Mâide Suresi Tefsiri

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6056. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ رب يسر تفسير سورة المائدة بِحَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى وَقُوَّتِهِ، وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ بِإِجْمَاعٍ، وَرُوِيَ أَنَّهَا نَزَلَتْ مُنْصَرَفَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ. وَذَكَرَ النَّقَّاشُ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ أَنَّهُ قَالَ: لَمَّا رَجَعَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ من الْحُدَيْبِيَةِ قَالَ: (يَا عَلِيُّ أَشَعَرْتَ أَنَّهُ نَزَلَتْ عَلَيَّ سُورَةُ الْمَائِدَةِ وَنِعْمَتِ الْفَائِدَةُ). قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: هَذَا حَدِيثٌ مَوْضُوعٌ لَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ اعْتِقَادُهُ، أَمَا إِنَّا نَقُولُ: سُورَةُ" الْمَائِدَةِ، وَنِعْمَتِ الْفَائِدَةُ" فَلَا نَأْثِرُهُ عَنْ أَحَدٍ وَلَكِنَّهُ كَلَامٌ حَسَنٌ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا عِنْدِي لَا يُشْبِهُ كَلَامَ النَّبِيِّ ﷺ. وَرُوِيَ عَنْهُ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (سُورَةُ الْمَائِدَةِ تُدْعَى فِي مَلَكُوتِ اللَّهِ الْمُنْقِذَةَ تُنْقِذُ صَاحِبَهَا مِنْ أَيْدِي مَلَائِكَةِ الْعَذَابِ). وَمِنْ هَذِهِ السُّورَةِ مَا نَزَلَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ، وَمِنْهَا مَا أُنْزِلَ عَامَ الْفَتْحِ وَهُوَ قوله تعالى:" وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ"] المائدة: ٢] الْآيَةَ. وَكُلُّ مَا أُنْزِلَ مِنَ الْقُرْآنِ بَعْدَ هِجْرَةِ النَّبِيِّ ﷺ فَهُوَ مَدَنِيٌّ، سَوَاءٌ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ أَوْ فِي سَفَرٍ مِنَ الْأَسْفَارِ. وَإِنَّمَا يُرْسَمُ بِالْمَكِّيِّ مَا نَزَلَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ. وَقَالَ أَبُو مَيْسَرَةَ:" الْمَائِدَةُ" مِنْ آخِرِ مَا نَزَلَ لَيْسَ فِيهَا مَنْسُوخٌ، وَفِيهَا ثَمَانِ عَشْرَةَ فَرِيضَةً لَيْسَتْ فِي غَيْرِهَا، وَهِيَ:" الْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ"] المائدة: ٣]،" وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ"،" وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ"] المائدة: ٤]،" وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ"] المائدة: ٥] " وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ"] المائدة: ٥]، وتمام الطهور" إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ"] المائدة: ٦]،" وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ"] المائدة: ٣٨]،" لا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ"] المائدة: ٩٥] إلى قوله:" عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ"] المائدة: ٩٥] وَ" مَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ وَلا وَصِيلَةٍ وَلا حامٍ ١٠"] المائدة: ١٠٣]. وَقَوْلُهُ تَعَالَى:" شَهادَةُ بَيْنِكُمْ إِذا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ١٠"] المائدة: ١٠٦] الْآيَةَ. قُلْتُ: وَفَرِيضَةٌ تَاسِعَةَ عَشْرَةَ وَهِيَ قَوْلُهُ ﷿:" وَإِذا نادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ"] المائدة: ٥٨] لَيْسَ لِلْأَذَانِ ذِكْرٌ فِي الْقُرْآنِ إِلَّا فِي هَذِهِ السُّورَةِ، أَمَّا مَا جَاءَ فِي سُورَةِ" الْجُمُعَةِ" فَمَخْصُوصٌ بِالْجُمُعَةِ،

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Rabbim kolaylaştır. Yüce Allah’ın havl ve kuvvetiyle Mâide Suresi tefsiri: Bu sure icmâ ile Medenîdir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Hudeybiye’den dönüşü esnasında indiği rivayet edilmiştir. Nakkâş, Ebû Seleme’den naklederek şöyle dediğini zikretmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye’den döndüğünde: (Ey Ali! Bana Mâide Suresi’nin indiğini ve ne güzel bir kazanç olduğunu bildin mi?) buyurdu. İbnü’l-Arabî şöyle demiştir: Bu uydurma bir hadistir, bir Müslümanın buna inanması helal olmaz. Bizim "Mâide Suresi ne güzel bir faydadır/kazançtır" dememize gelince; bunu kimseden rivayet olarak nakletmeyiz, fakat güzel bir sözdür. İbn Atiyye de şöyle demiştir: Bu bana göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözüne benzememektedir. Ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: (Mâide Suresi Allah’ın melekûtunda 'el-Münkize' (kurtarıcı) diye isimlendirilir; sahibini azap meleklerinin ellerinden kurtarır). Bu sureden bazısı Veda Haccı’nda inmiştir; bazısı da Fetih yılında indirilmiştir ki o da Yüce Allah’ın: "وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ" [el-Mâide 5/2] ayetidir. Kur’an’dan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hicretinden sonra indirilen her şey Medenîdir; ister Medine’de insin, ister yolculuklardan birinde insin. Mekkî olarak nitelendirilen ise ancak hicretten önce inendir. Ebû Meysere şöyle demiştir: "el-Mâide", en son inenlerdendir; onda neshedilmiş [ayet] yoktur. Onda başka surelerde bulunmayan on sekiz farz vardır ki onlar da şunlardır: "الْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ" [el-Mâide 5/3], "وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ", "وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ" [el-Mâide 5/4], "وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ" [el-Mâide 5/5], "وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ" [el-Mâide 5/5], abdestin tamamlanması: "إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ" [el-Mâide 5/6], "وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ" [el-Mâide 5/38], "لا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ" [el-Mâide 5/95] ayetinden "عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ" [el-Mâide 5/95] sözüne kadar olan kısım, "مَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ وَلا وَصِيلَةٍ وَلا حامٍ" [el-Mâide 5/103] ve Yüce Allah’ın: "شَهادَةُ بَيْنِكُمْ إِذا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ" [el-Mâide 5/106] ayetidir. Derim ki: On dokuzuncu bir farz daha vardır ki o da Azîz ve Celîl olan [Allah]’ın: "وَإِذا نادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ" [el-Mâide 5/58] buyruğudur. Kur’an’da ezandan bu sure dışında bahsedilmemiştir; "el-Cuma" Suresi’nde gelen ise sadece cuma namazına mahsustur,

6057. Metin

وَهُوَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ عَامٌّ لِجَمِيعِ الصَّلَوَاتِ. وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَرَأَ سُورَةَ" الْمَائِدَةِ" فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ وَقَالَ: (يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ سُورَةَ الْمَائِدَةِ مِنْ آخِرِ مَا نَزَلَ فَأَحِلُّوا حَلَالَهَا وَحَرِّمُوا حَرَامَهَا) وَنَحْوَهُ عَنْ عَائِشَةَ ﵂ مَوْقُوفًا، قَالَ جُبَيْرُ بْنُ نُفَيْرٍ: دَخَلْتُ عَلَى عَائِشَةَ ﵂ فَقَالَتْ: هَلْ تَقْرَأُ سُورَةَ" الْمَائِدَةِ"؟ فَقُلْتُ: نَعَمْ، فَقَالَتْ: فَإِنَّهَا مِنْ آخِرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ، فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهَا مِنْ حَلَالٍ فَأَحِلُّوهُ وَمَا وَجَدْتُمْ فِيهَا مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: لَمْ يُنْسَخْ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ إِلَّا قَوْلُهُ:" وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ" [المائدة: ٢] الْآيَةَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: نُسِخَ مِنْهَا" أَوْ آخَرانِ مِنْ غَيْرِكُمْ ١٠" [المائدة: ١٠٦].

Bu surede ise bütün namazlar için geneldir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edildiğine göre o, Veda Haccı’nda Mâide Suresi’ni okumuş ve: (Ey insanlar! Şüphesiz ki Mâide Suresi en son inenlerdendir; onun helal kıldığını helal sayın, haram kıldığını da haram sayın) buyurmuştur. Benzer bir rivayet Âişe radıyallâhu anhâ’dan mevkuf olarak nakledilmiştir. Cübeyr b. Nufeyr şöyle demiştir: Âişe radıyallâhu anhâ’nın yanına girdim, bana: "Mâide Suresi’ni okur musun?" dedi. Ben: "Evet" dedim. Bunun üzerine: "Muhakkak ki o, Allah’ın en son indirdiği şeylerdendir; onda helalden ne bulursanız onu helal sayın, haramdan ne bulursanız onu da haram sayın" dedi. Şa‘bî şöyle demiştir: Bu sureden sadece: "وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ" [el-Mâide 5/2] ayeti neshedilmiştir. Bazıları da: Ondan "أَوْ آخَرانِ مِنْ غَيْرِكُمْ" [el-Mâide 5/106] ayeti neshedilmiştir, demiştir.

6058. Metin

[سورة المائدة (٥): آيَةً ١]

[Mâide Suresi (5): Ayet 1]

6059. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

6060. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١) } “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla ve size okunacak olanlar müstesna olmak üzere sağmal hayvanlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir. (1)”

6061. Metin

فِيهِ سَبْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا) ١٠ قَالَ عَلْقَمَةُ: كُلُّ مَا فِي الْقُرْآنِ" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ١٠" فَهُوَ مدني و" يا أَيُّهَا النَّاسُ"] النساء: ١] فَهُوَ مَكِّيٌّ، وَهَذَا خُرِّجَ عَلَى الْأَكْثَرِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَهَذِهِ الْآيَةُ مِمَّا تَلُوحُ فَصَاحَتُهَا وَكَثْرَةُ مَعَانِيهَا عَلَى قِلَّةِ أَلْفَاظِهَا لِكُلِّ ذِي بَصِيرَةٍ بِالْكَلَامِ، فَإِنَّهَا تَضَمَّنَتْ خَمْسَةَ أَحْكَامٍ: الْأَوَّلُ: الْأَمْرُ بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ، الثَّانِي: تَحْلِيلُ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ، الثَّالِثُ- اسْتِثْنَاءُ مَا يَلِي بَعْدَ ذَلِكَ، الرَّابِعُ- اسْتِثْنَاءُ حَالِ الْإِحْرَامِ فِيمَا يُصَادُ، الْخَامِسُ- مَا تَقْتَضِيهِ الْآيَةُ مِنْ إِبَاحَةِ الصَّيْدِ لِمَنْ لَيْسَ بِمُحْرِمٍ. وَحَكَى النَّقَّاشُ أَنَّ أَصْحَابَ الْكِنْدِيِّ قَالُوا لَهُ: أَيُّهَا الْحَكِيمُ اعْمَلْ لَنَا مِثْلَ هَذَا الْقُرْآنِ فَقَالَ: نَعَمْ! أَعْمَلُ مِثْلَ بَعْضِهِ، فَاحْتَجَبَ أَيَّامًا كَثِيرَةً ثُمَّ خَرَجَ فَقَالَ: وَاللَّهِ مَا أَقْدِرُ وَلَا يُطِيقُ هَذَا أَحَدٌ، إِنِّي فَتَحْتُ الْمُصْحَفَ فَخَرَجَتْ سُورَةُ" الْمَائِدَةِ" فَنَظَرْتُ فَإِذَا هُوَ قَدْ نَطَقَ بِالْوَفَاءِ وَنَهْيٌ عَنِ النَّكْثِ، وَحَلَّلَ تَحْلِيلًا عَامًا،

Bunda yedi mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah’ın { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } “Ey iman edenler!” buyruğudur. Alkame şöyle demiştir: Kur’an’da geçen her “Ey iman edenler!” [hitabı] Medenî, { يَا أَيُّهَا النَّاسُ } [en-Nisâ 4/1] [hitabı] ise Mekkîdir. Bu [hüküm] çoğunluğa göredir ve daha önce geçmişti.1 Bu ayet, sözden anlayan her basiret sahibi için lafzının azlığına rağmen anlamının çokluğu ve fesahati parıldayan [ayetlerdendir]. Zira bu ayet beş hükmü içermektedir: Birincisi: Akitlere vefa gösterme emri; ikincisi: Sağmal hayvanların helal kılınması; üçüncüsü: Bundan sonra gelen şeyin istisna edilmesi; dördüncüsü: Avlanan hayvanlar konusunda ihram hâlinin istisna edilmesi; beşincisi: Ayetin, ihramlı olmayan kimse için avın mubah olmasını gerektirmesi. en-Nakkâş, el-Kindî’nin talebelerinin kendisine: “Ey bilge kişi! Bize şu Kur’an’ın benzerini yap” dediklerini nakletmiştir. O da: “Evet! Bir kısmının benzerini yaparım” demiş; günlerce insanlardan uzaklaşıp bir yere kapanmış, sonra çıkıp şöyle demiştir: “Vallahi güç yetiremiyorum, buna hiç kimsenin de gücü yetmez. Mushaf’ı açtım, karşıma Mâide suresi çıktı. Bir baktım ki, o [ayette Allah] vefayı emretmiş, ahdi bozmayı yasaklamış, genel bir helal kılma hükmü vermiş,

6062. Metin

ثُمَّ اسْتَثْنَى اسْتِثْنَاءً بَعْدَ اسْتِثْنَاءٍ، ثُمَّ أَخْبَرَ عَنْ قُدْرَتِهِ وَحِكْمَتِهِ فِي سَطْرَيْنِ، وَلَا يَقْدِرُ أَحَدٌ أَنْ يَأْتِيَ بِهَذَا إِلَّا فِي أَجْلَادٍ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَوْفُوا) ٤٠ يُقَالُ: وَفَى وَأَوْفَى لُغَتَانِ! قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَمَنْ أَوْفى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ" «١»] التوبة: ١١١]، وقال تعالى:" وَإِبْراهِيمَ الَّذِي وَفَّى" «٢»] النجم: ٣٧] وقال الشاعر: «٣»

sonra istisna üstüne istisna yapmış, ardından iki satırda kudretini ve hikmetini haber vermiştir. Buna hiç kimse ancak ciltler dolusu [kitapla] güç yetirebilir." İkincisi: Yüce Allah’ın: (أَوْفُوا) buyruğudur. Vefâ (وفى) ve evfâ (أوفى) denir; iki ayrı lehçedir! Yüce Allah: "وَمَنْ أَوْفى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ" «١» [et-Tevbe 9/111] buyurmuş, yine Yüce [Allah]: "وَإِبْراهِيمَ الَّذِي وَفَّى" «٢» [en-Necm 53/37] buyurmuştur. Şair de şöyle demiştir: «٣»

6063. Metin

أَمَّا ابْنُ طَوْقٍ فَقَدْ أَوْفَى بِذِمَّتِهِ ... كَمَا وَفَى بِقِلَاصِ النَّجْمِ حَادِيهَا

İbn Tavḳ’a gelince o ahdine tam vefa gösterdi ... Tıpkı Süreyya’nın genç develerine devecisinin vefa gösterdiği gibi.

6064. Metin

فَجَمَعَ بَيْنَ اللُّغَتَيْنِ. (بِالْعُقُودِ) الْعُقُودُ الرُّبُوطُ، وَاحِدُهَا عَقْدٌ، يُقَالُ: عَقَدْتُ الْعَهْدَ وَالْحَبْلَ، وَعَقَدْتُ الْعَسَلَ «٤» فَهُوَ يُسْتَعْمَلُ فِي الْمَعَانِي وَالْأَجْسَامِ، قَالَ الْحُطَيْئَةُ:

Böylece iki lehçeyi bir arada kullanmıştır. (بِالْعُقُودِ) el-Ukûd (الْعُقُودُ), bağlar demektir; tekili akd (عَقْدٌ)dir. Ahdi ve ipi bağladım (عَقَدْتُ الْعَهْدَ وَالْحَبْلَ), balı koyulaştırdım/bağladım (عَقَدْتُ الْعَسَلَ) «٤» denir. Dolayısıyla hem manalar hem de cisimler için kullanılır. el-Hutay’e şöyle demiştir:

6065. Metin

قَوْمٌ إِذَا عَقَدُوا عَقْدًا لِجَارِهِمُ ... شَدُّوا الْعِنَاجَ وَشَدُّوا فَوْقَهُ الْكَرَبَا «٥»

Onlar komşularına bir ahit bağladıkları zaman ... İpi sıkı bağlar, üzerine de kovanın sağlam ipini sımsıkı düğümlerler. «٥»

6066. Metin

فَأَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ، قَالَ الْحَسَنُ: يَعْنِي بِذَلِكَ عُقُودَ الدَّيْنِ وَهِيَ مَا عَقَدَهُ الْمَرْءُ عَلَى نَفْسِهِ، مِنْ بَيْعٍ وَشِرَاءٍ وَإِجَارَةٍ وَكِرَاءٍ وَمُنَاكَحَةٍ وَطَلَاقٍ وَمُزَارَعَةٍ وَمُصَالَحَةٍ وَتَمْلِيكٍ وَتَخْيِيرٍ وَعِتْقٍ وَتَدْبِيرٍ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأُمُورِ، مَا كَانَ ذَلِكَ غَيْرَ خَارِجٍ عَنِ الشَّرِيعَةِ، وَكَذَلِكَ مَا عَقَدَهُ عَلَى نَفْسِهِ لِلَّهِ مِنَ الطَّاعَاتِ، كَالْحَجِّ وَالصِّيَامِ وَالِاعْتِكَافِ وَالْقِيَامِ وَالنَّذْرِ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنْ طَاعَاتِ مِلَّةِ الْإِسْلَامِ. وَأَمَّا نَذْرُ المباح فلا يلزم بإجماع من الامة، قال ابْنُ الْعَرَبِيِّ. ثُمَّ قِيلَ: إِنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي أَهْلِ الْكِتَابِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ" [آل عمران: ١٨٧] «٦». قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: هُوَ خَاصٌّ بِأَهْلِ الْكِتَابِ وَفِيهِمْ نَزَلَتْ. وَقِيلَ: هِيَ عَامَّةٌ وَهُوَ الصَّحِيحُ، فَإِنَّ لَفْظَ الْمُؤْمِنِينَ يَعُمُّ مُؤْمِنِي أَهْلِ الْكِتَابِ، لِأَنَّ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ اللَّهِ عَقْدًا فِي أَدَاءِ الْأَمَانَةِ فِيمَا فِي كِتَابِهِمْ مِنْ أَمْرِ مُحَمَّدٍ ﷺ، «٧» فَإِنَّهُمْ مَأْمُورُونَ بِذَلِكَ فِي قَوْلِهِ:" أَوْفُوا بِالْعُقُودِ" وَغَيْرِ مَوْضِعٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:" أَوْفُوا بِالْعُقُودِ" مَعْنَاهُ بِمَا أَحَلَّ وَبِمَا حَرَّمَ وَبِمَا فَرَضَ وَبِمَا حَدَّ فِي جَمِيعِ الْأَشْيَاءِ، وَكَذَلِكَ قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ ابن شهاب:

Yüce Allah akitlere vefa gösterilmesini emretmiştir. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "Bununla din akitleri kastedilmektedir; bunlar da şeriate aykırı olmamak şartıyla kişinin alım-satım, icâre, kira, nikâh, talak, müzâraa (ortakçılık), sulh, temlîk (mülk devri), muhayyerlik, âzat etme, tedbîr (ölüme bağlı âzat) ve benzeri hususlarda kendi üzerine bağladığı [yüklendiği] akitlerdir. Aynı şekilde kişinin hac, oruç, itikâf, gece namazı/kıyam, adak ve İslam dininin benzeri taatlerinden Allah rızası için kendi üzerine bağladığı [yüklendiği] taatler de böyledir." İbnü’l-Arabî: "Mubah bir şeyi adamak ise ümmetin icmâı ile bağlayıcı değildir." demiştir. Sonra şöyle de denilmiştir: Ayet, Yüce Allah’ın: { وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ } “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden: 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz' diye kesin söz almıştı” [Âl-i İmrân 3/187] buyruğundan dolayı Ehl-i Kitap hakkında inmiştir.6 İbn Cüreyc: "Bu, Ehl-i Kitab'a mahsustur ve onlar hakkında inmiştir." demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu ayet geneldir (âmdır); doğru olan da budur. Zira müminler lafzı Ehl-i Kitap'tan iman edenleri de kapsar; çünkü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in durumu hakkında kitaplarında bulunan hususlarda emaneti yerine getirme konusunda onlarla Allah arasında bir ahit/akit vardır.7 Nitekim onlar hem { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } buyruğunda hem de başka yerlerde bununla emrolunmuşlardır. İbn Abbâs: "{ أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } buyruğunun anlamı; her şeyde O'nun helal kıldığı, haram kıldığı, farz kıldığı ve sınırlarını çizdiği hükümlere [vefa gösterin] demektir." demiştir. Mücâhid ve başkaları da böyle demiştir. İbn Şihâb ise şöyle demiştir:

6067. Metin

قَرَأْتُ كِتَابَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الَّذِي كَتَبَهُ لِعَمْرِو بْنِ حَزْمٍ حِينَ بَعَثَهُ إِلَى نَجْرَانَ وَفِي صَدْرِهِ: (هَذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ" يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ" فَكَتَبَ الْآيَاتِ فِيهَا إِلَى قوله:" إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ"] المائدة: ٤] (. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى أَوْفُوا بِعَقْدِ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَبِعَقْدِكُمْ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ. وَهَذَا كُلُّهُ رَاجِعٌ إِلَى الْقَوْلِ بِالْعُمُومِ وَهُوَ الصَّحِيحُ فِي الْبَابِ، قَالَ ﷺ: (الْمُؤْمِنُونَ عِنْدَ شُرُوطِهِمْ) وَقَالَ: (كُلُّ شَرْطٍ لَيْسَ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَهُوَ بَاطِلٌ وَإِنْ كَانَ مِائَةَ شَرْطٍ) فَبَيَّنَ أَنَّ الشَّرْطَ أَوِ الْعَقْدَ الَّذِي يَجِبُ الْوَفَاءُ بِهِ مَا وَافَقَ كِتَابَ اللَّهِ أَيْ دِينَ اللَّهِ، فَإِنْ ظَهَرَ فِيهَا مَا يُخَالِفُ رُدَّ، كَمَا قَالَ ﷺ: (مَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ). ذَكَرَ ابْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: اجْتَمَعَتْ قَبَائِلُ مِنْ قُرَيْشٍ فِي دَارِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ جُدْعَانَ- لِشَرَفِهِ وَنَسَبِهِ- فَتَعَاقَدُوا وَتَعَاهَدُوا عَلَى أَلَّا يَجِدُوا بِمَكَّةَ مَظْلُومًا مِنْ أَهْلِهَا أَوْ غَيْرِهِمْ إِلَّا قَامُوا مَعَهُ حَتَّى تُرَدَّ عَلَيْهِ مَظْلَمَتُهُ، فَسَمَّتْ قُرَيْشٌ ذَلِكَ الْحِلْفَ حِلْفَ الْفُضُولِ، وَهُوَ الَّذِي قَالَ فِيهِ الرَّسُولُ ﷺ: (لَقَدْ شَهِدْتُ فِي دَارِ [عَبْدِ اللَّهِ] «١» بْنِ جُدْعَانَ حِلْفًا مَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهِ حُمْرَ النَّعَمِ وَلَوِ ادُّعِيَ «٢» بِهِ فِي الْإِسْلَامِ لَأَجَبْتُ). وَهَذَا الْحِلْفُ هُوَ الْمَعْنَى الْمُرَادُ فِي قَوْلِهِ ﵇: (وَأَيُّمَا حِلْفٍ كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ لَمْ يَزِدْهُ الْإِسْلَامُ إِلَّا شِدَّةً) لِأَنَّهُ مُوَافِقٌ لِلشَّرْعِ إِذْ أَمَرَ بِالِانْتِصَافِ مِنَ الظَّالِمِ، فَأَمَّا مَا كَانَ مِنْ عُهُودِهِمُ الْفَاسِدَةِ وَعُقُودِهِمُ الْبَاطِلَةِ عَلَى الظُّلْمِ وَالْغَارَاتِ فَقَدْ هَدَمَهُ الْإِسْلَامُ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: تَحَامَلَ الْوَلِيدُ بْنُ عُتْبَةَ عَلَى الحسين ابن عَلِيٍّ فِي مَالٍ لَهُ- لِسُلْطَانِ الْوَلِيدِ، فَإِنَّهُ كَانَ أَمِيرًا عَلَى الْمَدِينَةِ- فَقَالَ لَهُ الْحُسَيْنُ: أَحْلِفُ بِاللَّهِ لَتُنْصِفَنِّي مِنْ حَقِّي أَوْ لَآخُذَنَّ بِسَيْفِي ثُمَّ لَأَقُومَنَّ فِي مَسْجِدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ ثُمَّ لَأَدْعُوَنَّ بِحِلْفِ الْفُضُولِ. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ: وَأَنَا أَحْلِفُ بِاللَّهِ لَئِنْ دَعَانِي لَآخُذَنَّ بِسَيْفِي ثُمَّ لَأَقُومَنَّ مَعَهُ حَتَّى يَنْتَصِفَ مِنْ حَقِّهِ أَوْ نَمُوتَ جَمِيعًا، وَبَلَغَتِ الْمِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ فَقَالَ مِثْلَ ذَلِكَ، وَبَلَغَتْ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عُثْمَانَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ التَّيْمِيَّ فَقَالَ مِثْلَ ذَلِكَ، فَلَمَّا بَلَغَ ذَلِكَ الْوَلِيدَ أَنْصَفَهُ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ) الْخِطَابُ لِكُلِّ مَنِ الْتَزَمَ الْإِيمَانَ عَلَى وَجْهِهِ وَكَمَالِهِ، وَكَانَتْ لِلْعَرَبِ سُنَنٌ فِي الْأَنْعَامِ مِنَ الْبَحِيرَةِ وَالسَّائِبَةِ والوصيلة والحام، يأتي

[Ebû Bekir b. Hazm şöyle demiştir:] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Necran'a gönderdiğinde Amr b. Hazm'a yazdığı mektubu okudum; mektubun başında: "Bu, Allah ve Resûlünden insanlara bir açıklamadır: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin”" yazıyordu ve { إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ } “Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir” [el-Mâide 5/4] ayetine kadar olan ayetleri mektuba yazmıştı. Zeccâc şöyle demiştir: Bunun manası; Allah'ın sizin üzerinize yüklediği ahde ve birbirinizle yaptığınız akitlere vefa gösterin, demektir. Bütün bunlar genel anlama (umûma) râcidir ve bu konuda doğru olan da budur. [Nitekim] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « الْمُؤْمِنُونَ عِنْدَ شُرُوطِهِمْ » «Müminler şartlarına bağlıdırlar» buyurmuştur. Yine şöyle buyurmuştur: « كُلُّ شَرْطٍ لَيْسَ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَهُوَ بَاطِلٌ وَإِنْ كَانَ مِائَةَ شَرْطٍ » «Allah'ın Kitabı'nda [hükmü] bulunmayan (ona aykırı olan) her şart, yüz şart da olsa bâtıldır.» Böylece yerine getirilmesi vacip olan şart veya akdin, Allah'ın Kitabı'na yani Allah'ın dinine uygun olan şart veya akit olduğunu açıklamıştır. Şayet bunlarda dine aykırı bir husus ortaya çıkarsa merduttur (reddedilir). Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « مَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ » «Bizim bu emrimize (dinimize) uygun olmayan bir iş yapan kimsenin bu ameli reddolunur» buyurmuştur. İbn İshâk şöyle zikretmiştir: Kureyş'ten bazı kabileler -şerefi ve nesebinden ötürü- Abdullah b. Cüd‘ân'ın evinde toplandılar ve Mekke'de gerek oranın ahalisinden gerek dışarıdan olsun herhangi bir mazlum gördüklerinde, haksızlığa uğradığı hakkı kendisine geri verilinceye kadar onun yanında yer almak üzere sözleşip ahitleştiler. Kureyş bu ittifaka Hılfü'l-Fudûl adını verdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hakkında şöyle buyurduğu ittifak da işte budur: « لَقَدْ شَهِدْتُ فِي دَارِ [عَبْدِ اللَّهِ] بْنِ جُدْعَانَ حِلْفًا مَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهِ حُمْرَ النَّعَمِ وَلَوِ ادُّعِيَ بِهِ فِي الْإِسْلَامِ لَأَجَبْتُ » «Şüphesiz ben [Abdullah]1 b. Cüd‘ân'ın evinde bir antlaşmaya şahit oldum ki buna mukabil bana kızıl develer verilse [dahi] sevinmezdim. Şayet İslâm döneminde de ona2 çağrılsaydım icabet ederdim.» Resûlullah aleyhisselâm'ın: « وَأَيُّمَا حِلْفٍ كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ لَمْ يَزِدْهُ الْإِسْلَامُ إِلَّا شِدَّةً » «Cahiliye döneminde yapılan her ittifakı İslâm ancak daha da pekiştirmiştir» sözünde kastedilen mana da işte bu ittifaktır; zira bu, zalimden hakkın alınmasını emrettiği için şeriata uygundur. Onların zulüm ve baskınlar üzerine kurulu fasit ahitlerine ve bâtıl akitlerine gelince, İslâm bunları yıkmıştır; Allah'a hamdolsun. İbn İshâk şöyle demiştir: Velîd b. Utbe -Medine valisi olduğu için sahip olduğu otoriteye dayanarak- Hüseyin b. Ali'nin bir malına haksızca el koydu. Bunun üzerine Hüseyin ona: "Allah'a yemin ederim ki ya bana hakkımı tastamam verirsin ya da kılıcımı kuşanır, ardından Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in mescidinde dikilip Hılfü'l-Fudûl'e çağrıda bulunurum!" dedi. Abdullah b. ez-Zübeyr de şöyle dedi: "Ben de Allah'a yemin ederim ki şayet beni çağırırsa kılıcımı kuşanır, sonra da hakkını tastamam alıncaya kadar yahut hep birlikte ölünceye dek onun yanında dururum." Bu durum el-Misver b. Mahrame'ye ulaşınca o da benzerini söyledi. Abdurrahman b. Osmân b. Ubeydillâh et-Teymî'ye ulaşınca o da benzerini söyledi. Bu sözler Velîd'e ulaşınca [Hüseyin'e] hakkını tastamam verdi. Üçüncü Mesele: Yüce Allah'ın: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davar ve sığır cinsi hayvanlar size helal kılındı” buyruğu. Bu hitap, imanın gereğini tam ve kâmil manada yerine getiren herkesedir. Arapların en‘âm (sağmal hayvanlar) hususunda bahîre, sâibe, vasîle ve hâm gibi [koydukları bâtıl] adetleri vardı; bunların açıklaması gelecektir...

6068. Metin

بَيَانُهَا، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ رَافِعَةً لِتِلْكَ الْأَوْهَامِ الْخَيَالِيَّةِ، وَالْآرَاءِ الْفَاسِدَةِ الْبَاطِلِيَّةِ. وَاخْتُلِفَ فِي مَعْنَى" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" وَالْبَهِيمَةُ اسْمٌ لِكُلِّ ذِي أَرْبَعٍ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِإِبْهَامِهَا مِنْ جِهَةِ نَقْصِ نُطْقِهَا وَفَهْمِهَا وَعَدَمِ تَمْيِيزِهَا وَعَقْلِهَا، وَمِنْهُ بَابٌ مُبْهَمٌ أَيْ مُغْلَقٌ، وَلَيْلٌ بَهِيمٌ، وَبُهْمَةٌ لِلشُّجَاعِ الَّذِي لا يدرى من أين يؤتى له. و" الْأَنْعامِ": الْإِبِلُ وَالْبَقَرُ وَالْغَنَمُ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِلِينِ مَشْيِهَا «١»، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ"] النحل: ٥] إلى قوله:" وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ"] النحل: ٧] «٢»، وقال تعالى:" وَمِنَ الْأَنْعامِ حَمُولَةً وَفَرْشاً" «٣»] الانعام: ١٤٢] يَعْنِي كِبَارًا وَصِغَارًا، ثُمَّ بَيَّنَهَا فَقَالَ:" ثَمانِيَةَ أَزْواجٍ"] الانعام: ١٤٣] إلى قوله:" أَمْ كُنْتُمْ شُهَداءَ"] البقرة: ١٣٣] وَقَالَ تَعَالَى:" وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْأَنْعامِ بُيُوتاً تَسْتَخِفُّونَها يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوافِها ٨٠" «٤»] النحل: ٨٠] يَعْنِي الْغَنَمَ" وَأَوْبارِها ٨٠" يَعْنِي الْإِبِلَ" وَأَشْعارِها ٨٠" يَعْنِي الْمَعْزَ، فَهَذِهِ ثَلَاثَةُ أَدِلَّةٍ تُنْبِئُ عَنْ تَضَمُّنِ اسْمِ الْأَنْعَامِ لِهَذِهِ الْأَجْنَاسِ، الْإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ. قَالَ الْهَرَوِيُّ: وَإِذَا قِيلَ النَّعَمُ فَهُوَ الْإِبِلُ خَاصَّةً. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: وَقَالَ قَوْمٌ" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" وَحْشِيُّهَا كَالظِّبَاءِ وَبَقَرِ الْوَحْشِ وَالْحُمُرِ وَغَيْرِ ذَلِكَ. وَذَكَرَهُ غَيْرُ الطَّبَرِيِّ عَنْ السُّدِّيِّ وَالرَّبِيعِ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ، كَأَنَّهُ قَالَ: أُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ، فَأُضِيفَ الْجِنْسُ إِلَى أَخَصِّ مِنْهُ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ، وَذَلِكَ أَنَّ الْأَنْعَامَ هِيَ الثَّمَانِيَةُ الْأَزْوَاجُ، وَمَا انْضَافَ إِلَيْهَا مِنْ سَائِرِ الْحَيَوَانِ يُقَالُ لَهُ أَنْعَامٌ بِمَجْمُوعِهِ مَعَهَا، وَكَأَنَّ الْمُفْتَرِسَ كَالْأَسَدِ وَكُلِّ ذِي نَابٍ خَارِجٌ عَنْ حَدِّ الْأَنْعَامِ، فَبَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ هِيَ الرَّاعِي مِنْ ذَوَاتِ الْأَرْبَعِ. قُلْتُ: فَعَلَى هَذَا يَدْخُلُ فِيهَا ذَوَاتُ الْحَوَافِرِ لِأَنَّهَا رَاعِيَةٌ غَيْرُ مُفْتَرِسَةٍ وَلَيْسَ كَذَلِكَ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ:" وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ"] النحل: ٥] ثُمَّ عَطَفَ عَلَيْهَا قَوْلَهُ:" وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ"] النحل: ٨] فَلَمَّا اسْتَأْنَفَ ذِكْرَهَا وَعَطَفَهَا عَلَى الْأَنْعَامِ دَلَّ عَلَى أَنَّهَا لَيْسَتْ مِنْهَا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ وَقِيلَ:" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" مَا لَمْ يَكُنْ صَيْدًا، لِأَنَّ الصَّيْدَ يُسَمَّى وَحْشًا لَا بَهِيمَةً، وَهَذَا رَاجِعٌ إِلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ. وَرُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ أَنَّهُ قَالَ:" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" الْأَجِنَّةُ الَّتِي تَخْرُجُ عِنْدَ الذَّبْحِ مِنْ بُطُونِ الْأُمَّهَاتِ، فَهِيَ تُؤْكَلُ دُونَ ذَكَاةٍ، وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وفية بعد،

...açıklanması [gerekmektedir]. Bu ayet, o hayali vehimleri ve bâtıl, bozuk görüşleri ortadan kaldırmak üzere inmiştir. "Behîmetü'l-en‘âm"ın anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir. Behîme (بَهِيمَة), dört ayaklı her canlının adıdır. Konuşma ve anlama yetisinin eksikliği, temyiz ve akıl yetisinin bulunmayışı yönünden olan kapalılığı (mübhemliği) sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. Nitekim kapalı kapıya bâb-ı mübhem (بَابٌ مُبْهَمٌ), zifiri karanlık geceye leylün behîm (لَيْلٌ بَهِيمٌ), nereden gelineceği/nasıl alt edileceği kestirilemeyen yiğide de buhme (بُهْمَة) denmesi bundandır. "En‘âm" (الْأَنْعَام) ise deve, sığır ve davardır (koyun-keçi). Yürüyüşlerindeki yumuşaklık sebebiyle bu adı almıştır.1 Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ } “Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır...” [en-Nahl 16/5] ayetinden { وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ } “Ağırlıklarınızı taşırlar...” [en-Nahl 16/7] sözüne kadar buyurmuştur.2 Yine Yüce Allah: { وَمِنَ الْأَنْعامِ حَمُولَةً وَفَرْشاً } “Hayvanlardan yük taşıyanı da, sergi yapılanı (küçük olanı) da [yaratan O'dur].”3 [el-En‘âm 6/142] -yani büyüklerini ve küçüklerini [kastetmektedir]- buyurmuş, sonra da bunları açıklayarak: { ثَمانِيَةَ أَزْواجٍ } “Sekiz çift...” [el-En‘âm 6/143] ayetinden { أَمْ كُنْتُمْ شُهَداءَ } “Yoksa siz şahitler mi idiniz...” [el-En‘âm 6/144] sözüne kadar beyan etmiştir. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْأَنْعامِ بُيُوتاً تَسْتَخِفُّونَها يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوافِها } “...ve size hayvanların derilerinden, göç gününüzde ve ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler ve yünlerinden...”4 [en-Nahl 16/80] -yani koyunun-, { وَأَوْبارِها } “...yapağılarından...” -yani devenin-, { وَأَشْعارِها } “...ve kıllarından...” -yani keçinin-. İşte bu üç delil, "el-en‘âm" isminin bu türleri; deveyi, sığırı ve davarı (koyun-keçi) kapsadığını göstermektedir. Bu, İbn Abbâs ve Hasan'ın görüşüdür. el-Herevî şöyle demiştir: "en-Ne‘am" dendiğinde ise özellikle develer kastedilir. Taberî ise şöyle demiştir: Bir topluluk "behîmetü'l-en‘âm"ın ceylanlar, yaban sığırı, yaban eşeği ve benzeri yabani hayvanlar olduğunu söylemiştir. Taberî dışındakiler de bunu es-Süddî, er-Rebî‘, Katâde ve ed-Dahhâk'tan nakletmiştir. Sanki [Cenâb-ı Hak] "Size en‘âm helal kılındı" demiş, böylece cins kendisinden daha hususi olana izafe edilmiştir. İbn Atiyye şöyle demiştir: Bu güzel bir görüştür; zira en‘âm sekiz çifttir. Diğer hayvanlardan bunlara katılanlara da bunlarla birlikte مجموع (toplamı) itibariyle en‘âm denilir. Aslan gibi yırtıcılar ile azı dişi bulunan her hayvan sanki en‘âm tanımının dışındadır. Dolayısıyla behîmetü'l-en‘âm, dört ayaklılardan otlayan hayvanlardır. Ben [Kurtubî] derim ki: Bu durumda tek tırnaklılar da otlayan ve yırtıcı olmayan hayvanlar oldukları için bu kapsama girer; oysa durum böyle değildir. Çünkü Yüce Allah: { وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ } “Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır...” [en-Nahl 16/5] buyurmuş, ardından buna: { وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ } “Atları, katırları ve eşekleri de...” [en-Nahl 16/8] ayetini atfetmiştir. Bunları yeni bir sözle zikredip en‘âma atfetmesi, bunların onlardan olmadığına delalet etmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Şöyle de denilmiştir: "Behîmetü'l-en‘âm", av hayvanı olmayanlardır; çünkü av hayvanına behîme değil, vahş (vahşi hayvan) denir. Bu da birinci görüşe dönmektedir. Abdullah b. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Behîmetü'l-en‘âm", [anaları] boğazlandığında karınlarından çıkan ceninlerdir; dolayısıyla bunlar ayrıca boğazlanmaksızın yenir. Bunu İbn Abbâs da söylemiştir; ancak bu görüşte bir uzaklık (zayıflık) vardır,

6069. Metin

لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ:" إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ" وَلَيْسَ فِي الْأَجِنَّةِ مَا يُسْتَثْنَى، قَالَ مَالِكٌ: ذَكَاةُ الذَّبِيحَةِ ذَكَاةٌ لِجَنِينِهَا إِذَا لَمْ يُدْرَكْ حَيًّا وَكَانَ قَدْ نَبَتَ شَعْرُهُ وَتَمَّ خَلْقُهُ، فَإِنْ لَمْ يَتِمَّ خَلْقُهُ وَلَمْ يَنْبُتْ شَعْرُهُ لَمْ يُؤْكَلْ إِلَّا أَنْ يُدْرَكَ حَيًّا فَيُذَكَّى، وَإِنْ بَادَرُوا إِلَى تَذْكِيَتِهِ فَمَاتَ بِنَفْسِهِ، فَقِيلَ: هُوَ ذَكِيٌّ. وَقِيلَ: لَيْسَ بِذَكِيٍّ، وَسَيَأْتِي لِهَذَا مَزِيدُ بَيَانٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى: الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ) أَيْ يُقْرَأُ عَلَيْكُمْ فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ مِنْ قوله تعالى:" حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ"] المائدة: ٣] وَقَوْلِهِ ﵊: (وَكُلُّ ذِي نَابٍ مِنَ السِّبَاعِ حَرَامٌ) «١». فَإِنْ قِيلَ: الَّذِي يُتْلَى عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَيْسَ السُّنَّةَ، قُلْنَا: كُلُّ سُنَّةٍ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَهِيَ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَمْرَانِ: أَحَدُهُمَا: حَدِيثُ الْعَسِيفِ (لَأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ) وَالرَّجْمُ لَيْسَ مَنْصُوصًا فِي كِتَابِ اللَّهِ. الثَّانِي: حَدِيثُ ابْنِ مَسْعُودٍ: وَمَا لِي لَا أَلْعَنُ مَنْ لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ فِي كِتَابِ اللَّهِ، الْحَدِيثَ. وَسَيَأْتِي فِي سُورَةِ" الْحَشْرِ" «٢». وَيَحْتَمِلُ" إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ" الْآنَ أَوْ" مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ" فِيمَا بَعْدُ مِنْ مُسْتَقْبَلِ الزَّمَانِ عَلَى لِسَانِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَيَكُونُ فِيهِ دَلِيلٌ عَلَى جَوَازِ تَأْخِيرِ الْبَيَانِ عَنْ وَقْتٍ لَا يُفْتَقَرُ فِيهِ إِلَى تَعْجِيلِ الْحَاجَةِ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ) أَيْ مَا كَانَ صَيْدًا فَهُوَ حَلَالٌ فِي الْإِحْلَالِ دُونَ الْإِحْرَامِ، وَمَا لَمْ يَكُنْ صَيْدًا فَهُوَ حَلَالٌ فِي الْحَالَيْنِ. وَاخْتَلَفَ النُّحَاةُ فِي" إِلَّا مَا يُتْلى " هَلْ هُوَ اسْتِثْنَاءٌ أَوْ لَا؟ فَقَالَ الْبَصْرِيُّونَ: هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مِنْ" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" وَ" غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ" استثناء آخر أيضا منه، فالاستثناء ان جَمِيعًا مِنْ قَوْلِهِ:" بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ" وَهِيَ الْمُسْتَثْنَى مِنْهَا، التَّقْدِيرُ: إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ إِلَّا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ مُحْرِمُونَ، بِخِلَافِ قَوْلِهِ:" إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ. إِلَّا آلَ لُوطٍ" «٣»] الحجر: ٥٩ - ٥٨] عَلَى مَا يَأْتِي. وَقِيلَ: هُوَ مُسْتَثْنًى مِمَّا يَلِيهِ مِنِ الِاسْتِثْنَاءِ، فَيَصِيرُ بِمَنْزِلَةِ قَوْلِهِ ﷿:" إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ" وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَوَجَبَ إِبَاحَةُ الصَّيْدِ فِي الْإِحْرَامِ، لِأَنَّهُ مُسْتَثْنًى مِنَ الْمَحْظُورِ إِذْ كَانَ قَوْلُهُ تعالى:" إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ"

Çünkü Yüce Allah: { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” buyurmuştur; ceninlerde ise istisna edilecek bir şey yoktur. Mâlik şöyle demiştir: Canlı olarak yetişilemediği, tüyleri bitmiş ve yaratılışı tamamlanmış olduğu takdirde hayvanın boğazlanması, cenininin de boğazlanması sayılır. Şayet yaratılışı tamamlanmamış ve tüyleri bitmemiş ise diri olarak yetişilip boğazlanmadıkça yenmez. Şayet onu boğazlamaya kalkışırlar da [kesilmeden] kendiliğinden ölürse; 'Boğazlanmış hükmündedir' denildiği gibi, 'Boğazlanmış sayılmaz' da denilmiştir. İnşâallahu Teâlâ bunun daha geniş açıklaması gelecektir. Dördüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” buyruğu, yani Yüce Allah'ın: { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Ölmüş hayvan ... size haram kılındı” [el-Mâide 5/3] ayeti ile Peygamber aleyhisselâm'ın: « وَكُلُّ ذِي نَابٍ مِنَ السِّبَاعِ حَرَامٌ » «Köpek dişi bulunan her yırtıcı hayvan [yemek] haramdır.»1 buyruğu gibi Kur'an ve Sünnet'te size okunacak olanlar [müstesna] demektir. Şayet: 'Bize okunan şey Kitap'tır (Kur'an'dır), Sünnet değildir' denilecek olursa, deriz ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in her sünneti Allah'ın Kitabı'ndandır. Bunun delili de iki husustur: Birincisi: Asîf (ücretli işçi) hadisidir: « لَأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ » «İkinizin arasında mutlaka Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim» [demiştir]; hâlbuki recm Allah'ın Kitabı'nda [lafzen] metin olarak yer almamaktadır. İkincisi: İbn Mes'ûd'un şu hadisidir: 'Allah'ın Kitabı'nda bulunduğu hâlde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in lanet ettiğine ben niye lanet etmeyeyim ki?!' Bu hadis [ileride] el-Haşr Suresi'nde gelecektir.2 { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } ifadesinin, şu an [okunan] veya gelecekte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in lisanı üzere size okunacak olan şeyler manasına gelme ihtimali de vardır. Dolayısıyla bu ifadede, acil bir ihtiyaç bulunmayan durumlarda beyânın (açıklamanın) [hükmün iniş] vaktinden sonraya ertelenmesinin caiz olduğuna dair bir delil bulunmaktadır. Beşinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } “Avı helal saymamak üzere” buyruğu; yani av cinsinden olan hayvanlar ihramlı değilken helaldir, ihramlı iken helal değildir; av cinsinden olmayanlar ise her iki durumda da helaldir, demektir. Nahiv âlimleri { إِلَّا مَا يُتْلى } ifadesinin istisna olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Basralılar şöyle demiştir: Bu, { بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } ifadesinden yapılmış bir istisnadır; { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } ise yine ondan yapılmış bir diğer istisnadır. Dolayısıyla her iki istisna da { بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } ifadesine racidir ve müstesnâ minh (kendisinden istisna yapılan) odur. Takdiri şöyledir: 'İhramlı iken av [olanlar] müstesna ve size okunacak olanlar müstesna...' İleride geleceği üzere, bu durum Yüce Allah'ın: { إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ . إِلَّا آلَ لُوطٍ } “Biz günahkâr bir kavme gönderildik. Lût’un ailesi müstesna”3 [el-Hicr 15/58-59] buyruğundan farklıdır. Bir görüşe göre ise bu, kendisini takip eden istisnadan yapılmış bir istisnadır; böylece Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ } buyruğu konumunda olur. Şayet böyle olsaydı ihramlı iken avın mubah olması gerekirdi; çünkü Yüce Allah'ın: { إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ } buyruğu...

6070. Metin

مُسْتَثْنًى مِنَ الْإِبَاحَةِ، وَهَذَا وَجْهٌ سَاقِطٌ، فَإِذًا مَعْنَاهُ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ سِوَى الصَّيْدِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعْنَاهُ أَيْضًا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ. وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ أَنْ يَكُونَ" إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ" فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَلَى الْبَدَلِ عَلَى أَنْ يُعْطَفَ بِإِلَّا كَمَا يُعْطَفُ بِلَا، وَلَا يُجِيزُهُ الْبَصْرِيُّونَ إِلَّا فِي النَّكِرَةِ أَوْ مَا قَارَبَهَا مِنْ] أَسْمَاءِ [«١» الْأَجْنَاسِ نَحْوَ جَاءَ الْقَوْمُ إِلَّا زَيْدٌ. وَالنَّصْبُ عِنْدَهُ بِأَنَّ" غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ" نَصْبٌ عَلَى الْحَالِ مِمَّا فِي" أَوْفُوا ٤٠"، قَالَ الْأَخْفَشُ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ. وَقَالَ غَيْرُهُ: حَالٌ مِنَ الْكَافِ وَالْمِيمِ فِي" لَكُمْ" وَالتَّقْدِيرُ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ. ثُمَّ قِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يَرْجِعَ الْإِحْلَالُ إِلَى النَّاسِ، أَيْ لَا تُحِلُّوا الصَّيْدَ فِي حَالِ الْإِحْرَامِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَرْجِعَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى أَيْ أَحْلَلْتُ لَكُمُ الْبَهِيمَةَ إِلَّا مَا كَانَ صَيْدًا فِي وَقْتِ الْإِحْرَامِ، كَمَا تَقُولُ: أَحْلَلْتُ لَكَ كَذَا غَيْرَ مُبِيحٍ لَكَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ. فَإِذَا قُلْتَ يَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ فَالْمَعْنَى: غَيْرَ مُحِلِّينَ الصَّيْدِ، فَحُذِفَتِ النُّونُ تَخْفِيفًا. السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَنْتُمْ حُرُمٌ) يَعْنِي الْإِحْرَامَ بِالْحَجِّ وَالْعُمْرَةِ، يُقَالُ: رَجُلٌ حَرَامٌ وَقَوْمٌ حُرُمٌ إِذَا أَحْرَمُوا بِالْحَجِّ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢»:

Ona dedim ki: Kendine dön, zira ben ... İhramlıyım ve ben bundan sonra da telbiye getirmekteyim.

6071. Metin

فَقُلْتُ لَهَا فِيئِي إِلَيْكِ فَإِنَّنِي ... حَرَامٌ وَإِنِّي بَعْدَ ذَاكَ لَبِيبُ

Yani telbiye getiren kişiyim demektir. Buna ihram denilmesi; bu hâle giren kimsenin kadınları, kokuyu ve başka şeyleri kendine haram kılmasından dolayıdır. Harem bölgesine girdi manasında "ahrama" (أحرم) da denir; dolayısıyla Harem bölgesinin avı da haram olur. Hasan, İbrâhim ve Yahyâ b. Vessâb ra harfinin sükûnu ile "hurm" (حُرْمٌ) şeklinde okumuşlardır; bu Temîm lehçesidir; onlar "rusul" yerine "rusl", "kütüb" yerine "kütb" ve benzerlerini söylerler. Yedincisi: Yüce Allah’ın: (إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ) buyruğudur. Bu, Arapların alışılagelen hükümlerine aykırı olan bu şer‘î hükümleri pekiştirmek içindir; yani ey Arapların bu bildiğin hükümlerinin neshedildiğini işiten Muhammed! Uyanık ol; çünkü her şeyin mâliki olan Allah "يَحْكُمُ ما يُرِيدُ", "لا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ" «٣» [er-Ra‘d 13/41]; dilediğini dilediği gibi şeriat kılar.

6072. Metin

أَيْ مُلَبٍّ، وَسُمِّيَ ذَلِكَ إِحْرَامًا لِمَا يُحَرِّمُهُ مَنْ دَخَلَ فِيهِ عَلَى نَفْسِهِ مِنَ النِّسَاءِ وَالطِّيبِ وَغَيْرِهِمَا. وَيُقَالُ: أَحْرَمَ دَخَلَ فِي الْحَرَمِ، فَيَحْرُمُ صَيْدُ الْحَرَمِ أَيْضًا. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَإِبْرَاهِيمُ وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ" حُرْمٌ" بِسُكُونِ الرَّاءِ، وَهِيَ لُغَةٌ تَمِيمِيَّةٌ يَقُولُونَ فِي رُسُلٍ: رُسْلٌ وَفِي كُتُبٍ كُتْبٌ وَنَحْوَهُ. السَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ) تَقْوِيَةً لِهَذِهِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْمُخَالِفَةِ لِمَعْهُودِ أَحْكَامِ الْعَرَبِ، أَيْ فَأَنْتَ يَا مُحَمَّدُ السَّامِعُ لِنَسْخِ تِلْكَ الَّتِي عَهِدْتَ مِنْ أَحْكَامِهِمْ تَنَبَّهْ، فَإِنَّ الَّذِي هُوَ مَالِكُ الْكُلِّ" يَحْكُمُ ما يُرِيدُ"" لا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ" «٣»] الرعد: ٤١] يشرع ما يشاء كما يشاء.

Yani telbiye getiren demektir.12 Buna 'ihram' denilmesi, bu hâle giren kimsenin kadınları, güzel kokuyu ve başka şeyleri kendine haram kılmasından ötürüdür. 'Harem bölgesine girdi' anlamında *ahrama* (أَحْرَمَ) da denir; dolayısıyla Harem bölgesinin avı da haram olur. Hasan, İbrâhim ve Yahyâ b. Vessâb, râ harfinin sükûnu ile { حُرْمٌ } “hurm” şeklinde okumuşlardır; bu Temîm lehçesidir; onlar *rusul* yerine *rusl*, *kütüb* yerine *kütb* ve benzerini söylerler. Yedinci [Mesele]: Yüce Allah’ın: { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir” buyruğu, Arapların alışageldikleri hükümlere aykırı olan bu şer‘î hükümleri tekit etmek (pekiştirmek) içindir. Yani: Ey onların bildiğin hükümlerinin nesh edildiğini işiten Muhammed! Dikkat et; zira her şeyin mâliki olan Zât { يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “dilediği hükmü verir”, { لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ } 3 [er-Ra‘d: 41] “O’nun hükmünü bozacak hiçbir güç yoktur”; dilediği hükmü dilediği şekilde teşrî kılar (koyar).

6073. Metin

[سورة المائدة (٥): آية ٢]

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢) } “Ey iman edenler! Allah’ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinden bir lütuf ve rıza isteyerek Beyt-i Harâm’a yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Harâm’dan alıkoydular diye bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; şüphesiz Allah’ın cezası çok çetindir. (2)”

6074. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢)

Bunda on üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah’ın: (لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ) buyruğudur. Gerçek müminlere bir hitaptır; yani hiçbir meselede Allah’ın sınırlarını aşmayın demektir. Şeâir (Şa‘âir), faîle (فَعِيلَة) vezninde olan şaîre (شَعِيرَة) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris: Tekili için şiâre (شِعَارَةٌ) de denir ve bu daha güzeldir, demiştir. Şaîre; hediye olarak [Kâbe’ye] gönderilen devedir; iş‘âr edilmesi (işaretlenmesi) ise hörgücünün kan akacak şekilde kesilmesi ve böylece onun kurbanlık olduğunun bilinmesidir. İş‘âr (İş‘âr), his yoluyla bildirmek demektir. "Hediyesini iş‘âr etti" denir; yani kurbanlık olduğu bilinsin diye ona işaret koydu demektir. Hac ibadetlerinin yapıldığı yerlere de meş‘ar (المشاعر/المعالم) denir; tekili meş‘ardır ve bunlar işaretlerle belirlenmiş mekânlardır. Şiir kelimesi de bundandır; çünkü o hissin/şuurun vaki olacağı bir konumdadır. Şair kelimesi de bundandır; çünkü o başkasının fark edemediği şeyleri zekâsıyla fark eder (yeş‘uru). Arpa (şaîr) kelimesi de başındaki kılından (şa‘ra) ötürü bu köktendir. Bir görüşe göre şeâir; Allah’ın evine hediye edilmek üzere işaretlenmiş hayvanlardır; bir diğer görüşe göre ise haccın bütün menâsikidir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Mücâhid: Safâ, Merve, kurbanlık ve develerin hepsi şeâirdendir, demiştir. Şair şöyle demiştir: «١»

6075. Metin

فِيهِ ثَلَاثَ عَشْرَةَ مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ) خِطَابٌ لِلْمُؤْمِنِينَ حَقًّا، أَيْ لَا تَتَعَدَّوْا حُدُودَ اللَّهِ فِي أَمْرٍ مِنَ الْأُمُورِ. وَالشَّعَائِرُ جَمْعُ شَعِيرَةٍ عَلَى وَزْنِ فَعِيلَةٍ. وَقَالَ ابْنُ فَارِسٍ: وَيُقَالُ لِلْوَاحِدَةِ شِعَارَةٌ، وَهُوَ أَحْسَنُ. وَالشَّعِيرَةُ الْبَدَنَةُ تُهْدَى، وَإِشْعَارُهَا أَنْ يُجَزَّ سَنَامُهَا حَتَّى يَسِيلَ مِنْهُ الدَّمُ فَيُعْلَمُ أَنَّهَا هَدْيٌ. وَالْإِشْعَارُ الْإِعْلَامُ مِنْ طَرِيقِ الْإِحْسَاسِ، يُقَالُ: أَشْعَرَ هَدْيَهُ أَيْ جَعَلَ لَهُ عَلَامَةً لِيُعْرَفَ أَنَّهُ هَدْيٌ، وَمِنْهُ الْمَشَاعِرُ الْمَعَالِمُ، وَاحِدُهَا مَشْعَرٌ وَهِيَ الْمَوَاضِعُ الَّتِي قَدْ أُشْعِرَتْ بِالْعَلَامَاتِ. وَمِنْهُ الشِّعْرُ، لِأَنَّهُ يَكُونُ بِحَيْثُ يَقَعُ الشُّعُورُ، وَمِنْهُ الشَّاعِرُ، لِأَنَّهُ يَشْعُرُ بِفِطْنَتِهِ لِمَا لَا يَفْطِنُ لَهُ غَيْرُهُ، وَمِنْهُ الشَّعِيرُ لِشَعْرَتِهِ الَّتِي فِي رَأْسِهِ، فَالشَّعَائِرُ عَلَى قَوْلٍ مَا أُشْعِرَ مِنَ الْحَيَوَانَاتِ لِتُهْدَى إِلَى بَيْتِ اللَّهِ، وَعَلَى قَوْلٍ جَمِيعُ مَنَاسِكِ الْحَجِّ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الصَّفَا وَالْمَرْوَةُ وَالْهَدْيُ وَالْبُدْنُ كُلُّ ذَلِكَ مِنَ الشَّعَائِرِ. وَقَالَ الشَّاعِرُ «١»:

Onları nesil nesil öldürürüz; onları ... Kendisiyle yakınlık aranan kurbanlık nişaneler gibi görürsün.

6076. Metin

نُقَتِّلُهُمْ جِيلًا فَجِيلًا تَرَاهُمُ ... شَعَائِرَ قُرْبَانٍ بِهَا يُتَقَرَّبُ

Müşrikler haccediyor, umre yapıyor ve kurbanlık gönderiyorlardı; Müslümanlar ise onlara baskın yapmak istediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ" ayetini indirdi. Atâ b. Ebî Rabâh şöyle demiştir: Allah’ın şeâiri; Allah’ın emrettiği ve yasakladığı her şeydir. Hasan [-ı Basrî] ise: Yüce [Allah]’ın: "ذلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعائِرَ اللَّهِ فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ" «٢» [el-Hac 22/32] yani Allah’ın dini buyruğunda olduğu gibi, Allah’ın dininin tamamıdır, demiştir.

6077. Metin

وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ يَحُجُّونَ وَيَعْتَمِرُونَ وَيُهْدُونَ فَأَرَادَ الْمُسْلِمُونَ أَنْ يُغِيرُوا عَلَيْهِمْ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ". وَقَالَ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: شَعَائِرُ اللَّهِ جَمِيعُ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ وَنَهَى عَنْهُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: دِينُ اللَّهِ كُلُّهُ، كَقَوْلِهِ:" ذلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعائِرَ اللَّهِ فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ" «٢»] الحج: ٣٢] أي دين الله.

Müşrikler haccediyor, umre yapıyor ve [Kâbe'ye] kurbanlık gönderiyorlardı1. Müslümanlar ise onlara baskın yapmak istediler; bunun üzerine Yüce Allah: { لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Allah'ın [koyduğu dinî] nişanelerine saygısızlık etmeyin” [ayetini] indirdi. Atâ b. Ebî Rebâh şöyle demiştir: “Allah'ın şeâiri; Allah'ın emrettiği ve yasakladığı her şeydir.” Hasan[-ı Basrî] ise: “[Buradaki şeâir,] bütünüyle Allah'ın dinidir; nitekim Yüce Allah'ın: { ذلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعائِرَ اللَّهِ فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ }2 [el-Hac 22/32] “Bu böyledir; kim Allah'ın şeâirine (nişanelerine) saygı gösterirse şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır” buyruğunda da [bu manadadır], yani Allah'ın dini [demektir].”

6078. Metin

قُلْتُ: وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ الرَّاجِحُ الَّذِي يُقَدَّمُ عَلَى غَيْرِهِ لِعُمُومِهِ. وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي إِشْعَارِ الْهَدْيِ وَهِيَ: الثَّانِيَةُ- فَأَجَازَهُ الْجُمْهُورُ، ثُمَّ اخْتَلَفُوا فِي أَيِّ جِهَةٍ يُشْعَرُ، فَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَأَبُو ثَوْرٍ: يَكُونُ فِي الْجَانِبِ الْأَيْمَنِ، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ. وَثَبَتَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَشْعَرَ نَاقَتَهُ فِي صَفْحَةِ سَنَامِهَا الْأَيْمَنِ، أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ وَغَيْرُهُ وَهُوَ الصَّحِيحُ. وَرُوِيَ أَنَّهُ أَشْعَرَ بَدَنَةً مِنَ الْجَانِبِ الْأَيْسَرِ، قَالَ أَبُو عُمَرَ بْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: هَذَا عِنْدِي حَدِيثٌ مُنْكَرٌ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَالصَّحِيحُ حَدِيثُ مُسْلِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: وَلَا يَصِحُّ عَنْهُ غَيْرُهُ. وَصَفْحَةُ السَّنَامِ جَانِبُهُ، وَالسَّنَامُ أَعْلَى الظَّهْرِ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: يَكُونُ فِي الْجَانِبِ الْأَيْسَرِ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ، وَقَالَ: لَا بَأْسَ بِهِ فِي الْجَانِبِ الْأَيْمَنِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مِنْ أَيِّ الْجَانِبَيْنِ شَاءَ، وَبِهِ قَالَ أَحْمَدُ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ. وَمَنَعَ مِنْ هَذَا كُلِّهِ أَبُو حَنِيفَةَ وَقَالَ: إِنَّهُ تَعْذِيبٌ لِلْحَيَوَانِ، وَالْحَدِيثُ يَرُدُّ عَلَيْهِ، وَأَيْضًا فَذَلِكَ يَجْرِي مَجْرَى الْوَسْمِ الَّذِي يُعْرَفُ بِهِ الْمِلْكُ كَمَا تَقَدَّمَ، وَقَدْ أَوْغَلَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ عَلَى أَبِي حَنِيفَةَ فِي الرَّدِّ وَالْإِنْكَارِ حِينَ لَمْ يَرَ الْإِشْعَارَ فَقَالَ: كَأَنَّهُ لَمْ يَسْمَعْ بِهَذِهِ الشَّعِيرَةِ فِي الشَّرِيعَةِ! لَهِيَ أَشْهَرُ مِنْهُ فِي الْعُلَمَاءِ. قُلْتُ: وَالَّذِي رَأَيْتُهُ مَنْصُوصًا فِي كُتُبِ عُلَمَاءِ الْحَنَفِيَّةِ الْإِشْعَارُ مَكْرُوهٌ مِنْ قَوْلِ أَبِي حَنِيفَةَ، وَعِنْدَ أَبِي يُوسُفَ وَمُحَمَّدٍ لَيْسَ بِمَكْرُوهٍ وَلَا سُنَّةٍ بَلْ هُوَ مُبَاحٌ، لِأَنَّ الْإِشْعَارَ لَمَّا كَانَ إِعْلَامًا كَانَ سُنَّةً بِمَنْزِلَةِ التَّقْلِيدِ، وَمِنْ حَيْثُ أَنَّهُ جَرْحٌ وَمُثْلَةٌ كَانَ حَرَامًا، فَكَانَ مُشْتَمِلًا عَلَى السُّنَّةِ وَالْبِدْعَةِ فَجُعِلَ مُبَاحًا. وَلِأَبِي حَنِيفَةَ أَنَّ الْإِشْعَارَ مُثْلَةٌ وَأَنَّهُ حَرَامٌ مِنْ حَيْثُ إِنَّهُ تَعْذِيبُ الْحَيَوَانِ فَكَانَ مَكْرُوهًا، وَمَا رُوِيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِنَّمَا كَانَ فِي أَوَّلِ الِابْتِدَاءِ حِينَ كَانَتِ الْعَرَبُ تَنْتَهِبُ كُلَّ مَالٍ إِلَّا مَا جُعِلَ هَدْيًا، وَكَانُوا لَا يَعْرِفُونَ الْهَدْيَ إِلَّا بِالْإِشْعَارِ ثُمَّ زَالَ لِزَوَالِ الْعُذْرِ، هَكَذَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَحُكِيَ عَنِ الشَّيْخِ الْإِمَامِ أَبِي مَنْصُورٍ الْمَاتُرِيدِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهُ قَالَ: يَحْتَمِلُ أَنْ أَبَا حَنِيفَةَ كَرِهَ إِشْعَارَ أَهْلِ زَمَانِهِ وَهُوَ الْمُبَالَغَةُ فِي الْبَضْعِ عَلَى وَجْهٍ يُخَافُ مِنْهُ السَّرَايَةُ «١»، أَمَّا مَا لَمْ يُجَاوِزِ الْحَدَّ فَعَلَ كَمَا كَانَ يفعل في عهد رسول الله صلى

Derim ki: Kapsamlılığından ötürü diğerlerine tercih edilecek racih görüş budur. İlim ehli kurbanlığın iş‘âr edilmesi (işaretlenmesi) konusunda ihtilaf etmişlerdir ki bu da [ikinci meseledir]: İkincisi: Cumhur buna cevaz vermiştir; sonra hangi taraftan işaretleneceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr: Sağ tarafından olur, demişlerdir; bu İbn Ömer’den de rivayet edilmiştir. İbn Abbâs’tan sabit olduğuna göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem devesini hörgücünün sağ tarafından işaretlemiştir; bunu Müslim ve başkaları rivayet etmiştir ve sahih olan da budur. Kurbanlık deveyi sol tarafından işaretlediği de rivayet edilmiştir. Ebû Ömer b. Abdilberr şöyle demiştir: Bu bana göre İbn Abbâs hadisinden münker bir rivayettir. Sahih olan, Müslim’in İbn Abbâs’tan naklettiği hadistir. O şöyle demiştir: Ondan bundan başkası sahih değildir. Hörgücün safhası (صفحة السنام), onun yan tarafıdır; hörgüç (senâm) ise sırtın en üst kısmıdır. Bir topluluk ise: Sol tarafından olur, demiştir ki bu Mâlik’in görüşüdür; [ancak] o: Sağ tarafından yapılmasında da bir sakınca yoktur, demiştir. Mücâhid ise: İki tarafından hangisini dilerse oradan yapar, demiştir. İki görüşünden birinde Ahmed de bunu söylemiştir. Ebû Hanîfe ise bütün bunlara engel olmuş ve: Bu hayvana eziyettir, demiştir. Hadis ise onu reddetmektedir. Ayrıca bu işlem, daha önce geçtiği üzere mülkiyetin bilinmesini sağlayan dağlama (vesm) mesabesindedir. İbnü’l-Arabî, iş‘ârı kabul etmediği zaman Ebû Hanîfe’ye reddiyede ve itirazda aşırıya giderek şöyle demiştir: Sanki o, şeriattaki bu şeâiri (ibadeti) hiç işitmemiştir! Oysa bu, ilim ehli arasında onun [kendisinden] daha meşhurdur. Derim ki: Hanefî âlimlerinin kitaplarında nass olarak zikredildiğini gördüğüm husus, Ebû Hanîfe’nin kavline göre iş‘ârın mekruh olduğudur. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise ne mekruh ne de sünnettir, bilakis mubahtır. Çünkü iş‘âr, bir işaretleme (i‘lâm) olması bakımından boynuna gerdanlık takma (taklîd) mesabesinde bir sünnettir; yaralama ve müsle (uzuv kesme/biçimsizleştirme) olması bakımından ise haramdır. Dolayısıyla hem sünneti hem de bidati içerdiğinden mübah kılınmıştır. Ebû Hanîfe’ye göre ise iş‘âr müsle kabilindendir ve hayvanı ta‘zîb (eziyet) etmesi bakımından haram olduğundan mekruh olmuştur. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen uygulama ise yalnızca ilk dönemde, Arapların kurbanlık olarak ayrılanlar dışındaki bütün malları yağmaladıkları ve kurbanlığı da ancak iş‘âr ile bildikleri bir zamanda idi; sonra bu mazeret ortadan kalktığı için [hüküm de] zeval buldu. İbn Abbâs’tan böyle rivayet edilmiştir. Şeyh İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî -rahimehullâhu teâlâ-’den şöyle dediği nakledilmiştir: Ebû Hanîfe’nin, kendi dönemindeki insanların sirayetten1 (yaranın yayılmasından) korkulacak şekilde eti yarmada aşırıya kaçtıkları iş‘ârı kerih görmüş olması muhtemeldir. Haddi aşmayan ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında yapıldığı gibi yapılan iş‘âra gelince...

6079. Metin

اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَهُوَ حَسَنٌ، وَهَكَذَا ذَكَرَ أَبُو جَعْفَرٍ الطَّحَاوِيُّ. فَهَذَا اعْتِذَارُ عُلَمَاءِ الْحَنَفِيَّةِ لِأَبِي حَنِيفَةَ عَنِ الْحَدِيثِ الَّذِي وَرَدَ فِي الْإِشْعَارِ، فَقَدْ سَمِعُوهُ وَوَصَلَ إِلَيْهِمْ وَعَلِمُوهُ، قَالُوا: وَعَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّهُ مَكْرُوهٌ لَا يَصِيرُ بِهِ أَحَدٌ مُحْرِمًا، لِأَنَّ مُبَاشَرَةَ الْمَكْرُوهِ لَا تُعَدُّ مِنَ الْمَنَاسِكِ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ) اسْمٌ مُفْرَدٌ يَدُلُّ عَلَى الْجِنْسِ فِي جَمِيعِ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ وَهِيَ أَرْبَعَةٌ: وَاحِدٌ فَرْدٌ وَثَلَاثَةٌ «١» سَرْدٌ، يَأْتِي بَيَانُهَا فِي" بَرَاءَةٌ" «٢»، وَالْمَعْنَى: لَا تَسْتَحِلُّوهَا لِلْقِتَالِ وَلَا لِلْغَارَةِ وَلَا تُبَدِّلُوهَا، فَإِنَّ اسْتِبْدَالَهَا اسْتِحْلَالٌ، وَذَلِكَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَهُ من النسي، وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ:" وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ" أَيْ لَا تَسْتَحِلُّوهُ، وَهُوَ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ أَيْ وَلَا ذَوَاتِ الْقَلَائِدِ جَمْعُ قِلَادَةٍ. فَنَهَى سُبْحَانَهُ عَنِ اسْتِحْلَالِ الْهَدْيِ جُمْلَةً، ثُمَّ ذَكَرَ الْمُقَلَّدَ مِنْهُ تَأْكِيدًا وَمُبَالَغَةً فِي التَّنْبِيهِ عَلَى الْحُرْمَةِ فِي التَّقْلِيدِ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ) الْهَدْيُ مَا أُهْدِيَ إِلَى بَيْتِ اللَّهِ تَعَالَى مِنْ نَاقَةٍ أَوْ بَقَرَةٍ أَوْ شَاةٍ، الْوَاحِدَةُ هَدْيَةٌ وَهَدِيَّةٌ وَهَدْيٌ. فَمَنْ قَالَ: أَرَادَ بِالشَّعَائِرِ الْمَنَاسِكَ قَالَ: ذَكَرَ الْهَدْيَ تَنْبِيهًا عَلَى تَخْصِيصِهَا. وَمَنْ قَالَ: الشَّعَائِرُ الْهَدْيُ قَالَ: إِنَّ الشَّعَائِرَ مَا كَانَ مُشْعَرًا أَيْ مُعَلَّمًا بِإِسَالَةِ الدَّمِ مِنْ سَنَامِهِ، وَالْهَدْيُ مَا لَمْ يُشْعَرْ، اكْتُفِيَ فِيهِ بِالتَّقْلِيدِ. وَقِيلَ: الْفَرْقُ أَنَّ الشَّعَائِرَ هِيَ الْبُدْنُ مِنَ الْأَنْعَامِ. وَالْهَدْيُ الْبَقَرُ وَالْغَنَمُ وَالثِّيَابُ وَكُلُّ مَا يُهْدَى. وَقَالَ الْجُمْهُورُ: الهدي عاما فِي جَمِيعِ مَا يُتَقَرَّبُ بِهِ مِنَ الذَّبَائِحِ وَالصَّدَقَاتِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﵊ (الْمُبَكِّرُ إِلَى الْجُمُعَةِ كَالْمُهْدِي بَدَنَةً) إِلَى أَنْ قَالَ: (كَالْمُهْدِي بَيْضَةً) فَسَمَّاهَا هَدْيًا، وَتَسْمِيَةُ الْبَيْضَةِ هَدْيًا لَا مَحْمَلَ لَهُ إِلَّا أَنَّهُ أَرَادَ بِهِ الصَّدَقَةَ، وَكَذَلِكَ قَالَ الْعُلَمَاءُ: إِذَا قَالَ جَعَلْتُ ثَوْبِي هَدْيًا فَعَلَيْهِ أَنْ يَتَصَدَّقَ بِهِ، إِلَّا أَنَّ الْإِطْلَاقَ إِنَّمَا يَنْصَرِفُ إِلَى أَحَدِ الْأَصْنَافِ الثَّلَاثَةِ مِنَ الْإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ، وَسَوْقُهَا إِلَى الْحَرَمِ وَذَبْحُهَا فِيهِ، وَهَذَا إِنَّمَا تُلُقِّيَ مِنْ عُرْفِ الشَّرْعِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ" «٣»] البقرة: ١٩٦] وَأَرَادَ بِهِ الشَّاةَ، وَقَالَ تَعَالَى:" يَحْكُمُ بِهِ ذَوا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بالِغَ الْكَعْبَةِ" «٤»] المائدة: ٩٥] وقال تعالى:

[sallallâhu] aleyhi ve sellem [iş‘ârda bulunduğu sabit olduğuna göre] bu güzeldir; Ebû Ca‘fer et-Tahâvî de böyle zikretmiştir. İşte Hanefî ulemasının iş‘âr hakkında gelen hadis konusunda Ebû Hanîfe adına sunduğu mazeret budur; onlar bunu işitmiş, kendilerine ulaşmış ve bilmişlerdir. Dediler ki: Mekruh olduğu görüşüne göre de bununla hiç kimse ihrama girmiş olmaz; zira mekruhu işlemek menâsikten sayılmaz. Üçüncüsü: Yüce Allah’ın: { وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ } “Haram aya...” buyruğudur. Haram ayların tamamını kapsayan cinsi belirten tekil bir isimdir. Bunlar dörttür: Biri tek, üçü ise ardışık 1 (serd) olup açıklaması Berâe (Tevbe) Suresi’nde gelecektir 2. Anlamı şudur: Savaş veya baskın yapmak için bunları helal kılmayın ve yerlerini değiştirmeyin; zira [ayların yerini] değiştirmek de onları helal kılmaktır. Bu da [Cahiliye Araplarının] nesî’ (ayları erteleme) uygulamasından yaptıkları şeydir. Benzer şekilde { وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ } “...kurbanlığa ve boyun bağı takılanlara [saygısızlık etmeyin]” buyruğu da yani onları helal kılmayın demektir. Burada bir muzâf (tamlanan) düşmüştür; yani kılâde (gerdanlık) kelimesinin çoğulu olan boyun bağı takılmış hayvanları [helal kılmayın]. Yüce Allah hedyin (kurbanlığın) toptan helal sayılmasını yasaklamış, ardından taklîddeki (boyun bağı takmadaki) hürmete dikkat çekmek üzere pekiştirme ve mübalağa kastıyla boyun bağı takılanları ayrıca zikretmiştir. Dördüncüsü: Yüce Allah’ın: { وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ } “...kurbanlığa ve boyun bağı takılanlara [saygısızlık etmeyin]” buyruğudur. Hedy; deve, sığır veya davardan Yüce Allah’ın Evine (Beytullah’a) hediye edilen (kurban olarak gönderilen) hayvandır. Tekili hedyetün (هَدْيَةٌ), hediyyetün (هَدِيَّةٌ) ve hedyün (هَدْيٌ) şeklinde gelir. Şeâir ile menâsikin kastedildiğini söyleyen kimse şöyle demiştir: [Şeâirden sonra] hedyin zikredilmesi, onun tahsisine (özelliğine) dikkat çekmek içindir. Şeâirin bizzat hedy olduğunu söyleyen ise şöyle demiştir: Şeâir; iş‘âr edilmiş, yani hörgücünden kan akıtılmak suretiyle işaretlenmiş olandır; hedy ise iş‘âr edilmeyip boynuna bağ (gerdanlık) takılmasıyla yetinilen kurbandır. Bir görüşe göre de aralarındaki fark şudur: Şeâir, en‘âmdan iri cüsseli develerdir (büdn); hedy ise sığır, koyun, elbise ve [Kâbe’ye] hediye edilen her şeydir. Cumhur ise şöyle demiştir: Hedy; kesilen kurbanlar ve sadakalardan kendisiyle Allah’a yakınlaşılan her şey hakkında genel bir isimdir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm’ın: « الْمُبَكِّرُ إِلَى الْجُمُعَةِ كَالْمُهْدِي بَدَنَةً » «Cuma namazına erken giden kimse bir deve kurban etmiş gibidir» buyurarak en sonunda: « كَالْمُهْدِي بَيْضَةً » «...bir yumurta bağışlamış gibidir» buyurması bundandır. [Resûlullah] yumurtayı da hedy olarak isimlendirmiştir; yumurtanın hedy diye isimlendirilmesi ise onunla sadakanın kastedilmiş olmasından başka bir anlama gelmez. Nitekim âlimler şöyle demiştir: Bir kimse 'Elbisemi hedy (kurban/adak) kıldım' derse onu sadaka olarak vermesi gerekir. Bununla birlikte [hedy kelimesinin] mutlak kullanımı yalnızca deve, sığır ve koyundan oluşan üç türe, bunların Harem’e sevk edilip orada kesilmesine hamledilir. Bu da Yüce Allah’ın: { فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ } “Eğer [hacdan] alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban [kesin]” 3 [el-Bakara 2/196] buyruğundaki şer‘î örften alınmıştır ki burada kastedilen koyundur. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ } “...Kâbe’ye ulaşacak bir kurbanlık olarak aranızdan adalet sahibi iki kişinin takdir edeceği...” 4 [el-Mâide 5/95]. Yüce Allah [bir başka ayette de] şöyle buyurmaktadır:

6080. Metin

" فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ"] البقرة: ١٩٦] وَأَقَلُّهُ شَاةٌ عِنْدَ الْفُقَهَاءِ. وَقَالَ مَالِكٌ: إِذَا قَالَ ثَوْبِي هَدْيٌ يَجْعَلُ ثَمَنَهُ فِي هَدْيٍ." وَالْقَلائِدَ" مَا كَانَ النَّاسُ يَتَقَلَّدُونَهُ أَمَنَةً لَهُمْ، فَهُوَ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، أَيْ وَلَا أَصْحَابَ الْقَلَائِدِ ثُمَّ نُسِخَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: آيَتَانِ نُسِخَتَا مِنَ" الْمَائِدَةِ" آيَةُ الْقَلَائِدِ وَقَوْلُهُ:" فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ"] المائدة: ٤٢] فَأَمَّا الْقَلَائِدُ فَنَسَخَهَا الْأَمْرُ بِقَتْلِ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ كَانُوا وَفِي أَيِّ شَهْرٍ كَانُوا. وَأَمَّا الْأُخْرَى فَنَسَخَهَا قَوْلُهُ تَعَالَى:" وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ"] المائدة: ٤٩] عَلَى مَا يَأْتِي. وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْقَلَائِدِ نَفْسَ الْقَلَائِدِ، فَهُوَ نَهْيٌ عَنْ أَخْذِ لِحَاءِ «١» شَجَرِ الْحَرَمِ حَتَّى يُتَقَلَّدَ بِهِ طَلَبًا لِلْأَمْنِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَعَطَاءٌ وَمُطَرِّفُ بْنُ الشِّخِّيرِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَحَقِيقَةُ الْهَدْيِ كُلُّ مُعْطًى لَمْ يُذْكَرْ مَعَهُ عِوَضٌ. وَاتَّفَقَ الْفُقَهَاءُ عَلَى أَنَّ مَنْ قَالَ: لِلَّهِ عَلَيَّ هَدْيٌ أَنَّهُ يَبْعَثُ بِثَمَنِهِ إِلَى مَكَّةَ. وَأَمَّا الْقَلَائِدُ فَهِيَ كُلُّ مَا عُلِّقَ عَلَى أَسْنِمَةِ الْهَدَايَا وَأَعْنَاقِهَا عَلَامَةً أَنَّهُ لِلَّهِ سُبْحَانَهُ، مِنْ نَعْلٍ أَوْ غَيْرِهِ، وَهِيَ سُنَّةٌ إِبْرَاهِيمِيَّةٌ بَقِيَتْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَأَقَرَّهَا الْإِسْلَامُ، وَهِيَ سُنَّةُ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ. قَالَتْ عَائِشَةُ ﵂: أَهْدَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مَرَّةً إِلَى الْبَيْتِ غَنَمًا فَقَلَّدَهَا، أَخْرَجَهُ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ، وَإِلَى هَذَا صَارَ جَمَاعَةٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ: الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَأَبُو ثَوْرٍ وَابْنُ حَبِيبٍ، وَأَنْكَرَهُ مَالِكٌ وَأَصْحَابُ الرَّأْيِ وَكَأَنَّهُمْ لَمْ يَبْلُغْهُمْ هَذَا الْحَدِيثُ فِي تَقْلِيدِ الْغَنَمِ، أَوْ بَلَغَ لَكِنَّهُمْ رَدُّوهُ لِانْفِرَادِ الْأَسْوَدِ بِهِ عَنْ عَائِشَةَ ﵂، فَالْقَوْلُ بِهِ أَوْلَى. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَأَمَّا الْبَقَرُ فَإِنْ كَانَتْ لَهَا أسنمة أشعرت كالبدن، قاله ابْنُ عُمَرَ، وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: تُقَلَّدُ وَتُشْعَرُ مُطْلَقًا وَلَمْ يُفَرِّقُوا. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: تُقَلَّدُ وَلَا تُشْعَرُ، وَهَذَا الْقَوْلُ أَصَحُّ إِذْ لَيْسَ لَهَا سَنَامٌ، وَهِيَ أَشْبَهُ بِالْغَنَمِ مِنْهَا بِالْإِبِلِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الْخَامِسَةُ- وَاتَّفَقُوا فِيمَنْ قَلَّدَ بَدَنَةً عَلَى نِيَّةِ الْإِحْرَامِ وَسَاقَهَا أَنَّهُ يَصِيرُ مُحْرِمًا، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:" لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ" إِلَى أَنْ قَالَ:" فَاصْطادُوا" وَلَمْ يَذْكُرِ الْإِحْرَامَ لَكِنْ لَمَّا ذَكَرَ التَّقْلِيدَ عرف أنه بمنزلة الإحرام.

{ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ } [el-Bakara: 196] “Kim hacca kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban [kesmesi gerekir].” Fakihlere göre bunun en azı bir koyundur. Mâlik: "Bir kimse 'Elbisem kurbandır (hedydir)' derse, onun bedelini bir kurbanlığa yatırır" demiştir. "وَالْقَلائِدَ" "Gerdanlıklı kurbanları da..." [ifadesi ise], insanların kendilerine bir emniyet olsun diye boyunlarına taktıkları şeylerdir; dolayısıyla bir muzâfın hazfedilmesi kabilindendir, yani: "Gerdanlık sahiplerine de [dokunmayın]" demektir; sonradan bu hüküm neshedilmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Mâide sûresinden iki ayet neshedilmiştir: Gerdanlıklar ayeti ile Yüce Allah'ın: { فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ } [el-Mâide: 42] “Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir.” buyruğudur. Gerdanlıklara gelince, bunu nerede ve hangi ayda bulunurlarsa bulunsunlar müşrikleri öldürme emri neshetmiştir. Diğerine gelince, ileride geleceği üzere onu da Yüce Allah'ın: { وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ } [el-Mâide: 49] “Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet...” buyruğu neshetmiştir. Bir görüşe göre: Gerdanlıklardan kasıt bizzat gerdanlıkların kendisidir; bu, emniyet arayışıyla boyna asılmak üzere Harem ağacının kabuğunu1 almaktan men etmektir. Bunu Mücâhid, Atâ ve Mutarrif b. eş-Şıhhîr söylemiştir. Doğrusunu Allah bilir. Hedyin hakikati (asıl manası), karşılığında bir bedel zikredilmeksizin verilen her şeydir. Fakihler: "Allah için üzerime bir hedy olsun" diyen kimsenin, onun bedelini Mekke'ye göndereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Gerdanlıklara gelince; bunlar, Allah Subhânehu'ya ait olduğunun bir nişanesi olarak kurbanlıkların hörgüçlerine ve boyunlarına asılan ayakkabı ve benzeri her şeydir. Bu, Câhiliye döneminde devam etmiş ve İslâm'ın da onayladığı İbrâhîmî bir sünnettir; sığır ve davarda sünnet olan budur. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir: «أَهْدَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مَرَّةً إِلَى الْبَيْتِ غَنَمًا فَقَلَّدَهَا» «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir defasında Beytullah'a davar kurbanlık gönderdi ve onların boynuna gerdanlık taktı.» Bunu Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Âlimlerden bir topluluk bu görüşe varmıştır: Şâfiî, Ahmed, İshâk, Ebû Sevr ve İbn Habîb. Mâlik ve re'y ehli ise bunu kabul etmemiştir; sanki koyun ve keçiye gerdanlık takılması hakkındaki bu hadis kendilerine ulaşmamış yahut ulaşmış da el-Esved'in Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayetinde tek kalması sebebiyle onu reddetmiş gibidirler. Halbuki bu hadisle amel etmek daha evlâdır. Doğrusunu Allah bilir. Sığırlara gelince; şayet hörgüçleri varsa develer gibi iş'âr yapılır (hörgüçleri hafifçe yaralanıp kanatılır). Bunu İbn Ömer söylemiş olup Mâlik de bu görüşü benimsemiştir. Şâfiî ise: "Mutlak olarak gerdanlık takılır ve iş'âr yapılır" demiş ve bir ayrım yapmamıştır. Saîd b. Cübeyr: "Gerdanlık takılır fakat iş'âr yapılmaz" demiştir. Bu görüş daha sahihtir; çünkü onların hörgücü yoktur ve deveye nispetle davara daha çok benzerler. Doğrusunu Allah bilir. Beşinci [Mesele]: İhrama niyet ederek bir deveyi kurbanlık kılan (gerdanlık takan) ve onu sevk eden kimsenin ihrama girmiş sayılacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Yüce Allah: { لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin...” buyruğundan { فَاصْطادُوا } “...avlanın” buyruğuna kadar olan kısımda ihramdan bahsetmemiştir; fakat taklîdi (gerdanlık takmayı) zikredince, bunun ihram mesabesinde olduğu anlaşılmıştır.

6081. Metin

السَّادِسَةُ- فَإِنْ بَعَثَ بِالْهَدْيِ وَلَمْ يَسُقْ بِنَفْسِهِ لَمْ يَكُنْ مُحْرِمًا، لِحَدِيثِ عَائِشَةَ قَالَتْ: أَنَا فَتَلْتُ قَلَائِدَ هَدْيِ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِيَدَيَّ، ثُمَّ قَلَّدَهَا بِيَدَيْهِ، ثُمَّ بَعَثَ بِهَا مَعَ أَبِي فَلَمْ يَحْرُمْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ شي أَحَلَّهُ اللَّهُ لَهُ حَتَّى نُحِرَ الْهَدْيُ، أَخْرَجَهُ الْبُخَارِيُّ، وَهَذَا مَذْهَبُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَأَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ وَجُمْهُورِ الْعُلَمَاءِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: يَصِيرُ مُحْرِمًا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَنْ أَهْدَى هَدْيًا حَرُمَ عَلَيْهِ مَا يَحْرُمُ عَلَى الْحَاجِّ حَتَّى يُنْحَرَ الْهَدْيُ، رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ، وَهَذَا مَذْهَبُ ابْنِ عُمَرَ وَعَطَاءٍ وَمُجَاهِدٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَحَكَاهُ الْخَطَّابِيُّ عَنْ أَصْحَابِ الرَّأْيِ، وَاحْتَجُّوا بِحَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ جَالِسًا فَقَدَّ قَمِيصَهُ مِنْ جَيْبِهِ ثُمَّ أَخْرَجَهُ مِنْ رِجْلَيْهِ، فَنَظَرَ الْقَوْمُ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: (إِنِّي أُمِرْتُ بِبُدْنِي الَّتِي بَعَثْتُ بِهَا أَنْ تُقَلَّدَ وَتُشْعَرَ عَلَى مَكَانِ كَذَا وَكَذَا فَلَبِسْتُ قَمِيصِي وَنَسِيتُ فَلَمْ أَكُنْ لِأُخْرِجَ قَمِيصِي مِنْ رَأْسِي) وَكَانَ بَعَثَ بِبُدْنِهِ وَأَقَامَ بِالْمَدِينَةِ. فِي إِسْنَادِهِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَطَاءِ بْنِ أَبِي لَبِيبَةَ «١» وَهُوَ ضَعِيفٌ. فَإِنْ قَلَّدَ شَاةً وَتَوَجَّهَ مَعَهَا فَقَالَ الْكُوفِيُّونَ: لَا يَصِيرُ مُحْرِمًا، لِأَنَّ تَقْلِيدَ الشَّاةِ لَيْسَ بِمَسْنُونٍ وَلَا مِنَ الشَّعَائِرِ، لِأَنَّهُ يُخَافُ عَلَيْهَا الذِّئْبُ فَلَا تَصِلُ إِلَى الْحَرَمِ بِخِلَافِ الْبُدْنِ، فَإِنَّهَا تُتْرَكُ حَتَّى تَرِدَ الْمَاءَ وَتَرْعَى الشَّجَرَ وَتَصِلَ إِلَى الْحَرَمِ. وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ قَالَتْ: فَتَلْتُ قَلَائِدَهَا مِنْ عِهْنٍ كَانَ عِنْدِي. الْعِهْنُ الصُّوفُ الْمَصْبُوغُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تعالى:" وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ ١٠: ٥" [القارعة: ٥] «٢». السَّابِعَةُ- وَلَا يَجُوزُ بَيْعُ الْهَدْيِ وَلَا هِبَتُهُ إِذَا قُلِّدَ أَوْ أُشْعِرَ، لِأَنَّهُ قَدْ وَجَبَ، وَإِنْ مَاتَ مُوجِبُهُ لَمْ يُوَرَّثْ عَنْهُ وَنَفَذَ لِوَجْهِهِ، بِخِلَافِ الْأُضْحِيَّةِ فَإِنَّهَا لَا تَجِبُ إِلَّا بِالذَّبْحِ خَاصَّةً عِنْدَ مَالِكٍ إِلَّا أَنْ يُوجِبَهَا بِالْقَوْلِ، فَإِنْ أَوْجَبَهَا بِالْقَوْلِ قَبْلَ الذَّبْحِ فَقَالَ: جَعَلْتُ هَذِهِ الشَّاةَ أُضْحِيَّةً تَعَيَّنَتْ، وَعَلَيْهِ، إِنْ تَلِفَتْ ثُمَّ وَجَدَهَا أَيَّامَ الذَّبْحِ أَوْ بَعْدَهَا ذَبَحَهَا وَلَمْ يَجُزْ لَهُ بَيْعُهَا، فَإِنْ كَانَ اشْتَرَى أُضْحِيَّةً غَيْرَهَا ذَبَحَهُمَا جَمِيعًا فِي قَوْلِ أَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: لَا بَدَلَ عَلَيْهِ إِذَا ضَلَّتْ أَوْ سُرِقَتْ، إِنَّمَا الْإِبْدَالُ فِي الْوَاجِبِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: إِذَا ضلت فقد أجزأت. ومن

Altıncısı: Şayet [kişi] kurbanlığı (hedy) gönderir de kendisi bizzat sevk etmezse ihramlı sayılmaz. Nitekim Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kurbanlıklarının gerdanlıklarını kendi ellerimle ördüm; sonra o kendi elleriyle bunlara gerdanlıkları taktı. Ardından da onları babamla [Mekke'ye] gönderdi. Kurbanlık boğazlanıncaya kadar Allah'ın kendisine helal kıldığı hiçbir şey Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haram olmadı.» Bunu Buhârî rivayet etmiştir. Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshâk ve ulemanın çoğunluğunun mezhebi budur. İbn Abbâs'tan ise ihramlı olacağı rivayet edilmiştir. İbn Abbâs: «Kim bir hedy kurbanlığı gönderirse, kurban boğazlanıncaya kadar hacıya haram olan şeyler ona da haram olur» demiştir. Bunu Buhârî rivayet etmiştir. Bu [aynı zamanda] İbn Ömer, Atâ, Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr'in mezhebidir; Hattâbî de bunu rey ehlinden nakletmiştir. Onlar Câbir b. Abdillâh'ın şu rivayetini delil getirmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyordum. Gömleğini yakasından yırttı, sonra da ayaklarından çıkardı. Cemaat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bakınca şöyle buyurdu: «Gönderdiğim kurbanlık develere falan ve filan yerde gerdanlık takılması ve iş‘âr yapılması emredildi; ben de unutup gömleğimi giydim. Gömleğimi başımdan çıkaracak değildim.» Halbuki o, kurbanlık develerini göndermiş ve Medine'de ikamet etmekteydi. Bu rivayetin senedinde Abdurrahman b. Atâ b. Ebî Lebîbe 1 vardır ve o zayıftır. Şayet koyuna gerdanlık takar ve onunla birlikte yola çıkarsa Kûfeliler: «İhramlı olmaz; çünkü koyuna gerdanlık takmak sünnet olmadığı gibi şiarlardan da değildir. Zira onun kurt tarafından kapılmasından korkulur ve Harem'e ulaşamaz. Develer ise böyle değildir; çünkü onlar suya varıp ağaçlardan otlayarak Harem'e ulaşıncaya kadar serbest bırakılırlar» demişlerdir. Sahîh-i Buhârî'de Müminlerin Annesi Âişe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Onun gerdanlıklarını yanımdaki renkli yünden ördüm.» Ihn (عِهْن), boyanmış yün demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu köktendir: { وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olacaktır.” [el-Kâria 101/5] 2. Yedincisi: Kurbanlığa gerdanlık takıldığı veya iş‘âr yapıldığı zaman onun satılması da hibe edilmesi de caiz değildir; çünkü o artık vacip olmuştur. Onu vacip kılan kişi vefat ederse, kurbanlık miras bırakılamaz ve adandığı yönde gereği yerine getirilir. Kurban (udhiyye) ise böyle değildir; zira Mâlik'e göre kurban ancak bizzat kesilmekle vacip olur; meğerki sözle vacip kılmış olsun. Şayet kesilmeden önce sözle vacip kılar da: «Bu koyunu kurban kıldım» derse muayyen hale gelir. Buna göre kurbanlık kaybolur da kesim günlerinde veya daha sonra onu bulursa onu keser ve satması caiz olmaz. Şayet onun yerine başka bir kurbanlık satın almışsa, Ahmed ve İshâk'ın kavline göre her ikisini de keser. Şâfiî ise şöyle demiştir: «Kaybolduğunda veya çalındığında yerine yenisi gerekmez; bedel ancak vacip olandadır.» İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Kaybolduğunda [kurban vazifesi] yerine gelmiş olur.» Kim de...

6082. Metin

مَاتَ يَوْمَ النَّحْرِ قَبْلَ أَنْ يُضَحِّيَ كَانَتْ ضَحِيَّتُهُ مَوْرُوثَةً عَنْهُ كَسَائِرِ مَالِهِ بِخِلَافِ الْهَدْيِ. وَقَالَ أَحْمَدُ وَأَبُو ثَوْرٍ: تُذْبَحُ بِكُلِّ حَالٍ. وَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ: تُذْبَحُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ عَلَيْهِ دَيْنٌ لَا وَفَاءَ لَهُ إِلَّا مِنْ تِلْكَ الْأُضْحِيَّةِ فَتُبَاعُ فِي دَيْنِهِ. وَلَوْ مَاتَ بَعْدَ ذَبْحِهَا لَمْ يَرِثْهَا عَنْهُ وَرَثَتُهُ، وَصَنَعُوا بِهَا مِنَ الْأَكْلِ وَالصَّدَقَةِ مَا كَانَ لَهُ أَنْ يَصْنَعَ بِهَا، وَلَا يَقْتَسِمُونَ لَحْمَهَا عَلَى سَبِيلِ الْمِيرَاثِ. وَمَا أَصَابَ الْأُضْحِيَّةَ قَبْلَ الذَّبْحِ مِنَ الْعُيُوبِ كَانَ عَلَى صَاحِبِهَا بَدَلُهَا بِخِلَافِ الْهَدْيِ، هَذَا تَحْصِيلُ مَذْهَبِ مَالِكٍ. وَقَدْ قِيلَ فِي الْهَدْيِ عَلَى صَاحِبِهِ الْبَدَلُ، وَالْأَوَّلُ أَصْوَبُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّامِنَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ) يَعْنِي الْقَاصِدِينَ لَهُ، مِنْ قَوْلِهِمْ أَمَمْتُ كَذَا أَيْ قَصَدْتُهُ. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ:" وَلَا آمِّي الْبَيْتِ الْحَرَامِ" بِالْإِضَافَةِ كَقَوْلِهِ:" غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ" وَالْمَعْنَى: لَا تَمْنَعُوا الْكُفَّارَ الْقَاصِدِينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ عَلَى جِهَةِ التَّعَبُّدِ وَالْقُرْبَةِ، وَعَلَيْهِ فَقِيلَ: مَا فِي هَذِهِ الْآيَاتِ مِنْ نَهْيٍ عَنْ مُشْرِكٍ، أَوْ مُرَاعَاةِ حُرْمَةٍ لَهُ بِقِلَادَةٍ، أَوْ أَمِّ الْبَيْتِ فَهُوَ كُلُّهُ مَنْسُوخٌ بِآيَةِ السَّيْفِ فِي قوله:" فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" «١»] التوبة: ٥] وَقَوْلُهُ:" فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هَذَا"] التوبة: ٢٨] فَلَا يُمَكَّنُ الْمُشْرِكُ مِنَ الْحَجِّ، وَلَا يُؤَمَّنُ فِي الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ وَإِنْ أَهْدَى وَقَلَّدَ وَحَجَّ، رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ عَلَى مَا يَأْتِي ذِكْرُهُ. وَقَالَ قَوْمٌ: الْآيَةُ مُحْكَمَةٌ لَمْ تُنْسَخْ وَهِيَ فِي الْمُسْلِمِينَ، وَقَدْ نَهَى اللَّهُ عَنْ إِخَافَةِ مَنْ يَقْصِدُ بَيْتَهُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَالنَّهْيُ عَامٌّ فِي الشَّهْرِ الْحَرَامِ وَغَيْرِهِ، وَلَكِنَّهُ خَصَّ الشَّهْرَ الْحَرَامِ بِالذِّكْرِ تَعْظِيمًا وَتَفْضِيلًا، وَهَذَا يَتَمَشَّى عَلَى قَوْلِ عَطَاءٍ، فَإِنَّ الْمَعْنَى لَا تُحِلُّوا مَعَالِمَ اللَّهِ، وَهِيَ أَمْرُهُ وَنَهْيُهُ وَمَا أَعْلَمَهُ النَّاسُ فَلَا تُحِلُّوهُ، وَلِذَلِكَ قَالَ أَبُو مَيْسَرَةَ: هِيَ مُحْكَمَةٌ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لَمْ يُنْسَخْ مِنْهَا إِلَّا" الْقَلائِدَ" وَكَانَ الرَّجُلُ يَتَقَلَّدُ بِشَيْءٍ مِنْ لِحَاءِ الْحَرَمِ «٢» فَلَا يُقْرَبُ فَنُسِخَ ذَلِكَ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: هَذِهِ الْآيَةُ نَهْيٌ عَنِ الْحُجَّاجِ أَنْ تُقْطَعَ سُبُلُهُمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: نَزَلَتِ الْآيَةُ عَامَ الْفَتْحِ وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِمَكَّةَ، جَاءَ أُنَاسٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ يَحُجُّونَ وَيَعْتَمِرُونَ فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّمَا هَؤُلَاءِ مُشْرِكُونَ فَلَنْ نَدَعَهُمْ إِلَّا أَنْ نُغِيرَ عَلَيْهِمْ، فَنَزَلَ الْقُرْآنُ" وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ". وقيل:

[Kişi] kurban bayramı günü kurbanını kesmeden önce vefat ederse, hedyin aksine kurbanlığı diğer malları gibi kendisinden miras kalır. Ahmed ve Ebû Sevr: "Her halükarda kesilir" demişlerdir. Evzâî ise: "Ancak üzerinde sadece o kurbanlıktan ödenebilecek bir borç bulunması müstesnadır; bu takdirde borcu için satılır" demiştir. Şayet onu kestikten sonra vefat ederse mirasçıları ona vâris olamazlar; onun yeme ve sadaka verme hususunda yapacağı şeyi yaparlar ve etini miras yoluyla taksim etmezler. Kesimden önce kurbanda meydana gelen kusurlar sebebiyle kurban sahibinin onun yerine yenisini koyması gerekir; hedy kurbanı ise böyle değildir. Bu, Mâlik'in mezhebinin hülasasıdır. Hedyde de sahibinin yerine yenisini koyması gerektiği söylenmiştir; ancak birincisi daha doğrudur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Sekizincisi: Yüce Allah'ın: { وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } “ve Beyt-i Harâm'a yönelenlere [saygısızlık etmeyin]” buyruğu, ona yönelenleri kastetmektedir. Bu, [Arapların] "Şuraya yöneldim" anlamındaki (أَمَمْتُ كَذَا) sözünden gelmektedir. el-A‘meş, { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } “avı helal saymaksızın” buyruğunda olduğu gibi izafetle "وَلَا آمِّي الْبَيْتِ الْحَرَامِ" şeklinde okumuştur. Bunun anlamı şudur: İbadet ve yakınlık kastıyla Beyt-i Harâm'a yönelen kâfirlere engel olmayın. Buna binaen şöyle denilmiştir: Bu ayetlerde müşriklerden [birine dokunulmaktan] nehyetme veya [boynundaki] gerdanlık sebebiyle yahut Beyt'e yönelmesi dolayısıyla onun dokunulmazlığını gözetme adına ne varsa, hepsi [Allah Teâlâ'nın]: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”1 [et-Tevbe: 5] ve: { فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هَذَا } “Bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar” [et-Tevbe: 28] buyruklarındaki kılıç ayetiyle neshedilmiştir. Dolayısıyla müşrik hacdan menedilir; hedy kurbanı gönderse, [ona] gerdanlık taksa ve hacca gelse dahi haram aylarda emniyette kılınmaz. Bu, İbn Abbâs'tan rivayet edilmiş olup ileride zikredileceği üzere İbn Zeyd de bunu söylemiştir. Bir grup [âlim] ise şöyle demiştir: Ayet muhkemdir, neshedilmemiştir ve Müslümanlar hakkındadır. Allah, Müslümanlardan Kendi evine yönelen kimseleri korkutmayı yasaklamıştır. Bu yasak haram ayda da diğerlerinde de geneldir; ancak tazim ve faziletinden ötürü haram ayı özellikle zikretmiştir. Bu da Atâ'nın görüşüyle örtüşmektedir; zira anlam: "Allah'ın nişanelerini, yani O'nun emir ve yasağını ve insanlara bildirdiği hükümleri helal saymayın/çiğnemeyin" demektir. Bundan dolayı Ebû Meysere: "O muhkemdir" demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir: "Ondan sadece { الْقَلائِدَ } 'gerdanlıklar' neshedilmiştir. [Cahiliye döneminde] kişi Harem [bölgesinin ağaçlarının] kabuğundan bir şeyi boynuna takar2 ve ona dokunulmazdı; işte bu neshedildi." İbn Cüreyc: "Bu ayet, hacıların yollarının kesilmesine dair bir yasaktır" demiştir. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: "Bu ayet Fetih yılında, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'de iken nâzil oldu. Müşriklerden birtakım kimseler hac ve umre yapmak için geldiler. Müslümanlar: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar ancak müşriktir; üzerlerine baskın yapmaktan başka bir şey yapmayalım' dediler. Bunun üzerine Kur'an'da: { وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } “ve Beyt-i Harâm'a yönelenlere [saygısızlık etmeyin]” buyruğu indi." Şöyle de denilmiştir:

6083. Metin

كَانَ هَذَا لِأَمْرِ شُرَيْحِ بْنِ ضُبَيْعَةَ الْبَكْرِيِّ «١» - ويلقب بالحطم- أخذته جند رسول الله عليه وسلم وَسَلَّمَ وَهُوَ فِي عُمْرَتِهِ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، ثُمَّ نُسِخَ هَذَا الْحُكْمُ كَمَا ذَكَرْنَا. وَأَدْرَكَ الْحُطَمُ هَذَا رِدَّةَ الْيَمَامَةِ فَقُتِلَ مُرْتَدًّا وَقَدْ رُوِيَ مِنْ خَبَرِهِ أَنَّهُ أَتَى النَّبِيَّ ﷺ بِالْمَدِينَةِ، وَخَلَّفَ خَيْلَهُ خَارِجَ الْمَدِينَةِ فَقَالَ: إِلَامَ تَدْعُو النَّاسَ؟ فَقَالَ: (إِلَى شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ) فَقَالَ: حَسَنٌ، إِلَّا أَنَّ لِي أُمَرَاءَ لَا أَقْطَعُ أَمْرًا دُونَهُمْ وَلَعَلِّي أُسْلِمُ وَآتِي بِهِمْ، وَقَدْ كَانَ النَّبِيُّ ﷺ قَالَ لِأَصْحَابِهِ: (يَدْخُلُ عَلَيْكُمْ رَجُلٌ يَتَكَلَّمُ بِلِسَانِ شَيْطَانٍ) ثُمَّ خَرَجَ مِنْ عِنْدِهِ فَقَالَ ﵊: (لَقَدْ دَخَلَ بِوَجْهِ كَافِرٍ وَخَرَجَ بِقَفَا غَادِرٍ وَمَا الرَّجُلُ بِمُسْلِمٍ). فَمَرَّ بِسَرْحِ «٢» الْمَدِينَةِ فَاسْتَاقَهُ، فَطَلَبُوهُ فَعَجَزُوا عَنْهُ، فَانْطَلَقَ وَهُوَ يَقُولُ:

Gece onları Hutam gibi yıpratıcı bir sürücüyle sardı «٣» ... O ne deve çobanıdır ne de koyun çobanı,

6084. Metin

قَدْ لَفَّهَا اللَّيْلُ بِسَوَّاقٍ حُطَمْ «٣» ... لَيْسَ بِرَاعِي إِبِلٍ وَلَا غَنَمْ

Ne de et kütüğü başında duran bir kasaptır «٤» ... Onlar uyuyarak gecelediler, Hind’in oğlu ise uyumadı,

6085. Metin

وَلَا بِجَزَّارٍ عَلَى ظَهْرٍ وَضَمْ «٤» ... بَاتُوا نِيَامًا وابن هند لم ينم

Pürüzsüz ok yontusu gibi bir delikanlı gece boyu o develerle uğraştı «٥» ... Bacakları dolgun «٦», adımları pek çevik «٧».

6086. Metin

بات يقاسيها غلام كالزلم «٥» ... خذلّج «٦» السَّاقَيْنِ خَفَّاقُ الْقَدَمْ «٧»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kaza [Umresi] yılında «٨» yola çıktığında Yemâme hacılarının telbiyesini işitti ve: (Bu Hutam ve arkadaşlarıdır) buyurdu. O, Medine’nin otlağından gasp ettiği hayvanlara gerdanlık takmış ve Mekke’ye hediye olarak kurbanlık göndermişti «٩». Ashap onun peşine düşmeye yönelince bu ayet indi; yani müşrik de olsalar Allah için işaretlenmiş olanı helal saymayın; bunu İbn Abbâs zikretmiştir. Dokuzuncusu: Ayetin muhkem olduğu esasına göre Yüce Allah’ın: "لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ" buyruğu menâsik işlerinin tamamlanmasını vacip kılar. Bu sebeple âlimler: Bir kimse hacca başlar da sonra onu ifsat ederse, haccın bütün fiillerini yerine getirmesi gerekir; haccı fasit olsa bile ondan hiçbir şeyi terk etmesi caiz değildir, sonra ikinci yılda onu kaza etmesi gerekir, demişlerdir. Ebû’l-Leys es-Semerkandî şöyle demiştir: Yüce Allah’ın: (وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ) buyruğu O’nun: (وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً) «١٠» buyruğu ile neshedilmiştir. O’nun: (وَلَا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ) buyruğu ise muhkemdir, neshedilmemiştir. Dolayısıyla kurbanlığa gerdanlık takan her kimse

6087. Metin

فَلَمَّا خَرَجَ النَّبِيُّ ﷺ عَامَ الْقَضِيَّةِ «٨» سَمِعَ تَلْبِيَةَ حُجَّاجِ الْيَمَامَةِ فَقَالَ: (هَذَا الْحُطَمُ وَأَصْحَابُهُ). وَكَانَ قَدْ قَلَّدَ مَا نَهَبَ مِنْ سَرْحِ الْمَدِينَةِ وَأَهْدَاهُ إِلَى مَكَّةَ «٩»، فَتَوَجَّهُوا فِي طَلَبِهِ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ، أَيْ لَا تُحِلُّوا مَا أُشْعِرَ لِلَّهِ وَإِنْ كَانُوا مُشْرِكِينَ، ذَكَرَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. التَّاسِعَةُ- وَعَلَى أَنَّ الْآيَةَ مُحْكَمَةٌ قَوْلُهُ تَعَالَى:" لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ" يُوجِبُ إِتْمَامَ أُمُورِ الْمَنَاسِكِ، وَلِهَذَا قَالَ الْعُلَمَاءُ: إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا دَخَلَ فِي الْحَجِّ ثُمَّ أَفْسَدَهُ فَعَلَيْهِ أَنْ يَأْتِيَ بِجَمِيعِ أَفْعَالِ الْحَجِّ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَتْرُكَ شَيْئًا مِنْهَا وَإِنْ فَسَدَ حَجُّهُ، ثُمَّ عَلَيْهِ الْقَضَاءُ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ. قَالَ أَبُو اللَّيْثِ السَّمَرْقَنْدِيُّ: وَقَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ) مَنْسُوخٌ بِقَوْلِهِ: (وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً) «١٠» وَقَوْلِهِ: (وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ) مُحْكَمٌ لَمْ يُنْسَخْ فَكُلُّ مَنْ قلد الهدي

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kaza [Umresi] yılında 8 yola çıktığında Yemâme hacılarının telbiyesini işitti ve: «Bu Hutam ve arkadaşlarıdır» buyurdu. O, Medine'nin otlağından gasp ettiği hayvanlara gerdanlık takmış ve Mekke'ye hediye kurbanlık olarak göndermişti 9. [Ashap] onun peşine düşmeye yönelince bu ayet indi; yani müşrik de olsalar Allah için kurbanlık olduğu işaretlenmiş olanları helal saymayın. Bunu İbn Abbâs zikretmiştir. Dokuzuncu [Mesele]- Ayetin muhkem olduğuna göre Yüce Allah'ın: { لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin” buyruğu, hac ibadetine dair işlerin tamamlanmasını gerektirir. Bu sebeple âlimler şöyle demiştir: Bir kimse hacca başlayıp sonra onu bozsa (ifsad etse), haccın bütün fiillerini yerine getirmesi gerekir. Haccı bozulmuş olsa dahi bunlardan hiçbirini terk etmesi caiz değildir; ardından ikinci sene kaza etmesi gerekir. Ebû’l-Leys es-Semerkandî şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: { وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ } “Haram aya [saygısızlık etmeyin]” buyruğu, O'nun: { وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً } “Müşriklerle topyekûn savaşın” 10 buyruğu ile neshedilmiştir. O'nun: { وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ } “Ne kurbanlığa ne de [kurbanlıkların taktığı] gerdanlıklara...” buyruğu ise muhkemdir, neshedilmemiştir. Dolayısıyla kim kurbanlığına gerdanlık takar...

6088. Metin

وَنَوَى الْإِحْرَامَ صَارَ مُحْرِمًا لَا يَجُوزُ لَهُ أَنْ يُحِلَّ بِدَلِيلِ هَذِهِ الْآيَةِ فَهَذِهِ الْأَحْكَامُ مَعْطُوفٌ بَعْضُهَا عَلَى بَعْضٍ بَعْضُهَا مَنْسُوخٌ وَبَعْضُهَا غَيْرُ مَنْسُوخٍ. الْعَاشِرَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً) قَالَ فِيهِ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: مَعْنَاهُ يَبْتَغُونَ الْفَضْلَ وَالْأَرْبَاحَ فِي التِّجَارَةِ، وَيَبْتَغُونَ مَعَ ذَلِكَ رِضْوَانَهُ فِي ظَنِّهِمْ وَطَمَعِهِمْ. وَقِيلَ: كَانَ مِنْهُمْ مَنْ يَبْتَغِي التِّجَارَةَ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَطْلُبُ بِالْحَجِّ رِضْوَانَ اللَّهِ وَإِنْ كَانَ لَا يَنَالُهُ، وَكَانَ مِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَعْتَقِدُ جَزَاءً بَعْدَ الْمَوْتِ، وَأَنَّهُ يُبْعَثُ، وَلَا يَبْعُدُ أَنْ يَحْصُلَ لَهُ نَوْعُ تَخْفِيفٍ فِي النَّارِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: هَذِهِ الْآيَةُ اسْتِئْلَافٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِلْعَرَبِ وَلُطْفٌ بِهِمْ، لِتَنْبَسِطَ النُّفُوسُ، وَتَتَدَاخَلُ النَّاسُ، وَيَرِدُونَ الْمَوْسِمَ فَيَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ، وَيَدْخُلُ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِهِمْ وَتَقُومُ عِنْدَهُمُ الْحُجَّةُ كَالَّذِي كَانَ. وَهَذِهِ الْآيَةُ نَزَلَتْ عَامَ الْفَتْحِ فَنَسَخَ اللَّهُ ذَلِكَ كُلَّهَ بَعْدَ عَامٍ سَنَةَ تِسْعٍ، إِذْ حَجَّ أَبُو بَكْرٍ وَنُودِيَ النَّاسُ بِسُورَةِ" بَرَاءَةٌ". الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا) أَمْرُ إِبَاحَةٍ- بِإِجْمَاعِ النَّاسِ- رَفَعَ مَا كَانَ مَحْظُورًا بِالْإِحْرَامِ، حَكَاهُ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ وَلَيْسَ بِصَحِيحٍ، بَلْ صِيغَةُ" أَفْعَلِ" الْوَارِدَةُ بَعْدَ الْحَظْرِ عَلَى أَصْلِهَا مِنَ الْوُجُوبِ، وَهُوَ مَذْهَبُ الْقَاضِي أَبِي الطَّيِّبِ وَغَيْرِهِ، لِأَنَّ الْمُقْتَضِيَ لِلْوُجُوبِ قَائِمٌ وَتَقَدُّمَ الْحَظْرِ لَا يَصْلُحُ مَانِعًا، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ" «١»] التوبة: ٥] فَهَذِهِ" أَفْعَلُ" عَلَى الْوُجُوبِ، لِأَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْجِهَادُ، وَإِنَّمَا فُهِمَتِ الْإِبَاحَةُ هُنَاكَ وَمَا كَانَ مِثْلُهُ مِنْ قَوْلِهِ:" فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا ١٠" «٢»] الجمعة: ١٠] " فَإِذا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ" «٣» مِنَ النَّظَرِ إِلَى الْمَعْنَى وَالْإِجْمَاعِ، لَا مِنْ صِيغَةِ الْأَمْرِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ) شأي لَا يَحْمِلَنَّكُمْ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ، وَهُوَ قَوْلُ الْكِسَائِيِّ وَأَبِي الْعَبَّاسِ. وَهُوَ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ، يُقَالُ: جَرَمَنِي كَذَا عَلَى بُغْضِكَ أَيْ حَمَلَنِي عَلَيْهِ، قَالَ الشَّاعِرُ: «٤»

Andolsun ki Ebû Uyeyne’ye öyle bir mızrak darbesi indirdim ki ... Ondan sonra Fezâre’yi öfkelenmeye sevk etti.

6089. Metin

وَلَقَدْ طَعَنْتُ أَبَا عُيَيْنَةَ طَعْنَةً ... جَرَمَتْ فَزَارَةَ بَعْدَهَا أَنْ يَغْضَبُوا

Andolsun ki Ebû Uyeyne’ye1 öyle bir mızrak darbesi indirdin ki23 ... Ondan sonra Fezâre [kabilesini]4 öfkelenmeye sevk etti.

6090. Metin

وَقَالَ الْأَخْفَشُ: أَيْ وَلَا يُحِقَّنَّكُمْ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْفَرَّاءُ: مَعْنَى" لَا يَجْرِمَنَّكُمْ" أَيْ لَا يَكْسِبَنَّكُمْ بُغْضُ قَوْمٍ أَنْ تَعْتَدُوا الْحَقَّ إِلَى الْبَاطِلِ، وَالْعَدْلَ إِلَى الظُّلْمِ، قَالَ ﵇: (أَدِّ الْأَمَانَةَ إِلَى مَنِ ائْتَمَنَكَ وَلَا تَخُنْ مَنْ خَانَكَ) وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي هَذَا. وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ" فَمَنِ اعْتَدى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدى عَلَيْكُمْ"] البقرة: ١٩٤] وَقَدْ تَقَدَّمَ مُسْتَوْفًى «١». وَيُقَالُ: فُلَانٌ جَرِيمَةُ أَهْلِهِ أَيْ كَاسِبُهُمْ، فَالْجَرِيمَةُ وَالْجَارِمُ بِمَعْنَى الْكَاسِبِ. وَأَجْرَمَ فُلَانٌ أَيِ اكْتَسَبَ الْإِثْمَ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢»:

Dağ doruğunda yuvadan uçan yavrunun azık kazancı ... Topladığı kemiklerde iç yağı görürsün.

6091. Metin

جَرِيمَةُ نَاهِضٍ فِي رَأْسِ نِيقٍ ... تَرَى لِعِظَامِ مَا جَمَعَتْ صَلِيبَا

Manası azık kazanan demektir; salîb (الصَّلِيبُ) ise iç yağıdır (vedek) «٣». Cereme (ج ر م) kökünün aslında asıl olan da budur. İbn Fâris şöyle demiştir: Cereme (جَرَمَ) ve ecrame (أَجْرَمَ) denir. Lâ cerame (لَا جَرَمَ) ise senin: Kaçınılmaz olarak (lâ büdde) ve şüphesiz (lâ mehâlete) demen gibidir; aslı ise kazandı manasındaki cereme (جَرَمَ) fiilindendir. [Şair] şöyle demiştir:

6092. Metin

مَعْنَاهُ كَاسِبُ قُوتٍ، وَالصَّلِيبُ الْوَدَكُ «٣»، وَهَذَا هُوَ الْأَصْلُ فِي بِنَاءِ جَ رَ مَ. قَالَ ابْنُ فَارِسٍ: يُقَالُ جَرَمَ وَأَجْرَمَ، وَلَا جَرَمَ بِمَنْزِلَةِ قَوْلِكَ: لَا بُدَّ وَلَا مَحَالَةَ، وَأَصْلُهَا مِنْ جَرَمَ أَيِ اكْتَسَبَ، قَالَ:

Ondan sonra Fezâre’yi öfkelenmeye sevk etti.

6093. Metin

جَرَمَتْ فَزَارَةَ بَعْدَهَا أَنْ يَغْضَبُوا

Bir başkası da şöyle demiştir:

6094. Metin

وَقَالَ آخَرُ:

Ey Ukl kabilesinden ve onların kabilelere karşı ... Öldürme ve sıkıntı verme türünden işledikleri cürümlerden şikâyet eden kimse! «٤»

6095. Metin

يَا أَيُّهَا الْمُشْتَكِي عُكْلًا «٤» وَمَا جَرَمَتْ ... إِلَى الْقَبَائِلِ مِنْ قَتْلٍ وَإِبْآسِ

Kestiği zaman "cereme yecrimü cermen" (جَرَمَ يَجْرِمُ جَرْمًا) denir. Rummânî Ali b. Îsâ şöyle demiştir: Asıl olan da budur; dolayısıyla cereme (جَرَمَ), başkasından kesip kopardığı için bir şeye sevk etti manasındadır; cereme, kazanca yönelip koptuğu için kazandı manasındadır; cereme, hak kesinleşip bağlandığı için hak oldu/kesinleşti manasındadır. Halîl: "لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ" «٥» [en-Nahl 16/62] ayeti; azabın onlar için olması kesinleşti demektir, dedi. Kisâî: Cereme ve ecrame aynı anlamda iki ayrı lehçedir, yani kazandı demektir, dedi. İbn Mes‘ûd yâ harfinin zammesi ile "يُجْرِمَنَّكُمْ" şeklinde okumuştur; manası yine sizi [günaha] sevk edip kazandırmasın demektir; Basralılar zammeli okunuşu tanımazlar, onlar sadece fetha ile "cereme" derler. Şeneân (الشَّنَآنُ) ise buğz/kin demektir. Nûn harfinin fethası ve sükûnu ile okunmuştur. Bir kimseye buğzettiğimde "şeni’tü’r-racüle eşne’uhû şen’en ve şeneeten ve şeneânen" (شَنِئْتُ الرَّجُلَ أَشْنَؤُهُ شنأ وشنأة وشنآنا)

6096. Metin

وَيُقَالُ: جَرَمَ يَجْرِمُ جَرْمًا إِذَا قَطَعَ، قَالَ الرُّمَّانِيُّ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى: وَهُوَ الْأَصْلُ، فَجَرَمَ بِمَعْنَى حَمَلَ عَلَى الشَّيْءِ لِقَطْعِهِ مِنْ غَيْرِهِ، وَجَرَمَ بِمَعْنَى كَسَبَ لِانْقِطَاعِهِ إِلَى الْكَسْبِ، وَجَرَمَ بِمَعْنَى حَقَّ لِأَنَّ الْحَقَّ يُقْطَعُ عَلَيْهِ. وَقَالَ الْخَلِيلُ:" لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ" «٥»] النحل: ٦٢] لَقَدْ حَقَّ أَنَّ لَهُمُ الْعَذَابَ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: جَرَمَ وَأَجْرَمَ لُغَتَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، أَيِ اكْتَسَبَ. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ" يَجْرِمَنَّكُمْ" بِضَمِّ الْيَاءِ، وَالْمَعْنَى أَيْضًا لَا يَكْسِبَنَّكُمْ، وَلَا يَعْرِفُ الْبَصْرِيُّونَ الضَّمَّ، وَإِنَّمَا يَقُولُونَ: جَرَمَ لَا غَيْرَ. وَالشَّنَآنُ الْبُغْضُ. وقرى بِفَتْحِ النُّونِ وَإِسْكَانِهَا، يُقَالُ: شَنِئْتُ الرَّجُلَ أَشْنَؤُهُ شنأ وشنأة وشنآنا

[Bir kimse bir şeyi] kestiği zaman "cereme yecrimü cermen" (جَرَمَ يَجْرِمُ جَرْمًا) denir. Rummânî Ali b. Îsâ şöyle demiştir: Asıl [anlam] da budur. Dolayısıyla *cereme* (جَرَمَ), [kişiyi] diğer şeylerden koparıp ayırdığı için "bir şeye sevk etti" manasındadır; *cereme*, [yalnızca] kazanca yönelip [diğer şeylerden] koptuğu için "kazandı" manasındadır; *cereme*, hakikat üzerinde kesin hüküm verildiği için "hak oldu / kesinleşti" manasındadır. Halîl [ise]: { لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ }5 “Şüphe yok ki onlar için ateş vardır” [en-Nahl 16/62] ayetini "Onlara azap kesinlikle hak oldu" şeklinde açıklamıştır. Kisâî de şöyle demiştir: *Cereme* (جَرَمَ) ve *ecreme* (أَجْرَمَ) aynı manada iki lügattir (kullanımdır); yani "kazandı / iktisap etti" demektir. İbn Mes‘ûd ise [ilgili ayetteki kelimeyi] yâ harfinin zammesiyle "yücrimenneküm" (يُجْرِمَنَّكُمْ) şeklinde okumuştur; bunun manası da yine "size kazandırmasın" demektir. Basralılar zammeli okuyuşu bilmez/kabul etmezler; onlar sadece [sülâsî olarak] *cereme* (جَرَمَ) derler, başkasını kabul etmezler. Şeneân (الشَّنَآنُ) ise buğzetmek (kin beslemek) demektir. [Bu kelime] nûn harfinin fethasıyla ve sükûnuyla okunmuştur. [Bir kimseye] buğzettiğin zaman *şeni'tü'r-racüle eşne'uhû şen'en ve şeneeten ve şeneânen* (شَنِئْتُ الرَّجُلَ أَشْنَؤُهُ شنأ وشنأة وشنآنا) denir.

6097. Metin

وَشَنْآنًا بِجَزْمِ النُّونِ، كُلُّ ذَلِكَ إِذَا أَبْغَضْتُهُ، أَيْ لَا يَكْسِبَنَّكُمْ بُغْضُ قَوْمٍ بِصَدِّهِمْ إِيَّاكُمْ أَنْ تَعْتَدُوا، وَالْمُرَادُ بُغْضُكُمْ قَوْمًا، فَأَضَافَ الْمَصْدَرَ إِلَى الْمَفْعُولِ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَمَّا صُدَّ الْمُسْلِمُونَ عَنِ الْبَيْتِ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ مَرَّ بِهِمْ نَاسٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ يُرِيدُونَ الْعُمْرَةَ، فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: نَصُدُّهُمْ كَمَا صَدَّنَا أَصْحَابُهُمْ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، أَيْ لَا تَعْتَدُوا عَلَى هَؤُلَاءِ، وَلَا تَصُدُّوهُمْ" أَنْ صَدُّوكُمْ" أَصْحَابُهُمْ، بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ مَفْعُولٌ مِنْ أَجْلِهِ، أَيْ لِأَنْ صَدُّوكُمْ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ كَثِيرٍ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ" إِنْ صَدُّوكُمْ" وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي عُبَيْدٍ. وَرُوِيَ عَنِ الْأَعْمَشِ" إِنْ يَصُدُّوكُمْ". قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: فَإِنْ لِلْجَزَاءِ، أَيْ إِنْ وَقَعَ مِثْلُ هَذَا الْفِعْلِ فِي الْمُسْتَقْبَلِ. وَالْقِرَاءَةُ الْأُولَى أَمْكَنُ فِي الْمَعْنَى. وَقَالَ النَّحَّاسُ: وَأَمَّا" إِنْ صَدُّوكُمْ" بِكَسْرِ" إِنْ" فَالْعُلَمَاءُ الْجُلَّةُ بِالنَّحْوِ وَالْحَدِيثِ وَالنَّظَرِ يَمْنَعُونَ الْقِرَاءَةَ بِهَا لِأَشْيَاءَ: مِنْهَا أَنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ عَامَ الْفَتْحِ سَنَةَ ثَمَانٍ، وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ صَدُّوا الْمُسْلِمِينَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ سَنَةَ سِتٍّ، فَالصَّدُّ كَانَ قَبْلَ الْآيَةِ، وَإِذَا قُرِئَ بِالْكَسْرِ لَمْ يَجُزْ أَنْ يَكُونَ إِلَّا بَعْدَهُ، كَمَا تَقُولُ: لَا تُعْطِ فُلَانًا شَيْئًا إِنْ قَاتَلَكَ، فَهَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا لِلْمُسْتَقْبَلِ، وَإِنْ فَتَحْتَ كَانَ لِلْمَاضِي، فَوَجَبَ عَلَى هَذَا أَلَّا يَجُوزَ إِلَّا" أَنْ صَدُّوكُمْ". وَأَيْضًا فَلَوْ لَمْ يَصِحْ هَذَا الْحَدِيثُ لَكَانَ الْفَتْحُ وَاجِبًا، لِأَنَّ قَوْلَهُ:" لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ" إِلَى آخِرِ الْآيَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَكَّةَ كَانَتْ فِي أَيْدِيهِمْ، وَأَنَّهُمْ لَا يُنْهَوْنَ عَنْ هَذَا إِلَّا وَهُمْ قَادِرُونَ عَلَى الصَّدِّ عَنِ الْبَيْتِ الْحَرَامِ، فَوَجَبَ مِنْ هَذَا فَتْحُ" أَنْ" لِأَنَّهُ لِمَا مَضَى. (أَنْ تَعْتَدُوا) فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، لأنه مفعول به، أي لا يجر منكم شَنَآنُ قَوْمٍ الِاعْتِدَاءَ. وَأَنْكَرَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدٍ" شَنْآنُ" بِإِسْكَانِ النُّونِ، لِأَنَّ الْمَصَادِرَ إِنَّمَا تَأْتِي فِي مِثْلِ هَذَا مُتَحَرِّكَةٌ، وَخَالَفَهُمَا غَيْرُهُمَا وَقَالَ: لَيْسَ هَذَا مَصْدَرًا وَلَكِنَّهُ اسْمُ الْفَاعِلِ عَلَى وَزْنِ كَسْلَانَ وَغَضْبَانَ. الثَّالِثَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى) قَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ مَقْطُوعٌ مِنْ أَوَّلِ الْكَلَامِ، وَهُوَ أَمْرٌ لِجَمِيعِ الْخَلْقِ بِالتَّعَاوُنِ عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى، أَيْ لِيُعِنْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا، وَتَحَاثُّوا عَلَى مَا أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى وَاعْمَلُوا بِهِ، وَانْتَهُوا عَمَّا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ وَامْتَنِعُوا مِنْهُ، وَهَذَا مُوَافِقٌ لِمَا رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (الدَّالُّ عَلَى الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ). وَقَدْ قيل:

Şerre delalet eden de onu işleyen gibidir. Sonra bir (الْبِرُّ) ve takva (التَّقْوَى) kelimelerinin aynı manada iki lafız olduğu, tekit ve mübalağa için lafız farklılığıyla tekrar edildiği söylenmiştir; zira her birr bir takvadır ve her takva da bir birrdir. İbn Atiyye: Bunda bir nebze müsamaha vardır; bu iki lafzın delaletindeki örf şudur ki birr vacip olanı da mendup olanı da kapsar, takva ise vacip olanı gözetmektir. Dolayısıyla birinin diğerinin yerine kullanılması mecaz yoluyladır, demiştir. Mâverdî şöyle demiştir: Yüce Allah iyilikle yardımlaşmayı mendup kılmış ve bunu Kendisine karşı takva ile birlikte zikretmiştir; çünkü takvada Allah Teâlâ’nın rızası, iyilikte (birr) ise insanların rızası vardır. Kim Allah Teâlâ’nın rızası ile insanların rızasını bir araya getirirse mutluluğu tamamlanmış ve nimeti genelleşmiş olur. İbn Huveyzimendâd Ahkâm’ında şöyle demiştir: İyilik ve takva üzerinde yardımlaşma çeşitli şekillerde olur; âlimin insanlara ilmiyle yardım edip onlara öğretmesi «١», zenginin malıyla, cesur kimsenin Allah yolunda cesaretiyle yardım etmesi, Müslümanların tek bir el gibi birbirlerine arka çıkmaları vaciptir: (Müminlerin kanları eşittir; onların en zayıfı bile ahitlerini üstlenebilir ve onlar kendilerinden başkalarına karşı tek bir eldirler). Haddi aşan kimseden yüz çevirmek, ona yardım etmeyi terk etmek ve onu bulunduğu durumdan menedip vazgeçirmek vaciptir. Sonra yasaklayarak şöyle buyurdu: (وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ); o da işlenen suçlar sebebiyle terettüp eden hükümdür «٢»; ve "el-udvân" (düşmanlık) ise insanlara zulmetmektir. Sonra takvayı emretti ve mücmel olarak tehdit edip: (وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ) buyurdu.

6098. Metin

الدَّالُّ عَلَى الشَّرِّ كَصَانِعِهِ. ثُمَّ قِيلَ: الْبِرُّ وَالتَّقْوَى لَفْظَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، وَكُرِّرَ بِاخْتِلَافِ اللَّفْظِ تَأْكِيدًا وَمُبَالَغَةً، إِذْ كُلُّ بِرٍّ تَقْوَى وَكُلُّ تَقْوَى بِرٌّ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَفِي هَذَا تَسَامُحٌ مَا، وَالْعُرْفُ فِي دَلَالَةِ هَذَيْنَ اللَّفْظَيْنِ أَنَّ الْبِرَّ يَتَنَاوَلُ الْوَاجِبَ وَالْمَنْدُوبَ إِلَيْهِ، وَالتَّقْوَى رِعَايَةُ الْوَاجِبِ، فَإِنْ جُعِلَ أَحَدُهُمَا بَدَلَ الْآخَرِ فَبِتَجَوُّزٍ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: نَدَبَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ إِلَى التَّعَاوُنِ بِالْبِرِّ وَقَرَنَهُ بِالتَّقْوَى لَهُ، لِأَنَّ فِي التَّقْوَى رِضَا اللَّهِ تَعَالَى، وَفِي الْبِرِّ رِضَا النَّاسِ، وَمَنْ جَمَعَ بَيْنَ رِضَا اللَّهِ تَعَالَى وَرِضَا النَّاسِ فَقَدْ تَمَّتْ سَعَادَتُهُ وَعَمَّتْ نِعْمَتُهُ. وَقَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادٍ فِي أَحْكَامِهِ: وَالتَّعَاوُنُ عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى يَكُونُ بِوُجُوهٍ، فَوَاجِبٌ عَلَى الْعَالِمِ أَنْ يُعِينَ النَّاسَ بِعِلْمِهِ فَيُعَلِّمُهُمْ «١»، وَيُعِينُهُمُ الْغَنِيُّ بِمَالِهِ، وَالشُّجَاعُ بِشَجَاعَتِهِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَأَنْ يَكُونَ الْمُسْلِمُونَ مُتَظَاهِرِينَ كَالْيَدِ الْوَاحِدَةِ (الْمُؤْمِنُونَ تتكافؤ دِمَاؤُهُمْ وَيَسْعَى بِذِمَّتِهِمْ أَدْنَاهُمْ وَهُمْ يَدٌ عَلَى مَنْ سِوَاهُمْ). وَيَجِبُ الْإِعْرَاضُ عَنِ الْمُتَعَدِّي وَتَرْكِ النُّصْرَةِ لَهُ وَرَدِّهِ عَمَّا هُوَ عَلَيْهِ. ثُمَّ نَهَى فَقَالَ. (وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ) وَهُوَ الْحُكْمُ اللَّاحِقُ عَنِ الْجَرَائِمِ «٢»، وَعَنِ" الْعُدْوانِ" وَهُوَ ظُلْمُ النَّاسِ. ثُمَّ أَمَرَ بِالتَّقْوَى وَتَوَعَّدَ تَوَعُّدًا مُجْمَلًا فَقَالَ: (وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ).

[Mâide Suresi (5): Ayet 3]

6099. Metin

[سورة المائدة (٥): آية ٣]

{ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣) } “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş ve canavar tarafından parçalanmış olanlar -canı çıkmadan kestikleriniz müstesna-, dikili taşlar (putlar) üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (yoldan çıkmaktır). Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’a razı oldum. Kim açlıktan bunalır da günaha meyletmeksizin (haram olanlardan) yemek zorunda kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (3)”

6100. Metin

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣)

{ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ }1 “Ölmüş hayvan (leş), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvanın yediği -henüz canı çıkmadan kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) adına boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar [yoldan çıkaran] birer günahtır (fısktır). Bugün inkâr edenler dininizden [onu yok etmekten] ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum. Kim açlık sebebiyle çaresiz kalırsa, günaha yönelmeksizin2 [bu haram kılınanlardan yiyebilir]. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (3)

6101. Metin

فِيهِ سِتٌّ وَعِشْرُونَ «١» مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ) تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِيهِ فِي الْبَقَرَةِ «٢». الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالْمُنْخَنِقَةُ) هِيَ الَّتِي تَمُوتُ خَنْقًا، وَهُوَ حَبْسُ النَّفَسِ سَوَاءٌ فَعَلَ بِهَا ذَلِكَ آدَمِيٌّ أَوِ اتَّفَقَ لَهَا ذَلِكَ فِي حَبْلٍ أَوْ بَيْنَ عُودَيْنِ أَوْ نَحْوُهُ. وَذَكَرَ قَتَادَةُ: أَنَّ أَهْلَ الْجَاهِلِيَّةِ كَانُوا يَخْنُقُونَ الشَّاةَ وَغَيْرَهَا فَإِذَا مَاتَتْ أَكَلُوهَا، وَذَكَرَ نَحْوَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالْمَوْقُوذَةُ) الْمَوْقُوذَةُ هِيَ الَّتِي تُرْمَى أَوْ تُضْرَبُ بِحَجَرٍ أَوْ عَصًا حَتَّى تَمُوتَ مِنْ غَيْرِ تَذْكِيَةٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ وَالسُّدِّيِّ، يقال منه: وقذه يقده وَقْذًا وَهُوَ وَقِيذٌ. وَالْوَقْذُ شِدَّةُ الضَّرْبِ، وَفُلَانٌ وَقِيذٌ أَيْ مُثْخَنٌ ضَرْبًا. قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَفْعَلُونَ ذَلِكَ وَيَأْكُلُونَهُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: كَانُوا يَضْرِبُونَ الْأَنْعَامَ بِالْخَشَبِ لِآلِهَتِهِمْ حَتَّى يَقْتُلُوهَا فَيَأْكُلُوهَا، وَمِنْهُ الْمَقْتُولَةُ بِقَوْسِ الْبُنْدُقِ. وَقَالَ الْفَرَزْدَقُ:

Ayağını kaldırıp işeyen, ayağıyla yavrusunu şiddetle tekmeleyip yere seren «٣» ... İlk doğuran develerin ön memelerini yarıp kanatan [bir deve].

6102. Metin

شَغَّارَةٌ «٣» تَقِذُ الْفَصِيلَ بِرِجْلِهَا ... فَطَّارَةٌ لِقَوَادِمِ الْأَبْكَارِ

Sahîh-i Müslim’de Adiy b. Hâtim’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Ey Allah’ın Resûlü! Ben ava mî‘râz «٤» (ensiz/ağır ok) atıyorum ve isabet ettiriyorum" dedim. Bunun üzerine: (Mî‘râz ile attığında delip geçtiyse «٥» onu ye; şayet ona eniyle isabet ettiyse onu yeme) buyurdu; bir rivayette de (çünkü o mevkûzedir/darbe ile öldürülmüştür) buyurmuştur. Ebû Ömer şöyle demiştir: Âlimler geçmişte ve günümüzde bünduk (sapan taşı/yuvarlak gülle), taş ve mî‘râz ile avlanma konusunda ihtilaf etmişlerdir; bunun mevkûze olduğu görüşüne varanlar, İbn Ömer’den rivayet edildiği üzere boğazlanmasına canlı yetişilenler hariç buna cevaz vermemişlerdir ki bu Mâlik, Ebû Hanîfe ve arkadaşları, Sevrî ve Şâfiî’nin görüşüdür. Şamlılar ise bu hususta onlara muhalefet etmişlerdir; Evzâî mî‘râz hakkında: "Delip geçsin yahut delip geçmesin onu ye; nitekim Ebû’d-Derdâ, Fadâle b. Ubeyd ve Abdullah b. Ömer

6103. Metin

وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولُ اللَّهِ فَإِنِّي أَرْمِي بِالْمِعْرَاضِ «٤» الصَّيْدَ فَأُصِيبُ، فَقَالَ: (إِذَا رَمَيْتَ بِالْمِعْرَاضِ فَخَزَقَ «٥» فَكُلْهُ وَإِنْ أَصَابَهُ بِعَرْضِهِ فَلَا تَأْكُلْهُ) وَفِي رِوَايَةٍ (فَإِنَّهُ وَقِيذٌ). قَالَ أَبُو عُمَرَ: اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ قَدِيمًا وَحَدِيثًا فِي الصَّيْدِ بِالْبُنْدُقِ وَالْحَجَرِ وَالْمِعْرَاضِ، فَمَنْ ذَهَبَ إِلَى أَنَّهُ وَقِيذٌ لَمْ يُجِزْهُ إِلَّا مَا أُدْرِكَ ذَكَاتُهُ، عَلَى مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ وَالثَّوْرِيِّ وَالشَّافِعِيِّ. وَخَالَفَهُمُ الشَّامِيُّونَ فِي ذَلِكَ، قَالَ الْأَوْزَاعِيُّ فِي الْمِعْرَاضِ، كُلْهُ خَزَقَ أَوْ لَمْ يَخْزِقْ، فَقَدْ كَانَ أَبُو الدَّرْدَاءِ وَفَضَالَةُ بْنُ عُبَيْدٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بن عمر

Sahîh-i Müslim’de Adiy b. Hâtim’den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Ey Allah’ın Resûlü! Ben ava mî‘râz 4 atıyorum ve [onu] vuruyorum" dedim. Bunun üzerine [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: « إِذَا رَمَيْتَ بِالْمِعْرَاضِ فَخَزَقَ فَكُلْهُ وَإِنْ أَصَابَهُ بِعَرْضِهِ فَلَا تَأْكُلْهُ » «Mî‘râz ile attığında delip geçtiyse 5 onu ye; şayet ona eniyle/yanlamasına isabet ettiyse onu yeme!» buyurdu. Bir rivayette de: « فَإِنَّهُ وَقِيذٌ » «Çünkü o mevkûzedir (darbeyle öldürülmüştür).» [buyurmuştur]. Ebû Ömer şöyle demiştir: Âlimler geçmişte ve günümüzde fındık [büyüklüğündeki yuvarlak kurşun/kil parçası], taş ve mî‘râz ile avlanma hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun mevkûze (darbeyle ölmüş) olduğu kanaatine varanlar, İbn Ömer’den rivayet edildiği üzere, [ölmeden yetişilip] tezkiye edileni (usulünce kesileni) müstesna buna cevaz vermemişlerdir. Bu görüş Mâlik, Ebû Hanîfe ve talebeleri, Sevrî ve Şâfiî’nin kavlidir. Şamlılar ise bu hususta onlara muhalefet etmişlerdir. Evzâî mî‘râz hakkında: "Delip geçse de geçmese de onu ye; nitekim Ebü’d-Derdâ, Fedâle b. Ubeyd ve Abdullah b. Ömer..."

6104. Metin

وَمَكْحُولٌ لَا يَرَوْنَ بِهِ بَأْسًا، قَالَ أَبُو عُمَرَ: هَكَذَا ذَكَرَ الْأَوْزَاعِيُّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، وَالْمَعْرُوفُ عَنِ ابْنِ عُمَرَ مَا ذَكَرَهُ مَالِكٌ عَنْ نَافِعٍ عَنْهُ. وَالْأَصْلُ فِي هَذَا الْبَابِ وَالَّذِي عَلَيْهِ الْعَمَلُ وَفِيهِ الْحُجَّةُ لِمَنْ لَجَأَ إِلَيْهِ حَدِيثُ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ وَفِيهِ (وَمَا أَصَابَ بِعَرْضِهِ فَلَا تَأْكُلْهُ فَإِنَّمَا هُوَ وَقِيذٌ) الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى (وَالْمُتَرَدِّيَةُ) الْمُتَرَدِّيَةُ هِيَ الَّتِي تَتَرَدَّى مِنَ الْعُلُوِّ إِلَى السُّفْلِ فَتَمُوتُ، كَانَ ذَلِكَ مِنْ جَبَلٍ أَوْ فِي بِئْرٍ وَنَحْوِهِ، وَهِيَ مُتَفَعِّلَةٌ مِنَ الرَّدَى وَهُوَ الْهَلَاكُ، وَسَوَاءٌ تَرَدَّتْ بِنَفْسِهَا أَوْ رَدَّاهَا غَيْرُهَا. وَإِذَا أَصَابَ السَّهْمُ الصَّيْدَ فَتَرَدَّى مِنْ جَبَلٍ إِلَى الْأَرْضِ حَرُمَ أَيْضًا، لِأَنَّهُ رُبَّمَا مَاتَ بِالصَّدْمَةِ وَالتَّرَدِّي لَا بِالسَّهْمِ، وَمِنْهُ الْحَدِيثُ (وَإِنْ وَجَدْتَهُ غَرِيقًا فِي الْمَاءِ فَلَا تَأْكُلْهُ فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي الْمَاءُ قَتَلَهُ أَوْ سَهْمُكَ) أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ. وَكَانَتِ الْجَاهِلِيَّةُ تَأْكُلُ الْمُتَرَدِّيَ وَلَمْ تَكُنْ تَعْتَقِدُ مَيْتَةً إِلَّا مَا مَاتَ بِالْوَجَعِ وَنَحْوِهِ دُونَ سَبَبٍ يُعْرَفُ، فَأَمَّا هَذِهِ الْأَسْبَابُ فَكَانَتْ عِنْدَهَا كَالذَّكَاةِ، فَحَصَرَ الشَّرْعُ الذَّكَاةَ فِي صِفَةٍ مَخْصُوصَةٍ عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهَا، وَبَقِيَتْ هَذِهِ كُلُّهَا مَيْتَةً، وَهَذَا كُلُّهُ مِنَ الْمُحْكَمِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهِ. وَكَذَلِكَ النَّطِيحَةُ وَأَكِيلَةُ السَّبُعِ الَّتِي فَاتَ نَفَسُهَا بِالنَّطْحِ وَالْأَكْلِ. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالنَّطِيحَةُ) النَّطِيحَةُ فَعِيلَةٌ بِمَعْنَى مَفْعُولَةٌ، وَهِيَ الشَّاةُ تَنْطَحُهَا أُخْرَى أَوْ غَيْرُ ذَلِكَ فَتَمُوتُ قَبْلَ أَنْ تُذَكَّى. وَتَأَوَّلَ قَوْمٌ النَّطِيحَةَ بِمَعْنَى النَّاطِحَةِ، لِأَنَّ الشَّاتَيْنِ قَدْ تَتَنَاطَحَانِ فَتَمُوتَانِ. وَقِيلَ: نَطِيحَةٌ وَلَمْ يَقُلْ نَطِيحٌ، وَحَقُّ فَعِيلٍ لَا يُذْكَرُ فِيهِ الْهَاءُ كَمَا يُقَالُ: كَفٌّ خَضِيبٌ وَلِحْيَةٌ دَهِينٌ، لَكِنْ ذَكَرَ الْهَاءَ هَاهُنَا لِأَنَّ الْهَاءَ إِنَّمَا تُحْذَفُ مِنَ الْفَعِيلَةِ إِذَا كَانَتْ صِفَةً لِمَوْصُوفٍ مَنْطُوقٍ بِهِ، يُقَالُ: شَاةٌ نَطِيحٌ وَامْرَأَةٌ قَتِيلٌ، فَإِنْ لَمْ تَذْكُرِ الْمَوْصُوفَ أَثْبَتَّ الْهَاءَ فَتَقُولُ: رَأَيْتُ قَتِيلَةَ بَنِي فُلَانٍ وَهَذِهِ نَطِيحَةُ الْغَنَمِ، لِأَنَّكَ لَوْ لَمْ تَذْكُرِ الْهَاءَ فَقُلْتَ: رَأَيْتُ قَتِيلَ بَنِي فُلَانٍ لَمْ يُعْرَفْ أَرَجُلٌ هُوَ أَمِ امْرَأَةٌ. وَقَرَأَ أَبُو مَيْسَرَةَ" وَالْمَنْطُوحَةُ". السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما أَكَلَ السَّبُعُ) يُرِيدُ كُلَّ مَا افْتَرَسَهُ ذُو نَابٍ وَأَظْفَارٍ مِنَ الْحَيَوَانِ، كَالْأَسَدِ وَالنَّمِرِ وَالثَّعْلَبِ وَالذِّئْبِ وَالضَّبْعِ وَنَحْوِهَا، هَذِهِ كُلُّهَا سِبَاعٌ. يُقَالُ: سَبَعَ فُلَانٌ فُلَانًا أَيْ عَضَّهُ بِسِنِّهِ، وَسَبَعَهُ أَيْ عَابَهُ وَوَقَعَ فِيهِ. وَفِي الْكَلَامِ إِضْمَارٌ، أَيْ وَمَا أَكَلَ مِنْهُ

ondan yediği şey [haram kılındı] demektir; çünkü yırtıcı hayvanın yediği şey zaten yok olup gitmiştir. Araplardan yırtıcı hayvan (es-sebü‘) ismini sadece aslana tahsis edenler de vardır. Araplar yırtıcı hayvan bir koyunu kaptığında, sonra da koyun ondan kurtarıldığında onu yiyorlardı; aynı şekilde bir kısmını yediğinde de böyle yapıyorlardı; bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Hasan ve Ebû Hayve bâ harfinin sükûnu ile "es-Seb‘" (السَّبْعُ) şeklinde okumuşlardır; bu Necid ehlinin bir lehçesidir. Hassân, Utbe b. Ebî Leheb hakkında şöyle demiştir:

6105. Metin

السَّبُعُ، لِأَنَّ مَا أَكَلَهُ السَّبُعُ فَقَدْ فَنِيَ. وَمِنَ الْعَرَبِ مَنْ يُوقِفُ اسْمَ السَّبُعِ عَلَى الْأَسَدِ، وَكَانَتِ الْعَرَبُ إِذَا أَخَذَ السَّبُعُ شَاةً ثُمَّ خَلَصَتْ مِنْهُ أَكَلُوهَا، وَكَذَلِكَ إِنْ أَكَلَ بَعْضَهَا، قَالَهُ قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو حَيْوَةَ" السَّبْعُ" بِسُكُونِ الْبَاءِ، وَهِيَ لُغَةٌ لِأَهْلِ نَجْدٍ. وَقَالَ حَسَّانٌ فِي عُتْبَةَ بْنِ أَبِي لَهَبٍ:

[...yırtıcı hayvanın] ondan yediği şey [haram kılındı demektir]; çünkü yırtıcı hayvanın yediği şey zaten yok olup gitmiştir. Araplardan yırtıcı hayvan (es-sebu‘) ismini sadece aslana tahsis edenler de vardır. Araplar, yırtıcı hayvan bir koyunu yakalayıp da sonra [koyun] ondan kurtarıldığında onu yerlerdi; aynı şekilde [koyunun] bir kısmını yediğinde de [kalanını yerlerdi]. Bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Hasan ve Ebû Hayve bâ harfinin sükûnu ile "es-Seb‘" (السَّبْعُ) şeklinde okumuşlardır; bu, Necid ehlinin bir lehçesidir. Hassân, Utbe b. Ebî Leheb hakkında şöyle demiştir:

6106. Metin

مَنْ يَرْجِعُ الْعَامَ إِلَى أَهْلِهِ ... فَمَا أَكِيلُ السَّبْعِ بِالرَّاجِعِ

Bu yıl ailesine kim dönerse dönsün... Yırtıcı hayvanın yediği [parçaladığı] kimse asla geri dönemez.

6107. Metin

وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ:" وَأَكِيلَةُ السَّبُعِ" وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ:" وَأَكِيلُ السَّبُعِ". السَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ) نُصِبَ عَلَى الِاسْتِثْنَاءِ الْمُتَّصِلِ، عِنْدَ الْجُمْهُورِ مِنَ الْعُلَمَاءِ وَالْفُقَهَاءِ. وَهُوَ رَاجِعٌ عَلَى كُلِّ مَا أُدْرِكَ ذَكَاتُهُ مِنَ الْمَذْكُورَاتِ وَفِيهِ حَيَاةٌ، فَإِنَّ الذَّكَاةَ عَامِلَةٌ فِيهِ، لِأَنَّ حَقَّ الِاسْتِثْنَاءِ أَنْ يَكُونَ مَصْرُوفًا إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِنَ الْكَلَامِ، وَلَا يُجْعَلُ مُنْقَطِعًا إِلَّا بِدَلِيلٍ يَجِبُ التَّسْلِيمُ لَهُ. رَوَى ابْنُ عُيَيْنَةَ وَشَرِيكٌ وَجَرِيرٌ عَنِ الرُّكَيْنِ بْنِ الرَّبِيعِ عَنْ أَبِي طَلْحَةَ الْأَسَدِيِّ قَالَ: سَأَلْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ ذِئْبٍ عَدَا عَلَى شَاةٍ فَشَقَّ بَطْنَهَا حَتَّى انْتَثَرَ قُصْبُهَا «١» فَأَدْرَكْتُ ذَكَاتَهَا فَذَكَّيْتُهَا فَقَالَ: كُلْ وَمَا انْتَثَرَ مِنْ قُصْبِهَا فَلَا تَأْكُلْ. قَالَ إِسْحَاقُ بْنُ رَاهْوَيْهِ: السُّنَّةُ فِي الشَّاةِ عَلَى مَا وَصَفَ ابْنُ عَبَّاسٍ، فَإِنَّهَا وَإِنْ خَرَجَتْ مَصَارِينُهَا فَإِنَّهَا حَيَّةٌ بَعْدُ، وَمَوْضِعُ الذَّكَاةِ مِنْهَا سَالِمٌ، وَإِنَّمَا يُنْظَرُ عِنْدَ الذَّبْحِ أَحَيَّةٌ هِيَ أَمْ مَيِّتَةٌ، وَلَا يُنْظَرُ إِلَى فِعْلٍ هَلْ يَعِيشُ مِثْلُهَا؟ فَكَذَلِكَ الْمَرِيضَةُ، قَالَ إِسْحَاقُ: وَمَنْ خَالَفَ هَذَا فَقَدْ خَالَفَ السُّنَّةَ مِنْ جُمْهُورِ الصَّحَابَةِ وَعَامَّةِ الْعُلَمَاءِ. قُلْتُ: وَإِلَيْهِ ذَهَبَ ابْنُ حَبِيبٍ وَذُكِرَ عَنْ أَصْحَابِ مَالِكٍ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ وَهْبٍ وَالْأَشْهَرُ مِنْ مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ. قَالَ الْمُزَنِيُّ: وَأَحْفَظُ لِلشَّافِعِيِّ قَوْلًا آخَرَ أَنَّهَا لَا تُؤْكَلُ إِذَا بَلَغَ مِنْهَا السَّبُعُ أَوِ التَّرَدِّيُ إِلَى مَا لَا حَيَاةَ مَعَهُ، وَهُوَ قَوْلُ الْمَدَنِيِّينَ، وَالْمَشْهُورُ مِنْ قَوْلِ مَالِكٍ، وَهُوَ الَّذِي ذَكَرَهُ عَبْدُ الْوَهَّابِ فِي تَلْقِينِهِ، وَرُوِيَ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، ذَكَرَهُ مَالِكٌ فِي مُوَطَّئِهِ، وَإِلَيْهِ ذَهَبَ إِسْمَاعِيلُ الْقَاضِي وَجَمَاعَةُ الْمَالِكِيِّينَ الْبَغْدَادِيِّينَ. وَالِاسْتِثْنَاءُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ مُنْقَطِعٌ، أَيْ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ لَكِنْ مَا ذَكَّيْتُمْ فَهُوَ الَّذِي لَمْ يُحَرَّمْ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: اخْتَلَفَ قَوْلُ مَالِكٍ

İbn Mes‘ûd "وَأَكِيلَةُ السَّبُعِ", Abdullah b. Abbâs ise "وَأَكِيلُ السَّبُعِ" şeklinde okumuştur. Yedinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ } “(Henüz canı üzerindeyken) kestikleriniz müstesnadır” buyruğu, âlimlerin ve fakihlerin cumhuruna göre muttasıl istisna olarak nasbedilmiştir. Bu [istisna], zikredilen [hayvan]lardan henüz canlı iken kesimine yetişilenlerin tümüne racidir; dolayısıyla tezkiye (şer‘î kesim) onda geçerlidir. Çünkü istisnanın asıl hakkı, kelamda önceden geçen kısma yönelmiş olmasıdır ve boyun eğilmesi vacip olan bir delil olmadıkça da munkatı (kesintili) kılınamaz. İbn Uyeyne, Şerîk ve Cerîr, Rukeyn b. er-Rebî‘den, o da Ebû Talha el-Esedî'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a bir koyuna saldırıp karnını yaran ve bağırsakları dışarı dökülen1, [ancak] canı çıkmadan yetişip kestiğim bir kurdun [ve koyunun] durumunu sordum. Bunun üzerine: «[Etini] ye, dökülen bağırsaklarından ise yeme» dedi. İshâk b. Râhûye şöyle demiştir: "Koyun hakkındaki sünnet, İbn Abbâs'ın tarif ettiği şekildedir. Zira bağırsakları dışarı çıkmış olsa bile o henüz canlıdır ve boğazlama yeri de sağlamdır. Boğazlama anında sadece canlı mı yoksa ölü mü olduğuna bakılır; böylesinin yaşayıp yaşamayacağına fiilen bakılmaz. Hasta hayvan da böyledir." İshâk [ayrıca] şöyle demiştir: "Buna muhalefet eden kimse, sahâbenin cumhurunun ve âlimlerin genelinin sünnetine muhalefet etmiş olur." Ben derim ki: İbn Habîb de bu görüşe varmıştır ve Mâlik'in ashabından da böyle aktarılmıştır; İbn Vehb'in görüşü ile Şâfiî'nin mezhebinde en meşhur olan görüş de budur. Müzenî şöyle demiştir: "Şâfiî'ye ait, yırtıcı hayvanın [darbesi] yahut yüksekten yuvarlanması artık hayatta kalamayacak bir dereceye ulaştığında onun yenmeyeceğine dair başka bir görüşü de ezberimde tutmaktayım." Bu, Medînelilerin görüşü ve Mâlik'in meşhur kavlidir. Abdülvehhâb'ın *et-Telkîn* adlı eserinde zikrettiği, Zeyd b. Sâbit'ten rivayet edilen ve Mâlik'in *el-Muvatta*ında zikrettiği görüş de budur; İsmâil el-Kâdî ve Bağdatlı Mâlikîler topluluğu da bu görüşe meyletmiştir. Bu görüşe göre istisna munkatıdır; yani bu şeyler size haram kılındı, ancak [henüz bu hallere maruz kalmadan] kestikleriniz ise haram kılınmamış olanlardır demektir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Mâlik'in görüşü...

6108. Metin

فِي هَذِهِ الْأَشْيَاءِ، فَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ لَا يُؤْكَلُ إِلَّا مَا ذُكِّيَ بِذَكَاةٍ صَحِيحَةٍ، وَالَّذِي فِي الْمُوَطَّأِ أَنَّهُ إِنْ كَانَ ذَبَحَهَا وَنَفَسُهَا يَجْرِي، وَهِيَ تَضْطَرِبُ فَلْيَأْكُلْ، وَهُوَ الصَّحِيحُ مِنْ قَوْلِهِ الَّذِي كَتَبَهُ بِيَدِهِ وَقَرَأَهُ عَلَى النَّاسِ مِنْ كُلِّ بَلَدٍ طُولَ عُمْرِهُ، فَهُوَ أَوْلَى مِنَ الرِّوَايَاتِ النَّادِرَةِ. وَقَدْ أَطْلَقَ عُلَمَاؤُنَا عَلَى الْمَرِيضَةِ أَنَّ الْمَذْهَبَ جَوَازُ تَذْكِيَتِهَا وَلَوْ أَشْرَفَتْ عَلَى الْمَوْتِ إِذَا كَانَتْ فِيهَا بَقِيَّةُ حَيَاةٍ، وَلَيْتَ شِعْرِي أَيُّ فَرْقٍ بَيْنَ بَقِيَّةِ حَيَاةٍ مِنْ مَرَضٍ، وَبَقِيَّةِ حَيَاةٍ مِنْ سَبُعٍ لَوِ اتَّسَقَ النَّظَرُ، وَسَلِمَتْ مِنَ الشُّبْهَةِ الْفِكَرُ!. وَقَالَ أَبُو عَمْرٍو: قَدْ أَجْمَعُوا فِي الْمَرِيضَةِ الَّتِي لَا تُرْجَى حَيَاتُهَا أَنَّ ذَبْحَهَا ذَكَاةٌ لَهَا إِذَا كَانَتْ فِيهَا الْحَيَاةُ فِي حِينِ ذَبْحِهَا، وَعُلِمَ ذَلِكَ مِنْهَا بِمَا ذَكَرُوا مِنْ حَرَكَةِ يَدِهَا أَوْ رِجْلِهَا أَوْ ذَنَبِهَا أَوْ نَحْوِ ذَلِكَ، وَأَجْمَعُوا أَنَّهَا إِذَا صَارَتْ فِي حَالِ النَّزْعِ وَلَمْ تُحَرِّكْ يَدًا وَلَا رِجْلًا أَنَّهُ لَا ذَكَاةَ فِيهَا، وَكَذَلِكَ يَنْبَغِي فِي الْقِيَاسِ أَنْ يَكُونَ حُكْمُ الْمُتَرَدِّيَةِ وَمَا ذُكِرَ مَعَهَا فِي الْآيَةِ.] وَاللَّهُ أَعْلَمُ [«١»

bu hususlarda ihtilaflıdır. Kendisinden sadece sahih bir tezkiye ile kesilenin yeneceği rivayet edilmiştir. *el-Muvatta*da yer alan görüşe göre ise nefesi akıp dururken ve kıpırdanırken kesmişse onu yesin. Hayatı boyunca bizzat kendi eliyle yazdığı ve her beldeden gelen insanlara okuduğu sahih görüşü de budur; dolayısıyla nâdir rivayetlerden daha evlâdır. Âlimlerimiz, hasta hayvan hakkında mezhebin görüşünün, kendisinde hayattan bir kalıntı olduğu sürece ölüme yaklaşmış olsa bile kesilmesinin câiz olduğu yönünde olduğunu mutlak olarak belirtmişlerdir. Keşke bilseydim; eğer bakış açısı tutarlı olsa ve fikirler şüpheden arınsa, hastalıktan kalan bir hayat kalıntısı ile yırtıcı hayvandan arta kalan bir hayat kalıntısı arasında ne fark vardır! Ebû Amr şöyle demiştir: "Yaşamasından ümit kesilen hasta hayvanın, kesildiği anda canlı olduğu sürece kesilmesinin onun için geçerli bir tezkiye olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bu canlılık da elini, ayağını, kuyruğunu veya benzeri bir organını hareket ettirmesinden anlaşılır. Can çekişme haline gelip de ne bir el ne de bir ayak oynatmadığı takdirde ise onda tezkiyenin geçerli olmadığı hususunda icmâ etmişlerdir. Kıyasa göre yuvarlanıp düşen hayvanın ve ayette onunla birlikte zikredilenlerin hükmünün de böyle olması gerekir.] Doğrusunu Allah bilir [«١»

6109. Metin

. الثَّامِنَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذَكَّيْتُمْ" الذَّكَاةُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ الذَّبْحُ، قَالَهُ قُطْرُبٌ. وَقَالَ ابْنُ سِيدَهْ فِي] الْمُحْكَمِ [وَالْعَرَبُ تَقُولُ (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ)، قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا إِنَّمَا هُوَ حَدِيثٌ. وَذَكَّى الْحَيَوَانَ ذَبَحَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

. Sekizinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: "ذَكَّيْتُمْ" sözü: Arap dilinde tezkiye, boğazlamak (zebh) demektir; bunu Kutrub söylemiştir. İbn Sîde *el-Muhkem*de şöyle demiştir: "Araplar: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ) [Ceninin tezkiyesi annesinin tezkiyesidir] derler." İbn Atiyye şöyle demiştir: "Bu ancak bir hadistir." Hayvanı tezkiye etmek onu boğazlamaktır. Şairin şu sözü de bundandır:

6110. Metin

يُذَكِّيهَا الْأَسَلْ «٢»

Onları mızrak uçları tezkiye eder [boğazlar] «٢»

6111. Metin

قُلْتُ: الْحَدِيثُ الَّذِي أَشَارَ إِلَيْهِ أَخْرَجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ وَعَلِيٍّ وَعَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ). وَبِهِ يَقُولُ جَمَاعَةُ أَهْلِ الْعِلْمِ، إِلَّا مَا رُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّهُ قَالَ: إِذَا خَرَجَ الْجَنِينُ مِنْ بَطْنِ أُمِّهِ مَيِّتًا لَمْ يَحِلَّ أَكْلُهُ، لِأَنَّ ذَكَاةَ نَفْسٍ لَا تَكُونُ ذَكَاةَ نَفْسَيْنِ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَفِي قَوْلِ النَّبِيِّ ﷺ: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ) دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْجَنِينَ غَيْرُ الْأُمِّ، وَهُوَ يَقُولُ: لَوْ أُعْتِقَتْ أَمَةٌ حَامِلٌ إِنَّ عِتْقَهُ عِتْقُ أُمِّهِ، وَهَذَا يَلْزَمُهُ أَنَّ ذَكَاتَهُ ذَكَاةُ أُمِّهِ، لِأَنَّهُ إِذَا أَجَازَ أَنْ يَكُونَ عِتْقُ وَاحِدٍ عِتْقَ اثْنَيْنِ جَازَ أَنْ يَكُونَ ذَكَاةُ وَاحِدٍ ذَكَاةَ اثْنَيْنِ، عَلَى أَنَّ الْخَبَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، وَمَا جَاءَ عَنْ أَصْحَابِهِ، وَمَا عَلَيْهِ جُلُّ النَّاسِ مُسْتَغْنًى بِهِ عَنْ] قَوْلِ كُلِّ «٣»

Derim ki: İşaret ettiği hadisi Dârekutnî; Ebû Saîd, Ebû Hüreyre, Ali ve Abdullah rivayetiyle Peygamber ﷺ'den nakletmiştir, şöyle buyurmuştur: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ) "Ceninin boğazlanması, annesinin boğazlanmasıdır." İlim ehlinin geneli bu görüştedir. Ebû Hanîfe'den rivayet edilen: "Cenin annesinin karnından ölü çıkarsa yenmesi helal olmaz; çünkü bir canlının boğazlanması iki canlının boğazlanması sayılmaz" sözü müstesnadır. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Peygamber ﷺ'in: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ) sözünde, ceninin anneden ayrı bir fert olduğuna delil vardır. O [Ebû Hanîfe] gebe bir câriye âzâd edilirse, cenininin âzâd edilmesinin annesinin âzâd edilmesiyle gerçekleşeceğini söylemektedir. Bu durumda ona göre ceninin tezkiyesinin de annesinin tezkiyesiyle olması gerekirdi; zira bir kişinin âzâd edilmesinin iki kişinin âzâd edilmesi olmasını câiz gördüğüne göre, birinin tezkiyesinin de ikisinin tezkiyesi olmasını câiz görmeliydi. Bununla birlikte Peygamber ﷺ'den gelen haber, ashabından nakledilenler ve insanların çoğunluğunun benimsediği görüş, her söz söyleyenin sözünden müstağni kılar «٣»

6112. Metin

قَائِلٍ [. وَأَجْمَعَ أَهْلُ العلم على

söyleyenin [sözü...] 1 İlim ehli icma etmiştir ki: 23

6113. Metin

أَنَّ الْجَنِينَ إِذَا خَرَجَ حَيًّا أَنَّ ذَكَاةَ أُمِّهِ لَيْسَتْ بِذَكَاةٍ لَهُ، وَاخْتَلَفُوا إِذَا ذُكِّيَتِ الْأُمُّ وَفِي بَطْنِهَا جَنِينٌ، فَقَالَ مَالِكٌ وَجَمِيعُ أَصْحَابِهِ: ذَكَاتُهُ ذَكَاةُ أُمِّهِ إِذَا كَانَ قَدْ تَمَّ خَلْقُهُ وَنَبَتَ شَعْرُهُ، وَذَلِكَ إِذَا خَرَجَ مَيِّتًا أَوْ خَرَجَ بِهِ رَمَقٌ مِنَ الْحَيَاةِ، غَيْرَ أَنَّهُ يُسْتَحَبُّ أَنْ يُذْبَحَ إِنْ خَرَجَ يَتَحَرَّكُ، فَإِنْ سَبَقَهُمْ بِنَفْسِهِ أُكِلَ. وَقَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: ضَحَّيْتُ بِنَعْجَةٍ فَلَمَّا ذَبَحْتُهَا جَعَلَ يَرْكُضُ وَلَدُهَا فِي بَطْنِهَا فَأَمَرْتُهُمْ أَنْ يَتْرُكُوهَا حَتَّى يَمُوتَ فِي بَطْنِهَا، ثُمَّ أَمَرْتُهُمْ فَشَقُّوا جَوْفَهَا فَأُخْرِجَ مِنْهُ فَذَبَحْتُهُ فَسَالَ مِنْهُ دَمٌ، فَأَمَرْتُ أَهْلِي أَنْ يَشْوُوهُ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ. كَانَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يَقُولُونَ: إِذَا أَشْعَرَ الْجَنِينُ فَذَكَاتُهُ ذَكَاةُ أُمِّهِ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَمِمَّنْ قَالَ ذَكَاتُهُ ذَكَاةُ أُمِّهِ وَلَمْ يَذْكُرْ أَشْعَرَ أَوْ لَمْ يَشْعَرْ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طالب ﵁ وسعيد ابن الْمُسَيَّبِ وَالشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ. قَالَ الْقَاضِي أَبُو الْوَلِيدِ الْبَاجِيُّ: وَقَدْ رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ أَشْعَرَ أَوْ لَمْ يَشْعَرْ" إِلَّا أَنَّهُ حَدِيثٌ ضَعِيفٌ، فَمَذْهَبُ مَالِكٍ هُوَ الصَّحِيحُ مِنَ الْأَقْوَالِ الَّذِي عَلَيْهِ عَامَّةُ فُقَهَاءِ الْأَمْصَارِ. وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ. التَّاسِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى:" ذَكَّيْتُمْ" الذَّكَاةُ فِي اللُّغَةِ أَصْلُهَا التَّمَامُ، وَمِنْهُ تَمَامُ السِّنِّ. وَالْفَرَسُ الْمُذَكَّى الَّذِي يَأْتِي بَعْدَ تَمَامِ الْقُرُوحِ «١»

Cenin diri olarak çıkarsa, annesinin tezkiyesi onun için tezkiye sayılmaz. Anne tezkiye edildiğinde karnında cenin varsa [hükmünün ne olacağı konusunda] ise ihtilaf etmişlerdir. Mâlik ve bütün ashabı şöyle demiştir: Yaratılışı tamamlanmış ve kılları çıkmış ise -ölü çıksa veya kendisinde hayattan bir kalıntı bulunsa dahi- onun tezkiyesi annesinin tezkiyesidir. Ancak hareket eder halde çıkarsa kesilmesi müstehabdır; şayet [kesmeye fırsat kalmadan] kendiliğinden ölürse yenir. İbnü'l-Kāsım şöyle demiştir: "Bir koyun kurban ettim; onu kestiğimde karnındaki yavrusu deprenmeye başladı. Karnında ölünceye kadar bırakmalarını emrettim. Sonra emrettim, karnını yardılar ve yavruyu çıkardılar; ben de onu kestim ve ondan kan aktı. Bunun üzerine aileme onu kızartmalarını söyledim." Abdullah b. Kâ‘b b. Mâlik şöyle demiştir: Resûlullah ﷺ'in ashabı şöyle derlerdi: "Ceninin kılları bittiğinde [yaratılışı belirginleştiğinde], onun tezkiyesi annesinin tezkiyesidir." İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Kılları çıksın veya çıkmasın tezkiyesi annesinin tezkiyesidir" diyenler arasında Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh, Saîd b. el-Müseyyeb, Şâfiî, Ahmed ve İshak bulunmaktadır. Kādî Ebü'l-Velîd el-Bâcî şöyle demiştir: Peygamber ﷺ'den: (ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ أَشْعَرَ أَوْ لَمْ يَشْعَرْ) "Kıllanmış olsun veya olmasın ceninin tezkiyesi annesinin tezkiyesidir" dediği rivayet edilmişse de bu zayıf bir hadistir. Dolayısıyla Mâlik'in mezhebi, İslâm beldelerinin fakihlerinin çoğunluğunun benimsediği sahih görüştür. Muvaffakiyet Allah'tandır. Dokuzuncu [Mesele]- Yüce Allah'ın: "ذَكَّيْتُمْ" buyruğu: Tezkiyenin lügatteki aslı tamamlamaktır. Yaşın kemale ermesi (tamâmü's-sinn) de bundandır. "el-Feresü'l-müzekkâ" (tam kıvamına ermiş at), dişlerinin tamamlanmasından «١»

6114. Metin

بِسَنَةٍ، وَذَلِكَ تَمَامُ اسْتِكْمَالِ الْقُوَّةِ. وَيُقَالُ: ذَكَّى يُذَكِّي، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: جَرْيُ «٢»

bir yıl sonra gelen [kemal çağına ulaşmış] attır; bu da gücün tam olarak kemale ermesidir. "Zekkâ yüzekkî" (ذَكَّى يُذَكِّي) denilir. Araplar şöyle der: "Kemal yaşındaki atların koşusu «٢»

6115. Metin

الْمُذَكِّيَاتِ غِلَابٌ. وَالذَّكَاءُ حدة القلب، وقال الشاعر «٣»

üstün gelir (ceryü'l-müzekkiyâti gılâb)." ez-Zekâ (الذَّكَاءُ) ise kalbin keskinliği (uyanıklığı) demektir. Şair «٣»

6116. Metin

:

şöyle demiştir:

6117. Metin

يُفَضِّلُهُ إِذَا اجْتَهَدُوا عَلَيْهِ ... تَمَامُ السِّنِّ مِنْهُ وَالذَّكَاءُ

Ona karşı gayret ettiklerinde onu üstün kılan... Yaşının kemali ve zekâsıdır (ateşliliğidir).

6118. Metin

وَالذَّكَاءُ سُرْعَةُ الْفِطْنَةِ، وَالْفِعْلُ مِنْهُ ذَكِيَ يَذْكَى ذَكًا، وَالذَّكْوَةُ مَا تَذْكُو بِهِ النَّارُ، وَأَذْكَيْتُ الْحَرْبَ وَالنَّارَ أَوْقَدْتُهُمَا. وَذُكَاءُ اسْمُ الشَّمْسِ، وَذَلِكَ أَنَّهَا تَذْكُو كَالنَّارِ، وَالصُّبْحُ ابْنُ ذُكَاءٍ لِأَنَّهُ مِنْ ضَوْئِهَا. فَمَعْنَى" ذَكَّيْتُمْ" أَدْرَكْتُمْ ذَكَاتَهُ عَلَى التَّمَامِ. ذَكَّيْتُ الذَّبِيحَةَ أُذَكِّيهَا مُشْتَقَّةٌ مِنَ التَّطَيُّبِ، يُقَالُ: رَائِحَةٌ ذَكِيَّةٌ، فَالْحَيَوَانُ إِذَا أُسِيلَ دَمُهُ فَقَدْ طُيِّبَ، لِأَنَّهُ يَتَسَارَعُ إِلَيْهِ التَّجْفِيفُ، وَفِي حَدِيثِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ ﵄" ذكاة الأرض يبسها" يريد

Zekâ (الذكاء)1, kavrayış süratidir (hızlı anlamadır). Bunun fiili; zeki-ye yezkâ zeken (ذَكِيَ يَذْكَى ذَكًا)2 şeklindedir. Zekve (الذَّكْوَةُ), ateşin kendisiyle alevlendirildiği şeydir (tutuşturucudur). 'Ezkeytü'l-harbe ve'n-nâra' (أَذْكَيْتُ الْحَرْبَ وَالنَّارَ) [ifadesi], 'Onları tutuşturdum/alevlendirdim' demektir. Zükâ (ذُكَاءُ)3 ise güneşin ismidir; bu da güneşin tıpkı ateş gibi parlayıp alevlenmesinden ötürüdür. Sabah için 'ibnü Zükâ' [güneşin oğlu] denilir, çünkü sabah onun ışığından meydana gelir. Buna göre { ذَكَّيْتُمْ } [ifadesinin] anlamı: 'Onun tezkiyesine tam olarak yetiştiniz' demektir. 'Zekkeytü'z-zebîhate üzekkîhâ' (ذَكَّيْتُ الذَّبِيحَةَ أُذَكِّيهَا) ifadesi, temiz ve hoş kılmak manasındaki 'tatayyüb'den türetilmiştir. Nitekim 'râihatün zekiyyetün' (رَائِحَةٌ ذَكِيَّةٌ) [güzel/keskin koku] denir. Hayvanın da kanı akıtıldığı zaman [eti] temizlenmiş ve hoş kılınmış olur; çünkü kuruma ona hızla sirayet eder. Muhammed b. Ali rahimehullâh'ın rivayetinde geçen: « ذكاة الأرض يبسها » «Toprağın tezkiyesi (temizliği), kurumasidır» sözüyle şunu kastetmektedir:

6119. Metin

طهارتها من النجاسة، فالذكاة في الذبيحة لَهَا، وَإِبَاحَةٌ] لِأَكْلِهَا فَجُعِلَ يُبْسُ الْأَرْضِ بَعْدَ النَّجَاسَةِ تَطْهِيرًا لَهَا وَإِبَاحَةُ [«١»

pislikten temizlenmesidir. Kurbanlık hayvandaki tezkiye de onun için [bir temizlenme] ve yenmesinin mübah kılınmasıdır. Dolayısıyla toprağın necasetten sonra kuruması, onun için bir temizlenme ve [«١»

6120. Metin

الصَّلَاةِ فِيهَا بِمَنْزِلَةِ الذَّكَاةِ لِلذَّبِيحَةِ وَهُوَ قَوْلُ أَهْلِ الْعِرَاقِ. وَإِذَا تَقَرَّرَ هَذَا فَاعْلَمْ أَنَّهَا فِي الشَّرْعِ عِبَارَةٌ عَنْ إِنْهَارِ الدَّمِ وَفَرْيِ الْأَوْدَاجِ فِي الْمَذْبُوحِ، وَالنَّحْرِ فِي الْمَنْحُورِ وَالْعَقْرِ فِي غَيْرِ الْمَقْدُورِ، مَقْرُونًا بِنِيَّةِ الْقَصْدِ لِلَّهِ وَذِكْرِهِ عَلَيْهِ، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ. الْعَاشِرَةُ- وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِيمَا يَقَعُ بِهِ الذَّكَاةُ، فَالَّذِي عَلَيْهِ الْجُمْهُورُ مِنَ الْعُلَمَاءِ أَنَّ كُلَّ مَا أَفْرَى الْأَوْدَاجَ وَأَنْهَرَ الدَّمَ فَهُوَ مِنْ آلَاتِ الذَّكَاةِ مَا خَلَا السِّنَّ وَالْعَظْمَ، عَلَى هَذَا تَوَاتَرَتِ الْآثَارُ، وَقَالَ بِهِ فُقَهَاءُ الْأَمْصَارِ. وَالسِّنُّ وَالظُّفْرُ الْمَنْهِيُّ عَنْهُمَا فِي التَّذْكِيَةِ هُمَا غَيْرُ الْمَنْزُوعَيْنِ، لِأَنَّ ذَلِكَ يَصِيرُ خَنْقًا، وَكَذَلِكَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: ذَلِكَ الْخَنْقُ، فَأَمَّا الْمَنْزُوعَانِ فَإِذَا فَرَيَا الْأَوْدَاجَ فَجَائِزٌ الذَّكَاةُ بِهِمَا عِنْدَهُمْ. وَقَدْ كَرِهَ قَوْمٌ السِّنَّ وَالظُّفْرَ وَالْعَظْمَ عَلَى كُلِّ حَالٍ، مَنْزُوعَةً أَوْ غَيْرَ مَنْزُوعَةٍ، مِنْهُمْ إِبْرَاهِيمُ وَالْحَسَنُ وَاللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ، وَرُوِيَ عَنِ الشَّافِعِيِّ، وَحُجَّتُهُمْ ظَاهِرُ حَدِيثِ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ الله إنا لاقوا الْعَدُوَّ غَدًا وَلَيْسَتْ مَعَنَا مُدًى- فِي رِوَايَةٍ- فندكي بِاللِّيطِ؟. وَفِي مُوَطَّأِ مَالِكٍ عَنْ نَافِعٍ عَنْ رجل من الأنصار عن معاذ ابن سَعْدٍ أَوْ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ: أَنَّ جَارِيَةً لِكَعْبِ بْنِ مَالِكٍ كَانَتْ تَرْعَى غَنَمًا لَهُ بِسَلْعٍ «٢»

üzerinde] namaz kılmanın mübah olması kılınmıştır ki bu da kurbanlık hayvan için tezkiye konumundadır; Irak ehlinin görüşü de budur. Bu husus sabit olunca bil ki şeriatta tezkiye; boğazlanan hayvanda kanın akıtılması ve boyun damarlarının kesilmesi, devede nahr yapılması, güç yetirilemeyen hayvanda ise yaralanması olup açıklaması geleceği üzere Allah rızası niyeti ve O'nun adının anılmasıyla birlikte yapılmasıdır. Onuncu [Mesele]- Âlimler tezkiyenin kendisiyle yapılacağı alet hususunda ihtilaf etmişlerdir. Âlimlerin çoğunluğunun benimsediği görüşe göre, diş ve kemik hariç olmak üzere damarları kesen ve kanı akıtan her şey tezkiye aletlerindendir. Rivayetler bu şekilde tevatür etmiş ve İslâm beldelerinin fakihleri bu görüşü söylemiştir. Tezkiyede yasaklanan diş ve tırnak, yerinden sökülmemiş olanlardır; çünkü bu boğma hükmüne geçer. Nitekim İbn Abbâs da: "Bu boğmadır" demiştir. Yerinden sökülmüş olanlara gelince, eğer boyun damarlarını keserlerse onlara göre bu ikisiyle tezkiye câizdir. Bir topluluk ise sökülmüş olsun veya sökülmemiş olsun diş, tırnak ve kemiği her halükârda mekruh görmüştür; İbrâhim, Hasan ve Leys b. Sa‘d bunlardandır, Şâfiî’den de böyle rivayet edilmiştir. Onların delili Râfi‘ b. Hadîc hadisinin zahiridir: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz yarın düşmanla karşılaşacağız ve yanımızda bıçak yok -bir rivayette- kamış kabuğu ile keselim mi?" dedim. Mâlik'in *el-Muvatta*ında Nâfi‘den, o Ensar’dan bir adamdan, o da Muâz b. Sa‘d’dan veya Sa‘d b. Muâz’dan naklettiğine göre: Kâ‘b b. Mâlik’in bir câriyesi Sel‘ dağında «٢» ona ait koyunları otlatıyordu.

6121. Metin

فَأُصِيبَتْ شَاةٌ مِنْهَا فَأَدْرَكَتْهَا فَذَكَّتْهَا بِحَجَرٍ، فَسُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ ذَلِكَ فَقَالَ: (لَا بَأْسَ بِهَا وَكُلُوهَا). وَفِي مُصَنَّفِ أَبِي دَاوُدَ: أَنَذْبَحُ بِالْمَرْوَةِ «٣»

Onlardan bir koyuna bir âfet isabet etti; o da koyuna yetişip bir taşla onu kesti. Resûlullah ﷺ'e bu sorulunca: (لَا بَأْسَ بِهَا وَكُلُوهَا) "Onda bir beis yoktur, onu yiyiniz" buyurdu. Ebû Dâvûd'un *Sünen*inde [şöyle geçmektedir]: "Merve [keskin beyaz çakmaktaşı] «٣»

6122. Metin

وَشِقَّةِ «٤»

ve değneğin yontulmuş parçası «٤»

6123. Metin

الْعَصَا؟ قَالَ: (أَعْجِلْ وَأَرِنْ «٥»

ile kesebilir miyiz?" dedi. Şöyle buyurdu: (أَعْجِلْ وَأَرِنْ «٥»

6124. Metin

مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ لَيْسَ السِّنَّ وَالظُّفْرَ وَسَأُحَدِّثُكَ أَمَّا السِّنُّ فَعَظْمٌ وَأَمَّا الظُّفْرُ فَمُدَى الْحَبَشَةِ) الْحَدِيثُ أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ. وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ أَنَّهُ قَالَ: مَا ذُبِحَ بِاللِّيطَةِ وَالشَّطِيرِ وَالظُّرَرِ فَحِلٌّ ذَكِيٌّ. اللِّيطَةُ فِلْقَةُ القصبة ويمكن بها الذبح والنحر. والشطير

«...kanı akıtan ve üzerine Allah'ın ismi anılanı ye! Yalnızca diş ve tırnak müstesnadır. [Bunun sebebini de] sana haber vereyim: Dişe gelince o bir kemiktir, tırnağa gelince o da Habeşlilerin bıçağıdır.») Hadis böyledir; bunu Müslim rivayet etmiştir. Saîd b. el-Müseyyeb'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kamış kabuğu (lîta), ağaç yongası (şatîr) ve keskin çakmaktaşı (zurar) ile kesilen [hayvan] helal ve temizdir. Lîta (اللِّيطَةُ), kamışın yarılmış parçasıdır; onunla zebh ve nahr yapılabilir. Şatîr (الشَّطِيرُ) ise

6125. Metin

فِلْقَةُ الْعُودِ، وَقَدْ يُمْكِنُ بِهَا الذَّبْحُ لِأَنَّ لَهَا جَانِبًا دَقِيقًا. وَالظُّرَرُ فِلْقَةُ الْحَجَرِ يُمْكِنُ الذَّكَاةُ بِهَا وَلَا يُمْكِنُ النَّحْرُ، وَعَكْسُهُ الشِّظَاظُ «١»

ağaç dalının yarılmış parçasıdır; ince bir tarafı olduğu için onunla da kesim yapılabilir. Zurar (الظُّرَرُ) ise keskin taş parçasıdır; onunla tezkiye [zebh] yapılabilir ama nahr yapılamaz. Bunun aksine şızâz (الشِّظَاظُ) «١»

6126. Metin

يُنْحَرُ بِهِ، لِأَنَّهُ كَطَرَفِ السِّنَانِ وَلَا يُمْكِنُ بِهِ الذَّبْحُ. الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ- قَالَ مَالِكٌ وَجَمَاعَةٌ: لَا تَصِحُّ الذَّكَاةُ إِلَّا بِقَطْعِ الْحُلْقُومِ وَالْوَدَجَيْنِ. وقال الشافعي: يصح بقطع الحلقوم والمري وَلَا يَحْتَاجُ إِلَى الْوَدَجَيْنِ، لِأَنَّهُمَا مَجْرَى الطَّعَامِ وَالشَّرَابِ الَّذِي لَا يَكُونُ مَعَهُمَا حَيَاةٌ، وَهُوَ الْغَرَضُ مِنَ الْمَوْتِ. وَمَالِكٌ وَغَيْرُهُ اعْتَبَرُوا الْمَوْتَ عَلَى وَجْهٍ يَطِيبُ مَعَهُ اللَّحْمُ، وَيَفْتَرِقُ فِيهِ الْحَلَالُ- وَهُوَ اللَّحْمُ- مِنَ الْحَرَامِ الَّذِي يَخْرُجُ بِقَطْعِ الْأَوْدَاجِ وَهُوَ مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ، وَعَلَيْهِ يَدُلُّ حَدِيثُ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ فِي قَوْلِهِ: (مَا أَنْهَرَ الدَّمَ). وَحَكَى الْبَغْدَادِيُّونَ عَنْ مَالِكٍ أنه يشترط قطع أربع: الحلقوم والودجين والمري، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي ثَوْرٍ «٢»

ile nahr yapılır; çünkü mızrak ucu gibidir ve onunla zebh yapılamaz. On birinci [Mesele]- Mâlik ve bir grup âlim: "Tezkiye ancak nefes borusu (hulkûm) ile iki şah damarının (vedecân) kesilmesiyle sahih olur" demişlerdir. Şâfiî ise şöyle demiştir: "Nefes borusu ile yemek borusunun (merî') kesilmesiyle sahih olur, iki şah damarına gerek yoktur; çünkü bu ikisi yeme ve içmenin geçtiği yerdir ki onlar olmadan hayat olamaz ve ölümün gayesi de budur." Mâlik ve diğerleri ise eti güzelleştirecek, helal olan et ile şah damarlarının kesilmesiyle çıkan haram [kanı] birbirinden ayıracak şekildeki ölümü muteber saymışlardır; Ebû Hanîfe'nin mezhebi de budur. Râfi‘ b. Hadîc’in: (مَا أَنْهَرَ الدَّمَ) "Kanı akıtan her şey..." hadisi de buna delalet etmektedir. Bağdatlılar Mâlik'ten dört şeyin kesilmesinin şart olduğunu nakletmişlerdir: Nefes borusu, iki şah damarı ve yemek borusu. Bu Ebû Sevr'in «٢» de görüşüdür,

6127. Metin

، وَالْمَشْهُورُ مَا تَقَدَّمَ وَهُوَ قَوْلُ اللَّيْثِ. ثُمَّ اخْتَلَفَ أَصْحَابُنَا فِي قَطْعِ أَحَدِ الْوَدَجَيْنِ وَالْحُلْقُومِ هَلْ هُوَ ذَكَاةٌ أَمْ لَا؟ عَلَى قَوْلَيْنِ. الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ- وَأَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ الذَّبْحَ مَهْمَا كَانَ فِي الْحَلْقِ تَحْتَ الْغَلْصَمَةِ فَقَدْ تَمَّتِ الذَّكَاةُ، وَاخْتُلِفَ فِيمَا إِذَا ذُبِحَ فَوْقَهَا وَجَازَهَا «٣»

meşhur olan ise daha önce geçendir ve bu Leys’in de görüşüdür. Daha sonra mezhep arkadaşlarımız, şah damarlarından biri ile nefes borusunun kesilmesinin tezkiye sayılıp sayılmayacağı konusunda iki görüş üzere ihtilaf etmişlerdir. On ikinci [Mesele]- Âlimler, kesim boğazda gırtlak çıkıntısının (galsame) altından yapıldığı sürece tezkiyenin tam olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Gırtlak çıkıntısının üzerinden kesilip gövdeye doğru «٣»

6128. Metin

إِلَى الْبَدَنِ هَلْ ذَلِكَ ذَكَاةٌ أَمْ لَا، عَلَى قَوْلَيْنِ: وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ أَنَّهَا لَا تُؤْكَلُ، وَكَذَلِكَ لَوْ ذَبَحَهَا مِنَ الْقَفَا وَاسْتَوْفَى الْقَطْعَ وَأَنْهَرَ الدَّمَ وَقَطَعَ الْحُلْقُومَ وَالْوَدَجَيْنِ لَمْ تُؤْكَلْ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: تُؤْكَلُ، لِأَنَّ الْمَقْصُودَ قَدْ حَصَلَ. وَهَذَا يَنْبَنِي عَلَى أَصْلٍ، وَهُوَ أَنَّ الذَّكَاةَ وَإِنْ كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْهَا إِنْهَارُ الدَّمِ فَفِيهَا ضَرْبٌ مِنَ التَّعَبُّدِ، وَقَدْ ذَبَحَ ﷺ فِي الْحَلْقِ وَنَحَرَ فِي اللَّبَّةِ «٤»

geçildiği takdirde bunun tezkiye olup olmayacağı konusunda ise iki görüş üzere ihtilaf edilmiştir: Mâlik'ten onun yenmeyeceği rivayet edilmiştir. Aynı şekilde enseden kesip kesimi tam yapsa, kanı akıtsa, nefes borusunu ve iki şah damarını kesse dahi yenmez. Şâfiî ise: "Yenir; çünkü maksat hasıl olmuştur" demiştir. Bu da bir asla dayanmaktadır: Tezkiyenin maksadı kanın akıtılması olsa bile, onda bir tür taabbüdîlik (ibadet yönü) de vardır. Nitekim Peygamber ﷺ boğazdan kesmiş, göğüs çukurundan (lebbe) «٤» nahr yapmış

6129. Metin

وَقَالَ: (إِنَّمَا الذَّكَاةُ فِي الْحَلْقِ وَاللَّبَّةِ) فَبَيَّنَ مَحِلَّهَا وَعَيَّنَ مَوْضِعَهَا، وَقَالَ مُبَيِّنًا لِفَائِدَتِهَا: (مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ). فَإِذَا أُهْمِلَ ذَلِكَ وَلَمْ تَقَعْ بِنِيَّةٍ وَلَا بِشَرْطٍ وَلَا بِصِفَةٍ مَخْصُوصَةٍ زَالَ مِنْهَا حَظُّ التَّعَبُّدِ، فَلَمْ تُؤْكَلْ لِذَلِكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّالِثَةَ عَشْرَةَ- وَاخْتَلَفُوا فِيمَنْ رَفَعَ يَدَهُ قَبْلَ تَمَامِ الذَّكَاةِ ثُمَّ رَجَعَ فِي الْفَوْرِ وَأَكْمَلَ الذَّكَاةَ، فَقِيلَ: يُجْزِئُهُ. وَقِيلَ: لَا يُجْزِئُهُ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ لِأَنَّهُ جَرَحَهَا ثُمَّ ذَكَّاهَا بَعْدُ وَحَيَاتُهَا مُسْتَجْمَعَةٌ فيها.

123Ve [Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: « إِنَّمَا الذَّكَاةُ فِي الْحَلْقِ وَاللَّبَّةِ » «Tezkiye ancak boğaz (halk) ve göğüs çukurundadır (lebbe)4.» Böylece onun mahallini açıklamış ve yerini tayin etmiştir. [Tezkiyenin] faydasını beyan ederken de: « مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ » «Kanı akıtan ve üzerine Allah'ın adı anılan şeyden yiyin» buyurmuştur. Bu [esaslar] terk edildiğinde; niyet, şart ve belirli bir vasıf bulunmaksızın gerçekleştiğinde ondan ibadet (taabbüd) boyutu zâil olur; bundan dolayı da [o hayvan] yenmez. Doğrusunu Allah bilir. On üçüncü [Mesele]- Tezkiyenin tamamlanmasından önce elini çekip ardından derhal dönerek tezkiyi tamamlayan kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. [Bunun] geçerli olacağı söylenmiştir; geçerli olmayacağı da söylenmiştir. Birinci görüş daha sahihtir; çünkü hayvanı yaralamış, ardından da onda henüz hayat gücü tam iken tezkiyesini yapmıştır.

6130. Metin

الرَّابِعَةَ عَشْرَةَ- وَيُسْتَحَبُّ أَلَّا يَذْبَحَ إِلَّا مَنْ تُرْضَى حَالُهُ، وَكُلُّ مَنْ أَطَاقَهُ وَجَاءَ بِهِ عَلَى سُنَّتِهِ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى بَالِغٍ أَوْ غَيْرِ بَالِغٍ جَازَ ذَبْحُهُ إِذَا كَانَ مُسْلِمًا أَوْ كِتَابِيًّا، وَذَبْحُ الْمُسْلِمِ أَفْضَلُ مِنْ ذَبْحِ الْكِتَابِيِّ، وَلَا يَذْبَحُ نُسُكًا إِلَّا مُسْلِمٌ، فَإِنْ ذَبَحَ النُّسُكَ كِتَابِيٌّ فَقَدِ اخْتُلِفَ فِيهِ، وَلَا يَجُوزُ فِي تَحْصِيلِ الْمَذْهَبِ، وَقَدْ أَجَازَهُ أَشْهَبُ. الْخَامِسَةَ عَشْرَةَ- وَمَا اسْتَوْحَشَ مِنَ الْإِنْسِيِّ لَمْ يَجُزْ فِي ذَكَاتِهِ إِلَّا مَا يَجُوزُ فِي ذَكَاةِ الْإِنْسِيِّ، فِي قَوْلِ مَالِكٍ وَأَصْحَابِهِ وَرَبِيعَةَ وَاللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ، وَكَذَلِكَ الْمُتَرَدِّيُ فِي الْبِئْرِ لَا تَكُونُ الذَّكَاةُ فِيهِ إِلَّا فِيمَا بَيْنَ الْحَلْقِ وَاللَّبَّةِ عَلَى سُنَّةِ الذَّكَاةِ. وَقَدْ خَالَفَ فِي هَاتَيْنِ الْمَسْأَلَتَيْنِ بَعْضُ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَغَيْرِهِمْ، وَفِي الْبَابِ حَدِيثُ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ وَقَدْ تَقَدَّمَ، وَتَمَامُهُ بَعْدَ قَوْلِهِ: (فَمُدَى الْحَبَشَةِ) قَالَ: وَأَصَبْنَا نَهْبَ إِبِلٍ وَغَنَمٍ فَنَدَّ مِنْهَا بَعِيرٌ فَرَمَاهُ رَجُلٌ بِسَهْمٍ فَحَبَسَهُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ لِهَذِهِ الْإِبِلِ أَوَابِدَ «١»

On dördüncü [Mesele]- Hali beğenilen kimsenin kesmesi müstehabdır. Buna güç yetiren ve sünnetine uygun olarak yerine getiren erkek veya kadın, ergen olan veya olmayan herkes, Müslüman veya Ehl-i Kitap olduğu takdirde kestiği câizdir. Müslümanın kesimi Ehl-i Kitabın kesiminden daha faziletlidir. Kurbanlığı ise ancak Müslüman kesebilir. Kurbanlığı Ehl-i Kitap keserse bu hususta ihtilaf edilmiştir; mezhebin tahkikine göre câiz değildir, Eşheb ise buna cevaz vermiştir. On beşinci [Mesele]- Evcil hayvanlardan yabanileşenlerin tezkiyelerinde, ancak evcil hayvanların tezkiyesinde câiz olan usul câiz olur; bu Mâlik, ashabı, Rebîa ve Leys b. Sa‘d'ın görüşüdür. Aynı şekilde kuyuya düşen hayvanın tezkiyesi de ancak tezkiye sünnetine uygun olarak boğaz ile göğüs çukuru arasından yapılır. Bu iki meselede Medine ehlinden bazıları ve başkaları muhalefet etmiştir. Bu konuda Râfi‘ b. Hadîc’in daha önce geçen hadisi vardır; hadisin (فَمُدَى الْحَبَشَةِ) "tırnak ise Habeşlilerin bıçağıdır" sözünden sonraki tamamı şöyledir: "Bir deve ve koyun ganimeti elde etmiştik. Onlardan bir deve kaçtı; bir adam ona bir ok attı ve onu durdurdu. Bunun üzerine Resûlullah ﷺ: (إِنَّ لِهَذِهِ الْإِبِلِ أَوَابِدَ «١»

6131. Metin

كَأَوَابِدَ الْوَحْشِ فَإِذَا غَلَبَكُمْ مِنْهَا شي فَافْعَلُوا بِهِ هَكَذَا- وَفِي رِوَايَةٍ- فَكُلُوهُ). وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ، قَالَ الشَّافِعِيُّ: تَسْلِيطُ النَّبِيِّ ﷺ عَلَى هَذَا الْفِعْلِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ ذَكَاةٌ، وَاحْتَجَّ بِمَا رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي الْعُشَرَاءِ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَمَا تَكُونُ الذَّكَاةُ إِلَّا فِي الْحَلْقِ وَاللَّبَّةِ؟ قَالَ: (لَوْ طَعَنْتَ فِي فَخِذِهَا لَأَجْزَأَ عَنْكَ). قَالَ يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ: وَهُوَ حَدِيثٌ صَحِيحٌ أَعْجَبَ أَحْمَدَ بْنَ حَنْبَلٍ وَرَوَاهُ عَنْ «٢»

كَأَوَابِدَ الْوَحْشِ فَإِذَا غَلَبَكُمْ مِنْهَا شي فَافْعَلُوا بِهِ هَكَذَا- وَفِي رِوَايَةٍ- فَكُلُوهُ) 'Şüphesiz bu develerin yabani hayvanlar gibi kaçıp hırçınlaşanları vardır. Onlardan biri size galip gelirse [kaçarsa] ona böyle yapın -bir rivayette- ve onu yiyin' buyurdu." Ebû Hanîfe ve Şâfiî de bu görüştedir. Şâfiî şöyle demiştir: Peygamber ﷺ'in bu fiile izin vermesi, onun bir tezkiye olduğuna delildir. O, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin Ebü'l-Uşerâ’dan, onun da babasından rivayet ettiği şu hadisi delil getirmiştir: "Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü! Tezkiye sadece boğazdan ve göğüs çukurundan mı olur? Şöyle buyurdu: (لَوْ طَعَنْتَ فِي فَخِذِهَا لَأَجْزَأَ عَنْكَ) 'Onun uyluğuna saplasaydın da senin için kâfi gelirdi'." Yezîd b. Hârûn şöyle demiştir: Bu, Ahmed b. Hanbel’in beğendiği ve «٢»

6132. Metin

أَبِي دَاوُدَ، وَأَشَارَ عَلَى مَنْ دَخَلَ عَلَيْهِ مِنَ الْحُفَّاظِ أَنْ يَكْتُبَهُ. قَالَ أَبُو دَاوُدَ: لَا يَصْلُحُ هَذَا إِلَّا فِي الْمُتَرَدِّيَةِ وَالْمُسْتَوْحِشِ. وَقَدْ حَمَلَ ابْنُ حَبِيبٍ هَذَا الْحَدِيثَ عَلَى مَا سَقَطَ فِي مَهْوَاةٍ فَلَا يُوصَلُ إِلَى ذَكَاتِهِ إِلَّا بِالطَّعْنِ فِي غَيْرِ مَوْضِعِ الذَّكَاةِ، وَهُوَ قَوْلٌ انْفَرَدَ بِهِ عَنْ مَالِكٍ وَأَصْحَابِهِ. قَالَ أَبُو عُمَرَ: قَوْلُ الشَّافِعِيِّ أَظْهَرُ فِي أَهْلِ الْعِلْمِ، وَأَنَّهُ يُؤْكَلُ بِمَا يُؤْكَلُ بِهِ الْوَحْشِيُّ، لِحَدِيثِ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ مَسْعُودٍ، وَمِنْ جِهَةِ الْقِيَاسِ لَمَّا كَانَ الْوَحْشِيُّ إِذَا قُدِرَ عَلَيْهِ لَمْ يَحِلَّ إِلَّا بِمَا يَحِلُّ بِهِ الْإِنْسِيُّ، لِأَنَّهُ صَارَ مَقْدُورًا عَلَيْهِ، فَكَذَلِكَ يَنْبَغِي فِي الْقِيَاسِ إِذَا تَوَحَّشَ أَوْ صَارَ فِي مَعْنَى الْوَحْشِيِّ مِنِ الِامْتِنَاعِ أَنْ يَحِلَّ بِمَا يَحِلُّ بِهِ الْوَحْشِيُّ.

...Ebû Dâvûd1 [rivayet etmiş]2 ve yanına giren huffâza (hadis hafızlarına) bunu yazmalarını tavsiye etmiştir. Ebû Dâvûd şöyle demiştir: «Bu [hüküm], ancak yüksekten yuvarlanan (mütereddiye) ve yabanileşen hayvan hakkında geçerlidir.» İbn Habîb ise bu hadisi, bir uçuruma düşüp de kesim yerine ulaşılamadığı için boğazlama yeri dışından yaralanmak suretiyle kesilen hayvana hamletmiştir; bu, Mâlik ve ashabından ayrı olarak sadece onun benimsediği bir görüştür. Ebû Ömer şöyle demiştir: Şâfiî'nin, Râfi‘ b. Hadîc hadisinden ötürü «yabani hayvanın yenmesini sağlayan usulle bunun da yeneceği» yönündeki görüşü ilim ehli nezdinde daha kuvvetlidir/açıktır. Bu aynı zamanda İbn Abbâs ile İbn Mes‘ûd'un da görüşüdür. Kıyas bakımından ise: Yabani bir hayvana güç yetirildiğinde, artık ele geçirilmiş olduğundan ancak evcil hayvanın helal kılındığı usulle helal olabildiği gibi; aynı şekilde kıyasa göre evcil bir hayvan yabanileşir veya kaçıp ele geçirilememesi bakımından yabani hayvan hükmüne girerse, yabani hayvanın helal kılındığı usulle helal olması gerekir.

6133. Metin

قُلْتُ: أَجَابَ عُلَمَاؤُنَا عَنْ حَدِيثِ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ بِأَنْ قَالُوا: تَسْلِيطُ النَّبِيِّ ﷺ إِنَّمَا هُوَ عَلَى حَبْسِهِ لَا عَلَى ذَكَاتِهِ، وَهُوَ مُقْتَضَى الْحَدِيثِ وَظَاهِرِهِ، لِقَوْلِهِ: (فَحَبَسَهُ) وَلَمْ يَقُلْ إِنَّ السَّهْمَ قَتَلَهُ، وَأَيْضًا فَإِنَّهُ مَقْدُورٌ عَلَيْهِ فِي غَالِبِ الْأَحْوَالِ فَلَا يُرَاعَى النَّادِرُ مِنْهُ، وَإِنَّمَا يَكُونُ ذَلِكَ فِي الصَّيْدِ. وَقَدْ صَرَّحَ الْحَدِيثُ بِأَنَّ السَّهْمَ حَبَسَهُ وَبَعْدَ أَنْ صَارَ مَحْبُوسًا صَارَ مَقْدُورًا عَلَيْهِ، فَلَا يُؤْكَلُ إِلَّا بِالذَّبْحِ وَالنَّحْرِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَأَمَّا حَدِيثُ أَبِي الْعُشَرَاءِ فَقَدْ قَالَ فِيهِ التِّرْمِذِيُّ:" حَدِيثٌ غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ حَدِيثِ حَمَّادِ بْنِ سَلَمَةَ، وَلَا نَعْرِفُ لِأَبِي الْعُشَرَاءِ عَنْ أَبِيهِ غَيْرَ هَذَا الْحَدِيثِ. وَاخْتَلَفُوا فِي اسْمِ أَبِي الْعُشَرَاءِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: اسْمُهُ أسامة ابن قِهْطِمٍ، وَيُقَالُ: اسْمُهُ يَسَارُ بْنُ بَرْزٍ- وَيُقَالُ: بَلْزٍ- وَيُقَالُ: اسْمُهُ عُطَارِدٌ نُسِبَ إِلَى جَدِّهِ". فَهَذَا سَنَدٌ مَجْهُولٌ لَا حُجَّةَ فِيهِ، وَلَوْ سَلَمَتْ صِحَّتُهُ كَمَا قَالَ يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ لَمَا كَانَ فِيهِ حُجَّةٌ، إِذْ مُقْتَضَاهُ جَوَازُ الذَّكَاةِ فِي أَيِّ عُضْوٍ كَانَ مُطْلَقًا فِي الْمَقْدُورِ وَغَيْرِهِ، وَلَا قَائِلَ بِهِ فِي الْمَقْدُورِ، فَظَاهِرُهُ لَيْسَ بِمُرَادٍ قَطْعًا. وَتَأْوِيلُ أَبِي دَاوُدَ وَابْنِ حَبِيبٍ لَهُ غَيْرُ مُتَّفَقٍ عَلَيْهِ، فَلَا يَكُونُ فِيهِ حُجَّةٌ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَحُجَّةُ مَالِكٍ أَنَّهُمْ قَدْ أَجْمَعُوا أَنَّهُ لَوْ لَمْ «١»

Derim ki: Âlimlerimiz Râfi‘ b. Hadîc’in hadisine şöyle cevap vermişlerdir: Peygamber ﷺ'in izin vermesi onun tezkiyesine değil, sadece durdurulmasına yöneliktir. Hadisin gereği ve zahiri de budur; zira (فَحَبَسَهُ) "onu durdurdu" buyurmuş, okun onu öldürdüğünü söylememiştir. Ayrıca çoğu durumda ona güç yetirilebilir; bu sebeple nâdir durumlara itibar edilmez, bu ancak avda olur. Nitekim hadis okun onu durdurduğunu açıkça belirtmiştir; durdurulduktan sonra ise güç yetirilen hale gelmiştir, dolayısıyla boğazlama ve nahr olmaksızın yenmez. Doğrusunu Allah bilir. Ebü'l-Uşerâ hadisine gelince, Tirmizî onun hakkında şöyle demiştir: "Bu garib bir hadistir, biz onu sadece Hammâd b. Seleme’nin rivayetinden bilmekteyiz. Ebü'l-Uşerâ’dan babası kanalıyla bu hadisten başkasını bilmiyoruz. Ebü'l-Uşerâ’nın isminde ihtilaf etmişlerdir; bazısı: İsmi Üsâme b. Kıhtım’dır, bazısı: İsmi Yesâr b. Berz’dir -belz de denir-, bazısı da: İsmi dedesine nispetle Utârid’dir demiştir." Bu, hüccet teşkil etmeyen meçhul bir senettir. Yezîd b. Hârûn’un dediği gibi sıhhati kabul edilse bile yine de onda bir hüccet bulunmaz; zira hadisin gereği güç yetirilen ve yetirilmeyen hayvanda mutlak olarak herhangi bir organdan tezkiyenin câiz olmasıdır ki güç yetirilen hayvanda bunu söyleyen hiç kimse yoktur. Dolayısıyla zahiri kesinlikle murad değildir. Ebû Dâvûd ve İbn Habîb’in onu tevili ise üzerinde ittifak edilmiş değildir; bu yüzden onda bir hüccet olmaz. Doğrusunu Allah bilir. Ebû Ömer şöyle demiştir: Mâlik'in delili şudur: Evcil hayvan «١»

6134. Metin

يَنِدَّ الْإِنْسِيُّ أَنَّهُ لَا يُذَكَّى إِلَّا بِمَا يُذَكَّى بِهِ الْمَقْدُورُ عَلَيْهِ، ثُمَّ اخْتَلَفُوا فَهُوَ عَلَى أَصْلِهِ حَتَّى يَتَّفِقُوا. وَهَذَا لَا حُجَّةَ فِيهِ، لِأَنَّ إِجْمَاعَهُمْ إِنَّمَا انْعَقَدَ عَلَى مَقْدُورٍ عَلَيْهِ، وَهَذَا غَيْرُ مَقْدُورٍ عَلَيْهِ. السَّادِسَةَ عَشْرَةَ- وَمِنْ تَمَامِ هَذَا الْبَابِ قَوْلُهُ ﵇: (إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كل شي فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَ وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ وَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ) رَوَاهُ مُسْلِمٌ عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ قَالَ: ثِنْتَانِ حَفِظْتُهُمَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ) فَذَكَرَهُ. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: إِحْسَانُ الذَّبْحِ فِي الْبَهَائِمِ الرِّفْقُ بِهَا، فَلَا يَصْرَعُهَا بِعُنْفٍ وَلَا يَجُرُّهَا مِنْ مَوْضِعٍ إِلَى آخَرَ، وَإِحْدَادُ الْآلَةِ، وَإِحْضَارُ نِيَّةِ الْإِبَاحَةِ وَالْقُرْبَةِ وَتَوْجِيهُهَا إِلَى الْقِبْلَةِ، وَالْإِجْهَازُ «٢»

kaçmadığı takdirde, ancak güç yetirilen hayvanın tezkiye edildiği şekilde tezkiye edileceği hususunda icmâ etmişlerdir; sonra ihtilaf ettiklerinde ise ittifak edinceye kadar aslı üzere kalır. Ancak bunda bir hüccet yoktur; çünkü onların icmâı güç yetirilen hayvan hakkında gerçekleşmiştir, bu ise güç yetirilemeyen hayvandır. On altıncı [Mesele]- Bu babın tamamlayıcı unsurlarından biri de Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğudur: (إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كل شي فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَ وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ وَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ) "Şüphesiz Allah her şeye karşı ihsanı (güzel davranmayı) farz kılmıştır. Öldürdüğünüz zaman güzelce öldürün; kestiğiniz zaman da güzelce kesin. Her biriniz bıçağını bilesin ve kestiği hayvanı rahatlatsın." Bunu Müslim, Şeddâd b. Evs'ten rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah ﷺ'den iki şey ezberledim, şöyle buyurdu: (إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ) "Şüphesiz Allah yazdı..." diyerek hadisi zikretti. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Hayvanları güzelce kesmek onlara şefkat göstermektir; hayvanı sertçe yere yıkmaz, bir yerden bir yere sürüklemez, aletini biler, helal kılma ve ibadet niyetini hazır eder, onu kıbleye çevirir, canını çabuk çıkarır «٢»

6135. Metin

، وَقَطْعُ الْوَدَجَيْنِ وَالْحُلْقُومِ، وَإِرَاحَتُهَا وَتَرْكُهَا إِلَى أَنْ تَبْرُدَ، وَالِاعْتِرَافُ لِلَّهِ بِالْمِنَّةِ، وَالشُّكْرُ لَهُ بِالنِّعْمَةِ، بِأَنَّهُ سَخَّرَ لَنَا مَا لَوْ شَاءَ لَسَلَّطَهُ عَلَيْنَا، وَأَبَاحَ لنا ما لو شاء

... iki şah damarını ve nefes borusunu kesmek1, hayvanı rahatlatıp bedenindeki sıcaklık gidinceye [canı tamamen çıkıncaya] kadar onu kendi haline bırakmak2; dileseydi üzerimize musallat edebileceği şeyleri bizim hizmetimize boyun eğdirdiği ve dileseydi

6136. Metin

لَحَرَّمَهُ عَلَيْنَا. وَقَالَ رَبِيعَةُ: مِنْ إِحْسَانِ الذَّبْحِ أَلَّا يَذْبَحَ بَهِيمَةً وَأُخْرَى تَنْظُرُ إِلَيْهَا، وَحُكِيَ جَوَازُهُ عَنْ مَالِكٍ، وَالْأَوَّلُ أَحْسَنُ. وَأَمَّا حُسْنُ القتلة فعام في كل شي مِنَ التَّذْكِيَةِ وَالْقِصَاصِ وَالْحُدُودِ وَغَيْرِهَا. وَقَدْ رَوَى أَبُو دَاوُدَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ قَالَا: نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ شَرِيطَةِ الشَّيْطَانِ، زَادَ ابْنُ عِيسَى فِي حَدِيثِهِ (وَهِيَ الَّتِي تُذْبَحُ فَتُقْطَعُ وَلَا تُفْرَى الْأَوْدَاجُ ثُمَّ تُتْرَكُ فَتَمُوتُ). السَّابِعَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ) قَالَ ابْنُ فَارِسٍ:" النُّصُبِ" حَجَرٌ كَانَ يُنْصَبُ فَيُعْبَدُ وَتُصَبُّ عَلَيْهِ دِمَاءُ الذَّبَائِحِ، وَهُوَ النَّصْبُ أَيْضًا. وَالنَّصَائِبُ حِجَارَةٌ تُنْصَبُ حَوَالَيْ شَفِيرِ الْبِئْرِ فَتُجْعَلُ عَضَائِدَ، وَغُبَارٌ مُنْتَصِبٌ مُرْتَفِعٌ. وَقِيلَ:" النُّصُبِ" جَمْعٌ، وَاحِدُهُ نِصَابٌ كَحِمَارٍ وَحُمُرٍ. وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ مُفْرَدٌ وَالْجَمْعُ أَنْصَابٌ، وَكَانَتْ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتِّينَ حَجَرًا. وَقَرَأَ طَلْحَةُ" النُّصْبُ" بِجَزْمِ الصَّادِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ" النَّصْبُ" بِفَتْحِ النُّونِ وَجَزْمِ الصَّادِ. الْجَحْدَرِيُّ: بِفَتْحِ النُّونِ وَالصَّادِ جَعَلَهُ اسْمًا مُوَحَّدًا كَالْجَبَلِ وَالْجَمَلِ، وَالْجَمْعُ أَنْصَابٌ، كَالْأَجْمَالِ وَالْأَجْبَالُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ حِجَارَةٌ كَانَتْ حَوَالَيْ مَكَّةَ يَذْبَحُونَ عَلَيْهَا. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: كَانَتِ الْعَرَبُ تَذْبَحُ بِمَكَّةَ وَتَنْضَحُ بِالدَّمِ مَا أَقْبَلَ مِنَ الْبَيْتِ، وَيُشَرِّحُونَ اللَّحْمَ وَيَضَعُونَهُ عَلَى الْحِجَارَةِ، فَلَمَّا جَاءَ الْإِسْلَامُ قَالَ الْمُسْلِمُونَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: نَحْنُ أَحَقُّ أَنْ نُعَظِّمَ هَذَا الْبَيْتَ بِهَذِهِ الْأَفْعَالِ، فَكَأَنَّهُ ﵊ لَمْ يَكْرَهْ ذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:" لَنْ يَنالَ اللَّهَ لُحُومُها وَلا دِماؤُها" «١»

bize haram kılacağı şeyleri helal kıldığı için Allah'a minnettarlığını ikrar edip nimetine şükreder. Rebîa şöyle demiştir: "Kesimi güzel yapmanın bir gereği de bir hayvanı diğeri ona bakarken kesmemektir." Bunun cevazı Mâlik'ten rivayet edilmişse de birincisi daha güzeldir. Öldürmeyi güzel yapmaya gelince; tezkiye, kısas, hadler ve diğerlerinde her hususta geneldir. Ebû Dâvûd, İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre’den şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah ﷺ şeytan şeritasından [kesiminden] nehyetti. İbn Îsâ hadisinde: (وَهِيَ الَّتِي تُذْبَحُ فَتُقْطَعُ وَلَا تُفْرَى الْأَوْدَاجُ ثُمَّ تُتْرَكُ فَتَمُوتُ) "Bu, boğazlanıp da [derisi] kesilen fakat damarları yarılmadan ölüme terk edilen hayvandır" ziyadesini yaptı. On yedinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: (وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ) buyruğu: İbn Fâris şöyle demiştir: "en-Nusub" (النُّصُبِ), dikilip tapınılan ve üzerine kurbanların kanı dökülen taştır; bu aynı zamanda "en-Nasb" (النَّصْبُ) olarak da bilinir. "en-Nasâib" (النَّصَائِبُ) ise kuyunun ağzı etrafına dikilip destek yapılan taşlardır. "Gubârun münteasıbun" (غُبَارٌ مُنْتَصِبٌ) ise havaya dikilmiş, yükselmiş tozdur. "en-Nusub" kelimesinin, tıpkı hımâr-humur (حِمَارٌ - حُمُرٌ) gibi tekili "nisâb" (نِصَابٌ) olan bir çoğul olduğu da söylenmiştir. Tekil bir isim olup çoğulunun "ensâb" (أَنْصَابٌ) olduğu da söylenmiştir; bunlar üç yüz altmış taş idi. Talha, sâd harfinin cezmiyle "en-Nusb" (النُّصْبُ) şeklinde okumuştur. İbn Ömer'den nûn harfinin fethası ve sâd harfinin cezmiyle "en-Nasb" (النَّصْبُ) şeklinde rivayet edilmiştir. el-Cahderî ise cebel (جَبَلٌ) ve cemel (جَمَلٌ) gibi tekil bir isim sayarak nûn ve sâd harflerinin fethasıyla okumuştur; çoğulu da ecmâl (أَجْمَالٌ) ve ecbâl (أَجْبَالٌ) gibi ensâb (أَنْصَابٌ) gelir. Mücâhid şöyle demiştir: "Bunlar Mekke etrafında bulunan ve üzerlerinde kurban kestikleri taşlardı." İbn Cüreyc şöyle demiştir: "Araplar Mekke'de kurban keserler ve kanı Kâbe'nin ön yüzüne serperlerdi; etleri de dilim dilim edip taşların üzerine koyarlardı. İslâm gelince Müslümanlar Peygamber ﷺ'e: 'Biz bu Beyt'i bu fillerle yüceltmeye daha layığız' dediler. Peygamber aleyhisselâm bunu kerih görmemiş gibi oldu; bunun üzerine Yüce Allah: "لَنْ يَنالَ اللَّهَ لُحُومُها وَلا دِماؤُها" «١»

6137. Metin

] الحج: ٣٧] وَنَزَلَتْ" وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ" الْمَعْنَى: وَالنِّيَّةُ فِيهَا تَعْظِيمُ النُّصُبِ لَا أَنَّ «٢»

[el-Hac: 37] ayetini indirdi ve "وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ" ayeti indi. Mana şudur: Bundaki niyet dikili taşları tazim etmektir; yoksa onların üzerinde «٢»

6138. Metin

الذَّبْحَ عَلَيْهَا غَيْرُ جَائِزٍ، وَقَالَ الْأَعْشَى:

kurban kesmenin câiz olmaması değildir. el-A‘şâ şöyle demiştir:

6139. Metin

وَذَا النُّصُبَ «٣» الْمَنْصُوبَ لَا تَنْسُكَنَّهُ ... لِعَافِيَةٍ «٤»

Ve bu dikilmiş dikili taşa kurban kesme... Şifa ve esenlik için «٤»

6140. Metin

وَاللَّهَ رَبَّكَ فَاعْبُدَا

Yalnız Rabbin olan Allah'a ibadet et!

6141. Metin

وَقِيلَ:" عَلَى" بِمَعْنَى اللَّامِ، أَيْ لِأَجْلِهَا، قَالَ قُطْرُبٌ قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: مَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وما أهل به لغير الله شي وَاحِدٌ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: مَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ جُزْءٌ مِمَّا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ، وَلَكِنْ خُصَّ بِالذِّكْرِ بَعْدَ جِنْسِهِ لِشُهْرَةِ الْأَمْرِ وشرف الموضع وتعظيم النفوس له.

Şöyle de denilmiştir: "Alâ" (عَلَى) harf-i cerri "lâm" (اللَّام) anlamındadır; yani "onun için / onun uğruna" demektir. Kutrub [böyle] demiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: "Dikili taşlar üzerinde kesilen ile Allah'tan başkası adına kesilen aynı şeydir." İbn Atiyye ise şöyle demiştir: "Dikili taşlar üzerinde kesilen şey, Allah'tan başkası adına kesilenlerin bir parçasıdır; ancak durumun şöhreti, yerin [müşrikler katındaki] konumu ve nefislerin onu tazim etmesi sebebiyle genel cinsinden sonra ayrıca özel olarak zikredilmiştir."

6142. Metin

الثَّامِنَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ) معطوف على ما قبله، و" أن" فِي مَحَلِّ رَفْعٍ، أَيْ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمُ الِاسْتِقْسَامُ. وَالْأَزْلَامُ قِدَاحُ الْمَيْسِرِ، وَاحِدُهَا زَلَمٌ وَزُلَمٌ، قَالَ:

On sekizinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: (وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ) buyruğu kendisinden öncekine matuftur ve "en" (أن) ref mahallindedir; yani: "Fal oklarıyla kısmet aramanız da size haram kılındı" demektir. el-Ezlâm (الْأَزْلَامُ), kumar oklarıdır; tekili zelem (زَلَمٌ) ve zülem (زُلَمٌ) gelir. Şair şöyle demiştir:

6143. Metin

بَاتَ يُقَاسِيهَا غُلَامٌ كَالزَّلَمْ «١»

Ok gibi bir delikanlı geceyi onunla mücadele ederek geçirdi «١»

6144. Metin

وَقَالَ آخَرُ، فَجَمَعَ:

Bir diğeri ise çoğul olarak şöyle demiştir:

6145. Metin

فَلَئِنْ جَذِيمَةَ قَتَّلَتْ سَرَوَاتِهَا ... فَنِسَاؤُهَا يَضْرِبْنَ بِالْأَزْلَامِ

Şayet Cezîme kendi ileri gelenlerini öldürdüyse... Kadınları da fal okları çekerler.

6146. Metin

وَذَكَرَ مُحَمَّدُ بْنُ جَرِيرٍ: أَنَّ ابْنَ وَكِيعٍ حَدَّثَهُمْ عَنْ أَبِيهِ عَنْ شَرِيكٍ عَنْ أَبِي حُصَيْنٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّ الْأَزْلَامَ حَصًى بِيضٌ كَانُوا يَضْرِبُونَ بِهَا. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ جَرِيرٍ: قَالَ لَنَا سُفْيَانُ بْنُ وَكِيعٍ: هِيَ الشِّطْرَنْجُ. فَأَمَّا قَوْلُ لَبِيَدٍ:

Muhammed b. Cerîr şunu zikretmiştir: İbn Vekî‘ onlara babasından, o Şerîk’ten, o Ebû Husayn’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den ezlâmın (fal oklarının), kendileriyle atış yaptıkları beyaz çakıl taşları olduğunu rivayet etti. Muhammed b. Cerîr dedi ki: Süfyân b. Vekî‘ bize: "O satrançtır" dedi. Lebîd’in:

6147. Metin

تَزِلُّ عَنِ الثَّرَى أَزْلَامُهَا «٢»

Tırnakları nemli topraktan kayar «٢»

6148. Metin

فَقَالُوا: أَرَادَ أَظْلَافَ الْبَقَرَةِ الْوَحْشِيَّةِ. والأزلام العرب ثَلَاثَةُ أَنْوَاعٍ: مِنْهَا الثَّلَاثَةُ الَّتِي كَانَ يَتَّخِذُهَا كُلُّ إِنْسَانٍ لِنَفْسِهِ، عَلَى أَحَدِهَا افْعَلْ، وَعَلَى الثاني لا تفعل، والثالث مهمل لا شي عَلَيْهِ، فَيَجْعَلُهَا فِي خَرِيطَةٍ مَعَهُ، فَإِذَا أَرَادَ فعل شي أَدْخَلَ يَدَهُ- وَهِيَ مُتَشَابِهَةٌ- فَإِذَا خَرَجَ أَحَدُهَا ائْتَمَرَ وَانْتَهَى بِحَسَبِ مَا يَخْرُجُ لَهُ، وَإِنْ خرج القدح الذي لا شي عَلَيْهِ أَعَادَ الضَّرْبَ، وَهَذِهِ هِيَ الَّتِي ضَرَبَ بِهَا سُرَاقَةُ بْنُ مَالِكِ بْنِ جُعْشُمٍ حِينَ اتَّبَعَ النَّبِيَّ ﷺ وَأَبَا بَكْرٍ وَقْتَ الْهِجْرَةِ، وَإِنَّمَا قِيلَ لِهَذَا الْفِعْلِ: اسْتِقْسَامٌ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَسْتَقْسِمُونَ بِهِ الرِّزْقَ وَمَا يُرِيدُونَ، كَمَا يُقَالُ: الِاسْتِسْقَاءُ فِي الِاسْتِدْعَاءِ لِلسَّقْيِ. وَنَظِيرُ هَذَا الَّذِي حَرَّمَهُ اللَّهُ تَعَالَى قَوْلُ الْمُنَجِّمِ: لَا تَخْرُجْ مِنْ أَجْلِ نَجْمِ كَذَا، وَاخْرُجْ مِنْ أَجْلِ نَجْمِ كَذَا. وَقَالَ جَلَّ وَعَزَّ:" وَما تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداً" «٣»

sözüne gelince; "Yaban ineğinin tırnaklarını kastetmiştir" dediler. Arapların fal okları üç çeşittir: Birincisi, her insanın kendisi için edindiği üç oktur; birinin üzerinde "yap", ikincisinin üzerinde "yapma" yazılıdır, üçüncüsü ise boştur, üzerinde hiçbir şey yoktur. Bunları yanındaki bir torbaya koyardı; bir şey yapmak istediğinde -birbirine benzedikleri halde- elini daldırır, hangisi çıkarsa ona göre emre uyar veya vazgeçerdi; üzerinde hiçbir şey olmayan ok çıkarsa çekilişi tekrarlardı. İşte hicret vaktinde Peygamber ﷺ ile Ebû Bekir'in peşine düştüğünde Sürâka b. Mâlik b. Cü‘şüm'ün çektiği oklar bunlardı. Bu fiile, onunla rızık ve istedikleri şeyin taksimini talep ettikleri için "istiksâm" denilmiştir; nitekim su içme talebine "istiskā" denilmesi gibidir. Yüce Allah'ın haram kıldığı bu şeyin benzeri, müneccimin: "Filan yıldızdan dolayı yola çıkma, filan yıldızdan dolayı yola çık" demesidir. Yüce ve Azîz olan Allah şöyle buyurmuştur: "وَما تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداً" «٣»

6149. Metin

الآية] لقمان: ٣٤]. وَسَيَأْتِي بَيَانُ هَذَا مُسْتَوْفًى إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَالنَّوْعُ الثَّانِي- سَبْعَةُ قِدَاحٍ كَانَتْ عِنْدَ هُبَلَ فِي جَوْفِ الْكَعْبَةِ مَكْتُوبٌ عَلَيْهَا مَا يَدُورُ بَيْنَ النَّاسِ مِنَ النَّوَازِلِ، كُلُّ قِدْحٍ مِنْهَا فيه كتاب، قدح فيه العقل من أم الدِّيَاتِ، وَفِي آخَرَ" مِنْكُمْ" وَفِي آخَرَ" مِنْ غَيْرِكُمْ"، وَفِي آخَرَ" مُلْصَقٌ" «٤»

ayet] Lokmân: 34]. Bunun açıklaması inşallah tam olarak gelecektir. İkinci çeşit: Kâbe'nin içinde Hübel'in yanında bulunan yedi oktur; üzerlerinde insanlar arasında cereyan eden hadiseler yazılıydı. Bu okların her birinde bir yazı vardı: Birinde diyetlerin esası olan diyet (el-akl) yazılıydı; diğerinde "sizden", bir diğerinde "sizden başkasından", bir diğerinde ise "araya katılmış (mülsek)" «٤»

6150. Metin

، وَفِي سَائِرِهَا أَحْكَامُ المياه وغير ذلك،

[ve] diğerlerinde ise sulara dair hükümler ve benzeri hususlar [yazılıydı],

6151. Metin

وَهِيَ الَّتِي ضَرَبَ بِهَا عَبْدُ الْمُطَّلِبِ عَلَى بَنِيهِ إِذْ كَانَ نَذَرَ نَحْرَ أَحَدِهِمْ إِذَا كَمَلُوا عَشَرَةً، الْخَبَرُ الْمَشْهُورُ ذَكَرَهُ ابْنُ إِسْحَاقَ. وَهَذِهِ السَّبْعَةُ أَيْضًا كَانَتْ عِنْدَ كُلِّ كَاهِنٍ مِنْ كُهَّانِ الْعَرَبِ وَحُكَّامِهِمْ، عَلَى نَحْوِ مَا كَانَتْ فِي الْكَعْبَةِ عِنْدَ هُبَلَ. وَالنَّوْعُ الثَّالِثُ: هو قداح المسير وَهِيَ عَشَرَةٌ، سَبْعَةٌ مِنْهَا فِيهَا حُظُوظٌ، وَثَلَاثَةٌ أَغْفَالٌ، وَكَانُوا يَضْرِبُونَ بِهَا مُقَامَرَةً لَهْوًا وَلَعِبًا، وَكَانَ عُقَلَاؤُهُمْ يَقْصِدُونَ بِهَا إِطْعَامَ الْمَسَاكِينِ وَالْمُعْدَمِ فِي زَمَنِ الشِّتَاءِ وَكَلَبِ الْبَرْدِ وَتَعَذُّرِ التَّحَرُّفِ «١»

İşte Abdülmuttalib'in, on tane oldukları takdirde birini kurban etmeyi adadığı oğulları üzerine çektiği oklar bunlardı; İbn İshak’ın zikrettiği meşhur haberdir. Bu yedi ok, Arap kâhinlerinin ve hakemlerinin her birinin yanında da Kâbe'de Hübel'in yanında bulunduğu şekilde mevcuttu. Üçüncü çeşit ise meysir (kumar) oklarıdır ki on tanedir; yedisi pay sahibi, üçü ise hissesizdir. Onlarla eğlence ve oyun maksadıyla kumar oynarlardı; akıllıları ise bununla kış mevsiminde, şiddetli soğukta ve kazanç yollarının zorlaştığı zamanlarda «١»

6152. Metin

. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْأَزْلَامُ هِيَ كِعَابُ «٢»

yoksulları ve muhtaçları doyurmayı amaçlarlardı. Mücâhid şöyle demiştir: Fal okları (ezlâm), Fars ve Rumların «٢»

6153. Metin

فَارِسٍ وَالرُّومِ الَّتِي يَتَقَامَرُونَ بِهَا. وَقَالَ سُفْيَانُ وَوَكِيعٌ: هِيَ الشِّطْرَنْجُ، فَالِاسْتِقْسَامُ بِهَذَا كُلِّهِ هُوَ طَلَبُ الْقَسْمِ وَالنَّصِيبِ كَمَا بَيَّنَّا، وَهُوَ مِنْ أَكْلِ الْمَالِ بِالْبَاطِلِ، وَهُوَ حَرَامٌ، وَكُلُّ مُقَامَرَةٍ بِحَمَامٍ أَوْ بِنَرْدٍ أَوْ شِطْرَنْجٍ أَوْ بِغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ هَذِهِ الْأَلْعَابِ فَهُوَ اسْتِقْسَامٌ بِمَا هُوَ فِي مَعْنَى الْأَزْلَامِ حَرَامٌ كُلُّهُ، وَهُوَ ضَرْبٌ مِنَ التَّكَهُّنِ وَالتَّعَرُّضِ لِدَعْوَى عِلْمِ الْغَيْبِ. قَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادٍ: وَلِهَذَا نَهَى أَصْحَابُنَا عَنِ الْأُمُورِ الَّتِي يَفْعَلُهَا الْمُنَجِّمُونَ عَلَى الطُّرُقَاتِ مِنَ السِّهَامِ الَّتِي مَعَهُمْ، وَرِقَاعُ الْفَأْلِ فِي أَشْبَاهِ ذَلِكَ. وَقَالَ إلْكِيَا الطَّبَرِيُّ: وَإِنَّمَا نَهَى اللَّهُ عَنْهَا فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِأُمُورِ الْغَيْبِ، فَإِنَّهُ لَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا يُصِيبُهَا غَدًا، فَلَيْسَ لِلْأَزْلَامِ فِي تَعْرِيفِ الْمُغَيَّبَاتِ أَثَرٌ، فَاسْتَنْبَطَ بَعْضُ الْجَاهِلِينَ مِنْ هَذَا الرَّدِّ عَلَى الشَّافِعِيِّ فِي الْإِقْرَاعِ بَيْنَ الْمَمَالِيكِ فِي الْعِتْقِ، وَلَمْ يَعْلَمْ هَذَا الْجَاهِلُ أَنَّ الَّذِي قَالَهُ الشَّافِعِيُّ بُنِيَ عَلَى الْأَخْبَارِ الصَّحِيحَةِ، وَلَيْسَ مِمَّا يُعْتَرَضُ عَلَيْهِ بِالنَّهْيِ عَنِ الِاسْتِقْسَامِ بِالْأَزْلَامِ، فَإِنَّ الْعِتْقَ حُكْمٌ شَرْعِيٌّ، يَجُوزُ أَنْ يَجْعَلَ الشَّرْعُ خُرُوجَ الْقُرْعَةِ عَلَمًا عَلَى إِثْبَاتِ حُكْمِ الْعِتْقِ قَطْعًا لِلْخُصُومَةِ، أَوْ لِمَصْلَحَةٍ يَرَاهَا، وَلَا يُسَاوِي ذَلِكَ قَوْلَ الْقَائِلِ: إِذَا فَعَلْتَ كَذَا أَوْ قُلْتَ كَذَا فَذَلِكَ يَدُلُّكَ فِي الْمُسْتَقْبَلِ عَلَى أَمْرٍ مِنَ الْأُمُورِ، فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ خُرُوجُ الْقِدَاحِ عَلَمًا عَلَى شي يَتَجَدَّدُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ، وَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ خُرُوجُ الْقُرْعَةِ عَلَمًا عَلَى الْعِتْقِ قَطْعًا، فَظَهَرَ افْتِرَاقُ الْبَابَيْنِ. التَّاسِعَةَ عَشْرَةَ- وَلَيْسَ مِنْ هَذَا الْبَابِ طَلَبُ الْفَأْلِ، وَكَانَ ﵊ يُعْجِبُهُ أَنْ يَسْمَعَ يَا رَاشِدُ يَا نَجِيحُ، أَخْرَجَهُ التِّرْمِذِيُّ وَقَالَ: حَدِيثٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ، وَإِنَّمَا كَانَ يعجبه الفأل لأنه

...kendisiyle kumar oynadıkları [zarlarıdır]2. Süfyân ve Vekî‘ ise: “O satrançtır” demişlerdir. Bütün bunlarla kısmet aramak (istiksâm), açıkladığımız üzere pay ve nasip talep etmektir. Bu ise malı bâtıl yolla yemektir ve haramdır. Güvercinle, tavlayla, satrançla veya bu oyunlardan başkasıyla yapılan her türlü kumar, fal okları (ezlâm) hükmünde olan şeylerle kısmet aramak olup hepsi haramdır. Bu, kâhinliğin bir türü ve gayb ilmini iddia etmeye yeltenmektir. İbn Huveyzimendâd şöyle demiştir: “İşte bu sebeple ashabımız (Mâlikî âlimleri), müneccimlerin sokaklarda yanlarındaki oklarla yaptıkları işleri, fal kâğıtlarını ve benzeri şeyleri yasaklamışlardır.” İlkiyâ et-Taberî de şöyle demiştir: “Allah Teâlâ bunları ancak gayb meseleleriyle ilgili hususlarda yasaklamıştır; zira hiçbir nefis yarın başına ne geleceğini bilemez. Dolayısıyla fal oklarının gaybı bildirmede hiçbir tesiri yoktur. Bazı cahiller bundan hareketle, kölelerin azat edilmesinde aralarında kur’a çekilmesi konusunda Şâfiî’ye itiraz çıkarmışlardır. Oysa bu cahil kimse bilmemektedir ki Şâfiî’nin söylediği görüş sahih haberlere dayanmaktadır ve fal oklarıyla kısmet arama yasağıyla kendisine itiraz edilecek şeylerden değildir. Zira azat etmek (ıtık) şer‘î bir hükümdür; Şeriatın çekişmeyi sonlandırmak veya gözettiği bir maslahat için kur’anın çıkmasını azat hükmünün sübutuna bir alamet kılması caizdir. Bu, ‘Şunu yaparsan veya şunu söylersen bu durum gelecekteki bir işe delalet eder’ diyen kimsenin sözüne benzemez. Dolayısıyla okların çıkışının gelecekte meydana gelecek bir şeye alamet kılınması caiz değildir;1 fakat kur’anın çıkışının kesin olarak azada alamet kılınması caizdir. Böylece iki konunun birbirinden farklı olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.” On Dokuzuncu [Mesele]- Hayra yormak (fe’l aramak) bu kabilden değildir. Peygamber aleyhisselâm « يَا رَاشِدُ يَا نَجِيحُ » «Ey doğru yolu bulan (Râşid)! Ey muradına eren (Necîh)!» seslenişini işitmekten hoşlanırdı. Bunu Tirmizî rivayet etmiş ve: “Sahih-garib bir hadistir” demiştir. Fe’lden hoşlanmasının sebebi ise...

6154. Metin

تَنْشَرِحُ لَهُ النَّفْسُ وَتَسْتَبْشِرُ بِقَضَاءِ الْحَاجَةِ وَبُلُوغِ الْأَمَلِ، فَيَحْسُنُ الظَّنُّ بِاللَّهِ ﷿، وَقَدْ قَالَ: (أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي). وَكَانَ ﵇ يَكْرَهُ الطِّيَرَةَ، لِأَنَّهَا مِنْ أَعْمَالِ أَهْلِ الشِّرْكِ، وَلِأَنَّهَا تَجْلِبُ ظَنَّ السُّوءِ بِاللَّهِ ﷿. قَالَ الْخَطَّابِيُّ: الْفَرْقُ بَيْنَ الْفَأْلِ وَالطِّيَرَةِ أَنَّ الْفَأْلَ إِنَّمَا هُوَ مِنْ طَرِيقِ حُسْنِ الظَّنِّ بِاللَّهِ، وَالطِّيَرَةُ إِنَّمَا هِيَ مِنْ طريق الاتكال على شي سِوَاهُ. وَقَالَ الْأَصْمَعِيُّ: سَأَلْتُ ابْنَ عَوْنٍ عَنِ الْفَأْلِ فَقَالَ: هُوَ أَنْ يَكُونَ مَرِيضًا فَيَسْمَعُ يَا سَالِمٌ، أَوْ يَكُونَ بَاغِيًا «١»

nefsin onunla ferahlaması, ihtiyacın giderilmesi ve emele ulaşılmasıyla müjdelenmesi, böylece Yüce ve Azîz olan Allah hakkında hüsnüzanda bulunulmasıdır; nitekim O: "Ben kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim" buyurmuştur. Peygamber aleyhisselâm uğursuzluk çıkarmayı (tiyere) kerih görürdü; çünkü o şirk ehlinin amellerindendir ve Yüce ve Azîz olan Allah hakkında sûizanna yol açar. Hattâbî şöyle demiştir: "Uğur (fe'l) ile uğursuzluk (tiyere) arasındaki fark şudur: Fe'l ancak Allah hakkında hüsnüzan beslemekten kaynaklanır, tiyere ise O'ndan başkasına güvenip dayanmaktan kaynaklanır." Asmaî şöyle demiştir: İbn Avn’a fe'l hakkında sordum, şöyle dedi: "Kişinin hasta olup 'Ey sâlim [esenlikte olan]!' sözünü duyması veya [kaybını] arayan birisi olup «١»

6155. Metin

فَيَسْمَعُ يَا وَاجِدٌ، وَهَذَا مَعْنَى حَدِيثِ التِّرْمِذِيِّ، وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: (لَا طِيَرَةَ وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ)، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْفَأْلُ؟ قَالَ: (الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ). وَسَيَأْتِي لِمَعْنَى الطِّيَرَةِ مَزِيدُ بَيَانٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. رُوِيَ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ ﵁ أَنَّهُ قَالَ: إِنَّمَا الْعِلْمُ بِالتَّعَلُّمِ وَالْحِلْمُ بِالتَّحَلُّمِ، وَمَنْ يَتَحَرَّ الْخَيْرَ يُعْطَهُ، وَمَنْ يَتَوَقَّ الشَّرَّ يُوقَهُ، وَثَلَاثَةٌ لَا يَنَالُونَ الدَّرَجَاتِ الْعُلَا، مَنْ تَكَهَّنَ أَوِ اسْتَقْسَمَ أَوْ رَجَعَ مِنْ سَفَرٍ مِنْ طِيَرَةٍ. الْمُوَفِّيَةُ عِشْرِينَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكُمْ فِسْقٌ) إِشَارَةٌ إِلَى الِاسْتِقْسَامِ بِالْأَزْلَامِ. وَالْفِسْقُ الْخُرُوجُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ «٢»

'Ey bulan!' sözünü duymasıdır." Tirmizî hadisinin manası da budur. Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Peygamber ﷺ'i şöyle buyururken işittim: (لَا طِيَرَةَ وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ) "Uğursuzluk yoktur, onun en hayırlısı fe'ldir (uğurdur)." "Ey Allah'ın Resûlü, fe'l nedir?" denildi. Buyurdu ki: (الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ) "Herhangi birinizin işittiği güzel sözdür." Uğursuzluk (tiyere) kavramının manasına dair inşallah Yüce Allah'ın izniyle daha fazla açıklama gelecektir. Ebü'd-Derdâ radıyallâhu anh'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İlim ancak öğrenmekle, hilim ancak hilim göstermeye çalışmakladır. Kim hayrı ararsa ona verilir; kim şerden sakınırsa ondan korunur. Üç kişi vardır ki yüce derecelere eremezler: Kâhinlik yapan, fal oklarıyla kısmet arayan veya uğursuzluk sebebiyle seferden dönen kimse." Yirminciyi Tamamlayan [Mesele]- Yüce Allah'ın: (ذلِكُمْ فِسْقٌ) buyruğu, fal oklarıyla kısmet aramaya işarettir. Fısk ise yoldan çıkmaktır; bunun açıklaması daha önce geçmişti «٢».

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.