[Mücâdele Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

21722. Metin

تفسير سورة المجادلة وَهِيَ اثْنَتَانِ وَعِشْرُونَ آيَةً مَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. إِلَّا رِوَايَةَ عَنْ عَطَاءٍ: أَنَّ الْعَشْرَ الْأُوَلَ مِنْهَا مَدَنِيٌّ وَبَاقِيَهَا مَكِّيٌّ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: نَزَلَ جَمِيعُهَا بِالْمَدِينَةِ غَيْرَ قَوْلِهِ تَعَالَى: (مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ) نزلت بمكة.

Mücadele Suresi'nin tefsiri. Bu sure yirmi iki ayet olup, ittifakla Medenîdir. Yalnızca Atâ'dan gelen bir rivayette ilk on ayetinin Medenî, geri kalanının ise Mekkî olduğu belirtilmiştir. Kelbî ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: { مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ } “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur” ayeti müstesna, surenin tamamı Medine'de inmiştir; bu ayet ise Mekke'de inmiştir.

21723. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

21724. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ١]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 1]

21725. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

21726. Metin

قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحاوُرَكُما إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١)

قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحاوُرَكُما إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١) “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin karşılıklı konuşmanızı işitiyordu. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

21727. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى قَوْلُهُ تَعَالَى: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ) الَّتِي اشْتَكَتْ إِلَى اللَّهِ هِيَ خَوْلَةُ بِنْتُ ثَعْلَبَةَ. وَقِيلَ بِنْتُ حَكِيمٍ. وَقِيلَ اسْمُهَا جَمِيلَةُ. وَخَوْلَةُ أَصَحُّ، وَزَوْجُهَا أَوْسُ بْنُ الصَّامِتِ أَخُو عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، وَقَدْ مَرَّ بِهَا عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ فِي خِلَافَتِهِ وَالنَّاسُ مَعَهُ عَلَى حِمَارٍ فَاسْتَوْقَفَتْهُ طَوِيلًا وَوَعَظَتْهُ وَقَالَتْ: يَا عُمَرَ قَدْ كُنْتَ تُدْعَى عُمَيْرًا، ثُمَّ قِيلَ لَكَ عُمَرُ، ثُمَّ قِيلَ لَكَ أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ، فَاتَّقِ اللَّهَ يَا عُمَرَ، فَإِنَّهُ مَنْ أَيْقَنَ بِالْمَوْتِ خَافَ الْفَوْتَ، وَمَنْ أَيْقَنَ بِالْحِسَابِ خَافَ الْعَذَابَ، وَهُوَ وَاقِفٌ يَسْمَعُ كَلَامَهَا، فَقِيلَ لَهُ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَتَقِفُ لِهَذِهِ الْعَجُوزِ هَذَا الْوُقُوفَ؟ فَقَالَ: وَاللَّهِ لَوْ حَبَسَتْنِي مِنْ أَوَّلِ النَّهَارِ إِلَى آخِرِهِ لَا زِلْتُ إِلَّا لِلصَّلَاةِ الْمَكْتُوبَةِ، أَتَدْرُونَ من هذه العجوز؟ هي خولة

Bu [ayette] iki mesele bulunmaktadır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ } “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir” buyruğudur. Allah'a şikayette bulunan [bu kadın], Havle bint Sa'lebe'dir. Hakîm'in kızı olduğu da söylenmiştir. İsminin Cemîle olduğu da ileri sürülmüştür; ancak Havle [olduğu rivayeti] daha sahihtir. Kocası ise Ubâde b. es-Sâmit'in kardeşi Evs b. es-Sâmit'tir. Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh halifeliği döneminde, insanlar da beraberindeyken bir eşek üzerinde1 kadının yanından geçmişti. Kadın onu uzun bir süre durdurup kendisine nasihat etti ve şöyle dedi: “Ey Ömer! Sana bir zamanlar Umeyrcik denilirdi, sonra sana Ömer denildi, daha sonra da sana Müminlerin Emîri denildi. Öyleyse Allah'tan kork ey Ömer! Zira ölümün kesin olduğuna inanan kimse [fırsatları] kaçırmaktan korkar; hesabın kesin olduğuna inanan kimse de azaptan korkar.” [Ömer] durmuş, onun sözlerini dinliyordu. Kendisine: “Ey Müminlerin Emîri! Bu yaşlı kadın için böyle [uzun uzadıya] durur musun?” denilince şöyle dedi: “Allah'a yemin olsun ki günün başından sonuna kadar beni alıkoysaydı, farz namaz dışında [yerimden] ayrılmazdım. Bu yaşlı kadının kim olduğunu biliyor musunuz? O, Havle

21728. Metin

بِنْتُ ثَعْلَبَةَ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَهَا مِنْ فَوْقِ سَبْعِ سَمَوَاتٍ، أَيَسْمَعُ رَبُّ الْعَالَمِينَ قَوْلَهَا وَلَا يَسْمَعُهُ عُمَرُ؟ وَقَالَتْ عَائِشَةُ ﵂: تبارك الذي وسع سمعه كل شي، إِنِّي لَأَسْمَعَ كَلَامَ خَوْلَةَ بِنْتِ ثَعْلَبَةَ وَيَخْفَى عَلَيَّ بَعْضُهُ، وَهِيَ تَشْتَكِي زَوْجَهَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَهِيَ تَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَكَلَ شَبَابِي وَنَثَرْتُ لَهُ بَطْنِي، حَتَّى إِذَا كَبِرَ سِنِّي وَانْقَطَعَ وَلَدِي ظَاهَرَ مِنِّي، اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ! فَمَا بَرِحَتْ حَتَّى نَزَلَ جِبْرِيلُ بِهَذِهِ الْآيَةِ: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ) خَرَّجَهُ ابْنُ مَاجَهْ فِي السُّنَنِ. وَالَّذِي فِي الْبُخَارِيِّ مِنْ هَذَا عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي وَسِعَ سَمْعُهُ الْأَصْوَاتَ، لَقَدْ جَاءَتِ الْمُجَادِلَةُ تَشْكُو إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَأَنَا فِي نَاحِيَةِ الْبَيْتِ مَا أَسْمَعُ مَا تَقُولُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها). وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: هِيَ خَوْلَةُ بِنْتُ ثَعْلَبَةَ. وَقِيلَ: بِنْتُ خُوَيْلِدٍ. وَلَيْسَ هَذَا بِمُخْتَلَفٍ، لِأَنَّ أَحَدَهُمَا أَبُوهَا وَالْآخَرُ جَدُّهَا فَنُسِبَتْ إِلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا. وَزَوْجُهَا أَوْسُ بْنُ الصَّامِتِ أَخُو عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ. وَقَالَ الثَّعْلَبِيُّ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ خَوْلَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ الْخَزْرَجِيَّةُ، كَانَتْ تَحْتَ أَوْسِ بْنِ الصَّامِتِ أَخُو عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، وَكَانَتْ حَسَنَةَ الْجِسْمِ، فَرَآهَا زَوْجُهَا سَاجِدَةً فَنَظَرَ عَجِيزَتَهَا فَأَعْجَبَهُ أَمْرُهَا، فَلَمَّا انْصَرَفَتْ أَرَادَهَا فَأَبَتْ فَغَضِبَ عَلَيْهَا- قَالَ عُرْوَةُ «١»: وَكَانَ امْرَأً بِهِ لَمَمٌ «٢» فَأَصَابَهُ بَعْضُ لَمَمِهِ فَقَالَ لَهَا: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي. وَكَانَ الْإِيلَاءُ وَالظِّهَارُ مِنَ الطَّلَاقِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَسَأَلَتِ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ لَهَا: (حَرُمْتِ عَلَيْهِ) فَقَالَتْ: وَاللَّهِ مَا ذَكَرَ طَلَاقًا، ثُمَّ قَالَتْ: أَشْكُو إِلَى اللَّهِ فَاقَتِي وَوَحْدَتِي وَوَحْشَتِي وَفِرَاقَ زَوْجِي وَابْنَ عَمِّي وَقَدْ نَفَضْتُ لَهُ بَطْنِي، فَقَالَ: (حَرُمْتِ عَلَيْهِ) فَمَا زالت تراجعه ومراجعها حَتَّى نَزَلَتْ عَلَيْهِ الْآيَةُ. وَرَوَى الْحَسَنُ: أَنَّهَا قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَدْ نَسَخَ اللَّهُ سُنَنَ الْجَاهِلِيَّةِ وَإِنَّ زَوْجِي ظَاهَرَ مِنِّي، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (ما أوحى إلي في هذا شي) فَقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أُوحِيَ إِلَيْكَ فِي كل شي وَطُوِيَ عَنْكَ هَذَا؟! فَقَالَ: (هُوَ مَا قُلْتُ لَكِ) فَقَالَتْ: إِلَى اللَّهِ أَشْكُو لَا إِلَى رسوله.

[...Sa'lebe'nin kızıdır.] Yüce Allah yedi kat semânın üstünden onun sözünü işitti de, Âlemlerin Rabbi onun sözünü işitir de Ömer işitmez mi?” Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir: «İşitmesi her şeyi kuşatan Allah pek yücedir. Havle bint Sa'lebe'nin sözlerini işitiyordum, ancak bir kısmı bana gizli kalıyordu. O, kocasını Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet ediyor ve şöyle diyordu: “Ey Allah'ın Resûlü! Gençliğimi yedi, onun için karnımı döktüm (birçok çocuk doğurdum). Yaşım ilerleyip doğurganlığım bitince de bana zıhar yaptı! Allahım, yalnız Sana şikâyet ediyorum!” Çok geçmeden Cibrîl şu ayetle indi: { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ } “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir.”» Bunu İbn Mâce es-Sünen'inde tahric etmiştir. Buhârî'de yer alan Âişe rivayetinde ise o şöyle demiştir: «İşitmesi bütün sesleri kuşatan Allah'a hamdolsun. Kocası hakkında tartışan kadın, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyette bulunmaya gelmişti; ben ise evin bir köşesindeydim ve söylediklerini işitmiyordum. Bunun üzerine Allah azze ve celle: { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها } “Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir” buyruğunu indirdi.» Mâverdî şöyle demiştir: “O kadın Havle bint Sa'lebe'dir. Huveylid'in kızı olduğu da söylenmiştir. Bu bir ihtilaf değildir; zira biri babası, diğeri dedesidir, dolayısıyla her ikisine de nispet edilmiştir. Kocası ise Ubâde b. es-Sâmit'in kardeşi Evs b. es-Sâmit'tir.” Sa'lebî der ki: İbn Abbâs şöyle demiştir: “O, Hazrec kabilesinden Havle bint Huveylid idi. Ubâde b. es-Sâmit'in kardeşi Evs b. es-Sâmit'in nikâhı altındaydı. Güzel endamlı bir kadındı. Kocası onu secde hâlindeyken görüp arkasına baktı ve bu durumu hoşuna gitti. Kadın [namazdan] çıkınca onunla birlikte olmak istedi, kadın ise reddetti. Bunun üzerine kocası ona öfkelendi. —Urve 1 der ki: Adamda lemem 2 (hafif bir cinnet hâli) vardı, bu cinnet hâlinden bir kısmı ona ârız oldu— ve kadına: 'Sen bana anamın sırtı gibisin' dedi. Câhiliye döneminde îlâ ve zıhâr boşanma sayılırdı. Kadın durumu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e sordu. Resûlullah ona: «Sen artık ona haram oldun» buyurdu. Kadın: 'Vallahi boşanmaktan söz etmedi!' dedi ve ardından: 'Yoksulluğumu, yalnızlığımı, çaresizliğimi, kocamdan ve amcamın oğlundan ayrılacak olmamı Allah'a şikâyet ediyorum; hâlbuki onun için karnımı dökmüş (birçok çocuk vermiştim)' dedi. Resûlullah yine: «Sen artık ona haram oldun» buyurdu. Kadın tekrar tekrar müracaat etmeye, o da cevap vermeye devam etti; nihayet hakkında ayet indi.” Hasen [el-Basrî] rivayet ettiğine göre Havle şöyle demiştir: «Ey Allah'ın Resûlü! Şüphesiz Allah Câhiliye adetlerini yürürlükten kaldırmıştır; kocam ise bana zıhar yaptı!» Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bu konuda bana hiçbir şey vahyolunmadı» buyurdu. Kadın: «Ey Allah'ın Resûlü! Sana her konuda vahiy gelir de bu konu mu senden gizlenir?» dedi. Resûlullah: «Durum sana söylediğim gibidir» buyurunca kadın: «Resûlüne değil, yalnızca Allah'a şikâyet ediyorum!» dedi.

21729. Metin

فَأَنْزَلَ اللَّهُ: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ) الْآيَةَ. وَرَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ قَتَادَةَ أَنَّ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ حَدَّثَهُ قَالَ: إِنَّ أَوْسَ بْنَ الصَّامِتِ ظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ خُوَيْلَةَ بِنْتِ ثَعْلَبَةَ فَشَكَتْ ذَلِكَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتْ: ظَاهَرَ حِينَ كَبِرَتْ سِنِّي وَرَقَّ عَظْمِي. فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى آيَةَ الظِّهَارِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِأَوْسٍ: (اعْتِقْ رَقَبَةً) قَالَ: مَالِي بِذَلِكَ يَدَانِ. قَالَ: (فَصُمْ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ) قَالَ: أَمَا إِنِّي إِذَا أَخْطَأَنِي أَنْ آكُلَ فِي يَوْمٍ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ يَكِلُّ بَصَرِي. قَالَ: (فَأَطْعِمْ سِتِّينَ مِسْكِينًا) قَالَ: مَا أَجِدُ إِلَّا أَنْ تُعِينَنِي مِنْكَ بِعَوْنٍ وَصِلَةٍ. قَالَ: فَأَعَانَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِخَمْسَةَ عَشَرَ صَاعًا حَتَّى جَمَعَ اللَّهُ لَهُ [وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ «١»]. (إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ) قَالَ: فَكَانُوا يَرَوْنَ أَنَّ عِنْدَهُ مِثْلَهَا وَذَلِكَ لِسِتِّينَ مِسْكِينًا، وَفِي التِّرْمِذِيِّ وسنن ابن ماجة: أن سلمة ابن صَخْرٍ الْبَيَاضِيَّ ظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ، وَأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ لَهُ: (اعْتِقْ رَقَبَةً) قَالَ: فَضَرَبْتُ صَفْحَةَ عُنُقِي بِيَدِي. فَقُلْتُ: لَا وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ مَا أَصْبَحْتُ أَمْلِكُ غَيْرَهَا. قَالَ: (فَصُمْ شَهْرَيْنِ) فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَهَلْ أَصَابَنِي مَا أَصَابَنِي إِلَّا فِي الصِّيَامِ. قَالَ: (فَأَطْعِمْ سِتِّينَ مِسْكِينًا) الْحَدِيثَ. وَذَكَرَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ فِي أَحْكَامِهِ: رُوِيَ أَنَّ خَوْلَةَ بنت دليج ظَاهَرَ مِنْهَا زَوْجُهَا، فَأَتَتِ النَّبِيَّ ﷺ فَسَأَلَتْهُ عَنْ ذَلِكَ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (قَدْ حَرُمْتِ عَلَيْهِ) فَقَالَتْ: أَشْكُو إِلَى اللَّهِ حَاجَتِي. [ثُمَّ عَادَتْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (حَرُمْتِ عَلَيْهِ) فَقَالَتْ: إِلَى اللَّهِ أَشْكُو حَاجَتِي إِلَيْهِ «٢»] وَعَائِشَةُ تَغْسِلُ شِقَّ رَأْسِهِ الْأَيْمَنَ، ثُمَّ تَحَوَّلَتْ إِلَى الشِّقِّ الْآخَرِ وَقَدْ نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ، فَذَهَبَتْ أَنْ تُعِيدَ، فَقَالَتْ عَائِشَةُ: اسْكُتِي فَإِنَّهُ قَدْ نَزَلَ الْوَحْيُ. فَلَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِزَوْجِهَا: (اعْتِقْ رَقَبَةً) قَالَ: لَا أَجِدُ. قَالَ: (صُمْ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ) قَالَ: إِنْ لَمْ آكُلْ فِي الْيَوْمِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ خِفْتُ أَنْ يَعْشُوَ بَصَرِي. قَالَ: (فَأَطْعِمْ سِتِّينَ مِسْكِينًا). قَالَ: فَأَعِنِّي. فَأَعَانَهُ بِشَيْءٍ. قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: أَهْلُ التفسير على أنها خولة

[Bunun üzerine] Allah Teâlâ: { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجادِلُكَ فِي زَوْجِها وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ } “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir...” ayetini indirdi. Dârekutnî'nin Katâde tarikiyle rivayet ettiğine göre Enes b. Mâlik ona şöyle anlatmıştır: Evs b. es-Sâmit, hanımı Huveyle bint Sa'lebe'ye zıhar yaptı. Kadın bu durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikayet ederek: “Yaşım ilerleyip kemiklerim zayıflayınca bana zıhar yaptı” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ zıhar ayetini indirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Evs'e: «Bir köle azat et» buyurdu. O: “Buna gücüm yetmez” dedi. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Öyleyse peş peşe iki ay oruç tut» buyurdu. O: “Ben günde üç defa yemek yemediğim zaman gözlerim zayıflar” dedi. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «O halde altmış yoksulu doyur» buyurdu. O: “Senin bana yapacağın bir yardım ve ihsandan başka bir şey bulamam” dedi. [Ravi] der ki: Allah onun ihtiyacını giderinceye kadar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona on beş sa' ile yardım etti [ve Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir1]. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [Ravi] der ki: Ashab, altmış yoksul için [toplam] onun kadar bir miktarın [altmış sa'] onun yanında bulunabileceğini düşünüyorlardı. Tirmizî ve İbn Mâce'nin Sünen'inde geçtiğine göre Seleme b. Sahr el-Beyâdî hanımına zıhar yapmıştı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: «Bir köle azat et» buyurmuş, o da: “Elimle boynumun kenarına vurdum ve: Seni hak ile gönderene yemin olsun ki bundan başka sahip olduğum hiçbir şey yoktur, dedim. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «İki ay oruç tut» buyurdu. Ben de: Ey Allah'ın Resûlü! Başıma gelen şey bana oruçluyken gelmedi mi? dedim. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Altmış yoksulu doyur» buyurdu...” hadisini zikretmiştir. İbnü'l-Arabî, Ahkâm'ında şöyle zikretmiştir: Rivayet edildiğine göre Havle bint Düleyc'e kocası zıhar yaptı. Kadın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip bu durumu sordu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Sen artık ona haram oldun» buyurdu. Kadın: “İhtiyacımı Allah'a şikayet ediyorum” dedi. [Sonra kadın tekrar döndü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yine: «Ona haram oldun» buyurdu. Kadın da: “İhtiyacımı O'na, Allah'a şikayet ediyorum” dedi2]. Âişe, onun başının sağ tarafını yıkıyordu; sonra vahiy inmiş vaziyetteyken diğer tarafına geçti. Kadın sözünü tekrarlamak isteyince Âişe: “Sus, zira vahiy indi” dedi. Kur'ân inince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kadının kocasına: «Bir köle azat et» buyurdu. Adam: “Bulamam” dedi. «Peş peşe iki ay oruç tut» buyurdu. Adam: “Günde üç defa yemek yemezsem gözlerimin görmez olmasından korkarım” dedi. «Altmış yoksulu doyur» buyurdu. Adam: “Bana yardım et” dedi, o da ona bir miktar yardımda bulundu. Ebû Ca'fer en-Nehhâs şöyle demiştir: Tefsir ehli, bu kadının Havle olduğu...

21730. Metin

وَزَوْجُهَا أَوْسُ بْنُ الصَّامِتِ، وَاخْتَلَفُوا فِي نَسَبِهَا، قَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ أَنْصَارِيَّةٌ وَهِيَ بِنْتُ ثَعْلَبَةَ، وقال بعضهم: هي بنت دليج، وَقِيلَ: هِيَ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ بِنْتُ الصَّامِتِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ أَمَةٌ كَانَتْ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ، وَهِيَ الَّتِي أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهَا (وَلا تُكْرِهُوا فَتَياتِكُمْ عَلَى الْبِغاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّناً) لِأَنَّهُ كَانَ يُكْرِهُهَا عَلَى الزِّنَى. وَقِيلَ: هِيَ بِنْتُ حَكِيمٍ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا لَيْسَ بِمُتَنَاقِضٍ، يَجُوزُ أَنْ تُنْسَبَ مَرَّةً إِلَى أَبِيهَا، وَمَرَّةً إِلَى أُمِّهَا، وَمَرَّةً إِلَى جَدِّهَا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ أَمَةً كَانَتْ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ فَقِيلَ لَهَا أَنْصَارِيَّةٌ بِالْوَلَاءِ، لِأَنَّهُ كَانَ فِي عِدَادِ الْأَنْصَارِ وَإِنْ كَانَ من المنافقين. الثانية- قُرِئَ (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ) بِالْادْغَامِ وَ (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ) بِالْإِظْهَارِ. وَالْأَصْلُ فِي السَّمَاعِ إِدْرَاكُ الْمَسْمُوعَاتِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ الشَّيْخِ أَبِي الْحَسَنِ. وَقَالَ ابْنُ فَوْرَكٍ: الصَّحِيحُ أَنَّهُ إِدْرَاكُ الْمَسْمُوعِ. قَالَ الْحَاكِمُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ فِي مَعْنَى السَّمِيعِ: إِنَّهُ الْمُدْرِكُ لِلْأَصْوَاتِ الَّتِي يُدْرِكُهَا الْمُخَلِّقُونَ بِآذَانِهِمْ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَكُونَ لَهُ أُذُنٌ، وَذَلِكَ رَاجِعٌ إِلَى أَنَّ الْأَصْوَاتَ لَا تَخْفَى عَلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ غَيْرَ مَوْصُوفٍ بِالْحِسِّ الْمُرَكَّبِ فِي الْأُذُنِ، كَالْأَصَمِّ مِنَ النَّاسِ لَمَّا لَمْ تَكُنْ لَهُ هَذِهِ الْحَاسَّةُ لَمْ يَكُنْ أَهْلًا لِإِدْرَاكِ الصَّوْتِ. وَالسَّمْعُ وَالْبَصَرُ صِفَتَانِ كَالْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ وَالْحَيَاةِ وَالْإِرَادَةِ، فَهُمَا مِنْ صِفَاتِ الذَّاتِ لَمْ يَزَلِ الْخَالِقُ ﷾ مُتَّصِفًا بِهِمَا. وَشَكَى وَاشْتَكَى بمعنى واحد. وقرى (تحاورك) أي تراجعك الكلام و (تُجادِلُكَ) أي تسائلك.

kocasının da Evs b. es-Sâmit olduğu hususunda ittifak halindedir. Ancak nesebi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “O Ensârî bir kadındır ve Sa'lebe'nin kızıdır” demiştir. Bazıları: “O, Düleyc'in kızıdır” demiş, “Huveylid'in kızıdır” da denilmiştir. Bazıları: “Sâmit'in kızıdır” derken, bazıları da: “O, Abdullah b. Übey'in cariyesiydi; zina yapmaya zorlandığı için Allah'ın hakkında: { وَلا تُكْرِهُوا فَتَياتِكُمْ عَلَى الْبِغاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّناً } 'İffetli kalmak istiyorlarsa cariyelerinizi fuhşa zorlamayın' ayetini indirdiği kadındır” demişlerdir. Bint Hakîm olduğu da söylenmiştir. Nehhâs der ki: Bunda bir çelişki yoktur; bazen babasına, bazen annesine, bazen de dedesine nispet edilmiş olabilir. Abdullah b. Übey'in cariyesi olması da mümkündür; bu durumda münafıklardan olsa da ensar arasında sayıldığı için ona velâ yoluyla Ensârî denilmiştir. İkincisi- { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ } ibaresi idgamla da izharla da okunmuştur. İşitmede (sem') asıl olan işitilen şeylerin idrak edilmesidir; Şeyh Ebü'l-Hasan'ın tercihi budur. İbn Fûrek ise: “Sahih olan, işitilenin idrak edilmesidir” demiştir. Hâkim Ebû Abdillâh es-Semî' isminin manası hakkında şöyle demiştir: “O, yaratılmışların kulaklarıyla idrak ettikleri sesleri bir kulağı olmaksızın idrak edendir. Bu da seslerin O'na gizli kalmaması anlamına gelir; her ne kadar kulaktaki bileşik his ile nitelenmese de. Nitekim insanlardan sağır olan kimse, bu duyuya sahip olmadığı için sesi idrak etmeye elverişli değildir.” İşitme ve görme; ilim, kudret, hayat ve irade gibi iki sıfattır. Bu ikisi zâtî sıfatlardandır; Yaratıcı aziz ve celil daima bu iki sıfatla nitelenmiştir. Şekâ (شَكَى) ile işteka (اشْتَكَى) aynı manadadır. { تحاورك } “seninle karşılıklı konuşmasını” ve { تُجادِلُكَ } “seninle tartışmasını/sorup durmasını” şeklinde okunmuştur.

21731. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ٢]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 2]

21732. Metin

الَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهاتِهِمْ إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلاَّ اللاَّئِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢)

الَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهاتِهِمْ إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلاَّ اللاَّئِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢) “İçinizden zıhar yapanların eşleri onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Muhakkak ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” (2)

21733. Metin

فِيهِ ثَلَاثٌ وَعِشْرُونَ مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (الَّذِينَ يُظاهِرُونَ) «١» قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَخَلَفٌ (يَظَّاهَرُونَ) بِفَتْحِ الْيَاءِ وَتَشْدِيدِ الظَّاءِ وَأَلِفٍ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وابن كثير وأبو عمرو ويعقوب (يظاهرون) بِحَذْفِ الْأَلِفِ وَتَشْدِيدِ الْهَاءِ وَالظَّاءِ وَفَتْحِ الْيَاءِ. وقرا أبو العالية وعاصم وزر ابن حُبَيْشٍ (يُظَاهِرُونَ) بِضَمِّ الْيَاءِ وَتَخْفِيفِ الظَّاءِ وَأَلِفٍ وَكَسْرِ الْهَاءِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي (الْأَحْزَابِ) «٢». وَفِي قِرَاءَةِ أُبَيٍّ (يَتَظَاهَرُونَ) وَهِيَ مَعْنَى قِرَاءَةِ ابْنِ عَامِرٍ وَحَمْزَةَ. وَذَكَرَ الظَّهْرَ كِنَايَةً عَنْ مَعْنَى الرُّكُوبِ، وَالْآدَمِيَّةُ إِنَّمَا يُرْكَبُ بَطْنُهَا وَلَكِنْ كَنَّى عَنْهُ بِالظَّهْرِ، لِأَنَّ مَا يُرْكَبُ مِنْ غَيْرِ الْآدَمِيَّاتِ فَإِنَّمَا يُرْكَبُ ظَهْرُهُ، فَكَنَّى بِالظَّهْرِ عَنِ الرُّكُوبِ. وَيُقَالُ: نَزَلَ عَنِ امْرَأَتِهِ أَيْ طَلَّقَهَا كَأَنَّهُ نَزَلَ عَنْ مَرْكُوبٍ. وَمَعْنَى أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي: أَيْ أَنْتِ عَلَيَّ مُحَرَّمَةٌ لَا يَحِلُّ لِي رُكُوبُكِ. الثَّانِيَةُ- حَقِيقَةُ الظِّهَارِ تَشْبِيهُ ظَهْرٍ بِظَهْرٍ، وَالْمُوجِبُ لِلْحُكْمِ مِنْهُ تَشْبِيهُ ظَهْرٍ مُحَلَّلٍ بِظَهْرٍ مُحَرَّمٍ، وَلِهَذَا أَجْمَعَ الْفُقَهَاءُ عَلَى أَنَّ مَنْ قَالَ لِزَوْجَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي أَنَّهُ مُظَاهِرٌ. وَأَكْثَرُهُمْ عَلَى أَنَّهُ إِنْ قَالَ لَهَا: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ ابْنَتِي أَوْ أُخْتِي أَوْ غَيْرَ ذَلِكَ مِنْ ذَوَاتِ الْمَحَارِمِ أَنَّهُ مُظَاهِرٌ. وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَغَيْرِهِمَا. وَاخْتُلِفَ فِيهِ عَنِ الشَّافِعِيِّ ﵁، فَرُوِيَ عَنْهُ نَحْوُ قَوْلِ مَالِكٍ، لأنه شبه امرأته بظهر محرم عليه مؤبد كَالْأُمِّ. وَرَوَى عَنْهُ أَبُو ثَوْرٍ: أَنَّ الظِّهَارَ لَا يَكُونُ إِلَّا بِالْأُمِّ وَحْدَهَا. وَهُوَ مَذْهَبُ قَتَادَةَ وَالشَّعْبِيُّ. وَالْأَوَّلُ قَوْلُ الْحَسَنِ وَالنَّخَعِيِّ وَالزُّهْرِيِّ وَالْأَوْزَاعِيِّ وَالثَّوْرِيِّ. الثَّالِثَةُ- أَصْلُ الظِّهَارِ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي. وَإِنَّمَا ذَكَرَ اللَّهُ الظَّهْرَ كِنَايَةً عَنِ الْبَطْنِ وَسِتْرًا. فَإِنْ قَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَأُمِّي وَلَمْ يَذْكُرِ الظَّهْرَ، أَوْ قَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ مِثْلُ أُمِّي، فَإِنْ أَرَادَ الظِّهَارَ فَلَهُ نِيَّتُهُ، وَإِنْ أَرَادَ الطلاق كان مطلقا البتة عند مالك،

Bu ayette yirmi üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { الَّذِينَ يُظاهِرُونَ }1 buyruğudur. İbn Âmir, Hamza, Kisâî ve Halef, yâ harfinin fethası, zâ harfinin şeddesi ve elif ile (يَظَّاهَرُونَ / yezzahharûne) şeklinde okumuşlardır. Nâfi‘, İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya‘kūb ise elifin hazfi, hâ ve zâ harflerinin şeddesi ve yâ harfinin fethasıyla (يَظَّهَّرُونَ / yezzehharûne) şeklinde okumuşlardır. Ebu’l-Âliye, Âsım ve Zirr b. Hubeyş ise yâ harfinin ötresi, zâ harfinin şeddesiz oluşu, elif ve hâ harfinin kesresi ile (يُظَاهِرُونَ / yuzâhirûne) şeklinde okumuşlardır. Bu [kıraat farkları] daha önce Ahzâb Suresi'nde2 geçmişti. Übey'in kıraatinde ise (يَتَظَاهَرُونَ / yetezâharûne) şeklindedir ki bu, İbn Âmir ve Hamza'nın kıraatinin manasındadır. [Ayette] sırt (zahr) kelimesi, binme manasından kinaye olarak zikredilmiştir. İnsanın (kadının) ancak karnına binilir; fakat sırt ile kinaye yapılmıştır, çünkü insandan başkasına binildiğinde ancak sırtına binilir. Bu yüzden sırt kelimesiyle binmekten kinaye yapılmıştır. Nitekim: “Karısından indi” denir, yani biniti üzerinden inmiş gibi “onu boşadı” demektir. “Sen bana anamın sırtı gibisin” sözünün manası ise: “Sen bana haramsın, sana binmem [cinsel yakınlıkta bulunmam] helal değildir” demektir. İkincisi- Zıharın mahiyeti bir sırtı bir sırta benzetmektir. Bu hükmü gerektiren durum ise, helal kılınmış bir sırtın haram kılınmış bir sırta benzetilmesidir. Bu sebeple fukaha, karısına: “Sen bana anamın sırtı gibisin” diyen kimsenin zıhar yapmış olduğu hususunda icma etmiştir. Onların çoğuna göre, karısına: “Sen bana kızımın yahut kız kardeşimin veya mahrem olan diğer kadınların sırtı gibisin” dese yine zıhar yapmış olur. Bu görüş Mâlik, Ebû Hanîfe ve diğerlerinin mezhebidir. Şâfiî’den (radıyallâhu anh) bu hususta farklı rivayetler nakledilmiştir: Kendisinden Mâlik'in kavline benzer bir görüş rivayet edilmiştir; çünkü o, karısını anne gibi kendisine ebediyen haram olan bir sırta benzetmiştir. Ebû Sevr ise ondan: “Zıhar ancak ve ancak anne ile olur” şeklinde rivayet etmiştir. Bu da Katâde ve Şa‘bî’nin mezhebidir. Birinci görüş ise Hasan[-ı Basrî], Nehaî, Zührî, Evzâî ve Sevrî’nin kavlidir. Üçüncüsü- Zıharın aslı, adamın karısına: “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesidir. Allah Teâlâ, karnı örtmek ve ondan kinaye yapmak maksadıyla sırtı zikretmiştir. Eğer: “Sen bana anam gibisin” deyip sırtı zikretmezse yahut: “Sen bana anamın mislisin” derse; şayet zıharı kastetmişse niyeti geçerlidir. Şayet boşanmayı kastetmişse Mâlik’e göre kesin bir şekilde boşamış sayılır,

21734. Metin

وَإِنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ نِيَّةٌ فِي طَلَاقٍ وَلَا ظِهَارٍ كَانَ مُظَاهِرًا. وَلَا يَنْصَرِفُ صَرِيحُ الظِّهَارِ بِالنِّيَّةِ إِلَى الطَّلَاقِ، كَمَا لَا يَنْصَرِفُ صَرِيحُ الطَّلَاقِ وَكِنَايَتُهُ الْمَعْرُوفَةُ لَهُ إِلَى الظِّهَارِ، وَكَنَايَةُ الظِّهَارِ خَاصَّةً تَنْصَرِفُ بِالنِّيَّةِ إِلَى الطَّلَاقِ الْبَتِّ. الرَّابِعَةُ- أَلْفَاظُ الظِّهَارِ ضَرْبَانِ: صَرِيحٌ وَكِنَايَةٌ، فَالصَّرِيحُ أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، وَأَنْتِ عِنْدِي وَأَنْتِ مِنِّي وَأَنْتِ مَعِي كَظَهْرِ أُمِّي. وَكَذَلِكَ أَنْتِ عَلَيَّ كَبَطْنِ أُمِّي أَوْ كَرَأْسِهَا أَوْ فَرْجِهَا أَوْ نَحْوِهِ، وَكَذَلِكَ فَرْجُكِ أَوْ رَأْسُكِ أَوْ ظَهْرُكِ أَوْ بَطْنُكِ أَوْ رِجْلُكِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي فَهُوَ مُظَاهِرٌ، مِثْلُ قَوْلِهِ: يَدُكِ أَوْ رِجْلُكِ أَوْ رَأْسُكِ أَوْ فَرْجُكِ طَالِقٌ تُطَلَّقُ عَلَيْهِ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ: لَا يَكُونُ ظِهَارًا. وَهَذَا ضَعِيفٌ مِنْهُ، لِأَنَّهُ قَدْ وَافَقَنَا عَلَى أَنَّهُ يَصِحُّ إِضَافَةُ الطَّلَاقِ إِلَيْهِ خَاصَّةً حَقِيقَةً خِلَافًا لِأَبِي حَنِيفَةَ فَصَحَّ إِضَافَةُ الظِّهَارِ إِلَيْهِ. وَمَتَى شَبَّهَهَا بِأُمِّهِ أَوْ بِإِحْدَى جَدَّاتِهِ مِنْ قِبَلِ أَبِيهِ أَوْ أُمِّهِ فَهُوَ ظِهَارٌ بِلَا خِلَافٍ. وَإِنْ شَبَّهَهَا بِغَيْرِهِنَّ مِنْ ذَوَاتِ الْمَحَارِمِ الَّتِي لَا تَحِلُّ لَهُ بِحَالٍ كَالْبِنْتِ وَالْأُخْتِ وَالْعَمَّةِ وَالْخَالَةِ كَانَ مُظَاهِرًا عِنْدَ أَكْثَرِ الْفُقَهَاءِ، وَعِنْدَ الْإِمَامِ الشَّافِعِيِّ ﵁ عَلَى الصَّحِيحِ مِنَ الْمَذْهَبِ عَلَى مَا ذَكَرْنَا. وَالْكِنَايَةُ أَنْ يَقُولَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَأُمِّي أَوْ مِثْلِ أُمِّي فَإِنَّهُ يَعْتَبِرُ فِيهِ النِّيَّةَ. فَإِنْ أَرَادَ الظِّهَارَ كَانَ ظِهَارًا، وَإِنْ لَمْ يُرِدِ الظِّهَارَ لَمْ يَكُنْ مُظَاهِرًا عِنْدَ الشَّافِعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ مَذْهَبُ مَالِكٍ ﵁ فِي ذَلِكَ وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ أَطْلَقَ تَشْبِيهَ امْرَأَتِهِ بِأُمِّهِ فَكَانَ ظِهَارًا. أَصْلُهُ إِذَا ذَكَرَ الظَّهْرَ وَهَذَا قَوِيٌّ فَإِنَّ مَعْنَى اللَّفْظِ فِيهِ مَوْجُودٌ- وَاللَّفْظُ بِمَعْنَاهُ- وَلَمْ يُلْزَمْ حُكْمَ الظَّهْرِ لِلَفْظِهِ وَإِنَّمَا أُلْزِمَهُ بِمَعْنَاهُ وَهُوَ التَّحْرِيمُ، قَالَهُ ابْنُ الْعَرَبِيِّ. الْخَامِسَةُ- إِذَا شَبَّهَ جُمْلَةَ أَهْلِهِ بِعُضْوٍ مِنْ أَعْضَاءِ أُمِّهِ كَانَ مُظَاهِرًا، خِلَافًا لِأَبِي حَنِيفَةَ فِي قَوْلِهِ: إِنَّهُ إِنْ شَبَّهَهَا بِعُضْوٍ يَحِلُّ لَهُ النَّظَرُ إِلَيْهِ لَمْ يَكُنْ مُظَاهِرًا. وَهَذَا لَا يَصِحُّ، لِأَنَّ النَّظَرَ إِلَيْهِ عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِمْتَاعِ لَا يَحِلُّ لَهُ، وَفِيهِ وَقَعَ التَّشْبِيهُ وَإِيَّاهُ قَصَدَ الْمُظَاهِرُ، وَقَدْ قَالَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ فِي قَوْلٍ: إِنَّهُ لَا يَكُونُ ظِهَارًا إِلَّا فِي الظَّهْرِ وَحْدَهُ. وَهَذَا فَاسِدٌ، لِأَنَّ كُلَّ عُضْوٍ مِنْهَا مُحَرَّمٌ، فَكَانَ التَّشْبِيهُ بِهِ ظِهَارًا كَالظَّهْرِ، وَلِأَنَّ الْمُظَاهِرَ إِنَّمَا يَقْصِدُ تَشْبِيهَ الْمُحَلَّلِ بِالْمُحَرَّمِ فَلَزِمَ على المعنى.

boşanma veya zıhara dair hiçbir niyeti yoksa zıhar yapmış sayılır. Zıharın sarih lafzı niyetle boşanmaya dönüşmeyeceği gibi, boşanmanın sarih lafzı ve onun bilinen kinayesi de zıhara dönüşmez; ancak zıharın kinaye lafzı niyet ile kesin boşamaya (talâk-ı bett) dönüşür. Dördüncüsü- Zıhar lafızları iki kısımdır: Sarih ve kinaye. Sarih olanı: “Sen bana anamın sırtı gibisin”, “Sen benim yanımda / benden / benimle anamın sırtı gibisin” sözleridir. Aynı şekilde: “Sen bana anamın karnı, başı, fercı veya benzeri gibisin” ya da “Senin fercin, başın, sırtın, karnın veya ayağın bana anamın sırtı gibidir” demesi halinde de zıhar yapmış olur; tıpkı: “Elin, ayağın, başın veya fercin boştur” dediğinde boşanmanın vuku bulması gibi. Şâfiî iki görüşünden birinde bunun zıhar olmayacağını söylemiştir. Ancak bu onun zayıf bir görüşüdür; zira Ebû Hanîfe'nin aksine boşanmanın doğrudan bu organlara hakikat olarak izafe edilmesinin geçerli olduğunu bizimle birlikte kabul etmiştir; dolayısıyla zıharın da bu organlara izafesi sahihtir. Karısını annesine veya baba yahut anne tarafından ninelerinden birine benzettiğinde bu hilafsız zıhardır. Şayet onu kız, kız kardeş, hala ve teyze gibi kendisine hiçbir surette helal olmayan diğer mahremlerine benzetirse fakihlerin çoğunluğuna ve İmam Şâfiî radıyallâhu anh'a göre -zikrettiğimiz üzere mezhepteki sahih görüşe göre- zıhar yapmış sayılır. Kinaye ise erkeğin: “Sen bana anam gibisin” veya “anamın mislisin” demesidir ki bunda niyete itibar edilir. Eğer zıhar kastetmişse zıhar olur; zıhar kastetmemişse Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye göre zıhar yapmış olmaz. Mâlik radıyallâhu anh'ın bu husustaki mezhebi daha önce geçmişti. Bunun delili, karısını mutlak olarak annesine benzetmiş olması ve dolayısıyla zıhar sayılmasıdır. Bunun aslı sırtı zikrettiği durumdur. Bu güçlü bir görüştür; zira lafzın manası burada mevcuttur -lafız da manasıyladır-. Sırtın hükmü lafzından dolayı değil, taşıdığı mana yani haram kılma sebebiyle gerekli kılınmıştır; bunu İbnü'l-Arabî söylemiştir. Beşincisi- Karısının tamamını annesinin organlarından birine benzettiğinde zıhar yapmış olur. Ebû Hanîfe'nin: “Bakması helal olan bir organa benzetirse zıhar yapmış olmaz” şeklindeki görüşü bunun aksinedir. Ancak bu doğru değildir; zira o organa zevk alma maksadıyla bakması helal değildir; teşbih de bu noktada gerçekleşmiştir ve zıhar yapanın kastı da budur. İmam Şâfiî de bir görüşünde zıharın yalnızca sırtta olacağını söylemiştir. Fakat bu fasittir; çünkü kadının her bir organı haramdır, dolayısıyla ona benzetmek de sırt gibi zıhardır. Ayrıca zıhar yapan kimse helal olanı haram olana benzetmeyi kastetmektedir, bu yüzden mana gereği bu hüküm lazım gelir.

21735. Metin

السَّادِسَةُ- إِنْ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِأَجْنَبِيَّةٍ فَإِنْ ذَكَرَ الظَّهْرَ كَانَ ظِهَارًا حَمْلًا عَلَى الْأَوَّلِ، وَإِنْ لَمْ يَذْكُرِ الظَّهْرَ فَاخْتَلَفَ فِيهِ عُلَمَاؤُنَا، فَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: يَكُونُ ظِهَارًا. وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: يَكُونُ طَلَاقًا. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ: لَا يَكُونُ شَيْئًا. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا فَاسِدٌ، لِأَنَّهُ شَبَّهَ مُحَلَّلًا مِنَ الْمَرْأَةِ بِمُحَرَّمٍ فَكَانَ مُقَيَّدًا بِحُكْمِهِ كَالظَّهْرِ، وَالْأَسْمَاءُ بِمَعَانِيهَا عِنْدَنَا، وَعِنْدَهُمْ بِأَلْفَاظِهَا وَهَذَا نَقْضٌ لِلْأَصْلِ مِنْهُمْ. قُلْتُ: الْخِلَافُ فِي الظِّهَارِ بِالْأَجْنَبِيَّةِ قَوِيٌّ عِنْدَ مَالِكٍ. وَأَصْحَابُهُ مِنْهُمْ مَنْ لَا يَرَى الظِّهَارَ إِلَّا بِذَوَاتِ الْمَحَارِمِ خَاصَّةً وَلَا يَرَى الظِّهَارَ بِغَيْرِهِنَّ. وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يَجْعَلُهُ شَيْئًا. وَمِنْهُمْ مَنْ يَجْعَلُهُ فِي الْأَجْنَبِيَّةِ طَلَاقًا. وَهُوَ عِنْدَ مَالِكٍ إِذَا قَالَ: كَظَهْرِ ابْنِي أَوْ غُلَامِي أَوْ كَظَهْرِ زَيْدٍ أَوْ كَظَهْرِ أَجْنَبِيَّةٍ ظِهَارٌ لَا يَحِلُّ لَهُ وَطْؤُهَا فِي حِينِ يَمِينِهِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْهُ أَيْضًا: أَنَّ الظِّهَارَ بِغَيْرِ ذَوَاتِ الْمَحَارِمِ لَيْسَ بِشَيْءٍ، كَمَا قَالَ الْكُوفِيُّ وَالشَّافِعِيُّ. وَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ: لَوْ قَالَ لَهَا أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ فُلَانٍ رَجُلٍ فَهُوَ يَمِينٌ يُكَفِّرُهَا. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. السَّابِعَةُ- إِذَا قَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ كَظَهْرِ أُمِّي كَانَ ظِهَارًا وَلَمْ يَكُنْ طَلَاقًا، لِأَنَّ قَوْلَهُ: أَنْتِ حَرَامٌ عَلَيَّ يَحْتَمِلُ التَّحْرِيمَ بِالطَّلَاقِ فَهِيَ مُطَلَّقَةٌ، وَيَحْتَمِلُ التَّحْرِيمَ بِالظِّهَارِ فَلَمَّا صَرَّحَ بِهِ كَانَ تَفْسِيرًا لِأَحَدِ الِاحْتِمَالَيْنِ يَقْضِي بِهِ فِيهِ. الثَّامِنَةُ- الظِّهَارُ لَازِمٌ فِي كُلِّ زَوْجَةٍ مَدْخُولٍ بِهَا أَوْ غَيْرِ مَدْخُولٍ بِهَا عَلَى أَيِّ الْأَحْوَالِ كَانَتْ مِنْ زَوْجٍ يَجُوزُ طَلَاقُهُ. وَكَذَلِكَ عِنْدَ مَالِكٍ مَنْ يَجُوزُ لَهُ وَطْؤُهَا مِنْ إِمَائِهِ، إِذَا ظَاهَرَ مِنْهُنَّ لَزِمَهُ الظِّهَارُ فِيهِنَّ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ: لَا يَلْزَمُ. قال القاضي أبو بكر ابن الْعَرَبِيِّ: وَهِيَ مَسْأَلَةٌ عَسِيرَةٌ جِدًّا عَلَيْنَا، لِأَنَّ مَالِكًا يَقُولُ: إِذَا قَالَ لِأَمَتِهِ أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ لَا يَلْزَمُ. فَكَيْفَ يَبْطُلُ فِيهَا صَرِيحُ التَّحْرِيمِ وَتَصِحُّ كِنَايَتُهُ. وَلَكِنْ تَدْخُلُ الْأَمَةُ فِي عُمُومِ قَوْلِهِ: (مِنْ نِسائِهِمْ) لِأَنَّهُ أَرَادَ مِنْ مُحَلَّلَاتِهِمْ. وَالْمَعْنَى فِيهِ أَنَّهُ لَفْظٌ يَتَعَلَّقُ بِالْبُضْعِ دُونَ رَفْعِ الْعَقْدِ فَصَحَّ فِي الْأَمَةِ، أَصْلُهُ الْحَلِفُ بِاللَّهِ تَعَالَى.

Altıncısı- Karısını yabancı (namahrem) bir kadına benzetirse: Eğer sırtı zikretmişse, ilk duruma kıyasla zıhar olur. Sırtı zikretmemişse âlimlerimiz bu hususta ihtilaf etmişlerdir; bazısı: “Zıhar olur” demiş, bazısı: “Boşanma olur” demiştir. Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise: “Hiçbir şey olmaz” demişlerdir. İbnü'l-Arabî şöyle der: “Bu yanlıştır; çünkü kadının helal olan bir yönünü haram olan birine benzetmiştir, dolayısıyla sırt gibi onun hükmüne bağlanır. İsimler bize göre manalarıyladır, onlara göre ise lafızlarıyladır; bu ise onların kendi asıllarını bozmalarıdır.” Derim ki: Yabancı kadınla yapılan zıhar konusundaki ihtilaf Mâlik mezhebinde güçlüdür. Ashabından kimileri zıharı sadece mahrem kadınlarla sınırlandırır ve onların dışındakilerle zıhar olmayacağını savunur. Kimileri bunu hükümsüz sayar; kimileri de yabancı kadın söz konusu olduğunda bunu boşanma kabul eder. Mâlik'e göre bir kimse karısına: “Oğlumun, kölemin, Zeyd'in veya yabancı bir kadının sırtı gibisin” derse bu bir zıhardır ve yemin ettiği anda karısıyla ilişkiye girmesi helal olmaz. Kendisinden, Kûfeli (Ebû Hanîfe) ve Şâfiî'nin dediği gibi mahrem olmayan kadınlarla zıharın geçersiz olduğu da rivayet edilmiştir. Evzâî ise şöyle demiştir: Karısına “Sen bana falan adamın sırtı gibisin” derse bu, kefareti gereken bir yemindir. Doğrusunu Allah bilir. Yedincisi- Karısına: “Sen bana anamın sırtı gibi haramsın” derse bu bir zıhardır, boşanma değildir. Çünkü “Sen bana haramsın” sözü talak yoluyla haram kılınmaya ihtimallidir ve bu durumda kadın boşanmış olur; zıhar yoluyla haram kılınmaya da ihtimallidir. Zıharı açıkça zikredince, bu iki ihtimalden birini açıklamış olur ve ona göre hükmedilir. Sekizincisi- Boşanması geçerli olan bir kocadan sadır olmak şartıyla zıhar; zifafa girilmiş olsun veya olunmasın her halükarda bütün zevceler hakkında bağlayıcıdır. Aynı şekilde Mâlik'e göre ilişkiye girmesi helal olan cariyelerinden zıhar yaparsa bu zıhar onlar hakkında da bağlayıcı olur. Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise: “Bağlayıcı olmaz” demişlerdir. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî şöyle demiştir: “Bu bizim açımızdan oldukça çetin bir meseledir. Çünkü Mâlik, cariyesine 'Sen bana haramsın' diyen kimse hakkında bunun bağlayıcı olmadığını söylemektedir. Öyleyse nasıl olur da sarih haram kılma cariye hakkında geçersiz olurken kinayesi sahih olur? Ne var ki cariye, Yüce Allah'ın: { مِنْ نِسائِهِمْ } 'Kadınlarından' ifadesinin umumuna dahildir; çünkü bununla kendilerine helal olanlar kastedilmiştir. Buradaki mana şudur: Bu, nikah akdini kaldırmaksızın doğrudan cinsel ilişkiye taalluk eden bir lafızdır; bu yüzden cariyede de geçerlidir. Bunun aslı Allah Teâlâ'ya yemin etmektir.”

21736. Metin

التَّاسِعَةُ- وَيَلْزَمُ الظِّهَارُ قَبْلَ النِّكَاحِ إِذَا نَكَحَ الَّتِي ظَاهَرَ مِنْهَا عِنْدَ مَالِكٍ. وَلَا يَلْزَمُ عِنْدَ الشَّافِعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: (مِنْ نِسائِهِمْ) وَهَذِهِ لَيْسَتْ مِنْ نِسَائِهِ. وَقَدْ مَضَى أَصْلُ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ فِي سُورَةِ (بَرَاءَةٌ) عِنْدَ

Dokuzuncusu- Mâlik'e göre nikah öncesinde zıhar yapıp ardından zıhar yaptığı kadınla evlenirse zıhar geçerli olur. Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye göre ise bağlayıcı olmaz; zira Yüce Allah: { مِنْ نِسائِهِمْ } “Kadınlarından” buyurmuştur, bu kadın ise [o sırada] onun kadınlarından (eşlerinden) değildir. Bu meselenin esası Berâe (Tevbe) suresinde,

21737. Metin

قَوْلِهِ تَعَالَى: (وَمِنْهُمْ مَنْ عاهَدَ اللَّهَ) «١» الْآيَةَ. الْعَاشِرَةُ- الذِّمِّيُّ لَا يَلْزَمُ ظِهَارُهُ. وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: يَصِحُّ ظِهَارُ الذِّمِّيِّ، وَدَلِيلُنَا قَوْلُهُ تَعَالَى: (مِنْكُمْ) يَعْنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَهَذَا يَقْتَضِي خُرُوجَ الذِّمِّيِّ مِنَ الْخِطَابِ. فَإِنْ قِيلَ: هَذَا اسْتِدْلَالٌ بِدَلِيلِ الْخِطَابِ. قُلْنَا: هُوَ اسْتِدْلَالٌ بِالِاشْتِقَاقِ وَالْمَعْنَى، فَإِنَّ أَنْكِحَةَ الْكُفَّارِ فَاسِدَةٌ مُسْتَحِقَّةٌ الْفَسْخَ فَلَا يَتَعَلَّقُ بِهَا حُكْمُ طَلَاقٍ وَلَا ظِهَارٍ، وَذَلِكَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ»

Yüce Allah'ın: { وَمِنْهُمْ مَنْ عاهَدَ اللَّهَ } «١» “Onlardan kimi de Allah'a ahdetti...” ayetinde geçmişti. Onuncusu- Zimmînin zıharı bağlayıcı değildir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Şâfiî ise: “Zimmînin zıharı sahihtir” demiştir. Bizim delilimiz Yüce Allah'ın: { مِنْكُمْ } “İçinizden” yani Müslümanlardan buyurmuş olmasıdır. Bu ifade zimmînin hitabın kapsamı dışında kalmasını gerektirir. Şayet: “Bu, hitabın delili (mefhûm-ı muhalefet) ile istidlal etmektir” denilirse, biz deriz ki: Bu, iştikak ve mana yoluyla yapılan bir istidlaldir; çünkü kâfirlerin nikahları fasittir ve feshedilmeyi hak eder, dolayısıyla buna boşanma veya zıhar hükmü taalluk etmez. Tıpkı Yüce Allah'ın: { وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ } “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun” buyruğu gibidir.

21738. Metin

مِنْكُمْ) وَإِذَا خَلَتِ الْأَنْكِحَةُ عَنْ شُرُوطِ الصِّحَّةِ فَهِيَ فَاسِدَةٌ، وَلَا ظِهَارَ فِي النِّكَاحِ الفاسد بحال. الحادية عشرة قوله تعالى: (مِنْكُمْ) يَقْتَضِي صِحَّةَ ظِهَارِ الْعَبْدِ خِلَافًا لِمَنْ مَنَعَهُ. وَحَكَاهُ الثَّعْلَبِيُّ عَنْ مَالِكٍ، لِأَنَّهُ مِنْ جُمْلَةِ الْمُسْلِمِينَ وَأَحْكَامُ النِّكَاحِ فِي حَقِّهِ ثَابِتَةٌ وَإِنْ تَعَذَّرَ عَلَيْهِ الْعِتْقُ وَالْإِطْعَامُ فَإِنَّهُ قَادِرٌ عَلَى الصِّيَامِ. الثَّانِيَةُ عَشْرَةَ- وَقَالَ مَالِكٌ ﵁: لَيْسَ عَلَى النِّسَاءِ تَظَاهُرٌ، وَإِنَّمَا قال الله تعالى: والَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسائِهِمْ وَلَمْ يَقُلِ اللَّائِي يَظَّهَّرْنَ مِنْكُنَّ مِنْ أَزْوَاجِهِنَّ، إِنَّمَا الظِّهَارُ عَلَى الرِّجَالِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: هَكَذَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ الْقَاسِمِ وَسَالِمٍ وَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ وَرَبِيعَةَ وَأَبِي الزِّنَادِ. وَهُوَ صَحِيحٌ مَعْنًى، لِأَنَّ الْحَلَّ وَالْعَقْدَ [وَالتَّحْلِيلَ وَالتَّحْرِيمَ «٣»] فِي النِّكَاحِ بِيَدِ الرِّجَالِ لَيْسَ بيد المرأة منه شي وَهَذَا إِجْمَاعٌ. قَالَ أَبُو عُمَرَ: لَيْسَ عَلَى النِّسَاءِ ظِهَارٌ فِي قَوْلِ جُمْهُورِ الْعُلَمَاءِ. وَقَالَ الْحَسَنُ بْنُ زِيَادٍ: هِيَ مُظَاهَرَةٌ. وَقَالَ الثَّوْرِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَمُحَمَّدٌ: لَيْسَ ظِهَارُ الْمَرْأَةِ مِنَ الرَّجُلِ بِشَيْءٍ قَبْلَ النِّكَاحِ كَانَ أَوْ بَعْدَهُ. وقال الشافعي: لإظهار لِلْمَرْأَةِ مِنَ الرَّجُلِ. وَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ إِذَا قَالَتِ المرأة لزوجها، أنت علي كظهر أمي «٤»

...{ مِنْكُمْ } “İçinizden” [ifadesiyle doğrudan hitap yoluyla delil getirmedir].1 Nikahlar sıhhat şartlarından yoksun olduğunda fâsiddir; fâsid nikahta ise hiçbir surette zıhar söz konusu olmaz. On birincisi- Yüce Allah'ın: { مِنْكُمْ } “İçinizden”2 buyruğu, bunu caiz görmeyenlerin aksine kölenin zıharının da geçerli olmasını gerektirir. Sa'lebî bunu Mâlik'ten nakletmiştir; zira o da Müslümanlar topluluğundandır ve nikah hükümleri onun hakkında da sabittir. Köle azat etmesi ve [fakirleri] doyurması imkânsız olsa bile oruç tutmaya gücü yeter. On ikincisi- Mâlik radıyallâhu anh şöyle demiştir: Kadınlar için zıhar söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah yalnızca: { وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ } “İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar...” buyurmuş; 'İçinizden kocalarına zıhar yapan kadınlar' buyurmamıştır. Zıhar ancak erkekler için geçerlidir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: İbnü'l-Kâsım, Sâlim, Yahyâ b. Saîd, Rebîa ve Ebü'z-Zinâd'dan böyle rivayet edilmiştir. Bu, mana bakımından da doğrudur; zira nikahta bağlama ve çözme [helal ve haram kılma]3 yetkisi erkeklerin elindedir; bu hususta kadının elinde hiçbir yetki yoktur ve bu konuda icmâ vardır. Ebû Ömer [İbn Abdilber] şöyle demiştir: İlim ehlinin çoğunluğunun görüşüne göre kadınlar için zıhar yoktur. Hasan b. Ziyâd ise: “Kadın zıhar yapmış olur” demiştir. Sevrî, Ebû Hanîfe ve Muhammed de şöyle demiştir: Kadının erkeğe zıhar yapması, nikah öncesinde olsun sonrasında olsun hiçbir hüküm ifade etmez. Şâfiî de: “Kadının erkeğe zıhar yapması söz konusu olamaz” demiştir. Evzâî ise şöyle demiştir: Kadın kocasına, “Sen bana annemin4 sırtı gibisin”...

21739. Metin

فُلَانَةٍ فَهِيَ يَمِينٌ تُكَفِّرُهَا. وَكَذَلِكَ قَالَ إِسْحَاقُ، قَالَ: لَا تَكُونُ امْرَأَةً مُتَظَاهِرَةً مِنْ رَجُلٍ وَلَكِنْ عَلَيْهَا يَمِينٌ تُكَفِّرُهَا. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: أَرَى أن تكفر كفارة الظِّهَارَ، وَلَا يَحُولُ قَوْلُهَا هَذَا بَيْنَهَا وَبَيْنَ زَوْجِهَا أَنْ يُصِيبَهَا، رَوَاهُ عَنْهُ مَعْمَرٌ. وَابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ عَطَاءٍ قَالَ: حَرَّمَتْ مَا أَحَلَّ اللَّهُ، عَلَيْهَا كَفَّارَةُ يَمِينٍ. وَهُوَ قَوْلُ أَبِي يوسف. وقال محمد بن الحسن: لا شي عَلَيْهَا. الثَّالِثَةُ عَشْرَةَ- مَنْ بِهِ لَمَمٌ وَانْتَظَمَتْ لَهُ فِي بَعْضِ الْأَوْقَاتِ الْكَلِمُ إِذَا ظَاهَرَ لَزِمَ ظِهَارُهُ، لِمَا رُوِيَ فِي الْحَدِيثِ: أَنَّ خَوْلَةَ بِنْتَ ثَعْلَبَةَ وَكَانَ زَوْجُهَا أَوْسُ بْنُ الصَّامِتِ وَكَانَ بِهِ لَمَمٌ فَأَصَابَهُ بَعْضُ لَمَمِهِ فَظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ. الرَّابِعَةُ عَشْرَةَ- مَنْ غَضِبَ وَظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ أَوْ طَلَّقَ لَمْ يُسْقِطْ عَنْهُ غَضَبُهُ حُكْمَهُ. وَفِي بَعْضِ طُرُقِ هَذَا الْحَدِيثِ، قَالَ يُوسُفُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ: حَدَّثَتْنِي خَوْلَةُ امْرَأَةُ أَوْسِ بْنِ الصَّامِتِ، قالت: كان بيني وبينه شي، فَقَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي ثُمَّ خَرَجَ إِلَى نَادِي قَوْمِهِ. فَقَوْلُهَا: كَانَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ شي، دَلِيلٌ عَلَى مُنَازَعَةٍ أَحْرَجَتْهُ «١» فَظَاهَرَ مِنْهَا. وَالْغَضَبُ لَغْوٌ لَا يَرْفَعُ حُكْمًا وَلَا يُغَيِّرُ شَرْعًا وَكَذَلِكَ السَّكْرَانُ. وَهِيَ: الْخَامِسَةُ عَشْرَةَ- يَلْزَمُهُ حُكْمُ الظِّهَارِ وَالطَّلَاقِ فِي حَالِ سُكْرِهِ إِذَا عَقَلَ قَوْلَهُ وَنَظَمَ كَلَامَهُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: (حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ) عَلَى مَا تَقَدَّمَ فِي (النِّسَاءِ) «٢» بَيَانُهُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. السَّادِسَةُ عَشْرَةَ- وَلَا يَقْرَبُ الْمُظَاهِرُ امْرَأَتَهُ وَلَا يُبَاشِرُهَا وَلَا يَتَلَذَّذُ مِنْهَا بِشَيْءٍ حَتَّى يُكَفِّرَ، خِلَافًا لِلشَّافِعِيِّ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي يَقْتَضِي تَحْرِيمَ كُلِّ اسْتِمْتَاعٍ بِلَفْظِهِ وَمَعْنَاهُ، فَإِنْ وَطِئَهَا قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ، وَهِيَ: السَّابِعَةُ عَشْرَةَ- اسْتَغْفَرَ اللَّهَ تَعَالَى وَأَمْسَكَ عَنْهَا حَتَّى يُكَفِّرَ كَفَّارَةً وَاحِدَةً. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ: عَلَيْهِ كَفَّارَتَانِ. رَوَى سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ، وَمُطَرِّفٍ عَنْ رَجَاءِ بن حيوة عن قبيصة ابن ذُؤَيْبٍ عَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ فِي الْمُظَاهِرِ: إِذَا وَطِئَ قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ عَلَيْهِ كَفَّارَتَانِ. وَمَعْمَرٌ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: قَالَ قَبِيصَةُ بْنُ ذُؤَيْبٍ: عَلَيْهِ كَفَّارَتَانِ. وَرَوَى جَمَاعَةً مِنَ الْأَئِمَّةِ منهم ابن ماجة

...filanca kadın gibi olsun [derse], bu bir yemindir ve bunun için yemin kefareti verir. İshak da böyle diyerek şöyle demiştir: “Bir kadının bir adama zıhar yapması söz konusu olamaz; ancak onun üzerine bir yemin kefareti gerekir.” Zührî ise: “Zıhar kefareti ödemesi gerektiği kanaatindeyim; kadının bu sözü, kocasının onunla cima etmesine engel teşkil etmez” demiştir. Bunu ondan Ma'mer rivayet etmiştir. İbn Cüreyc'in Atâ'dan rivayetine göre o şöyle demiştir: “Allah'ın helal kıldığını haram kılmıştır, üzerine yemin kefareti gerekir.” Bu, Ebû Yûsuf'un da görüşüdür. Muhammed b. el-Hasan ise: “Üzerine hiçbir şey gerekmez” demiştir. On üçüncüsü- Zaman zaman aklı gidip gelen (lemem sahibi) ve bazı vakitlerde sözleri düzgün olan kimse zıhar yaparsa, zıharı geçerli olur. Nitekim hadiste şöyle rivayet edilmiştir: Havle bint Sa'lebe'nin kocası Evs b. es-Sâmit'te hafif bir delilik/akıl tutulması (lemem) vardı. Bu halinden bir kısmı kendisine isabet edince karısına zıhar yaptı. On dördüncüsü- Öfkelenip karısına zıhar yapan veya onu boşayan kimsenin bu öfkesi, hükmü üzerinden düşürmez. Bu hadisin bazı rivayet yollarında Yûsuf b. Abdillâh b. Selâm şöyle demiştir: Evs b. es-Sâmit'in eşi Havle bana şöyle anlattı: “Aramızda bir şey geçti, bunun üzerine o: ‘Sen bana annemin sırtı gibisin’ dedi, sonra da kavminin toplandığı meclise çıktı.” Kadının: “Aramızda bir şey geçti” sözü, onu bunaltıp sıkıntıya sokan1 ve bu yüzden karısına zıhar yapmasına yol açan bir tartışmanın olduğuna delildir. Öfke lağv (hükümsüz) olup hiçbir hükmü kaldırmaz ve şer'î bir esası değiştirmez; sarhoş da böyledir. Bu da şudur: On beşincisi- Sarhoşluğu esnasında söylediğini akledebiliyor ve sözünü toparlayabiliyorsa, zıhar ve talak hükmü bağlayıcı olur. Zira Yüce Allah: { حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ } “Ne dediğinizi bilinceye kadar...” buyurmuştur. Bunun açıklaması daha önce Nisâ Suresi'nde2 geçmişti. Doğrusunu Allah bilir. On altıncısı- Şâfiî'nin iki görüşünden birinin aksine, zıhar yapan kimse kefaret ödeyinceye kadar karısına yaklaşamaz, onunla ten temasında bulunamaz ve hiçbir şekilde ondan zevk alamaz. Çünkü onun: “Sen bana annemin sırtı gibisin” sözü, lafzı ve manası gereğince her türlü istifadeyi haram kılmayı gerektirir. Şayet kefaret ödemeden önce onunla cima ederse -ki bu da, On yedincisi- Yüce Allah'tan bağışlanma diler ve tek bir kefaret ödeyinceye kadar ondan uzak durur. Mücâhid ve başkaları ise: “Üzerine iki kefaret gerekir” demişlerdir. Saîd Katâde'den; Mutarrif de Recâ b. Hayve'den, o Kabîsa b. Züeyb'den, o da Amr b. el-Âs'tan zıhar yapan kimse hakkında şöyle rivayet etmiştir: “Kefaret ödemeden önce cima ederse üzerine iki kefaret gerekir.” Ma'mer de Katâde'den rivayetle Kabîsa b. Züeyb'in: “Üzerine iki kefaret gerekir” dediğini nakletmiştir. İbn Mâce'nin de aralarında bulunduğu bir grup imam...

21740. Metin

وَالنَّسَائِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ رَجُلًا ظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ فَغَشِيَهَا قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ فَأَتَى النَّبِيُّ ﷺ فَذَكَرَ ذَلِكَ لَهُ فَقَالَ: (مَا حَمَلَكَ عَلَى ذَلِكَ) فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! رَأَيْتُ بَيَاضَ خَلْخَالِهَا فِي ضَوْءِ الْقَمَرِ فَلَمْ أَمْلِكْ نَفْسِي أَنْ وَقَعْتُ عَلَيْهَا. فَضَحِكَ النَّبِيُّ ﷺ وَأَمَرَهُ أَلَّا يَقْرَبَهَا حَتَّى يُكَفِّرَ. وَرَوَى ابْنُ مَاجَهْ وَالدَّارَقُطْنِيُّ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ عَنْ سلمة ابن صَخْرٍ أَنَّهُ ظَاهَرَ فِي زَمَانِ النَّبِيِّ ﷺ، ثُمَّ وَقَعَ بِامْرَأَتِهِ قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ، فَأَتَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَذُكِرَ ذَلِكَ لَهُ فَأَمَرَهُ أَنْ يُكَفِّرَ تَكْفِيرًا وَاحِدًا. الثَّامِنَةُ عَشْرَةَ- إِذَا ظَاهَرَ مِنْ أَرْبَعِ نِسْوَةٍ فِي كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ، كَقَوْلِهِ: أَنْتُنَّ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي كَانَ مُظَاهِرًا مِنْ كل واحدة منهن، ولم يجز له وطئ إِحْدَاهُنَّ وَأَجْزَأَتْهُ كَفَّارَةٌ وَاحِدَةٌ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: تَلْزَمُهُ أَرْبَعُ كَفَّارَاتٍ. وَلَيْسَ فِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى شي مِنْ ذَلِكَ، لِأَنَّ لَفْظَ الْجَمْعِ إِنَّمَا وَقَعَ فِي عَامَّةِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُعَوَّلُ عَلَى الْمَعْنَى. وَقَدْ رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁ يقول: إِذَا كَانَ تَحْتَ الرَّجُلِ أَرْبَعُ نِسْوَةٍ فَظَاهَرَ مِنْهُنَّ يَجْزِيهِ كَفَّارَةٌ وَاحِدَةٌ، فَإِنْ ظَاهَرَ مِنْ وَاحِدَةٍ بَعْدَ أُخْرَى لَزِمَهُ فِي كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ كَفَّارَةٌ. وَهَذَا إِجْمَاعٌ. التَّاسِعَةُ عَشْرَةَ- فَإِنْ قَالَ لِأَرْبَعِ نِسْوَةٍ: إِنْ تَزَوَّجْتُكُنَّ فَأَنْتُنَّ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي فَتَزَوَّجَ إِحْدَاهُنَّ لَمْ يَقْرَبْهَا حَتَّى يُكَفِّرَ، ثُمَّ قَدْ سَقَطَ عَنْهُ الْيَمِينُ فِي سَائِرِهِنَّ. وَقَدْ قِيلَ: لَا يَطَأُ الْبَوَاقِيَ مِنْهُنَّ حَتَّى يُكَفِّرَ. وَالْأَوَّلُ هُوَ الْمَذْهَبُ. الْمُوَفِّيَةُ عِشْرِينَ: وَإِنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي وَأَنْتِ طَالِقٌ الْبَتَّةَ «١»، لَزِمَهُ الطَّلَاقُ وَالظِّهَارُ مَعًا، وَلَمْ يُكَفِّرْ حَتَّى يَنْكِحَهَا بَعْدَ زَوْجٍ آخَرَ وَلَا يَطَأْهَا إِذَا نَكَحَهَا حَتَّى يُكَفِّرَ، فَإِنْ قَالَ لَهَا: أَنْتِ طَالِقٌ الْبَتَّةَ وَأَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي لَزِمَهُ الطَّلَاقُ وَلَمْ يَلْزَمْهُ الظِّهَارُ، لان المبتوتة لا يلحقها طلاق.

[Nesâî'nin] İbn Abbâs'tan [rivayetine göre]: Bir adam karısından zıhar yapmış, sonra kefaret ödemeden önce onunla ilişkide bulunmuştu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip durumu ona anlattı. [Allah Resûlü]: «Seni buna ne sevk etti?» buyurdu. Adam: “Ey Allah'ın Resûlü! Ay ışığında halhalının beyazlığını gördüm de kendime hâkim olamayarak onunla ilişkide bulundum” dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem güldü ve kefaret ödeyinceye kadar ona yaklaşmamasını emretti. İbn Mâce ve Dârekutnî'nin Süleyman b. Yesâr'dan, onun da Seleme b. Sahr'dan rivayet ettiğine göre o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında zıhar yapmış, sonra da kefaret ödemeden önce karısıyla ilişkide bulunmuştu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip durumu ona arz etti; o da bir defa kefaret ödemesini emretti. On sekizincisi- Bir kimse tek bir sözle dört kadından zıhar yapsa; mesela: “Sizler bana annemin sırtı gibisiniz” dese, onların her birinden zıhar yapmış olur; onlardan biriyle [kefaretsiz] ilişkide bulunması caiz olmaz ve bir tek kefaret ona yeterli gelir. Şâfiî ise: “Ona dört kefaret gerekir” demiştir. Ayette bunlardan herhangi birine bir delil yoktur; çünkü çoğul lafzı müminlerin geneli hakkında gelmiştir ve itibar edilen manadır. Dârekutnî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh şöyle derdi: “Bir erkeğin nikâhı altında dört kadın bulunup da [aynı anda] onlardan zıhar yaparsa bir tek kefaret ona yeterli gelir. Şayet birbiri ardınca teker teker zıhar yaparsa, her biri için ona bir kefaret gerekir.” Bu hususta icmâ vardır. On dokuzuncusu- Şayet dört kadına: “Eğer sizinle evlenirsem sizler bana annemin sırtı gibisiniz” der de sonra onlardan biriyle evlenirse, kefaret ödeyinceye kadar ona yaklaşamaz; ardından diğerleri hakkındaki yemin ondan düşmüş olur. Şöyle de denilmiştir: “Kefaret ödeyinceye kadar geriye kalanlarla da ilişkide bulunamaz.” Birinci görüş mezhebin kabul ettiği görüştür. Yirmincisi- Bir kimse karısına: “Sen bana annemin sırtı gibisin ve benden kesin olarak boşanmışsın (bette)1” derse, hem talak hem de zıhar birlikte gerekir. [Bu durumda] kadın başka bir kocadan sonra kendisiyle tekrar evlenmedikçe kefaret ödemez; evlendiğinde ise kefaret ödeyinceye kadar onunla ilişkide bulunamaz. Şayet ona: “Sen benden kesin olarak boşanmışsın ve sen bana annemin sırtı gibisin” derse, talak geçerli olur fakat zıhar gerekmez; çünkü kesin olarak boşanmış kadına [başka bir] talak ilişmez.

21741. Metin

الْحَادِيَةُ وَالْعِشْرُونَ- قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: لَا يَصِحُّ ظِهَارُ غَيْرِ الْمَدْخُولِ بِهَا. وَقَالَ الْمُزَنِيُّ: لَا يَصِحُّ الظِّهَارُ مِنَ الْمُطَلَّقَةِ الرَّجْعِيَّةِ، وَهَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ، لِأَنَّ أَحْكَامَ الزَّوْجِيَّةِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ ثَابِتَةٌ، وَكَمَا يَلْحَقُهَا الطَّلَاقُ كَذَلِكَ يَلْحَقُهَا الظِّهَارُ قِيَاسًا وَنَظَرًا. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّانِيَةُ وَالْعِشْرُونَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (مَا هُنَّ أُمَّهاتِهِمْ) أَيْ مَا نِسَاؤُهُمْ بِأُمَّهَاتِهِمْ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ (أُمَّهاتِهِمْ) بِخَفْضِ التَّاءِ عَلَى لُغَةِ أَهْلِ الْحِجَازِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (مَا هَذَا بَشَراً). وَقَرَأَ أَبُو مَعْمَرٍ وَالسُّلَمِيُّ وَغَيْرُهُمَا (أُمَّهَاتُهُمْ) بِالرَّفْعِ عَلَى لُغَةِ تَمِيمٍ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَهْلُ نَجْدٍ وَبَنُو تَمِيمٍ يَقُولُونَ (مَا هَذَا بَشَرٌ)، وَ (مَا هُنَّ أُمَّهَاتُهُمْ) بِالرَّفْعِ. (إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ) أَيْ مَا أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا الْوَالِدَاتُ. وَفِي الْمَثَلِ: وُلْدُكِ مَنْ دَمَّى عَقِبَيْكِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي اللَّائِي فِي (الْأَحْزَابِ) «١». الثَّالِثَةَ وَالْعِشْرُونَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً) أَيْ فَظِيعًا مِنَ الْقَوْلِ لَا يُعْرَفُ فِي الشَّرْعِ. وَالزُّورُ الْكَذِبُ (وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ) إِذْ جَعَلَ الْكَفَّارَةَ عَلَيْهِمْ مُخَلِّصَةً لهم من هذا القول المنكر.

Yirmi birincisi- Bazı âlimler: “Zifafa girilmemiş kadından zıhar sahih olmaz” demişlerdir. Müzenî ise: “Ric'î (dönüşü olan) boşanmış kadından zıhar sahih olmaz” demiştir. Ancak bu görüşler tutarlı değildir; çünkü her iki durumda da evlilik hükümleri sabittir ve kıyas ve akıl yürütme gereğince boşama geçerli olduğu gibi zıhar da geçerli olur. Doğrusunu Allah bilir. Yirmi ikincisi- Yüce Allah'ın: { مَا هُنَّ أُمَّهاتِهِمْ } “Onların eşleri anaları değildir” buyruğudur. Genel kıraatte Hicaz ehlinin lügatine göre te harfinin kesresiyle { أُمَّهاتِهِمْ } şeklinde okunmuştur; tıpkı Yüce Allah'ın: { مَا هَذَا بَشَراً } “Bu bir insan değildir” ayetinde olduğu gibi. Ebû Ma'mer, Sülemî ve başkaları ise Temîm kabilesinin lügatine göre ref ile (أُمَّهَاتُهُمْ) okumuşlardır. Ferrâ der ki: Necid ehli ve Temîmoğulları ref ile (مَا هَذَا بَشَرٌ) ve (مَا هُنَّ أُمَّهَاتُهُمْ) derler. { إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ } “Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır” yani anaları ancak doğuranlardır. Bir atasözünde: “Çocuğun, topuklarını kana bulayandır (seni doğurandır)” denilmiştir. { اللَّائِي } kelimesi hakkındaki açıklama el-Ahzâb suresinde «١» geçmişti. Yirmi üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً } “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar” buyruğudur; yani şeriatta yeri olmayan çirkin bir söz söylüyorlar. Zûr (زُور) ise yalan demektir. { وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ } “Muhakkak ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır”; çünkü kefareti onlar için bu çirkin sözden bir kurtuluş kılmıştır.

21742. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): الآيات ٣ الى ٤]

[Mücadele Suresi (58): Ayetler 3 ila 4]

21743. Metin

وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٣) فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيامُ شَهْرَيْنِ مُتَتابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ أَلِيمٌ (٤)

{ وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbiriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte size bununla öğüt verilmektedir. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” { فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيامُ شَهْرَيْنِ مُتَتابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ أَلِيمٌ } “Kim [bunu] bulamazsa, birbiriyle temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de [buna] gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Resûlü'ne iman edesiniz diyedir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için ise elem verici bir azap vardır.”1

21744. Metin

فِيهِ اثْنَتَا عَشْرَةَ مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ هَذَا ابْتِدَاءٌ وَالْخَبَرُ (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) وَحُذِفَ عَلَيْهِمْ لِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ، أَيْ فَعَلَيْهِمْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ. وَقِيلَ: أَيْ فَكَفَّارَتُهُمْ عِتْقُ رَقَبَةٍ. وَالْمُجْمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ فِي الظِّهَارِ قَوْلَ الرَّجُلِ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي. وَهُوَ قَوْلُ الْمُنْكَرِ وَالزُّورِ الَّذِي عَنَى اللَّهُ بِقَوْلِهِ: (وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً) فَمَنْ قال هذا القول حرم عليه وطئ امْرَأَتِهِ. فَمَنْ عَادَ لِمَا قَالَ لَزِمَتْهُ كَفَّارَةُ الظِّهَارِ، لِقَوْلِهِ ﷿: (وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ كَفَّارَةَ الظِّهَارِ لَا تَلْزَمُ بِالْقَوْلِ خَاصَّةً حَتَّى يَنْضَمَّ إِلَيْهَا الْعَوْدُ، وَهَذَا حَرْفٌ مُشْكَلٌ اخْتَلَفَ النَّاسُ فِيهِ عَلَى أقوال سبعة: الأول- أنه العزم على الوطي، وَهُوَ مَشْهُورُ قَوْلِ الْعِرَاقِيِّينَ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ. وَرُوِيَ عَنْ مَالِكٍ: فَإِنْ عَزَمَ عَلَى وَطْئِهَا كَانَ عَوْدًا، وَإِنْ لَمْ يَعْزِمْ لَمْ يَكُنْ عَوْدًا. الثَّانِي- الْعَزْمُ عَلَى الْإِمْسَاكِ بَعْدَ التَّظَاهُرِ مِنْهَا، قَالَهُ مَالِكٌ. الثَّالِثُ- الْعَزْمُ عَلَيْهِمَا. وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ فِي مُوَطَّئِهِ، قَالَ مَالِكٌ فِي قوله اللَّهِ ﷿: (وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا) قَالَ: سَمِعْتُ أَنَّ تَفْسِيرَ ذَلِكَ أَنْ يُظَاهِرَ الرَّجُلُ مِنِ امْرَأَتِهِ ثُمَّ يُجْمِعَ عَلَى إِصَابَتِهَا وَإِمْسَاكِهَا، فَإِنْ أَجْمَعَ عَلَى ذَلِكَ فَقَدْ وَجَبَتْ عَلَيْهِ الْكَفَّارَةُ، وَإِنْ طَلَّقَهَا وَلَمْ يُجْمِعْ بَعْدَ تَظَاهُرِهِ مِنْهَا عَلَى إِمْسَاكِهَا وَإِصَابَتِهَا فَلَا كَفَّارَةَ عَلَيْهِ. قَالَ مَالِكٌ: وَإِنْ تَزَوَّجَهَا بَعْدَ ذَلِكَ لَمْ يَمَسُّهَا حَتَّى يكفر كفارة التظاهر. القول الرابع- أنه الوطي نَفْسُهُ فَإِنْ لَمْ يَطَأْ لَمْ يَكُنْ عَوْدًا، قَالَهُ الْحَسَنُ وَمَالِكٌ أَيْضًا. الْخَامِسُ- وَقَالَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ ﵁: هُوَ أَنْ يُمْسِكَهَا زَوْجَةً بَعْدَ الظِّهَارِ مَعَ الْقُدْرَةِ عَلَى الطَّلَاقِ، لِأَنَّهُ لَمَّا ظَاهَرَ قَصَدَ التَّحْرِيمَ، فَإِنْ وَصَلَ بِهِ الطَّلَاقَ فَقَدْ جَرَى عَلَى خِلَافِ مَا ابْتَدَأَهُ مِنْ إِيقَاعِ التَّحْرِيمِ وَلَا كَفَّارَةَ عَلَيْهِ. وَإِنْ أَمْسَكَ عَنِ الطَّلَاقِ فَقَدْ عَادَ إِلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ فَتَجِبُ عَلَيْهِ الْكَفَّارَةُ. السَّادِسُ- أَنَّ الظِّهَارَ يُوجِبُ تَحْرِيمًا لَا يَرْفَعُهُ إِلَّا الْكَفَّارَةُ. وَمَعْنَى الْعَوْدِ عِنْدَ الْقَائِلِينَ بِهَذَا: أَنَّهُ لَا يَسْتَبِيحُ وَطْأَهَا إِلَّا بِكَفَّارَةٍ يُقَدِّمُهَا، قَالَهُ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ وَاللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ. السَّابِعُ- هُوَ تَكْرِيرُ الظِّهَارِ بِلَفْظِهِ. وَهَذَا قَوْلُ أَهْلِ الظَّاهِرِ النَّافِينَ لِلْقِيَاسِ، قَالُوا: إِذَا كَرَّرَ اللَّفْظَ بِالظِّهَارِ فَهُوَ الْعَوْدُ، وَإِنْ لَمْ يُكَرِّرْ فَلَيْسَ بِعَوْدٍ. وَيُسْنَدُ ذَلِكَ إِلَى بُكَيْرِ بْنِ

Burada on iki mesele bulunmaktadır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ } “Kadınlarından zıhar yapanlar...” buyruğu mübtedadır, haberi ise: { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmeleridir” ifadesidir. Sözün delaleti sebebiyle “onların üzerine gerekir” takdiri hazfedilmiştir; yani “onların üzerine bir köle azat etmek gerekir.” “Kefaretleri bir köle azat etmektir” anlamına geldiği de söylenmiştir. Zıhar konusunda âlimlerin icma ettiği husus, erkeğin karısına: “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesidir. Bu, Allah'ın: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراً } “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar” buyruğuyla kastettiği çirkin ve asılsız sözdür. Kim bu sözü söylerse karısıyla ilişkiye girmesi haram olur. Kim söylediği söze dönerse, aziz ve celil olan Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra söylediklerine dönenlerin bir köle azat etmeleri gerekir” buyruğu gereğince ona zıhar kefareti gerekir. Bu durum, zıhar kefaretinin sadece lafızla değil, buna dönüşün (avd) eklenmesiyle lazım geldiğine delalet eder. Bu, insanların yedi farklı görüşe ayrıldığı müşkül bir konudur: Birincisi- Cinsel ilişkiye azmetmektir; Iraklıların, yani Ebû Hanîfe ve ashabının meşhur görüşü budur. Mâlik'ten de şu rivayet edilmiştir: İlişkiye girmeye azmederse bu bir dönüş olur; azmetmezse dönüş sayılmaz. İkincisi- Zıhar yaptıktan sonra kadını nikah altında tutmaya azmetmektir; bunu Mâlik söylemiştir. Üçüncüsü- Her ikisine (tutmaya ve ilişkiye) birden azmetmektir. Bu, Mâlik'in el-Muvatta'daki görüşüdür. Mâlik aziz ve celil olan Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra söylediklerine dönenler” buyruğu hakkında şöyle demiştir: “Bunun tefsirinin, kişinin karısından zıhar yaptıktan sonra onunla ilişkiye girmeye ve onu nikahı altında tutmaya kesin karar vermesi olduğunu işittim. Şayet buna kesin karar verirse kefaret ona vacip olur. Eğer onu boşar ve zıhar yaptıktan sonra onu tutmaya ve onunla ilişkiye girmeye karar vermezse üzerine kefaret gerekmez.” Mâlik dedi ki: “Şayet bundan sonra onunla tekrar evlenirse, zıhar kefareti ödeyinceye kadar ona dokunamaz.” Dördüncü görüş- Dönüşün bizzat cinsel ilişkinin kendisi olmasıdır; ilişkiye girmezse dönüş gerçekleşmiş olmaz; bunu Hasan ve yine Mâlik söylemiştir. Beşincisi- İmam Şâfiî radıyallâhu anh şöyle demiştir: Boşamaya gücü yettiği halde zıhardan sonra kadını nikahı altında tutmaya devam etmesidir. Çünkü zıhar yaptığında haram kılmayı kastetmiştir; şayet zıhara bitişik olarak boşarsa, haram kılmayı başlatmış olduğu maksadın gereğine göre davranmış olur ve üzerine kefaret gerekmez. Eğer boşamaktan imtina ederse eski haline dönmüş olur ve üzerine kefaret vacip hale gelir. Altıncısı- Zıharın, ancak kefaretle ortadan kalkan bir haramlık doğurmasıdır. Bu görüşü savunanlara göre dönüşün anlamı: Önceden kefaret ödemedikçe onunla ilişkiye girmeyi helal kılamayacak olmasıdır; bunu Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile Leys b. Sa'd söylemiştir. Yedincisi- Zıhar lafzını tekrar etmektir. Kıyası reddeden zâhir ehlinin görüşü budur. Onlar: “Lafzı zıhar ile tekrarlarsa bu dönüştür; tekrarlamazsa dönüş değildir” demişlerdir. Bu görüş Bükeyr b.

21745. Metin

الْأَشَجِّ وَأَبِي الْعَالِيَةِ وَأَبِي حَنِيفَةَ أَيْضًا، وَهُوَ قَوْلُ الْفَرَّاءِ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: وَظَاهِرُ الْآيَةِ يَشْهَدُ لَهُ، لِأَنَّهُ قَالَ: (ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا) أَيْ إِلَى قَوْلِ مَا قَالُوا. وَرَوَى عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ ﷿: (وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا) هُوَ أَنْ يَقُولَ لَهَا أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي. فَإِذَا قَالَ لَهَا ذَلِكَ فَلَيْسَتْ تَحِلُّ لَهُ حَتَّى يُكَفِّرَ كَفَّارَةَ الظِّهَارِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: فَأَمَّا الْقَوْلُ بِأَنَّهُ الْعَوْدُ إِلَى لَفْظِ الظِّهَارِ فَهُوَ بَاطِلٌ قَطْعًا لَا يَصِحُّ عَنْ بُكَيْرٍ، وَإِنَّمَا يُشْبِهُ أَنْ يَكُونَ مِنْ جَهَالَةِ دَاوُدَ وَأَشْيَاعِهِ. وَقَدْ رُوِيَتْ قَصَصُ الْمُتَظَاهِرِينَ وَلَيْسَ فِي ذِكْرِ الْكَفَّارَةِ عَلَيْهِمْ ذِكْرٌ لِعَوْدِ الْقَوْلِ مِنْهُمْ، وَأَيْضًا فَإِنَّ الْمَعْنَى يَنْقُضُهُ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى وَصَفَهُ بِأَنَّهُ مُنْكَرٌ مِنَ الْقَوْلِ وَزُورٌ، فَكَيْفَ يُقَالُ لَهُ إِذَا أَعَدْتَ الْقَوْلَ الْمُحَرَّمَ وَالسَّبَبَ الْمَحْظُورَ وَجَبَتْ عَلَيْكَ الْكَفَّارَةُ، وَهَذَا لَا يُعْقَلُ، أَلَا تَرَى أَنَّ كُلَّ سَبَبٍ يُوجِبُ الْكَفَّارَةَ لَا تشترط فيه الإعادة من قتل ووطئ فِي صَوْمٍ أَوْ غَيْرِهِ. قُلْتُ: قَوْلٌ يُشْبِهُ أَنْ يَكُونَ مِنْ جَهَالَةِ دَاوُدَ وَأَشْيَاعِهِ حُمِلَ مِنْهُ عَلَيْهِ، وَقَدْ قَالَ بِقَوْلِ دَاوُدَ مَنْ ذَكَرْنَاهُ عَنْهُمْ، وَأَمَّا قَوْلُ الشَّافِعِيِّ: بِأَنَّهُ تَرَكَ الطَّلَاقَ مَعَ الْقُدْرَةِ عَلَيْهِ فَيَنْقُضُهُ ثَلَاثَةُ أُمُورٍ أُمَّهَاتٍ: الْأَوَّلُ- أَنَّهُ قَالَ: (ثُمَّ) وَهَذَا بِظَاهِرِهِ يَقْتَضِي التَّرَاخِيَ. الثَّانِي- أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: (ثُمَّ يَعُودُونَ) يَقْتَضِي وُجُودَ فِعْلٍ مِنْ جِهَةٍ وَمُرُورُ الزَّمَانِ لَيْسَ بِفِعْلٍ مِنْهُ. الثَّالِثُ- أَنَّ الطَّلَاقَ الرَّجْعِيَّ لَا يُنَافِي الْبَقَاءَ عَلَى الْمِلْكِ فَلَمْ يَسْقُطْ حُكْمُ الظِّهَارِ كَالْإِيلَاءِ. فَإِنْ قِيلَ: فَإِذَا رَآهَا كَالْأُمِّ لَمْ يُمْسِكْهَا إِذْ لَا يَصِحُّ إِمْسَاكُ الْأُمِّ بِالنِّكَاحِ. وَهَذِهِ عُمْدَةُ أَهْلِ مَا وَرَاءِ النَّهَرِ. قُلْنَا: إِذَا عَزَمَ عَلَى خِلَافِ مَا قَالَ وَرَآهَا خِلَافَ الْأُمِّ كَفَّرَ وَعَادَ إِلَى أَهْلِهِ. وَتَحْقِيقُ هَذَا الْقَوْلِ: أَنَّ الْعَزْمَ قَوْلٌ نَفْسِيٌّ، وَهَذَا رَجُلٌ قَالَ قَوْلًا اقْتَضَى التَّحْلِيلَ وَهُوَ النِّكَاحُ، وَقَالَ قَوْلًا اقْتَضَى التَّحْرِيمَ وَهُوَ الظِّهَارُ، ثُمَّ عَادَ لِمَا قَالَ وَهُوَ التَّحْلِيلُ، وَلَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ مِنْهُ ابْتِدَاءُ عَقْدٍ، لِأَنَّ الْعَقْدَ بَاقٍ فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا أَنَّهُ قَوْلُ عَزْمٍ يُخَالِفُ مَا

el-Eşecc'e, Ebü'l-Âliye'ye, Ebû Hanîfe'ye de dayandırılır ve bu Ferrâ'nın da görüşüdür. Ebü'l-Âliye: “Ayetin zahiri buna şahittir; zira Allah Teâlâ: { ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا } 'Sonra söylediklerine dönerler' yani söyledikleri sözü tekrar söylemeye dönerler buyurmuştur” demiştir. Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan aziz ve celil olan Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِما قالُوا } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra söylediklerine dönenler” buyruğu hakkında: “Bu, erkeğin karısına 'Sen bana anamın sırtı gibisin' demesidir. Ona bunu söylediğinde, zıhar kefareti ödemedikçe kadın ona helal olmaz” dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Dönüşün zıhar lafzını tekrarlamak olduğu görüşüne gelince; bu kesinlikle bâtıldır, Bükeyr'den sahih olarak gelmemiştir; olsa olsa Dâvûd ve taraftarlarının cehaletinden kaynaklanmış olabilir. Zıhar yapanların kıssaları rivayet edilmiştir ve onların üzerine kefaret zikredilirken sözü tekrarladıklarına dair bir zikir bulunmamaktadır. Ayrıca mana da bunu çürütür; çünkü Allah Teâlâ onu 'çirkin ve asılsız bir söz' olarak nitelemiştir. Bir kimseye 'Haram olan sözü ve yasak sebebi tekrar ettiğinde üzerine kefaret vacip olur' nasıl denilebilir? Bu akla sığmaz. Görmez misin ki cinayet, oruçlu iken cima ve benzeri kefareti vacip kılan her bir sebepte fiilin tekrarlanması şart koşulmaz.” Derim ki: “Dâvûd ve taraftarlarının cehaletinden olması muhtemeldir” sözü İbnü'l-Arabî'nin ona karşı aşırı tutumundandır; zira Dâvûd'un görüşünü kendilerinden naklettiğimiz kimseler de söylemiştir. Şâfiî'nin: “Gücü yettiği halde boşamayı terk etmesidir” sözünü ise üç temel husus çürütmektedir: Birincisi- Allah Teâlâ'nın { ثُمَّ } “Sonra” lafzını kullanmış olmasıdır ki bu zahiri itibariyle bir gecikmeyi (terâhî) gerektirir. İkincisi- Yüce Allah'ın: { ثُمَّ يَعُودُونَ } “Sonra dönerler” buyruğunun bir yönden bir fiilin varlığını iktiza etmesidir; oysa zamanın geçmesi kişinin bir fiili değildir. Üçüncüsü- Ric'î talak mülkiyetin devamına mani değildir; dolayısıyla îlâda olduğu gibi zıhar hükmü düşmez. Şayet: “Kadını anne gibi gördüğünde onu nikahında tutamaz; çünkü anneyi nikahla tutmak sahih değildir” denilirse -ki Maveraünnehir ehlinin dayanağı budur- biz deriz ki: Söylediğinin aksine azmettiğinde ve onu annesinden farklı gördüğünde kefaret öder ve karısına döner. Bu görüşün tahkiki şudur: Azim kalbî bir sözdür (kavl-i nefsî). Bu adam önce helalliği gerektiren bir söz söylemiştir ki o nikahtır; ardından haramlığı gerektiren bir söz söylemiştir ki o da zıhardır. Sonra ilk söylediğine yani helalliğe dönmüştür. Bu durumun onun tarafından yeni bir nikah akdi olması sahih değildir; çünkü nikah akdi devam etmektedir. Geriye sadece, 'Sen bana anamın sırtı gibisin' sözüyle haber verdiği zıhar inancına ve içinden geçirdiği söze aykırı bir azim sözü olması kalır.

21746. Metin

اعْتَقَدَهُ وَقَالَهُ فِي نَفْسِهِ مِنَ الظِّهَارِ الَّذِي أَخْبَرَ عَنْهُ بِقَوْلِهِ أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، وَإِذَا كَانَ ذَلِكَ كَفَّرَ وَعَادَ إِلَى أَهْلِهِ، لِقَوْلِهِ: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا). وَهَذَا تَفْسِيرٌ بَالِغٌ [فِي فنه «١»].

[kişi] 'Sen bana annemin sırtı gibisin' sözüyle ifade ettiği zıhara inanması ve bunu içinden söylemesidir. Bu gerçekleştiğinde kefaret verir ve { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğu gereğince eşine döner. Bu, [kendi sahasında1] gayet beliğ bir tefsirdir.

21747. Metin

الثَّانِيَةُ- قَالَ بَعْضُ أَهْلِ التَّأْوِيلِ: الْآيَةُ فِيهَا تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالْمَعْنَى (وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ) إِلَى مَا كَانُوا عَلَيْهِ مِنَ الْجِمَاعِ (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) لِمَا قَالُوا، أَيْ فَعَلَيْهِمْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ أَجْلِ مَا قَالُوا، فَالْجَارُّ فِي قَوْلِهِ: (لِما قالُوا) مُتَعَلِّقٌ بِالْمَحْذُوفِ الَّذِي هُوَ خَبَرُ الِابْتِدَاءِ وَهُوَ عَلَيْهِمْ، قَالَ الْأَخْفَشُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى ثُمَّ يَعُودُونَ إِلَى إِرَادَةِ الْجِمَاعِ مِنْ أَجْلِ مَا قَالُوا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى الَّذِينَ كَانُوا يَظَّهَّرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا كَانُوا قَالُوهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فِي الْإِسْلَامِ فَكَفَّارَةُ مَنْ عَادَ أَنْ يُحَرِّرَ رَقَبَةً. الْفَرَّاءُ: اللَّامُ بِمَعْنَى عَنْ وَالْمَعْنَى ثُمَّ يرجعون عما قالوا ويريدون الوطي. وقال الأخفش: لما قالوا وإلى ما قالوا واحد، واللام وإلى يَتَعَاقَبَانِ، قَالَ: (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي «١» هَدانا لِهذا) وَقَالَ: (فَاهْدُوهُمْ إِلى صِراطِ «٢» الْجَحِيمِ) وَقَالَ: (بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى «٣» لَها) وَقَالَ: (وَأُوحِيَ إِلى نُوحٍ) «٤». الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) أَيْ فَعَلَيْهِ إِعْتَاقُ رَقَبَةٍ، يُقَالُ: حَرَّرْتُهُ أَيْ جَعَلْتُهُ حُرًّا. ثُمَّ هَذِهِ الرَّقَبَةُ يَجِبُ أَنْ تَكُونَ كَامِلَةً سَلِيمَةً مِنْ كُلِّ عَيْبٍ، مِنْ كَمَالِهَا إِسْلَامُهَا عِنْدَ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ، كَالرَّقَبَةِ فِي كَفَّارَةِ الْقَتْلِ. وَعِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ تُجْزِي الْكَافِرَةُ وَمَنْ فِيهَا شَائِبَةُ «٥» رِقٍّ كَالْمُكَاتِبَةِ وَغَيْرِهَا. الرَّابِعَةُ- فَإِنْ أَعْتَقَ نِصْفَيْ عَبْدَيْنِ فَلَا يُجْزِيهِ عِنْدَنَا وَلَا عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ يُجْزِئُ، لِأَنَّ نِصْفَ الْعَبْدَيْنِ فِي مَعْنَى الْعَبْدِ الْوَاحِدِ، وَلِأَنَّ الْكَفَّارَةَ بِالْعِتْقِ طَرِيقُهَا الْمَالُ فَجَازَ أَنْ يَدْخُلَهَا التبعيض والتجزي كَالْإِطْعَامِ، وَدَلِيلُنَا قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) وَهَذَا الِاسْمُ عِبَارَةٌ عَنْ شَخْصٍ وَاحِدٍ، وَبَعْضُ الرَّقَبَةِ لَيْسَ بِرَقَبَةٍ، وَلَيْسَ ذَلِكَ مِمَّا يَدْخُلُهُ التَّلْفِيقُ، لِأَنَّ الْعِبَادَةَ الْمُتَعَلِّقَةَ بِالرَّقَبَةِ لَا يَقُومُ النِّصْفُ مِنْ رَقَبَتَيْنِ مَقَامَهَا، أَصْلُهُ إِذَا اشْتَرَكَ رَجُلَانِ فِي أُضْحِيَّتَيْنِ، وَلِأَنَّهُ لَوْ أَمَرَ رَجُلَيْنِ أَنْ يَحُجَّا عَنْهُ حَجَّةً لَمْ يَجُزْ أَنْ يَحُجَّ عَنْهُ وَاحِدٌ مِنْهُمَا نِصْفَهَا كَذَلِكَ هَذَا، وَلِأَنَّهُ لَوْ أَوْصَى بِأَنْ تُشْتَرَى رَقَبَةٌ فَتُعْتَقُ عَنْهُ لَمْ يَجُزْ أَنْ يُعْتَقَ عَنْهُ نِصْفُ عَبْدَيْنِ، كَذَلِكَ فِي مَسْأَلَتِنَا وَبِهَذَا يَبْطُلُ دَلِيلُهُمْ. وَالْإِطْعَامُ وغيره لا يتجزى في الكفارة عندنا.

İkincisi- Tevil ehlinden bazıları şöyle demiştir: Ayette takdim ve tehir (öne alma ve geriye bırakma) vardır. Anlamı şudur: { وَالَّذِينَ يُظاهِرُونَ مِنْ نِسائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra dönenler” -yani daha önce bulundukları cinsel ilişki haline dönenler-, söyledikleri söz sebebiyle { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmeleri gerekir”, yani söyledikleri söz yüzünden onların üzerine bir köle azat etmek gerekir. Ahfeş: “{ لِما قالُوا } 'söylediklerine' ifadesindeki car (harf-i cer ile mecruru), mübtedanın haberi olan ve hazfedilmiş bulunan 'aleyhim' (onların üzerine gerekir) lafzına mütealliktir” demiştir. Zeccâc ise: “Anlamı; 'sonra söyledikleri söz sebebiyle cinsel ilişki arzusuna geri dönerler' şeklindedir” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Anlamı; “Cahiliye döneminde kadınlarından zıhar yapan, sonra da Cahiliye döneminde söyledikleri bu söze İslâm'da da tekrar dönenler” demektir. Buna göre dönen kimsenin kefareti bir köle azat etmektir. Ferrâ: “Lâm harfi 'an (عَنْ / -den) anlamındadır; mana ise 'sonra söyledikleri sözden vazgeçip dönerler ve cinsel ilişkiyi isterler' şeklindedir” demiştir. Ahfeş de şöyle demiştir: “{ لِما قالُوا } ile { إِلَى ما قالُوا } birdir; lâm (ل) ile ilâ (إِلَى) birbirinin yerine kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدانا لِهذا }1 “Bizi buna eriştiren Allah'a hamdolsun” buyurmuş; [başka bir ayette de] { فَاهْدُوهُمْ إِلى صِراطِ الْجَحِيمِ }2 “Onları cehennemin yoluna götürün” buyurmuştur. Yine: { بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها }3 “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” buyurmuş, [diğerinde ise] { وَأُوحِيَ إِلى نُوحٍ }4 “Nûh'a vahyolundu” buyurmuştur.” Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmesi gerekir” buyruğu, yani onun üzerine bir köle azat etmek vaciptir demektir. [Arapçada] 'harretühû' (حَرَّرْتُهُ) denilir ki 'onu hür kıldım' demektir. Sonra bu kölenin her türlü kusurdan uzak, tam (noksansız) olması gerekir. Mâlik ve Şâfiî'ye göre, tıpkı adam öldürme kefaretindeki köle gibi, onun müslüman olması da kemalindendir. Ebû Hanîfe ve ashabına göre ise kâfir [köle] ile mükâtebe ve benzeri üzerinde kölelik şaibesi5 bulunanlar da yeterli olur. Dördüncüsü- Eğer iki ayrı kölenin yarılarını azat ederse, bize göre de Ebû Hanîfe'ye göre de bu ona yeterli gelmez. Şâfiî ise şöyle demiştir: Yeterli gelir; çünkü iki kölenin yarısı bir köle anlamındadır ve köle azadıyla yapılan kefaretin yolu mal olduğu için, tıpkı yedirme (it'âm) gibi ona da parçalanma ve bölünme girmesi caizdir. Bizim delilimiz ise Yüce Allah'ın: { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmesi gerekir” buyruğudur. Bu isim tek bir şahıstan ibarettir; kölenin bir parçası ise köle demek değildir. Bu durum, birleştirmenin (telfîk) girebileceği şeylerden de değildir; zira köleye taalluk eden ibadette, iki köleden alınan iki yarım onun yerine geçmez. Bunun aslı (kıyas temeli), iki adamın iki kurbana ortak olması durumudur. Ayrıca şayet bir kimse kendi yerine tek bir hac yapmaları için iki adama emir verse, onlardan birinin o haccın yarısını ifa etmesi caiz olmaz; bu mesele de böyledir. Yine bir kimse kendi adına bir köle satın alınıp azat edilmesini vasiyet etse, onun adına iki kölenin yarısının azat edilmesi caiz olmaz; bizim meselemiz de böyledir ve bununla onların delili geçersiz kılınmış olur. Bizim mezhebimizde kefarette yedirme ve benzeri hususlar da bölünme kabul etmez.

21748. Metin

الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) أي يجامعها فلا يجوز للمظاهر الوطي قَبْلَ التَّكْفِيرِ، فَإِنْ جَامَعَهَا قَبْلَ التَّكْفِيرِ أَثِمَ وَعَصَى وَلَا يَسْقُطُ عَنْهُ التَّكْفِيرُ. وَحُكِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ: أَنَّهُ إِذَا وَطِئَ قَبْلَ أَنْ يَشْرَعَ فِي التَّكْفِيرِ لَزِمَتْهُ كَفَّارَةٌ أُخْرَى. وَعَنْ غَيْرِهِ: أَنَّ الْكَفَّارَةَ الْوَاجِبَةَ بِالظِّهَارِ تَسْقُطُ عَنْهُ وَلَا يلزمه شي أَصْلًا، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَوْجَبَ الْكَفَّارَةَ وَأَمَرَ بِهَا قَبْلَ الْمَسِيسِ، فَإِذَا أَخَّرَهَا حَتَّى مَسَّ فَقَدْ فَاتَ وَقْتُهَا. وَالصَّحِيحُ ثُبُوتُ الْكَفَّارَةِ، لِأَنَّهُ بِوَطْئِهِ ارْتَكَبَ إِثْمًا فَلَمْ يَكُنْ ذَلِكَ مُسْقِطًا لِلْكَفَّارَةِ، وَيَأْتِي بِهَا قَضَاءً كَمَا لَوْ أَخَّرَ الصَّلَاةَ عَنْ وَقْتِهَا. وَفِي حَدِيثِ أَوْسِ بْنِ الصَّامِتِ لَمَّا أَخْبَرَ النَّبِيُّ ﷺ بِأَنَّهُ وَطِئَ امْرَأَتَهُ أَمَرَهُ بِالْكَفَّارَةِ «١». وَهَذَا نَصٌّ وَسَوَاءٌ كَانَتْ كَفَّارَةً بِالْعِتْقِ أَوِ الصَّوْمِ أَوِ الْإِطْعَامِ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: إِنْ كَانَتْ كَفَّارَتُهُ بِالْإِطْعَامِ جَازَ أَنْ يَطَأَ ثُمَّ يُطْعِمَ، فأما غير الوطي مِنَ الْقُبْلَةِ وَالْمُبَاشَرَةِ وَالتَّلَذُّذِ فَلَا يَحْرُمُ فِي قَوْلِ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ. وَقَالَهُ الْحَسَنُ وَسُفْيَانُ، وَهُوَ الصَّحِيحُ مِنْ مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ. وَقِيلَ: وَكُلُّ ذَلِكَ مُحَرَّمٌ وَكُلُّ مَعَانِي الْمَسِيسِ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ وَأَحَدُ قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ. وَقَدْ تَقَدَّمَ. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ) أَيْ تُؤْمَرُونَ بِهِ (وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ) مِنَ التَّكْفِيرِ وَغَيْرِهِ. السَّابِعَةُ- مَنْ لَمْ يَجِدِ الرَّقَبَةَ وَلَا ثَمَنَهَا، أَوْ كَانَ مَالِكًا لَهَا إِلَّا أَنَّهُ شَدِيدُ الْحَاجَةِ إِلَيْهَا لِخِدْمَتِهِ، أَوْ كَانَ مَالِكًا لِثَمَنِهَا إِلَّا أَنَّهُ يَحْتَاجُ إِلَيْهِ لِنَفَقَتِهِ، أَوْ كَانَ لَهُ مَسْكَنٌ لَيْسَ لَهُ غَيْرُهُ وَلَا يَجِدُ شَيْئًا سِوَاهُ، فَلَهُ أَنْ يَصُومَ عِنْدَ الشَّافِعِيِّ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: لَا يَصُومُ وَعَلَيْهِ عِتْقٌ وَلَوْ كَانَ مُحْتَاجًا إِلَى ذَلِكَ. وَقَالَ مَالِكٌ: إِذَا كَانَ لَهُ دَارٌ وَخَادِمٌ لَزِمَهُ الْعِتْقُ فَإِنْ عَجَزَ عَنِ الرَّقَبَةِ، وَهِيَ: الثَّامِنَةُ- فَعَلَيْهِ صَوْمُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ. فَإِنْ أَفْطَرَ فِي أَثْنَائِهِمَا بِغَيْرِ عُذْرٍ اسْتَأْنَفَهُمَا، وَإِنْ أَفْطَرَ لِعُذْرٍ مِنْ سَفَرٍ أَوْ مَرَضٍ، فَقِيلَ: يَبْنِي، قَالَهُ ابْنُ المسيب والحسن وعطاء بن أبي رباح وعمر وابن دِينَارٍ وَالشَّعْبِيُّ. وَهُوَ أَحَدُ قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ وَهُوَ الصحيح من مذهبه. وقال مالك:

Beşincisi- Yüce Allah'ın: { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğu, yani cinsel ilişkide bulunmadan önce demektir. Dolayısıyla zıhar yapan kimsenin kefareti ödemeden önce cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Şayet kefareti ödemeden önce karısıyla ilişkide bulunursa günaha girmiş ve isyan etmiş olur; ancak kefaret üzerinden düşmez. Mücâhid'den şöyle rivayet edilmiştir: Kefareti yerine getirmeye başlamadan önce ilişkide bulunursa üzerine başka bir kefaret daha gerekir. Başkalarından ise şöyle rivayet edilmiştir: Zıhar sebebiyle vacip olan kefaret üzerinden düşer ve artık üzerine hiçbir şey gerekmez; çünkü Yüce Allah kefareti ilişkiden önce vacip kılmış ve emretmiştir. Dolayısıyla dokunana kadar geciktirirse vakti geçmiş olur. Sahih olan ise kefaretin sabit olduğudur; zira ilişkide bulunmakla günah işlemiştir, bu da kefareti düşürücü olmaz. Vaktinden sonraya namazı geciktiren kimse gibi onu kaza olarak yerine getirir. Evs b. es-Sâmit hadisinde; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e karısıyla cinsel ilişkide bulunduğunu haber verince ona kefaret emretmiştir1. Bu ise açık bir nassdır; kefaretin azat, oruç veya yedirmekle olması arasında fark yoktur. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Eğer kefareti yedirmek şeklinde ise önce ilişkide bulunup sonra yedirmesi caizdir. İlişki dışındaki öpme, elle dokunma ve zevk almaya gelince, âlimlerin çoğunun kavline göre bu haram değildir. Bunu Hasan ve Süfyân söylemiştir; Şâfiî mezhebinde sahih olan görüş de budur. Bir görüşte de şöyle denilmiştir: Bunların tamamı ve temasın bütün manaları haramdır. Bu da Mâlik'in kavli ve Şâfiî'nin iki görüşünden biridir; bu husus daha önce geçmişti. Altıncısı- Yüce Allah'ın: { ذلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ } “İşte size bununla öğüt verilmektedir” buyruğu, yani size emredilmektedir, { وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “ve Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” buyruğu ise kefaret ve diğer yaptıklarınızdan [haberdardır] demektir. Yedincisi- Köleyi ve bedelini bulamayan yahut köleye sahip olup da kendi hizmeti için ona şiddetle ihtiyacı bulunan, ya da bedeline sahip olup da kendi nafakası için ona muhtaç olan, yahut kendisinden başka [evi] bulunmayan ve ondan başka bir şey de edinemeyen bir meskene sahip olan kimse, Şâfiî'ye göre oruç tutabilir. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Oruç tutamaz; bunlara ihtiyacı olsa dahi köle azat etmesi gerekir. Mâlik ise: Evi ve hizmetçisi varsa köle azat etmesi gerekir, demiştir. Eğer köleden aciz kalırsa; ki bu da Sekizincisidir- İki ay peş peşe oruç tutması gerekir. Eğer bu ikisinin arasında mazeretsiz olarak orucunu bozarsa baştan başlar. Şayet yolculuk veya hastalık gibi bir mazeretten ötürü bozarsa, [orucunu] kaldığı yerden tamamlar denilmiştir. Bunu İbnü'l-Müseyyeb, el-Hasan, Atâ b. Ebî Rebâh, Amr b. Dînâr ve eş-Şa'bî söylemiştir. Bu, Şâfiî'nin iki görüşünden biri olup mezhebinde sahih olan da budur. Mâlik ise şöyle demiştir:

21749. Metin

إِنَّهُ إِذَا مَرِضَ فِي صِيَامِ كَفَّارَةِ الظِّهَارِ بَنَى إِذَا صَحَّ. وَمَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ ﵁ أَنَّهُ يَبْتَدِئُ. وَهُوَ أَحَدُ قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ. التَّاسِعَةُ- إِذَا ابْتَدَأَ الصِّيَامَ ثُمَّ وَجَدَ الرَّقَبَةَ أَتَمَّ الصِّيَامَ وَأَجْزَأَهُ عِنْدَ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ، لِأَنَّهُ بِذَلِكَ أُمِرَ حِينَ دَخَلَ فِيهِ. وَيَهْدِمُ الصَّوْمَ وَيَعْتِقُ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ، قِيَاسًا عَلَى الصَّغِيرَةِ الْمُعْتَدَّةِ بِالشُّهُورِ تَرَى الدَّمَ قَبْلَ انْقِضَائِهَا، فَإِنَّهَا تَسْتَأْنِفُ الْحَيْضَ إِجْمَاعًا مِنَ الْعُلَمَاءِ. وَإِذَا ابْتَدَأَ سَفَرًا فِي صِيَامِهِ فَأَفْطَرَ «١»، ابْتَدَأَ الصِّيَامَ عِنْدَ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ، لِقَوْلِهِ: (مُتَتابِعَيْنِ). وَيَبْنِي فِي قَوْلِ الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ، لِأَنَّهُ عُذْرٌ [وَقِيَاسًا «٢» عَلَى رَمَضَانَ، فَإِنْ تَخَلَّلَهَا زَمَانٌ لَا يَحِلُّ صَوْمُهُ فِي الْكَفَّارَةِ كَالْعِيدَيْنِ وَشَهْرِ رَمَضَانَ انْقَطَعَ]. الْعَاشِرَةُ- إِذَا وَطِئَ الْمُتَظَاهِرُ فِي خِلَالِ الشَّهْرَيْنِ نَهَارًا، بَطَلَ التَّتَابُعُ فِي قَوْلِ الشَّافِعِيِّ، وَلَيْلًا فَلَا يَبْطُلُ، لِأَنَّهُ لَيْسَ مَحِلًّا لِلصَّوْمِ. وَقَالَ مَالِكٌ وَأَبُو حَنِيفَةَ: يَبْطُلُ بِكُلِّ حَالٍ وَوَجَبَ عَلَيْهِ ابْتِدَاءُ الْكَفَّارَةِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) وَهَذَا الشَّرْطُ عَائِدٌ إِلَى جُمْلَةِ الشَّهْرَيْنِ، وَإِلَى أَبْعَاضِهِمَا، فَإِذَا وَطِئَ قَبْلَ انْقِضَائِهِمَا فَلَيْسَ هُوَ الصِّيَامُ الْمَأْمُورُ بِهِ، فَلَزِمَهُ اسْتِئْنَافُهُ، كَمَا لَوْ قَالَ: صَلِّ قَبْلَ أَنْ تُكَلِّمَ زَيْدًا. فَكَلَّمَ زَيْدًا فِي الصَّلَاةِ، أَوْ قَالَ: صَلِّ قَبْلَ أَنْ تُبْصِرَ زَيْدًا فَأَبْصَرَهُ فِي الصَّلَاةِ لَزِمَهُ اسْتِئْنَافُهَا، لِأَنَّ هَذِهِ الصَّلَاةَ لَيْسَتْ هِيَ الصَّلَاةُ الْمَأْمُورُ بِهَا كَذَلِكَ هَذَا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ- وَمَنْ تَطَاوَلَ مَرَضُهُ طُولًا لَا يُرْجَى بُرْؤُهُ كَانَ بِمَنْزِلَةِ الْعَاجِزِ مِنْ كِبَرٍ، وَجَازَ لَهُ الْعُدُولُ عَنِ الصِّيَامِ إِلَى الْإِطْعَامِ. وَلَوْ كَانَ مَرَضُهُ مِمَّا يرجى برؤه واشتدت حاجته إلى وطئ امْرَأَتِهِ كَانَ الِاخْتِيَارُ لَهُ أَنْ يَنْتَظِرَ الْبُرْءَ حَتَّى يَقْدِرَ عَلَى الصِّيَامِ. وَلَوْ كَفَّرَ بِالْإِطْعَامِ وَلَمْ يَنْتَظِرِ الْقُدْرَةَ عَلَى الصِّيَامِ أَجْزَأَهُ. الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ- وَمَنْ تَظَاهَرَ وَهُوَ مُعْسِرٌ ثُمَّ أَيْسَرَ لَمْ يُجْزِهِ الصَّوْمُ. وَمَنْ تَظَاهَرَ وَهُوَ مُوسِرٌ ثُمَّ أَعْسَرَ قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ صَامَ. وَإِنَّمَا يُنْظَرُ إِلَى حَالِهِ يَوْمَ يُكَفِّرُ. وَلَوْ جَامَعَهَا في عدمه

Zıhar kefareti orucunda hastalanırsa, iyileştiğinde [kaldığı yerden] devam eder. Ebû Hanîfe'nin radıyallâhu anh mezhebine göre ise baştan başlar. Bu, Şâfiî'nin de iki görüşünden biridir. Dokuzuncusu- Oruca başladıktan sonra köle bulursa, Mâlik ve Şâfiî'ye göre orucu tamamlar ve bu ona yeterli gelir; çünkü oruca başladığında bununla emrolunmuştu. Ebû Hanîfe ve ashabına göre ise orucu bozar ve köle azat eder; bu, aylar üzerinden iddet beklerken iddeti bitmeden kan gören küçük kıza kıyasladır; zira o, âlimlerin icmaıyla hayza baştan başlar. Orucu esnasında yolculuğa çıkıp da orucu açarsa1, { مُتَتابِعَيْنِ } “Peş peşe” buyruğundan ötürü Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye göre oruca baştan başlar. Hasan-ı Basrî'nin görüşüne göre ise mazeret olduğu için [ve ramazana kıyasla2 kaldığı yerden devam eder. Şayet iki ayın arasına iki bayram veya ramazan ayı gibi kefarette oruç tutulması caiz olmayan bir zaman girerse peş peşelik kesilir]. Onuncusu- Zıhar yapan kimse iki ayın ortasında gündüzleyin cinsel ilişkide bulunursa Şâfiî'nin görüşüne göre peş peşelik bozulur; geceleyin bulunursa bozulmaz, çünkü gece oruç vakti değildir. Mâlik ve Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Her halükarda bozulur ve Yüce Allah'ın: { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “Birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğundan ötürü kefarete baştan başlaması vacip olur. Bu şart hem iki ayın tamamına hem de kısımlarına racidir. Dolayısıyla ikisi sona ermeden önce ilişkide bulunursa bu, emrolunan oruç olmaz ve ona baştan başlaması gerekir. Nitekim bir kimse: “Zeyd ile konuşmadan önce namaz kıl” dese ve o da namazdayken Zeyd ile konuşsa veya: “Zeyd'i görmeden önce namaz kıl” dese ve namazdayken onu görse, namaza baştan başlaması gerekir; çünkü bu namaz emrolunan namaz değildir. Bu durum da böyledir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. On birincisi- Hastalığı iyileşmesi umulmayacak derecede uzayan kimse, yaşlılıktan ötürü aciz kalan kimse hükmündedir ve oruçtan doyurmaya (yedirmeye) geçmesi caizdir. Eğer hastalığı iyileşmesi umulan türdense ve karısıyla cinsel ilişkiye girme ihtiyacı şiddetlenmişse, onun için tercih edilen oruç tutmaya güç yetirene kadar iyileşmeyi beklemesidir. Şayet oruç tutmaya güç yetirmeyi beklemeyip yedirme ile kefaret öderse bu da ona yeterli olur. On ikincisi- Yoksul iken zıhar yapıp sonradan zenginleşen kimseye oruç yeterli olmaz. Zengin iken zıhar yapıp kefaret ödemeden önce yoksullaşan kimse ise oruç tutar. Zira ancak kefaret ödediği gündeki durumuna bakılır. Eğer yokluk

21750. Metin

وَعُسْرِهِ وَلَمْ يَصُمْ حَتَّى أَيْسَرَ لَزِمَهُ الْعِتْقُ. وَلَوِ ابْتَدَأَ بِالصَّوْمِ ثُمَّ أَيْسَرَ فَإِنْ كَانَ مَضَى مِنْ صَوْمِهِ صَدْرٌ صَالِحٌ نَحْوُ الْجُمُعَةِ وَشَبَهِهَا تَمَادَى. وَإِنْ كَانَ الْيَوْمَ وَالْيَوْمَيْنِ وَنَحْوَهُمَا تَرَكَ الصَّوْمَ وَعَادَ إِلَى الْعِتْقِ وَلَيْسَ ذَلِكَ بِوَاجِبٍ عَلَيْهِ. أَلَا تَرَى أَنَّهُ غَيْرُ وَاجِبٍ عَلَى مَنْ طَرَأَ الْمَاءُ عَلَيْهِ وَهُوَ قَدْ دَخَلَ بِالتَّيَمُّمِ فِي الصَّلَاةِ أَنْ يَقْطَعَ وَيَبْتَدِئَ الطَّهَارَةَ عِنْدَ مَالِكٍ. الثَّالِثَةَ عَشْرَةَ- وَلَوْ أَعْتَقَ رَقَبَتَيْنِ عَنْ كَفَّارَتَيْ ظِهَارٍ أَوْ قَتْلٍ أَوْ فَطَرَ فِي رَمَضَانَ وَأَشْرَكَ بَيْنَهُمَا فِي كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا لَمْ يُجْزِهِ. وَهُوَ بِمَنْزِلَةِ مَنْ أَعْتَقَ رَقَبَةً وَاحِدَةً عَنْ كَفَّارَتَيْنِ. وَكَذَلِكَ لَوْ صَامَ عَنْهُمَا أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ حَتَّى يَصُومَ عَنْ كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا شَهْرَيْنِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ ذلك يجزيه. ولو ظاهر من امرأتين ل فَأَعْتَقَ رَقَبَةً عَنْ إِحْدَاهُمَا بِغَيْرِ عَيْنِهَا لَمْ يجز له وطئ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا حَتَّى يُكَفِّرَ كَفَّارَةً أُخْرَى. وَلَوْ عَيَّنَ الْكَفَّارَةَ عَنْ إِحْدَاهُمَا جَازَ لَهُ أَنْ يَطَأَهَا قَبْلَ أَنْ يُكَفِّرَ الْكَفَّارَةَ عَنِ الْأُخْرَى. وَلَوْ ظَاهَرَ مِنْ أَرْبَعِ نِسْوَةٍ فَأَعْتَقَ عَنْهُنَّ ثَلَاثَ رِقَابٍ، وَصَامَ شَهْرَيْنِ، لَمْ يُجْزِهِ الْعِتْقُ وَلَا الصِّيَامُ، لِأَنَّهُ إِنَّمَا صَامَ عَنْ كُلِّ وَاحِدَةٍ خَمْسَةَ عَشَرَ يَوْمًا، فَإِنْ كَفَّرَ عَنْهُنَّ بِالْإِطْعَامِ جَازَ أَنْ يُطْعِمَ عَنْهُنَّ مِائَتَيْ مِسْكِينٍ، وَإِنْ لَمْ يَقْدِرْ فَرَّقَ بِخِلَافِ الْعِتْقِ وَالصِّيَامِ، لِأَنَّ صِيَامَ الشَّهْرَيْنِ لَا يُفَرَّقُ وَالْإِطْعَامَ يُفَرَّقُ. فصل وفية ست مَسَائِلَ: الْأُولَى- ذَكَرَ اللَّهُ ﷿ الْكَفَّارَةَ هُنَا مُرَتَّبَةً، فَلَا سَبِيلَ إِلَى الصِّيَامِ إِلَّا عِنْدَ الْعَجْزِ عَنِ الرَّقَبَةِ، وَكَذَلِكَ لَا سَبِيلَ إِلَى الْإِطْعَامِ إِلَّا عِنْدَ عَدَمِ الِاسْتِطَاعَةِ عَلَى الصِّيَامِ، فَمَنْ لَمْ يُطِقِ الصِّيَامَ وَجَبَ عَلَيْهِ إطعام ستين مسكينا لكل مسكين مدان يمد النَّبِيِّ ﷺ. وَإِنْ أَطْعَمَ مُدًّا بِمُدِّ هِشَامٍ، وَهُوَ مُدَّانِ إِلَّا ثُلُثًا، أَوْ أَطْعَمَ مُدًّا وَنِصْفًا بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ أَجْزَأَهُ. قَالَ أَبُو عُمَرَ بْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: وَأَفْضَلُ ذَلِكَ مُدَّانِ بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ، لِأَنَّ اللَّهَ ﷿ لَمْ يَقُلْ فِي كَفَّارَةِ الظِّهَارِ (مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ) «١» فَوَاجِبٌ قَصْدُ الشِّبَعِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَقَالَ مَالِكٌ فِي رِوَايَةِ ابْنِ الْقَاسِمِ وَابْنِ عَبْدِ الْحَكَمِ: مُدٌّ بِمُدِّ هشام وهو الشبع ها هنا، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَطْلَقَ الطَّعَامَ وَلَمْ يَذْكُرِ الْوَسَطَ. وَقَالَ فِي رِوَايَةِ أَشْهَبَ: مُدَّانِ بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ «٢»: [قِيلَ لَهُ: أَلَمْ تَكُنْ قُلْتَ مُدُّ هِشَامٍ؟ قَالَ: بَلَى، مُدَّانِ بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ أَحَبُّ إِلَيَّ]. وَكَذَلِكَ قَالَ عَنْهُ ابْنُ الْقَاسِمِ أيضا.

...ve darlığı sebebiyle [oruç tutacakken] durumu genişleyene kadar oruç tutmamışsa köle azat etmesi gerekir. Oruca başlayıp ardından durumu genişlerse, şayet orucundan bir hafta veya benzeri kayda değer bir süre geçmişse [oruca] devam eder. Eğer bir veya iki gün yahut benzeri [kısa bir süre geçmiş] ise orucu bırakıp köle azadına döner; ancak bu ona vacip değildir. Görmez misin ki teyemmüm ile namaza durmuşken su bulan kimsenin namazı kesip Mâlik'e göre [abdest alarak] temizliğe baştan başlaması vacip değildir. On üçüncüsü- İki zıhar, iki adam öldürme veya Ramazan'da [iki defa] oruç bozma kefareti sebebiyle iki köle azat edip her iki köleyi de bu iki kefarete ortak kılsa bu ona yeterli gelmez. Bu kimse, iki kefaret için tek bir köle azat eden kimse gibidir. Aynı şekilde her biri adına ikişer ay oruç tutmadıkça ikisi için dört ay oruç tutsa da [hüküm] böyledir. Bunun ona yeterli geleceği de söylenmiştir. İki hanımından zıhar yapıp bunlardan birini belirlemeksizin biri adına bir köle azat etse, diğer kefareti de ödemedikçe ikisinden biriyle cinsel ilişkide bulunması caiz olmaz. Şayet kefareti ikisinden biri adına belirlerse, diğeri için kefaret ödemeden önce onunla cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dört kadından zıhar yapıp onlar adına üç köle azat etse ve iki ay oruç tutsa, ne azat ne de oruç ona yeterli gelir; zira o her biri için sadece on beşer gün oruç tutmuş olur. Şayet onlar adına doyurma yoluyla kefaret öderse, onlar adına iki yüz yoksulu doyurması caiz olur; gücü yetmezse [farklı zamanlara] böler. Bu durum köle azadı ve orucun aksinedir; çünkü iki ay oruç bölünemez, doyurma ise bölünebilir. Fasıl - Bu fasılda altı mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah burada kefareti tertipli (sıralı) olarak zikretmiştir. Dolayısıyla köleden aciz kalınmadıkça oruca başvurma yolu yoktur; aynı şekilde oruca güç yetirememedikçe de doyurmaya başvurma imkânı yoktur. Oruca gücü yetmeyen kimseye, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle her yoksula iki müd olmak üzere altmış yoksulu doyurmak vaciptir. Hişâm'ın müddüyle bir müd -ki bu [Peygamber'in müddüyle] üçte biri hariç iki müddür- veya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle bir buçuk müd yedirse bu da ona yeterli gelir. Ebû Ömer b. Abdilberr şöyle demiştir: “Bunun en faziletlisi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle iki müddür; zira Yüce Allah zıhar kefaretinde: { مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ } “Yedirdiğinizin orta hallisinden”1 buyurmamıştır; bu sebeple [yoksulun] doymasını kastetmek vaciptir.” İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Mâlik, İbnü'l-Kâsım ve İbn Abdilhakem'in rivayetinde: “Hişâm'ın müddüyle bir müddür; burada doymak budur. Çünkü Yüce Allah orta hallisini zikretmeksizin mutlak olarak doyurmayı buyurmuştur” demiştir. Eşheb'in rivayetinde ise şöyle demiştir: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle iki müddür.”2 [Kendisine: “Hişâm'ın müddü dememiş miydin?” denilince; “Evet, fakat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle iki müd bana daha sevimlidir” demiştir.] İbnü'l-Kâsım da ondan bu şekilde rivayet etmiştir.

21751. Metin

قُلْتُ: وَهِيَ رِوَايَةُ ابْنِ وَهْبٍ وَمُطَرِّفٍ عَنْ مَالِكٍ: أَنَّهُ يُعْطِي مُدَّيْنِ لِكُلِّ مِسْكِينٍ بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ. وَهُوَ مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ. وَمَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ وَغَيْرِهِ مُدٌّ وَاحِدٌ لِكُلِّ مِسْكِينٍ لَا يَلْزَمُهُ أَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ، لِأَنَّهُ يُكَفِّرُ بِالْإِطْعَامِ وَلَمْ يَلْزَمْهُ صَرْفُ زِيَادَةٍ عَلَى الْمُدِّ، أَصْلُهُ كَفَّارَةُ الْإِفْطَارِ وَالْيَمِينِ. وَدَلِيلُنَا قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً) وَإِطْلَاقُ الْإِطْعَامِ يَتَنَاوَلُ الشِّبَعَ، وَذَلِكَ لَا يَحْصُلُ بِالْعَادَةِ بِمُدٍّ وَاحِدٍ إِلَّا بِزِيَادَةٍ عَلَيْهِ. وَكَذَلِكَ قَالَ أَشْهَبُ: قُلْتُ لِمَالِكٍ أَيَخْتَلِفُ الشِّبَعُ عِنْدَنَا وَعِنْدَكُمْ؟ قَالَ نَعَمْ! الشِّبَعُ عِنْدَنَا مُدَّ بِمُدِّ النَّبِيَّ ﷺ وَالشِّبَعُ عِنْدَكُمْ أَكْثَرُ، لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ دَعَا لَنَا بِالْبَرَكَةِ دُونَكُمْ، فَأَنْتُمْ تَأْكُلُونَ أَكْثَرَ مِمَّا نَأْكُلُ نَحْنُ. وَقَالَ أَبُو الْحَسَنِ الْقَابِسِيُّ: إِنَّمَا أَخَذَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ بِمُدِّ هِشَامٍ فِي كَفَّارَةِ الظِّهَارِ تَغْلِيظًا عَلَى الْمُتَظَاهِرِينَ الَّذِينَ شَهِدَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا. قال ابن العربي: وقع الكلام ها هنا فِي مُدِّ هِشَامٍ كَمَا تَرَوْنَ، وَوَدِدْتُ أَنْ يُهَشِّمَ الزَّمَانُ ذِكْرَهُ، وَيَمْحُوَ مِنَ الْكُتُبِ رَسْمَهُ، فَإِنَّ الْمَدِينَةَ الَّتِي نَزَلَ الْوَحْيُ بِهَا وَاسْتَقَرَّ الرَّسُولُ بِهَا وَوَقَعَ عِنْدَهُمُ الظِّهَارُ، وَقِيلَ لَهُمْ فِيهِ: (فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً) فَهِمُوهُ وَعَرَفُوا الْمُرَادَ بِهِ وَأَنَّهُ الشِّبَعُ، وَقَدْرُهُ مَعْرُوفٌ عِنْدَهُمْ مُتَقَرِّرٌ لَدَيْهِمْ، وَقَدْ وَرَدَ ذَلِكَ الشِّبَعُ فِي الْأَخْبَارِ كَثِيرًا، وَاسْتَمَرَّتِ الْحَالُ عَلَى ذَلِكَ أَيَّامَ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ حَتَّى نَفَخَ الشَّيْطَانُ فِي أُذُنِ هِشَامٍ، فَرَأَى أَنَّ مُدَّ النَّبِيِّ ﷺ لَا يُشْبِعُهُ، وَلَا مِثْلَهُ مِنْ حَوَاشِيهِ وَنُظَرَائِهِ، فَسَوَّلَ لَهُ أَنْ يَتَّخِذَ مُدًّا يَكُونُ فِيهِ شِبَعُهُ، فَجَعَلَهُ رِطْلَيْنِ وَحَمَلَ النَّاسَ عَلَيْهِ، فَإِذَا ابْتَلَّ عَادَ نَحْوَ الثَّلَاثَةِ الْأَرْطَالِ، فَغَيَّرَ السُّنَّةَ وَأَذْهَبَ مَحَلَّ الْبَرَكَةَ. قَالَ النَّبِيُّ ﷺ حِينَ دَعَا رَبَّهُ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ بِأَنْ تَبْقَى لَهُمُ الْبَرَكَةُ فِي مُدِّهِمْ وَصَاعِهِمْ، مِثْلَ مَا بَارَكَ لِإِبْرَاهِيمَ بِمَكَّةَ، فَكَانَتِ الْبَرَكَةُ تَجْرِي بِدَعْوَةِ النَّبِيِّ ﷺ فِي مُدِّهِ، فَسَعَى الشَّيْطَانُ فِي تَغْيِيرِ هَذِهِ السُّنَّةِ وَإِذْهَابِ هَذِهِ الْبَرَكَةِ، فَلَمْ يَسْتَجِبْ لَهُ فِي ذَلِكَ إِلَّا هِشَامٌ، فَكَانَ من حق العلماء أن يلغوا «١» ذكره ويمحو رَسْمَهُ إِذَا لَمْ يُغَيِّرُوا أَمْرَهُ، وَأَمَّا أَنْ يُحِيلُوا عَلَى ذِكْرِهِ فِي الْأَحْكَامِ، وَيَجْعَلُوهُ تَفْسِيرًا لِمَا ذَكَرَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُفَسَّرًا عِنْدَ الصَّحَابَةِ الَّذِينَ نَزَلَ عَلَيْهِمْ فَخَطْبٌ جَسِيمٌ، وَلِذَلِكَ كَانَتْ رِوَايَةُ أَشْهَبَ فِي ذِكْرِ مُدَّيْنِ بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ في كفارة الظهار أحب إلينا من

Ben derim ki: Bu, İbn Vehb ve Mutarrif'in Mâlik'ten rivayetidir; [buna göre] her bir yoksula Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle iki müd verir. Bu, Ebû Hanîfe ve ashabının da mezhebidir. Şâfiî ve diğerlerinin mezhebi ise her bir yoksul için bir müddür; bundan fazlası ona gerekmez. Çünkü o, yedirmekle kefaret ödemektedir ve bir müdden fazlasını harcamakla yükümlü değildir; bunun aslı [ramazanda] oruç bozma ve yemin kefaretidir. Bizim delilimiz ise Yüce Allah'ın: { فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً } “altmış yoksulu doyurmaktır” buyruğudur. Yedirmenin (it'âm) mutlak ifadesi doymayı kapsar; bu ise âdete göre bir müd ile ancak üzerine ilave yapılmak suretiyle gerçekleşir. Nitekim Eşheb şöyle demiştir: Mâlik'e, “Bizim oradaki doyma ile sizin oradaki doyma farklı mıdır?” dedim. “Evet! Bizdeki doyma Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle bir müddür; sizdeki doyma ise daha fazladır. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem size değil bize bereket duası etmiştir; bu yüzden siz bizim yediğimizden daha çok yersiniz” dedi. Ebu'l-Hasan el-Kâbisî de şöyle demiştir: Medine ehli, zıhar kefaretinde Hişâm'ın müddünü, ancak Allah'ın haklarında çirkin ve asılsız bir söz söylediklerine şehadet ettiği zıhar yapanlara [cezayı] ağırlaştırmak amacıyla esas almıştır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Gördüğünüz gibi burada söz Hişâm'ın müddü hakkında cereyan etmiştir. Oysa ben zamanın onun zikrini parçalamasını (unutturmasını) ve kitaplardan izini silmesini isterdim. Zira vahyin indiği, Resûlullah'ın yerleştiği ve aralarında zıharın vuku bulduğu Medine [halkı], kendilerine bu hususta: { فَإِطْعامُ سِتِّينَ مِسْكِيناً } “altmış yoksulu doyurmaktır” buyrulduğunda bunu anladılar ve bundan maksadın doymak olduğunu bildiler; bunun miktarı da onların nezdinde malum ve yerleşmişti. Bu doymak hadislerde de çokça rivayet edilmiştir. Durum, hidayete ermiş Râşid Halifeler devrinde böylece sürüp gitti; ta ki şeytan Hişâm'ın kulağına üfleyinceye kadar. O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddünün kendisini ve çevresi ile benzerleri gibi kimseleri doyurmadığını gördü; şeytan da ona kendisini doyuracak bir müd edinmesini telkin etti. O da onu iki rıtıl yaptı ve insanları buna mecbur tuttu; ıslandığında ise yaklaşık üç rıtıla ulaşıyordu. Böylece sünneti değiştirdi ve bereket mahallini yok etti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Medine ehline müdlerinde ve sâ'larında bereketin devam etmesi için Rabbine, İbrâhim'e Mekke'de bereket verdiği gibi dua etmişti; böylece bereket, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in duası sebebiyle onun müddünde akıp gidiyordu. Şeytan ise bu sünneti değiştirmeye ve bu bereketi gidermeye çalıştı ve bu konuda ona Hişâm'dan başkası icabet etmedi. Dolayısıyla âlimlere düşen görev, onun getirdiği uygulamayı değiştiremedikleri takdirde onun adını yok saymak1 ve izini silmekti. Hükümlerde onun zikrine atıfta bulunmaları ve [Kur'an'ın] indiği sahabe nezdinde açıklığa kavuşmuşken Allah ve Resûlü'nün zikrettiği şeyi [Hişâm'ın müddü ile] tefsir etmeleri ise vahim bir durumdur. Bu sebeple zıhar kefaretinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyle iki müd zikreden Eşheb rivayeti, bize göre

21752. Metin

الرِّوَايَةِ بِأَنَّهَا بِمُدِّ هِشَامٍ. أَلَا تَرَى كَيْفَ نَبَّهَ مَالِكٌ عَلَى هَذَا الْعِلْمِ بِقَوْلِهِ لِأَشْهَبَ: الشِّبَعُ عِنْدَنَا بِمُدِّ النَّبِيِّ ﷺ، وَالشِّبَعُ عِنْدَكُمْ أَكْثَرُ لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ دَعَا لَنَا بِالْبَرَكَةِ. وَبِهَذَا أَقُولُ، فَإِنَّ الْعِبَادَةَ إِذَا أُدِّيَتْ بِالسُّنَّةِ، فَإِنْ كَانَتْ بِالْبَدَنِ كَانَتْ أَسْرَعَ إِلَى الْقَبُولِ، وَإِنْ كَانَتْ بِالْمَالِ كَانَ قَلِيلُهَا أَثْقَلَ فِي الْمِيزَانِ، وَأَبْرَكَ فِي يَدِ الْآخِذِ، وَأَطْيَبَ فِي شِدْقِهِ، وَأَقَلَّ آفَةً فِي بَطْنِهِ، وَأَكْثَرَ إِقَامَةً لِصُلْبِهِ «١». وَاللَّهُ أَعْلَمُ «٢». الثَّانِيَةُ- وَلَا يُجْزِئُ عِنْدَ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ أَنْ يُطْعِمَ أَقَلَّ مِنْ سِتِّينَ مِسْكِينًا. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ: إِنْ أَطْعَمَ مِسْكِينًا وَاحِدًا كُلَّ يَوْمٍ نِصْفَ صَاعٍ حَتَّى يُكْمِلَ الْعَدَدَ أَجْزَأَهُ. الثَّالِثَةُ- قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: مِنْ غَرِيبِ الْأَمْرِ أَنَّ أَبَا حَنِيفَةَ قَالَ إِنَّ الْحَجْرَ عَلَى الْحُرِّ بَاطِلٌ. وَاحْتَجَّ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) وَلَمْ يُفَرِّقْ بَيْنَ الرَّشِيدِ وَالسَّفِيهِ، وَهَذَا فِقْهٌ ضَعِيفٌ لَا يُنَاسِبُ قَدْرَهُ، فَإِنَّ هَذِهِ الْآيَةَ عَامَّةٌ، وَقَدْ كَانَ الْقَضَاءُ بِالْحَجْرِ فِي أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَاشِيًا وَالنَّظَرُ يَقْتَضِيهِ، وَمَنْ كَانَ عَلَيْهِ حَجْرٌ لِصِغَرٍ أَوْ لِوِلَايَةٍ وَبَلَغَ سَفِيهًا قَدْ نُهِيَ عَنْ دَفْعِ الْمَالِ إِلَيْهِ، فَكَيْفَ يَنْفُذُ فِعْلُهُ فِيهِ وَالْخَاصُّ يَقْضِي عَلَى الْعَامِّ. الرَّابِعَةُ- وَحُكْمُ الظِّهَارِ عِنْدَ بَعْضِ الْعُلَمَاءِ نَاسِخٌ لِمَا كَانُوا عَلَيْهِ مِنْ كَوْنِ الظِّهَارِ طَلَاقًا، وَقَدْ رُوِيَ مَعْنَى ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَبِي قِلَابَةَ وَغَيْرِهِمَا. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ) أَيْ ذَلِكَ الَّذِي وَصَفْنَا مِنَ التَّغْلِيظِ فِي الْكَفَّارَةِ (لِتُؤْمِنُوا) أَيْ لِتُصَدِّقُوا أَنَّ اللَّهَ أَمَرَ بِهِ. وَقَدِ اسْتَدَلَّ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الْكَفَّارَةَ إِيمَانٌ بِاللَّهِ ﷾، لِمَا ذَكَرَهَا وَأَوْجَبَهَا قَالَ: (ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ) أَيْ ذَلِكَ لِتَكُونُوا مُطِيعِينَ لِلَّهِ تَعَالَى وَاقِفِينَ عِنْدَ حُدُودِهِ لَا تَتَعَدُّوهَا، فَسَمَّى التَّكْفِيرَ لِأَنَّهُ طَاعَةٌ وَمُرَاعَاةٌ لِلْحَدِّ إِيمَانًا، فَثَبَتَ أَنَّ كُلَّ مَا أَشْبَهَهُ فَهُوَ إِيمَانٌ. فَإِنْ قِيلَ: مَعْنَى قَوْلِهِ: (ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ) أَيْ لِئَلَّا تَعُودُوا لِلظِّهَارِ الذي هو منكر من القول وزور.

...rivayetinin Hişâm'ın müddüyle olduğuna [dayanır]. Mâlik'in Eşheb'e: «Bizim katımızda doygunluk Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müddüyledir; sizin katınızdaki doygunluk ise daha fazladır; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bizim için bereket duası etmiştir» diyerek bu ilme nasıl dikkat çektiğini görmez misin? Ben de bu görüşteyim. Çünkü ibadet sünnete uygun olarak eda edildiğinde, şayet bedenî ise kabule daha hızlı ulaşır; şayet mâlî ise azı tartıda daha ağır, alanın elinde daha bereketli, ağzında daha lezzetli, karnında daha az zararlı ve belini doğrultmaya daha elverişli olur.1 Doğrusunu en iyi Allah bilir.2 İkincisi: Mâlik ve Şâfiî'ye göre altmış yoksuldan daha azını doyurmak kâfi gelmez. Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise şöyle demiştir: Bir yoksula, sayıyı tamamlayıncaya kadar her gün yarım sâ' yedirse bu kâfi gelir. Üçüncüsü: el-Kâdî Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle demiştir: Garip olan hususlardan biri şudur ki Ebû Hanîfe, hür kimse üzerine hacr (kısıtlama) koymanın bâtıl olduğunu söylemiş ve Yüce Allah'ın { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmek” buyruğunu delil gösterip reşid olan ile sefih (malını saçıp savuran) arasında bir ayrım yapmamıştır. Bu, onun ilmi mertebesine yakışmayan zayıf bir fıkıhtır. Çünkü bu ayet umumidir (geneldir). Hâlbuki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı arasında hacr ile hükmetmek yaygındı ve nazar (akli kıyas) da bunu gerektirmektedir. Yaş küçüklüğü veya vesayet sebebiyle üzerinde hacr bulunan ve sefih olarak bâliğ olan bir kimseye malının verilmesi yasaklanmıştır; hâl böyleyken ve hususi olan umumi olana takyit edici olarak hükmederken onun mal üzerindeki tasarrufu nasıl geçerli olabilir? Dördüncüsü: Bazı âlimlere göre zıhârın hükmü, onların daha önce zıhârı boşanma sayma şeklindeki uygulamalarını neshetmiştir (yürürlükten kaldırmıştır). Bu manada bir görüş İbn Abbâs, Ebû Kılâbe ve başkalarından da rivayet edilmiştir. Beşincisi: Yüce Allah'ın { ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Bu, Allah'a ve Resûlüne inanmanız içindir” buyruğu, yani kefarette zikrettiğimiz bu ağırlaştırma, Allah'ın bunu emrettiğini tasdik etmeniz { لِتُؤْمِنُوا } “inanmanız içindir” demektir. Bazı âlimler, bu kefaretin aziz ve celil olan Allah'a iman olduğuna delil getirmişlerdir; zira O, bunu zikredip farz kıldıktan sonra { ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Bu, Allah'a ve Resûlüne inanmanız içindir” buyurmuştur. Yani bu, Yüce Allah'a itaat etmeniz, O'nun koyduğu sınırlarda durup onları aşmamanız içindir. Böylece kefareti, bir taat ve sınıra riayet olduğu için iman olarak isimlendirmiştir; dolayısıyla buna benzeyen her şeyin de iman olduğu sabit olmuştur. Eğer: O'nun { ذلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Bu, Allah'a ve Resûlüne inanmanız içindir” buyruğunun manası, çirkin ve asılsız bir söz olan zıhâra bir daha dönmeyesiniz diyedir denilirse...

21753. Metin

قيل لَهُ: قَدْ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا مَقْصُودًا وَالْأَوَّلُ مَقْصُودًا، فَيَكُونَ الْمَعْنَى ذَلِكَ لِئَلَّا تَعُودُوا لِلْقَوْلِ الْمُنْكَرِ وَالزُّورِ، بَلْ تَدْعُونَهُمَا طَاعَةً لِلَّهِ ﷾ إِذْ كَانَ قَدْ حَرَّمَهُمَا، وَلِتَجْتَنِبُوا الْمُظَاهَرَ مِنْهَا إِلَى أَنْ تُكَفِّرُوا، إِذْ كَانَ اللَّهُ مَنَعَ مِنْ مَسِيسِهَا، وَتُكَفِّرُوا إِذْ كَانَ اللَّهُ تَعَالَى أَمَرَ بِالْكَفَّارَةِ وَأَلْزَمَ إِخْرَاجَهَا مِنْكُمْ، فَتَكُونُوا بِهَذَا كُلِّهِ مُؤْمِنِينَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ، لِأَنَّهَا حدود تحفظونها، وطاعات تؤدونها وَالطَّاعَةُ لِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ ﷺ إِيمَانٌ. وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ) أَيْ بَيَّنَ مَعْصِيَتَهُ وَطَاعَتَهُ، فَمَعْصِيَتُهُ الظِّهَارُ، وَطَاعَتُهُ الْكَفَّارَةُ. (وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ أَلِيمٌ) أَيْ لِمَنْ لَمْ يُصَدِّقْ بِأَحْكَامِ اللَّهِ تَعَالَى عَذَابُ جهنم.

ona şöyle denilir: Bunun da kastedilmiş olması, birincisinin de kastedilmiş olması mümkündür. Bu durumda mana şöyle olur: Çirkin ve asılsız söze dönmeyesiniz, aksine aziz ve celil olan Allah bunları haram kıldığı için O'na itaat ederek bunları terk edesiniz; Allah temas etmeyi yasakladığı için kefaret ödeyinceye kadar zıhar yapılan kadından uzak durasınız; Yüce Allah kefareti emrettiği ve onu ödemeyi size farz kıldığı için kefaret veresiniz; böylece bütün bunlarla Allah'a ve Resûlüne iman eden kimseler olasınız; çünkü bunlar koruduğunuz sınırlar ve yerine getirdiğiniz itaatlerdir. Allah'a ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e itaat ise imandır. Başarı Allah'tandır. Altıncısı- Yüce Allah'ın: { وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ } “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” buyruğu; yani O'na isyanı ve itaati açıklamıştır: O'na isyan zıhar, itaati ise kefarettir. { وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ أَلِيمٌ } “Kâfirler için ise elem dolu bir azap vardır”; yani Allah Teâlâ'nın hükümlerini tasdik etmeyen kimseler için cehennem azabı vardır.

21754. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): الآيات ٥ الى ٦]

[Mücadele Suresi (58): Ayetler 5 ila 6]

21755. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَما كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنا آياتٍ بَيِّناتٍ وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ مُهِينٌ (٥) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا أَحْصاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٦)

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَما كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنا آياتٍ بَيِّناتٍ وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ مُهِينٌ (٥) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا أَحْصاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٦) “Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz apaçık ayetler indirmişizdir. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. (5) O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymış, onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.” (6)

21756. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ) لَمَّا ذَكَرَ الْمُؤْمِنِينَ الْوَاقِفِينَ عِنْدَ حُدُودِهِ ذَكَرَ الْمُحَادِّينَ الْمُخَالِفِينَ لَهَا. وَالْمُحَادَّةُ الْمُعَادَاةُ وَالْمُخَالَفَةُ فِي الْحُدُودِ، وَهُوَ مثل قوله تعالى: لِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ)

Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler...” buyruğudur. Allah, O'nun sınırlarında duran müminleri zikredince, bu sınırlara karşı gelen ve muhalefet edenleri de zikretmiştir. Muhâdde (مُحَادَّة), sınırlarda düşmanlık etmek ve muhalefette bulunmaktır. Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: { ذلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ }

21757. Metin

«١». وَقِيلَ: (يُحَادُّونَ اللَّهَ) أَيْ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ كَمَا فِي الْخَبَرِ: (مَنْ أَهَانَ لِي وَلِيًّا فَقَدْ بَارَزَنِي بِالْمُحَارَبَةِ). وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمُحَادَّةُ أَنْ تَكُونَ فِي حَدٍّ يُخَالِفُ حَدَّ صَاحِبِكَ. وَأَصْلُهَا الْمُمَانَعَةُ، وَمِنْهُ الْحَدِيدُ، وَمِنْهُ الْحَدَّادُ لِلْبَوَّابِ. (كُبِتُوا) قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ: أُهْلِكُوا. وَقَالَ قَتَادَةُ: اخْزُوا كَمَا أُخْزِيَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: عُذِّبُوا. وَقَالَ السُّدِّيُّ: لُعِنُوا. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: غِيظُوا يَوْمَ الْخَنْدَقِ. وَقِيلَ: يَوْمَ بَدْرٍ. وَالْمُرَادُ الْمُشْرِكُونَ. وَقِيلَ: الْمُنَافِقُونَ. (كَما كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ). وَقِيلَ: (كُبِتُوا)

1 Şöyle de denilmiştir: { يُحَادُّونَ اللَّهَ } “Allah'a karşı gelenler”, yani Allah'ın velî kullarına [karşı gelenler demektir]. Nitekim hadis-i şerifte: « مَنْ أَهَانَ لِي وَلِيًّا فَقَدْ بَارَزَنِي بِالْمُحَارَبَةِ » «Kim benim bir velîme hakaret ederse, bana karşı savaş ilan etmiş olur.» buyrulmuştur. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Muhâdde (مُحَادَّة), arkadaşının bulunduğu sınıra/tarafa aykırı bir sınırda olmandır. Kök anlamı ise engellemektir (mümânaa). Hadîd (demir) ve kapıcı anlamındaki haddâd kelimeleri de buradan gelmektedir. { كُبِتُوا } “Alçaltılmışlardır” ifadesi hakkında Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş: “Helak edilmişlerdir” demiştir. Katâde: “Kendilerinden öncekilerin rezil rüsva edildiği gibi rezil rüsva edilmişlerdir” demiştir. İbn Zeyd: “Azap edilmişlerdir”; es-Süddî: “Lânetlenmişlerdir”; el-Ferrâ ise: “Hendek gününde öfkeden kahrolmuşlardır” demiştir. “Bedir gününde” denildiği gibi; kastedilenlerin müşrikler olduğu da, münafıklar olduğu da söylenmiştir. { كَما كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “Kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi.” Şöyle de denilmiştir: { كُبِتُوا }

21758. Metin

أَيْ سَيُكْبَتُونَ، وَهُوَ بِشَارَةٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِلْمُؤْمِنِينَ بِالنَّصْرِ، وَأُخْرِجَ الْكَلَامُ بِلَفْظِ الْمَاضِي تَقْرِيبًا لِلْمُخْبَرِ عَنْهُ. وَقِيلَ: هِيَ بِلُغَةِ مَذْحِجٍ «١». (وَقَدْ أَنْزَلْنا آياتٍ بَيِّناتٍ) فِيمَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ مِنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فِيمَا فَعَلْنَا بِهِمْ. (وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ مُهِينٌ). قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَوْمَ) نُصِبَ بِ (عَذابٌ مُهِينٌ) أَوْ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ تَقْدِيرُهُ وَاذْكُرْ تَعْظِيمًا لِلْيَوْمِ. (يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً) أَيِ الرِّجَالَ وَالنِّسَاءَ يَبْعَثُهُمْ مِنْ قُبُورِهِمْ فِي حَالَةٍ وَاحِدَةٍ (فَيُنَبِّئُهُمْ) أَيْ يُخْبِرُهُمْ (بِما عَمِلُوا) فِي الدُّنْيَا (أَحْصاهُ اللَّهُ) عَلَيْهِمْ فِي صَحَائِفِ أَعْمَالِهِمْ (وَنَسُوهُ) هُمْ حَتَّى ذَكَّرَهُمْ بِهِ فِي صَحَائِفِهِمْ لِيَكُونَ أَبْلَغَ فِي الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ. (وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ) مُطَّلِعٌ وَنَاظِرٌ لَا يَخْفَى عليه شي.

yani “alçaltılacaklardır”; bu, Allah Teâlâ'dan müminlere zafer müjdesidir ve haber verilen şeyin kesinliğini bildirmek üzere geçmiş zaman lafzıyla ifade edilmiştir. Bunun Mezhic kabilesinin lügatinde olduğu da söylenmiştir «١». { وَقَدْ أَنْزَلْنا آياتٍ بَيِّناتٍ } “Oysa biz apaçık ayetler indirmişizdir”; kendilerinden öncekilerden olup da Allah'a ve Resûlüne karşı gelenlere yaptıklarımız hakkında apaçık ayetler indirdik. { وَلِلْكافِرِينَ عَذابٌ مُهِينٌ } “Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.” Yüce Allah'ın: { يَوْمَ } “O gün” buyruğu, { عَذابٌ مُهِينٌ } ifadesiyle yahut güne tazim maksadıyla takdiri “hatırla” olan gizli bir fiille mansub kılınmıştır. { يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً } “Allah onların hepsini diriltecek”; yani erkekleri ve kadınları aynı anda kabirlerinden diriltip kaldıracaktır. { فَيُنَبِّئُهُمْ } “kendilerine haber verecektir”; yani dünyada { بِما عَمِلُوا } “yaptıklarını” bildirecektir. { أَحْصاهُ اللَّهُ } “Allah onları bir bir saymış”; amel defterlerinde aleyhlerine kaydetmiştir, { وَنَسُوهُ } “onlar ise unutmuşlardır”; nihayet aleyhlerindeki hüccet daha kuvvetli olsun diye defterlerinde bunu kendilerine hatırlatmıştır. { وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Allah her şeye şahittir”; muttali olandır, görendir, O'na hiçbir şey gizli kalmaz.

21759. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ٧]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 7]

21760. Metin

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلاَّ هُوَ رابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلاَّ هُوَ سادِسُهُمْ وَلا أَدْنى مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلاَّ هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧)

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلاَّ هُوَ رابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلاَّ هُوَ سادِسُهُمْ وَلا أَدْنى مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلاَّ هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧) “Görmedin mi ki Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur; beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (7)

21761. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ) فَلَا يَخْفَى عَلَيْهِ سِرٌّ وَلَا عَلَانِيَةٌ. (مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى) قَرَاءَهُ الْعَامَّةِ بِالْيَاءِ، لِأَجْلِ الْحَائِلِ بَيْنَهُمَا. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرِ بْنُ الْقَعْقَاعِ وَالْأَعْرَجُ وَأَبُو حَيْوَةَ وَعِيسَى (مَا تَكُونُ) بِالتَّاءِ لِتَأْنِيثِ الْفِعْلِ. وَالنَّجْوَى: السِّرَارُ، وَهُوَ مَصْدَرٌ وَالْمَصْدَرُ قَدْ يُوصَفُ بِهِ، يُقَالُ: قَوْمٌ نَجْوَى أَيْ ذَوُو نَجْوَى، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذْ هُمْ نَجْوى) «٢». وَقَوْلُهُ تَعَالَى: (ثَلاثَةٍ) خُفِضَ بِإِضَافَةِ (نَجْوى) إِلَيْهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ: (ثَلاثَةٍ) نَعْتٌ لِلنَّجْوَى فَانْخَفَضَتْ وَإِنْ شِئْتَ أَضَفْتَ (نَجْوى) إِلَيْهَا. وَلَوْ نُصِبَ عَلَى إِضْمَارِ فِعْلٍ جَازَ، وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ أَبِي عَبْلَةَ (ثَلَاثَةً) وَ (خَمْسَةً) بِالنَّصْبِ عَلَى الْحَالِ بِإِضْمَارِ يَتَنَاجَوْنَ، لِأَنَّ نَجْوَى يَدُلُّ عَلَيْهِ، قَالَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ. وَيَجُوزُ رَفْعُ (ثَلَاثَةٍ) عَلَى الْبَدَلِ مِنْ مَوْضِعِ (نَجْوى). ثُمَّ قِيلَ: كُلُّ سِرَارٍ نَجْوَى. وَقِيلَ: النَّجْوَى ما يكون من

Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “Görmedin mi ki Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir!” buyruğu hakkında; dolayısıyla O'na ne bir sır ne de açık bir şey gizli kalır. { مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى } “...hiçbir gizli konuşma [olmaz]” [kısmını], cumhur (çoğunluk) [fiil ile fâil] arasındaki fasıla sebebiyle [müzekker olarak] ya (ي) harfiyle (مَا يَكُونُ) okumuştur. Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ', el-A'rec, Ebû Hayve1 ve Îsâ ise fiili müennes kılarak te (ت) harfiyle (مَا تَكُونُ) okumuşlardır. Necvâ (النَّجْوَى), fısıldaşmak (gizli konuşmak) demektir. O bir masdardır; masdar ise bazen sıfat olarak kullanılabilir. Nitekim “fısıldaşan bir topluluk” anlamında “قَوْمٌ نَجْوَى” yani “fısıltı sahipleri” denilir. Yüce Allah'ın: { وَإِذْ هُمْ نَجْوى } “...ve gizli konuşurlarken”2 buyruğu da bu kabildendir. Yüce Allah'ın: { ثَلاثَةٍ } “...üç kişinin...” buyruğu, “necvâ (نَجْوَى)” kelimesinin ona muzaf kılınmasıyla mecrur okunmuştur. el-Ferrâ şöyle demiştir: “(ثَلاثَةٍ) kelimesi “necvâ”nın sıfatıdır, bu yüzden mecrur olmuştur; dilersen “necvâ”yı ona muzaf da kılabilirsin.” Gizli bir fiil takdiriyle mansub okunması da caizdir. İbn Ebî Able'nin kıraati de bu şekilde olup, “necvâ” kelimesinin delalet etmesinden dolayı “yetecâcevne (fısıldaşırlar)” fiilinin takdiriyle hâl olarak mansub (ثَلَاثَةً) ve (خَمْسَةً) şeklindedir; bunu ez-Zemahşerî söylemiştir. (ثَلَاثَةٍ) kelimesinin “necvâ”nın [fâillik] mahalline bedel yapılarak merfu okunması da caizdir. Daha sonra şöyle denilmiştir: “Her gizli konuşma bir necvâdır.” Şöyle de denilmiştir: “Necvâ...

21762. Metin

خَلْوَةِ ثَلَاثَةٍ يُسِرُّونَ شَيْئًا وَيَتَنَاجَوْنَ بِهِ. وَالسِّرَارُ مَا كَانَ بَيْنَ اثْنَيْنِ. (إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ) يَعْلَمُ وَيَسْمَعُ نَجْوَاهُمْ، يَدُلُّ عَلَيْهِ افْتِتَاحُ الْآيَةِ بِالْعِلْمِ ثُمَّ خَتَمَهَا بِالْعِلْمِ. وَقِيلَ: النَّجْوَى مِنَ النَّجْوَةِ وَهِيَ مَا ارْتَفَعَ مِنَ الْأَرْضِ، فَالْمُتَنَاجِيَانِ يَتَنَاجَيَانِ وَيَخْلُوَانِ بِسِرِّهِمَا كَخُلُوِّ الْمُرْتَفِعِ مِنَ الْأَرْضِ عَمَّا يَتَّصِلُ بِهِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ سَمْعَ اللَّهِ مُحِيطٌ بِكُلِّ كَلَامٍ، وَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ مُجَادَلَةَ الْمَرْأَةِ الَّتِي ظَاهَرَ مِنْهَا زَوْجُهَا. (وَلا أَدْنى مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْثَرَ) قَرَأَ سَلَّامٌ وَيَعْقُوبُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَنَصْرٌ وَعِيسَى بِالرَّفْعِ عَلَى مَوْضِعِ (مِنْ نَجْوى) قَبْلَ دُخُولِ (مِنْ) لِأَنَّ تَقْدِيرَهُ ما يكون نجوى، و (ثلاثة) يجوزان يكون مرفوعا على محل (إِلَّا) مَعَ (أَدْنى) كَقَوْلِكَ: لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةٌ إِلَّا بِاللَّهِ بِفَتْحِ الْحَوْلِ وَرَفْعِ الْقُوَّةِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَا مَرْفُوعَيْنِ عَلَى الِابْتِدَاءِ، كَقَوْلِكَ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ. وَقَدْ مَضَى فِي (الْبَقَرَةِ) «١» بَيَانُ هَذَا مُسْتَوْفًى. وَقَرَأَ الزُّهْرِيُّ وَعِكْرِمَةُ (أَكْبَرَ) بِالْبَاءِ. وَالْعَامَّةُ بِالثَّاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ عَلَى اللَّفْظِ وَمَوْضِعُهَا جَرٌّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ فِي قَوْلِهِ: (مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سادِسُهُمْ) قَالَ: الْمَعْنَى غَيْرُ مَصْمُودٍ وَالْعَدَدُ غَيْرُ مَقْصُودٍ لِأَنَّهُ تَعَالَى إِنَّمَا قَصَدَ وَهُوَ أَعْلَمُ أَنَّهُ مَعَ كُلِّ عَدَدٍ قَلَّ أَوْ كَثُرَ، يَعْلَمُ مَا يَقُولُونَ سِرًّا وَجَهْرًا وَلَا تَخْفَى عَلَيْهِ خَافِيَةٌ، فَمِنْ أَجْلِ ذَلِكَ اكْتَفَى بِذِكْرِ بَعْضِ الْعَدَدِ دُونَ بَعْضٍ. وَقِيلَ: مَعْنَى ذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ مَعَهُمْ بِعِلْمِهِ حَيْثُ كَانُوا مِنْ غَيْرِ زَوَالٍ وَلَا انْتِقَالٍ. وَنَزَلَ ذَلِكَ فِي قَوْمٍ مِنَ الْمُنَافِقِينَ كَانُوا فَعَلُوا شَيْئًا سِرًّا فَأَعْلَمَ الله أنه لا يخفي عليه ذلك، قاله ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ: نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ. (ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ) يُخْبِرُهُمْ (بِما عَمِلُوا) مِنْ حسن وسيء (يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ).

bir şeyi gizleyip fısıldaşan üç kişinin baş başa kalmasıdır. Sirâr ise iki kişi arasında olan gizli konuşmadır. { إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ } “Dördüncüleri mutlaka O'dur”; yani onların fısıltılarını bilir ve işitir. Ayetin ilimle başlayıp yine ilimle bitmesi buna delalet etmektedir. Şöyle de denilmiştir: Necvâ, yeryüzünün yüksek yeri anlamına gelen “necve (نَجْوَة)” kelimesindendir; zira gizlice fısıldaşan iki kişi, yeryüzünün yüksek yerinin etrafındaki bitişik yerlerden ayrılması gibi baş başa kalıp sırlarıyla tenhaya çekilirler. Mana şudur: Allah'ın işitmesi bütün sözleri kuşatmıştır; nitekim Allah, kocasının kendisinden zıhar yaptığı kadının tartışmasını da işitmiştir. { وَلا أَدْنى مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْثَرَ } “Bundan daha az veya daha çok olsunlar”; Sellâm, Ya'kûb, Ebü'l-Âliye, Nasr ve Îsâ, { مِنْ } harfi girmeden önceki { مِنْ نَجْوى } lafzının mahalline binaen merfû olarak okumuşlardır; çünkü takdiri “mâ yekûnu necvâ (ما يكون نجوى)” şeklindedir. { أَدْنى } ile birlikte { إِلَّا } lafzının mahalline göre { ثلاثة } kelimesinin merfû olması da mümkündür; tıpkı “Lâ havle velâ kuvvetün illâ billâh” terkibinde havle'nin fethası ve kuvvetün'ün ref'i ile caiz olduğu gibi. Bu iki kelimenin mübteda olarak merfû olmaları da caizdir; tıpkı “Lâ havlü velâ kuvvetü illâ billâh” denilmesi gibi. Bunun açıklaması Bakara suresinde «١» etraflıca geçmişti. Zührî ve İkrime be harfiyle (أَكْبَرَ) şeklinde okumuşlardır. Genel kıraat ise se harfi ve lafzen râ'nın fethasıyladır, mahalli ise cerdir. Ferrâ, Yüce Allah'ın: { مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوى ثَلاثَةٍ إِلَّا هُوَ رابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سادِسُهُمْ } “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur; beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur” buyruğu hakkında şöyle demiştir: “Mana belirli bir şahsa yönelik değildir ve bu sayının bizzat kendisi de kastedilmemiştir; çünkü Yüce Allah -en iyisini O bilir- az olsun çok olsun her sayıyla beraber olduğunu, gizli ve açık ne söylerlerse bildiğini ve O'na hiçbir gizli şeyin saklı kalmadığını kastetmiştir. Bu sebeple sayıların bir kısmını zikretmekle yetinmiş, diğerlerini zikretmemiştir.” Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, Allah Teâlâ'nın bir mekandan ayrılma ve yer değiştirme olmaksızın, bulundukları her yerde ilmiyle onlarla beraber olmasıdır. Bu ayet, gizlice bir iş çeviren bir grup münafık hakkında inmiş ve Allah Teâlâ bunun kendisine gizli kalmayacağını bildirmiştir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Katâde ve Mücâhid ise ayetin Yahudiler hakkında indiğini söylemişlerdir. { ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ } “Sonra onlara haber verecektir”; iyi ve kötü { بِما عَمِلُوا } “yaptıklarını” bildirecektir; { يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “kıyamet günü. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

21763. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ٨]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 8]

21764. Metin

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوى ثُمَّ يَعُودُونَ لِما نُهُوا عَنْهُ وَيَتَناجَوْنَ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِما نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَها فَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٨)

{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوى ثُمَّ يَعُودُونَ لِما نُهُوا عَنْهُ وَيَتَناجَوْنَ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِما نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَها فَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “Gizli konuşmaktan menedildikten sonra, yine yasaklandıkları şeye dönen ve günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler. Kendi içlerinden de: «Söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?» derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o!” (8)1

21765. Metin

فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوى) قِيلَ: إِنَّ هَذَا فِي الْيَهُودِ وَالْمُنَافِقِينَ حَسَبَ مَا قَدَّمْنَاهُ. وَقِيلَ: فِي الْمُسْلِمِينَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ وَالْمُنَافِقِينَ كَانُوا يَتَنَاجَوْنَ فِيمَا بَيْنَهُمْ، وَيَنْظُرُونَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَتَغَامَزُونَ بِأَعْيُنِهِمْ، فَيَقُولُ الْمُؤْمِنُونَ: لَعَلَّهُمْ بَلَغَهُمْ عَنْ إِخْوَانِنَا وَقَرَابَتِنَا مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ قَتْلٌ أَوْ مُصِيبَةٌ أَوْ هَزِيمَةٌ، ويسؤهم ذَلِكَ فَكَثُرَتْ شَكْوَاهُمْ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَنَهَاهُمْ عَنِ النَّجْوَى فَلَمْ يَنْتَهُوا فَنَزَلَتْ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ بَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ وَبَيْنَ الْيَهُودِ مُوَادَعَةٌ، فَإِذَا مَرَّ بِهِمْ رَجُلٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ تَنَاجَوْا بَيْنَهُمْ حَتَّى يَظُنَّ الْمُؤْمِنُ شَرًّا، فَيَعْرُجَ عَنْ طَرِيقِهِ، فَنَهَاهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَلَمْ يَنْتَهُوا فَنَزَلَتْ. وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ: كَانَ الرَّجُلُ يَأْتِي النَّبِيَّ ﷺ فيسأله الْحَاجَةَ وَيُنَاجِيهِ وَالْأَرْضُ يَوْمَئِذٍ حَرْبٌ، فَيَتَوَهَّمُونَ أَنَّهُ يُنَاجِيهِ فِي حَرْبٍ أَوْ بَلِيَّةٍ أَوْ أَمْرٍ مُهِمٍّ فَيَفْزَعُونَ لِذَلِكَ فَنَزَلَتْ. الثَّانِيَةُ- رَوَى أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ قَالَ: كُنَّا ذَاتَ لَيْلَةٍ نَتَحَدَّثُ إِذْ خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: (مَا هَذِهِ النَّجْوَى أَلَمْ تُنْهَوْا عَنِ النَّجْوَى) فَقُلْنَا: تُبْنَا إِلَى اللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّا كُنَّا فِي ذِكْرِ الْمَسِيخِ- يَعْنِي الدَّجَّالَ- فَرَقًا «١» مِنْهُ. فَقَالَ: (أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَا هُوَ أَخْوَفُ عِنْدِي مِنْهُ) قُلْنَا: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: (الشِّرْكُ الْخَفِيُّ أَنْ يَقُومَ الرَّجُلُ يَعْمَلُ لِمَكَانِ رَجُلٍ) ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَخَلَفٌ وَرُوَيْسٌ عَنْ يَعْقُوبَ (وَيَنْتَجُونَ) فِي وَزْنِ يَفْتَعِلُونَ وَهِيَ قِرَاءَةُ عَبْدِ اللَّهِ وَأَصْحَابِهِ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ (وَيَتَنَاجَوْنَ) فِي وَزْنِ يَتَفَاعَلَوْنَ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: (إِذا تَناجَيْتُمْ) و (تَتَناجَوْا). النَّحَّاسُ: وَحَكَى سِيبَوَيْهِ أَنَّ تَفَاعَلُوا وَافْتَعَلُوا يَأْتِيَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، نَحْوَ تَخَاصَمُوا وَاخْتَصَمُوا، وَتَقَاتَلُوا وَاقْتَتَلُوا فَعَلَى هَذَا (يَتَناجَوْنَ) وَ (يَنْتَجُونَ) وَاحِدٌ. وَمَعْنَى (بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ) أَيِ الْكَذِبِ وَالظُّلْمِ. (وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ) أَيْ مُخَالَفَتِهِ. وَقَرَأَ الضَّحَّاكُ وَمُجَاهِدٌ وَحُمَيْدٌ (وَمَعْصِيَاتِ الرسول) بالجمع.

Bu ayette üç mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوى } “Gizli konuşmaktan menedildikten sonra... olanları görmedin mi?” buyruğudur. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunun Yahudiler ve münafıklar hakkında olduğu söylenmiştir. Müslümanlar hakkında olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: [Bu ayet], kendi aralarında gizli gizli fısıldaşan, müminlere bakıp birbirlerine kaş göz işareti yapan Yahudiler ve münafıklar hakkında inmiştir. Müminler [onları böyle görünce]: “Herhalde Muhacir ve Ensar'dan olan kardeşlerimiz ve akrabalarımız hakkında bir ölüm, bir musibet yahut bir hezimet haberi kendilerine ulaştı” derler ve bu durum onları üzerdi. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikayetleri çoğaldı. [Allah Resûlü] onları gizli fısıldaşmaktan menetti, fakat vazgeçmediler; bunun üzerine [bu ayet] indi. Mukâtil şöyle demiştir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile Yahudiler arasında bir barış antlaşması vardı. Müminlerden bir adam onların yanından geçtiğinde, mümin kişi kötü bir şey zannetsin de yolunu değiştirsin diye kendi aralarında fısıldaşırlardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onları bundan menetti, fakat vazgeçmediler; bunun üzerine [bu ayet] indi. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem de şöyle demiştir: Bir kimse Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelir, bir ihtiyacını sorar ve onunla gizlice konuşurdu; o günlerde ise yeryüzünde savaş hali hüküm sürüyordu. İnsanlar da onun [Resûlullah ile] bir savaş, bir bela yahut önemli bir mesele hakkında gizlice konuştuğunu zanneder ve bundan ötürü telaşa kapılırlardı; bunun üzerine [bu ayet] indi. İkinci Mesele- Ebû Saîd el-Hudrî rivayet ederek şöyle demiştir: Bir gece aramızda konuşuyorduk; bu esnada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza çıkageldi ve: « مَا هَذِهِ النَّجْوَى أَلَمْ تُنْهَوْا عَنِ النَّجْوَى » «Bu gizli fısıldaşma da ne? Siz gizli fısıldaşmaktan menedilmediniz mi?» buyurdu. Biz: “Allah'a tevbe ettik ey Allah'ın Resûlü! Bizler Mesîh'i -yani Deccâl'i- anıyor ve ondan korktuğumuz1 için [böyle konuşuyorduk]” dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: « أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَا هُوَ أَخْوَفُ عِنْدِي مِنْهُ » «Benim katımda sizin adınıza ondan daha korkutucu olan şeyi size haber vereyim mi?» Biz: “Evet, ey Allah'ın Resûlü!” dedik. Şöyle buyurdu: « الشِّرْكُ الْخَفِيُّ أَنْ يَقُومَ الرَّجُلُ يَعْمَلُ لِمَكَانِ رَجُلٍ » «Gizli şirk; bir kimsenin, başka bir kimsenin [görmesi yahut beğenmesi] sebebiyle kalkıp [ibadet/amel] yapmasıdır.» Bunu el-Mâverdî zikretmiştir. Hamza, Halef ve Ya'kûb'dan rivayetle Ruveys { وَيَنْتَجُونَ } kelimesini 'yefteılûn' (يَفْتَعِلُونَ) vezninde okumuşlardır; bu, Abdullah [b. Mes'ûd] ile arkadaşlarının kıraatidir. Diğer kıraat imamları ise { وَيَتَنَاجَوْنَ } şeklinde 'yetefâalûn' (يَتَفَاعَلُونَ) vezninde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de Yüce Allah'ın: { إِذا تَناجَيْتُمْ } ve { تَتَناجَوْا } buyruklarından ötürü bu kıraati tercih etmişlerdir. en-Nehhâs şöyle der: Sîbeveyh, 'tefâalû' (تَفَاعَلُوا) ile 'iftealû' (اِفْتَعَلُوا) vezinlerinin; 'tehâsamû' (تَخَاصَمُوا) ile 'ihtasamû' (اِخْتَصَمُوا) ve 'tekâtelû' (تَقَاتَلُوا) ile 'iktetelû' (اِقْتَتَلُوا) örneklerinde olduğu gibi aynı manaya geldiğini nakletmiştir. Buna göre { يَتَناجَوْنَ } ile { يَنْتَجُونَ } aynıdır (aynı anlamdadır). { بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ } “Günah ve düşmanlık ile” ifadesinin anlamı, yalan ve zulüm demektir. { وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ } “Peygamber'e isyan hususunda” ise ona muhalefet etmek demektir. ed-Dahhâk, Mücâhid ve Humeyd ise çoğul olarak { وَمَعْصِيَاتِ الرسول } şeklinde okumuşlardır.

21766. Metin

الثالثة- قوله تعالى: (وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) لَا خِلَافَ بَيْنَ النَّقَلَةِ أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْيَهُودُ، كَانُوا يَأْتُونَ النَّبِيَّ ﷺ فَيَقُولُونَ: السَّامُّ عَلَيْكَ. يُرِيدُونَ بِذَلِكَ السَّلَامَ ظَاهِرًا وَهُمْ يَعْنُونَ الْمَوْتَ بَاطِنًا، فَيَقُولُ النَّبِيُّ ﷺ: (عَلَيْكُمْ) فِي رِوَايَةٍ، وَفِي رِوَايَةٍ أُخْرَى (وَعَلَيْكُمْ). قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهِيَ مُشْكِلَةٌ. وَكَانُوا يَقُولُونَ: لَوْ كَانَ مُحَمَّدٌ نَبِيًّا لَمَا أَمْهَلَنَا اللَّهُ بِسَبِّهِ وَالِاسْتِخْفَافِ بِهِ، وَجَهِلُوا أَنَّ الْبَارِيَ تَعَالَى حَلِيمٌ لَا يُعَاجِلُ مَنْ سَبَّهُ، فَكَيْفَ مَنْ سَبَّ نَبِيَّهُ. وَقَدْ ثَبَتَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (لَا أَحَدَ أَصْبَرُ عَلَى الْأَذَى مِنَ اللَّهِ يَدْعُونَ لَهُ الصَّاحِبَةَ وَالْوَلَدَ وَهُوَ يُعَافِيهِمْ وَيَرْزُقُهُمْ) فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذَا كَشْفًا لِسَرَائِرِهِمْ، وَفَضْحًا لِبَوَاطِنِهِمْ، مُعْجِزَةً لِرَسُولِهِ ﷺ. وَقَدْ ثَبَتَ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ يَهُودِيًّا أَتَى عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَعَلَى أَصْحَابِهِ فَقَالَ: السَّامُّ عَلَيْكُمْ. فَرَدَّ عَلَيْهِ النَّبِيُّ ﷺ وَقَالَ: (أَتَدْرُونَ مَا قَالَ هَذَا) قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: (قَالَ كَذَا رُدُّوهُ عَلَيَّ) فَرَدُّوهُ، قَالَ: (قُلْتَ السَّامُّ عَلَيْكُمْ) قَالَ: نَعَمْ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ عِنْدَ ذَلِكَ: (إِذَا سَلَّمَ عَلَيْكُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ فَقُولُوا عَلَيْكَ مَا قُلْتَ) فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: (وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ). قُلْتُ: خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ وَقَالَ هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. وَثَبَتَ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا قَالَتْ: جَاءَ أُنَاسٌ مِنَ الْيَهُودِ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالُوا: السَّامُّ عَلَيْكَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ. فَقُلْتُ: السَّامُّ عَلَيْكُمْ وَفَعَلَ اللَّهُ بِكُمْ وَفَعَلَ. فَقَالَ ﵇: (مَهْ يَا عَائِشَةُ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفُحْشَ وَلَا التَّفَحُّشَ) فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَسْتَ تَرَى مَا يَقُولُونَ؟! فَقَالَ: (أَلَسْتِ تَرَيْنَ أَرُدُّ عَلَيْهِمْ مَا يَقُولُونَ أَقُولُ وَعَلَيْكُمْ) فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ (بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) أَيْ إِنَّ اللَّهَ سَلَّمَ عَلَيْكَ وَهُمْ يَقُولُونَ السَّامُّ عَلَيْكَ، وَالسَّامُّ الْمَوْتُ. خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ بِمَعْنَاهُ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ﵁ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (إِذَا سَلَّمَ عَلَيْكُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ فَقُولُوا وَعَلَيْكُمْ) كَذَا الرِّوَايَةُ (وَعَلَيْكُمْ) بِالْوَاوِ تَكَلَّمَ عَلَيْهَا الْعُلَمَاءُ، لِأَنَّ الْوَاوَ الْعَاطِفَةَ يَقْتَضِي التَّشْرِيكَ فَيَلْزَمُ مِنْهُ أَنْ يَدْخُلَ مَعَهُمْ فِيمَا دَعَوْا بِهِ عَلَيْنَا مِنَ الْمَوْتِ، أَوْ مِنْ

Üçüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ } “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler” buyruğudur. Rivayet nakledenler arasında, bununla kastedilenlerin Yahudiler olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur. Onlar Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelir ve: “Es-Sâmu aleyke (Ölüm üzerine olsun)” derlerdi. Bununla dış görünüşte selamı kasteder görünür, içten içe ise ölümü kastederlerdi. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem de bir rivayette: “Aleykum (Sizin üzerinize olsun)”, başka bir rivayette ise: “Ve aleykum (Ve sizin üzerinize de olsun)” derdi. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Bu müşkil bir meseledir.” Yahudiler şöyle derlerdi: “Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, Allah ona hakaret edip onu hafife almamız sebebiyle bizi cezalandırmayı ertelemezdi.” Oysa Yüce Yaratıcı'nın halîm olduğunu, kendisine hakaret edeni bile hemen cezalandırmadığını, nerede kaldı ki peygamberine hakaret edeni hemen cezalandıracağını bilmezlikten geldiler. Nitekim Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı hiç kimse yoktur. O'na eş ve çocuk isnat ederler; O ise yine de onlara afiyet verir ve onları rızıklandırır.” Allah Teâlâ, peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem için bir mucize olmak üzere onların gizli niyetlerini ortaya çıkarmak ve iç yüzlerini rezil etmek için bu ayeti indirdi. Katâde'den, o da Enes'ten sabit olduğuna göre; bir Yahudi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ashabına gelerek: “Es-Sâmu aleykum” dedi. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ona karşılık verdi ve: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” buyurdu. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. “Şöyle dedi; onu bana geri çevirin” buyurdu. Onu geri getirdiler. “'Es-Sâmu aleykum' mu dedin?” buyurdu. “Evet” dedi. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ehl-i Kitap size selam verdiğinde: 'Aleyke mâ kulte (Dediğin senin üzerine olsun)' deyiniz.” Bunun üzerine Allah Teâlâ: { وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ } ayetini indirdi. Derim ki: Bunu Tirmizî tahric etmiş ve “Bu hadis hasen sahihtir” demiştir. Âişe'den sabit olduğuna göre o şöyle demiştir: Yahudilerden bazı kimseler Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Es-Sâmu aleyke ey Ebü'l-Kâsım” dediler. Ben de: “Ölüm sizin üzerinize olsun, Allah size şunu şunu yapsın!” dedim. Bunun üzerine [Allah Resûlü] aleyhisselâm: “Sakin ol ey Âişe! Zira Allah çirkin sözü ve haddi aşmayı sevmez” buyurdu. Ben de: “Ey Allah'ın Resûlü, ne dediklerini görmedin mi?!” dedim. Şöyle buyurdu: “Sen benim onların söylediklerini kendilerine geri çevirdiğimi, 'Ve aleykum' dediğimi görmedin mi?” İşte bunun üzerine: { بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ } yani “Allah sana selam verirken onlar 'Es-Sâmu aleyke' diyorlar; sâm ise ölümdür” ayeti indi. Bunu Buhârî ve Müslim manasıyla tahric etmişlerdir. Sahihayn'da Enes b. Mâlik radıyallâhu anh'tan gelen hadiste Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu yer alır: “Ehl-i Kitap size selam verdiğinde 'Ve aleykum' deyiniz.” Rivayet vav ile (وَعَلَيْكُمْ) şeklindedir ve âlimler bu konuda konuşmuşlardır; çünkü atıf vav'ı ortaklığı gerektirir, dolayısıyla onların bizim aleyhimize diledikleri ölümden veya

21767. Metin

سَآمَةِ دِينِنَا وَهُوَ الْمَلَالُ. يُقَالُ: سَئِمَ يَسْأَمُ سَآمَةً وَسَآمًا. فَقَالَ بَعْضُهُمْ: الْوَاوُ زَائِدَةٌ كَمَا زِيدَتْ فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:

dinimizden bıkkınlık getirmekten -ki bıkkınlıktır- bir payın bize de geçmesi gerekir. Arapçada: Seime yes'emu seâmeten ve seâmen (سَئِمَ يَسْأَمُ سَآمَةً وَسَآمًا - bıktı, usanır, bıkkınlık) denilir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Buradaki vâv harfi, şairin şu sözünde ziyade kılındığı gibi zâiddir:

21768. Metin

فَلَمَّا أَجَزْنَا سَاحَةَ الْحَيِّ وَانْتَحَى

“Kabilenin avlusunu geçtiğimiz vakit o yöneldi”

21769. Metin

أَيْ لَمَّا أَجَزْنَا انْتَحَى فَزَادَ الْوَاوَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ لِلِاسْتِئْنَافِ، كَأَنَّهُ قَالَ: وَالسَّامُّ عَلَيْكُمْ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ عَلَى بَابِهَا مِنَ الْعَطْفِ وَلَا يَضُرُّنَا ذَلِكَ، لِأَنَّا نُجَابُ عَلَيْهِمْ وَلَا يُجَابُونَ عَلَيْنَا، كَمَا قَالَ النَّبِيُّ ﷺ. رَوَى الزُّبَيْرِ أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُ: سَلَّمَ نَاسٌ مِنْ يَهُودٍ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: السَّامُّ عَلَيْكَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ، فَقَالَ: (وَعَلَيْكُمْ) فَقَالَتْ عَائِشَةُ وَغَضِبَتْ: أَلَمْ تَسْمَعْ مَا قَالُوا؟ قَالَ: (بَلَى قَدْ سَمِعْتُ فَرَدَدْتُ عَلَيْهِمْ وَإِنَّا نُجَابُ عَلَيْهِمْ وَلَا يُجَابُونَ عَلَيْنَا) خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ. وَرِوَايَةُ الْوَاوِ أَحْسَنُ مَعْنًى، وَإِثْبَاتُهَا أَصَحُّ رِوَايَةً وَأَشْهَرُ. وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي رَدِّ السَّلَامِ عَلَى أَهْلِ الذِّمَّةِ هَلْ هُوَ وَاجِبٌ كَالرَّدِّ عَلَى الْمُسْلِمِينَ، وَإِلَيْهِ ذَهَبَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالشَّعْبِيُّ وَقَتَادَةُ، لِلْأَمْرِ بِذَلِكَ. وَذَهَبَ مَالِكٌ فِيمَا رَوَى عَنْهُ أَشْهَبُ وَابْنُ وَهْبٍ إِلَى أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِوَاجِبٍ فَإِنْ رَدَدْتَ فَقُلْ عَلَيْكَ. وَقَدِ اخْتَارَ ابْنُ طَاوُسٍ أَنْ يَقُولَ فِي الرَّدِّ عَلَيْهِمْ: عَلَاكَ السَّلَامُ أَيِ ارْتَفَعَ عَنْكَ. وَاخْتَارَ بَعْضُ أَصْحَابِنَا: السِّلَامُ بِكَسْرِ السِّينِ يَعْنِي الْحِجَارَةُ. وَمَا قَالَهُ مَالِكٌ أَوْلَى اتِّبَاعًا لِلسُّنَّةِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَرَوَى مَسْرُوقٌ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: أَتَى النَّبِيَّ ﷺ نَاسٌ مِنَ الْيَهُودِ، فَقَالُوا: السَّامُّ عَلَيْكَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ، قَالَ: (وَعَلَيْكُمْ) قَالَتْ عَائِشَةُ: قُلْتُ بَلْ عَلَيْكُمُ السَّامُّ وَالذَّامُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (يَا عَائِشَةُ لَا تَكُونِي فَاحِشَةً) فَقَالَتْ: مَا سَمِعْتَ مَا قالوا! فقال: (أو ليس قَدْ رَدَدْتُ عَلَيْهِمُ الَّذِي قَالُوا قُلْتُ وَعَلَيْكُمْ). وَفِي رِوَايَةٍ قَالَ: فَفَطِنَتْ بِهِمْ عَائِشَةُ فَسَبَّتْهُمْ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَهْ يَا عَائِشَةُ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفُحْشَ وَالتَّفَحُّشَ) وَزَادَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﵎: (وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) إِلَى آخِرِ الْآيَةِ. الذَّامُ بِتَخْفِيفِ الْمِيمِ هُوَ الْعَيْبُ، وَفِي الْمَثَلِ (لَا تَعْدَمُ الْحَسْنَاءُ ذَامًا) أَيْ عَيْبًا، وَيُهْمَزُ وَلَا يُهْمَزُ

Yani “Geçtiğimiz vakit yöneldi” demektir; şair vâv harfini fazladan getirmiştir. Bazıları ise bu vâv'ın isti'nâf (yeni bir başlangıç) için olduğunu, sanki: “Ve ölüm de sizin üzerinize olsun” dediğini söylemişlerdir. Bazıları da onun asıl işlevi olan atıf için olduğunu, fakat bunun bize bir zarar vermeyeceğini; çünkü Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi bizim onların aleyhine yaptığımız duanın kabul edildiğini, onların bizim aleyhimize yaptığı duanın ise kabul edilmediğini belirtmişlerdir. Zübeyr, Câbir b. Abdillâh'ın şöyle dediğini işittiğini rivayet etmiştir: Yahudilerden bir grup insan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e selam verip: “Es-Sâmu aleyke yâ Ebe'l-Kâsım” dediler. O da: “Ve aleykum” buyurdu. Âişe öfkelenerek: “Ne söylediklerini işitmedin mi?” dedi. Resûlullah: “Evet, işittim ve onlara iade ettim. Bizim dualarımız onlar hakkında kabul olunur, fakat onların duaları bizim hakkımızda kabul olunmaz” buyurdu. Bunu Müslim tahric etmiştir. Vâv ile olan rivayetin manası daha güzeldir; onun varlığı rivayet açısından daha sahih ve daha meşhurdur. Zimmîlerin selamına cevap vermenin, Müslümanların selamına cevap vermek gibi vâcip olup olmadığı konusunda ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs, Şa'bî ve Katâde, bu konudaki emirden dolayı bunun vâcip olduğu görüşüne varmışlardır. Mâlik ise Eşheb ve İbn Vehb'in kendisinden rivayet ettiğine göre, bunun vâcip olmadığı, eğer cevap verilecekse sadece “Aleyke” denilmesi gerektiği görüşüne gitmiştir. İbn Tâvûs ise onlara verilecek cevapta: “Alâke's-selâm (Selam senden yükselsin/uzak olsun)” denilmesini tercih etmiştir. Bazı ashabımız (Mâlikî âlimleri) ise sîn harfinin kesresiyle “Es-Silâm” denilmesini tercih etmiştir ki bu da taşlar demektir. Sünnete uymak bakımından Mâlik'in söylediği daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Mesrûk, Âişe'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Yahudilerden birtakım insanlar Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Es-Sâmu aleyke ey Ebü'l-Kâsım” dediler. O da: “Ve aleykum” buyurdu. Âişe dedi ki: Ben de: “Aksine ölüm ve kınama (zâm) sizin üzerinize olsun!” dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ey Âişe! Çirkin söz söyleyen olma” buyurdu. Âişe: “Ne söylediklerini duymadın mı?” dedi. Resûlullah: “Onların dediklerini kendilerine çevirmedim mi? 'Ve aleykum' dedim ya” buyurdu. Başka bir rivayette şöyle demiştir: Âişe onların niyetini anladı ve onlara sövdü. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Sakin ol ey Âişe! Zira Allah çirkin sözü ve haddi aşmayı sevmez” buyurdu ve şunu ekledi: Bunun üzerine Yüce Allah ayetin sonuna kadar olan kısmı indirdi: { وَإِذا جاؤُكَ حَيَّوْكَ بِما لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ }. Şeddesiz mîm ile ez-Zâm (الذَّامُ); ayıp ve kusur demektir. Bir meselde: (لَا تَعْدَمُ الْحَسْنَاءُ ذَامًا) yani “Güzel kadın kusursuz olmaz” denilir; bu kelime hemzeli ve hemzesiz olarak

21770. Metin

،

kullanılır;

21771. Metin

يُقَالُ: ذَأَمَهُ يَذْأَمُهُ، مِثْلُ ذَأَبَ يَذْأَبُ، وَالْمَفْعُولُ مذءوم مهموزا، ومنه (مذموما مَدْحُورًا) «١» وَيُقَالُ: ذَامَهُ يَذُومُهُ مُخَفَّفًا كَرَامَهُ يَرُومُهُ. قوله تعالى: (وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِما نَقُولُ) قَالُوا: لَوْ كَانَ مُحَمَّدٌ نَبِيًّا لَعَذَّبَنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ فَهَلَّا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ. وَقِيلَ: قَالُوا إِنَّهُ يَرُدُّ عَلَيْنَا وَيَقُولُ وَعَلَيْكُمُ السَّامُّ وَالسَّامُّ الْمَوْتُ، فَلَوْ كَانَ نَبِيًّا لَاسْتُجِيبَ لَهُ فِينَا وَمُتْنَا. وَهَذَا مَوْضِعُ تَعَجُّبٍ مِنْهُمْ، فَإِنَّهُمْ كَانُوا أَهْلَ كِتَابٍ، وَكَانُوا يَعْلَمُونَ أَنَّ الْأَنْبِيَاءَ قَدْ يُغْضَبُونَ فَلَا يُعَاجَلُ من يغضبهم بالعذاب. (حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ) أَيْ كَافِيهِمْ جَهَنَّمُ عِقَابًا غَدًا (فَبِئْسَ الْمَصِيرُ) أي المرجع.

tıpkı { ذَأَبَ يَذْأَبُ } gibi { ذَأَمَهُ يَذْأَمُهُ } denilir, hemzeli olarak ism-i mef'ûlü { مَذْؤُوم } gelir; ayetteki (مَذْءُومًا مَدْحُورًا) «١» lafzı da bundandır. Tıpkı { رَامَهُ يَرُومُهُ } gibi şeddesiz olarak { ذَامَهُ يَذُومُهُ } şeklinde de söylenir. Yüce Allah'ın: { وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِما نَقُولُ } “Kendi içlerinden de: 'Söylediklerimiz yüzünden Allah bize azap etse ya!' derler” buyruğudur. Onlar: “Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, söylediklerimiz yüzünden Allah bizi cezalandırırdı; Allah bizi cezalandırsın ya!” dediler. Şöyle de denilmiştir: Onlar, “O bize karşılık verip 'Ölüm sizin üzerinize olsun' diyor, sâm ise ölümdür. Eğer o bir peygamber olsaydı, bizim hakkımızdaki duası kabul edilir ve ölürdük” dediler. Bu durum onların şaşkınlık verici bir halidir; çünkü onlar Ehl-i Kitap idiler ve peygamberlerin öfkelenebileceğini, ancak kendilerini öfkelendiren kimselerin cezalandırılmasında acele edilmediğini biliyorlardı. { حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ } “Onlara cehennem yeter!” yani yarın ceza olarak onlara cehennem kâfidir. { فَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “Ne kötü bir varış yeridir orası!” yani varılacak ne kötü yerdir.

21772. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ٩]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 9]

21773. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ فَلا تَتَناجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَناجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ فَلا تَتَناجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَناجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩) “Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşmayın; iyilik ve takva hususunda gizlice konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun.” (9)

21774. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ) نَهَى الْمُؤْمِنِينَ أَنْ يَتَنَاجَوْا فِيمَا بَيْنَهُمْ كَفِعْلِ الْمُنَافِقِينَ وَالْيَهُودِ فَقَالَ: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ) أَيْ تَسَارَرْتُمْ. (فَلا تَتَناجَوْا) هَذِهِ قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ. وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَعَاصِمٍ وَرُوَيْسٍ عَنْ يَعْقُوبَ (فَلَا تَنْتَجُوا) مِنَ الِانْتِجَاءِ (بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَناجَوْا بِالْبِرِّ) أَيْ بِالطَّاعَةِ (وَالتَّقْوى) بِالْعَفَافِ عَمَّا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ. وَقِيلَ: الْخِطَابُ لِلْمُنَافِقِينَ، أَيْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا بِزَعْمِهِمْ. وَقِيلَ: أَيْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا بِمُوسَى. (وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ) أي تجمعون في الآخرة.

Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ } “Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman” buyruğudur. Münafıkların ve Yahudilerin yaptığı gibi müminlerin kendi aralarında gizli konuşmalarını yasaklayarak şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ } yani gizlice konuştuğunuz vakit, { فَلا تَتَناجَوْا } “Gizlice fısıldaşmayın”; bu, genel kıraattir. Yahyâ b. Vessâb, Âsım ve Ya'kûb'dan rivayetle Ruveys ise inticâ ({ الِانْتِجَاءِ }) kökünden gelmek üzere (فَلَا تَنْتَجُوا) şeklinde okumuşlardır. { بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ وَتَناجَوْا بِالْبِرِّ } “Günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda... iyilik hususunda gizlice konuşun” yani taat üzere konuşun; { وَالتَّقْوى } “ve takva hususunda” yani Allah'ın yasakladığı şeylerden sakınma hususunda. Hitabın münafıklara olduğu, yani “kendi iddialarınca iman edenler” manasına geldiği de söylenmiştir. “Ey Mûsâ'ya iman edenler!” manasında olduğu da söylenmiştir. { وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ } “Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun” yani ahirette huzurunda bir araya getirileceğiniz [Allah'tan].

21775. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ١٠]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 10]

21776. Metin

إِنَّمَا النَّجْوى مِنَ الشَّيْطانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضارِّهِمْ شَيْئاً إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٠)

{ إِنَّمَا النَّجْوى مِنَ الشَّيْطانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضارِّهِمْ شَيْئاً إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Şüphesiz o gizli fısıldaşma, iman edenleri üzmek için ancak şeytandandır. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.” (10)1

21777. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّمَا النَّجْوى مِنَ الشَّيْطانِ) أَيْ مِنْ تَزْيِينِ الشَّيَاطِينِ (لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا) إِذْ تَوَهَّمُوا أَنَّ الْمُسْلِمِينَ أُصِيبُوا فِي السَّرَايَا، أَوْ إِذَا أَجْرَوُا «١» اجْتِمَاعَهُمْ عَلَى مُكَايَدَةِ الْمُسْلِمِينَ، وَرُبَّمَا كَانُوا يُنَاجَوْنَ النَّبِيَّ ﷺ فَيَظُنُّ الْمُسْلِمُونَ أَنَّهُمْ يَنْتَقِصُونَهُمْ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ (وَلَيْسَ بِضارِّهِمْ) أَيِ التَّنَاجِي (شَيْئاً إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ) أَيْ بِمَشِيئَتِهِ وَقِيلَ: بِعِلْمِهِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: بِأَمْرِهِ. (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) أَيْ يَكِلُونَ أَمْرَهُمْ إِلَيْهِ، وَيُفَوِّضُونَ جَمِيعَ شُئُونِهِمْ إِلَى عَوْنِهِ، وَيَسْتَعِيذُونَ بِهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَمِنْ كُلِّ شَرٍّ، فَهُوَ الَّذِي سَلَّطَ الشَّيْطَانَ بِالْوَسَاوِسِ ابْتِلَاءً لِلْعَبْدِ وَامْتِحَانًا وَلَوْ شَاءَ لَصَرَفَهُ عَنْهُ. الثَّانِيَةُ- فِي الصَّحِيحَيْنِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (إِذَا كَانَ ثَلَاثَةً فَلَا يَتَنَاجَى اثْنَانِ دُونَ الْوَاحِدِ). وَعَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِذَا كُنْتُمْ ثَلَاثَةً فَلَا يَتَنَاجَى اثْنَانِ دُونَ الْآخَرِ حَتَّى تَخْتَلِطُوا بِالنَّاسِ مِنْ أَجْلِ أَنْ يُحْزِنَهُ) فَبَيَّنَ فِي هَذَا الْحَدِيثِ غَايَةَ الْمَنْعِ وَهِيَ أَنْ يَجِدَ الثَّالِثُ مَنْ يَتَحَدَّثُ مَعَهُ كَمَا فَعَلَ ابْنُ عُمَرَ، ذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ يَتَحَدَّثُ مَعَ رَجُلٍ فَجَاءَ آخَرُ يُرِيدُ أَنْ يُنَاجِيَهُ فَلَمْ يُنَاجِهِ حَتَّى دَعَا رَابِعًا، فَقَالَ لَهُ وَلِلْأَوَّلِ: تَأَخَّرَا وَنَاجَى الرَّجُلَ الطَّالِبَ لِلْمُنَاجَاةِ. خَرَّجَهُ الْمُوَطَّأُ. وَفِيهِ أَيْضًا التَّنْبِيهُ عَلَى التَّعْلِيلِ بِقَوْلِهِ: (مِنْ أَجْلِ أَنْ يُحْزِنَهُ) أَيْ يَقَعُ فِي نَفْسِهِ مَا يَحْزَنُ لِأَجْلِهِ. وَذَلِكَ بِأَنْ يُقَدِّرَ فِي نَفْسِهِ أَنَّ الْحَدِيثَ عَنْهُ بِمَا يَكْرَهُ، أَوْ أَنَّهُ لَمْ يَرَوْهُ أَهْلًا لِيُشْرِكُوهُ فِي حَدِيثِهِمْ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أُلْقِيَاتِ الشَّيْطَانِ وَأَحَادِيثِ النَّفْسِ. وَحَصَلَ ذَلِكَ كُلُّهُ مِنْ بَقَائِهِ وَحْدِهُ، فَإِذَا كَانَ مَعَهُ غَيْرُهُ أَمِنَ ذَلِكَ، وَعَلَى هَذَا يَسْتَوِي فِي ذَلِكَ كُلُّ الْأَعْدَادِ، فَلَا يَتَنَاجَى أَرْبَعَةٌ دُونَ وَاحِدٍ وَلَا عَشَرَةٌ وَلَا أَلْفٌ مَثَلًا، لِوُجُودِ ذَلِكَ الْمَعْنَى فِي حَقِّهِ، بَلْ وُجُودُهُ فِي الْعَدَدِ الْكَثِيرِ أَمْكَنُ وَأَوْقَعُ، فَيَكُونُ بِالْمَنْعِ أَوْلَى. وَإِنَّمَا خَصَّ الثَّلَاثَةَ بِالذِّكْرِ، لِأَنَّهُ أَوَّلُ عَدَدٍ يَتَأَتَّى ذَلِكَ الْمَعْنَى فِيهِ. وَظَاهِرُ الْحَدِيثِ يَعُمُّ جَمِيعَ الْأَزْمَانِ وَالْأَحْوَالِ، وَإِلَيْهِ ذَهَبَ ابْنُ عُمَرَ وَمَالِكٌ وَالْجُمْهُورُ. وَسَوَاءٌ أَكَانَ التَّنَاجِي فِي مَنْدُوبٍ أَوْ مُبَاحٍ أَوْ وَاجِبٍ فَإِنَّ الْحُزْنَ يَقَعُ بِهِ. وَقَدْ ذَهَبَ بَعْضُ الناس إلى أن ذلك كان

Bu ayette iki mesele bulunmaktadır: Birincisi: Yüce Allah'ın { إِنَّمَا النَّجْوى مِنَ الشَّيْطانِ } “Gizli fısıldaşmalar ancak şeytandandır” buyruğudur; yani şeytanların süslemesindendir. { لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenleri üzmek için” [şöyle ki]: Müslümanlar, seriyyelerdeki müslümanların bir musibete uğradığını vehmettiklerinde yahut onlar (münafıklar) müslümanlara tuzak kurmak üzere bir araya geldiklerinde1 [üzülürlerdi]. Bazen de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile gizlice fısıldaşırlar, müslümanlar da onların kendilerini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem nezdinde kötülediklerini zannederlerdi. { وَلَيْسَ بِضارِّهِمْ } “Onlara zarar veremez”; yani bu fısıldaşma { شَيْئاً إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ } “Allah'ın izni olmadıkça hiçbir şekilde” [zarar veremez]; yani O'nun dilemesiyle zarar verebilir. Bir görüşe göre: O'nun bilmesiyle, İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre ise: O'nun emriyle [zarar verebilir]. { وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler”; yani işlerini O'na havale etsinler, bütün durumlarını O'nun yardımına bıraksınlar, şeytandan ve her türlü şerden O'na sığınsınlar. Zira kulunu sınamak ve imtihan etmek için şeytana vesvese verme imkânı tanıyan O'dur; şayet dileseydi onu kulundan uzaklaştırırdı. İkincisi: Sahîhayn'da İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِذَا كَانَ ثَلَاثَةً فَلَا يَتَنَاجَى اثْنَانِ دُونَ الْوَاحِدِ » «Üç kişi bir arada olduğunda, biri hariç ikisi fısıldaşmasın.» Abdullah b. Mes‘ûd'dan rivayet edildiğine göre de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِذَا كُنْتُمْ ثَلَاثَةً فَلَا يَتَنَاجَى اثْنَانِ دُونَ الْآخَرِ حَتَّى تَخْتَلِطُوا بِالنَّاسِ مِنْ أَجْلِ أَنْ يُحْزِنَهُ » «Üç kişi olduğunuzda, insanlara karışıncaya kadar diğerini dışarıda bırakıp ikisi fısıldaşmasın; zira bu durum onu üzer.» Bu hadiste yasağın nihai sınırı beyan edilmiştir ki o da üçüncü kişinin kendisiyle konuşacak birini bulmasıdır; nitekim İbn Ömer böyle yapmıştır. Şöyle ki: O, bir adamla konuşurken bir başkası gelip onunla gizlice konuşmak istedi. İbn Ömer dördüncü bir kişiyi çağırıncaya kadar onunla fısıldaşmadı. Ardından dördüncü kişiye ve ilk adama: "Siz biraz geride durun" dedi ve fısıldaşmak isteyen adamla baş başa konuştu. Bunu el-Muvatta' rivayet etmiştir. Ayrıca bu hadiste « مِنْ أَجْلِ أَنْ يُحْزِنَهُ » «Zira bu durum onu üzer» buyruğuyla illetlendirmeye dikkat çekilmiştir; yani kalbine kendisini üzecek düşünceler gelir. Bu da kendi hakkında hoşlanmayacağı şeylerin konuşulduğunu ya da kendisini sohbetlerine ortak etmeye layık görmediklerini düşünmesi suretiyle olur; şeytanın fısıltıları ve nefsin vesveseleri bu ve benzeri şekillerdedir. Bütün bunlar ise onun yalnız kalmasından kaynaklanır. Yanında bir başkası olduğunda ise bundan emin olur. Buna göre bütün sayılar bu hükümde eşittir; dolayısıyla bir kişiyi dışarıda bırakıp dört kişi de fısıldaşamaz, on kişi de, bin kişi de fısıldaşamaz. Çünkü bu illet onun hakkında da mevcuttur; hatta kalabalık bir sayıda bu hissin oluşması daha muhtemel ve daha etkilidir, dolayısıyla yasaklanmaya daha layıktır. Üç kişinin özellikle zikredilmesi ise bu anlamın ortaya çıkabileceği ilk sayı olmasındandır. Hadisin zahiri bütün zamanları ve durumları kapsar; İbn Ömer, Mâlik ve cumhurun benimsediği görüş de budur. Fısıldaşma ister mendup, ister mubah, isterse vacip bir konuda olsun, üzüntü yine de meydana gelir. İnsanlardan bazıları bunun...

21778. Metin

فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ، لِأَنَّ ذَلِكَ كَانَ فِي حَالِ الْمُنَافِقِينَ فَيَتَنَاجَى الْمُنَافِقُونَ دُونَ الْمُؤْمِنِينَ، فَلَمَّا فَشَا الْإِسْلَامُ سَقَطَ ذَلِكَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: ذَلِكَ خَاصٌّ بِالسَّفَرِ فِي الْمَوَاضِعِ الَّتِي لَا يَأْمَنُ الرَّجُلُ فِيهَا صَاحِبَهُ، فَأَمَّا فِي الْحَضَرِ وَبَيْنَ الْعِمَارَةِ فَلَا، فَإِنَّهُ يَجِدُ مَنْ يُعِينُهُ، بِخِلَافِ السَّفَرِ فَإِنَّهُ مَظِنَّةُ الِاغْتِيَالِ وَعَدَمِ الْمُغِيثِ «١». وَاللَّهُ أعلم.

İslam'ın başlangıcında olduğunu savunmuştur; çünkü bu durum münafıkların mevcudiyeti zamanındaydı, münafıklar müminleri dışarıda bırakarak fısıldaşırlardı; İslam yayılıp hâkim olunca bu hüküm kalkmıştır. Bazıları ise şöyle demiştir: Bu durum, kişinin arkadaşından emin olamadığı yerlerdeki yolculuk haline mahsustur; hazar durumunda ve yerleşim yerlerinde ise böyle değildir; zira kişi kendine yardım edecek birini bulabilir. Yolculuk ise suikast ve yardımcısız kalma ihtimalinin yüksek olduğu yerdir. «١» En doğrusunu Allah bilir.

21779. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ١١]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 11]

21780. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١) “Ey iman edenler! Size: 'Meclislerde yer açın' denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. 'Kalkın' denildiği zaman da kalkın ki Allah, sizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (11)

21781. Metin

فِيهِ سَبْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ) «٢» لَمَّا بَيَّنَ أَنَّ الْيَهُودَ يُحَيُّونَهُ بِمَا لَمْ يُحَيِّهِ بِهِ اللَّهُ وَذَمَّهُمْ عَلَى ذَلِكَ وَصَلَ بِهِ الْأَمْرُ بِتَحْسِينِ الْأَدَبِ فِي مُجَالَسَةِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، حَتَّى لَا يُضَيِّقُوا عَلَيْهِ الْمَجْلِسَ، وَأَمَرَ الْمُسْلِمِينَ بِالتَّعَاطُفِ وَالتَّآلُفِ حَتَّى يَفْسَحَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ، حَتَّى يَتَمَكَّنُوا مِنَ الِاسْتِمَاعِ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَالنَّظَرِ إِلَيْهِ. قَالَ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ: كَانُوا يَتَنَافَسُونَ فِي مَجْلِسِ النَّبِيِّ ﷺ، فَأُمِرُوا أَنْ يُفْسِحَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ. وَقَالَهُ الضَّحَّاكُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمُرَادُ بِذَلِكَ مَجَالِسُ الْقِتَالِ إِذَا اصْطَفُّوا لِلْحَرْبِ. قَالَ الْحَسَنُ وَيَزِيدُ بْنُ أَبِي حَبِيبٍ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ إِذَا قَاتَلَ الْمُشْرِكِينَ تَشَاحَّ أَصْحَابُهُ عَلَى الصَّفِّ الْأَوَّلِ «٣» فَلَا يُوَسِّعُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ، رَغْبَةً فِي الْقِتَالِ وَالشَّهَادَةِ فَنَزَلَتْ. فَيَكُونُ كَقَوْلِهِ: (مَقاعِدَ لِلْقِتالِ) «٤». وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ فِي الصُّفَّةِ، وَكَانَ فِي الْمَكَانِ ضِيقٌ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، وَكَانَ النَّبِيُّ صَلَّى الله عليه

Bu ayette yedi mesele vardır:1 Birincisi: Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ } “Ey iman edenler! Size: 'Meclislerde yer açın' denildiği zaman”2 buyruğudur. [Allah Teâlâ], Yahudilerin Peygamber'i Allah'ın kendisini selamlamadığı bir biçimde selamladıklarını açıklayıp onları bu hususta yerince; meclisi ona daraltmasınlar diye Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte otururken adaba riayet etme emrini buna ekledi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i işitebilmeleri ve ona bakabilmeleri için de birbirlerine yer açacak derecede Müslümanlara şefkat ve ülfetle davranmalarını emretti. Katâde ve Mücâhid şöyle demiştir: [Müslümanlar] Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde [ona yakın oturmak için] yarışırlardı; bu sebeple birbirlerine yer açmaları emredildi. Dahhâk da böyle demiştir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Bununla kastedilen, savaşa dizildikleri zamanki harp meclisleridir (mevzileridir). Hasan[-ı Basrî] ve Yezîd b. Ebî Habîb şöyle demiştir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem müşriklerle savaştığı zaman, ashabı savaşma ve şehit olma arzusuyla ilk safta3 [yer tutmak için] birbirleriyle çekişir, birbirlerine yer açmazlardı; bunun üzerine bu ayet indi. Bu takdirde [buradaki meclisler ifadesi], Allah'ın: { مَقاعِدَ لِلْقِتالِ } “...savaş için mevzilere...”4 buyruğu gibi olur. Mukâtil ise şöyle demiştir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Suffe'de bulunuyordu. Cuma günü mekânda bir darlık vardı. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem...

21782. Metin

وَسَلَّمَ يُكْرِمُ أَهْلَ بَدْرٍ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ، فَجَاءَ أُنَاسٌ مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ فِيهِمْ ثَابِتُ بن قيس ابن شَمَّاسٍ وَقَدْ سُبِقُوا فِي الْمَجْلِسِ، فَقَامُوا حِيَالَ النَّبِيِّ ﷺ عَلَى أَرْجُلِهِمْ يَنْتَظِرُونَ أَنْ يُوَسَّعَ لَهُمْ فَلَمْ يُفْسِحُوا لَهُمْ، فَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَقَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ مِنْ [غَيْرِ»

Muhacir ve Ensar'dan olan Bedir ehline ikramda bulunurdu. Bedir ehlinden aralarında Sâbit b. Kays b. Şemmâs'ın da bulunduğu bazı kimseler geldi; fakat mecliste yerler daha önce tutulmuştu. Kendilerine yer açılmasını bekleyerek Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in tam karşısında ayakta durdular, ancak kimse onlara yer açmadı. Bu durum Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e ağır geldi ve etrafında bulunan Bedir ehlinden [olmayan]

21783. Metin

] أَهْلِ بَدْرٍ: (قُمْ يَا فُلَانُ وَأَنْتَ يَا فُلَانُ) بِعَدَدِ الْقَائِمِينَ مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ، فَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى مَنْ أُقِيمَ، وَعَرَفَ النَّبِيُّ ﷺ الْكَرَاهِيَةَ فِي وُجُوهِهِمْ، فَغَمَزَ الْمُنَافِقُونَ وَتَكَلَّمُوا بِأَنْ قَالُوا: مَا أَنْصَفَ هَؤُلَاءِ وَقَدْ أَحَبُّوا الْقُرْبَ مِنْ نَبِيِّهِمْ فَسَبَقُوا إِلَى الْمَكَانِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ هَذِهِ الْآيَةَ. (تَفَسَّحُوا) أَيْ تَوَسَّعُوا. وَفَسَحَ فُلَانٌ لِأَخِيهِ فِي مَجْلِسِهِ يَفْسَحُ فَسْحًا أَيْ وُسِّعَ لَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: بَلَدٌ فَسِيحٌ وَلَكَ فِي كَذَا فُسْحَةٌ، وَفَسَحَ يَفْسَحُ مِثْلُ مَنَعَ يَمْنَعُ، أَيْ وَسَّعَ فِي الْمَجْلِسِ، وَفَسَحَ يَفْسُحُ فَسَاحَةً مِثْلُ كَرُمَ يُكْرِمُ [كَرَامَةً «٢»] أَيْ صَارَ وَاسِعًا، وَمِنْهُ مَكَانٌ فَسِيحٌ. الثَّانِيَةُ- قَرَأَ السُّلَمِيُّ وَزِرُّ بْنُ حُبَيْشٍ وَعَاصِمٌ (فِي الْمَجالِسِ). وقرا قتادة وداود ابن أَبِي هِنْدٍ وَالْحَسَنُ بِاخْتِلَافٍ عَنْهُ (إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَاسَحُوا) الْبَاقُونَ (تَفَسَّحُوا فِي الْمَجْلِسِ) فَمَنْ جمع فلأن قوله: (تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ) يُنْبِئُ أَنَّ لِكُلِّ وَاحِدٍ مَجْلِسًا. وَكَذَلِكَ إِنْ أُرِيدَ بِهِ الْحَرْبُ. وَكَذَلِكَ يَجُوزُ أَنْ يُرَادَ مَسْجِدُ النَّبِيِّ ﷺ وَجَمَعَ لِأَنَّ لِكُلِّ جَالِسٍ مَجْلِسًا. وَكَذَلِكَ يَجُوزُ إِنْ أُرِيدَ بِالْمَجْلِسِ الْمُفْرَدِ مَجْلِسُ النَّبِيِّ ﷺ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِهِ الْجَمْعُ عَلَى مَذْهَبِ الْجِنْسِ، كَقَوْلِهِمْ: كَثُرَ الدِّينَارُ وَالدِّرْهَمُ. قُلْتُ: الصَّحِيحُ فِي الْآيَةِ أَنَّهَا عَامَّةٌ فِي كُلِّ مَجْلِسٍ اجْتَمَعَ الْمُسْلِمُونَ فِيهِ لِلْخَيْرِ وَالْأَجْرِ، سَوَاءٌ كَانَ مَجْلِسَ حَرْبٍ أَوْ ذِكْرٍ أَوْ مَجْلِسَ يَوْمِ الْجُمُعَةِ، فَإِنَّ كُلَّ وَاحِدٍ أَحَقُّ بِمَكَانِهِ الَّذِي سَبَقَ إِلَيْهِ [قَالَ ﷺ: (مَنْ سَبَقَ إِلَى مَا لَمْ يُسْبَقْ إِلَيْهِ فَهُوَ أَحَقُّ «٣» بِهِ)] وَلَكِنْ يُوَسِّعُ لِأَخِيهِ مَا لَمْ يَتَأَذَّ فَيُخْرِجُهُ الضِّيقُ عَنْ مَوْضِعِهِ. رَوَى الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ عن ابن عمر عن

...Bedir ehlinden olmayan] etrafındakilere, Bedir ehlinden ayakta duranların sayısı kadar: «Kalk ey filan, sen de [kalk] ey filan»1 dedi. Bu durum yerinden kaldırılan kimselere ağır geldi ve Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem onların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu fark etti. Bunun üzerine münafıklar kaş göz işareti yaparak dedikoduya başladılar ve: «Bunlar peygamberlerine yakın olmak isteyip yere herkesten önce geçtikleri halde, [Muhammed] onlara adil davranmadı» dediler. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah bu ayeti indirdi. { تَفَسَّحُوا } “Yer açın”, yani genişleyin demektir. Bir kimse mecliste din kardeşine yer açtığında feseha fulânun li-ahîhi fî meclisihî yefsehu feshan (فَسَحَ فُلَانٌ لِأَخِيهِ فِي مَجْلِسِهِ يَفْسَحُ فَسْحًا) denir ki, ona yer açtı/genişletti demektir. Nitekim «geniş belde» anlamında beledün fesîhun (بَلَدٌ فَسِيحٌ) ve «bu hususta senin için bir genişlik/kolaylık vardır» anlamında leke fî kezâ fushatün (لَكَ فِي كَذَا فُسْحَةٌ) denilmesi de bundandır. Feseha yefsehu (فَسَحَ يَفْسَحُ) fiili, mene'a yemne'u (مَنَعَ يَمْنَعُ) vezninde olup mecliste yer açtı demektir. Fesuha yefsuhu fesâheten (فَسُحَ يَفْسُحُ فَسَاحَةً) ise kerume yekrumu [kerâmeten (كَرُمَ يُكْرِمُ [كَرَامَةً])2] vezninde olup geniş oldu anlamına gelir; «geniş yer» anlamındaki mekânün fesîhun (مَكَانٌ فَسِيحٌ) ifadesi de buradan gelir. İkinci Mesele- es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Âsım: { فِي الْمَجالِسِ } [şeklinde çoğul olarak] okumuşlardır. Katâde, Dâvûd b. Ebî Hind ve kendisinden gelen farklı bir rivayetle Hasan ise: { إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَاسَحُوا } şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise: { تَفَسَّحُوا فِي الْمَجْلِسِ } [şeklinde tekil olarak] okumuşlardır. Çoğul okuyanların gerekçesi şudur: { تَفَسَّحُوا فِي الْمَجالِسِ } “Meclislerde yer açın” ifadesi, herkesin ayrı bir oturma yeri olduğunu bildirir. Bundan savaş kastedilmişse de durum böyledir. Aynı şekilde bununla Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in mescidinin kastedilmiş olması ve oturan her kişinin ayrı bir oturma yeri olduğu için çoğul getirilmiş olması da caizdir. Yine tekil olan «el-meclis» (الْمَجْلِس) kelimesiyle Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinin kastedilmiş olması caiz olduğu gibi; tıpkı kesura'd-dînâru ve'd-dirhem (كَثُرَ الدِّينَارُ وَالدِّرْهَمُ / dinar ve dirhem çoğaldı) sözünde olduğu gibi cins ismi kastedilerek çoğul manasında kullanılmış olması da caizdir. Derim ki: Ayet hakkında sahih olan görüş; ister savaş meclisi, ister zikir meclisi, ister cuma günü meclisi olsun, Müslümanların hayır ve ecir kazanmak maksadıyla toplandıkları her meclisi genel olarak kapsamasıdır. Zira herkes önceden geçtiği yer üzerinde daha çok hak sahibidir. [Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Kim başkasının daha önce geçmediği bir yere önceden geçerse, oraya o daha layıktır»3 buyurmuştur.] Ancak darlık sebebiyle kardeşini yerinden çıkarıp rahatsız etmeyecek şekilde ona yer açmalıdır. Buhârî ve Müslim, İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir ki...

21784. Metin

النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (لَا يُقِيمُ الرَّجُلُ الرَّجُلَ مِنْ مَجْلِسِهِ ثُمَّ يَجْلِسُ فِيهِ). وَعَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ نَهَى أَنْ يُقَامَ الرَّجُلُ مِنْ مَجْلِسِهِ وَيَجْلِسُ فِيهِ آخَرُ، وَلَكِنْ تَفَسَّحُوا وَتَوَسَّعُوا. وَكَانَ ابْنُ عُمَرَ يَكْرَهُ أَنْ يَقُومَ الرَّجُلُ مِنْ مَجْلِسِهِ ثُمَّ يُجْلَسُ مَكَانَهُ. لَفْظُ الْبُخَارِيِّ. الثَّالِثَةُ- إِذَا قَعَدَ وَاحِدٌ مِنَ النَّاسِ فِي مَوْضِعٍ مِنَ الْمَسْجِدِ لَا يَجُوزُ لِغَيْرِهِ أَنْ يُقِيمَهُ حَتَّى يَقْعُدَ مَكَانَهُ، لِمَا رَوَى مُسْلِمٌ عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ عَنْ جَابِرٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (لَا يُقِيمَنَّ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ ثُمَّ يُخَالِفُ إِلَى مَقْعَدِهِ فَيَقْعُدُ فِيهِ وَلَكِنْ يَقُولُ افْسَحُوا). فَرْعٌ- الْقَاعِدُ فِي الْمَكَانِ إِذَا قَامَ حَتَّى يُقْعِدَ غَيْرَهُ مَوْضِعَهُ نُظِرَ، فَإِنْ كَانَ الْمَوْضِعُ الَّذِي قَامَ إِلَيْهِ مِثْلَ الْأَوَّلِ فِي سَمَاعِ كَلَامِ الْإِمَامِ لَمْ يُكْرَهْ لَهُ ذَلِكَ، وَإِنْ كَانَ أَبْعَدَ مِنَ الْإِمَامِ كُرِهَ لَهُ ذَلِكَ، لِأَنَّ فِيهِ تَفْوِيتُ حَظِّهِ. الرَّابِعَةُ- إِذَا أَمَرَ إِنْسَانٌ إِنْسَانًا أَنْ يُبَكِّرَ إِلَى الْجَامِعِ فَيَأْخُذُ لَهُ مَكَانًا يَقْعُدُ فِيهِ لَا يُكْرَهُ، فَإِذَا جَاءَ الْآمِرُ يَقُومُ مِنَ الْمَوْضِعِ، لِمَا رُوِيَ: أَنَّ ابْنَ سِيرِينَ كَانَ يُرْسِلُ غُلَامَهُ إِلَى مَجْلِسٍ لَهُ فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَيَجْلِسُ لَهُ فِيهِ، فَإِذَا جَاءَ قَامَ لَهُ مِنْهُ. فَرْعٌ- وَعَلَى هَذَا مَنْ أَرْسَلَ بِسَاطًا أَوْ سَجَّادَةً فَتُبْسَطُ لَهُ فِي مَوْضِعٍ مِنَ الْمَسْجِدِ «١». الْخَامِسَةُ- رَوَى مُسْلِمٌ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (إِذَا قَامَ أَحَدُكُمْ- وَفِي حَدِيثِ أَبِي عَوَانَةَ مَنْ قَامَ مِنْ مَجْلِسِهِ- ثُمَّ رَجَعَ إِلَيْهِ فَهُوَ أَحَقُّ بِهِ) قَالَ عُلَمَاؤُنَا: هَذَا يَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ الْقَوْلِ بِوُجُوبِ اخْتِصَاصِ الْجَالِسِ بِمَوْضِعِهِ إِلَى أَنْ يَقُومَ مِنْهُ، لِأَنَّهُ إِذَا كَانَ أَوْلَى بِهِ بَعْدَ قِيَامِهِ فَقَبْلَهُ أَوْلَى بِهِ وَأَحْرَى. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ ذَلِكَ عَلَى النَّدْبِ، لِأَنَّهُ مَوْضِعٌ غَيْرُ مُتَمَلَّكٍ لِأَحَدٍ لَا قَبْلَ الْجُلُوسِ وَلَا بَعْدَهُ. وَهَذَا فِيهِ نَظَرٌ، وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: سَلَّمْنَا أَنَّهُ غَيْرُ مُتَمَلَّكٍ لَكِنَّهُ يَخْتَصُّ بِهِ إِلَى أَنْ يَفْرُغَ غَرَضُهُ مِنْهُ، فَصَارَ كَأَنَّهُ يَمْلِكُ مَنْفَعَتَهُ، إِذْ قَدْ مُنِعَ غيره من يزاحمه عليه. والله أعلم.

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu [rivayet edilmiştir]: «Bir kimse diğer bir kimseyi yerinden kaldırıp da sonra oraya kendisi oturmasın.» Yine ondan [İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre] Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, bir kimsenin yerinden kaldırılıp yerine bir başkasının oturmasını yasaklamış; «fakat yer açın ve genişleyin» [buyurmuştur]. İbn Ömer, kişinin yerinden kaldırılıp da yerine oturulmasını hoş görmezdi. [Bu,] Buhârî'nin lafzıdır. Üçüncü Mesele- İnsanlardan biri mescitte bir yere oturduğunda, bir başkasının onun yerine oturmak maksadıyla onu oradan kaldırması caiz değildir. Zira Müslim'in Ebü'z-Zübeyr'den, onun da Câbir'den rivayet ettiğine göre Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Hiçbiriniz cuma günü kardeşini yerinden kaldırıp sonra onun yerine geçip oturmasın; fakat 'yer açın' desin.» Tali Mesele (Fer')- Oturmakta olan kişi bir başkasını kendi yerine oturtmak amacıyla ayağa kalkarsa duruma bakılır: Eğer kalkıp gittiği yer imamın sözünü işitme hususunda önceki yer gibi ise bu onun için mekruh olmaz. Şayet imama daha uzak bir yer ise bu onun için mekruh olur; çünkü bunda kendi nasibini kaçırma durumu söz konusudur. Dördüncü Mesele- Bir kimse bir başka kişiye cuma camisine erkenden gidip kendisi için oturacak bir yer tutmasını emretse bu mekruh olmaz. Emreden kişi geldiğinde o kimse o yerden kalkar. Nitekim İbn Sîrîn'in cuma günü kölesini kendi meclisine (yerine) gönderip orada oturmasını sağladığı, kendisi geldiğinde de kölenin oradan kalktığı rivayet edilmiştir. Tali Mesele (Fer')- Buna göre mescitte bir yere serilmesi için yaygı yahut seccade gönderen kimse de böyledir.1 Beşinci Mesele- Müslim, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'den rivayet etmiştir ki Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Biriniz -Ebû Avâne'nin hadisinde: Meclisinden kalkan kimse- kalkar, sonra da oraya geri dönerse o yere en çok hak sahibi olan kendisidir.» Âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu durum, oturan kişinin oradan ayrılıncaya kadar kendi yerine öncelikli/tahsisli olmasının vacip olduğu görüşünün sıhhatine delalet eder. Çünkü kalktıktan sonra oraya daha layık olursa, kalkmadan önce daha da layık ve evladır. Bunun mendup olduğu da söylenmiştir; zira orası ne oturmadan önce ne de oturduktan sonra hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan bir yerdir. Fakat bu görüşte nazar (tartışma) vardır; şöyle ki: Buranın mülk olmadığını kabul etsek dahi, o kişi oradaki işi/ihtiyacı bitinceye kadar o yere tahsis edilmiş olur. Böylece sanki oranın menfaatine malik olmuş gibi olur; zira bir başkasının bu hususta onunla çekişmesi menedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

21785. Metin

السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ) أَيْ فِي قُبُورِكُمْ. وَقِيلَ: فِي قُلُوبِكُمْ. وَقِيلَ: يُوَسِّعُ عَلَيْكُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. (وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا) قَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ بِضَمِّ الشِّينِ فِيهِمَا. وَكَسَرَ الْبَاقُونَ، وَهُمَا لُغَتَانِ مِثْلُ (يَعْكُفُونَ) «١» وَ (يَعْرِشُونَ) «٢» وَالْمَعْنَى انْهَضُوا إِلَى الصَّلَاةِ وَالْجِهَادِ وَعَمَلِ الْخَيْرِ، قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ مجاهد والضحاك: إذ نُودِيَ لِلصَّلَاةِ فَقُومُوا إِلَيْهَا. وَذَلِكَ أَنَّ رِجَالًا تَثَاقَلُوا عَنِ الصَّلَاةِ فَنَزَلَتْ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ أَيْضًا: أَيِ انْهَضُوا إِلَى الْحَرْبِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هَذَا فِي بَيْتِ النَّبِيِّ ﷺ، كَانَ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ آخِرَ عَهْدِهِ بِالنَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا) عَنِ النَّبِيِّ ﷺ (فَانْشُزُوا) فَإِنَّ لَهُ حَوَائِجَ فَلَا تَمْكُثُوا. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْمَعْنَى أَجِيبُوا إِذَا دُعِيتُمْ إِلَى أَمْرٍ بِمَعْرُوفٍ. وَهَذَا هُوَ الصَّحِيحُ، لِأَنَّهُ يَعُمُّ. وَالنَّشْزُ الِارْتِفَاعُ، مَأْخُوذٌ مِنْ نَشْزِ الْأَرْضِ وَهُوَ ارْتِفَاعُهَا، يُقَالُ نَشَزَ يَنْشُزُ وَيَنْشِزُ إِذَا انْتَحَى مِنْ مَوْضِعِهِ، أَيِ ارْتَفَعَ مِنْهُ. وَامْرَأَةٌ نَاشِزٌ مُنْتَحِيَةٌ عَنْ زَوْجِهَا. وَأَصْلُ هَذَا مِنَ النَّشَزِ، وَالنَّشَزُ هُوَ مَا ارْتَفَعَ مِنَ الْأَرْضِ وَتَنَحَّى، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ. السَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ) أَيْ فِي الثَّوَابِ فِي الْآخِرَةِ وَفِي الْكَرَامَةِ فِي الدُّنْيَا، فَيَرْفَعُ الْمُؤْمِنَ عَلَى مَنْ لَيْسَ بِمُؤْمِنٍ وَالْعَالِمَ عَلَى مَنْ لَيْسَ بِعَالِمٍ. وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: مَدَحَ اللَّهُ الْعُلَمَاءَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ. وَالْمَعْنَى أَنَّهُ يَرْفَعُ اللَّهُ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ «٣» عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يُؤْتَوُا الْعِلْمَ (دَرَجاتٍ) أَيْ دَرَجَاتٍ فِي دِينِهِمْ إِذَا فَعَلُوا مَا أُمِرُوا بِهِ. وَقِيلَ: كَانَ أَهْلُ الْغِنَى يَكْرَهُونَ أَنْ يُزَاحِمَهُمْ مَنْ يَلْبَسُ الصُّوفَ فَيَسْتَبِقُونَ إِلَى مَجْلِسِ النَّبِيِّ ﷺ فَالْخِطَابُ لَهُمْ. وَرَأَى ﵊ رَجُلًا مِنَ الْأَغْنِيَاءِ يَقْبِضُ ثَوْبَهُ نُفُورًا مِنْ بَعْضِ الْفُقَرَاءِ أَرَادَ أَنْ يَجْلِسَ إِلَيْهِ فَقَالَ: (يَا فُلَانُ خَشِيْتُ أَنْ يَتَعَدَّى غِنَاكَ إِلَيْهِ أَوْ فَقْرَهُ إِلَيْكَ) وَبَيَّنَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الرِّفْعَةَ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى بِالْعِلْمِ وَالْإِيمَانِ لَا بِالسَّبْقِ إِلَى صُدُورِ الْمَجَالِسِ. وَقِيلَ: أَرَادَ بِالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِينَ قَرَءُوا الْقُرْآنَ. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ يَحْيَى عَنْ مَالِكٍ: (يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ) الصَّحَابَةُ (وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ) يَرْفَعُ الله بها العالم والطالب للحق.

Altıncı Mesele- Yüce Allah'ın: { يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ } “Allah da size [yer/genişlik] açar” buyruğu, kabirlerinizde [genişlik açar] demektir. Kalplerinizde açar, denildiği gibi dünyada ve ahirette size genişlik verir de denilmiştir. { وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا } “«Kalkın» denilince de kalkın” buyruğunu Nâfi‘, İbn Âmir ve Âsım her iki kelimede de şın (ش) harfini ötre ile (unşuzû fe'nşuzû) okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise esre ile (inşizû fe'nşizû) okumuşlardır. Bunlar, { يَعْكُفُونَ }1 ve { يَعْرِشُونَ }2 kelimelerinde olduğu gibi iki ayrı lehçedir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre mana: Namaza, cihada ve hayır işlemeye kalkın, şeklindedir. Mücâhid ve Dahhâk ise: Namaza çağrıldığında ona kalkın, demişlerdir. Bu da bazı kimselerin namaza kalkmakta ağır davranmaları üzerine inmiştir. el-Hasan ve yine Mücâhid: Savaşa kalkın [anlamındadır], demişlerdir. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: Bu, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in evinde [olmuştur]. Onlardan her biri Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile olan birlikteliğinin en son biten olmasını arzu ederdi. Bunun üzerine Yüce Allah: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanından { وَإِذا قِيلَ انْشُزُوا } “«Kalkın» denilince”, { فَانْشُزُوا } “hemen kalkın” buyurmuştur. Zira onun işleri vardır, [boş yere] bekleyip durmayın. Katâde ise şöyle demiştir: Mana; maruf olan bir işe çağrıldığınızda icabet edin, demektir. Doğru olan da budur; çünkü bu mana [tüm durumları] kapsayıcıdır. Neşz (نَشْز), yükselmek demektir; bu kelime yerin tümseği anlamına gelen «neşzü'l-ard»dan türemiştir. Bir kimse bulunduğu yerden çekilip ayrıldığında, yani oradan yukarı kalktığında «neşeze yenşüzu / yenşizu» denir. Kocasından uzaklaşan kadına da «nâşize» denir. Bunun aslı «neşez»den gelir; neşez ise en-Nehhâs'ın belirttiğine göre yerin yükselen ve kenara ayrılan kısmıdır. Yedinci Mesele- Yüce Allah'ın: { يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ } “Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir” buyruğu, ahirette sevap, dünyada ise itibar ve üstünlük bakımındandır. Dolayısıyla mümini mümin olmayanın üzerine, âlimi de âlim olmayanın üzerine yükseltir. İbn Mes‘ûd şöyle demiştir: Allah bu ayette âlimleri övmüştür. Bunun manası; Allah'ın, emrolundukları şeyleri yaptıklarında, kendilerine ilim verilenleri3 iman edip de ilim verilmeyenlerin üzerine dinleri hususunda derecelerle yükseltmesidir. Şöyle de denilmiştir: Zenginler, yün elbise giyenlerin kendilerini sıkıştırmasını hoş görmez ve Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisine [gelmek için] birbirleriyle yarışırlardı; dolayısıyla hitap onlara yöneliktir. Aleyhisselâm, zenginlerden bir adamın, yanına oturmak isteyen yoksullardan birinden tiksinerek elbisesini topladığını görünce şöyle buyurmuştur: «Ey filan! Zenginliğinin ona geçmesinden yahut onun fakirliğinin sana geçmesinden mi korktun?» Bu ayette, Allah katındaki üstünlüğün meclislerin başköşesine geçmekle değil, ilim ve imanla olduğu açıklanmıştır. Kendilerine ilim verilenler ile Kur'an'ı okuyanların kastedildiği de söylenmiştir. Yahyâ b. Yahyâ, Mâlik'ten naklen şöyle demiştir: { يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ } “Allah içinizden iman edenleri... yükseltir” buyruğundan kasıt sahâbîlerdir. { وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ } “...ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle [yükseltir]” buyruğu ile de Allah, âlimi ve hakikati talep edeni yükseltir.

21786. Metin

قُلْتُ: وَالْعُمُومُ أَوْقَعُ فِي الْمَسْأَلَةِ وَأَوْلَى بِمَعْنَى الْآيَةِ، فَيَرْفَعُ الْمُؤْمِنَ «١» بِإِيمَانِهِ أَوَّلًا ثُمَّ بِعِلْمِهِ ثَانِيًا. وَفِي الصَّحِيحِ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ﵁ كَانَ يُقَدِّمُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ عَلَى الصَّحَابَةِ، فَكَلَّمُوهُ فِي ذَلِكَ فَدَعَاهُمْ وَدَعَاهُ، وَسَأَلَهُمْ عَنْ تَفْسِيرِ (إِذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ) «٢» فَسَكَتُوا، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ أَجَلُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَعْلَمَهُ اللَّهُ إِيَّاهُ. فَقَالَ عُمَرُ: مَا أَعْلَمُ مِنْهَا إِلَّا مَا تَعْلَمُ. وَفِي الْبُخَارِيِّ عن عبد الله ابن عباس قال: قدم عيينة ابن حِصْنِ بْنِ حُذَيْفَةَ بْنِ بَدْرٍ فَنَزَلَ عَلَى ابْنِ أَخِيهِ الْحُرِّ بْنِ قَيْسِ بْنِ حِصْنٍ، وَكَانَ مِنَ النَّفَرِ الَّذِينَ يُدْنِيهِمْ عُمَرُ، وَكَانَ الْقُرَّاءُ أَصْحَابُ مَجَالِسِ عُمَرَ وَمُشَاوَرَتِهِ كُهُولًا كَانُوا أَوْ شُبَّانًا. الْحَدِيثَ وَقَدْ مَضَى فِي آخِرِ (الْأَعْرَافِ) «٣». وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ أَنَّ نَافِعَ بْنَ عبد الحرث لَقِيَ عُمَرَ بِعُسْفَانَ وَكَانَ عُمَرُ يَسْتَعْمِلُهُ عَلَى مَكَّةَ فَقَالَ: مَنِ اسْتَعْمَلْتَهُ عَلَى أَهْلِ الْوَادِي؟ فَقَالَ: ابْنُ أَبْزَى. فَقَالَ: وَمَنِ ابْنُ أَبْزَى؟ قَالَ: مَوْلًى مِنْ مَوَالِينَا. قَالَ: فَاسْتَخْلَفْتَ عَلَيْهِمْ مَوْلًى! قَالَ: إِنَّهُ قَارِئٌ لِكِتَابِ اللَّهِ وَإِنَّهُ عَالِمٌ بِالْفَرَائِضِ. قَالَ عُمَرُ: أَمَا إِنَّ نَبِيَّكُمْ ﷺ قَدْ قَالَ: (إِنَّ اللَّهَ يَرْفَعُ بِهَذَا الْكِتَابِ أَقْوَامًا وَيَضَعُ بِهِ آخَرِينَ) وَقَدْ مَضَى أَوَّلُ الْكِتَابِ «٤». وَمَضَى الْقَوْلُ فِي فَضْلِ الْعِلْمِ وَالْعُلَمَاءِ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ «٥» [وَالْحَمْدُ لِلَّهِ «٦» [. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (بَيْنَ الْعَالِمِ وَالْعَابِدِ مِائَةُ دَرَجَةٍ بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ حَضْرُ الْجَوَادِ الْمُضَمَّرِ سَبْعِينَ سَنَةً). وَعَنْهُ ﷺ: (فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ). وَعَنْهُ ﵊: (يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلَاثَةٌ الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ) فَأَعْظِمْ بِمَنْزِلَةٍ هِيَ وَاسِطَةٌ بَيْنَ النُّبُوَّةِ وَالشَّهَادَةِ بِشَهَادَةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَعَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ: خُيِّرَ سُلَيْمَانُ] ﵇ [بَيْنَ الْعِلْمِ وَالْمَالِ وَالْمُلْكِ فَاخْتَارَ الْعِلْمَ فَأُعْطِيَ المال والملك معه.

Ben derim ki: Genellik [ifadesi] bu meseleye daha uygundur ve ayetin anlamına daha layıktır. Dolayısıyla [Allah] mümini 1 önce imanı sebebiyle, ardından ikinci olarak da ilmi sebebiyle yükseltir. Sahih'te [nakledildiğine göre], Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh, Abdullah b. Abbâs'ı sahabelerin önüne geçirirdi. Bunun üzerine onlar bu hususta kendisiyle konuştular. O da hem onları hem de onu çağırdı ve onlara: { إِذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ } “Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman” 2 [ayetinin] tefsirini sordu. Onlar sustular. İbn Abbâs: "Bu, Allah'ın Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bildirdiği ecelidir" dedi. Ömer: "Ben de bu [sure]den ancak senin bildiğini biliyorum" dedi. Buhârî'de Abdullah b. Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr geldi ve yeğeni el-Hurr b. Kays b. Hısn'ın yanına indi. Hurr ise Ömer'in kendine yakın tuttuğu kimselerdendi. Kurrâ (Kur'an âlimleri), ister yaşlı olsunlar ister genç, Ömer'in meclis ve istişare arkadaşları idiler... -hadisin devamı- Bu hadis daha önce el-A'râf [suresinin] sonunda geçmişti 3. Sahîh-i Müslim'de [rivayet edildiğine göre], Nâfi' b. Abdilharis Usfân'da Ömer ile karşılaştı. Ömer onu Mekke üzerine vali tayin etmişti. Ömer: "Vadi ehline (Mekkelilere) kimi vali bıraktın?" diye sordu. O: "İbn Ebzâ'yı" dedi. Ömer: "İbn Ebzâ da kim?" deyince, o: "Bizim azatlılarımızdan bir azatlı köle" dedi. Ömer: "Onların üzerine bir azatlıyı mı halife (vekil) bıraktın?" dedi. Nâfi': "Şüphesiz o, Allah'ın Kitabı'nı okuyan (hükümlerini bilen) ve feraiz (miras) ilmini çok iyi bilen bir kimsedir" dedi. Ömer şöyle dedi: "Haberiniz olsun ki Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem: « إِنَّ اللَّهَ يَرْفَعُ بِهَذَا الْكِتَابِ أَقْوَامًا وَيَضَعُ بِهِ آخَرِينَ » «Şüphesiz Allah bu Kitap ile birtakım kavimleri yükseltir, diğer birtakımlarını da onunla alçaltır» buyurmuştur." Bu hadis daha önce bu kitabın başında geçmişti 4. İlmin ve âlimlerin fazileti hakkındaki açıklamalar bu kitabın pek çok yerinde geçmişti 5 [Allah'a hamdolsun] 6. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « بَيْنَ الْعَالِمِ وَالْعَابِدِ مِائَةُ دَرَجَةٍ بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ حَضْرُ الْجَوَادِ الْمُضَمَّرِ سَبْعِينَ سَنَةً » «Âlim ile âbid arasında yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe, iyi eğitilmiş yarış atının yetmiş yıllık koşu mesafesidir.» Yine ondan sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir]: « فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ » «Âlimin âbide üstünlüğü, dolunay gecesindeki ayın diğer bütün yıldızlara üstünlüğü gibidir.» Yine ondan aleyhisselâm [şöyle rivayet edilmiştir]: « يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلَاثَةٌ الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ » «Kıyamet gününde üç [zümre] şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler.» Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şahitliğiyle, peygamberlik ile şehitlik arasında bir vasıta (köprü) olan makam ne kadar da yücedir! İbn Abbâs'tan [şöyle rivayet edilmiştir]: Süleyman [aleyhisselâm] ilim, mal ve mülk (hükümdarlık) arasında muhayyer bırakıldı; o ilmi seçti. Bunun üzerine ilimle birlikte kendisine mal ve mülk de verildi.

21787. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ١٢]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 12]

21788. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقَةً ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقَةً ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢) “Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa gizli konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet [buna güç] bulamazsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (12)

21789. Metin

فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ) (ناجَيْتُمُ) سَارَرْتُمْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ بِسَبَبِ أَنَّ الْمُسْلِمِينَ كَانُوا يُكْثِرُونَ الْمَسَائِلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ حتى شَقُّوا عَلَيْهِ، فَأَرَادَ اللَّهُ ﷿ أَنْ يُخَفِّفَ عَنْ نَبِيِّهِ ﷺ، فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ كَفَّ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ. ثُمَّ وَسَّعَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ بِالْآيَةِ الَّتِي بَعْدَهَا. وَقَالَ الْحَسَنُ: نَزَلَتْ بِسَبَبِ أَنَّ قَوْمًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ كَانُوا يَسْتَخْلُونَ النَّبِيَّ ﷺ وَيُنَاجَوْنَهُ، فَظَنَّ بِهِمْ قَوْمٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ أَنَّهُمْ يَنْتَقِصُونَهُمْ فِي النَّجْوَى، فَشَقَّ عَلَيْهِمْ ذَلِكَ فَأَمَرَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى بِالصَّدَقَةِ عِنْدَ النَّجْوَى لِيَقْطَعَهُمْ عَنِ اسْتِخْلَائِهِ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: نَزَلَتْ بِسَبَبِ أَنَّ الْمُنَافِقِينَ وَالْيَهُودَ كَانُوا يُنَاجُونَ النَّبِيَّ ﷺ وَيَقُولُونَ: إِنَّهُ أُذُنٌ يَسْمَعُ كُلَّ مَا قِيلَ لَهُ، وَكَانَ لَا يَمْنَعُ أَحَدًا مُنَاجَاتَهُ. فَكَانَ ذَلِكَ يَشُقُّ عَلَى الْمُسْلِمِينَ، لِأَنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ يُلْقِي فِي أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ نَاجَوْهُ بِأَنَّ جُمُوعًا اجْتَمَعَتْ لِقِتَالِهِ. قَالَ: فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﵎: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ فَلا تَتَناجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ) الْآيَةَ، فَلَمْ يَنْتَهُوا فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ، فَانْتَهَى أَهْلُ الْبَاطِلِ عَنِ النَّجْوَى، لِأَنَّهُمْ لَمْ يُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاهُمْ صَدَقَةً، وَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى أَهْلِ الْإِيمَانِ وَامْتَنَعُوا مِنَ النَّجْوَى، لِضَعْفِ مَقْدِرَةِ كَثِيرٍ مِنْهُمْ عَنِ الصَّدَقَةِ فَخَفَّفَ اللَّهُ عَنْهُمْ بِمَا بَعْدَ الْآيَةِ. الثَّانِيَةُ- قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَفِي هَذَا الْخَبَرِ عَنْ زَيْدٍ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَحْكَامَ لَا تَتَرَتَّبُ بِحَسَبِ الْمَصَالِحِ، فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: (ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ) ثُمَّ نَسَخَهُ مَعَ كَوْنِهِ خَيْرًا وَأَطْهَرَ.

Bunda üç mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ } “Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa gizli konuşacağınız zaman...” buyruğudur. { ناجَيْتُمُ } fısıldaşıp gizli konuştuğunuz zaman demektir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Ayet şu sebeple inmiştir: Müslümanlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e çokça soru soruyor, hatta onu zora sokuyorlardı. Aziz ve Celil olan Allah, Nebisi sallallâhu aleyhi ve sellem'in yükünü hafifletmek istedi; Allah bunu buyurunca insanların birçoğu vazgeçti. Daha sonra Allah bundan sonraki ayet ile onlara genişlik tanıdı. Hasan şöyle demiştir: Ayet şu sebeple inmiştir: Müslümanlardan bir topluluk Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile baş başa kalır ve onunla gizli konuşurlardı. Müslümanlardan bir grup da onların bu gizli konuşmada kendilerini kötülediklerini zannetti ve bu durum onlara ağır geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onu baş başa bırakmaktan alıksun diye gizli konuşma öncesinde sadaka vermelerini emretti. Zeyd b. Eslem ise şöyle demiştir: Ayet şu sebeple inmiştir: Münafıklar ve Yahudiler Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile gizli konuşur ve: “O, kendisine her söyleneni dinleyen bir kulaktır” derlerdi; o da kimseyi kendisiyle gizli konuşmaktan men etmezdi. Şeytan onların kalplerine, münafıkların onunla savaşmak için birtakım toplulukların bir araya geldiğine dair fısıldaştıkları vesvesesini attığı için bu durum Müslümanlara ağır geliyordu. Dedi ki: Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا تَناجَيْتُمْ فَلا تَتَناجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ } ayetini indirdi; vazgeçmeyince Allah bu ayeti indirdi. Bunun üzerine batıl ehli gizli konuşmaktan vazgeçti; çünkü gizli konuşmalarından önce sadaka vermiyorlardı. Bu durum iman ehline de ağır geldi ve birçoğunun sadaka vermeye gücü yetmediği için onlar da gizli konuşmaktan kaçındılar; bunun üzerine Allah bu ayetten sonraki ayetle onların yükünü hafifletti. İkinci Mesele- İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Zeyd'den gelen bu rivayette, hükümlerin maslahatlara göre tertip edilmediğine delalet eden bir husus vardır; zira Allah Teâlâ: { ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ } “Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir” buyurmuş, sonra daha hayırlı ve daha temiz olmasına rağmen bu hükmü neshetmiştir.

21790. Metin

وَهَذَا رَدٌّ عَلَى الْمُعْتَزِلَةِ عَظِيمٌ فِي الْتِزَامِ الْمَصَالِحِ، لَكِنَّ رَاوِيَ الْحَدِيثِ عَنْ زَيْدٍ ابْنُهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ وَقَدْ ضَعَّفَهُ الْعُلَمَاءُ. وَالْأَمْرُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: (ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ) نَصٌّ مُتَوَاتِرٌ فِي الرَّدِّ عَلَى الْمُعْتَزِلَةِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّالِثَةُ- رَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ عَلِيِّ بْنِ عَلْقَمَةَ الْأَنْمَارِيِّ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵁ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقَةً) [سَأَلْتُهُ «١»] قَالَ لِيَ النَّبِيُّ ﷺ: (مَا تَرَى دِينَارًا) قُلْتُ لَا يُطِيقُونَهُ. قَالَ: (فَنِصْفُ دِينَارٍ) قُلْتُ: لَا يُطِيقُونَهُ. قَالَ: (فَكَمْ) قُلْتُ: شَعِيرَةٌ. قَالَ: (إِنَّكَ لَزَهِيدٌ) قَالَ فَنَزَلَتْ: (أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ) الْآيَةَ. قَالَ: فَبِي «٢» خَفَّفَ اللَّهُ عَنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ. قَالَ أَبُو عِيسَى: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ إِنَّمَا نَعْرِفُهُ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ، وَمَعْنَى قَوْلِهِ: شَعِيرَةٌ يَعْنِي وَزْنَ شَعِيرَةٍ مِنْ ذَهَبٍ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى مَسْأَلَتَيْنِ حَسَنَتَيْنِ أُصُولِيَّتَيْنِ: الْأُولَى- نَسْخُ الْعِبَادَةِ قَبْلَ فِعْلِهَا. وَالثَّانِيَةُ- النَّظَرُ فِي الْمُقَدَّرَاتِ بِالْقِيَاسِ، خِلَافًا لِأَبِي حَنِيفَةَ. قُلْتُ: الظَّاهِرُ أَنَّ النَّسْخَ إِنَّمَا وَقَعَ بَعْدَ فِعْلِ الصَّدَقَةِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ: أَنَّ أَوَّلَ مَنْ تَصَدَّقَ فِي ذَلِكَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁ وَنَاجَى النَّبِيَّ ﷺ. رُوِيَ أَنَّهُ تَصَدَّقَ بِخَاتَمٍ. وَذَكَرَ القشيري وغيره عن علي بن أبن طَالِبٍ أَنَّهُ قَالَ: (فِي كِتَابِ اللَّهِ آيَةٌ مَا عَمِلَ بِهَا أَحَدٌ قَبْلِي وَلَا يَعْمَلُ بِهَا أَحَدٌ بَعْدِي، وَهِيَ:) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقَةً) كَانَ لِي دِينَارٌ فَبِعْتُهُ، فَكُنْتُ إِذَا نَاجَيْتُ الرَّسُولَ تَصَدَّقْتُ بِدِرْهَمٍ حَتَّى نَفِدَ، فَنُسِخَتْ بِالْآيَةِ الْأُخْرَى (أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ). وَكَذَلِكَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَسَخَهَا اللَّهُ بِالْآيَةِ الَّتِي بَعْدَهَا. وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: لَقَدْ كَانَتْ لِعَلِيٍّ ﵁ ثَلَاثَةٌ لَوْ كَانَتْ لِي وَاحِدَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ أَحَبَّ إِلَيَّ مِنْ حُمْرِ النَّعَمِ: تَزْوِيجُهُ فَاطِمَةَ، وَإِعْطَاؤُهُ الرَّايَةَ يَوْمَ خَيْبَرَ، وَآيَةُ النَّجْوَى. (ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ) أَيْ مِنْ إِمْسَاكِهَا (وَأَطْهَرُ) لِقُلُوبِكُمْ مِنَ الْمَعَاصِي (فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا) يَعْنِي الْفُقَرَاءَ (فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ).

Bu, maslahatların gözetilmesinin [Allah'a] vacip olduğu hususunda Mu'tezile'ye karşı büyük bir reddiyedir. Ancak hadisi Zeyd'den rivayet eden oğlu Abdurrahman'dır ve âlimler onu zayıf saymışlardır. Yüce Allah'ın: { ذلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ } “Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir” buyruğundaki emir ise Mu'tezile'yi reddetme hususunda mütevatir bir nastır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Üçüncü Mesele- Tirmizî, Ali b. Alkame el-Enmârî vasıtasıyla Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا ناجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقَةً } “Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa gizli konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin” ayeti indiğinde [ona sordum]1, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bana: «Ne dersin, bir dinar [olsun mu]?» buyurdu. Ben: «Buna güç yetiremezler» dedim. «Yarım dinar [olsun mu]?» buyurdu. «Buna güç yetiremezler» dedim. «Peki ne kadar?» buyurdu. «Bir arpa [ağırlığında altın]» dedim. «Sen gerçekten çok aza kanaat edensin» buyurdu. [Hz. Ali] dedi ki: Bunun üzerine: { أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ } “Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu?...” ayeti indi. [Hz. Ali devamla] şöyle dedi: «Allah bu ümmetin [yükünü] benim vesilemle2 hafifletti.» Ebû Îsâ [et-Tirmizî] şöyle demiştir: «Bu hadis hasen-garibtir; biz onu yalnızca bu vecihten bilmekteyiz. [Ali'nin]

21791. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ١٣]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 13]

21792. Metin

أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١٣)

أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١٣) “Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? Mademki yapmadınız ve Allah da tövbenizi kabul etti; artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (13)

21793. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَأَشْفَقْتُمْ) اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ التَّقْرِيرُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: (أَأَشْفَقْتُمْ) أَيْ أَبَخِلْتُمْ بِالصَّدَقَةِ، وَقِيْلُ: خِفْتُمْ، وَالْإِشْفَاقُ الْخَوْفُ مِنَ الْمَكْرُوهِ. أَيْ خِفْتُمْ وَبَخِلْتُمْ بِالصَّدَقَةِ وَشَقَّ عَلَيْكُمْ (أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ). قَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: إِنَّمَا كَانَ ذَلِكَ عَشْرُ لَيَالٍ ثُمَّ نُسِخَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مَا كَانَ ذَلِكَ إِلَّا لَيْلَةً وَاحِدَةً. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَا بَقِيَ إِلَّا سَاعَةٌ مِنَ النَّهَارِ حَتَّى نُسِخَ. وَكَذَا قَالَ قَتَادَةُ. والله أعلم. الثالثة- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ) أَيْ نَسَخَ اللَّهُ ذَلِكَ الْحُكْمَ. وَهَذَا خِطَابٌ لِمَنْ وَجَدَ مَا يَتَصَدَّقُ بِهِ (فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكاةَ) فَنَسَخَتْ فَرْضِيَّةُ الزَّكَاةِ هَذِهِ الصَّدَقَةَ. وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى جَوَازِ النَّسْخِ قَبْلَ الْفِعْلِ، وَمَا رُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ ﵁ ضَعِيفٌ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: (فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا) وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ أَحَدًا لم يتصدق بشيء. والله أعلم. (أَطِيعُوا اللَّهَ) فِي فَرَائِضِهِ (وَرَسُولَهُ) فِي سُنَنِهِ (وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ).

Bunda iki mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { أَأَشْفَقْتُمْ } “Korktunuz mu?” buyruğudur; takrîr (onaylatma) manası taşıyan bir istifhamdır. İbn Abbâs: “{ أَأَشْفَقْتُمْ } yani sadaka vermekte cimrilik mi ettiniz?” demiştir. Korktunuz mu manasında olduğu da söylenmiştir; işfâk hoşlanılmayan şeyden korkmaktır. Yani korktunuz, sadaka vermekte cimrilik ettiniz ve { أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْواكُمْ صَدَقاتٍ } “gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermek” size ağır geldi. Mukâtil b. Hayyân şöyle demiştir: Bu hüküm sadece on gece sürdü, sonra neshedildi. Kelbî ise: “Bu sadece bir tek gece sürdü” demiştir. İbn Abbâs: “Gündüzden ancak bir saat kaldı ve neshedildi” demiştir. Katâde de böyle söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkinci [Üçüncü] Mesele- Yüce Allah'ın: { فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ } “Mademki yapmadınız ve Allah da tövbenizi kabul etti” yani Allah o hükmü neshetti buyruğudur. Bu, sadaka verecek bir şey bulanlara hitaptır. { فَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزَّكاةَ } “Artık namazı kılın, zekâtı verin”; böylece farz olan zekât bu sadakayı neshetmiştir. Bu da fiilden önce neshin caiz olduğuna delalet eder; Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edilen husus zayıftır; çünkü Allah Teâlâ: { فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا } “Mademki yapmadınız” buyurmuştur, bu da hiç kimsenin bir şey tasadduk etmediğine delalet eder. En doğrusunu Allah bilir. { أَطِيعُوا اللَّهَ } “Allah'a itaat edin” farzlarında, { وَرَسُولَهُ } “ve Resûlü'ne” sünnetlerinde, { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

21794. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): الآيات ١٤ الى ١٦]

[Mücadele Suresi (58): Ayetler 14-16]

21795. Metin

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٤) أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (١٥) اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (١٦)

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٤) أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (١٥) اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (١٦) “Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ederler. (14) Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! (15) Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah'ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (16)”

21796. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ) قَالَ قَتَادَةُ: هُمُ الْمُنَافِقُونَ تَوَلَّوُا الْيَهُودَ (مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ) يَقُولُ: لَيْسَ الْمُنَافِقُونَ مِنَ الْيَهُودِ وَلَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ بَلْ هُمْ مُذَبْذَبُونَ بَيْنَ ذَلِكَ، وَكَانُوا يَحْمِلُونَ أَخْبَارَ الْمُسْلِمِينَ إِلَيْهِمْ. قَالَ السُّدِّيُّ وَمُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُبَيٍّ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ نَبْتَلَ الْمُنَافِقَيْنِ، كَانَ أَحَدُهُمَا يُجَالِسُ النَّبِيَّ ﷺ ثُمَّ يَرْفَعُ حَدِيثَهُ إِلَى الْيَهُودِ، فَبَيْنَا النَّبِيُّ ﷺ فِي حُجْرَةٍ مِنْ حُجُرَاتِهِ إِذْ قَالَ: (يَدْخُلُ عَلَيْكُمُ الْآنَ رَجُلٌ قَلْبُهُ قَلْبُ جَبَّارٍ وَيَنْظُرُ بِعَيْنَيْ شَيْطَانٍ) فَدَخَلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَبْتَلَ- وَكَانَ أَزْرَقَ أَسْمَرَ قَصِيرًا خَفِيفَ اللِّحْيَةِ- فَقَالَ ﵊: (عَلَامَ تَشْتُمُنِي أَنْتَ وَأَصْحَابُكَ) فَحَلَفَ بِاللَّهِ مَا فَعَلَ ذَلِكَ. فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ ﷺ: (فَعَلْتَ) فَانْطَلَقَ فَجَاءَ بِأَصْحَابِهِ فَحَلَفُوا بِاللَّهِ مَا سَبُّوهُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَالَ مَعْنَاهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. رَوَى عِكْرِمَةُ عَنْهُ، قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ جَالِسًا فِي ظِلِّ شَجَرَةٍ قَدْ كَادَ الظِّلُّ يَتَقَلَّصُ عَنْهُ إِذْ قَالَ: (يَجِيئُكُمُ السَّاعَةَ رَجُلٌ أَزْرَقُ يَنْظُرُ إليكم نظر شيطان) فَنَحْنُ عَلَى ذَلِكَ إِذْ أَقْبَلَ رَجُلٌ أَزْرَقُ، فَدَعَا بِهِ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ: (عَلَامَ تَشْتُمُنِي أَنْتَ وَأَصْحَابُكَ) قَالَ: دَعْنِي أَجِيئُكَ بِهِمْ. فَمَرَّ فَجَاءَ بِهِمْ فَحَلَفُوا جَمِيعًا أنه ما كان من ذلك شي، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: (يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً) إِلَى قَوْلِهِ: (هُمُ الْخاسِرُونَ) وَالْيَهُودُ مَذْكُورُونَ في القرآن و (غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ). (أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ) أَيْ لِهَؤُلَاءِ الْمُنَافِقِينَ (عَذاباً شَدِيداً) فِي جَهَنَّمَ وَهُوَ الدَّرْكُ الْأَسْفَلُ. (إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ) أَيْ بِئْسَ الْأَعْمَالُ أَعْمَالُهُمْ (اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً) يَسْتَجِنُّونَ بِهَا مِنَ الْقَتْلِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ (إِيمَانَهُمْ) بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ هُنَا وَفِي (الْمُنَافِقُونَ) «١». أَيْ إِقْرَارُهُمُ اتَّخَذُوهُ جُنَّةً، فَآمَنَتْ أَلْسِنَتُهُمْ مِنْ خَوْفِ الْقَتْلِ، وَكَفَرَتْ قُلُوبُهُمْ (فَلَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ) فِي الدنيا بالقتل وفى الآخرة بالنار. وَالصَّدُّ الْمَنْعُ (عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ) أَيْ عَنِ الْإِسْلَامِ. وَقِيلَ: فِي قَتْلِهِمْ بِالْكُفْرِ لِمَا أَظْهَرُوهُ مِنَ النِّفَاقِ. وَقِيلَ: أَيْ بِإِلْقَاءِ الْأَرَاجِيفِ وَتَثْبِيطِ المسلمين عن الجهاد وتخويفهم.

Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi?” buyruğu hakkında Katâde şöyle demiştir: Onlar, Yahudileri dost edinen münafıklardır. { مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلا مِنْهُمْ } “Onlar ne sizdendirler ne de onlardan” buyruğu; münafıklar ne Yahudilerden ne de Müslümanlardandır, bilakis onların arasında bocalayıp durmaktadırlar, demektir. Onlar Müslümanların haberlerini Yahudilere taşıyorlardı. es-Süddî ve Mukâtil şöyle demiştir: Bu ayet, münafıklardan Abdullah b. Übeyy ve Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bunlardan biri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde oturur, sonra da onun sözlerini Yahudilere taşırdı. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem odalarından birinde bulunduğu sırada şöyle buyurdu: «Şimdi yanınıza kalbi bir zorbanın kalbi gibi olan ve şeytanın iki gözüyle bakan bir adam girecektir.» Derken içeri Abdullah b. Nebtel girdi; o, gök gözlü, esmer, kısa boylu ve seyrek sakallı biriydi. Bunun üzerine [Allah Resûlü] aleyhisselâm: «Sen ve arkadaşların bana niçin sövüyorsunuz?» buyurdu. O da bunu yapmadığına dair Allah'a yemin etti. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: «Yaptın!» buyurdu. Bunun üzerine o gidip arkadaşlarını getirdi; onlar da ona sövmediklerine dair Allah'a yemin ettiler. İşte bu ayet bunun üzerine indi. İbn Abbâs da bu anlamda [bir açıklama] yapmıştır. İkrime'nin ondan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, gölgesi neredeyse çekilmek üzere olan bir ağacın gölgesinde otururken şöyle buyurdu: «Şu an size gök gözlü, size şeytanın bakışıyla bakan bir adam gelecektir.» Biz bu haldeyken gök gözlü bir adam çıkageldi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu çağırıp: «Sen ve arkadaşların bana niçin sövüyorsunuz?» buyurdu. Adam: “Bırak beni, onları sana getireyim” dedi. Gidip onları getirdi. Hepsi de böyle bir şeyin olmadığına dair yemin ettiler. Bunun üzerine Allah azze ve celle: { يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً } “Allah onların hepsini dirilteceği gün...” ayetinden { هُمُ الْخاسِرُونَ } “...onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir” buyruğuna kadar [olan kısmı] indirdi. Yahudiler Kur'ân'da { غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “Allah'ın kendilerine gazap ettiği kimseler” olarak zikredilmişlerdir. { أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ } “Allah onlar için hazırlamıştır” yani bu münafıklar için, { عَذاباً شَدِيداً } “çetin bir azap” cehennemde [hazırlamıştır ki] o da [cehennemin] en alt tabakasıdır. { إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “Gerçekten onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” yani amelleri ne kötü amellerdir! { اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً } “Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler”, onunla öldürülmekten korunurlar. el-Hasan ve Ebû'l-Âliye buradaki ve el-Münâfikûn [Suresi'ndeki] kelimeyi hemzenin kesresiyle { إِيمَانَهُمْ } “imanlarını” şeklinde okumuşlardır1. Yani ikrarlarını bir kalkan edindiler; böylece öldürülme korkusundan dilleri iman etti, kalpleri ise inkâr etti. { فَلَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ } “Artık onlar için alçaltıcı bir azap vardır”, dünyada öldürülmekle, ahirette ise ateşle [verilecek bir azaptır]. es-Sadd (الصَّدُّ) engellemek demektir. { عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah yolundan”, yani İslam'dan [engellemek demektir]. Bir görüşe göre: Münafıklıklarını açığa vurduklarında küfürleri sebebiyle öldürülmelerini [engellemektir]. Bir diğer görüşe göre de: Asılsız haberler yayarak, Müslümanları cihattan alıkoyarak ve onları korkutarak [engellemektir].

21797. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): الآيات ١٧ الى ١٩]

[Mücadele Suresi (58): Ayetler 17-19]

21798. Metin

لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً أُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (١٧) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٨) اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطانُ فَأَنْساهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولئِكَ حِزْبُ الشَّيْطانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطانِ هُمُ الْخاسِرُونَ (١٩)

لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً أُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (١٧) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٨) اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطانُ فَأَنْساهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولئِكَ حِزْبُ الشَّيْطانِ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطانِ هُمُ الْخاسِرُونَ (١٩) “Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda vermez. Onlar cehennemliktirler; orada ebedî kalacaklardır. (17) Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridirler! (18) Şeytan onları etkisi altına almış da onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın fırkasıdır. İyi bilin ki şeytanın fırkası hüsrana uğrayanların ta kendileridir! (19)”

21799. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً أَيْ مِنْ عَذَابِهِ شَيْئًا.

Yüce Allah'ın: { لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً } “Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda vermez” buyruğudur; yani O'nun azabından hiçbir şeyi savamaz.

21800. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ: قَالَ الْمُنَافِقُونَ إِنَّ مُحَمَّدًا يَزْعُمُ أَنَّهُ ينصر يوم القيامة، لقد شقينا إذا! فو الله لتنصرنّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَنْفُسِنَا وَأَوْلَادِنَا وَأَمْوَالِنَا إِنْ كَانَتْ قيامة. فنزلت «١» يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً أَيْ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ يَوْمَ يَبْعَثُهُمْ فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ الْيَوْمَ. وَهَذَا أَمْرٌ عَجِيبٌ وَهُوَ مُغَالَطَتُهُمْ بِالْيَمِينِ غَدًا، وَقَدْ صَارَتِ الْمَعَارِفُ ضَرُورِيَّةً. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ قَوْلُهُمْ وَاللَّهِ رَبِّنا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ «٢». وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ بِإِنْكَارِهِمْ وَحَلِفِهِمْ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ:

Mukâtil şöyle demiştir: Münafıklar dediler ki: “Muhammed kıyamet gününde yardım göreceğini iddia ediyor; eğer öyleyse yandık demektir! Vallahi eğer bir kıyamet varsa, kıyamet gününde biz canlarımızla, çocuklarımızla ve mallarımızla elbette yardım göreceğiz.” Bunun üzerine «١» { يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً } “Allah onların hepsini dirilteceği gün” ayeti indi; yani Allah onları dirilteceği gün onlar için alçaltıcı bir azap vardır; { فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ } “bugün size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler”. Bu şaşılacak bir durumdur; zira bütün hakikatler apaçık ve zorunlu bilgi haline gelmişken yarın yeminle yanıltmaya kalkışacaklardır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu, onların: { وَاللَّهِ رَبِّنا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ } «٢» “Rabbimiz olan Allah'a andolsun ki biz müşrikler değildik” sözleridir. { وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ } “Ve kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar”; inkârları ve yeminleriyle bir şey elde edeceklerini sanırlar. İbn Zeyd şöyle demiştir:

21801. Metin

ظَنُّوا أَنَّهُمْ يَنْفَعُهُمْ فِي الْآخِرَةِ. وَقِيلَ: وَيَحْسَبُونَ فِي الدُّنْيَا أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ لِأَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ يَعْلَمُونَ الْحَقَّ بِاضْطِرَارٍ. وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ. وَعَنِ ابْنُ عَبَّاسٍ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ:

bunun ahirette kendilerine fayda vereceğini zannettiler. Şöyle de denilmiştir: Dünyada iken bir şey üzerinde olduklarını sanırlar; çünkü ahirette hakkı zorunlu olarak bileceklerdir. Birinci görüş daha açıktır. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

21802. Metin

«يُنَادِي مُنَادٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَيْنَ خُصَمَاءُ اللَّهِ فَتَقُومُ الْقَدَرِيَّةُ مُسْوَدَّةٌ وُجُوهُهُمْ مُزْرَقَّةٌ أَعْيُنِهِمْ مَائِلٌ شِدْقُهُمْ يَسِيلُ لُعَابُهُمْ فَيَقُولُونَ وَاللَّهِ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِكَ شَمْسًا وَلَا قَمَرًا وَلَا صَنَمًا وَلَا وَثَنًا، وَلَا اتَّخَذْنَا مِنْ دُونِكَ إِلَهًا». قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: صَدَقُوا وَاللَّهِ! أَتَاهُمُ الشِّرْكُ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ، ثُمَّ تَلَا وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكاذِبُونَ هُمْ وَاللَّهِ الْقَدَرِيَّةُ. ثَلَاثًا.

“Kıyamet gününde bir münadi: 'Allah'ın hasımları nerede?' diye seslenir; bunun üzerine Kaderiyye yüzleri kararmış, gözleri göğermiş, avurtları eğrilmiş, salyaları akar bir vaziyette kalkarlar ve: 'Vallahi biz senden başka ne güneşe, ne aya, ne puta ne de heykellere taptık ve senden başka bir ilah da edinmedik' derler.” İbn Abbâs dedi ki: “Vallahi doğru söylediler! Şirk onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Sonra şu ayeti okudu: { وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكاذِبُونَ } “Ve kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridirler!” İbn Abbâs üç defa: “Vallahi onlar Kaderiyye'dir” dedi.

21803. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطانُ أَيْ غَلَبَ وَاسْتَعْلَى، أَيْ بِوَسْوَسَتِهِ فِي الدُّنْيَا.

Yüce Allah'ın: { اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطانُ } “Şeytan onları etkisi altına almış” buyruğudur; yani dünyadaki vesvesesiyle onlara galip gelmiş ve üstünlük sağlamıştır.

21804. Metin

وَقِيلَ: قَوِيَ عَلَيْهِمْ. وَقَالَ الْمُفَضَّلُ: أَحَاطَ بِهِمْ. وَيَحْتَمِلُ رَابِعًا أَيْ جَمَعَهُمْ وَضَمَّهُمْ. يُقَالُ:

Onlara karşı güç kazandı da denilmiştir. el-Mufaddal ise: “Onları kuşattı” demiştir. Dördüncü bir ihtimal olarak; onları toplayıp bir araya getirdi manasına da gelebilir. Arapçada:

21805. Metin

أَحْوَذَ الشَّيْءَ أَيْ جَمَعَهُ وَضَمَّ بَعْضَهُ إِلَى بَعْضٍ، وَإِذَا جَمَعَهُمْ فقد غلبهم وقوى عليهم وأحاط بهم.

Ahveze'ş-şey'e (أحوذ الشيء) [denilir ki bu], bir şeyi topladı ve parçalarını birbirine kattı demektir. [Şeytan] onları toplayıp bir araya getirdiğinde ise artık onlara galip gelmiş, onlara karşı güç kazanmış ve onları çepeçevre kuşatmış olur.12

21806. Metin

فَأَنْساهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أَيْ أَوَامِرَهُ فِي الْعَمَلِ بِطَاعَتِهِ. وَقِيلَ: زَوَاجِرَهُ فِي النَّهْيِ عَنْ مَعْصِيَتِهِ.

{ فَأَنْساهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ } “da onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur” yani O'na itaatle amel etme hususundaki emirlerini [unutturmuştur]. O'na isyandan sakındıran yasaklarını unutturmuştur da denilmiştir.

21807. Metin

وَالنِّسْيَانُ قَدْ يَكُونُ بِمَعْنَى الْغَفْلَةِ، وَيَكُونُ بِمَعْنَى التَّرْكِ، وَالْوَجْهَانِ مُحْتَمَلَانِ هُنَا. أُولئِكَ حِزْبُ الشَّيْطانِ طَائِفَتُهُ وَرَهْطُهُ أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطانِ هُمُ الْخاسِرُونَ فِي بَيْعِهِمْ، لِأَنَّهُمْ بَاعُوا الْجَنَّةَ بِجَهَنَّمَ، وباعوا الهدى بالضلالة.

Nisyan (unutma) bazen gaflet anlamında, bazen de terk etme anlamında kullanılır; burada her iki vecih de muhtemeldir. { أُولئِكَ حِزْبُ الشَّيْطانِ } “İşte onlar şeytanın fırkasıdır” onun topluluğu ve cemaatidir. { أَلا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطانِ هُمُ الْخاسِرُونَ } “İyi bilin ki şeytanın fırkası hüsrana uğrayanların ta kendileridir!” alışverişlerinde [hüsrana uğrayanlardır]; zira onlar cenneti cehennem karşılığında satmışlar, hidayeti de dalalet karşılığında satmışlardır.

21808. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Mücadele Suresi (58): Ayetler 20-21]

21809. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ (٢٠) كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢١)

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ (٢٠) كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢١) “Allah'a ve Resûlü'ne karşı sınır koyup başkaldıranlar var ya, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar. (20) Allah: 'Andolsun ki ben ve elçilerim mutlaka galip geleceğiz' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. (21)”

21810. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ تَقَدَّمَ أَوَّلَ السُّورَةِ. أُولئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ أَيْ مِنْ جُمْلَةِ الْأَذِلَّاءِ لَا أَذَلَّ مِنْهُمْ كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَيْ قَضَى اللَّهُ ذَلِكَ.

Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve Resûlü'ne karşı sınır koyup başkaldıranlar” buyruğunun açıklaması surenin başında geçmişti. { أُولئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ } “İşte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar” yani zelil olanların topluluğundandırlar; onlardan daha zelili yoktur. { كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ } “Allah: 'Mutlaka galip geleceğiz' diye yazmıştır” yani Allah bunu takdir edip hükme bağlamıştır.

21811. Metin

وَقِيلَ: كَتَبَ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ، عَنْ قَتَادَةَ. الْفَرَّاءُ: كَتَبَ بِمَعْنَى قَالَ. أَنَا تَوْكِيدٌ وَرُسُلِي مَنْ بُعِثَ مِنْهُمْ بِالْحَرْبِ فَإِنَّهُ غَالِبٌ «١» بِالْحَرْبِ، وَمَنْ بُعِثَ مِنْهُمْ بِالْحُجَّةِ فَإِنَّهُ غَالِبٌ «١» بِالْحُجَّةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ قَالَ الْمُؤْمِنُونَ: لَئِنْ فَتَحَ اللَّهُ لَنَا مَكَّةَ وَالطَّائِفَ وَخَيْبَرَ وَمَا حَوْلَهُنَّ رَجَوْنَا أَنْ يُظْهِرَنَا اللَّهُ عَلَى فَارِسَ والروم، فقال عبد الله بن أبىّ بن سَلُولَ: أَتَظُنُّونَ الرُّومَ وَفَارِسَ مِثْلَ الْقُرَى الَّتِي غَلَبْتُمْ عَلَيْهَا؟! وَاللَّهِ إِنَّهُمْ لَأَكْثَرُ عَدَدًا، وَأَشَدُّ بَطْشًا مِنْ أَنْ تَظُنُّوا فِيهِمْ ذَلِكَ، فَنَزَلَتْ: لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي». نَظِيرُهُ: وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنا لِعِبادِنَا الْمُرْسَلِينَ إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ، وَإِنَّ جُنْدَنا لَهُمُ الْغالِبُونَ «٢».

Katâde'den nakledildiğine göre: Levh-i Mahfûz'da yazmıştır, denilmiştir. Ferrâ: “Yazdı lafzı söyledi manasındadır” demiştir. { أَنَا } “Ben” tekittir; { وَرُسُلِي } “ve elçilerim”; onlardan savaşla gönderilen kimse savaşla galip gelir «١», delil ve hüccetle gönderilen kimse de hüccetle galip gelir «١». Mukâtil şöyle demiştir: Müminler: “Eğer Allah Mekke'yi, Tâif'i, Hayber'i ve etraflarını bize fethettirirse, Allah'ın bizi Fars ve Bizans'a da galip kılmasını umarız” dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy b. Selûl: “Siz Bizans ve Fars'ı üstün geldiğiniz köyler gibi mi sanıyorsunuz?! Vallahi onlar sayıca çok daha fazla, güç bakımından da sizin haklarında böyle düşünemeyeceğiniz kadar daha çetindirler” dedi. Bunun üzerine: “Andolsun ki ben ve elçilerim mutlaka galip geleceğiz” ayeti indi. Bunun benzeri şu ayettir: { وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنا لِعِبادِنَا الْمُرْسَلِينَ إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ وَإِنَّ جُنْدَنا لَهُمُ الْغالِبُونَ } «٢» “Andolsun ki peygamber kullarımıza sözümüz geçmişti: Mutlaka kendilerine yardım edilecektir ve şüphesiz bizim ordumuz galip gelecektir.”

21812. Metin

[سورة المجادلة (٥٨): آية ٢٢]

[Mücadele Suresi (58): Ayet 22]

21813. Metin

لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كانُوا آباءَهُمْ أَوْ أَبْناءَهُمْ أَوْ إِخْوانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٢٢)

{ لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كانُوا آباءَهُمْ أَوْ أَبْناءَهُمْ أَوْ إِخْوانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resûlü'ne karşı sınır koyup başkaldıran kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte onlar [öyle kimselerdir ki Allah], kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere girdirecektir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın tarafı (hizbi) olanlardır. Dikkat edin; şüphesiz kurtuluşa erenler, Allah'ın tarafı olanların ta kendileridir!” (22)

21814. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

Bunda iki mesele vardır:

21815. Metin

الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ أَيْ يُحِبُّونَ وَيُوَالُونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ تَقَدَّمَ «١» وَلَوْ كانُوا آباءَهُمْ قَالَ السُّدِّيُّ: نَزَلَتْ فِي [عبد الله بن «٢»] عبد الله بن أبي، جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَشَرِبَ النَّبِيُّ ﷺ مَاءً، فَقَالَ لَهُ: بِاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَبْقَيْتَ مِنْ شَرَابِكَ فَضْلَةً أُسْقِيهَا أَبِي، لَعَلَّ اللَّهَ يُطَهِّرُ بِهَا قَلْبَهُ؟ فَأَفْضَلَ لَهُ فَأَتَاهُ بِهَا، فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ: مَا هَذَا؟ فَقَالَ:

Birincisi - Yüce Allah'ın: { لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun (...) sevgi beslediğini göremezsin” yani sevdiklerini ve dost edindiklerini; { مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve Resûlü'ne karşı sınır koyup başkaldıran kimselere” [ifadesi] daha önce geçti «١». { وَلَوْ كانُوا آباءَهُمْ } “Babaları (...) da olsa”. Süddî şöyle demiştir: [Abdullah b. «٢»] Abdullah b. Übeyy hakkında indi. O, Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in yanında oturuyordu. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] su içti. Bunun üzerine ona: “Allah için ey Allah'ın Resûlü, içeceğinden arta kalan bir fazlalığı bana bırakmaz mısın, onu babama içireyim de belki Allah onun vesilesiyle kalbini temizler?” dedi. [Resûlullah] ona artırıp verdi, o da bunu babasına getirdi. Abdullah [b. Übeyy] ona: “Bu nedir?” dedi. O da:

21816. Metin

هِيَ فَضْلَةٌ مِنْ شَرَابِ النَّبِيِّ ﷺ جئتك بها تشر بها لَعَلَّ اللَّهَ يُطَهِّرُ قَلْبَكَ بِهَا.

“Bu, Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in içeceğinden artandır; içesin de belki Allah bunun vesilesiyle kalbini temizler diye sana getirdim” dedi.

21817. Metin

فَقَالَ لَهُ أَبُوهُ: فَهَلَّا جِئْتَنِي بِبَوْلِ أُمِّكَ فَإِنَّهُ أَطْهَرُ مِنْهَا. فَغَضِبَ وَجَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ، وَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَمَا أَذِنْتَ لِي فِي قَتْلِ أَبِي؟ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:

Babası ona: “Bana annenin sidiğini getirseydin ya, zira o bundan daha temizdir!” dedi. Bunun üzerine [oğlu] öfkelendi ve Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e gelip: “Ey Allah'ın Resûlü! Babamı öldürmem için bana izin vermez misin?” dedi. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] de:

21818. Metin

«بَلْ تَرْفُقُ بِهِ وتحسن إليه». وقال ابن جريح: حُدِّثْتُ أَنَّ أَبَا قُحَافَةَ سَبَّ النَّبِيَّ ﷺ فَصَكَّهُ أَبُو بَكْرٍ ابْنُهُ صَكَّةً فَسَقَطَ مِنْهَا عَلَى وَجْهِهِ، ثُمَّ أَتَى النَّبِيَّ ﷺ فَذَكَرَ ذَلِكَ له، فقال: «أوفعلته، لَا تَعُدْ إِلَيْهِ، فَقَالَ: وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ نبيّا ولو كَانَ السَّيْفُ مِنِّي قَرِيبًا لِقِتْلَتُهُ. وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: نَزَلَتْ فِي أَبِي عُبَيْدَةَ بْنِ الْجَرَّاحِ، قَتَلَ أَبَاهُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الْجَرَّاحِ يَوْمَ أُحُدٍ وَقِيلَ: يَوْمَ بَدْرٍ. وَكَانَ الْجَرَّاحُ يَتَصَدَّى لِأَبِي عُبَيْدَةَ وَأَبُو عُبَيْدَةَ يَحِيدُ عَنْهُ، فَلَمَّا أَكْثَرَ قَصَدَ إِلَيْهِ أَبُو عُبَيْدَةَ فَقَتَلَهُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ حِينَ قَتَلَ أَبَاهُ: «لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ» الْآيَةَ. قَالَ الْوَاقِدِيُّ: كذلك يقول أهل الشام. وقد سألت رجالا من بنى الحرث بْنِ فِهْرٍ فَقَالُوا: تُوُفِّيَ أَبُوهُ مِنْ قَبْلِ الإسلام. أَوْ أَبْناءَهُمْ يعنى أبا بكر دعى ابْنَهُ عَبْدَ اللَّهِ إِلَى الْبِرَازِ يَوْمَ بَدْرٍ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «مَتِّعْنَا بِنَفْسِكَ يَا أَبَا بَكْرٍ أَمَا تَعْلَمُ أَنَّكَ عِنْدِي بِمَنْزِلَةِ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ». أَوْ إِخْوانَهُمْ يَعْنِي مصعب بن عمير

«Aksine ona yumuşak davran ve ona iyilik et!»12 İbn Cüreyc dedi ki: Bana anlatıldığına göre Ebû Kuhâfe, Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e sövdü. Bunun üzerine oğlu Ebû Bekir ona öyle bir tokat attı ki, bundan dolayı yüzüstü yere düştü. Sonra [Ebû Bekir] Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e gelip bu durumu ona anlattı. Bunun üzerine [Allah Resûlü]: «Bunu gerçekten yaptın mı? Bir daha böyle bir şey yapma!» buyurdu. [Ebû Bekir]: “Seni hak ile peygamber olarak gönderene yemin olsun ki, şayet kılıç bana yakın olsaydı mutlaka onu öldürürdüm!” dedi. İbn Mes'ûd da şöyle demiştir: [Bu ayet] Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh hakkında inmiştir; Uhud günü -Bedir günü de denilmiştir- babası Abdullah b. el-Cerrâh'ı öldürmüştü. Cerrâh, Ebû Ubeyde'nin karşısına çıkıyor, Ebû Ubeyde ise ondan kaçınıyordu. [Babası] bunu ileri götürünce, Ebû Ubeyde ona yönelip onu öldürdü. Babasını öldürdüğü vakit Allah Teâlâ: { لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın...” ayetini indirdi. Vâkıdî dedi ki: Şam ehli de böyle demektedir. Ben Benî el-Hâris b. Fihr'den birtakım kimselere sordum da onlar: “Babası İslam'dan önce vefat etti” dediler. { أَوْ أَبْناءَهُمْ } “Veya oğulları (...) da olsa”; yani Ebû Bekir Bedir günü oğlu Abdullah'ı teke tek savaşa (mübarezeye) çağırmıştı da Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Bizi kendinden mahrum etme ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen benim katımda işitme ve görme [duyusu] konumundasın!» buyurdu. { أَوْ إِخْوانَهُمْ } “Veya kardeşleri (...) da olsa”; yani Mus'ab b. Umeyr...

21819. Metin

قَتَلَ أَخَاهُ عُبَيْدَ بْنَ عُمَيْرٍ يَوْمَ بَدْرٍ. أَوْ عَشِيرَتَهُمْ يَعْنِي عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَتَلَ خاله العاص ابن هِشَامِ بْنِ الْمُغِيرَةِ يَوْمَ بَدْرٍ، وَعَلِيًّا وَحَمْزَةَ قَتَلَا عُتْبَةَ وَشَيْبَةَ وَالْوَلِيدَ يَوْمَ بَدْرٍ. وَقِيلَ: إِنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي حَاطِبِ بْنِ أَبِي بَلْتَعَةَ، لَمَّا كَتَبَ إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ بِمَسِيرِ النَّبِيِّ ﷺ عَامَ الْفَتْحِ، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ أَوَّلَ سُورَةِ «الْمُمْتَحَنَةِ» إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. بَيَّنَ أَنَّ الْإِيمَانَ يَفْسُدُ بِمُوَالَاةِ الْكُفَّارِ وَإِنْ كَانُوا أَقَارِبَ.

Bedir günü kardeşi Ubeyd b. Umeyr'i öldürdü. { أَوْ عَشِيرَتَهُمْ } “Veya akrabaları (...) da olsa”; yani Ömer b. el-Hattâb Bedir günü dayısı el-Âs b. Hişâm b. el-Mugîre'yi öldürdü; Ali ve Hamza da Bedir günü Utbe, Şeybe ve Velîd'i öldürdüler. Ayetin, Hatıb b. Ebî Beltea hakkında -Feth yılında Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in seferini Mekkelilere mektupla bildirdiğinde- indiği de söylenmiştir; nitekim bunun açıklaması Mümtehine Suresi'nin başında -inşâallahu teâlâ- gelecektir. [Ayet], akraba bile olsalar kâfirleri dost edinmekle imanın bozulacağını açıklamıştır.

21820. Metin

الثَّانِيَةَ- اسْتَدَلَّ مَالِكٌ ﵀ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ عَلَى مُعَادَاةِ الْقَدَرِيَّةِ وَتَرْكِ مُجَالَسَتِهِمْ.

İkincisi - Mâlik [rahimehullâh] bu ayetten, Kaderiyye'ye düşmanlık beslemeye ve onlarla bir arada oturmayı terk etmeye delil getirmiştir.

21821. Metin

قَالَ أَشْهَبُ عَنْ مَالِكٍ: لَا تُجَالِسِ الْقَدَرِيَّةَ وَعَادِهِمْ فِي اللَّهِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ.

Eşheb, Mâlik'ten rivayet etti: “Kaderiyye ile oturup kalkma ve Yüce Allah'ın: { لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; Allah'a ve Resûlü'ne karşı sınır koyup başkaldıran kimselere sevgi beslediğini göremezsin” sözünden dolayı Allah uğruna onlara düşmanlık et.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.