[Kamer Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

21167. Metin

سُورَةُ الْقَمَرِ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْجُمْهُورِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: (أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ) إِلَى قَوْلِهِ: (وَالسَّاعَةُ أَدْهى وَأَمَرُّ) وَلَا يَصِحُّ عَلَى مَا يَأْتِي. وَهِيَ خَمْسٌ وَخَمْسُونَ آيَةً.

Kamer Suresi, cumhurun kavline göre bütünüyle Mekkîdir. Mukâtil ise: Yüce Allah'ın { أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ } “Yoksa onlar: 'Biz yardımlaşan [ve galip gelecek] bir topluluğuz' mu diyorlar?” sözünden { وَالسَّاعَةُ أَدْهى وَأَمَرُّ } “Kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır” sözüne kadar olan üç ayet müstesnadır, demiştir; ancak gelecek olan açıklamalara göre bu sahih değildir. Bu sure elli beş ayettir.

21168. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

21169. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ١ الى ٨]

[Kamer Suresi (54): Ayetler 1 ila 8]

21170. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

21171. Metin

اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١) وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢) وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣) وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ (٤)

{ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” (1) { وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: 'Sürüp giden bir büyüdür' derler.” (2) { وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “Yalanladılar ve hevalarına uydular; oysa her iş karara bağlanacaktır.” (3) { وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } “Andolsun ki onlara [kendilerini kötülükten] vazgeçirecek haberler gelmiştir.” (4)

21172. Metin

حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ (٥) فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ (٦) خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ (٧) مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ (٨)

{ حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “[Bu,] doruk noktada bir hikmettir; fakat uyarılar fayda vermiyor.” (5) { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } “O hâlde onlardan yüz çevir. O gün çağırıcı, görülmemiş ve dehşetli bir şeye çağırır.” (6) { خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ } “Gözleri zillet içinde, sanki etrafa yayılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.” (7) { مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } “O çağırıcıya doğru koşarak... Kâfirler: 'Bu pek çetin bir gündür' derler.” (8)

21173. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ) (اقْتَرَبَتِ) أَيْ قَرُبَتْ مِثْلُ أَزِفَتِ الْآزِفَةُ «١» (عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ. فَهِيَ بِالْإِضَافَةِ إِلَى مَا مَضَى قَرِيبَةٌ، لِأَنَّهُ قَدْ مَضَى أَكْثَرُ الدُّنْيَا كَمَا رَوَى قَتَادَةُ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: خَطَبَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَدْ كَادَتِ الشَّمْسُ تَغِيبُ فَقَالَ: (مَا بَقِيَ مِنْ دُنْيَاكُمْ فِيمَا مَضَى إِلَّا مِثْلُ مَا بَقِيَ مِنْ هَذَا الْيَوْمِ فِيمَا مَضَى) وَمَا نَرَى مِنَ الشَّمْسِ إِلَّا يَسِيرًا. وَقَالَ كَعْبٌ وَوَهْبٌ: الدُّنْيَا سِتَّةُ آلَافِ سَنَةٍ. قَالَ وَهْبٌ: قَدْ مَضَى مِنْهَا خَمْسَةُ آلَافِ سَنَةٍ وَسِتُّمِائَةِ سَنَةٍ. ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: (وَانْشَقَّ الْقَمَرُ) أَيْ وَقَدِ انْشَقَّ الْقَمَرُ. وَكَذَا قَرَأَ حُذَيْفَةُ (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَقَدِ انْشَقَّ الْقَمَرُ) بِزِيَادَةِ (قَدْ) وَعَلَى هَذَا الْجُمْهُورُ مِنَ العلماء، ثبت ذلك في صحيح

Yüce Allah'ın: { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı” buyruğunda geçen; (اقْتَرَبَتِ) yani açıkladığımız üzere { أَزِفَتِ الْآزِفَةُ } “Yaklaşan yaklaştı” gibi yaklaştı demektir.1 O [kıyamet], geçmişe nispetle yakındır; çünkü dünyanın çoğu geçip gitmiştir. Nitekim Katâde'nin Enes'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem güneş neredeyse batmak üzereyken bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: « مَا بَقِيَ مِنْ دُنْيَاكُمْ فِيمَا مَضَى إِلَّا مِثْلُ مَا بَقِيَ مِنْ هَذَا الْيَوْمِ فِيمَا مَضَى » «Geçip giden kısmına nispetle dünyanızdan geriye kalan, şu günün geçmiş kısmına nispetle geriye kalan [vakti] kadardır.» Biz de güneşten pek az bir kısımdan başkasını göremiyorduk. Ka'b ve Vehb: “Dünya altı bin yıldır” demişlerdir. Vehb: “Ondan beş bin altı yüz yıl geçmiştir” demiştir. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir. Daha sonra Yüce Allah: { وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “ve ay yarıldı” buyurmuştur; yani ay yarılmış bulunmaktadır. Huzeyfe de { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَقَدِ انْشَقَّ الْقَمَرُ } şeklinde (قَدْ) ilavesiyle okumuştur. Âlimlerin cumhurunun benimsediği görüş de budur; bu husus Sahîh...

21174. Metin

الْبُخَارِيِّ وَغَيْرِهِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَابْنِ عُمَرَ وَأَنَسٍ وَجُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ ﵃. وَعَنْ أَنَسٍ قَالَ: سَأَلَ أَهْلُ مَكَّةَ النَّبِيَّ ﷺ آيَةً، فَانْشَقَّ الْقَمَرُ بِمَكَّةَ مَرَّتَيْنِ فَنَزَلَتْ: (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ) إِلَى قَوْلِهِ: (سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ) يَقُولُ ذَاهِبٌ قَالَ أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حديث حسن صحيح. ولفظ البخاري عن أنسى قَالَ: انْشَقَّ الْقَمَرُ فِرْقَتَيْنِ. وَقَالَ قَوْمٌ: لَمْ يَقَعِ انْشِقَاقُ الْقَمَرِ بَعْدُ وَهُوَ مُنْتَظَرٌ، أَيِ اقْتَرَبَ قِيَامُ السَّاعَةِ وَانْشِقَاقُ الْقَمَرِ، وَأَنَّ السَّاعَةَ إِذَا قَامَتِ انْشَقَّتِ السَّمَاءُ بِمَا فِيهَا مِنَ الْقَمَرِ وَغَيْرِهِ. وَكَذَا قَالَ الْقُشَيْرِيُّ. وَذَكَرَ الْمَاوَرْدِيُّ: أَنَّ هَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ، وَقَالَ: لِأَنَّهُ إِذَا انْشَقَّ مَا بَقِيَ أَحَدٌ إِلَّا رَآهُ، لِأَنَّهُ آيَةٌ وَالنَّاسُ فِي الْآيَاتِ سَوَاءٌ. وَقَالَ الْحَسَنُ: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ فَإِذَا جَاءَتِ انْشَقَّ الْقَمَرُ بَعْدَ النَّفْخَةِ الثَّانِيَةِ. وَقِيلَ: (وَانْشَقَّ الْقَمَرُ) أَيْ وَضَحَ الْأَمْرُ وَظَهَرَ، وَالْعَرَبُ تَضْرِبُ بِالْقَمَرِ مَثَلًا فِيمَا وَضَحَ، قَالَ:

Buhârî ve diğerlerinde İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Enes, Cübeyr b. Mut'im ve İbn Abbâs radıyallâhu anhüm'ün hadisleriyle sabittir. Enes'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Mekke halkı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir mucize istedi; bunun üzerine ay Mekke'de iki parçaya ayrıldı ve { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı” ayetinden { سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Sürüp giden bir büyüdür” yani gelip geçicidir kavline kadar olan kısım indi. Ebû Îsâ et-Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir, demiştir. Buhârî'nin Enes'ten gelen lafzında ise: 'Ay iki fırkaya ayrıldı' şeklindedir. Bir topluluk ise şöyle demiştir: Ayın yarılması henüz vuku bulmamıştır ve beklenmektedir; yani kıyametin kopması ve ayın yarılması yaklaşmıştır; nitekim kıyamet koptuğu zaman gök, içindeki ay ve diğer şeylerle birlikte yarılacaktır. el-Kuşeyrî de böyle demiştir. el-Mâverdî bunun cumhurun kavli olduğunu zikretmiş ve şöyle demiştir: Çünkü o yarılsaydı, onu görmeyen kimse kalmazdı; zira o bir mucizedir ve insanlar mucizeleri görmede eşittir. el-Hasan şöyle demiştir: Kıyamet yaklaştı, geldiğinde ise ikinci sur üflenişinden sonra ay yarılacaktır. Bir diğer görüşe göre: { وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } yani mesele aydınlandı ve açığa çıktı demektir; Araplar apaçık hâle gelen şeyler için ayı mesel gösterirler. Şair şöyle demiştir:

21175. Metin

أَقِيمُوا بَنِي أُمِّي صُدُورَ مَطِيِّكُمْ ... فَإِنِّي إِلَى حَيٍّ سِوَاكُمْ لَأَمْيَلُ

Doğrultun ey anamın oğulları bineklerinizin göğüslerini... Çünkü ben sizden başka bir kabileye daha meyilliyim.

21176. Metin

فَقَدْ حُمَّتِ الْحَاجَاتُ وَاللَّيْلُ مُقْمِرٌ ... وَشُدَّتْ لِطِيَّاتٍ مَطَايَا وَأَرْحُلُ

İhtiyaçlar kesinleşti ve gece aydınlıktır... Hedefler için binekler ve semerler bağlandı.

21177. Metin

وَقِيلَ: انْشِقَاقُ الْقَمَرِ هُوَ انْشِقَاقُ «١» الظُّلْمَةِ عَنْهُ بِطُلُوعِهِ فِي أَثْنَائِهَا، كَمَا يُسَمَّى الصُّبْحُ فَلْقًا، لِانْفِلَاقِ الظُّلْمَةِ عَنْهُ. وَقَدْ يُعَبَّرُ عَنِ انْفِلَاقِهِ بِانْشِقَاقِهِ كَمَا قَالَ النَّابِغَةُ:

Bir diğer görüşe göre: Ayın yarılması, onun karanlığın arasından doğmasıyla karanlığın yarılmasıdır; tıpkı karanlığı yardığı için sabaha Felak (فَلَق) denilmesi gibi. Sabahın yarılması da bazen inşikak (infilak) ile ifade edilir; nitekim en-Nâbiğa şöyle demiştir:

21178. Metin

فَلَمَّا أَدْبَرُوا وَلَهُمْ دَوِيٌّ ... دَعَانَا عِنْدَ شَقِّ الصُّبْحِ دَاعِ

Gürültüyle arkalarını dönüp gittiklerinde... Sabahın yarılma vaktinde bizi bir çağırıcı çağırdı.

21179. Metin

قُلْتُ: وَقَدْ ثَبَتَ بِنَقْلِ الْآحَادِ الْعُدُولِ أَنَّ الْقَمَرَ انْشَقَّ بِمَكَّةَ، وَهُوَ ظَاهِرُ التَّنْزِيلِ، وَلَا يَلْزَمُ أَنْ يَسْتَوِيَ النَّاسُ فِيهَا، لِأَنَّهَا كَانَتْ آيَةً لَيْلِيَّةً، وَأَنَّهَا كَانَتْ بِاسْتِدْعَاءِ النَّبِيِّ ﷺ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى عِنْدَ التَّحَدِّي. فَرُوِيَ أَنَّ حَمْزَةَ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ حِينَ أَسْلَمَ غَضَبًا مِنْ سَبِّ أَبِي جَهْلٍ الرَّسُولَ ﷺ طَلَبَ أَنْ يُرِيَهُ آيَةً يَزْدَادُ بِهَا يَقِينًا فِي إِيمَانِهِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي الصَّحِيحِ أَنَّ أَهْلَ مَكَّةَ هُمُ الَّذِينَ سَأَلُوا وَطَلَبُوا أَنْ يُرِيَهُمْ آيَةً، فَأَرَاهُمُ انْشِقَاقَ الْقَمَرِ فِلْقَتَيْنِ كَمَا فِي حَدِيثِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَغَيْرِهِ. وَعَنْ حُذَيْفَةَ أَنَّهُ خَطَبَ بِالْمَدَائِنِ ثُمَّ قَالَ: أَلَا إِنَّ السَّاعَةَ قَدِ اقْتَرَبَتْ، وَأَنَّ الْقَمَرَ قَدِ انْشَقَّ عَلَى عَهْدِ نَبِيِّكُمْ ﷺ. وَقَدْ قِيلَ: هُوَ على

Ben derim ki: Âdil ravilerin âhâd nakliyle ayın Mekke'de yarıldığı kesin olarak sabittir; indirilen [Kur'an]'ın zahir anlamı da budur. Bütün insanların onu görmede eşit olması gerekmez; zira bu gece vakti gerçekleşen bir mucizeydi ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in [müşriklere] meydan okuma (tehaddî) anında Yüce Allah'tan talep etmesiyle vuku bulmuştu.1 Nitekim Ebû Cehil'in Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hakaret etmesine öfkelenerek Müslüman olduğu vakit Hamza b. Abdilmuttalib'in, imandaki yakînini artıracak bir mucize göstermesini istediği rivayet edilmiştir. Sahih'te ise asıl mucize talep edip isteyenlerin Mekke halkı olduğu, bunun üzerine [Hz. Peygamber'in] onlara İbn Mes'ûd ve diğerlerinin rivayet ettiği hadiste geçtiği üzere ayın iki parçaya ayrıldığını gösterdiği daha önce geçmişti. Huzeyfe'den nakledildiğine göre o, Medâin'de hutbe irad etmiş ve ardından şöyle demiştir: «Haberiniz olsun ki kıyamet yaklaşmıştır ve ay Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem'in devrinde yarılmıştır.» Şöyle de denilmiştir: Bu [ifade]

21180. Metin

التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، وَتَقْدِيرُهُ انْشَقَّ الْقَمَرُ وَاقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ، قَالَهُ ابْنُ كَيْسَانَ. وَقَدْ مَرَّ عَنِ الْفَرَّاءِ أَنَّ الْفِعْلَيْنِ إِذَا كَانَا مُتَقَارِبَيِ الْمَعْنَى فَلَكَ أَنْ تُقَدِّمَ وَتُؤَخِّرَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: (ثُمَّ دَنا فَتَدَلَّى) «١». قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا) هَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ رَأَوُا انْشِقَاقَ الْقَمَرِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: اجْتَمَعَ الْمُشْرِكُونَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَقَالُوا: إِنْ كُنْتَ صَادِقًا فَاشْقُقْ لَنَا الْقَمَرَ فِرْقَتَيْنِ، نِصْفٌ عَلَى أَبِي قُبَيْسٍ وَنِصْفٌ عَلَى قُعَيْقِعَانَ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنْ فَعَلْتُ تُؤْمِنُونَ) قَالُوا: نَعَمْ؟ وَكَانَتْ لَيْلَةَ بَدْرٍ، فَسَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ رَبَّهُ أَنْ يُعْطِيَهُ مَا قَالُوا، فَانْشَقَّ الْقَمَرُ فِرْقَتَيْنِ، وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُنَادِي الْمُشْرِكِينَ: (يَا فُلَانُ يَا فُلَانُ اشْهَدُوا). وَفِي حَدِيثِ ابْنِ مَسْعُودٍ: انْشَقَّ الْقَمَرُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَتْ قُرَيْشٌ: هَذَا مِنْ سِحْرِ ابْنِ أَبِي كَبْشَةَ، سَحَرَكُمْ فَاسْأَلُوا السُّفَّارَ، فَسَأَلُوهُمْ فَقَالُوا: قَدْ رَأَيْنَا الْقَمَرَ انْشَقَّ فَنَزَلَتْ: (اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ. وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا) أَيْ إِنْ يَرَوْا آيَةً تَدُلُّ عَلَى صِدْقِ مُحَمَّدٍ ﷺ أَعْرَضُوا عَنْ الْإِيمَانِ (وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ) أَيْ ذَاهِبٌ، مِنْ قَوْلِهِمْ: مَرَّ الشَّيْءُ وَاسْتَمَرَّ إِذَا ذَهَبَ، قَالَهُ أَنَسٌ وَقَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَالْفَرَّاءُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو عُبَيْدَةَ، وَاخْتَارَهُ النَّحَّاسُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَالضَّحَّاكُ: مُحْكَمٌ قَوِيٌّ شَدِيدٌ، وَهُوَ مِنَ الْمِرَّةِ وَهِيَ الْقُوَّةُ، كَمَا قَالَ لَقِيطٌ:

Takdim ve tehir kabilindendir; takdiri de 'Ay yarıldı ve kıyamet yaklaştı' şeklindedir; bunu İbn Keysân söylemiştir. Yüce Allah'ın { ثُمَّ دَنا فَتَدَلَّى } “Sonra yaklaştı ve sarktı” kavlinde, el-Ferrâ'dan iki fiilin anlamı birbirine yakın olduğunda öne alıp sonraya bırakmanın caiz olduğu nakledilmişti. Yüce Allah'ın: { وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler” kavli, onların ayın yarılmasını gördüklerine delalet eder. İbn Abbâs dedi ki: Müşrikler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında toplandılar ve: 'Eğer doğru sözlü isen bize ayı iki parçaya ayır; yarısı Ebû Kubeys üzerinde, yarısı Kuaykıân üzerinde olsun' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: “Bunu yaparsam iman eder misiniz?” buyurdu. Onlar: 'Evet' dediler. O gece Bedir (dolunay) gecesiydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbinden onların söylediklerini kendisine vermesini diledi, böylece ay iki parçaya ayrıldı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de müşriklere: “Ey filan, ey filan! Şahit olun!” diye sesleniyordu. İbn Mes'ûd'un hadisinde ise şöyledir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında ay yarıldı, Kureyş ise: 'Bu İbn Ebî Kebşe'nin sihridir; sizi büyüledi, yoldan gelen yolculara sorun' dediler. Onlara sordular; onlar da: 'Biz ayın yarıldığını gördük' dediler. Bunun üzerine { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ. وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler” yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğuna delalet eden bir mucize görseler imandan yüz çevirirler { وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “ve: 'Sürüp giden bir büyüdür' derler” ayetleri indi; yani gelip geçicidir; bu da bir şey geçip gittiğinde kullanılan Arapça ifadeden gelir. Bunu Enes, Katâde, Mücâhid, el-Ferrâ, el-Kisâî ve Ebû Ubeyde söylemiş; en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Ebu'l-Âliye ve ed-Dahhâk ise: Muhkem, güçlü ve şiddetlidir, dediler; bu da kuvvet anlamındaki mirre (مِرَّة) kökündendir; nitekim Lakît şöyle demiştir:

21181. Metin

حَتَّى اسْتَمَرَّتْ عَلَى شَزْرٍ مَرِيرَتُهُ ... مُرُّ الْعَزِيمَةِ لَا [قَحْمًا «٢»] وَلَا ضَرَعَا

Nihayet onun ipi bükülüp sağlamlaştı... Kararlılığı keskin olup ne acizdir ne de gevşek.

21182. Metin

وَقَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ مَأْخُوذٌ مِنْ إِمْرَارِ الْحَبْلِ وَهُوَ شِدَّةُ فَتْلِهِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ مُرٌّ مِنَ الْمَرَارَةِ. يُقَالُ: أَمَرَّ الشَّيْءَ صَارَ مُرًّا، وَكَذَلِكَ مَرَّ الشَّيْءُ [يَمُرُّ] بِالْفَتْحِ مَرَارَةٌ فَهُوَ مُرٌّ، وَأَمَرَّهُ غَيْرُهُ وَمَرَّهُ. وَقَالَ الرَّبِيعُ: مُسْتَمِرٌّ نَافِذٌ. يَمَانٌ: مَاضٍ. أَبُو عُبَيْدَةَ: بَاطِلٌ. وَقِيلَ: دَائِمٌ. قال «٣»:

el-Ahfeş şöyle dedi: Bu, ipin sağlam bükülmesinden alınmıştır. Bir diğer görüşe göre: Acılık kökünden acı demektir. Bir şey acılaştığında bu kökten fiiller kullanılır. er-Rebî': 'Müstemir (مُسْتَمِرٌّ), tesirli/geçici demektir' dedi. Yemân: 'Geçicidir' dedi. Ebû Ubeyde: 'Bâtıldır' dedi. Bir görüşe göre: 'Daimîdir' demektir. Şair şöyle demiştir:

21183. Metin

وليس على شي قويم بمستمر

Ve [dünya], dosdoğru hiçbir durum üzere kalıcı/sürekli değildir.123

21184. Metin

أَيْ بِدَائِمٍ. وَقِيلَ: يُشْبِهُ بَعْضُهُ بَعْضًا، أَيْ قَدِ اسْتَمَرَّتْ أَفْعَالُ مُحَمَّدٍ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ فَلَا يَأْتِي بِشَيْءٍ لَهُ حَقِيقَةٌ بَلِ الْجَمِيعُ تَخْيِيلَاتٌ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ قَدْ مَرَّ مِنَ الْأَرْضِ إِلَى السَّمَاءِ. (وَكَذَّبُوا) نَبِيَّنَا (وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ) أَيْ ضَلَالَاتَهُمْ وَاخْتِيَارَاتَهُمْ. (وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ) أَيْ يَسْتَقِرُّ بِكُلِّ عَامِلٍ عَمِلَهُ، فَالْخَيْرُ مُسْتَقِرٌّ بِأَهْلِهِ فِي الْجَنَّةِ، وَالشَّرُّ مُسْتَقِرٌّ بِأَهْلِهِ فِي النَّارِ. وَقَرَأَ شيبة (مستقر) بفتح القاف، أي لكل شي وَقْتٌ يَقَعُ فِيهِ مِنْ غَيْرِ تَقَدُّمٍ وَتَأَخُّرٍ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ أَبِي جَعْفَرِ بْنِ الْقَعْقَاعِ (وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٍّ) بِكَسْرِ الْقَافِ وَالرَّاءِ جَعَلَهُ نَعْتًا لِأَمْرٍ وَ (كُلُّ) عَلَى هَذَا يَجُوزُ أَنْ يَرْتَفِعَ بِالِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ، كَأَنَّهُ قَالَ: وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٍّ فِي أُمِّ الْكِتَابِ كَائِنٌ. وَيَجُوزُ أَنْ يَرْتَفِعَ بِالْعَطْفِ عَلَى السَّاعَةِ، الْمَعْنَى: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٍّ، أَيِ اقْتَرَبَ اسْتِقْرَارُ الْأُمُورِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَمَنْ رَفَعَهُ جَعَلَهُ خَبَرًا عَنْ (كُلُّ). قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ) أَيْ مِنْ بَعْضِ الْأَنْبَاءِ، فَذَكَرَ سُبْحَانَهُ مِنْ ذَلِكَ مَا عَلِمَ أَنَّهُمْ يَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ، وَأَنَّ لَهُمْ فِيهِ شِفَاءٌ. وَقَدْ كَانَ هُنَاكَ أُمُورٌ أَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا اقْتَصَّ عَلَيْنَا مَا عَلِمَ أَنَّ بِنَا إِلَيْهِ حَاجَةً وَسَكَتَ عَمَّا سِوَى ذَلِكَ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ) أَيْ جَاءَ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارَ مِنْ أَنْبَاءِ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ (مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ) أَيْ مَا يَزْجُرُهُمْ عَنِ الْكُفْرِ لَوْ قَبِلُوهُ. وَأَصْلُهُ مُزْتَجَرٌ فَقُلِبَتِ التَّاءُ دَالًا، لِأَنَّ التَّاءَ حَرْفٌ مَهْمُوسٌ وَالزَّايُ حَرْفٌ مَجْهُورٌ، فَأُبْدِلَ مِنَ التَّاءِ دَالًا تُوَافِقُهَا فِي الْمَخْرَجِ وَتُوَافِقُ الزَّايَ فِي الْجَهْرِ. وَ (مُزْدَجَرٌ) مِنَ الزَّجْرِ وَهُوَ الِانْتِهَاءُ، يُقَالُ: زَجَرَهُ وَازْدَجَرَهُ فَانْزَجَرَ وَازْدَجَرَ، وَزَجَرْتُهُ أَنَا فَانْزَجَرَ أَيْ كَفَفْتُهُ فَكَفَّ، كَمَا قَالَ:

Yani daimî değildir. Bir görüşe göre: Birbirine benzer demektir; yani Muhammed'in yaptıkları hep bu minval üzere devam etmiştir, hakikati olan bir şey getirmez, aksine hepsi hayal ürünüdür. Bir görüşe göre ise manası: Yerden göğe kadar ulaştı demektir. { وَكَذَّبُوا } “Yalanladılar” Peygamberimizi, { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “ve hevalarına uydular” yani sapkınlıklarına ve şahsi tercihlerine uydular. { وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “oysa her iş karara bağlanacaktır” yani her iş yapanın ameli karar kılacaktır; hayır ehliyle birlikte cennette, şer ise ehliyle birlikte cehennemde karar bulur. Şeybe { مُسْتَقَرٌّ } şeklinde kaf harfinin fethasıyla okumuştur; yani her şeyin öne alınmaksızın ve ertelenmeksizin vuku bulacağı bir vakti vardır. Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ'dan kaf ve ra harflerinin kesresiyle { وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٍّ } şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir; bunu { أَمْرٍ } kelimesine sıfat yapmıştır. Bu kıraate göre { كُلُّ } kelimesinin mübteda olarak merfû olması ve haberin mahzuf olması caizdir; sanki: 'Ümmü'l-Kitâb'da karara bağlanmış her iş meydana gelecektir' demiş gibidir. Kıyamet lafzına atfedilerek merfû olması da caizdir; mana şudur: Kıyamet ve her karara bağlanmış iş yaklaştı; yani kıyamet gününde işlerin karara bağlanması yaklaştı. Onu merfû okuyan ise { كُلُّ } kelimesinin haberi yapmıştır. Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ } “Andolsun ki onlara haberlerden gelmiştir” kavli, yani bazı haberler gelmiştir demektir; Yüce Allah onlara muhtaç olduklarını ve kendileri için şifa olduğunu bildiği şeyleri zikretmiştir. Orada bundan daha fazla hususlar da vardı; fakat O bize ancak ihtiyacımız olduğunu bildiği şeyleri nakletmiş ve bunun dışındakilerden söz etmemiştir. Bu, Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ } yani bu kâfirlere geçmiş ümmetlerin haberlerinden { مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } “[kendilerini kötülükten] vazgeçirecek haberler gelmiştir” yani kabul etselerdi kendilerini küfürden vazgeçirecek şeyler gelmiştir, kavlidir. Kelimenin aslı 'Muztecer' (مُزْتَجَرٌ) idi; te harfi dehhün (cehr) sıfatına sahip olan ze harfiyle mahreç ve cehr uyumu sağlaması için dal harfine dönüştürüldü. Müzdecer (مُزْدَجَرٌ) kelimesi zecre yani vazgeçmeye dayanır. Şairin dediği gibi:

21185. Metin

فَأَصْبَحَ مَا يَطْلُبُ الْغَانِيَا ... تُ مُزْدَجَرًا عن هواه ازدجارا

Güzel kadınları arzulayışı, hevasından tam bir vazgeçişle vazgeçilmiş hâle geldi.

21186. Metin

وقرى (مُزَّجَرٌ) بِقَلْبِ تَاءِ الِافْتِعَالِ زَايًا وَإِدْغَامِ الزَّايِ فِيهَا، حَكَاهُ الزَّمَخْشَرِيُّ. (حِكْمَةٌ بالِغَةٌ) يَعْنِي الْقُرْآنَ وَهُوَ بَدَلٌ مِنْ (مَا) مِنْ قَوْلِهِ: (مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ). وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ خَبَرَ ابْتِدَاءٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ هُوَ حِكْمَةٌ. (فَما تُغْنِ النُّذُرُ)

İftial babının te harfinin zeye dönüştürülüp zenin zeye idğam edilmesiyle { مُزَّجَرٌ } şeklinde de okunmuştur; bunu ez-Zemahşerî nakletmiştir. { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } “[Bu,] doruk noktada bir hikmettir” yani Kur'an'dır; bu da { مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } kavlindeki { مَا } lafzından bedeldir. Mahzuf bir mübtedanın haberi olması da caizdir, yani: O, hikmettir. { فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “fakat uyarılar fayda vermiyor”

21187. Metin

إِذَا كَذَّبُوا وَخَالَفُوا كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (وَما تُغْنِي الْآياتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ) «١» ف (فَما) نَفْيٌ أَيْ لَيْسَتْ تُغْنِي عَنْهُمُ النُّذُرُ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْتِفْهَامًا بِمَعْنَى التَّوْبِيخِ، أَيْ فَأَيُّ شي تُغْنِي النُّذُرُ عَنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ عَنْهَا. وَ (النُّذُرُ) يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى الْإِنْذَارِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ جَمْعُ نَذِيرٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَتَوَلَّ عَنْهُمْ) أَيْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ. قِيلَ: هَذَا مَنْسُوخٌ بِآيَةِ السَّيْفِ. وَقِيلَ: هُوَ تَمَامُ الْكَلَامِ. ثُمَّ قال: (يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ) الْعَامِلُ فِي (يَوْمَ) (يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ) أَوْ (خُشَّعاً) أَوْ فِعْلٌ مُضْمَرٌ تَقْدِيرُهُ وَاذْكُرْ يَوْمَ. وَقِيلَ: عَلَى حَذْفِ حَرْفِ الْفَاءِ وَمَا عَمِلَتْ فِيهِ مِنْ جَوَابِ الْأَمْرِ، تَقْدِيرُهُ: فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَإِنَّ لَهُمْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِي. وَقِيلَ: تَوَلَّ عَنْهُمْ يَا مُحَمَّدُ فَقَدْ أَقَمْتَ الْحُجَّةَ وَأَبْصِرْهُمْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِي. وَقِيلَ: أَيْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا تَسْأَلْ عَنْهُمْ وَعَنْ أَحْوَالِهِمْ، فَإِنَّهُمْ يُدْعَوْنَ (إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ) وَيَنَالُهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ. وَهُوَ كَمَا تَقُولُ: لَا تَسْأَلُ عَمَّا جَرَى عَلَى فُلَانٍ إِذَا أَخْبَرْتُهُ بِأَمْرٍ عَظِيمٍ. وقيل: أي وكل أمر مستقر يوم يدعوا الدَّاعِي. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ (نُكْرٌ) بِإِسْكَانِ الْكَافِ، وَضَمَّهَا الْبَاقُونَ وَهُمَا لُغَتَانِ كَعُسْرٍ وَعُسُرٍ وَشُغْلٍ وَشُغُلٍ، وَمَعْنَاهُ الْأَمْرُ الْفَظِيعُ الْعَظِيمُ وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ. وَالدَّاعِي هُوَ إِسْرَافِيلُ ﵇. وَقَدْ روي عن مجاهد وقتادة أنهما قرءا (إِلَى شَيْءٍ نُكِرَ) بِكَسْرِ الْكَافِ وَفَتْحِ الرَّاءِ عَلَى الْفِعْلِ الْمَجْهُولِ. (خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ) الْخُشُوعُ فِي الْبَصَرِ الْخُضُوعُ وَالذِّلَّةُ، وَأَضَافَ الْخُشُوعَ إِلَى الْأَبْصَارِ لِأَنَّ أَثَرَ الْعِزِّ وَالذُّلِّ يَتَبَيَّنُ فِي نَاظِرِ الْإِنْسَانِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (أَبْصارُها خاشِعَةٌ) «٢» وَقَالَ تَعَالَى: (خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ) «٣». وَيُقَالُ: خَشَعَ وَاخْتَشَعَ إِذَا ذَلَّ. وَخَشَعَ بِبَصَرِهِ أَيْ غَضَّهُ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو عَمْرٍو (خَاشِعًا) بِالْأَلِفِ وَيَجُوزُ فِي أَسْمَاءِ الْفَاعِلِينَ إِذَا تَقَدَّمَتْ عَلَى الْجَمَاعَةِ التَّوْحِيدُ، نَحْوُ: (خَاشِعًا أَبْصَارُهُمْ) وَالتَّأْنِيثُ نَحْوُ: (خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ) «٤» وَيَجُوزُ الْجَمْعُ نحو: (خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ) قال «٥»:

Yalanlayıp muhalefet ettiklerinde; nitekim Yüce Allah: { وَما تُغْنِي الْآياتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ } “Ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez” buyurmuştur. Buradaki { فَما } nefy (olumsuzluk) edatıdır, yani uyarılar onlara fayda sağlamaz. Kınama anlamında istifham (soru) olması da caizdir; yani onlar uyarılardan yüz çevirip dururken uyarılar onlara ne fayda verir? { النُّذُرُ } lafzının uyarma (inzâr) manasında olması caiz olduğu gibi, nezîr (uyarıcı) kelimesinin çoğulu olması da caizdir. Yüce Allah'ın: { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } “O hâlde onlardan yüz çevir” kavli, onlardan yüz çevir demektir. Bunun kılıç ayetiyle neshedildiği söylenmiştir. Bir görüşe göre ise burası sözün tamamıdır. Sonra: { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } “O gün çağırıcı çağırır” buyurdu; { يَوْمَ } zarfında amel eden lafız { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } veya { خُشَّعاً } kelimesidir ya da takdiri 'o günü hatırla' olan gizli bir fiildir. Bir görüşe göre, fa harfi ve emir cevabından amel ettiği kısmın hazfi üzere olup takdiri: 'Onlardan yüz çevir; çünkü çağırıcının çağıracağı gün onlar içindir' şeklindedir. Bir görüşe göre: 'Ey Muhammed, onlardan yüz çevir, sen hücceti ikame ettin; çağırıcının çağıracağı gün onları gör' demektir. Bir görüşe göre ise: Kıyamet gününde onlardan yüz çevir, onları ve hâllerini sorma; çünkü onlar { إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } “görülmemiş ve dehşetli bir şeye” çağrılırlar ve şiddetli bir azaba uğrarlar, demektir. Bu, birisine dehşetli bir olay haber verdiğinde: 'Filanın başına gelenleri hiç sorma!' demene benzer. Bir görüşe göre de: Her iş, çağırıcının çağıracağı gün karara bağlanacaktır, manasındadır. İbn Kesîr kef harfinin sükûnuyla { نُكْرٌ } şeklinde okumuştur; diğerleri ise damme ile okumuşlardır; bunlar usür/usr ve şuğul/şuğl gibi iki lehçedir. Anlamı ise korkunç ve büyük bir iş olup o da kıyamet günüdür. Çağırıcı ise İsrâfîl aleyhisselâm'dır. Mücâhid ve Katâde'den meçhul fiil kalıbında kef harfinin kesresi ve ra harfinin fethasıyla { إِلَى شَيْءٍ نُكِرَ } şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. { خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ } “Gözleri zillet içinde” Gözdeki huşû; boyun eğme ve zillettir. Huşû gözlere izafe edilmiştir, çünkü izzet ve zilletin eseri insanın gözbebeğinde belirir. Yüce Allah: { أَبْصارُها خاشِعَةٌ } “Gözleri zillet içindedir” ve { خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ } “Zilletten boyun bükmüş olarak göz ucuyla gizlice bakarlar” buyurmuştur. Boyun büktüğünde bu kökten fiiller kullanılır. Gözünü indirdiğinde de kullanılır. Hamza, el-Kisâî ve Ebû Amr elif ile { خَاشِعًا } şeklinde okumuşlardır. İsm-i fâiller topluluğun önüne geçtiğinde { خَاشِعًا أَبْصَارُهُمْ } şeklinde tekil getirilmesi caiz olduğu gibi, { خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ } şeklinde müennes getirilmesi de ve { خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ } şeklinde çoğul getirilmesi de caizdir. Şair şöyle demiştir:

21188. Metin

وَشَبَابٍ حَسَنٍ أَوْجُهُهُمْ ... مِنْ إِيَادِ بْنِ نِزَارِ بن معد

Nice yüzleri güzel gençler [vardır ki], Ma‘add oğlu Nizâr oğlu İyâd [soyundan]dır.12345

21189. Metin

وَ (خُشَّعاً) جَمْعُ خَاشِعٍ وَالنَّصْبُ فِيهِ عَلَى الْحَالِ مِنَ الْهَاءِ وَالْمِيمِ فِي (عَنْهُمْ) فَيَقْبُحُ الْوَقْفُ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ عَلَى (عَنْهُمْ). وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ الْمُضْمَرِ فِي (يَخْرُجُونَ) فيوقف على (عَنْهُمْ). وقرى (خُشَّعٌ أَبْصَارُهُمْ) عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرِ، وَمَحَلُّ الْجُمْلَةِ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ، كَقَوْلِهِ: [

{ خُشَّعاً } lafzı hâşi' (خَاشِع) kelimesinin çoğuludur ve buradaki mansubiyeti { عَنْهُمْ } lafzındaki zamirden hâl olması sebebiyledir; bu takdire göre { عَنْهُمْ } üzerinde vakıf yapmak çirkin olur. { يَخْرُجُونَ } fiilindeki gizli zamirden hâl olması da caizdir; bu takdirde { عَنْهُمْ } üzerinde durulabilir. Mübteda ve haber olarak { خُشَّعٌ أَبْصَارُهُمْ } şeklinde de okunmuştur; cümlenin mahalli hâl olarak mansubdur; tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi:

21190. Metin

وَجَدْتُهُ «١» [حَاضِرَاهُ الْجُودُ وَالْكَرَمُ

Onu buldum ki cömertlik ve kerem onun yanında hazır bulunan iki vasfıdır.

21191. Metin

(يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ) أَيِ الْقُبُورُ وَاحِدُهَا جدث. (كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ. مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ). وَقَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ: (يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ) «٢» فَهُمَا صِفَتَانِ فِي وَقْتَيْنِ مُخْتَلِفَيْنِ، أَحَدُهُمَا- عِنْدَ الْخُرُوجِ مِنَ الْقُبُورِ، يَخْرُجُونَ فَزِعِينَ لَا يَهْتَدُونَ أَيْنَ يَتَوَجَّهُونَ، فَيَدْخُلُ بَعْضُهُمْ فِي بَعْضٍ، فَهُمْ حِينَئِذٍ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ بَعْضُهُ فِي بَعْضٍ لَا جِهَةَ لَهُ يَقْصِدُهَا] الثَّانِي «٣» [- فَإِذَا سَمِعُوا الْمُنَادِيَ قَصَدُوهُ فَصَارُوا كَالْجَرَادِ الْمُنْتَشِرِ، لِأَنَّ الْجَرَادَ لَهُ جِهَةٌ يَقْصِدُهَا. وَ (مُهْطِعِينَ) مَعْنَاهُ مُسْرِعِينَ، قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرُ:

{ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } “kabirlerden çıkarlar” yani kabirler; tekili cedestir (جَدَث). { كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ. مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ } “sanki etrafa yayılmış çekirgeler gibi... O çağırıcıya doğru koşarak” Başka bir yerde ise: { يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ } “İnsanların saçılmış pervaneler gibi olacağı gün” buyurmuştur. Bunlar iki farklı vakitteki iki ayrı niteliktir: Birincisi, kabirlerden çıkış anındadır; nereye yöneleceklerini bilemeyerek dehşet içinde çıkarlar, birbirlerine girerler; o anda onlar nereye yöneleceğini bilmeksizin birbirine giren yayılmış kelebekler gibidirler. İkincisi, çağırıcıyı duyduklarında ona yönelirler ve yayılmış çekirgeler gibi olurlar; çünkü çekirgenin yöneldiği belirli bir istikamet vardır. { مُهْطِعِينَ } acele edenler demektir, bunu Ebû Ubeyde söylemiştir. Şairin şu sözü de bu köktendir:

21192. Metin

بِدِجْلَةَ دَارُهُمْ «٤» وَلَقَدْ أَرَاهُمْ ... بِدِجْلَةَ مُهْطِعِينَ إِلَى السَّمَاعِ

Dicle'dedir yurtları; andolsun onları görür gibiyim... Dicle'de çağrıya doğru süratle koşarlarken.

21193. Metin

الضَّحَّاكُ: مُقْبِلِينَ. قَتَادَةُ: عَامِدِينَ. ابْنُ عَبَّاسٍ: نَاظِرِينَ. عِكْرِمَةُ: فَاتِحِينَ آذَانَهُمْ إِلَى الصَّوْتِ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. يُقَالُ: هَطَعَ الرَّجُلُ يَهْطَعُ هُطُوعًا إِذَا أَقْبَلَ عَلَى الشَّيْءِ بِبَصَرِهِ لَا يُقْلِعُ عَنْهُ، وَأَهْطَعَ إِذَا مَدَّ عُنُقَهُ وَصَوَّبَ رَأْسَهُ. قَالَ الشَّاعِرُ «٥»:

ed-Dahhâk: Yönelenler. Katâde: Kastedenler. İbn Abbâs: Bakanlar. İkrime: Kulaklarını sese verenler, diye açıklamışlardır. Anlamlar birbirine yakındır. Gözünü bir şeye dikip ayırmadığında ve boynunu uzatıp başını eğerek gittiğinde bu fiil kullanılır. Şair şöyle demiştir:

21194. Metin

تَعَبَّدَنِي نِمْرُ بْنُ سَعْدٍ وَقَدْ أَرَى ... وونمر بْنُ سَعْدٍ لِي مُطِيعٌ وَمُهْطِعُ

Nemir b. Sa'd bana köle muamelesi yaptı; oysa görürdüm ki... Nemir b. Sa'd bana boyun eğen ve koşan biriydi.

21195. Metin

وَبَعِيرٌ مُهْطِعٌ: فِي عُنُقِهِ تَصْوِيبٌ خِلْقَةً. وَأَهْطَعَ فِي عَدْوِهِ أَيْ أَسْرَعَ. (يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ) يَعْنِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِمَا يَنَالُهُمْ فِيهِ مِنَ الشدة.

Boynunda yaratılıştan eğiklik bulunan deveye de bu sıfat verilir. Koşusunda süratle koştuğu zaman da bu fiil kullanılır. { يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } “Kâfirler: 'Bu pek çetin bir gündür' derler” yani orada görecekleri şiddetli sıkıntılardan ötürü kıyamet gününü kastederler.

21196. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ٩ الى ١٧]

[Kamer Suresi (54): Ayetler 9 ila 17]

21197. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩) فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠) فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ (١١) وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ (١٢) وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ (١٣)

{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ } “Onlardan önce Nûh'un kavmi de yalanlamıştı; kulumuzu yalanladılar ve: 'Delidir' dediler ve o azarlanıp kovuldu.” (9) { فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ } “Bunun üzerine Rabbine: 'Ben mağlup düştüm, artık bana yardım et!' diye dua etti.” (10) { فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ } “Biz de göğün kapılarını boşalan bir su ile açtık.” (11) { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } “Yeri de pınarlar hâlinde fışkırttık; nihayet sular takdir edilmiş bir iş üzere birleşti.” (12) { وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ } “Biz onu tahtalardan ve çivilerden yapılmış [gemide] taşıdık.” (13)

21198. Metin

تَجْرِي بِأَعْيُنِنا جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ (١٤) وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٥) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٦) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧)

{ تَجْرِي بِأَعْيُنِنا جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ } “İnkâr edilmiş olana bir mükâfat olmak üzere gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.” (14) { وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun ki biz onu bir ibret olarak bıraktık; peki ibret alıp düşünen var mı?” (15) { فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ } “İşte benim azabım ve uyarılarım nasılmış [görün]!” (16) { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun ki biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünüp öğüt alan var mı?” (17)

21199. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ) ذَكَرَ جُمَلًا مِنْ وَقَائِعِ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ تَأْنِيسًا لِلنَّبِيِّ ﷺ وَتَعْزِيَةٌ لَهُ. (قَبْلَهُمْ) أَيْ قَبْلَ قَوْمِكَ. (فَكَذَّبُوا عَبْدَنا) يَعْنِي نُوحًا. الزَّمَخْشَرِيُّ: فَإِنْ قُلْتَ مَا مَعْنَى قَوْلِهِ: (فَكَذَّبُوا) بَعْدَ قَوْلِهِ: (كَذَّبَتْ)؟ قُلْتُ: مَعْنَاهُ كَذَّبُوا فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا، أَيْ كَذَّبُوهُ تَكْذِيبًا عَلَى عَقِبِ تَكْذِيبٍ، كُلَّمَا مَضَى مِنْهُمْ قَرْنٌ مُكَذِّبٌ تَبِعَهُ قَرْنٌ مُكَذِّبٌ، أَوْ كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الرُّسُلَ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا، أَيْ لَمَّا كَانُوا مُكَذِّبِينَ بِالرُّسُلِ جَاحِدِينَ لِلنُّبُوَّةِ رَأْسًا كَذَّبُوا نُوحًا لِأَنَّهُ مِنْ جُمْلَةِ الرُّسُلِ. (وَقالُوا مَجْنُونٌ) أَيْ هُوَ مَجْنُونٌ (وَازْدُجِرَ) أَيْ زُجِرَ عَنْ دَعْوَى النُّبُوَّةِ بِالسَّبِّ وَالْوَعِيدِ بِالْقَتْلِ. وَقِيلَ إِنَّمَا قَالَ: (وَازْدُجِرَ) بِلَفْظِ مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ لِأَنَّهُ رَأْسُ آيَةٍ. (فَدَعا رَبَّهُ) أَيْ دَعَا عَلَيْهِمْ حِينَئِذٍ نُوحٌ وَقَالَ: رب (أَنِّي مَغْلُوبٌ) أَيْ غَلَبُونِي بِتَمَرُّدِهِمْ (فَانْتَصِرْ) أَيْ فَانْتَصِرْ لِي. وَقِيلَ: إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ كَانُوا لَا يَدْعُونَ عَلَى قَوْمِهِمْ بِالْهَلَاكِ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ﷿ لَهُمْ فِيهِ. (فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ) أَيْ فَأَجَبْنَا دُعَاءَهُ وَأَمَرْنَاهُ بِاتِّخَاذِ السَّفِينَةِ وَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ (بِماءٍ مُنْهَمِرٍ) أَيْ كَثِيرٍ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. قَالَ الشَّاعِرُ:

Yüce Allah'ın: { كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ } “Onlardan önce Nûh'un kavmi de yalanlamıştı” kavli, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek ve gönlünü ferahlatmak için geçmiş ümmetlerin başından geçen olaylardan bir kısmını zikretmektedir. { قَبْلَهُمْ } yani senin kavminden önce. { فَكَذَّبُوا عَبْدَنا } “kulumuzu yalanladılar” yani Nûh'u. ez-Zemahşerî der ki: Eğer 'Yalanladı dedikten sonra kulumuzu yalanladılar demesinin manası nedir?' dersen, derim ki: Bunun manası, peş peşe yalanladılar; yalanlayan her bir nesil geçtikçe onu yalanlayan diğer bir nesil takip etti demektir. Veya Nûh kavmi elçileri yalanladı, böylece kulumuzu da yalanladılar demektir; yani elçileri yalanlayıp peygamberliği kökten inkâr ettikleri için, elçilerden biri olan Nûh'u da yalanladılar. { وَقالُوا مَجْنُونٌ } “ve: 'Delidir' dediler” yani o bir delidir dediler { وَازْدُجِرَ } “ve o azarlanıp kovuldu” yani sövgüyle ve ölüm tehdidiyle peygamberlik davasından menedildi. { وَازْدُجِرَ } ifadesinin meçhul fiil kalıbıyla gelmesinin sebebi ayet sonu (fasıla) uyumu içindir de denilmiştir. { فَدَعا رَبَّهُ } “Bunun üzerine Rabbine dua etti” yani o vakit Nûh onların aleyhine dua edip: Rabbim, { أَنِّي مَغْلُوبٌ } “Ben mağlup düştüm” yani azgınlıklarıyla bana üstün geldiler { فَانْتَصِرْ } “artık bana yardım et!” yani benim intikamımı al, dedi. Peygamberlerin, kavimlerinin helaki için ancak Allah azze ve celle'nin kendilerine izin vermesiyle dua ettikleri söylenmiştir. { فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ } “Biz de göğün kapılarını açtık” yani onun duasına icabet ettik, gemi yapmasını emrettik ve göğün kapılarını açtık { بِماءٍ مُنْهَمِرٍ } “boşalan bir su ile” yani bol su ile; bunu es-Süddî söylemiştir. Şair şöyle demiştir:

21200. Metin

أَعَيْنَيَّ جُودَا بِالدُّمُوعِ الْهَوَامِرِ ... عَلَى خَيْرِ بَادٍ مِنْ مَعَدٍّ وَحَاضِرِ

Ey iki gözüm, bolca akan gözyaşlarını dökün... Ma'add'ın köylü ve şehirli en hayırlısı üzerine.

21201. Metin

وَقِيلَ: إِنَّهُ الْمُنْصَبُّ الْمُتَدَفِّقُ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ يصف غيثا:

Şiddetle dökülen ve fışkıran su olduğu da söylenmiştir; İmruu'l-Kays'ın yağmuru tavsif eden şu sözü de bu kabildendir:

21202. Metin

رَاحَ تَمْرِيهِ الصَّبَا ثُمَّ انْتَحَى ... فِيهِ شُؤْبُوبُ جَنُوبٍ مُنْهَمِرْ «١»

Sabâ rüzgârının sevk ettiği [bulut] yola çıktı, ardından ona... Şiddetle boşalan güney sağanağı yöneldi.

21203. Metin

الْهَمْرُ الصَّبُّ، وَقَدْ هَمَرَ الْمَاءُ وَالدَّمْعُ يَهْمِرُ هَمْرًا. وَهَمَرَ أَيْضًا إِذَا أَكْثَرَ الْكَلَامَ وَأَسْرَعَ. وَهَمَرَ لَهُ مِنْ مَالِهِ أَيْ أَعْطَاهُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ [مُنْهَمِرٍ «٢»] مِنْ غَيْرِ سَحَابٍ لَمْ يُقْلِعْ أَرْبَعِينَ يَوْمًا. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَيَعْقُوبُ: (فَفَتَحْنا) مُشَدَّدَةً عَلَى التَّكْثِيرِ. الْبَاقُونَ (فَفَتَحْنا) مُخَفَّفًا. ثُمَّ قِيلَ: إِنَّهُ فَتْحُ رِتَاجِهَا وَسَعَةُ مَسَالِكِهَا. وَقِيلَ: إِنَّهُ الْمَجَرَّةُ وَهِيَ شَرَجُ السَّمَاءِ وَمِنْهَا فُتِحَتْ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ، قَالَهُ عَلِيٌّ ﵁. (فَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً) قال عبيد ابن عُمَيْرٍ: أَوْحَى اللَّهُ إِلَى الْأَرْضِ أَنْ تُخْرِجَ مَاءَهَا فَتَفَجَّرَتْ بِالْعُيُونِ، وَإِنَّ عَيْنًا تَأَخَّرَتْ فَغَضِبَ عَلَيْهَا فَجَعَلَ مَاءَهَا مُرًّا أُجَاجًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. (فَالْتَقَى الْماءُ) أَيْ مَاءُ السَّمَاءِ وَمَاءُ الْأَرْضِ (عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ) أَيْ عَلَى مِقْدَارٍ لَمْ يَزِدْ أَحَدُهُمَا عَلَى الْآخَرِ، حَكَاهُ ابْنُ قُتَيْبَةَ. أَيْ كَانَ مَاءُ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ سَوَاءً. وَقِيلَ: (قُدِرَ) بِمَعْنَى قُضِيَ عَلَيْهِمْ. قَالَ قَتَادَةُ: قَدَّرَ لَهُمْ إِذَا كَفَرُوا أَنْ يَغْرَقُوا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: كَانَتِ الْأَقْوَاتُ قَبْلَ الْأَجْسَادِ، وَكَانَ الْقَدَرُ قَبْلَ الْبَلَاءِ، وَتَلَا هَذِهِ الآية. وقال: (فَالْتَقَى الْماءُ) وَالِالْتِقَاءُ إِنَّمَا يَكُونُ فِي اثْنَيْنِ فَصَاعِدًا، لِأَنَّ الْمَاءَ يَكُونُ جَمْعًا وَوَاحِدًا. وَقِيلَ: لِأَنَّهُمَا لَمَّا اجْتَمَعَا صَارَا مَاءً وَاحِدًا. وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ: (فَالْتَقَى الْمَاءَانِ). وَقَرَأَ الْحَسَنُ: (فَالْتَقَى الْمَاوَانِ) وَهُمَا خِلَافُ الْمَرْسُومِ. الْقُشَيْرِيُّ: وَفِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ (فَالْتَقَى الْمَاوَانِ) وَهِيَ لُغَةُ طَيِّئٍ. وَقِيلَ: كَانَ مَاءُ السَّمَاءِ بَارِدًا مِثْلَ الثَّلْجِ وَمَاءُ الْأَرْضِ حَارًّا مِثْلَ الْحَمِيمِ. (وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ) أَيْ عَلَى سَفِينَةٍ ذَاتِ أَلْوَاحٍ. (وَدُسُرٍ) قَالَ قَتَادَةُ: يَعْنِي الْمَسَامِيرَ الَّتِي دُسِرَتْ بِهَا السَّفِينَةُ أَيْ شُدَّتْ، وَقَالَهُ الْقُرَظِيُّ وَابْنُ زَيْدٍ وَابْنُ جُبَيْرٍ، وَرَوَاهُ الْوَالِبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَشَهْرُ بْنُ حَوْشَبٍ وَعِكْرِمَةُ: هِيَ صَدْرُ السَّفِينَةِ الَّتِي تَضْرِبُ بِهَا الْمَوْجَ سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَدْسُرُ الْمَاءَ أَيْ تَدْفَعُهُ، وَالدَّسْرُ الدَّفْعُ وَالْمَخْرُ، وَرَوَاهُ الْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الدَّسْرُ كلكل «٣» السفينة.

Hamr (الْهَمْرُ)1, [suyu] dökmek/boşaltmak demektir. Su ve gözyaşı akıp boşaldığında “hamere'l-mâu ve'd-dem'u yehAvailabilitymiru hemren” denir. Bir kimse çok ve hızlı konuştuğunda da “hamere” denir. Birine malından bolca verdiğinde “hamere lehu min mâlihî” denir. İbn Abbâs şöyle demiştir: { فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ } “Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık” [ifadesindeki münhemir2], kırk gün boyunca dinmeyen, bulutsuz [yağan sudur]. İbn Âmir ve Ya'kûb, çokluk bildirmesi için [tâ harfini] şeddeli olarak { فَفَتَّحْنَا } şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise şeddesiz olarak { فَفَتَحْنَا } okumuşlardır. Daha sonra [bunun], göğün kilitlerinin açılması ve geçitlerinin genişletilmesi olduğu söylenmiştir. Bunun Samanyolu (el-Mecerrah) olduğu da söylenmiştir; o, göğün çatlağı/yarık yeridir ve şiddetle boşalan su oradan açılmıştır; bunu Ali radıyallâhu anh söylemiştir. { فَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً } “Yeryüzünü de pınarlar halinde fışkırttık” [ayeti hakkında] Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir: Yüce Allah yere suyunu çıkarmasını vahyetti, o da pınarlar halinde fışkırdı. Ancak bir pınar gecikti; Allah da ona gazap edip kıyamet gününe kadar suyunu acı ve tuzlu kıldı. { فَالْتَقَى الْماءُ } “Bunun üzerine sular kavuştu” yani göğün suyu ile yerin suyu [birleşti]. { عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } “takdir edilmiş bir iş üzere” yani biri diğerinden fazla olmayacak bir ölçüde [kavuştu]. Bunu İbn Kuteybe nakletmiştir. Yani göğün suyu ile yerin suyu eşit idi. { قُدِرَ } lafzının, “onlar aleyhine hüküm verildi” manasında olduğu da söylenmiştir. Katâde: “İnkâr ettikleri takdirde boğulmaları onlar için takdir edildi” demiştir. Muhammed b. Ka'b ise: “Rızıklar bedenlerden önce, kader de beladan önceydi” demiş ve bu ayeti okumuştur. [Yüce Allah] { فَالْتَقَى الْماءُ } “su kavuştu” buyurmuştur. Oysa kavuşma ancak iki ve daha fazla şey arasında olur; zira 'mâ' (su) kelimesi hem çoğul hem de tekil için kullanılır. İki su bir araya geldiğinde tek bir su haline geldiği için böyle buyurulduğu da söylenmiştir. el-Cahderî { فَالْتَقَى الْمَاءَانِ }, el-Hasan ise { فَالْتَقَى الْمَاوَانِ } şeklinde okumuşlardır ki bu iki kıraat Mushaf hattına aykırıdır. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: Bazı mushaflarda [bu lafız], Tay kabilesinin lehçesiyle { فَالْتَقَى الْمَاوَانِ } şeklindedir. Göğün suyunun kar gibi soğuk, yerin suyunun ise kaynar su gibi sıcak olduğu da söylenmiştir. { وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ } “Biz onu tahtalardan yapılmış” yani tahtaları olan bir gemiye [bindirdik]. { وَدُسُرٍ } “ve çivilerle [bağlanmış olana taşıdık]”. Katâde şöyle demiştir: “Geminin kendisiyle perçinlendiği yani bağlandığı çiviler demektir.” el-Kurazî, İbn Zeyd ve İbn Cübeyr de böyle demiştir; el-Vâlibî bunu İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. el-Hasan, Şehr b. Havşeb ve İkrime ise: “O, geminin dalgalara çarpan ön kısmı (göğsü)dür; suyu yardığı yani ittiği için bu ismi almıştır; 'desr' itmek ve yarmak demektir” demişlerdir. el-Avfî, İbn Abbâs'tan rivayetle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Desr, geminin göğsüdür (kelkel)3.”

21204. Metin

وَقَالَ اللَّيْثُ: الدِّسَارُ خَيْطٌ مِنْ لِيفٍ تُشَدُّ بِهِ أَلْوَاحُ السَّفِينَةِ. وَفِي الصِّحَاحِ: الدِّسَارُ وَاحِدُ الدُّسُرِ وَهِيَ خُيُوطٌ تُشَدُّ بِهَا أَلْوَاحُ السَّفِينَةِ، وَيُقَالُ: هِيَ الْمَسَامِيرُ، وَقَالَ تَعَالَى: (عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ). وَدُسْرٌ أَيْضًا مِثْلَ عُسْرٍ وَعُسُرٍ. وَالدَّسْرُ الدَّفْعُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي الْعَنْبَرِ: إنما هو شي يَدْسُرُهُ الْبَحْرُ دَسْرًا أَيْ يَدْفَعُهُ. وَدَسَرَهُ بِالرُّمْحِ. وَرَجُلٌ مِدْسَرٌ. (تَجْرِي بِأَعْيُنِنا) أَيْ بِمَرْأًى مِنَّا. وَقِيلَ: بِأَمْرِنَا. وَقِيلَ: بِحِفْظٍ مِنَّا وَكِلَاءَةٍ: وَقَدْ مَضَى فِي (هُودٍ) «١». وَمِنْهُ قَوْلُ النَّاسِ لِلْمُوَدَّعِ: عَيْنُ اللَّهِ عَلَيْكَ، أَيْ حِفْظُهُ وَكِلَاءَتُهُ. وَقِيلَ: بِوَحْيِنَا. وَقِيلَ: أَيْ بِالْأَعْيُنِ النَّابِعَةِ مِنَ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: بِأَعْيُنِ أَوْلِيَائِنَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ الْمُوَكَّلِينَ بِحِفْظِهَا، وَكُلُّ مَا خَلَقَ اللَّهُ تَعَالَى يُمْكِنُ أَنْ يُضَافَ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: أَيْ تَجْرِي بِأَوْلِيَائِنَا، كَمَا فِي الْخَبَرِ: مَرِضَ عَيْنٌ مِنْ عُيُونِنَا فَلَمْ تَعُدْهُ. (جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ) أَيْ جَعَلْنَا ذَلِكَ ثَوَابًا وَجَزَاءً لِنُوحٍ عَلَى صَبْرِهِ عَلَى أَذَى قَوْمِهِ وَهُوَ الْمَكْفُورُ بِهِ، فَاللَّامُ فِي (لِمَنْ) لَامُ الْمَفْعُولِ لَهُ، وَقِيلَ: (كُفِرَ) أَيْ جحد، ف (لِمَنْ) كِنَايَةٌ عَنْ نُوحٍ. وَقِيلَ: كِنَايَةٌ عَنِ اللَّهِ وَالْجَزَاءُ بِمَعْنَى الْعِقَابِ، أَيْ عِقَابًا لِكُفْرِهِمْ بِاللَّهِ تَعَالَى. وَقَرَأَ يَزِيدُ بْنُ رُومَانَ وَقَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَحُمَيْدٌ (جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ) بِفَتْحِ الْكَافِ وَالْفَاءِ بِمَعْنَى: كَانَ الْغَرَقُ جَزَاءً وَعِقَابًا لِمَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ، وَمَا نَجَا مِنَ الْغَرَقِ غَيْرُ عُوجِ بْنِ عُنُقٍ «٢»، كَانَ الْمَاءُ إِلَى حُجْزَتِهِ. وَسَبَبُ نَجَاتِهِ أَنَّ نُوحًا احْتَاجَ إِلَى خَشَبَةِ السَّاجِ لِبِنَاءِ السَّفِينَةِ فَلَمْ يُمْكِنْهُ حَمْلُهَا، فَحَمَلَ عُوجٌ تِلْكَ الْخَشَبَةَ إِلَيْهِ مِنَ الشَّامِ فَشَكَرَ اللَّهُ لَهُ ذَلِكَ، وَنَجَّاهُ مِنَ الْغَرَقِ. (وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً) يُرِيدُ هَذِهِ الْفَعْلَةَ عِبْرَةً. وَقِيلَ: أَرَادَ السَّفِينَةَ تَرَكَهَا آيَةً لِمَنْ بَعْدَ قَوْمِ نُوحٍ يَعْتَبِرُونَ بِهَا فَلَا يُكَذِّبُونَ الرُّسُلَ. قَالَ قَتَادَةُ: أَبْقَاهَا اللَّهُ بِبَاقِرْدَى مِنْ أَرْضِ الْجَزِيرَةِ عِبْرَةً وَآيَةً، حَتَّى نَظَرَتْ إِلَيْهَا أَوَائِلُ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَكَمْ مِنْ سَفِينَةٍ كَانَتْ بَعْدَهَا فَصَارَتْ رَمَادًا. (فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) مُتَّعِظٍ خَائِفٍ، وَأَصْلُهُ مُذْتَكِرٌ مُفْتَعِلٌ مِنَ الذِّكْرِ، فَثَقُلَتْ عَلَى الْأَلْسِنَةِ فَقُلِبَتِ التَّاءُ دَالًا لِتُوَافِقَ الذَّالَ فِي الْجَهْرِ وَأُدْغِمَتِ الذَّالُ فِيهَا. (فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ) أي إنذاري،

Leys şöyle demiştir: Disâr (دِسَار), geminin tahtalarının birbirine bağlandığı hurma lifinden iptir. es-Sıhâh'ta şöyle denmektedir: Disâr, çoğulu düsür (دُسُر) olan kelimenin tekilidir; bunlar gemi tahtalarının bağlandığı iplerdir. Çiviler olduğu da söylenmiştir. Nitekim Yüce Allah { عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ } “Levhalar ve çiviler/bağlar sahibi [gemiye bindirdik]” buyurmuştur. 'Usr' ve 'usür' gibi 'düsr' şeklinde de [okunabilir]. Desr (دَسْر) ise itmek demektir. İbn Abbâs amber hakkında şöyle demiştir: 'O, denizin [dışarı] attığı (ittiği) bir şeyden ibarettir.' [Arapçada] onu mızrakla ittiğinde «دَسَرَهُ بِالرُّمْحِ» ve çok mızrak saplayan/iten kimse için «رَجُلٌ مِدْسَرٌ» denir. { تَجْرِي بِأَعْيُنِنا } “Gözetimimiz altında akıp gidiyordu” yani gözetimimiz ve nezaretimiz altında. Emrimizle [yüzüyordu] de denilmiştir. Bizden bir koruma ve gözetimle [yüzüyordu] de denilmiştir; bu [açıklama] daha önce Hûd [Sûresi'nde]1 geçmişti. İnsanların yolcu edilene 'Allah'ın gözü üzerinde olsun' yani 'O'nun koruması ve muhafazası seninle olsun' sözü de bundandır. Vahyimizle, yeryüzünden fışkıran pınarlarla veya onu korumakla görevli meleklerden olan dostlarımızın gözleri önünde yüzüyordu da denilmiştir. Yüce Allah'ın yarattığı her şey O'na izafe edilebilir. Dostlarımız sebebiyle akıp gidiyordu da denilmiştir; nitekim bir haberde: 'Gözlerimizden bir göz hastalandı da onu ziyaret etmedin' denilmiştir. { جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ } “İnkâr edilmiş olan kimseye bir mükâfat olmak üzere” yani bunu, kavminin eziyetlerine sabretmesine karşılık Nûh'a bir sevap ve mükâfat kıldık; nankörlük edilip inkâr edilen kimse de odur. Bu durumda { لِمَنْ } ifadesindeki lâm harfi mef'ûlün leh (içinlik bildiren) lâmdır. { كُفِرَ } yani inkâr edildi demektir; { لِمَنْ } ifadesi Nûh'tan kinayedir de denilmiştir. Bunun Allah'tan kinaye olduğu ve mükâfatın (cezâ) ceza/azap anlamına geldiği, yani Yüce Allah'ı inkâr etmelerine karşılık bir ceza olduğu da söylenmiştir. Yezîd b. Rûmân, Katâde, Mücâhid ve Humeyd kef ve fâ harflerinin fethasıyla { جَزاءً لِمَنْ كانَ كَفَرَ } şeklinde okumuşlardır; bunun manası: Boğulma, Allah'ı inkâr eden kimseye bir ceza ve karşılık olmuştur, demektir. Boğulmaktan Ûc b. Unuk'tan2 başkası kurtulmadı; su onun ancak beline kadar ulaşıyordu. Kurtuluşunun sebebi ise Nûh'un gemiyi inşa etmek için abanoz (sâc) ağacına ihtiyaç duyması ve onu taşıyamamasıydı. Ûc, o ağacı Şam'dan ona taşıdı, Allah da onun bu yaptığını karşılıksız bırakmayarak onu boğulmaktan kurtardı. { وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً } “Andolsun biz onu bir ibret olarak bıraktık” yani bu hadiseyi bir ibret kıldık demektir. Gemiyi, Nûh kavminden sonrakilere ibret alsınlar ve elçileri yalanlamasınlar diye bir ayet/delil olarak bıraktığı da söylenmiştir. Katâde şöyle demiştir: 'Allah onu, bu ümmetin ilk nesilleri görene kadar el-Cezîre bölgesindeki Bâkırdâ mevkiinde bir ibret ve delil olarak bıraktı. Ondan sonra nice gemiler vardı ki [yok olup] kül haline geldi.' { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Öğüt alan yok mudur?” yani ibret alan ve korkan bir kimse. Kelimenin aslı 'zikr' kökünden ifti'âl babında 'müztekir'dir (مُذْتَكِرٌ). Dile ağır geldiği için tâ harfi, cehr sıfatında zâl harfine uyması amacıyla dâl harfine dönüştürülmüş ve zâl harfi ona idgam edilmiştir. { فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ } “Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” yani uyarmam.

21205. Metin

قَالَ الْفَرَّاءُ: الْإِنْذَارُ وَالنَّذْرُ مَصْدَرَانِ. وَقِيلَ: (نُذُرِ) جَمْعُ نَذِيرٍ وَنَذِيرٌ بِمَعْنَى الْإِنْذَارِ كَنَكِيرٍ بِمَعْنَى الْإِنْكَارِ. (وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ) أَيْ سَهَّلْنَاهُ لِلْحِفْظِ وَأَعَنَّا عَلَيْهِ مَنْ أَرَادَ حِفْظَهُ، فَهَلْ مِنْ طَالِبٍ لِحِفْظِهِ فَيُعَانُ عَلَيْهِ؟ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: وَلَقَدْ هَيَّأْنَاهُ لِلذِّكْرِ [مَأْخُوذٌ «١»] مِنْ يَسَّرَ نَاقَتَهُ لِلسَّفَرِ: إِذَا رَحَلَهَا، وَيَسَّرَ فَرَسَهُ لِلْغَزْوِ إِذَا أَسْرَجَهُ وَأَلْجَمَهُ، قَالَ:

el-Ferrâ: İnzâr ve nüzür iki mastardır, dedi. { نُذُرِ } lafzının nezîr kelimesinin çoğulu olduğu ve nezîrin inkâr manasındaki nekîr gibi inzâr (uyarma) manasında olduğu da söylenmiştir. { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık” yani ezberlenmesini kolaylaştırdık ve onu ezberlemek isteyene yardım ettik; onu ezberlemek isteyen var mı ki kendisine yardım edilsin? Mananın şöyle olması da caizdir: Biz onu hatırlanıp öğüt alınması için hazırladık; bu da yolculuk için devesini hazırlayıp semerini vurduğunda veya savaşa hazırlayıp atını eğerleyip dizginlediğinde kullanılan fiilden alınmadır. Şair şöyle demiştir:

21206. Metin

وَقُمْتُ إِلَيْهِ بِاللِّجَامِ مُيَسِّرًا ... هُنَالِكَ يَجْزِينِي الَّذِي كُنْتُ أَصْنَعُ

Gemiyle onu hazırlayarak ona doğru kalktım... Orada yaptığım şeyin karşılığını bana verecektir.

21207. Metin

وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: لَيْسَ مِنْ كُتُبِ اللَّهِ كِتَابٌ يُقْرَأُ كُلُّهُ ظَاهِرًا إِلَّا الْقُرْآنَ، وَقَالَ غَيْرُهُ: وَلَمْ يَكُنْ هَذَا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ، وَلَمْ يَكُونُوا يَقْرَءُونَ التَّوْرَاةَ إِلَّا نَظَرًا، غَيْرَ موسى وهرون ويوشع ابن نُونٍ وَعُزَيْرٍ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ، وَمِنْ أَجْلِ ذَلِكَ افْتُتِنُوا بِعُزَيْرٍ لَمَّا كَتَبَ لَهُمُ التَّوْرَاةَ عَنْ ظَهْرِ قَلْبِهِ حِينَ أُحْرِقَتْ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ (بَرَاءَةٌ) «٢» فَيَسَّرَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى هَذِهِ الْأُمَّةِ حِفْظَ كِتَابِهِ لِيَذَّكَّرُوا مَا فِيهِ، أَيْ يَفْتَعِلُوا الذِّكْرَ، وَالِافْتِعَالُ هُوَ أَنْ يَنْجَعَ فِيهِمْ ذَلِكَ حَتَّى يَصِيرَ كَالذَّاتِ وَكَالتَّرْكِيبِ. فِيهِمْ. (فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) قَارِئٍ يَقْرَؤُهُ. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ وَابْنُ شَوْذَبٍ: فَهَلْ مِنْ طَالِبِ خَيْرٍ وَعِلْمٍ فَيُعَانُ عَلَيْهِ، وَكَرَّرَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ لِلتَّنْبِيهِ وَالْإِفْهَامِ. وَقِيلَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى اقْتَصَّ فِي هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى هَذِهِ الْأُمَّةِ أَنْبَاءَ الْأُمَمِ وَقَصَصَ الْمُرْسَلِينَ، وَمَا عَامَلَتْهُمْ بِهِ الْأُمَمُ، وَمَا كَانَ مِنْ عُقْبَى أُمُورِهِمْ وَأُمُورِ الْمُرْسَلِينَ «٣»، فَكَانَ فِي كُلِّ قِصَّةٍ وَنَبَإٍ ذِكْرٌ لِلْمُسْتَمِعِ أَنْ لَوِ ادَّكَرَ، وَإِنَّمَا كَرَّرَ هَذِهِ الْآيَةَ عِنْدَ ذِكْرِ كُلِّ قِصَّةٍ بقوله: (فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) لان (فَهَلْ) كَلِمَةُ اسْتِفْهَامٍ تَسْتَدْعِي أَفْهَامَهُمُ الَّتِي رُكِّبَتْ فِي أجوافهم وجعلها حجة عليهم، فاللام من (فَهَلْ) للاستعراض «٤» والهاء للاستخراج.

Saîd b. Cübeyr dedi ki: 'Allah'ın kitapları içinde Kur'an'dan başka baştan sona ezberden okunan hiçbir kitap yoktur.' Başkası da şöyle dedi: 'Bu İsrâiloğullarına verilmemişti; Mûsâ, Hârûn, Yûşa' b. Nûn ve Üzeyr -Allah'ın salâtı üzerlerine olsun- müstesna, onlar Tevrat'ı ancak yüzünden okurlardı. Tevrat yakıldığında Üzeyr Tevrat'ı onlara ezberden yazınca Berâe (Tevbe) suresinde açıklandığı üzere onun hakkında fitneye düştüler.' Yüce Allah bu ümmete, içindekileri hatırlasınlar, yani tezekkürü bir meleke hâline getirsinler diye Kitabını ezberlemeyi kolaylaştırmıştır; bu tekellüf/amel onlara o kadar tesir eder ki fıtratları ve bünyeleri gibi olur. { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “peki düşünen var mı?” onu okuyan bir okuyucu var mı? Ebû Bekr el-Verrâk ve İbn Şevzeb: 'Hayır ve ilim talep eden var mı ki kendisine yardım edilsin?' dediler. Bu surede uyarı ve anlatım amacıyla tekrarlanmıştır. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah bu surede bu ümmete geçmiş ümmetlerin haberlerini, elçilerin kıssalarını, ümmetlerin onlara nasıl davrandığını, onların ve elçilerin işlerinin akıbetinin ne olduğunu nakletmiştir; böylece her kıssa ve haberde, dinleyen için öğüt alsaydı bir zikir/öğüt bulunmaktaydı. Her kıssanın zikrinde { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } buyurarak bu ayeti tekrarlamasının sebebi şudur: Çünkü { فَهَلْ } soru kelimesi olup, içlerine yerleştirilen ve aleyhlerine hüccet kılınan akıllarını harekete geçirmeyi talep eder; { فَهَلْ } kelimesindeki lâm harfi sergilemek/ortaya koymak, he harfi ise ortaya çıkarmak içindir.

21208. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ١٨ الى ٢٢]

[Kamer Suresi (54): Ayetler 18 ila 22]

21209. Metin

كَذَّبَتْ عادٌ فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٨) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ (١٩) تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٢١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٢٢)

{ كَذَّبَتْ عادٌ فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٨) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ (١٩) تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٢١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٢٢) } “Âd [kavmi de] yalanladı; nasılmış benim azabım ve uyarılarım! (18) Şüphesiz biz, uğursuzluğu devam eden bir günde onların üzerine dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik. (19) İnsanları, sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi söküp atıyordu. (20) Nasılmış benim azabım ve uyarılarım! (21) Andolsun biz Kur'an'ı öğüt ve ibret almak için kolaylaştırdık; o hâlde düşünüp öğüt alan var mı? (22)”

21210. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ عادٌ) هُمْ قَوْمُ هُودٍ. (فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ) وَقَعَتْ (نُذُرِ) فِي هَذِهِ السُّورَةِ فِي سِتَّةِ أَمَاكِنَ مَحْذُوفَةَ الْيَاءَ فِي جَمِيعِ الْمَصَاحِفِ، وَقَرَأَهَا يَعْقُوبُ مُثْبَتَةً فِي الْحَالَيْنِ، وَوَرْشٌ فِي الْوَصْلِ لَا غَيْرَ، وَحَذَفَ الْبَاقُونَ. وَلَا خِلَافَ فِي حَذْفِ الْيَاءِ مِنْ قَوْلِهِ: (فَما تُغْنِ النُّذُرُ) وَالْوَاوُ مِنْ قَوْلِهِ: (يَدْعُ) فأما الياء من (الدَّاعِ) الأول فَأَثْبَتَهَا فِي الْحَالَيْنِ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَيَعْقُوبُ وَحُمَيْدٌ وَالْبَزِّيُّ، وَأَثْبَتَهَا وَرْشٌ وَأَبُو عَمْرٍو فِي الْوَصْلِ، وحذفها الْبَاقُونَ. وَأَمَّا الدَّاعِ) الثَّانِيَةُ فَأَثْبَتَهَا يَعْقُوبُ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ كَثِيرٍ فِي الْحَالَيْنِ، وَأَثْبَتَهَا أَبُو عَمْرٍو وَنَافِعٌ فِي الْوَصْلِ، وَحَذَفَهَا الْبَاقُونَ. (إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً) أَيْ شَدِيدَةَ الْبَرْدِ، قَالَهُ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ. وَقِيلَ: شَدِيدَةُ الصَّوْتِ. وَقَدْ مَضَى فِي (حم السَّجْدَةِ) «١». (فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ) أَيْ فِي يَوْمٍ كَانَ مَشْئُومًا عَلَيْهِمْ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ فِي يَوْمٍ كَانُوا يَتَشَاءَمُونَ بِهِ. الزَّجَّاجُ: قِيلَ فِي يَوْمِ أَرْبِعَاءَ. ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ آخِرُ أَرْبِعَاءَ فِي الشَّهْرِ أفنى صغيرهم وكبيرهم. وقرا هرون الْأَعْوَرُ (نَحْسٍ) بِكَسْرِ الْحَاءِ وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فيه في حم السجدة (فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ). وَ (فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ) أَيْ دَائِمُ الشُّؤْمِ اسْتَمَرَّ عَلَيْهِمْ بِنُحُوسِهِ، وَاسْتَمَرَّ عَلَيْهِمْ فِيهِ الْعَذَابُ إِلَى الْهَلَاكِ. وَقِيلَ: اسْتَمَرَّ بِهِمْ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: كَانَ مُرًّا عَلَيْهِمْ. وَكَذَا حَكَى الْكِسَائِيُّ أَنَّ قَوْمًا قَالُوا هُوَ مِنَ الْمَرَارَةِ، يُقَالُ: مُرَّ الشَّيْءُ وَأَمَرَّ أَيْ كَانَ كَالشَّيْءِ الْمُرِّ تَكْرَهُهُ النُّفُوسُ. وَقَدْ قَالَ: (فَذُوقُوا) وَالَّذِي يُذَاقُ قَدْ يَكُونُ مُرًّا. وَقَدْ قِيلَ: هُوَ مِنَ الْمِرَّةِ بِمَعْنَى الْقُوَّةِ. أَيْ فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ مُسْتَحْكِمِ الشُّؤْمِ كَالشَّيْءِ الْمُحْكَمِ الْفَتْلِ الَّذِي لَا يُطَاقُ نَقْضُهُ. فَإِنْ قِيلَ: فَإِذَا كَانَ يَوْمُ الْأَرْبِعَاءِ يَوْمَ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ فَكَيْفَ يُسْتَجَابُ فِيهِ الدُّعَاءُ؟ وَقَدْ جَاءَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ اسْتُجِيبَ لَهُ فِيهِ فِيمَا بَيْنَ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ. وَقَدْ مَضَى فِي (الْبَقَرَةِ) «٢» حَدِيثُ جَابِرٍ بِذَلِكَ. فَالْجَوَابُ- وَاللَّهُ أَعْلَمُ- مَا جَاءَ فِي خَبَرٍ يَرْوِيهِ مَسْرُوقٌ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (أَتَانِي جِبْرِيلُ فَقَالَ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكَ أَنْ تَقْضِيَ بِالْيَمِينِ مَعَ الشَّاهِدِ وَقَالَ يَوْمُ الْأَرْبِعَاءِ يَوْمُ نَحْسٍ مستمر (

Yüce Allah'ın: { كَذَّبَتْ عادٌ } “Âd kavmi de yalanladı” buyruğundaki [Âd], Hûd'un kavmidir. { فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!” buyruğundaki “nuzurî” lafzı bu surede altı yerde geçmiş olup bütün mushaflarda [sonundaki] “yâ” harfi hazfedilmiş (yazılmamış) haldedir. Ya'kûb onu her iki durumda da (vasl ve vakıfta) [yâ harfini] ispat ederek (okuyarak), Verş ise sadece vasl halinde [ispat ederek] okumuştur; diğer [kıraat imamları] ise hazfetmişlerdir. Yüce Allah'ın { فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “uyarılar fayda vermiyor” buyruğundaki “yâ” harfinin ve { يَدْعُ } buyruğundaki “vâv” harfinin hazfedildiği hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Birinci { الدَّاعِ } lafzındaki “yâ” harfine gelince; İbn Muhaysın, Ya'kûb, Humeyd ve el-Bezzî onu her iki durumda da ispat etmişlerdir. Verş ile Ebû Amr ise vasl halinde ispat etmiş, diğerleri ise hazfetmişlerdir. İkinci { الدَّاعِ } lafzındaki [yâ harfini] ise Ya'kûb, İbn Muhaysın ve İbn Kesîr her iki durumda da ispat etmiş; Ebû Amr ile Nâfi‘ vasl halinde ispat etmiş, diğerleri ise hazfetmişlerdir. { إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً } “Şüphesiz biz onların üzerine dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik” buyruğu; şiddetli soğuk [bir rüzgâr] demektir; bunu Katâde ve ed-Dahhâk söylemiştir. Şiddetli ses çıkaran [bir rüzgâr] olduğu da söylenmiştir. Bu husus Hâ-mîm es-Secde (Fussilet) Suresi'nde geçmişti.1 { فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ } “Uğursuzluğu sürekli bir günde” buyruğu; yani kendileri için uğursuz olan bir günde demektir. İbn Abbâs: “Kendisini uğursuz saydıkları bir günde” demiştir. ez-Zeccâc: “Çarşamba günü olduğu söylenmiştir” dedi. İbn Abbâs: “Ayın son çarşambasıydı; onların küçüğünü de büyüğünü de helak etti” demiştir. Hârûn el-A'ver ise { نَحْسٍ } lafzını “hâ” harfini kesreli olarak (نَحِسٍ) okumuştur. Bu husustaki açıklama Hâ-mîm es-Secde Suresi'ndeki { فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ } “uğursuz günlerde” buyruğunda geçmişti. { فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ } buyruğu; yani uğursuzluğu devamlı, uğursuzluklarıyla üzerlerine kesintisiz süren ve içindeki azap helak oluncaya kadar üzerlerinde devam eden demektir. [Bu azabın] cehennem ateşine kadar onlarla birlikte devam ettiği de söylenmiştir. ed-Dahhâk: “Onlara acı geldi” demiştir. el-Kisâî de aynı şekilde bir grubun bunun acılık anlamına gelen 'merâret'ten türediğini söylediklerini nakletmiştir; nitekim [Arapçada] “nesne acılaştı” anlamında “merra'ş-şey'u ve emerra” denilir; yani nefislerin hoşlanmadığı acı bir şey gibi oldu demektir. Nitekim Yüce Allah: { فَذُوقُوا } “Tadın!” buyurmuştur; tadılan şey ise bazen acı olabilir. Bunun güç/kuvvet anlamına gelen 'mirre' kökünden geldiği de söylenmiştir. Yani, çözülmesi imkânsız olan sımsıkı bükülmüş bir ip gibi uğursuzluğu iyice pekişmiş [bir günde] demektir. Şayet: “Çarşamba günü sürekli bir uğursuzluk günü ise, onda dua nasıl kabul olunur? Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in o günde öğle ile ikindi arasında duasının kabul olunduğu rivayet edilmiştir. Câbir'in bu konudaki hadisi Bakara Suresi'nde geçmişti.2” denilirse, buna cevap —doğrusunu en iyi Allah bilir ya— Mesrûk'un Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği şu haberde gelen husustur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « أَتَانِي جِبْرِيلُ فَقَالَ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكَ أَنْ تَقْضِيَ بِالْيَمِينِ مَعَ الشَّاهِدِ وَقَالَ يَوْمُ الْأَرْبِعَاءِ يَوْمُ نَحْسٍ مستمر » «Cibril bana gelip: 'Şüphesiz Allah sana [tek] şahitle birlikte yemin ile hükmetmeni emrediyor' dedi ve 'Çarşamba günü sürekli bir uğursuzluk günüdür' buyurdu.»

21211. Metin

وَمَعْلُومٌ أَنَّهُ لَمْ يُرِدْ بِذَلِكَ أَنَّهُ نَحْسٌ عَلَى الصَّالِحِينَ «١»، بَلْ أَرَادَ أَنَّهُ نَحْسٌ عَلَى الْفُجَّارِ وَالْمُفْسِدِينَ، كَمَا كَانَتِ الْأَيَّامُ النَّحِسَاتُ الْمَذْكُورَةُ فِي الْقُرْآنِ، نَحِسَاتٍ عَلَى الْكُفَّارِ مِنْ قَوْمِ عَادٍ لَا عَلَى نَبِيِّهِمْ وَالْمُؤْمِنِينَ بِهِ مِنْهُمْ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ لَمْ يَبْعُدْ أَنْ يُمْهَلَ الظَّالِمُ مِنْ أَوَّلِ يَوْمِ الْأَرْبِعَاءِ إِلَى أَنْ تَزُولَ الشَّمْسُ، فَإِذَا أَدْبَرَ النَّهَارُ وَلَمْ يُحْدِثْ رَجْعَةً اسْتُجِيبَ دُعَاءُ الْمَظْلُومِ عَلَيْهِ، فَكَانَ الْيَوْمُ نَحْسًا عَلَى الظَّالِمِ، وَدُعَاءُ النَّبِيِّ ﷺ إِنَّمَا كَانَ عَلَى الْكُفَّارِ، وَقَوْلُ جَابِرٍ فِي حَدِيثِهِ (لَمْ يَنْزِلْ بِي أَمْرٌ غليظ) إشارة إلى هذا. والله أعلم. قوله تعالى: (تَنْزِعُ النَّاسَ) فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ لِلرِّيحِ أَيْ تَقْلَعُهُمْ مِنْ مَوَاضِعِهِمْ. قِيلَ: قَلَعَتْهُمْ مِنْ تَحْتِ أَقْدَامِهِمُ اقْتِلَاعَ النَّخْلَةِ مِنْ أَصْلِهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: كَانَتْ تَقْلَعُهُمْ مِنَ الْأَرْضِ، فَتَرْمِي بِهِمْ عَلَى رؤوسهم فتندق أعناقهم وتبين رؤوسهم عَنْ أَجْسَادِهِمْ. وَقِيلَ: تَنْزِعُ النَّاسَ مِنَ الْبُيُوتِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (انْتَزَعَتِ الرِّيحُ النَّاسَ مِنْ قُبُورِهِمْ). وَقِيلَ: حَفِرُوا حُفَرًا وَدَخَلُوهَا فَكَانَتِ الرِّيحُ تَنْزِعُهُمْ مِنْهَا وَتَكْسِرُهُمْ، وَتُبْقِي تِلْكَ الْحُفَرَ كَأَنَّهَا أُصُولُ نَخْلٍ [قَدْ «٢»] هَلَكَ مَا كَانَ فِيهَا فَتَبْقَى مَوَاضِعُهَا مُنْقَعِرَةً. يُرْوَى أَنَّ سَبْعَةً مِنْهُمْ حَفِرُوا حُفَرًا وَقَامُوا فِيهَا لِيَرُدُّوا الرِّيحَ. قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: لَمَّا هَاجَتِ الرِّيحُ قَامَ نَفَرٌ سَبْعَةٌ مِنْ عَادٍ سُمِّيَ لَنَا مِنْهُمْ سِتَّةٌ مِنْ أَشَدِّ عَادٍ وَأَجْسَمِهَا مِنْهُمْ عمرو بن الحلي والحرث بْنُ شَدَّادٍ وَالْهِلْقَامُ وَابْنَا تِقْنٍ وَخَلْجَانُ بْنُ سَعْدٍ فَأَوْلَجُوا الْعِيَالَ فِي شِعْبٍ بَيْنَ جَبَلَيْنِ، ثُمَّ اصْطَفَوْا عَلَى بَابِ الشِّعْبِ لِيَرُدُّوا الرِّيحَ عَمَّنْ فِي الشِّعْبِ مِنَ الْعِيَالِ، فَجَعَلَتِ الرِّيحُ تَجْعَفُهُمْ «٣» رَجُلًا رَجُلًا، فَقَالَتِ امْرَأَةٌ مِنْ عَادٍ:

Bununla salih kimseler üzerine bir uğursuzluk olmasını kastetmediği malumdur; aksine füccâr ve bozguncular üzerine uğursuz olmasını kastetmiştir; nitekim Kur'an'da zikredilen uğursuz günler, Âd kavminin peygamberine ve ona iman edenlere değil, kâfirlerine uğursuz idi. Durum böyle olunca, zâlime çarşamba gününün başından zeval vaktine kadar mühlet verilmesi; gün dönüp de tevbe etmediği takdirde mazlumun onun aleyhine yaptığı duaya icabet edilmesi ve böylece o günün zâlim için uğursuz olması uzak bir ihtimal değildir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in duası da ancak kâfirlerin aleyhineydi. Câbir'in hadisindeki: 'Başıma çetin bir iş gelmedi ki...' sözü de buna işarettir. Doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah'ın: { تَنْزِعُ النَّاسَ } “İnsanları söküp atıyordu” kavli, rüzgârın sıfatı konumundadır; yani onları bulundukları yerlerden söküp çıkarıyordu. Hurma ağacının kökünden sökülmesi gibi onları ayaklarının altından söküp çıkardı denilmiştir. Mücâhid dedi ki: Onları yerden söküp çıkarıyor, başları üzerine fırlatıyor, boyunları kırılıyor ve başları gövdelerinden ayrılıyordu. Evlerinden çekip çıkarıyordu da denilmiştir. Muhammed b. Ka'b babasından naklen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu söyledi: “Rüzgâr insanları kabirlerinden söküp çıkardı.” Çukurlar kazıp içlerine girdikleri, rüzgârın onları oradan söküp parçaladığı ve o çukurları, içindekiler helak olmuş hurma kökleri gibi boş ve oyuk bıraktığı da söylenmiştir. Onlardan yedi kişinin çukurlar kazıp rüzgârı engellemek için oralarda durdukları rivayet edilir. İbn İshâk dedi ki: Rüzgâr şiddetlendiğinde Âd kavminden yedi kişi kalktı; bize bunlardan en güçlü ve cüsseli olan altısının ismi bildirildi: Amr b. el-Huliyy, el-Hâris b. Şeddâd, el-Hılkâm, İbnâ Tıkn ve Halcân b. Sa'd. Çoluk çocuğu iki dağ arasındaki bir vadiye soktular, sonra vadideki çoluk çocuktan rüzgârı savuşturmak için vadinin ağzında saf tuttular. Rüzgâr onları adam adam devirmeye başladı. Bunun üzerine Âd kavminden bir kadın şöyle dedi:

21212. Metin

ذَهَبَ الدَّهْرُ بِعَمْرِو بْ ... نِ حُلَيٍّ وَالْهَنِيَّاتِ

Zaman alıp götürdü Amr b. Huliyy'i ve diğer ileri gelenleri...

21213. Metin

ثُمَّ بِالْحَرْثِ وَالْهِلْ ... قَامِ طَلَّاعِ الثَّنِيَّاتِ

Sonra el-Hâris'i ve sarp dağ yollarını aşan el-Hılkâm'ı...

21214. Metin

وَالَّذِي سد مهب الر ... يح أيام البليات

[Ve] belalar gününde rüzgârın estiği yönü kapatanı da...

21215. Metin

الطَّبَرِيُّ: فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، وَالْمَعْنَى تَنْزِعُ النَّاسَ فَتَتْرُكُهُمْ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ، فَالْكَافُ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بِالْمَحْذُوفِ. الزَّجَّاجُ: الْكَافُ فِي مَوْضِعِ نصب على الحال، وَالْمَعْنَى تَنْزِعُ النَّاسَ مُشَبَّهِينَ بِأَعْجَازِ نَخْلٍ. وَالتَّشْبِيهُ قِيلَ إِنَّهُ لِلْحُفَرِ الَّتِي كَانُوا فِيهَا. وَالْأَعْجَازُ جَمْعُ عَجُزٍ وَهُوَ مُؤَخَّرُ الشَّيْءِ، وَكَانَتْ عَادٌ مَوْصُوفِينَ بِطُولِ الْقَامَةِ، فَشُبِّهُوا بِالنَّخْلِ انْكَبَّتْ لِوُجُوهِهَا. وَقَالَ: (أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ) لِلَفْظِ النَّخْلِ وَهُوَ مِنَ الْجَمْعِ الَّذِي يُذَكَّرُ وَيُؤَنَّثُ. وَالْمُنْقَعِرُ: الْمُنْقَلِعُ مِنْ أَصْلِهِ، قَعَرْتُ الشَّجَرَةَ قَعْرًا قَلَعْتُهَا مِنْ أَصْلِهَا فَانْقَعَرَتْ. الْكِسَائِيُّ: قَعَرْتُ الْبِئْرَ أَيْ نَزَلْتُ حَتَّى انْتَهَيْتُ إِلَى قَعْرِهَا، وَكَذَلِكَ الْإِنَاءُ إِذَا شَرِبْتُ مَا فِيهِ حَتَّى انْتَهَيْتُ إِلَى قَعْرِهِ. وَأَقْعَرْتُ الْبِئْرَ جَعَلْتُ لَهَا قَعْرًا. وَقَالَ أَبُو بَكْرِ بْنُ الْأَنْبَارِيِّ: سُئِلَ الْمُبَرِّدُ بِحَضْرَةِ إِسْمَاعِيلَ الْقَاضِي عَنْ أَلْفِ مَسْأَلَةٍ هَذِهِ مِنْ جُمْلَتِهَا، فَقِيلَ لَهُ: مَا الْفَرْقُ بَيْنَ قَوْلِهِ تَعَالَى: (وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ عاصِفَةً)»

et-Taberî der ki: Cümlede hazif vardır; anlamı: 'İnsanları söküp çıkarıyor, onları sanki sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi bırakıyordu' şeklindedir; kâf harfi mahzuf fiil sebebiyle nasb mahallindedir. ez-Zeccâc: Kâf harfi hâl olarak nasb mahallindedir; mana: 'İnsanları hurma kütüklerine benzetilmiş hâlde söküp atıyordu' şeklindedir. Benzetmenin içinde bulundukları çukurlar için yapıldığı da söylenmiştir. A'câz (أَعْجَاز), bir şeyin arkası/kökü anlamına gelen acüz (عَجُز) kelimesinin çoğuludur; Âd kavmi uzun boylu olmakla nitelenmişti, bu yüzden yüzüstü yıkılmış hurma ağaçlarına benzetildiler. { أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } kavlinde lafza riayetle müzekker kılmıştır; zira nahl (hurma) hem müzekker hem müennes olarak kullanılan çoğullardandır. el-Münka'ır (الْمُنْقَعِرُ), kökünden sökülmüş demektir; ağacı kökünden söktüğünde bu kökten fiiller kullanılır. el-Kisâî dedi ki: Kuyunun dibine kadar indiğimde ve kaptaki içeceği dibine varana kadar içtiğimde bu fiili kullanırım. Kuyuya dip yaptığımda da bu kökten if'âl kalıbı kullanılır. Ebû Bekr b. el-Enbârî dedi ki: el-Müberred'e Kâdı İsmâil'in huzurunda bin mesele soruldu; bu da onlardan biriydi. Ona: Yüce Allah'ın { وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ عاصِفَةً } “Süleyman'a da fırtına şeklinde esen rüzgârı...” kavli ile

21216. Metin

وَ (جاءَتْها رِيحٌ «٢» عاصِفٌ)، وَقَوْلُهُ: (كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ) «٣» وَ (أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ)؟ فقال: كلما وَرَدَ عَلَيْكَ مِنْ هَذَا الْبَابِ فَإِنْ شِئْتَ رَدَدْتَهُ إِلَى اللَّفْظِ تَذْكِيرًا، أَوْ إِلَى الْمَعْنَى تَأْنِيثًا. وَقِيلَ: إِنَّ النَّخْلَ وَالنَّخِيلَ بِمَعْنًى يُذَكَّرُ وَيُؤَنَّثُ كَمَا ذَكَرْنَا. (فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ. وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) [تقدم «٤»].

{ جاءَتْها رِيحٌ عاصِفٌ } “Ona şiddetli bir rüzgâr geldi” kavli ve O'nun { كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ } “Sanki onlar içi boşalmış hurma kütükleridir” kavli ile { أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } “sökülmüş hurma kütükleri” kavli arasındaki fark nedir? diye soruldu. O da şöyle dedi: Bu baptan karşına çıkan her ifadeyi dilersen lafza döndürerek müzekker kılarsın, dilersen manaya döndürerek müennes kılarsın. Nahl ve nahîl kelimelerinin zikrettiğimiz üzere hem müzekker hem müennes olarak kullanılan aynı manada kelimeler olduğu da söylenmiştir. { فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ. وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım! Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünen var mı?” ayetlerinin açıklaması geçmişti.

21217. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ٢٣ الى ٢٦]

[Kamer Suresi (54), Âyetler 23-26]

21218. Metin

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣) فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٢٤) أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (٢٥) سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (٢٦)

{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣) فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٢٤) أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (٢٥) سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (٢٦) } “Semûd [kavmi de] uyarıcıları yalanladı. (23) Dediler ki: ‘Bizden bir tek insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz.’ (24) ‘Vahiy aramızdan ona mı verildi? Hayır, o çok yalancı, şımarığın biridir.’ (25) Yarın bilecekler kimin çok yalancı ve şımarık olduğunu! (26)”

21219. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ) هُمْ قَوْمُ صَالِحٍ كَذَّبُوا الرُّسُلَ وَنَبِيَّهُمْ، أَوْ كَذَّبُوا بِالْآيَاتِ الَّتِي هِيَ النُّذُرُ (فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ) وندع جماعة. وقرا أبو الأشهب وابن السميقع وَأَبُو السَّمَّالِ الْعَدَوِيُّ (أَبَشَرٌ) بِالرَّفْعِ (وَاحِدٌ) كَذَلِكَ رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرُ (نَتَّبِعُهُ). الْبَاقُونَ بِالنَّصْبِ عَلَى مَعْنَى أَنَتَّبِعُ بَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ. وَقَرَأَ أبو السمال «٥»:

Yüce Allah'ın: { كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ } “Semûd [kavmi de] uyarıcıları yalanladı” buyruğu: Onlar Sâlih'in kavmidir; peygamberleri ve kendi peygamberlerini yalanladılar1 veya bizzat uyarıcılar olan ayetleri yalanladılar.2 { فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ } “Dediler ki: ‘Bizden bir tek insana mı uyacağız?’”3 [yani] bir topluluğu bırakıp da [ona mı uyacağız?]4 Ebü'l-Eşheb, İbnü's-Semeyka‘ ve Ebü's-Semmâl el-Adevî { أَبَشَرٌ } lafzını ref ile [ötreli], { وَاحِدٌ } lafzını da aynı şekilde ref ile okumuşlardır. [Bu kıraatte kelime] mübteda (özne) olarak merfûdur; haberi (yüklemi) ise { نَتَّبِعُهُ } cümlesidir. Diğer [kıraat imamları] ise: "Aramızdan bir tek insana mı uyacağız ki ona tâbi olalım?" takdiri üzere [kelimeyi] nasb ile (üstünlü) okumuşlardır. Ebü's-Semmâl ise şöyle okumuştur5:

21220. Metin

(أَبَشَرٌ) بِالرَّفْعِ (مِنَّا وَاحِدًا) بِالنَّصْبِ، رَفَعَ (أَبَشَرٌ) بإضمار فعل يدل عليه (أَأُلْقِيَ) كَأَنَّهُ قَالَ: أَيُنَبَّأُ بَشَرٌ مِنَّا، وَقَوْلُهُ: (واحِداً) يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ الْمُضْمَرِ فِي (مِنَّا) وَالنَّاصِبُ لَهُ الظَّرْفُ، وَالتَّقْدِيرُ أَيُنَبَّأُ بَشَرٌ كَائِنٌ مِنَّا مُنْفَرِدًا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ الضَّمِيرِ فِي (نَتَّبِعُهُ) مُنْفَرِدًا لَا نَاصِرَ لَهُ. (إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ) أَيْ ذَهَابٍ عَنِ الصَّوَابِ (وَسُعُرٍ) أَيْ جُنُونٍ، مِنْ قَوْلِهِمْ: نَاقَةٌ مَسْعُورَةٌ، أَيْ كَأَنَّهَا مِنْ شِدَّةِ نَشَاطِهَا مَجْنُونَةٌ، ذَكَرَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. قَالَ الشَّاعِرُ يَصِفُ نَاقَتَهُ:

{ أَبَشَرٌ } lafzını ref ile, { مِنَّا وَاحِداً } lafzını ise nasb ile okumuştur. { أَبَشَرٌ } lafzını, { أَأُلْقِيَ } fiilinin delalet ettiği gizli bir fiille ref etmiştir; sanki: "Aramızdan bir insana mı peygamberlik verilecek?" demiş gibidir. O'nun: { واحِداً } kavlinin, { مِنَّا } ifadesindeki zamirden hâl olması caizdir ve onu nasb eden zarftır. Takdiri şöyledir: "Aramızdan tek başına bulunan bir insana mı peygamberlik verilecek?" Yine { نَتَّبِعُهُ } ifadesindeki zamirden, "hiçbir yardımcısı olmayan tek bir kişi" anlamında hâl olması da caizdir. { إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ } “O takdirde biz apaçık bir sapıklık” yani doğrudan uzaklaşma { وَسُعُرٍ } “ve çılgınlık içinde kalmış oluruz” yani delilik içindeyiz demektir. Bu, Arapların: "aşırı hareketliliğinden dolayı sanki deli gibi" anlamında kullandıkları 'nâkatün mes'ûrah' (delirmiş dişi deve) sözünden gelir; bunu İbn Abbâs zikretmiştir. Şair de devesini nitelerken şöyle demiştir:

21221. Metin

تَخَالُ بِهَا سُعْرًا إِذَا السَّفْرُ هَزَّهَا ... ذَمِيلٌ وَإِيقَاعٌ مِنَ السَّيْرِ مُتْعِبُ

Yolcular onu sarstığında sende bir delilik var sanırsın... Hızlı bir yürüyüş ve yorucu bir tempolu adım.

21222. Metin

[الذَّمِيلُ «١» ضَرْبٌ مِنْ سَيْرِ الْإِبِلِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: إِذَا ارْتَفَعَ السَّيْرُ عَنِ الْعَنَقِ قَلِيلًا فَهُوَ التَّزَيُّدُ، فَإِذَا ارْتَفَعَ عَنْ ذَلِكَ فَهُوَ الذَّمِيلُ، ثُمَّ الرَّسِيمُ، يُقَالُ: ذَمَلَ يَذْمُلُ وَيَذْمِلُ ذَمِيلًا. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: وَلَا يَذْمُلُ بَعِيرٌ يَوْمًا وَلَيْلَةً إِلَّا مَهْرِيٌّ قَالَهُ ج]. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا: السُّعُرُ الْعَذَابُ، وَقَالَهُ الْفَرَّاءُ. مُجَاهِدٌ: بُعْدُ الْحَقِّ. السدي: في احتراق. قال «٢»:

[ez-Zemîl «١», develerin bir tür yürüyüşüdür. Ebû Ubeyd dedi ki: Yürüyüş boyun hareketinden (örükten) biraz daha hızlandığında bu tezeyyüd'dür; ondan daha hızlı olduğunda zemîl'dir; sonra resîm gelir. 'Zemele yezmülü ve yezmilü zemîlen' denir. el-Asmaî dedi ki: Mehrî devesinden başka hiçbir deve bir gün ve bir gece boyunca aralıksız zemîl yürüyüşü yapamaz. Bunu C. söylemiştir]. İbn Abbâs da şöyle demiştir: es-Su'ur (السُّعُرُ), azap demektir; el-Ferrâ da böyle demiştir. Mücâhid: Haktan uzaklaşmak demektir. es-Süddî: Yanıp tutuşma içindedir demektir. Şair «٢» şöyle demiştir:

21223. Metin

أَصَحَوْتَ الْيَوْمَ أَمْ شَاقَتْكَ هِرُّ ... وَمِنَ الْحُبِّ جُنُونٌ مُسْتَعِرْ

Bugün aklın başına mı geldi, yoksa Hırr'a mı özlem duydun? ... Zira aşktan kaynaklanan alevlenmiş bir delilik vardır.

21224. Metin

أَيْ مُتَّقِدٌ وَمُحْتَرِقٌ. أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ جَمْعُ سَعِيرٍ وَهُوَ لَهِيبُ النَّارِ. وَالْبَعِيرُ «٣» الْمَجْنُونُ يَذْهَبُ كَذَا وَكَذَا لِمَا يَتَلَهَّبُ بِهِ مِنَ الْحِدَّةِ. وَمَعْنَى الْآيَةِ: إِنَّا إِذًا لَفِي شقاء وعناء مما يلزمنا. قوله تعالى: (أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا) أَيْ خُصِّصَ بِالرِّسَالَةِ مِنْ بَيْنِ آلِ ثَمُودَ وَفِيهِمْ مَنْ هُوَ أَكْثَرُ مَالًا وَأَحْسَنُ حَالًا؟! وَهُوَ اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ الْإِنْكَارُ. (بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ) أَيْ لَيْسَ كَمَا يَدَّعِيهِ، وَإِنَّمَا يُرِيدُ أَنْ يَتَعَاظَمَ وَيَلْتَمِسَ التَّكَبُّرَ عَلَيْنَا مِنْ غَيْرِ اسْتِحْقَاقٍ. وَالْأَشَرُ الْمَرَحُ وَالتَّجَبُّرُ وَالنَّشَاطُ. يُقَالُ: فَرَسٌ أَشِرٌ إِذَا كَانَ مَرِحًا نَشِيطًا، قَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ يَصِفُ كَلْبًا:

Yani alevlenmiş ve yanmış demektir. Ebû Ubeyde: O, ateş alevi anlamına gelen 'saîr' kelimesinin çoğuludur demiştir. Deli deve de içindeki alevlenen şiddetten/hırçınlıktan ötürü şuraya buraya gider. Ayetin anlamı: "Bize gereken şeyden dolayı o zaman biz büyük bir sıkıntı ve zahmet içinde kalırız" demektir. Yüce Allah'ın: { أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا } “Vahiy aramızdan ona mı verildi?” kavli: Yani Semûd ailesi arasından peygamberlikle o mu özel kılındı; halbuki içlerinde ondan daha çok malı ve durumu daha iyi olanlar varken?! Bu, inkâr anlamı taşıyan bir soru cümlesidir. { بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ } “Hayır, o çok yalancı, şımarığın biridir” kavli: Yani iddia ettiği gibi değildir; bilakis o büyüklük taslamak ve hakkı olmaksızın bize karşı kibirlenmeyi arzu etmektedir. el-Eşer (الْأَشَرُ); şımarıklık, zorbalık ve taşkın neşedir. Çok canlı ve neşeli olduğunda 'ferasün eşirun' (şımarık/canlı at) denir. İmrüülkays bir köpeği nitelerken şöyle demiştir:

21225. Metin

فَيُدْرِكُنَا فَغِمٌ دَاجِنٌ ... سَمِيعٌ بَصِيرٌ طَلُوبٌ نَكِرْ «٤»

Bize geniş ağızlı, evcil bir hayvan yetişir... Çok iyi işiten, gören, talepkâr ve kurnaz/ürkütücü «٤».

21226. Metin

أَلَصُّ «٥» الضُّرُوسِ حَنِيُّ الضُّلُوعِ ... تَبُوعٌ أَرِيبٌ نَشِيطٌ أشر

Dişleri birbirine kenetlenmiş5, kaburgaları kavisli... [Avını] aralıksız takip eden, son derece maharetli, çevik ve hareketli/taşkın...

21227. Metin

وَقِيلَ: (أَشِرٌ) بَطِرٌ. وَالْأَشَرُ الْبَطَرُ، قَالَ الشَّاعِرُ:

{ أَشِرٌ } kelimesinin 'şımarık ve nankör' (batır) anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Eşer, şımarıklık demektir. Şair şöyle demiştir:

21228. Metin

أَشِرْتُمْ بِلُبْسِ الْخَزِّ لَمَّا لَبِسْتُمُ ... وَمِنْ قَبْلُ مَا تَدْرُونَ مَنْ فَتَحَ الْقُرَى

İpekli kumaş giydiğinizde giydiğiniz şeyle şımardınız... Halbuki daha önce şehirleri kimin fethettiğini bile bilmezdiniz.

21229. Metin

وَقَدْ أَشِرَ بِالْكَسْرِ يَأْشَرُ أَشَرًا فَهُوَ أَشِرٌ وَأَشْرَانُ، وَقَوْمٌ أُشَارَى مِثْلُ سَكْرَانَ وَسُكَارَى، قَالَ الشَّاعِرُ «١»:

Esre ile 'eşira ye'şeru eşaran' denilir; nitekim faili 'eşirun' ve 'eşrânu' şeklinde gelir; çoğulu ise 'sekrân ve sükârâ' gibi 'uşârâ' olarak gelir. Şair «١» şöyle demiştir:

21230. Metin

وَخَلَّتْ وُعُولًا أُشَارَى بِهَا ... وَقَدْ أَزْهَفَ الطَّعْنُ أَبْطَالَهَا

Ve dağ keçilerini orada şımarık halde bıraktı... Oysa mızrak darbeleri onun yiğitlerini yere sermişti.

21231. Metin

وَقِيلَ: إِنَّهُ الْمُتَعَدِّي إِلَى مَنْزِلَةٍ لَا يَسْتَحِقُّهَا، وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ ابن حَمَّادٍ: الْأَشِرُ الَّذِي لَا يُبَالِي مَا قَالَ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَأَبُو قِلَابَةَ (أَشَرُّ) بِفَتْحِ الشِّينِ وَتَشْدِيدِ الرَّاءِ يَعْنِي بِهِ أَشَرَّنَا وَأَخْبَثَنَا. (سَيَعْلَمُونَ غَداً) أَيْ سَيَرَوْنَ الْعَذَابَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، أَوْ فِي حَالِ نُزُولِ الْعَذَابِ بِهِمْ فِي الدُّنْيَا. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ بِالتَّاءِ عَلَى أَنَّهُ مِنْ قَوْلِ صَالِحٍ لَهُمْ عَلَى الْخِطَابِ. الْبَاقُونَ بِالْيَاءِ إِخْبَارٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِصَالِحٍ عنهم. وقوله: (رَغَداً) عَلَى التَّقْرِيبِ عَلَى عَادَةِ النَّاسِ فِي قَوْلِهِمْ لِلْعَوَاقِبِ: إِنَّ مَعَ الْيَوْمِ غَدًا، قَالَ:

Onun hak etmediği bir makama tecavüz eden kimse olduğu da söylenmiştir; anlam birdir. İbn Zeyd ve Abdurrahman b. Hammâd şöyle demiştir: Aşir (الْأَشِرُ), ne söylediğine aldırmayan kimsedir. Ebû Ca'fer ve Ebû Kılâbe, şîn harfinin fethası ve râ harfinin şeddesi ile { أَشَرُّ } şeklinde okumuşlardır; yani bizim en şerlimiz ve en kötümüz demektir. { سَيَعْلَمُونَ غَداً } “Yarın bilecekler” yani kıyamet gününde veya dünyada üzerlerine azap indiği anda azabı göreceklerdir. İbn Âmir ve Hamza, Sâlih'in onlara hitabı olmak üzere te harfi ile [seta'lemûne şeklinde] okumuşlardır. Diğerleri ise Yüce Allah'ın Sâlih'e onlardan haber vermesi kabilinden ye harfi ile [seye'lemûne şeklinde] okumuşlardır. O'nun: { غَداً } “yarın” buyruğu, insanların sonradan gelecek şeyler için: "Her bugünün bir yarını vardır" şeklindeki alışılagelmiş sözleri gibi, yakınlığı ifade etmek içindir. Şair demiştir ki:

21232. Metin

لِلْمَوْتِ فِيهَا سِهَامٌ غَيْرُ مُخْطِئَةٍ ... مَنْ لَمْ يَكُنْ مَيِّتًا فِي الْيَوْمِ مَاتَ غَدَا

Ölümün onda hedefi şaşmayan okları vardır... Bugün ölmeyen kimse yarın ölür.

21233. Metin

وَقَالَ الطِّرِمَّاحُ:

et-Tırımmah da şöyle demiştir:

21234. Metin

أَلَا عَلِّلَانِي قَبْلَ نَوْحِ النَّوَائِحِ ... وَقَبْلَ اضْطِرَابِ النَّفْسِ بَيْنَ الْجَوَانِحِ

Ağıtçılar feryat etmeden önce beni oyalayın... Ve ruh kaburgalar arasında çırpınmadan önce.

21235. Metin

وَقَبْلَ غَدٍ يَا لَهْفَ نَفْسِي عَلَى غَدٍ ... إِذَا رَاحَ أَصْحَابِي وَلَسْتُ بِرَائِحِ

Ve yarından önce; ah nefsim o yarın için nasıl yanar... Dostlarım çekip gittiğinde ve ben gidemediğimde.

21236. Metin

وَإِنَّمَا أَرَادَ وَقْتَ الْمَوْتِ وَلَمْ يُرِدْ غَدًا بِعَيْنِهِ. (مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ) وَقَرَأَ أَبُو قِلَابَةَ (الْأَشَرُّ) بِفَتْحِ الشِّينِ وَتَشْدِيدِ الرَّاءِ جَاءَ بِهِ عَلَى الْأَصْلِ. قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: لَا تَكَادُ الْعَرَبُ تَتَكَلَّمُ بِالْأَشَرِّ وَالْأَخْيَرِ إِلَّا فِي ضَرُورَةِ الشِّعْرِ، كَقَوْلِ رُؤْبَةَ:

Burada bizzat yarın gününü değil, sadece ölüm vaktini kastetmiştir. { مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ } “kimin çok yalancı ve şımarık olduğunu!” Ebû Kılâbe, şîn harfinin fethası ve râ harfinin şeddesi ile { الْأَشَرُّ } şeklinde okumuştur; bunu kelimenin aslına göre getirmiştir. Ebû Hâtim şöyle dedi: Araplar şiir zarureti dışında pek 'el-eşerr' ve 'el-ahyer' demezler; Ru'be'nin şu sözünde olduğu gibi:

21237. Metin

بِلَالٌ خَيْرُ النَّاسِ وابن الأخير

Bilâl insanların en hayırlısıdır ve en hayırlısının oğludur.1

21238. Metin

وَإِنَّمَا يَقُولُونَ هُوَ خَيْرُ قَوْمِهِ، وَهُوَ شَرُّ النَّاسِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ) «١» وَقَالَ: (فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكاناً) «٢». وَعَنْ أَبِي حَيْوَةَ بِفَتْحِ الشِّينِ وَتَخْفِيفِ الرَّاءِ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ ضَمُّ الشِّينِ وَالرَّاءِ وَالتَّخْفِيفُ، قَالَ النَّحَّاسُ: وَهُوَ مَعْنَى (الْأَشِرُ) ومثله رجل حذر وحذر.

Onlar ancak: "O kavminin en hayırlısıdır", "O insanların en şerlisidir" derler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ } “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” «١» ve şöyle buyurmuştur: { فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكاناً } “Kimin makamca daha kötü olduğunu yakında bilecekler” «٢». Ebû Hayve'den şîn harfinin fethası ve râ harfinin şeddesiz (hafif) okunuşuyla rivayet edilmiştir. Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr'den ise şîn ve râ harflerinin dammesi ve şeddesiz olarak rivayet edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu, { الْأَشِرُ } kelimesiyle aynı manadadır; tıpkı 'hazirun' ve 'huzurun' (sakınan/tedbirli adam) kelimeleri gibidir.

21239. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ٢٧ الى ٣٢]

[Kamer Suresi (54), Âyetler 27-32]

21240. Metin

إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (٢٧) وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨) فَنادَوْا صاحِبَهُمْ فَتَعاطى فَعَقَرَ (٢٩) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٣٠) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١)

{ إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (٢٧) وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨) فَنادَوْا صاحِبَهُمْ فَتَعاطى فَعَقَرَ (٢٩) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٣٠) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١) } “Şüphesiz biz, kendilerini sınamak için o dişi deveyi göndereceğiz; şimdi onları gözetle ve sabret! (27) Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver; her su nöbetinde hazır bulunulmalıdır. (28) Derken arkadaşlarını çağırdılar; o da [kılıcına] sarıldı ve deveyi kesti. (29) Nasılmış benim azabım ve uyarılarım! (30) Biz onların üzerlerine tek bir çığlık gönderdik de ağıl yapanın ufalanmış kuru çalıları gibi oldular. (31)”

21241. Metin

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢)

{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢) } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünen var mı? (32)”

21242. Metin

قوله تعالى: (إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ) أَيْ مُخْرِجُوهَا مِنَ الْهَضْبَةِ الَّتِي سَأَلُوهَا، فَرُوِيَ أَنَّ صَالِحًا صَلَّى رَكْعَتَيْنِ وَدَعَا فَانْصَدَعَتِ الصَّخْرَةُ الَّتِي عَيَّنُوهَا عَنْ سَنَامِهَا، فَخَرَجَتْ نَاقَةٌ عُشَرَاءُ [وَبْرَاءُ «٣»]. (فِتْنَةً لَهُمْ) أَيِ اخْتِبَارًا وَهُوَ مَفْعُولٌ لَهُ. (فَارْتَقِبْهُمْ) أَيِ انْتَظِرْ مَا يَصْنَعُونَ. (وَاصْطَبِرْ) أَيِ اصْبِرْ عَلَى أَذَاهُمْ، وَأَصْلُ الطَّاءِ فِي اصْطَبِرْ تَاءٌ فَتَحَوَّلَتْ طَاءً لِتَكُونَ مُوَافِقَةً لِلصَّادِ فِي الْإِطْبَاقِ. (وَنَبِّئْهُمْ): أَيْ أَخْبِرْهُمْ (أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ) أَيْ بَيْنَ آلِ ثَمُودَ وَبَيْنَ النَّاقَةِ، لَهَا يَوْمٌ وَلَهُمْ يَوْمٌ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: (لَها شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ) «٤». قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ يَوْمُ شِرْبِهِمْ لَا تَشْرَبُ النَّاقَةُ شَيْئًا مِنَ الْمَاءِ وَتَسْقِيهِمْ لَبَنًا وَكَانُوا فِي نَعِيمٍ، وَإِذَا كَانَ يَوْمُ النَّاقَةِ شَرِبَتِ الْمَاءَ كُلَّهُ فَلَمْ تُبْقِ لَهُمْ شَيْئًا. وَإِنَّمَا قَالَ: (بَيْنَهُمْ) لِأَنَّ الْعَرَبَ إِذَا أَخْبَرُوا عَنْ بَنِي آدَمَ مَعَ الْبَهَائِمِ غَلَّبُوا بَنِي آدَمَ. وَرَوَى أَبُو الزُّبَيْرِ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: لَمَّا نَزَلْنَا الْحِجْرَ فِي مَغْزَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ تَبُوكَ، قَالَ: (أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَسْأَلُوا فِي هَذِهِ الْآيَاتِ هَؤُلَاءِ قَوْمُ صَالِحٍ سَأَلُوا نَبِيَّهُمْ أَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ لَهُمْ نَاقَةً فَبَعَثَ اللَّهُ ﷿

Yüce Allah'ın: { إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ } “Şüphesiz biz o dişi deveyi göndereceğiz” 1 buyruğu; yani istedikleri tepeden onu çıkaracağız demektir. Rivayet edildiğine göre Sâlih iki rekât namaz kılıp dua etti. [Bunun üzerine] belirledikleri kaya, hörgücünden çatladı ve on aylık gebe, [bol tüylü 3] bir dişi deve çıktı. { فِتْنَةً لَهُمْ } “kendilerini sınamak için” yani bir imtihan olarak [göndereceğiz]. Bu ifade mef‘ûlün leh’tir. { فَارْتَقِبْهُمْ } “şimdi onları gözetle” yani ne yapacaklarını bekle. { وَاصْطَبِرْ } “ve sabret” 2 yani onların eziyetlerine sabret demektir. "Istebir" (اصْطَبِرْ) kelimesindeki tû (ط) harfinin aslı te (ت) harfidir; itbâk (dilin damağa yapışması/dolgunluk) özelliğinde sâd (ص) harfine uyum sağlaması için tı (ط) harfine dönüştürülmüştür. { وَنَبِّئْهُمْ } “Onlara haber ver” yani bildir: { أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ } “suyun aralarında paylaştırıldığını”; yani Semûd kavmi ile dişi deve arasında [bölüştürüldüğünü]; bir gün devenin, bir gün de onlarındır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { لَها شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ } “(Suyun) belli bir gün içilme hakkı onundur, malum bir günün içilme hakkı da sizindir” 4. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Onların su nöbeti gününde deve sudan hiçbir şey içmez, onlara süt verirdi ve onlar da nimet içinde olurlardı. Devenin nöbeti olduğu gün ise bütün suyu deve içer, onlara hiçbir şey bırakmazdı." [Yüce Allah'ın] { بَيْنَهُمْ } “aralarında” [şeklinde akıllılar için kullanılan zamirle] buyurması, Arapların âdemoğulları ile hayvanları birlikte zikrettiklerinde tağlîb yoluyla âdemoğullarını üstün tutmalarından ötürüdür. Ebü'z-Zübeyr'in Câbir'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Tebük Gazvesi'nde Hicr mevkisine indiğimizde şöyle buyurdu: «Ey insanlar! Bu ayetleri (mucizeleri) istemeyin! İşte Salih'in kavmi; onlar peygamberlerinden Allah'ın kendilerine bir deve göndermesini istediler, Allah Azze ve Celle de

21243. Metin

إِلَيْهِمُ النَّاقَةَ فَكَانَتْ تَرِدُ مِنْ ذَلِكَ الْفَجِّ فَتَشْرَبُ مَاءَهُمْ يَوْمَ وِرْدِهَا وَيَحْلُبُونَ مِنْهَا مِثْلَ الَّذِي كَانُوا يَشْرَبُونَ يَوْمَ غِبِّهَا) وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: (وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ). (كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ) الشِّرْبُ- بِالْكَسْرِ- الْحَظُّ مِنَ الْمَاءِ، وَفِي الْمَثَلِ: (آخِرُهَا أَقَلُّهَا شِرْبًا) وَأَصْلُهُ فِي سَقْيِ الْإِبِلِ، لِأَنَّ آخِرَهَا يَرِدُ وَقَدْ نَزِفَ الْحَوْضُ. وَمَعْنَى (مُحْتَضَرٌ) أَيْ يَحْضُرُهُ مَنْ هُوَ لَهُ، فَالنَّاقَةُ تَحْضُرُ الْمَاءَ يَوْمَ وِرْدِهَا، وَتَغِيبُ عَنْهُمْ يَوْمَ وِرْدِهِمْ، قَالَهُ مُقَاتِلٌ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: إِنَّ ثَمُودَ يَحْضُرُونَ الْمَاءَ يَوْمَ غِبِّهَا فَيَشْرَبُونَ، وَيَحْضُرُونَ اللَّبَنَ يَوْمَ وِرْدِهَا فَيَحْتَلِبُونَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَنادَوْا صاحِبَهُمْ) يَعْنِي بِالْحَضِّ عَلَى عَقْرِهَا (فَعَقَرَ) ها وَمَعْنَى تَعَاطَى تَنَاوَلَ الْفِعْلَ، مِنْ قَوْلِهِمْ: عَطَوْتُ أَيْ تَنَاوَلْتُ، وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانَ:

onlara deveyi gönderdi. Deve şu dağ yolundan gelir, su nöbeti gününde onların suyunu içerdi; ertesi gün ise içtikleri kadar süt sağarlardı). İşte Yüce Allah'ın: { وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ } “Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver” kavlinin anlamı budur. { كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ } “her su nöbetinde hazır bulunulmalıdır” eş-Şirb -esre ile- sudan pay/nöbet demektir. Atasözünde şöyle denir: 'Âhiruhâ ekallühâ şirben' (Develerin sonuncusu su payı en az olanıdır). Bu sözün aslı develerin sulanmasından gelir; çünkü sonuncusu havuzun suyu bittiğinde gelir. { مُحْتَضَرٌ } lafzının anlamı, su hakkı kime aitse onun orada hazır bulunması demektir. Deve kendi içme gününde suyun başında bulunur, onların içme gününde ise onlardan uzak dururdu; bunu Mukâtil söylemiştir. Mücâhid ise şöyle dedi: Semûd kavmi devenin gelmediği günde suyun başına gelip içerlerdi; devenin geldiği günde ise sütün başına gelip süt sağarlardı. Yüce Allah'ın: { فَنادَوْا صاحِبَهُمْ } “Derken arkadaşlarını çağırdılar” kavli: Yani onu deveyi kesmeye teşvik ederek çağırdılar. { فَتَعاطى فَعَقَرَ } “o da [kılıcına] sarıldı ve kesti” Teâtî (تَعَاطَى), bir eyleme girişmek/uzanmak demektir; Arapların: 'Atevtu' yani 'uzandım/tuttum' sözünden gelir. Hassân'ın şu sözü de bundandır:

21244. Metin

كِلْتَاهُمَا حَلَبُ الْعَصِيرِ فَعَاطِنِي ... بِزُجَاجَةٍ أَرْخَاهُمَا لِلْمِفْصَلِ

Her ikisi de sıkılmış üzüm suyudur, bana kadehle uzat... Eklemleri en çok gevşeteninden.

21245. Metin

قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: فَكَمِنَ لَهَا فِي أَصْلِ شَجَرَةٍ عَلَى طَرِيقِهَا فَرَمَاهَا بِسَهْمٍ فَانْتَظَمَ بِهِ عَضَلَةَ سَاقِهَا، ثُمَّ شَدَّ عَلَيْهَا بِالسَّيْفِ فَكَشَفَ عُرْقُوبَهَا، فَخَرَّتْ وَرَغَتْ رُغَاءَةً وَاحِدَةً تَحَدَّرَ سَقْبُهَا مِنْ بَطْنِهَا ثُمَّ نَحَرَهَا، وَانْطَلَقَ سَقْبُهَا حَتَّى أَتَى صَخْرَةً فِي رَأْسِ جَبَلٍ فَرَغَا ثُمَّ لَاذَ بِهَا، فَأَتَاهُمْ صَالِحٌ ﵇، فَلَمَّا رَأَى النَّاقَةَ قَدْ عُقِرَتْ بَكَى وَقَالَ: قَدِ انْتَهَكْتُمْ حُرْمَةَ اللَّهِ فَأَبْشِرُوا بِعَذَابِ اللَّهِ. وَقَدْ مَضَى فِي (الْأَعْرَافِ) «١» بَيَانُ هَذَا الْمَعْنَى. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَكَانَ الَّذِي عَقَرَهَا أَحْمَرَ أَزْرَقَ أَشْقَرَ أَكْشَفَ أَقْفَى. وَيُقَالُ فِي اسْمِهِ قُدَارُ بْنُ سَالِفٍ. وَقَالَ الْأَفْوَهُ الْأَوْدِيُّ:

Muhammed b. İshâk dedi ki: [Kudâr], devenin yolu üzerindeki bir ağacın dibinde pusuya yattı ve ona bir ok attı; ok devenin baldırındaki kası delip geçti. Sonra kılıçla üzerine atılıp diz kirişini kesti; deve yere yıkıldı ve tek bir feryatla böğürdü; karnındaki yavrusu yere düştü, sonra deveyi boğazladı. Yavrusu ise kaçıp bir dağın başındaki kayaya vardı, böğürdü ve oraya sığındı. Derken Sâlih (aleyhisselâm) yanlarına geldi; devenin kesildiğini görünce ağladı ve: "Allah'ın haram kıldığını çiğnediniz, Allah'ın azabıyla müjdeleniniz!" dedi. Bu mananın açıklaması A'râf Suresi'nde «١» geçmişti. İbn Abbâs dedi ki: Deveyi kesen kimse kızıl tenli, gök gözlü, sarışın, alnı açık ve kel/enseli biriydi. Adının da Kudâr b. Sâlif olduğu söylenir. el-Efvah el-Evdî şöyle demiştir:

21246. Metin

أَوْ قَبْلَهُ «٢» كَقُدَارٍ حِينَ تَابَعَهُ ... عَلَى الْغِوَايَةِ أَقْوَامٌ فَقَدْ بَادُوا

Veya ondan önce «٢», tıpkı sapıklıkta bir kavmin Kudâr'a uyup da helâk olup gitmeleri gibi...

21247. Metin

والعرب تسمي الجزار قدارا تشبيها بمقدار بْنِ سَالِفٍ مَشْئُومِ آلِ ثَمُودَ، قَالَ مُهَلْهِلٌ:

Araplar, Semûd kavminin uğursuzu Kudâr b. Sâlif'e benzeterek kasaba 'kudâr' derler. Mühelhil şöyle demiştir:

21248. Metin

إنا لنضرب بالسيوف رؤوسهم ... ضرب القدار نقيعة القدام «٣»

Şüphesiz biz kılıçlarla onların başlarına öyle bir vururuz ki, tıpkı kasabın yolculara ikram edilecek deveyi kesip doğradığı gibi.3

21249. Metin

وَذَكَرَهُ زُهَيْرٌ فَقَالَ:

Züheyr de onu zikrederek şöyle demiştir:

21250. Metin

فَتُنْتَجْ لَكُمْ غِلْمَانَ أَشْأَمَ كُلُّهُمْ ... كَأَحْمَرِ عَادٍ ثُمَّ تُرْضِعْ فَتَفْطِمِ «١»

Böylece hepsi Âd kavminin o kızılı gibi en uğursuz oğlanları doğurur size; sonra emzirir ve sütten keser «١».

21251. Metin

يُرِيدُ الْحَرْبَ، فَكَنَّى عَنْ ثَمُودَ بِعَادٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً) يُرِيدُ صَيْحَةَ جِبْرِيلَ ﵇، وَقَدْ مَضَى فِي (هُودٍ) «٢». (فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ) وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ (الْمُحْتَظَرِ) بِفَتْحِ الظَّاءِ أَرَادُوا الْحَظِيرَةَ. الْبَاقُونَ بِالْكَسْرِ أَرَادُوا صَاحِبَ الْحَظِيرَةِ. وَفِي الصِّحَاحِ: وَالْمُحْتَظِرُ الذي يعمل الحظيرة. وقرى (كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ) فَمَنْ كَسَرَهُ جَعَلَهُ الْفَاعِلُ وَمَنْ فَتَحَهُ جَعَلَهُ الْمَفْعُولُ بِهِ. وَيُقَالُ لِلرَّجُلِ الْقَلِيلِ الْخَيْرِ: إِنَّهُ لَنَكِدٌ الْحَظِيرَةَ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: أَرَاهُ سَمَّى أَمْوَالَهُ حَظِيرَةً لِأَنَّهُ حَظَرَهَا عِنْدَهُ وَمَنَعَهَا، وَهِيَ فَعِيلَةٌ بِمَعْنَى مَفْعُولَةٍ. الْمَهْدَوِيُّ: مَنْ فَتَحَ الظَّاءَ مِنْ (الْمُحْتَظِرِ) فَهُوَ مَصْدَرٌ، وَالْمَعْنَى كَهَشِيمِ الِاحْتِظَارِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ (الْمُحْتَظِرِ) هُوَ الشَّجَرُ الْمُتَّخَذُ مِنْهُ الْحَظِيرَةَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: (الْمُحْتَظِرِ) هُوَ الرَّجُلُ يَجْعَلُ لِغَنَمِهِ حَظِيرَةً بِالشَّجَرِ وَالشَّوْكِ، فَمَا سَقَطَ مِنْ ذَلِكَ وَدَاسَتْهُ الْغَنَمُ فَهُوَ الْهَشِيمُ. قَالَ:

Bununla savaşı kastetmekte olup Âd kavmi diyerek Semûd kavmine kinaye yapmıştır. Yüce Allah'ın: { إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً } “Şüphesiz biz onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik” kavli: Cebrâil (aleyhisselâm)'ın çığlığını kastetmektedir; bunun açıklaması Hûd Suresi'nde «٢» geçmişti. { فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ } “böylece onlar ağılcının ufalanmış kuru dalları gibi oldular”. el-Hasan, Katâde ve Ebû'l-Âliye, zâ (ظ) harfinin fethasıyla { الْمُحْتَظَرِ } şeklinde okumuşlardır; bununla ağılı kastetmişlerdir. Diğer kıraat imamları ise esre ile okumuşlar ve ağıl sahibini kastetmişlerdir. es-Sıhâh'ta şöyle denir: el-Muhtezir (الْمُحْتَظِرُ), ağıl yapan kimsedir. { كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ } şeklinde okunmuştur; onu esre ile okuyan fail yapmış, fetha ile okuyan ise mef'ûlün bih yapmıştır. Hayrı az olan kimse için: 'İnnehû le-nekidü'l-hazîrati' (Onun ağılı pek bereketsiz/kıtadır) denilir. Ebû Ubeyd dedi ki: Mallarını yanında toplayıp koruduğu ve sakındığı için onları 'hazîre' diye isimlendirdiğini düşünüyorum; bu kelime mef'ûle anlamında faîle kalıbındadır. el-Mehdevî der ki: { الْمُحْتَظِرِ } kelimesinde zâ harfini fetha ile okuyan kimseye göre bu kelime masdardır ve mana: 'Ağıl yapmanın kırık dökük çalı çırpısı gibi' demektir. { الْمُحْتَظِرِ } lafzının, kendisinden ağıl yapılan ağaç/çalı olması da caizdir. İbn Abbâs dedi ki: { الْمُحْتَظِرِ }, koyunları için ağaç ve dikenlerle ağıl yapan adamdır; bundan yere dökülen ve koyunların çiğnediği şeyler ise 'el-heşîm'dir (kırılıp ufalanmış çerçöptür). Şair şöyle demiştir:

21252. Metin

أَثَرْنَ عَجَاجَةً كَدُخَانِ نَارٍ ... تَشِبُّ بِغَرْقَدٍ بَالٍ هَشِيمٍ

Toz duman kaldırdılar tıpkı ateşin dumanı gibi... Çürümüş, ufalanmış garkad ağacında alevlenen.

21253. Metin

وَعَنْهُ: كَحَشِيشٍ تَأْكُلُهُ الْغَنَمُ. وَعَنْهُ أَيْضًا: كَالْعِظَامِ النَّخِرَةِ الْمُحْتَرِقَةِ، وَهُوَ قَوْلُ قَتَادَةَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هُوَ التُّرَابُ الْمُتَنَاثِرُ مِنَ الْحِيطَانِ فِي يَوْمِ رِيحٍ. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: هُوَ مَا تَنَاثَرَ مِنَ الْحَظِيرَةِ إِذَا ضَرَبْتَهَا بِالْعَصَا، وَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْعَرَبُ تُسَمِّي كُلَّ شي كَانَ رَطْبًا فَيَبِسَ هَشِيمًا. وَالْحَظْرُ الْمَنْعُ، وَالْمُحْتَظِرُ الْمُفْتَعِلُ يُقَالُ مِنْهُ: احْتَظَرَ عَلَى إِبِلِهِ وَحَظَرَ أَيْ جَمَعَ الشَّجَرَ وَوَضَعَ بَعْضَهُ فَوْقَ بَعْضٍ لِيَمْنَعَ بَرْدَ الرِّيحِ وَالسِّبَاعَ عَنْ إِبِلِهِ، قَالَ الشَّاعِرُ:

Yine ondan: Koyunların yediği kuru ot gibi, şeklinde rivayet edilmiştir. Yine ondan: Çürümüş, yanmış kemikler gibi, şeklinde de rivayet edilmiştir ki bu Katâde'nin görüşüdür. Saîd b. Cübeyr: Rüzgarlı bir günde duvarlardan dökülen tozdur demiştir. Süfyân es-Sevrî: Sopayla vurduğunda ağıldan dökülen döküntülerdir demiştir; bu 'mef'ûl' manasında 'fa'îl' kalıbındadır. İbn Zeyd şöyle dedi: Araplar yaş olup da sonradan kuruyan her şeye heşîm derler. el-Hazr men etmek, el-muhtezir ise ifti'âl babındandır. Bu kökten: 'İhtezara alâ ibilihî ve hazara' denilir; yani develerinden rüzgârın soğuğunu ve yırtıcı hayvanları engellemek için çalıları toplayıp üst üste koydu demektir. Şair şöyle demiştir:

21254. Metin

تَرَى جِيَفَ الْمَطِيِّ بِجَانِبَيْهِ ... كَأَنَّ عِظَامَهَا خشب الهشيم

İki yanında binek hayvanlarının leşlerini görürsün... Sanki kemikleri kırılıp ufalanmış kuru odunlar gibidir.12

21255. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُمْ كَانُوا مِثْلَ الْقَمْحِ الَّذِي دِيسَ وَهُشِّمَ، فَالْمُحْتَظِرُ عَلَى هَذَا الَّذِي يَتَّخِذُ حَظِيرَةً عَلَى زَرْعِهِ، وَالْهَشِيمُ فُتَاتُ السُّنْبُلَةِ وَالتِّبْنِ. (وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ)

İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre onlar çiğnenip ezilmiş buğday gibi oldular; buna göre muhtezir, ekini üzerine çit/ağıl çeken kimsedir, heşîm ise başak ve saman kırıntılarıdır. { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünen var mı?”

21256. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ٣٣ الى ٤٠]

[Kamer Suresi (54), Âyetler 33-40]

21257. Metin

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً إِلاَّ آلَ لُوطٍ نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ (٣٤) نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥) وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنا فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦) وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٧)

{ كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً إِلاَّ آلَ لُوطٍ نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ (٣٤) نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥) وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنا فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦) وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٧) } “Lût kavmi de uyarıları yalanladı. (33) Şüphesiz biz onların üzerine taş savuran bir rüzgâr gönderdik. Yalnız Lût'un ailesi müstesna; onları seher vaktinde kurtardık. (34) Katımızdan bir nimet olarak. İşte şükredeni biz böyle ödüllendiririz. (35) Andolsun o, onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı; fakat onlar bu uyarılar hakkında şüpheye düşüp tartıştılar. (36) Andolsun onlar onun misafirlerine sarkıntılık etmek istediler; biz de onların gözlerini silme kör ettik: ‘Tadın bakalım azabımı ve uyarılarımı!’ (37)”

21258. Metin

وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ (٣٨) فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٩) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٤٠)

{ وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ (٣٨) فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٩) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٤٠) } “Andolsun bir sabah erkenden onları yerleşik ve sürekli bir azap bastırıverdi. (38) ‘Tadın bakalım azabımı ve uyarılarımı!’ (39) Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünen var mı? (40)”

21259. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ) أَخْبَرَ عَنْ قَوْمِ لُوطٍ أَيْضًا لَمَّا كَذَّبُوا لُوطًا. (إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً) أَيْ رِيحًا تَرْمِيهِمْ بِالْحَصْبَاءِ وَهِيَ الْحَصَى، قَالَ النَّضْرُ: الْحَاصِبُ الْحَصْبَاءُ فِي الرِّيحِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الْحَاصِبُ الْحِجَارَةُ. وَفِي الصِّحَاحِ: وَالْحَاصِبُ الرِّيحُ الشَّدِيدَةُ الَّتِي تُثِيرُ الْحَصْبَاءَ وَكَذَلِكَ الْحَصِبَةُ، قَالَ لَبِيَدٌ:

Yüce Allah'ın: { كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ } “Lût kavmi de uyarıları yalanladı” kavli: Lût'u yalanladıklarında Lût'un kavminden de haber verdi. { إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً } “Şüphesiz biz onların üzerine taş savuran bir rüzgâr gönderdik” yani onlara çakıl taşları atan bir rüzgâr gönderdik. en-Nadr: Hâsıb, rüzgârın savurduğu çakıl taşıdır dedi. Ebû Ubeyde: Hâsıb, taşlardır dedi. es-Sıhâh'ta: Hâsıb, çakıl taşlarını savuran şiddetli rüzgârdır; 'hasibe' de böyledir, denilmektedir. Lebîd şöyle demiştir:

21260. Metin

جَرَّتْ عَلَيْهَا أَنْ خَوَتْ مِنْ أَهْلِهَا ... أَذْيَالَهَا كُلُّ عَصُوفٍ حَصِبَهْ عَصَفَتِ الرِّيحُ

Halkından boşalıp kaldığında, taş savuran her şiddetli fırtına eteklerini onun üzerinde sürüyüp geçti. Rüzgâr şiddetle estiğinde

21261. Metin

أَيِ اشْتَدَّتْ فَهِيَ رِيحٌ عَاصِفٌ وَعَصُوفٌ. وَقَالَ الْفَرَزْدَقُ:

'rîhun âsıfun ve asûf' denir. el-Ferazdak da şöyle demiştir:

21262. Metin

مُسْتَقْبِلِينَ شَمَالَ الشَّامِ تَضْرِبُنَا ... بِحَاصِبٍ كَنَدِيفِ الْقُطْنِ مَنْثُورِ

Şam'ın kuzey rüzgârını karşılıyoruz; bize atılmış pamuk gibi savrulan çakıllarla çarpıyor.

21263. Metin

(إِلَّا آلَ لُوطٍ) يَعْنِي مَنْ تَبِعَهُ عَلَى دِينِهِ وَلَمْ يَكُنْ إِلَّا بِنْتَاهُ (نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ) قَالَ الْأَخْفَشُ: إِنَّمَا أَجْرَاهُ لِأَنَّهُ نَكِرَةٌ، وَلَوْ أَرَادَ سَحَرَ يوم بِعَيْنِهِ لَمَا أَجْرَاهُ، وَنَظِيرُهُ: (اهْبِطُوا مِصْراً) «١» لَمَّا نَكَّرَهُ، فَلَمَّا عَرَّفَهُ فِي قَوْلِهِ: (ادْخُلُوا مِصْرَ إِنْ شاءَ «٢» اللَّهُ) لَمْ يُجْرِهِ، وَكَذَا قَالَ الزجاج: (بِسَحَرٍ) إِذَا كَانَ نَكِرَةً يُرَادُ بِهِ سَحَرٌ مِنَ الْأَسْحَارِ يُصْرَفُ، تَقُولُ أَتَيْتُهُ سَحَرًا، فَإِذَا أَرَدْتَ سحر يومك

{ إِلَّا آلَ لُوطٍ } “Lût ailesi müstesna” yani dininde ona tâbi olanlar [kurtarıldı] ki bunlar da yalnızca iki kızı idi. { نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ } “Biz onları bir seher vakti kurtardık.” el-Ahfeş şöyle demiştir: [Kelimeyi] ancak nekire (belirsiz) olduğu için munsarıf kılmıştır (tenvinlemiştir). Şayet belirli bir günün seher vaktini kastetmiş olsaydı onu munsarıf kılmazdı. Bunun bir benzeri; nekire kıldığı için tenvinli gelen { اهْبِطُوا مِصْراً } “Bir şehre/Mısır'a inin”1 ayetidir. { ادْخُلُوا مِصْرَ إِنْ شاءَ اللَّهُ } “Allah dilerse Mısır'a girin”2 kavlinde ise marife (özel isim) kıldığı için onu munsarıf kılmamıştır. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: { بِسَحَرٍ } ifadesi, nekire olup bununla seher vakitlerinden herhangi biri kastedildiğinde munsarıf kılınır; 'Ona bir seher vakti geldim' anlamında (أَتَيْتُهُ سَحَرًا) 'Eteytühû seharan' dersin. Şayet kendi gününün seher vaktini kastedersen

21264. Metin

لَمْ تَصْرِفْهُ، تَقُولُ: أَتَيْتُهُ سَحَرَ يَا هَذَا، وَأَتَيْتُهُ بِسَحَرَ. وَالسَّحَرُ: هُوَ مَا بَيْنَ آخِرِ اللَّيْلِ وَطُلُوعِ الْفَجْرِ، وَهُوَ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ اخْتِلَاطُ سَوَادِ اللَّيْلِ بِبَيَاضِ أَوَّلِ النَّهَارِ، لِأَنَّ فِي هَذَا الْوَقْتِ يَكُونُ مَخَايِيلُ اللَّيْلِ وَمَخَايِيلُ النَّهَارِ. (نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا) إِنْعَامًا مِنَّا عَلَى لُوطٍ وَابْنَتَيْهِ، فَهُوَ نُصِبَ لِأَنَّهُ مَفْعُولٌ بِهِ. (كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ) أَيْ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَأَطَاعَهُ. (وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ) يَعْنِي لُوطًا خَوَّفَهُمْ (بَطْشَتَنا) عُقُوبَتَنَا وَأَخْذَنَا إِيَّاهُمْ بِالْعَذَابِ (فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ) أَيْ شَكُّوا فِيمَا أَنْذَرَهُمْ بِهِ الرَّسُولُ وَلَمْ يُصَدِّقُوهُ، وَهُوَ تَفَاعُلٌ مِنَ الْمِرْيَةِ. (وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ) أَيْ أَرَادُوا مِنْهُ تَمْكِينَهُمْ مِمَّنْ كَانَ أَتَاهُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ فِي هَيْئَةِ الْأَضْيَافِ طَلَبًا لِلْفَاحِشَةِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ «١». يُقَالُ: رَاوَدْتُهُ عَلَى، كَذَا مُرَاوَدَةً وَرِوَادًا أَيْ أَرَدْتُهُ. وَرَادَ الْكَلَأُ يَرُودُهُ رَوْدًا وَرِيَادًا، وَارْتَادَهُ ارْتِيَادًا بِمَعْنًى أَيْ طَلَبَهُ، وَفِي الْحَدِيثِ: (إِذَا بَالَ أَحَدُكُمْ فَلْيَرْتَدْ لِبَوْلِهِ) أَيْ يَطْلُبُ مَكَانًا لَيِّنًا أَوْ مُنْحَدِرًا. (فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ) يُرْوَى أَنَّ جِبْرِيلَ ﵇ ضَرَبَهُمْ بِجَنَاحِهِ فَعَمُوا. وَقِيلَ: صَارَتْ أَعْيُنُهُمْ كَسَائِرِ الْوَجْهِ لَا يُرَى لَهَا شَقٌّ، كَمَا تَطْمِسُ الرِّيحُ الْأَعْلَامَ بِمَا تُسْفِي عَلَيْهَا مِنَ التُّرَابِ. وَقِيلَ: لَا، بَلْ أَعْمَاهُمُ اللَّهُ مَعَ صِحَّةِ أَبْصَارِهِمْ فَلَمْ يَرَوْهُمْ. قَالَ الضَّحَّاكُ: طَمَسَ اللَّهُ عَلَى أَبْصَارِهِمْ فَلَمْ يَرَوُا الرُّسُلَ، فَقَالُوا: لَقَدْ رَأَيْنَاهُمْ حِينَ دَخَلُوا الْبَيْتَ فَأَيْنَ ذَهَبُوا؟ فَرَجَعُوا وَلَمْ يَرَوْهُمْ. (فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ) أَيْ فَقُلْنَا لَهُمْ ذُوقُوا، وَالْمُرَادُ مِنْ هَذَا الْأَمْرِ الْخَبَرُ، أَيْ فَأَذَقْتُهُمْ عَذَابِي الَّذِي أَنْذَرَهُمْ بِهِ لُوطٌ. (وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ) أَيْ دَائِمٌ عَامٌّ اسْتَقَرَّ فِيهِمْ حَتَّى يُفْضِيَ بِهِمْ إِلَى عَذَابِ الْآخِرَةِ. وَذَلِكَ الْعَذَابُ قَلْبُ قَرْيَتِهِمْ عَلَيْهِمْ وَجَعْلُ أَعْلَاهَا أَسْفَلَهَا. وَ (بُكْرَةً) هُنَا نَكِرَةٌ فَلِذَلِكَ صُرِفَتْ. (فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ) الْعَذَابُ الَّذِي نَزَلَ بِهِمْ مِنْ طَمْسِ الْأَعْيُنِ غَيْرُ الْعَذَابِ الَّذِي أُهْلِكُوا بِهِ فَلِذَلِكَ حَسُنَ التَّكْرِيرُ. (وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) [تقدم «٢»

munsarıf kılmazsın; 'Eteytühû sehera yâ hâzâ' (Ey falan, ona [bugünün] seher vaktinde geldim) ve 'Eteytühû bi-sehera' dersin. es-Seher (السَّحَرُ): Gecenin sonu ile fecrin doğuşu arasındaki vakittir. Arapların dilinde gecenin karanlığının gündüzün ilk aydınlığına karışmasıdır; çünkü bu vakitte hem gecenin hem de gündüzün alametleri bulunur. { نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا } “Katımızdan bir nimet olarak” yani Lût ve iki kızına tarafımızdan bir lütuf olmak üzere; mef'ûlün leh olduğu için nasb edilmiştir. { كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ } “Şükredeni biz işte böyle mükâfatlandırırız” yani Allah'a iman edip O'na itaat eden kimseyi. { وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ } “Andolsun o onları uyarmıştı” yani Lût onları korkutmuştu { بَطْشَتَنا } “bizim yakalayışımızla” yani cezamızla ve onları azap ile yakalayışımızla [korkutmuştu]. { فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ } “fakat onlar bu uyarıları şüpheyle karşıladılar” yani elçinin kendilerini uyardığı şey hususunda şüpheye düştüler ve onu tasdik etmediler; bu kelime el-mirye (şüphe) kökünden tefâul kalıbındadır. { وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ } “Andolsun onlar onun misafirlerinden murat almaya kalkıştılar” yani daha önce geçtiği üzere «١» çirkin fiili işlemek arzusuyla meleklerden misafir suretinde yanına gelen kişileri kendilerine teslim etmesini ondan istediler. 'Râvedtühû alâ kezâ murâvedeten ve rivâden' denir ki 'Onu istedim' demektir. 'Râde'l-kelae yerûdühû ravden ve riyâden' ile 'irtâdehû irtiyâden' aynı manada olup 'otlak aradı' demektir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Biriniz idrar yapmak istediğinde idrarı için uygun bir yer arasın" yani yumuşak veya meyilli bir yer arasın. { فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ } “Biz de onların gözlerini silme kör ettik”. Rivayet edildiğine göre Cebrâil (aleyhisselâm) onlara kanadıyla vurdu da kör oldular. Bir rivayete göre de rüzgârın savurduğu toprakla işaret levhalarını silip belirsiz kılması gibi, gözleri yüzlerinin diğer kısımları gibi dümdüz oldu ve hiçbir yarık/kapak görünmez hâle geldi. Bir diğer görüşe göre ise hayır, bilakis Allah gözleri sağlam olduğu halde onların görmesini engelledi de melekleri göremediler. ed-Dahhâk dedi ki: Allah onların gözlerini perdeledi de elçileri göremediler; bunun üzerine: "Onların eve girdiğini görmüştük, nereye gittiler?" dediler ve onları göremeden geri döndüler. { فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ } “Tadın azabımı ve uyarılarımı!” yani onlara: "Tadın!" dedik; bu emir kipinden maksat haber vermektir; yani Lût'un kendilerini uyardığı azabımı onlara tattırdım demektir. { وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ } “Andolsun onları bir sabah vakti, yakalarını bırakmayan bir azap bastırdı” yani ahiret azabına ulaştırıncaya kadar üzerlerinde yerleşip kalan, sürekli ve genel bir azap bastırdı. Bu azap da şehirlerinin altının üstüne getirilip tersyüz edilmesidir. Buradaki { بُكْرَةً } lafzı nekre olduğu için tenvin almıştır (munsarıftır). { فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ } “Tadın azabımı ve uyarılarımı!” kavlinin tekrarı: Gözlerinin silinmesi suretiyle kendilerine inen azap, helâk edildikleri azaptan farklı bir azap olduğu için tekrar edilmesi güzel düşmüştür. { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki düşünen var mı?” ayetinin açıklaması [geçmişti «٢»

21265. Metin

]

]

21266. Metin

[سورة القمر (٥٤): الآيات ٤١ الى ٤٢]

[Kamer Suresi (54), Âyetler 41-42]

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.