Yûnus Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5270. Metin

(مكية، [إلا الآيات ٤٠ و ٩٤ و ٩٥ و ٩٦ فمدنية] وهي مائة وتسع آيات [نزلت بعد الإسراء] ) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

(Mekkîdir, [40, 94, 95 ve 96. ayetler müstesnadır, bunlar Medenîdir], yüz dokuz ayettir [İsrâ'dan sonra inmiştir].) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

5271. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ١ الى ٢]

[Yûnus Suresi (10): 1 ila 2. Ayetler]

5272. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

5273. Metin

الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (١) أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً أَنْ أَوْحَيْنا إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هذا لَساحِرٌ مُبِينٌ (٢)

{ الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (١) أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً أَنْ أَوْحَيْنا إِلى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قالَ الْكافِرُونَ إِنَّ هذا لَساحِرٌ مُبِينٌ (٢) } “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir. (1) İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için yüksek bir makam (sadakat mertebesi) olduğunu müjdele diye içlerinden bir adama vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu? İnkârcılar: «Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür» dediler. (2)”

5274. Metin

الر تعديد للحروف على طريق التحدي. وتِلْكَ آياتُ الْكِتابِ إشارة إلى ما تضمنته السورة من الآيات والكتاب السورة. والْحَكِيمِ ذو الحكمة لاشتماله عليها ونطقه بها.

{ الر } meydan okuma yoluyla harflerin tek tek sayılmasıdır. { تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ } surenin içerdiği ayetlere işarettir; "el-Kitâb" ise surenin kendisidir. { الْحَكِيمِ } hikmeti içerdiği ve onu dile getirdiği için hikmet sahibi demektir.

5275. Metin

أو وصف بصفة محدثة. قال الأعشى:

Veyahut sonradan ihdas edilmiş bir vasıfla vasıflanmıştır. el-A‘şâ şöyle demiştir:

5276. Metin

وَغَرِيبَةٍ تَأْتِى المُلُوكَ حَكِيمَة … قَدْ قُلْتُهَا لِيُقَالَ مَنْ ذَا قَالَهَا «١»

Nice hikmetli ve nadide söz krallara ulaşır … "Bunu kim söyledi?" densin diye söylemişimdir onu «١»

5277. Metin

الهمزة لإنكار التعجب والتعجيب منه. وأَنْ أَوْحَيْنا اسم كان، وعجباً: خبرها. وقرأ ابن مسعود: عجب، فجعله اسماء وهو نكرة وأَنْ أَوْحَيْنا خبراً وهو معرفة، كقوله:

Baştaki hemze, hayret etmeyi ve hayrete düşmeyi yermek içindir. { أَنْ أَوْحَيْنا } ifadesi { كانَ }'nin ismi, { عَجَباً } ise haberidir. İbn Mes‘ûd ise { عجب } şeklinde okumuş ve onu nekre (belirsiz) olduğu halde isim, { أَنْ أَوْحَيْنا } ifadesini de marife (belirli) olduğu halde haber yapmıştır; tıpkı şu sözde olduğu gibi:

5278. Metin

يَكُونُ مِزَاجَهَا عَسَلٌ وَمَاء «٢»

...katkısı bal ve su olur.2

5279. Metin

والأجود أن تكون «كان» تامّة، وأن أوحينا بدلا من عجب. فإن قلت: فما معنى اللام في قوله أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً؟ وما هو الفرق بينه وبين قولك: أكان عند الناس عجباً؟ قلت: معناه أنهم جعلوه لهم أعجوبة يتعجبون منها، ونصبوه علماً لهم يوجهون نحوه استهزاءهم وإنكارهم، وليس في عند الناس هذا المعنى، والذي تعجبوا منه أن يوحى إلى بشر، وأن يكون رجلا من أفناء رجالهم «١» دون عظيم من عظمائهم، فقد كانوا يقولون: العجب أنّ الله لم يجد رسولا يرسله إلى الناس إلا يتيم أبى طالب، وأن يذكر لهم البعث وينذر بالنار ويبشر بالجنة، وكل واحد من هذه الأمور ليس بعجب، لأنّ الرسل المبعوثين إلى الأمم لم يكونوا إلا بشر مثلهم. وقال الله تعالى قُلْ لَوْ كانَ فِي الْأَرْضِ مَلائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّماءِ مَلَكاً رَسُولًا وإرسال الفقير أو اليتيم ليس بعجب أيضاً، لأنّ الله تعالى إنما يختار من استحق الاختيار، لجمعه أسباب الاستقلال بما اختير له من النبوّة. والغنى والتقدّم في الدنيا ليس من تلك الأسباب في شيء وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى والبعث للجزاء على الخير والشر هو الحكمة العظمى، فكيف يكون عجباً؟ إنما العجب العجيب والمنكر في العقول تعطيل الجزاء أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ أن هي المفسرة، لأنّ الإيحاء فيه معنى القول. ويجوز أن تكون المخففة من الثقيلة، وأصله: أنه أنذر الناس، على معنى: أن الشأن قولنا أنذر الناس. وأَنَّ لَهُمْ الباء معه محذوف قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ أى سابقة وفضلا ومنزلة رفيعة «٢» . فإن قلت: لم سميت السابقة

En uygun olanı, { كان } lafzının tam fiil, { أَنْ أَوْحَيْنا } ifadesinin de { عَجَباً } kelimesinden bedel olmasıdır. Eğer: "{ أَكانَ لِلنَّاسِ عَجَباً } ifadesindeki lâm harf-i cerrinin anlamı nedir? Bununla 'أكان عند الناس عجباً' (İnsanların nezdinde şaşılacak bir şey mi oldu?) sözün arasındaki fark nedir?" dersen, derim ki: Bunun anlamı, onu kendileri için şaşırıp durdukları acayip bir şey kılmaları ve alayları ile inkârlarını kendisine yönelttikleri dikili bir hedef haline getirmeleridir. 'İnsanların nezdinde' ifadesinde ise bu anlam yoktur. Şaşırdıkları şey ise bir beşere vahyedilmesi ve [bu beşerin] ileri gelen büyüklerinden biri değil de halktan/sıradan adamlardan biri olmasıdır.1 Nitekim şöyle diyorlardı: "Şaşılacak şey şu ki; Allah, insanlara gönderecek Ebû Tâlib'in yetiminden başka bir elçi bulamadı mı?" [Yine şaşırdıkları diğer hususlar] onlara yeniden dirilişi hatırlatması, cehennem ateşiyle uyarması ve cennetle müjdelemesidir. Bu hususların hiçbiri şaşılacak bir şey değildir; çünkü ümmetlere gönderilen elçiler de kendileri gibi ancak birer beşer idiler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { قُلْ لَوْ كانَ فِي الْأَرْضِ مَلائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّماءِ مَلَكاً رَسُولًا } “De ki: 'Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.'” Fakir veya yetim birinin elçi gönderilmesi de şaşılacak bir şey değildir; zira Allah Teâlâ ancak kendisi için seçildiği peygamberlik görevini layıkıyla üstlenme sebeplerini kendisinde topladığı için bu seçilmeyi hak eden kimseyi seçer. Zenginlik ve dünyada ileri olmak ise bu sebeplerden hiçbir şey teşkil etmez: { وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى } “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınız ne de evlatlarınızdır.” İyiliğe ve kötülüğe karşılık verilmesi için diriltilmek ise en büyük hikmettir; o halde nasıl şaşılacak bir şey olabilir? Asıl şaşılacak olan ve akılların inkâr edeceği şey, karşılığın boşa çıkarılmasıdır. { أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ } ayetindeki { أن }, müfessiredir (açıklama edatıdır); çünkü vahyetmek (îhâ) fiilinde 'söz' anlamı vardır. Bunun muhaffefe (şeddesi hafifletilmiş 'enne') olması da caizdir; aslı 'أنه أنذر الناس' olup "mesele ve durum şudur ki: İnsanları uyar! dedik" manasındadır. { وَأَنَّ لَهُمْ } ifadesinin başındaki 'bâ' harf-i cerri hazfedilmiştir. { قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ } yani [kendileri için] bir öncelik, bir fazilet ve yüce bir makam [vardır].2 Eğer: "Önceliğe niçin

5280. Metin

قدما؟ قلت: لما كان السعى والسبق بالقدم، سميت المسعاة الجميلة والسابقة قدما، كما سميت النعمة يداً لأنها تعطى باليد، وباعاً لأنّ صاحبها يبوع بها، فقيل: لفلان قدم في الخير. وإضافته إلى صدق دلالة على زيادة فضل، وأنه من السوابق العظيمة وقيل: مقام صدق إِنَّ هذا إن هذا الكتاب وما جاء به محمد لَساحِرٌ ومن قرأ: لساحر، فهذا إشارة إلى رسول الله ﷺ، وهو دليل عجزهم واعترافهم به وإن كانوا كاذبين في تسميته سحراً. وفي قراءة أبىّ: ما هذا إلا سحر.

kadem (ayak) denilmiştir?" dersen, derim ki: Çaba göstermek ve öne geçmek ayak ile olduğu için, güzel çabaya ve önceliğe kadem (ayak) adı verilmiştir; nitekim nimete elle verildiği için el (yed), sahibinin onunla kollarını açması sebebiyle arşın (bâ‘) denmesi ve "falancanın hayırda bir ayağı (önceliği) vardır" denilmesi gibi. Bunun "sıdk" kelimesine izafe edilmesi ise faziletin fazlalığına ve onun büyük önceliklerden olduğuna delalet eder. Doğruluk makamı olduğu da söylenmiştir. { إِنَّ هذا } şüphesiz bu Kitap ve Muhammed'in getirdiği şeyler, { لَساحِرٌ } büyücüdür. 'لساحر' (büyücüdür) şeklinde okuyana göre ise bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir işarettir. Bu, onu büyü olarak isimlendirmelerinde yalancı olsalar dahi, acizliklerinin ve bunu itiraf etmelerinin bir delilidir. Übeyy'in kıraatinde ise: 'ما هذا إلا سحر' (Bu ancak bir büyüdür) şeklindedir.

5281. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ٣ الى ٤]

[Yûnus Suresi (10): 3 ila 4. Ayetler]

5282. Metin

إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ما مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٣) إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذابٌ أَلِيمٌ بِما كانُوا يَكْفُرُونَ (٤)

{ إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ما مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٣) إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذابٌ أَلِيمٌ بِما كانُوا يَكْفُرُونَ (٤) } “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, işi yönetip düzene koyandır. O'nun izni olmaksızın hiçbir şefaatçi şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur; öyleyse O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? (3) Hepinizin dönüşü O'nadır. Bu, Allah'ın hak bir vaadidir. Şüphesiz O, yaratılışı başlatır, sonra iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu tekrar diriltir. İnkâr edenlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (4)”

5283. Metin

يُدَبِّرُ يقضى ويقدر على حسب مقتضى الحكمة ويفعل ما يفعل المتحرى للصواب الناظر في أدبار الأمور وعواقبها، لئلا يلقاه ما يكره آخراً. والْأَمْرَ أمر الخلق كله وأمر ملكوت السموات والأرض والعرش. فإن قلت: ما موقع هذه الجملة؟ قلت:

{ يُدَبِّرُ } hikmetin gereğine göre hükmeder, takdir eder ve sonunda hoşlanmayacağı bir durumla karşılaşmamak için işlerin arkasını ve akıbetini gözeten, doğruyu arayan kimsenin yaptığını yapar. { الْأَمْرَ } ise bütün yaratılmışların işi ile göklerin, yerin ve Arş'ın melekûtunun işidir. Eğer: "Bu cümlenin [metindeki] yeri nedir?" dersen, derim ki:

5284. Metin

قد دل بالجملة قبلها على عظمة شأنه وملكه بخلق السموات والأرض، مع بسطتها واتساعها في وقت يسير، وبالاستواء على العرش، وأتبعها هذه الجملة لزيادة الدلالة على العظمة وأنه لا يخرج أمر من الأمور من قضائه وتقديره، وكذلك قوله ما مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ دليل على العزة والكبرياء، كقوله يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وذلِكُمُ إشارة إلى المعلوم بتلك العظمة، أى ذلك العظيم «١» الموصوف بما وصف به هو ربكم، وهو الذي يستحق منكم العبادة فَاعْبُدُوهُ وحده ولا تشركوا به بعض خلقه من ملك أو إنسان، فضلا عن جماد لا يضر ولا ينفع أَفَلا تَذَكَّرُونَ فإن أدنى التفكر والنظر ينبهكم على الخطأ فيما أنتم عليه إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً أى لا ترجعون في العاقبة إلا إليه فاستعدوا للقائه وَعْدَ اللَّهِ مصدر مؤكد لقوله إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ وحَقًّا مصدر مؤكد لقوله وَعْدَ اللَّهِ. إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ استئناف معناه التعليل لوجوب المرجع إليه، وهو أنّ الغرض ومقتضى الحكمة بابتداء الخلق وإعادته هو جزاء المكلفين على أعمالهم. وقرئ: أنه يبدؤ

[Cenâb-ı Hak] bundan önceki cümleyle gökleri ve yeri -büyüklük ve genişliklerine rağmen- kısa bir sürede yaratmasıyla ve Arş'a istivâ etmesiyle şanının ve mülkünün yüceliğine delalet etmiş; azamete olan delaleti artırmak ve hiçbir işin O'nun kaza ve takdirinin dışına çıkamayacağını bildirmek için de bu cümleyi onun peşine getirmiştir. Aynı şekilde { ما مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ } “O'nun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez” âyeti de, { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ } “Ruh ve meleklerin saf saf duracağı o günde, Rahmân'ın izin verdiği kimseden başkası konuşamaz” âyeti gibi [Allah'ın] izzet ve kibriyâsına delildir. { ذلِكُمُ } lafzı ise anılan bu azametle bilinen zâta bir işarettir. Yani bu vasıflarla nitelenen o yüce Zât1 sizin Rabbinizdir ve sizden ibadete lâyık olan yalnızca O'dur. { فَاعْبُدُوهُ } “O halde O'na kulluk edin”, yani yalnızca O'na ibadet edin; zarar da fayda da vermeyen bir cansız varlık şöyle dursun, melek veya insan olsun yaratılmışlardan hiçbirini O'na ortak koşmayın. { أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”; zira en ufak bir tefekkür ve basiret, içinde bulunduğunuz hatayı size fark ettirir. { إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً } “Hepinizin dönüşü O'nadır”; yani nihayetinde ancak O'na döneceksiniz, öyleyse O'nunla karşılaşmaya hazırlanın. { وَعْدَ اللَّهِ } “[Bu] Allah'ın vaadidir” ifadesi, { إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ } cümlesini pekiştiren bir mastardır (mef‘ûl-i mutlak). { حَقًّا } “gerçek olarak” lafzı ise { وَعْدَ اللَّهِ } ifadesini pekiştiren bir mastardır. { إِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ } “Şüphesiz O, yaratmayı başlatır, sonra onu tekrar eder” ifadesi, O'na dönüşün zorunluluğunu gerekçelendiren yeni bir başlangıç (isti'nâf) cümlesidir. Bu gerekçe de şudur: Yaratmayı başlatmanın ve onu iade etmenin gayesi ve hikmetin gereği, mükelleflere amellerinin karşılığını vermektir. [İnnehu yerine] { أنه يبدؤ } şeklinde de okunmuştur;

5285. Metin

الخلق، بمعنى لأنه. أو هو منصوب بالفعل الذي نصب وعد الله: أى وعد الله وعداً بدأ الخلق ثم إعادته. والمعنى: إعادة الخلق بعد بدئه. وقرئ: وعد الله، على لفظ الفعل. ويبدئ، من أبدأ. ويجوز أن يكون مرفوعاً بما نصب حقا، أى حقّ حقا بدأ الخلق، كقوله:

{ الخلق } şeklinde 'çünkü O' manasında da okunmuştur. Veyahut "va‘dallâh"ı nasbeden fiil ile nasbedilmiştir: Yani Allah yaratılışı başlatmayı ve sonra onu iade etmeyi vadetti. Mana: Yaratılışın başlamasından sonra tekrar diriltilmesidir. Fiil lafzıyla { وعد الله } şeklinde de okunmuştur. { ويبدئ } şeklinde 'ebde'e' fiilinden de okunmuştur. { حقا } lafzını nasbeden amil ile merfû olması da caizdir; yani yaratılışın başlaması kesin olarak hak oldu, tıpkı şu sözde olduğu gibi:

5286. Metin

أَحَقَّا عِبَادَ اللَّهِ أَنْ لَسْتُ جَائِياً … وَلَا ذَاهِباً إلّا عَلَىَّ رَقِيبُ «١»

Gerçekten hak mıdır ey Allah'ın kulları, benim hiçbir yere gelip … gidememem, illaki üzerimde bir gözetleyici olması? «١»

5287. Metin

وقرئ: حق أنه يبدؤ الخلق، كقولك: حق أنّ زيداً منطلق بِالْقِسْطِ بالعدل، وهو متعلق بيجزى. والمعنى: ليجزيهم بقسطه ويوفيهم أجورهم. أو بقسطهم وبما أقسطوا وعدلوا ولم يظلموا حين آمنوا وعملوا صالحاً، لأنّ الشرك ظلم. قال الله تعالى إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ والعصاة ظلام أنفسهم، وهذا أوجه، لمقابلة قوله بِما كانُوا يَكْفُرُونَ.

'Hakku innehu yebdeü'l-halk' (Zeyd'in gidişi hak oldu/kesinleşti demen gibi) şeklinde de okunmuştur. { بِالْقِسْطِ } adaletle demektir ve { ليجزى } fiiline müteallıktır. Mana: Onlara adaletiyle karşılık versin ve ecirlerini tastamam ödesin. Yahut onların adaletiyle, iman edip salih amel işlediklerinde zulmetmeyip adaleti yerine getirmeleriyle; zira şirk bir zulümdür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür.” Günahkârlar da kendi nefislerine zulmedenlerdir. Bu görüş, { بِما كانُوا يَكْفُرُونَ } buyruğunun karşılığı olması bakımından daha uygundur.

5288. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٥]

[Yûnus Suresi (10): 5. Ayet]

5289. Metin

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ ما خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥)

{ هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ ما خَلَقَ اللَّهُ ذلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥) } “Güneşi bir aydınlık, ayı da bir nur kılan; yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye aya menziller takdir eden O'dur. Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklamaktadır. (5)”

5290. Metin

الياء في ضِياءً منقلبة عن واو ضوء لكسرة ما قبلها. وقرئ: ضئاء بهمزتين بينهما ألف على القلب، بتقديم اللام على العين، كما قيل في عاق: عقا. والضياء أقوى من النور وَقَدَّرَهُ وقدّر القمر. والمعنى وقدّر مسيره مَنازِلَ أو قدّره ذا منازل، كقوله تعالى وَالْقَمَرَ قَدَّرْناهُ مَنازِلَ. وَالْحِسابَ وحساب الأوقات من الشهور والأيام والليالي ذلِكَ إشارة إلى المذكور أى ما خلقه إلا ملتبساً بالحق الذي هو الحكمة البالغة ولم يخلقه عبثاً. وقرئ: يفصل، بالياء.

{ ضِياءً } kelimesindeki yâ harfi, kendisinden önceki kesreden ötürü 'dav'' (ضوء) kelimesinin vâv'ından dönüşmüştür. Âk (عاق) için ‘akâ (عقا) denildiği gibi lâm harfinin ayn harfinden öne geçirilmesiyle kalb yapılarak, aralarında elif bulunan iki hemze ile { ضئاء } şeklinde de okunmuştur. Ziyâ (aydınlık), nûrdan daha güçlüdür. { وَقَدَّرَهُ } aya takdir koydu demektir. Mana; onun seyrini { مَنازِلَ } menziller olarak takdir etti, yahut Allah Teâlâ'nın { وَالْقَمَرَ قَدَّرْناهُ مَنازِلَ } “Aya da menziller takdir ettik” buyruğunda olduğu gibi onu menziller sahibi kıldı demektir. { وَالْحِسابَ } aylardan, günlerden ve gecelerden oluşan vakitlerin hesabını [bilesiniz diye]. { ذلِكَ } zikredilen şeylere işarettir; yani onu ancak yüce hikmetten ibaret olan hakka bitişik olarak yarattı ve onu boş yere yaratmadı. { يُفَصِّلُ } yâ ile de okunmuştur.

5291. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٦]

[Yûnus Suresi (10): 6. Ayet]

5292. Metin

إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ (٦)

{ إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ (٦) } “Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, sakınan bir topluluk için nice deliller vardır. (6)”

5293. Metin

خصّ المتقين لأنهم يحذرون العاقبة فيدعوهم الحذر إلى النظر والتدبر.

[Âyette] takva sahiplerini (sakınanları) tahsis etti (özel olarak zikretti); çünkü onlar âkıbetten sakınırlar, bu sakınma da onları [ibret nazarıyla] bakmaya ve derinlemesine düşünmeye sevk eder.1

5294. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ٧ الى ٨]

[Yûnus Suresi (10): 7 ila 8. Ayetler]

5295. Metin

إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا وَاطْمَأَنُّوا بِها وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آياتِنا غافِلُونَ (٧) أُولئِكَ مَأْواهُمُ النَّارُ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (٨)

{ إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا وَاطْمَأَنُّوا بِها وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آياتِنا غافِلُونَ (٧) أُولئِكَ مَأْواهُمُ النَّارُ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (٨) } “Şüphesiz bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve ayetlerimizden gafil olanlar var ya; (7) işte onların kazanmakta oldukları yüzünden varacakları yer ateştir. (8)”

5296. Metin

لا يَرْجُونَ لِقاءَنا لا يتوقعونه أصلا، ولا يخطرونه ببالهم لغفلتهم المستولية عليهم، المذهلة باللذات وحب العاجل عن التفطن للحقائق. أو لا يأملون حسن لقائنا كما يأمله السعداء أو لا يخافون سوء لقائنا الذي يجب أن يخاف وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا من الآخرة، وآثروا القليل الفاني على الكثير الباقي، كقوله تعالى أَرَضِيتُمْ بِالْحَياةِ الدُّنْيا مِنَ الْآخِرَةِ. وَاطْمَأَنُّوا بِها وسكنوا فيها سكون من لا يزعج عنها، فبنوا شديداً وأمّلوا بعيداً.

{ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا } bize kavuşmayı asla beklemezler, lezzetlerin ve peşin olan [dünya] sevgisinin hakikatleri kavramaktan alıkoyduğu üzerlerindeki baskın gaflet sebebiyle bunu akıllarına dahi getirmezler. Veyahut bahtiyar kimselerin umduğu gibi güzel bir kavuşmayı ummazlar veya korkulması gereken kötü karşılaşmamızdan korkmazlar. { وَرَضُوا بِالْحَياةِ الدُّنْيا } ahirete karşılık dünya hayatına razı oldular ve Allah Teâlâ'nın { أَرَضِيتُمْ بِالْحَياةِ الدُّنْيا مِنَ الْآخِرَةِ } “Ahirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz?” buyruğunda olduğu gibi az ve fani olanı çok ve baki olana tercih ettiler. { وَاطْمَأَنُّوا بِها } oradan hiç çıkarılmayacak birinin yerleşmesi gibi oraya yerleştiler, sağlam binalar yapıp uzun emellere kapıldılar.

5297. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ٩ الى ١٠]

[Yûnus Suresi (10): 9 ila 10. Ayetler]

5298. Metin

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٩) دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ (١٠)

{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٩) دَعْواهُمْ فِيها سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ (١٠) } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince, imanları sebebiyle Rableri onları doğru yola eriştirir; Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar. (9) Oradaki duaları: «Sübhaneke Allahümme (Seni tenzih ederiz Allah'ım!)», birbirlerine esenlik dilekleri: «Selâm», dualarının sonu ise: «El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur)» demektir. (10)”

5299. Metin

يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ يسدّدهم بسبب إيمانهم للاستقامة «١» على سلوك السبيل المؤدّى إلى الثواب، ولذلك جعل تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ بيانا له وتفسيرا، لأنّ التمسك بسبب السعادة كالوصول إليها. ويجوز أن يريد: يهديهم في الآخرة بنور إيمانهم إلى طريق الجنة، كقوله تعالى يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ يَسْعى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ ومنه الحديث: «إنّ المؤمن إذا خرج من قبره صوّر له عمله في صورة حسنة، فيقول له: أنا عملك، فيكون له نوراً وقائداً إلى الجنة. والكافر إذا خرج من قبره صوّر له عمله في صورة سيئة فيقول له: أنا عملك، فينطلق به حتى يدخله النار «٢» » فإن قلت: فلقد دلت هذه الآية على أنّ الإيمان الذي يستحق به العبد الهداية والتوفيق والنور يوم القيامة، هو إيمان مقيد، وهو الإيمان المقرون بالعمل الصالح.

{ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمانِهِمْ } “İmanları sebebiyle Rableri onları doğru yola eriştirir” [ifadesinin anlamı]: İmanları sebebiyle onları sevaba ulaştıran yolda yürümek üzere istikamete1 muvaffak kılar. İşte bundan dolayı { تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ } “altlarından ırmaklar akar” [ifadesini] buna bir açıklama ve tefsir kılmıştır; zira saadetin sebebine sarılmak, bizzat ona ulaşmak gibidir. Şöyle kastetmiş olması da caizdir: Ahirette imanlarının nuruyla onları cennet yoluna iletir; nitekim Allah Teâlâ: { يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ يَسْعى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ } “Mümin erkeklerle mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken gördüğün gün...” buyurmuştur. Şu hadis de bu kabildendir: « إِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا خَرَجَ مِنْ قَبْرِهِ صُوِّرَ لَهُ عَمَلُهُ فِي صُورَةٍ حَسَنَةٍ، فَيَقُولُ لَهُ: أَنَا عَمَلُكَ، فَيَكُونُ لَهُ نُوراً وَقَائِداً إِلَى الْجَنَّةِ. وَالْكَافِرُ إِذَا خَرَجَ مِنْ قَبْرِهِ صُوِّرَ لَهُ عَمَلُهُ فِي صُورَةٍ سَيِّئَةٍ فَيَقُولُ لَهُ: أَنَا عَمَلُكَ، فَيَنْطَلِقُ بِهِ حَتَّى يُدْخِلَهُ النَّارَ » «Mümin kabrinden çıktığı zaman ameli ona güzel bir surette temessül ettirilir ve ona: 'Ben senin amelinim' der; böylece onun için bir nur ve cennete doğru bir kılavuz olur. Kâfir de kabrinden çıktığı zaman ameli ona çirkin bir surette temessül ettirilir ve ona: 'Ben senin amelinim' der; ardından onu alıp götürür, nihayet ateşe sokar.»2 Eğer: "Bu ayet, kulun kıyamet gününde hidayet, tevfik ve nura liyakat kazanmasını sağlayan imanın mukayyet bir iman olduğuna, yani salih amelle birlikte bulunan iman olduğuna delalet etmiştir...

5300. Metin

والإيمان الذي لم يقرن بالعمل الصالح فصاحبه لا توفيق له ولا نور. قلت: الأمر كذلك. ألا ترى كيف أوقع الصلة مجموعا فيها بين الإيمان والعمل، كأنه قال: إنّ الذين جمعوا بين الإيمان والعمل الصالح، ثم قال: بإيمانهم، أى بإيمانهم هذا المضموم إليه العمل الصالح، وهو بين واضح لا شبهة فيه دَعْواهُمْ دعاؤهم، لأن «اللهمّ» نداء لله ومعناه: اللهمّ إنا نسبحك، كقول القانت في دعاء القنوت: اللهمّ إياك نعبد ولك نصلى ونسجد. ويجوز أن يراد بالدعاء: العبادة وَأَعْتَزِلُكُمْ وَما تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ على معنى أن لا تكليف في الجنة ولا عبادة، وما عبادتهم إلا أن يسبحوا الله ويحمدوه، وذلك ليس بعبادة، إنما يلهمونه فينطقون به تلذذاً بلا كلفة، كقوله تعالى وَما كانَ صَلاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِلَّا مُكاءً وَتَصْدِيَةً. وَآخِرُ دَعْواهُمْ وخاتمة دعائهم الذي هو التسبيح أَنِ يقولوا الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ. ومعنى وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ أنّ بعضهم يحيى بعضا بالسلام. وقيل: هي تحية الملائكة إياهم، إضافة للمصدر إلى المفعول. وقيل: تحية الله لهم. وأن هي المخففة من الثقيلة، وأصله: أنه الحمد لله، على أن الضمير للشأن، كقوله:

Salih amelle birlikte olmayan imanın sahibine gelince, onun için ne bir tevfik ne de bir nur vardır" dersen; derim ki: Durum aynen öyledir. Görmez misin sıla cümlesini nasıl iman ile ameli bir araya getirerek kurmuştur; sanki 'Şüphesiz iman ile salih ameli birleştirenler' demiş, ardından da { بِإِيمانِهِمْ } yani 'kendisine salih amel eklenmiş olan bu imanları sebebiyle' buyurmuştur ki bu durum gayet açık ve şüphesizdir. { دَعْواهُمْ } onların duasıdır; çünkü 'Allahümme' Allah'a bir nidadır ve manası: 'Allah'ım, seni tenzih ederiz' demektir, tıpkı kunut okuyan kimsenin kunut duasında: 'Allah'ım, yalnız sana ibadet eder, senin için namaz kılar ve secde ederiz' demesi gibi. Dua ile ibadetin kastedilmiş olması da caizdir: { وَأَعْتَزِلُكُمْ وَما تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Sizden ve Allah'tan başka taptığınız şeylerden uzaklaşıyorum” ayetinde olduğu gibi. Bu, cennette mükellefiyet ve ibadet bulunmadığı manasındadır; onların ibadeti ancak Allah'ı tesbih edip O'na hamdetmeleridir. Bu da bir ibadet değil, kendilerine ilham olunan ve hiçbir külfet olmaksızın lezzet alarak telaffuz ettikleri bir şeydir; nitekim Allah Teâlâ: { وَما كانَ صَلاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِلَّا مُكاءً وَتَصْدِيَةً } “Onların Beytullah yanındaki namazları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi” buyurmuştur. { وَآخِرُ دَعْواهُمْ } tesbihten ibaret olan dualarının sonu, { أَنِ } şunu söylemeleridir: { الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ }. { وَتَحِيَّتُهُمْ فِيها سَلامٌ } ifadesinin manası; birbirlerini selâm ile selamlamalarıdır. Bunun meleklerin onları selamlaması olduğu da söylenmiştir ki bu durumda mastarın mef'ûle izafetidir. Allah'ın onları selamlaması olduğu da söylenmiştir. { أَنِ } muhaffefe (şeddesi hafifletilmiş) edattır; aslı zamir-i şe'n ile 'ennehu'l-hamdü lillâh' olup tıpkı şu sözde olduğu gibidir:

5301. Metin

أَنْ هالِكٌ كُلُّ مَنْ يَحْفَى وَيَنْتَعِلُ «١»

Yalınayak gezen de ayakkabı giyen de helak olucudur «١»

5302. Metin

وقرئ: أنّ الحمد لله، بالتشديد ونصب الحمد.

Şedde ve "el-hamd" kelimesinin nasbı ile 'أنّ الحمدَ لله' şeklinde de okunmuştur.

5303. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١١]

[Yûnus Suresi (10): 11. Ayet]

5304. Metin

وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١١)

{ وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا فِي طُغْيانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١١) } “Eğer Allah, insanların hayrı çarçabuk istedikleri gibi onlara şerri de alelacele verseydi, elbette ecelleri kendilerine yetirilmiş (helak edilmiş) olurlardı. İşte bize kavuşmayı ummayanları, taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız. (11)”

5305. Metin

أصله وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ تعجيله لهم الخير، فوضع اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ موضع تعجيله لهم الخير «٢» إشعاراً بسرعة إجابته لهم وإسعافه بطلبتهم، حتى كأنّ استعجالهم بالخير

Bunun aslı; { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ } [Eğer Allah insanlara şerri alelacele verseydi] 'insanlara hayrı çarçabuk verdiği gibi' şeklindedir. Allah'ın onların dualarına ne kadar çabuk icabet ettiğini ve isteklerini derhal yerine getirdiğini hissettirmek için, 'onlara hayrı çarçabuk vermesi' ifadesinin yerine { اسْتِعْجالَهُمْ بِالْخَيْرِ } 'onların hayrı çarçabuk istemeleri' ifadesi konulmuştur2; öyle ki onların hayrı çarçabuk istemeleri âdeta...

5306. Metin

تعجيل لهم، والمراد أهل مكة. وقولهم: فأمطر علينا حجارة من السماء، يعنى: ولو عجلنا لهم الشر الذي دعوا به كما نعجل لهم الخير ونجيبهم إليه لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ لأميتوا وأهلكوا. وقرئ:

kendilerine acele verilmiş gibidir. Kastedilenler Mekke halkıdır ve onların "Üzerimize gökten taş yağdır" sözleridir. Yani: Eğer onlara hayrı çarçabuk verdiğimiz ve buna icabet ettiğimiz gibi istedikleri şerri de çarçabuk verseydik, { لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ } öldürülür ve helak edilirlerdi. Şöyle de okunmuştur:

5307. Metin

لقضى إليهم أجلهم، على البناء للفاعل، وهو الله ﷿، وتنصره قراءة عبد الله: لقضينا إليهم أجلهم فإن قلت، فكيف اتصل به قوله فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا وما معناه؟

Faili yani Azîz ve Celîl olan Allah'ı belirterek 'lekadâ ileyhim ecelehüm' şeklinde mâlûm olarak okunmuştur; bunu Abdullah'ın 'lekadaynâ ileyhim ecelehüm' (onlara ecellerini yetirirdik) kıraati de desteklemektedir. Eğer: "{ فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا } buyruğu buna nasıl bağlanmıştır ve manası nedir?" dersen,

5308. Metin

قلت: قوله وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ متضمن معنى نفى التعجيل، كأنه قيل: ولا نعجل لهم الشر، ولا نقضي إليهم أجلهم فنذرهم فِي طُغْيانِهِمْ أى فنمهلهم ونفيض عليهم النعمة مع طغيانهم، إلزاما للحجة عليهم.

Derim ki: { وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ } buyruğu acele etmenin nefyini içermektedir; sanki şöyle denilmiştir: Biz onlara şerri acele vermiyoruz ve ecellerini de yetirmiyoruz; { فَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيانِهِمْ } aleyhlerindeki hücceti pekiştirmek için taşkınlıklarıyla birlikte onları mühletlendiriyor ve üzerlerine nimeti bol bol yağdırıyoruz.

5309. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١٢]

[Yûnus Suresi (10): 12. Ayet]

5310. Metin

وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً فَلَمَّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا إِلى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ ما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٢)

{ وَإِذا مَسَّ الْإِنْسانَ الضُّرُّ دَعانا لِجَنْبِهِ أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً فَلَمَّا كَشَفْna عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا إِلى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ ما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٢) } “İnsana bir darlık (sıkıntı) dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken yahut ayaktayken bize yalvarır. Ama biz ondan sıkıntısını giderince, kendisine dokunan bir darlık için sanki bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. İşte haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterildi. (12)”

5311. Metin

لِجَنْبِهِ في موضع الحال، بدليل عطف الحالين عليه أى دعانا مضطجعاً أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً. فإن قلت: فما فائدة ذكر هذه الأحوال؟ قلت معناه أنّ المضرور لا يزال داعياً لا يفتر عن الدعاء حتى يزول عنه الضر، فهو يدعونا في حالاته كلها- إن كان منبطحاً عاجز النهض «١» متخاذل النوء «٢» أو كان قاعداً لا يقدر على القيام، أو كان قائماً لا يطيق المشي والمضطرب- إلى أن يخف كل الخفة ويرزق الصحة بكمالها والمسحة «٣» بتمامها. ويجوز أن يراد أن من المضرورين من هو أشدّ حالا وهو صاحب الفراش. ومنهم من هو أخف وهو القادر على القعود. ومنهم المستطيع للقيام، وكلهم لا يستغنون عن الدعاء واستدفاع البلاء، لأنّ الإنسان للجنس مَرَّ أى مضى على طريقته الأولى قبل مس الضر، ونسى حال الجهد. أو مرّ عن موقف الابتهال والتضرع لا يرجع إليه، كأنه لا عهد له به كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا، كأنه لم يدعنا، فخفف وحذف ضمير الشأن قال:

{ لِجَنْبِهِ } [ifadesi], iki hâlin kendisine atfedilmiş olması deliliyle hâl konumundadır; yani [insan] bize yan yatmışken, { أَوْ قاعِداً أَوْ قائِماً } yahut otururken yahut ayaktayken dua etti. Eğer: "Bu hâllerin zikredilmesinin faydası nedir?" dersen, derim ki: Bunun anlamı; sıkıntıya düşen kimsenin, sıkıntı kendisinden kalkıncaya kadar sürekli yalvarıp yakardığı ve duadan asla geri durmadığıdır. Dolayısıyla o —ister yüzüstü yatmış, kalkmaktan âciz 1 ve doğrulmaya mecali kalmamış 2 olsun; ister oturup ayağa kalkmaya güç yetiremiyor olsun; ister ayakta olup yürümeye ve hareket etmeye takati bulunmasın— bütün hâllerinde, ta ki [hastalığı] tamamen hafifleyinceye, tastamam bir sıhhate ve eksiksiz bir güzelliğe/tazeliğe 3 kavuşuncaya dek bize yalvarır. Şunun kastedilmiş olması da caizdir: Zarara uğrayanlardan bir kısmı hâli en ağır olanlardır ki bunlar yatalak olanlardır. Bir kısmı hâli daha hafif olanlardır ki bunlar oturabilenlerdir. Bir kısmı da ayakta durabilenlerdir; bunların hiçbiri de duadan ve belayı defetmekten müstağni kalamazlar. Çünkü { الْإِنْسانَ } [ifadesi] cins içindir. { مَرَّ } yani sıkıntı dokunmadan önceki eski yaşantısına devam edip gitti ve o zorlu hâli unuttu. Yahut yakarış ve tezellül makamından, sanki onunla hiçbir bağı ve tanışıklığı yokmuşçasına bir daha oraya dönmemek üzere geçip gitti. { كَأَنْ لَمْ يَدْعُنا } [ifadesi], كأنه لم يدعنا (sanki o bize hiç yalvarmamış gibi) demektir; [keenne] hafifletilmiş (tahfif edilmiş) ve şe'n zamiri hazfedilmiştir. [Şair] şöyle demiştir:

5312. Metin

كَأَنْ ثَدْيَاهُ حُقّانِ «١»

Sanki iki memesi iki kutucuktur «١»

5313. Metin

كَذلِكَ مثل ذلك التزيين زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ زين الشيطان بوسوسته أو الله بخذلانه وتخليته ما كانُوا يَعْمَلُونَ من الإعراض عن الذكر واتباع الشهوات.

{ كَذلِكَ } o süsleme gibi, { زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ } şeytan vesvesesiyle yahut Allah yardımını kesip kendi haline bırakmasıyla haddi aşanlara süslemiştir; { ما كانُوا يَعْمَلُونَ } zikirden yüz çevirmek ve şehvetlere uymak kabilinden işlemekte oldukları şeyleri.

5314. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ١٣ الى ١٤]

[Yûnus Suresi (10): 13 ila 14. Ayetler]

5315. Metin

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (١٣) ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ (١٤)

{ وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (١٣) ثُمَّ جَعَلْناكُمْ خَلائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ (١٤) } “Andolsun ki sizden önceki nice nesilleri, elçileri kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiği halde zulmettikleri ve iman edecek olmadıkları için helak ettik. İşte biz, suçlu-günahkâr toplulukları böyle cezalandırırız. (13) Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (14)”

5316. Metin

لَمَّا ظرف لأهلكنا: والواو في وَجاءَتْهُمْ للحال، أى ظلموا بالتكذيب وقد جاءتهم رسلهم بالحجج والشواهد على صدقهم وهي المعجزات. وقوله: وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا يجوز أن يكون عطفاً على ظلموا، وأن يكون اعتراضاً واللام لتأكيد النفي، يعنى: وما كانوا يؤمنون حقاً، تأكيداً لنفى إيمانهم، وأن الله قد علم منهم أنهم يصرون على كفرهم، وأن الإيمان مستبعد منهم. والمعنى: أن السبب في إهلاكهم تكذيب الرسل، وعلم الله أنه لا فائدة في إمهالهم بعد أن ألزموا الحجة ببعثه الرسل كَذلِكَ مثل ذلك الجزاء يعنى الإهلاك نَجْزِي كل مجرم، وهو وعيد لأهل مكة على إجرامهم بتكذيب رسول الله ﷺ. وقرئ. يجزى، بالياء ثُمَّ جَعَلْناكُمْ الخطاب للذين بعث إليهم محمد ﷺ، أى استخلفناكم في الأرض بعد القرون التي أهلكنا لِنَنْظُرَ أتعملون خيراً أم شراً فنعاملكم على حسب عملكم. وكَيْفَ في محل النصب بتعملون لا ينتظر، لأنّ معنى الاستفهام فيه يحجب أن يتقدّم عليه عامله. فإن قلت: كيف جاز النظر على الله تعالى وفيه معنى المقابلة «٢»

{ لَمَّا } [kelimesi] { أَهْلَكْنَا } fiilinin zaman zarfıdır. { وَجاءَتْهُمْ } ifadesindeki vâv (و) ise hâl içindir; yani elçileri kendilerine doğruluklarına dair deliller ve şahitler olan mucizeler getirdiği halde yalanlamak suretiyle zulmettiler. { وَما كانُوا لِيُؤْمِنُوا } ifadesine gelince; { ظَلَمُوا } fiiline matuf olması da itiraziyye (ara cümle) olması da caizdir. [Buradaki] lâm harfi ise olumsuzluğu pekiştirmek içindir. Yani onların iman etmelerini kesin bir dille reddetmek, Allah'ın onların küfürlerinde ısrar edeceklerini ve imanın onlardan uzak bir ihtimal olduğunu bildiğini [vurgulamak] üzere: "Asla iman edecek değillerdi" [demektir]. Anlam şudur: Onların helak edilmelerinin sebebi, elçileri yalanlamaları ve Allah'ın, elçiler gönderilerek hüccet ikame edildikten sonra kendilerine mühlet verilmesinde hiçbir fayda olmadığını bilmesidir. { كَذلِكَ } “İşte bunun gibi bir ceza ile”, yani helak ile { نَجْزِي } “cezalandırırız”, her bir suçluyu. Bu, Mekkelilere, Allah’ın Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayarak işledikleri cürümlerine karşılık bir tehdittir. [Bu fiil] yâ harfiyle { يُجْزَى } şeklinde [meçhul olarak da] okunmuştur. { ثُمَّ جَعَلْناكُمْ } ifadesindeki hitap, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine gönderildiği kimseleredir; yani helak ettiğimiz nesillerden sonra sizi yeryüzünde halifeler kıldık, { لِنَنْظُرَ } “görelim/bakalım diye”, yani hayır mı yoksa şer mi işleyeceksiniz [diye bilelim de] amelinize göre size muamele edelim. { كَيْفَ } lafzı { تَعْمَلُونَ } fiilinden dolayı nasb mahallindedir, { لِنَنْظُرَ } fiilinden ötürü değil; zira onda bulunan istifham (soru) anlamı, âmilinin (kendisini yöneten fiilin) önüne geçmesine engel olur. Eğer: "Allah Teâlâ hakkında nazar (bakmak) nasıl caiz olabilir; oysa onda bir karşılıklılık (yüz yüze/karşı karşıya gelme) anlamı vardır?" dersen 2

5317. Metin

قلت: هو مستعار للعلم المحقق الذي هو العلم بالشيء موجوداً شبه بنظر الناظر وعيان المعاين في تحققه.

Derim ki: Bu ifade, bir şeyin varlığı anındaki bilgisi olan tahakkuk etmiş ilim için istiare yoluyla kullanılmıştır; kesinliği ve gerçekliği bakımından bakanın bakışına ve bizzat müşahede edenin görmesine benzetilmiştir.

5318. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١٥]

[Yûnus Suresi (10): 15. Ayet]

5319. Metin

وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ قالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هذا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ ما يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ ما يُوحى إِلَيَّ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥)

{ وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ قالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هذا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ ما يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ ما يُوحى إِلَيَّ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥) } “Ayetlerimiz kendilerine apaçık belgeler olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: «Bundan başka bir Kur'an getir yahut onu değiştir!» dediler. De ki: «Onu kendi nefsimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.» (15)”

5320. Metin

غاظهم ما في القرآن من ذم عبادة الأوثان والوعيد للمشركين، فقالوا ائْتِ بِقُرْآنٍ آخر ليس فيه ما يغيظنا من ذلك نتبعك أَوْ بَدِّلْهُ بأن تجعل مكان آية عذاب آية رحمة، وتسقط ذكر الآلهة وذمّ عبادتها، فأمر بأن يجيب عن التبديل، لأنه داخل تحت قدرة الإنسان، وهو أن يضع مكان آية عذاب آية رحمة مما أنزل، وأن يسقط ذكر الآلهة. وأما الإتيان بقرآن آخر، فغير مقدور عليه للإنسان ما يَكُونُ لِي ما ينبغي لي وما يحل، كقوله تعالى ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ. أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي من قبل نفسي. وقرئ بفتح التاء: من غير «١» أن يأمرنى بذلك ربى إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا ما يُوحى إِلَيَّ لا آتى ولا أذر شيئاً من نحو ذلك، إلا متبعاً لوحى الله وأوامره، إن نسخت آية تبعت النسخ، وإن بدِّلت آية مكان آية تبعت التبديل، وليس إلىّ تبديل ولا نسخ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي بالتبديل والنسخ من عند نفسي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ. فإن قلت: أما ظهر وتبين لهم العجز عن الإتيان بمثل القرآن حتى قالوا: ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هذا؟ قلت: بلى، ولكنهم كانوا لا يعترفون بالعجز، وكانوا يقولون: لو نشاء لقلنا مثل هذا. ويقولون: افترى على الله كذبا، فينسبونه إلى الرسول ويزعمونه قادراً عليه وعلى مثله. مع علمهم بأنّ العرب مع كثرة فصحائها وبلغائها إذا عجزوا عنه، كان الواحد منهم أعجز. فإن قلت: لعلهم أرادوا: ائت بقرآن غير هذا أو بدّله، من جهة الوحى كما أتيت بالقرآن من جهته. وأراد بقوله: ما يَكُونُ لِي ما يتسهل لي وما يمكنني أن أُبدّله. قلت:

Kur'an'da putlara tapmanın yerilmesi ve müşriklere yönelik tehditler onları öfkelendirdi de: 'Bize bundan başka, içinde bizi bu şekilde öfkelendiren şeylerin bulunmadığı başka bir Kur'an getir ki sana uyalım, { أَوْ بَدِّلْهُ } yahut azap ayetinin yerine rahmet ayeti koymak, ilahların anılmasını ve onlara tapılmasının yerilmesini çıkarmak suretiyle onu değiştir' dediler. Bunun üzerine [Peygamber'e], insanın gücü dahilinde olan 'değiştirme' talebine cevap vermesi emredildi; zira o, indirilmiş olanlardan bir azap ayetinin yerine bir rahmet ayeti koyabilir ve ilahların anılmasını çıkarabilirdi. Başka bir Kur'an getirmeye gelince, bu insanın gücü yetmeyecek bir şeydir. { ما يَكُونُ لِي } bana yakışmaz ve helal olmaz demektir; nitekim Allah Teâlâ'nın: { ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ } “Hakkım olmayan bir şeyi söylemem benim için olacak şey değildir” buyruğunda da böyledir. { أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقاءِ نَفْسِي } kendi tarafımdan [değiştirmem]. Tâ harfinin fethasıyla da okunmuştur; Rabbim bana bunu emretmeksizin «١» [değiştirmem]. { إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا ما يُوحى إِلَيَّ } Ben Allah'ın vahyine ve emirlerine uymak dışında bu kabil şeylerden hiçbirini ne getiririm ne de bırakırım; bir ayet neshedilirse neshine uyarım, bir ayet başka bir ayetin yerine getirilirse bu değiştirmeye uyarım; değiştirmek de neshetmek de benim elimde değildir. { إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي } kendiliğimden değiştirip neshederek Rabbime isyan edersem korkarım, { عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } büyük bir günün azabından. Eğer: 'Onların Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz oldukları ortaya çıkıp anlaşılmadı mı ki: «Bundan başka bir Kur'an getir!» dediler?' dersen, derim ki: Evet [anlaşıldı], fakat onlar acziyetlerini itiraf etmiyorlar ve: 'Dileseydik biz de bunun benzerini söylerdik' diyorlardı. Ayrıca: 'Allah'a yalan uydurdu' diyerek bunu Resûl'e nispet ediyor, onun buna ve benzerine güç yetirebileceğini iddia ediyorlardı. Oysa Arapların bu kadar çok fasih ve beliğ insanına rağmen ondan aciz kaldıklarında, aralarından tek bir kişinin daha da aciz kalacağını biliyorlardı. Eğer dersen ki: 'Belki de onlar: «Kur'an'ı vahiy cihetinden getirdiğin gibi, bundan başka bir Kur'an getir yahut onu vahiy cihetinden değiştir» demek istemişlerdir. Peygamber de { ما يَكُونُ لِي } sözüyle «Onu değiştirmem bana kolaylaşmaz ve benim için mümkün olmaz» anlamını kastetmiştir?' Derim ki:

5321. Metin

يردّه قوله إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي. فإن قلت: فما كان غرضهم وهم أدهى الناس وأنكرهم في هذا الاقتراح؟ قلت: الكيد والمكر. أما اقتراح إبدال قرآن بقرآن، ففيه أنه من عندك وأنك قادر على مثله، فأبدل مكانه آخر، وأما اقتراح التبديل والتغيير، فللطمع ولاختبار الحال. وأنه إن وجد منه تبديل، فإمّا أن يهلكه الله فينجو منه، أو لا يهلكه فيسخروا منه، ويجعلوا التبديل حجة عليه وتصحيحاً لافترائه على الله.

Bunu O'nun: { إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي } “Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem [büyük bir günün azabından korkarım]” sözü reddetmektedir. Eğer: «İnsanların en kurnazı ve en hilekârı oldukları halde bu teklifteki maksatları neydi?» dersen, derim ki: «Tuzak kurmak ve hile yapmaktır. Bir Kur'an'ın başka bir Kur'an ile değiştirilmesini teklif etmelerine gelince; bunda, [Kur'an'ın] senin katından olduğu ve senin onun benzerini getirmeye güç yetirebileceğin [iddiası] yatmaktadır; [yani] 'Onun yerine bir başkasını koy' [demişlerdir]. [Ayetlerin] değiştirilmesi ve tahrif edilmesi teklifine gelince; bu da bir tamah ve durumu sınamak içindir. [Ayrıca] şayet ondan bir değiştirme sâdır olursa, ya Allah onu helak eder de ondan kurtulurlar ya da O onu helak etmez, bu takdirde de onunla alay ederler ve bu değiştirmeyi aleyhinde bir delil ve Allah'a iftira ettiğinin tescili sayarlar.»1

5322. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١٦]

[Yûnus Suresi (10): 16. Ayet]

5323. Metin

قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ ما تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ (١٦)

{ قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ ما تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْراكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ (١٦) } “De ki: «Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Doğrusu ben, ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?» (16)”

5324. Metin

لَوْ شاءَ اللَّهُ ما تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ يعنى أن تلاوته ليست إلا بمشيئة الله وإحداثه أمراً عجيباً خارجا عن العادات، وهو أن يخرج رجل أُمىّ لم يتعلم ولم يستمع ولم يشاهد العلماء ساعة من عمره، ولا نشأ في بلد فيه علماء فيقرأ عليهم كتاباً فصيحاً، يبهر كل كلام فصيح، ويعلو على كل منثور ومنظوم، مشحوناً بعلوم من علوم الأصول والفروع، وأخبار مما كان وما يكون، ناطقاً بالغيوب التي لا يعلمها إلا الله، وقد بلغ بين ظهرانيكم «١» أربعين سنة تطلعون على أحواله، ولا يخفى عليكم شيء من أسراره، وما سمعتم منه حرفاً من ذلك، ولا عرفه به أحد من أقرب الناس منه وألصقهم به وَلا أَدْراكُمْ بِهِ ولا أعلمكم به على لساني. وقرأ الحسن: ولا أدراتكم به، على لغة من يقول: أعطاته وأرضاته، في معنى أعطيته وأرضيته. وتعضده قراءة ابن عباس:

{ لَوْ شاءَ اللَّهُ ما تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ } yani onun okunması ancak Allah'ın dilemesiyle ve âdetlerin dışına çıkan harikulade bir iş var etmesiyle olmuştur; o da hayatında bir an bile öğrenim görmemiş, dinlememiş, alimleri görmemiş ve içinde alimlerin bulunduğu bir beldede yetişmemiş ümmi bir adamın ortaya çıkıp onlara her fasih sözü aciz bırakan, mensur ve manzum her sözden üstün olan, usul ve füru ilimlerine dair bilgilerle ve olmuş ile olacak şeylerin haberleriyle dolu, Allah'tan başkasının bilmediği gaybları haber veren fasih bir kitabı okumasıdır. Oysa o, durumlarına muttali olduğunuz, sırlarından hiçbir şeyin size gizli kalmadığı bir halde aranızda «١» kırk yıl geçirmiştir. Ne siz ondan bu türden bir harf işittiniz ne de ona en yakın ve en bitişik olan insanlardan biri onu bununla tanıdı. { وَلا أَدْراكُمْ بِهِ } benim lisanımla onu size bildirmedi. Hasan [el-Basrî], «a'taytühü» ve «ardaytühü» manasında «a'tâtühü» ve «ardâtühü» diyenlerin lehçesi üzere 've lâ edrâtiküm bihî' şeklinde okumuştur. İbn Abbas'ın şu kıraati de bunu destekler:

5325. Metin

ولا أنذرتكم به. ورواه الفراء: ولا أدرأتكم به، وبالهمز. وفيه وجهان، أحدهما: أن تقلب الألف همزة، كما قيل: لبأت بالحج. ورثأت الميت وحلأت «٢» السويق، وذلك لأنّ الألف والهمزة من واد واحد. ألا ترى أنّ الألف إذا مستها الحركة انقلبت همزة. والثاني: أن يكون من درأته إذا دفعته، وأدرأته إذا جعلته دارئا. والمعنى: ولا جعلتكم بتلاوته خصماء تدرؤوننى بالجدال وتكذبونني. وعن ابن كثير: ولأدراكم به، بلام الابتداء لإثبات الإدراء ومعناه: لو شاء الله ما تلوته أنا عليكم ولأعلمكم به على لسان غيرى، ولكنه يمنّ على من يشاء من عباده، فخصني بهذه الكرامة ورآني لها أهلا دون سائر الناس فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً وقرئ عُمُراً بالسكون. يعنى: فقد أقمت فيما بينكم يافعا وكهلا، فلم تعرفوني متعاطياً شيئاً من نحوه ولا قدرت عليه، ولا كنت متواصفاً بعلم وبيان فتتهموني باختراعه أَفَلا تَعْقِلُونَ فتعلموا أنه ليس إلا من الله لا من مثلي. وهذا جواب عما دسوه تحت قولهم ائت بقرآن غير هذا من إضافة الافتراء إليه.

'Ve lâ enzertüküm bihî' [şeklindedir]. Ferrâ bunu: 'Ve lâ edre'tüküm bihî' şeklinde hemzeli olarak rivayet etmiştir. Bunda iki vecih vardır: Birincisi, 'Lebe'tü bi'l-hacc', 'rese'tü'l-meyyit' ve 'hale'tü's-sevîk' «٢» denildiği gibi elifin hemzeye dönüşmesidir; zira elif ile hemze aynı köktendir. Görmez misin ki elif hareke aldığı zaman hemzeye dönüşür? İkincisi ise, defettiğinde söylediğin 'dera'tühû' ve onu defedici kıldığında söylediğin 'edre'tühû' fiilinden olmasıdır. Manası şudur: Onu okumak suretiyle sizi tartışmayla beni defeden ve beni yalanlayan hasımlar kılmadım. İbn Kesîr'den ise bildirmeyi sübut kılmak için ibtida lâmı ile 've le-edrâküm bihî' kıraati rivayet edilmiştir. Manası: Eğer Allah dileseydi onu size ben okumazdım, fakat başkasının diliyle onu size mutlaka bildirirdi; lâkin O, kullarından dilediğine lütufta bulunur, böylece beni diğer insanlardan ayrı tutarak bu ikrama mazhar kıldı ve beni buna ehil gördü demektir. { فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً } Mîm'in sükûnu ile 'umran' şeklinde de okunmuştur. Yani: Aranızda genç ve olgun bir yaşta bulundum da ne benim buna benzer bir şeyle meşgul olduğumu bildiniz ne de buna güç yetirebildim; ne de benden bir ilim ve beyan nakledildi ki onu uydurduğumla beni itham edesiniz! { أَفَلا تَعْقِلُونَ } Aklınızı kullanıp da onun benim gibisinden değil, ancak Allah'tan olduğunu anlamaz mısınız? Bu, onların: «Bundan başka bir Kur'an getir» sözlerinin altında gizledikleri iftira isnadına bir cevaptır.

5326. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١٧]

[Yûnus Suresi (10): 17. Ayet]

5327. Metin

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآياتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ (١٧)

{ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآياتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ } “Allah'a karşı yalan uydurandan yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz suçlular asla kurtuluşa eremezler.” (17)

5328. Metin

مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً يحتمل أن يريد افتراء المشركين على الله في قولهم: إنه ذو شريك وذو ولد، وأن يكون تفاديا مما أضافوه إليه من الافتراء.

{ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً } ifadesiyle müşriklerin O'nun ortağı ve çocuğu olduğunu söyleyerek Allah'a iftira etmelerinin kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, onların kendisine nispet ettikleri iftiradan [Peygamber'in] beri durması da kastedilmiş olabilir.

5329. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ١٨]

[Yûnus Suresi (10): 18. Ayet]

5330. Metin

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ ما لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١٨)

{ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ ما لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لا يَعْلَمُ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١٨) } “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: «Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir» diyorlar. De ki: «Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?» O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve çok yücedir. (18)”

5331. Metin

ما لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ الأوثان التي هي جماد لا تقدر على نفع ولا ضر. وقيل: إن عبدوها لم تنفعهم، وإن تركوا عبادتها لم تضرهم، ومن حق المعبود أن يكون مثيباً على الطاعة معاقباً على المعصية. وكان أهل الطائف يعبدون اللات، وأهل مكة العزى ومناة وهبل وأسافا ونائلة وَكانوا يَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ وعن النضر بن الحرث: إذا كان يوم القيامة شفعت لي اللات والعزى أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لا يَعْلَمُ أتخبرونه بكونهم شفعاء عنده، وهو إنباء بما ليس بالمعلوم لله، وإذا لم يكن معلوما له وهو العالم الذات المحيط بجميع المعلومات، لم يكن شيأ لأن الشيء ما يعلم ويخبر عنه، فكان خبراً ليس له مخبر عنه. فإن قلت: كيف أنبأوا الله بذلك؟ قلت: هو تهكم بهم وبما ادعوه من المحال الذي هو شفاعة الأصنام، وإعلام بأنّ الذي أنبؤا به باطل غير منطو تحت الصحة، فكأنهم يخبرونه بشيء لا يتعلق به علمه كما يخبر الرجل الرجل بما لا يعلمه. وقرئ: أتنبئون، بالتخفيف. وقوله فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ تأكيد لنفيه، لأنّ ما لم يوجد فيهما فهو منتف معدوم يُشْرِكُونَ قرئ بالتاء والياء وما موصولة أو مصدرية، أى عن الشركاء الذين يشركونهم به أو عن إشراكهم.

{ ما لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ } fayda veya zarara güç yetiremeyen cansız varlıklar olan putlardır. Denildi ki: Onlara tapsalar kendilerine fayda vermez, tapmayı bıraksalar onlara zarar veremez; oysa ibadet edilene layık olan, itaate mükafat verip isyana ceza vermesidir. Tâif halkı Lât'a; Mekke halkı ise Uzzâ, Menât, Hübel, İsâf ve Nâile'ye taparlardı. { وَكانوا يَقُولُونَ هؤُلاءِ شُفَعاؤُنا عِنْدَ اللَّهِ } Nadr b. el-Hâris'ten rivayet edildiğine göre o: 'Kıyamet günü olduğunda Lât ve Uzzâ bana şefaat edecektir' derdi. { أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِما لا يَعْلَمُ } O'na bunların kendi katında şefaatçiler olduğunu mu bildiriyorsunuz? Bu, Allah için malum olmayan bir şeyi bildirmektir. Bütün malumatı kuşatan ve zatıyla alim olan Allah için malum değilse, o bir 'şey' değildir; çünkü şey, bilinen ve kendisinden haber verilendir. Dolayısıyla bu, hakkında haber verilen bir aslı olmayan bir haberdir. Eğer: 'Allah'a bunu nasıl haber verdiler?' dersen, derim ki: Bu, onlarla ve putların şefaati gibi iddia ettikleri imkânsız şeyle alay etmektir; ayrıca haber verdikleri şeyin batıl olup doğruluk payı taşımadığını bildirmektir. Sanki bir adamın diğer adama bilmediği bir şeyi haber vermesi gibi, onlar da O'na ilminin taalluk etmediği bir şeyi haber veriyorlar demektir. 'Etünebbiûne' kelimesi [hemzenin] tahfifiyle de okunmuştur. { فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ } buyruğu ise olumsuzluğu teyit içindir; zira bu ikisinde bulunmayan şey yok ve madumdur. { يُشْرِكُونَ } fiili tâ ve yâ ile okunmuştur; 'mâ' ise mevsûle veya masdariyyedir; yani O'na ortak koştukları şeriklerden veya onların ortak koşmalarından [münezzehtir].

5332. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ١٩ الى ٢٠]

[Yûnus Suresi (10): 19-20. Ayetler]

5333. Metin

وَما كانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً واحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٩) وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ (٢٠)

{ وَما كانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً واحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيما فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٩) وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ (٢٠) } “İnsanlar ancak tek bir ümmet idi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında mutlaka hüküm verilmiş olurdu. (19) «Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?» diyorlar. De ki: «Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin; şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!» (20)”

5334. Metin

وَما كانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً واحِدَةً حنفاء متفقين على ملة واحدة من غير أن يختلفوا بينهم، وذلك في عهد آدم إلى أن قتل قابيل هابيل. وقيل: بعد الطوفان حين لم يذر الله من الكافرين ديارا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ وهو تأخير الحكم بينهم إلى يوم القيامة لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ عاجلا فيما اختلفوا فيه، ولميز المحق من المبطل، وسبق كلمته بالتأخير لحكمة أوجبت أن تكون هذه الدار دار تكليف، وتلك دار ثواب وعقاب. وقالوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ

{ وَما كانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً واحِدَةً } aralarında ihtilaf etmeksizin tek bir din üzere ittifak etmiş hanîfler idiler; bu da Âdem zamanından Kabil'in Habil'i öldürmesine kadar geçen süredeydi. Denildi ki: Tufan'dan sonra Allah'ın inkârcılardan yeryüzünde hiç kimseyi bırakmadığı zamandaydı. { وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ } o da aralarındaki hükmün kıyamet gününe ertelenmesidir, { لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ } ihtilaf ettikleri hususta aralarında hemen hüküm verilir ve haklı olan batıl olandan ayırt edilirdi. O'nun tehir konusundaki sözünün öne geçmesi, bu yurdun teklif yurdu, öteki yurdun ise mükafat ve ceza yurdu olmasını gerektiren bir hikmet sebebiyledir. Şöyle dediler: { لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ }

5335. Metin

أرادوا آية من الآيات التي كانوا يقترحونها وكانوا لا يعتدّون بما أنزل عليه من الآيات العظام المتكاثرة التي لم ينزل على أحد من الأنبياء مثلها، وكفى بالقرآن وحده آية باقية على وجه الدهر بديعة غريبة في الآيات، دقيقة المسلك من بين المعجزات، وجعلوا نزولها كلا نزول، وكأنه لم ينزل عليه آية قط، حتى قالوا: لولا أنزل عليه آية واحدة من ربه، وذلك لفرط عنادهم وتماديهم في التمرّد وانهماكهم في الغىّ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ أى هو المختص بعلم الغيب المستأثر به لا علم لي ولا لأحد به، يعنى أنّ الصارف عن إنزال الآيات المقترحة أمر مغيب لا يعلمه إلا هو فَانْتَظِرُوا نزول ما اقترحتموه إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ لما يفعل الله بكم لعنادكم وجحودكم الآيات.

Kendi teklif ettikleri mucizelerden bir mucize kastettiler. Peygamberlerden hiçbirine benzeri indirilmemiş olan, ona indirilmiş çok sayıdaki büyük ayetleri hesaba katmıyorlardı. Oysa mucizeler arasında ince bir yola sahip, ayetler içinde emsalsiz ve harika olan, çağlar boyunca kalıcı tek başına Kur'an mucizesi yeterlidir. Onlar ise inatlarının aşırılığı, azgınlıkta ileri gitmeleri ve sapkınlığa dalmaları sebebiyle onun inişini sanki hiç inmemiş gibi saydılar da: 'Rabbinden ona tek bir ayet indirilseydi ya!' dediler. { فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ } Yani O, gayb ilmine mahsustur ve onu tekeline almıştır; ne benim ne de başkasının gayb hakkında bir bilgisi vardır; yani teklif edilen ayetlerin indirilmesine engel olan şey, O'ndan başkasının bilmediği gaybî bir husustur. { فَانْتَظِرُوا } teklif ettiğiniz şeyin inmesini, { إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ } ayetleri inatla inkâr etmeniz sebebiyle Allah'ın size ne yapacağını bekleyenlerdenim.

5336. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٢١]

[Yûnus Suresi (10): 21. Ayet]

5337. Metin

وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْراً إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ ما تَمْكُرُونَ (٢١)

{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آياتِنا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْراً إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ ما تَمْكُرُونَ (٢١) } “Kendilerine dokunan bir darlıktan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında hemen bir tuzak kurarlar. De ki: «Allah'ın tuzak kurması daha hızlıdır!» Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz tuzakları yazmaktadırlar. (21)”

5338. Metin

سلط الله القحط سبع سنين على أهل مكة حتى كادوا يهلكون، ثم رحمهم بالحيا، فلما رحمهم طفقوا يطعنون في آيات الله ويعادون رسول الله ﷺ ويكيدونه، و «إذا» الأولى للشرط، والآخرة جوابها وهي للمفاجأة، والمكر: إخفاء الكيد وطيه، من الجارية الممكورة المطوية الخلق. ومعنى مَسَّتْهُمْ خالطتهم حتى أحسوا بسوء أثرها فيهم. فإن قلت: ما وصفهم بسرعة المكر، فكيف صح قوله أَسْرَعُ مَكْراً؟ قلت: بلى دلت على ذلك كلمة المفاجأة، كأنه قال: وإذا رحمناهم من بعد ضراء فاجئوا وقوع المكر منهم، وسارعوا إليه قبل أن يغسلوا رؤسهم من مس الضراء، ولم يتلبثوا ريثما يسيغون غصتهم. والمعنى: أنّ الله تعالى دبر عقابكم وهو موقعه بكم قبل أن تدبروا كيف تعملون في إطفاء نور الإسلام إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ إعلام بأنّ ما تظنونه خافيا مطويا لا يخفى على الله، وهو منتقم منكم. وقرئ: يمكرون، بالتاء والياء. وقيل: مكرهم قولهم سقينا بنوء كذا. وعن أبى هريرة: إنّ الله ليصبح القوم بالنعمة ويمسيهم بها، فتصبح طائفة منهم بها كافرين يقولون: مطرنا بنوء كذا «١» .

Allah Mekke halkına yedi yıl kıtlık musallat etti, öyle ki neredeyse helak olacaklardı; sonra yağmurla onlara merhamet etti. Onlara merhamet edince, Allah'ın ayetlerini karalamaya, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşmanlık edip ona tuzak kurmaya başladılar. Birinci «izâ» şart içindir; ikincisi ise onun cevabıdır ve müfâcea (sürpriz/ansızın olma) bildirir. Mekr: Tuzağı gizlemek ve bükmektir; nitekim dolgun yaratılışlı cariyeye «el-câriyetü'l-memkûre» denir. { مَسَّتْهُمْ } ifadesinin manası: Kötü etkisini kendilerinde hissedecek derecede onlara dokunmasıdır. Eğer: 'Onları tuzağın süratiyle nitelemedi, peki { أَسْرَعُ مَكْراً } buyruğu nasıl doğru oldu?' dersen, derim ki: Evet, müfâcea edatı buna delalet etmiştir; sanki şöyle demiştir: Bir darlıktan sonra onlara rahmet ettiğimizde tuzak kurmaya ansızın giriştiler ve darlığın temasından başlarını yıkamadan önce ona koştular, boğazlarındaki düğümü yutkunacak kadar bile beklemediler. Mana şudur: Allah Teâlâ sizin cezanızı planlamıştır ve siz İslam'ın nurunu söndürmek için nasıl hareket edeceğinizi planlamadan önce O bu cezayı başınıza getirecektir. { إِنَّ رُسُلَنا يَكْتُبُونَ } gizli ve saklı zannettiğiniz şeyin Allah'a gizli kalmayacağını ve O'nun sizden intikam alacağını bildirmedir. 'Yemkürûn' fiili tâ ve yâ ile okunmuştur. Denildi ki: Onların tuzağı 'bize falan yıldızın batıp doğmasıyla yağmur verildi' sözleridir. Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre: 'Allah bir topluluğu sabah ve akşam nimetle rızıklandırır da içlerinden bir grup: «Bize falan yıldızın batıp doğmasıyla yağmur verildi» diyerek o nimet sebebiyle kâfir olarak sabahlarlar' «١» demiştir.

5339. Metin

[سورة يونس (١٠) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]

[Yûnus Suresi (10): 22-23. Ayetler]

5340. Metin

هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِها جاءَتْها رِيحٌ عاصِفٌ وَجاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنا مِنْ هذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (٢٢) فَلَمَّا أَنْجاهُمْ إِذا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّما بَغْيُكُمْ عَلى أَنْفُسِكُمْ مَتاعَ الْحَياةِ الدُّنْيا ثُمَّ إِلَيْنا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٣)

{ هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِها جاءَتْها رِيحٌ عاصِفٌ وَجاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنا مِنْ هذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (٢٢) فَلَمَّا أَنْجاهُمْ إِذا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّما بَغْيُكُمْ عَلى أَنْفُسِكُمْ مَتاعَ الْحَياةِ الدُّنْيا ثُمَّ إِلَيْنا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٣) } “Sizi karada ve denizde yürüten (seyrettiren) O'dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz ve o gemiler de içindekileri hoş bir rüzgârla akıtıp götürdüğü ve onlar da bununla sevindikleri sırada, birden şiddetli bir fırtına kopup gelir; her taraftan onları dalgalar kuşatır ve çepeçevre kuşatıldıklarını (helak edileceklerini) anlayınca dini sadece O'na has kılarak Allah'a: «Eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız» diye dua ederler. (22) Fakat [Allah] onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar! Ey insanlar! Taşkınlığınız sırf kendi aleyhinizedir; [o sadece] dünya hayatının [geçici bir] menfaatidir. Sonra dönüşünüz ancak bizedir ve yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz. (23)”1

5341. Metin

قرأ زيد بن ثابت: ينشركم. ومثله قوله فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ، ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ.

Zeyd b. Sâbit 'yensuruküm' şeklinde okumuştur. Bunun benzeri O'nun şu buyruklarıdır: { فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ } “Artık yeryüzüne dağılın”, { ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ } “Sonra bir de bakarsınız ki siz yeryüzüne yayılan bir beşersiniz”.

5342. Metin

فإن قلت: كيف جعل الكون في الفلك غاية للتسيير في البحر»

Eğer: 'Gemide bulunmak denizde seyretmenin bir gayesi (son noktası) nasıl kılınmıştır?»

5343. Metin

، والتسيير في البحر إنما هو بالكون في الفلك؟ قلت: لم يجعل الكون في الفلك غاية للتسيير في البحر، ولكن مضمون الجملة الشرطية الواقعة بعد «حتى» بما في حيزها، كأنه قيل: يسيركم حتى إذا وقعت هذه الحادثة وكان كيت وكيت من مجيء الريح العاصف وتراكم الأمواج والظنّ للهلاك «٢» والدعاء بالإنجاء. فإن قلت:

oysa denizde seyretmek ancak gemide bulunmakla olur?' dersen, derim ki: Gemide bulunmak denizde seyretmenin gayesi kılınmamıştır; bilakis 'hattâ' edatından sonra gelen şart cümlesinin kapsamındaki içerik gaye kılınmıştır. Sanki şöyle denilmiştir: Sizi gezdirir; nihayet bu olay meydana gelip de şiddetli rüzgârın gelmesi, dalgaların yığılması, helak olma zannı «٢» ve kurtuluş için dua etme gibi şu ve bu durumlar gerçekleştiğinde... Eğer dersen ki:

5344. Metin

ما جواب «إذا» ؟ قلت: جاءتها. فإن قلت: فدعوا؟ قلت: بدل من ظنوا، لأنّ دعاءهم من لوازم ظنهم الهلاك فهو ملتبس به. فإن قلت: ما فائدة صرف الكلام عن الخطاب إلى الغيبة؟

'«İzâ»nın cevabı nedir?' Derim ki: { جاءَتْها } fiilidir. 'Peki, { دَعَوُا } fiili nedir?' dersen, derim ki: { ظَنُّوا } fiilinden bedeldir; çünkü onların duası helak olacakları zannının gereklerindendir, dolayısıyla onunla irtibatlıdır. 'Sözü hitaptan gaybete çevirmenin faydası nedir?' dersen,

5345. Metin

قلت: المبالغة، كأنه يذكر لغيرهم حالهم ليعجبهم منها ويستدعى منهم الإنكار والتقبيح. فإن قلت: ما وجه قراءة أمّ الدرداء: في الفلكي، بزيادة ياء النسب؟ قلت: قيل هما زائدتان كما في الخارجي والأحمرى. ويجوز أن يراد به اللجّ والماء الغمر الذي لا تجرى الفلك إلا فيه.

Derim ki: [Buradaki gaye] mübalağadır; sanki onların durumunu başkalarına anlatmaktadır ki onların bu haline şaşırsınlar ve bunu inkâr edip çirkin görsünler. 'Ümmü’d-Derdâ’nın nisbet yâ'sının ziyadesiyle «فِي الْفُلْكِيِّ» (el-fülkiyyi) şeklindeki kıraatinin izahı nedir?' dersen, derim ki: «الْخَارِجِيُّ» (el-hâriciyy) ve «الْأَحْمَرِيُّ» (el-ahmeriyy) kelimelerinde olduğu gibi [buradaki şeddeli] yâ harfinin zâid olduğu söylenmiştir.1 Bununla derin deniz ve gemilerin ancak kendisinde yüzebildiği engin/derin suyun kastedilmiş olması da caizdir.2

5346. Metin

والضمير في جَرَيْنَ للفلك، لأنه جمع فلك كالأسد، في فعل أخى فعل «١» . وفي قراءة أمّ الدرداء: للفلك، أيضاً، لأنّ الفلكي يدلّ عليه جاءَتْها جاءت الريح الطيبة، أى تلقتها.

{ جَرَيْنَ } fiilindeki zamir gemilere (fülk) aittir; çünkü o, fual'in kardeşi fu'l veznindeki «esed» gibi «fülk» kelimesinin çoğuludur «١». Ümmü'd-Derdâ'nın kıraatinde de yine gemiye aittir, zira 'el-fülkiyy' kelimesi ona delalet eder. { جاءَتْها } tatlı rüzgâr geldi, yani onu karşıladı demektir.

5347. Metin

وقيل: الضمير للفلك مِنْ كُلِّ مَكانٍ من جميع أمكنة الموج أُحِيطَ بِهِمْ أى أهلكوا جعل إحاطة العدوّ بالحي مثلا في الهلاك مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ من غير إشراك به، لأنهم لا يدعون حينئذ غيره معه لَئِنْ أَنْجَيْتَنا على إرادة القول. أو لأن دَعَوُا من جملة القول يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ يفسدون فيها ويعبثون متراقين في ذلك، ممعنين فيه، من قولك:

Zamirin gemiye ait olduğu da söylenmiştir. { مِنْ كُلِّ مَكانٍ } dalganın her yerinden [geldi]. { أُحِيطَ بِهِمْ } yani helak edildiler; düşmanın bir mahalleyi kuşatması helak için darbımesel kılınmıştır. { مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ } O'na ortak koşmaksızın; çünkü o anda O'nunla beraber başkasına dua etmezler. { لَئِنْ أَنْجَيْتَنا } sözün takdiri iledir yahut { دَعَوُا } fiili söz cümlesinden olduğu içindir. { يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ } yeryüzünde fesat çıkarır, bu hususta haddi aşarak ve ileri giderek boş işlerle meşgul olurlar. Bu,

5348. Metin

بغى الجرح إذا ترامى إلى الفساد. فإن قلت: فما معنى قوله بِغَيْرِ الْحَقِّ والبغي لا يكون بحق؟ قلت:

'Yara azıp fesada yöneldiğinde' söylenen «beğa'l-cerhu» sözünden gelir. Eğer: '«Bihakkın» olmayan bağy (haksız taşkınlık) zaten haksızlık değil midir; o halde { بِغَيْرِ الْحَقِّ } buyruğunun manası nedir?' dersen, derim ki:

5349. Metin

بلى، وهو استيلاء المسلمين على أرض الكفرة، وهدم دورهم، وإحراق زروعهم وقطع أشجارهم «٢» كما فعل رسول الله ﷺ ببني قريظة. قرئ: متاع الحياة الدنيا، بالنصب. فإن قلت:

Hayır [hak olanı da vardır]; o da Müslümanların kâfirlerin arazilerini istila etmesi, evlerini yıkması, ekinlerini yakması ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Benî Kurayza'ya yaptığı gibi ağaçlarını kesmesidir «٢». Nasb ile { مَتاعَ الْحَياةِ الدُّنْيا } şeklinde okunmuştur. Eğer:

5350. Metin

ما الفرق بين القراءتين؟ قلت: إذا رفعت كان المتاع خبراً للمبتدإ الذي هو بَغْيُكُمْ وعَلى أَنْفُسِكُمْ صلته، كقوله فَبَغى عَلَيْهِمْ ومعناه: إنما بغيكم على أمثالكم والذين جنسهم جنسكم، يعنى: بغى بعضكم على بعض منفعة الحياة الدنيا لا بقاء لها. وإذا نصبت عَلى أَنْفُسِكُمْ خبر غير صلة، معناه. إنما بغيكم وبال على أنفسكم، ومَتاعَ الْحَياةِ الدُّنْيا في موضع المصدر المؤكد، كأنه قيل: تتمتعون متاع الحياة الدنيا. ويجوز أن يكون الرفع على: هو متاع الحياة الدنيا بعد تمام الكلام. وعن النبي ﷺ أنه قال «لا تمكر ولا تعن ماكرا، ولا تبغ ولا تعن باغياً، ولا تنكث ولا تعن ناكثاً» «٣» وكان يتلوها. وعنه ﵊ «أسرع الخير ثواباً صلة الرحم، وأعجل الشر عقاباً البغي واليمين الفاجرة» «٤» وروى: «ثنتان يعجلهما الله

[Bu] iki kıraat arasındaki fark nedir?» [dersen], derim ki: [Eğer { مَتاعُ } kelimesini] merfû okursan { مَتاعُ } [lafzı], mübteda olan { بَغْيُكُمْ } kelimesinin haberi olur; { عَلى أَنْفُسِكُمْ } ise { فَبَغَى عَلَيْهِمْ } “onlara taşkınlık etti” [ayetinde] olduğu gibi onun sılası (müteallakı) olur. Bunun manası şudur: Şüphesiz sizin taşkınlığınız, benzerlerinize ve cinsi sizin cinsinizden olan kimseleredir; yani birbirinize karşı taşkınlığınız, devamı ve bekası olmayan dünya hayatının bir menfaatidir. [Eğer { مَتاعَ } kelimesini] mensub okursan { عَلى أَنْفُسِكُمْ } sıla değil haber olur. Bunun manası da: 'Şüphesiz sizin taşkınlığınızın vebali kendi aleyhinizedir' şeklinde olur. { مَتاعَ الْحَياةِ الدُّنْيا } ise tekit edici mastar makamındadır; sanki «tetenetteûne metâa'l-hayâti'd-dünyâ / dünya hayatının geçimliğiyle faydalanıyorsunuz» denilmiş gibidir. Kelam tamamlandıktan sonra ref'in, [takdiri] { هُوَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا } “[O,] dünya hayatının geçici menfaatidir” şeklinde olması da caizdir. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « لا تَمْكُرْ وَلا تُعِنْ مَاكِراً، وَلا تَبْغِ وَلا تُعِنْ بَاغِياً، وَلا تَنْكُثْ وَلا تُعِنْ نَاكِثاً » «Tuzak kurma ve tuzak kurana yardım etme; taşkınlık/haksızlık etme ve taşkınlık edene yardım etme; ahdini bozma ve ahdini bozana yardım etme.»3 [Hz. Peygamber] bu ayetleri okurdu. Yine ondan aleyhisselâm [şöyle buyurduğu] rivayet edilmiştir: « أَسْرَعُ الْخَيْرِ ثَوَاباً صِلَةُ الرَّحِمِ، وَأَعْجَلُ الشَّرِّ عِقَاباً الْبَغْيُ وَالْيَمِينُ الْفَاجِرَةُ » «Mükâfatı en çabuk verilen hayır akrabayı gözetmek (sıla-i rahim); cezası en çabuk verilen şer ise haksız taşkınlık (bağy) ve yalan/günah yemindir.»4 Şöyle de rivayet edilmiştir: « ثِنْتَانِ يُعَجِّلُهُمَا اللهُ » «İki şey vardır ki Allah Teâlâ...»

5351. Metin

تعالى في الدنيا: البغي وعقوق الوالدين» «١» وعن ابن عباس رضى الله عنه: لو بغى جبل على جبل لدك الباغي «٢» . وكان المأمون يتمثل بهذين البيتين في أخيه:

Teâlâ onların cezasını dünyada acele verir: Taşkınlık ve anne babaya itaatsizlik» «١». İbn Abbas radıyallâhu anh'tan: 'Bir dağ diğer bir dağa taşkınlık etseydi, taşkınlık eden mutlaka un ufak olurdu' «٢» dediği rivayet edilmiştir. Me'mûn kardeşi hakkında şu iki beyti temsil getirirdi:

5352. Metin

يَا صَاحِبَ الْبَغْىِ إنَّ الْبَغْىَ مَصْرَعَةٌ … فَارْبَعْ فَخَيْرُ فِعَالِ المَرْءِ أعْسَلُهُ

Ey taşkınlık sahibi! Şüphesiz taşkınlık bir helak yeridir… Kendine gel, çünkü kişinin fiillerinin en hayırlısı en tatlı olanıdır.

5353. Metin

فَلَوْ بَغَى جَبَلٌ يَوْماً عَلَى جَبَلٍ … لَانْدَكَّ مِنْهُ أَعَالِيهِ وَأَسْفَلُهُ «٣»

Bir gün bir dağ bir dağa taşkınlık etseydi… Mutlaka onun üstü de altı da un ufak olurdu «٣».

5354. Metin

وعن محمد بن كعب: ثلاث من كنّ فيه كنّ عليه: البغي والنكث والمكر. قال الله تعالى:

Muhammed b. Ka'b'dan rivayet edildiğine göre: 'Üç şey vardır ki kimde bulunursa onun aleyhine olur: Taşkınlık, ahdi bozmak ve tuzak kurmak.' Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

5355. Metin

إِنَّما بَغْيُكُمْ عَلى أَنْفُسِكُمْ.

{ إِنَّما بَغْيُكُمْ عَلى أَنْفُسِكُمْ } “Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir”.

5356. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٢٤]

[Yûnus Suresi (10): 24. Ayet]

5357. Metin

إِنَّما مَثَلُ الْحَياةِ الدُّنْيا كَماءٍ أَنْزَلْناهُ مِنَ السَّماءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَباتُ الْأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْأَنْعامُ حَتَّى إِذا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَها وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُها أَنَّهُمْ قادِرُونَ عَلَيْها أَتاها أَمْرُنا لَيْلاً أَوْ نَهاراً فَجَعَلْناها حَصِيداً كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْأَمْسِ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢٤)

{ إِنَّما مَثَلُ الْحَياةِ الدُّنْيا كَماءٍ أَنْزَلْناهُ مِنَ السَّماءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَباتُ الْأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْأَنْعامُ حَتَّى إِذا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَها وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُها أَنَّهُمْ قادِرُونَ عَلَيْها أَتاها أَمْرُنا لَيْلاً أَوْ نَهاراً فَجَعЕЛْناها حَصِيداً كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْأَمْسِ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢٤) } “Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri birbirine karışır. Nihayet yer, takılarını takınıp süslendiği ve sahipleri de ona güç yetireceklerini sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona geliverir de sanki dün hiç yokmuş gibi onu kökünden biçilmiş hale getiririz. İşte düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (24)”

5358. Metin

هذا من التشبيه المركب، شبهت حال الدنيا في سرعة تقضيها وانقراض نعيمها بعد الإقبال، بحال نبات الأرض في جفافه وذهابه حطاماً بعد ما التف ونكائف، وزين الأرض بخضرته ورفيفه «٤» فَاخْتَلَطَ بِهِ فاشتبك بسببه حتى خالط بعضه بعضاً أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَها وَازَّيَّنَتْ كلام فصيح: جعلت الأرض آخذة زخرفها على التمثيل بالعروس، إذا أخذت الثياب الفاخرة من كل لون، فاكتستها وتزينت بغيرها من ألوان الزين. وأصل ازَّيَّنَتْ تزينت،

Bu, mürekkep teşbihtendir (birden çok unsurdan oluşan benzetmedir). Dünya hayatının, [insana] yöneldikten sonra hızla geçip gitmesi ve nimetlerinin yok olup tükenmesi hali; yeryüzü bitkisinin sarıp gürleştikten, yeşilliği ve parlaklığıyla 4 yeryüzünü süsledikten sonra kuruyup ufalanarak yok olup gitmesi haline benzetilmiştir. { فَاخْتَلَطَ بِهِ } “[onun sebebiyle sarmaş dolaş oldu]” yani onun sebebiyle birbirine girdi, öyle ki bir kısmı diğerine karıştı. { أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَها وَازَّيَّنَتْ } “Yeryüzü zinetini takınıp süslendiği zaman” [ifadesi] fasih bir kelamdır: Yeryüzü, her renkten en gösterişli elbiseleri alıp giyinen ve diğer türlü süslerle bezenen geline benzetilerek zinetini takınmış olarak nitelendirilmiştir. { ازَّيَّنَتْ } kelimesinin aslı 'tezeyyenet' (تَزَيَّنَتْ) olup,

5359. Metin

فأدغم. وبالأصل قرأ عبد الله. وقرئ: وأزينت، أى أفعلت، من غير إعلال الفعل كأغيلت أى صارت ذات زينة. وازيانت، بوزن ابياضت قادِرُونَ عَلَيْها متمكنون من منفعتها محصلون لثمرتها، رافعون لغلتها أَتاها أَمْرُنا وهو ضرب زرعها ببعض العاهات بعد أمنهم واستيقانهم أنه قد سلم فَجَعَلْناها فجعلنا زرعها حَصِيداً شبيهاً بما يحصد من الزرع في قطعه واستئصاله كَأَنْ لَمْ تَغْنَ كأن لم يغن زرعها، أى لم ينبت «١» على حذف المضاف في هذه المواضع لا بدّ منه، وإلا لم يستقم المعنى. وقرأ الحسن: كأن لم يغن، بالباء على أنّ الضمير للمضاف المحذوف، الذي هو الزرع. وعن مروان أنه قرأ على المنبر: كأن لم تتغن بالأمس، من قول الأعشى:

idğam yapılmıştır. Abdullah [b. Mes'ûd] aslı üzere okumuştur. 'Ve ezyenet' şeklinde de okunmuştur; yani 'ağyelet' gibi fiilde i'lâl yapılmaksızın 'ef'alet' veznindedir; yani zinet sahibi oldu demektir. 'Ibyaddat' vezninde 'vezyânet' şeklinde de okunmuştur. { قادِرُونَ عَلَيْها } onun menfaatine güç yetiren, meyvesini elde eden ve mahsulünü toplayanlar [demektir]. { أَتاها أَمْرُنا } o da ekinin kurtulduğundan emin olup kesin kanaat getirdikten sonra bir afete uğratılmasıdır. { فَجَعَلْناها } ekinini kıldık, { حَصِيداً } biçilip kökünden sökülmesi bakımından ekinden biçilene benzer [kıldık]. { كَأَنْ لَمْ تَغْنَ } sanki ekini hiç bitmemiş gibi «١»; bu yerlerde muzâfın hazfedilmesi zorunludur, aksi takdirde mana düzgün olmaz. Hasan [el-Basrî], zamir mahzuf muzâf olan ekine ait olmak üzere yâ ile 'ke-en lem yağne' şeklinde okumuştur. Mervân'ın minberde el-A'şâ'nın şu sözünden hareketle 'ke-en lem teteganne bi'l-emsi' şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir:

5360. Metin

طَوِيلُ الثّوَاءِ طَوِيلُ التَّغَنِّى «٢»

Uzun süre ikamet eden, uzun süre zenginlik içinde yaşayan «٢».

5361. Metin

والأمس مثل في الوقت القريب «كأنه قيل: كأن لم تغن آنفاً.

«el-Ems» (dün) kelimesi yakın zaman için darbımeseldir; sanki: 'Daha az önce hiç bitmemiş/bulunmamış gibi' denilmiştir.

5362. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٢٥]

[Yûnus Suresi (10): 25. Ayet]

5363. Metin

وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلى دارِ السَّلامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢٥)

{ وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلى دارِ السَّلامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢٥) } “Allah esenlik yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru bir yola iletir. (25)”

5364. Metin

دارِ السَّلامِ الجنة، أضافها إلى اسمه تعظيما لها. وقيل السلام السلامة، لأنّ أهلها سالمون من كل مكروه. وقيل: لفشوّ السلام بينهم وتسليم الملائكة عليهم إِلَّا قِيلًا سَلاماً سَلاماً وَيَهْدِي ويوفق مَنْ يَشاءُ وهم الذين علم أنّ اللطف يجدى عليهم، لأنّ مشيئته تابعة لحكمته ومعناه: يدعو العباد كلهم إلى دار السلام، ولا يدخلها إلا المهديون.

Dâru’s-selâm (esenlik yurdu) cennettir. [Allah], onu yüceltmek amacıyla kendi ismine [es-Selâm'a] izafe etmiştir.1 Bir diğer görüşe göre es-selâm, esenlik/kurtuluş (es-selâme) demektir; zira oranın ehli her türlü hoşa gitmeyen durumdan esendirler (uzaktırlar). Ayrıca aralarında selamlaşmanın yaygın olması ve meleklerin onlara selam vermesi sebebiyle [böyle isimlendirildiği de] söylenmiştir: { إِلَّا قِيلًا سَلاماً سَلاماً } “...Sadece 'Selam! Selam!' sözü [işitilir].” { وَيَهْدِي } “ve iletir” [ifadesi], { مَنْ يَشاءُ } “dilediğini” muvaffak kılar [anlamındadır]; bunlar da kendilerine lütfun fayda vereceğini bildiği kimselerdir. Zira O'nun meşîeti (dilemesi), hikmetine tabidir.2 Ayetin anlamı şudur: [Allah] bütün kullarını esenlik yurduna çağırır; ancak oraya yalnızca hidayete erdirilenler girer.

5365. Metin

[سورة يونس (١٠) : آية ٢٦]

[Yûnus Suresi (10): 26. Ayet]

5366. Metin

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٦)

{ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٦) } “Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz/kara leke bulaşır ne de bir zillet! İşte onlar cennet halkıdırlar; onlar orada ebedî kalacaklardır. (26)”

5367. Metin

الْحُسْنى المثوبة الحسنى وَزِيادَةٌ وما يزيد على المثوبة وهي التفضل. ويدل عليه قوله تعالى وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وعن علىّ رضى الله عنه: الزيادة: غرفة من لؤلؤة واحدة. وعن ابن عباس رضى الله عنه: الحسنى: الحسنة، والزيادة: عشر أمثالها. وعن الحسن رضى الله عنه:

{ الْحُسْنى } en güzel mükafat; { وَزِيادَةٌ } ve mükafatın üzerindeki fazlalık ki o da lütuftur. Allah Teâlâ'nın: { وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ } “Ve onlara lütfundan fazlasını verir” buyruğu buna delalet eder. Hz. Ali radıyallâhu anh'tan: 'Ziyade: Tek bir inciden köşktür' dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbas radıyallâhu anh'tan: 'el-Hüsnâ: İyiliktir; ziyade ise onun on katıdır' dediği rivayet edilmiştir. Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh'tan:

5368. Metin

عشر أمثالها إلى سبعمائة ضعف، وعن مجاهد رضى الله عنه: الزيادة مغفرة من الله ورضوان.

'On katından yedi yüz katına kadardır' dediği, Mücâhid radıyallâhu anh'tan ise: 'Ziyade, Allah'tan bir bağışlanma ve rızadır' dediği rivayet edilmiştir.

5369. Metin

وعن يزيد بن شجرة: الزيادة أن تمرّ السحابة بأهل الجنة فتقول: ما تريدون أن أمطركم؟ فلا يريدون شيئاً إلا أمطرتهم. وزعمت المشبهة والمجبرة «١» أن الزيادة النظر إلى وجه الله تعالى «٢» وجاءت بحديث مرقوع «٣» «إذا دخل أهل الجنة الجنة نودوا أن يا أهل الجنة فيكشف الحجاب فينظرون إليه، فو الله ما أعطاهم الله شيئاً هو أحب إليهم منه» «٤» وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ لا يغشاها قَتَرٌ غبرة فيها سواد وَلا ذِلَّةٌ ولا أثر هوان وكسوف بال. والمعنى لا يرهقهم ما يرهق

Yezîd b. Şecere'den ise şöyle rivayet edilmiştir: "Ziyade, bir bulutun cennet ehline uğrayıp: 'Üzerinize ne yağdırmamı istersiniz?' demesi ve onların dilediği her şeyi üzerlerine yağdırmasıdır." Müşebbihe ve Mücbire1 ise 'ziyade'nin Allah Teâlâ'nın vechine bakmak (rü'yetullah) olduğunu iddia etmiş2 ve uydurma (merku')3 bir hadis getirmiştir: « إذا دخل أهل الجنة الجنة نودوا أن يا أهل الجنة فيكشف الحجاب فينظرون إليه، فو الله ما أعطاهم الله شيئاً هو أحب إليهم منه » «Cennet ehli cennete girdiğinde, 'Ey cennet ehli!' diye seslenilir; ardından perde kaldırılır ve O'na bakarlar. Allah'a yemin olsun ki Allah onlara bundan daha sevimli olan hiçbir şey vermemiştir.»4 { وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ } “Onların yüzlerini bürümez”, yani kaplamaz; { قَتَرٌ } “bir toz”, içinde siyahlık bulunan tozdur; { وَلا ذِلَّةٌ } “ne de bir zillet”, ne bir horluk izi ne de bir keder [bürür]. Anlamı: Onları bürüyen şeyler bürümez...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.