Ve'z-Zâriyât Suresi Tefsiri

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

20759. Metin

[تفسير سورة والذاريات]

[Zâriyât Suresi Tefsiri]

20760. Metin

سُورَةُ وَالذَّارِيَاتِ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، وَهِيَ سِتُّونَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Zâriyât Suresi, herkesin ittifakıyla Mekkîdir ve altmış ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

20761. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ١ الى ٦]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 1-6]

20762. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

20763. Metin

وَالذَّارِياتِ ذَرْواً (١) فَالْحامِلاتِ وِقْراً (٢) فَالْجارِياتِ يُسْراً (٣) فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً (٤)

{ وَالذَّارِياتِ ذَرْواً (١) فَالْحامِلاتِ وِقْراً (٢) فَالْجارِياتِ يُسْراً (٣) فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً (٤) } “Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolayca akıp gidenlere ve işi taksim edenlere andolsun ki,”

20764. Metin

إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ (٥) وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ (٦)

{ إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ (٥) وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ (٦) } “Size vaad olunan kesinlikle doğrudur. Ve şüphesiz ceza/hesap mutlaka vuku bulacaktır.”

20765. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالذَّارِياتِ ذَرْواً) قَالَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَاجِيَةَ، حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا مَكِّيُّ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا الْجُعَيْدُ بْنُ عبد الرحمن، عن يزيد ابن خُصَيْفَةَ، عَنِ السَّائِبِ بْنِ يَزِيدَ أَنَّ رَجُلًا قَالَ لِعُمَرَ ﵁: إِنِّي مَرَرْتُ بِرَجُلٍ يَسْأَلُ عَنْ تَفْسِيرِ مُشْكَلِ الْقُرْآنِ، فَقَالَ عمر: اللهم أمكني منه، فداخل الرجل على عمر يوما وهو لا بس ثِيَابًا وَعِمَامَةً وَعُمَرُ يَقْرَأُ الْقُرْآنَ، فَلَمَّا فَرَغَ قَامَ إِلَيْهِ الرَّجُلُ فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ مَا (الذَّارِياتِ ذَرْواً) فَقَامَ عُمَرُ فَحَسِرَ عَنْ ذِرَاعَيْهِ وَجَعَلَ يَجْلِدُهُ، ثُمَّ قَالَ: أَلْبِسُوهُ ثِيَابَهُ وَاحْمِلُوهُ عَلَى قَتَبٍ وَأَبْلِغُوا بِهِ حَيَّهُ، ثُمَّ لْيَقُمْ خَطِيبًا فَلْيَقُلْ: إِنَّ صَبِيغًا «١» طَلَبَ الْعِلْمَ فَأَخْطَأَهُ، فَلَمْ يَزَلْ وَضِيعًا فِي قَوْمِهِ بَعْدَ أَنْ كَانَ سَيِّدًا فِيهِمْ. وَعَنْ عَامِرِ بْنِ وَاثِلَةَ أَنَّ ابْنَ الْكَوَّاءِ سَأَلَ عَلِيًّا ﵁، فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ مَا (الذَّارِياتِ ذَرْواً) [قَالَ]: وَيْلَكَ سَلْ تَفَقُّهًا وَلَا تَسْأَلْ تَعَنُّتًا (وَالذَّارِياتِ ذَرْواً) الرِّيَاحُ (فَالْحامِلاتِ وِقْراً) السَّحَابُ (فَالْجارِياتِ يُسْراً) السُّفُنُ (فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً) الْمَلَائِكَةُ. وَرَوَى الحرث عَنْ عَلِيٍّ ﵁ (وَالذَّارِياتِ ذَرْواً)

Yüce Allah'ın: { وَالذَّارِياتِ ذَرْواً } “Tozutup savuranlara andolsun” buyruğu ile ilgili olarak Ebû Bekir el-Enbârî şöyle demiştir: Bize Abdullah b. Nâciye anlattı, bize Ya'kūb b. İbrâhîm anlattı, bize Mekkî b. İbrâhîm anlattı, bize el-Cuayd b. Abdirrahmân, Yezîd b. Husayfe'den, o da es-Sâib b. Yezîd'den şöyle anlattı: Bir adam Ömer radıyallâhu anh'a: "Ben, Kur'an'ın müşkillerinin tefsirini sorup duran bir adama rastladım" dedi. Bunun üzerine Ömer: "Allahım, bana ona karşı imkân ver (onu elime geçir)!" dedi. Günün birinde bu adam, üzerinde elbiseleri ve sarığı varken Ömer'in yanına girdi; Ömer ise Kur'an okuyordu. [Ömer] okumayı bitirince adam onun yanına varıp: "Ey Müminlerin Emîri! { الذَّارِياتِ ذَرْواً } ne demektir?" diye sordu. Bunun üzerine Ömer kalktı, kollarını sıvadı ve onu kamçılamaya başladı. Sonra: "Ona elbiselerini giydirin, onu bir semere bindirin ve kendi kabilesine ulaştırın. Sonra da içlerinden bir hatip kalkıp şöyle desin: 'Şüphesiz Sabîğ1 ilim aradı fakat onu yanlış yolda aradı!'" dedi. Bundan sonra [Sabîğ], kavmi içinde bir efendi/önder iken artık aralarında hor ve hakir biri olarak kaldı. Âmir b. Vâsile'den nakledildiğine göre İbnü'l-Kevvâ', Ali radıyallâhu anh'a: "Ey Müminlerin Emîri! { الذَّارِياتِ ذَرْواً } nedir?" diye sordu. [Ali]: "Yazıklar olsun sana! Anlayıp öğrenmek (tefakkuh) amacıyla sor, inat ve zorluk çıkarmak (teannüt) amacıyla sorma! { وَالذَّارِياتِ ذَرْواً } rüzgârlardır; { فَالْحامِلاتِ وِقْراً } bulutlardır; { فَالْجارِياتِ يُسْراً } gemilerdir; { فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً } ise meleklerdir" dedi. el-Hâris de Ali radıyallâhu anh'tan { وَالذَّارِياتِ ذَرْواً } hakkında rivayet etmiştir:

20766. Metin

قَالَ: الرِّيَاحُ (فَالْحامِلاتِ وِقْراً) قَالَ: السَّحَابُ تَحْمِلُ الْمَاءَ كَمَا تَحْمِلُ ذَوَاتُ الْأَرْبَعِ الْوِقْرَ (فَالْجارِياتِ يُسْراً) قَالَ: السُّفُنُ مُوقَرَةٌ (فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً) قَالَ: الْمَلَائِكَةُ تَأْتِي بِأَمْرٍ مُخْتَلِفٍ، جِبْرِيلُ بِالْغِلْظَةِ، وَمِيكَائِيلُ صَاحِبُ الرَّحْمَةِ، وَمَلَكُ الْمَوْتِ يَأْتِي بِالْمَوْتِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: وَقِيلَ تَأْتِي بِأَمْرٍ مُخْتَلِفٍ مِنَ الْخِصْبِ وَالْجَدْبِ وَالْمَطَرِ وَالْمَوْتِ وَالْحَوَادِثِ «١». وَيُقَالُ: ذَرَتِ الرِّيحُ التُّرَابَ تَذْرُوهُ ذَرْوًا وَتَذْرِيهِ ذَرْيًا. ثُمَّ قِيلَ: (وَالذَّارِياتِ) وَمَا بَعْدَهُ أَقْسَامٌ، وَإِذَا أَقْسَمَ الرَّبُّ بِشَيْءٍ أَثْبَتَ لَهُ شَرَفًا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَرَبِّ الذَّارِيَاتِ، وَالْجَوَابُ (إِنَّما تُوعَدُونَ) أَيِ الَّذِي تُوعَدُونَهُ من الخير والشر والثواب والعقاب (لَصادِقٌ) لأكذب فِيهِ، وَمَعْنَى (لَصادِقٌ) لَصِدْقٌ، وَقَعَ الِاسْمُ مَوْقِعَ الْمَصْدَرِ. (وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ) يَعْنِي الْجَزَاءُ نَازِلٌ «٢» بكم. ثم ابتدا أقسما آخَرَ فَقَالَ: (وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ. إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ) وقيل: إن الذاريات النساء الولدات لِأَنَّ فِي ذِرَايَتِهِنَّ ذَرْوُ الْخَلْقِ، لِأَنَّهُنَّ يَذْرِينَ الْأَوْلَادَ فَصِرْنَ ذَارِيَاتٍ، وَأَقْسَمَ بِهِنَّ لِمَا فِي تَرَائِبِهِنَّ مِنْ خِيرَةِ عِبَادِهِ الصَّالِحِينَ. وَخَصَّ النِّسَاءَ بِذَلِكَ دُونَ الرِّجَالِ وَإِنْ كَانَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا ذَارِيًا لِأَمْرَيْنِ: أَحَدُهُمَا لِأَنَّهُنَّ أَوْعِيَةٌ دُونَ الرِّجَالِ، فَلِاجْتِمَاعِ الذَّرْوَيْنِ فِيهِنَّ خُصِصْنَ بِالذِّكْرِ. الثَّانِي- أَنَّ الذَّرْوَ فِيهِنَّ أَطْوَلُ زَمَانًا، وَهُنَّ بِالْمُبَاشَرَةِ أَقْرَبُ عَهْدًا. (فَالْحامِلاتِ وِقْراً) السَّحَابُ. وَقِيلَ: الْحَامِلَاتُ من النساء إذا ثقلن بالحمل. والوقر بِكَسْرِ الْوَاوِ ثِقْلُ الْحِمْلِ عَلَى ظَهْرٍ أَوْ فِي بَطْنٍ، يُقَالُ: جَاءَ يَحْمِلُ وِقْرَهُ وَقَدْ أَوْقَرَ بَعِيرَهُ. وَأَكْثَرُ مَا يُسْتَعْمَلُ الْوِقْرُ فِي حَمْلِ الْبَغْلِ وَالْحِمَارِ، وَالْوَسْقُ فِي حِمْلِ الْبَعِيرِ. وَهَذِهِ امْرَأَةٌ مُوقَرَةٌ بِفَتْحِ الْقَافِ إِذَا حَمَلَتْ حَمْلًا ثَقِيلًا. وَأَوْقَرَتِ النَّخْلَةُ كَثُرَ حَمْلُهَا، يُقَالُ: نَخْلَةٌ مُوقِرَةٌ وَمُوقِرٌ وَمُوقَرَةٌ، وَحُكِيَ مُوقَرٌ وَهُوَ عَلَى غَيْرِ الْقِيَاسِ، لِأَنَّ الْفِعْلَ لِلنَّخْلَةِ. وَإِنَّمَا قِيلَ: مُوقِرٌ بِكَسْرِ الْقَافِ عَلَى [قِيَاسِ «٣»] قَوْلِكَ امْرَأَةٌ حَامِلٌ، لِأَنَّ حَمْلَ الشَّجَرِ مُشَبَّهٌ بِحَمْلِ النِّسَاءِ، فَأَمَّا مُوقَرٌ بِالْفَتْحِ فَشَاذٌّ، وَقَدْ رُوِيَ فِي قَوْلِ لَبِيَدٍ يَصِفُ نَخِيلًا:

Şöyle demiştir: "Rüzgârlardır. { فَالْحامِلاتِ وِقْراً }, dört ayaklı hayvanların ağır yükü taşıdığı gibi suyu taşıyan bulutlardır. { فَالْجارِياتِ يُسْراً }, yükü ağır gemilerdir. { فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً }, farklı işlerle gelen meleklerdir: Cibril sertlikle/azapla, Mikâil rahmetle gelir, Ölüm Meleği ise ölümle gelir." el-Ferrâ şöyle demiştir: Bolluk, kıtlık, yağmur, ölüm ve olaylar gibi farklı işlerle gelirler denilmiştir «١». Şöyle denilir: Savurdu (ذَرَتِ الرِّيحُ التُّرَابَ تَذْرُوهُ ذَرْوًا وَتَذْرِيهِ ذَرْيًا). Sonra şöyle denildi: { وَالذَّارِياتِ } ve sonrasındakiler yeminlerdir. Rab bir şeye yemin ettiğinde onun için bir şeref sabit kılmış olur. Şöyle de denilmiştir: Anlam, 'savurup kaldıranların Rabbine andolsun' demektir. Yeminin cevabı ise: { إِنَّما تُوعَدُونَ } yani size vaad olunan hayır, şer, mükâfat ve ceza { لَصادِقٌ } içinde hiçbir yalan bulunmayandır. { لَصادِقٌ } kelimesinin anlamı 'kesin bir doğruluktur' (لَصِدْقٌ); isim, masdar yerine geçmiştir. { وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ } yani karşılık ve ceza başınıza inecektir «٢». Sonra başka bir yemine başlayıp şöyle buyurmuştur: { وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ. إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ } “O yollara ve harekelere sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz farklı ve çelişkili bir söz içindesiniz.” Şöyle de denilmiştir: 'ez-Zâriyât', doğuran kadınlardır; çünkü onların saçıp yaymasında yaratılışın tohumlanması vardır. Zira onlar çocukları etrafa saçıp yayarlar (yezrîne) ve bu sebeple 'zâriyât' olmuşlardır. Göğüs kafeslerindeki salih kullarının seçkinleri sebebiyle onlara yemin etmiştir. Her iki taraf da [nesli] saçıp yayan olmasına rağmen erkeklere değil de kadınlara has kılınması iki sebeptendir: Birincisi: Erkekler değil onlar kap/taşıyıcı oldukları içindir; böylece iki yayma eylemi de kendilerinde birleştiği için özellikle zikredilmişlerdir. İkincisi: Yayma eylemi onlarda daha uzun zaman alır ve onlar doğrudan temas ve bağ bakımından daha yakındırlar. { فَالْحامِلاتِ وِقْراً }, bulutlardır. Hamilelikleri ağırlaştığında kadınlardır da denilmiştir. Vikr (وِقْر), vav harfinin kesresiyle, sırttaki veya karındaki yükün ağırlığıdır. Yükünü taşıyarak geldi (جَاءَ يَحْمِلُ وِقْرَهُ) ve devesini ağır yükledi (أَوْقَرَ بَعِيرَهُ) denilir. Vikr çoğunlukla katır ve merkebin yükü için, vesk (الْوَسْقُ) ise devenin yükü için kullanılır. Ağır bir yük taşıdığı zaman bu kadın yüklüdür (امْرَأَةٌ مُوقَرَةٌ) denilir, kaf harfinin fethasıyla. Hurma ağacının meyvesi çok olduğunda أَوْقَرَتِ النَّخْلَةُ denir. Ağır yüklü hurma ağacı anlamında نَخْلَةٌ مُوقِرَةٌ, مُوقِرٌ ve مُوقَرَةٌ denilir; kural dışı olarak مُوقَرٌ da nakledilmiştir çünkü fiil hurma ağacına aittir. Kadın hamiledir (امْرَأَةٌ حَامِلٌ) sözünün kıyasına «٣» göre kaf harfinin kesresiyle مُوقِرٌ denmiştir; zira ağaçların meyve taşıması kadınların hamileliğine benzetilmiştir. Kaf'ın fethasıyla olan مُوقَرٌ ise şâzzdır (kural dışıdır). Lebîd'in hurma ağaçlarını tavsif eden şu beytinde rivayet edilmiştir:

20767. Metin

عَصَبٌ كَوَارِعُ فِي خَلِيجٍ مُحَلِّمٍ ... حَمَلَتْ فَمِنْهَا مُوقَرٌ مَكْمُومُ

Dolup taşan bir su kanalına 2 uzanan/sarkan topluluk 1... [Meyve] yüklenmişlerdir; onlardan kimi ağır yüklü, kimi ise örtülüdür/tomurcukludur 3.

20768. Metin

وَالْجَمْعُ مَوَاقِرُ. فَأَمَّا الْوَقْرُ بِالْفَتْحِ فَهُوَ ثِقَلُ الْأُذُنِ، وَقَدْ وَقِرَتْ أُذُنُهُ تَوْقَرُ وَقْرًا أَيْ صَمَّتْ، وَقِيَاسُ مَصْدَرِهِ التَّحْرِيكُ إِلَّا أَنَّهُ جَاءَ بِالتَّسْكِينِ وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي (الْأَنْعَامِ «١» الْقَوْلُ فِيهِ.) فَالْجارِياتِ يُسْراً) السُّفُنُ تَجْرِي بِالرِّيَاحِ يُسْرًا إِلَى حَيْثُ سُيِّرَتْ. وَقِيلَ: السَّحَابُ، وَفِي جَرْيِهَا يُسْرًا عَلَى هَذَا الْقَوْلِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا- إِلَى حَيْثُ يُسَيِّرُهَا اللَّهُ تَعَالَى مِنَ الْبِلَادِ وَالْبِقَاعِ. الثَّانِي- هُوَ سُهُولَةُ تَسْيِيرِهَا، وَذَلِكَ مَعْرُوفٌ عِنْدَ الْعَرَبِ، كَمَا قَالَ الْأَعْشَى:

Çoğulu mevâkır'dır (مَوَاقِرُ). Fetha ile olan vakr (الْوَقْرُ) ise kulaktaki sağırlık ve ağırlıktır. Kulağı ağırlaştı, yani sağır oldu (وَقِرَتْ أُذُنُهُ تَوْقَرُ وَقْرًا) denilir. Masdarının kural gereği harekeli olması gerekirdi ancak sükûn ile gelmiştir; En'âm Suresinde «١» buna dair açıklama geçmişti. { فَالْجارِياتِ يُسْراً }, rüzgârlarla yürütüldüğü yere doğru kolaylıkla akıp giden gemilerdir. Bulutlar olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre onların kolaylıkla akıp gitmesinde iki yön vardır: Birincisi, Yüce Allah'ın onları sevk ettiği belde ve mekânlara doğru gitmeleridir. İkincisi, akıp gitmelerinin kolaylığıdır; bu durum Araplar nezdinde bilinmektedir. Nitekim el-A'şâ şöyle demiştir:

20769. Metin

كَأَنَّ مِشْيَتَهَا مِنْ بَيْتِ جَارَتِهَا ... مَشْيَ السَّحَابَةِ لَا رَيْثٌ وَلَا عَجَلُ

Sanki onun komşusunun evinden yürüyüşü... / Ne yavaş ne de acele olan bir bulutun yürüyüşü gibidir.

20770. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٧ الى ١٤]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 7-14]

20771. Metin

وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ (٧) إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ (٨) يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ (٩) قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ (١٠) الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ (١١)

{ وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ (٧) إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ (٨) يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ (٩) قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ (١٠) الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ (١١) } “O yollara ve harekelere sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz farklı ve çelişkili bir söz içindesiniz. Döndürülen kimse ondan döndürülür. Kahrolsun o yalancı sahtekârlar! Onlar ki bir gaflet ve cehalet içinde dalıp gitmişlerdir.”

20772. Metin

يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ (١٢) يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ (١٣) ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (١٤)

{ يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ (١٢) يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ (١٣) ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (١٤) } “'Ceza/hesap günü ne zaman?' diye sorarlar. O gün onlar ateş üzerinde azap göreceklerdir/yakılacaklardır. 'Tadın azabınızı! İşte acele isteyip durduğunuz budur!' [denir].”

20773. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ) قِيلَ: المراد بالسماء ها هنا السُّحُبُ الَّتِي تُظِلُّ الْأَرْضَ. وَقِيلَ: السَّمَاءُ الْمَرْفُوعَةُ. ابْنُ عُمَرَ: هِيَ السَّمَاءُ السَّابِعَةُ، ذَكَرَهُ الْمَهْدَوِيُّ وَالثَّعْلَبِيُّ وَالْمَاوَرْدِيُّ وَغَيْرُهُمْ. وَفِي (الْحُبُكِ) أَقْوَالٌ سَبْعَةٌ: الْأَوَّلُ- قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَالرَّبِيعُ: ذَاتُ الْخَلْقِ الْحَسَنِ الْمُسْتَوِي. وَقَالَهُ عِكْرِمَةُ، قَالَ: أَلَمْ تَرَ إِلَى النَّسَّاجِ إِذَا نَسَجَ الثَّوْبَ فَأَجَادَ نَسْجَهُ، يُقَالُ مِنْهُ حَبَكَ الثَّوْبَ يَحْبِكُهُ بِالْكَسْرِ حَبْكًا أَيْ أَجَادَ نَسْجَهُ. قَالَ ابْنُ الاعرابي: كل شي أَحْكَمْتَهُ وَأَحْسَنْتَ عَمَلَهُ فَقَدِ احْتَبَكْتَهُ. وَالثَّانِي- ذَاتُ الزِّينَةِ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا: ذَاتُ النُّجُومِ وَهُوَ الثَّالِثُ. الرَّابِعُ- قَالَ الضَّحَّاكُ: ذَاتُ الطَّرَائِقِ، يُقَالُ لِمَا تَرَاهُ فِي الْمَاءِ وَالرَّمْلِ إِذَا أَصَابَتْهُ الرِّيحُ حُبُكٌ. وَنَحْوُهُ قَوْلُ الْفَرَّاءِ، قَالَ: الْحُبُكُ تَكَسُّرُ كُلِّ شي كَالرَّمْلِ إِذَا مَرَّتْ بِهِ الرِّيحُ السَّاكِنَةُ، وَالْمَاءِ القائم

Yüce Allah'ın: { وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ } “O yollara ve mükemmel örgüye sahip göğe andolsun ki”1 buyruğunda geçen 'semâ' (gök) ile burada kastedilenin yeryüzünü gölgeleyen bulutlar olduğu söylenmiştir. Yükseltilmiş olan gök olduğu da söylenmiştir. İbn Ömer: "O, yedinci kat göktür" demiştir; bunu Mehdevî, Sa'lebî, Mâverdî ve başkaları zikretmiştir. *el-Hubuk* (الْحُبُكِ) hakkında yedi görüş bulunmaktadır: Birincisi: İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid ve er-Rebî': "Güzel ve düzgün bir yaratılışa sahip olan" demişlerdir. Bunu İkrime de söylemiş ve şöyle demiştir: Dokumacıyı görmez misin; elbiseyi dokuyup dokumasını sağlam ve güzel yaptığında, bunun için 'habeke's-sevbe yahbikuhû' (حَبَكَ الثَّوْبَ يَحْبِكُهُ -[muzari fiildeki 'bâ' harfi] kesra iledir-) 'habken' (حَبْكًا) denir; yani dokumasını güzel ve muhkem yaptı demektir. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: Sağlamlaştırdığın ve yapımını güzel kıldığın her bir şeyi 'ihtebektehû' (احْتَبَكْتَهُ -onu muhkemce örüp dokudun-) yapmış olursun. İkincisi: "Zinet sahibi olan" [demektir]. Bunu el-Hasan ve Saîd b. Cübeyr söylemiştir. Yine el-Hasan'dan [nakledilen bir diğer görüş]: "Yıldızlar sahibi olan"dır ki bu da üçüncüsüdür. Dördüncüsü: ed-Dahhâk: "Yollar sahibi" demiştir. Rüzgâr vurduğunda suda ve kumda gördüğün dalgalanma izlerine 'hubuk' denir. el-Ferrâ'nın sözü de bu doğrultudadır. O şöyle demiştir: Hubuk, sakin rüzgâr üzerinden geçtiğinde kumda ve durgun suda meydana gelen...

20774. Metin

إِذَا مَرَّتْ بِهِ الرِّيحُ، وَدِرْعُ الْحَدِيدِ لَهَا حُبُكٌ، وَالشَّعْرَةُ الْجَعْدَةُ تَكَسُّرُهَا حُبُكٌ. وَفِي حَدِيثِ الدَّجَّالِ: أَنَّ شَعْرَهُ حُبُكٌ. قَالَ زُهَيْرٌ:

üzerinden rüzgâr geçtiğinde dalgalanmasıdır; demir zırhın da hubuk'u (halkalarının örgü izleri) vardır; kıvırcık saçın kıvrımları da hubuk'tur. Deccâl hadisinde de: 'Onun saçları hubuktur (kıvırcık dalgalıdır)' denilmiştir. Züheyr şöyle demiştir:

20775. Metin

مُكَلَّلٌ بِأُصُولِ النَّجْمِ تَنْسِجُهُ ... رِيحٌ خَرِيقٌ لِضَاحِي مَائِهِ حُبُكُ «١»

Yıldızların kökleriyle taçlanmış, onu sert esen bir rüzgâr dokur / Açıkta parıldayan suyunun dalgalanmaları (hubuk'u) vardır. «١»

20776. Metin

وَلَكِنَّهَا تَبْعُدُ مِنَ الْعِبَادِ فَلَا يَرَوْنَهَا. الْخَامِسُ- ذَاتُ الشِّدَّةِ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ، وَقَرَأَ (وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً) «٢». وَالْمَحْبُوكُ الشَّدِيدُ الْخَلْقِ مِنَ الْفَرَسِ وَغَيْرِهِ، قَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

Fakat bu dalgalar kullardan uzaktır da onları göremezler. Beşincisi: "Sağlamlık ve kuvvet sahibi." Bunu İbn Zeyd söylemiş ve { وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً } “Üstünüze yedi sağlam [gök] bina ettik” «٢» ayetini okumuştur. el-Mahbûk, at ve benzeri varlıklardan yaratılışı sağlam ve kuvvetli olana denir. İmruü'l-Kays şöyle demiştir:

20777. Metin

قَدْ غدا يحملني في أنفه ... لا حق الْإِطْلَيْنِ «٣» مَحْبُوكٌ مُمَرْ

Sabahleyin beni öfkesi/coşkusu içinde taşır... / İki böğrü çekik, sağlam yapılı ve adalelidir «٣»

20778. Metin

وَقَالَ آخَرُ:

Bir başkası da şöyle demiştir:

20779. Metin

مَرِجَ الدِّينُ فَأَعْدَدْتُ لَهُ ... مُشْرِفَ الْحَارِكِ مَحْبُوكَ الْكَتَدْ «٤»

Din/düzen bozulup karıştı, ben de onun için hazırladım... / Cidâğosu yüksek, kürek kemikleri birbirine sağlam çatılmış bir atı. «٤»

20780. Metin

وَفِي الْحَدِيثِ: أَنَّ عَائِشَةَ ﵂ كَانَتْ تَحْتَبِكُ تَحْتَ الدِّرْعِ فِي الصَّلَاةِ، أَيْ تَشُدُّ الْإِزَارَ وَتُحْكِمُهُ. السَّادِسُ- ذَاتُ الصَّفَاقَةِ، قَالَهُ خُصَيْفٌ، وَمِنْهُ ثَوْبٌ صَفِيقٌ وَوَجْهٌ صَفِيقٌ بَيِّنُ الصَّفَاقَةِ. السَّابِعُ: أَنَّ الْمُرَادَ بِالطُّرُقِ الْمَجَرَّةُ الَّتِي فِي السَّمَاءِ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا كَأَثَرِ الْمَجَرِّ. وَ (الْحُبُكِ) جَمْعُ حِبَاكٍ، قَالَ الرَّاجِزُ:

Hadiste de şöyle geçmektedir: Âişe radıyallâhu anhâ namazda zırhının/elbisesinin altından kuşanır (تَحْتَبِكُ), yani izârını sağlamca bağlayıp pekiştirirdi. Altıncısı: "Sıkı ve kalın dokulu (safâkat sahibi)", bunu Husayf söylemiştir; bundan hareketle kalın/sıkı dokunmuş kumaş (ثَوْبٌ صَفِيقٌ) ve yüzsüz/arsız yüz (وَجْهٌ صَفِيقٌ) denir. Yedincisi: Yollardan maksadın gökteki Samanyolu (el-Mecerrah) olduğudur; sürtünme ve iz bırakma yerine benzediği için bu adı almıştır. el-Hubuk (الْحُبُكِ), hibâk (حِبَاك) kelimesinin çoğuludur. Şair recezinde şöyle demiştir:

20781. Metin

كَأَنَّمَا جَلَّلَهَا الْحُوَّاكُ ... طِنْفِسَةٌ فِي وَشْيِهَا حِبَاكُ

Sanki onu dokumacılar örtüp bürümüştür / Nakışlarında yollar (hibâk) bulunan bir halı gibi.

20782. Metin

وَالْحِبَاكُ وَالْحَبِيكَةُ الطَّرِيقَةُ فِي الرَّمْلِ وَنَحْوِهُ. وَجَمْعُ الْحِبَاكِ حُبُكٌ وَجَمْعُ الْحَبِيكَةِ حَبَائِكُ، وَالْحَبَكَةُ مِثْلُ الْعَبَكَةِ وَهِيَ الْحَبَّةُ مِنَ السَّوِيقِ، عَنِ الْجَوْهَرِيِّ. وَرُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: (ذاتِ الْحُبُكِ) (الْحُبْكِ) وَ (الحبك) و (الحبك) والحبك والحبك [وَقَرَأَ أَيْضًا (الْحُبُكِ)] كَالْجَمَاعَةِ. وَرُوِيَ عَنْ عِكْرِمَةَ وَأَبِي مِجْلَزٍ (الْحُبُكِ). وَ (الْحُبُكِ) وَاحِدَتُهَا حَبِيكَةٌ، (والحبك) مُخَفَّفٌ مِنْهُ. وَ (الْحِبَكُ) وَاحِدَتُهَا حِبْكَةٌ. وَمَنْ قَرَأَ (الْحُبَكِ) فَالْوَاحِدَةُ حُبْكَةٌ كَبُرْقَةٍ وَبُرَقٍ أَوْ حُبُكَةٍ كَظُلُمَةٍ وَظُلَمٍ. وَمَنْ قَرَأَ (الْحِبِكُ) فَهُوَ كإبل وإطل «٥» و (الحبك) مخففة منه.

el-Hibâk (الْحِبَاكُ) ve el-habîke (الْحَبِيكَةُ); kumda ve benzeri şeylerde [rüzgârın oluşturduğu] dalgalı yol/çizgi demektir. el-Hibâk’ın çoğulu hubuk (حُبُكٌ), el-habîke’nin çoğulu ise habâik (حَبَائِكُ)’tir. el-Habeke (الْحَبَكَةُ) ise el-abeke (الْعَبَكَةُ) gibi olup kavut (sevîk) tanesi/parçası demektir; [bu bilgi] el-Cevherî’den nakledilmiştir. Hasan[-ı Basrî]’den Yüce Allah’ın { ذاتِ الْحُبُكِ } buyruğunda: (الْحُبْكِ), (الحِبَك), (الحِبِك), (الحُبَك) ve (الحِبُك) okuduğu, [ayrıca cemaatin/çoğunluğun kıraati gibi (الْحُبُكِ) şeklinde de okuduğu] rivayet edilmiştir. İkrime ve Ebû Miclez’den de (الْحُبُكِ) okudukları rivayet olunmuştur. (الْحُبُكِ) kelimesinin tekili habîke (حَبِيكَةٌ)’dir; (الحُبْك) ise bunun hafifletilmiş şeklidir (muhaffefidir). (الْحِبَكُ) kelimesinin tekili hibke (حِبْكَةٌ)’dir. (الْحُبَكِ) şeklinde okuyana göre tekili burka (بُرْقَة) ve burak (بُرَق) gibi hubke (حُبْكَة) veya zulume (ظُلُمَة) ve zulem (ظُلَم) gibi hubuke (حُبُكَة)’dir. (الْحِبِكُ) şeklinde okuyana göre ise bu, ibil (إِبِل) ve ıtl (إِطْل) 5 veznindedir; (الحِبْك) de bunun hafifletilmiş şeklidir.

20783. Metin

وَمَنْ قَرَأَ (الْحِبُكِ) فَهُوَ شَاذٌّ إِذْ لَيْسَ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ فِعُلٌ، وَهُوَ مَحْمُولٌ عَلَى تَدَاخُلِ اللُّغَاتِ، كَأَنَّهُ كَسَرَ الْحَاءَ لِيَكْسِرَ الْبَاءَ ثُمَّ تَصَوَّرَ (الْحُبُكِ) فَضَمَّ الْبَاءَ. وَقَالَ جَمِيعُهُ الْمَهْدَوِيُّ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ) هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ الَّذِي هُوَ (وَالسَّماءِ) أَيْ إنكم يا أهل مكة (لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ) فِي مُحَمَّدٍ وَالْقُرْآنِ فَمِنْ مُصَدِّقٍ وَمُكَذِّبٍ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي الْمُقْتَسِمِينَ. وَقِيلَ: اخْتِلَافُهُمْ قَوْلُهُمْ سَاحِرٌ بَلْ شَاعِرٌ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ مَجْنُونٌ بَلْ هُوَ كَاهِنٌ بَلْ هُوَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ. وَقِيلَ: اخْتِلَافُهُمْ أَنَّ مِنْهُمْ مَنْ نَفَى الْحَشْرَ وَمِنْهُمْ مَنْ شَكَّ فِيهِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ عَبَدَةُ الْأَوْثَانِ وَالْأَصْنَامِ يُقِرُّونَ بِأَنَّ اللَّهَ خَالِقُهُمْ وَيَعْبُدُونَ غَيْرَهُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ) أَيْ يُصْرَفُ عَنِ الْإِيمَانِ بِمُحَمَّدٍ وَالْقُرْآنِ مَنْ صُرِفَ، عَنِ الْحَسَنِ وَغَيْرِهِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى يُصْرَفُ عَنِ الْإِيمَانِ مَنْ أَرَادَهُ بِقَوْلِهِمْ هُوَ سِحْرٌ وَكِهَانَةٌ وَأَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى يُصْرَفُ عَنْ ذَلِكَ الِاخْتِلَافِ مَنْ عَصَمَهُ اللَّهُ. أَفَكَهُ يَأْفِكُهُ أَفْكًا أَيْ قَلَبَهُ وَصَرَفَهُ عَنِ الشَّيْءِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَجِئْتَنا لِتَأْفِكَنا) «١» وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مَعْنَى (يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ) يُؤْفَنُ عَنْهُ مَنْ أُفِنَ، وَالْأَفْنُ فَسَادُ الْعَقْلِ. الزَّمَخْشَرِيُّ: وقرى (يُؤْفَنُ عَنْهُ مَنْ أُفِنَ) أَيْ يُحْرَمُهُ مَنْ حُرِمَ، مِنْ أَفِنَ الضَّرْعَ إِذَا أَنْهَكَهُ حَلْبًا. وَقَالَ قُطْرُبٌ: يُخْدَعُ عَنْهُ مَنْ خُدِعَ. وَقَالَ الْيَزِيدِيُّ: يُدْفَعُ عَنْهُ مَنْ دُفِعَ. وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ وَكُلُّهُ رَاجِعٌ إِلَى مَعْنَى الصَّرْفِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ) فِي التَّفْسِيرِ: لُعِنَ الْكَذَّابُونَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ قُتِلَ الْمُرْتَابُونَ، يَعْنِي الْكَهَنَةَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَسْنَا نُبْعَثُ. وَمَعْنَى (قُتِلَ) أَيْ هَؤُلَاءِ مِمَّنْ يَجِبُ أَنْ يُدْعَى عَلَيْهِمْ بِالْقَتْلِ عَلَى أَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَى (قُتِلَ) لُعِنَ، قَالَ: وَ (الْخَرَّاصُونَ) الْكَذَّابُونَ الَّذِينَ يَتَخَرَّصُونَ بِمَا لَا يَعْلَمُونَ، فَيَقُولُونَ: إِنَّ مُحَمَّدًا مَجْنُونٌ كَذَّابٌ سَاحِرٌ شَاعِرٌ، وَهَذَا دُعَاءٌ عَلَيْهِمْ، لِأَنَّ مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ الْمَقْتُولِ الْهَالِكِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: عَلَّمَنَا الدُّعَاءَ عَلَيْهِمْ، أَيْ قُولُوا: (قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ) وَهُوَ جَمْعُ خَارِصٍ وَالْخَرْصُ الْكَذِبُ وَالْخَرَّاصُ الْكَذَّابُ، وَقَدْ خرص يخرص بالضم خرصا أي كذب،

(el-Hibuk) şeklinde okuyan kimsenin bu kıraati şâzzdır; zira Arap kelamında fi'ul (فِعُل) vezni yoktur. Bu, lehçelerin birbirine karışmasına hamledilir. Sanki [kâri] 'bâ' harfini kesrelemek için 'hâ' harfini kesrelemiş, sonra zihninde (el-Hubuk) canlanmış da 'bâ'yı ötrelemiştir. Bunların tamamını el-Mehdevî söylemiştir. Yüce Allah'ın: { إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ } “Şüphesiz siz çelişkili bir söz içindesiniz” buyruğu, { وَالسَّمَاءِ } yeminine ait cevaptır. Yani: Ey Mekkeliler! Şüphesiz siz, Muhammed ve Kur'an hakkında —kimi doğrulayan kimi de yalanlayan olarak— çelişkili bir söz içindesiniz. Bir rivayete göre de muktasimîn (bölüp parçalayanlar) hakkında inmiştir. Bir rivayete göre ise onların ihtilafı; "sihirbazdır, hayır şairdir, hayır onu uydurdu, hayır delidir, hayır kâhindir, hayır öncekilerin masallarıdır" şeklindeki sözleridir. Bir diğer rivayete göre onların ihtilafı; kiminin haşri inkâr etmesi, kiminin ise onda şüpheye düşmesidir. Bir görüşe göre de kastedilenler; Allah'ın kendilerinin yaratıcısı olduğunu ikrar edip [bununla birlikte] O'ndan başkasına tapan putperestlerdir. Yüce Allah'ın: { يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ } “Ondan çevrilen [ancak] çevrilir” buyruğu; Muhammed'e ve Kur'an'a imandan çevrilen kimse çevrilir, demektir. [Bu tefsir] Hasan ve başkalarından rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre mana: İman etmek isteyen kimse, onların "o bir sihirdir, kehanettir ve öncekilerin masallarıdır" şeklindeki sözleriyle [imandan] çevrilir, demektir. Bir diğer görüşe göre ise anlam: Allah'ın koruduğu kimse bu ihtilaftan uzak tutulup çevrilir, demektir. (أَفَكَهُ يَأْفِكُهُ أَفْكًا) fiili, onu bir şeyden döndürdü ve çevirdi anlamına gelir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: { أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا } “Bizi çevirmek için mi geldin?”1 Mücâhid şöyle demiştir: { يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ } ayetinin manası: Aklı bozulan kimse ondan mahrum bırakılır, demektir. el-Efn (الْأَفْنُ), aklın bozulması demektir. ez-Zemahşerî şöyle der: (يُؤْفَنُ عَنْهُ مَنْ أُفِنَ) şeklinde de okunmuştur ki; mahrum bırakılan kimse ondan mahrum kalır demektir. Bu, memeyi sağa sağa sütünü tamamen tükettiği zaman kullanılan "afine'd-dar'a" (أَفِنَ الضَّرْعَ) ifadesinden gelir. Kutrub: "Kandırılan kimse ondan aldatılıp çevrilir" demiştir. el-Yezîdî: "Uzaklaştırılan kimse ondan savulup defedilir" demiştir. Mana birdir ve bunların hepsi yüz çevirme ve döndürme (sarf) manasına racidir. Yüce Allah'ın: { قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ } “Kahrolsun o yalancılar!” buyruğu tefsirde: "O yalancılar lanetlendi" anlamındadır. İbn Abbâs: "Yani o şüpheciler kahroldu; bununla kâhinleri kastetmektedir" demiştir. Hasan: "Onlar, 'Biz diriltilmeyeceğiz' diyenlerdir" demiştir. { قُتِلَ } kelimesinin manası ise: Bunlar, müminlerin elleriyle öldürülmeleri için aleyhlerine beddua edilmesi gereken kimselerdir, demektir. el-Ferrâ şöyle demiştir: { قُتِلَ } ifadesinin manası "lanetlendi" demektir. Devamla şöyle dedi: { الْخَرَّاصُونَ } ise bilmedikleri konularda tahminler yürüterek yalan söyleyen, "Muhammed delidir, yalancıdır, sihirbazdır, şairdir" diyen yalancılardır. Bu, onların aleyhine bir bedduadır; zira Allah'ın lanetlediği kimse öldürülmüş ve helak olmuş mertebesindedir. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: [Yüce Allah] onların aleyhine nasıl beddua edeceğimizi bize öğretmiştir, yani: { قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ } deyiniz. Bu kelime, hârıs (خَارِص) kelimesinin çoğuludur; el-hars (الْخَرْصُ) yalan, el-harrâs (الْخَرَّاصُ) ise yalancı demektir. Nitekim harasa yahrusu (خرص يخرص) -[muzari ortası] damme ile- harsan (خرصا), yani "yalan söyledi" denilir,

20784. Metin

يُقَالُ: خَرَصَ وَاخْتَرَصَ، وَخَلَقَ وَاخْتَلَقَ، وَبَشَكَ وَابْتَشَكَ، وَسَرَجَ وَاسْتَرَجَ، وَمَانَ، بِمَعْنَى كَذَبَ، حَكَاهُ النَّحَّاسُ. وَالْخَرْصُ أَيْضًا حَزْرُ مَا عَلَى النَّخْلِ مِنَ الرُّطَبِ تَمْرًا. وَقَدْ خَرَصَتِ النَّخْلُ وَالِاسْمُ الْخِرْصُ بِالْكَسْرِ، يُقَالُ: كَمْ خِرْصُ نَخْلِكَ وَالْخَرَّاصُ الَّذِي يَخْرُصُهَا فَهُوَ مُشْتَرَكٌ. وَأَصْلُ الْخُرْصِ الْقَطْعُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي (الْأَنْعَامِ) «١» وَمِنْهُ الْخَرِيصُ لِلْخَلِيجِ، لِأَنَّهُ يَنْقَطِعُ إِلَيْهِ الْمَاءُ، وَالْخُرْصُ حَبَّةُ الْقُرْطِ إِذَا كَانَتْ مُنْفَرِدَةً، لِانْقِطَاعِهَا عَنْ أَخَوَاتِهَا، وَالْخُرْصُ الْعُودُ، لِانْقِطَاعِهِ عَنْ نَظَائِرِهِ بِطِيبِ رَائِحَتِهِ. وَالْخَرِصُ الَّذِي بِهِ جُوعٌ وَبَرْدٌ لِأَنَّهُ يَنْقَطِعُ بِهِ، يُقَالُ: خَرِصَ الرَّجُلُ بِالْكَسْرِ فَهُوَ خَرِصٌ، أَيْ جَائِعٌ مَقْرُورٌ، وَلَا يُقَالُ لِلْجُوعِ بِلَا بَرْدٍ خَرَصَ. وَيُقَالُ لِلْبَرْدِ بِلَا جُوعٍ خَرَصَ. وَالْخُرْصُ بِالضَّمِّ وَالْكَسْرِ الْحَلْقَةُ مِنَ الذَّهَبِ أَوِ الْفِضَّةِ وَالْجَمْعُ الْخِرْصَانُ. وَيَدْخُلُ فِي الْخَرْصِ قَوْلُ الْمُنَجِّمِينَ وَكُلُّ مَنْ يَدَّعِي الْحَدْسَ وَالتَّخْمِينَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُمُ الْمُقْتَسِمُونَ الَّذِينَ اقْتَسَمُوا أَعْقَابَ مَكَّةَ، وَاقْتَسَمُوا الْقَوْلَ فِي نَبِيِّ اللَّهِ ﷺ، لِيَصْرِفُوا النَّاسَ عَنِ الْإِيمَانِ بِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ) الْغَمْرَةُ مَا سَتَرَ الشَّيْءَ وَغَطَّاهُ. وَمِنْهُ نَهَرٌ غَمْرٌ أَيْ يَغْمُرُ مَنْ دَخَلَهُ، وَمِنْهُ غَمَرَاتُ الْمَوْتِ. (ساهُونَ) أَيْ لَاهُونَ غَافِلُونَ عَنْ أمر الآخرة. قوله تعالى: (يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ) أَيْ مَتَى يَوْمُ الْحِسَابِ، يَقُولُونَ ذَلِكَ اسْتِهْزَاءً وَشَكًّا فِي الْقِيَامَةِ. (يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ) نُصِبَ (يَوْمَ) عَلَى تَقْدِيرِ الْجَزَاءِ أَيْ هَذَا الْجَزَاءُ (يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ) أَيْ يُحْرَقُونَ، وَهُوَ مِنْ قَوْلِهِمْ: فَتَنْتَ الذَّهَبَ أَيْ أَحْرَقْتَهُ لِتَخْتَبِرَهُ، وَأَصْلُ الْفِتْنَةِ الِاخْتِبَارُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ مَبْنِيٌّ بُنِيَ لِإِضَافَتِهِ إِلَى غَيْرِ مُتَمَكِّنٍ، وَمَوْضِعُهُ نُصِبَ عَلَى التَّقْدِيرِ الْمُتَقَدِّمِ، أَوْ رُفِعَ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ (يَوْمُ الدِّينِ). وَقَالَ الزَّجَّاجُ: يَقُولُ يُعْجِبُنِي يَوْمُ أَنْتَ قَائِمٌ وَيَوْمُ أَنْتَ تَقُومُ، وَإِنْ شِئْتَ فَتَحْتَ وَهُوَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، فَإِنَّمَا انْتَصَبَ هَذَا وَهُوَ فِي الْمَعْنَى رَفْعٌ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: (يُفْتَنُونَ) يُعَذَّبُونَ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Yalan söyledi anlamında خَرَصَ وَاخْتَرَصَ، وَخَلَقَ وَاخْتَلَقَ، وَبَشَكَ وَابْتَشَكَ، وَسَرَجَ وَاسْتَرَجَ، وَمَانَ denilir; bunu en-Nehhâs nakletmiştir. el-Hars ayrıca hurma ağacındaki yaş hurmanın kuru hurma olarak miktarını tahmin etmektir (tahminde bulunmak). Hurma ağacını tahmin etti denildiğinde kullanılır ve isim kesre ile hırs (الْخِرْصُ) olur. Hurmanın tahmini miktarı ne kadardır (كَمْ خِرْصُ نَخْلِكَ) denir; onu tahmin eden kimseye de el-harrâs (الْخَرَّاصُ) denir, bu sebeple müşterektir. Hars'ın asıl kök anlamı En'âm Suresinde «١» açıklandığı üzere 'kesmek'tir. Körfez için el-harîs (الْخَرِيصُ) denilmesi de bundandır; çünkü su oraya doğru kesilip ayrılır. Küpe tanesi tek başına olduğunda diğerlerinden ayrıldığı için ona hurs (الْخُرْصُ) denir. Kokusu güzel olduğu için benzerlerinden ayrılan dala da hurs (الْخُرْصُ) denir. Açlık ve soğuğa maruz kalan kimseye kendisinden derman kesildiği için el-harıs (الْخَرِصُ) denir; adam acıktı ve üşüdü anlamında خَرِصَ الرَّجُلُ denir, yani aç ve üşümüştür. Soğuk olmaksızın sadece açlık için harasa denmez; açlık olmaksızın sadece soğuk için ise harasa denilir. Damme ve kesre ile hurs/hırs (الْخُرْصُ / الْخِرْصُ), altın veya gümüş halkadır; çoğulu ise hırsân'dır (الْخِرْصَانُ). Müneccimlerin sözleri ile sezgi ve tahmine dayanan herkesin iddiası hars kapsamına girer. İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar, Mekke'nin dağ yollarını paylaşan ve insanları Allah'ın Peygamberi ﷺ'e imandan çevirmek için onun hakkında söyleyecekleri sözü aralarında bölüşen kimselerdir. Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ } buyruğundaki gamra (الْغَمْرَةُ), bir şeyi örtüp bürüyen şeydir. İçine gireni bürüyen nehre bu sebeple bol sulu nehir (نَهَرٌ غَمْرٌ) denir; ölümün baygınlıkları ve sarhoşlukları (gamaratü'l-mevt) da bundandır. { ساهُونَ }, yani ahiret işinden gaflet içinde dalıp gitmişlerdir. Yüce Allah'ın: { يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ } buyruğu; yani kıyameti alaya alarak ve onda şüphe ederek "Hesap günü ne zaman?" derler. { يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ } buyruğunda { يَوْمَ } kelimesi takdir edilen bir ceza mukabilinde nasb edilmiştir; yani 'bu ceza { يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ } onların ateş üzerinde yakılacakları gündür'. Bu, altını denemek için yaktın anlamındaki فَتَنْتَ الذَّهَبَ sözünden gelir; fitnenin aslı ise denemektir. Bunun gayr-i mütemekkin bir yapıya izafe edildiği için mebnî olduğu da söylenmiştir; iraptaki yeri ise ya zikredilen takdire göre mansubdur yahut { يَوْمُ الدِّينِ } ifadesinden bedel olarak merfûdur. ez-Zeccâc şöyle der: يُعْجِبُنِي يَوْمُ أَنْتَ قَائِمٌ ve يَوْمُ أَنْتَ تَقُومُ denir; dilersen fetha kılarsın ve o ref mahallindedir; dolayısıyla bu da mana bakımından ref konumunda iken nasb edilmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: { يُفْتَنُونَ }, azap görürler demektir. Şairin şu sözü de bundandır:

20785. Metin

كُلُّ امْرِئٍ مِنْ عِبَادِ اللَّهِ مُضْطَهَدٌ ... بِبَطْنِ مَكَّةَ مَقْهُورٌ ومفتون

Allah'ın kullarından her bir kişi ezilmiştir, Mekke'nin bağrında kahredilmiş ve fitneye uğratılmıştır (işkence görmüştür).1

20786. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ) أَيْ يُقَالُ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَكُمْ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. مُجَاهِدٌ: حَرِيقَكُمْ. ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ تَكْذِيبَكُمْ يَعْنِي جَزَاءَكُمْ. الْفَرَّاءُ: أَيْ عَذَابَكُمْ (الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ) فِي الدُّنْيَا. وَقَالَ: (هذَا) وَلَمْ يَقُلْ هَذِهِ، لِأَنَّ الفتنة هنا بمعنى العذاب.

Yüce Allah'ın: { ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ } buyruğu; yani onlara 'azabınızı tadın' denilir; bunu İbn Zeyd söylemiştir. Mücâhid: "Yangınınızı tadın" demiştir. İbn Abbâs: "Yalanlamanızı, yani cezanızı [tadın]" demiştir. el-Ferrâ: "Dünyada { الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } acele isteyip durduğunuz azabınızı [tadın]" demiştir. Ayette fitne burada azap manasında olduğu için 'hâzihî' (هَذِهِ) demeyip { هذَا } “İşte bu...” demiştir.

20787. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ١٥ الى ١٦]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 15-16]

20788. Metin

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٥) آخِذِينَ مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ (١٦)

{ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٥) آخِذِينَ مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ (١٦) } “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadırlar. Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak. Çünkü onlar bundan önce muhsindiler (güzel davranan kimselerdi).”

20789. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ) لَمَّا ذَكَرَ مَآلَ الْكُفَّارِ ذَكَرَ مَآلَ الْمُؤْمِنِينَ أَيْ هُمْ فِي بَسَاتِينَ فِيهَا عُيُونٌ جَارِيَةٌ عَلَى نِهَايَةِ مَا يُتَنَزَّهُ بِهِ. (آخِذِينَ) نُصِبَ عَلَى الْحَالِ. (مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ) أَيْ مَا أَعْطَاهُمْ مِنَ الثَّوَابِ وَأَنْوَاعِ الْكَرَامَاتِ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: (آخِذِينَ مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ) أَيْ عَامِلِينَ بِالْفَرَائِضِ. (إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ) أَيْ قَبْلَ دُخُولِهِمُ الْجَنَّةَ فِي الدُّنْيَا (مُحْسِنِينَ) بِالْفَرَائِضِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمَعْنَى كَانُوا قَبْلَ أَنْ يُفْرَضَ عَلَيْهِمُ الْفَرَائِضُ محسنين في أعمالهم.

Yüce Allah'ın: { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ } buyruğu hakkında; kâfirlerin varacağı yeri zikredince müminlerin varacağı yeri zikretmiştir; yani onlar içinde seyredilip gezilecek son derece güzel akan pınarların bulunduğu bahçelerdedirler. { آخِذِينَ } hal olarak nasb edilmiştir. { مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ }, yani Rablerinin kendilerine verdiği sevabı ve çeşitli ikramları almış olarak; bunu Dahhâk söylemiştir. İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr ise: { آخِذِينَ مَا آتاهُمْ رَبُّهُمْ } ifadesini 'farzları yerine getirmiş olarak' şeklinde açıklamışlardır. { إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ }, yani dünyada cennete girmeden önce, farzları yaparak { مُحْسِنِينَ } “güzel davranan kimselerdi”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Anlamı, kendilerine farzlar emredilmeden önce de amellerinde güzel davranan kimselerdi demektir.

20790. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ١٧ الى ١٩]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 17-19]

20791. Metin

كانُوا قَلِيلاً مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ (١٧) وَبِالْأَسْحارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (١٨) وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (١٩)

{ كانُوا قَلِيلاً مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ (١٧) وَبِالْأَسْحارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (١٨) وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (١٩) } “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de onlar istiğfar ederlerdi. Mallarında ise isteyenin ve mahrum kalmışın bir hakkı vardı.”

20792. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) مَعْنَى (يَهْجَعُونَ) يَنَامُونَ، وَالْهُجُوعُ النَّوْمُ لَيْلًا، وَالتَّهْجَاعُ النَّوْمَةُ الْخَفِيفَةُ، قَالَ أَبُو قَيْسِ بْنُ الْأَسْلَتِ:

Bunda beş mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } buyruğundaki { يَهْجَعُونَ } ifadesinin anlamı uyurlar demektir. Hucû' (الْهُجُوعُ), gece uyumaktır; tehca' (التَّهْجَاعُ) ise hafif şekerleme yapmaktır. Ebû Kays b. el-Eslet şöyle demiştir:

20793. Metin

قَدْ حَصَّتِ الْبَيْضَةُ رَأْسِي فَمَا ... أَطْعَمُ نَوْمًا غَيْرَ تَهْجَاعِ

Miğfer başımı aşındırıp tüylerini döktü de... / Hafif bir şekerleme dışında uykunun tadını alamaz oldum.

20794. Metin

وَقَالَ عَمْرُو بْنُ مَعْدِي كَرِبَ يَتَشَوَّقُ أُخْتَهُ وَكَانَ أَسَرَهَا الصِّمَّةُ أَبُو دُرَيْدِ بْنُ الصِّمَّةِ:

Amr b. Ma'dîkerib, Dureyd b. es-Sımme'nin babası es-Sımme tarafından esir alınan kız kardeşini özleyerek şöyle demiştir:

20795. Metin

أَمِنْ رَيْحَانَةِ الدَّاعِي السَّمِيعُ ... يُؤَرِّقُنِي وَأَصْحَابِي هُجُوعُ

İşiten bir davetçinin çağırması Reyhâne'den midir ki... / Arkadaşlarım uykuda iken beni uykusuz bırakıyor?

20796. Metin

يُقَالُ: هَجَعَ يَهْجَعُ هُجُوعًا، وَهَبَغَ يَهْبَغُ هُبُوغًا بِالْغَيْنِ الْمُعْجَمَةِ إِذَا نَامَ، قَالَهُ الْجَوْهَرِيُّ. وَاخْتُلِفَ فِي (مَا) فَقِيلَ: صِلَةٌ زَائِدَةٌ- قَالَهُ إِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ- وَالتَّقْدِيرُ كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ

Uyuduğu zaman (هَجَعَ يَهْجَعُ هُجُوعًا) ve noktalı gayn harfiyle (هَبَغَ يَهْبَغُ هُبُوغًا) denilir; bunu el-Cevherî söylemiştir. { مَا } edatı hakkında ihtilaf edilmiştir. İbrâhîm en-Nehaî'nin belirttiğine göre zâid sıladır denilmiştir; buna göre takdir 'geceden pek az uyurlardı' (كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ

20797. Metin

يَهْجَعُونَ، أَيْ يَنَامُونَ قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ وَيُصَلُّونَ أَكْثَرَهُ. قَالَ عَطَاءٌ: وَهَذَا لَمَّا أُمِرُوا بِقِيَامِ اللَّيْلِ. وَكَانَ أَبُو ذَرٍّ «١» يَحْتَجِزُ وَيَأْخُذُ الْعَصَا فَيَعْتَمِدُ عَلَيْهَا حَتَّى نَزَلَتِ الرُّخْصَةُ (قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا) «٢». الْآيَةَ. وَقِيلَ: لَيْسَ (مَا) صِلَةً بَلِ الْوَقْفُ عِنْدَ قَوْلِهِ: (قَلِيلًا) ثُمَّ يَبْتَدِئُ (مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) فَ (مَا) لِلنَّفْيِ وَهُوَ نَفْيُ النَّوْمِ عَنْهُمُ الْبَتَّةَ. قَالَ الْحَسَنُ: كَانُوا لَا يَنَامُونَ مِنَ اللَّيْلِ إِلَّا أَقَلَّهُ وَرُبَّمَا نَشِطُوا فَجَدُّوا إِلَى السَّحَرِ. رُوِيَ عَنْ يَعْقُوبَ الْحَضْرَمِيِّ أَنَّهُ قَالَ: اخْتَلَفُوا فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: (كانُوا قَلِيلًا) مَعْنَاهُ كَانَ عَدَدُهُمْ يَسِيرًا ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: (مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) عَلَى مَعْنَى مِنَ اللَّيْلِ يَهْجَعُونَ، قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا فَاسِدٌ، لِأَنَّ الْآيَةَ إِنَّمَا تَدُلُّ عَلَى قِلَّةِ نَوْمِهِمْ لَا عَلَى قِلَّةِ عَدَدِهِمْ، وَبَعْدُ فَلَوِ ابْتَدَأْنَا (مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) عَلَى مَعْنَى مِنَ اللَّيْلِ يَهْجَعُونَ لَمْ يَكُنْ فِي هَذَا مَدْحٌ لَهُمْ، لِأَنَّ النَّاسَ كُلَّهُمْ يَهْجَعُونَ مِنَ اللَّيْلِ إِلَّا أَنْ تَكُونَ (مَا) جَحْدًا. قُلْتُ: وَعَلَى مَا تَأَوَّلَهُ بَعْضُ النَّاسِ- وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ- مِنْ أَنَّ عَدَدَهُمْ كَانَ يَسِيرًا يَكُونُ الْكَلَامُ مُتَّصِلًا بِمَا قَبْلُ مِنْ قَوْلِهِ: (إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ) أَيْ كَانَ الْمُحْسِنُونَ قَلِيلًا، ثُمَّ اسْتَأْنَفَ فَقَالَ: (مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) وَعَلَى التَّأْوِيلِ الْأَوَّلِ وَالثَّانِي يَكُونُ (كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ) خِطَابًا مُسْتَأْنَفًا بَعْدَ تَمَامِ مَا تَقَدَّمَهُ وَيَكُونُ الْوَقْفُ عَلَى (مَا يَهْجَعُونَ)

يَهْجَعُونَ) şeklindedir; yani gecenin az bir kısmında uyurlar, çoğunda ise namaz kılarlardı. Atâ şöyle demiştir: Bu, gece namazı kılmakla emrolundukları zamandaydı. Ebû Zer «١» [namazda ayakta durmaktan] belini bağlar ve bir asaya dayanarak dururdu; ta ki { قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا } “Gecenin birazı hariç, kalk!” «٢» ayetindeki ruhsat inene kadar. { مَا } edatının sıla olmadığı, aksine { قَلِيلًا } kelimesinde vakf yapılıp ardından { مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } diye başlanacağı da söylenmiştir; bu durumda { مَا } nefy içindir ve onlardan uykunun tamamen nefyedilmesidir. Hasan şöyle demiştir: Gecenin pek azı dışında uyumazlardı; bazen de dinçleşip seher vaktine kadar gayretle ibadet ederlerdi. Ya'kūb el-Hadramî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bu ayetin tefsirinde ihtilaf ettiler; bazısı: { كانُوا قَلِيلًا } ifadesinin anlamı 'onların sayıları az idi' demektir, sonra da { مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } diyerek başlar ki bu da 'geceleyin uyurlardı' manasındadır dediler. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: Bu görüş tutarsızdır; çünkü ayet onların sayılarının azlığına değil, uykularının azlığına delalet etmektedir. Kaldı ki eğer { مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } ifadesine 'geceleyin uyurlardı' manasında başlayacak olursak bunda onlar için bir övgü olmaz; çünkü { مَا } nefiy için olmadıkça bütün insanlar zaten geceleyin uyurlar. Derim ki: İnsanların bazısının -ki o da ed-Dahhâk'ın görüşüdür- teviline göre onların sayılarının az olması takdirinde söz, önceki { إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ } buyruğuna bağlı olur; yani 'muhsin olanlar az idi', sonra da yeni bir cümleyle { مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } demiştir. Birinci ve ikinci tevile göre ise { كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ }, öncesinin tamamlanmasından sonra müste'nef (yeni) bir hitap olur ve vakf { مَا يَهْجَعُونَ } üzerinde yapılır.

20798. Metin

، وَكَذَلِكَ إِنْ جَعَلْتَ (قَلِيلًا) خَبَرَ كَانَ وَتَرْفَعُ (مَا) بِقَلِيلٍ، كَأَنَّهُ قَالَ: كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ هُجُوعُهُمْ. فَ (مَا) يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ نَافِيَةً، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَعَ الْفِعْلِ مَصْدَرًا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ رَفْعًا عَلَى الْبَدَلِ مِنَ اسْمِ كَانَ، التَّقْدِيرُ كَانَ هُجُوعُهُمْ قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ، وَانْتِصَابُ قَوْلِهِ: (قَلِيلًا) إِنْ قَدَّرْتَ (مَا) زَائِدَةً مُؤَكَّدَةً بِ (يَهْجَعُونَ) عَلَى تَقْدِيرِ كَانُوا وَقْتًا قَلِيلًا أَوْ هُجُوعًا قَلِيلًا يَهْجَعُونَ، وَإِنْ لَمْ تُقَدِّرْ (مَا) زَائِدَةً كَانَ قَوْلُهُ: (قَلِيلًا) خَبَرَ كَانَ وَلَمْ يَجُزْ نَصْبُهُ بِ (يَهْجَعُونَ)، لِأَنَّهُ إِذَا قُدِّرَ نَصْبُهُ بِ (يَهْجَعُونَ) مَعَ تَقْدِيرِ (مَا) مَصْدَرًا قُدِّمَتِ الصِّلَةُ عَلَى الْمَوْصُولِ. وَقَالَ أَنَسٌ وَقَتَادَةُ فِي تَأْوِيلِ الْآيَةِ: أَيْ كَانُوا يُصَلُّونَ بَيْنَ الْعِشَاءَيْنِ: الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ. أَبُو الْعَالِيَةِ: كَانُوا لَا يَنَامُونَ بَيْنَ الْعِشَاءَيْنِ. وَقَالَهُ ابْنُ وَهْبٍ. وقال مجاهد:

Aynı şekilde eğer { قَلِيلًا } kelimesini kâne'nin haberi yapıp { مَا } edatını [da] { قَلِيلًا } ile merfû kılarsan, sanki "Geceden pek azdı onların uyuması" (كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ هُجُوعُهُمْ) demiş gibi olursun. Bu durumda { مَا } edatının nâfiye (olumsuzluk edatı) olması caiz olduğu gibi, fiille birlikte masdar (masdariyye) olması da caizdir. [Ayrıca] kâne'nin isminden bedel olarak merfû olması da caizdir; takdir, "Onların uyuması geceden pek az idi" (كَانَ هُجُوعُهُمْ قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ) şeklindedir. Şayet { مَا } edatını tekit edici zâid kabul edersen, { قَلِيلًا } kelimesinin mensûb oluşu { يَهْجَعُونَ } fiili iledir; [bu durumda] takdir "Onlar az bir vakit veya az bir uykuyla uyurlardı" (كَانُوا وَقْتًا قَلِيلًا أَوْ هُجُوعًا قَلِيلًا يَهْجَعُونَ) şeklindedir. Eğer { مَا } edatını zâid kabul etmezsen, { قَلِيلًا } kelimesi kâne'nin haberi olur ve onun { يَهْجَعُونَ } fiili ile mensûb kılınması caiz olmaz. Çünkü { مَا } edatı masdariyye kabul edilmekle birlikte onun { يَهْجَعُونَ } ile mensûb olduğu takdir edilirse, sıla mevsûlün önüne geçirilmiş olur. Enes ve Katâde ayetin tevilinde şöyle demişlerdir: "Yani onlar iki yatsı vakti arasında —akşam ile yatsı arasında— namaz kılarlardı." Ebü'l-Âliye: "İki yatsı vakti arasında uyumazlardı" demiştir. Bunu İbn Vehb de söylemiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir:

20799. Metin

نَزَلَتْ فِي الْأَنْصَارِ كَانُوا يُصَلُّونَ الْعِشَاءَيْنِ فِي مَسْجِدِ النَّبِيِّ ﷺ ثُمَّ يَمْضُونَ إِلَى قُبَاءَ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ: كَانُوا لَا يَنَامُونَ حَتَّى يُصَلُّوا الْعَتَمَةَ. قَالَ الْحَسَنُ: كَأَنَّهُ عَدَّ هُجُوعَهُمْ قَلِيلًا فِي جَنْبِ يَقَظَتِهِمْ لِلصَّلَاةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُطَرِّفٌ: قَلَّ لَيْلَةً لَا تَأْتِي عَلَيْهِمْ إِلَّا يُصَلُّونَ لِلَّهِ فِيهَا إِمَّا مِنْ أَوَّلِهَا وَإِمَّا مِنْ وَسَطِهَا. الثَّانِيَةُ- رُوِيَ عَنْ بَعْضِ الْمُتَهَجِّدِينَ أَنَّهُ أَتَاهُ آتٍ فِي مَنَامِهِ فَأَنْشَدَهُ:

Ensar hakkında indi; onlar Peygamber ﷺ'in mescidinde akşam ve yatsıyı kılar, sonra Kubâ'ya giderlerdi. Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin: "Yatsıyı kılıncaya kadar uyumazlardı" demiştir. Hasan şöyle demiştir: "Sanki namaz için uyanık kalmalarının yanında uykularını az saymıştır." İbn Abbâs ve Mutarrif ise şöyle demiştir: "Üzerlerinden geçen pek az gece vardır ki onda mutlaka ya başından ya ortasından Allah için namaz kılmamış olsunlar." İkincisi- Teheccüd kılan zatlardan birinden şöyle rivayet edilmiştir: Rüyasında bir gelen gelip ona şu şiiri okumuştur:

20800. Metin

وَكَيْفَ تَنَامُ اللَّيْلَ عَيْنٌ قَرِيرَةٌ ... وَلَمْ تَدْرِ فِي أَيِ الْمَجَالِسِ تَنْزِلُ

Huzurlu ve mesut bir göz geceyi nasıl uykuyla geçirir... / Hangi meclislere/menzillere ineceğini bilemezken?

20801. Metin

وَرُوِيَ عَنْ رَجُلٍ مِنَ الْأَزْدِ أَنَّهُ قَالَ: كُنْتُ لَا أَنَامُ اللَّيْلَ فَنِمْتُ فِي آخِرِ اللَّيْلِ، فَإِذَا أَنَا بِشَابَّيْنِ أَحْسَنَ مَا رَأَيْتُ وَمَعَهُمَا حُلَلٌ، فَوَقَفَا عَلَى كُلِّ مُصَلٍّ وَكَسَوَاهُ حُلَّةً، ثُمَّ انْتَهَيَا إِلَى النِّيَامِ فَلَمْ يَكْسُوَاهُمْ، فَقُلْتُ لَهُمَا: اكْسُوَانِي مِنْ حللكما هذا، فَقَالَا لِي: إِنَّهَا لَيْسَتْ حُلَّةَ لِبَاسٍ إِنَّمَا هِيَ رِضْوَانُ اللَّهِ يَحُلُّ عَلَى كُلِّ مُصَلٍّ. وَيُرْوَى عَنْ أَبِي خَلَّادٍ أَنَّهُ قَالَ: حَدَّثَنِي صَاحِبٌ لِي قَالَ: فَبَيْنَا أَنَا نَائِمٌ ذَاتَ لَيْلَةٍ إِذْ مُثِّلَتْ لِيَ الْقِيَامَةُ، فَنَظَرْتُ إِلَى أَقْوَامٍ مِنْ إِخْوَانِي قَدْ أَضَاءَتْ وُجُوهُهُمْ، وَأَشْرَقَتْ أَلْوَانُهُمْ، وَعَلَيْهِمُ الْحُلَلُ مِنْ دُونِ الْخَلَائِقِ، فَقُلْتُ: مَا بَالُ هَؤُلَاءِ مُكْتَسُونَ وَالنَّاسُ عُرَاةٌ، وَوُجُوهُهُمْ مُشْرِقَةٌ وَوُجُوهُ النَّاسِ مُغْبَرَّةٌ! فَقَالَ لِي قَائِلٌ: الَّذِينَ رَأَيْتَهُمْ مُكْتَسُونَ فَهُمُ الْمُصَلُّونَ بَيْنَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ، وَالَّذِينَ وُجُوهُهُمْ مُشْرِقَةٌ فَأَصْحَابُ السَّهَرِ وَالتَّهَجُّدِ، قَالَ: وَرَأَيْتُ أَقْوَامًا عَلَى نَجَائِبَ فَقُلْتُ: مَا بَالُ هَؤُلَاءِ رُكْبَانًا وَالنَّاسُ مُشَاةٌ حُفَاةٌ؟ فَقَالَ لِي: هَؤُلَاءِ الَّذِينَ قَامُوا عَلَى أَقْدَامِهِمْ تَقَرُّبًا لِلَّهِ تَعَالَى فَأَعْطَاهُمُ اللَّهُ بِذَلِكَ خَيْرَ الثَّوَابِ، قَالَ: فَصِحْتُ فِي مَنَامِي: وَاهًا لِلْعَابِدِينَ، مَا أَشْرَفَ مَقَامَهُمْ! ثُمَّ اسْتَيْقَظْتُ مِنْ مَنَامِي وَأَنَا خائف. الثالثة- قوله تعالى: (بِالْأَسْحارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ) مَدْحٌ ثَانٍ، أَيْ يَسْتَغْفِرُونَ مِنْ ذُنُوبِهِمْ، قَالَهُ الْحَسَنُ. وَالسَّحَرُ وَقْتٌ يُرْجَى فِيهِ إِجَابَةُ الدُّعَاءِ. وَقَدْ مَضَى فِي (آلِ عِمْرَانَ) «١» الْقَوْلُ فِيهِ. وقال ابن عمرو مجاهد: أَيْ يُصَلُّونَ وَقْتَ السَّحَرِ فَسَمَّوُا الصَّلَاةَ اسْتِغْفَارًا. وَقَالَ الْحَسَنُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: (كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) مَدُّوا الصَّلَاةَ مِنْ أول الليل

Ezd kabilesinden bir adamdan şöyle rivayet edilmiştir: Gece uyumazdım, [fakat bir defasında] gecenin sonunda uyuyakaldım. Bir de baktım ki gördüğüm en güzel surette iki genç, yanlarında da hulleler (değerli elbiseler) var. Namaz kılan herkesin başında durup ona bir hulle giydirdiler. Sonra uyuyanların yanına vardılar ve onlara giydirmediler. Bunun üzerine ben onlara: "Bu hullelerinizden bana da giydirin!" dedim. Onlar da bana: "Bu bir giysi hullesi değildir; bu, ancak namaz kılan her bir kimsenin üzerine inen Allah'ın rızasıdır" dediler. Ebû Hallâd'dan şöyle rivayet edilmiştir: Bir arkadaşım bana anlatıp şöyle dedi: "Bir gece uyurken bana kıyamet gösterildi/canlandırıldı. Din kardeşlerimden birtakım kimselere baktım; yüzleri aydınlanmış, tenleri ışıldamış ve yaratılmışlar arasında [yalnızca] onların üzerinde hulleler vardı. 'İnsanlar çıplakken bunların giyinik olmasının, insanların yüzleri toz toprak içindeyken bunların yüzlerinin ışıl ışıl parlamasının sebebi nedir?' dedim. Bir sözcü bana şöyle dedi: 'Giyinik olduklarını gördüklerin, ezan ile kamet arasında namaz kılan kimselerdir. Yüzleri ışıl ışıl parlayanlar ise gece uykusuz kalıp teheccüde kalkan kimselerdir.' [Arkadaşım] dedi ki: Birtakım kimseleri de soylu develer/binekler üzerinde gördüm ve: 'İnsanlar yalınayak yürürken bunların binekli olmasının sebebi nedir?' dedim. Bana: 'Bunlar, Allah Teâlâ'ya yakınlaşmak için [gece namazında] ayakları üzerinde duran kimselerdir; Allah da buna karşılık onlara mükâfatın en hayırlısını vermiştir' dedi. [Arkadaşım] dedi ki: Uykumda: 'Âbidlere ne mutlu! Makamları ne kadar da şereflidir!' diye haykırdım. Sonra korku içinde uykumdan uyandım." Üçüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: { بِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ } “Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi” buyruğu ikinci bir övgüdür; yani günahlarından dolayı istiğfar ederlerdi; bunu Hasan [el-Basrî] söylemiştir. Seher, içinde duanın kabul edilmesinin umulduğu bir vakittir. Âl-i İmrân [suresinde]1 bu konudaki açıklama geçmişti. İbn Ömer ve Mücâhid: "Yani seher vaktinde namaz kılarlardı; [bu sebeple] namaza istiğfar adını vermişlerdir" demişlerdir. Hasan [el-Basrî], Yüce Allah'ın: { كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } “Geceleri pek az uyurlardı” buyruğu hakkında: "Namazı gecenin başından..." demiştir.

20802. Metin

إِلَى السَّحَرِ ثُمَّ اسْتَغْفَرُوا فِي السَّحَرِ. ابْنُ وَهْبٍ: هِيَ فِي الْأَنْصَارِ، يَعْنِي أَنَّهُمْ كَانُوا يَغْدُونَ مِنْ قُبَاءَ فَيُصَلُّونَ فِي مَسْجِدِ النَّبِيِّ ﷺ. ابْنُ وَهْبٍ عَنِ ابن لهيعة عن يزيد ابن أَبِي حَبِيبٍ قَالُوا: كَانُوا يَنْضَحُونَ لِنَاسٍ مِنَ الْأَنْصَارِ بِالدِّلَاءِ عَلَى الثِّمَارِ ثُمَّ يَهْجَعُونَ قَلِيلًا، ثُمَّ يُصَلُّونَ آخِرَ اللَّيْلِ. الضَّحَّاكُ: صَلَاةُ الْفَجْرِ. قَالَ الْأَحْنَفُ بْنُ قَيْسٍ: عَرَضْتُ عَمَلِي عَلَى أَعْمَالِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَإِذَا قَوْمٌ قَدْ بَايَنُونَا بَوْنًا بَعِيدًا لَا نَبْلُغُ أَعْمَالَهُمْ (كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) وَعَرَضْتُ عَمَلِي عَلَى أَعْمَالِ أَهْلِ النَّارِ فَإِذَا قَوْمٌ لَا خَيْرَ فِيهِمْ، يُكَذِّبُونَ بِكِتَابِ اللَّهِ وَبِرَسُولِهِ وَبِالْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ، فَوَجَدْنَا خَيْرَنَا مَنْزِلَةً قَوْمًا خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ) مَدْحٌ ثَالِثٌ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ سِيرِينَ وَقَتَادَةُ: الْحَقُّ هُنَا الزَّكَاةُ الْمَفْرُوضَةُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ حَقٌّ سِوَى الزَّكَاةِ يَصِلُ بِهِ رَحِمًا، أَوْ يَقْرِي بِهِ ضَيْفًا، أَوْ يَحْمِلُ بِهِ كَلًّا، أَوْ يُغْنِي مَحْرُومًا. وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ، لِأَنَّ السُّورَةَ مَكِّيَّةٌ وَفُرِضَتِ الزَّكَاةُ بِالْمَدِينَةِ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَالْأَقْوَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ أنها الزكاة، لقوله تعالى في سورة (سأل سائل): (وَالَّذِينَ فِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ. لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ) «١» وَالْحَقُّ الْمَعْلُومُ هُوَ الزَّكَاةُ الَّتِي بَيَّنَ الشَّرْعُ قَدْرَهَا وَجِنْسَهَا وَوَقْتَهَا، فَأَمَّا غَيْرُهَا لِمَنْ يَقُولُ بِهِ فَلَيْسَ بِمَعْلُومٍ، لِأَنَّهُ غَيْرُ مُقَدَّرٍ وَلَا مُجَنَّسٍ وَلَا مُوَقَّتٍ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ) السَّائِلُ الَّذِي يَسْأَلُ النَّاسَ لِفَاقَتِهِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَغَيْرُهُمَا. (وَالْمَحْرُومِ) الَّذِي حُرِمَ الْمَالَ. وَاخْتُلِفَ فِي تَعْيِينِهِ، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَغَيْرُهُمَا: الْمَحْرُومُ الْمُحَارَفُ الَّذِي لَيْسَ لَهُ فِي الْإِسْلَامِ سَهْمٌ. وَقَالَتْ عَائِشَةُ ﵂: الْمَحْرُومُ الْمُحَارَفُ الَّذِي لَا يَتَيَسَّرُ لَهُ مَكْسَبُهُ، يُقَالُ: رَجُلٌ مُحَارَفٌ بِفَتْحِ الرَّاءِ أَيْ مَحْدُودٌ مَحْرُومٌ، وَهُوَ خِلَافُ قَوْلِكَ مُبَارَكٌ. وَقَدْ حُورِفَ كَسْبُ فُلَانٍ إِذَا شُدِّدَ عَلَيْهِ فِي مَعَاشِهِ كَأَنَّهُ مِيلَ بِرِزْقِهِ عَنْهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالزُّهْرِيُّ: الْمَحْرُومُ الْمُتَعَفِّفُ الَّذِي لَا يَسْأَلُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَا يُعْلَمُ بِحَاجَتِهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَمُحَمَّدُ ابْنُ الْحَنَفِيَّةِ: الْمَحْرُومُ الذي يجئ بَعْدَ الْغَنِيمَةِ وَلَيْسَ لَهُ فِيهَا سَهْمٌ. رُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ بَعَثَ سَرِيَّةً فَأَصَابُوا وَغَنِمُوا فَجَاءَ قَوْمٌ بَعْدَ مَا فَرَغُوا فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ (وَفِي أَمْوالِهِمْ). وَقَالَ

...seher vaktine kadar [namaz kılar], sonra seher vaktinde istiğfar ederlerdi. İbn Vehb [şöyle demiştir]: Bu [ayet], Ensar hakkında [inmiştir]; yani onlar Kubâ'dan sabah erkenden çıkar ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mescidinde namaz kılarlardı. İbn Vehb, İbn Lehîa'dan, o da Yezîd b. Ebî Habîb'den şöyle dediklerini [rivayet etmiştir]: Onlar Ensar'dan birtakım kimseler için kovalarla meyvelere/hurmalıklara su çekerler, sonra biraz uyurlar, sonra da gecenin sonunda namaz kılarlardı. Dahhâk: [Kastedilen] sabah namazıdır, demiştir. Ahnef b. Kays şöyle demiştir: Amelimi cennet ehlinin amelleriyle karşılaştırdım; bir de gördüm ki onlar bizimle aralarında pek uzak bir mesafe bulunan ve amellerine erişemeyeceğimiz bir topluluktur: { كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ } “Onlar geceleri pek az uyurlardı.” Amelimi cehennem ehlinin amelleriyle de karşılaştırdım; bir de gördüm ki onlar içlerinde hiçbir hayır bulunmayan, Allah'ın Kitabı'nı, Peygamberi'ni ve ölümden sonra dirilmeyi yalanlayan bir topluluktur. Aramızda mertebece en hayırlı olanlarımızın ise iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırmış bir topluluk olduğunu gördük. Dördüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “Mallarında, isteyen ve mahrum olan için bir hak vardı” buyruğu üçüncü bir övgüdür. Muhammed b. Sîrîn ve Katâde şöyle demiştir: Buradaki hak, farz olan zekâttır. Bunun zekâtın dışında; kişinin onunla sıla-i rahim yaptığı, misafir ağırladığı, bakıma muhtaç olanın yükünü yüklendiği veya mahrum olanın ihtiyacını giderdiği bir hak olduğu da söylenmiştir. Bunu İbn Abbâs da söylemiştir; zira bu sure Mekkî'dir, zekât ise Medine'de farz kılınmıştır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bu ayette [hak kelimesinden kastedilenin] zekât olması daha kuvvetli [bir görüş]tür; çünkü Yüce Allah Se'ele sâil [el-Meâric] suresinde: { وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ . لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “Onlar ki mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır”1 buyurmuştur. Belirli hak ise şeriatın miktarını, cinsini ve vaktini açıkladığı zekâttır. Zekât dışındaki bir hak olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise bu hak 'belirli/ma'lûm' değildir; zira o ne takdir edilmiş ne cinsi tayin edilmiş ne de vakti belirlenmiştir. Beşinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “İsteyen ve mahrum olan için” buyruğunda geçen es-Sâil (isteyen), yoksulluğundan ötürü insanlardan [yardım] isteyen kimsedir. Bunu İbn Abbâs, Saîd b. el-Müseyyeb ve başkaları söylemiştir. el-Mahrûm (mahrum olan) ise maldan mahrum bırakılan kimsedir. Bunun tayini hususunda ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs, Saîd b. el-Müseyyeb ve başkaları şöyle demiştir: Mahrum; kazancı elinden kaçan (muhâref) ve İslam'da [ganimetten] bir payı bulunmayan kimsedir. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir: Mahrum; kazanç elde etmesi kolaylaşmayan kimsedir. Nitekim (رَجُلٌ مُحَارَفٌ) / Racülün muhârefün (ra harfinin fethasıyla) denilir ki; talihsiz, nasipsiz/mahrum adam demektir ve bu senin 'mübarek (bereketli)' demenin zıddıdır. Bir kimsenin geçiminde darlık çekilip sanki rızkı kendisinden çevrildiğinde (حُورِفَ كَسْبُ فُلَانٍ) / Hûrife kesbü fülân (falancanın kazancı engellendi) denilir. Katâde ve ez-Zührî: Mahrum; iffetli davranıp insanlardan hiçbir şey istemeyen ve ihtiyacı bilinmeyen kimsedir, demişlerdir. Hasan[-ı Basrî] ve Muhammed b. el-Hanefiyye ise: Mahrum, ganimet taksiminden sonra gelen ve onda payı bulunmayan kimsedir, demişlerdir. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir müfreze göndermiş, onlar hedeflerine ulaşıp ganimet elde etmişlerdi; işlerini bitirdikten sonra bir topluluk geldi, bunun üzerine bu ayet: { وَفِي أَمْوَالِهِمْ } “Onların mallarında...” indi. Şöyle de...

20803. Metin

عِكْرِمَةُ: الْمَحْرُومُ الَّذِي لَا يَبْقَى لَهُ مَالٌ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: هُوَ الَّذِي أُصِيبَ ثَمَرُهُ أَوْ زَرْعُهُ أَوْ نَسْلُ مَاشِيَتِهِ. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: الْمَحْرُومُ الَّذِي أَصَابَتْهُ الْجَائِحَةُ ثُمَّ قَرَأَ (إن لَمُغْرَمُونَ. بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ) نَظِيرُهُ فِي قِصَّةِ أَصْحَابِ الْجَنَّةِ حَيْثُ قَالُوا: (بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ) وَقَالَ أَبُو قِلَابَةَ: كَانَ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْيَمَامَةِ لَهُ مَالٌ فَجَاءَ سَيْلٌ فَذَهَبَ بِمَالِهِ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِهِ: هَذَا الْمَحْرُومُ فَاقْسِمُوا لَهُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ الَّذِي يَطْلُبُ الدُّنْيَا وَتُدْبِرُ عَنْهُ. وَهُوَ يُرْوَى عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ حُمَيْدٍ: الْمَحْرُومُ الْمَمْلُوكُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ الْكَلْبُ، رُوِيَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ كَانَ فِي طَرِيقِ مَكَّةَ، فَجَاءَ كَلْبٌ فَانْتَزَعَ عُمَرُ ﵀ كَتِفَ شَاةٍ فَرَمَى بِهَا إِلَيْهِ وَقَالَ: يَقُولُونَ إِنَّهُ الْمَحْرُومُ. وَقِيلَ: إِنَّهُ مَنْ وَجَبَتْ نَفَقَتُهُ بِالْفَقْرِ مِنْ ذَوِي الْأَنْسَابِ، لِأَنَّهُ قَدْ حُرِمَ كَسْبَ نَفْسِهِ حَتَّى وَجَبَتْ نَفَقَتُهُ فِي مَالِ غَيْرِهِ. وَرَوَى ابْنُ وَهْبٍ عَنْ مَالِكٍ: أَنَّهُ الَّذِي يُحْرَمُ الرِّزْقَ، وَهَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ، لِأَنَّهُ يَعُمُّ جَمِيعَ الْأَقْوَالِ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: لِيَ الْيَوْمَ سَبْعُونَ سَنَةً مُنْذُ احْتَلَمْتُ أَسْأَلُ عَنِ الْمَحْرُومِ فَمَا أَنَا الْيَوْمَ بِأَعْلَمَ مِنِّي فِيهِ يَوْمَئِذٍ. رَوَاهُ شُعْبَةُ عَنْ عَاصِمٍ الْأَحْوَلِ عَنِ الشَّعْبِيِّ. وَأَصْلُهُ فِي اللُّغَةِ الْمَمْنُوعُ، مِنَ الْحِرْمَانِ وَهُوَ الْمَنْعُ. قَالَ عَلْقَمَةُ:

İkrime: "el-Mahrûm, elinde hiç malı kalmayan kimsedir" demiştir. Zeyd b. Eslem: "Meyvesine, ekinine veya hayvanlarının yavrularına afet isabet eden kimsedir" demiştir. el-Kurazî ise: "el-Mahrûm felakete uğrayandır" demiş ve: { إِنَّا لَمُغْرَمُونَ. بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ } “Doğrusu biz çok zarardayız! Hayır, biz mahrum bırakıldık” ayetini okumuştur. Bunun benzeri, bahçe sahiplerinin kıssasında da onların: { بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ } dedikleri yerdedir. Ebû Kılâbe şöyle demiştir: Yemâme ehlinden bir adamın malı vardı; bir sel gelip malını alıp götürdü. Bunun üzerine arkadaşlarından bir adam: "İşte mahrum olan budur, ona pay ayırın" dedi. Dünyayı talep edip de dünyanın kendisine sırt çevirdiği kimse olduğu da söylenmiştir; bu İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Abdurrahman b. Humeyd: "el-Mahrûm, köledir" demiştir. Köpek olduğu da söylenmiştir. Ömer b. Abdilazîz'in Mekke yolunda olduğu, bir köpeğin geldiği ve Ömer rahmetullâhi aleyh'in bir koyun küreğini ayırıp ona attığı ve: "Onun el-mahrûm olduğunu söylerler" dediği rivayet edilmiştir. Yoksulluk sebebiyle nafakası vacip olan akrabalar olduğu da söylenmiştir; çünkü o kendi kazancından mahrum kalmıştır da nafakası başkasının malında vacip olmuştur. İbn Vehb, Mâlik'ten: "O, rızkından mahrum bırakılan kimsedir" dediğini rivayet etmiştir; bu güzel bir sözdür çünkü bütün görüşleri kapsar. eş-Şa'bî şöyle demiştir: "Büluğa erdiğimden beri yetmiş yıldır el-mahrûm hakkında sorarım; bugün de onun hakkında o gün bildiğimden daha fazlasını biliyor değilim." Bunu Şu'be, Âsım el-Ahvel'den, o da eş-Şa'bî'den rivayet etmiştir. Kelimenin dildeki aslı 'engellenen/yasaklanan'dır; engellemek ve menetmek anlamına gelen 'el-hırmân' kökünden gelir. Alkame şöyle demiştir:

20804. Metin

وَمُطْعَمُ الْغُنْمِ يَوْمَ الْغُنْمِ مُطْعَمُهُ ... أَنَّى تَوَجَّهَ وَالْمَحْرُومُ مَحْرُومُ

Ganimet günü ganimet yedirilen kimseye nereye yönelirse yedirilir / Mahrum olan ise mahrum kalır.

20805. Metin

وَعَنْ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (وَيْلٌ لِلْأَغْنِيَاءِ مِنَ الْفُقَرَاءِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَقُولُونَ رَبَّنَا ظَلَمُونَا حُقُوقَنَا الَّتِي فُرِضَتْ لَنَا عَلَيْهِمْ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى وَعِزَّتِي وَجَلَالِي لَأُقَرِّبَنَّكُمْ وَلَأُبْعِدَنَّهُمْ) ثُمَّ تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ (وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ) ذكره الثعلبي.

Enes'ten rivayet edildiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: (وَيْلٌ لِلْأَغْنِيَاءِ مِنَ الْفُقَرَاءِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَقُولُونَ رَبَّنَا ظَلَمُونَا حُقُوقَنَا الَّتِي فُرِضَتْ لَنَا عَلَيْهِمْ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى وَعِزَّتِي وَجَلَالِي لَأُقَرِّبَنَّكُمْ وَلَأُبْعِدَنَّهُمْ) “Kıyamet günü zenginlerin fakirlerin elinden çekeceği var! Fakirler: 'Rabbimiz! Onlar, bize farz kılınan haklarımız konusunda bize zulmettiler' derler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurur: 'İzzetime ve celalime andolsun ki sizi kesinlikle yaklaştıracağım, onları ise kesinlikle uzaklaştıracağım.'” Sonra Resûlullah ﷺ: { وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “Mallarında ise isteyenin ve mahrum kalmışın bir hakkı vardı” ayetini okudu; bunu es-Sa'lebî zikretmiştir.

20806. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٢٠ الى ٢٣]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 20-23]

20807. Metin

وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ (٢٠) وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (٢١) وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ (٢٢) فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ (٢٣)

{ وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ (٢٠) وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (٢١) وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ (٢٢) فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ (٢٣) } “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmüyor musunuz? Rızkınız da size vaad olunanlar da göktedir. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz bu, sizin konuşmanız gibi kesin bir gerçektir.”

20808. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ) لَمَّا ذَكَرَ أَمْرَ الْفَرِيقَيْنِ بَيَّنَ أَنَّ فِي الْأَرْضِ عَلَامَاتٌ تَدُلُّ عَلَى قُدْرَتِهِ عَلَى الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ، فَمِنْهَا عَوْدُ النَّبَاتِ بَعْدَ أَنْ صَارَ هشيما، ومنها أنه

Yüce Allah'ın: { وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ } buyruğu; iki grubun durumunu zikredince yeryüzünde öldükten sonra dirilmeye ve haşre olan kudretine delalet eden işaretler bulunduğunu beyan etmiştir. Bunlardan biri, bitkinin kuruyup ufalandıktan sonra yeniden dönüp bitmesidir; diğer biri ise

20809. Metin

قدرا لأقوات فِيهَا قِوَامًا لِلْحَيَوَانَاتِ، وَمِنْهَا سَيْرُهُمْ فِي الْبُلْدَانِ الَّتِي يُشَاهِدُونَ فِيهَا آثَارَ الْهَلَاكِ النَّازِلِ بِالْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ. وَالْمُوقِنُونَ هُمُ الْعَارِفُونَ الْمُحَقِّقُونَ وَحْدَانِيَّةَ رَبِّهِمْ، وَصِدْقَ نُبُوَّةِ نَبِيِّهِمْ، خَصَّهُمْ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُمُ الْمُنْتَفِعُونَ بِتِلْكَ الْآيَاتِ وَتَدَبُّرِهَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ) قِيلَ: التَّقْدِيرُ وَفِي الْأَرْضِ وَفِي أَنْفُسِكُمْ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْمَعْنَى مَنْ سَارَ فِي الْأَرْضِ رَأَى آيَاتٍ وَعِبَرًا، وَمَنْ تَفَكَّرَ فِي نَفْسِهِ عَلِمَ أَنَّهُ خُلِقَ لِيَعْبُدَ اللَّهَ. ابْنُ الزُّبَيْرِ وَمُجَاهِدٌ: الْمُرَادُ سَبِيلُ الْخَلَاءِ والبول. وقال السائب ابن شَرِيكٍ: يَأْكُلُ وَيَشْرَبُ مِنْ مَكَانٍ وَاحِدٍ وَيُخْرِجُ مِنْ مَكَانَيْنِ، وَلَوْ شَرِبَ لَبَنًا مَحْضًا لَخَرَجَ مِنْهُ الْمَاءُ وَمِنْهُ الْغَائِطُ، فَتِلْكَ الْآيَةُ فِي النَّفْسِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْمَعْنَى أَنَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ، وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ) «١» (تَنْتَشِرُونَ). السُّدِّيُّ: (وَفِي أَنْفُسِكُمْ) أَيْ فِي حَيَاتِكُمْ وَمَوْتِكُمْ، وَفِيمَا يَدْخُلُ وَيَخْرُجُ مِنْ طَعَامِكُمْ. الْحَسَنُ: وَفِي الْهَرَمِ بَعْدَ الشَّبَابِ، وَالضَّعْفِ بَعْدَ الْقُوَّةِ، وَالشَّيْبِ بَعْدَ السَّوَادِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَفِي خَلْقِ أَنْفُسِكُمْ مِنْ نُطْفَةٍ وَعَلَقَةٍ وَمُضْغَةٍ وَلَحْمٍ وَعَظْمٍ إِلَى نَفْخِ الرُّوحِ، وَفِي اخْتِلَافِ الْأَلْسِنَةِ وَالْأَلْوَانِ وَالصُّوَرِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ الْبَاطِنَةِ وَالظَّاهِرَةِ، وَحَسْبُكَ بِالْقُلُوبِ وَمَا رُكِزَ «٢» فِيهَا مِنَ الْعُقُولِ، وَمَا خُصَّتْ بِهِ مِنْ أَنْوَاعِ الْمَعَانِي وَالْفُنُونِ، وَبِالْأَلْسُنِ وَالنُّطْقِ وَمَخَارِجِ الْحُرُوفِ وَالْأَبْصَارِ وَالْأَطْرَافِ وَسَائِرِ الْجَوَارِحِ، وَتَأَتِّيهَا لِمَا خُلِقَتْ لَهُ، وَمَا سَوَّى فِي الْأَعْضَاءِ مِنَ الْمَفَاصِلِ لِلِانْعِطَافِ وَالتَّثَنِّي، وَأَنَّهُ إِذَا جَسَا «٣» شي منها جاء العجز، وإذا استرخى أناخ ألذ ل (فَتَبارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخالِقِينَ) «٤». (أَفَلا تُبْصِرُونَ) يَعْنِي بَصَرَ الْقَلْبِ لِيَعْرِفُوا كَمَالَ قُدْرَتِهِ. وَقِيلَ: إِنَّهُ نُجْحُ الْعَاجِزِ، وَحِرْمَانُ الْحَازِمِ. قُلْتُ: كُلُّ مَا ذُكِرَ مُرَادٌ فِي الِاعْتِبَارِ. وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي آيَةِ التَّوْحِيدِ مِنْ سُورَةِ (الْبَقَرَةِ) «٥» (أَنَّ مَا فِي بَدَنِ الْإِنْسَانِ الَّذِي هُوَ الْعَالَمُ الصَّغِيرُ شي إِلَّا وَلَهُ نَظِيرٌ فِي الْعَالَمِ الْكَبِيرِ، وَذَكَرْنَا هُنَاكَ مِنَ الِاعْتِبَارِ مَا يَكْفِي وَيُغْنِي لِمَنْ تدبر.

hayvanların yaşamını sağlayacak gıdaları takdir etmesidir; bir diğeri ise yalanlayan kavimlerin başına gelen helak izlerini bizzat müşahede ettikleri beldelerde yaptıkları yolculuklardır. el-Mûkinûn (yakînen inananlar), Rablerinin birliğini ve peygamberlerinin nübüvvetinin hak olduğunu bilen ve tahkik edenlerdir. Onların tahsis edilerek zikredilmesi, bu ayetlerden ve onlar üzerinde tefekkür etmekten sadece onların istifade etmesinden dolayıdır. Yüce Allah'ın: { وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ } “Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmüyor musunuz?” buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: İfadenin takdiri; 'Kesin olarak inananlar için yeryüzünde de kendi nefislerinizde de ayetler vardır' şeklindedir. Katâde şöyle demiştir: 'Bunun anlamı, yeryüzünde gezip dolaşan kimsenin ayetleri ve ibretleri görmesi, kendi nefsi üzerinde tefekkür eden kimsenin ise Allah'a ibadet etmek için yaratıldığını bilmesidir.' İbnü'z-Zübeyr ve Mücâhid: 'Kastedilen, dışkı ve idrar yollarıdır' demişlerdir. es-Sâib b. Şerîk ise şöyle demiştir: '[İnsan] tek bir yerden yer ve içer; iki ayrı yerden çıkarır. Şayet katıksız sırf süt içse bile, ondan hem su (idrar) hem de dışkı çıkar. İşte nefisteki ayet (ibret) budur.' İbn Zeyd şöyle demiştir: 'Bunun anlamı; O sizi topraktan yarattı, size işitme, görme duyuları ve kalpler verdi { ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ }1 “Sonra bir de bakarsınız ki siz yeryüzüne yayılan birer beşersiniz” [demektir].' es-Süddî: '{ وَفِي أَنْفُسِكُمْ } “Kendi nefislerinizde de” [ifadesi]; yani hayatınızda ve ölümünüzde, yiyeceklerinizden içinize giren ve sizden çıkan şeylerde [ayetler vardır demektir]' demiştir. el-Hasan: 'Gençlikten sonraki yaşlılıkta, güçten sonraki zayıflıkta ve siyah saçtan sonraki aklıkta [ayetler vardır]' demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; nutfeden, alakadan, mudgadan, et ve kemikten ruhun üflenmesine kadar kendi nefislerinizin yaratılışında, dillerin, renklerin ve suretlerin farklılığında ve bundan başka diğer bâtınî ve zahirî ayetlerde [ibretler vardır demektir]. Kalpler, onlara yerleştirilen2 akıllar ve onlara has kılınan türlü manalar ve marifetler; diller, konuşma yeteneği ve harflerin mahreçleri; gözler, uzuvlar ve diğer azalar, bunların yaratılış gayelerine uygun hareket etmesi, bükülüp katlanabilmesi için organlarda oluşturulan eklemler ve bunlardan biri katılaşıp kaskatı kesildiğinde3 acziyetin gelmesi, gevşediğinde ise zilletin çökmesi sana [delil olarak] yeter. { فَتَبارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخالِقِينَ }4 “Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir”. { أَفَلا تُبْصِرُونَ } “Hâlâ görmüyor musunuz?” yani O'nun kudretinin kemalini bilmeleri için kalp gözüyle [bakmıyor musunuz?] demektir. Şöyle de denilmiştir: Bu, aciz olanın başarılı olması ve tedbirli kimsenin mahrum kalmasıdır. Ben derim ki: Zikredilenlerin tümü ibret alma kapsamında murattır. Bakara Sûresi'ndeki5 tevhid ayetinde de küçük âlem olan insan bedenindeki her şeyin büyük âlemde mutlaka bir benzeri bulunduğunu önceden belirtmiş ve orada tefekkür eden kimse için yeterli ve tatmin edici ibretleri zikretmiştik.

20810. Metin

قوله تعالى: (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ) قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالضَّحَّاكُ: الرِّزْقُ هُنَا مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَطَرٍ وَثَلْجٍ يَنْبُتُ بِهِ الزَّرْعُ وَيَحْيَا بِهِ الْخَلْقُ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كُلُّ عَيْنٍ قَائِمَةٍ فَإِنَّهَا مِنَ الثَّلْجِ. وَعَنِ الْحَسَنِ أَنَّهُ كَانَ إِذَا رَأَى السَّحَابَ قَالَ لِأَصْحَابِهِ: فِيهِ وَاللَّهِ رِزْقُكُمْ وَلَكِنَّكُمْ تُحْرَمُونَهُ بِخَطَايَاكُمْ. وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ) مَعْنَاهُ وَفِي الْمَطَرِ رِزْقُكُمْ، سُمِّيَ الْمَطَرُ سَمَاءً لِأَنَّهُ مِنَ السَّمَاءِ يَنْزِلُ. قَالَ الشَّاعِرُ «١»:

Yüce Allah'ın: { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ } “Rızkınız da size vaad olunanlar da göktedir” buyruğu hakkında Saîd b. Cübeyr ve ed-Dahhâk şöyle demiştir: 'Buradaki rızık, gökten inen ve kendisiyle ekinlerin bittiği, mahlûkatın hayat bulduğu yağmur ve kardır.' Saîd b. Cübeyr: 'Akan her pınar mutlaka kardandır' demiştir. el-Hasan'dan rivayet edildiğine göre o bulut gördüğü zaman ashabına şöyle derdi: 'Vallahi onda rızkınız vardır, fakat siz günahlarınız sebebiyle ondan mahrum bırakılıyorsunuz.' Ehl-i maânî şöyle demiştir: { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ } ifadesinin anlamı, 'Yağmurda rızkınız vardır' demektir; gökten indiği için yağmura semâ (gök) adı verilmiştir. Şair «١» şöyle demiştir:

20811. Metin

إِذَا سَقَطَ السَّمَاءُ بِأَرْضِ قَوْمٍ ... رَعَيْنَاهُ وَإِنْ كَانُوا غِضَابَا

Bir kavmin arazisine gök (yağmur) düştüğünde / Onlar öfkeli olsalar bile biz [hayvanlarımızı] orada otlatırız.

20812. Metin

وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: يَعْنِي وَعَلَى رَبِّ السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ، نَظِيرُهُ: (وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ) إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا»

İbn Keysân şöyle demiştir: Yani rızkınız göğün Rabbine aittir. Bunun benzeri: { وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُها } “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın” ayetidir.

20813. Metin

. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ) أَيْ عِنْدَ اللَّهِ فِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَفِي السَّمَاءِ تَقْدِيرُ رِزْقِكُمْ، وَمَا فِيهِ لَكُمْ مَكْتُوبٌ فِي أُمِّ الْكِتَابِ. وَعَنْ سُفْيَانَ قَالَ: قَرَأَ وَاصِلٌ الْأَحْدَبِ (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ) فَقَالَ: أَلَا أَرَى رِزْقِي فِي السَّمَاءِ وَأَنَا أَطْلُبُهُ فِي الْأَرْضِ! فَدَخَلَ خَرِبَةً فَمَكَثَ ثَلَاثًا لَا يُصِيبُ شَيْئًا فَإِذَا هُوَ فِي الثَّالِثَةِ بِدَوْخَلَّةِ «٣» رُطَبٍ، وَكَانَ لَهُ أَخٌ أَحْسَنُ نِيَّةً مِنْهُ فَدَخَلَ مَعَهُ فَصَارَتَا دَوْخَلَّتَيْنِ، فَلَمْ يَزَلْ ذَلِكَ دَأْبُهُمَا حَتَّى فَرَّقَ اللَّهُ بِالْمَوْتِ بَيْنَهُمَا. وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَمُجَاهِدٌ (وَفِي السَّمَاءِ رَازِقُكُمْ) بِالْأَلِفِ وَكَذَلِكَ فِي آخِرِهَا (إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّازِقُ.) وَما تُوعَدُونَ) قَالَ مُجَاهِدٌ: يَعْنِي مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ. وَقَالَ غَيْرُهُ: مِنْ خَيْرٍ خَاصَّةً. وَقِيلَ: الشَّرُّ خَاصَّةً. وَقِيلَ: الْجَنَّةُ، عَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ. الضَّحَّاكُ: (وَما تُوعَدُونَ) مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ. وَقَالَ ابْنُ سِيرِينَ: (وَما تُوعَدُونَ) مِنْ أَمْرِ الساعة. وقاله الربيع. قوله تعالى: (فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ) أَكَّدَ مَا أَخْبَرَهُمْ بِهِ مِنَ الْبَعْثِ وَمَا خَلَقَ فِي السَّمَاءِ مِنَ الرِّزْقِ، وَأَقْسَمَ عَلَيْهِ بِأَنَّهُ لَحَقٌّ ثُمَّ أَكَّدَهُ بِقَوْلِهِ: (مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ) وَخَصَّ النُّطْقَ مِنْ بَيْنِ سَائِرِ الْحَوَاسِّ، لِأَنَّ مَا سواه من الحواس يدخله التشبيه، كالذي

Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ } “Rızkınız da göktedir” yani rızkınız gökte, Allah katındadır. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; rızkınızın takdiri göktedir ve sizin için onda [takdir edilmiş] olan şeyler Ümmü'l-Kitâb'da (Ana Kitap'ta) yazılıdır. Süfyân'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Vâsıl el-Ahdeb { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ } “Rızkınız da göktedir” [ayetini] okudu ve: "Rızkım gökte iken onu yeryüzünde aradığımı görmüyor muyum?!" dedi. Bunun üzerine harabe bir yere girdi ve eline hiçbir şey geçmeksizin üç gün kaldı. Üçüncü günde bir de baktı ki yanında bir devhele 3 (hurma sepeti) taze hurma var. Kendisinden daha halis niyetli bir kardeşi vardı; o da yanına girdi ve [gelen hurmalar] iki sepete çıktı. Allah ölümle aralarını ayırıncaya kadar onların hali hep böyle devam etti. İbn Muhaysın ve Mücâhid elif ile { وَفِي السَّمَاءِ رَازِقُكُمْ } “Rızık vereniniz de göktedir” şeklinde ve aynı şekilde [sûrenin] sonunda da { إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّازِقُ } “Şüphesiz Allah, rızık verenin ta kendisidir” şeklinde okumuşlardır. { وَما تُوعَدُونَ } “Ve size vaad edilen şeyler de [oradadır]” [ifadesi hakkında] Mücâhid: "Yani hayır ve şerden [size vaad edilenler]" demiştir. Bir başkası: "Özellikle hayırdan [vaad edilenler]" demiştir. "Özellikle şer" de denilmiştir. Süfyân b. Uyeyne'den [nakledildiğine göre] "Cennet" de denilmiştir. Dahhâk: "{ وَما تُوعَدُونَ } Cennet ve cehennemden [size vaad edilenlerdir]" demiştir. İbn Sîrîn ise: "{ وَما تُوعَدُونَ } Kıyamet hadisesidir" demiştir. er-Rebî' de böyle söylemiştir. Yüce Allah'ın: { فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ } “Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki şüphesiz o gerçektir” buyruğuyla, onlara haber vermiş olduğu yeniden dirilme ve gökte yarattığı rızkı pekiştirmiş ve bunun kesin bir gerçek olduğuna yemin etmiştir. Sonra bunu { مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ } “Tıpkı sizin konuşmanız gibi” buyruğuyla teyit etmiştir. Bütün duyular arasından konuşmayı özellikle zikretmiştir; çünkü konuşmanın dışındaki duyulara yanılsama/benzeşme karışabilir; örneğin...

20814. Metin

يَرَى فِي الْمِرْآةِ، وَاسْتِحَالَةُ الذَّوْقِ عِنْدَ غَلَبَةِ الصَّفْرَاءِ وَنَحْوِهَا، وَالدَّوِيُّ وَالطَّنِينُ فِي الْأُذُنِ، وَالنُّطْقُ سَالِمٌ مِنْ ذَلِكَ، وَلَا يُعْتَرَضُ بِالصَّدَى لِأَنَّهُ لَا يَكُونُ إِلَّا بَعْدَ حُصُولِ الْكَلَامِ مِنَ النَّاطِقِ غَيْرَ مَشُوبٍ بِمَا يُشْكِلُ بِهِ. وَقَالَ بَعْضُ الْحُكَمَاءِ: كَمَا أَنَّ كُلَّ إِنْسَانٍ يَنْطِقُ بِنَفْسِهِ وَلَا يُمْكِنُهُ أَنْ يَنْطِقَ بِلِسَانِ غَيْرِهِ، فَكَذَلِكَ كُلُّ إِنْسَانٍ يَأْكُلُ رِزْقَهُ وَلَا يُمْكِنُهُ أَنْ يَأْكُلَ رِزْقَ غَيْرِهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: بَلَغَنِي أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ ﷺ قَالَ: قَاتَلَ اللَّهُ أَقْوَامًا أَقْسَمَ لَهُمْ رَبُّهُمْ بِنَفْسِهِ ثُمَّ لَمْ يُصَدِّقُوهُ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ (. وَقَالَ الْأَصْمَعِيُّ: أَقْبَلْتُ ذَاتَ مَرَّةٍ مِنْ مَسْجِدِ الْبَصْرَةِ إِذْ طَلَعَ أَعْرَابِيٌّ جِلْفٌ جَافٍ عَلَى قَعُودٍ لَهُ مُتَقَلِّدًا سَيْفَهُ وَبِيَدِهِ قَوْسُهُ، فَدَنَا وَسَلَّمَ وَقَالَ: مِمَّنِ الرَّجُلُ؟ قُلْتُ مِنْ بَنِي أَصْمَعَ، قَالَ: أَنْتَ الْأَصْمَعِيُّ؟ قُلْتُ: نَعَمْ. قَالَ: وَمِنْ أَيْنَ أَقْبَلْتَ؟ قُلْتُ: مِنْ مَوْضِعٍ يُتْلَى فِيهِ كَلَامُ الرَّحْمَنِ، قَالَ: وَلِلرَّحْمَنِ كَلَامٌ يَتْلُوهُ الْآدَمِيُّونَ؟ قُلْتُ: نَعَمْ، قَالَ: فَاتْلُ عَلَيَّ مِنْهُ شَيْئًا، فَقَرَأْتُ (وَالذَّارِياتِ ذَرْواً) إِلَى قَوْلِهِ: (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ) فَقَالَ: يَا أَصْمَعِيُّ حَسْبُكَ!! ثُمَّ قَامَ إِلَى نَاقَتِهِ فَنَحَرَهَا وَقَطَّعَهَا بِجِلْدِهَا، وَقَالَ: أَعِنِّي عَلَى تَوْزِيعِهَا، فَفَرَّقْنَاهَا عَلَى مَنْ أَقْبَلَ وَأَدْبَرَ، ثُمَّ عَمَدَ إِلَى سَيْفِهِ وَقَوْسِهِ فَكَسَرَهُمَا وَوَضَعَهُمَا تَحْتَ الرَّحْلِ وَوَلَّى نَحْوَ الْبَادِيَةِ وَهُوَ يَقُولُ: (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ) فَمَقَتُّ نَفْسِي وَلُمْتُهَا، ثُمَّ حَجَجْتُ مَعَ الرَّشِيدِ، فَبَيْنَمَا أَنَا أَطُوفُ إِذَا أَنَا بِصَوْتٍ رَقِيقٍ، فَالْتَفَتُّ فَإِذَا أَنَا بِالْأَعْرَابِيِّ وَهُوَ نَاحِلٌ مُصْفَرٌّ، فَسَلَّمَ عَلَيَّ وَأَخَذَ بِيَدَيَّ وَقَالَ: اتْلُ عَلَيَّ كَلَامَ الرَّحْمَنِ، وَأَجْلَسَنِي مِنْ وراء المقام فقرأت (وَالذَّارِياتِ) حَتَّى وَصَلْتُ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: (وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ) فَقَالَ الْأَعْرَابِيُّ: لَقَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا الرَّحْمَنُ حَقًّا، وَقَالَ: وَهَلْ غَيْرُ هَذَا؟ قُلْتُ: نَعَمْ، يَقُولُ اللَّهُ ﵎: (فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ) قال فصاج الْأَعْرَابِيُّ وَقَالَ: يَا سُبْحَانَ اللَّهِ! مَنِ الَّذِي أَغْضَبَ الْجَلِيلَ حَتَّى حَلَفَ! أَلَمْ يُصَدِّقُوهُ فِي قَوْلِهِ حَتَّى أَلْجَئُوهُ إِلَى الْيَمِينِ؟ فَقَالَهَا ثَلَاثًا وَخَرَجَتْ بِهَا نَفْسُهُ. وَقَالَ يَزِيدُ بْنُ مَرْثَدٍ: إن رجلا جاع بمكان ليس فيه شي فَقَالَ: اللَّهُمَّ رِزْقَكَ الَّذِي وَعَدْتَنِي فَأْتِنِي بِهِ، فَشَبِعَ وَرُوِيَ مِنْ غَيْرِ طَعَامٍ وَلَا شَرَابٍ. وَعَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (لَوْ أَنَّ أَحَدُكُمْ

görüntü, safranın baskın gelmesi ve benzeri durumlarda tat alma duyusunun bozulması, kulaktaki uğultu ve çınlama gibi. Konuşma ise bundan uzaktır. Yankı da buna bir itiraz teşkil etmez; çünkü yankı ancak konuşanın ağzından çıkan ve kendisinde karışıklık bulunmayan kelam gerçekleştikten sonra meydana gelir. Hikmet ehlinden bazıları şöyle demiştir: Nasıl ki her insan bizzat kendisi konuşur ve başkasının diliyle konuşması mümkün olmazsa, aynı şekilde her insan kendi rızkını yer ve başkasının rızkını yemesi mümkün olmaz. el-Hasan şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre Allah'ın Peygamberi ﷺ şöyle buyurmuştur: (قَاتَلَ اللَّهُ أَقْوَامًا أَقْسَمَ لَهُمْ رَبُّهُمْ بِنَفْسِهِ ثُمَّ لَمْ يُصَدِّقُوهُ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ) “Rableri kendilerine kendi zatı üzerine yemin ettiği halde O'nu tasdik etmeyen toplulukları Allah kahretsin! Yüce Allah: 'Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz bu kesin bir gerçektir' buyurmuştur.” el-Asmaî şöyle anlatmıştır: Bir defasında Basra Mescidi'nden çıkıp geliyordum; derken devesine binmiş, kılıcını kuşanmış, elinde yayı olan kaba saba bir bedevi çıkageldi. Yaklaşıp selam verdi ve: 'Kimlerdensin?' dedi. 'Asma' oğullarındanım' dedim. 'Sen Asmaî misin?' dedi. 'Evet' dedim. 'Nereden geliyorsun?' dedi. 'İçinde Rahmân'ın kelamının okunduğu bir yerden' dedim. 'Rahmân'ın, insanların okuduğu bir kelamı mı var?' dedi. 'Evet' dedim. 'Bana ondan bir şeyler oku' dedi. Ben de { وَالذَّارِياتِ ذَرْواً } suresini { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ } ayetine kadar okudum. Bunun üzerine: 'Ey Asmaî, yeter!' dedi. Sonra devesinin yanına gidip onu kesti ve derisiyle birlikte parçalara ayırdı ve: 'Bunu dağıtmama yardım et' dedi. Biz de onu gelene geçene dağıttık. Sonra kılıcına ve yayına yönelip ikisini de kırdı, semerin altına koydu ve: { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ } “Rızkınız da size vaad olunanlar da göktedir” diyerek çöle doğru dönüp gitti. Kendi nefsime buğzettim ve onu kınadım. Daha sonra er-Reşîd ile birlikte hacca gittim. Ben tavaf ederken ince bir ses işittim; dönüp baktığımda bir de ne göreyim, o bedevi zayıflamış ve sararmış bir halde! Bana selam verdi, elimden tuttu ve: 'Bana Rahmân'ın kelamını oku' dedi ve beni Makâm'ın arkasına oturttu. Ben de { وَالذَّارِياتِ } suresini okumaya başladım; ta ki Yüce Allah'ın: { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ } “Rızkınız da size vaad olunanlar da göktedir” buyruğuna ulaşıncaya kadar. Bedevi: 'Rahmân'ın bize vaad ettiğini hak olarak bulduk' dedi ve: 'Bundan başkası var mı?' diye sordu. 'Evet, Yüce Allah: { فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ } “Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz bu, sizin konuşmanız gibi kesin bir gerçektir” buyuruyor' dedim. Bunun üzerine bedevi feryat edip şöyle dedi: 'Fesübhanallah! Celîl olan Allah'ı kim öfkelendirdi de O yemin etti! O'nu sözünde tasdik etmeyip de yemine mi mecbur bıraktılar?' Bunu üç defa söyledi ve bununla birlikte canı çıktı. Yezîd b. Mersed şöyle demiştir: Bir adam hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde acıktı ve: 'Allahım! Bana vaad ettiğin rızkını bana getir' dedi; böylece yemek ve içecek olmaksızın doydu ve suya kandı. Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: (لَوْ أَنَّ أَحَدُكُمْ)

20815. Metin

فَرَّ مِنْ رِزْقِهِ لَتَبِعَهُ كَمَا يَتْبَعُهُ الْمَوْتُ) أَسْنَدَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَفِي سُنَنِ ابْنِ مَاجَهْ عَنْ حَبَّةَ وَسَوَاءٍ ابْنَيْ خَالِدٍ قَالَا: دَخَلْنَا عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَهُوَ يُعَالِجُ شَيْئًا فَأَعَنَّاهُ عَلَيْهِ، فَقَالَ: (لَا تَيْأَسَا مِنَ الرزق ما تهززت رؤوسكما فَإِنَّ الْإِنْسَانَ تَلِدُهُ أُمُّهُ أَحْمَرَ لَيْسَ عَلَيْهِ قِشْرٌ) «١» (ثُمَّ يَرْزُقُهُ اللَّهُ). وَرُوِيَ أَنَّ قَوْمًا مِنَ الْأَعْرَابِ زَرَعُوا زَرْعًا فَأَصَابَتْهُ جَائِحَةٌ فَحَزِنُوا لِأَجْلِهِ، فَخَرَجَتْ عَلَيْهِمْ أَعْرَابِيَّةٌ فَقَالَتْ: مَا لِي أَرَاكُمْ قَدْ نَكَسْتُمْ رُءُوسَكُمْ، وَضَاقَتْ صُدُورُكُمْ، هُوَ رَبُّنَا وَالْعَالِمُ بِنَا، رِزْقُنَا عَلَيْهِ يَأْتِينَا بِهِ حَيْثُ شَاءَ! ثُمَّ أَنْشَأَتْ تَقُولُ:

(فَرَّ مِنْ رِزْقِهِ لَتَبِعَهُ كَمَا يَتْبَعُهُ الْمَوْتُ) “Eğer biriniz rızkından kaçsa bile ölümün onu takip ettiği gibi rızkı da onu mutlaka takip eder.” Bunu es-Sa'lebî isnadıyla rivayet etmiştir. İbn Mâce'nin Sünen'inde Habbet ve Sevâ' adlı Hâlid'in iki oğlundan rivayet edildiğine göre şöyle demişlerdir: Peygamber ﷺ bir şeyi tamir edip düzeltirken yanına girdik ve ona yardım ettik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: (لَا تَيْأَسَا مِنَ الرزق ما تهززت رؤوسكما فَإِنَّ الْإِنْسَانَ تَلِدُهُ أُمُّهُ أَحْمَرَ لَيْسَ عَلَيْهِ قِشْرٌ ثُمَّ يَرْزُقُهُ اللَّهُ) «١» “Başlarınız sallandığı (hayatta olduğunuz) sürece rızıktan ümit kesmeyiniz; zira insanı annesi üzerinde kabuk (elbise) bulunmayan kıpkırmızı bir halde doğurur, sonra Allah onu rızıklandırır.” Rivayet edildiğine göre bedevilerden bir topluluk ekin ektiler ve ekine bir âfet isabet etti, bunun üzerine üzüldüler. Karşılarına bir bedevi kadın çıkıp şöyle dedi: 'Ne oluyor da sizi başlarınızı öne eğmiş, göğüslerinizi daralmış görüyorum! O bizim Rabbimizdir ve bizi hakkıyla bilendir; rızkımız O'na aittir, dilediği yerden onu bize getirir!' Sonra şu beyitleri söylemeye başladı:

20816. Metin

لَوْ كَانَ فِي صَخْرَةٍ فِي الْبَحْرِ رَاسِيَةٍ ... صَمًّا مُلَمْلِمَةٍ ملسا نَوَاحِيهَا

Eğer denizin dibinde yerleşmiş, katı, yuvarlak / Ve etrafı pürüzsüz bir kayanın içinde,

20817. Metin

رِزْقٌ لِنَفْسٍ بَرَاهَا اللَّهُ لَانْفَلَقَتْ ... حَتَّى تُؤَدِّيَ إِلَيْهَا كُلَّ مَا فِيهَا

Allah'ın yarattığı bir nefis için rızık bulunsa, o kaya mutlaka yarılır / Ta ki içindeki her şeyi o nefse teslim edinceye kadar.

20818. Metin

أَوْ كَانَ بَيْنَ طِبَاقِ السَّبْعِ مَسْلَكُهَا ... لَسَهَّلَ اللَّهُ فِي الْمَرْقَى مَرَاقِيهَا

Yahut o rızkın yolu yedi kat göğün arasında olsa / Allah yükselme yolunda onun basamaklarını kolaylaştırırdı,

20819. Metin

حَتَّى تَنَالَ الَّذِي فِي اللَّوْحِ خُطَّ لَهَا ... إِنْ لَمْ تَنَلْهُ وَإِلَّا سَوْفَ يَأْتِيهَا

Ta ki Levh'te kendisi için yazılmış olana ulaşsın / O ona ulaşamasa bile rızkı mutlaka ona gelecektir.

20820. Metin

قُلْتُ: وَفِي هَذَا الْمَعْنَى قِصَّةُ الْأَشْعَرِيِّينَ حِينَ أَرْسَلُوا رَسُولَهُمْ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَسَمِعَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُها) فَرَجَعَ وَلَمْ يُكَلِّمِ النَّبِيَّ ﷺ وَقَالَ: لَيْسَ الْأَشْعَرِيُّونَ بِأَهْوَنَ عَلَى اللَّهِ مِنَ الدَّوَابِّ، وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي سُورَةِ (هُودٍ) «٢». وَقَالَ لُقْمَانُ: (يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ) الْآيَةَ. وَقَدْ مَضَى فِي (لُقْمَانَ) «٣» وَقَدِ اسْتَوْفَيْنَا هَذَا الْبَابَ فِي كِتَابِ (قَمْعِ الْحِرْصِ بِالزُّهْدِ وَالْقَنَاعَةِ) وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَهَذَا هُوَ التَّوَكُّلُ الْحَقِيقِيُّ الذي لا يشوبه شي، وَهُوَ فَرَاغُ الْقَلْبِ مَعَ الرَّبِّ، رَزَقَنَا اللَّهُ إِيَّاهُ وَلَا أَحَالَنَا عَلَى أَحَدٍ سِوَاهُ بِمَنِّهِ وَكَرَمِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ) قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ (مِثْلَ) بِالنَّصْبِ أَيْ كَمِثْلِ (مَا أَنَّكُمْ) فَهُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى تَقْدِيرِ حَذْفِ الْكَافِ أَيْ كَمِثْلِ نُطْقِكُمْ وَ (مَا) زَائِدَةٌ، قَالَهُ بَعْضُ الْكُوفِيِّينَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ: يَجُوزُ أَنْ يَنْتَصِبَ عَلَى التَّوْكِيدِ، أَيْ لَحَقٌّ حَقًّا مِثْلَ

Derim ki:1 Bu anlamda, Eş‘arîlerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e elçilerini gönderdikleri sıradaki kıssası da [yer almaktadır]. O [elçi], Yüce Allah'ın: { وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُها } “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın” buyruğunu işitince, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşmadan geri dönüp şöyle dedi: “Eş‘arîler, Allah katında [diğer] canlılardan daha değersiz değildir!” Biz bunu Hûd Suresi'nde zikretmiştik.2 Lokmân da [şöyle] demiştir: { يَا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ } “Yavrucuğum! Şüphesiz o [yaptığın iş], bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde bulunsa...” Bu da Lokmân [Suresi]'nde geçmişti.3 Biz bu konuyu Kam‘u'l-Hırs bi'z-Zühd ve'l-Kanâ‘a adlı kitabımızda etraflıca ele aldık, Allah'a hamdolsun. İşte hiçbir şeyin lekelemediği gerçek tevekkül budur; o da kalbin Rab ile baş başa kalıp [masivadan] arınmasıdır. Lütuf ve keremiyle Allah bizi bununla rızıklandırsın ve bizi Kendisinden başka hiç kimseye muhtaç etmesin. Yüce Allah'ın: { مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ } “Tıpkı sizin konuşmanız gibi” buyruğuna gelince; cumhurun kıraati { مِثْلَ } kelimesini nasb ile okumaktır; yani { كَمِثْلِ مَا أَنَّكُمْ } anlamındadır. Buna göre kâf [harf-i cerinin] hazfedildiği takdiriyle mansuptur; yani “sizin konuşmanız gibi” (kemisli nutkıküm) demektir ve { مَا } zâiddir. Kûfelilerden bazıları böyle söylemiştir. ez-Zeccâc ve el-Ferrâ ise şöyle demiştir: Te'kid üzere mansub olması da caizdir; yani “muhakkak ki hakikaten...

20821. Metin

نُطْقِكَ، فَكَأَنَّهُ نَعْتٌ لِمَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ. وَقَوْلُ سِيبَوَيْهِ: إِنَّهُ مَبْنِيٌّ بُنِيَ حِينَ أُضِيفَ إِلَى غَيْرِ مُتَمَكِّنٍ وَ (مَا) زَائِدَةٌ لِلتَّوْكِيدِ. الْمَازِنِيُّ: (مِثْلَ) مع (ما) بمنزلة شي وَاحِدٍ فَبُنِيَ عَلَى الْفَتْحِ لِذَلِكَ. وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، قَالَ: وَلِأَنَّ مِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَجْعَلُ مِثْلًا مَنْصُوبًا أَبَدًا، فَتَقُولُ: قَالَ لِي رَجُلٌ مِثْلَكَ، وَمَرَرْتُ بِرَجُلٍ مِثْلَكَ بِنَصْبِ [مِثْلٍ عَلَى مَعْنَى كَمِثْلِ «١»]. وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْأَعْمَشُ (مِثْلُ) بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ صِفَةُ لَحَقٌّ، لِأَنَّهُ نَكِرَةٌ وَإِنْ أُضِيفَ إِلَى مَعْرِفَةٍ، إِذْ لَا يَخْتَصُّ بِالْإِضَافَةِ لِكَثْرَةِ الْأَشْيَاءِ الَّتِي يَقَعُ بَعْدَهَا التَّمَاثُلُ بَيْنَ الْمُتَمَاثِلَيْنِ. وَ (مِثْلَ) مُضَافٌ إِلَى (أَنَّكُمْ) وَ (مَا) زَائِدَةٌ وَلَا تَكُونُ مَعَ مَا بَعْدَهَا بِمَنْزِلَةِ الْمَصْدَرِ إذ لا فعل معها تَكُونُ مَعَهُ مَصْدَرًا. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بَدَلًا من (لَحَقٌّ).

adeta hazfedilmiş bir masdarın sıfatı gibidir. Sîbeveyh'in görüşü ise şudur: O mebnîdir; gayr-i mütemekkin bir kelimeye izafe edildiği zaman mebnî kılınmıştır ve { مَا } te'kid için zâiddir. el-Mâzinî: { مِثْلَ } kelimesi { ما } ile birlikte tek bir şey konumundadır, bu sebeple fetha üzere mebnî kılınmıştır, demiştir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: 'Çünkü Araplardan bazıları misl kelimesini daima mansub yaparlar; nitekim: Senin gibi bir adam bana söyledi ve senin gibi bir adama uğradım derken [kemisli anlamında misl kelimesini mansub yaparak «١»] söylerler.' Ebû Bekr, Hamza, el-Kisâî ve el-A'meş ise { مِثْلُ } kelimesini { لَحَقٌّ } kelimesinin sıfatı olarak merfû okumuşlardır; zira o marifeye izafe edilse bile nekredir; çünkü birbirine benzeyen iki şey arasında benzerliğin vuku bulduğu şeylerin çokluğu sebebiyle izafetle özelleşmez. { مِثْلَ } kelimesi { أَنَّكُمْ } ifadesine muzâftır, { مَا } ise zâiddir; kendisinden sonraki ile birlikte masdar konumunda olmaz; zira onunla birlikte masdar olacağı bir fiil yoktur. { لَحَقٌّ } kelimesinden bedel olması da caizdir.

20822. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٢٤ الى ٢٨]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 24-28]

20823. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ (٢٤) إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً قالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٢٥) فَراغَ إِلى أَهْلِهِ فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ (٢٦) فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قالَ أَلا تَأْكُلُونَ (٢٧) فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ (٢٨)

{ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ (٢٤) إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً قالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٢٥) فَراغَ إِلى أَهْلِهِ فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ (٢٦) فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قالَ أَلا تَأْكُلُونَ (٢٧) فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ (٢٨) } “İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar İbrahim'in yanına girmiş ve 'Selam!' demişlerdi. O da 'Selam, yabancı bir topluluk!' demişti. Hemen ailesinin yanına gitti ve semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine yaklaştırıp 'Yemez misiniz?' dedi. Bu yüzden onlardan içine bir korku düştü. Onlar: 'Korkma!' dediler ve ona bilgin bir oğul müjdelediler.”

20824. Metin

قوله تعالى: (هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ) ذَكَرَ قِصَّةَ إِبْرَاهِيمَ ﵇ لِيُبَيِّنَ بِهَا أَنَّهُ أَهْلَكَ الْمُكَذِّبَ بِآيَاتِهِ كَمَا فَعَلَ بِقَوْمِ لُوطٍ. (هَلْ أَتاكَ) أَيْ أَلَمْ يَأْتِكَ. وَقِيلَ: (هَلْ) بِمَعْنَى قَدْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ) «٢». وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ فِي (هُودٍ) «٣» (والحجر) «٤». (الْمُكْرَمِينَ) أَيْ عِنْدَ اللَّهِ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: (بَلْ عِبادٌ مُكْرَمُونَ) «٥» قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ- زَادَ عُثْمَانُ بْنُ حُصَيْنٍ- وَرَفَائِيلَ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: كَانَ جِبْرِيلُ وَمَعَهُ تِسْعَةٌ. وَقَالَ عَطَاءٌ وَجَمَاعَةٌ: كَانُوا ثَلَاثَةً جِبْرِيلُ وَمِيكَائِيلُ وَمَعَهُمَا مَلَكٌ آخر.

Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ } “İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?” buyruğu hakkında: Lût kavmine yaptığı gibi, ayetlerini yalanlayanları helak ettiğini bununla açıklamak üzere İbrahim aleyhisselâm'ın kıssasını zikretmiştir. { هَلْ أَتاكَ } “Sana geldi mi?”, yani sana gelmedi mi demektir.1 Şöyle de denilmiştir: { هَلْ } [soru edatı], Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ } “İnsanın üzerinden öyle bir zaman geçti ki...” buyruğunda olduğu gibi “kad” (kesinlik bildiren / şüphesiz) anlamındadır.2 İbrahim'in misafirleri hakkındaki açıklama daha önce Hûd 3 ve el-Hicr 4 [surelerinde] geçmişti. { الْمُكْرَمِينَ } “Ağırlananlar / ikram olunanlar”, yani Allah katında [değerli olanlar demektir]. Bunun delili Yüce Allah'ın: { بَلْ عِبادٌ مُكْرَمُونَ } “Bilakis [onlar] ikram edilmiş / şerefli kılınmış kullardır” buyruğudur.5 İbn Abbâs: «[Bununla] Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl'i kastetmektedir» demiştir. Osmân b. Husayn: «Ve Refâîl'i -aleyhimüssalâtü vesselâm-» [ilavesinde bulunmuştur]. Muhammed b. Ka'b: «Cebrâîl ve beraberinde dokuz [melek] vardı» demiştir. Atâ ve bir topluluk ise: «Cebrâîl, Mîkâîl ve yanlarında diğer bir melek olmak üzere üç kişiydiler» demişlerdir.

20825. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: سَمَّاهُمْ مُكْرَمِينَ لِأَنَّهُمْ غَيْرُ مَذْعُورِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: سَمَّاهُمْ مُكْرَمِينَ لِخِدْمَةِ إِبْرَاهِيمَ إِيَّاهُمْ بِنَفْسِهِ. قَالَ عَبْدُ الْوَهَّابِ: قَالَ لِي عَلِيُّ بْنُ عِيَاضٍ: عِنْدِي هَرِيسَةٌ مَا رَأْيُكَ فِيهَا؟ قُلْتُ: مَا أَحْسَنَ رَأْيِي فِيهَا، قَالَ: امْضِ بِنَا، فَدَخَلْتُ الدَّارَ فَنَادَى الْغُلَامَ فَإِذَا هُوَ غَائِبٌ، فَمَا رَاعَنِي إِلَّا بِهِ وَمَعَهُ الْقُمْقُمَةُ وَالطَّسْتُ وَعَلَى عَاتِقِهِ الْمِنْدِيلُ، فَقُلْتُ: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ، لَوْ عَلِمْتُ يَا أَبَا الْحَسَنِ أَنَّ الْأَمْرَ هَكَذَا، قَالَ: هَوِّنْ عَلَيْكَ فَإِنَّكَ عِنْدَنَا مُكْرَمٌ، وَالْمُكْرَمُ إِنَّمَا يُخْدَمُ بِالنَّفْسِ، انْظُرْ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: (هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ). قوله تعالى: (إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً) تَقَدَّمَ فِي (الْحِجْرِ) «١». (قالَ سَلامٌ) أَيْ عَلَيْكُمْ سَلَامٌ. وَيَجُوزُ بِمَعْنَى أَمْرِي سَلَامٌ أَوْ رَدِّي لَكُمْ سَلَامٌ. وَقَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ إِلَّا عَاصِمًا (سِلْمٌ) بِكَسْرِ السِّينِ. (قَوْمٌ مُنْكَرُونَ) أَيْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ، أَيْ غُرَبَاءُ لَا نَعْرِفُكُمْ. وَقِيلَ: لِأَنَّهُ رَآهُمْ عَلَى غَيْرِ صُورَةِ الْبَشَرِ، وَعَلَى غَيْرِ صُورَةِ الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ كَانَ يَعْرِفُهُمْ فَنَكِرَهُمْ، فَقَالَ: (قَوْمٌ مُنْكَرُونَ). وَقِيلَ: أَنْكَرَهُمْ لِأَنَّهُمْ دَخَلُوا عَلَيْهِ مِنْ غَيْرِ اسْتِئْذَانٍ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: أَنْكَرَ سَلَامَهُمْ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ وَفِي تِلْكَ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: خَافَهُمْ، يُقَالُ: أَنْكَرْتُهُ إِذَا خِفْتُهُ، قَالَ الشَّاعِرُ «٢»:

İbn Abbâs şöyle demiştir: 'Onları mükerrem (ağırlananlar) olarak adlandırdı; çünkü onlar korkutulup ürkütülmemişlerdi.' Mücâhid ise: 'İbrahim onlara bizzat kendisi hizmet ettiği için onları mükerrem olarak adlandırdı' demiştir. Abdülvehhâb şöyle demiştir: Ali b. İyâz bana: 'Yanımda harîse (bir tür yemek) var, ne dersin?' dedi. Ben de: 'Pek güzel olur' dedim. 'Bizimle gel' dedi. Eve girdim; o köleye seslendi, meğer köle yokmuş. Çok geçmeden elinde ibrik ve leğenle, omzunda da havluyla bizzat kendisi çıkageldi. Ben: 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Ey Ebü'l-Hasan, durumun böyle olduğunu bilseydim...' dedim. O da şöyle dedi: 'Sakin ol; çünkü sen bizim yanımızda mükerremsin (ağırlanan birisin), mükerrem olan kimseye ise bizzat kendisi hizmet edilir; Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ } “İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?” buyruğuna baksana!' Yüce Allah'ın: { إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً } “Hani onlar İbrahim'in yanına girmiş ve 'Selam!' demişlerdi” buyruğu; Hicr Suresi'nde «١» geçmişti. { قالَ سَلامٌ } “O da 'Selam!' dedi” yani 'Size selam olsun' demektir. 'Benim işim selamdır' veya 'Size cevabım selamdır' anlamında olması da caizdir. Âsım dışındaki Kûfe ehli sîn harfinin kesresiyle { سِلْمٌ } şeklinde okumuşlardır. { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } “yabancı bir topluluk!” yani 'Siz tanınmayan bir topluluksunuz', yani 'Sizi tanımadığımız yabancılarsınız' demektir. Şöyle de denilmiştir: Onları insan suretinde görmediği ve tanıdığı meleklerin suretinde de görmediği için onları yadırgadı ve: { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } dedi. İzin istemeden yanına girdikleri için onları yadırgadığı da söylenmiştir. Ebü'l-Âliye: 'O zamanda ve o topraklarda onların verdiği selamı yadırgadı' demiştir. 'Onlardan korktu' da denilmiştir; nitekim birinden korkulduğunda 'enkartehû' denir; şair «٢» şöyle demiştir:

20826. Metin

فَأَنْكَرَتْنِي وَمَا كَانَ الَّذِي نَكِرَتْ ... مِنَ الْحَوَادِثِ إِلَّا الشَّيْبَ وَالصَّلَعَا

Beni yadırgadı; oysa yadırgadığı olaylar / Saçın ağarması ve kellikten başka bir şey değildi.

20827. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَراغَ إِلى أَهْلِهِ) قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ عَدَلَ إِلَى أَهْلِهِ. وَقَدْ مَضَى فِي (وَالصَّافَّاتِ) «٣». وَيُقَالُ: أَرَاغَ وَارْتَاغَ بِمَعْنَى طَلَبَ، وَمَاذَا تُرِيغُ أَيْ تُرِيدُ وَتَطْلُبُ، وَأَرَاغَ إِلَى كَذَا أَيْ مَالَ إِلَيْهِ سِرًّا وَحَادَ، فَعَلَى هَذَا يَكُونُ رَاغَ وَأَرَاغَ لُغَتَيْنِ بِمَعْنًى. (فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ) أَيْ جَاءَ ضَيْفَهُ بِعِجْلٍ قَدْ شَوَاهُ لَهُمْ كَمَا فِي (هُودٍ): (فَما لَبِثَ أَنْ جاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ) «٤». وَيُقَالُ: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ انْطَلَقَ إِلَى مَنْزِلِهِ كَالْمُسْتَخْفِي «٥» مِنْ ضَيْفِهِ، لِئَلَّا يَظْهَرُوا عَلَى مَا يُرِيدُ أَنْ يتخذ لهم من الطعام.

Yüce Allah'ın: { فَراغَ إِلى أَهْلِهِ } “Bunun üzerine gizlice ailesinin yanına gitti” buyruğu hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani ailesinin yanına yöneldi. Bu [ifadenin açıklaması] es-Sâffât [Suresi'nde] geçmişti.3 [Arapçada] erâga (أراغ) ve irtâga (ارتاغ), talep etmek/istemek manasında kullanılır. 'Mâzâ türîg (ماذا تريغ)?' ifadesi 'Ne istiyor ve arıyorsun?' demektir. 'Erâga ilâ kezâ (أراغ إلى كذا)' ise, gizlice bir şeye meyletti ve yöneldi anlamına gelir. Buna göre râga (راغ) ve erâga (أراغ), aynı anlamda iki ayrı kullanımdır. { فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ } “Derken semiz bir buzağı getirdi” buyruğu; yani Hûd [Suresi'nde]: { فَما لَبِثَ أَنْ جاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ } “Çok geçmeden kızartılmış bir buzağı getirdi”4 buyurulduğu gibi, misafirlerine kendileri için kızarttığı bir buzağı getirdi demektir. Şöyle de denilmiştir: İbrahim, kendilerine hazırlamak istediği yemeği fark etmesinler diye misafirlerinden gizlenen biri gibi5 evine gitti.

20828. Metin

قوله تعالى: (فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ) يعني العجل. ف (قالَ أَلا تَأْكُلُونَ) قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ عَامَّةُ مَالِ إِبْرَاهِيمَ الْبَقَرُ، وَاخْتَارَهُ لَهُمْ سَمِينًا زِيَادَةً فِي إِكْرَامِهِمْ. وَقِيلَ: الْعِجْلُ فِي بَعْضِ اللُّغَاتِ الشَّاةُ. ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ. وَفِي الصِّحَاحِ: الْعِجْلُ وَلَدُ الْبَقَرَةِ وَالْعِجَّوْلُ مِثْلُهُ وَالْجَمْعُ الْعَجَاجِيلُ وَالْأُنْثَى عِجْلَةٌ، عَنْ أَبِي الْجَرَّاحِ، وَبَقَرَةٌ مُعْجِلٌ ذَاتُ عِجْلٍ، وَعِجْلٌ قَبِيلَةٌ مِنْ رَبِيعَةَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً) أَيْ أَحَسَّ مِنْهُمْ فِي نَفْسِهِ خَوْفًا. وَقِيلَ: أَضْمَرَ لَمَّا لَمْ يَتَحَرَّمُوا بِطَعَامِهِ. وَمِنْ أَخْلَاقِ النَّاسِ: أَنَّ مَنْ تَحَرَّمَ بِطَعَامِ إنسان أمنه. وقال عمرو ابن دينار: قالت الملائكة لأنا كل إِلَّا بِالثَّمَنِ. قَالَ: كُلُوا وَأَدُّوا ثَمَنَهُ. قَالُوا: وَمَا ثَمَنُهُ؟ قَالَ: تُسَمُّونَ اللَّهَ إِذَا أَكَلْتُمْ وَتَحْمَدُونَهُ إِذَا فَرَغْتُمْ. فَنَظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ وَقَالُوا: لِهَذَا اتَّخَذَكَ اللَّهُ خَلِيلًا. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي (هُودٍ). وَلَمَّا رَأَوْا مَا بِإِبْرَاهِيمَ مِنَ الْخَوْفِ (قالُوا لَا تَخَفْ) وَأَعْلَمُوهُ أَنَّهُمْ مَلَائِكَةُ اللَّهِ وَرُسُلُهُ. (وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ) أَيْ بِوَلَدٍ يُولَدُ لَهُ مِنْ سَارَّةَ زَوْجَتِهِ. وَقِيلَ: لَمَّا أَخْبَرُوهُ أَنَّهُمْ مَلَائِكَةٌ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ، فَدَعَوُا اللَّهَ فَأَحْيَا الْعِجْلَ الَّذِي قَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ. وَرَوَى عَوْنُ بْنُ أَبِي شَدَّادٍ: أَنَّ جِبْرِيلَ مَسَحَ الْعِجْلَ بِجَنَاحِهِ، فَقَامَ يُدْرِجُ حَتَّى لَحِقَ بِأُمِّهِ وَأُمُّ الْعِجْلِ فِي الدَّارِ. وَمَعْنَى (عَلِيمٍ) أَيْ يَكُونُ بَعْدَ بُلُوغِهِ مِنْ أُولِي الْعِلْمِ بِاللَّهِ وَبِدِينِهِ. وَالْجُمْهُورُ عَلَى أَنَّ الْمُبَشَّرَ بِهِ هُوَ إِسْحَاقُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَحْدَهُ: هُوَ إِسْمَاعِيلُ وَلَيْسَ بِشَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ: (وَبَشَّرْناهُ بِإِسْحاقَ «١»). وهذا نص.

Yüce Allah'ın: { فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ } “Onu önlerine yaklaştırıp” yani buzağıyı [yaklaştırıp], { قالَ أَلا تَأْكُلُونَ } “'Yemez misiniz?' dedi” buyruğu; Katâde şöyle demiştir: 'İbrahim'in mallarının çoğunluğu sığırdı; onlara ikramını artırmak için semiz olanını seçti.' Bazı lehçelerde ıcl (buzağı) kelimesinin koyun anlamına geldiği de söylenmiştir; bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir. es-Sıhâh'ta şöyle denir: 'Icl sığırın yavrusudur, ıccavl da böyledir; çoğulu acâcîldir. Dişisine Ebü'l-Cerrâh'tan rivayetle icle denir. Buzağısı olan ineğe bakaratün mu'cil denir. Icl aynı zamanda Rebîa kabilesinden bir koldur.' Yüce Allah'ın: { فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً } “Bu yüzden onlardan içine bir korku düştü” buyruğu; yani içinde onlardan yana bir korku hissetti. Yemeğinden yemedikleri için [içinde korku] gizlediği de söylenmiştir. İnsanların ahlakındandır ki: Bir kimsenin yemeğinden yiyen kişi ona güven verir. Amr b. Dînâr şöyle demiştir: 'Melekler: Biz ancak bedeliyle yeriz, dediler. İbrahim: Yiyiniz ve bedelini ödeyiniz, dedi. Onlar: Bedeli nedir? diye sordular. İbrahim: Yediğiniz zaman Allah'ın adını anmanız (besmele çekmeniz), bitirdiğiniz zaman da O'na hamdetmenizdir, dedi. Bunun üzerine birbirlerine bakıp: İşte bundan dolayı Allah seni dost (halîl) edindi, dediler.' Bu husus Hûd Suresi'nde geçmişti. İbrahim'deki korkuyu gördüklerinde { قالُوا لَا تَخَفْ } “Onlar: 'Korkma!' dediler” ve kendilerinin Allah'ın melekleri ve elçileri olduklarını ona bildirdiler. { وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ } “ve ona bilgin bir oğul müjdelediler” yani eşi Sâre'den doğacak bir erkek çocuk ile müjdelediler. Şöyle de denilmiştir: Onların melek olduklarını haber verdiklerinde İbrahim onları tasdik etmedi; bunun üzerine Allah'a dua ettiler ve O da önlerine yaklaştırdığı buzağıyı diriltti. Avn b. Ebî Şeddâd rivayet etmiştir ki: Cibrîl kanadıyla buzağıyı sıvazladı; buzağı da paytak paytak yürüyerek evde bulunan annesinin yanına vardı. { عَلِيمٍ } “bilgin” ifadesinin anlamı; büluğa erdikten sonra Allah'ı ve O'nun dinini hakkıyla bilenlerden olacaktır demektir. Cumhur, müjdelenen çocuğun İshak olduğu görüşündedir. Yalnızca Mücâhid: 'O İsmâil'dir' demiştir; ancak bu bir şey değildir, zira Yüce Allah: { وَبَشَّرْناهُ بِإِسْحاقَ } «١» “Biz onu İshak ile müjdeledik” buyurmaktadır; bu ise açık bir nasstır.

20829. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٢٩ الى ٣٠]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 29-30]

20830. Metin

فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَها وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ (٢٩) قالُوا كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٣٠)

{ فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَها وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ (٢٩) قالُوا كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٣٠) } “Bunun üzerine karısı bir çığlık içinde yöneldi, yüzüne vurarak: 'Kısır bir kocakarı [mı doğuracak]!' dedi. Onlar: 'Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir' dediler.”

20831. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ) أَيْ فِي صَيْحَةٍ وَضَجَّةٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ. وَمِنْهُ أُخِذَ صَرِيرُ الْبَابِ وَهُوَ صَوْتُهُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَقَتَادَةُ: إِنَّهَا الرَّنَّةُ وَالتَّأَوُّهُ وَلَمْ يَكُنْ هَذَا الْإِقْبَالُ مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَإِنَّمَا هُوَ كَقَوْلُكَ أَقْبَلَ يَشْتُمُنِي أَيْ أَخَذَ فِي شَتْمِي. وَقِيلَ: أَقْبَلَتْ فِي صَرَّةٍ أَيْ فِي جَمَاعَةٍ مِنَ النِّسَاءِ «٢» تَسْمَعُ كلام الملائكة. قال

Yüce Allah'ın: { فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ } “Bunun üzerine karısı bir çığlık içinde yöneldi”1 buyruğu; İbn Abbâs ve başkalarından [nakledildiğine göre] çığlık ve gürültü içinde demektir. Kapının sesi demek olan sarîru'l-bâb (صَرِيرُ الْبَابِ) / kapı gıcırtısı da buradan türemiştir. İkrime ve Katâde ise şöyle demişlerdir: Bu, feryat ve inlemedir. Bu yönelme (ikbâl), bir mekândan başka bir mekâna intikal şeklinde değildi. el-Ferrâ şöyle demiştir: Bu ifade, tıpkı senin “أَقْبَلَ يَشْتُمُنِي” (Bana sövmeye başladı/koyuldu) demen gibidir; yani sövmeye girişti demektir. Şöyle de denilmiştir: { أَقْبَلَتْ فِي صَرَّةٍ } “bir topluluk içinde yöneldi”, yani meleklerin sözlerini işiten kadınlardan bir topluluk içinde2 demektir. [el-Cevherî] şöyle dedi:

20832. Metin

الْجَوْهَرِيُّ: الصَّرَّةُ الضَّجَّةُ وَالصَّيْحَةُ، وَالصَّرَّةُ الْجَمَاعَةُ، وَالصَّرَّةُ الشِّدَّةُ مِنْ كَرْبٍ وَغَيْرِهِ، قَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

şöyle demiştir: Sarra; gürültü ve çığlıktır; sarra topluluktur; sarra keder ve benzeri şeylerin şiddetidir. İmruu'l-Kays şöyle demiştir:

20833. Metin

فَأَلْحَقَهُ بِالْهَادِيَاتِ وَدُونَهُ ... جَوَاحِرُهَا فِي صَرَّةٍ لَمْ تَزَيَّلِ «١»

Onu öndeki avlara ulaştırdı; arkada kalanlar ise / Dağılmamış bir topluluk (sarra) içinde gerideydi «١».

20834. Metin

يَحْتَمِلُ هَذَا الْبَيْتُ الْوُجُوهَ الثَّلَاثَةَ. وَصَرَّةُ الْقَيْظِ شِدَّةُ حَرِّهِ. فَلَمَّا سَمِعَتْ سَارَّةُ الْبِشَارَةَ صَكَّتْ وَجْهَهَا، أَيْ ضَرَبَتْ يَدَهَا عَلَى وَجْهِهَا عَلَى عَادَةِ النِّسْوَانِ عِنْدَ التَّعَجُّبِ، قَالَهُ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: صَكَّتْ وَجْهَهَا لَطَمَتْهُ. وَأَصْلُ الصَّكِّ الضَّرْبُ، صَكَّهُ أَيْ ضَرَبَهُ، قَالَ الرَّاجِزُ «٢»:

Bu beyit her üç anlama da ihtimallidir. 'Sarretü'l-gayz' ise yaz sıcağının şiddetidir. Sâre müjdeyi işitince yüzüne vurdu (sakkat vechehâ); yani kadınların hayret anındaki âdeti üzere elini yüzüne vurdu; bunu Süfyân es-Sevrî ve başkaları söylemiştir. İbn Abbâs: 'Yüzüne vurdu, tokatladı' demiştir. Sakkin aslı vurmaktır; sakkehû yani ona vurdu demektir. Recez şairi «٢» şöyle demiştir:

20835. Metin

يَا كَرَوَانًا صُكَّ فَاكْبَأَنَّا

Ey vurulup da büzüşen kervan kuşu!

20836. Metin

قَالَ الْأُمَوِيُّ: كَبَنَ الظَّبْيُ إِذَا لَطَأَ بِالْأَرْضِ وَاكْبَأَنَّ انْقَبَضَ. (وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ) أَيْ أَتَلِدُ عَجُوزٌ عقيم. الزجاج: أي قالت أَنَا عَجُوزٌ عَقِيمٌ فَكَيْفَ أَلِدُ، كَمَا قَالَتْ: (يا وَيْلَتى أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ) «٣». (قالُوا كَذلِكَ) أَيْ كَمَا قُلْنَا لَكِ وَأَخْبَرْنَاكِ (قالَ رَبُّكِ) فَلَا تَشُكِّي فِيهِ، وَكَانَ بَيْنَ الْبِشَارَةِ وَالْوِلَادَةِ سَنَةٌ، وَكَانَتْ سَارَّةُ لَمْ تَلِدْ قَبْلَ ذَلِكَ فَوَلَدَتْ وَهِيَ بِنْتُ تِسْعٍ وَتِسْعِينَ سَنَةً، وَإِبْرَاهِيمُ يَوْمَئِذٍ ابْنَ مِائَةِ سَنَةٍ وَقَدْ مَضَى هَذَا. (إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ) حَكِيمٌ فِيمَا يَفْعَلُهُ عَلِيمٌ بِمَصَالِحِ خلقه.

el-Emevî şöyle demiştir: 'Ceylan yere yapıştığında kebene'z-zabyü denir; ikbe'enne ise büzüşüp toparlandı demektir.' { وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ } “ve: 'Kısır bir kocakarı [mı doğuracak]!' dedi” yani 'Kısır bir yaşlı kadın hiç doğurur mu?' demektir. ez-Zeccâc: Yani tıpkı: { يا وَيْلَتى أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ } «٣» “Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı iken doğuracak mıyım?” dediği gibi, 'Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl doğururum?' dedi, demiştir. { قالُوا كَذلِكَ } “Onlar: 'Böyle' dediler” yani 'Sana söylediğimiz ve haber verdiğimiz gibi' { قالَ رَبُّكِ } “Rabbin buyurdu”, artık bundan şüphe etme. Müjde ile doğum arasında bir yıl vardı; Sâre bundan önce hiç doğurmamıştı; doksan dokuz yaşında iken doğurdu, İbrahim ise o gün yüz yaşındaydı; bu husus daha önce geçmişti. { إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ } “Şüphesiz O, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir”; yaptığı her şeyde hikmet sahibi, kullarının maslahatlarını hakkıyla bilendir.

20837. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٣١ الى ٣٧]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 31-37]

20838. Metin

قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٣١) قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ (٣٢) لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ (٣٣) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ (٣٤) فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٣٥)

{ قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٣١) قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ (٣٢) لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ (٣٣) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ (٣٤) فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٣٥) } “[İbrahim]: 'O halde işiniz nedir, ey elçiler?' dedi. Dediler ki: 'Biz suçlu bir topluluğa gönderildik. Üzerlerine çamurdan taşlar yağdırmak için. Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş [taşlar].' Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.”

20839. Metin

فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٦) وَتَرَكْنا فِيها آيَةً لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ الْأَلِيمَ (٣٧)

{ فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٦) وَتَرَكْنا فِيها آيَةً لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ الْأَلِيمَ (٣٧) } “Fakat orada Müslümanlardan bir evden başkasını bulamadık. Elem verici azaptan korkanlar için orada bir işaret (ibret) bıraktık.”

20840. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ) لَمَّا تَيَقَّنَ إِبْرَاهِيمُ ﵇ أَنَّهُمْ مَلَائِكَةٌ بِإِحْيَاءِ الْعِجْلِ وَالْبِشَارَةِ قَالَ لَهُمْ: (فَما خَطْبُكُمْ) أَيْ مَا شَأْنُكُمْ وَقِصَّتُكُمْ (أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ)

Yüce Allah'ın: { قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ } “[İbrahim]: 'O halde işiniz nedir, ey elçiler?' dedi” buyruğu; İbrahim (aleyhisselâm) buzağının diriltilmesi ve müjde ile onların melek olduklarını kesin olarak anlayınca onlara: { فَما خَطْبُكُمْ } yani 'İşiniz ve durumunuz nedir { أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ } ey elçiler?' dedi.

20841. Metin

(قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ) يُرِيدُ قَوْمَ لُوطٍ. (لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ) أَيْ لِنَرْجُمَهُمْ بِهَا. (مُسَوَّمَةً) أَيْ مُعَلَّمَةً. قِيلَ: كَانَتْ مُخَطَّطَةً بِسَوَادٍ وَبَيَاضٍ. وَقِيلَ: بِسَوَادٍ وَحُمْرَةٍ. وَقِيلَ: (مُسَوَّمَةً) أَيْ مَعْرُوفَةٌ بِأَنَّهَا حِجَارَةُ الْعَذَابِ. وَقِيلَ: عَلَى كُلِّ حَجَرٍ اسْمُ مَنْ يَهْلِكُ بِهِ. وَقِيلَ: عَلَيْهَا أَمْثَالُ الْخَوَاتِيمِ. وَقَدْ مَضَى هَذَا كُلُّهُ فِي (هُودٍ) ١. فَجُعِلَتِ الْحِجَارَةُ تَتْبَعُ مُسَافِرِيهِمْ وَشُذَّاذِهِمْ فَلَمْ يُفْلِتْ مِنْهُمْ مُخْبِرٌ. (عِنْدَ رَبِّكَ) أَيْ عِنْدَ اللَّهِ وَقَدْ أَعَدَّهَا لِرَجْمِ مَنْ قَضَى بِرَجْمِهِ. ثُمَّ قِيلَ: كَانَتْ مَطْبُوخَةً طَبْخَ الْآجُرِّ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: (حِجارَةً مِنْ سِجِّيلٍ) عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي (هُودٍ). وَقِيلَ: هِيَ الْحِجَارَةُ الَّتِي نَرَاهَا وَأَصْلُهَا طِينٌ، وَإِنَّمَا تَصِيرُ حِجَارَةً بِإِحْرَاقِ الشَّمْسِ إِيَّاهَا عَلَى مَرِّ الدُّهُورِ. وَإِنَّمَا قَالَ: (مِنْ طِينٍ) لِيُعْلَمَ أَنَّهَا لَيْسَتْ حِجَارَةَ الْمَاءِ الَّتِي هِيَ الْبَرَدُ. حَكَاهُ الْقُشَيْرِيُّ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ) أَيْ لَمَّا أَرَدْنَا إِهْلَاكَ قَوْمِ لُوطٍ أَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِي قَوْمِهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، لِئَلَّا يَهْلِكَ الْمُؤْمِنُونَ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ) ١. (فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ) يَعْنِي لُوطًا وَبِنْتَيْهِ وَفِيهِ إِضْمَارٌ، أَيْ فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ أَهْلِ بَيْتٍ. وَقَدْ يُقَالُ بَيْتٌ شَرِيفٌ يُرَادُ بِهِ الْأَهْلُ. وَقَوْلُهُ: (فِيها) كِنَايَةٌ عَنِ الْقَرْيَةِ وَلَمْ يَتَقَدَّمْ لَهَا ذِكْرٌ، لِأَنَّ الْمَعْنَى مَفْهُومٌ. وَأَيْضًا فَقَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ) يَدُلُّ عَلَى الْقَرْيَةِ، لِأَنَّ الْقَوْمَ إِنَّمَا يَسْكُنُونَ قَرْيَةً. وَقِيلَ: الضَّمِيرُ فِيهَا للجماعة. والمؤمنون والمسلمون ها هنا سَوَاءٌ فَجَنَّسَ اللَّفْظَ لِئَلَّا يَتَكَرَّرَ، كَمَا قَالَ: ِنَّما أَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ)

{ قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ } “Dediler ki: 'Biz suçlu bir topluluğa gönderildik'”; Lût kavmini kastetmektedirler. { لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ } “Üzerlerine çamurdan taşlar yağdırmak için” yani onları taşlamak için. { مُسَوَّمَةً } “işaretlenmiş” yani damgalanmış. Siyah ve beyaz çizgili olduğu söylenmiştir. Siyah ve kırmızı çizgili olduğu da söylenmiştir. { مُسَوَّمَةً } yani 'azap taşı olduğu bilinen' demektir de denilmiştir. Her taşın üzerinde onunla helak olacak kimsenin isminin bulunduğu da söylenmiştir. Üzerlerinde mühür benzeri işaretler bulunduğu da söylenmiştir. Bütün bunlar Hûd Suresi'nde «١» geçmişti. Taşlar onların yolcularını ve kaçıp ayrılanlarını takip etmeye başladı; böylece onlardan haber verecek tek bir kişi bile kurtulamadı. { عِنْدَ رَبِّكَ } “Rabbinin katında” yani Allah katında olup O, taşlanmasına hükmettiği kimseleri taşlamak için onları hazırlamıştır. Daha sonra İbn Zeyd, bunların tuğla gibi pişirilmiş olduğunu söylemiştir; bu da Hûd Suresi'nde açıklandığı üzere Yüce Allah'ın: { حِجارَةً مِنْ سِجِّيلٍ } “pişirilmiş balçıktan taşlar” buyruğunun anlamıdır. Bunların, gördüğümüz ve aslı çamur olan, çağlar boyunca güneşin yakmasıyla taş haline gelen taşlar olduğu da söylenmiştir. { مِنْ طِينٍ } “çamurdan” buyurması ise dolu olan su taşları olmadığının bilinmesi içindir; bunu el-Kuşeyrî nakletmiştir. Yüce Allah'ın: { فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık” buyruğu; yani Lût kavmini helak etmek istediğimizde, müminler helak olmasın diye kavminin içindeki müminleri çıkardık; bu da Yüce Allah'ın: { فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ } «١» “Aileni geceleyin yürüt” buyruğudur. { فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık”; Lût'u ve iki kızını kastetmektedir; burada bir hazif (gizli kelime) vardır, yani 'orada bir ev halkından başkasını bulamadık' demektir. Nitekim bazen 'şerefli bir ev' denilir ve bununla aile kastedilir. { فِيها } “orada” ifadesi şehirden/kasabadan kinayedir; anlam açıkça anlaşıldığı için daha önce açıkça zikredilmemiştir. Ayrıca Yüce Allah'ın: { إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ } “Biz suçlu bir topluluğa gönderildik” buyruğu da şehre delalet eder; çünkü bir topluluk ancak bir şehirde/kasabada oturur. Zamirin oradaki cemaate ait olduğu da söylenmiştir. Burada müminler ve müslümanlar aynı anlamdadır; tekrar olmasın diye kelimeler farklı lafızlarla getirilmiştir; nitekim: { إِنَّما أَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ }

20842. Metin

«١». وَقِيلَ: الْإِيمَانُ تَصْدِيقُ الْقَلْبِ، وَالْإِسْلَامُ الِانْقِيَادُ بِالظَّاهِرِ، فَكُلُّ مُؤْمِنٍ مُسْلِمٌ وَلَيْسَ كُلُّ مُسْلِمٍ مُؤْمِنًا. فَسَمَّاهُمْ فِي الْآيَةِ الْأُولَى مُؤْمِنِينَ، لِأَنَّهُ مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلَّا وَهُوَ مُسْلِمٌ. وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي هَذَا الْمَعْنَى فِي (الْبَقَرَةِ) «٢» وَغَيْرِهَا. وَقَوْلُهُ: (قالَتِ الْأَعْرابُ)

1 Şöyle de denilmiştir: İman kalbin tasdiki, İslam ise zahiren boyun eğmektir. Dolayısıyla her mümin müslümandır, ancak her müslüman mümin değildir. Bu sebeple [Allah] ilk ayette onları müminler olarak isimlendirmiştir; çünkü her mümin mutlaka aynı zamanda müslümandır. Bu anlama dair açıklama [daha önce] el-Bakara [Suresi]'nde2 ve başka yerlerde geçmişti. [Yüce Allah'ın]: { قالَتِ الْأَعْرابُ } “[Bedeviler] dediler [ki]” buyruğu...

20843. Metin

آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا) يَدُلُّ عَلَى الْفَرْقِ بَيْنَ الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ وَهُوَ مُقْتَضَى حَدِيثِ جِبْرِيلَ ﵇ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ. وَقَدْ بَيَّنَّاهُ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَرَكْنا فِيها آيَةً) أَيْ عِبْرَةً وَعَلَامَةً لِأَهْلِ ذَلِكَ الزَّمَانِ وَمَنْ بَعْدَهُمْ، نَظِيرُهُ: (وَلَقَدْ تَرَكْنا مِنْها آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ) «١». ثُمَّ قِيلَ: الْآيَةُ الْمَتْرُوكَةُ نَفْسُ الْقَرْيَةِ) الْخَرِبَةِ. وَقِيلَ: الْحِجَارَةُ الْمَنْضُودَةُ الَّتِي رُجِمُوا بِهَا هِيَ الْآيَةُ. (لِلَّذِينَ يَخافُونَ) لأنهم المنتفعون «٢».

{ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا } “Bedeviler: 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz'” buyruğu, iman ile İslam arasındaki farka delalet eder; bu da Sahîh-i Müslim ve diğer kaynaklardaki Cibrîl (aleyhisselâm) hadisinin gereğidir. Bunu birçok yerde açıklamıştık. Yüce Allah'ın: { وَتَرَكْنا فِيها آيَةً } “ve orada bir ayet bıraktık” buyruğu; yani o zamandaki insanlar ve sonrakiler için bir ibret ve alamet bıraktık demektir; bunun benzeri: { وَلَقَدْ تَرَكْنا مِنْها آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } «١» “Andolsun ki biz aklını kullanan bir kavim için ondan apaçık bir ibret bıraktık” ayetidir. Bırakılan ibretin helak olan şehrin bizzat kendisi olduğu söylenmiştir. Taşlandıkları üst üste yığılmış taşların bu ayet (ibret) olduğu da söylenmiştir. { لِلَّذِينَ يَخافُونَ } “korkanlar için”; çünkü ibretten faydalanacak olanlar onlardır «٢».

20844. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٣٨ الى ٤٠]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 38-40]

20845. Metin

وَفِي مُوسى إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ (٣٩) فَأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْناهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ (٤٠)

{ وَفِي مُوسى إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ (٣٩) فَأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْناهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ (٤٠) } “Musa'da da [ibret vardır]. Hani biz onu Firavun'a apaçık bir delille göndermiştik. Fakat o, ordusuyla birlikte yüz çevirdi ve: 'O bir büyücüdür veya delidir' dedi. Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize fırlattık; o kınanacak işler yapıyordu.”

20846. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي مُوسى) أَيْ وَتَرَكْنَا أَيْضًا فِي قِصَّةِ مُوسَى آيَةً. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى قَوْلِهِ: (وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ) (وَفِي مُوسى). (إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ) أَيْ بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ وَهِيَ الْعَصَا. وَقِيلَ: أَيْ بِالْمُعْجِزَاتِ مِنَ الْعَصَا وَغَيْرِهَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ) أَيْ فِرْعَوْنُ أَعْرَضَ عَنِ الْإِيمَانِ (بِرُكْنِهِ) أي بمجموعة وَأَجْنَادِهِ، قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ مُجَاهِدٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: (أَوْ آوِي إِلى رُكْنٍ «٣» شَدِيدٍ) يَعْنِي الْمَنَعَةَ وَالْعَشِيرَةَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: بِقُوَّتِهِ. وَمِنْهُ قَوْلُ عَنْتَرَةَ:

Yüce Allah'ın: { وَفِي مُوسى } “Musa'da da” buyruğu; yani Musa'nın kıssasında da bir ibret bıraktık demektir. el-Ferrâ: Bu, Yüce Allah'ın { وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ } buyruğuna { وَفِي مُوسى } şeklinde matuftur, demiştir. { إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ } “Hani biz onu Firavun'a apaçık bir delille göndermiştik” yani apaçık bir hüccet ile ki o da asâdır. Asâ ve diğer mucizelerle [göndermiştik] de denilmiştir. Yüce Allah'ın: { فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ } “Fakat o, ordusuyla birlikte yüz çevirdi” buyruğu; yani Firavun imandan yüz çevirdi. { بِرُكْنِهِ } yani topluluğu ve ordularıyla birlikte [yüz çevirdi]; bunu İbn Zeyd söylemiştir; Mücâhid'in sözünün anlamı da budur. Nitekim: { أَوْ آوِي إِلى رُكْنٍ شَدِيدٍ } «٣» “yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim” ayeti de bu köktendir; yani koruyucu güç ve aşireti kastetmektedir. İbn Abbâs ve Katâde: 'Kendi gücüyle' demiştir. Antere'nin şu beyti de bu anlamdadır:

20847. Metin

فَمَا أَوْهَى مِرَاسُ الْحَرْبِ رُكْنِي ... وَلَكِنْ مَا تَقَادَمَ مِنْ زَمَانِي «٤»

Savaş tecrübesi gücümü/dayanağımı zayıflatmadı / Beni zayıflatan geçen zaman oldu «٤».

20848. Metin

وَقِيلَ: بِنَفْسِهِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: بِجَانِبِهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (أَعْرَضَ وَنَأى بِجانِبِهِ) «٥» (وَقَالَهُ الْمُؤَرِّجُ. الْجَوْهَرِيُّ: وَرُكْنُ الشَّيْءِ جَانِبُهُ الْأَقْوَى، وَهُوَ يَأْوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ أَيْ عِزَّةٍ وَمَنَعَةٍ. الْقُشَيْرِيُّ: وَالرُّكْنُ جَانِبُ الْبَدَنِ. وَهَذَا عِبَارَةٌ عَنِ الْمُبَالَغَةِ فِي الاعراض عن الشيء.

Şöyle de denilmiştir: Bizzat kendisiyle [yüz çevirdi]. el-Ahfeş ise: "Yan tarafıyla (bütün bedeniyle)" demiştir; nitekim Yüce Allah'ın: { أَعْرَضَ وَنَأى بِجانِبِهِ } “[Haktan] yüz çevirip yan çizdi”5 buyruğu da böyledir. Bunu el-Müerric de söylemiştir. el-Cevherî der ki: “Bir şeyin 'rükn'ü, onun en güçlü tarafıdır. { يَأْوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ } 'Güçlü bir dayanağa sığınır' ifadesi de izzet ve kuvvet demektir.” el-Kuşeyrî ise şöyle demiştir: “Rükn, bedenin yan tarafıdır. Bu [ifade], bir şeyden yüz çevirmede aşırılığı ifade eden bir kinayedir.”

20849. Metin

(وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ) (أَوْ) بِمَعْنَى الْوَاوِ، لِأَنَّهُمْ قَالُوهُمَا جَمِيعًا. قَالَهُ الْمُؤَرِّجُ وَالْفَرَّاءُ، وَأَنْشَدَ بَيْتَ جَرِيرٌ:

{ وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ } “ve: 'O bir büyücüdür veya delidir' dedi”; buradaki { أَوْ } 'vav' (ve) anlamındadır; çünkü onların her ikisini birden söylemişlerdir. Bunu el-Müerric ve el-Ferrâ söylemiş ve Cerîr'in şu beytini okumuştur:

20850. Metin

أَثَعْلَبَةَ الْفَوَارِسِ أَوْ رِيَاحًا ... عَدَلْتَ بِهِمْ طُهَيَّةَ وَالْخِشَابَا «١»

Süvari Sa'lebe'yi yahut Riyâh'ı mı / Tuhayye ve Hışâb ile bir tuttun? «١»

20851. Metin

وَقَدْ تُوضَعُ (أَوْ) بِمَعْنَى الْوَاوِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً) «٢» وَالْوَاوُ بِمَعْنَى أَوْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (فَانْكِحُوا مَا طابَ لَكُمْ مِنَ النِّساءِ مَثْنى وَثُلاثَ وَرُباعَ) وقد تقدم جميع هذا «٣».َأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ)

Bazen { أَوْ } edatı 'vav' anlamında kullanılır; tıpkı Yüce Allah'ın: { وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً } «٢» “Onlardan hiçbir günahkara veya nanköre itaat etme” buyruğunda olduğu gibi. 'Vav' da { أَوْ } anlamında kullanılır; tıpkı Yüce Allah'ın: { فَانْكِحُوا مَا طابَ لَكُمْ مِنَ النِّساءِ مَثْنى وَثُلاثَ وَرُباعَ } “Kadınlardan size helal olanları ikişer, üçer ve dörder nikahlayın” buyruğunda olduğu gibi; bunların hepsi daha önce geçmişti «٣». { فَأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ } “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp”

20852. Metin

لكفرهم وتوليهم عن الايمان. َنَبَذْناهُمْ)

inkârları ve imandan yüz çevirmeleri sebebiyle [yakaladık]. { فَنَبَذْناهُمْ } “fırlattık”

20853. Metin

أي طرحناهمِ ي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ)

yani onları attık, { فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ } “denize; o kınanacak işler yapıyordu”

20854. Metin

يَعْنِي فِرْعَوْنَ، لِأَنَّهُ أَتَى ما يلام عليه.

Firavun'u kastetmektedir; çünkü o kınanmayı gerektirecek şeyler yapmıştır.

20855. Metin

[سورة الذاريات (٥١): الآيات ٤١ الى ٤٢]

[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 41-42]

20856. Metin

وَفِي عادٍ إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ (٤١) مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلاَّ جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ (٤٢)

{ وَفِي عادٍ إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ (٤١) مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلاَّ جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ (٤٢) } “Âd kavminde de [ibret vardır]. Hani biz onların üzerine kasıp kavuran (kısır) bir rüzgar göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi un ufak ediyordu.”

20857. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَفِي عادٍ) أَيْ وَتَرَكْنَا فِي عَادٍ آيَةً لِمَنْ تَأَمَّلَ. (إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ) وَهِيَ الَّتِي لَا تُلْقِحُ سَحَابًا وَلَا شَجَرًا، وَلَا رَحْمَةَ فِيهَا وَلَا بَرَكَةَ وَلَا مَنْفَعَةَ، وَمِنْهُ امْرَأَةٌ عَقِيمٌ لَا تَحْمِلُ وَلَا تَلِدُ. ثُمَّ قِيلَ: هِيَ الجنوب. روى ابن أبي ذئب عن الحرث بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: الرِّيحَ الْعَقِيمَ الْجَنُوبُ وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هِيَ الدَّبُورُ كَمَا فِي الصَّحِيحِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ (نُصِرْتُ بِالصَّبَا وَأُهْلِكَتْ عَادٌ بِالدَّبُورِ). وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ النَّكْبَاءُ. وَقَالَ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ: مَسْكَنُهَا الْأَرْضُ الرَّابِعَةُ وَمَا فُتِحَ عَلَى عَادٍ مِنْهَا إِلَّا كَقَدْرِ مَنْخَرِ الثَّوْرِ. وَرَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا أَنَّهَا الصَّبَا، فَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ) أَيْ كَالشَّيْءِ الْهَشِيمِ، يُقَالُ لِلنَّبْتِ إِذَا يَبِسَ وَتَفَتَّتَ: رَمِيمٌ وَهَشِيمٌ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَالشَّيْءِ الْهَالِكِ الْبَالِي، وَقَالَهُ مجاهد. ومنه قول الشاعر «٤»:

Yüce Allah'ın: { وَفِي عادٍ } “Âd kavminde de” buyruğu; düşünen kimse için Âd kavminde de bir ayet [ve ibret] bıraktık, demektir. { إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ } “Hani biz onların üzerine kasıp kavuran (kısır) bir rüzgar göndermiştik” buyruğunda geçen [el-akîm]; ne bulutu ne de ağacı aşılayan, içinde hiçbir rahmet, bereket ve fayda bulunmayan rüzgardır. Gebe kalmayan ve doğurmayan kadına da bu kökten hareketle 'imraetün akîm' (kısır kadın) denir. Daha sonra şöyle denilmiştir: Bu rüzgar cenûb (güney) rüzgarıdır. İbn Ebî Zi'b, el-Hâris b. Abdirrahmân'dan, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem naklettiğine göre o şöyle buyurmuştur: « الرِّيحَ الْعَقِيمَ الْجَنُوبُ » «Kısır rüzgar cenûbdur (güney rüzgarıdır).» Mukâtil ise şöyle demiştir: O, Sahîh'te Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiği üzere debûr (batı) rüzgarıdır: « نُصِرْتُ بِالصَّبَا وَأُهْلِكَتْ عَادٌ بِالدَّبُورِ » «Ben sabâ (doğu) rüzgarı ile zafere ulaştırıldım, Âd kavmi ise debûr (batı) rüzgarı ile helak edildi.» İbn Abbâs: “O, nakbâ rüzgarıdır” demiştir. Ubeyd b. Umeyr de şöyle demiştir: “Onun meskeni dördüncü yer katıdır; Âd kavmine oradan sadece bir öküzün burun deliği miktarı açılmıştır.” İbn Ebî Necîh'in Mücâhid'den naklettiğine göre ise o sabâ rüzgarıdır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Yüce Allah'ın: { مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ } “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi un ufak ediyordu” buyruğu; çerçöp / ufalanmış şey gibi [yapıyordu], demektir. Bitki kuruyup ufalandığı zaman ona 'ramîm' ve 'heşîm' denir. İbn Abbâs: “Helak olmuş, çürüyüp ufalanmış şey gibi” demiştir; Mücâhid de böyle söylemiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:4

20858. Metin

تَرَكْتَنِي حِينَ كَفَّ الدَّهْرُ مِنْ بَصَرِي ... وَإِذْ بَقِيتُ كَعَظْمِ الرِّمَّةِ الْبَالِي

Zaman gözümü kör ettiğinde beni terk ettin / Ve ben çürümüş bir kemik gibi kaldığım zaman.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.