerini ve kötülüklerini yazan iki melek gönderir. Ona ölüm geldiğinde o 1 iki melek yukarı çıkar; sonra ölüm meleği (aleyhisselâm) gelir ve onun ruhunu kabzeder. Kabrine konulduğunda ruhunu bedenine iade eder, sonra ölüm meleği yukarı çıkar. Ardından kabir melekleri gelip onu imtihan ederler, sonra onlar da yukarı çıkar. Kıyamet koptuğunda ise sevap meleği ile günah meleği üzerine iner ve boynuna bağlanmış olan kitabı çözerler 2; ardından biri sevk edici, diğeri şahit olarak onunla birlikte hazır bulunurlar. Sonra Yüce Allah: {(لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ)} “Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir” buyurur.» Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): «{(لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ)} “[Siz mutlaka] tabakadan tabakaya bineceksiniz [geçeceksiniz]” ayetini okuyup: «Hâlden hâle geçeceksiniz» buyurdu. Sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): «Şüphesiz önünüzde pek büyük bir iş vardır; o hâlde Azîm (pek yüce) olan Allah'tan yardım dileyiniz» buyurdu. Bunu Hâfız Ebû Nuaym, Ca'fer b. Muhammed b. Ali yoluyla Câbir'den tahric etmiş ve şöyle demiştir: "Bu, Ca'fer'in rivayeti olarak garip bir hadistir; Câbir'in hadisi olarak da bunu ondan rivayette Câbir el-Cu'fî, ondan rivayette de el-Mufaddal tek kalmıştır." Sonra bu ayet hakkında iki görüş vardır: Birincisi; ayetin hem Müslüman hem de kâfir hakkında genel (âmm) olduğudur ki cumhurun görüşü budur. İkincisi; sadece kâfire has (hâss) olduğudur; bunu ed-Dahhâk söylemiştir.

20713. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ) قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْمُرَادُ بِهِ النَّبِيُّ ﷺ، أَيْ لَقَدْ كُنْتَ يَا مُحَمَّدُ فِي غَفْلَةٍ مِنَ الرِّسَالَةِ فِي قُرَيْشٍ فِي جَاهِلِيَّتِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ: إِنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْمُشْرِكُونَ أَيْ كَانُوا فِي غَفْلَةٍ مِنْ عَوَاقِبِ أُمُورِهِمْ. وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْبَرُّ وَالْفَاجِرُ. وَهُوَ اخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ. وَقِيلَ: أَيْ لَقَدْ كُنْتَ أَيُّهَا الْإِنْسَانُ فِي غَفْلَةٍ عَنْ أَنَّ كُلَّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ، لِأَنَّ هَذَا لَا يُعْرَفُ إِلَّا بِالنُّصُوصِ الْإِلَهِيَّةِ. (فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ) أَيْ عَمَاكَ، وَفِيهِ أَرْبَعَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا إِذْ كَانَ فِي بَطْنِ أُمِّهِ فَوُلِدَ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. الثَّانِي إِذَا كَانَ فِي الْقَبْرِ فَنُشِرَ. وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ. الثَّالِثُ وَقْتُ الْعَرْضِ فِي الْقِيَامَةِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. الرَّابِعُ أَنَّهُ نُزُولُ الْوَحْيِ وَتَحَمُّلُ الرِّسَالَةِ. وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ زَيْدٍ. (فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ) قِيلَ: يُرَادُ بِهِ بَصَرُ الْقَلْبِ كَمَا يُقَالُ هُوَ بَصِيرٌ بِالْفِقْهِ، فَبَصَرُ الْقَلْبِ وَبَصِيرَتُهُ تَبْصِرَتُهُ شَوَاهِدَ الْأَفْكَارِ وَنَتَائِجَ الِاعْتِبَارِ، كَمَا تُبْصِرُ الْعَيْنُ مَا قَابَلَهَا مِنَ الْأَشْخَاصِ وَالْأَجْسَامِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ بَصَرُ الْعَيْنِ وَهُوَ الظَّاهِرُ أَيْ بَصَرُ عَيْنِكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ، أَيْ قَوِيٌّ نَافِذٌ يَرَى مَا كَانَ مَحْجُوبًا عَنْكَ. قَالَ مُجَاهِدٌ: (فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ) يَعْنِي نَظَرَكَ إِلَى لِسَانِ مِيزَانِكَ حِينَ تُوزَنُ سَيِّئَاتُكَ وَحَسَنَاتُكَ. وَقَالَهُ الضَّحَّاكُ. وَقِيلَ: يُعَايِنُ مَا يَصِيرُ إِلَيْهِ مِنْ ثَوَابٍ وَعِقَابٍ. وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقِيلَ: يَعْنِي أَنَّ الْكَافِرَ يحشر وبصره حديد ثم يزرق ويعمى. وقرى (لَقَدْ كُنْتَ) (عَنْكَ) (فَبَصَرُكَ) بِالْكَسْرِ عَلَى خِطَابِ النفس.

Yüce Allah'ın: {(لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ)} “[Ona şöyle denir:] 'Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık...'” buyruğu hakkında İbn Zeyd: 'Bununla kastedilen Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'dir; yani: Ey Muhammed! Andolsun ki sen, Kureyş'in cahiliye devrinde peygamberlikten gaflet içindeydin' demiştir. İbn Abbâs ve ed-Dahhâk: 'Bununla kastedilen müşriklerdir; yani onlar işlerinin akıbetinden gaflet içindeydiler' demişlerdir. Müfessirlerin çoğunluğu ise: 'Bununla kastedilen iyi kimsedir de kötü kimsedir de' demişlerdir ki Taberî'nin tercihi de budur. Şöyle de denilmiştir: Yani ey insan! Andolsun ki sen, her nefsin beraberinde bir sevk edici ve bir şahit bulunacağından gaflet içindeydin; çünkü bu ancak ilahî nasslarla bilinir. {(فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ)} “Şimdi biz senin perdeni kaldırdık” buyruğu; yani körlüğünü [kaldırdık demektir]. Bunda dört vecih vardır: Birincisi; annesinin karnında iken doğduğu zamandır; bunu es-Süddî söylemiştir. İkincisi; kabirde iken diriltildiği zamandır; bu da İbn Abbâs'ın kavlinin manasıdır. Üçüncüsü; kıyamet günü arz (hesaba çekilme) vaktidir; bunu Mücâhid söylemiştir. Dördüncüsü; vahyin inmesi ve risaletin yüklenilmesidir; bu da İbn Zeyd'in kavlinin manasıdır. {(فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ)} “...bugün artık gözün keskindir” buyruğu; bununla kalp gözünün kastedildiği söylenmiştir; nitekim 'fıkıhta basiretlidir' denilir. Kalp gözü ve basireti; gözün karşısındaki şahısları ve cisimleri görmesi gibi, onun fikirlerin delillerini ve ibretlerin neticelerini görmesidir. Bir görüşe göre de kastedilen baş gözüdür ve zahir olan da budur; yani bugün gözünün görmesi keskindir; yani senden perdelenmiş olan şeyleri gören güçlü ve nüfuz edicidir. Mücâhid: {(فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ)} “...bugün artık gözün keskindir” buyruğu; kötülüklerin ve iyiliklerin tartıldığı sırada mizânının ibresine bakmandır, demiştir. Bunu ed-Dahhâk da söylemiştir. Bir görüşe göre de: Gideceği sevap ve cezayı bizzat müşahede eder; bu da İbn Abbâs'ın kavlinin manasıdır. Şöyle de denilmiştir: Kâfir, gözü keskin olarak haşredilir, sonra [gözleri] göğerir ve kör olur. {(لَقَدْ كُنْتَ)}, {(عَنْكَ)} ve {(فَبَصَرُكَ)} kelimeleri nefse hitaben kesre ile [kûnti, anki, besaruki şeklinde] de okunmuştur.

20714. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٢٣ الى ٢٩]

[Kāf Sûresi (50), 23-29. Âyetler]

20715. Metin

وَقالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣) أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ (٢٦) قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٢٧)

{وَقالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣) أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ (٢٦) قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٢٧)} “Yoldaşı der ki: 'İşte yanımdaki hazır!' [Allah buyurur:] 'Atın cehenneme her inatçı nankörü! Hayra var gücüyle engel olanı, haddi aşanı, şüpheciyi! O ki Allah ile beraber başka bir ilah edindi; atın onu o şiddetli azaba!' Yoldaşı der ki: 'Rabbimiz! Ben onu azdırmadım; fakat o, derin bir sapıklık içindeydi.'”

20716. Metin

قالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩)

{قالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩)} “[Allah] buyurur: 'Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdidi göndermiştim. Benim katımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim.'”

20717. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ قَرِينُهُ) يَعْنِي الْمَلَكَ الْمُوَكَّلَ بِهِ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ. (هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ) أَيْ هَذَا مَا عِنْدِي مِنْ كِتَابَةِ عَمَلِهِ مُعَدٌّ مَحْفُوظٌ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَقُولُ هَذَا الَّذِي وَكَّلْتَنِي بِهِ مِنْ بَنِي آدَمَ قَدْ أَحْضَرْتُهُ وَأَحْضَرْتُ دِيوَانَ عَمَلِهِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى هَذَا مَا عِنْدِي مِنَ الْعَذَابِ حَاضِرٌ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا: قَرِينُهُ الَّذِي قُيِّضَ لَهُ من الشياطين. وقال ابْنُ زَيْدٍ فِي رِوَايَةِ ابْنِ وَهْبٍ عَنْهُ: إِنَّهُ قَرِينُهُ مِنَ الْإِنْسِ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِقَرِينِهِ: (أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ) قَالَ الْخَلِيلُ وَالْأَخْفَشُ: هَذَا كَلَامُ الْعَرَبِ الْفَصِيحُ أَنْ تُخَاطِبَ الْوَاحِدَ بِلَفْظِ الِاثْنَيْنِ فَتَقُولُ: وَيْلَكَ ارْحَلَاهَا وَازْجُرَاهَا، وَخُذَاهُ وَأَطْلِقَاهُ لِلْوَاحِدِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: تَقُولُ لِلْوَاحِدِ قُومَا عَنَّا، وَأَصْلُ ذَلِكَ أَنَّ أَدْنَى، أَعْوَانِ الرَّجُلِ فِي إِبِلِهِ وَغَنَمِهِ وَرُفْقَتِهِ فِي سَفَرِهِ اثْنَانِ فَجَرَى كَلَامُ الرَّجُلِ عَلَى صَاحِبَيْهِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ لِلْوَاحِدِ فِي الشِّعْرِ: خَلِيلَيَّ، ثُمَّ يَقُولُ: يَا صاح. قال امرؤ القيس:

Yüce Allah'ın: {(وَقالَ قَرِينُهُ)} “Yoldaşı der ki” buyruğu; el-Hasan, Katâde ve ed-Dahhâk'ın görüşüne göre ona görevlendirilmiş meleği kastetmektedir. {(هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ)} “İşte yanımdaki hazır!” buyruğu; yani onun amellerinin yazılı olduğu yanımdaki bu şey hazırlanmış ve korunmuştur. Mücâhid: 'Bana görevlendirdiğin bu Âdemoğlunu ve onun amel defterini işte hazır bulundurdum' der, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Mana; yanımdaki bu azap hazırdır, şeklindedir. Yine Mücâhid'den: 'Yoldaşı, ona musallat edilen şeytanlardandır' dediği rivayet edilmiştir. İbn Zeyd, İbn Vehb'in kendisinden rivayetinde: 'O, insanlardan olan yoldaşıdır' demiştir. Bunun üzerine Yüce Allah onun yoldaşına: {(أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ)} “Atın cehenneme...” buyurur. el-Halîl ve el-Ahfeş: 'Bu, tekile iki lafzıyla hitap etmek şeklinde fasih Arap kelamıdır; nitekim tekil için: (وَيْلَكَ ارْحَلَاهَا وَازْجُرَاهَا) [Vay sana, ikiniz göç edin ve sürün], (خُذَاهُ وَأَطْلِقَاهُ) [İkiniz onu tutun ve salıverin] denilir' demişlerdir. el-Ferrâ: 'Tekile hitaben (قُومَا عَنَّا) [İkiniz kalkın gidin] dersin; bunun aslı şudur: Adamın develerinde, koyunlarında ve yolculuktaki arkadaş grubunda yardımcılarının en azı iki kişidir; bu sebeple adamın sözü iki arkadaşı üzerine cereyan etmiştir. Şiirde tekile (خَلِيلَيَّ) [ey iki dostum] denilip ardından (يَا صاح) [ey dostum] denilmesi de bundandır' demiştir. İmruü'l-Kays şöyle demiştir:

20718. Metin

خليلي مرابي على أم جندب ... نقض لبانات الفؤاد المعذب

Ey iki dostum! Ümmü Cündeb'e uğrayın da azap çeken gönlün arzularını giderelim.

20719. Metin

وَقَالَ أَيْضًا:

Ve yine şöyle demiştir:

20720. Metin

قِفَا نَبْكِ مِنْ ذِكْرَى حَبِيبٍ وَمَنْزِلِ ... بِسَقْطِ اللِّوَى بَيْنَ الدَّخُولِ فَحَوْمَلِ

Durun ikiniz de ağlayalım; sevgilinin ve konağın anısından ötürü, Dahûl ile Havmel arasındaki kum tepeciklerinin kıvrımında.

20721. Metin

وَقَالَ آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

20722. Metin

فإن تزجراني يا بن عَفَّانَ أَنْزَجِرْ ... وَإِنْ [تَدَعَانِي «١»] أَحْمِ عِرْضًا مُمَنَّعَا

Beni menederseniz ey İbn Affân, vazgeçerim... Beni [bırakırsanız «١»] korunmuş bir ırzı savunurum.

20723. Metin

وَقِيلَ: جَاءَ كَذَلِكَ لِأَنَّ الْقَرِينَ يَقَعُ لِلْجَمَاعَةِ وَالِاثْنَيْنِ. وَقَالَ الْمَازِنِيُّ: قَوْلُهُ (أَلْقِيا) يَدُلُّ عَلَى أَلْقِ أَلْقِ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: هِيَ تَثْنِيَةٌ عَلَى التَّوْكِيدِ، الْمَعْنَى أَلْقِ أَلْقِ فَنَابَ (أَلْقِيا) مَنَابَ التَّكْرَارِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ (أَلْقِيا) تَثْنِيَةً عَلَى خِطَابِ الْحَقِيقَةِ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى يُخَاطِبُ بِهِ الْمَلَكَيْنِ. وَقِيلَ: هُوَ مُخَاطَبَةٌ لِلسَّائِقِ وَالْحَافِظِ. وَقِيلَ: إِنَّ الْأَصْلَ أَلْقِينَ بِالنُّونِ الْخَفِيفَةِ تُقْلَبُ فِي الْوَقْفِ أَلِفًا فَحُمِلَ الْوَصْلُ عَلَى الْوَقْفِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ (أَلْقِينَ) بِالنُّونِ الْخَفِيفَةِ نَحْوَ قَوْلِهِ: (وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِرِينَ) «٢» وَقَوْلُهُ: (لَنَسْفَعاً) «٣». (كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ)

Şöyle de denilmiştir: [İfade] bu şekilde gelmiştir; çünkü 'karîn' kelimesi hem çoğul hem ikil için kullanılır. el-Mâzinî şöyle demiştir: O'nun {(أَلْقِيا)} buyruğu, 'At, at!' (أَلْقِ أَلْقِ) anlamına delalet eder. el-Müberred ise şöyle demiştir: Bu, tekit (pekiştirme) bildiren bir tesniyedir (ikil kipidir); anlamı 'At, at!' demektir. Böylece {(أَلْقِيا)} lafzı tekrarın yerine geçmiştir. {(أَلْقِيا)} kelimesinin, Allah Teâlâ'nın iki meleğe yönelik hakiki bir tesniye hitabı olması da caizdir. Bir görüşe göre bu, sâik (sevk eden melek) ile hâfıza (kaydeden melek) yönelik bir hitaptır. Bir görüşe göre de kelimenin aslı nûn-ı hafîfe ile (أَلْقِيَنْ) şeklindedir; vakıf halinde elife dönüşür ve vasıl (geçiş) hali de vakıf (duruş) haline hamledilmiştir. el-Hasan da Allah Teâlâ'nın: {(وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِرِينَ)} “...ve mutlaka küçük düşenlerden olsun!”2 ve: {(لَنَسْفَعاً)} “...mutlaka alnından yakalarız!”3 buyruklarında olduğu gibi [bu kelimeyi] nûn-ı hafîfe ile (أَلْقِيَنْ) şeklinde okumuştur. {(كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ)} “[Atın] her inatçı nankörü!”

20724. Metin

أَيْ مُعَانِدٍ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الْعَنِيدُ الْمُعْرِضُ عَنِ الْحَقِّ، يُقَالُ عَنَدَ يَعْنِدُ بِالْكَسْرِ عُنُودًا أَيْ خَالَفَ وَرَدَّ الْحَقَّ وَهُوَ يَعْرِفُهُ فَهُوَ عَنِيدٌ وَعَانِدٌ، وَجَمْعُ الْعَنِيدِ عُنُدٌ مِثْلُ رَغِيفٍ وَرُغُفٌ. (مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ) يَعْنِي الزَّكَاةَ الْمَفْرُوضَةَ وَكُلَّ حَقٍّ وَاجِبٍ. (مُعْتَدٍ) فِي مَنْطِقِهِ وَسِيرَتِهِ وَأَمْرِهِ، ظَالِمٌ. (مُرِيبٍ) شَاكٍّ فِي التَّوْحِيدِ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ. يُقَالُ: أَرَابَ الرَّجُلُ فَهُوَ مُرِيبٌ إِذَا جَاءَ بِالرِّيبَةِ. وَهُوَ الْمُشْرِكُ يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: (الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ). وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ. وَأَرَادَ بِقَوْلِهِ: (مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ) أَنَّهُ كَانَ يَمْنَعُ بَنِي أَخِيهِ مِنَ الْإِسْلَامِ. (فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ) تَأْكِيدٌ لِلْأَمْرِ الْأَوَّلِ. (قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ) يَعْنِي الشَّيْطَانَ الَّذِي قُيِّضَ لِهَذَا الْكَافِرِ الْعَنِيدِ تَبَرَّأَ مِنْهُ وَكَذَّبَهُ. (وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ) عَنِ الْحَقِّ وَكَانَ طَاغِيًا بِاخْتِيَارِهِ وَإِنَّمَا دَعَوْتُهُ فَاسْتَجَابَ لِي. وَقَرِينُهُ هُنَا هُوَ شَيْطَانُهُ بِغَيْرِ اخْتِلَافٍ. حَكَاهُ الْمَهْدَوِيُّ. وَحَكَى الثَّعْلَبِيُّ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُقَاتِلٌ: قَرِينُهُ الْمَلَكُ، وَذَلِكَ أَنَّ الْوَلِيدَ بْنَ الْمُغِيرَةِ يَقُولُ لِلْمَلَكِ الَّذِي كَانَ يَكْتُبُ سَيِّئَاتِهِ: رَبِّ إِنَّهُ أَعْجَلَنِي، فَيَقُولُ الْمَلَكُ: رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ أَيْ مَا أَعْجَلْتُهُ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَقُولُ الْكَافِرُ رَبِّ إِنَّهُ زَادَ عَلَيَّ فِي الْكِتَابَةِ، فَيَقُولُ الْمَلَكُ: رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ أَيْ مَا زِدْتُ عَلَيْهِ فِي الْكِتَابَةِ، فَحِينَئِذٍ يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: (لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ) يَعْنِي الْكَافِرِينَ وَقُرَنَاءَهُمْ مِنَ الشَّيَاطِينِ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْقَرِينَ الشَّيْطَانُ. (وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ) أَيْ أَرْسَلْتُ الرُّسُلَ. وَقِيلَ: هَذَا خِطَابٌ لِكُلِّ مَنِ اخْتَصَمَ. وَقِيلَ: هُوَ لِلِاثْنَيْنِ وَجَاءَ بِلَفْظِ الْجَمْعِ. (مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ) قِيلَ هُوَ قَوْلِهِ: (مَنْ جاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثالِها وَمَنْ جاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلا يُجْزى إِلَّا مِثْلَها) «١» وَقِيلَ هُوَ قَوْلُهُ: (لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ) «٢». وَقَالَ الْفَرَّاءُ: مَا يُكْذَبُ عِنْدِي أَيْ مَا يُزَادُ فِي الْقَوْلِ وَلَا يُنْقَصُ لِعِلْمِي بِالْغَيْبِ. (وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ) أَيْ مَا أَنَا بِمُعَذِّبٍ مَنْ لَمْ يُجْرِمْ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي مَعْنَاهُ في (الحج) «٣» وغيرها.

Yani inatçı [demektir]. Bunu Mücâhid ve İkrime söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: 'el-Anîd' (العَنِيد), haktan yüz çeviren kimsedir. (عَنَدَ يَعْنِدُ) fiili kesra ile [yani mazisi 'anede', muzarisi 'ya'nidu' olarak] masdarı da 'unûd' (عُنُودًا) şeklinde kullanılır; yani hakkı bildiği halde ona muhalefet edip reddetti [anlamına gelir]. Böylesi kimseye 'anîd' ve 'ânid' denir. 'el-Anîd' kelimesinin çoğulu, 'rağîf' (رَغِيف) / 'ruğuf' (رُغُف) gibi 'unud' (عُنُد) şeklinde gelir. {(مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ)} “Hayra engel olan”; yani farz olan zekâtı ve her vacip hakkı engelleyen [demektir]. {(مُعْتَدٍ)} “Haddi aşan”; sözünde, gidişatında ve işinde haddi aşan zâlim [demektir]. {(مُرِيبٍ)} “Şüphe içinde olan”; tevhitte şüpheye düşen [demektir]. Bunu el-Hasan ve Katâde söylemiştir. Bir kimse şüphe uyandıran bir şey yaptığında (أَرَابَ الرَّجُلُ فَهُوَ مُرِيبٌ) "Adam şüpheye düştü/şüphe verdi, dolayısıyla o şüphecidir" denir. Bu kimse müşriktir; nitekim Yüce Allah'ın: {(الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ)} “O ki Allah ile beraber başka bir ilah edindi” buyruğu da buna delalet eder. Bu ayetin Velîd b. el-Mugîre hakkında indiği de söylenmiştir. {(مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ)} “Hayra engel olan” sözüyle de onun, kardeşinin oğullarını İslâm'a girmekten menettiği kastedilmiştir. {(فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ)} “Onu şiddetli azaba atın!” buyruğu, ilk emrin tekit edilmesidir. {(قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ)} “Yoldaşı dedi ki: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım”; yani bu inatçı kâfire musallat kılınan şeytan, ondan teberri edip (uzaklaşıp) onu yalanladı. {(وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ)} “Fakat o, [zaten] derin bir sapıklık içindeydi”; haktan uzaktı ve kendi tercihiyle azmıştı; ben sadece onu çağırdım, o da bana icabet etti. Buradaki yoldaş (karîn), ihtilafsız olarak onun şeytanıdır. Bunu el-Mehdevî nakletmiştir. es-Sa‘lebî ise İbn Abbâs ve Mukātil'in şöyle dediklerini nakletmiştir: Onun karîni melektir. Şöyle ki; Velîd b. el-Mugîre, kötülüklerini yazan meleğe: "Rabbim! O beni aceleye getirdi" diyecek; melek de: {(رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ)} "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım" yani aceleye getirmedim diyecektir. Saîd b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kâfir: "Rabbim! O yazdıklarında bana fazlalık yaptı" diyecek; melek de: {(رَبَّنا مَا أَطْغَيْتُهُ)} "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım" yani yazarken ona fazlalık eklemedim diyecektir. İşte o zaman Yüce Allah: {(لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ)} “Huzurumda çekişmeyin!” buyuracaktır; yani kâfirlere ve şeytanlardan olan yoldaşlarına [böyle hitap edecektir]. el-Kuşeyrî: "Bu ifade, karînin şeytan olduğuna delalet eder" demiştir. {(وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ)} “Oysa ben size daha önce tehdidi bildirmiştim”; yani peygamberler göndermiştim. Bunun, çekişen herkese yönelik bir hitap olduğu söylenmiştir. İki kişiye yönelik olduğu halde çoğul lafzıyla geldiği de söylenmiştir. {(مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ)} “Benim katımda söz değiştirilmez”; bunun, O'nun şu buyruğu olduğu söylenmiştir: {(مَنْ جاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثالِها وَمَنْ جاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلا يُجْزى إِلَّا مِثْلَها)} “Kim bir iyilikle gelirse ona bunun on katı vardır; kim de bir kötülükle gelirse ancak misliyle cezalandırılır”1. Bunun, O'nun şu buyruğu olduğu da söylenmiştir: {(لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ)} “Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım!”2. el-Ferrâ şöyle demiştir: "Benim katımda yalan söylenemez; yani gaybı bilmem sebebiyle sözde ne bir artırma ne de bir eksiltme yapılabilir." {(وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ)} “Ve Ben kullara asla zulmedici değilim”; yani suç işlemeyen kimseye azap edici değilim [demektir]. Bunu İbn Abbâs söylemiştir. Bunun anlamı hakkındaki açıklama daha önce Hac [Sûresi'nde]3 ve başka yerlerde geçmişti.

20725. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٣٠ الى ٣٥]

[Kāf Sûresi (50), 30-35. Âyetler]

20726. Metin

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠) وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤)

{يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠) وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤)} “O gün cehenneme: 'Doldun mu?' deriz; o da: 'Daha var mı?' der. Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır. 'İşte size vaat olunan budur; [Allah'a] çokça yönelen, [O'nun buyruklarını] koruyan herkes içindir. Görmediği halde Rahmân'dan korkan ve [O'na] yönelmiş bir kalp ile gelen kimse içindir. Oraya esenlikle girin! İşte bu ebedîlik günüdür.'”

20727. Metin

لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها وَلَدَيْنا مَزِيدٌ (٣٥)

{لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها وَلَدَيْنا مَزِيدٌ (٣٥)} “Orada onlar için diledikleri her şey vardır; katımızda fazlası da vardır.”

20728. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ) قَرَأَ نَافِعٌ وَأَبُو بَكْرٍ (يَوْمَ يَقُولُ) بِالْيَاءِ اعْتِبَارًا بِقَوْلِهِ: (لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ). الْبَاقُونَ بِالنُّونِ عَلَى الْخِطَابِ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَهِيَ نُونُ الْعَظَمَةِ «١». وَقَرَأَ الْحَسَنُ (يَوْمَ أَقُولُ). وَعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَغَيْرِهِ (يَوْمَ يُقَالُ). وَانْتَصَبَ (يَوْمَ) عَلَى مَعْنَى مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ يَوْمَ. وَقِيلَ: بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ مَعْنَاهُ: وَأَنْذِرْهُمْ (يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ) لِمَا سَبَقَ مِنْ وَعْدِهِ إِيَّاهَا أَنَّهُ يَمْلَؤُهَا. وَهَذَا الِاسْتِفْهَامُ عَلَى سَبِيلِ التَّصْدِيقِ لِخَبَرِهِ، وَالتَّحْقِيقِ لِوَعْدِهِ، وَالتَّقْرِيعِ لِأَعْدَائِهِ، وَالتَّنْبِيهِ لِجَمِيعِ عِبَادِهِ. (وَتَقُولُ) جَهَنَّمُ (هَلْ مِنْ مَزِيدٍ) أَيْ مَا بَقِيَ فِيَّ مَوْضِعٌ لِلزِّيَادَةِ، كَقَوْلِهِ ﵇: (هَلْ تَرَكَ لَنَا عَقِيلٌ مِنْ رَبْعٍ أَوْ مَنْزِلٍ) أَيْ مَا تَرَكَ، فَمَعْنَى الْكَلَامِ الْجَحْدُ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ اسْتِفْهَامًا بِمَعْنَى الِاسْتِزَادَةِ، أَيْ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ فَأَزْدَادُ؟. وَإِنَّمَا صَلَحَ هَذَا لِلْوَجْهَيْنِ، لِأَنَّ فِي الِاسْتِفْهَامِ ضَرْبًا مِنَ الْجَحْدِ. وَقِيلَ: لَيْسَ ثَمَّ قَوْلٌ وَإِنَّمَا هُوَ عَلَى طَرِيقِ الْمِثْلِ، أَيْ إِنَّهَا فِيمَا يَظْهَرُ مِنْ حَالِهَا بِمَنْزِلَةِ النَّاطِقَةِ بِذَلِكَ، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:

Yüce Allah'ın: {(يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ)} “O gün cehenneme: 'Doldun mu?' deriz; o da: 'Daha var mı?' der” buyruğunda Nâfi ve Ebû Bekr, O'nun: {(لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ)} sözünü dikkate alarak yâ harfiyle {(يَوْمَ يَقُولُ)} okumuşlardır. Diğerleri ise Yüce Allah'tan hitap olmak üzere nûn harfiyle okumuşlardır ki bu azamet nûnudur «١». el-Hasan {(يَوْمَ أَقُولُ)} şeklinde okumuştur. İbn Mes'ûd ve başkalarından da {(يَوْمَ يُقَالُ)} şeklinde rivayet edilmiştir. {(يَوْمَ)} kelimesi, 'Benim katımda söz o gün değiştirilmez' manası üzere nasb edilmiştir. Takdirî bir fiille manasının: Cehennemi dolduracağına dair ona daha önce geçmiş olan vaadinden ötürü 'Cehenneme: Doldun mu? diyeceğimiz günü onlara haber verip uyar' şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu soru; O'nun haberini tasdik, vaadini tahakkuk ettirme, düşmanlarını azarlama ve bütün kullarını ikaz etme kabilindendir. {(وَتَقُولُ)} Cehennem der ki: {(هَلْ مِنْ مَزِيدٍ)} “Daha var mı?” yani içimde fazlalık için bir yer kalmadı; tıpkı Peygamber (aleyhisselâm)'ın: '{(هَلْ تَرَكَ لَنَا عَقِيلٌ مِنْ رَبْعٍ أَوْ مَنْزِلٍ)} “Akīl bize bir yurt yahut ev bıraktı mı?”' yani 'bırakmadı' buyruğu gibidir; dolayısıyla kelamın manası inkârdır (nefy). Fazlalık isteme manasında bir soru olması da muhtemeldir; yani: 'Daha fazlası var mı ki artırayım?' demektir. Bu iki veche de elverişli olmuştur, çünkü soruda bir nevi inkâr manası vardır. Şöyle de denilmiştir: Orada bir söz yoktur; bu ancak temsil yoluyladır, yani cehennem durumundan açığa çıkan hal bakımından bunu konuşan mesabesindedir; nitekim şair şöyle demiştir:

20729. Metin

امْتَلَأَ الْحَوْضُ وَقَالَ قَطْنِي ... مَهْلًا رُوَيْدًا قَدْ مَلَأْتَ بَطْنِي

Havuz doldu ve 'Yeter bana' dedi... Yavaş ol, dur hele, karnımı doldurdun!

20730. Metin

وَهَذَا تَفْسِيرُ مُجَاهِدٍ وَغَيْرِهِ. أَيْ هَلْ فِيَّ مِنْ مَسْلَكٍ قَدِ امْتَلَأْتُ. وَقِيلَ: يُنْطِقُ اللَّهُ النَّارَ حَتَّى تَقُولَ هَذَا كَمَا تَنْطِقُ الْجَوَارِحُ. وَهَذَا أَصَحُّ عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ فِي سُورَةِ (الْفُرْقَانِ) «٢». وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَالْبُخَارِيِّ وَالتِّرْمِذِيِّ عَنْ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ:

Bu, Mücâhid ve başkalarının tefsiridir. Yani: "[Bende] girecek bir yol mu var, muhakkak ki doldum!" [demektir]. Bir görüşe göre de Yüce Allah, organların konuşması gibi ateşi konuşturur da o bunu söyler. Furkân sûresinde açıkladığımız üzere en sahih olan [görüş] de budur.2 Sahîh-i Müslim, el-Buhârî ve et-Tirmizî'de Enes b. Mâlik'ten, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

20731. Metin

(لَا تَزَالُ جَهَنَّمُ يُلْقَى فِيهَا وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ حَتَّى يَضَعَ رَبُّ الْعِزَّةِ فِيهَا قَدَمَهُ فَيَنْزَوِي «١» بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ وَتَقُولُ قَطْ قَطْ بِعِزَّتِكَ وَكَرَمِكَ وَلَا يَزَالُ فِي الْجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِئَ اللَّهُ لَهَا خَلْقًا فَيُسْكِنَهُمْ فَضْلَ الْجَنَّةِ) لَفْظُ مُسْلِمٍ. وَفِي رِوَايَةٍ أُخْرَى مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ: (وَأَمَّا النَّارُ فَلَا تَمْتَلِئُ حَتَّى يَضَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا رِجْلَهُ يَقُولُ لَهَا قَطْ قَطْ فَهُنَالِكَ تَمْتَلِئُ وَيَنْزَوِي بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ فَلَا يَظْلِمُ اللَّهُ مِنْ خَلْقِهِ أَحَدًا وَأَمَّا الْجَنَّةُ فَإِنَّ اللَّهَ يُنْشِئُ لَهَا خَلْقًا (. قَالَ عُلَمَاؤُنَا ﵏: أَمَّا مَعْنَى الْقَدَمِ هُنَا فَهُمْ قَوْمٌ يُقَدِّمُهُمُ اللَّهُ إِلَى النَّارِ، وَقَدْ سَبَقَ فِي عِلْمِهِ أَنَّهُمْ مِنْ أَهْلِ النَّارِ. وَكَذَلِكَ الرِّجْلُ وَهُوَ الْعَدَدُ الْكَثِيرُ مِنَ النَّاسِ وَغَيْرِهِمْ، يُقَالُ: رَأَيْتُ رِجْلًا مِنَ النَّاسِ وَرِجْلًا مِنْ جَرَادٍ، قَالَ الشَّاعِرُ:

'{(لَا تَزَالُ جَهَنَّمُ يُلْقَى فِيهَا وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ حَتَّى يَضَعَ رَبُّ الْعِزَّةِ فِيهَا قَدَمَهُ فَيَنْزَوِي «١» بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ وَتَقُولُ قَطْ قَطْ بِعِزَّتِكَ وَكَرَمِكَ وَلَا يَزَالُ فِي الْجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِئَ اللَّهُ لَهَا خَلْقًا فَيُسْكِنَهُمْ فَضْلَ الْجَنَّةِ)} “İzzet Rabbi oraya kademini koyuncaya kadar cehenneme [insanlar] atılmaya devam eder ve o: 'Daha var mı?' der. Nihayet cehennemin bir kısmı diğerine büzülür «١» ve: 'İzzetin ve keremin hakkı için yeter, yeter!' der. Cennette de bir fazlalık kalmaya devam eder; nihayet Allah onun için yeni bir yaratılış var eder de onları cennetin fazla kısmına yerleştirir.”' Bu Müslim'in lafzıdır. Ebû Hureyre hadisinden gelen diğer bir rivayette ise: '{(وَأَمَّا النَّارُ فَلَا تَمْتَلِئُ حَتَّى يَضَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا رِجْلَهُ يَقُولُ لَهَا قَطْ قَطْ فَهُنَالِكَ تَمْتَلِئُ وَيَنْزَوِي بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ فَلَا يَظْلِمُ اللَّهُ مِنْ خَلْقِهِ أَحَدًا وَأَمَّا الْجَنَّةُ فَإِنَّ اللَّهَ يُنْشِئُ لَهَا خَلْقًا)} “Cehenneme gelince; Allah onun üzerine riclini koyuncaya kadar o dolmaz; ona 'yeter, yeter' der; işte o zaman dolar ve bir kısmı diğerine büzülür. Allah yarattıklarından hiçbir kimseye zulmetmez. Cennete gelince, muhakkak ki Allah onun için bir yaratılış var eder”' şeklindedir. Âlimlerimiz (rahmetullâhi aleyhim) dediler ki: Buradaki 'kadem'in manasına gelince; onlar Allah'ın ateşe önceden gönderdiği (takdim ettiği) bir topluluktur ki ilahi ilminde onların cehennemlik olduğu önceden geçmiştir. 'Ricl' de böyledir; o da insanlardan ve başkalarından büyük bir topluluk demektir. Arapçada: 'İnsanlardan büyük bir grup ve çekirgelerden büyük bir sürü gördüm' anlamında (رَأَيْتُ رِجْلًا مِنَ النَّاسِ وَرِجْلًا مِنْ جَرَادٍ) denir. Şair şöyle demiştir:

20732. Metin

فَمَرَّ بِنَا رِجْلٌ مِنَ النَّاسِ وَانْزَوَى ... إِلَيْهِمْ مِنَ الْحَيِّ الْيَمَانِينَ أَرْجُلُ

İnsanlardan büyük bir grup yanımızdan geçti ve Yemen kabilelerinden fırkalar onlara katıldı.

20733. Metin

قَبَائِلُ مِنْ لَخْمٍ وَعُكْلٍ وَحِمْيَرٍ ... عَلَى ابْنَيْ نِزَارٍ بِالْعَدَاوَةِ أَحْفَلُ

Lahm, Ukl ve Himyer kabileleri, Nizâr'ın iki oğluna düşmanlıkta toplanmışlardır.

20734. Metin

وَيُبَيِّنُ هَذَا الْمَعْنَى مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ قَالَ: مَا فِي النَّارِ بَيْتٌ وَلَا سِلْسِلَةٌ وَلَا مِقْمَعٌ وَلَا تَابُوتٌ إِلَّا وَعَلَيْهِ اسْمُ صَاحِبِهِ، فَكُلُّ وَاحِدٍ مِنَ الْخَزَنَةِ يَنْتَظِرُ صَاحِبَهُ الَّذِي قَدْ عَرَفَ اسْمَهُ وَصِفَتَهُ، فَإِذَا اسْتَوْفَى [كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ «٢»] مَا أُمِرَ بِهِ وَمَا يَنْتَظِرُهُ وَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ أَحَدٌ قَالَ الْخَزَنَةُ: قَطْ قَطْ حَسْبُنَا حَسْبُنَا أَيِ اكْتَفَيْنَا اكْتَفَيْنَا، وَحِينَئِذٍ تَنْزَوِي جَهَنَّمُ عَلَى مَنْ فِيهَا وَتَنْطَبِقُ إِذْ لَمْ يَبْقَ أَحَدٌ يَنْتَظِرُ. فَعَبَّرَ عَنْ ذَلِكَ الْجَمْعِ الْمُنْتَظِرِ بِالرِّجْلِ وَالْقَدَمِ، وَيَشْهَدُ لِهَذَا التَّأْوِيلِ قَوْلُهُ فِي نَفْسِ الْحَدِيثِ: (وَلَا يَزَالُ فِي الْجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِئَ اللَّهُ لَهَا خَلْقًا فَيُسْكِنَهُمْ فَضْلَ الْجَنَّةِ) وَقَدْ زِدْنَا هَذَا الْمَعْنَى بَيَانًا وَمَهَّدْنَاهُ فِي كِتَابِ الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ مِنَ الْكِتَابِ الْأَسْنَى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَقَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ ﵇: (حَتَّى يَضَعَ الْجَبَّارُ فِيهَا قَدَمَهُ) أَيْ مَنْ سَبَقَ فِي عِلْمِهِ أَنَّهُ مِنْ أَهْلِ النَّارِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ) أي فربت مِنْهُمْ. وَقِيلَ: هَذَا قَبْلَ الدُّخُولِ فِي الدُّنْيَا، أَيْ قُرِّبَتْ مِنْ قُلُوبِهِمْ حِينَ قِيلَ لَهُمُ اجتنبوا المعاصي. وقيل: بعد الدخول

Bu manayı, İbn Mes‘ûd'dan rivayet edilen şu söz açıklamaktadır: «Cehennemde, üzerinde sahibinin adı [yazılı] olmayan hiçbir hücre, hiçbir zincir, hiçbir topuz ve hiçbir tabut yoktur. Bu sebeple [cehennem] bekçilerinden her biri, adını ve vasfını bildiği kendi muhatabını bekler. [Onlardan her biri]2 emrolunduğu ve beklediği kimseyi eksiksiz teslim alıp da geriye onlardan hiç kimse kalmayınca bekçiler: 'Kat! Kat! Hasbünâ! Hasbünâ!' yani 'Yetti bize, yetti bize, kâfi geldi!' derler. İşte o zaman artık beklenen hiç kimse kalmadığından, cehennem içindekilerin üzerine büzülüp toparlanır1 ve [kapıları] kapanır.» İşte o beklenen topluluk "ricl" (büyük topluluk) ve "kadem" (önden sevk edilenler) lafızlarıyla ifade edilmiştir. Nitekim bizzat hadisin içindeki: «(وَلَا يَزَالُ فِي الْجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِئَ اللَّهُ لَهَا خَلْقًا فَيُسْكِنَهُمْ فَضْلَ الْجَنَّةِ)» «Allah, cennet için yeni bir halk yaratıp onları cennetin fazla kalan kısmına yerleştirinceye kadar cennette bir fazlalık (boş yer) bulunmaya devam eder» ifadesi de bu tevili desteklemektedir. Biz bu manayı, el-Kitâbü'l-Esnâ adlı eserimizin "el-Esmâ ve's-Sıfât" bölümünde etraflıca açıkladık ve temellendirdik; hamd Allah'adır. en-Nadr b. Şümeyl de [Hz. Peygamber] aleyhisselâm'ın: «(حَتَّى يَضَعَ الْجَبَّارُ فِيهَا قَدَمَهُ)» «Nihayet Cebbâr [olan Allah] oraya kademini koyar» buyruğunun anlamı hakkında şöyle demiştir: "Yani [Allah'ın] ilminde cehennem ehlinden olduğu önceden kesinleşmiş olan kimseleri [oraya koyar demektir]." Yüce Allah'ın: {(وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ)} “Cennet, takvâ sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır” buyruğu; yani onlara yaklaştırılmıştır, demektir. Bunun, [cennete] girmeden önce dünyada iken olduğu da söylenmiştir; yani kendilerine: 'Günahlardan kaçının!' denildiğinde onların kalplerine yaklaştırılmıştır. [Cennete] girdikten sonra olduğu da söylenmiştir;

20735. Metin

قُرِّبَتْ لَهُمْ مَوَاضِعُهُمْ فِيهَا فَلَا تَبْعُدُ. (غَيْرَ بَعِيدٍ) أَيْ مِنْهُمْ وَهَذَا تَأْكِيدٌ. (هَذَا مَا تُوعَدُونَ) أَيْ وَيُقَالُ لَهُمْ هَذَا الْجَزَاءُ الَّذِي وُعِدْتُمْ فِي الدُّنْيَا عَلَى أَلْسِنَةِ الرُّسُلِ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ (تُوعَدُونَ) بِالتَّاءِ عَلَى الْخِطَابِ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِالْيَاءِ عَلَى الْخَبَرِ، لِأَنَّهُ أَتَى بَعْدَ ذِكْرِ الْمُتَّقِينَ. (لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ) أَوَّابٍ أَيْ رَجَّاعٌ إِلَى اللَّهِ عَنِ الْمَعَاصِي، ثُمَّ يَرْجِعُ يُذْنِبُ ثُمَّ يَرْجِعُ، هَكَذَا قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٌ: الْأَوَّابُ الْمُسَبِّحُ مِنْ قَوْلِهِ: (يَا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ) «١». وَقَالَ الْحَكَمُ بْنُ عُتَيْبَةَ: هُوَ الذَّاكِرُ لِلَّهِ تَعَالَى فِي الْخَلْوَةِ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ وَمُجَاهِدٌ: هُوَ الَّذِي يَذْكُرُ ذُنُوبَهُ فِي الْخَلْوَةِ فَيَسْتَغْفِرُ اللَّهَ مِنْهَا. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ مَسْعُودٍ. وَقَالَ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ: هُوَ الَّذِي لَا يَجْلِسُ مَجْلِسًا حَتَّى يَسْتَغْفِرَ اللَّهَ تَعَالَى فِيهِ. وَعَنْهُ قَالَ: كُنَّا نُحَدَّثُ أَنَّ الْأَوَّابَ الْحَفِيظَ الَّذِي إِذَا قَامَ مِنْ مَجْلِسِهِ قَالَ سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ مِمَّا أَصَبْتُ فِي مَجْلِسِي هَذَا. وَفِي الْحَدِيثِ: (مَنْ قَالَ إِذَا قَامَ مِنْ مَجْلِسِهِ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ غَفَرَ اللَّهُ لَهُ مَا كَانَ فِي ذَلِكَ الْمَجْلِسِ (. وَهَكَذَا كَانَ النَّبِيُّ صلى ﷺ يَقُولُ. وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَنَا أُحِبُّ أَنْ أَقُولَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَسْأَلُكَ التَّوْبَةَ، وَلَا أُحِبُّ أَنْ أَقُولَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ إِلَّا عَلَى حَقِيقَتِهِ. قُلْتُ: هَذَا اسْتِحْسَانٌ وَاتِّبَاعُ الْحَدِيثِ أَوْلَى. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ: هُوَ الْمُتَوَكِّلُ عَلَى اللَّهِ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ. وَقَالَ الْقَاسِمُ: هُوَ الَّذِي لَا يَشْتَغِلُ إِلَّا بِاللَّهِ ﷿. (حَفِيظٍ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ الَّذِي حَفِظَ ذُنُوبَهُ حَتَّى يَرْجِعَ عَنْهَا. وَقَالَ قَتَادَةُ: حَفِيظٌ لِمَا اسْتَوْدَعَهُ اللَّهُ مِنْ حَقِّهِ ونعمته وأتمنه عَلَيْهِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: هُوَ الْحَافِظُ لِأَمْرِ اللَّهِ. مُجَاهِدٌ: هُوَ الْحَافِظُ لِحَقِ اللَّهِ تَعَالَى بِالِاعْتِرَافِ وَلِنِعَمِهِ بِالشُّكْرِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ الْحَافِظُ لِوَصِيَّةِ اللَّهِ تَعَالَى بِالْقَبُولِ. وَرَوَى مَكْحُولٌ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ حَافَظَ عَلَى أَرْبَعِ رَكَعَاتٍ مِنْ أَوَّلِ النَّهَارِ كَانَ أَوَّابًا حَفِيظًا) ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ) (مَنْ) فِي مَحَلِّ خَفْضٍ عَلَى البدل من قوله: (لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ) أوفي مَوْضِعِ الصِّفَةِ لِ (أَوَّابٍ). وَيَجُوزُ الرَّفْعُ عَلَى الاستئناف، والخبر

Cennetteki yerleri kendilerine yaklaştırılmıştır, artık uzak değildir. {(غَيْرَ بَعِيدٍ)} “Uzak olmayarak” yani onlardan [uzak değildir], bu da bir pekiştirmedir (te'kîd). {(هَذَا مَا تُوعَدُونَ)} “İşte bu, size vaad olunandır”; yani onlara: 'Bu, dünyada peygamberlerin diliyle size vaad edilen mükâfattır' denilir. Genel kıraat (kırâat-ı âmme), hitap sîgasıyla te harfiyle {(تُوعَدُونَ)} şeklindedir. İbn Kesîr ise, takvâ sahiplerinin zikrinden sonra geldiği için haber sîgasıyla ye harfiyle okumuştur. {(لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ)} “Her dâim tövbe eden ve [hukuku] koruyan kimse için.” Evvâb (أوّاب); günahlardan Allah'a çokça dönen, sonra tekrar günah işleyip sonra tekrar dönen kimsedir; ed-Dahhâk ve başkaları böyle demiştir. İbn Abbâs ve Atâ ise şöyle demişlerdir: Evvâb, tesbih eden kimsedir; bu, O'nun: {(يَا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ)} “Ey dağlar, onunla birlikte tesbih edin!”1 kavlinden [gelmektedir]. el-Hakem b. Uteybe: 'O, tenhada Allah Teâlâ'yı zikreden kimsedir' demiştir. eş-Şa'bî ve Mücâhid: 'O, tenhada günahlarını hatırlayıp Allah'tan onlar için bağışlanma dileyen kimsedir' demişlerdir. Bu, İbn Mes'ûd'un da görüşüdür. Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir: 'O, içinde Allah Teâlâ'dan bağışlanma dilemeden hiçbir mecliste oturmayan kimsedir.' Yine ondan şöyle rivayet edilmiştir: 'Bize şöyle anlatılırdı: Evvâb ve hafîz olan kimse, meclisinden kalktığı vakit: Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, Allâhümme innî esteğfiruke mimmâ esabtü fî meclisî hâzâ (Allah'ı hamdiyle tesbih ederim. Allahım, bu meclisimde işlediğim günahlardan ötürü Senden bağışlanma dilerim) diyen kimsedir.' Hadiste [şöyle buyrulmuştur]: «(مَنْ قَالَ إِذَا قَامَ مِنْ مَجْلِسِهِ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ غَفَرَ اللَّهُ لَهُ مَا كَانَ فِي ذَلِكَ الْمَجْلِسِ)» «Kim meclisinden kalktığı vakit: 'Sübhâneke Allâhümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illâ ente esteğfiruke ve etûbü ileyk' (Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret diler ve Sana tövbe ederim) derse, Allah o mecliste olan [kusurlarını] bağışlar.» Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de böyle söylerdi. Bazı âlimler şöyle demiştir: 'Ben, 'esteğfiruke ve es'elüket-tevbe' (Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe nasip etmeni isterim) demeyi severim; hakikatine [uygun] olmadıkça 've etûbü ileyk' (ve Sana tövbe ederim) demeyi sevmem.' Ben [Kurtubî] derim ki: Bu bir istihsandır (kişisel güzel görmedir); hadise uymak ise daha evlâdır. Ebû Bekir el-Verrâk: 'O, darlıkta da bollukta da Allah'a tevekkül edendir' demiştir. el-Kâsım ise: 'O, aziz ve celil olan Allah'tan başkasıyla meşgul olmayan kimsedir' demiştir. {(حَفِيظٍ)} 'Hafîz' hakkında İbn Abbâs: 'O, onlardan dönünceye (tövbe edinceye) kadar günahlarını hatırında tutan kimsedir' demiştir. Katâde: 'Allah'ın kendi hakkından ve nimetinden kendisine emanet ettiği ve onu emin kıldığı şeyleri koruyan kimsedir' demiştir. Yine İbn Abbâs'tan: 'O, Allah'ın emrini koruyan/gözeten kimsedir' dediği rivayet edilmiştir. Mücâhid: 'O, itiraf ile Allah Teâlâ'nın hakkını ve şükür ile O'nun nimetlerini koruyan kimsedir' demiştir. ed-Dahhâk: 'O, kabul etmek suretiyle Allah Teâlâ'nın vasiyetini koruyan kimsedir' demiştir. Mekhûl, Ebû Hüreyre'den Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «(مَنْ حَافَظَ عَلَى أَرْبَعِ رَكَعَاتٍ مِنْ أَوَّلِ النَّهَارِ كَانَ أَوَّابًا حَفِيظًا)» «Kim günün evvelinde dört rekâta devam ederse evvâb ve hafîz olur.» Bunu el-Mâverdî zikretmiştir. Yüce Allah'ın: {(مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ)} “Görmediği halde Rahmân'dan korkan kimse” kavlindeki {(مَنْ)} lafzı, O'nun: {(لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ)} kavlinden bedel olarak cer mahallindedir veya {(أَوَّابٍ)} lafzının sıfatı konumundadır. İsti'nâf (yeni bir başlangıç) olarak ref' konumunda olması da caizdir; haberi ise...

20736. Metin

(ادْخُلُوها) عَلَى تَقْدِيرِ حَذْفِ جَوَابِ الشَّرْطِ وَالتَّقْدِيرُ فَيُقَالُ لَهُمُ: (ادْخُلُوها). وَالْخَشْيَةُ بِالْغَيْبِ أَنْ تَخَافَهُ وَلَمْ تَرَهُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: يَعْنِي فِي الْخَلْوَةِ حِينَ لَا يَرَاهُ أَحَدٌ. وَقَالَ الْحَسَنُ: إِذَا أَرْخَى السِّتْرَ وَأَغْلَقَ الْبَابَ. (وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ) مُقْبِلٍ عَلَى الطَّاعَةِ. وَقِيلَ: مُخْلِصٌ. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ: عَلَامَةُ الْمُنِيبِ أَنْ يَكُونَ عَارِفًا لِحُرْمَتِهِ وَمُوَالِيًا لَهُ، مُتَوَاضِعًا لِجَلَالِهِ تَارِكًا لِهَوَى نَفْسِهِ. قُلْتُ: وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْقَلْبُ الْمُنِيبُ الْقَلْبَ السَّلِيمَ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: (إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ) عَلَى مَا تَقَدَّمَ «١»، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. (ادْخُلُوها) أَيْ يُقَالُ لِأَهْلِ هَذِهِ الصِّفَاتِ: (ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ) أَيْ بِسَلَامَةٍ مِنَ الْعَذَابِ. وَقِيلَ: بِسَلَامٍ مِنَ اللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: بِسَلَامَةٍ مِنْ زَوَالِ النِّعَمِ. وَقَالَ: (ادْخُلُوها) وَفِي أَوَّلِ الْكَلَامِ (مَنْ خَشِيَ)، لِأَنَّ (مَنْ) تَكُونُ بِمَعْنَى الْجَمْعِ. قَوْلُهُ تعالى: (لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها) يَعْنِي مَا تَشْتَهِيهِ أَنْفُسُهُمْ وَتَلَذُّ أَعْيُنُهُمْ. (وَلَدَيْنا مَزِيدٌ) مِنَ النِّعَمِ مِمَّا لَمْ يَخْطِرْ عَلَى بَالِهِمْ. وَقَالَ أَنَسٌ وَجَابِرٌ: الْمَزِيدُ النَّظَرُ إِلَى وَجْهِ اللَّهِ تَعَالَى بِلَا كَيْفٍ. وَقَدْ وَرَدَ ذَلِكَ فِي أَخْبَارٍ مَرْفُوعَةٍ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: (لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى) «٢» (وَزِيادَةٌ) قَالَ: الزِّيَادَةُ النَّظَرُ إِلَى وَجْهِ اللَّهِ الْكَرِيمِ. وَذَكَرَ ابْنُ الْمُبَارَكِ وَيَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ، قَالَا: أَخْبَرَنَا الْمَسْعُودِيُّ عَنِ الْمِنْهَالِ بْنِ عَمْرٍو عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ بْنِ عبد الله ابن عُتْبَةَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: تَسَارَعُوا إِلَى الجمعة فإن الله ﵎ يبرز لأهل الْجَنَّةِ كُلَّ يَوْمِ جُمُعَةٍ فِي كَثِيبٍ مِنْ كَافُورٍ أَبْيَضَ فَيَكُونُونَ مِنْهُ فِي الْقُرْبِ. قَالَ ابن المبارك: على قدر تسارعهم إلى الجمعة فِي الدُّنْيَا. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ: لِمُسَارَعَتِهِمْ إِلَى الْجُمَعِ فِي الدُّنْيَا، وَزَادَ (فَيُحْدِثُ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الْكَرَامَةِ شَيْئًا لَمْ يَكُونُوا رَأَوْهُ قَبْلَ ذَلِكَ). قَالَ يَحْيَى: وَسَمِعْتُ غَيْرَ الْمَسْعُودِيِّ يزيد فيه قوله تعالى: (وَلَدَيْنا مَزِيدٌ).

{(ادْخُلُوها)} “[Oraya] girin” buyruğu, şartın cevabının takdiri iledir. Takdiri ise şöyledir: Onlara: {(ادْخُلُوها)} “[Oraya] girin” denilir. Gaybda korkmak, O'nu görmediğin halde O'ndan korkmandır. ed-Dahhâk ve es-Süddî şöyle demiştir: Yani hiç kimsenin kendisini görmediği tenhada [korkmaktır]. el-Hasan da: 'Perdeyi indirip kapıyı kapattığı vakit' demiştir. {(وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ)} “ve [hakk'a] yönelmiş bir kalple gelen...” Yani itaate yönelmiş demektir. İhlâslı [bir kalp] olduğu da söylenmiştir. Ebû Bekir el-Verrâk ise şöyle demiştir: Münîb olanın alâmeti; O'nun hürmetini bilen, O'na dostluk besleyen, O'nun celâli karşısında tevazu gösteren ve nefsinin arzusunu terk eden biri olmasıdır. Ben derim ki: Münîb kalbin; daha önce geçtiği üzere 1 Yüce Allah'ın: {(إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ)} “Ancak Allah'a selim bir kalple gelen müstesna” buyruğunda olduğu gibi selim kalp olması da muhtemeldir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. {(ادْخُلُوها)} “[Oraya] girin” buyruğu; yani bu vasıfların sahiplerine: {(ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ)} “Oraya esenlikle girin; işte bu, ebedîlik günüdür” denilir, demektir. Yani azaptan emin olarak [girin demektir]. Bir görüşe göre: Allah'tan ve meleklerinden kendilerine gelen bir selâm ile [girin]. Bir diğer görüşe göre: Nimetlerin yok olmasından yana bir esenlik içinde [girin]. Sözün başında: {(مَنْ خَشِيَ)} “Korkan kimse” [şeklinde tekil] geçtiği halde {(ادْخُلُوها)} “[Oraya] girin” [şeklinde çoğul] buyurmuştur; zira {مَنْ} kelimesi çoğul anlamında da kullanılır. Yüce Allah'ın: {(لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها)} “Orada diledikleri her şey onlarındır” buyruğu; yani nefislerinin arzuladığı ve gözlerinin lezzet aldığı her şey [onlarındır] demektir. {(وَلَدَيْنا مَزِيدٌ)} “Katımızda fazlası da vardır” buyruğu ise akıllarına bile gelmeyen nimetlerden [daha fazlası vardır, demektir]. Enes ve Câbir: 'Mezîd (fazlalık), Yüce Allah'ın vechine keyfiyetsiz olarak bakmaktır' demişlerdir. Bu husus, Yüce Allah'ın: {(لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى)} 2 {(وَزِيادَةٌ)} “Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır” buyruğu hakkında Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e merfû olarak ulaştırılan rivayetlerde vârit olmuştur. Şöyle buyurmuştur: «Fazlalık, Kerîm olan Allah'ın vechine bakmaktır.» İbnü'l-Mübârek ve Yahyâ b. Sellâm zikredip şöyle demişlerdir: Bize el-Mes'ûdî, el-Minhâl b. Amr'dan, o Ebû Ubeyde b. Abdillâh b. Utbe'den, o İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Cuma namazına koşun; çünkü Allah (azze ve celle) her cuma günü beyaz kâfurdan bir tepe üzerinde cennet ehline tecelli eder ve onlar da O'na yakın olurlar.' İbnü'l-Mübârek: 'Dünyada cuma namazına koşma derecelerine göre' demiştir. Yahyâ b. Sellâm ise: 'Dünyada cumalara koşmalarından ötürü' demiş ve şunu eklemiştir: 'Allah onlar için daha önce görmedikleri bir ikram yaratır.' Yahyâ dedi ki: el-Mes'ûdî dışındakilerin buna Yüce Allah'ın: {(وَلَدَيْنا مَزِيدٌ)} “Katımızda fazlası da vardır” buyruğunu ilave ettiklerini de işittim.

20737. Metin

قُلْتُ: قَوْلُهُ (فِي كَثِيبٍ) يُرِيدُ أَهْلَ الْجَنَّةِ، أَيْ وَهُمْ عَلَى كُثُبٍ، كَمَا فِي مُرْسَلِ الْحَسَنِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَنْظُرُونَ رَبَّهُمْ فِي كُلِّ يَوْمِ جُمُعَةٍ عَلَى كَثِيبٍ مِنْ كَافُورٍ) الْحَدِيثَ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ (التَّذْكِرَةِ). وَقِيلَ: إِنَّ الْمَزِيدَ مَا يُزَوَّجُونَ بِهِ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ، رَوَاهُ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ مَرْفُوعًا.

Ben derim ki: O'nun {(فِي كَثِيبٍ)} 'tepe üzerinde' sözü cennet ehlini kastetmektedir; yani onlar tepeler üzerindedirler; nitekim Hasan'ın mürsel hadisinde şöyle demiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): '{(إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَنْظُرُونَ رَبَّهُمْ فِي كُلِّ يَوْمِ جُمُعَةٍ عَلَى كَثِيبٍ مِنْ كَافُورٍ)} “Cennet ehli her cuma günü kâfurdan bir tepe üzerinde Rablerine bakarlar...”' hadisini zikretmiştir. Biz bunu (et-Tezkire) kitabında zikrettik. Mezîd ile kastedilenin, kendileriyle evlendirilecekleri hûr-i iyn (iri gözlü huriler) olduğu da söylenmiştir; bunu Ebû Saîd el-Hudrî merfû olarak rivayet etmiştir.

20738. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٣٦ الى ٣٨]

[Kāf Sûresi (50), 36-38. Âyetler]

20739. Metin

وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦) إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧) وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨)

{وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦) إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧) وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨)} “Onlardan önce, kendilerinden daha çetin yakalayışa (güce) sahip nice nesilleri helak ettik! Diyarlarda delikler açarcasına dolaştılar; kaçacak bir sığınak var mıydı? Şüphesiz bunda, kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için kesin bir öğüt vardır. Andolsun ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.”

20740. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ) أَيْ كَمْ أَهْلَكْنَا يَا مُحَمَّدُ قَبْلَ قَوْمِكَ مِنْ أُمَّةٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَقُوَّةً. (فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ) أَيْ سَارُوا فِيهَا طَلَبًا لِلْمَهْرَبِ. وَقِيلَ: أَثَّرُوا فِي الْبِلَادِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: ضَرَبُوا وَطَافُوا. وَقَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ: دَوَّرُوا. وَقَالَ قَتَادَةُ: طَوَّفُوا. وَقَالَ الْمُؤَرِّجُ تَبَاعَدُوا، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:

Yüce Allah'ın: {(وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ)} “Onlardan önce... nice nesilleri helak ettik” buyruğu; yani ey Muhammed! Senin kavminden önce yakalayış ve güç bakımından onlardan daha çetin nice ümmetleri helak ettik. {(فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ)} “Diyarlarda delikler açarcasına dolaştılar” buyruğu; kaçacak yer arayarak oralarda yürüdüler demektir. İbn Abbâs: 'Diyarlarda izler bıraktılar' demiştir. Mücâhid: 'Yol aldılar ve dolaştılar' demiştir. Nadr b. Şümeyl: 'Dönüp dolaştılar' demiştir. Katâde: 'Tavaf ettiler (dolaştılar)' demiştir. el-Müerric: 'Uzaklaştılar' demiştir; İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bundandır:

20741. Metin

وَقَدْ نَقَّبْتُ فِي الْآفَاقِ حَتَّى ... رَضِيتُ مِنَ الْغَنِيمَةِ بِالْإِيَابِ

Ufuklarda diyar diyar dolaştım da... Nihayet ganimetten geriye sadece [sağ salim] dönmeye razı oldum.

20742. Metin

ثُمَّ قِيلَ: طَافُوا فِي أَقَاصِي الْبِلَادِ طَلَبًا لِلتِّجَارَاتِ، وَهَلْ وَجَدُوا مِنَ الْمَوْتِ مَحِيصًا؟. وَقِيلَ: طَوَّفُوا فِي البلاد يلتمسون محيصا من الموت. قال الحرث بْنُ حِلِّزَةَ: نَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ مِنْ حَذَرِ الموت وَجَالُوا فِي الْأَرْضِ كُلَّ مَجَالِ وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ (فَنَقَبُوا) بِفَتْحِ الْقَافِ وَتَخْفِيفِهَا. وَالنَّقْبُ هُوَ الْخَرْقُ وَالدُّخُولُ فِي الشَّيْءِ. وَقِيلَ: النَّقْبُ الطَّرِيقُ فِي الْجَبَلِ، وَكَذَلِكَ الْمَنْقَبُ وَالْمَنْقَبَةُ، عَنِ ابْنِ السِّكِّيتِ. وَنَقَبَ الْجِدَارَ نَقْبًا، وَاسْمُ تِلْكَ النَّقْبَةِ نَقْبٌ أَيْضًا، وَجَمْعُ النَّقْبِ النُّقُوبُ، أَيْ خَرَقُوا الْبِلَادَ وَسَارُوا فِي نُقُوبِهَا. وَقِيلَ: أَثَّرُوا فِيهَا كَتَأْثِيرِ الْحَدِيدِ فِيمَا يَنْقُبُ. وَقَرَأَ السُّلَمِيُّ يَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ (فَنَقِّبُوا) بِكَسْرِ الْقَافِ وَالتَّشْدِيدِ عَلَى الْأَمْرِ بِالتَّهْدِيدِ وَالْوَعِيدِ، أَيْ طُوفُوا الْبِلَادَ وسيروا

Sonra şöyle denilmiştir: Ticaret aramak için diyarların en ücra köşelerini dolaştılar; peki ölümden kaçacak bir sığınak bulabildiler mi? Şöyle de denilmiştir: Ölümden kaçacak bir sığınak arayarak diyarlarda dolaştılar. el-Hâris b. Hillize şöyle demiştir: 'Ölüm korkusundan diyarlarda diyar diyar dolaştılar ve yeryüzünde gidilebilecek her alana yöneldiler.' el-Hasan ve Ebû'l-Âliye kâf harfinin fethası ve şeddesizliğiyle {(فَنَقَبُوا)} şeklinde okumuşlardır. Nakb (نَقْب); yarmak, delmek ve bir şeyin içine girmektir. İbnü's-Sikkît'ten nakledildiğine göre; nakb'ın dağdaki yol olduğu, menkab ve menkabe kelimelerinin de aynı manaya geldiği söylenmiştir. Duvarı deldiğinde (نَقَبَ الْجِدَارَ نَقْبًا) denir ve o açılan deliğin adı da nakbdır; çoğulu ise nukūb gelir. Yani diyarları delip geçtiler ve yollarında yürüdüler demektir. Bir görüşe göre de: Demirin deldiği şeyde bıraktığı tesir gibi oralarda izler bıraktılar. es-Sülemî Yahyâ b. Ya'mer tehdit ve vaîd üzere emir kipi olarak kâf'ın kesresi ve şeddesiyle {(فَنَقِّبُوا)} şeklinde okumuştur; yani diyarları dolaşın, oralarda yürüyün

20743. Metin

فِيهَا فَانْظُرُوا (هَلْ مِنْ) الْمَوْتِ (مَحِيصٍ) وَمَهْرَبٌ، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَحَكَى الْقُشَيْرِيُّ (فَنَقِبُوا) بِكَسْرِ الْقَافِ مَعَ التَّخْفِيفِ، أَيْ أَكْثَرُوا السَّيْرَ فِيهَا حَتَّى نَقِبَتْ دَوَابُّهُمْ الْجَوْهَرِيُّ: وَنَقِبَ الْبَعِيرُ بِالْكَسْرِ إِذَا رَقَّتْ أَخْفَافُهُ، وَأَنْقَبَ الرَّجُلُ إِذَا نَقِبَ بَعِيرُهُ، وَنَقِبَ الْخُفُّ الْمَلْبُوسُ أَيْ تَخَرَّقَ. وَالْمَحِيصُ مَصْدَرُ حَاصَ عَنْهُ يَحِيصُ حَيْصًا وَحُيُوصًا وَمَحِيصًا وَمَحَاصًا وَحَيَصَانًا، أَيْ عَدَلَ وَحَادَ. يُقَالُ: مَا عَنْهُ مَحِيصٌ أَيْ مَحِيدٌ وَمَهْرَبٌ. وَالِانْحِيَاصُ مِثْلُهُ، يُقَالُ لِلْأَوْلِيَاءِ: حَاصُوا عَنِ الْعَدُوِّ وَلِلْأَعْدَاءِ انْهَزَمُوا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى) أَيْ فِيمَا ذَكَرْنَاهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ تَذْكِرَةٌ وَمَوْعِظَةٌ (لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ) أَيْ عَقْلٌ يَتَدَبَّرُ بِهِ، فَكَنَّى بِالْقَلْبِ عَنِ الْعَقْلِ لِأَنَّهُ مَوْضِعُهُ، قَالَ مَعْنَاهُ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ. وَقِيلَ: لِمَنْ كَانَ لَهُ حَيَاةٌ وَنَفْسٌ مُمَيِّزَةٌ، فَعَبَّرَ عَنِ النَّفْسِ الْحَيَّةِ بِالْقَلْبِ، لِأَنَّهُ وَطَنُهَا وَمَعْدِنُ حَيَاتِهَا، كَمَا قَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

de bakın, ölümden {(هَلْ مِنْ)} {(مَحِيصٍ)} bir kurtuluş ve sığınak var mıdır? Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir. el-Kuşeyrî şeddesiz olarak kâf'ın kesresiyle {(فَنَقِبُوا)} okunduğunu nakletmiştir; yani bineklerinin ayakları delinip aşınıncaya kadar oralarda yürümeyi çoğalttılar. el-Cevherî: Ayak tabanları inceldiğinde deve için esre ile (نَقِبَ الْبَعِيرُ) denir; devesi bu hale gelen kimse için (أَنْقَبَ الرَّجُلُ) ve giyilen mest yırtıldığında (نَقِبَ الْخُفُّ) denir, demiştir. Mahîs (مَحِيصٍ); 'ondan saptı ve yüz çevirdi' manasında (حَاصَ عَنْهُ يَحِيصُ حَيْصًا وَحُيُوصًا وَمَحِيصًا وَمَحَاصًا وَحَيَصَانًا) fiilinin masdarıdır. Arapçada: 'Ondan kaçacak ve sığınacak hiçbir yer yoktur' anlamında (مَا عَنْهُ مَحِيصٌ) denir. el-İnhiyâs (الِانْحِيَاصُ) da böyledir; dostlar için: 'Düşmandan çekildiler' anlamında (حَاصُوا عَنِ الْعَدُوِّ), düşmanlar için ise: 'Bozguna uğradılar' anlamında (انْهَزَمُوا) denilir. Yüce Allah'ın: {(إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى)} “Şüphesiz bunda... kesin bir öğüt vardır” buyruğu; yani bu sûrede zikrettiğimiz şeylerde bir ibret ve öğüt vardır, demektir. {(لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ)} “...kalbi olan... kimse için” yani onunla düşüneceği bir aklı olan kimse için; aklın yeri orası olduğu için kalp ile akıl kastedilmiştir; Mücâhid ve başkaları bu manayı söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Canlılığı ve temyiz gücüne sahip nefsi olan kimse için; nefsin vatanı ve hayatının madeni orası olduğu için canlı nefis kalp ile ifade edilmiştir; nitekim İmruü'l-Kays şöyle demiştir:

20744. Metin

أَغَرَّكِ مِنِّي أَنَّ حُبَّكِ قَاتِلِي ... وَأَنَّكِ مَهْمَا تَأْمُرِي الْقَلْبَ يَفْعَلِ

Seni hakkımda gururlandıran şey, aşkının beni öldürmesi ve senin kalbe ne emretsen onu yapacak olması mıdır?

20745. Metin

وَفِي التَّنْزِيلِ: (لِيُنْذِرَ مَنْ كانَ حَيًّا) «١». وَقَالَ يَحْيَى بْنُ مُعَاذٍ: الْقَلْبُ قَلْبَانِ، قَلْبٌ مُحْتَشٍ بِأَشْغَالِ الدُّنْيَا حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَمْرٌ مِنَ الْأُمُورِ الْآخِرَةِ لَمْ يَدْرِ مَا يَصْنَعُ، وَقَلْبٌ قَدِ احْتَشَى بِأَهْوَالِ الْآخِرَةِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَمْرٌ مِنْ أُمُورِ الدُّنْيَا لَمْ يَدْرِ مَا يَصْنَعُ لِذَهَابِ قَلْبِهِ فِي الْآخِرَةِ. (أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ) أَيِ اسْتَمَعَ الْقُرْآنَ. تَقُولُ الْعَرَبُ: أَلْقِ إِلَيَّ سَمْعَكَ أَيِ اسْتَمِعْ. وَقَدْ مَضَى فِي (طه) «٢» كَيْفِيَّةُ الِاسْتِمَاعِ وَثَمَرَتُهُ. (وَهُوَ شَهِيدٌ) أَيْ شَاهِدُ الْقَلْبِ، قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ قَلْبُهُ حَاضِرٌ فِيمَا يَسْمَعُ. وَقَالَ سُفْيَانُ: أَيْ لَا يَكُونُ حَاضِرًا وَقَلْبُهُ غَائِبٌ. ثُمَّ قِيلَ: الْآيَةُ لِأَهْلِ الْكِتَابِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: إِنَّهَا فِي الْيَهُودِ والنصارى خاصة. وقال محمد ابن كَعْبٍ وَأَبُو صَالِحٍ: إِنَّهَا فِي أَهْلِ الْقُرْآنِ خَاصَّةً. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ) تَقَدَّمَ فِي (الْأَعْرَافِ) «٣» وَغَيْرِهَا. وَاللُّغُوبُ التعب والإعياء، تقول منه: لغب

Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyrulmaktadır: { لِيُنْذِرَ مَنْ كانَ حَيًّا } “Diri olan kimseyi uyarsın [diye].”1 Yahyâ b. Muâz şöyle demiştir: Kalp iki çeşittir: Biri dünya meşgaleleriyle dolup taşmış kalptir; öyle ki âhiret işlerinden bir iş ortaya çıktığında ne yapacağını bilemez. Diğeri ise âhiret korkularıyla dolup taşmış kalptir; öyle ki kalbi âhiret ile meşgul olduğundan dolayı dünya işlerinden bir iş ortaya çıktığında ne yapacağını bilemez. { أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ } “Yahut kulak verirse”, yani Kur'ân'ı dinlerse [demektir]. Araplar: (أَلْقِ إِلَيَّ سَمْعَكَ) "Bana kulak ver", yani "dinle" derler. Dinlemenin keyfiyeti ve semeresi Tâhâ [sûresinde]2 geçmişti. { وَهُوَ شَهِيدٌ } “Ve o şahit iken”, yani kalbi hazır [ve uyanık] iken [demektir]. ez-Zeccâc: "Yani dinlediği şeye kalbi hazır bulunmaktadır." demiştir. Süfyân ise: "Yani [bedenen] hazır bulunup da kalbi gafil olmamalıdır." demiştir. Daha sonra bu ayetin Ehl-i Kitap hakkında olduğu söylendi; bunu Mücâhid ve Katâde demiştir. el-Hasan: "Bu ayet özellikle Yahudiler ve Hristiyanlar hakkındadır." demiştir. Muhammed b. Ka'b ve Ebû Sâlih ise: "Bu ayet özellikle Kur'ân ehli hakkındadır." demişlerdir. Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَما مَسَّنا مِنْ لُغُوبٍ } “Andolsun ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık; bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı.” buyruğu el-A'râf [sûresinde]3 ve başka yerlerde geçmişti. Luğûb (اللُّغُوبُ); yorgunluk ve bitkinlik demektir. Bu kökten olmak üzere...

20746. Metin

يَلْغُبُ بِالضَّمِّ لُغُوبًا، وَلَغِبَ بِالْكَسْرِ يَلْغَبُ لُغُوبًا لُغَةٌ ضَعِيفَةٌ فِيهِ. وَأَلْغَبْتُهُ أَنَا أَيْ أَنْصَبْتُهُ. قَالَ قَتَادَةُ وَالْكَلْبِيُّ: هَذِهِ الْآيَةُ نَزَلَتْ فِي يَهُودِ الْمَدِينَةِ، زَعَمُوا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ السموات وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ، أَوَّلُهَا يَوْمُ الْأَحَدِ وَآخِرُهَا يَوْمُ الْجُمُعَةِ، وَاسْتَرَاحَ يَوْمَ السَّبْتِ، فَجَعَلُوهُ راحة، فأكذبهم الله تعالى في ذلك.

ötre ile (لُغُوبًا) şeklinde söylenir; esre ile (لَغِبَ يَلْغَبُ لُغُوبًا) denilmesi ise zayıf bir lügattir. (وَأَلْغَبْتُهُ أَنَا) ise 'onu ben yordum' demektir. Katâde ve el-Kelbî dediler ki: Bu ayet Medine Yahudileri hakkında indi; onlar Allah Teâlâ'nın gökleri ve yeri, ilki pazar sonuncusu cuma günü olmak üzere altı günde yarattığını ve cumartesi günü dinlendiğini iddia edip cumartesiyi istirahat günü kılmışlardı; Allah Teâlâ da bu hususta onları yalanladı.

20747. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٣٩ الى ٤٠]

[Kāf Sûresi (50), 39-40. Âyetler]

20748. Metin

فَاصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ (٣٩) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبارَ السُّجُودِ (٤٠)

{فَاصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ (٣٩) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبارَ السُّجُودِ (٤٠)} “O halde onların söylediklerine sabret; güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et.”

20749. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَاصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ) خِطَابٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ، أَمَرَهُ بِالصَّبْرِ عَلَى مَا يَقُولُهُ الْمُشْرِكُونَ، أَيْ هَوِّنْ أَمْرَهُمْ عَلَيْكَ. وَنَزَلَتْ قَبْلَ الْأَمْرِ بِالْقِتَالِ فَهِيَ مَنْسُوخَةٌ. وَقِيلَ: هُوَ ثَابِتٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ وَأُمَّتِهِ. وَقِيلَ مَعْنَاهُ: فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُهُ الْيَهُودُ مِنْ قَوْلِهِمْ: إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَاحَ يَوْمَ السَّبْتِ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ) قِيلَ: إِنَّهُ أَرَادَ»

Bunda beş mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: {(فَاصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ)} “O halde onların söylediklerine sabret” buyruğu; Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e hitaptır, müşriklerin söylediklerine sabretmesini emretmiştir; yani onların işini gözünde küçült (aldırma). Bu ayet kıtâl (savaş) emrinden önce inmiştir, dolayısıyla mensuhtur. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ümmeti için sabit olduğu da söylenmiştir. Manasının: 'Yahudilerin, Allah'ın cumartesi günü dinlendiğine dair söylediklerine sabret' şeklinde olduğu da söylenmiştir. İkincisi- Yüce Allah'ın: {(وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ)} “...güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et” buyruğu; bununla

20750. Metin

بِهِ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ. قَالَ أَبُو صَالِحٍ: قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ صَلَاةُ الصُّبْحِ، وَقَبْلَ الْغُرُوبِ صَلَاةُ الْعَصْرِ. وَرَوَاهُ جَرِيرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ مَرْفُوعًا، قَالَ: كُنَّا جُلُوسًا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ إِذْ نَظَرَ إِلَى الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ، فَقَالَ: (أَمَا إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ فَإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَلَّا تُغْلَبُوا عَلَى صَلَاةٍ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا- يَعْنِي الْعَصْرَ وَالْفَجْرَ ثُمَّ قَرَأَ جَرِيرٌ- (وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا) «٢» (مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ وَاللَّفْظُ لِمُسْلِمٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَبْلَ الْغُرُوبِ) الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ. (وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ) يَعْنِي صَلَاةَ الْعِشَاءَيْنِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ تَسْبِيحُهُ بِالْقَوْلِ تَنْزِيهًا قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ، قَالَهُ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ وَأَبُو الْأَحْوَصِ. وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ فِي قَوْلِهِ: (قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ) قَالَ رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ (وَقَبْلَ الْغُرُوبِ) الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْمَغْرِبِ، وَقَالَ ثُمَامَةُ

[bununla]1 beş vakit namaz [kastedilmiştir]. Ebû Sâlih şöyle demiştir: 'Güneşin doğmasından önce' [ifadesi] sabah namazı, 'batmasından önce' ise ikindi namazıdır. Bunu Cerîr b. Abdillâh merfû olarak rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bizler Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yanında oturuyorken dolunay gecesi aya baktı ve şöyle buyurdu: «(أَمَا إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ فَإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَلَّا تُغْلَبُوا عَلَى صَلَاةٍ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا) «Haberiniz olsun ki sizler şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de göreceksiniz; O'nu görme konusunda birbirinizi sıkıştırmayacaksınız/haksızlığa uğramayacaksınız. O halde güneşin doğmasından önceki ve batmasından önceki namazda -yani ikindi ve sabah namazında- yenilgiye uğramamaya (onları kaçırmamaya) güç yetirebilirseniz [bunu yapın]!» Cerîr sonra [şu ayeti] okudu: {(وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا)}2 “Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et.” (Hadis müttefekun aleyhtir, lafız Müslim'e aittir). İbn Abbâs: '(Güneşin batmasından önce)' [ifadesiyle] öğle ve ikindi [kastedilmiştir], demiştir. {(وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ)} “Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et” [buyruğu ise] iki yatsı (akşam ve yatsı) namazı demektir. Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce tenzih maksadıyla sözlü olarak tesbih edilmesinin kastedildiği de söylenmiştir; bunu Atâ el-Horasânî ve Ebü'l-Ahvas söylemiştir. Bazı ilim adamları da O'nun: {(قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ)} “Güneşin doğmasından önce” buyruğu hakkında; 'sabahın iki rekâtı', {(وَقَبْلَ الْغُرُوبِ)} “ve batmasından önce” buyruğu hakkında ise; 'akşamdan önceki iki rekât' demiştir. Sümâme

20751. Metin

ابن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَنَسٍ: كَانَ ذَوُو الْأَلْبَابِ مِنْ أَصْحَابِ مُحَمَّدٍ ﷺ يُصَلُّونَ الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْمَغْرِبِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كُنَّا بِالْمَدِينَةِ فَإِذَا أَذَّنَ الْمُؤَذِّنُ لِصَلَاةِ الْمَغْرِبِ ابْتَدَرُوا السَّوَارِيَ «١» فَرَكَعُوا رَكْعَتَيْنِ، حَتَّى إِنَّ الرَّجُلَ الْغَرِيبَ لَيَدْخُلُ الْمَسْجِدَ فَيَحْسَبُ أَنَّ الصَّلَاةَ قَدْ صُلِّيَتْ مِنْ كَثْرَةِ مَنْ يُصَلِّيهِمَا. وَقَالَ قَتَادَةُ: مَا أَدْرَكْتُ أَحَدًا يُصَلِّي الرَّكْعَتَيْنِ إِلَّا أَنَسًا وَأَبَا بَرْزَةَ الْأَسْلَمِيَّ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبارَ السُّجُودِ) فِيهِ أَرْبَعَةُ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ- هُوَ تسبيح الله تعالى في الليل، قال أَبُو الْأَحْوَصِ. الثَّانِي- أَنَّهَا صَلَاةُ اللَّيْلِ كُلِّهِ، قال مُجَاهِدٌ. الثَّالِثُ- أَنَّهَا رَكْعَتَا الْفَجْرِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الرَّابِعُ- أَنَّهَا صَلَاةُ الْعِشَاءِ الْآخِرَةِ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: مَنْ قَالَ إِنَّهُ التَّسْبِيحُ فِي اللَّيْلِ فَيَعْضُدُهُ الصَّحِيحُ (مَنْ تَعَارَّ) «٢» (مِنَ اللَّيْلِ فَقَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كل شي قَدِيرٌ سُبْحَانَ اللَّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ (. وَأَمَّا مَنْ قَالَ إِنَّهَا الصَّلَاةُ بِاللَّيْلِ فَإِنَّ الصَّلَاةَ تُسَمَّى تَسْبِيحًا لِمَا فِيهَا مِنْ تَسْبِيحِ اللَّهِ، وَمِنْهُ سُبْحَةُ الضُّحَى. وَأَمَّا مَنْ قَالَ إِنَّهَا صَلَاةُ الْفَجْرِ أَوِ الْعِشَاءِ فَلِأَنَّهُمَا مِنْ صَلَاةِ اللَّيْلِ، وَالْعِشَاءُ أَوْضَحُهُ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَدْبارَ السُّجُودِ) قَالَ عُمَرُ وَعَلِيٌّ وَأَبُو هُرَيْرَةَ وَالْحَسَنُ بْنُ عَلِيٍّ وَالْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ وَالنَّخَعِيُّ وَالشَّعْبِيُّ وَالْأَوْزَاعِيُّ وَالزُّهْرِيُّ: أَدْبَارَ السُّجُودِ الرَّكْعَتَانِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ، وَأَدْبَارَ النُّجُومِ الرَّكْعَتَانِ قَبْلَ الْفَجْرِ، وَرَوَاهُ الْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَدْ رَفَعَهُ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (رَكْعَتَانِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ أَدْبَارُ السُّجُودِ) ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَلَفْظُ الْمَاوَرْدِيِّ: وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: بِتُّ لَيْلَةً عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ فَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْفَجْرِ، ثُمَّ خَرَجَ إِلَى الصلاة فقال: (يا بن عَبَّاسٍ رَكْعَتَانِ قَبْلَ الْفَجْرِ أَدْبَارُ النُّجُومِ وَرَكْعَتَانِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ أَدْبَارُ السُّجُودِ). وَقَالَ أَنَسٌ: قَالَ النبي صلى الله

... b. Abdillâh b. Enes['ten rivayet edildiğine göre şöyle demiştir]: 'Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashâbından akıl sahipleri, akşamdan (akşam namazının farzından) önce iki rekât [namaz] kılarlardı.' Sahîh-i Müslim'de Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 'Biz Medine'de idik. Müezzin akşam namazı için ezan okuduğunda direklere doğru koşuşurlar1 ve iki rekât kılarlardı; öyle ki yabancı bir kimse mescide girdiğinde, o iki rekâtı kılanların çokluğundan dolayı namazın kılınıp bittiğini sanırdı.' Katâde de şöyle demiştir: 'Ben Enes ile Ebû Berze el-Eslemî dışında bu iki rekâtı kılan bir kimseye yetişmedim.' Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: {(وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبارَ السُّجُودِ)} “Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et” buyruğudur. Bunda dört görüş vardır: Birincisi: Bu, geceleyin Yüce Allah'ı tesbih etmektir; bunu Ebu'l-Ahvas söylemiştir. İkincisi: Bunun bütün gece namazı (teheccüd) olduğudur; bunu Mücâhid söylemiştir. Üçüncüsü: Bunun sabahın iki rekât [sünneti] olduğudur; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Dördüncüsü: Bunun son yatsı namazı olduğudur; bunu İbn Zeyd söylemiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: 'Bunun gece tesbihi olduğunu söyleyenin görüşünü şu sahih [hadis] desteklemektedir: «(مَنْ تَعَارَّ مِنَ اللَّيْلِ فَقَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كل شي قَدِيرٌ سُبْحَانَ اللَّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ)» «Gece uykusundan uyanıp2 da: 'Lâ ilâhe illallāhu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr, sübhânallāhi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallāhu vallāhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm' diyen kimse...». Bunun gece namazı olduğunu söyleyenin görüşüne gelince; namaza, içinde Allah'ı tesbih etmek bulunduğu için tesbih adı verilmiştir; 'duhâ tesbihi' (kuşluk namazı) tabiri de bundandır. Bunun sabah veya yatsı namazı olduğunu söyleyene gelince; çünkü bu ikisi gece namazlarındandır ve yatsı [olması ihtimali] daha açıktır.' Dördüncüsü- Yüce Allah'ın: {(وَأَدْبارَ السُّجُودِ)} “Ve secdelerin ardından” buyruğudur. Ömer, Ali, Ebû Hureyre, el-Hasan b. Ali, el-Hasan el-Basrî, en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Evzâî ve ez-Zührî şöyle demişlerdir: 'Secdelerin ardından [kastedilen], akşamdan sonraki iki rekâttır; yıldızların batışının ardından [kastedilen] ise sabahtan önceki iki rekâttır.' Bunu el-Avfî, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. İbn Abbâs bunu merfû olarak da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «(رَكْعَتَانِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ أَدْبَارُ السُّجُودِ)» «Akşamdan sonraki iki rekât, secdelerin ardıdır» buyurdu. Bunu Sa'lebî zikretmiştir. el-Mâverdî'nin lafzı ise şöyledir: İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 'Bir gece Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında geceledim; sabahtan önce iki rekât kıldı, sonra namaza çıktı ve şöyle buyurdu: «(يا بن عَبَّاسٍ رَكْعَتَانِ قَبْلَ الْفَجْرِ أَدْبَارُ النُّجُومِ وَرَكْعَتَانِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ أَدْبَارُ السُّجُودِ)» «Ey İbn Abbâs! Sabahtan önceki iki rekât yıldızların ardı, akşamdan sonraki iki rekât ise secdelerin ardıdır.»' Enes dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:...

20752. Metin

عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (مَنْ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ قَبْلَ أَنْ يَتَكَلَّمَ كُتِبَتْ صَلَاتُهُ فِي عِلِّيِّينَ). قَالَ أَنَسٌ فَقَرَأَ فِي الرَّكْعَةِ الْأُولَى (قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَ) وَفِي الثَّانِيَةِ (قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ) قَالَ مُقَاتِلٌ: وَوَقْتُهَا مَا لَمْ يَغْرُبِ الشَّفَقُ الْأَحْمَرُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: هُوَ الْوَتْرُ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هُوَ النَّوَافِلُ بَعْدَ الصَّلَوَاتِ، رَكْعَتَانِ بَعْدَ كُلِّ صَلَاةٍ مَكْتُوبَةٍ، قَالَ النَّحَّاسُ: وَالظَّاهِرُ يَدُلُّ عَلَى هَذَا إِلَّا أَنَّ الْأَوْلَى اتِّبَاعُ الْأَكْثَرِ وَهُوَ صَحِيحٌ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵁. وَقَالَ أَبُو الْأَحْوَصِ: هُوَ التَّسْبِيحُ فِي أَدْبَارِ السُّجُودِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ وَهُوَ الْأَقْوَى فِي النَّظَرِ. وَفِي صَحِيحِ الْحَدِيثِ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَقُولُ فِي دُبُرِ الصَّلَاةِ الْمَكْتُوبَةِ (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كل شي قَدِيرٌ اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ «١» (وَقِيلَ: إِنَّهُ مَنْسُوخٌ بِالْفَرَائِضِ فَلَا يَجِبُ عَلَى أَحَدٍ إِلَّا خَمْسُ صَلَوَاتٍ، نَقَلَ ذَلِكَ الْجَمَاعَةُ. الْخَامِسَةُ- قَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَحَمْزَةُ (وَإِدْبَارَ السُّجُودِ) بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى الْمَصْدَرِ مِنْ أَدْبَرَ الشَّيْءُ إِدْبَارًا إِذَا وَلَّى. الْبَاقُونَ بِفَتْحِهَا جَمْعُ دُبُرٍ. وَهِيَ قِرَاءَةُ عَلِيٍّ وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَمِثَالُهَا طُنُبٌ وَأَطْنَابٌ، أَوْ دُبْرٌ كَقُفْلٍ وَأَقْفَالٍ. وَقَدِ اسْتَعْمَلُوهُ ظَرْفًا نَحْوَ جِئْتُكَ فِي دُبُرِ الصَّلَاةِ وَفِي أَدْبَارِ الصَّلَاةِ. وَلَا خِلَافَ فِي آخِرِ (وَالطُّورِ). (وَإِدْبَارَ النُّجُومِ) أَنَّهُ بِالْكَسْرِ مَصْدَرٌ، وَهُوَ ذَهَابُ ضَوْئِهَا إِذَا طَلَعَ الْفَجْرُ الثَّانِي، وَهُوَ الْبَيَاضُ الْمُنْشَقُّ مِنْ سَوَادِ اللَّيْلِ.

aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: '{(مَنْ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ قَبْلَ أَنْ يَتَكَلَّمَ كُتِبَتْ صَلَاتُهُ فِي عِلِّيِّينَ)} “Kim akşamdan sonra konuşmadan önce iki rekât namaz kılarsa namazı İlliyyîn'de yazılır.”' Enes dedi ki: Birinci rekâtta {(قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَ)} sûresini, ikinci rekâtta ise {(قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ)} sûresini okurdu. Mukātil: 'Bunun vakti kırmızı şafak kaybolmadığı müddetçedir' demiştir. Yine İbn Abbâs'tan: 'O vitirdir' dediği rivayet edilmiştir. İbn Zeyd: 'O, namazlardan sonraki nafilelerdir; her farz namazdan sonraki ikişer rekâttır' demiştir. en-Nehhâs: 'Zahir buna delalet eder; ancak çoğunluğun görüşüne uymak daha evladır ve bu Ali b. Ebî Tâlib (radıyallâhu anh)'dan sahih olarak gelmiştir' demiştir. Ebû'l-Ahvas ise: 'O, secdelerin (namazların) ardından yapılan tesbihtir' demiştir. İbnü'l-Arabî: 'Aklen en kuvvetli olan da budur' demiştir. Sahih hadiste: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in farz namazın peşinden şöyle dediği yer almaktadır: '{(لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كل شي قَدِيرٌ اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ «١»)} “Allah'tan başka ilah yoktur; O tektir, ortağı yoktur; mülk O'nundur, hamd O'nadır ve O her şeye kadirdir. Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak kimse yoktur, engellediğini de verecek kimse yoktur; servet/mevki sahibine Senin katında serveti/mevkii fayda vermez «١».”' Bunun farzlarla neshedildiği ve hiç kimseye beş vakit namazdan başkasının vacip olmadığı da söylenmiştir; bunu bir cemaat nakletmiştir. Beşincisi- Nâfi, İbn Kesîr ve Hamza; bir şey arkasını dönüp gittiğinde (أَدْبَرَ الشَّيْءُ إِدْبَارًا) fiilinin masdarı olarak hemzenin kesresiyle {(وَإِدْبَارَ السُّجُودِ)} okumuşlardır. Diğerleri ise d沢山ür (دُبُر) kelimesinin çoğulu olarak fetha ile okumuşlardır; bu Ali ve İbn Abbâs'ın kıraatidir. Bunun örneği (طُنُبٌ / أَطْنَابٌ) yahut (قُفْلٌ / أَقْفَالٌ) gibi (دُبْرٌ / أَدْبَارٌ) kelimeleridir. Araplar bunu zarf olarak kullanıp: 'Namazın peşinde sana geldim' anlamında (جِئْتُكَ فِي دُبُرِ الصَّلَاةِ وَفِي أَدْبَارِ الصَّلَاةِ) demişlerdir. (et-Tûr) Sûresi'nin sonundaki {(وَإِدْبَارَ النُّجُومِ)} lafzının masdar olarak kesre ile okunduğunda ihtilaf yoktur; bu da ikinci fecir -ki gecenin karanlığından yarılan aydınlıktır- doğduğunda yıldızların ışığının kaybolup gitmesidir.

20753. Metin

[سورة ق (٥٠): الآيات ٤١ الى ٤٥]

[Kāf Sûresi (50), 41-45. Âyetler]

20754. Metin

وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ مِنْ مَكانٍ قَرِيبٍ (٤١) يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢) إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ (٤٣) يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِراعاً ذلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنا يَسِيرٌ (٤٤) نَحْنُ أَعْلَمُ بِما يَقُولُونَ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخافُ وَعِيدِ (٤٥)

{وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ مِنْ مَكانٍ قَرِيبٍ (٤١)} “Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver!” {يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢)} “O gün o dehşetli çığlığı gerçekten işitirler; işte o gün, [kabirlerden] çıkış günüdür.” {إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ (٤٣)} “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz; dönüş de ancak bizedir.” {يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِراعاً ذلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنا يَسِيرٌ (٤٤)} “O gün yer onların üzerinden yarılıp açılır da hızla koşarlar; bu, bizim için pek kolay bir toplamadır.” {نَحْنُ أَعْلَمُ بِما يَقُولُونَ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخافُ وَعِيدِ (٤٥)} “Biz onların söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; o hâlde tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver!”1

20755. Metin

قوله تعالى: (وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ مِنْ مَكانٍ قَرِيبٍ) مَفْعُولُ الِاسْتِمَاعِ مَحْذُوفٌ، أَيِ اسْتَمِعِ النِّدَاءَ وَالصَّوْتَ أَوِ الصَّيْحَةَ وَهِيَ صَيْحَةُ الْقِيَامَةِ، وَهِيَ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ، وَالْمُنَادِي جِبْرِيلُ. وَقِيلَ: إِسْرَافِيلُ. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَقِيلَ إِسْرَافِيلُ يَنْفُخُ وَجِبْرِيلُ يُنَادِي، فَيُنَادِي بِالْحَشْرِ وَيَقُولُ: هَلُمُّوا إِلَى الْحِسَابِ فَالنِّدَاءُ عَلَى هَذَا فِي الْمَحْشَرِ. وَقِيلَ: وَاسْتَمِعْ نِدَاءَ الْكُفَّارِ بِالْوَيْلِ وَالثُّبُورِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ، أَيْ يَسْمَعُ الْجَمِيعُ فَلَا يَبْعُدُ أَحَدٌ عَنْ ذَلِكَ النِّدَاءِ. قَالَ عِكْرِمَةُ: يُنَادِي مُنَادِي الرَّحْمَنِ فَكَأَنَّمَا يُنَادِي فِي آذَانِهِمْ. وَقِيلَ: الْمَكَانُ الْقَرِيبُ صَخْرَةُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ. وَيُقَالُ: إِنَّهَا وَسَطُ الْأَرْضِ وَأَقْرَبُ الْأَرْضِ مِنَ السَّمَاءِ بِاثْنَيْ عَشَرَ مِيلًا. وَقَالَ كَعْبٌ: بِثَمَانِيَةَ عَشَرَ مِيلًا، ذَكَرَ الْأَوَّلَ الْقُشَيْرِيُّ وَالزَّمَخْشَرِيُّ، وَالثَّانِي الْمَاوَرْدِيُّ. فَيَقِفُ جِبْرِيلُ أَوْ إِسْرَافِيلُ عَلَى الصَّخْرَةِ فَيُنَادِي بِالْحَشْرِ: أَيَّتُهَا الْعِظَامُ الْبَالِيَةُ، والأوصال المقتطعة، وَيَا عِظَامًا نَخِرَةً، وَيَا أَكْفَانًا فَانِيَةً، وَيَا قُلُوبًا خَاوِيَةً، وَيَا أَبْدَانًا فَاسِدَةً، وَيَا عُيُونًا سَائِلَةً، قُومُوا لِعَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. قَالَ قَتَادَةُ: هُوَ إِسْرَافِيلُ صَاحِبُ الصُّورِ. (يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ) يَعْنِي صَيْحَةَ الْبَعْثِ. وَمَعْنَى (الْخُرُوجِ) الِاجْتِمَاعُ إِلَى الْحِسَابِ. (ذلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ) أَيْ يَوْمُ الْخُرُوجِ مِنَ الْقُبُورِ. (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ) نُمِيتُ الْأَحْيَاءَ وَنُحْيِي الْمَوْتَى، أَثْبَتَ هُنَا الْحَقِيقَةَ (يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِراعاً) إِلَى الْمُنَادِي صَاحِبِ الصُّورِ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ. (ذلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنا يَسِيرٌ) أَيْ هَيِّنٌ سَهْلٌ. وَقَرَأَ الْكُوفِيُّونَ (تَشَقَّقُ) بِتَخْفِيفِ الشِّينِ عَلَى حَذْفِ التَّاءِ الْأُولَى. الْبَاقُونَ بِإِدْغَامِ التَّاءِ فِي الشِّينِ. وَأَثْبَتَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ كَثِيرٍ وَيَعْقُوبُ يَاءَ (الْمُنَادِي) فِي الْحَالَيْنِ عَلَى الْأَصْلِ، وَأَثْبَتَهَا نَافِعٌ وَأَبُو عَمْرٍو فِي الْوَصْلِ لَا غَيْرَ، وَحَذَفَ الْبَاقُونَ فِي الْحَالَيْنِ. قُلْتُ: وَقَدْ زَادَتِ السُّنَّةُ هَذِهِ الْآيَةَ بَيَانًا، فَرَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ حَيْدَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي حَدِيثٍ ذَكَرَهُ، قَالَ وَأَشَارَ بِيَدِهِ إِلَى الشَّامِ فَقَالَ: (مِنْ ها هنا إلى ها هنا تُحْشَرُونَ رُكْبَانًا وَمُشَاةً وَتُجَرُّونَ عَلَى وُجُوهِكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى أَفْوَاهِكُمُ الْفِدَامُ تُوفُونَ سَبْعِينَ أُمَّةً أَنْتُمْ خَيْرُهُمْ وَأَكْرَمُهُمْ عَلَى اللَّهِ وَإِنَّ أَوَّلَ مَا يُعْرِبُ عَنْ أَحَدِكُمْ فَخِذُهُ) فِي رِوَايَةٍ أُخْرَى (فَخِذُهُ وَكَفُّهُ) وَخَرَّجَ عَلِيُّ بْنُ مَعْبَدٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي حَدِيثٍ ذَكَرَهُ:

Yüce Allah'ın: {(وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ مِنْ مَكانٍ قَرِيبٍ)} “Çağırıcının yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver!” buyruğunda dinlemenin mefulü mahzuftur; yani nidayı ve sesi yahut çığlığı dinle [demektir]; o da kıyamet çığlığı olup ikinci üflemedir. Çağırıcı Cibrîl'dir; İsrâfîl olduğu da söylenmiştir. ez-Zemahşerî: 'İsrâfîl'in üfleyeceği, Cibrîl'in ise nida edeceği söylenmiştir; böylece haşir için seslenip: 'Hesaba gelin!' diyecektir; buna göre nida mahşer yerindedir' demiştir. Şöyle de denilmiştir: Kâfirlerin yakın bir yerden feryat ve helak nidalarını dinle; yani herkes işitir ve hiç kimse o nidadan uzak kalmaz. İkrime: 'Rahmân'ın münadisi nida eder de sanki onların kulaklarının dibinde nida ediyormuş gibi olur' demiştir. Yakın yerin Beytü'l-Makdis'teki kaya (Sahra) olduğu söylenmiştir. Denilir ki: O, yeryüzünün ortası ve yeryüzünün göğe on iki mil ile en yakın olan yeridir. Ka'b: 'On sekiz mil ile' demiştir; birinciyi el-Kuşeyrî ve ez-Zemahşerî, ikinciyi ise el-Mâverdî zikretmiştir. Cibrîl yahut İsrâfîl kayanın üzerinde durup haşir için şöyle nida eder: 'Ey çürümüş kemikler, kopmuş mafsallar, ey ufalanmış kemikler, ey yok olmuş kefenler, ey bomboş kalpler, ey bozulmuş bedenler ve ey akıp gitmiş gözler! Âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkmak için kalkın!' Katâde: 'O, Sûr'un sahibi İsrâfîl'dir' demiştir. {(يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ)} “O gün o hak çığlığı işitirler” yani diriliş çığlığını [işitirler]. Hurûc (çıkış) kelimesinin manası hesap için toplanmaktır. {(ذلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ)} “...işte bu, çıkış günüdür” yani kabirlerden çıkış günüdür. {(إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ)} “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz” yaşayanları öldürür, ölüleri diriltiriz; burada hakikati ispat etmiştir. {(يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِراعاً)} “O gün yer onlardan yarılıp açılır, süratle koşarlar” Beytü'l-Makdis'e, Sûr'un sahibi olan münadiye doğru [koşarlar]. {(ذلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنا يَسِيرٌ)} “...işte bu, bizim için pek kolay bir toplamadır” yani önemsiz ve zahmetsizdir. Kûfeliler birinci tâ harfini hazfederek şîn harfinin şeddesizliğiyle {(تَشَقَّقُ)} okumuşlardır. Diğerleri ise tâ harfini şîn harfine idgam ederek [teşşekkaku şeklinde] okumuşlardır. İbn Muhaysın, İbn Kesîr ve Ya'kūb asıl üzere her iki halde de (vasıl ve vakıfta) {(الْمُنَادِي)} kelimesinin yâ harfini sabit kılmışlardır. Nâfi ve Ebû Amr ise sadece vasıl halinde sabit kılmış, diğerleri her iki halde de yâ harfini hazfetmişlerdir. Ben derim ki: Sünnet bu ayete daha fazla açıklık getirmiştir; nitekim Tirmizî, Muâviye b. Hayde'den, o da Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den naklettiği bir hadiste Peygamber'in eliyle Şam tarafına işaret edip şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: '{(مِنْ ها هنا إلى ها هنا تُحْشَرُونَ رُكْبَانًا وَمُشَاةً وَتُجَرُّونَ عَلَى وُجُوهِكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى أَفْوَاهِكُمُ الْفِدَامُ تُوفُونَ سَبْعِينَ أُمَّةً أَنْتُمْ خَيْرُهُمْ وَأَكْرَمُهُمْ عَلَى اللَّهِ وَإِنَّ أَوَّلَ مَا يُعْرِبُ عَنْ أَحَدِكُمْ فَخِذُهُ)} “Şuradan şuraya kadar binekli olarak, yaya olarak ve kıyamet gününde yüzleriniz üstünde sürüklenerek haşrolunacaksınız; ağızlarınızda tıkaçlar olacaktır. Siz yetmiş ümmeti tamamlayacaksınız; siz onların en hayırlısı ve Allah katında en keremlisisiniz. Sizden birinin adına ilk tercümanlık yapacak (konuşacak) olan şey uyluğudur.”' Başka bir rivayette ise 'uyluğu ve avucudur' şeklindedir. Ali b. Ma'bed de Ebû Hureyre'den, o da Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den naklettiği bir hadiste şöyle tahric etmiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.