8528. Metin
مكية [إلا آيتي ١٣٠ و ١٣١ فمدنيتان] وهي ١٣٥ آية [نزلت بعد مريم] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Mekkîdir [130 ve 131. ayetler müstesna olup bunlar Medenîdir]. 135 ayettir [Meryem suresinden sonra inmiştir]. Bismillâhirrahmânirrahîm.
8529. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ١ الى ٤]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 1-4]
8530. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
8531. Metin
طه (١) ما أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى (٢) إِلاَّ تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشى (٣) تَنْزِيلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّماواتِ الْعُلى (٤)
{ طه (١) ما أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى (٢) إِلاَّ تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشى (٣) تَنْزِيلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّماواتِ الْعُلى (٤) } “Tâ-hâ. (1) Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip perişan olasın diye indirmedik. (2) Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik]. (3) Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir. (4)”
8532. Metin
طه أبو عمرو فخم الطاء لاستعلائها. وأمال الهاء وفخمها ابن كثير وابن عامر على الأصل، والباقون أمالوهما. وعن الحسن رضى الله عنه: طه، وفسر بأنه أمر بالوطء، وأن النبي ﷺ كان يقوم في تهجده على إحدى رجليه فأمر بأن يطأ الأرض بقدميه «١» معا، وأن الأصل طأ، فقلبت همزته هاء، أو قلبت ألفا في يطأ فيمن قال:
{ طه } Ebû Amr, istilâ (kalınlık) sıfatından ötürü Tâ (ط) harfini tefhîm (kalın) ile okudu, Hâ (هـ) harfinde ise imâle yaptı. İbn Kesîr ve İbn Âmir ise aslî kurala binaen her iki harfi de tefhîm ile okudular. Geriye kalan [kıraat imamları] ise her ikisinde de imâle yaptılar. Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh'tan “Taha” kıraati nakledilmiş ve bu, basma/yere koyma emri olarak tefsir edilmiştir; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem teheccüdünde tek ayağı üzerinde dururdu; bunun üzerine iki ayağıyla birden «١» yere basması emredildi. Kelimenin aslı “ta’” (طأ) olup hemzesi hâ harfine çevrilmiştir yahut şu beyti söyleyen kimsenin lügatinde “yetau” (يطأ) fiilindeki gibi elife çevrilmiştir:
8533. Metin
لا هناك المرتع «٢»
«O otlak sana helal ve bereketli olmasın» «٢»
8534. Metin
ثم بنى عليه الأمر، والهاء للسكت. ويجوز أن يكتفى بشطرى الاسمين وهما الدالان بلفظهما
Sonra emir sîgası bunun üzerine bina edilmiş, [sonundaki] hâ ise sekt (duraklama) içindir.1 [Tâ ve Hâ harflerinin] telaffuzlarıyla delalet eden iki ismin yarılarıyla yetinilmiş olması da caizdir.2
8535. Metin
على المسميين، والله أعلم بصحة ما يقال: إن «طاها» في لغة عك «١» في معنى يا رجل، ولعل عكا تصرفوا في «يا هذا» كأنهم في لغتهم قالبون الياء طاء، فقالوا في «يا» : «طا» ، واختصروا هذا فاقتصروا على ها، وأثر الصنعة ظاهر لا يخفى في البيت المستشهد به:
isimlendirilenlere delalet ederler. “Tâhâ”nın Akk kabilesinin lügatinde «١» “Ey adam!” manasına geldiğine dair söylenen sözün sıhhatini Allah daha iyi bilir. Belki de Akk kabilesi “Yâ hâzâ” (يَا هَذَا) ifadesinde tasarrufta bulunmuş, dillerinde yâ harfini tâ'ya dönüştürerek “Yâ” yerine “Tâ” demişler, “hâzâ”yı da kısaltarak sadece “hâ” ile yetinmişlerdir. Delil getirilen şu beyitte yapmacıklığın izi açıkça ortadadır, gizli kalmaz:
8536. Metin
إنّ السّفاهة طاها في خلائقكم … لا قدّس الله أخلاق الملاعين «٢»
«Şüphesiz sefihlik sizin ahlakınızdır ey adam! … Allah o lanetlilerin ahlakını temiz kılmasın!» «٢»
8537. Metin
والأقوال الثلاثة في الفواتح: أعنى التي قدمتها في أول الكاشف عن حقائق التنزيل، هي التي يعوّل عليها الألباء المتقنون ما أَنْزَلْنا إن جعلت طه تعديدا لأسماء الحروف على الوجه السابق ذكره فهو ابتداء كلام. وإن جعلتها اسما للسورة احتملت أن تكون خبرا عنها وهي في موضع المبتدأ، والْقُرْآنَ ظاهر أوقع موقع الضمير لأنها قرآن، وأن يكون جوابا لها وهي قسم. وقرئ: ما نزل عليك القرآن لِتَشْقى لتتعب بفرط تأسفك عليهم وعلى كفرهم، وتحسرك على أن يؤمنوا كقوله تعالى فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ والشقاء يجيء في معنى التعب. ومنه المثل:
Hurûf-ı mukattaadaki üç görüşe gelince; yani el-Keşşâf'ın başında zikrettiğim görüşler, işin ehli ve sağlam muhakkiklerin dayandığı görüşlerdir. { ما أَنْزَلْنا } Şayet “Tâhâ”yı daha önce zikredilen vecih üzere harf isimlerinin sayımı kabul edersen, bu yeni bir söz başlangıcıdır. Şayet onu surenin ismi kılarsan, sûre ismi mübteda konumunda olup bu cümlenin onun haberi olması da ihtimal dahilindedir; { الْقُرْآنَ } zahir ismi de zamir yerine getirilmiştir, çünkü sûrenin kendisi bir Kur'an'dır; ayrıca surenin bir kasem olup bu cümlenin de onun cevabı olması caizdir. Âyet { ما نزل عليك القرآن } şeklinde de okunmuştur. { لِتَشْقى } Onlara ve inkarlarına aşırı üzülmen ve iman etmelerine duyduğun hasret yüzünden meşakkate düşesin, yorulasın diye [indirmedik]; nitekim Allah Teâlâ { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ } “Neredeyse kendini helak edeceksin” buyurmuştur. Şakâvet (الشقاء) meşakkat ve yorgunluk manasına da gelir. Nitekim şu meselde de bu anlamdadır:
8538. Metin
أشقى من رائض مهر، أى ما عليك إلا أن تبلغ وتذكر، ولم يكتب عليك أن يؤمنوا لا محالة، بعد أن لم تفرط في أداء الرسالة والموعظة الحسنة. وقيل: إن أبا جهل والنضر بن الحرث قالا له: إنك شقى لأنك تركت دين آبائك، فأريد ردّ ذلك بأن دين الإسلام وهذا القرآن هو السلم إلى نيل كل فوز، والسبب في درك كل سعادة، وما فيه الكفرة هو الشقاوة بعينها. وروى أنه ﵊ صلى بالليل حتى اسمعدت «٣» قدماه، فقال له جبريل ﵇: أبق على نفسك فإن لها عليك حقا «٤» . أى: ما أنزلناه لتنهك نفسك بالعبادة وتذيقها المشقة الفادحة، وما بعثت إلا بالحنيفية السمحة، وكل واحد من لِتَشْقى وتَذْكِرَةً علة للفعل، إلا أن الأول وجب مجيئه مع اللام لأنه ليس لفاعل الفعل المعلل ففاتته شريطة الانتصاب على المفعولية، والثاني جاز قطع اللام عنه ونصبه لاستجماعه الشرائط. فإن قلت: أما يجوز أن تقول: ما أنزلنا عليك القرآن أن تشقى، كقوله تعالى أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ؟ قلت: بلى ولكنها نصبة طارئة،
...[tavırları ve huysuzlukları sebebiyle] bir tayı eğiten kimseden daha meşakkatli [bir iş üstlenmiş]tir. Yani senin üzerine düşen sadece tebliğ etmek ve hatırlatmaktır; tebliğ vazifesinde ve güzel öğütte kusur etmedikten sonra, onların kesin olarak inanmaları senin üzerine vazife kılınmamıştır. Şöyle de denilmiştir: Ebû Cehil ve Nadr b. el-Hâris [Hz. Peygamber’e]: “Sen atalarının dinini terk ettiğin için bedbaht/şakî oldun” demişlerdi. Bunun üzerine, İslâm dininin ve bu Kur’an’ın her türlü kurtuluşa ermenin basamağı ve her türlü saadeti elde etmenin sebebi olduğu, kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise şakavetin/bedbahtlığın ta kendisi olduğu bildirilerek onların bu sözü reddedilmek istenmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem geceleyin ayakları şişinceye3 kadar namaz kılmış, bunun üzerine Cibrîl aleyhisselâm ona: “Kendine acı/itidal üzere ol, zira nefsinin senin üzerinde hakkı vardır”4 demiştir. Yani: Biz onu, ibadetle kendini tüketip bitiresin ve nefsine altından kalkılamaz bir meşakkat tattırasın diye indirmedik; sen ancak kolaylaştırılmış dosdoğru dinle (el-hanîfiyyetü’s-semha) gönderildin. { لِتَشْقى } ile { تَذْكِرَةً } lafızlarının her biri fiilin illetidir (gerekçesidir). Ne var ki birincisinin lâm harf-i cerri ile gelmesi vacip olmuştur; çünkü o, gerekçelendirilen fiilin failine ait değildir, dolayısıyla mef‘ûlün leh olarak nasb edilme şartını kaybetmiştir. İkincisinde ise [mef‘ûlün leh olma] şartlarını taşıdığı için lâm harf-i cerrinin hazfedilmesi ve mensub kılınması caiz olmuştur. Şayet: “Tıpkı Yüce Allah’ın { أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ } “Amellerinizin boşa gitmesi [endişesiyle]” buyruğunda olduğu gibi, { ما أنزلنا عليك القرآن أن تشقى } [şeklinde lâm olmaksızın en ile] söylemek caiz olmaz mı?” dersen; derim ki: Evet [caizdir], fakat bu arızi bir nasbdır,
8539. Metin
كالنصبة في وَاخْتارَ مُوسى قَوْمَهُ وأما النصبة في تذكره فهي كالتي في ضربت زيدا، لأنه أحد المفاعيل الخمسة التي هي أصول وقوانين لغيرها. فإن قلت: هل يجوز أن يكون تَذْكِرَةً بدلا من محل لِتَشْقى؟ قلت: لا، لاختلاف الجنسين، ولكنها نصب على الاستثناء المنقطع الذي «إلا» فيه بمعنى «لكن» ويحتمل أن يكون المعنى: إنا أنزلنا عليك القرآن لتحتمل «١» متاعب التبليغ ومقاولة العتاة من أعداء الإسلام ومقاتلتهم وغير ذلك من أنواع المشاق وتكاليف النبوّة، وما أنزلنا عليك هذا المتعب الشاق إلا ليكون تذكرة، وعلى هذا الوجه يجوز أن يكون تذكرة حالا ومفعولا له لِمَنْ يَخْشى لمن يؤول أمره إلى الخشية، ولمن يعلم الله منه أنه يبدل بالكفر إيمانا وبالقسوة خشية. في نصب تَنْزِيلًا وجوه: أن يكون بدلا من تذكرة إذا جعل حالا، لا إذا كان مفعولا له لأن الشيء لا يعلل بنفسه، وأن ينصب بنزل مضمرا، وأن ينصب بأنزلنا، لأن معنى: ما أنزلناه إلا تذكرة: أنزلناه تذكرة، وأن ينصب على المدح والاختصاص وأن ينصب بيخشى مفعولا به، أى: أنزله الله تذكرة لمن يخشى تنزيل الله، وهو معنى حسن وإعراب بين. وقرىّ: تنزيل، بالرفع على خبر مبتدأ محذوف. ما بعد تَنْزِيلًا إلى قوله لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى تعظيم وتفخيم لشأن المنزل، لنسبته إلى من هذه أفعاله وصفاته. ولا يخلو من أن يكون متعلقه إما تَنْزِيلًا نفسه فيقع صلة له، وإما محذوفا فيقع صفة له. فإن قلت: ما فائدة النقلة من لفظ المتكلم إلى لفظ الغائب؟ قلت: غير واحدة منها عادة الافتنان في الكلام وما يعطيه من الحسن والروعة. ومنها أنّ هذه الصفات إنما تسردت مع لفظ الغيبة. ومنها أنه قال أولا أَنْزَلْنا ففخم بالإسناد إلى ضمير الواحد المطاع. ثم ثنى بالنسبة إلى المختص بصفات العظمة والتمجيد فضوعفت الفخامة من طريقين: ويجوز أن يكون أَنْزَلْنا حكاية لكلام جبريل والملائكة النازلين معه.
tıpkı { وَاخْتارَ مُوسى قَوْمَهُ } ayetindeki nasb gibidir. { تَذْكِرَةً } lafzındaki nasb ise { ضربت زيدا } cümlesindeki [nasb] gibidir; zira o, diğerleri için asıl ve kural olan beş mef'ûlden biridir. Şayet: “{ تَذْكِرَةً } lafzının { لِتَشْقى } ifadesinin mahallinden bedel olması caiz midir?” dersen, derim ki: Hayır, cinsleri farklı olduğu için caiz değildir; bilakis o, içindeki “illâ”nın “lâkin” manasında olduğu munkatı istisna üzerine mensubdur. Mananın şöyle olması da muhtemeldir: Biz sana Kur'an'ı tebliğin meşakkatlerine, İslam düşmanlarının azgınlarıyla mücadele etmeye, onlarla savaşmaya ve peygamberlik külfetleri ile diğer zorluk türlerine katlanasın diye «١» indirdik; bu yorucu ve meşakkatli şeyi sana ancak bir öğüt olsun diye indirdik. Bu veche göre { تَذْكِرَةً } lafzının hâl veya mef'ûlün leh olması caizdir. { لِمَنْ يَخْشى } İşi korkuya varacak olan kimse yahut Allah'ın küfrü imanla, katılığı da korkuyla değiştireceğini bildiği kimse içindir. { تَنْزِيلًا } kelimesinin nasb edilmesinde vecihler vardır: Şayet hâl kılınırsa { تَذْكِرَةً } lafzından bedel olmasıdır -mef'ûlün leh kılındığında bedel olamaz, zira bir şey kendi kendisinin illeti yapılamaz-; takdirî bir “nezzele” (نزل) fiili ile nasb edilmesi; { أَنْزَلْنا } fiili ile nasb edilmesi, çünkü { ما أنزلناه إلا تذكرة } ifadesinin manası “onu ancak bir tezkire olarak indirdik” demektir; medih ve ihtisas üzere mensub olması; { يَخْشى } fiilinin mef'ûlü bih'i olarak nasb edilmesi; yani: Allah onu, Allah'ın indirmesinden korkan kimse için bir öğüt olarak indirdi. Bu, güzel bir mana ve açık bir irabtır. { تَنْزِيلٌ } şeklinde hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû da okunmuştur. { تَنْزِيلًا } lafzından { لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى } kavline kadar olan kısım, indirilen [Kur'an]'ın şanını yüceltmek ve ta'zim etmektir; çünkü o, fiilleri ve sıfatları böyle olan zata nisbet edilmiştir. Bunun müteallakı ya { تَنْزِيلًا } lafzının kendisidir ve onun sılası olur yahut hazfedilmiş bir şeydir ve onun sıfatı olur. Şayet: “Mütekellim lafzından gâib lafzına geçmenin (iltifatın) faydası nedir?” dersen, derim ki: Birçok faydası vardır: Bunlardan biri, sözü çeşitlendirip sanatkârane söyleme (iftinân) adeti ve bunun verdiği güzellik ile heybettir. Bir diğeri, bu sıfatların ancak gaybet lafzıyla peş peşe dizilebilmesidir. Bir diğeri de, önce { أَنْزَلْنا } diyerek itaat edilen tek zâtın zamirine isnad ile tazim etmiş, sonra azamet ve temcid sıfatlarına mahsus zâta nisbetle bunu tekrarlamış ve böylece iki yoldan tazimi katlamıştır. { أَنْزَلْنا } lafzının, Cebrail ve onunla birlikte inen meleklerin sözünün hikayesi olması da caizdir.
8540. Metin
وصف السموات بالعلى: دلالة على عظم قدرة من يخلق مثلها في علوها وبعد مرتقاها.
Göklerin “el-ulâ” (yüceler) olarak vasıflanması; böylesine yüksekliğini ve çıkış yerinin uzaklığını yaratan zâtın kudretinin büyüklüğüne delalet eder.
8541. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٥ الى ٦]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 5-6]
8542. Metin
الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى (٥) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما وَما تَحْتَ الثَّرى (٦)
{ الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى (٥) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما وَما تَحْتَ الثَّرى (٦) } “O Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir. (5) Göklerde olanlar, yerde olanlar, bu ikisinin arasında bulunanlar ve toprağın altında olanlar yalnız O'nundur. (6)”
8543. Metin
قرئ الرَّحْمنُ مجرورا صفة لمن خلق والرفع أحسن، لأنه إما أن يكون رفعا على المدح على تقدير: هو الرحمن. وإما أن يكون مبتدأ مشارا بلامه إلى من خلق. فإن قلت: الجملة التي هي
{ الرَّحْمنُ } kelimesi, { مَنْ خَلَقَ } [ifadesinin] sıfatı olarak mecrûr da okunmuştur. Ancak merfû okunması daha güzeldir. Çünkü o, ya “O, Rahmân'dır” takdirinde medih üzere merfûdur ya da harf-i tarifindeki lâm ile { مَنْ خَلَقَ } [ifadesine] işaret edilen bir mübtedadır. Şayet: “... olan cümle...” dersen,1
8544. Metin
عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى ما محلها- إذا جررت الرحمن أو رفعته على المدح؟ قلت: إذا جررت فهي خبر مبتدأ محذوف لا غير وإن رفعت جاز أن تكون كذلك وأن تكون مع الرحمن خبرين للمبتدإ. لما كان الاستواء على العرش وهو سرير الملك مما يردف الملك، جعلوه كناية عن الملك فقالوا: استوى فلان على العرش يريدون ملك وإن لم يقعد على السرير البتة، وقالوه أيضا لشهرته في ذلك المعنى ومساواته ملك في مؤدّاه وإن كان أشرح وأبسط وأدل على صورة الأمر.
{ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى } cümlesinin mahalli nedir?” dersen, derim ki: Mecrûr kıldığında o, sadece hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir; merfû kıldığında ise yine öyle olması da, “er-Rahmân” ile birlikte mübtedanın iki haberi olmaları da caizdir. Hükümranlık tahtı olan Arş'a istivâ etmek hükümdarlığı peşinden getiren şeylerden olduğu için, bunu hükümdarlıktan kinaye kılmışlar ve tahta hiç oturmasa bile hükümdar oldu manasında “Filanca tahta oturdu/istivâ etti” demişlerdir. Ayrıca bunu, bu manadaki meşhurluğundan ve ulaştırdığı netice bakımından “hükümran oldu” ifadesine denk olmasından dolayı söylemişlerdir; her ne kadar daha açıklayıcı, daha geniş ve işin suretini daha iyi gösterir olsa da.
8545. Metin
ونحوه قولك: يد فلان مبسوطة، ويد فلان مغلولة، بمعنى أنه جواد أو بخيل، لا فرق بين العبارتين إلا فيما قلت، حتى أنّ من لم يبسط يده قط بالنوال أو لم تكن له يد رأسا قيل فيه يده مبسوطة لمساواته عندهم قولهم: هو جواد. ومنه قول الله ﷿ وَقالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ أى هو بخيل، بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ أى هو جواد، من غير تصوّر يد ولا غل ولا بسط، والتفسير بالنعمة والتمحل للتثنية من ضيق العطن والمسافرة عن علم البيان مسيرة أعوام وَما تَحْتَ الثَّرى ما تحت سبع الأرضين: عن محمد بن كعب وعن السدى: هو الصخرة التي تحت الأرض السابعة.
Bunun benzeri, senin “Filancanın eli açıktır” ve “Filancanın eli bağlıdır” sözündür; yani o cömerttir veya cimridir demektir. İki ifade arasında söylediğim şey dışında hiçbir fark yoktur; öyle ki, ihsan için elini hiç açmamış veya kökten eli olmayan kimse hakkında bile, onların nezdinde “O cömerttir” sözüne denk olduğu için “Eli açıktır” denilir. Allah Azze ve Celle'nin şu buyruğu da bu kabildendir: { وَقالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ } “Yahudiler: 'Allah'ın eli bağlıdır' dediler”; yani O cimridir dediler. { بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ } “Bilakis O'nun iki eli de açıktır”; yani O cömerttir, burada ne bir el ne bağlanma ne de açılma tasavvuru vardır. Bunu nimet ile tefsir etmek ve tesniye (ikilik) için zoraki tevillere girişmek zihin darlığından ve beyân ilmine fersah fersah uzak olmaktan kaynaklanır. { وَما تَحْتَ الثَّرى } Yedi kat yerin altındakilerdir. Muhammed b. Ka'b ve es-Süddî'den nakledildiğine göre: O, yedinci yerin altındaki kayadır.
8546. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٧ الى ٨]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 7-8]
8547. Metin
وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى (٧) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى (٨)
{ وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى (٧) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ لَهُ الْأَسْماءُ الْحُسْنى (٨) } “Sözü açıkça söylesen de [gizlesen de birdir]; zira O, gizliyi de ondan daha gizli olanı da bilir. (7) Allah ki O'ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O'nundur. (8)”
8548. Metin
أى يعلم ما أسررته إلى غيرك وأخفى من ذلك، وهو ما أخطرته ببالك، أو ما أسررته في نفسك وَأَخْفى منه وهو ما ستسره فيها. وعن بعضهم: أن أخفى فعل «١» يعنى أنه يعلم أسرار العباد وأخفى عنهم ما يعلمه، هو كقوله تعالى يَعْلَمُ ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً وليس بذاك. فإن قلت كيف طابق الجزاء الشرط؟ قلت: معناه وإن تجهر بذكر الله من دعاء أو غيره فاعلم أنه غنى عن جهرك، فإما أن يكون نهيا عن الجهر كقوله تعالى وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ وإما تعليما للعباد أنّ الجهر ليس لإسماع الله وإنما هو لغرض آخر الْحُسْنى تأنيث الأحسن، وصفت بها الأسماء لأنّ حكمها حكم المؤنث
Yani [O], bir başkasına fısıldadığın şeyi de bundan daha gizli olanı da -ki o, zihninden geçirdiğin şeydir- veya içinden gizlediğin şeyi de ondan daha gizli olanı da -ki o, ileride içinde gizleyeceğin şeydir- bilir. Bazılarından ise *ahfâ* (أَخْفَى) kelimesinin bir fiil olduğu nakledilmiştir1; yani [bu görüşe göre] O, kulların sırlarını bilir ve kendi bildiğini ise onlardan gizlemiştir (ahfâ). Bu, Yüce Allah'ın { يَعْلَمُ ما بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً } “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir; onlar ise O'nu ilim bakımından kuşatamazlar.” kavli gibidir. Fakat bu [görüş] isabetli değildir. Eğer: “Cevap (cezâ) şart ile nasıl uyum sağlamıştır?” dersen, derim ki: Bunun anlamı; dua veya başka bir şekilde Allah'ı zikrederken sesini yükseltsen de bil ki O, senin sesini yükseltmene muhtaç değildir. Dolayısıyla bu [ifade], ya Yüce Allah'ın { وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ } “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle an!” kavlinde olduğu gibi sesi yükseltmekten bir nehiy (yasaklama) veya kullara, sesi yükseltmenin Allah'a işittirmek için değil, başka bir amaç için olduğunu bildiren bir öğretmedir. *el-Hüsnâ* (الْحُسْنى), *el-ahsen* (الأحسن) kelimesinin müennesidir (dişilidir); hükmü müennes hükmü olduğu için isimler onunla nitelenmiştir.
8549. Metin
كقولك: الجماعة الحسنى، ومثلها مَآرِبُ أُخْرى، ومِنْ آياتِنَا الْكُبْرى. والذي فضلت به أسماؤه في الحسن سائر الأسماء: دلالتها على معاني التقديس والتمجيد والتعظيم والربوبية، والأفعال التي هي النهاية في الحسن.
tıpkı senin “el-Cemâatü'l-hüsnâ” demen ve { مَآرِبُ أُخْرى } ile { مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى } ibareleri gibidir. O'nun isimlerinin güzellikte diğer isimlerden üstün olmasının sebebi; tenzih, temcid, tazim ve rubûbiyyet manalarına ve güzellikte son noktada olan fiillere delalet etmeleridir.
8550. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٩ الى ١٠]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 9-10]
8551. Metin
وَهَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (٩) إِذْ رَأى ناراً فَقالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ ناراً لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدىً (١٠)
{ وَهَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (٩) إِذْ رَأى ناراً فَقالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ ناراً لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدىً (١٠) } “Musa'nın haberi sana geldi mi? (9) Hani o bir ateş görmüş ve ailesine: 'Bekleyin, ben bir ateş fark ettim; belki oradan size bir kor getiririm yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti. (10)”
8552. Metin
قفاه بقصة موسى ﵇ ليتأسى به في تحمل أعباء النبوّة وتكاليف الرسالة والصبر على مقاساة الشدائد، حتى ينال عند الله الفوز والمقام المحمود. يجوز أن ينتصب إِذْ ظرفا للحديث، لأنه حدث. أو لمضمر، أى: حين رَأى ناراً كان كيت وكيت. أو مفعولا لا ذكر استأذن موسى شعيبا ﵉ في الخروج إلى أمه وخرج بأهله، فولد له في الطريق ابن في ليلة شاتية مظلمة مثلجة، وقد ضلّ الطريق وتفرّقت ماشيته ولا ماء عنده، وقدح فصلد زنده «١» فرأى النار عند ذلك. قيل: كانت ليلة جمعة. امْكُثُوا أقيموا في مكانكم. الإيناس: الإبصار البين الذي لا شبهة فيه، ومنه إنسان العين لأنه يتبين به الشيء، والإنس: لظهورهم، كما قيل الجنّ لاستتارهم وقيل هو إبصار ما يؤنس به. لما وجد منه الإيناس فكان مقطوعا متيقنا، حققه لهم بكلمة «إنّ» ليوطن أنفسهم. ولما كان الإتيان بالقبس ووجود الهدى مترقبين متوقعين، بنى الأمر فيهما على الرجاء والطمع وقال لَعَلِّي ولم يقطع فيقول: إنى آتِيكُمْ لئلا يعد ما ليس بمستيقن الوفاء به. القبس: النار المقتبسة في رأس عود أو فتيلة أو غيرهما. ومنه قيل: المقبسة، لما يقتبس فيه من سعفة أو نحوها هُدىً أى قوما يهدوننى الطريق أو ينفعوننى بهداهم في أبواب الدين، عن مجاهد وقتادة، وذلك لأنّ أفكار الأبرار مغمورة بالهمة الدينية في جميع أحوالهم لا يشغلهم عنها شاغل. والمعنى: ذوى هدى. أو إذا وجد الهداة فقد وجد الهدى. ومعنى الاستعلاء في عَلَى النَّارِ أنّ أهل النار يستعلون المكان القريب منها، كما قال سيبويه في مررت بزيد: أنه لصوق بمكان يقرب من زيد. أو لأنّ المصطلين بها والمستمتعين بها إذا تكنفوها قياما وقعودا كانوا مشرفين عليها. ومنه قول الأعشى:
Peygamberlik yüklerini, risalet külfetlerini taşımada ve zorluklara katlanmada sabır gösterip O'na uysun da Allah katında kurtuluşa ve övülen makama (makâm-ı mahmûd) ulaşsın diye sözün peşine Musa aleyhisselâm'ın kıssasını ekledi. { إِذْ } kelimesinin “hadîs” kelimesinin zarfı olarak nasb edilmesi caizdir, çünkü o vuku bulmuş bir hadisedir; yahut gizli bir fiil ile mensubdur, yani: { رَأى ناراً } ateş gördüğü vakit şöyle şöyle olmuştu; yahut “üzkür” (hatırla) fiilinin mef'ûlüdür. Musa aleyhisselâm, annesinin yanına gitmek için Şuayb aleyhisselâm'dan izin istedi ve ailesiyle yola çıktı. Soğuk, karanlık ve karlı bir kış gecesinde yolda bir oğlu dünyaya geldi; yolu kaybetmişti, davarları dağılmıştı, yanında su yoktu ve çakmak taşını çaktıysa da ateş almadı «١»; işte tam o sırada ateşi gördü. Denildi ki: O gece cuma gecesiydi. { امْكُثُوا } Bulunduğunuz yerde kalın. Înas (الإيناس): Şüphe bulunmayan açık görmedir; gözbebeğine (insânü'l-ayn) bununla eşya açıkça görüldüğü için bu isim verilmiştir; insanlara da görünür oldukları için “ins” denmiştir, nitekim cinlere gizli oldukları için cin denmiştir. Isınacak/sevinilecek bir şeyi görmek olduğu da söylenmiştir. Görme hadisesi gerçekleştiği ve kesinleştiği için, onların içini rahatlatmak maksadıyla bu durumu “inne” (إنّ) edatıyla tekit etti. Kor getirmek ve rehber bulmak ise beklentiye bağlı durumlar olduğu için bu iki hususu recâ ve tamah üzerine bina edip { لَعَلِّي } “belki” dedi; yerine getireceğinden emin olmadığı bir sözü vermemek için kesin ifadeyle “şüphesiz size getireceğim” demedi. Kabes (القبس): Bir odunun, fitilin yahut benzeri bir şeyin ucuna alınan ateş parçasıdır. Nitekim hurma yaprağı veya benzeri ateş taşınan şeye de “makbese” denilmiştir. { هُدىً } Yani bana yolu gösterecek yahut din hususlarında rehberlikleriyle bana fayda sağlayacak bir topluluk [bulurum]; Mücahid ve Katâde'den böyle rivayet edilmiştir, zira iyilerin zihinleri her hallerinde dini gayretle doludur ve hiçbir meşgale onları bundan alıkoymaz. Mana: “Rehberlik sahipleri” demektir; yahut rehberler bulunduğunda rehberlik de bulunmuş olur. { عَلَى النَّارِ } ifadesindeki istilâ (üzerinde olma) manası; ateş ehlinin ona yakın olan mekanı kaplaması anlamındadır, nitekim Sîbeveyh { مررت بزيد } ifadesi için “Zeyd'e yakın olan bir mekana temas etmektir” demiştir. Yahut ateşle ısınanlar ve ondan faydalananlar ayakta ve oturarak onun etrafını sardıklarında ona yukarıdan bakar durumda oldukları içindir. el-A'şâ'nın şu beyti de bu kabildendir:
8553. Metin
وبات على النّار النّدى والمحلّق «٢»
“...ve cömertlik ile Muhallık o ateşin başında geceledi.”2
8554. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ١١ الى ١٤]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 11-14]
8555. Metin
فَلَمَّا أَتاها نُودِيَ يا مُوسى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٢) وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي (١٤)
{ فَلَمَّا أَتاها نُودِيَ يا مُوسى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٢) وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِما يُوحى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي (١٤) } “Ateşin yanına varınca şöyle seslenildi: 'Ey Musa! (11) Şüphesiz ben senin Rabbinim; hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın. (12) Ben seni seçtim; artık vahyolunacak şeyleri dinle! (13) Şüphesiz ben, yalnız ben Allah'ım; benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl!' (14)”
8556. Metin
قرأ أبو عمرو وابن كثير إِنِّي بالفتح، أى: نودي بأنى أَنَا رَبُّكَ وكسر الباقون، أى:
Ebû Amr ve İbn Kesîr { أَنِّي } şeklinde fetha ile okudular; yani: “Şüphesiz ben senin Rabbinim diye seslenildi.” Geriye kalanlar ise kesre ile { إِنِّي } okudular; yani:
8557. Metin
نودي فقيل يا موسى. أو لأنّ النداء ضرب من القول فعومل معاملته. تكرير الضمير في إِنِّي أَنَا رَبُّكَ لتوكيد الدلالة وتحقيق المعرفة وإماطة الشبهة. روى أنه لما نودي يا مُوسى قال:
Seslenildi ve 'Ey Musa!' denildi. Yahut nida bir çeşit söz olduğu için söz muamelesi görmüştür. { إِنِّي أَنَا رَبُّكَ } ifadesinde zamirin tekrarlanması, delaleti tekit etmek, marifeti pekiştirmek ve şüpheyi gidermek içindir. Rivayet edildiğine göre { يا مُوسى } diye seslenilince:
8558. Metin
من المتكلم؟ فقال له الله ﷿: إِنِّي أَنَا رَبُّكَ، وأن إبليس وسوس إليه فقال: لعلك تسمع كلام شيطان. فقال: أنا عرفت أنه كلام الله بأنى أسمعه من جميع جهاتى الست، وأسمعه بجميع أعضائى. وروى أنه حين انتهى رأى شجرة خضراء من أسفلها إلى أعلاها كأنها نار بيضاء تتقد «١» ، وسمع تسبيح الملائكة، ورأى نورا عظيما فخاف وبهت، فألقيت عليه السكينة ثم نودي، وكانت الشجرة عوسجة. وروى: كلما دنا أو بعد لم يختلف ما كان يسمع من الصوت.
“Konuşan kimdir?” dedi. Allah Azze ve Celle ona: { إِنِّي أَنَا رَبُّكَ } buyurdu. İblis ona vesvese verip: “Belki de bir şeytanın sözünü işitiyorsun” dedi. Musa: “Ben onun Allah'ın kelamı olduğunu, altı cihetimin hepsinden ve bütün azalarımla işitmemden bildim” dedi. Rivayet edildiğine göre oraya vardığında, altından üstüne kadar bembeyaz bir ateş gibi alev alev yanan «١» yeşil bir ağaç gördü, meleklerin tesbihini işitti ve muazzam bir nur görüp korktu ve dehşete düştü; bunun üzerine ona sekinet indirildi, sonra kendisine seslenildi; o ağaç bir yabani akasya (avsec) ağacıydı. Rivayet edildiğine göre: Yaklaşsa da uzaklaşsa da işittiği ses hiç değişmiyordu.
8559. Metin
وعن ابن إسحاق: لما دنا استأخرت عنه، فلما رأى ذلك رجع وأوجس في نفسه خيفة، فلما أراد الرجعة دنت منه، ثم كلم. قيل: أمر بخلع النعلين لأنهما كانتا من جلد حمار ميت غير
İbn İshâk’tan rivayet edildiğine göre1: [Musa] yaklaşınca o kendisinden uzaklaştı; bunu görünce geri çekildi ve içinde bir korku hissetti. Geri dönmek isteyince ona yaklaştı, sonra kendisiyle konuşuldu. Şöyle denildi: Pabuçlarını çıkarması emredildi; çünkü onlar tabaklanmamış ölü bir eşek derisinden
8560. Metin
مدبوغ «١» عن السدى وقتادة. وقيل: ليباشر الوادي بقدميه متبركا به. وقيل: لأن الحفوة تواضع لله، ومن ثم طاف السلف بالكعبة حافين، ومنهم من استعظم دخول المسجد بنعليه، وكان إذا ندر منه الدخول منتعلا تصدق، والقرآن يدل على أن ذلك احترام للبقعة وتعظيم لها وتشريف لقدسها. وروى أنه خلع نعليه وألقاهما من وراء الوادي طُوىً بالضم والكسر منصرف وغير منصرف بتأويل المكان والبقعة. وقيل: مرتين، نحو ثنى «٢» ، أى نودي نداءين أو قدس الوادي كرة بعد كرة وَأَنَا اخْتَرْتُكَ اصطفيتك للنبوة. وقرأ حمزة: وإنا اخترناك.
ölü eşek derisindendi «١»; bu es-Süddî ve Katâde'den rivayet edilmiştir. Bereketlenmek maksadıyla vadiye ayaklarıyla doğrudan bassın diye olduğu da söylendi. Yalınayak olmanın Allah'a karşı bir tevazu göstergesi olduğu da söylendi; bu yüzden Selef Kâbe'yi yalınayak tavaf ederdi; onlardan bazıları pabuçlarıyla mescide girmeyi büyük bir cüret sayar, şayet nadiren ayakkabıyla girecek olsa sadaka verirdi. Kur'an ise bunun mekana hürmet, onu tazim ve kudsiyetini yüceltmek için olduğuna delalet eder. Rivayet edildiğine göre pabuçlarını çıkarıp vadinin arkasına fırlattı. { طُوىً } lafzı damme ve kesre ile, mekân ve belde teviliyle munserıf veya gayr-ı munsarif olarak okunmuştur. Tıpkı “seniyyen” (ثنى) gibi «iki defa» manasına geldiği de söylenmiştir «٢»; yani iki defa seslenildi yahut vadi defalarca takdis edildi demektir. { وَأَنَا اخْتَرْتُكَ } Seni peygamberlik için seçtim. Hamza ise { وإنا اخترناك } şeklinde okumuştur.
8561. Metin
لِما يُوحى للذي يوحى. أو للوحى. تعلق اللام باستمع، أو باخترتك لِذِكْرِي لتذكرني فإن ذكرى أن أعبد ويصلى لي. أو لتذكرني فيها لاشتمال الصلاة على الأذكار عن مجاهد. أو:
{ لِما يُوحى } Vahyolunan şey için yahut vahiy için demektir. Lâm harfi “istemi'” fiiline yahut “ihtertüke” fiiline müteallaktır. { لِذِكْرِي } Beni hatırlaman/anman için; çünkü benim anılmam bana ibadet edilmesi ve benim için namaz kılınması iledir. Yahut namaz zikirleri kapsadığı için onun içinde beni anasın diye; Mücahid'den rivayet edilmiştir. Yahut:
8562. Metin
لأنى ذكرتها في الكتب وأمرت بها. أو لأن أذكرك بالمدح والثناء وأجعل لك لسان صدق.
Onu kitaplarda zikrettiğim ve emrettiğim için. Yahut seni övgü ve senâ ile anayım ve senin için doğru bir lisan (güzel bir nam) bırakayım diye.
8563. Metin
أو لذكرى خاصة لا تشوبه بذكر غيرى أو لإخلاص ذكرى وطلب وجهى لا ترائى بها ولا تقصد بها غرضا آخر. أو لتكون لي ذاكرا غير ناس فعل المخلصين في جعلهم ذكر ربهم على بال منهم وتوكيل هممهم وأفكارهم به، كما قال لا تُلْهِيهِمْ تِجارَةٌ وَلا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ. أو لأوقات ذكرى وهي مواقيت الصلاة، كقوله تعالى إِنَّ الصَّلاةَ كانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتاباً مَوْقُوتاً واللام مثلها في قولك: جئتك لوقت كذا، وكان ذلك لست ليال خلون. وقوله تعالى يا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي وقد حمل على ذكر الصلاة بعد نسيانها من قوله ﵇ «من نام عن صلاة أو نسيها فليصلها إذا ذكرها «٣» » وكان حق العبارة أن يقال: لذكرها، كما قال رسول الله ﷺ «إذا ذكرها» ومن يتمحل له يقول: إذا ذكر الصلاة فقد ذكر الله. أو بتقدير حذف المضاف، أى: لذكر صلاتي. أو لأن الذكر والنسيان من الله ﷿ في الحقيقة. وقرأ رسول الله ﷺ: للذكرى.
Yahut sadece beni anman ve ona başkasının anılmasını karıştırmaman için; yahut beni ihlasla anman ve rızamı gözetmen, onda riyakarlık yapmaman ve başka bir gaye gütmemen için. Yahut ihlaslı kimselerin, Rablerinin zikrini daima akıllarında tutmaları ve himmet ile fikirlerini O'na bağlamaları fiili gibi, beni unutan değil daima anan olasın diye; nitekim { لا تُلْهِيهِمْ تِجارَةٌ وَلا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ } buyurmuştur. Yahut beni anma vakitleri yani namaz vakitleri için; tıpkı Allah Teâlâ'nın { إِنَّ الصَّلاةَ كانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتاباً مَوْقُوتاً } buyruğu gibi. Buradaki lâm, senin “Sana şu vakitte geldim” ve “Bu, altı gece geçtikten sonra idi” sözlerindeki lâm gibidir. Allah Teâlâ'nın { يا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي } kavli de böyledir. Aleyhisselâm'ın «Kim bir namazı uyuyup geçirir veya unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın» «٣» hadisinden hareketle, namazı unuttuktan sonra hatırlanması manasına da hamledilmiştir. İfadenin aslına uygun olanı, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in «hatırladığı zaman» dediği gibi “onu hatırlaması için” denilmesiydi; bunu tevil eden kimse ise “Namazı hatırladığında Allah'ı hatırlamış olur” der. Yahut muzâfın hazfedilmesi takdiriyle “namazımı anmak için” demektir; yahut zikir ve nisyan hakikatte Allah Azze ve Celle'den olduğu içindir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { للذكرى } şeklinde de okumuştur.
8564. Metin
[سورة طه (٢٠) : آية ١٥]
[Tâhâ Suresi (20), Âyet 15]
8565. Metin
إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى (١٥)
{ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكادُ أُخْفِيها لِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما تَسْعى } “Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.” (15)
8566. Metin
أى أكاد أخفيها فلا أقول هي آتية «١» لفرط إرادتى إخفاءها ولولا ما في الإخبار بإتيانها مع تعمية وقتها من اللطف لما أخبرت به. وقيل: معناه أكاد أخفيها من نفسي، ولا دليل في الكلام على هذا المحذوف، ومحذوف لا دليل عليه مطرح. والذي غرهم منه أن في مصحف أبى: أكاد أخفيها من نفسي. وفي بعض المصاحف: أكاد أخفيها من نفسي فكيف أظهركم عليها وعن أبى الدرداء وسعيد بن جبير: أخفيها بالفتح، من خفاه إذا أظهره، أى: قرب إظهارها كقوله تعالى اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وقد جاء في بعض اللغات: أخفاه بمعنى خفاه. وبه فسر بيت امرئ القيس:
Yani onu gizlemeyi son derece istememden ötürü neredeyse gizleyeceğim de “o gelecektir” «١» bile demeyeceğim; şayet vaktini gizli tutmakla birlikte geleceğini haber vermekteki lütuf olmasaydı onu haber vermezdim. Denildi ki: Manası “neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim” demektir; fakat sözde bu hazfedilen şeye dair hiçbir delil yoktur, delili olmayan bir hazif ise terk edilir. Onları bu kanaate sevk eden şey, Übeyy'in mushafında “neredeyse onu kendimden gizleyeceğim” şeklinde olmasıdır. Bazı mushaflarda ise: “Neredeyse onu kendimden gizleyeceğim, artık size nasıl bildiririm?” şeklindedir. Ebû'd-Derdâ ve Said b. Cübeyr'den fetha ile { أَخْفِيها } (hafeytü'ş-şey'e / açığa çıkardım) kökünden rivayet edilmiştir; yani Allah Teâlâ'nın { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } kavlindeki gibi açığa çıkması yaklaştı demektir. Bazı lügatlerde “ahfâhu” kelimesi “hafâhu” (açığa çıkardı) manasında gelmiştir. İmruü'l-Kays'ın şu beyti de bununla tefsir edilmiştir:
8567. Metin
فإن تدفنوا الدّاء لا نخفه … وإن تبعثوا الحرب لا نقعد «٢»
«Siz hastalığı gömseniz de biz onu açığa çıkarırız … Siz savaşı kışkırtırsanız biz de oturup kalmayız» «٢»
8568. Metin
فأكاد أخفيها محتمل للمعنيين لِتُجْزى متعلق بآية بِما تَسْعى بسعيها.
Dolayısıyla { أَكادُ أُخْفِيها } ifadesi her iki manaya da muhtemeldir. { لِتُجْزى } ifadesi { آتِيَةٌ } kelimesine müteallaktır. { بِما تَسْعى } Gayreti ve ameli karşılığında demektir.
8569. Metin
[سورة طه (٢٠) : آية ١٦]
[Tâhâ Suresi (20), Âyet 16]
8570. Metin
فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْها مَنْ لا يُؤْمِنُ بِها وَاتَّبَعَ هَواهُ فَتَرْدى (١٦)
{ فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْها مَنْ لا يُؤْمِنُ بِها وَاتَّبَعَ هَواهُ فَتَرْدى (١٦) } “Ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın; sonra helak olursun! (16)”
8571. Metin
أى: لا يصدنك عن تصديقها والضمير للقيامة. ويجوز أن يكون للصلاة. فإن قلت: العبارة لنهى من لا يؤمن عن صدّ موسى، والمقصود نهى موسى عن التكذيب بالبعث أو أمره بالتصديق فكيف صلحت هذه العبارة لأداء هذا المقصود؟ قلت: فيه وجهان، أحدهما: أن صد الكافر عن التصديق بها سبب للتكذيب. فذكر السبب ليدل على المسبب. والثاني أن صد الكافر مسبب عن رخاوة الرجل في الدين ولين شكيمته، فذكر المسبب ليدل على السبب، كقولهم: لا أرينك هاهنا، المراد نهيه عن مشاهدته والكون بحضرته، وذلك سبب رؤيته إياه. فكان ذكر المسبب دليلا على السبب، كأنه قيل: فكن شديد الشكيمة صليب المعجم «٣» ، حتى لا يتلوح منك لمن يكفر بالبعث أنه يطمع في صدك عما أنت عليه، يعنى: أن من لا يؤمن بالآخرة هم الجم الغفير
Yani: [Ona inanmayan kimse] seni onu tasdik etmekten alıkoymasın. Zamir kıyamete aittir; namaza ait olması da caizdir. Eğer: "Bu ifade, inanmayan kimseyi Mûsâ'yı alıkoymaktan nehyetmektedir (yasaklamaktadır); oysa kastedilen Mûsâ'yı yeniden dirilişi yalanlamaktan nehyetmek veya onu [yeniden dirilişi] tasdik etmekle emretmektir. O halde bu ifade bu maksadı yerine getirmeye nasıl elverişli olmuştur?" dersen, derim ki: Bunun iki yönü vardır: Birincisi: Kâfirin [insanları] onu tasdik etmekten alıkoyması, yalanlamanın sebebidir. Dolayısıyla müsebbebe (sonuca) delalet etmesi için sebep zikredilmiştir. İkincisi: Kâfirin alıkoyması, kişinin dindeki gevşekliğinden ve tavrının zayıflığından kaynaklanır (müsebbebdir). Dolayısıyla sebebe delalet etmesi için müsebbeb zikredilmiştir. Nitekim Arapların: "Seni burada görmeyeyim!" sözünde olduğu gibi; burada kastedilen, kişinin onun tarafından görülmesini ve huzurunda bulunmasını nehyetmektir ki bu da onun kendisini görmesinin sebebidir. Böylece müsebbebin zikredilmesi sebebe delil olmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: Tavrı sert, iradesi ve direnci sarsılmaz 3 (metanet sahibi) ol ki, yeniden dirilişi inkâr eden kimseye, senin üzerinde bulunduğun haktan seni vazgeçirmeye tamah edebileceği izlenimi senden sezilmesin. Yani: Ahirete inanmayanlar pek büyük bir kalabalıktır,
8572. Metin
إذ لا شيء أطم على الكفرة ولا هم أشد له نكيرا من البعث، فلا يهولنك وفور دهمائهم ولا عظم سوادهم، ولا تجعل الكثرة مزلة قدمك، واعلم أنهم وإن كثروا تلك الكثرة فقدوتهم فيما هم فيه هو الهوى واتباعه، لا البرهان وتدبره. وفي هذا حث عظيم على العمل بالدليل، وزجر بليغ عن التقليد، وإنذار بأن الهلاك والردى مع التقليد وأهله.
zira kafirler için dirilişten daha ağır ve inkarları daha şiddetli hiçbir şey yoktur. Bu sebeple onların avamının çokluğu ve kalabalıklarının büyüklüğü seni korkutmasın, çokluğu ayağının kayma sebebi kılma; bil ki onlar bu denli çok olsalar da içinde bulundukları durumda önderleri delil ve tefekkür değil, heva ve ona uymaktır. Bunda delil ile amel etmeye muazzam bir teşvik, taklitten beliğ bir sakındırma ve helak ile hüsranın taklit ve taklit ehliyle beraber olduğuna dair kesin bir uyarı vardır.
8573. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ١٧ الى ١٨]
[Tâhâ Suresi (20), Âyetler 17-18]
8574. Metin
وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يا مُوسى (١٧) قالَ هِيَ عَصايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها وَأَهُشُّ بِها عَلى غَنَمِي وَلِيَ فِيها مَآرِبُ أُخْرى (١٨)
{ وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يا مُوسى (١٧) قالَ هِيَ عَصايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها وَأَهُشُّ بِها عَلى غَنَمِي وَلِيَ فِيها مَآرِبُ أُخْرى (١٨) } “'Sağ elindeki nedir ey Musa?' dedi. (17) O da: 'O benim asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır' dedi. (18)”
8575. Metin
وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يا مُوسى كقوله تعالى وَهذا بَعْلِي شَيْخاً في انتصاب الحال بمعنى الإشارة: ويجوز أن تكون تِلْكَ اسما موصولا صلته بِيَمِينِكَ إنما سأله ليريه عظم ما يخترعه عز وعلا في الخشبة اليابسة من قلبها حية نضناضة «١» وليقرر في نفسه المباينة البعيدة بين المقلوب عنه والمقلوب إليه، وينبهه على قدرته الباهرة. ونظيره أن يريك الزرّاد زبرة من حديد ويقول لك: ما هي؟ فتقول: زبرة حديد، ثم يريك بعد أيام لبوسا مسردا فيقول لك: هي تلك الزبرة صيرتها إلى ما ترى من عجيب الصنعة وأنيق السرد. قرأ ابن أبى إسحاق: عصىّ، على لغة هذيل.
{ وَما تِلْكَ بِيَمِينِكَ يا مُوسى } ifadesi, işaret manasından dolayı hâlin mensub olması bakımından Allah Teâlâ'nın { وَهذا بَعْلِي شَيْخاً } kavli gibidir. { تِلْكَ } kelimesinin sılası { بِيَمِينِكَ } olan bir ism-i mevsûl olması da caizdir. Allah Azze ve Celâl'in kuru bir tahta parçasını hareketli ve çevik bir yılana «١» dönüştürerek onda yaratacağı muazzam şeyi ona göstermek, dönüştürülen şey ile dönüştüğü şey arasındaki muazzam farkı zihninde pekiştirmek ve O'nun göz kamaştırıcı kudretine dikkatini çekmek için bunu ona sormuştur. Bunun benzeri, zırh ustasının sana bir demir parçasını gösterip: “Bu nedir?” demesi, senin de: “Bir demir parçasıdır” demen; ardından birkaç gün sonra sana örülmüş bir zırh göstererek: “İşte o demir parçasıdır; onu gördüğün bu hayranlık uyandırıcı sanata ve zarif örgüye dönüştürdüm” demesidir. İbn Ebî İshak Hüzeyl lügatine göre { عصىّ } okumuştur.
8576. Metin
ومثله يا بُشْرى أرادوا كسر ما قبل ياء المتكلم فلم يقدروا عليه، فقلبوا الألف إلى أخت الكسرة وقرأ الحسن عَصايَ بكسر الياء لالتقاء الساكنين، وهو مثل قراءة حمزة بِمُصْرِخِيَّ وعن ابن أبى إسحاق: سكون الياء أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها أعتمد عليها إذا أعييت أو وقفت على رأس القطيع وعند الطفرة «٢» . هش الورق: خبطه، أى: أخبطه على رؤس غنمي تأكله. وعن لقمان ابن عاد: أكلت حقا وابن لبون وجذع. وهشة نخب وسيلا دفع، والحمد لله من غير شبع، سمعته من غير واحد من العرب. ونخب: واد قريب من الطائف كثير السدر. وفي قراءة النخعي: أهش، وكلاهما من هش الخبز يهش: إذا كان ينكسر لهشاشته. وعن عكرمة: أهس بالسين، أى: أنحى عليها زاجرا لها. والهس: زجر الغنم. ذكر على التفصيل والإجمال المنافع المتعلقة بالعصا، كأنه أحس بما يعقب هذا السؤال من أمر عظيم يحدثه الله تعالى فقال: ما هي إلا عصا لا تنفع إلا منافع بنات جنسها وكما تنفع العيدان، ليكون جوابه مطابقا للغرض الذي فهمه من فحوى كلام ربه. ويجوز أن يريد ﷿ أن يعدّد المرافق الكثيرة التي علقها بالعصا ويستكثرها ويستعظمها، ثم يريه على عقب ذلك الآية العظيمة، كأنه يقول له: أين أنت عن هذه المنفعة العظمى والمأربة الكبرى المنسية عندها كل منفعة ومأربة كنت تعتدّ بها وتحتفل
Bunun benzeri { يا بُشْرى } [ifadesidir]. Mütekellim yâ'sından önceki harfi kesre yapmak istediler, fakat buna güç yetiremeyince elifi kesrenin kardeşi olan [yâ'ya] çevirdiler. Hasan[-ı Basrî], iki sâkinin karşılaşması (iltikâ-i sâkineyn) sebebiyle { عَصايَ } kelimesini yâ'nın kesresiyle okumuştur; bu da Hamza'nın { بِمُصْرِخِيَّ } okuyuşu gibidir. İbn Ebî İshak'tan ise yâ'nın sükûnu ile [okuduğu] rivayet edilmiştir. { أَتَوَكَّؤُا عَلَيْها } “Ona dayanırım”, yani yorulduğumda, sürünün başında durduğumda veya sıçrama/atlama anında2 ona yaslanırım [demektir]. Yaprağı haşş etmek (silkmek): Onu sopayla vurup dökmektir (habata). Yani: Davarlarım yesin diye yaprakları başları üzerine dökerim [demektir]. Lokmân b. Âd'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hıkka, ibn lebûn ve ceze' (deve yavruları) yedim; Nahb [vadisi]nin taze yapraklarını silktim ve coşkun bir sel akıttım, doymaksızın Allah'a hamdolsun." Bunu Araplardan birden fazla kişiden işittim. Nahb: Tâif'e yakın, sedir ağacı bol olan bir vadidir. Nehaî'nin kıraatinde { أَهَشُّ } [şeklinde üstünle] okunmuştur. Her ikisi de, ufalanıp kırılacak kadar gevrek olduğunda söylenen "haşşe'l-hubzu yehışşu/yehaşşu" (ekmek gevrekleşti/ufalandı) ifadesinden gelmektedir. İkrime'den ise sîn ile { أَهَسُّ } şeklinde [okuduğu] rivayet edilmiştir; yani "onları sevk edip azarlayarak üzerlerine yönelirim" demektir. Hess (هَسّ): Koyunları/davarları bağırarak gütmektir. [Mûsâ] asaya taalluk eden faydaları hem ayrıntılı hem de genel olarak zikretti. Sanki bu sorunun ardından Allah Teâlâ'nın meydana getireceği büyük bir hâdiseyi hissetmiş de şöyle demiştir: "O, kendi cinsinden nesnelerin ve [sair] sopaların sağladığı faydalardan başkasına yaramayan alelâde bir asadır." Böylece cevabı, Rabbinin kelâmının gelişinden (fehvasından) anladığı maksada uygun olmuştur. [Allah] Azze ve Celâl'in, [Mûsâ'nın] asaya bağladığı pek çok menfaati saymasını, bunları çok ve büyük görmesini murad etmesi ve hemen bunun peşinden ona o muazzam mucizeyi (ayeti) göstermesi de caizdir. Sanki ona şöyle demektedir: "Önemseyip dikkate aldığın bütün menfaat ve ihtiyaçların yanında unutulup gideceği bu pek büyük menfaatten ve en yüce maksattan ne kadar da uzaksın!"
8577. Metin
بشأنها، وقالوا: إنما سأله ليبسط منه ويقلل هيبته. وقالوا: إنما أجمل موسى ليسأله عن تلك المآرب فيزيد في إكرامه، وقالوا: انقطع لسانه بالهيبة فأجمل، وقالوا: اسم العصا نبعة. وقيل في المآرب: كانت ذات شعبتين ومحجن، فإذا طال الغصن حناه بالمحجن، وإذا طلب كسره لواه بالشعبتين، وإذا سار ألقاها على عاتقه فعلق بها أدواته من القوس والكنانة والحلاب وغيرها، وإذا كان في البرية ركزها وعرض الزندين «١» على شعبتيها وألقى عليها الكساء واستظلّ وإذا قصر رشاؤه وصله بها، وكان يقاتل بها السباع عن غنمه. وقيل: كان فيها من المعجزات أنه كان يستقى بها فتطول بطول البئر وتصير شعبتاها دلوا، وتكونان شمعتين بالليل، وإذا ظهر عدوّ حاربت عنه، وإذا اشتهى ثمرة ركزها فأورقت وأثمرت، وكان يحمل عليها زاده وسقاءه فجعلت تماشيه، ويركزها فينبع الماء، فإذا رفعها نضب، وكانت تقيه الهوام.
Dediler ki: Allah onunla samimi bir hitap kurup heybetini yatıştırmak için bu soruyu sordu. Dediler ki: Musa, bu ihtiyaçları kendisine sorsun da ikramını artırsın diye sözü özet geçti. Dediler ki: İlahi heybetten dili tutulduğu için sözü özet geçti. Dediler ki: Asanın adı Neb'a idi. [Âyetteki] diğer ihtiyaçlar (meârib) hakkında şöyle denildi: Asanın iki çatalı ve bir eğri ucu (kancası) vardı; dal uzadığında kanca ile onu eğerdi, kırmak istediğinde iki çatalıyla bükerdi; yürüdüğü zaman onu omzuna kor, yay, ok kılıfı, sağım kabı ve diğer eşyalarını ona asardı; çölde olduğunda onu diker, iki çatalı üzerine iki dal «١» uzatır, üzerine de örtüyü atıp gölgelenirdi; kovasının ipi kısa geldiğinde asayı ona bağlardı; sürüsünü yırtıcı hayvanlara karşı onunla korurdu. Denildi ki: Onda şu mucizeler vardı: Onunla su çekerdi ve asa kuyunun derinliğince uzayıp iki çatalı kova haline gelirdi; geceleyin iki çatalı iki mum olurdu; bir düşman çıktığında onun adına savaşırdı; canı bir meyve çektiğinde onu yere diker, asa hemen yapraklanıp meyve verirdi; azığını ve su kabını ona yüklerdi, asa onunla beraber yürürdü; onu yere diktiğinde su fışkırır, kaldırdığında ise su kesilirdi; bir de onu zehirli ve zararlı haşerelerden korurdu.
8578. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ١٩ الى ٢٠]
[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 19-20]
8579. Metin
قالَ أَلْقِها يا مُوسى (١٩) فَأَلْقاها فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى (٢٠)
{ قالَ أَلْقِها يا مُوسى (١٩) فَأَلْقاها فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى (٢٠) } “[Allah] buyurdu ki: ‘Onu yere bırak ey Musa!’ O da onu hemen bıraktı; bir de ne görsün, o koşan bir yılandır!’”
8580. Metin
السعى: المشي بسرعة وخفة حركة. فإن قلت: كيف ذكرت بألفاظ مختلفة: بالحية، والجان، والثعبان؟ قلت: أمّا الحية فاسم جنس يقع على الذكر والأنثى والصغير والكبير. وأمّا الثعبان والجان فبينهما تناف، لأنّ الثعبان العظيم من الحيات، والجان الدقيق. وفي ذلك وجهان:
Sa'y (السعى): Hızlı ve çevik bir hareketle yürümektir. Şayet: “[Asa] nasıl farklı lafızlarla; 'hayye' (yılan), 'cânn' (küçük/çevik yılan) ve 'su'bân' (ejderha/büyük yılan) olarak zikredildi?” dersen, derim ki: Hayye (el-Hayye) kelimesi erkeği, dişisi, küçüğü ve büyüğü için kullanılan bir cins ismidir. Su'bân ve cânn kelimeleri arasında ise [zahiren] bir zıtlık vardır; zira su'bân yılanların en büyüğü, cânn ise ince/küçük olanıdır. Bunda iki vecih vardır:
8581. Metin
أحدهما أنها كانت وقت انقلابها حيه تنقلب حية صفراء دقيقة، ثم تتورم ويتزايد جرمها حتى تصير ثعبانا، فأريد يا لجان أوّل حالها، وبالثعبان مآلها. الثاني: أنها كانت في شخص الثعبان وسرعة حركة الجان. والدليل عليه قوله تعالى: فلما رآها تهترّ كأنها جانّ. وقيل كان لها عرف كعرف الفرس. وقيل كان بين لحييها أربعون ذراعا.
Birincisi: [Asa] yılana dönüştüğü esnada önce sarı ve ince bir yılana dönüşüyor, ardından şişip cüssesi büyüyerek nihayetinde bir su'bân (büyük yılan) oluyordu. Dolayısıyla cânn ile onun ilk hâli, su'bân ile de ulaştığı son hâli kastedilmiştir. İkincisi: O, cüsse bakımından su'bân gibi, hareketinin sürati bakımından ise cânn gibiydi. Bunun delili Allah Teâlâ'nın: { فَلَمَّا رَآها تَهْتَزُّ كَأَنَّها جَانٌّ } “Onu sanki bir cânn gibi kıvrılıp hareket eder görünce” buyruğudur. Denildi ki: Onun at yelesi gibi bir yelesi vardı. Çeneleri arasının kırk arşın olduğu da söylenmiştir.
8582. Metin
[سورة طه (٢٠) : آية ٢١]
[Tâhâ Suresi (20), Ayet 21]
8583. Metin
قالَ خُذْها وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى (٢١)
{ قالَ خُذْها وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُها سِيرَتَهَا الْأُولى (٢١) } “[Allah] buyurdu: ‘Tut onu ve korkma! Biz onu ilk hâline döndüreceğiz.’”
8584. Metin
لما رأى ذلك الأمر العجيب الهائل ملكه من الفزع والنفاز ما يملك البشر عند الأهوال والمخاوف. وعن ابن عباس: انقلبت ثعبانا ذكرا يبتلع الصخر والشجر، فلما رآه يبتلع كل شيء خاف ونفر. وعن بعضهم: إنما خافها لأنه عرف ما لفي آدم منها. وقيل: لما قال له ربه لا تَخَفْ بلغ من ذهاب خوفه وطمأنينة نفسه أن أدخل يده في فمها وأخذ بلحيها. السيرة من السير: كالركبة من الركوب. يقال: سار فلان سيرة حسنة، ثم اتسع فيها فنقلت إلى معنى المذهب والطريقة. وقيل: سير الأوّلين، فيجوز أن ينتصب على الظرف، أى: سنعيدها في طريقتها الأولى، أى: في حال ما كانت عصا، وأن يكون. أعاد» منقولا من «عاده» بمعنى عاد
[Mûsâ] bu şaşırtıcı ve dehşet verici durumu görünce, insanların korkunç ve ürkütücü hâller karşısında kapıldığı türden bir dehşet ve ürpertiye kapıldı. İbn Abbâs’tan [nakledildiğine göre]: O, taşları ve ağaçları yutan erkek bir yılana (ejderhaya) dönüştü. Onun her şeyi yuttuğunu görünce korktu ve kaçtı. Bazılarından ise şöyle rivayet edilmiştir: Ondan korkması, yalnızca Âdem’in onun yüzünden başına gelenleri bilmesindendir. Şöyle de denilmiştir: Rabbi ona { لا تَخَفْ } “Korkma!” buyurunca, korkusunun gitmesi ve içinin yatışması öyle bir mertebeye ulaştı ki elini onun ağzına sokup çenesinden yakaladı.1 es-Sîre (السيرة) kelimesi seyr (سير) kökünden gelir; tıpkı rikbe (ركبة) kelimesinin rukûb (ركوب) kökünden gelmesi gibi [bir heyet/hâl ismidir]. Nitekim “سار فلان سيرة حسنة” (Falan kimse güzel bir tutum sergiledi/yol izledi) denilir; daha sonra anlam genişlemesine uğrayarak mezhep ve yol/tarz (et-tarîka) manasına nakledilmiştir. “Öncekilerin yolu/âdeti (siyeru’l-evvelîn)” ifadesi de böyledir. Dolayısıyla [سِيرَتَهَا kelimesinin] zarf olarak mansub olması caizdir; yani “Biz onu ilk yoluna/tarzına, yani asa olduğu hâline döndüreceğiz” demektir. Bir diğer ihtimal ise «أعاد» fiilinin, ‘ona döndü’ manasındaki «عاده» fiilinden [geçişli kılınarak] aktarılmış olmasıdır.
8585. Metin
إليه. ومنه بيت زهير:
Züheyr'in şu beyti de bundandır:
8586. Metin
وعادك أن تلاقيها عداء «١»
“Onunla karşılaşmana bir düşmanlık dönüp geldi.” «١»
8587. Metin
فيتعدى إلى مفعولين. ووجه ثالث حسن: وهو أن يكون سَنُعِيدُها مستقلا بنفسه غير متعلق بسيرتها، بمعنى أنها أنشئت أوّل ما أنشئت عصا، ثم ذهبت وبطلت بالقلب حية، فسنعيدها بعد ذهابها كما أنشأناها أوّلا. ونصب سيرتها بفعل مضمر، أى: تسير سيرتها الأولى: يعنى سنعيدها سائرة سيرتها الأولى حيث كنت تتوكأ عليها ولك فيها المآرب التي عرفتها.
Böylece iki mef'ûle geçişli (müteaddî) olur. Güzel olan üçüncü bir vecih de şudur: { سَنُعِيدُها } ifadesinin “sîretihâ” kelimesine bağlı olmaksızın kendi başına bağımsız bir cümle olmasıdır. Yani o ilk yaratıldığında bir asa olarak var edilmiş, sonra yılana dönüşmekle [aslığı] gidip yok olmuştu; işte ilk yarattığımız gibi yok olmasından sonra onu tekrar iade edeceğiz [demektir]. “Sîretehâ” kelimesinin mansub oluşu ise takdiri gizli bir fiille olur; yani: “İlk gidişatıyla seyreder/işler vaziyette”; yani: “Onu, senin kendisine yaslandığın ve bildiğin ihtiyaçlarını karşıladığın ilk hâlinde işler vaziyette sana döndüreceğiz” demektir.
8588. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]
[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 22-23]
8589. Metin
وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى (٢٣)
{ وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلى جَناحِكَ تَخْرُجْ بَيْضاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى (٢٣) } “‘Bir de elini koynuna (koltuğunun altına) sok ki, bir başka mucize olarak, kusursuz ve lekesiz bembeyaz çıksın.’ ‘Tâ ki sana en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelim.’”
8590. Metin
قيل لكل ناحيتين: جناحان، كجناحى العسكر لمجنبتيه، وجناحا الإنسان: جنباه، والأصل المستعار منه جناحا الطائر. سميا جناحين لأنه يجنحهما عند الطيران. والمراد إلى جنبك تحت العضد، دل على ذلك قوله تَخْرُجْ. السوء: الرداءة والقبح في كل شيء، فكنى به عن البرص كما كنى عن العورة بالسوأة، وكان جذيمة صاحب الزباء «٢» أبرص فكنوا عنه بالأبرش «٣» والبرص أبغض شيء إلى العرب، وبهم عنه نفرة عظيمة، وأسماعهم لاسمه مجاجة، فكان جديرا بأن يكنى عنه، ولا نرى أحسن ولا ألطف ولا أحز للمفاصل من كنايات القرآن وآدابه.
[Bir şeyin] iki tarafının her birine “iki kanat” (cenâhân) denilmiştir; nitekim ordunun sağ ve sol kanatlarına da böyle denir. İnsanın iki kanadı ise iki yanıdır. Bu istiarenin asıl kaynağı ise kuşun iki kanadıdır. Uçarken yan taraflarına doğru meylettirdiği için bunlara kanat (cenâh) denilmiştir. Burada kastedilen, koltuğun altındaki yan tarafındır; nitekim { تَخْرُجْ } “çıksın” lafzı buna delalet etmektedir. Sû' (السوء): Her şeydeki fenalık, kusur ve çirkinliktir; avret yerine “sev'et” denilerek kinaye yapıldığı gibi burada da alaca/abraş hastalığından “sû'” denilerek kinaye yapılmıştır. Zebbâ'nın arkadaşı Cezîme «٢» abraş/alaca hastasıydı, bu sebeple ondan kinaye olarak “el-Ebraş” (benekli) «٣» derlerdi. Abraş hastalığı Arapların en nefret ettiği şeydi; ondan yana büyük bir tiksintileri vardı ve kulakları onun adını duymaktan hoşlanmazdı. Bu yüzden ondan kinaye yoluyla bahsedilmeye son derece layıktı. Kur'an'ın kinayelerinden ve edeplerinden daha güzel, daha zarif ve hedefe tam isabet edenini göremezsin.
8591. Metin
يروى أنه كان آدم فأخرج يده من مدرعته بيضاء لها شعاع كشعاع الشمس يعشى البصر.
Rivayet edildiğine göre Musa buğday tenliydi; elini kaftanından bembeyaz, gözleri kamaştıran güneş ışığı gibi bir parıltıyla çıkardı.
8592. Metin
بَيْضاءَ وآيَةً حالان معا. ومِنْ غَيْرِ سُوءٍ من صلة لبيضاء، كما تقول ابيضت من غير سوء، وفي نصب آيَةً وجه آخر، وهو أن يكون بإضمار نحو: خذ، ودونك، وما أشبه
{ بَيْضَاءَ } “bembeyaz” ve { آيَةً } “bir mucize olarak” lafızlarının her ikisi de hâldir (durum bildirir). { مِنْ غَيْرِ سُوءٍ } “bir kusur olmaksızın” ifadesi { بَيْضَاءَ } kelimesinin sılasıdır (bağlantısıdır); nitekim “Kusursuz olarak beyazlaştı” denilir. { آيَةً } kelimesinin nasb edilmesinde (üstün okunmasında) başka bir vecih daha vardır ki, o da “al” [huz / خُذْ], “işte sana” [dûneke / دُونَكَ] ve benzeri [takdîrî bir fiilin/ismin] gizlenmesiyle [mansub olmasıdır].
8593. Metin
ذلك، حذف لدلالة الكلام، وقد تعلق بهذا المحذوف لِنُرِيَكَ أى خذ هذه الآية أيضا بعد قلب العصاحية لنريك بهاتين الآيتين بعض آياتنا الكبرى. أو لنريك بهما الكبرى من آياتنا.
{ لِنُرِيَكَ } ifadesi bu mahzuf fiile bağlanmıştır. Yani: Asanın yılana dönüştürülmesinden sonra bu mucizeyi de al ki, bu iki mucizeyle sana en büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim; ya da bu ikisiyle sana ayetlerimizin en büyüğünü gösterelim.
8594. Metin
أو لنريك من آياتنا الكبرى فعلنا ذلك.
Veya “Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye bunu yaptık” takdirindedir.
8595. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٢٤ الى ٣٥]
[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 24-35]
8596. Metin
اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (٢٤) قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨)
{ اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (٢٤) قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) } “‘Firavun'a git; çünkü o azdı.’ [Musa] dedi ki: ‘Rabbim! Göğsüme genişlik ver.’ ‘İşimi bana kolaylaştır.’ ‘Dilimden de bir bağı çöz,’ ‘Ki sözümü iyice anlasınlar.’”
8597. Metin
وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي (٢٩) هارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً (٣٣)
{ وَاجْعَلْ لِي وَزِيراً مِنْ أَهْلِي (٢٩) هارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيراً (٣٣) } “‘Bana ailemden bir yardımcı ver;’ ‘Kardeşim Harun'u.’ ‘Onunla arkamı kuvvetlendir.’ ‘Onu görevime ortak et,’ ‘Tâ ki Seni çokça tesbih edelim,’”
8598. Metin
وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً (٣٥)
{ وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً (٣٥) } “‘Ve Seni çokça analım.’ ‘Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görmektesin.’”
8599. Metin
لما أمره بالذهاب إلى فرعون الطاغي لعنه الله عرف أنه كلف أمرا عظيما وخطبا جسيما يحتاج معه إلى احتمال ما لا يحتمله إلا ذو جأش «١» رابط وصدر فسيح، فاستوهب ربه أن يشرح صدره ويفسح قلبه، ويجعله حليما حمولا يستقبل ما عسى يرد عليه من الشدائد التي يذهب معها صبر الصابر بجميل الصبر وحسن الثبات، وأن يسهل عليه في الجملة أمره الذي هو خلافة الله في أرضه وما يصحبها من مزاولة معاظم الشؤون ومقاساة جلائل الخطوب. فإن قلت: لِي في قوله اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي ما جدواه «٢» والكلام بدونه مستتب «٣» ؟ قلت:
Allah ona azgın Firavun'a -Allah'ın laneti üzerine olsun- gitmesini emrettiğinde, ancak cesur yürekli «١» ve engin göğüslü kimselerin katlanabileceği pek azim bir işle ve ağır bir vazifeyle görevlendirildiğini anladı. Bu sebeple Rabbinden göğsünü açıp kalbini ferahlatmasını, kendisini sabırlıların dahi sabrını tüketen zorlukları güzel bir sabır ve metanetle karşılayacak yumuşak huylu ve tahammüllü kılmasını, genel olarak Allah'ın yeryüzündeki halifeliği ve beraberindeki büyük işlerle uğraşma ve ağır meşakkatlere katlanma görevini kendisine kolaylaştırmasını niyaz etti. Şayet: “{ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي } ayetlerindeki { لِي } (bana/benim için) ifadesinin faydası nedir «٢», halbuki söz o olmadan da tastamam anlaşılmaktadır «٣»?” dersen, derim ki:
8600. Metin
قد أبهم الكلام أولا فقيل: اشرح لي ويسر لي، فعلم أن ثم مشروحا وميسرا، ثم بين ورفع الإبهام بذكرهما، فكان آكد لطلب الشرح والتيسير لصدره وأمره، من أن يقول: اشرح صدري ويسر أمرى على الإيضاح الساذج، لأنه تكرير للمعنى الواحد من طريقى الإجمال
1Zira söz önce müphem bırakılmış ve { اشرح لي } “[Gönlümü] bana aç”23 ve { ويسر لي } “[İşimi] bana kolaylaştır” denilmiştir. Böylece açılacak ve kolaylaştırılacak bir şeyin bulunduğu anlaşılmış; ardından bunlar zikredilerek açıklanmış ve kapalılık giderilmiştir. Dolayısıyla bu [üslup], [doğrudan] yalın bir açıklamayla “Göğsümü aç ve işimi kolaylaştır” demesinden daha pekiştirici bir şekilde göğsünün açılmasını ve işinin kolaylaştırılmasını talep etmek olmuştur. Zira bu, tek bir mananın icmal (özet) ve...
8601. Metin
والتفصيل. عن ابن عباس: كان في لسانه رتة «١» لما روى من حديث الجمرة «٢» . ويروى أن يده احترقت، وأن فرعون اجتهد في علاجها فلم تبرأ، ولما دعاه قال: إلى أى رب تدعوني؟ قال:
yoluyla tekrar etmektir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: Köz hadisinde «٢» rivayet edildiği üzere [Musa'nın] dilinde bir tutukluk «١» vardı. Rivayet edilir ki Musa'nın eli yanmış, Firavun onu tedavi etmek için çok uğraşmış ama iyileştirememişti. Musa onu [imana] davet ettiğinde Firavun: “Beni hangi Rabbe çağırıyorsun?” dedi. Musa:
8602. Metin
إلى الذي أبرأ يدي وقد عجزت عنها. وعن بعضهم: إنما لم تبرأ يده لئلا يدخلها مع فرعون في قصعة واحدة فتنعقد بينهما حرمة المواكلة. واختلف في زوال العقدة بكمالها فقيل: ذهب بعضها وبقي بعضها، لقوله تعالى وَأَخِي هارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِساناً وقوله تعالى وَلا يَكادُ يُبِينُ وكان في لسان الحسين بن على رضى الله عنهما رتة «٣» فقال رسول الله ﷺ:
“Senin aciz kaldığın elimi iyileştirene” dedi. Bazılarından rivayet edildiğine göre, Musa Firavun ile aynı çanağa el uzatmasın ve böylece aralarında birlikte yemek yeme hukuku oluşmasın diye eli iyileşmemişti. Dilindeki bağın tamamen kalkıp kalkmadığı hususunda ihtilaf edildi: Allah Teâlâ'nın { وَأَخِي هارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِساناً } “Kardeşim Harun'un dili benden daha açıktır” ve { وَلا يَكادُ يُبِينُ } “Neredeyse meramını anlatamıyor” buyrukları sebebiyle bir kısmının gittiği, bir kısmının ise kaldığı söylendi. Hüseyin b. Ali'nin radıyallâhu anhümâ dilinde de bir pelteklik «٣» vardı; bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
8603. Metin
ورثها من عمه موسى. وقيل: زالت بكمالها لقوله تعالى قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يا مُوسى وفي تنكير العقدة- وإن لم يقل عقدة لساني-: أنه طلب حل بعضها إرادة أن يفهم عنه فهما جيدا، ولم يطلب الفصاحة الكاملة. ومِنْ لِسانِي صفة للعقدة كأنه قيل: عقدة من عقد لساني.
“Bunu amcası Musa'dan tevarüs etti” buyurdu. Allah Teâlâ'nın: { قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يا مُوسى } “İstediğin sana verildi ey Musa!” buyruğu gereğince tamamen kalktığı da söylenmiştir. Ayette “dilimin bağını” demeyip bağ (ukde) kelimesinin belirsiz (nekre) getirilmesinde, sözünün gayet iyi anlaşılmasını temin edecek kadarlık bir kısmının çözülmesini istediğine, yoksa kamil manada bir fesahat talep etmediğine işaret vardır. { مِنْ لِسانِي } ifadesi ise ukdenin sıfatıdır; sanki “dilimin bağlarından bir bağı [çöz]” denilmiş gibidir.
8604. Metin
الوزير من الوزر، لأنه يتحمل عن الملك أو زاره ومؤنة. أو من الوزر «٤» ، لأن الملك يعتصم برأيه ويلجئ إليه أموره. أو من المؤازرة وهي المعاونة. عن الأصمعى قال: وكان القياس أزيرا، فقلبت الهمزة إلى الواو، ووجه قلبها أنّ فعيلا جاء في معنى مفاعل مجيئا صالحا، كقولهم: عشير وجليس وقعيد وخليل وصديق ونديم، فلما قلبت في أخيه قلبت فيه، وحمل الشيء على نظيره ليس بعزيز، ونظرا إلى يوازر وأخواته، وإلى الموازرة. وَزِيراً وهارُونَ مفعولا قوله اجْعَلْ قدم ثانيهما على أولهما عناية بأمر الوزارة. أو لِي وَزِيراً مفعولاه، وهرون عطف بيان للوزير. وأَخِي في الوجهين بدل من هرون، وإن جعل عطف بيان آخر جاز وحسن.
Vezir (el-Vezîr), hükümdarın yükünü (vizr) ve külfetini yüklendiği için “vizr” kelimesinden türemiştir. Yahut sığınak (el-vezer) «٤» kelimesindendir; çünkü hükümdar onun fikrine sığınır ve işlerini ona havale eder. Ya da yardımlaşma anlamına gelen “müâzere” kökündendir. Asmaî şöyle demiştir: Kıyasa göre aslı “ezîr” idi, hemze vâv'a dönüştürüldü. Hemzenin dönüşme sebebi şudur: “Fa'îl” kalıbı, tıpkı “aşîr”, “celîs”, “ka'îd”, “halîl”, “sadîk” ve “nedîm” kelimelerinde olduğu gibi “mufâ'il” manasında sıkça gelir; bu kelimeler benzerlerinde dönüştüğü gibi bunda da dönüştürülmüştür. Bir kelimeyi benzerine hamletmek nadir görülen bir şey değildir; nitekim “yüvâziru” ve türevleri ile “müvâzere” kelimelerine kıyasen de böyledir. { وَزِيراً } ve { هارُونَ } kelimeleri { اجْعَلْ } fiilinin iki mef'ûlüdür; vezirlik makamına gösterilen ehemmiyet sebebiyle ikincisi birincisinin önüne geçirilmiştir. Veya { لِي } ile { وَزِيراً } fiilin iki mef'ûlü olup { هارُونَ } ise vezir kelimesinden atf-ı beyandır. { أَخِي } kelimesi her iki vecihte de Harun'dan bedeldir; ikinci bir atf-ı beyan yapılması da caiz ve güzeldir.
8605. Metin
قرءوا جميعا اشْدُدْ وَأَشْرِكْهُ على الدعاء. وابن عامر وحده: اشدد. وأشركه، على الجواب.
[Kıraat imamlarının] hepsi dua (emir) kipiyle { اشْدُدْ } [ve] { وَأَشْرِكْهُ } şeklinde okudular. Yalnızca İbn Âmir ise [talebin] cevabı olarak [cezm ile 'eşdüd' ve 'üşrikhu'] şeklinde okumuştur.
8606. Metin
وفي مصحف ابن مسعود: أخى واشدد. وعن أبى بن كعب: أشركه في أمرى، واشدد به أزرى.
İbn Mes'ûd'un mushafında: “Kardeşim Harun ile arkamı kuvvetlendir (ahî veşdüd)” şeklindedir. Übey b. Ka'b'dan ise: “Onu işime ortak et ve onunla arkamı kuvvetlendir” rivayeti nakledilmiştir.
8607. Metin
ويجوز فيمن قرأ على لفظ الأمر: أن يجعل أَخِي مرفوعا على الابتداء: واشْدُدْ بِهِ خبره، ويوقف على هارُونَ. الأزر: القوة. وأزره: قواه، أى: اجعله شريكي في الرسالة حتى نتعاون على عبادتك وذكرك، فإن التعاون- لأنه مهيج الرغبات- يتزايد به الخير ويتكاثر إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً أى عالما بأحوالنا وبأن التعاضد مما يصلحنا، وأن هرون نعم المعين والشادّ لعضدى، بأنه أكبر منى سنا وأفصح لسانا.
Emir lafzıyla okuyanların kıraatinde { أَخِي } kelimesini mübteda olarak merfû, { اشْدُدْ بِهِ } cümlesini de onun haberi yapmak ve { هارُونَ } üzerinde durmak (vakf) caizdir. Ezr (الْأَزْر): Kuvvettir. “Ezerehû” ise onu kuvvetlendirdi demektir. Yani: Sana ibadet ve Seni zikir hususunda yardımlaşalım diye onu peygamberlik görevimde ortağım kıl; zira yardımlaşma -şevkleri kamçıladığı için- hayrın çoğalmasına ve artmasına vesile olur. { إِنَّكَ كُنْتَ بِنا بَصِيراً } “Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görmektesin”; yani hallerimizi, dayanışmanın bize ne denli fayda sağlayacağını, Harun'un yaşça benden büyük ve dilce benden daha fasih olması hasebiyle ne güzel bir yardımcı ve bana arka çıkacak bir destekçi olduğunu en iyi bilensin.
8608. Metin
[سورة طه (٢٠) : آية ٣٦]
[Tâhâ Suresi (20), Ayet 36]
8609. Metin
قالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يا مُوسى (٣٦)
{ قالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يا مُوسى (٣٦) } “[Allah] buyurdu: ‘Dilediğin şeyler sana verildi ey Musa!’”
8610. Metin
السؤل: الطلبة، فعل بمعنى مفعول، كقولك: خبز، بمعنى مخبوز. وأكل، بمعنى مأكول.
Sü'l (السؤل): İstenen şey (talibe) demektir; tıpkı pişirilmiş anlamında “hubz” ve yenilmiş anlamında “ekl” denilmesi gibi, mef'ûl manasında kullanılan bir fi'l veznidir.
8611. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٣٧ الى ٣٩]
[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 37-39]
8612. Metin
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرى (٣٧) إِذْ أَوْحَيْنا إِلى أُمِّكَ ما يُوحى (٣٨) أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي (٣٩)
{ وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرى (٣٧) إِذْ أَوْحَيْنا إِلى أُمِّكَ ما يُوحى (٣٨) أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِي (٣٩) } “‘Andolsun ki Biz, sana bir başka defa da lütufta bulunmuştuk.’ ‘Hani annene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik:’ ‘Onu sandığa koyup nehre bırak; nehir onu sahile atsın da, hem Bana düşman hem ona düşman olan biri onu alsın! Sana Kendimden bir sevgi koydum ve gözetimim altında yetiştirilesin diye [böyle yaptım].’”
8613. Metin
الوحى إلى أم موسى: إما أن يكون على لسان نبىّ في وقتها، كقوله تعالى وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوارِيِّينَ أو يبعث إليها ملكا لا على وجه النبوة، كما بعث إلى مريم. أو يريها ذلك في المنام فتتنبه عليه. أو يلهمها كقوله تعالى وَأَوْحى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أى أوحينا إليها أمرا لا سبيل إلى التوصل إليه ولا إلى العلم به إلا بالوحي، وفيه مصلحة دينية فوجب أن يوحى ولا يخل به، أى: هو مما يوحى لا محالة وهو أمر عظيم، مثله يحق بأن يوحى «أن» هي المفسرة لأن الوحى بمعنى القول. القذف مستعمل في معنى الإلقاء والوضع. ومنه قوله تعالى وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ وكذلك الرمي قال:
Musa'nın annesine vahyedilmesi: Ya Allah Teâlâ'nın { وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوارِيِّينَ } “Hani Havarilere vahyetmiştim” buyruğunda olduğu gibi kendi dönemindeki bir peygamberin diliyle olmuştur; ya da Meryem'e gönderildiği gibi ona peygamberlik kastı olmaksızın bir melek gönderilmiştir; veya rüyasında gösterilip buna dikkat kesilmesi sağlanmıştır; yahut Allah Teâlâ'nın { وَأَوْحى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ } “Rabbin bala arısına vahyetti” buyruğunda olduğu gibi ona ilham edilmiştir. Yani: Ona, ancak vahiy yoluyla ulaşılabilecek ve bilinebilecek bir meseleyi vahyettik; bu meselede dini bir maslahat bulunduğu için vahyedilmesi zorunlu oldu ve ihmal edilmedi. Yani bu, muhakkak vahyedilmesi gereken büyük bir hadiseydi ve benzeri durumlar ancak vahye layıktır. { أَنِ } tefsiriyye edatıdır; çünkü vahiy söz manasındadır. Kazf (القذف) kelimesi bırakmak ve koymak anlamında kullanılmıştır; nitekim Allah Teâlâ'nın { وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ } “Kalplerine korku saldı (koydu)” buyruğunda da böyledir. Aynı şekilde remy (atmak) kelimesi de böyledir; şair şöyle demiştir:
8614. Metin
غلام رماه الله بالحسن يافعا «١»
“O, henüz bıyığı yeni terlemiş bir genç iken Allah'ın güzelliğe gark ettiği bir delikanlıdır...”1
8615. Metin
أى حصل فيه الحسن ووضعه فيه، والضمائر كلها راجعة إلى موسى. ورجوع بعضها إليه وبعضها إلى التابوت: فيه هجنة، لما يؤدى إليه من تنافر النظم. فإن قلت: المقذوف في البحر هو التابوت، وكذلك الملقى إلى الساحل. قلت: ما ضرك لو قلت: المقذوف والملقى هو موسى في جوف التابوت، حتى لا تفرق الضمائر فيتنافر عليك النظم الذي هو أم إعجاز القرآن. والقانون الذي وقع عليه التحدّى، ومراعاته أهم ما يجب على المفسر. لما كانت مشيئة الله تعالى وإرادته أن لا تخطئ جرية ماء اليم الوصول به إلى الساحل وألقاه إليه، سلك في ذلك سبيل المجاز، وجعل اليم كأنه ذو تمييز، أمر بذلك ليطيع الأمر ويمتثل رسمه، فقيل فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ روى أنها جعلت في التابوت قطنا محلوجا، فوضعته فيه وجصصته وقيرته، ثم ألقته في اليم وكان يشرع منه إلى بستان فرعون تهر كبير، فبينا هو جالس على رأس بركة مع آسية إذا بالتابوت، فأمر به فأخرج ففتح، فإذا صبى أصبح الناس وجها، فأحبه عدوّ الله حبا شديدا لا يتمالك أن يصبر عنه. وظاهر اللفظ أنّ البحر ألقاه بساحله وهو شاطئه، لأنّ الماء يسحله أى يقشره وقذف به ثمة فالتقط من الساحل، إلا أن يكون قد ألقاه اليم بموضع من الساحل فيه فوهة نهر فرعون، ثم أداه النهر إلى حيث البركة مِنِّي لا يخلو إما أن يتعلق بألقيت، فيكون المعنى على: أنى أحببتك ومن أحبه الله أحبته القلوب. وإما أن يتعلق بمحذوف هو صفة لمحبة، أى: محبة حاصلة أو واقعة منى، قد ركزتها أنا في القلوب وزرعتها فيها، فلذلك أحبك فرعون وكل من أبصرك.
Yani onda güzellik meydana getirdi ve güzelliği içine koydu. Zamirlerin tamamı Musa'ya dönmektedir. Bir kısmını ona, bir kısmını ise sandığa döndürmek, nazmın uyumunu bozacağından ötürü kusurlu bir anlatım olur. Şayet: “Suya atılan sandıktır, aynı şekilde sahile bırakılan da odur” dersen, derim ki: Zamirleri birbirinden ayırıp Kur'an'ın icazının temeli olan ve muhataplara meydan okumanın dayandığı, gözetilmesi müfessire en vacip olan nazmı bozmaman için; “Atılan ve bırakılan şey, sandığın içindeki Musa'dır” demenin sana ne zararı olur? Allah Teâlâ'nın meşieti ve iradesi nehir suyunun akıntısının onu mutlaka sahile ulaştırıp bırakması yönünde olunca, bunda mecaz yolu tutuldu ve nehir sanki emir verilen ve bu emre uyup fermanı yerine getirecek temyiz sahibi bir varlıkmış gibi kılındı. Bu yüzden { فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ } “Nehir onu sahile atsın” buyruldu. Rivayet edildiğine göre kadın sandığın içine atılmış pamuk koydu, çocuğu içine yerleştirdi, sandığı kireçleyip ziftledi, sonra onu nehre bıraktı. O nehirden Firavun'un bahçesine büyük bir kanal uzanıyordu. Firavun, Âsiye ile birlikte havuzun başında otururken birden sandık çıkageldi. Emretti, sandık çıkarılıp açıldı; bir de baktılar ki insanların en güzel yüzlü çocuğu! Allah'ın düşmanı onu öyle derin bir sevgiyle sevdi ki ondan ayrı kalmaya sabredemez oldu. Lafzın zahiri nehrin onu sahiline, yani kıyısına bıraktığını gösterir; çünkü su sahili aşındırır/soyup döker ve onu oraya bırakır, oradan da sandık kıyıdan alınır. Ancak nehir onu sahilin Firavun'un nehir ağzının bulunduğu bir yerine bırakmış, sonra nehir onu havuza kadar taşımış da olabilir. { مِنِّي } ifadesi ya { أَلْقَيْتُ } fiiline müteallaktır; buna göre mana: “Ben seni sevdim; Allah'ın sevdiğini ise kalpler de sever” demektir. Ya da “mahabbet” kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallaktır; yani: “Tarafımdan hasıl olan veya meydana gelen, kalplere bizzat yerleştirdiğim ve ektiğim bir sevgi; işte bu yüzden Firavun ve seni gören herkes sana muhabbet besledi” demektir.
8616. Metin
روى أنه كانت على وجهه مسحة جمال، وفي عينيه ملاحة، لا يكاد يصير عنه من رآه عَلى عَيْنِي لتربى ويحسن إليك وأنا مراعيك وراقبك، كما يراعى الرجل الشيء بعينيه إذا اعتنى به، وتقول للصانع: اصنع هذا على عينى أنظر إليك لئلا تخالف به عن مرادى وبغيتي. ولتصنع:
Rivayet edildiğine göre Musa'nın yüzünde bir cemal nuru, gözlerinde bir sevimlilik vardı; onu gören kimse ondan ayrı kalmaya dayanamazdı. { عَلى عَيْنِي } “Gözetimim altında”; yani Ben seni gözetip korurken yetiştirilesin ve sana ihsanda bulunulsun diye [böyle yaptım]. Nitekim insan, ihtimam gösterdiği bir şeyi gözleriyle bizzat takip eder; sanatkâra da: “Ben sana bakıp dururken, arzuma ve isteğime aykırı davranmayasın diye bunu benim gözümün önünde yap” dersin. { وَلِتُصْنَعَ } ifadesi ise:
8617. Metin
معطوف على علة مضمرة، مثل: ليتعطف عليك وترأم «١» ونحوه. أو حذف معلله، أى:
[Bu ifade,] “Sana şefkat gösterilsin, sevgi duyulsun1” ve benzeri gizli bir illete matuftur. Yahut gerekçesi belirtilen fiil hazfedilmiştir; yani:
8618. Metin
ولتصنع فعلت ذلك. وقرئ: ولتصنع ولتصنع، بكسر اللام وسكونها. والجزم على أنه أمر.
“Ve yetiştirilesin diye bunu yaptım” takdirindedir. Bu ifade lam harfinin kesresiyle ve sükûnuyla; cezm üzere emir kipi olarak { وَلْتُصْنَعْ } ve { وَلِتُصْنَعْ } şeklinde de okunmuştur.
8619. Metin
وقرئ: ولتصنع، بفتح التاء والنصب، أى: وليكون عملك وتصرفك على عين منى.
Te harfinin fethası ve nasb ile { وَلِتَصْنَعَ } şeklinde de okunmuştur; yani: “İşin ve davranışın Benim gözetimim altında olsun diye” demektir.
8620. Metin
[سورة طه (٢٠) : الآيات ٤٠ الى ٤١]
[Tâhâ Suresi (20), Ayetler 40-41]
8621. Metin
إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْناكَ إِلى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها وَلا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْناكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلى قَدَرٍ يا مُوسى (٤٠) وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١)
{ إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْناكَ إِلى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُها وَلا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْناكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلى قَدَرٍ يا مُوسى (٤٠) وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١) } “‘Hani kız kardeşin gidip: ‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni tekrar annene kavuşturduk. Sen bir adam da öldürmüştün de seni o gamdan kurtarmıştık ve seni türlü imtihanlarla sınamıştık. Bu yüzden Medyen halkı arasında yıllarca kaldın; sonra da [belirlenmiş] bir kader üzere [buraya] geldin ey Musa!’ ‘Ve Ben seni Kendim için seçip yetiştirdim.’”
8622. Metin
العامل في إِذْ تَمْشِي «١» أَلْقَيْتُ أو لِتُصْنَعَ ويجوز أن يكون بدلا من إِذْ أَوْحَيْنا.
{ إِذْ تَمْشِي } «١» ifadesinde amil olan fiil { أَلْقَيْتُ } ya da { لِتُصْنَعَ } fiilidir; { إِذْ أَوْحَيْنا } ifadesinden bedel olması da caizdir.
8623. Metin
فإن قلت: كيف يصح البدل والوقتان مختلفان متباعدان؟ قلت: كما يصح- وإن اتسع الوقت وتباعد طرفاه- أن يقول لك الرجل: لقيت فلانا سنة كذا، فتقول: وأنا لقيته إذ ذاك. وربما لقيه هو في أو لها وأنت في آخرها. يروى أن أخته واسمها مريم جاءت متعرفه خبره، فصادفتهم يطلبون له مرضعة يقبل ثديها، وذلك أنه كان لا يقبل ثدي امرأة فقالت: هل أدلكم فجاءت بالأمّ فقبل ثديها.
Şayet: “İki vakit birbirinden farklı ve uzakken bedel olması nasıl sahih olur?” dersen, derim ki: Tıpkı zaman dilimi geniş ve iki ucu birbirinden uzak olsa bile, bir adamın sana: “Falanca ile şu senede karşılaştım” demesi üzerine senin de: “Ben de onunla o vakit karşılaştım” demenin sahih olması gibidir; zira o falan kimseyle o senenin başında, sen ise sonunda karşılaşmış olabilirsin. Rivayet edildiğine göre Musa'nın Meryem adındaki kız kardeşi onun haberini öğrenmek için geldi; onların Musa için memesini emecek bir sütanne aradıklarını gördü; çünkü Musa hiçbir kadının memesini kabul etmiyordu. Bunun üzerine: “Size göstereyim mi?” dedi; gidip annesini getirdi ve Musa onun memesini kabul etti.
8624. Metin
ويروى أن آسية استوهبته من فرعون وتبنته، وهي التي أشفقت عليه وطلبت له المراضع.
Rivayet edilir ki Âsiye onu Firavun'dan bağışlamasını istemiş, evlat edinmişti; ona acıyan ve onun için sütanneler arayan da oydu.
8625. Metin
هي نفس القبطي الذي استغاثه عليه الإسرائيلى. قتله وهو ابن اثنتي عشرة سنة: اغتم بسبب القتل خوفا من عقاب الله ومن اقتصاص فرعون، فغفر الله له باستغفاره حين قال رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي ونجاه من فرعون أن ينشب فيه أظفاره حين هاجر به إلى مدين فُتُوناً يجوز أن يكون مصدرا على فعول في المتعدّى، كالثبور والشكور والكفور.
[Öldürülen nefis], İsrailoğullarından birinin kendisine karşı yardım istediği Kıptî'dir. Musa onu on iki yaşındayken öldürmüştü. Allah'ın azabından ve Firavun'un kısas uygulamasından korktuğu için bu cinayet sebebiyle büyük bir gama düştü; ancak { رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي } “Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla” diyerek istiğfar edince Allah onu bağışladı. Onu Medyen'e hicret ettirmek suretiyle Firavun'un pençesine düşmekten de kurtardı. { فُتُوناً } kelimesinin; sübûr, şükûr ve küfûr kelimelerinde olduğu gibi müteaddî fiilin “fu'ûl” veznindeki masdarı olması caizdir.
8626. Metin
وجمع فتن أو فتنة، على ترك الاعتداد بتاء التأنيث، كحجوز وبدور، في حجزة وبدرة: أى فتناك ضروبا من الفتن. سأل سعيد بن جبير ابن عباس رضى الله عنه، فقال: خلصناك من محنة بعد محنة: ولد في عام كان يقتل فيه الولدان، فهذه فتنة يا ابن جبير. وألقته أمّه في البحر. وهمّ فرعون بقتله. وقتل قبطيا. وأجر نفسه عشر سنين. وضلّ الطريق وتفرّقت غنمه في ليلة مظلمة، وكان يقول عند كل واحدة: فهذه فتنة يا ابن جبير. والفتنة: المحنة، وكل ما يشق على الإنسان. وكل ما يبتلى الله به عباده: فتنة. قال وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً. مَدْيَنَ على
[Futûn (فُتُوناً) kelimesi], müenneslik te'si (tâ-i te'nîs) dikkate alınmaksızın -tıpkı hucze (حجزة) için hucûz (حجوز) ve bedre (بدرة) için büdûr (بدور) denmesi gibi- 'fiten'in veya 'fitne'nin çoğulu da olabilir1. Yani: Seni türlü türlü imtihanlarla sınadık. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'a -radıyallâhu anh- sormuş; o da şöyle demiştir: "Seni sıkıntı üstüne sıkıntıdan kurtardık: [Musa] erkek çocukların öldürüldüğü yılda doğdu; işte bu bir imtihandır ey İbn Cübeyr! Annesi onu nehre bıraktı. Firavun onu öldürmeye kalkıştı. Bir Kıptî'yi öldürdü. Kendisini on yıllığına kiraya verdi (çobanlık yaptı). Karanlık bir gecede yolu kaybetti ve koyunları dağıldı." [İbn Abbâs] bunların her birini sayarken: "İşte bu bir imtihandır ey İbn Cübeyr!" diyordu. Fitne; mihnet (sıkıntı, keder) ve insana zor gelen her şeydir. Allah'ın kullarını kendisiyle sınadığı her şey fitnedir. [Nitekim Allah Teâlâ] { وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً } “Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deneriz” buyurmuştur. Medyen ise [Mısır'dan]...
8627. Metin
ثماني مراحل من مصر. وعن وهب: أنه لبث عند شعيب ثمانيا وعشرين سنة، منها مهر ابنته، وقضى أو في الأجلين. أى سبق في قضائي وقدرى أن أكلمك وأستنبئك، وفي وقت بعينه قد وقته لذلك، فما جئت إلا على ذلك القدر غير مستقدم ولا مستأخر. وقيل: على مقدار من الزمان يوحى فيه إلى الأنبياء، وهو رأس أربعين سنة. هذا تمثيل لما خوّله من منزلة التقريب والتكريم والتكليم. مثل حاله بحال من يراه بعض الملوك لجوامع خصال فيه وخصائص، أهلا لئلا يكون أحد أقرب منزلة منه إليه، ولا ألطف محلا، فيصطنعه بالكرامة والأثرة، ويستخلصه لنفسه.
sekiz konaklık mesafededir. Vehb'den rivayet edildiğine göre Musa, Şuayb'ın yanında yirmi sekiz yıl kaldı; bunun bir kısmı kızının mehriydi ve iki süreden daha faziletli olanını tamamladı. Yani: Seninle konuşmam ve seni peygamber yapmam kaza ve takdirimde daha önce belirlenmişti; tam da bunun için belirlediğim muayyen bir vakitte, öne geçmeksizin ve geri kalmaksızın tastamam o takdir üzere geldin. Denildi ki: Peygamberlere vahiy gönderilen olgunluk çağında, yani kırk yaşının başında geldin. Bu ifade, Allah'ın Musa'ya lütfettiği yakınlık, ikram ve vasıtasız konuşma (teklim) makamının bir temsilidir. Onun bu hâli; bazı hükümdarların kendisinde bulunan üstün hasletler ve meziyetler sebebiyle katında hiç kimsenin onun mertebesinden daha yakın ve makamından daha latif olamayacağını gördüğü, bu yüzden de kendisine hususi ikramlarda bulunup lütuflara boğarak sırf kendi maiyeti için seçtiği kimsenin hâline benzetilmiştir.