[Kıyâmet Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

23393. Metin

سُورَةُ الْقِيَامَةِ مَكِّيَّةٌ، وَهِيَ تِسْعٌ وَثَلَاثُونَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

KIYAMET SURESİ MEKKÎDİR VE OTUZ DOKUZ AYETTİR. RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH'IN ADIYLA

23394. Metin

[سورة القيامة (٧٥): الآيات ١ الى ٦]

[Kıyâme Suresi (75): 1-6. Âyetler]

23395. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

23396. Metin

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤)

{ لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤) } “Yemin ederim kıyamet gününe! Ve yine yemin ederim (günahından ötürü) kendini kınayan nefse! İnsan, kendisinin kemiklerini hiçbir zaman bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını bile tastamam düzenlemeye gücümüz yeter.”

23397. Metin

بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦)

{ بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦) } “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha dalmak ister. «Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar.”

23398. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ) قِيلَ: إِنَّ لَا صِلَةٌ، وَجَازَ وُقُوعُهَا فِي أَوَّلِ السُّورَةِ، لِأَنَّ الْقُرْآنَ مُتَّصِلٌ بَعْضُهُ بِبَعْضٍ، فَهُوَ فِي حُكْمِ كَلَامٍ وَاحِدٍ، وَلِهَذَا قَدْ يُذْكَرُ الشَّيْءُ فِي سُورَةٍ وَيَجِيءُ جَوَابُهُ فِي سُورَةٍ أُخْرَى، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ «٢» [الحجر: ٦]. وَجَوَابُهُ فِي سُورَةٍ أُخْرَى: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ «٣» [القلم: ٢]. وَمَعْنَى الْكَلَامِ: أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ جُبَيْرٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ، وَمِثْلُهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Yüce Allah'ın: (لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ) buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: Şüphesiz (لَا) [kelimesi] sıladır (fazlalıktır/pekiştirmedir). Surenin başında yer alması caizdir; zira Kur'an'ın bir kısmı diğer kısmıyla irtibatlıdır ve tek bir söz hükmündedir. Bu sebeple bir şey bir surede zikredilip cevabı başka bir surede gelebilir; tıpkı Yüce Allah'ın: { وَقالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ } “Ve dediler ki: 'Ey kendisine zikir indirilen kişi! Sen mutlaka bir mecnunsun.'” [Hicr: 6] buyruğu ve bunun başka bir suredeki cevabı olan: { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } “Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin.” [Kalem: 2] buyruğu gibi. Sözün anlamı şudur: "Kıyamet gününe yemin ederim." Bunu İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve Ebû Ubeyde söylemiştir. Şairin şu sözü de bunun gibidir:

23399. Metin

تَذَكَّرْتُ لَيْلَى فَاعْتَرَتْنِي صَبَابَةٌ ... فَكَادَ صَمِيمُ القلب لا يتقطع

Leylâ'yı hatırladım da beni bir aşk ateşi/özlem sardı... Kalbimin ta derinlikleri neredeyse parçalanacaktı.

23400. Metin

وَحَكَى أَبُو اللَّيْثِ السَّمَرْقَنْدِيُّ: أَجْمَعَ الْمُفَسِّرُونَ أَنَّ مَعْنَى لَا أُقْسِمُ: أُقْسِمُ. وَاخْتَلَفُوا فِي تَفْسِيرِ: لَا قَالَ بَعْضُهُمْ: لَا زِيَادَةٌ فِي الْكَلَامِ لِلزِّينَةِ، وَيَجْرِي فِي كَلَامِ الْعَرَبِ زِيَادَةُ (لَا) كما قال في آية أخرى: قالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ [ص: ٧٥]. يَعْنِي أَنْ تَسْجُدَ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: لَا: رَدٌّ لِكَلَامِهِمْ حَيْثُ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ، فَقَالَ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا زَعَمْتُمْ. قُلْتُ: وَهَذَا قَوْلُ الْفَرَّاءِ، قَالَ الْفَرَّاءُ: وَكَثِيرٌ مِنَ النَّحْوِيِّينَ يَقُولُونَ لَا صِلَةٌ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُبْدَأَ بِجَحْدٍ ثُمَّ يُجْعَلَ صِلَةً، لِأَنَّ هَذَا لَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَمْ يُعْرَفْ خَبَرٌ فِيهِ جَحْدٌ مِنْ خَبَرٍ لَا جَحْدَ فِيهِ، وَلَكِنَّ الْقُرْآنَ جَاءَ بِالرَّدِّ عَلَى الَّذِينَ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ وَالْجَنَّةَ وَالنَّارَ، فَجَاءَ الْإِقْسَامُ بِالرَّدِّ عَلَيْهِمْ [فِي كَثِيرٍ مِنَ الْكَلَامِ الْمُبْتَدَأِ مِنْهُ وَغَيْرِ الْمُبْتَدَأِ «١»] وَذَلِكَ كَقَوْلِهِمْ لَا وَاللَّهِ لَا أَفْعَلُ فَ- لَا رَدٌّ لِكَلَامٍ قَدْ مَضَى، وَذَلِكَ كَقَوْلِكَ: لَا وَاللَّهِ إِنَّ الْقِيَامَةَ لَحَقٌّ، كَأَنَّكَ أَكْذَبْتَ قَوْمًا أَنْكَرُوهُ. وَأَنْشَدَ غَيْرُ الْفَرَّاءِ لِامْرِئِ الْقَيْسِ:

Ebû'l-Leys es-Semerkandî şöyle nakletmiştir: Müfessirler, { لَا أُقْسِمُ } ifadesinin anlamının "Yemin ederim" olduğu hususunda icma etmişlerdir. Ancak (لَا) kelimesinin tefsirinde ihtilaf etmişlerdir: Bazıları dedi ki: (لَا), söze güzellik katmak için ziyadedir. Arapların kelamında (لَا) harfinin ziyade kılınması caridir; nitekim diğer bir ayette: { قالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ } “(Allah) buyurdu: 'Ey İblis! Secde etmene ne engel oldu?'” [Sâd: 75] demiştir; yani "Secde etmene". Bazıları da dedi ki: (لَا), onların yeniden dirilişi (ba'sı) inkâr etmelerine bir reddiyedir; yani "Durum iddia ettiğiniz gibi değildir" demektir. Derim ki: Bu, Ferrâ'nın görüşüdür. Ferrâ dedi ki: Nahivcilerin birçoğu (لَا) harfinin sıla olduğunu söyler. Oysa inkâr ile başlanıp sonra bunun sıla yapılması caiz değildir; zira şayet böyle olsaydı, içinde inkâr bulunan bir haber ile içinde inkâr bulunmayan haber birbirinden ayırt edilemezdi. Ancak Kur'an, ba'sı, cenneti ve cehennemi inkâr edenlere reddiye olarak gelmiştir; dolayısıyla yemin, [ister söze başlangıç olsun ister başlangıç olmasın birçok kelamda «١»] onlara bir reddiye olarak gelmiştir. Bu, onların "Hayır, Allah'a yemin olsun ki yapmam" demeleri gibidir. Buradaki (لَا), geçmiş bir söze reddiyedir; tıpkı senin "Hayır, Allah'a yemin olsun ki kıyamet haktır" demen gibi; sanki onu inkâr eden bir topluluğu yalanlamışsın gibi. Ferrâ dışındakiler İmruü'l-Kays'ın şu beytini inşad etmişlerdir:

23401. Metin

فَلَا وَأَبِيكِ ابْنَةَ الْعَامِرِيِّ ... لَا يَدَّعِي الْقَوْمُ أَنِّي أَفِرُّ

Hayır, babana yemin olsun ey Âmir'in kızı... Kavim benim kaçtığımı asla iddia edemez.

23402. Metin

وَقَالَ غُوَيَّةُ بْنُ سُلْمَى:

Ğuvevviye b. Seleme de şöyle demiştir:

23403. Metin

أَلَا نَادَتْ أُمَامَةُ بِاحْتِمَالِ ... لِتَحْزُنَنِي فَلَا بِكِ مَا أُبَالِي

Haberiniz olsun, Ümâme göç edeceğini haykırdı beni üzmek için, hayır, sana yemin olsun ki hiç aldırmıyorum!

23404. Metin

وَفَائِدَتُهَا تَوْكِيدُ الْقَسَمِ فِي الرَّدِّ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَكَانَ مَنْ لَا يَعْرِفُ هَذِهِ الْجِهَةَ يَقْرَأُ" لَأُقْسِمُ" بِغَيْرِ أَلِفٍ، كَأَنَّهَا لَامُ تَأْكِيدٍ دَخَلَتْ عَلَى أُقْسِمُ، وَهُوَ صَوَابٌ، لِأَنَّ الْعَرَبَ تَقُولُ: لَأُقْسِمُ بِاللَّهِ وَهِيَ قِرَاءَةُ الْحَسَنِ وَابْنِ كَثِيرٍ وَالزُّهْرِيِّ وَابْنِ هُرْمُزَ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ أَيْ بِيَوْمٍ يَقُومُ النَّاسُ فِيهِ لِرَبِّهِمْ، وَلِلَّهِ ﷿ أَنْ يُقْسِمَ بِمَا شَاءَ. (وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ) لَا خِلَافَ فِي هَذَا بَيْنَ الْقُرَّاءِ، وَهُوَ أَنَّهُ أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ تَعْظِيمًا لِشَأْنِهِ [وَلَمْ يُقْسِمْ بِالنَّفْسِ «٢»]. وَعَلَى قِرَاءَةِ ابْنِ كَثِيرٍ أَقْسَمَ بِالْأُولَى وَلَمْ يُقْسِمْ بِالثَّانِيَةِ. وَقِيلَ: وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ رَدٌّ آخَرُ وَابْتِدَاءُ قَسَمٍ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ أَقْسَمَ بِهِمَا جَمِيعًا. وَمَعْنَى: بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ أَيْ بِنَفْسِ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا تَرَاهُ إِلَّا يَلُومُ نَفْسَهُ، يَقُولُ: مَا أردت بكذا؟ فلا تراه

Bunun faydası, reddedişteki yemini pekiştirmektir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Bu yönü bilmeyen kimse, sanki { أُقْسِمُ } fiiline dahil olmuş bir tekit lâmıymış gibi elifsiz olarak { لَأُقْسِمُ } şeklinde okurdu. Bu da doğrudur1; zira Araplar «لَأُقْسِمُ بِاللَّهِ» “Allah'a yemin ederim ki” derler. Bu, el-Hasan, İbn Kesîr, ez-Zührî ve İbn Hürmüz'ün kıraatidir. { بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ } Yani insanların Rableri için huzurda duracakları güne [yemin olsun]. Şânı yüce Allah dilediği şeye yemin eder. { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } “Kendini kınayan nefse de yemin ederim ki” [ayetinde] ise kıraat imamları arasında bir ihtilaf yoktur. Bu da Sübhân [olan Allah]'ın, şanını yüceltmek için kıyamet gününe yemin ettiği [fakat nefse yemin etmediği2] şeklindedir. İbn Kesîr'in kıraatine göre ise birincisine yemin etmiş, ikincisine yemin etmemiştir. Şöyle de denilmiştir: { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } başka bir reddediş ve kendini kınayan nefse yapılan yeni bir yemin başlangıcıdır. es-Sa‘lebî dedi ki: Doğru olan, [Cenâb-ı Hakk'ın] her ikisine de yemin etmiş olduğudur. { بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } ifadesinin anlamı; kendisini sürekli kınarken gördüğün müminin nefsidir. O, "Şununla neyi kastettim?" der. Nitekim onu...

23405. Metin

إِلَّا وَهُوَ يُعَاتِبُ نَفْسَهُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَغَيْرُهُمْ. قَالَ الْحَسَنُ: هِيَ وَاللَّهِ نَفْسُ الْمُؤْمِنِ، مَا يُرَى الْمُؤْمِنُ إِلَّا يَلُومُ نَفْسَهُ: مَا أَرَدْتُ بِكَلَامِي؟ مَا أَرَدْتُ بِأَكْلِي؟ مَا أَرَدْتُ بِحَدِيثِ نَفْسِي؟ وَالْفَاجِرُ لَا يُحَاسِبُ نَفْسَهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ الَّتِي تَلُومُ عَلَى مَا فَاتَ وَتَنْدَمُ، فَتَلُومُ نَفْسَهَا عَلَى الشَّرِّ لِمَ فَعَلَتْهُ، وَعَلَى الْخَيْرِ لِمَ لَا تَسْتَكْثِرُ مِنْهُ. وَقِيلَ: إِنَّهَا ذَاتُ اللَّوْمِ. وَقِيلَ: إِنَّهَا تَلُومُ نَفْسَهَا بِمَا تَلُومُ عَلَيْهِ غَيْرَهَا، فَعَلَى هَذِهِ الْوُجُوهِ تَكُونُ اللَّوَّامَةُ بِمَعْنَى اللَّائِمَةِ، وَهُوَ صفة مدح، وعلى هذا يجئ الْقَسَمُ بِهَا سَائِغًا حَسَنًا. وَفِي بَعْضِ التَّفْسِيرِ: إِنَّهُ آدَمُ ﵇ لَمْ يَزَلْ لَائِمًا لِنَفْسِهِ عَلَى مَعْصِيَتِهِ الَّتِي أُخْرِجَ بِهَا مِنَ الْجَنَّةِ. وَقِيلَ: اللَّوَّامَةُ بِمَعْنَى الْمَلُومَةِ الْمَذْمُومَةِ- عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا- فَهِيَ صِفَةُ ذَمٍّ وَهُوَ قَوْلُ مَنْ نَفَى أَنْ يَكُونَ قَسَمًا، إِذْ لَيْسَ لِلْعَاصِي خَطَرٌ يُقْسَمُ بِهِ، فَهِيَ كَثِيرَةُ اللَّوْمِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هِيَ نَفْسُ الْكَافِرِ يَلُومُ نَفْسَهُ، وَيَتَحَسَّرُ فِي الْآخِرَةِ عَلَى مَا فَرَّطَ فِي جَنْبِ اللَّهِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: لَيْسَ مِنْ نَفْسٍ مُحْسِنَةٍ أَوْ مُسِيئَةٍ إِلَّا وَهِيَ تَلُومُ نَفْسَهَا، فَالْمُحْسِنُ يَلُومُ نَفْسَهُ أَنْ لَوْ كَانَ ازْدَادَ إِحْسَانًا، وَالْمُسِيءُ يَلُومُ نَفْسَهُ أَلَّا يَكُونَ ارْعَوَى عَنْ إِسَاءَتِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ) فَنُعِيدَهَا خَلْقًا جَدِيدًا بَعْدَ أَنْ صَارَتْ رُفَاتًا. قَالَ الزَّجَّاجُ: أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَبِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ: لَيَجْمَعَنَّ الْعِظَامَ لِلْبَعْثِ، فَهَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ. وَقَالَ النَّحَّاسُ: جَوَابُ الْقَسَمِ مَحْذُوفٌ أَيْ لَتُبْعَثُنَّ، وَدَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ لِلْإِحْيَاءِ وَالْبَعْثِ. وَالْإِنْسَانُ هُنَا الْكَافِرُ الْمُكَذِّبُ لِلْبَعْثِ. الْآيَةُ نَزَلَتْ فِي عَدِيِّ بْنَ رَبِيعَةَ قَالَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: حَدِّثْنِي عَنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَتَى تَكُونُ، وَكَيْفَ أَمْرُهَا وَحَالُهَا؟ فَأَخْبَرَهُ النَّبِيَّ ﷺ بِذَلِكَ، فَقَالَ: لَوْ عَايَنْتُ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَمْ أُصَدِّقْكَ يَا مُحَمَّدُ وَلَمْ أؤمن به، أو يجمع اللَّهُ الْعِظَامَ؟! وَلِهَذَا كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَقُولُ: (اللَّهُمَّ اكْفِنِي جَارَيِ السُّوءِ عَدِيَّ بْنَ رَبِيعَةَ، وَالْأَخْنَسَ بْنَ شَرِيقٍ). وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي عَدُوِّ اللَّهِ أَبِي جَهْلٍ حِينَ أَنْكَرَ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ. وَذَكَرَ الْعِظَامَ وَالْمُرَادُ نَفْسُهُ كُلُّهَا، لِأَنَّ الْعِظَامَ قَالَبُ الْخَلْقِ. بَلى وَقْفٌ حَسَنٌ ثُمَّ تَبْتَدِئُ قادِرِينَ. قَالَ سِيبَوَيْهَ: عَلَى مَعْنَى نَجْمَعُهَا قَادِرِينَ، فَ- قادِرِينَ حَالٌ مِنَ الْفَاعِلِ الْمُضْمَرِ فِي الْفِعْلِ الْمَحْذُوفِ عَلَى ما ذكرناه

ancak nefsini azarlarken görürsün. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan ve başkaları söylemiştir. Hasan dedi ki: O, vallahi müminin nefsidir; mümin ancak nefsini kınarken görülür: "Sözümle neyi kastettim? Yememle neyi kastettim? Nefsimden geçirdiğim düşüncelerle neyi kastettim?" der. Fâcir (günahkâr) ise nefsini hesaba çekmez. Mücâhid dedi ki: O, elden kaçana hayıflanan ve pişman olan nefistir; kötülük yaptığında "Bunu niçin yaptım?", iyilik yaptığında ise "Niçin daha fazlasını yapmadım?" diyerek nefsini kınar. Şöyle de denilmiştir: O, çokça kınama sahibidir. Şöyle de denilmiştir: Başkalarını kınadığı şeyler hususunda kendi nefsini de kınar. Bu yönlere göre levvâme (اللوامة), lâime (لائمة - kınayan) anlamındadır ve bir övgü sıfatıdır; buna göre de ona yemin edilmesi uygun ve güzel olur. Bazı tefsirlerde şöyle denilmiştir: O, cennetten çıkarılmasına sebep olan günahından ötürü sürekli nefsini kınayan Âdem aleyhisselam'dır. Yine İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre levvâme, "melûme (kınanmış)" ve "mezmûme (yerilmiş)" anlamındadır; dolayısıyla bu bir yergi sıfatıdır ve bu da onun bir yemin olduğunu reddedenlerin görüşüdür; zira asinin üzerine yemin edilecek bir değeri yoktur, dolayısıyla o çokça kınanandır. Mukâtil dedi ki: O, nefsini kınayan ve ahirette Allah'ın emirleri konusunda yaptığı kusurlardan ötürü hasret çeken kâfirin nefsidir. Ferrâ dedi ki: İster iyi ister kötü olsun, nefsini kınamayan hiçbir nefis yoktur; iyilik yapan, daha çok iyilik yapmış olmayı dileyerek nefsini kınar; kötülük yapan ise kötülüğünden vazgeçmemiş olmasından ötürü nefsini kınar. Yüce Allah'ın: (أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ) buyruğu: Kemikleri çürüyüp ufalandıktan sonra onları yeniden bir yaratılışla iade etmeyeceğimizi mi? Zeccâc dedi ki: Kıyamet gününe ve levvâme nefse yemin ederim ki, diriliş için kemikleri mutlaka toplayacaktır; dolayısıyla yeminin cevabı budur. Nehhas dedi ki: Yeminin cevabı hazfedilmiştir; yani "Muhakkak diriltileceksiniz" demektir; nitekim Yüce Allah'ın: { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } buyruğu diriltmek ve ba's için buna delalet etmektedir. Buradaki "insan", ba'sı yalanlayan kâfirdir. Bu ayet Adî b. Rebîa hakkında inmiştir. O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Bana kıyamet gününden bahset, ne zaman olacak, onun durumu ve hâli nasıldır?" dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona bunu haber verince o: "O günü gözümle görsem bile seni tasdik etmem ey Muhammed ve ona inanmam; Allah kemikleri toplayacak öyle mi?!" dedi. Bu sebeple Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: (اللَّهُمَّ اكْفِنِي جَارَيِ السُّوءِ عَدِيَّ بْنَ رَبِيعَةَ، وَالْأَخْنَسَ بْنَ شَرِيقٍ) "Allah'ım! Kötü komşularım Adî b. Rebîa ve Ahnes b. Şerîk'e karşı bana kâfi gel." Şöyle de denilmiştir: Ölümden sonra dirilişi inkâr ettiği vakit Allah'ın düşmanı Ebû Cehil hakkında inmiştir. Kemikleri zikretti fakat bununla insanın bütün bedenini kastetti; çünkü kemikler yaratılışın kalıbıdır. { بَلى } kelimesinde durmak güzeldir, sonra { قادِرِينَ } diye başlanır. Sîbeveyh dedi ki: Takdir ettiğimiz üzere hazfedilmiş fiildeki gizli failden hâl olarak { قادِرِينَ }; yani "Onları gücümüz yettiği halde toplarız"

23406. Metin

مِنَ التَّقْدِيرِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى بَلْ نَقْدِرُ قَادِرِينَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: قادِرِينَ نَصْبٌ عَلَى الْخُرُوجِ مِنْ نَجْمَعَ أَيْ نَقْدِرُ وَنَقْوَى قادِرِينَ عَلَى أَكْثَرِ مِنْ ذَلِكَ. وَقَالَ أَيْضًا: يَصْلُحُ نَصْبُهُ عَلَى التَّكْرِيرِ أَيْ بَلى فَلْيَحْسَبْنَا قَادِرِينَ. وَقِيلَ: الْمُضْمَرُ (كُنَّا) أَيْ كُنَّا قَادِرِينَ فِي الِابْتِدَاءِ، وَقَدِ اعْتَرَفَ بِهِ الْمُشْرِكُونَ. وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وابن السميقع بلى قادرون بِتَأْوِيلِ نَحْنُ قَادِرُونَ. (عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ) الْبَنَانُ عِنْدَ الْعَرَبِ: الْأَصَابِعُ، وَاحِدُهَا بَنَانَةٌ، قَالَ النَّابِغَةُ:

takdiri anlamındadır. Şöyle de denilmiştir: Anlamı, "Bilakis biz gücümüz yetenler olarak güç yetiririz" demektir. Ferrâ dedi ki: { قادِرِينَ } kelimesi, { نَجْمَعَ } fiilinin manasından çıkış (hâl) olarak mansubdur; yani "Biz bundan daha fazlasına güç yetirenler olarak güç yetirir ve muktedir oluruz" demektir. Yine şöyle demiştir: Tekrar üzere mansub olması da uygundur; yani "Bilakis o bizi kadir olanlar olarak saysın (bilsin)" demektir. Şöyle de denilmiştir: Gizli olan kelime (كُنَّا) lafzıdır; yani "Biz başlangıçta kadirdik" demektir ki müşrikler de bunu itiraf etmişlerdi. İbn Ebî Able ve İbnü's-Sümeyka' { بلى قادرون } şeklinde "Biz gücü yetenleriz" teviliyle [merfû olarak] okumuşlardır. (عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ) buyruğu: Benân (الْبَنَانُ) Araplara göre parmaklar demektir; tekili benâne (بَنَانَةٌ)'dir. Nâbiğa şöyle demiştir:

23407. Metin

بِمُخَضَّبٍ رَخْصٍ كَأَنَّ بَنَانَهُ ... عَنَمٌ يَكَادُ مِنَ اللَّطَافَةِ يُعْقَدُ «١»

Kınalı, yumuşak bir elle [ki] sanki onun parmakları... Latifliğinden düğümlenecek gibi duran enem ağacı meyvesidir «١»

23408. Metin

وَقَالَ عَنْتَرَةُ:

Antere de şöyle demiştir:

23409. Metin

وَإِنَّ الْمَوْتَ طَوْعُ يَدِي إِذَا مَا ... وَصَلْتُ بَنَانَهَا بِالْهِنْدُوَانِي

Ölüm elimin emrindedir ne zaman ki... Parmaklarını Hint kılıcına kavuştursam.

23410. Metin

فَنَبَّهَ بِالْبَنَانِ عَلَى بَقِيَّةِ الْأَعْضَاءِ. وَأَيْضًا فَإِنَّهَا أَصْغَرُ الْعِظَامِ، فَخَصَّهَا بِالذِّكْرِ لِذَلِكَ. قَالَ الْقُتَبِيُّ وَالزَّجَّاجُ: وَزَعَمُوا أَنَّ اللَّهَ لَا يَبْعَثُ الْمَوْتَى وَلَا يَقْدِرُ عَلَى جَمْعِ الْعِظَامِ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُعِيدَ السُّلَامَيَاتِ عَلَى صِغَرِهَا، وَنُؤَلِّفَ بَيْنَهَا حَتَّى تَسْتَوِيَ، وَمَنْ قَدَرَ عَلَى هَذَا فَهُوَ عَلَى جَمْعِ الْكِبَارِ أَقْدَرُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَامَّةُ الْمُفَسِّرِينَ: الْمَعْنَى عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ أَيْ نَجْعَلَ أَصَابِعَ يَدَيْهِ وَرِجْلَيْهِ شَيْئًا وَاحِدًا كَخُفِّ الْبَعِيرِ، أَوْ كَحَافِرِ الْحِمَارِ، أَوْ كَظِلْفِ الْخِنْزِيرِ، وَلَا يُمْكِنُهُ أَنْ يَعْمَلَ بِهِ شَيْئًا، وَلَكِنَّا فَرَّقْنَا أَصَابِعَهُ حَتَّى يَأْخُذَ بِهَا مَا شَاءَ. وَكَانَ الْحَسَنُ يَقُولُ: جَعَلَ لَكَ أَصَابِعَ فَأَنْتَ تَبْسُطُهُنَّ، وَتَقْبِضُهُنَّ بِهِنَّ، وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُنَّ فَلَمْ تَتَّقِ الْأَرْضَ إِلَّا بِكَفَّيْكَ. وَقِيلَ: أَيْ نَقْدِرُ أَنْ نُعِيدَ الْإِنْسَانَ فِي هَيْئَةِ الْبَهَائِمِ، فَكَيْفَ فِي صُورَتِهِ الَّتِي كَانَ عَلَيْهَا، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ. عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي ما لا تَعْلَمُونَ [الواقعة: ٦١ - ٦٠]. قُلْتُ: وَالتَّأْوِيلُ الْأَوَّلُ أَشْبَهُ بِمَسَاقِ الْآيَةِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الْكَافِرَ يُكَذِّبُ بِمَا أَمَامَهُ مِنَ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ. وَقَالَهُ عَبْدُ الرحمن بن زيد، ودليله: يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ

Böylece parmak uçlarını (benân)1 zikrederek diğer uzuvlara dikkat çekmiştir. Ayrıca bunlar kemiklerin en küçüğüdür; bu sebeple özellikle zikretmiştir. el-Kutebî ve ez-Zeccâc şöyle demiştir: Onlar Allah'ın ölüleri diriltmeyeceğini ve kemikleri bir araya getirmeye güç yetiremeyeceğini iddia ettiler. Yüce Allah da şöyle buyurdu: 'Bilakis, parmak boğumlarını küçüklüğüne rağmen yeniden var etmeye ve onları düzgün hale gelinceye kadar birbirine bitiştirmeye kadiriz.' Buna güç yetiren, büyük [kemikleri] bir araya getirmeye daha çok güç yetirir. İbn Abbâs ve müfessirlerin geneli ise şöyle demiştir: { عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } [ifadesinin] anlamı; onun el ve ayak parmaklarını devenin tabanı, eşeğin tırnağı yahut domuzun çatal tırnağı gibi tek bir parça haline getirmeye [kadiriz] demektir. [Bu takdirde] o hiçbir iş yapamazdı; fakat dilediğini tutabilsin diye Biz onun parmaklarını ayırdık. el-Hasan da şöyle derdi: 'Allah sana parmaklar var etti; sen onları açarsın ve onlarla [nesneleri] tutarsın. Allah dileseydi onları birleştirirdi de yere ancak avuçlarınla temas edebilirdin.' Şöyle de denilmiştir: Yani 'Biz insanı hayvanların suretinde yeniden var etmeye kadiriz; nerede kaldı ki daha önce bulunduğu kendi suretinde [yaratamayalım]!' Bu, Yüce Allah'ın şu kavli gibidir: { وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ . عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي ما لا تَعْلَمُونَ } “Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir şekilde var etmek hususunda Bizim önümüze geçilemez.” [Vâkıa: 60-61]. Ben derim ki: Birinci tevil, ayetin akışına daha uygundur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Yüce Allah'ın: { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } [kavline gelince;] İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani kâfir, önünde bulunan dirilişi ve hesabı yalanlamak ister. Abdurrahman b. Zeyd de böyle demiştir. Bunun delili ise şudur: { يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ } “Kıyamet günü ne zamanmış? diye sorar.”

23411. Metin

أَيْ يَسْأَلُ مَتَى يَكُونُ! عَلَى وَجْهِ الْإِنْكَارِ وَالتَّكْذِيبِ. فَهُوَ لَا يَقْنَعُ بِمَا هُوَ فِيهِ مِنَ التَّكْذِيبِ، وَلَكِنْ يَأْثَمُ لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ. وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْفُجُورَ التَّكْذِيبُ مَا ذَكَرَهُ الْقُتَبِيُّ وَغَيْرُهُ: أَنَّ أَعْرَابِيًّا قَصَدَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ ﵁ وَشَكَا إِلَيْهِ نَقَبَ إِبِلِهِ «١» وَدَبَرَهَا، وَسَأَلَهُ أَنْ يَحْمِلَهُ عَلَى غَيْرِهَا فَلَمْ يَحْمِلْهُ، فَقَالَ الْأَعْرَابِيُّ:

yani inkâr ve yalanlama yoluyla "Ne zaman olacak?" diye sorar. Dolayısıyla o, içinde bulunduğu yalanlama ile yetinmez, fakat önündeki (gelecekteki) şeyler için de günah işlemeye devam eder. Fücûrun (günaha dalmanın) yalanlama olduğuna delalet eden şeylerden biri de Kutebî ve başkalarının zikrettiği şu olaydır: Bir bedevi Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'a geldi ve develerinin ayaklarının aşınmasından «١» ve sırtlarının yaralanmasından şikayet edip kendisini başka bir deveye bindirmesini istedi, o da bindirmedi. Bunun üzerine bedevi şöyle dedi:

23412. Metin

أَقْسَمَ بِاللَّهِ أَبُو حَفْصٍ عُمَرْ ... مَا مَسَّهَا مِنْ نَقَبٍ وَلَا دَبَرْ

Ebû Hafs Ömer Allah'a yemin etti ki... Develere ne bir aşınma ne de bir yara değmiştir.

23413. Metin

فَاغْفِرْ لَهُ اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ فَجَرْ

Allah'ım, eğer yalan söylediyse onu bağışla!

23414. Metin

يَعْنِي إِنْ كَانَ كَذَّبَنِي فِيمَا ذَكَرْتُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: يُعَجِّلُ الْمَعْصِيَةَ وَيُسَوِّفُ التَّوْبَةَ. وَفِي بَعْضِ الْحَدِيثِ قَالَ: يَقُولُ سَوْفَ أَتُوبُ وَلَا يَتُوبُ، فَهُوَ قَدْ أَخْلَفَ فَكَذَبَ. وَهَذَا قَوْلُ مُجَاهِدٍ وَالْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَالسُّدِّيِّ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، يَقُولُ: سَوْفَ أَتُوبُ، سَوْفَ أَتُوبُ، حَتَّى يَأْتِيَهُ الْمَوْتُ عَلَى أَشَرِّ أَحْوَالِهِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ الْأَمَلُ يَقُولُ سَوْفَ أَعِيشُ وَأُصِيبُ مِنَ الدُّنْيَا وَلَا يَذْكُرُ الْمَوْتَ. وَقِيلَ: أَيْ يَعْزِمُ عَلَى الْمَعْصِيَةِ أَبَدًا وَإِنْ كَانَ لَا يَعِيشُ إِلَّا مُدَّةً قَلِيلَةً. فَالْهَاءُ عَلَى هَذِهِ الْأَقْوَالِ لِلْإِنْسَانِ. وَقِيلَ: الْهَاءُ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَالْمَعْنَى بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَكْفُرَ بِالْحَقِّ بَيْنَ يَدَيْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَالْفُجُورُ أَصْلُهُ الْمَيْلُ عَنِ الْحَقِّ. (يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ) أَيْ مَتَى يَوْمُ الْقِيَامَةِ.

Yani "eğer bahsettiğim hususta beni yalanladıysa". Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: Günahı peşin işler, tövbeyi erteler. Bazı hadislerde şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Tövbe edeceğim" der ama tövbe etmez; böylece sözünde durmamış ve yalan söylemiş olur. Bu; Mücâhid, Hasan, İkrime, es-Süddî ve Saîd b. Cübeyr'in görüşüdür; kişi "Tövbe edeceğim, tövbe edeceğim" der, nihayet ölüm ona en kötü halleri üzerindeyken gelir. Dahhâk dedi ki: O tûl-i emeldir (uzun emel beslemektir); "Yaşayacağım ve dünyalıktan pay alacağım" der ve ölümü anmaz. Şöyle de denilmiştir: Yani pek az bir süre yaşayacak olsa bile ebediyen günah işlemeye azmeder. Bu görüşlere göre ["önündeki" anlamına gelen lafızdaki] zamir insana aittir. Zamirin kıyamet gününe ait olduğu da söylenmiştir. Anlamı ise: Bilakis insan kıyamet gününün önünde hakkı inkâr etmek ister. Fücûr (الفجور) kelimesinin aslı ise haktan sapmaktır. (يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ) yani kıyamet günü ne zamandır?

23415. Metin

[سورة القيامة (٧٥): الآيات ٧ الى ١٣]

[Kıyâme Suresi (75): 7-13. Âyetler]

23416. Metin

فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لا وَزَرَ (١١)

{ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لا وَزَرَ (١١) } “Göz kamaşıp dikildiği, ay tutulduğu, güneş ile ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan: «Kaçacak yer nerede?» der. Hayır, hiçbir sığınak yoktur!”

23417. Metin

إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣)

{ إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣) } “O gün varıp durulacak yer sadece Rabbinedir. O gün insana önden gönderdiği ve geriye bıraktığı şeyler haber verilir.”

23418. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ) قَرَأَ نَافِعٌ وَأَبَانٌ عَنْ عَاصِمٍ (بَرَقَ) بِفَتْحِ الرَّاءِ، مَعْنَاهُ: لَمَعَ بَصَرُهُ مِنْ شِدَّةِ شُخُوصِهِ، فَتَرَاهُ لَا يَطْرِفُ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ: هَذَا عِنْدَ الْمَوْتِ. وَقَالَ الْحَسَنُ:

Yüce Allah'ın: { فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ } “Göz kamaşıp dikildiği zaman” buyruğu hakkında; Nâfi' ile Âsım'dan rivayetle Ebân, râ harfinin fethasıyla (بَرَقَ) şeklinde okumuşlardır. Bunun manası şudur: Gözünün şiddetle dikilip donakalmasından dolayı parıldadı, öyle ki onun gözünü dahi kırpamadığını görürsün. Mücâhid ve başkaları: “Bu, ölüm ânındadır” demiştir. Hasan ise şöyle demiştir:1

23419. Metin

هَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقَالَ فِيهِ مَعْنَى الْجَوَابِ عَمَّا سَأَلَ عَنْهُ الْإِنْسَانُ كَأَنَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ. وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَالْبَاقُونَ بِالْكَسْرِ بَرِقَ وَمَعْنَاهُ: تَحَيَّرَ فَلَمْ يَطْرِفْ، قَالَهُ أَبُو عَمْرٍو وَالزَّجَّاجُ وَغَيْرُهُمَا. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:

Bu kıyamet günündedir. Hasan şöyle demiştir: Ayette insanın sorduğu şeye bir cevap anlamı vardır; sanki "O kıyamet günü, göz dikilip kamaştığı ve ay tutulduğu zamandır" denilmektedir. Diğer kurrâ ise kesre ile (بَرِقَ) okumuşlardır ve manası: Hayrete düşüp gözünü kırpamadı demektir; bunu Ebû Amr, Zeccâc ve başkaları söylemiştir. Zü'r-Rımme şöyle demiştir:

23420. Metin

وَلَوْ أَنَّ لُقْمَانَ الْحَكِيمَ تَعَرَّضَتْ ... لَعَيْنَيْهِ مَيٌّ سَافِرًا كَادَ يَبْرَقُ

Eğer Lokman el-Hakîm'in gözlerinin önüne... Meyy yüzü açık olarak çıksaydı neredeyse gözü kamaşıp dehşete düşerdi.

23421. Metin

الْفَرَّاءُ وَالْخَلِيلُ: بَرِقَ بِالْكَسْرِ: فَزِعَ وَبُهِتَ وَتَحَيَّرَ «١». وَالْعَرَبُ تَقُولُ لِلْإِنْسَانِ الْمُتَحَيِّرِ الْمَبْهُوتِ: قَدْ بَرِقَ فَهُوَ بَرِقٌ، وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ:

Ferrâ ve Halîl: Kesre ile (بَرِقَ), korktu, donakaldı ve şaşırıp kaldı demektir «١». Araplar şaşırıp donakalmış insan için "Gözü kamaşıp donakaldı, o şaşkındır (قَدْ بَرِقَ فَهُوَ بَرِقٌ)" derler. Ferrâ şu beyti inşad etti:

23422. Metin

فَنَفْسَكَ قانع وَلَا تَنْعَنِي ... وَدَاوِ الْكُلُومَ وَلَا تَبْرَقِ «٢»

Nefsine kanaatkâr olmasını söyle ve beni ölümle anma... Yaralarını tedavi et ve dehşete kapılma «٢»

23423. Metin

أَيْ لَا تَفْزَعْ مِنْ كَثْرَةِ الْكُلُومِ الَّتِي بِكَ. وَقِيلَ: بَرَقَ يَبْرَقُ بِالْفَتْحِ: شَقَّ عَيْنَيْهِ وَفَتَحَهُمَا. قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ الْكِلَابِيِّ:

Yani üzerindeki yaraların çokluğundan dehşete düşme. Şöyle de denilmiştir: Fetha ile (بَرَقَ يَبْرَقُ), gözlerini sonuna kadar açtı demektir. Bunu Ebû Ubeyde söylemiş ve Kilâbî'nin şu sözünü inşad etmiştir:

23424. Metin

لَمَّا أَتَانِي ابْنُ عُمَيْرٍ رَاغِبًا ... أَعْطَيْتُهُ عِيسًا صِهَابًا فَبَرَقَ «٣»

İbn Umeyr bana rağbet ederek geldiğinde... Ona sarımtırak-beyaz develer verdim de gözleri fal taşı gibi açıldı «٣»

23425. Metin

أَيْ فَتَحَ عَيْنَيْهِ. وَقِيلَ: إِنَّ كَسْرَ الرَّاءِ وَفَتْحَهَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَخَسَفَ الْقَمَرُ) أَيْ ذَهَبَ ضَوْءُهُ. وَالْخُسُوفُ فِي الدُّنْيَا إِلَى انْجِلَاءٍ، بِخِلَافِ الْآخِرَةِ، فَإِنَّهُ لَا يَعُودُ ضَوْءُهُ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى غَابَ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَخَسَفْنا بِهِ وَبِدارِهِ الْأَرْضَ [القصص: ٨١]. وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَعِيسَى وَالْأَعْرَجُ: (وَخُسِفَ الْقَمَرُ) بِضَمِّ الْخَاءِ وَكَسْرِ السِّينِ يَدُلُّ عَلَيْهِ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ. وَقَالَ أَبُو حَاتِمٍ مُحَمَّدُ بْنُ إِدْرِيسَ: إِذَا ذَهَبَ بَعْضُهُ فَهُوَ الْكُسُوفُ، وَإِذَا ذَهَبَ كُلُّهُ فَهُوَ الْخُسُوفُ (وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ) أَيْ جُمِعَ بَيْنَهُمَا فِي ذَهَابِ ضَوْئِهِمَا، فَلَا ضَوْءَ لِلشَّمْسِ كَمَا لَا ضَوْءَ لِلْقَمَرِ بَعْدَ خُسُوفِهِ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَلَمْ يَقُلْ جُمِعَتْ، لِأَنَّ الْمَعْنَى جُمِعَ بَيْنَهُمَا. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ عَلَى تَغْلِيبِ الْمُذَكَّرِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: هُوَ مَحْمُولٌ عَلَى الْمَعْنَى، كَأَنَّهُ قال الضوءان. المبرد: التأنيث

Yani gözlerini açtı [demektir]. Şöyle de denilmiştir: Râ harfinin kesreli (بَرِقَ) ve fethalı (بَرَقَ) okunması aynı anlamda iki ayrı lügattir (kullanımdır). Yüce Allah'ın: { وَخَسَفَ الْقَمَرُ } “Ay tutulduğu zaman” buyruğu, yani ışığı gitti demektir. Dünyadaki tutulma (husûf) yeniden aydınlanmaya döner; ahiretteki ise böyle değildir, zira onun ışığı geri dönmez. [Kelimenin] "kaybolup battı" anlamında olması da muhtemeldir. Yüce Allah'ın: { فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ } [Kasas: 81] “Nihayet onu da sarayını da yerin dibine batırdık” buyruğu da bu kabildendir. İbn Ebî İshâk, Îsâ ve el-A'rec ise hâ harfinin zammesi ve sîn harfinin kesresiyle { وَخُسِفَ الْقَمَرُ } şeklinde [meçhul/edilgen fiil olarak] okumuşlardır; buna { وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } ayeti de delalet etmektedir. Ebû Hâtim Muhammed b. İdrîs şöyle demiştir: [Işığının] bir kısmı gittiğinde bu "küsûf", tamamı gittiğinde ise "husûf"tur. { وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } “Güneş ile ay bir araya getirildiği zaman” buyruğu; yani ışıklarının giderilmesinde ikisi birleştirildi; dolayısıyla ayın tutulmasından sonra ışığı kalmadığı gibi güneşin de ışığı kalmaz demektir. Bunu el-Ferrâ ve ez-Zeccâc söylemiştir. Ferrâ dedi ki: [Arapçada güneş kelimesi müennes olduğu halde] { جُمِعَتْ } denilmemiştir; çünkü mana "ikisinin arası cem edildi (birleştirildi)" şeklindedir. Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: Bu, müzekkerin (eril olanın) tağlibi (üstün tutulması) kuralına göredir. Kisaî de şöyle demiştir: Bu anlama hamledilmiştir; sanki "iki ışık [bir araya getirildi]" demiştir. el-Müberred ise [şöyle demiştir]: Müenneslik...

23426. Metin

غَيْرُ حَقِيقِيٍّ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ: جُمِعَ بَيْنَهُمَا أَيْ قُرِنَ بَيْنَهُمَا فِي طُلُوعِهِمَا مِنَ الْمَغْرِبِ أَسْوَدَيْنِ مُكَوَّرَيْنِ مُظْلِمَيْنِ مُقْرَنَيْنِ كَأَنَّهُمَا ثَوْرَانِ عَقِيرَانِ. وَقَدْ مَضَى الْحَدِيثُ بِهَذَا الْمَعْنَى فِي آخِرِ سُورَةِ" الْأَنْعَامِ" «١». وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ وَجُمِعَ بَيْنَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَقَالَ عَطَاءُ ابن يَسَارٍ: يُجْمَعُ بَيْنَهُمَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ يُقْذَفَانِ فِي الْبَحْرِ، فَيَكُونَانِ نَارَ اللَّهِ الْكُبْرَى. وَقَالَ عَلِيٌّ وَابْنُ عَبَّاسٍ: يُجْعَلَانِ فِي [نُورِ «٢»] الْحُجُبِ. وَقَدْ يُجْمَعَانِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ، لِأَنَّهُمَا قَدْ عُبِدَا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا تَكُونُ النَّارُ عَذَابًا لَهُمَا لِأَنَّهُمَا جَمَادٌ، وَإِنَّمَا يُفْعَلُ ذَلِكَ بِهِمَا زِيَادَةً فِي تَبْكِيتِ الْكَافِرِينَ وَحَسْرَتِهِمْ. وَفِي مُسْنَدِ أَبِي دَاوُدَ الطَّيَالِسِيِّ، عَنْ يَزِيدَ الرَّقَاشِيِّ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ يَرْفَعْهُ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ثَوْرَانِ عَقِيرَانِ فِي النَّارِ) وَقِيلَ: هَذَا الْجَمْعُ أَنَّهُمَا يَجْتَمِعَانِ وَلَا يَفْتَرِقَانِ، وَيَقْرُبَانِ مِنَ النَّاسِ، فَيَلْحَقُهُمُ الْعَرَقُ لِشِدَّةِ الْحَرِّ، فَكَأَنَّ الْمَعْنَى يُجْمَعُ حَرُّهُمَا عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: يُجْمَعُ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ، فَلَا يَكُونُ ثَمَّ تَعَاقُبُ لَيْلٍ وَلَا نَهَارٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ)؟ أَيْ يَقُولُ ابْنُ آدَمَ، وَيُقَالُ: أَبُو جَهْلٍ، أي أين المهرب؟ قال الشاعر:

hakiki değildir. İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd dediler ki: İkisi bir araya getirildi; yani batıdan doğuşlarında siyahlaşmış, dürülmüş, kararmış ve birbirine bağlanmış halde, sanki boğazlanmış iki boğa gibi birbirine bitiştirildi. Bu anlamdaki hadis En'âm suresinin sonunda geçmişti «١». Abdullah'ın kıraatinde ise { وَجُمِعَ بَيْنَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ } şeklindedir. Atâ b. Yesâr dedi ki: Kıyamet günü ikisi bir araya getirilir, sonra denize atılırlar ve Allah'ın en büyük ateşi olurlar. Ali ve İbn Abbâs dediler ki: Perdelerin [nuru «٢»] içine konurlar. Cehennem ateşinde de bir araya getirilebilirler; çünkü onlara Allah'tan başka ilah olarak tapınılmıştır. Bu ateş onlar için bir azap olmaz çünkü onlar cansız varlıktır; ancak kâfirlerin kınanmasını ve hasretini artırmak için onlara bu muamele yapılır. Ebû Dâvûd et-Tayâlisî'nin Müsned'inde, Yezîd er-Rakkâşî'den, o Enes b. Mâlik'ten merfû olarak rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ثَوْرَانِ عَقِيرَانِ فِي النَّارِ) "Güneş ve ay cehennemde (ışığı sönmüş) boğazlanmış iki boğadır." Şöyle de denilmiştir: Bu bir araya getirme, ikisinin toplanıp bir daha ayrılmaması ve insanlara yaklaşmasıdır; böylece aşırı sıcaktan dolayı insanları ter basar; sanki anlam "Onların sıcaklığı insanlar üzerine bir araya toplanır" demektir. Şöyle de denilmiştir: Güneş ve ay bir araya toplanır ve artık orada gece ve gündüzün ardı ardına gelişi olmaz. Yüce Allah'ın: (يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ) buyruğu: Yani Âdemoğlu -Ebû Cehil olduğu da söylenir- "Kaçacak yer nerede?" der. Şair şöyle demiştir:

23427. Metin

أين المف وَالْكِبَاشُ تَنْتَطِحْ ... وَأَيُّ كَبْشٍ حَادَ عَنْهَا يَفْتَضِحْ

Koçlar tokuşurken kaçacak yer nerede?... Hangi koç bundan kaçarsa rezil olur.

23428. Metin

الْمَاوَرْدِيُّ: وَيَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا أَيْنَ الْمَفَرُّ مِنَ اللَّهِ اسْتِحْيَاءً مِنْهُ. الثَّانِي أَيْنَ الْمَفَرُّ مِنْ جَهَنَّمَ حَذَرًا مِنْهَا. وَيَحْتَمِلُ هَذَا الْقَوْلُ مِنَ الْإِنْسَانِ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا- أَنْ يَكُونَ مِنَ الْكَافِرِ خَاصَّةً فِي عَرْضَةِ الْقِيَامَةِ دُونَ الْمُؤْمِنِ، لِثِقَةِ الْمُؤْمِنِ بِبُشْرَى رَبِّهِ. الثَّانِي- أَنْ يَكُونَ مِنْ قَوْلِ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ عِنْدَ قِيَامِ السَّاعَةِ لِهَوْلِ مَا شَاهَدُوا مِنْهَا. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ الْمَفَرُّ بِفَتْحِ الْفَاءِ وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَبُو حَاتِمٍ، لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ بِكَسْرِ الْفَاءِ مَعَ فَتْحِ الْمِيمِ، قَالَ الْكِسَائِيُّ: هُمَا لُغَتَانِ مِثْلُ مَدَبٍّ وَمَدِبٍّ، وَمَصَحٍّ وَمَصِحٍّ. وَعَنِ الزُّهْرِيِّ بِكَسْرِ الْمِيمِ وَفَتْحِ الْفَاءِ. الْمَهْدَوِيُّ: مَنْ فَتَحَ الْمِيمَ وَالْفَاءَ مِنَ الْمَفَرُّ فَهُوَ مصدر

el-Mâverdî1 [şöyle demiştir]2: Bu [ifade] iki ihtimal taşır: Birincisi; O'ndan hayâ ederek 'Allah'tan kaçış nereye?' [demektir]. İkincisi; ondan sakınarak 'cehennemden kaçış nereye?' [demektir]. İnsandan [sâdır olan] bu sözün de iki ihtimali vardır: Birincisi; müminin Rabbinin müjdesine olan güveninden ötürü, mümin hariç sırf kâfire ait olmasıdır. İkincisi; şahit oldukları dehşetten ötürü kıyametin kopuşu esnasında hem müminin hem de kâfirin sözü olmasıdır. Cumhûrun kıraati fâ harfinin fethasıyla { الْمَفَرُّ } (el-meferr) şeklindedir; mastar olduğu için Ebû Ubeyde ve Ebû Hâtim de bunu tercih etmiştir. İbn Abbâs, Mücâhid, el-Hasan ve Katâde mîmin fethasıyla birlikte fâ harfinin kesresiyle [el-mefirr şeklinde] okumuşlardır. el-Kisâî: «Bunlar; medebb ile medibb, masahh ile masıhh gibi iki ayrı lehçedir» demiştir. ez-Zührî'den ise mîmin kesresi ve fânın fethasıyla [el-mıferr şeklinde] rivayet edilmiştir. el-Mehdevî [şöyle] demiştir: { الْمَفَرُّ } kelimesinde mîm ve fâ harflerini fethalı okuyana göre o bir mastardır

23429. Metin

بِمَعْنَى الْفِرَارِ، وَمَنْ فَتَحَ الْمِيمَ وَكَسَرَ الْفَاءَ فَهُوَ الْمَوْضِعُ الَّذِي يُفَرُّ إِلَيْهِ. وَمَنْ كَسَرَ الْمِيمَ وَفَتَحَ الْفَاءَ فَهُوَ الْإِنْسَانُ الْجَيِّدُ الْفِرَارِ، فَالْمَعْنَى أَيْنَ الْإِنْسَانُ الْجَيِّدُ الْفَرَّارُ وَلَنْ يَنْجُوَ مَعَ ذَلِكَ. قُلْتُ: وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:

ve kaçış (firar) anlamındadır. Mîm harfini fethalı, fâ harfini kesreli okuyana göre ise kendisine kaçılan mekân (sığınak) demektir. Mîm harfini kesreli, fâ harfini fethalı okuyana göre ise iyi kaçan insan demektir; buna göre mana: "İyi kaçan insan nerede, [görsün bakalım] bununla birlikte asla kurtulamayacaktır" şeklinde olur. Derim ki: İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bu kabildendir:

23430. Metin

مكر مفر مقبل مدبر معا «١»

Aynı anda hem hücum eden (mıkerr) hem kaçan (mıferr), hem ileri atılan hem geri dönen bir attır «١»

23431. Metin

يريد أنه حسن الكر والفرجيده. (كَلَّا) أَيْ لَا مَفَرَّ فَ- كَلَّا رَدٌّ وَهُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى، ثُمَّ فَسَّرَ هَذَا الرَّدَّ فَقَالَ: لَا وَزَرَ أَيْ لَا مَلْجَأَ مِنَ النَّارِ. وَكَانَ ابْنُ مَسْعُودٍ يَقُولُ: لَا حِصْنَ. وَكَانَ الْحَسَنُ يَقُولُ: لَا جَبَلَ. وَابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ: لَا مَلْجَأَ. وَابْنُ جُبَيْرٍ: لَا مَحِيصَ وَلَا مَنَعَةَ. الْمَعْنَى فِي ذَلِكَ كُلِّهِ وَاحِدٌ. وَالْوَزَرُ فِي اللُّغَةِ: مَا يُلْجَأُ إِلَيْهِ مِنْ حِصْنٍ أَوْ جَبَلٍ أَوْ غَيْرِهِمَا، قَالَ الشَّاعِرُ:

Yani hücumu da kaçışı da güzel olan demektir. (كَلَّا) buyruğu: Yani kaçacak yer yoktur; dolayısıyla { كَلَّا } reddiyedir ve Yüce Allah'ın sözündendir. Sonra bu reddiyeyi açıklayarak şöyle buyurmuştur: { لَا وَزَرَ } yani cehennemden hiçbir sığınak yoktur. İbn Mes'ûd "Hiçbir kale yoktur", Hasan "Hiçbir dağ yoktur", İbn Abbâs "Hiçbir sığınak yoktur", İbn Cübeyr "Hiçbir kaçış ve kurtuluş yoktur" derdi. Bütün bunlarda anlam birdir. Vezer (الْوَزَرُ) kelimesi lügatte: Kale, dağ ve benzeri kendisine sığınılan şey demektir. Şair şöyle demiştir:

23432. Metin

لَعَمْرِي مَا لِلْفَتَى مِنْ وَزَرْ ... مِنَ الْمَوْتِ يُدْرِكُهُ وَالْكِبَرْ

Ömrüme yemin olsun ki, kendisini yakalayacak olan ölüm ve ihtiyarlıktan... Genç için hiçbir sığınak (vezer) yoktur.

23433. Metin

قَالَ السُّدِّيُّ: كَانُوا فِي الدُّنْيَا إِذَا فَزِعُوا تَحَصَّنُوا فِي الْجِبَالِ، فَقَالَ اللَّهُ لَهُمْ: لَا وَزَرَ يَعْصِمُكُمْ يَوْمَئِذٍ مِنِّي، قَالَ طَرَفَةُ:

Süddî dedi ki: Onlar dünyada korktukları zaman dağlara sığınırlardı; Allah da onlara: "O gün sizi benden koruyacak hiçbir sığınak yoktur" buyurdu. Tarafa şöyle demiştir:

23434. Metin

وَلَقَدْ تَعْلَمُ بَكْرٌ أَنَّنَا ... فَاضِلُو الرَّأْيِ وَفِي الرَّوْعِ وَزَرْ

Bekr [kabilesi] kesinlikle bilir ki biz... Üstün görüş sahibiyiz ve korku anında bir sığınağız (vezeriz).

23435. Metin

أَيْ مَلْجَأٌ لِلْخَائِفِ. وَيُرْوَى: وَقْرٌ. (إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ)

Yani korkan için bir sığınaktır. "Vakr (وَقْرٌ)" şeklinde de rivayet edilmiştir. (إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ) buyruğu:

23436. Metin

أَيِ الْمُنْتَهَى قَالَهُ قَتَادَةُ. نَظِيرُهُ: (وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى). وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ إِلَى رَبِّكَ الْمَصِيرُ وَالْمَرْجِعُ. قِيلَ: أَيِ الْمُسْتَقَرُّ فِي الْآخِرَةِ حَيْثُ يُقِرُّهُ اللَّهُ تَعَالَى، إِذْ هُوَ الْحَاكِمُ بَيْنَهُمْ. وَقِيلَ: إِنَّ كَلَّا مِنْ قَوْلِ الْإِنْسَانِ لِنَفْسِهِ إِذَا عَلِمَ أَنَّهُ لَيْسَ لَهُ مَفَرٌّ قَالَ لِنَفْسِهِ: كَلَّا لَا وَزَرَ. إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ. قوله تعالى: يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ

Yani varış yeridir; bunu Katâde söylemiştir. Bunun benzeri: (وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى) "Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir" ayetidir. İbn Mes'ûd: "Dönüş ve varış Rabbinedir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Yani ahirette karargâh, aralarında hüküm verecek olan Yüce Allah'ın yerleştireceği yerdir. { كَلَّا } lafzının insanın kendi nefsine hitabı olduğu da söylenmiştir; insan kendisi için kaçacak bir yer olmadığını anladığında kendi nefsine şöyle der: "Hayır, hiçbir sığınak yoktur. O gün varıp durulacak yer sadece Rabbinedir." Yüce Allah'ın: { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ } buyruğu:

23437. Metin

أَيْ يُخْبَرُ ابْنُ آدَمَ بَرًّا كَانَ أَوْ فَاجِرًا بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ

yani ister iyi ister kötü olsun Âdemoğluna { بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ }

23438. Metin

: أَيْ بِمَا أَسْلَفَ مِنْ عَمَلٍ سَيِّئٍ أَوْ صَالِحٍ، أَوْ أَخَّرَ مِنْ سُنَّةٍ سَيِّئَةٍ أَوْ صَالِحَةٍ يُعْمَلُ بِهَا بَعْدَهُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ. وَرَوَى مَنْصُورٌ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: يُنَبَّأُ بِأَوَّلِ عَمَلِهِ وَآخِرِهِ. وَقَالَهُ النَّخَعِيُّ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا: أَيْ بِمَا قَدَّمَ مِنَ الْمَعْصِيَةِ، وَأَخَّرَ من الطاعة. وهو قول قتادة.

: Yani işlediği kötü veya salih amelleriyle yahut geride bıraktığı ve kendisinden sonra amel edilecek olan kötü veya salih çığırla (sünnetle) [haber verilir]. Bunu İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd söylemiştir. Mansûr, Mücâhid'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: İlk ve son ameliyle haber verilir. Bunu en-Nehaî de söylemiştir. İbn Abbâs yine şöyle demiştir: Yani önden gönderdiği günahları ve ertelediği (yapmadığı) taatleriyle [haber verilir]. Bu, Katâde'nin de görüşüdür.1

23439. Metin

وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: بِما قَدَّمَ

İbn Zeyd dedi ki: { بِما قَدَّمَ }

23440. Metin

مِنْ أَمْوَالِهِ لِنَفْسِهِ وَأَخَّرَ

kendisi için önden infak ettiği malları, { وَأَخَّرَ } ise

23441. Metin

: خَلَّفَ لِلْوَرَثَةِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: يُنَبَّأُ بِمَا قَدَّمَ مِنْ فَرْضٍ، وَأَخَّرَ مِنْ فَرْضٍ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَهَذَا الْإِنْبَاءُ يَكُونُ فِي الْقِيَامَةِ عِنْدَ وَزْنِ الْأَعْمَالِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ الْمَوْتِ. قُلْتُ: وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ، لِمَا خَرَّجَهُ ابْنُ مَاجَهْ فِي سُنَنِهِ مِنْ حَدِيثِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنِي أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْأَغَرُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَحَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ عِلْمًا عَلِمَهُ وَنَشَرَهُ، وَوَلَدًا صَالِحًا تَرَكَهُ، أَوْ مُصْحَفًا وَرَّثَهُ أَوْ مَسْجِدًا بَنَاهُ، أَوْ بَيْتًا لِابْنِ السَّبِيلِ بَنَاهُ، أَوْ نَهْرًا أَجْرَاهُ، أَوْ صَدَقَةً أَخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِي صِحَّتِهِ وَحَيَاتِهِ تَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهِ) وَخَرَّجَهُ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ بِمَعْنَاهُ مِنْ حَدِيثِ قَتَادَةَ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (سَبْعٌ يَجْرِي أَجْرُهُنَّ لِلْعَبْدِ بَعْدَ مَوْتِهِ وَهُوَ فِي قَبْرِهِ: مَنْ عَلَّمَ عِلْمًا أَوْ أَجْرَى نَهْرًا أَوْ حَفَرَ بِئْرًا أَوْ غَرَسَ نَخْلًا أَوْ بَنَى مَسْجِدًا أَوْ وَرَّثَ مُصْحَفًا أَوْ تَرَكَ وَلَدًا يَسْتَغْفِرُ لَهُ بَعْدَ مَوْتِهِ) فَقَوْلُهُ: (بَعْدَ مَوْتِهِ وَهُوَ فِي قَبْرِهِ) نَصٌّ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ لَا يَكُونُ عِنْدَ الْمَوْتِ، وَإِنَّمَا يُخْبَرُ بِجَمِيعِ ذَلِكَ عِنْدَ وَزْنِ عَمَلِهِ، وَإِنْ كَانَ يُبَشَّرُ بِذَلِكَ فِي قَبْرِهِ. وَدَلَّ عَلَى هَذَا أَيْضًا قَوْلُهُ الْحَقُّ: وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقالَهُمْ وَأَثْقالًا مَعَ «١» أَثْقالِهِمْ [العنكبوت: ١٣] وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَمِنْ أَوْزارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ «٢» عِلْمٍ [النحل: ٢٥] وَهَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا فِي الْآخِرَةِ بَعْدَ وَزْنِ الْأَعْمَالِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَفِي الصَّحِيحِ: (مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً كَانَ لَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شي، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شي (.

: vârislere bıraktığı mallarıdır. Dahhâk dedi ki: Önden yaptığı farzlar ve geriye bıraktığı (yapmadığı) farzlar kendisine haber verilir. Kuşeyrî dedi ki: Bu haber verme, kıyamet gününde amellerin tartılması esnasında olur. Ölüm anında olması da caizdir. Derim ki: Birincisi daha açıktır; nitekim İbn Mâce'nin Sünen'inde ez-Zührî hadisinden rivayet ettiğine göre: Bana Ebû Abdillâh el-Eğarr, Ebû Hureyre'den tahdis etti; o dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: (إِنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَحَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ عِلْمًا عَلِمَهُ وَنَشَرَهُ، وَوَلَدًا صَالِحًا تَرَكَهُ، أَوْ مُصْحَفًا وَرَّثَهُ أَوْ مَسْجِدًا بَنَاهُ، أَوْ بَيْتًا لِابْنِ السَّبِيلِ بَنَاهُ، أَوْ نَهْرًا أَجْرَاهُ، أَوْ صَدَقَةً أَخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِي صِحَّتِهِ وَحَيَاتِهِ تَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهِ) "Ölümünden sonra müminin amellerinden ve hasenatından kendisine ulaşacak şeyler şunlardır: Öğrenip neşrettiği ilim, geride bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı mushaf, inşa ettiği mescit, yolcular için yaptığı ev, akıttığı nehir veya sıhhatli ve hayattayken malından çıkardığı sadaka; bunlar ölümünden sonra ona ulaşır." Hâfız Ebû Nuaym da bunu aynı anlamda Katâde hadisinden, o da Enes b. Mâlik'ten rivayet etmiştir; o dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: (سَبْعٌ يَجْرِي أَجْرُهُنَّ لِلْعَبْدِ بَعْدَ مَوْتِهِ وَهُوَ فِي قَبْرِهِ: مَنْ عَلَّمَ عِلْمًا أَوْ أَجْرَى نَهْرًا أَوْ حَفَرَ بِئْرًا أَوْ غَرَسَ نَخْلًا أَوْ بَنَى مَسْجِدًا أَوْ وَرَّثَ مُصْحَفًا أَوْ تَرَكَ وَلَدًا يَسْتَغْفِرُ لَهُ بَعْدَ مَوْتِهِ) "Kul kabrindeyken ölümünden sonra sevabı akmaya devam eden yedi şey vardır: İlim öğreten, nehir akıtan, kuyu kazan, hurma ağacı diken, mescit inşa eden, mushaf miras bırakan veya ölümünden sonra kendisine istiğfar edecek bir evlat bırakan." Dolayısıyla O'nun: "Ölümünden sonra o kabrindeyken" buyruğu, bunun ölüm anında olmayacağına, kabrinde bununla müjdelense bile bütün bunların ancak ameli tartıldığı zaman kendisine haber verileceğine açık bir delildir. Buna Hak Teâlâ'nın şu buyruğu da delalet eder: { وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقالَهُمْ وَأَثْقالًا مَعَ أَثْقالِهِمْ } “Ve onlar kendi yüklerini de kendi yükleriyle beraber başka yükleri de mutlaka taşıyacaklardır.” [Ankebût: 13] ve Yüce Allah'ın: { وَمِنْ أَوْزارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “Ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da...” [Nahl: 25] buyruğu. Bu da ancak ahirette ameller tartıldıktan sonra gerçekleşir. Doğrusunu Allah bilir. Sahîh'te şöyle geçmektedir: (مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً كَانَ لَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شي، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شي) "Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, onun ecri ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin ecri -onların ecirlerinden hiçbir şey eksilmeksizin- ona aittir. Kim de İslâm'da kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahı -onların günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin- onun üzerinedir."

23442. Metin

[سورة القيامة (٧٥): الآيات ١٤ الى ١٥]

[Kıyâme Suresi (75): 14-15. Âyetler]

23443. Metin

بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤) وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥)

{ بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤) وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥) } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir. Mazeretlerini ortaya koysa bile!”

23444. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ)

Yüce Allah'ın: { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir” buyruğuna gelince;

23445. Metin

قَالَ الْأَخْفَشُ: جَعَلَهُ هُوَ الْبَصِيرَةُ، كَمَا تَقُولُ لِلرَّجُلِ أَنْتَ حُجَّةٌ عَلَى نَفْسِكَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بَصِيرَةٌ

el-Ahfeş şöyle demiştir: [Allah], insanın bir adama: "Sen kendi aleyhine bir delilsin" demen gibi bizzat kendisini bir basiret (hüccet/delil) kılmıştır. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: { بَصِيرَةٌ }

23446. Metin

أَيْ شَاهِدٌ، وَهُوَ شُهُودُ جوارحه

Yani bir şahittir1; bu da uzuvlarının2

23447. Metin

عَلَيْهِ: يَدَاهُ بِمَا بَطَشَ بِهِمَا، وَرِجْلَاهُ بِمَا مَشَى عَلَيْهِمَا، وَعَيْنَاهُ بِمَا أَبْصَرَ بِهِمَا. وَالْبَصِيرَةُ: الشَّاهِدُ. وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ:

kendi aleyhine şahitlik etmesidir: İki eli yakalayıp tuttuklarına, iki ayağı üzerine yürüdüklerine ve iki gözü de gördüklerine [şahitlik eder]. el-Basîrah: Şahit demektir. el-Ferrâ şu beyti inşad etmiştir:

23448. Metin

كَأَنَّ عَلَى ذِي الْعَقْلِ عَيْنًا بَصِيرَةً ... بِمَقْعَدِهِ أَوْ مَنْظَرٍ هُوَ نَاظِرُهُ

Akıl sahibinin üzerinde sanki gören bir göz vardır, ... Oturduğu yerde yahut baktığı manzarada.

23449. Metin

يُحَاذِرُ حَتَّى يَحْسِبَ النَّاسَ كُلَّهُمْ ... مِنَ الْخَوْفِ لَا تَخْفَى عَلَيْهِمْ سَرَائِرُهُ

Korkudan ötürü bütün insanların ... Sırlarının kendilerine gizli kalmadığını sanacak derecede sakınır.

23450. Metin

وَدَلِيلُ هَذَا التَّأْوِيلِ مِنَ التَّنْزِيلِ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ «١» [النور: ٢٤]. وجاء تأنيث البصيرة لان المراد بالإنسان ها هنا الْجَوَارِحُ، لِأَنَّهَا شَاهِدَةٌ عَلَى نَفْسِ الْإِنْسَانِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: بَلِ الْجَوَارِحُ عَلَى نَفْسِ الْإِنْسَانِ بَصِيرَةٌ، قَالَ مَعْنَاهُ الْقُتَبِيُّ وَغَيْرُهُ. وَنَاسٌ يَقُولُونَ: هَذِهِ الْهَاءُ فِي قَوْلِهِ: بَصِيرَةٌ

Bu yorumun Kur'an'daki delili Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } “O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerine şahitlik edecektir.” [Nûr: 24]. el-Basîrah kelimesinin müennes gelmesi ise, buradaki insandan kastın uzuvlar olmasındandır; çünkü onlar insanın bizzat kendisi aleyhine şahittirler. Sanki O: "Bilakis uzuvlar insanın bizzat kendisi aleyhine basirettir (şahittir)" buyurmuş gibidir. Bunun anlamını el-Kutebî ve başkaları böyle açıklamıştır. Bazı kimseler de derler ki: O'nun { بَصِيرَةٌ } buyruğundaki bu [müenneslik] hâ'sı,

23451. Metin

هِيَ الَّتِي يُسَمِّيهَا أَهْلُ الْإِعْرَابِ هَاءَ الْمُبَالَغَةِ، كَالْهَاءِ فِي قَوْلِهِمْ: دَاهِيَةٌ وَعَلَّامَةٌ وَرَاوِيَةٌ. وَهُوَ قَوْلُ أَبِي عُبَيْدٍ. وَقِيلَ الْمُرَادُ بِالْبَصِيرَةِ الْكَاتِبَانِ اللَّذَانِ يَكْتُبَانِ مَا يَكُونُ مِنْهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ، يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ

nahiv ehlinin mübalağa hâ'sı diye isimlendirdikleri hâ'dır; tıpkı: 'dâhiye' (son derece zeki), 'allâme' (çok bilgili) ve 'râviye' (çok rivayet eden) sözlerindeki hâ gibidir. Bu, Ebû Ubeyd'in görüşüdür. Basîret ile insanın işlediği hayır yahut şerri yazan iki kâtibin (yazıcı meleğin) kastedildiği de söylenmiştir. Buna Yüce Allah'ın şu buyruğu delalet etmektedir: { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ }

23452. Metin

فِيمَنْ جَعَلَ الْمَعَاذِيرَ السُّتُورَ. وَهُوَ قَوْلُ السُّدِّيِّ وَالضَّحَّاكِ. وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ التَّفْسِيرِ: الْمَعْنَى بَلْ عَلَى الْإِنْسَانِ مِنْ نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ، أَيْ شَاهِدٌ فَحُذِفَ حَرْفُ الْجَرِّ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بَصِيرَةٍ نَعْتًا لِاسْمٍ مُؤَنَّثٍ فَيَكُونُ تَقْدِيرُهُ: بَلِ الْإِنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ عَيْنٌ بَصِيرَةٌ، وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ:

Bu, el-meâzîr kelimesini perdeler anlamında kabul edenlerin görüşüne göredir. Bu görüş es-Süddî ve ed-Dahhâk'a aittir. Tefsir ehlinden bazıları ise şöyle demiştir: Mana, 'bilakis insanın üzerinde bizzat kendisinden bir basiret yani şahit vardır' şeklindedir ve harf-i cer hazfedilmiştir. Basîrah kelimesinin müennes bir ismin sıfatı olması da caizdir; bu durumda takdiri şöyle olur: Bilakis insan kendi aleyhine gören bir gözdür (aynün basîratün). el-Ferrâ şu beyti inşad etmiştir:

23453. Metin

كَأَنَّ عَلَى ذِي الْعَقْلِ عَيْنًا بَصِيرَةً

Akıl sahibinin üzerinde sanki gören bir göz vardır.

23454. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ فِي قوله تعالى: بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

el-Hasan, Yüce Allah'ın: { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir” buyruğu hakkında şöyle demiştir:

23455. Metin

يَعْنِي بَصِيرٌ بِعُيُوبِ غَيْرِهِ، جَاهِلٌ بِعُيُوبِ نَفْسِهِ. (وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ)

Yani başkasının ayıplarını görür, kendi ayıplarından ise habersizdir. { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } “Mazeretlerini ortaya koysa bile!” buyruğuna gelince;

23456. Metin

أَيْ وَلَوْ أَرْخَى سُتُورَهُ. وَالسِّتْرُ بِلُغَةِ أَهْلِ الْيَمَنِ: مِعْذَارٌ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَقَالَ الشَّاعِرُ:

Yani perdelerini örtse bile. Perde, Yemen ehlinin lehçesinde mi'zârdır. Bunu ed-Dahhâk söylemiştir. Şair de şöyle demiştir:

23457. Metin

وَلَكِنَّهَا ضَنَّتْ بِمَنْزِلِ سَاعَةٍ ... عَلَيْنَا وَأَطَّتْ فَوْقَهَا بِالْمَعَاذِرِ

Fakat o, bir saatlik bir konaklamayı bize çok gördü ... Ve üzerine perdeleri indirip örttü.

23458. Metin

قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعَاذِرُ: السُّتُورُ، وَالْوَاحِدُ مِعْذَارٌ، أَيْ وَإِنْ أَرْخَى سِتْرَهُ، يُرِيدُ أَنْ يُخْفِيَ عَمَلَهُ، فَنَفْسُهُ شَاهِدَةٌ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: أَيْ وَلَوِ اعْتَذَرَ فَقَالَ لَمْ أَفْعَلْ شَيْئًا، لَكَانَ عَلَيْهِ مِنْ نَفْسِهِ مَنْ يَشْهَدُ عَلَيْهِ مِنْ جَوَارِحِهِ، فَهُوَ وَإِنِ اعْتَذَرَ وَجَادَلَ عَنْ نفسه، فعليه شاهد يكذب

ez-Zeccâc şöyle demiştir: el-Me‘âzir (الْمَعَاذِرُ), perdeler demektir; tekili mi'zârdır (مِعْذَار). Yani amelini gizlemek isteyerek perdesini örtse bile kendi nefsi onun aleyhine şahittir. Şöyle de denilmiştir: Yani mazeret beyan edip "Ben hiçbir şey yapmadım" dese bile, organlarından kendi aleyhine şahitlik edecek kimseler bulunacaktır. Dolayısıyla o, her ne kadar mazeret ileri sürse ve kendisini savunsa da aleyhinde yalanlayan1

23459. Metin

عُذْرَهُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَعَطَاءٌ وَالْفَرَّاءُ وَالسُّدِّيُّ أَيْضًا وَمُقَاتِلٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَيْ لَوْ أَدْلَى بِعُذْرٍ أَوْ حُجَّةٍ لَمْ يَنْفَعْهُ ذَلِكَ. نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ [غافر: ٥٢] وقوله: وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ [المرسلات: ٣٦] فَالْمَعَاذِيرُ عَلَى هَذَا: مَأْخُوذٌ مِنَ الْعُذْرِ، قَالَ الشَّاعِرُ:

bir şahit vardır. Bunu Mücâhid, Katâde, Saîd b. Cübeyr, Abdurrahman b. Zeyd, Ebu'l-Âliye, Atâ, el-Ferrâ, yine es-Süddî ve Mukâtil söylemiştir. Mukâtil şöyle demiştir: Yani bir mazeret veya bir delil öne sürse bile bu ona fayda vermez. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: { يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ } “O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez” [Mü'min: 52] ve: { وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ } “Ve onlara izin de verilmez ki mazeret beyan etsinler.” [Mürselât: 36]. Buna göre el-meâzîr, 'özür' (mazeret) kelimesinden alınmadır. Şair şöyle demiştir:

23460. Metin

وَإِيَّاكَ وَالْأَمْرُ الَّذِي إِنْ تَوَسَّعَتْ ... مَوَارِدُهُ ضَاقَتْ عَلَيْكَ الْمَصَادِرُ

Giriş yerleri genişlediğinde çıkış yolları sana daralacak ... Olan işten son derece sakın!

23461. Metin

فَمَا حَسَنٌ أَنْ يَعْذِرَ الْمَرْءُ نَفْسَهُ ... وَلَيْسَ لَهُ مِنْ سَائِرِ النَّاسِ عَاذِرُ

Diğer insanlardan kendisini mazur gören kimse yokken ... Kişinin kendi kendini mazur görmesi hoş bir şey değildir.

23462. Metin

وَاعْتَذَرَ رَجُلٌ إِلَى إِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ فَقَالَ لَهُ: قَدْ عَذَرْتُكَ غَيْرَ مُعْتَذِرٍ، إِنَّ الْمَعَاذِيرَ يَشُوبُهَا الْكَذِبُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ

Bir adam İbrâhim en-Nehaî'ye mazeret beyan etti, o da adama: "Mazeret beyan etmene gerek kalmadan seni mazur gördüm; şüphesiz mazeretlere yalan karışır" dedi. İbn Abbâs: { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } buyruğu hakkında,

23463. Metin

أَيْ لَوْ تَجَرَّدَ مِنْ ثِيَابِهِ. حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ. قُلْتُ: وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ الْإِدْلَاءُ بِالْحُجَّةِ وَالِاعْتِذَارُ مِنَ الذَّنْبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ النَّابِغَةِ:

yani elbiselerini çıkarsa bile, demiştir. Bunu el-Mâverdî nakletmiştir. Derim ki: En zahir olan, bunun delil öne sürmek ve günahtan dolayı mazeret beyan etmek olmasıdır. en-Nâbiğa'nın şu sözü de bu kabildendir:

23464. Metin

هَا إِنَّ ذِي عِذْرَةٌ إِلَّا تَكُنْ نَفَعَتْ ... فَإِنَّ صَاحِبَهَا مُشَارِكُ النَّكَدِ

İşte bu bir mazerettir, şayet fayda vermezse ... Şüphesiz onun sahibi sıkıntıya ortak olur.

23465. Metin

وَالدَّلِيلُ عَلَى هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى فِي الْكُفَّارِ وَاللَّهِ رَبِّنا مَا كُنَّا «١» مُشْرِكِينَ [الانعام: ٢٣] وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي الْمُنَافِقِينَ: يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ «٢» [المجادلة: ١٨]. وَفِي الصَّحِيحِ أَنَّهُ يَقُولُ: (يَا رَبِّ آمَنْتُ بِكَ وَبِكِتَابِكَ وَبِرَسُولِكَ، وَصَلَّيْتُ وَصُمْتُ وَتَصَدَّقْتُ، وَيُثْنِي بِخَيْرٍ مَا اسْتَطَاعَ) الْحَدِيثَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي" حم السَّجْدَةِ" «٣» وَغَيْرِهَا. وَالْمَعَاذِيرُ وَالْمَعَاذِرُ: جَمْعُ مَعْذِرَةٍ، وَيُقَالُ: عَذَرْتُهُ فِيمَا صَنَعَ أَعْذِرُهُ عُذْرًا وَعُذُرًا، والاسم المعذرة والعذري، قال الشاعر: «٤»

Buna delil, kâfirler hakkında Yüce Allah'ın: { وَاللَّهِ رَبِّنا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ } “Rabbimiz olan Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” [En'âm: 23] buyruğu ve münafıklar hakkında Yüce Allah'ın: { يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَما يَحْلِفُونَ لَكُمْ } “Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir” [Mücâdele: 18] buyruğudur. Sahîh'te geçtiğine göre o şöyle der: (يَا رَبِّ آمَنْتُ بِكَ وَبِكِتَابِكَ وَبِرَسُولِكَ، وَصَلَّيْتُ وَصُمْتُ وَتَصَدَّقْتُ، وَيُثْنِي بِخَيْرٍ مَا اسْتَطَاعَ) "Ey Rabbim! Sana, Kitabına ve Peygamberine inandım, namaz kıldım, oruç tuttum ve sadaka verdim" diyerek gücü yettiğince hayırla övgüde bulunur... hadisi. Bu, Hâ-Mîm es-Secde'de ve başka yerlerde geçmişti. el-Meâzîr ve el-meâzir, 'ma'ziret' kelimesinin çoğuludur. Yaptığı şeyde onu mazur gördüm anlamında Arapçada: "عَذَرْتُهُ فِيمَا صَنَعَ أَعْذِرُهُ عُذْرًا وَعُذُرًا" denilir. İsmi ma'ziret ve uzrâdır. Şair şöyle demiştir: (¬٤)

23466. Metin

إني حددت ولا عذري لمحدود

Şüphesiz ben sınırlandırıldım (engellendim)123; sınırlandırılmış bir kimse için mazeret yoktur.4

23467. Metin

وَكَذَلِكَ الْعِذْرَةُ وَهِيَ مِثْلُ الرِّكْبَةِ وَالْجِلْسَةِ، قَالَ النَّابِغَةُ:

Aynı şekilde 'el-ıdre' de böyledir; o da 'rikbe' ve 'cilse' veznindedir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:

23468. Metin

هَا إِنَّ تَا عِذْرَةٌ إِلَّا تَكُنْ نَفَعَتْ ... فَإِنَّ صَاحِبَهَا قَدْ تَاهَ فِي الْبَلَدِ «١»

İşte şu bir mazerettir, şayet fayda vermezse ... Şüphesiz onun sahibi memlekette şaşkınlığa düşmüştür. «١»

23469. Metin

وَتَضَمَّنَتْ هَذِهِ الْآيَةُ خَمْسَ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ. وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ

Bu ayet beş meseleyi içermektedir: Birincisi: Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ. وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } buyruğunda,

23470. Metin

: فِيهَا دَلِيلٌ عَلَى قَبُولِ إِقْرَارِ الْمَرْءِ عَلَى نَفْسِهِ، لِأَنَّهَا بِشَهَادَةٍ مِنْهُ عَلَيْهَا، قَالَ اللَّهُ ﷾: يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ [النور: ٢٤] وَلَا خِلَافَ فِيهِ، لِأَنَّهُ إِخْبَارٌ عَلَى وَجْهٍ تَنْتِفِي التُّهْمَةُ عَنْهُ، لِأَنَّ الْعَاقِلَ لَا يَكْذِبُ على نفسه، وهي المسألة: وَقَدْ قَالَ سُبْحَانَهُ فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ: وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ النَّبِيِّينَ لَما آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِما مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلى ذلِكُمْ إِصْرِي قالُوا أَقْرَرْنا قالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ «٢» [آل عمران: ٨١] ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صالِحاً وَآخَرَ «٣» سَيِّئاً [التوبة: ١٠٢] وَهُوَ فِي الْآثَارِ كَثِيرٌ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (اغْدُ يَا أُنَيْسُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا، فَإِنِ اعْتَرَفَتْ فَارْجُمْهَا). فَأَمَّا إِقْرَارُ الْغَيْرِ عَلَى الْغَيْرِ بِوَارِثٍ أَوْ دَيْنٍ فَقَالَ مَالِكٌ: الْأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِي الرَّجُلِ يَهْلِكُ وَلَهُ بَنُونَ، فَيَقُولُ أَحَدُهُمْ: إِنَّ أَبِي قَدْ أَقَرَّ أَنَّ فُلَانًا ابْنُهُ، أَنَّ ذَلِكَ النَّسَبَ لَا يَثْبُتُ بِشَهَادَةِ إِنْسَانٍ وَاحِدٍ، وَلَا يَجُوزُ إِقْرَارُ الَّذِي أَقَرَّ إِلَّا عَلَى نَفْسِهِ فِي حِصَّتِهِ مِنْ مَالِ أَبِيهِ، يُعْطَى الَّذِي شُهِدَ لَهُ قَدْرَ الدَّيْنِ «٤» الَّذِي يُصِيبُهُ مِنَ الْمَالِ الَّذِي فِي يَدِهِ. قَالَ مَالِكٌ: وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنْ يَهْلِكَ الرَّجُلُ وَيَتْرُكَ ابْنَيْنِ وَيَتْرُكَ سِتَّمِائَةِ دِينَارٍ، ثُمَّ يَشْهَدُ أَحَدُهُمَا بِأَنَّ أَبَاهُ الْهَالِكَ أَقَرَّ أَنَّ فُلَانًا ابْنُهُ، فَيَكُونُ عَلَى الَّذِي شَهِدَ لِلَّذِي اسْتَحَقَّ مِائَةُ دِينَارٍ، وَذَلِكَ نِصْفُ مِيرَاثِ الْمُسْتَلْحَقِ لَوْ لَحِقَ، وَإِنْ أَقَرَّ لَهُ الْآخَرُ أَخَذَ الْمِائَةَ الْأُخْرَى فَاسْتَكْمَلَ حَقَّهُ وَثَبَتَ نَسَبُهُ. وَهُوَ أَيْضًا بِمَنْزِلَةِ الْمَرْأَةِ تُقِرُّ بالدين على أبيها أو على زوجها

: kişinin kendi aleyhindeki ikrarının kabul edileceğine delil vardır. Çünkü bu, kişinin kendi aleyhine bir şahitliğidir. Nitekim Allah Azze ve Celle: { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } “O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edecektir.” [en-Nûr, 24] buyurmuştur. Bu hususta [âlimler arasında] hiçbir ihtilaf yoktur; zira bu, kendisinden töhmetin uzak olduğu bir tarzda haber vermektir. Çünkü akıllı bir kimse kendi aleyhine yalan söylemez. Bu [birinci] meseledir. Yüce [Allah] Kerîm Kitabı'nda şöyle buyurmuştur: { وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ النَّبِيِّينَ لَما آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِما مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلى ذلِكُمْ إِصْرِي قالُوا أَقْرَرْنا قالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ } “Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: ‘Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim; sonra beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. İkrar ettiniz ve bu husustaki ağır ahdimi kabul ettiniz mi?’ demişti. Onlar: ‘İkrar ettik’ demişlerdi. [Allah da] şöyle buyurmuştu: ‘O halde şahitlik edin, ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim.’”2 [Âl-i İmrân, 81]. Sonra Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: { وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صالِحاً وَآخَرَ سَيِّئاً } “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler; salih bir ameli kötü bir diğeriyle3 karıştırdılar.” [et-Tevbe, 102]. Bu [durum] rivayetlerde de pek çoktur. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « اغْدُ يَا أُنَيْسُ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا، فَإِنِ اعْتَرَفَتْ فَارْجُمْهَا » «Ey Üneys! Şu adamın karısına git; şayet [zinayı] itiraf ederse onu recmet!» buyurmuştur. Bir kimsenin bir başkası aleyhine bir vâris veya borç ikrarında bulunmasına gelince; Mâlik şöyle demiştir: 'Bizde üzerinde ittifak edilen uygulama şudur: Bir adam vefat edip geriye oğullar bıraksa ve onlardan biri: “Babam, falancanın kendi oğlu olduğunu ikrar etmişti” dese, bu nesep tek bir kişinin şahitliğiyle sabit olmaz. İkrarda bulunan kimsenin ikrarı ise ancak kendi aleyhine ve babasının malından kendi payı nispetinde geçerli olur. Lehine şahitlik edilen kimseye, elinde bulunan maldan kendisine düşecek borç4 miktarı verilir.' Mâlik şöyle demiştir: 'Bunun açıklaması şudur: Bir adam vefat etse ve geriye iki oğul ile altı yüz dinar bıraksa, sonra da bu iki oğuldan biri vefat eden babasının falancanın kendi oğlu olduğunu ikrar ettiğine şahitlik etse; şahitlik edenin, bu hakkı elde eden kimseye yüz dinar ödemesi gerekir. Bu miktar, nesebi iddia edilen kimsenin [nesebi babaya] katılmış olsaydı alacağı miras payının yarısıdır. Şayet diğeri de onun lehine ikrarda bulunursa diğer yüz dinarı da alır, böylece hakkını tamamlamış ve nesebi de sabit olmuş olur. Bu durum aynı zamanda, babasının veya kocasının aleyhine borç ikrarında bulunan kadının'

23471. Metin

وَيُنْكِرُ ذَلِكَ الْوَرَثَةُ، فَعَلَيْهَا أَنْ تَدْفَعَ إِلَى الَّذِي أَقَرَّتْ لَهُ قَدْرَ الَّذِي يُصِيبُهَا مِنْ ذَلِكَ الدَّيْنِ لَوْ ثَبَتَ عَلَى الْوَرَثَةِ كُلِّهِمْ، إِنْ كَانَتِ امْرَأَةً فَوَرِثَتِ الثُّمُنَ دَفَعَتْ إِلَى الْغَرِيمِ ثُمُنَ دَيْنِهِ، وَإِنْ كَانَتِ ابْنَةً وَرِثَتِ النِّصْفَ دَفَعَتْ إِلَى الْغَرِيمِ نِصْفَ دَيْنِهِ، عَلَى حِسَابِ هَذَا يَدْفَعُ إِلَيْهِ مَنْ أَقَرَّ لَهُ مِنَ النِّسَاءِ. الثَّالِثَةُ- لَا يَصِحُّ الْإِقْرَارُ إِلَّا مِنْ مُكَلَّفٍ، لَكِنْ بِشَرْطِ أَلَّا يَكُونَ مَحْجُورًا عَلَيْهِ، لِأَنَّ الْحَجْرَ يُسْقِطُ قَوْلَهُ إِنْ كَانَ لِحَقِّ نَفْسِهِ، فَإِنْ كَانَ لِحَقِّ غَيْرِهِ كَالْمَرِيضِ كَانَ مِنْهُ سَاقِطٌ، وَمِنْهُ جَائِزٌ. وَبَيَانُهُ فِي مَسَائِلِ الْفِقْهِ. وَلِلْعَبْدِ حَالَتَانِ فِي الْإِقْرَارِ: إِحْدَاهُمَا فِي ابْتِدَائِهِ، وَلَا خِلَافَ فِيهِ عَلَى الْوَجْهِ الْمُتَقَدِّمِ. وَالثَّانِيَةُ فِي انْتِهَائِهِ، وَذَلِكَ مِثْلَ إِبْهَامِ الْإِقْرَارِ، وَلَهُ صُوَرٌ كَثِيرَةٌ وَأُمَّهَاتُهَا سِتٌّ: الصُّورَةُ الاولى- أن يقول له عندي شي، قَالَ الشَّافِعِيُّ: لَوْ فَسَّرَهُ بِتَمْرَةٍ أَوْ كِسْرَةٍ قُبِلَ مِنْهُ. وَالَّذِي تَقْتَضِيهِ أُصُولُنَا أَنَّهُ لَا يُقْبَلُ إِلَّا فِيمَا لَهُ قَدْرٌ، فَإِذَا فَسَّرَهُ بِهِ قُبِلَ مِنْهُ وَحَلَفَ عَلَيْهِ. الصُّورَةُ الثَّانِيَةُ- أَنْ يُفَسِّرَ هَذَا بِخَمْرٍ أَوْ خِنْزِيرٍ أَوْ مَا لَا يَكُونُ مَالًا فِي الشَّرِيعَةِ: لَمْ يُقْبَلْ بِاتِّفَاقٍ وَلَوْ سَاعَدَهُ عَلَيْهِ الْمُقَرُّ لَهُ. الصُّورَةُ الثَّالِثَةُ- أَنْ يُفَسِّرَهُ بِمُخْتَلَفٍ فِيهِ مِثْلَ جِلْدِ الْمَيْتَةِ أَوْ سِرْقِينٍ أَوْ كَلْبٍ، [فَإِنَّ الْحَاكِمَ يَحْكُمُ عَلَيْهِ فِي ذَلِكَ بِمَا يَرَاهُ مِنْ رَدٍّ وَإِمْضَاءٍ «١»] فَإِنْ رَدَّهُ لَمْ يَحْكُمْ عَلَيْهِ حَاكِمٌ آخَرُ غَيْرُهُ بِشَيْءٍ، لِأَنَّ الْحُكْمَ قَدْ نَفَذَ بِإِبْطَالِهِ، وَقَالَ بَعْضُ أَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ: يَلْزَمُ الْخَمْرُ وَالْخِنْزِيرُ، وَهُوَ قَوْلٌ بَاطِلٌ. وَقَالَ أبو حنيفة: إذا قال له علي شي لَمْ يُقْبَلْ تَفْسِيرُهُ إِلَّا بِمَكِيلٍ أَوْ مَوْزُونٍ، لِأَنَّهُ لَا يَثْبُتُ فِي الذِّمَّةِ بِنَفْسِهِ إِلَّا هُمَا. وَهَذَا ضَعِيفٌ، فَإِنَّ غَيْرَهُمَا يَثْبُتُ فِي الذِّمَّةِ إِذَا وَجَبَ ذَلِكَ إِجْمَاعًا. الصُّورَةُ الرَّابِعَةُ- إِذَا قَالَ لَهُ: عِنْدِي مَالٌ قُبِلَ تَفْسِيرُهُ بِمَا لَا يَكُونُ مَالًا فِي الْعَادَةِ كَالدِّرْهَمِ وَالدِّرْهَمَيْنِ، مَا لَمْ يَجِئْ مِنْ قَرِينَةِ الْحَالِ مَا يَحْكُمُ عَلَيْهِ بِأَكْثَرَ مِنْهُ. الصُّورَةُ الْخَامِسَةُ- أَنْ يَقُولَ لَهُ: عِنْدِي مَالٌ كَثِيرٌ أَوْ عَظِيمٌ، فَقَالَ الشَّافِعِيُّ: يُقْبَلُ فِي الْحَبَّةِ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: لَا يُقْبَلُ إِلَّا فِي نِصَابِ الزَّكَاةِ. وَقَالَ عُلَمَاؤُنَا فِي ذَلِكَ أَقْوَالًا مُخْتَلِفَةً، مِنْهَا نِصَابُ السَّرِقَةِ وَالزَّكَاةِ وَالدِّيَةِ وَأَقَلُّهُ عِنْدِي نصاب السرقة،

[Diğer] vârisler bunu inkâr ederse, ikrarda bulunan kadının, o borç bütün vârisler aleyhine sabit olsaydı kendi payına düşecek miktar kadarını lehine ikrarda bulunduğu kimseye ödemesi gerekir. Eğer [ikrarda bulunan] kadın [eş] olup sekizde bir pay almışsa, alacaklıya borcunun sekizde birini öder; eğer kız olup yarısını miras almışsa, alacaklıya borcunun yarısını öder. Lehine ikrarda bulunulan kimseye, ikrarda bulunan kadınlar bu hesaba göre ödeme yaparlar. Üçüncüsü: İkrar ancak mükellef olandan sahih olur; fakat hacr (kısıtlılık) altında bulunmaması şarttır. Çünkü hacr, kendi hakkı için olursa sözünü düşürür (geçersiz kılar). Şayet hasta gibi başkasının hakkı için olursa, bir kısmı geçersiz, bir kısmı ise geçerli olur. Bunun açıklaması fıkıh meselelerindedir. İkrarda kulun iki hali vardır: Birincisi ikrarın başlangıcındadır ki, yukarıda geçtiği üzere bunda bir ihtilaf yoktur. İkincisi ise neticesindedir; bu da ikrarın müphem (kapalı) olması gibidir. Bunun pek çok şekli vardır ve en temel olanları altıdır: Birinci şekil: Kişinin 'Onun bende bir şeyi vardır' demesidir. eş-Şâfiî şöyle demiştir: Bunu bir hurma veya bir parça ekmekle açıklarsa kendisinden kabul edilir. Bizim usulümüzün gerektirdiği ise, ancak bir kıymeti olan şeyde kabul edileceğidir. Onu böyle açıkladığında kendisinden kabul edilir ve buna dair yemin eder. İkinci şekil: Bunu şarap, domuz veya şeriatta mal sayılmayan bir şey ile açıklamasıdır; lehine ikrarda bulunulan kimse buna muvafakat etse bile ittifakla kabul edilmez. Üçüncü şekil: Bunu meyte (leş) derisi, tezek veya köpek gibi hakkında ihtilaf bulunan bir şeyle açıklamasıdır; [hâkim bu hususta ret veya geçerli kılma yönünde uygun gördüğü şekilde hükmeder1]. Şayet reddederse, onun aleyhine başka hiçbir hâkim herhangi bir hüküm veremez; çünkü hüküm iptal edilerek kesinleşmiştir. eş-Şâfiî'nin bazı ashabı: 'Şarap ve domuz [ikrarı] bağlayıcı olur' demişlerdir ki bu batıl bir sözdür. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: 'Onun bende bir şeyi vardır' dediğinde, onun bu açıklaması ancak ölçekle ölçülen (mekîl) veya tartılan (mevzûn) bir şeyle kabul edilir; çünkü zimmette bizatihi sabit olan ancak bu ikisidir. Bu ise zayıftır; çünkü bunların dışındakiler de icma ile gerektiği takdirde zimmette sabit olur. Dördüncü şekil: 'Yanımda onun malı vardır' dediğinde, hâlin karinesinden bundan daha fazlasına hükmetmeyi gerektiren bir durum bulunmadıkça, bir dirhem veya iki dirhem gibi âdette mal sayılmayan bir şeyle açıklaması kabul edilir. Beşinci şekil: 'Yanımda onun çok veya büyük bir malı vardır' demesidir. eş-Şâfiî: 'Bir habbe (tane) ile [açıklaması bile] kabul edilir' demiştir. Ebû Hanîfe: 'Ancak zekât nisabıyla kabul edilir' demiştir. Âlimlerimiz bu hususta farklı görüşler beyan etmişlerdir; hırsızlık nisabı, zekât nisabı ve diyet nisabı bunlardandır. Bana göre bunun en azı hırsızlık nisabıdır,

23472. Metin

لِأَنَّهُ لَا يُبَانُ عُضْوُ الْمُسْلِمِ إِلَّا فِي مَالٍ عَظِيمٍ. وَبِهِ قَالَ أَكْثَرُ الْحَنَفِيَّةِ. وَمَنْ يَعْجَبُ فَيَتَعَجَّبُ لِقَوْلِ اللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ: إِنَّهُ لَا يُقْبَلُ فِي أَقَلَّ مِنَ اثْنَيْنِ وَسَبْعِينَ دِرْهَمًا. فَقِيلَ لَهُ: وَمِنْ أَيْنَ تَقُولُ ذَلِكَ؟ قَالَ: لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ «١» [التوبة: ٢٥] وَغَزَوَاتُهُ وَسَرَايَاهُ كَانَتِ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ. وَهَذَا لَا يَصِحُّ، لِأَنَّهُ أَخْرَجَ حُنَيْنًا مِنْهَا، وَكَانَ حَقُّهُ أَنْ يَقُولَ يُقْبَلُ فِي أَحَدٍ وَسَبْعِينَ، وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً [الأحزاب: ٤١]، وَقَالَ: لَا خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْواهُمْ [النساء: ١١٤]، وقال: وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَبِيراً [الأحزاب: ٦٨]. الصُّورَةُ السَّادِسَةُ- إِذَا قَالَ لَهُ: عِنْدِي عَشَرَةٌ أو مائة أو ألف، فَإِنَّهُ يُفَسِّرُهَا بِمَا شَاءَ وَيُقْبَلُ مِنْهُ، فَإِنْ قَالَ أَلْفُ دِرْهَمٍ أَوْ مِائَةٌ وَعَبْدٌ أَوْ مِائَةٌ وَخَمْسُونَ دِرْهَمًا فَإِنَّهُ يُفَسِّرِ الْمُبْهَمَ وَيُقْبَلُ مِنْهُ. وَبِهِ قَالَ الشَّافِعِيُّ: وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: إِنْ عَطَفَ عَلَى الْعَدَدِ الْمُبْهَمِ مَكِيلًا أَوْ مَوْزُونًا كَانَ تَفْسِيرًا، كَقَوْلِهِ: مِائَةٌ وَخَمْسُونَ دِرْهَمًا، لان الدرهم تفسير للخمسين، والخمسين تَفْسِيرٌ لِلْمِائَةِ. وَقَالَ ابْنُ خَيْرَانَ الْإِصْطَخْرِيُّ مِنْ أَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ: الدِّرْهَمُ لَا يَكُونُ تَفْسِيرًا فِي الْمِائَةِ وَالْخَمْسِينَ إِلَّا لِلْخَمْسِينَ خَاصَّةً وَيُفَسِّرُ هُوَ الْمِائَةَ بِمَا شَاءَ. الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ

çünkü Müslümanın bir uzvu ancak büyük bir mal sebebiyle kesilir. Hanefîlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Şaşacak olan kimse, Leys b. Sa'd'ın: 'Yetmiş iki dirhemden daha azında kabul edilmez' sözüne şaşar! Ona: 'Bunu nereden söylüyorsun?' denildiğinde şöyle demiştir: 'Çünkü Yüce Allah: { لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ } “Andolsun ki Allah size birçok yerde ve Huneyn gününde yardım etti” [Tevbe: 25] buyurmuştur; O'nun gazveleri ve seriyyeleri ise yetmiş iki taneydi.' Bu ise sahih değildir; çünkü o, Huneyn'i bunlardan hariç tutmuştur; oysa onun 'yetmiş birde kabul edilir' demesi gerekirdi. Nitekim Yüce Allah: { اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً } “Allah'ı çokça zikredin” [Ahzâb: 41] buyurmuş, { لَا خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْواهُمْ } “Onların gizli fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur” [Nisâ: 114] buyurmuş ve: { وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَبِيراً } “Onlara büyük bir lanetle lanet et” [Ahzâb: 68] buyurmuştur. Altıncı şekil: Ona: 'Yanımda on, yüz veya bin vardır' dediğinde, bunu dilediği şeyle açıklar ve kendisinden kabul edilir. Şayet 'bin dirhem' veya 'yüz [dirhem] ve bir köle' ya da 'yüz elli dirhem' derse, müphem olanı açıklar ve kendisinden kabul edilir. eş-Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Müphem sayıya ölçekli veya tartılı bir şey atfedilirse bu bir açıklama olur; tıpkı: 'yüz elli dirhem' sözü gibi; zira dirhem ellinin açıklamasıdır, elli de yüzün açıklamasıdır. eş-Şâfiî'nin ashabından İbn Hayrân el-İstahrî ise şöyle demiştir: Dirhem, yüz ellide ancak özellikle ellinin açıklaması olur, yüzü ise dilediği şeyle açıklar. Dördüncü mesele: Yüce Allah'ın: { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } buyruğudur.

23473. Metin

وَمَعْنَاهُ لَوِ اعْتَذَرَ بَعْدَ الْإِقْرَارِ لَمْ يُقْبَلْ مِنْهُ. وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فيمن رجع بعد ما أَقَرَّ فِي الْحُدُودِ الَّتِي هِيَ خَالِصُ حَقِّ اللَّهِ، فَقَالَ أَكْثَرُهُمْ مِنْهُمُ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ: يُقْبَلُ رُجُوعُهُ بَعْدَ الْإِقْرَارِ. وَقَالَ بِهِ مَالِكٌ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ، وَقَالَ فِي الْقَوْلِ الْآخَرِ: لَا يُقْبَلُ إِلَّا أَنْ يَذْكُرَ لِرُجُوعِهِ وَجْهًا صَحِيحًا. وَالصَّحِيحُ جَوَازُ الرُّجُوعِ مُطْلَقًا، لِمَا رَوَى الْأَئِمَّةُ مِنْهُمِ الْبُخَارِيِّ وَمُسْلِمٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ رد المقر بالزنى مِرَارًا أَرْبَعًا كُلَّ مَرَّةٍ يُعْرِضُ عَنْهُ، وَلَمَّا شَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ دَعَاهُ النَّبِيُّ ﷺ وَقَالَ: (أَبِكَ جُنُونٌ) قَالَ: لَا. قَالَ: (أُحْصِنْتَ) قَالَ: نَعَمْ. وَفِي حَدِيثِ الْبُخَارِيِّ: (لَعَلَّكَ قَبَّلْتَ أَوْ غَمَزْتَ أَوْ نَظَرْتَ). وَفِي النَّسَائِيِّ وَأَبِي دَاوُدَ: حَتَّى قَالَ لَهُ فِي الْخَامِسَةِ (أَجَامَعْتَهَا) «٢» قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: (حَتَّى غَابَ ذَلِكَ مِنْكَ فِي ذَلِكَ مِنْهَا) قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: (كَمَا يَغِيبُ الْمِرْوَدُ فِي الْمُكْحُلَةِ وَالرِّشَاءُ فِي الْبِئْرِ). قَالَ: نَعَمْ. ثُمَّ قال: (هل تدري ما الزنى) قَالَ: نَعَمْ، أَتَيْتُ مِنْهَا حَرَامًا مِثْلَ مَا يَأْتِي الرَّجُلُ مِنْ أَهْلِهِ حَلَالًا. قَالَ: (فَمَا تريد مني)؟

Bunun anlamı, ikrardan sonra mazeret beyan etse bile bunun kendisinden kabul edilmeyeceğidir. Âlimler, sırf Allah hakkı olan hadlerde ikrarda bulunduktan sonra ikrarından dönen kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe dahil onların çoğunluğu şöyle demiştir: İkrardan sonra [ikrarından] dönmesi kabul edilir. Mâlik de iki görüşünden birinde bunu söylemiştir. Diğer görüşünde ise: 'Dönüşü için geçerli bir gerekçe belirtmedikçe kabul edilmez' demiştir. Sahih olan ise, mutlak olarak [ikrardan] dönmenin caiz olduğudur; çünkü Buhârî ve Müslim'in de aralarında bulunduğu imamların rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, zinayı ikrar eden kimseyi her defasında ondan yüz çevirerek dört defa geri çevirmiştir. Kendi aleyhine dört defa şahitlik edince Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu çağırmış ve: « أَبِكَ جُنُونٌ » «Sende delilik var mı?» buyurmuştur. [Adam:] 'Hayır' demiştir. [Peygamber:] « أُحْصِنْتَ » «Evlendin mi (muhsan mısın)?» buyurmuş; o da: 'Evet' demiştir. Buhârî'nin hadisinde: « لَعَلَّكَ قَبَّلْتَ أَوْ غَمَزْتَ أَوْ نَظَرْتَ » «Belki de öpmüş, göz kırpmış veya bakmışsındır» buyurmuştur. Nesâî ve Ebû Dâvûd'da ise beşincisinde ona: « أَجَامَعْتَهَا » «Onunla cinsel ilişkide bulundun mu?»2 buyurmuş; adam: 'Evet' demiştir. [Peygamber:] « حَتَّى غَابَ ذَلِكَ مِنْكَ فِي ذَلِكَ مِنْهَا » «Seninki, onunki içinde kaybolup gidinceye kadar mı?» buyurmuş; adam: 'Evet' demiştir. [Peygamber:] « كَمَا يَغِيبُ الْمِرْوَدُ فِي الْمُكْحُلَةِ وَالرِّشَاءُ فِي الْبِئْرِ » «Sürme milinin sürmedanda ve kova ipinin kuyuda kaybolduğu gibi mi?» buyurmuş; adam: 'Evet' demiştir. Sonra: « هَلْ تَدْرِي مَا الزِّنَى » «Zinanın ne olduğunu biliyor musun?» buyurmuş; o da: 'Evet, bir erkeğin eşine helal olarak yaklaştığı gibi ben de ona haram olarak yaklaştım' demiştir. [Peygamber:] « فَمَا تُرِيدُ مِنِّي » «Peki benden ne istiyorsun?» buyurmuştur.

23474. Metin

قَالَ: أُرِيدُ أَنْ تُطَهِّرَنِي. قَالَ: فَأَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ. قَالَ التِّرْمِذِيُّ وَأَبُو دَاوُدَ: فَلَمَّا وَجَدَ مَسَّ الْحِجَارَةِ فَرَّ يَشْتَدُّ»

o da: 'Beni temizlemeni istiyorum' demiştir. Bunun üzerine onun hakkında emretmiş ve recmedilmiştir. Tirmizî ve Ebû Dâvûd der ki: Taşların dokunuşunu hissedince koşarak kaçtı,

23475. Metin

، فَضَرَبَهُ رَجُلٌ بِلَحْيِ جَمَلٍ، وَضَرَبَهُ النَّاسُ حَتَّى مَاتَ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (هَلَّا تَرَكْتُمُوهُ) وَقَالَ أَبُو دَاوُدَ وَالنَّسَائِيُّ: لِيَتَثَبَّتَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَأَمَّا لِتَرْكِ حَدٍّ فَلَا. وَهَذَا كُلُّهُ طَرِيقٌ لِلرُّجُوعِ وَتَصْرِيحٌ بِقَبُولِهِ. وَفِي قَوْلِهِ ﵇: (لَعَلَّكَ قَبَّلْتَ أَوْ غَمَزْتَ) إِشَارَةٌ إِلَى قَوْلِ مَالِكٍ: إِنَّهُ يُقْبَلُ رُجُوعُهُ إِذَا ذَكَرَ وَجْهًا. الْخَامِسَةُ- وَهَذَا فِي الْحُرِّ الْمَالِكِ لِأَمْرِ نَفْسِهِ، فَأَمَّا الْعَبْدُ فَإِنَّ إِقْرَارَهُ لَا يَخْلُو مِنْ أَحَدِ قِسْمَيْنِ: إِمَّا أَنْ يُقِرَّ عَلَى بَدَنِهِ، أَوْ عَلَى مَا فِي يَدِهِ وَذِمَّتِهِ، فَإِنْ أَقَرَّ عَلَى مَا فِي بَدَنِهِ فِيمَا فِيهِ عُقُوبَةٌ مِنَ الْقَتْلِ فَمَا دُونَهُ نَفَذَ ذَلِكَ عَلَيْهِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ: لَا يُقْبَلُ ذَلِكَ مِنْهُ، لِأَنَّ بَدَنَهُ مُسْتَغْرَقٌ لِحَقِ السَّيِّدِ، وَفِي إِقْرَارِهِ إِتْلَافُ حُقُوقِ السَّيِّدِ فِي بَدَنِهِ، وَدَلِيلِنَا قَوْلُهُ ﷺ: (مَنْ أَصَابَ مِنْ هَذِهِ الْقَاذُورَاتِ شيئا فليستتر بستر الله، فإن من يبدلنا صَفْحَتَهُ نُقِمْ عَلَيْهِ الْحَدَّ (. الْمَعْنَى: أَنَّ مَحَلَّ الْعُقُوبَةِ أَصْلُ الْخِلْقَةِ، وَهِيَ [الدُّمْيَةُ «٢»] فِي الْآدَمِيَّةِ، وَلَا حَقَّ لِلسَّيِّدِ فِيهَا، وَإِنَّمَا حَقُّهُ فِي الْوَصْفِ وَالتَّبَعِ، وَهِيَ الْمَالِيَّةُ الطَّارِئَةُ عَلَيْهِ، أَلَا تَرَى أَنَّهُ لَوْ أَقَرَّ بِمَالٍ لَمْ يُقْبَلْ، حَتَّى قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: إِنَّهُ لَوْ قَالَ سَرَقْتُ هَذِهِ السِّلْعَةَ أَنَّهُ لَمْ تُقْطَعْ يَدُهُ وَيَأْخُذُهَا الْمُقَرُّ لَهُ. وَقَالَ عُلَمَاؤُنَا: السِّلْعَةُ لِلسَّيِّدِ وَيُتْبَعُ الْعَبْدُ بِقِيمَتِهَا إِذَا عُتِقَ، لِأَنَّ مَالَ الْعَبْدِ لِلسَّيِّدِ إِجْمَاعًا، فَلَا يُقْبَلُ قَوْلُهُ فِيهِ وَلَا إِقْرَارُهُ عَلَيْهِ، لَا سِيَّمَا وَأَبُو حَنِيفَةَ يَقُولُ: إِنَّ الْعَبْدَ لَا مِلْكَ لَهُ وَلَا يَصِحُّ أَنْ يَمْلِكَ وَلَا يُمَلِّكَ، وَنَحْنُ وَإِنْ قُلْنَا إِنَّهُ يَصِحُّ تَمَلُّكُهُ. وَلَكِنَّ جَمِيعَ مَا فِي يَدِهِ لِسَيِّدِهِ بِإِجْمَاعٍ عَلَى الْقَوْلَيْنِ. وَاللَّهُ أعلم.

bunun üzerine bir adam ona bir deve çene kemiğiyle vurdu, insanlar da ölene kadar ona vurdular. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: (هَلَّا تَرَكْتُمُوهُ) "Onu bıraksaydınız ya!" buyurdu. Ebû Dâvûd ve Nesâî şöyle demiştir: Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem durumunu iyice araştırsın diye [böyle buyurmuştur], yoksa haddi terk etmek için değil. Bütün bunlar ikrardan dönüşe bir yoldur ve bunun kabul edileceğine dair açık bir ifadedir. O'nun aleyhisselâm: (لَعَلَّكَ قَبَّلْتَ أَوْ غَمَزْتَ) "Belki öptün veya dokundun" buyruğunda ise Mâlik'in: 'Geçerli bir sebep zikrettiğinde dönüşü kabul edilir' sözüne bir işaret vardır. Beşincisi: Bu durum kendi işine malik olan hür kimse hakkındadır. Köleye gelince, onun ikrarı iki kısımdan biri olmaktan hali değildir: Ya kendi bedeni aleyhine ikrarda bulunur ya da elindekiler ve zimmetindekiler aleyhine. Şayet kendi bedeni aleyhine ölüm ve daha aşağısı bir ceza gerektiren şeylerde ikrarda bulunursa, bu onun aleyhine geçerli olur. Muhammed b. el-Hasan şöyle demiştir: Bu ondan kabul edilmez; çünkü onun bedeni efendisinin hakkıyla meşguldür ve onun ikrarında efendisinin onun bedenindeki haklarını telef etmek vardır. Bizim delilimiz ise O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem şu buyruğudur: (مَنْ أَصَابَ مِنْ هَذِهِ الْقَاذُورَاتِ شيئا فليستتر بستر الله، فإن من يبدلنا صَفْحَتَهُ نُقِمْ عَلَيْهِ الْحَدَّ) "Kim bu pisliklerden bir şey işlerse Allah'ın örtüsüyle örtünsün; zira kim bize yüzünü açığa vurursa ona haddi uygularız." Anlamı şudur: Cezanın mahalli hilkatin aslıdır; o da insanlıktaki cesettir ve efendinin bunda bir hakkı yoktur. Efendinin hakkı ancak sıfatta ve tâbî olandadır; o da ona sonradan gelen mal olma vasfıdır. Görmez misin ki bir mal ikrar etse kabul edilmez; hatta Ebû Hanîfe: 'Şu malı çaldım' dese elinin kesilmeyeceğini ve lehine ikrarda bulunulan kimsenin malı alacağını söylemiştir. Âlimlerimiz ise şöyle demiştir: Mal efendinindir, köle ise azat edildiğinde kıymeti karşılığında takip edilir; çünkü kölenin malı icma ile efendisinindir; dolayısıyla onun bu konudaki sözü ve aleyhindeki ikrarı kabul edilmez. Özellikle de Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Kölenin hiçbir mülkiyeti yoktur; ne malik olması ne de mülk edinmesi sahihtir. Bizler onun mülk edinebilmesinin sahih olduğunu söylesek de iki görüşe göre de icma ile elindeki her şey efendisinindir. Doğrusunu Allah bilir.

23476. Metin

[سورة القيامة (٧٥): الآيات ١٦ الى ٢١]

[Kıyâme Suresi (75): 16-21. Âyetler]

23477. Metin

لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (١٧) فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (١٨) ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ (١٩) كَلاَّ بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ (٢٠)

{ لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (١٧) فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (١٨) ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ (١٩) كَلاَّ بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ (٢٠) } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et. Sonra şüphe yok ki onu açıklamak da bize aittir. Hayır! Doğrusu siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz.”

23478. Metin

وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (٢١)

{ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (٢١) } “Ve ahireti terk ediyorsunuz.”

23479. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ)

Yüce Allah'ın: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma” buyruğuna gelince;

23480. Metin

فِي التِّرْمِذِيِّ: عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ يُحَرِّكُ بِهِ لِسَانَهُ، يُرِيدُ أَنْ يَحْفَظَهُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﵎: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ

Tirmizî'de Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine Kur'an indiği zaman onu ezberlemek isteğiyle dilini kımıldatırdı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma” ayetini indirdi.

23481. Metin

قَالَ: فَكَانَ يُحَرِّكُ بِهِ شَفَتَيْهِ. وَحَرَّكَ سُفْيَانُ شَفَتَيْهِ. قَالَ أَبُو عِيسَى: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. وَلَفْظُ مُسْلِمٍ عَنِ ابْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يُعَالِجُ مِنَ التَّنْزِيلِ شِدَّةً، كَانَ يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ، فَقَالَ لِي ابْنُ عَبَّاسٍ: أَنَا أُحَرِّكُهُمَا كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُحَرِّكُهُمَا، فَقَالَ سَعِيدٌ: أَنَا أُحَرِّكُهُمَا كَمَا كَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يُحَرِّكُهُمَا، فَحَرَّكَ شَفَتَيْهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ. إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ

[İbn Abbâs] dedi ki: Dudaklarını kımıldatırdı. Süfyân da dudaklarını kımıldattı. Ebû Îsâ şöyle dedi: Bu hasen-sahih bir hadistir. Müslim'in lafzında ise İbn Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy inişinde büyük bir meşakkat çeker, dudaklarını kımıldatırdı. İbn Abbâs bana: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kımıldattığı gibi ben de onları kımıldatıyorum" dedi. Saîd de: "İbn Abbâs'ın kımıldattığı gibi ben de onları kımıldatıyorum" dedi ve dudaklarını kımıldattı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ. إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir” ayetini indirdi.

23482. Metin

قَالَ جَمْعَهُ فِي صَدْرِكَ ثُمَّ تَقْرَؤُهُ فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ

Dedi ki: Onu senin göğsünde toplamak, sonra da senin onu okumandır. { فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ } “O halde biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et”

23483. Metin

قَالَ فَاسْتَمِعْ لَهُ وَأَنْصِتْ. ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ نَقْرَأَهُ، قَالَ: فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا أَتَاهُ جِبْرِيلُ ﵉ اسْتَمَعَ، وَإِذَا انْطَلَقَ جِبْرِيلُ ﵇ قَرَأَهُ النَّبِيُّ ﷺ كما أقرأه، خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ أَيْضًا. وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ [طه: ([١١٤) وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». وَقَالَ عَامِرٌ الشَّعْبِيُّ: إِنَّمَا كَانَ يَعْجَلُ بِذِكْرِهِ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ مِنْ حُبِّهِ لَهُ، وَحَلَاوَتِهِ فِي لِسَانِهِ، فَنُهِيَ عَنْ ذَلِكَ حَتَّى يَجْتَمِعَ، لِأَنَّ بَعْضَهُ مُرْتَبِطٌ بِبَعْضٍ، وَقِيلَ: كَانَ ﵇ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ حَرَّكَ لِسَانَهُ مَعَ الْوَحْيِ مَخَافَةَ أَنْ يَنْسَاهُ، فَنَزَلَتْ وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ [طه: ١١٤] ونزل: سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنْسى [الأعلى: ٦] وَنَزَلَ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ

Dedi ki: Onu dinle ve sus! Sonra onu okutmak da bize aittir. Dedi ki: Bundan sonra Cibrîl aleyhisselâm geldiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dinler, Cibrîl aleyhisselâm gittiğinde ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Cibrîl'in kendisine okuttuğu gibi okurdu. Bunu Buhârî de tahric etmiştir. Bu ayetin benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ } “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme” [Tâhâ: 114]. Bu daha önce geçmişti. Âmir eş-Şa'bî şöyle demiştir: O, Kur'an indiğinde ona olan sevgisinden ve dilindeki tatlılığından dolayı onu hemen zikretmekte acele ederdi; bir kısmı diğerine bağlı olduğu için bir araya toplanana kadar bundan nehyedildi. Şöyle de denilmiştir: O aleyhisselâm üzerine vahiy indiğinde unutma korkusuyla vahiy ile birlikte dilini kımıldatırdı; bunun üzerine: { وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ } “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme” [Tâhâ: 114] indi, { سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنْسى } “Sana okutacağız da sen asla unutmayacaksın” [A'lâ: 6] indi ve: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ } “Onunla dilini kımıldatma” indi.

23484. Metin

قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: وقُرْآنَهُ

Bunu İbn Abbâs söylemiştir: { وَقُرْآنَهُ }

23485. Metin

أَيْ وَقِرَاءَتُهُ عَلَيْكَ. وَالْقِرَاءَةُ وَالْقُرْآنُ فِي قَوْلِ الْفَرَّاءِ مَصْدَرَانِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ

Yani sana okunması [bize aittir]. el-Ferrâ'nın sözüne göre el-kırâeh ile el-kur'ân mastardırlar. Katâde ise: { فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ }

23486. Metin

أَيْ فَاتَّبِعْ شَرَائِعَهُ وَأَحْكَامَهُ. وَقَوْلُهُ: (ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ) أَيْ تَفْسِيرَ مَا فِيهِ مِنَ الْحُدُودِ وَالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ، قَالَهُ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَ مَا فِيهِ مِنَ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ وَتَحْقِيقِهِمَا. وَقِيلَ: أَيْ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ نُبَيِّنَهُ بِلِسَانِكَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا قَالَ ابن عباس: أي إن

Yani onun şeriatlarına ve hükümlerine uy. Yüce Allah'ın: { ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ } “Sonra şüphesiz onu açıklamak da bize aittir”1 buyruğu; yani onun içindeki hadlerin, helalin ve haramın tefsiri [bize aittir] demektir; bunu Katâde söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Sonra şüphesiz onun içindeki vaad ve tehdidi açıklamak ve her ikisini gerçekleştirmek bize aittir. Şöyle de denilmiştir: Yani onu senin dilinle beyan etmek bize aittir. Yüce Allah'ın: { كَلَّا } “Hayır!” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani şüphesiz

23487. Metin

أَبَا جَهْلٍ لَا يُؤْمِنُ بِتَفْسِيرِ الْقُرْآنِ وَبَيَانِهِ. وَقِيلَ: أَيْ (كَلَّا) لَا يُصَلُّونَ وَلَا يُزَكُّونَ يُرِيدُ كُفَّارَ مَكَّةَ. بَلْ تُحِبُّونَ أَيْ بَلْ تُحِبُّونَ يَا كُفَّارَ أَهْلِ مَكَّةَ الْعاجِلَةَ أَيِ الدَّارَ الدُّنْيَا وَالْحَيَاةَ فِيهَا وَتَذَرُونَ أَيْ تَدَعُونَ الْآخِرَةَ وَالْعَمَلَ لَهَا. وَفِي بَعْضِ التَّفْسِيرِ قَالَ: الْآخِرَةُ الْجَنَّةُ. وَقَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالْكُوفِيُّونَ بَلْ تُحِبُّونَ وَتَذَرُونَ بِالتَّاءِ فِيهِمَا عَلَى الْخِطَابِ وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ، قَالَ: وَلَوْلَا الْكَرَاهَةُ لِخِلَافِ هَؤُلَاءِ الْقُرَّاءِ لَقَرَأْتُهَا بِالْيَاءِ، لِذِكْرِ الْإِنْسَانِ قَبْلَ ذَلِكَ. الْبَاقُونَ بِالْيَاءِ عَلَى الْخَبَرِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي حَاتِمٍ، فَمَنْ قَرَأَ بِالْيَاءِ فَرَدًّا عَلَى قَوْلِهِ تعالى: يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ

Ebû Cehil Kur'an'ın tefsirine ve beyanına iman etmez. Şöyle de denilmiştir: Yani { كَلَّا } "hayır", namaz kılmaz ve zekât vermezler; bununla Mekke kâfirlerini kastetmektedir. { بَلْ تُحِبُّونَ } yani ey Mekke ehlinin kâfirleri, bilakis siz seversiniz { الْعاجِلَةَ } yani dünya yurdunu ve oradaki hayatı, { وَتَذَرُونَ } yani terk edip bırakırsınız { الْآخِرَةَ } ahireti ve onun için amel etmeyi. Bazı tefsirlerde: Ahiret cennettir, denilmiştir. Medine ehli ve Kûfeliler her iki kelimeyi de muhatap kipi olarak tâ harfiyle { بَلْ تُحِبُّونَ } ve { وَتَذَرُونَ } şeklinde okumuşlardır ve Ebû Ubeyd bunu tercih etmiştir. O şöyle demiştir: 'Şayet bu kurrâlara muhalefet etmenin mekruhluğu olmasaydı, daha önce insanın zikredilmiş olmasından ötürü onu yâ ile okurdum.' Geriye kalanlar ise haber sigasıyla yâ ile okumuşlardır ki Ebû Hâtim'in tercihi de budur. Yâ ile okuyan kimse bunu Yüce Allah'ın: { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ }

23488. Metin

[القيامة: ١٣] وَهُوَ بِمَعْنَى النَّاسِ. وَمَنْ قَرَأَ بِالتَّاءِ فَعَلَى أَنَّهُ وَاجَهَهُمْ بِالتَّقْرِيعِ، لِأَنَّ ذَلِكَ أَبْلَغُ فِي الْمَقْصُودِ، نَظِيرُهُ: إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلًا

[Kıyâme: 13] buyruğuna döndürmüştür; o da insanlar anlamındadır. Tâ ile okuyan kimse ise onları doğrudan azarlamayla karşı karşıya getirmeyi esas almıştır; çünkü bu, maksadı ifade etmede daha etkilidir. Bunun benzeri: { إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلًا } “Şüphesiz bunlar peşin olanı (dünyayı) severler ve arkalarındaki ağır bir günü terk ederler”

23489. Metin

«١» [الإنسان: ٢٧].

«١» [İnsân: 27] ayetidir.

23490. Metin

[سورة القيامة (٧٥): الآيات ٢٢ الى ٢٥]

[Kıyâme Suresi (75): 22-25. Âyetler]

23491. Metin

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ (٢٢) إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ (٢٣) وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ باسِرَةٌ (٢٤) تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ (٢٥)

{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ (٢٢) إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ (٢٣) وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ باسِرَةٌ (٢٤) تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ (٢٥) } “O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar, Rablerine bakarlar. O gün birtakım yüzler de asıktır; bellerini bükecek bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.”

23492. Metin

قَوْلِهِ تَعَالَى: (وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ. إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ) الْأُوَلُ مِنَ النَّضْرَةِ الَّتِي هِيَ الْحُسْنُ وَالنِّعْمَةُ. وَالثَّانِي مِنَ النَّظَرِ أَيْ وُجُوهُ الْمُؤْمِنِينَ مُشْرِقَةٌ حَسَنَةٌ نَاعِمَةٌ، يُقَالُ: نَضَرَهُمُ اللَّهُ يَنْضُرُهُمْ نَضْرَةً وَنَضَارَةً وَهُوَ الْإِشْرَاقُ وَالْعَيْشُ وَالْغِنَى، وَمِنْهُ الْحَدِيثُ (نَضَّرَ «٢» اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا). إِلى رَبِّها إِلَى خَالِقِهَا وَمَالِكِهَا (ناظِرَةٌ) أَيْ تَنْظُرُ إِلَى رَبِّهَا عَلَى هَذَا جُمْهُورُ الْعُلَمَاءِ. وَفِي الْبَابِ حَدِيثُ صُهَيْبٍ خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ وَقَدْ مَضَى فِي (يُونُسَ) عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: (لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ) «٣». وَكَانَ ابْنُ عُمَرَ يَقُولُ: أَكْرَمُ أَهْلِ الْجَنَّةِ عَلَى اللَّهِ مَنْ يَنْظُرُ إِلَى وَجْهِهِ غُدْوَةً وَعَشِيَّةً، ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ. إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ وَرَوَى يَزِيدُ النَّحْوِيُّ عَنْ عِكْرِمَةَ قَالَ: تَنْظُرُ إِلَى رَبِّهَا نَظَرًا. وَكَانَ الْحَسَنُ يَقُولُ: نُضِّرَتْ وجوههم ونظروا إلى ربهم.

Yüce Allah'ın: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ. إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar, Rablerine bakarlar.”1 buyruğundaki [kelimelerden] birincisi; güzellik ve nimet anlamına gelen en-nadra (النَّضْرَة) kelimesindendir. İkincisi ise en-nazar (النَّظَر: bakmak) kelimesindendir. Yani müminlerin yüzleri aydınlık, güzel ve tazedir. [Arapçada]: “نَضَرَهُمُ اللَّهُ يَنْضُرُهُمْ نَضْرَةً وَنَضَارَةً” denilir ki bu; aydınlık, refah içinde yaşamak ve zenginlik demektir. « نَضَّرَ2 اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا » «Benim sözümü işitip de onu belleyen kimsenin Allah yüzünü ağartsın (ona güzellik ve tazelik versin).» hadisi de bu köktendir. { إِلى رَبِّها } Yaratanına ve Mâlikine, { ناظِرَةٌ } yani “Rablerine bakarlar” [demektir]. İlim ehlinin çoğunluğu (cumhûr) bu görüştedir. Bu hususta Müslim'in tahrîc ettiği Suheyb hadisi bulunmaktadır; bu hadis Yûnus [Suresi]'nde Yüce Allah'ın: { لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ } “Güzel davrananlara daha güzeli ve fazlası vardır.”3 buyruğunun [açıklamasında] geçmişti. İbn Ömer şöyle derdi: “Cennet ehlinin Allah katında en değerlisi, sabah akşam O'nun vechine (Zâtına) bakan kimsedir.” Sonra şu ayeti okudu: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ. إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar, Rablerine bakarlar.” Yezîd en-Nahvî'nin İkrime'den rivayet ettiğine göre o: “Rablerine [bizzat] nazar ederek bakarlar” demiştir. Hasan[-ı Basrî] de şöyle derdi: “Yüzleri tazelenip güzelleşmiştir ve Rablerine bakmışlardır.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.