Nahl Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

7011. Metin

(مكية، غير ثلاث آيات في آخرها وتسمى سورة النعم، وهي مائة وثمان وعشرون آية [نزلت بعد سورة الكهف] ) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

(Sonundaki üç ayet hariç Mekkîdir, Niam Suresi olarak da adlandırılır ve yüz yirmi sekiz ayettir. [Kehf Suresi'nden sonra inmiştir].) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

7012. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ١]

[Nahl Suresi (16): Ayet 1]

7013. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

7014. Metin

أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١)

{ أَتَىٰ أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ ۚ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” (1)

7015. Metin

كانوا يستمجلون ما وعدوا من قيام الساعة أو نزول العذاب بهم يوم بدر، استهزاء وتكذيباً بالوعد، فقيل لهم أَتى أَمْرُ اللَّهِ الذي هو بمنزلة الآتي الواقع وإن كان منتظراً لقرب وقوعه فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ روى أنه لما نزلت اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ قال الكفار فيما بينهم إن هذا يزعم أن القيامة قد قربت، فأمسكوا عن بعض ما تعملون حتى ننظر ما هو كائن، فلما تأخرت قالوا:

Onlar, alay etmek ve vaadi yalanlamak maksadıyla kıyametin kopması veya Bedir günü azabın başlarına inmesi şeklinde kendilerine vaad edilen şeyi acele istiyorlardı. Bunun üzerine onlara, vukuunun yakınlığı sebebiyle gelmiş ve gerçekleşmiş mesabesinde olan { أَتَىٰ أَمْرُ اللَّهِ } “Allah'ın emri geldi” buyuruldu; { فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ } “artık onu acele istemeyin.” Rivayet edildiğine göre { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } “Kıyamet yaklaştı” ayeti indiğinde inkârcılar kendi aralarında: “Bu adam kıyametin yaklaştığını iddia ediyor; ne olacağını görene kadar yaptıklarınızın bir kısmından el çekin” dediler. [Kıyamet] gecikince:

7016. Metin

ما نرى شيئاً، فنزلت اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ فأشفقوا وانتظروا قربها، فلما امتدت الأيام قالوا: يا محمد، ما نرى شيئاً مما تخوفنا به، فنزلت أَتى أَمْرُ اللَّهِ فوثب رسول الله ﷺ ورفع الناس رؤوسهم، فنزلت فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ فاطمأنوا وقرئ: تستعجلوه، بالتاء والياء سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ تبرأ ﷿ عن أن يكون له شريك، وأن تكون آلهتهم له شركاء. أو عن إشراكهم، على أنّ «ما» موصولة أو مصدرية. فإن قلت: كيف اتصل

«Hiçbir şey göremiyoruz» dediler. Bunun üzerine { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ } “İnsanların hesaba çekilecekleri [zaman] yaklaştı” ayeti indi. [Bunu duyunca] korkup [kıyametin] yaklaşmasını beklediler. Günler uzayıp gidince: «Ey Muhammed! Bizi kendisiyle korkuttuğun şeylerden hiçbirini göremiyoruz» dediler. Bunun üzerine { أَتَىٰ أَمْرُ اللَّهِ } “Allah'ın emri geldi” ayeti indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hemen ayağa fırladı, insanlar da başlarını kaldırdılar. Ardından { فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ } “artık onu acele istemeyin” ayeti indi de yatıştılar.2 [Ayet], “testa'cilûh” (تَسْتَعْجِلُوهُ) şeklinde 'tâ' ile ve [yesta'cilûh (يَسْتَعْجِلُوهُ) şeklinde] 'yâ' ile de okunmuştur. { سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir”1 [ifadesiyle] aziz ve celil olan [Allah], bir ortağı bulunmasından ve onların ilahlarının Kendisine ortaklar olmasından Kendisini tenzih etmiştir; yahut “mâ” (مَا) edatının mevsûle (ilgi zamiri) veya masdariyye olmasına bağlı olarak [onların] şirk koşmalarından [Kendi zatını tenzih etmiştir]. Eğer dersen ki: [Bu tenzih] nasıl bağlandı

7017. Metin

هذا باستعجالهم؟ قلت: لأنّ استعجالهم استهزاء وتكذيب وذلك من الشرك. وقرئ: تشركون، بالتاء والياء.

Derim ki: Çünkü onların acele istemeleri bir alay ve yalanlamadır, bu ise şirktendir. [Ayet] تشركون (ortak koştuğunuz) ve يشركون (ortak koştukları) şeklinde hem tâ hem de yâ ile okunmuştur.

7018. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٢]

[Nahl Suresi (16): Ayet 2]

7019. Metin

يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاتَّقُونِ (٢)

{ يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَىٰ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ } “O, kullarından dilediği kimseye kendi emrinden olan ruh ile melekleri indirir: ‘Benden başka ilah olmadığı hususunda uyarın, öyleyse benden sakının!’” (2)

7020. Metin

قرئ يُنَزِّلُ بالتخفيف والتشديد. وقرئ تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ أى تنزل بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ بما يحيى القلوب الميتة بالجهل من وحيه، أو بما يقوم في الدين مقام الروح في الجسد، وأَنْ أَنْذِرُوا بدل من الروح، أى ينزلهم بأن أنذروا. وتقديره: بأنه أنذروا، أى: بأن الشأن أقول لكم أنذروا. أو تكون «أن» مفسرة، لأنّ تنزيل الملائكة بالوحي فيه معنى القول.

{ يُنَزِّلُ } şeddesiz (yünzilü) ve şeddeli (yünezzilü) olarak okunmuştur. Ayrıca { تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ } yani melekler iner şeklinde de okunmuştur. { بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ } vahyi ile cehalet sebebiyle ölmüş kalpleri dirilten şeyle yahut dinde bedendeki ruh mesabesinde olan şeyle [indirir]. { أَنْ أَنْذِرُوا } ifadesi { بِالرُّوحِ } lafzından bedeldir; yani onları ‘uyarın’ diye indirir. Takdiri şöyledir: “Durum şudur ki, size uyarın diyorum”. Yahut meleklerin vahiyle indirilmesinde söz anlamı bulunduğu için «en» harfi tefsir edatıdır.

7021. Metin

ومعنى أنذروا أَنَّهُ لا إِلهَ إِلَّا أَنَا أعلموا بأنّ الأمر ذلك، من نذرت بكذا إذا علمته. والمعنى:

{ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلَّا أَنَا } “Benden başka ilah yoktur” uyarısının anlamı; durumun böyle olduğunu bildirin demektir. Bu, bir şeyi bildiğinde söylenen نذرت بكذا (onu bildim) ifadesinden gelir. Anlam şudur:

7022. Metin

يقول لهم أعلموا الناس قولي لا إله إلا أنا فَاتَّقُونِ.

Onlara der ki: İnsanlara ‘Benden başka ilah yoktur, { فَاتَّقُونِ } artık benden sakının’ sözümü bildirin.

7023. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٣ الى ٤]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 3-4]

7024. Metin

خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤)

{ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ ۚ تَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (3) { خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ } “İnsanı bir damla sudan (nutfe) yarattı. Bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasımdır!” (4)

7025. Metin

ثم دلّ على وحدانيته وأنه لا إله إلا هو بما ذكر، مما لا يقدر عليه غيره من خلق السموات والأرض وخلق الإنسان وما يصلحه، وما لا بدّ له منه من خلق البهائم لأكله وركوبه وجرّ أثقاله وسائر حاجاته، وخلق ما لا يعلمون من أصناف خلائقه، ومثله متعال عن أن يشرك به غيره. وقرئ: تشركون، بالتاء والياء فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ فيه معنيان، أحدهما: فإذا هو منطيق مجادل عن نفسه مكافح للخصوم مبين للحجة، بعد ما كان نطفة من منىّ جماداً لا حس به ولا حركة، دلالة على قدرته. والثاني: فإذا هو خصيم لربه، منكر على خالقه، قائل: من يحيى العظام وهي رميم، وصفاً للإنسان بالإفراط في الوقاحة والجهل، والتمادي في كفران النعمة.

Sonra, başkasının güç yetiremeyeceği şeyleri zikrederek birliğine ve O'ndan başka ilah olmadığına delil getirdi: Gökleri ve yeri yaratması, insanı ve onun maslahatına uygun olanları yaratması; yemesi, binmesi, yüklerini taşıması ve diğer ihtiyaçları için kaçınılmaz olan hayvanları yaratması ve yaratıklarının bilmedikleri türlerini yaratması gibi. O'nun benzeri bir zat, başkasının Kendisine ortak koşulmasından yücedir. تشركون kelimesi tâ ve yâ ile okunmuştur. { فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ } ifadesinde iki anlam vardır: Birincisi, O'nun kudretine delalet etmek üzere; cansız, hissiz ve hareketsiz bir meni damlası iken, bir de bakarsın ki o, kendisini savunan, hasımlarıyla mücadele eden ve delilini açıkça ortaya koyan bir konuşmacı oluvermiştir. İkincisi ise, insanın aşırı küstahlığını, cehaletini ve nankörlükte ısrarını nitelemek üzere; bir de bakarsın ki o, Rabbine hasım kesilmiş, Yaratıcısını inkâr ederek: “Çürüyüp ufalanmış kemikleri kim diriltecek?” diyen biri oluvermiştir.

7026. Metin

وقيل نزلت في أبىّ بن خلف الجمحي حين جاء بالعظم الرميم إلى النبي ﷺ فقال:

Bu ayetin, Übey b. Halef el-Cumehî çürümüş bir kemikle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip:

7027. Metin

يا محمد، أترى الله يحيى هذا بعد ما قد رمّ؟ «١»

“Ey Muhammed! Çürüdükten sonra Allah'ın bunu dirilteceğini mi sanıyorsun? «١»”

7028. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٥]

[Nahl Suresi (16): Ayet 5]

7029. Metin

وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ وَمِنْها تَأْكُلُونَ (٥)

{ وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا ۗ لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ } “Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok menfaatler vardır; onlardan yersiniz de.” (5)

7030. Metin

الْأَنْعامَ الأزواج الثمانية، وأكثر ما تقع على الإبل، وانتصابها بمضمر يفسره

{ الْأَنْعَامَ } [ifadesi] sekiz çifttir; çoğunlukla da deve için kullanılır. [Kelimenin] mansub oluşu ise kendisini açıklayan gizli bir [fiil] iledir1

7031. Metin

الظاهر، كقوله وَالْقَمَرَ قَدَّرْناهُ ويجوز أن يعطف على الإنسان، أى: خلق الإنسان والأنعام، ثم قال خَلَقَها لَكُمْ أى ما خلقها إلا لكم ولمصالحكم يا جنس الإنسان. والدفء: اسم ما يدفأ به، كما أنّ الملء اسم ما يملأ به، وهو الدفاء من لباس معمول من صوف أو وبر أو شعر. وقرئ:

{ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ } “Ay'a da menziller tayin ettik” ayetinde olduğu gibi. İnsan kelimesine atfedilmesi de caizdir; yani: “İnsanı ve en'âmı yarattı” demektir. Sonra { خَلَقَهَا لَكُمْ } buyurmuştur; yani: “Ey insan türü! Onları ancak sizin için ve sizin maslahatlarınız için yarattı.” Dif' (دِفْء); mil' (مِلْء) doldurulan şeyin adı olduğu gibi, kendisiyle ısınılan şeyin adıdır. O da yün, tiftik veya kıldan yapılan elbiseden ibaret sıcak tutan örtüdür. Hemzenin atılıp harekesinin fâ harfine verilmesiyle:

7032. Metin

دفّ، بطرح الهمزة وإلقاء حركتها على الفاء وَمَنافِعُ هي نسلها ودرّها وغير ذلك. فإن قلت:

دِفّ (dif) şeklinde de okunmuştur. { وَمَنَافِعُ } onların yavruları, sütleri ve diğer şeyleridir. Eğer:

7033. Metin

تقديم الظرف في قوله وَمِنْها تَأْكُلُونَ مؤذن بالاختصاص، وقد يؤكل من غيرها. قلت:

{ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ } “onlardan yersiniz” ifadesinde zarfın öne alınması tahsisi bildirir, oysa bunlardan başkası da yenir dersen; derim ki:

7034. Metin

الأكل منها هو الأصل «١» الذي يعتمده الناس في معايشهم. وأما الأكل من غيرها من الدجاج والبط وصيد البر والبحر فكغير المعتدّ به وكالجارى مجرى التفكه. ويحتمل أن طعمتكم منها، لأنكم تحرثون بالبقر فالحبّ والثمار التي تأكلونها منها وتكتسبون بإكراء الإبل وتبيعون نتاجها وألبانها وجلودها.

Onlardan yemek, insanların geçimlerinde dayandıkları asıldır. Tavuk, ördek, kara ve deniz avı gibi diğerlerinden yemek ise hesaba katılmayacak derecededir ve çerez mesabesindedir. Rızkınızın onlardan sağlanması manası da muhtemeldir; çünkü siz sığırla çift sürersiniz, yediğiniz tahıl ve meyveler onlardandır; develeri kiraya vererek kazanç sağlarsınız, yavrularını, sütlerini ve derilerini satarsınız.

7035. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٦]

[Nahl Suresi (16): Ayet 6]

7036. Metin

وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦)

{ وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ } “Akşamleyin getirirken ve sabahleyin salarken onlarda sizin için bir güzellik vardır.” (6)

7037. Metin

منّ الله بالتجمل بها كما منّ بالانتفاع بها، لأنه من أغراض أصحاب المواشي، بل هو من معاظمها، لأنّ الرعيان إذا روّحوها بالعشي وسرحوها بالغداة- فزينت بإراحتها وتسريحها الأفنية وتجاوب فيها الثغاء والرغاء «٢» - أنست أهلها وفرحت أربابها، وأجلتهم في عيون الناظرين إليها، وكسبتهم الجاه والحرمة عند الناس. ونحوه لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً، يُوارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشاً. فإن قلت: لم قدّمت الإراحة على التسريح؟ قلت: لأنّ الجمال في الإراحة أظهر، إذا أقبلت ملأى البطون حافلة الضروع، ثم أوت إلى الحظائر حاضرة لأهلها. وقرأ عكرمة:

Allah, onlardan faydalanmayı lütfettiği gibi onlarla güzelleşmeyi de lütfetti. Çünkü bu, davar sahiplerinin gayelerindendir, hatta en büyüklerindendir. Zira çobanlar onları akşamleyin dinlenmeye getirdiklerinde ve sabahleyin otlağa saldıklarında -onların getirilmesi ve salınmasıyla avlular süslenip meleme ve böğürmeleri birbirine karıştığında- sahiplerine huzur verir, maliklerini sevindirir, onlara bakanların gözünde onları yüceltir, insanlar nezdinde onlara itibar ve saygınlık kazandırır. { لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً } “onlara binesiniz diye ve bir zinet olarak” ile { يُوَارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا } “ayıp yerlerinizi örtecek [giysi] ve süs [olarak]” ayetleri de böyledir. Eğer: “Akşam getirme (irâha), sabah salmaktan (tesrîh) niçin önce zikredilmiştir?” dersen, derim ki: Çünkü akşam getirmede güzellik daha belirgindir; karınları doymuş, memeleri sütle dolmuş olarak gelirler, sonra sahiplerinin gözü önünde ağıllarına sığınırlar. İkrime:

7038. Metin

حينا تريحون وحينا تسرحون، على أن تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ وصف للحين. والمعنى: تريحون فيه وتسرحون فيه، كقوله تعالى يَوْماً لا يَجْزِي والِدٌ.

{ حِينًا تُرِيحُونَ وَحِينًا تَسْرَحُونَ } şeklinde, { تُرِيحُونَ } ve { تَسْرَحُونَ } fiillerini «hîn» kelimesinin sıfatı kılarak okumuştur. Anlam: { يَوْمًا لَا يَجْزِي وَالِدٌ } “hiçbir babanın [fayda] veremeyeceği bir gün” ayetinde olduğu gibi, “içinde getirdiğiniz vakitte ve içinde saldığınız vakitte” demektir.

7039. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٧]

[Nahl Suresi (16): Ayet 7]

7040. Metin

وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ إِلى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٧)

{ وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَىٰ بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ ۚ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ } “Yüklerinizi, ancak nefislerin zahmetiyle (büyük güçlükle) ulaşabileceğiniz bir beldeye taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (7)

7041. Metin

قرئ: بشق الأنفس، بكسر الشين وفتحها. وقيل: هما لغتان في معنى المشقة، وبينهما فرق:

Şîn harfinin kesresiyle ve fethasıyla (bi-şikki / bi-şakkı'l-enfüs) okunmuştur. İkisinin meşakkat anlamında iki ayrı lehçe olduğu söylenmiştir; aralarında şöyle bir fark vardır:

7042. Metin

وهو أن المفتوح مصدر شق الأمر عليه شقا، وحقيقته راجعة إلى الشق الذي هو الصدع.

O [fark da şudur]: Fethalı olan [şakk], "şakka'l-emru aleyhi şakkan" (iş ona güç geldi) [ifadesinin] masdarıdır ve asıl anlamı yarmak olan eş-şakka (yarık/çatlak) dayanmaktadır.12

7043. Metin

وأما الشق فالنصف، كأنه يذهب نصف قوته لما يناله من الجهد. فإن قلت: ما معنى قوله: لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ كأنهم كانوا زمانا يتحملون المشاق في بلوغه حتى حملت الإبل أثقالهم. قلت:

Kesreli olan (şikk) ise yarımdır; sanki çektiği meşakkatten dolayı gücünün yarısı gitmektedir. Eğer: “{ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ } ‘ulaşabileceğiniz’ sözünün anlamı nedir; sanki develer yüklerini taşıyana kadar bir süre oraya ulaşmada meşakkatlere katlanıyorlarmış gibi mi?” dersen, derim ki:

7044. Metin

معناه وتحمل أثقالكم إلى بلد لم تكونوا بالغيه في التقدير لو لم تخلق الإبل إلا بجهد أنفسكم، لا أنهم لم يكونوا بالغيه في الحقيقة. فإن قلت: كيف طابق قوله: لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ قوله:

Anlamı şudur: “Yüklerinizi, şayet develer yaratılmamış olsaydı takdiren ancak nefislerinizin zahmetiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye taşır”; yoksa gerçekte oraya ulaşamayacaklardı demek değildir. Eğer: “{ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ } ‘ona ulaşamazdınız’ sözü, { وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ } ‘yüklerinizi taşırlar’ sözüne nasıl uyum sağlamıştır?

7045. Metin

وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ وهلا قيل: لم تكونوا حامليها إليه «١» ؟ قلت: طباقه من حيث أن معناه:

{ وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ } ‘yüklerinizi taşırlar’ sözüne; 'onları oraya taşıyıcılar değildiniz' denilmesi gerekmez miydi? «١»” dersen, derim ki: Uyum sağlaması, anlamının şu şekilde olmasındandır:

7046. Metin

وتحمل أثقالكم إلى بلد بعيد قد علمتم أنكم لا تبلغونه بأنفسكم إلا بجهد ومشقة، فضلا أن تحملوا على ظهوركم أثقالكم. ويجوز أن يكون المعنى: لم تكونوا بالغيه بها إلا بشق الأنفس. وقيل:

Yüklerinizi, sırtınızda yüklerinizi taşımak şöyle dursun, bizzat kendinizin bile ancak güçlük ve meşakkatle ulaşabileceğinizi bildiğiniz uzak bir beldeye taşırlar. Anlamın şöyle olması da caizdir: “Onlar olmadan oraya ancak nefislerin zahmetiyle ulaşabilirdiniz.” Şöyle de denmiştir:

7047. Metin

أثقالكم أجرامكم. وعن عكرمة: البلد مكة لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ حيث رحمكم بخلق هذه الحوامل وتيسير هذه المصالح.

Aşkâlüküm (أثقالكم); bedenlerinizdir. İkrime'den nakledildiğine göre belde Mekke'dir. { لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ } “çok şefkatlidir, çok merhametlidir”; çünkü bu yük taşıyıcıları yaratarak ve bu maslahatları kolaylaştırarak size merhamet etmiştir.

7048. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٨]

[Nahl Suresi (16): Ayet 8]

7049. Metin

وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ (٨)

{ وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً ۚ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ } “Atları, katırları ve eşekleri onlara binesiniz diye ve bir zinet olarak [yarattı]. Ve O, sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır.” (8)

7050. Metin

وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ عطف على الأنعام، أى: وخلق هؤلاء للركوب والزينة، وقد احتج على حرمة أكل لحومهن بأن علل خلقها بالركوب والزينة، ولم يذكر الأكل بعد ما ذكره في الأنعام. فإن قلت: لم انتصب وَزِينَةً؟ قلت: لأن مفعول له، وهو معطوف على محل لتركبوها. فإن قلت: فهلا ورد المعطوف والمعطوف عليه على سنن واحد «٢» ؟ قلت: لأنّ الركوب فعل المخاطبين، وأما الزينة ففعل الزائن وهو الخالق. وقرئ: لتركبوها زينة، بغير واو، أى: وخلقها زينة لتركبوها. أو تجعل زينة حالا منها، أى: وخلقها لتركبوها وهي زينة وجمال وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ يجوز أن يريد به: ما يخلق فينا ولنا مما لا نعلم كنهه وتفاصيله ويمنّ علينا بذكره كما منّ بالأشياء المعلومة مع الدلالة على قدرته. ويجوز أن يخبرنا بأن له من الخلائق ما لا علم لنا به، ليزيدنا دلالة على اقتداره بالإخبار بذلك، وإن طوى عنا علمه لحكمة

{ وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ } [ifadesi], { الْأَنْعَامَ } [kelimesi] üzerine matuftur; yani: "Bunları da biniş ve zinet için yarattı" demektir.1 Bu hayvanların yaratılış gerekçesinin biniş ve zinet olarak gösterilmesi ve davarlarda zikredildikten sonra burada yemenin zikredilmemiş olması sebebiyle etlerinin haram olduğuna delil getirilmiştir. Eğer: "وَزِينَةً niçin mansub olmuştur?" dersen, derim ki: Çünkü mef'ûlün leh (içinlik nesnesi)dir ve لِتَرْكَبُوهَا [ifadesinin] mahalline matuftur. Eğer: "Peki matuf ile matufun aleyh niçin aynı üslup üzere [aynı formda] gelmedi?2" dersen, derim ki: Çünkü biniş muhatapların fiilidir, zinet ise zinet verenin yani Yaratıcı'nın fiilidir. Vav'sız olarak "لِتَرْكَبُوهَا زِينَةً" şeklinde de kıraat edilmiştir; yani: "Onlara binesiniz diye onları bir zinet olarak yarattı" demektir. Yahut da زِينَةً [kelimesini] ondan hâl (durum bildiren öge) yaparsın; yani: "Onlar bir zinet ve güzellik iken onlara binesiniz diye onları yarattı" [demektir]. { وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ } [ifadesiyle] şunu murad etmiş olması caizdir: İçimizde ve bizim için mahiyetini ve ayrıntılarını bilmediğimiz şeyleri yaratmakta ve kudretine delalet etmesiyle birlikte, bilinen şeyleri lütfettiği gibi bunu zikrederek de bize lütufta bulunmaktadır. Kudretine delaleti bu haber verme ile artırmak için -bir hikmetten ötürü bilgisini bizden gizlemiş olsa bile-

7051. Metin

له في طيه، وقد حمل على ما خلق في الجنة والنار، مما لم يبلغه وهم أحد، ولا خطر على قلبه.

bilgisini bizden saklasa bile Kendisinin bilgimiz dahilinde olmayan yaratıkları bulunduğunu bize haber veriyor olması da muhtemeldir. Cennette ve cehennemde yarattığı, hiçbir kimsenin hayalinin ulaşmadığı ve kalbine gelmediği şeylere de hamledilmiştir.

7052. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ٩]

[Nahl Suresi (16): Ayet 9]

7053. Metin

وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْها جائِرٌ وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ (٩)

{ وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ ۚ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ } “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. O yoldan sapan da vardır. Eğer O dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.” (9)

7054. Metin

المراد بالسبيل: الجنس، ولذلك أضاف إليها القصد وقال وَمِنْها جائِرٌ. والقصد مصدر بمعنى الفاعل وهو القاصد. يقال: سبيل قصد وقاصد، أى: مستقيم، كأنه يقصد الوجه الذي يؤمه السالك لا يعدل عنه. ومعنى قوله وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ أنّ هداية الطريق الموصل «١» إلى الحق واجبة عليه، «٢» كقوله إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى. فإن قلت: لم غير أسلوب الكلام في قوله وَمِنْها جائِرٌ؟ قلت: ليعلم ما يجوز إضافته إليه من السبيلين وما لا يجوز، ولو كان الأمر كما تزعم المجبرة «٣» لقيل: وعلى الله قصد السبيل وعليه جائرها أو وعليه الجائر. وقرأ عبد الله:

Sebil (yol) ile kastedilen cinstir; bu sebeple kasd (doğruluk) kelimesini ona izafe etmiş ve { وَمِنْهَا جَائِرٌ } “O yoldan sapan da vardır” buyurmuştur. Kasd, ism-i fail manasında bir masdardır, yani kāsıd (doğru giden) demektir. "Sebîlün kasdun ve kāsıdun" (doğru yol) denilir, yani: müstakim/dosdoğru [yol]; sanki yolcunun yöneldiği hedefe dosdoğru yönelir de ondan sapmaz gibidir. { وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ } “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir” sözünün anlamı şudur: Hakka ulaştıran yolun hidayeti O'nun üzerine vaciptir «١», «٢» nitekim { إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَىٰ } “Şüphesiz doğru yolu göstermek Bize aittir” buyurmuştur. Eğer: “{ وَمِنْهَا جَائِرٌ } ‘O yoldan sapan da vardır’ sözünde sözün üslubu niçin değiştirilmiştir?” dersen, derim ki: İki yoldan hangisinin O'na izafe edilmesinin caiz olduğu ve hangisinin caiz olmadığı bilinsin diye. Eğer mesele Mücbire'nin iddia ettiği gibi olsaydı «٣», "Doğru yol Allah'a aittir, sapanı da O'na aittir" yahut "sapan yol da O'na aittir" denilirdi. Abdullah [b. Mes'ûd] ise şöyle okumuştur:

7055. Metin

ومنكم جائر، يعنى: ومنكم جائر جار عن القصد بسوء اختياره، والله بريء منه وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ قسراً وإلجاء «٤» .

{ ومنكم جائر } (İçinizden sapan da vardır) şeklinde okumuştur; yani: İçinizden kötü tercihi sebebiyle doğrudan sapan vardır, Allah ise ondan uzaktır. { وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ } “Eğer O dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi” zorla ve mecbur bırakarak.

7056. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٠ الى ١١]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 10-11]

7057. Metin

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ ماءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١)

{ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ ماءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١) } “O, gökten sizin için su indirendir. İçecek [su] ondandır; hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler/ağaçlar da ondandır. (10) O [su] ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzüm bağları ve her türlü meyveden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünen bir topluluk için kesin bir delil vardır. (11)”

7058. Metin

لَكُمْ متعلق بأنزل، أو بشراب، خبراً له. والشراب ما يشرب شَجَرٌ يعنى الشجر الذي ترعاه المواشي. وفي حديث عكرمة: لا تأكلوا ثمن الشجر فإنه سحت «١» . يعنى الكلأ تُسِيمُونَ من سامت الماشية إذا رعت، فهي سائمة، وأسامها صاحبها، وهو من السومة وهي العلامة، لأنها تؤثر بالرعي علامات في الأرض. وقرئ: ينبت، بالياء والنون. فإن قلت:

{ لَكُمْ } ‘sizin için’ ifadesi { أَنْزَلَ } ‘indirdi’ fiiline veya ona haber olarak { شَرَابٌ } ‘içecek’ kelimesine taalluk eder. Şarap, içilen şeydir. { شَجَرٌ } ‘bitkiler/ağaçlar’, hayvanların otladığı ağaç/bitki demektir. İkrime'nin hadisinde şöyle geçer: "Ağacın/otun bedelini yemeyiniz, çünkü o haramdır «١»." Yani otu kastetmektedir. { تُسِيمُونَ } ‘otlatırsınız’ ifadesi, hayvan otladığı zaman söylenen "sâmeti'l-mâşiyeti" (davarlar otladı) kökündendir; bu durumda hayvan "sâime" (otlayan), sahibi de "esâme" (otlatan) olur. Bu da alâmet anlamına gelen "es-sûme" kelimesindendir; zira otlarken yerde izler/işaretler bırakır. { ينبت } kelimesi hem 'yâ' hem de 'nûn' ile okunmuştur. Eğer:

7059. Metin

لم قيل وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ؟ قلت: لأنّ كل الثمرات لا تكون إلا في الجنة، وإنما أنبت في الأرض بعض من كلها للتذكرة يَتَفَكَّرُونَ ينظرون فيستدلون بها عليه وعلى قدرته وحكمته.

“Niçin { وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ } ‘her türlü meyveden’ denilmiştir?” dersen, derim ki: Çünkü meyvelerin tamamı ancak cennette olur; yeryüzünde ise hatırlatma olsun diye hepsinden bir kısmı bitirilmiştir. { يَتَفَكَّرُونَ } bakarlar da bunlar vasıtasıyla O'na, O'nun kudretine ve hikmetine delil getirirler.

7060. Metin

والآية: الدلالة الواضحة. وعن بعضهم: ينبت، بالتشديد. وقرأ أبىّ بن كعب: ينبت لكم به الزرع والزيتون والنخيل والأعناب، بالرفع.

Ayet; açık delil demektir. Bazılarından şeddeli olarak (yünabbitü) okuduğu rivayet edilmiştir. Übey b. Ka'b ise bu kısmı: { يُنْبِتُ لَكُم بِهِ الزَّرْعُ وَالزَّيْتُونُ وَالنَّخِيلُ وَالْأَعْنَابُ } şeklinde ref' ile okumuştur.

7061. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ١٢]

[Nahl Suresi (16): Ayet 12]

7062. Metin

وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢)

{ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler (ibretler) vardır.” (12)

7063. Metin

قرئت كلها بالنصب على: وجعل النجوم مسخرات. أو على أنّ معنى تسخيرها للناس:

Hepsi [kelimelerin tamamı], "ve yıldızları da boyun eğdirilmiş kıldı" takdiriyle nasb ile okunmuştur. Yahut bunların insanlara boyun eğdirilmesinin anlamı:

7064. Metin

تصييرها نافعة لهم، حيث يسكنون بالليل، ويبتغون من فضله بالنهار، ويعلمون عدد السنين والحساب بمسير الشمس والقمر، ويهتدون بالنجوم. فكأنه قيل: ونفعكم بها في حال كونها مسخرات لما خلقن له بأمره. ويجوز أن يكون المعنى: أنه سخرها أنواعا من التسخير جمع مسخر، بمعنى تسخير، من قولك: سخره الله مسخراً، كقولك: سرحه مسرحاً، كأنه قيل: وسخرها لكم تسخيرات بأمره. وقرئ بنصب الليل والنهار وحدهما، ورفع ما بعدهما على الابتداء والخبر.

Onların [insanlara] faydalı kılınmasıdır; nitekim geceleyin dinlenirler, gündüzün O'nun lütfundan [rızık] ararlar, güneş ve ayın hareketiyle yılların sayısını ve hesabı bilirler, yıldızlarla da yol bulurlar. Sanki şöyle denilmiş gibidir: 'O'nun emriyle kendileri için yaratıldıkları şeye boyun eğdirilmiş haldeyken onlarla sizi faydalandırdı.' Anlamın şöyle olması da caizdir: O bunları, 'teshir' (boyun eğdirme) manasında 'müsahhar'ın çoğulu olarak çeşit çeşit teshirlerle boyun eğdirmiştir; tıpkı 'serrehahû mesrahan' (onu güzelce salıverdi) demen gibi 'sahharahullâhu müsahharen' (Allah onu teshir etti) ifadesinden hareketle, sanki 'O'nun emriyle onları size türlü teshirlerle teshir etti' denilmiş gibidir. Yalnızca gece ve gündüzün nasbı, sonrakilerin ise mübteda ve haber olarak ref'i ile de okunmuştur.

7065. Metin

وقرئ: والنجوم مسخرات، بالرفع. وما قبله بالنصب، وقال إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ فجمع الآية. وذكر العقل، لأنّ الآثار العلوية أظهر دلالة على القدرة الباهرة، وأبين شهادة للكبرياء والعظمة.

{ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ } kısmı ref' ile, öncesi ise nasb ile de okunmuştur. { إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır” buyurarak 'ayet' kelimesini çoğul getirmiş ve aklı zikretmiştir; çünkü semavî/yüce eserler, üstün kudrete daha açık şekilde delalet eder ve büyüklük ile azamete daha aşikâr şahittir.

7066. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ١٣]

[Nahl Suresi (16): Ayet 13]

7067. Metin

وَما ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣)

{ وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ } “Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi]. Şüphesiz bunda düşünüp öğüt alan bir topluluk için kesin bir ibret vardır.” (13)1

7068. Metin

وَما ذَرَأَ لَكُمْ معطوف على الليل والنهار. يعنى: ما خلق فيها من حيوان وشجر وثمر وغير ذلك مختلف الهيئات والمناظر.

{ وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ } ifadesi, gece ve gündüze matuftur. Yani: Yeryüzünde şekilleri ve görünümleri farklı olarak yarattığı hayvanlar, ağaçlar, meyveler ve benzeri şeylerdir.

7069. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ١٤]

[Nahl Suresi (16): Ayet 14]

7070. Metin

وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤)

{ وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin onda [suları] yara yara gittiğini görürsün. [Bütün bunlar] O'nun lütfundan aramanız ve şükretmeniz içindir.” (14)

7071. Metin

لَحْماً طَرِيًّا هو السمك، ووصفه بالطراءة، «١» لأنّ الفساد يسرع إليه، «٢» فيسارع إلى أكله خيفة للفساد عليه. فإن قلت: ما بال الفقهاء قالوا: إذا حلف الرجل لا يأكل لحماً، فأكل سمكا، لم يحنث. والله تعالى سماء لحماً كما ترى؟ قلت: مبنى الإيمان على العادة، وعادة الناس إذا ذكر اللحم على الإطلاق أن لا يفهم منه السمك، وإذا قال الرجل لغلامه: اشتر بهذه الدراهم لحماً فجاء بالسمك، كان حقيقاً بالإنكار. ومثاله أن الله تعالى سمى الكافر دابة في قوله: إنّ شرّ الدواب عند الله الذين كفروا، فلو حلف حالف لا يركب دابة فركب كافراً لم يحنث. حِلْيَةً هي اللؤلؤ والمرجان»

{ لَحْمًا طَرِيًّا } ‘taze et’ balıktır. Tazelikle vasıflanmıştır «١», çünkü bozulma ona çabuk ulaşır «٢», dolayısıyla bozulması korkusuyla yenmesine acele edilir. Eğer dersen ki: "Fıkıhçılara ne oluyor ki bir adam 'et yemeyeceğim' diye yemin etse ve balık yese yemini bozulmaz demişlerdir? Oysa gördüğün gibi Allah Teâlâ onu et olarak isimlendirmiştir." Derim ki: Yeminlerin esası örfe/adete dayanır; insanların örfünde ise et mutlak olarak anıldığında ondan balık anlaşılmaz. Bir kimse kölesine 'Bu dirhemlerle et al' dese ve o da balık getirse, kınanmayı hak eder. Bunun bir benzeri de, Allah Teâlâ'nın { إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü inkâr edenlerdir” buyruğunda kâfiri 'dâbbe' (canlı/binek) olarak isimlendirmesidir; nitekim bir kimse 'bir dâbbeye (binit hayvanına) binmeyeceğim' diye yemin etse ve bir kâfirin sırtına binse yemini bozulmaz. { حِلْيَةً } ‘süs eşyası’, inci ve mercandır.

7072. Metin

. والمراد بلبسهم: لبس نسائهم، لأنهنّ من جملتهم، ولأنهنّ إنما يتزينّ بها من أجلهم، فكأنها زينتهم ولباسهم. المخر: شق الماء بحيزومها. وعن الفراء: هو صوت جرى الفلك بالرياح. وابتغاء الفضل: التجارة.

. Onların takınmasından/giymesinden kasıt, kadınlarının takınmasıdır; çünkü kadınlar onların bir parçasıdır ve onlar sırf erkekler için süslenirler, dolayısıyla bu sanki onların süsü ve giysisidir. 'Mahr' (مخر): Geminin göğsüyle suyu yarmasıdır. Ferrâ'dan rivayet edildiğine göre: Geminin rüzgârlarla akıp gitmesinin sesidir. 'Lütfundan aramak' ise ticarettir.

7073. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٥ الى ١٦]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 15-16]

7074. Metin

وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥) وَعَلاماتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦)

{ وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } “Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar, doğru yolu bulasınız diye de ırmaklar ve yollar koydu.” (15) { وَعَلَامَاتٍ ۚ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ } “Ve işaretler de [koydu]. Onlar yıldızla da yol bulurlar.” (16)

7075. Metin

أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ كراهة أن تميل بكم وتضطرب. والمائد: الذي يدار به إذا ركب البحر.

{ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ } sizi eğip bükmesin ve sarsmasın diye [demektir]. 'Mâid' (المائد), denize bindiğinde başı dönen kimsedir.

7076. Metin

قيل: خلق الله الأرض فجعلت تمور، فقالت الملائكة: ما هي بمقرّ أَحد على ظهرها، فأصبحت وقد أرسيت بالجبال، لم تدر الملائكة ممّ خلقت وَأَنْهاراً وجعل فيها أنهاراً، لأن أَلْقى فيه معنى: جعل. ألا ترى إلى قوله أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً وَالْجِبالَ أَوْتاداً. وَعَلاماتٍ

Şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ yeri yarattığında yer çalkalanıp sallanmaya başladı. Bunun üzerine melekler: "Bunun sırtı hiç kimse için yerleşme yeri olamaz" dediler. Sabah olduğunda ise [yeryüzü] dağlarla perçinlenip sabit kılınmıştı; melekler [dağların] neden yaratıldığını bilemediler. { وَأَنْهَارًا } “[Ve ırmaklar da koydu]” ifadesi, “ve orada ırmaklar var etti” demektir. Çünkü { أَلْقَى } “bıraktı/koydu” fiilinde “kıldı/var etti (ce‘ale)” anlamı vardır. Baksana O'nun: { أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا } “Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” kavline! { وَعَلَامَاتٍ } “[Ve işaretler de...]” 123

7077. Metin

هي معالم الطرق وكل ما تستدل به السابلة من جبل ومنهل وغير ذلك. والمراد بالنجم: الجنس، كقولك. كثر الدرهم في أيدى الناس. وعن السدى: هو الثريا، والفرقدان، وبنات نعش، والجدى. وقرأ الحسن: وبالنجم، بضمتين، وبضمة وسكون، وهو جمع نجم، كرهن ورهن، والسكون تخفيف. وقيل حذف الواو من النجوم تخفيفاً. فإن قلت: قوله وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ مخرج عن سنن الخطاب، مقدم فيه بِالنَّجْمِ، مقحم فيه هُمْ، كأنه قيل: وبالنجم خصوصاً هؤلاء خصوصاً يهتدون، فمن المراد ب هُمْ؟ قلت: كأنه أراد قريشاً: كان لهم اهتداء بالنجوم في مسايرهم، وكان لهم بذلك علم لم يكن مثله لغيرهم، فكان الشكر أوجب عليهم، والاعتبار ألزم لهم، فخصصوا.

Yol işaretleridir ve yolcuların kendisiyle yön bulduğu dağ, su kaynağı ve benzeri her şeydir. { النَّجْمِ } 'yıldız' ile kastedilen cins isimdir; tıpkı 'İnsanların elinde dirhem çoğaldı' demen gibidir. Süddî'den rivayetle: O, Süreyya (Ülker), Ferkadân (İki Kutupyıldızı), Benât-ı Na'ş (Büyük Ayı) ve Cedy (Kutup Yıldızı)dir. Hasan [-ı Basrî] { وبالنجم } kelimesini iki damme ile (nücüm) ve bir damme bir sükûn ile (nücm) okumuştur; bu da 'rehn' ve 'rühün' gibi 'necm'in çoğuludur, sükûn ise hafifletmedir. 'Nücûm' kelimesindeki vâv harfinin hafifletme amacıyla hazfedildiği de söylenmiştir. Eğer dersen ki: { وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ } “Onlar yıldızla da yol bulurlar” buyruğu hitap üslubunun dışına çıkmış, onda { بِالنَّجْمِ } öne alınmış, { هُمْ } zamiri araya sokulmuştur; sanki 'özellikle yıldızla, özellikle bunlar yol bulurlar' denilmiş gibidir. Peki { هُمْ } 'onlar' ile kastedilen kimdir? Derim ki: Sanki Kureyş'i kastetmiştir; çünkü onların yolculuklarında yıldızlarla yön bulma kabiliyetleri vardı ve bu konuda başkalarında olmayan bir bilgiye sahiptiler. Dolayısıyla şükretmek onlara daha çok vacip, ibret almak da daha gerekli olduğundan kendilerine tahsis yapılmıştır.

7078. Metin

[سورة النحل (١٦) : آية ١٧]

[Nahl Suresi (16): Ayet 17]

7079. Metin

أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (١٧)

{ أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ ۗ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ } “Yaratan, yaratamayan gibi midir? Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?” (17)

7080. Metin

فإن قلت: كَمَنْ لا يَخْلُقُ أريد به الأصنام، «١» فلم جيء بمن الذي هو لأولى العلم؟ قلت:

Eğer dersen ki: { كَمَنْ لَا يَخْلُقُ } 'yaratamayan kimse gibi' ifadesiyle putlar kastedilmiştir «١», öyleyse niçin akıl/ilim sahipleri için kullanılan 'men' (مَن) getirilmiştir? Derim ki:

7081. Metin

فيه أوجه، أحدها: أنهم سموها آلهة وعبدوها، فأجروها مجرى أولى العلم. ألا ترى إلى قوله على أثره وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ والثاني: المشاكلة بينه وبين من يخلق. والثالث: أن يكون المعنى أنّ من يخلق ليس كمن لا يخلق من أولى العلم، فكيف بما لا علم عنده، كقوله أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِها يعنى أنّ الآلهة حالهم منحطة عن حال من لهم أرجل وأيد وآذان وقلوب، لأنّ هؤلاء أَحياء وهم أموات، فكيف تصح لهم العبادة؟ لا أنها لو صحت لهم هذه الأعضاء لصحّ أن يعبدوا. فإن قلت: هو إلزام للذين عبدوا الأوثان «٢» وسموها آلهة تشبيهاً بالله، فقد جعلوا غير الخالق مثل الخالق، فكان حق الإلزام أن يقال لهم: أفمن لا يخلق كمن يخلق؟ قلت: حين جعلوا غير الله مثل الله في تسميته باسمه والعبادة له وسوّوا بينه وبينه، فقد جعلوا الله تعالى من جنس المخلوقات وشبيهاً بها، فأنكر عليهم ذلك بقوله أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ

Bunun birkaç veçhi vardır. Birincisi: Müşriklerin onları ilah diye isimlendirip onlara tapmaları, dolayısıyla onları akıl/ilim sahipleri yerine koymalarıdır. Görmez misin hemen ardından gelen şu buyruğu: { وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Allah'tan başka yalvardıkları şeyler hiçbir şey yaratamazlar; zaten kendileri yaratılmaktadır.” İkincisi: { مَنْ يَخْلُقُ } ile aralarındaki müşakeledir (lafız uyumu). Üçüncüsü: Anlamın, 'yaratan [Allah], akıl sahiplerinden yaratamayan kimseler gibi bile değildir; nerede kaldı ki hiçbir ilmi olmayan cansızlar gibi olsun' şeklinde olmasıdır; nitekim { أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا } “Onların yürüyecek ayakları mı var?” buyruğunda da böyledir. Yani bu ilahların durumu; ayakları, elleri, kulakları ve kalpleri olanların durumundan bile aşağıdır; zira bunlar canlıdır, onlar ise ölüdür, öyleyse ibadet onlara nasıl layık olsun? Yoksa bu organlara sahip olsalardı onlara ibadet etmek meşru olurdu demek değildir. Eğer dersen ki: "Bu, putlara tapıp «٢» onları Allah'a benzeterek ilah diye adlandıranlara karşı bir ilzamdır (susturucu delildir); onlar yaratıcı olmayanı Yaratıcı gibi kılmışlardır. Öyleyse ilzamın gereği olarak onlara: 'Yaratamayan, yaratan gibi midir?' denilmesi gerekmez miydi?" Derim ki: Onlar Allah'tan başkasını O'nun adıyla adlandırmada ve O'na ibadet etmede Allah gibi kılıp ikisini birbirine eşitlediklerinde, Allah Teâlâ'yı yaratılmışlar cinsinden ve onlara benzer kılmış oldular. İşte Allah { أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ } “Yaratan, yaratamayan gibi midir?” buyurarak bu durumu reddetmiştir.

7082. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٨ الى ١٩]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 18-19]

7083. Metin

وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨) وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ (١٩)

{ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ } “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (18)1 { وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ } “Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.” (19)2

7084. Metin

لا تُحْصُوها لا تضبطوا عددها ولا تبلغه طاقتكم، فضلا أن تطيقوا القيام بحقها من أداء الشكر، أتبع ذلك ما عدّد من نعمه تنبيهاً على أنّ وراءها ما لا ينحصر ولا ينعدّ إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ حيث يتجاوز عن تقصيركم في أداء شكر النعمة، ولا يقطعها عنكم لتفريطكم، ولا يعاجلكم بالعقوبة على كفرانها وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ من أعمالكم، وهو وعيد.

{ لَا تُحْصُوهَا } sayısını zapt edemezsiniz ve gücünüz buna yetmez; nerede kaldı ki şükrünü eda etme hakkını yerine getirmeye gücünüz yetsin. Saydığı nimetlerin ardından bunu getirmesi, bunların ötesinde sayılamayacak ve sınırlandırılamayacak kadar çok nimet bulunduğuna dikkat çekmek içindir. { إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; çünkü nimetin şükrünü eda etmedeki kusurunuzu bağışlar, ihmaliniz sebebiyle onu sizden kesmez ve nankörlüğünüze karşılık size cezayı çarçabuk vermez. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ } “Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir” amellerinizden [olanları]. Bu bir tehdittir.

7085. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 20-21]

7086. Metin

وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ (٢٠) أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْياءٍ وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٢١)

{ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Allah'tan başka yalvardıkları şeyler hiçbir şey yaratamazlar; zaten kendileri yaratılmaktadır.” (20) { أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ ۖ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ } “[Onlar] ölülerdir, diri değildirler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (21)

7087. Metin

وَالَّذِينَ يَدْعُونَ والآلهة الذين يدعوهم الكفار مِنْ دُونِ اللَّهِ وقرئ بالتاء. وقرئ:

{ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ } “yalvardıkları şeyler”, yani kâfirlerin { مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Allah'tan başka” yalvardıkları ilahlardır. 'Tâ' ile de (ted'ûne) okunmuştur. Şöyle de okunmuştur:

7088. Metin

يدعون، على البناء للمفعول. نفى عنهم خصائص الإلهية بنفي كونهم خالقين وأحياء لا يموتون وعالمين بوقت البعث، وأثبت لهم صفات الخلق بأنهم مخلوقون وأنهم أموات وأنهم جاهلون بالغيب. ومعنى أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْياءٍ أنهم لو كانوا آلهة على الحقيقة لكانوا أحياء غير أموات، أى غير جائز عليها الموت كالحىّ الذي لا يموت وأمرهم على العكس من ذلك. والضمير في يُبْعَثُونَ للداعين، أى لا يشعرون متى تبعث عبدتهم. وفيه تهكم بالمشركين وأنّ آلهتهم لا يعلمون وقت بعثهم، فكيف يكون لهم وقت جزاء منهم على عبادتهم. وفيه دلالة على أنه لا بدّ من البعث وأنه من لوازم التكليف. ووجه آخر: وهو أن يكون المعنى أن الناس يخلقونهم بالنحت والتصوير، وهم لا يقدرون على نحو ذلك، فهم أعجز من عبدتهم أموات جمادات لا حياة فيها، غير أحياء يعنى أنَّ من الأموات ما يعقب موته حياة، كالنطف التي ينشئها الله حيوانا، وأجساد الحيوان التي تبعث بعد موتها. وأمّا الحجارة فأموات لا يعقب موتها حياة، وذلك أعرق في موتها وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ أى وما يعلم هؤلاء الآلهة متى تبعث الأحياء تهكما بحالها، لأنّ شعور الجماد محال، «١» فكيف بشعور ما لا يعلمه حىّ إلا الحىّ القيوم سبحانه. ووجه ثالث: وهو أن يراد بالذين يدعون الملائكة، وكان ناس منهم يعبدونهم، وأنهم أموات: أى لا بدّ لهم من الموت، غير أحياء: غير باقية حياتهم. وما يشعرون: ولا علم لهم بوقت بعثهم. وقرئ: إيان، بكسر الهمزة.

[Bir diğer kıraatte de] meçhul sîgasıyla (yud'avne) okunmuştur. Onların yaratıcı, ölmeyen diriler ve diriliş vaktini bilen varlıklar olmalarını nefyederek uluhiyet özelliklerini onlardan nefyetmiş; yaratılmış, ölü ve gaybı bilmeyen varlıklar olduklarını belirterek de mahluk olma sıfatlarını onlar için teyit etmiştir. { أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ } “[Onlar] ölülerdir, diri değildirler” ifadesinin anlamı şudur: Şayet onlar gerçekten ilah olsalardı, ölmeyen diri [olan Allah] gibi üzerlerine ölümün gelmesi caiz olmayan diriler olurlardı, ölüler değil. Oysa onların durumu bunun tam tersidir. { يُبْعَثُونَ } “diriltileceklerini” fiilindeki zamir, yalvaranlara (tapanlara) aittir. Yani [ilahlar], kendilerine tapanların ne zaman diriltileceklerini bilmezler. Bu ifadede müşriklerle bir alay [anlamı] ve ilahlarının onların diriliş vaktini bilmediği, dolayısıyla ibadetlerine karşılık onlara ceza veya mükâfat verecekleri bir vaktin nasıl söz konusu olabileceği [vurgusu] vardır. Ayrıca bunda, dirilişin muhakkak gerçekleşeceğine ve bunun teklifin gereklerinden olduğuna dair bir delil bulunmaktadır. Bir diğer vecih de şudur: Mana, insanların onları yontarak ve şekil vererek 'yarattığı' (yaptığı), onların ise böyle bir şeye güç yetiremedikleridir; bu durumda onlar kendilerine tapanlardan daha acizdirler. [Onlar] kendilerinde hiçbir hayat bulunmayan cansız ölülerdir. { غَيْرُ أَحْيَاءٍ } “diri değildirler” ifadesi, ölülerden bir kısmının -Allah'ın kendisinden canlı meydana getirdiği nutfeler ve öldükten sonra diriltilecek olan hayvan bedenleri gibi- ölümünün ardından hayat geldiği anlamına gelir. Taşlara gelince, onlar ölümlerinin ardından hayat gelmeyen ölülerdir; bu da onların ölü oluşunu daha köklü kılar. { وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ } “Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler”, yani bu ilahlar canlıların ne zaman diriltileceğini bilmezler; [bu da] onların durumlarıyla alay etme kabilindendir. Çünkü cansız bir varlığın bir şeyi hissetmesi/idrak etmesi imkânsızdır,1 nerede kaldı ki الحي القيوم (Hayy ve Kayyûm) olan Sübhânehu'dan başka hiçbir canlının bilemeyeceği bir şeyi idrak etmesi! Üçüncü bir vecih: Kendilerine yalvarılan varlıklardan kastedilenlerin melekler olmasıdır; zira insanlardan bir kısmı onlara tapıyordu. [Bu takdirde] onların ölü olması, kaçınılmaz olarak ölecekleri; diri olmamaları, hayatlarının baki olmadığı; hissetmemeleri ise diriliş vaktine dair bir bilgilerinin bulunmadığı anlamına gelir. [Kelime] hemzenin kesresiyle "iyyâne" şeklinde de okunmuştur.

7089. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 22-23]

7090. Metin

إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢) لا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ ما يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣)

{ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ ۚ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ } “İlahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri inkârcıdır ve onlar büyüklük taslayanlardır.” (22) { لَا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ۚ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ } “Hiç şüphesiz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Gerçekten O, büyüklük taslayanları sevmez.” (23)

7091. Metin

إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ يعنى أنه قد ثبت بما تقدّم من إبطال أن تكون الإلهية لغيره، وأنها له وحده لا شريك له فيها، فكان من نتيجة ثبات الوحدانية ووضوح دليلها: استمرارهم على شركهم، وأنّ قلوبهم منكرة للوحدانية، وهم مستكبرون عنها وعن الإقرار بها لا جَرَمَ حقا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سرّهم وعلانيتهم فيجازيهم، وهو وعيد إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ يجوز أن يريد المستكبرين عن التوحيد يعنى المشركين. ويجوز أن يعمّ كل مستكبر، ويدخل هؤلاء تحت عمومه.

{ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ } ‘İlahınız tek bir ilahtır’, yani ilahlığın O'ndan başkasına ait olamayacağının daha önce iptal edilmesiyle, ilahlığın hiçbir ortağı olmaksızın yalnızca O'na ait olduğu sabit olmuştur. Tevhidin sabit olması ve delilinin açıklığa kavuşmasının neticesinde ise onların şirklerinde ısrar etmeleri, kalplerinin tevhidi inkâr etmesi ve tevhide ve onu ikrara karşı büyüklük taslamaları ortaya çıkmıştır. { لَا جَرَمَ } hakikaten, şüphesiz ki, { أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ } “Allah bilir” onların gizlilerini ve açıklarını da kendilerini cezalandırır; bu bir tehdittir. { إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ } “Gerçekten O, büyüklük taslayanları sevmez”; tevhitten yüz çevirip büyüklük taslayanları yani müşrikleri kastetmiş olması caizdir. Her büyüklük taslayanı kapsayan genel bir anlam olması ve bunların da bu genelliğe dâhil olması da caizdir.

7092. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٤ الى ٢٥]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 24-25]

7093. Metin

وَإِذا قِيلَ لَهُمْ ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٢٤) لِيَحْمِلُوا أَوْزارَهُمْ كامِلَةً يَوْمَ الْقِيامَةِ وَمِنْ أَوْزارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلا ساءَ ما يَزِرُونَ (٢٥)

{ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ ۙ قَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Onlara: 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiği zaman: 'Öncekilerin masalları!' dediler.” (24) { لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۙ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ ۗ أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ } “Kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz olarak ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını yüklenmeleri için [böyle derler]. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!” (25)

7094. Metin

ماذا منصوب بأنزل، بمعنى: أى شيء أَنْزَلَ رَبُّكُمْ أو مرفوع بالابتداء، بمعنى:

{ مَاذَا } kelimesi { أَنْزَلَ } ile mensubdur, 'Rabbiniz hangi şeyi indirdi?' manasındadır; yahut mübteda olarak merfûdur, manası:

7095. Metin

أىّ شيء أنزله ربكم، فإذا نصبت فمعنى أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ ما يدّعون نزوله أساطير الأوّلين، وإذا رفعته فالمعنى: المنزل أساطير الأوّلين، كقوله ماذا يُنْفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ فيمن رفع. فإن قلت: هو كلام متناقض، لأنه لا يكون منزل ربهم وأساطير؟ قلت: هو على السخرية كقوله:

'Rabbinizin indirdiği şey nedir?' demektir. Nasb ettiğin takdirde { أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ } 'öncekilerin masallarıdır' ifadesinin anlamı: 'İndirildiğini iddia ettikleri şey öncekilerin masallarıdır' olur. Ref' ettiğin takdirde ise anlam: 'İndirilen şey öncekilerin masallarıdır' olur; tıpkı { مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ } “Ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını” ayetini ref' ile okuyanların kıraatinde olduğu gibi. Eğer dersen ki: "Bu çelişkili bir sözdür; çünkü hem Rablerinin indirdiği hem de masallar olamaz?" Derim ki: Bu bir alay yolludur; tıpkı şu sözde olduğu gibi:

7096. Metin

إنّ رسولكم «١» وهو كلام بعضهم لبعض، أو قول المسلمين لهم. وقيل: هو قول المقتسمين:

"Şüphesiz size gönderilen elçiniz..." «١» Bu, onların birbirlerine söyledikleri bir sözdür veya Müslümanların onlara hitabıdır. Şöyle de denilmiştir: Bu, 'muktasimîn'in (bölüşenlerin) sözüdür;

7097. Metin

الذين اقتسموا مداخل مكة ينفرون عن رسول الله ﷺ، إذا سألهم وفود الحاج عما أنزل على رسول الله ﷺ، قالوا أَحاديث الأوّلين وأباطيلهم لِيَحْمِلُوا أَوْزارَهُمْ أى قالوا ذلك إضلالا للناس وصدّاً عن رسول الله ﷺ، فحملوا أوزار ضلالهم كامِلَةً وبعض أوزار من ضلّ بضلالهم، وهو وزر الإضلال، لأن المضلّ والضال شريكان: هذا يضله، وهذا يطاوعه على إضلاله، فيتحاملان الوزر. ومعنى اللام التعليل من غير أن يكون غرضاً، كقولك: خرجت من البلد مخافة الشر بِغَيْرِ عِلْمٍ حال من المفعول أى يضلون من لا يعلم أنهم ضلال وإنما وصف بالضلال واحتمال الوزر من أضلوه وإن لم يعلم لأنه كان عليه أن يبحث وينظر بعقله حتى يميز بين المحق والمبطل.

Mekke'nin giriş yollarını bölüşüp insanları Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem soğutan kimselerdir. Hac kafileleri kendilerine Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem ne indirildiğini sorduklarında, 'Öncekilerin masalları ve uydurmalarıdır' derlerdi. { لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ } “Kendi günahlarını yüklensinler diye”; yani onlar bunu insanları saptırmak ve Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem alıkoymak için söylediler. Bu yüzden kendi sapkınlıklarının günahlarını { كَامِلَةً } “eksiksiz olarak” ve kendi saptırmaları yüzünden sapanların günahlarının bir kısmını yüklendiler ki bu da saptırma günahıdır. Çünkü saptıran ile sapan ortaktır: Biri onu saptırır, diğeri de kendisini saptırmasına boyun eğer; böylece günahı birlikte yüklenirler. Buradaki lâm (لِـ) harfi, kasıtlı bir gaye olmaksızın ta'lîl (sebep bildirme) anlamındadır; tıpkı 'Kötülük korkusuyla şehirden çıktım' demen gibi. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bilgisizce” ifadesi mef'ûlden (nesneden) hâldir; yani onların sapkın kimseler olduğunu bilmeyen kişileri saptırırlar. Saptırdıkları kimse bilmese dahi sapkınlıkla ve günahı yüklenmekle nitelenmiştir; çünkü haklı ile bâtılı birbirinden ayırt edebilmek için araştırma yapması ve aklıyla akıl yürütmesi gerekirdi.

7098. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٦ الى ٢٩]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 26-29]

7099. Metin

قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيانَهُمْ مِنَ الْقَواعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتاهُمُ الْعَذابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ (٢٦) ثُمَّ يَوْمَ الْقِيامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكافِرِينَ (٢٧) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) فَادْخُلُوا أَبْوابَ جَهَنَّمَ خالِدِينَ فِيها فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩)

{ قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ } “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu. Bunun üzerine Allah onların binalarını temellerinden sarstı da tavan tepelerinden üzerlerine çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden geldi.” (26) { ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ ۚ قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ } “Sonra kıyamet gününde [Allah] onları rezil eder ve: 'Haklarında [müminlerle] çekişip durduğunuz ortaklarım nerede?' der. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: 'Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin üzerinedir' derler.” (27) { الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ ۖ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ ۚ بَلَىٰ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Onlar, kendilerine zulmederken meleklerin canlarını aldığı kimselerdir. O vakit: 'Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk' diyerek teslim olurlar. Hayır! Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.” (28) { فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا ۖ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ } “O halde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Büyüklük taslayanların durağı ne kötüdür!” (29)

7100. Metin

القواعد: أساطين البناء التي تعمده. وقيل: الأساس. وهذا تمثيل، يعنى: أنهم سوّوا منصوبات ليمكروا «١» بها الله ورسوله، فجعل الله هلاكهم في تلك المنصوبات، كحال قوم بنوا بنياناً وعمدوه بالأساطين «فأتى البنيان من الأساطين بأن ضعضعت، فسقط عليهم السقف وهلكوا. ونحوه: من حفر لأخيه جبا وقع فيه منكبا. وقيل: هو نمروذ بن كنعان حين بنى الصرح ببابل طوله خمسة آلاف ذراع. وقيل فرسخان، فأهب الله الريح فخر عليه وعلى قومه فهلكوا. ومعنى إتيان الله: إتيان أمره مِنَ الْقَواعِدِ من جهة القواعد مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ من حيث لا يحتسبون ولا يتوقعون. وقرئ: فأتى الله بيتهم. فخرّ عليهم السقف، بضمتين يُخْزِيهِمْ بذلهم بعذاب الخزي رَبَّنا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ يعنى هذا لهم في الدنيا، ثم العذاب في الآخرة شُرَكائِيَ على الإضافة إلى نفسه حكاية لإضافتهم، ليوبخهم بها على طريق الاستهزاء بهم تُشَاقُّونَ فِيهِمْ تعادون وتخاصمون المؤمنين في شأنهم ومعناهم. وقرئ: تشاقون، بكسر النون، بمعنى: تشاقوننى، لأنّ مشاقة المؤمنين كأنها مشاقة الله قالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ هم الأنبياء والعلماء من أممهم الذين كانوا يدعونهم إلى الإيمان ويعظونهم، فلا يلتفتون إليهم ويتكبرون عليهم ويشاقونهم، يقولون ذلك شماتة بهم وحكى الله ذلك من قولهم ليكون لطفاً لمن سمعه. وقيل: هم الملائكة. قرئ: تتوفاهم، بالتاء والياء.

{ الْقَوَاعِدِ }: Binayı ayakta tutan direklerdir. Temel olduğu da söylenmiştir. Bu bir temsildir; yani onlar Allah'a ve Resûlü'ne tuzak kurmak «١» için birtakım düzenler kurdular, Allah da onların helakini bu düzenlerin içinde kıldı; tıpkı bir bina yapıp onu direklerle destekleyen, ardından direklerin sarsılmasıyla binanın temellerinden yıkılıp tavanın üzerlerine çökmesiyle helak olan bir topluluğun hali gibi. Bunun bir benzeri de: "Kardeşine kuyu kazan kendisi yüzüstü içine düşer" sözüdür. Bunun Babil'de beş bin arşın -iki fersah da denilmiştir- yüksekliğinde kule inşa eden Nemrud b. Ken'ân olduğu, Allah'ın bir rüzgâr estirip kulenin onun ve kavminin üzerine çökmesiyle helak oldukları da söylenmiştir. Allah'ın gelmesinin anlamı, O'nun emrinin gelmesidir. { مِنَ الْقَوَاعِدِ } temeller tarafından [demektir]. { مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ } hesaba katmadıkları ve beklemedikleri bir yerden [demektir]. { فأتى الله بيتهم } şeklinde de okunmuştur. { السقف } kelimesi iki damme ile (es-sükuf) de okunmuştur. { يُخْزِيهِمْ } rezillik azabıyla onları zelil kılar. { رَبَّنَا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ } “Rabbimiz! Şüphesiz sen kimi ateşe sokarsan, onu gerçekten rezil etmişsindir.” Yani bu [yıkım] onlar için dünyadadır, sonra ahirette de azap vardır. { شُرَكَائِيَ } 'ortaklarım' ifadesi, alay yollu onları azarlamak için onların izafesini hikâye ederek zâtına izafe edilmiştir. { تُشَاقُّونَ فِيهِمْ } onlar hakkında ve uğrunda müminlere düşmanlık edip onlarla çekişiyordunuz demektir. 'Nûn'un kesresiyle { تشاقّونِ } (tüşâkkûnî) şeklinde 'bana karşı düşmanlık ediyordunuz' manasında da okunmuştur; çünkü müminlere düşmanlık etmek adeta Allah'a düşmanlık etmek gibidir. { قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ } “Kendilerine ilim verilmiş olanlar derler”: Onlar peygamberler ve ümmetlerinin âlimleridir; vaktiyle onları imana çağırıp kendilerine vaaz ederken onlar bunlara iltifat etmez, büyüklük taslar ve onlara düşmanlık ederlerdi. Bunu onların haline şemâtet (kötü hallerine sevinme/hak ettiklerini görme) olarak söylerler. Allah da bunu işiten kimseye bir lütuf olsun diye onların bu sözünü hikâye etmiştir. Onların melekler olduğu da söylenmiştir. { تتوفاهم } fiili hem 'tâ' hem 'yâ' ile okunmuştur.

7101. Metin

وقرئ: الذين توفاهم، بإدغام التاء في التاء فَأَلْقَوُا السَّلَمَ فسالموا وأخبتوا، وجاءوا بخلاف ما كانوا عليه في الدنيا من الشقاق والكبر، وقالوا: ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ وجحدوا ما وجد منهم من الكفر والعدوان، فردّ عليهم أولو العلم إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ فهو يجازيكم عليه، وهذا أيضاً من الشماتة وكذلك فَادْخُلُوا أَبْوابَ جَهَنَّمَ.

Tâ harfinin tâ harfine idğâmıyla { الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ } şeklinde de okunmuştur1. { فَأَلْقَوُا السَّلَمَ } “[Hemen] teslim oldular”, yani boyun eğip teslimiyet gösterdiler ve dünyada sergiledikleri muhalefet ve kibrin tam aksini ortaya koydular. { مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ } “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” dediler ve kendilerinden sâdır olan küfür ve düşmanlığı inkâr ettiler. Bunun üzerine ilim sahipleri onlara: { إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir”, dolayısıyla bunun cezasını size verecektir, diyerek karşılık verdiler. Bu [ifade] de tıpkı { فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ } “O halde girin cehennemin kapılarına” [buyruğu] gibi bir şemâtettir (onların perişanlığına sevinerek yüzlerine vurma ve kınamadır).

7102. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٣٠ الى ٣٢]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 30-32]

7103. Metin

وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا خَيْراً لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هذِهِ الدُّنْيا حَسَنَةٌ وَلَدارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ (٣٠) جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَها تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ كَذلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ (٣١) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمْ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢)

{ وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ ۚ قَالُوا خَيْرًا ۗ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ ۚ وَلَدَارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ ۚ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ } “Kötülükten sakınanlara: 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiğinde: 'İyilik/hayır [indirdi]' dediler. Bu dünyada güzel davrananlar için bir güzellik vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Sakınanların yurdu ne güzeldir!” (30) { جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ۖ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ ۚ كَذَٰلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ } “Girecekleri Adn cennetleridir; altından ırmaklar akar. Orada diledikleri her şey onlarındır. Allah, takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır.” (31) { الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ ۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Onlar, meleklerin tertemiz canlarını aldığı kimselerdir. [Melekler onlara:] 'Selam size! Yaptıklarınıza karşılık cennete girin' derler.” (32)

7104. Metin

خَيْراً أنزل خيراً. فإن قلت: لم نصب هذا ورفع الأول؟ قلت: فصلا بين جواب المقرّ وجواب الجاحد، يعنى أن هؤلاء لما سئلوا لم يتلعثموا، وأطبقوا الجواب على السؤال بينا مكشوفا مفعولا للإنزال، فقالوا خيراً: أى أنزل خيراً، وأولئك عدلوا بالجواب عن السؤال فقالوا: هو أساطير الأوّلين، وليس من الإنزال في شيء. وروى أن أحياء العرب كانوا يبعثون أيام الموسم من يأتيهم بخبر النبي ﷺ، فإذا جاء الواقد كفه المقتسمون وأمروه بالانصراف وقالوا: إن لم تلقه كان خيراً لك، فيقول: أنا شرّ وافد إن رجعت إلى قومي دون أن أستطلع أمر محمد وأراه، فيلقى أصحاب رسول الله ﷺ فيخبرونه بصدقه، وأنه نبىّ مبعوث، فهم الذين قالوا خيراً. وقوله لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا وما بعده بدل من خيراً، حكاية لقوله الذين اتقوا، أى: قالوا هذا القول، فقدّم عليه تسميته خيراً ثم حكاه.

{ خَيْرًا } ‘iyilik/hayır’, yani 'hayır indirdi' demektir. Eğer dersen ki: "Niçin bu mensub kılınmış da birincisi merfû kılınmıştır?" Derim ki: İkrar edenin cevabı ile inkâr edenin cevabını birbirinden ayırmak içindir; yani bunlar kendilerine sorulduğunda tereddüt etmemişler, cevabı soruya tam ve açık bir şekilde indirmenin mef'ûlü kılarak uydurmuşlar ve: 'Hayır/iyilik indirdi' demişlerdir. Diğerleri ise cevabı sorudan saptırarak: 'O öncekilerin masallarıdır' demişler ve onun indirme ile hiçbir alakası olmadığını ileri sürmüşlerdir. Rivayet edildiğine göre Arap kabileleri hac mevsiminde kendilerine Peygamber *sallallâhu aleyhi ve sellem*'in haberini getirecek elçiler gönderirlerdi. Gelen elçi ulaştığında 'muktasimîn' (bölüşenler) onu engeller, geri dönmesini emreder ve: 'Onunla karşılaşmazsan senin için daha hayırlı olur' derlerdi. Elçi de: 'Muhammed'in durumunu araştırmadan ve onu görmeden kavmime dönersem en kötü elçi olurum' der, ardından Resûlullah *sallallâhu aleyhi ve sellem*'in ashabıyla karşılaşır, onlar da elçiye O'nun doğruluğunu ve gönderilmiş bir peygamber olduğunu haber verirlerdi; işte { خَيْرًا } 'hayır' diyenler bunlardır. { لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا } ve devamındaki sözler ise takva sahiplerinin sözünün hikâyesi olarak { خَيْرًا } kelimesinden bedeldir; yani 'onlar bu sözü söylediler' demektir, önce onun hayır olduğunu belirtmiş, ardından sözü hikâye etmiştir.

7105. Metin

ويجوز أن يكون كلاما مبتدأ عدة للقائلين، ويجعل قولهم من جملة إحسانهم وبحمدوا عليه حَسَنَةٌ مكافأة في الدنيا بإحسانهم، ولهم في الآخرة ما هو خير منها، كقوله فَآتاهُمُ اللَّهُ ثَوابَ الدُّنْيا وَحُسْنَ ثَوابِ الْآخِرَةِ. وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ دار الآخرة، فحذف المخصوص بالمدح لتقدّم ذكره. وجَنَّاتُ عَدْنٍ خبر مبتدإ محذوف. ويجوز أن يكون المخصوص بالمدح طَيِّبِينَ طاهرين من ظلم أنفسهم بالكفر والمعاصي، لأنه في مقابلة ظالمي أنفسهم يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمْ قيل: إذا أشرف العبد المؤمن على الموت جاءه ملك فقال: السلام عليك يا ولىّ الله، الله يقرأ عليك السلام، وبشره بالجنة.

Bu cümlenin, söyleyenlere bir vaat olarak mübteda bir söz olması, bu sözlerinin de onların ihsanlarından bir cüz sayılıp bundan dolayı övülmeleri de caizdir. { حَسَنَةٌ } ‘bir güzellik’, ihsanlarına karşılık dünyadaki mükâfattır; ahirette ise onlar için bundan daha hayırlısı vardır; tıpkı { فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْآخِرَةِ } “Allah da onlara hem dünya mükâfatını hem de ahiret mükâfatının en güzelini verdi” buyruğunda olduğu gibi. { وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ } ‘sakınanların yurdu ne güzeldir’, [yani] ahiret yurdudur; daha önce zikri geçtiği için mahsûs bi'l-medh (övülen özne) hazfedilmiştir. { جَنَّاتُ عَدْنٍ } ise mahzuf bir mübtedanın haberidir. Övülen özne olması da caizdir. { طَيِّبِينَ } ‘tertemiz olarak’, küfür ve günahlarla kendilerine zulmetmekten arınmış kimselerdir; çünkü bu, kendilerine zulmedenlerin karşılığıdır. { يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ } ‘Selam size derler’. Şöyle denilmiştir: Mümin kul ölüme yaklaştığında ona bir melek gelir ve: 'Selam sana ey Allah'ın veli kulu! Allah sana selam ediyor' der ve onu cennetle müjdeler.

7106. Metin

[سورة النحل (١٦) : الآيات ٣٣ الى ٣٤]

[Nahl Suresi (16): Ayetler 33-34]

7107. Metin

هَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَما ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٣٣) فَأَصابَهُمْ سَيِّئاتُ ما عَمِلُوا وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٣٤)

{ هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ ۚ كَذَٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ۚ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَٰكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ } “Onlar, kendilerine meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (33) { فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Bunun üzerine yaptıklarının kötülükleri onlara isabet etti ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.” (34)

7108. Metin

ْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ

[... kendilerine] meleklerin gelmesi

7109. Metin

قرئ بالتاء والياء، يعنى: أن تأتيهم لقبض الأرواح. ومْرُ رَبِّكَ

['Te'tîhim' fiili] 'tâ' ve 'yâ' ile okunmuştur; yani ruhlarını kabzetmek için [meleklerin] onlara gelmesidir. [Ve emru Rabbike / 'Rabbinin emri':]

7110. Metin

العذاب المستأصل، أو القيامةذلِكَ

Köklerini kazıyan azaptır veya kıyamettir. [Kezâlike / 'Böylece':]

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.