Nûr Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9736. Metin

مدنية، وهي اثنتان وستون آية. وقيل: أربع وستون [نزلت بعد الحشر] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Medenîdir ve altmış iki ayettir. Altmış dört [ayet] olduğu da söylenmiştir. [Haşr suresinden sonra inmiştir]. { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”

9737. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١]

[Nûr Suresi (24): Ayet 1]

9738. Metin

﷽

{ ﷽ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”

9739. Metin

سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١)

{ سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١) } “[Bu,] indirdiğimiz ve [hükümlerini] farz kıldığımız bir suredir. Öğüt alıp düşünesiniz diye onda apaçık ayetler indirdik.”

9740. Metin

سُورَةٌ خبر مبتدإ محذوف. وأَنْزَلْناها صفة. أو هي مبتدأ موصوف والخبر محذوف، أى: فيما أوحينا إليك سورة أنزلناها. وقرئ بالنصب على: زيدا ضربته، ولا محل لأنزلناها، لأنها مفسرة للمضمر فكانت في حكمه. أو على: دونك سورة أو اتل سورة. وأنزلناها:

{ سُورَةٌ } mahzuf bir mübtedanın (öznenin) haberidir (yüklemidir). { أَنْزَلْناها } ise sıfattır. Yahut kendisi nitelenmiş bir mübtedadır ve haberi mahzuftur; yani: "Sana vahyettiklerimiz arasında indirdiğimiz bir sure vardır" demektir. "Zeyd'e vurdum" (Zeyden darabtuhu) yapısı uyarınca nasb ile de okunmuştur. Bu durumda { أَنْزَلْناها } cümlesinin iraptan mahalli yoktur; çünkü gizli fiili tefsir etmektedir ve onun hükmündedir. Yahut "İşte sana bir sure" veya "Bir sure oku" takdirindedir. { وَأَنْزَلْناها } ise:

9741. Metin

صفة. ومعنى فَرَضْناها فرضنا أحكامها التي فيها. وأصل الفرض: القطع، أى: جعلناها واجبة مقطوعا بها، والتشديد للمبالغة في الإيجاب وتوكيده. أو لأنّ فيها فرائض شتى، وأنك تقول: فرضت الفريضة، وفرّضت الفرائض. أو لكثرة المفروض عليهم من السلف ومن بعدهم تَذَكَّرُونَ بتشديد الذال وتخفيفها، رفعهما على الابتداء، والخبر محذوف عند الخليل وسيبويه، على معنى: فيما فرض عليكم.

Sıfattır. { فَرَضْناها } ifadesinin manası; içindeki hükümleri farz kıldık demektir. Farzın (*el-farz* / الْفَرْض) aslı kesmektir; yani: "Onları kesin ve bağlayıcı olarak vacip kıldık." Şedde ise [hükmün] vacip kılınmasında mübalağa ve pekiştirme içindir. Yahut içinde çeşitli farzlar bulunduğu içindir; nitekim sen: "Tek bir farzı farz kıldım" (faradtü'l-farîdate) ve "Pek çok farzı farz kıldım" (farradtü'l-ferâide) dersin. Yahut geçmişlerden ve sonrakilerden kendilerine farz kılınanların çokluğu sebebiyledir. { تَذَكَّرُونَ } [kelimesi] zâl harfinin şeddeli ve şeddesiz okunuşuyla [gelmiştir]. Halîl ve Sîbeveyh'e göre her ikisinin merfu oluşu mübteda olmalarından dolayıdır ve haber mahzuftur; takdiri: "Size farz kılınanlar arasındadır" şeklindedir.

9742. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٢]

[Nûr Suresi (24): Ayet 2]

9743. Metin

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢)

{ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢) } “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini[ni uygulama] konusunda o ikisine karşı acıma duygusu sizi tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.”

9744. Metin

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي أى جلدهما. ويجوز أن يكون الخبر: فَاجْلِدُوا، وإنما دخلت الفاء لكون الألف واللام بمعنى الذي وتضمينه معنى الشرط «١» ، تقديره: التي زنت، والذي زنى

{ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي } [ifadesi], yani o ikisinin celdesi (kırbaçlanması) [demektir]. Haberin { فَاجْلِدُوا } “[onlara] vurun” [kısmı] olması da caizdir. [Başına] fâ harfinin dâhil olması ise, elif-lâmın (harf-i tarif) ellezî (ism-i mevsûl) anlamında olması ve şart anlamı içermesinden dolayıdır1; takdiri: 'Zina eden kadın ve zina eden erkek...' [şeklindedir].

9745. Metin

فاجلدوهما، كما تقول: من زنى فاجلدوه، وكقوله وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ وقرئ بالنصب على إضمار فعل يفسره الظاهر، وهو أحسن من سورة أنزلناها لأجل الأمر. وقرئ: والزان، بلا ياء. والجلد: ضرب الجلد، يقال: جلده، كقولك: ظهره وبطنه ورأسه. فإن قلت: أهذا حكم جميع الزناة والزواني، أم حكم بعضهم؟

...o ikisine vurun" şeklindedir; nitekim "Kim zina ederse ona vurun" demen ve { وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ } “İffetli kadınlara iftira atıp da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun” ayeti gibidir. Zahir olanın tefsir ettiği gizli bir fiil takdiriyle nasb ile de okunmuştur; bu, emir kipi sebebiyle "sûreten enzelnâhâ" [kıraatinden] daha uygundur. Yâ harfi olmaksızın { والزان } şeklinde de okunmuştur. Celd (*el-celd* / الْجَلْد), deriye vurmaktır. "Sırtına vurdu, karnına vurdu, başına vurdu" anlamında kullanılan fiiller gibi "derisine vurdu" anlamında { جلده } denir. Eğer: "Bu hüküm bütün zina eden kadın ve erkekler için midir, yoksa bir kısmı için midir?" dersen,

9746. Metin

قلت: بل هو حكم من ليس بمحصن منهم، فإنّ المحصن حكمه الرجم. وشرائط الإحصان عند أبى حنيفة ست: الإسلام، والحرية، والعقل، والبلوغ، والتزوج بنكاح صحيح، والدخول.

Derim ki: Bilakis bu, onlardan muhsan (evli/iffetli) olmayanların hükmüdür; zira muhsanın hükmü recimdir. Ebû Hanîfe'ye göre ihsanın şartları altıdır: İslâm, hürriyet, akıl, bülûğ, sahih bir nikâhla evlenmiş olmak ve zifaf.

9747. Metin

إذا فقدت واحدة منها فلا إحصان. وعند الشافعي: الإسلام ليس بشرط، لما روى أنّ النبي ﷺ رجم يهوديين زنيا «١» . وحجة أبى حنيفة قوله ﷺ «من أشرك بالله فليس بمحصن «٢» » فإن قلت: اللفظ يقتضى تعليق الحكم بجميع الزناة والزواني، لأن قوله الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي عام في الجميع، يتناول المحصن وغير المحصن. قلت: الزانية والزاني يدلان على الجنسين المنافيين لجنسى العفيف والعفيفة دلالة مطلقة والجنسية قائمة في الكل والبعض جميعا، فأيهما قصد المتكلم فلا عليه، كما يفعل بالاسم المشترك. وقرئ: ولا يأخذكم، بالياء. ورأفة، بفتح الهمزة. ورآفة على فعالة. والمعنى: أن الواجب على المؤمنين أن يتصلبوا في دين الله ويستعملوا الجدّ والمتانة فيه، ولا يأخذهم اللين والهوادة في استيفاء حدوده. وكفى برسول الله ﷺ أسوة في ذلك حيث قال «لو سرقت فاطمة بنت محمد لقطعت يدها «٣» » وقوله إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ من باب التهييج وإلهاب الغضب لله ولدينه وقيل لا تترحموا عليهما حتى لا تعطلوا الحدود أو حتى لا توجعوهما ضربا. وفي الحديث «يؤتى بوال

Bunlardan biri bulunmadığında ihsan gerçekleşmez. Şâfiî'ye göre ise İslâm şart değildir; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in zina eden iki Yahudiyi recmettiği rivayet edilmiştir1. Ebû Hanîfe'nin delili ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « من أشرك بالله فليس بمحصن » «Kim Allah'a ortak koşarsa muhsan değildir»2 hadisidir. Eğer: "Bu lafız, hükmün bütün zina eden erkek ve kadınlara bağlanmasını gerektirir; çünkü { الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي } “Zina eden kadın ve zina eden erkek” ifadesi herkesi kapsayan bir genelliktedir (âmdır); muhsan olanı da olmayanı da içine alır" dersen, derim ki: "Zina eden kadın" ve "zina eden erkek" [lafızları], iffetli erkek ve iffetli kadın cinslerine zıt olan iki cinse mutlak bir delaletle delalet eder. Cinsiyet (tür olma niteliği) ise hem bütün fertlerde hem de bazı fertlerde mevcuttur. Dolayısıyla konuşan kimse bunlardan hangisini kastederse etsin bir sakınca yoktur; nitekim müşterek isimde de böyle yapılır. [Fiil] { ولا يأخذكم } [şeklinde] yâ (ي) ile de okunmuştur. { ورأفة } kelimesi hemzenin fethasıyla (re'fetün) ve fa'âletün (فَعَالَة) vezninde [reâfetün şeklinde] de okunmuştur. Anlamı şudur: Müminlere vacip olan, Allah'ın dininde tavizsiz/sağlam durmaları, onda ciddiyet ve metanet göstermeleridir; O'nun hadlerini (cezalarını) eksiksiz uygularken gevşeklik ve müsamahaya kapılmamalarıdır. Bu hususta Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « لو سرقت فاطمة بنت محمد لقطعت يدها » «Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etseydi mutlaka onun da elini keserdim»3 buyurarak örnek olarak yeterlidir. { إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız” buyruğu ise [müminleri] harekete geçirme, Allah ve O'nun dini adına gayreti/öfkeyi alevlendirme kabilindendir. Şöyle de denilmiştir: Cezaları aksatacak veya [canlarını] acıtacak şekilde vurmayı terk edecek derecede o ikisine merhamet göstermeyin. Hadiste [şöyle] geçmektedir: “Bir yönetici getirilir...

9748. Metin

نقص من الحدّ سوطا، فيقول: رحمة لعبادك، فيقال له: أأنت أرحم بهم منى، فيؤمر به إلى النار. ويؤتى بمن زاد سوطا فيقول لينتهوا عن معاصيك فيؤمر به إلى النار «١» » وعن أبى هريرة: إقامة حدّ بأرض خير لأهلها من مطر أربعين ليلة «٢» . وعلى الإمام أن ينصب للحدود رجلا عالما بصيرا يعقل كيف يضرب. والرجل يجلد قائما على مجرّده «٣» ليس عليه إلا إزاره، ضربا وسطا لا مبرحا ولا هينا، مفرّقا على الأعضاء كلها لا يستثنى منها إلا ثلاثة: الوجه، والرأس، والفرج. وفي لفظ الجلد: إشارة إلى أنه لا ينبغي أن يتجاوز الألم إلى اللحم. والمرأة تجلد قاعدة، ولا ينزع من ثيابها إلا الحشو والفرو، وبهذه الآية استشهد أبو حنيفة على أن الجلد حدّ غير المحصن بلا تغريب. وما احتج به الشافعي على وجوب التغريب من قوله ﷺ «البكر بالبكر جلد مائة وتغريب عام «٤» » وما يروى عن الصحابة: أنهم جلدوا ونفوا «٥» :

...cezadan bir kırbaç eksiltmiştir. 'Kullarına merhametimden ötürü' der. Ona: 'Sen onlara benden daha mı merhametlisin?' denilir ve ateşe götürülmesi emredilir. Bir kırbaç artıran kimse de getirilir; 'Sana karşı isyan etmekten vazgeçsinler diye' der. Onun da ateşe götürülmesi emredilir” «١». Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre: “Yeryüzünde bir had cezasının uygulanması, oranın halkı için kırk gece yağmur yağmasından daha hayırlıdır” «٢». İmamın (yöneticinin), cezalar için nasıl vuracağını bilen, bilgili ve basiretli bir kimseyi görevlendirmesi gerekir. Erkek, üzerinde sadece peştamalı varken çıplak tenine ayakta kırbaçlanır. Vuruş orta şiddette olmalı, ne kemik kıracak/yaralayacak kadar sert ne de etkisiz olacak kadar hafif olmalıdır; üç yer hariç bütün uzuvlara dağıtılmalıdır: Yüz, baş ve edep yeri (ferc). Celd (deri) lafzında, acının ete geçmemesi gerektiğine bir işaret vardır. Kadın ise oturarak kırbaçlanır ve üzerindeki pamuklu/kalın dolgulu elbise ile kürk hariç elbiseleri çıkarılmaz. Ebû Hanîfe bu ayeti, muhsan olmayanın cezasının sürgün olmaksızın sadece celde (kırbaç) olduğuna delil getirmiştir. Şâfiî'nin sürgünün vacip oluşuna delil getirdiği Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Bekâr ile bekârın [zinasında ceza] yüz celde ve bir yıl sürgündür” «٤» hadisi ile sahabeden celde ve sürgün uyguladıklarına dair rivayet edilenler «٥»:

9749. Metin

منسوخ عنده وعند أصحابه بالآية. أو محمول على وجه التعزير والتأديب من غير وجوب. وقول الشافعي في تغريب الحرّ واحد، وله في العبد ثلاثة أقاويل: يغرب سنة كالحرّ، ويغرب نصف سنة كما يجلد خمسين جلدة، ولا يغرب كما قال أبو حنيفة. وبهذه الآية نسخ الحبس الأذى في قوله تعالى: فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ، وقوله تعالى فَآذُوهُما. قيل: تسميته عذابا دليل على أنه عقوبة. ويجوز أن يسمى عذابا، لأنه يمنع من المعاودة كما سمى نكالا.

Ebû Hanîfe ve ashabına göre bu ayetle neshedilmiştir. Yahut vücub olmaksızın tazir ve terbiye kabilinden kabul edilmiştir. Şâfiî'nin hür kimsenin sürgünü hakkındaki görüşü tektir. Köle hakkında ise üç görüşü vardır: Hür gibi bir yıl sürgün edilir; elli kırbaç vurulduğu gibi yarım yıl sürgün edilir; Ebû Hanîfe'nin dediği gibi hiç sürgün edilmez. Bu ayetle, Allah Teâlâ'nın: { فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ } “Onları evlerde alıkoyun” ve { فَآذُوهُما } “O ikisine eziyet edin” buyruklarındaki hapsetme ve eziyet etme hükümleri neshedilmiştir. Denildi ki: Bunun azap olarak isimlendirilmesi, onun bir ceza olduğuna delildir. Tıpkı nekâl (*nekâl* / نَكَال, ibretlik ceza) diye isimlendirildiği gibi, tekrar yapmaktan alıkoyduğu için azap diye isimlendirilmesi de caizdir.

9750. Metin

الطائفة: الفرقة التي يمكن أن تكون حلقة، وأقلها ثلاثة أو أربعة، وهي صفة غالبة كأنها الجماعة الحافة حول الشيء. وعن ابن عباس في تفسيرها: أربعة إلى أربعين رجلا من المصدقين بالله. وعن الحسن: عشرة. وعن قتادة: ثلاثة فصاعدا. وعن عكرمة: رجلان فصاعدا. وعن مجاهد: الواحد فما فوقه. وفضل قول ابن عباس، لأن الأربعة هي الجماعة التي يثبت بها هذا الحد والصحيح أن هذه الكبيرة من أمّهات الكبائر، ولهذا قرنها الله بالشرك وقتل النفس في قوله

Tâife (طائفة), bir halka oluşturabilecek gruptur; en azı üç ya da dörttür. Bu, [bir şeyin] etrafını kuşatan topluluk gibi olup galip bir vasıftır (isimleşmiş sıfattır). İbn Abbâs'tan bunun tefsirinde şöyle [rivayet edilmiştir]: “Allah'ı tasdik edenlerden dört ila kırk adamdır.” Hasan'dan: “On kişi”, Katâde'den: “Üç ve yukarısı”, İkrime'den: “İki adam ve yukarısı”, Mücâhid'den: “Bir ve yukarısı” [şeklinde rivayet edilmiştir]. İbn Abbâs'ın görüşü üstün tutulmuştur; zira dört, bu had cezasının kendisiyle sabit olduğu topluluktur. Doğru olan şu ki, bu büyük günah (kebîre), büyük günahların başlıcalarındandır (ümmühâtındandır); bu sebeple Allah Teâlâ, onu şirk ve haksız yere cana kıymakla birlikte zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

9751. Metin

وَلا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ يَلْقَ أَثاماً، وقال: وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى إِنَّهُ كانَ فاحِشَةً وَساءَ سَبِيلًا وعن النبي ﷺ «يا معشر الناس اتقوا الزنى فإن فيه ست خصال: ثلاث في الدنيا، وثلاث في الآخرة. فأما اللاتي في الدنيا: فيذهب البهاء ويورث الفقر، وينقص العمر. وأما اللاتي في الآخرة: فيوجب السخطة، وسوء الحساب، والخلود في النار» «١» ولذلك وفي الله فيه عقد المائة بكماله، بخلاف حد القذف وشرب الخمر. وشرع فيه القتلة الهولة وهي الرجم، ونهى المؤمنين عن الرأفة على المجلود فيه، وأمر بشهادة الطائفة للتشهير، فوجب أن تكون طائفة يحصل بها التشهير، والواحد والاثنان ليسوا بتلك المثابة، واختصاصه المؤمنين لأن ذلك أفضح، والفاسق بين صلحاء قومه أخجل. ويشهد له قول ابن عباس رضى الله عنهما:

{ وَلا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ يَلْقَ أَثاماً } “Zina da etmezler. Kim bunları yaparsa günahının cezasını bulur” ve { وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى إِنَّهُ كانَ فاحِشَةً وَساءَ سَبِيلًا } “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur” buyurmuştur. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ey insanlar! Zinadan sakının; zira onda altı haslet vardır: Üçü dünyada, üçü ahirettedir. Dünyadakiler: Yüzün güzelliğini giderir, fakirlik getirir ve ömrü kısaltır. Ahirettikiler ise: [Allah'ın] gazabını, kötü hesabı ve ateşte ebedî kalmayı gerektirir” «١». Bu sebeple Allah, kazf (iftira) ve içki haddinin aksine onda tam yüz sayısını tamamlamıştır. Onda recim gibi korkunç bir öldürme şeklini meşru kılmış, müminleri bu suçtan dolayı kırbaçlanan kimseye acımaktan nehyetmiş ve teşhir amacıyla bir topluluğun şahit olmasını emretmiştir. Dolayısıyla bunun, teşhirin gerçekleşeceği bir topluluk olması vacip olmuştur; bir ve iki kişi bu konumda değildir. Müminlere tahsis edilmesi ise daha fazla rezil edici olmasından ötürüdür; zira fâsık, kavminin salih kişileri arasında daha çok utanır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'nın şu sözü de buna şahittir:

9752. Metin

إلى أربعين رجلا من المصدقين بالله.

"Allah'ı tasdik edenlerden kırk adama kadar."

9753. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٣]

[Nûr Suresi (24): Ayet 3]

9754. Metin

الزَّانِي لا يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣)

{ الزَّانِي لا يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣) } “Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir. Zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”

9755. Metin

الفاسق الخبيث الذي من شأنه الزنى والتقحب، لا يرغب في نكاح الصوالح من النساء واللاتي على خلاف صفته، وإنما يرغب في فاسقة خبيثة من شكله، أو في مشركة. والفاسقة الخبيثة المسافحة. كذلك لا يرغب في نكاحها الصلحاء من الرجال وينفرون عنها، وإنما يرغب فيها من هو من شكلها من الفسقة أو المشركين. ونكاح المؤمن الممدوح عند الله الزانية ورغبته فيها وانخراطه بذلك في سلك الفسقة المتسمين بالزنى: محرّم عليه محظور لما فيه من التشبه بالفساق، وحضور موقع التهمة، والتسبب لسوء القالة فيه والغيبة وأنواع المفاسد. ومجالسة الخطائين كم فيها من التعرّض لاقتراف الآثام، فكيف بمزاوجة الزواني والقحاب، وقد نبه على ذلك بقوله وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ وقيل: كان بالمدينة موسرات من بغايا المشركين، فرغب فقراء المهاجرين في نكاحهنّ، فاستأذنوا رسول الله ﷺ، فنزلت. وعن عائشة رضى الله عنها أن الرجل إذا زنى بامرأة، ليس له أن يتزوجها

Zina ve fuhuş yapmayı âdet edinen fâsık ve habis kimse, sâliha ve kendi sıfatının zıddı olan kadınlarla evlenmeye rağbet etmez; bilakis ancak kendi benzeri fâsıka ve habîse bir kadına yahut müşrik bir kadına rağbet eder. Aynı şekilde fâsıka, habîse ve zinakâr kadına da sâlih erkekler rağbet etmez ve ondan nefretle kaçınırlar; ona ancak fâsıklardan veya müşriklerden kendi benzeri olan kimseler rağbet eder. Allah katında övülmüş olan bir müminin zâniye (zina eden) bir kadınla evlenmesi, ona rağbet göstermesi ve böylece zina ile anılan fâsıklar zümresine dâhil olması; fâsıklara benzeme, töhmet mahallinde bulunma, hakkında dedikodu yapılmasına, gıybete ve çeşitli fesatlara sebebiyet verme durumunu barındırdığından ötürü kendisine haram ve yasak kılınmıştır. Günahkârlarla bir arada oturup kalkmakta bile günahlara bulaşma tehlikesi bu derece mevcutken1, zina eden ve fuhuş yapan kadınlarla evlenmek [kim bilir ne derecedir]! Nitekim [Allah Teâlâ]: { وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ } “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden sâlih olanları evlendirin” kavliyle buna dikkat çekmiştir. Bir rivayette şöyle denilmiştir: Medine'de müşrik fahişelerden varlıklı kadınlar vardı. Muhacirlerin fakirleri onlarla evlenmek istediler ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den izin talep ettiler; bunun üzerine [bu ayet] indi. Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet edildiğine göre, bir erkek bir kadınla zina ettiğinde artık onunla evlenmesi caiz olmaz.

9756. Metin

لهذه الآية، وإذا باشرها كان زانيا. وقد أجازه ابن عباس رضى الله عنهما وشبهه بمن سرق ثمر شجرة ثم اشتراه. وعن النبي ﷺ أنه سئل عن ذلك؟ فقال: أوله سفاح وآخره نكاح. والحرام لا يحرم الحلال. وقيل: المراد بالنكاح الوطء، وليس بقول لأمرين، أحدهما: أن هذه الكلمة أينما وردت في القرآن لم ترد إلا في معنى العقد. والثاني: فساد المعنى وأداؤه إلى قولك: الزاني لا يزنى إلا بزانية والزانية لا يزنى بها إلا زان. وقيل: كان نكاح الزانية محرّما في أول الإسلام ثم نسخ، والناسخ قوله: وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ. وقيل الإجماع، وروى ذلك عن سعيد بن المسيب رضى الله عنه. فإن قلت: أى فرق بين معنى الجملة الأولى ومعنى الثانية؟ قلت: معنى الأولى صفة الزاني بكونه غير راغب في العفائف ولكن في الفواجر. ومعنى الثانية: صفة الزانية بكونها غير مرغوب فيها للأعفاء ولكن للزناة، وهما معنيان مختلفان «١» . فإن قلت: كيف قدمت الزانية على الزاني أولا، ثم قدم عليها ثانيا؟ قلت:

...ve eğer onunla cinsel ilişkide bulunursa zânî (zina eden) olur. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ ise buna cevaz vermiş ve bunu bir ağacın meyvesini çalıp sonra satın alan kimseye benzetmiştir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e bundan sorulduğunda: “Başı zina, sonu nikahtır. Haram olan şey helali haram kılmaz” buyurduğu rivayet edilmiştir. Denildi ki: Nikahtan kasıt cinsel ilişkidir (vatıy). Fakat bu iki sebepten ötürü [isabetli] bir söz değildir: Birincisi, bu kelime Kur'an'da nerede geçerse geçsin sadece akit manasında gelmiştir. İkincisi, anlamın bozulması ve sözün "Zina eden erkek ancak zina eden bir kadınla zina eder, zina eden kadınla da ancak zina eden bir erkek zina eder" şekline dönüşmesidir. Denildi ki: Zina eden kadınla evlenmek İslâm'ın başında haramdı, sonra neshedildi; nesheden ise: { وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ } “Aranızdaki bekârları evlendirin” ayetidir. İcma olduğu da söylenmiştir; bu rivayet Saîd b. el-Müseyyeb radıyallâhu anh'tan gelmiştir. Eğer: "İlk cümlenin anlamı ile ikinci cümlenin anlamı arasındaki fark nedir?" dersen, derim ki: Birincinin anlamı, zina eden erkeğin iffetli kadınlara değil, iffetsiz kadınlara rağbet etmesiyle nitelenmesidir. İkincinin anlamı ise, zina eden kadının iffetli erkekler tarafından değil, zina eden erkekler tarafından rağbet görmesiyle nitelenmesidir; bunlar iki farklı manadır «١». Eğer: "Nasıl oldu da önce kadın erkeğin önüne geçirildi, sonra da erkek kadının önüne geçirildi?" dersen, derim ki:

9757. Metin

سيقت تلك الآية لعقوبتهما على ما جنيا، والمرأة هي المادة التي منها نشأت الجناية لأنها لو لم تطمع الرجل ولم تومض له ولم تمكنه لم يطمع ولم يتمكن، فلما كانت أصلا وأولا في ذلك بدأ بذكرها. وأمّا الثانية فمسوقة لذكر النكاح والرجل أصل فيه، لأنه هو الراغب والخاطب،

O [önceki] ayet, işledikleri suç sebebiyle ikisine verilecek ceza için sevk edilmiştir (inmiştir). Kadın ise bu suçun kendisinden neşet ettiği maddedir (asıl sebeptir); zira kadın erkeğe ümit vermeseydi, ona göz kırpıp [işmar etmeseydi] ve ona imkân tanımasaydı, erkek ne tamah eder ne de buna imkân bulabilirdi. Kadın bu hususta asıl ve öncelikli olduğu için [söze] onun zikriyle başlanmıştır. İkinci ayet ise nikâhı zikretmek için sevk edilmiştir; erkek ise nikahta asıldır, çünkü rağbet eden ve talip olan odur,1

9758. Metin

ومنه يبدأ الطلب. وعن عمرو بن عبيد رضى الله عنه: لا ينكح، بالجزم على النهى. والمرفوع فيه أيضا معنى النهى، ولكن أبلغ وآكد، كما أن «رحمك الله، ويرحمك» أبلغ من «ليرحمك» ويجوز أن يكون خبرا محضا على معنى: أن عادتهم جارية على ذلك، وعلى المؤمن أن لا يدخل نفسه تحت هذه العادة ويتصوّن عنها. وقرئ: وحرم، بفتح الحاء «١» .

...ve talep ondan başlar. Amr b. Ubeyd radıyallâhu anh'tan nehiy üzere meczum olarak { لا ينكح } şeklinde rivayet edilmiştir. Merfu okunuşta da nehiy anlamı vardır, ancak daha beliğ ve daha tekitlidir; nitekim "rahimekellâh" ve "yerhamukellâh", "liyerhamkellâh" ifadesinden daha beliğdir. Şöyle bir anlam üzere sırf haber olması da caizdir: Onların âdeti bu şekilde cereyan etmektedir; mümine düşen ise kendisini bu âdetin altına sokmamak ve bundan korunmaktır. Hâ harfinin fethasıyla { وحرم } şeklinde de okunmuştur «١».

9759. Metin

[سورة النور (٢٤) : الآيات ٤ الى ٥]

[Nûr Suresi (24): Ayetler 4-5]

9760. Metin

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)

{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) } “İffetli kadınlara iftira atıp da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir. Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

9761. Metin

القذف يكون بالزنى وبغيره، والذي دل على أن المراد قذفهن بالزنى شيئان، أحدهما: ذكر المحصنات عقيب الزواني. والثاني: اشتراط أربعة شهداء، لأنّ القذف بغير الزنى يكفى فيه شاهدان، والقذف بالزنى أن يقول الحرّ العاقل البالغ لمحصنة: يا زانية، أو لمحصن: يا زانى، يا ابن الزاني، يا ابن الزانية، يا ولد الزنا، لست لأبيك، لست لرشدة. والقذف بغير الزنا أن يقول: يا آكل الربا، يا شارب الخمر، يا يهودى، يا مجوسي، يا فاسق، يا خبيث، يا ماص بظر أمّه: فعليه التعزير، ولا يبلغ به أدنى حد العبيد وهو أربعون، بل ينقص منه. وقال أبو يوسف: يجوز أن يبلغ به تسعة وسبعون. وقال: للإمام أن يعزر إلى المائة. وشروط إحصان القذف خمسة: الحرية، والبلوغ، والعقل، والإسلام، والعفة. وقرئ: بأربعة شهداء، بالتنوين. وشهداء: صفة. فإن قلت: كيف يشهدون مجتمعين أو متفرّقين؟ قلت:

Kazf (*el-kazf* / الْقَذْف, iftira), zina ile olabileceği gibi zina dışındaki şeylerle de olur. Kastedilenin zina isnadı olduğunu iki şey göstermektedir: Birincisi, muhsan kadınların zina eden kadınların hemen peşinden zikredilmesidir. İkincisi, dört şahidin şart koşulmasıdır; zira zina dışındaki iftiralarda iki şahit yeterlidir. Zina isnadında bulunmak; hür, akıllı ve bâliğ bir kimsenin muhsan bir kadına: "Ey zâniye!", yahut muhsan bir erkeğe: "Ey zânî! Ey zâniyenin oğlu! Ey zânînin oğlu! Ey zina çocuğu! Sen babandan değilsin! Sen meşru bir nikâhtan doğmadın!" demesidir. Zina dışındaki iftira ise: "Ey faiz yiyen! Ey içki içen! Ey Yahudi! Ey Mecûsî! Ey fâsık! Ey habis! Ey annesinin bızırını emen!" demesidir ki buna tazir gerekir; bu ceza kölelerin en düşük haddi olan kırka ulaştırılmaz, bilakis ondan eksiltilir. Ebû Yûsuf: "Yetmiş dokuza kadar ulaştırılması caizdir" demiştir. Ayrıca: "İmamın yüze kadar tazir etme yetkisi vardır" da demiştir. Kazf ihsanının şartları beştir: Hürriyet, bülûğ, akıl, İslâm ve iffet. Tenvin ile { بأربعة شهداء } şeklinde de okunmuştur; bu durumda { شهداء } sıfattır. Eğer: "Toplu halde mi yoksa ayrı ayrı mı şahitlik ederler?" dersen, derim ki:

9762. Metin

الواجب عند أبى حنيفة وأصحابه رضى الله عنهم أن يحضروا في مجلس واحد، وإن جاءوا متفرقين كانوا قذفة. وعند الشافعي رضى الله عنه: يجوز أن يحضروا متفرّقين. فإن قلت: هل يجوز أن يكون زوج المقذوفة واحدا منهم؟ قلت: يجوز عند أبى حنيفة خلافا للشافعي. فإن قلت:

Ebû Hanîfe ve ashabına radıyallâhu anhüm göre vacip olan, tek bir mecliste hazır bulunmalarıdır; şayet ayrı ayrı gelirlerse kendileri iftiracı (kâzif) olurlar. Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre ise ayrı ayrı hazır bulunmaları caizdir. Eğer: "İftira atılan kadının kocasının onlardan biri olması caiz midir?" dersen, derim ki: Şâfiî'nin aksine Ebû Hanîfe'ye göre caizdir. Eğer:

9763. Metin

كيف يجلد القاذف؟ قلت: كما جلد الزاني، إلا أنه لا ينزع عنه من ثيابه إلا ما ينزع عن المرأة من الحشو والفرو. والقاذفة أيضا كالزانية، وأشدّ الضرب ضرب التعزير، ثم ضرب الزنا، ثم ضرب شرب الخمر، ثم ضرب القاذف. قالوا: لأنّ سبب عقوبته محتمل للصدق والكذب، إلا أنه عوقب صيانة للأعراض وردعا عن هتكها. فإن قلت: فإذا لم يكن المقذوف محصنا؟ قلت:

"İftira atan kimse (kâzif) nasıl kırbaçlanır?" dersen, derim ki: Zina eden kimsenin kırbaçlandığı gibi; ancak kadından çıkarılan dolgulu elbise ve kürk dışında onun elbiseleri çıkarılmaz. İftira atan kadın da zina eden kadın gibidir. Vuruşların en şiddetlisi tazir vuruşudur, sonra zina vuruşu, sonra içki vuruşu, sonra da iftira vuruşu gelir. Dediler ki: Çünkü onun cezasının sebebi doğruya da yalana da muhtemeldir; ancak ırzları korumak ve onları çiğnemekten caydırmak için cezalandırılmıştır. Eğer: "Peki iftira edilen kimse muhsan değilse?" dersen, derim ki:

9764. Metin

يعزر القاذف ولا يحدّ، إلا أن يكون المقذوف معروفا بما قذف به فلا حدّ ولا تعزير. ردّ شهادة القاذف معلق عند أبى حنيفة رضى الله عنه باستيفاء الحد، فإذا شهد قبل الحد أو قبل

İftira atan kimseye tazir cezası verilir, had cezası uygulanmaz; meğerki iftira atılan kimse kendisine isnat edilen şeyle tanınan biri olsun, bu takdirde ne had ne de tazir cezası uygulanır.1 Ebû Hanîfe'ye radıyallâhu anh göre iftira edenin şahitliğinin reddedilmesi haddin tam olarak infaz edilmesine bağlıdır. Dolayısıyla haddin [infazından] önce veya...

9765. Metin

تمام استيفائه قبلت شهادته، فإذا استوفى لم تقبل شهادته أبدا وإن تاب وكان من الأبرار الأتقياء.

...tamamen infaz edilmesinden önce şahitlik yaparsa şahitliği kabul edilir; had tamamen uygulandığında ise tövbe etse ve takva sahibi iyi kimselerden olsa bile şahitliği ebediyen kabul edilmez.

9766. Metin

وعند الشافعي رضى الله عنه: يتعلق ردّ شهادته بنفس القذف، فإذا تاب عن القذف بأن رجع عنه، عاد مقبول الشهادة. وكلاهما متمسك بالآية، فأبو حنيفة رضى الله عنه جعل جزاء الشرط الذي هو الرمي: الجلد، وردّ الشهادة عقيب الجلد على التأييد، فكانوا مردودى الشهادة عنده في أبدهم وهو مدة حياتهم، وجعل قوله وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ كلاما مستأنفا غير داخل في حيز جزاء الشرط، كأنه حكاية حال الرامين عند الله بعد انقضاء الجملة الشرطية.

Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre ise şahitliğinin reddedilmesi iftiranın bizzat kendisine bağlıdır; dolayısıyla iftiradan dönerek tövbe ettiğinde şahitliği yeniden makbul hale gelir. Her ikisi de ayete dayanmaktadır: Ebû Hanîfe radıyallâhu anh iftira atma şartının cezasını (cezâü'ş-şart) kırbaçlama ve kırbaçlamanın hemen ardından şahitliğin ebediyen reddedilmesi kılmıştır. Bu yüzden onlar kendi görüşünde ömürleri boyunca şahitlikleri reddedilen kimselerdir. { وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ } “İşte onlar fâsıkların ta kendileridir” buyruğunu ise şart cezasının kapsamına girmeyen yeni bir cümle (istînâf) kılmıştır; sanki şart cümlesi tamamlandıktan sonra iftira atanların Allah katındaki durumlarının bir hikâyesidir.

9767. Metin

وإِلَّا الَّذِينَ تابُوا استثناء من الفاسقين. ويدل عليه قوله فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ والشافعي رضى الله عنه جعل جزاء الشرط الجملتين أيضا. غير أنه صرف الأبد إلى مدة كونه قاذفا، وهي تنتهي بالتوبة والرجوع عن القذف وجعل الاستثناء متعلقا بالجملة الثانية. وحق المستثنى عنده أن يكون مجرورا بدلا من «هم» في «لهم» وحقه عند أبى حنيفة رضى الله عنه أن يكون منصوبا لأنه عن موجب، والذي يقتضيه ظاهر الآية ونظمها أن تكون الجمل الثلاث بمجموعهن جزاء الشرط، كأنه قيل: ومن قذف المحصنات فاجلدوهم وردّوا شهادتهم وفسقوهم أى: فاجمعوا لهم الجلد والردّ والتفسيق، إلا الذين تابوا عن القذف وأصلحوا فإنّ الله يغفر لهم فينفلبون غير مجلودين ولا مردودين ولا مفسقين. فإن قلت. الكافر يقذف فيتوب عن الكفر فتقبل شهادته بالإجماع، والقاذف من المسلمين يتوب عن القذف فلا تقبل شهادته عند أبى حنيفة رضى الله عنه، كأن القذف مع الكفر أهون من القذف مع الإسلام؟ قلت: المسلمون لا يعبئون بسب الكفار، لأنهم شهروا بعداوتهم والطعن فيهم بالباطل، فلا يلحق المقذوف بقذف الكافر من الشين والشنار ما يلحقه بقذف مسلم مثله، فشدّد على القاذف من المسلمين ردعا وكفا عن إلحاق الشنار «١» . فإن قلت: هل للمقذوف أو للإمام أن يعفو عن حدّ القاذف؟ قلت: لهما ذلك قبل أن يشهد الشهود ويثبت الحدّ، والمقذوف مندوب إلى أن لا يرافع القاذف ولا يطالبه بالحدّ. ويحسن من الإمام أن يحمل المقذوف على كظم الغيظ ويقول له: أعرض عن هذا ودعه لوجه الله قبل ثبات الحدّ: فإذا ثبت لم يكن لواحد منهما أن يعفو لأنه خالص حق الله، ولهذا لم يصح أن يصالح عنه بمال. فإن قلت: هل يورث الحدّ؟ قلت: عند أبى حنيفة رضى الله عنه لا يورث، لقوله ﷺ «الحدّ لا يورث» وعند الشافعي رضى الله عنه يورث، وإذا تاب القاذف قبل أن يثبت الحدّ سقط. وقيل: نزلت هذه الآية في حسان بن ثابت رضى الله عنه حين تاب مما قال في عائشة رضى الله عنها.

{ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا } “Ancak tövbe edenler müstesnadır” [ifadesi], fasıklardan yapılan bir istisnadır. Buna da { فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir” buyruğu delalet etmektedir. Şâfiî radıyallâhu anh ise şartın cezasını (cezâü'ş-şart) yine iki cümle kılmıştır; şu kadar var ki o, "ebediyen" ifadesini iftira atan kişi olma süresine hamletmiştir. Bu süre ise tövbe etmek ve iftiradan dönmekle sona erer. O, istisnayı ikinci cümleye bağlamıştır. Ona göre müstesnanın hak ettiği [irab], { لَهُمْ } ifadesindeki [mecrur zamir olan] "hüm"den bedel olarak mecrur olmasıdır. Ebû Hanîfe'ye radıyallâhu anh göre ise hak ettiği [irab], olumlu bir kelamdan sonra geldiği için mansub olmasıdır. Ayetin zahirinin ve nazmının gerektirdiği şey ise, üç cümlenin hep birlikte şartın cezası olmasıdır. Sanki şöyle buyrulmuştur: "Kim iffetli kadınlara iftira atarsa onları kırbaçlayın, şahitliklerini reddedin ve onları fasık sayın; yani onlar hakkında kırbaçlama, reddetme ve fasık sayma [cezalarını] bir araya getirin. Ancak iftiradan tövbe edip [hallerini] düzeltenler müstesnadır; zira Allah onları bağışlar, böylece kırbaçlanmamış, [şahitlikleri] reddedilmemiş ve fasık sayılmamış kimselere dönüşürler." Şayet: "Kâfir iftira atıp sonra küfürden tövbe edince icma ile şahitliği kabul ediliyor; Müslümanlardan olan iftiracı ise iftiradan tövbe ettiği halde Ebû Hanîfe'ye radıyallâhu anh göre şahitliği kabul edilmiyor. Sanki küfürle birlikte iftira, İslam'la birlikte olan iftiradan daha hafifmiş gibi [bir sonuç çıkmıyor mu]?" dersen, derim ki: Müslümanlar kâfirlerin sövmesine aldırış etmezler; çünkü onlar düşmanlıklarıyla ve Müslümanları haksız yere karalamakla ünlenmişlerdir. Dolayısıyla kâfirin iftirasından ötürü iftiraya uğrayan kişiye, kendisi gibi bir Müslümanın iftirasından ilişecek olan leke ve ayıp ilişmez. Bu sebeple caydırmak ve [başkalarına] utanç 1 vermekten alıkoymak maksadıyla Müslüman olan iftiracıya karşı [hüküm] ağırlaştırılmıştır. Şayet: "İftiraya uğrayanın veya imamın (devlet başkanının), iftiracının had cezasını affetme yetkisi var mıdır?" dersen, derim ki: Şahitler şahitlik edip had cezası sabit olmadan önce her ikisinin de buna yetkisi vardır. İftiraya uğrayan kimsenin iftiracıyı mahkemeye vermemesi ve haddi talep etmemesi menduptur. İmamın da had cezası kesinleşmeden önce iftiraya uğrayan kimseyi öfkesini yutmaya teşvik etmesi ve ona: "Bundan vazgeç ve bunu Allah rızası için bırak" demesi güzel bir davranıştır. Fakat had sabit olduktan sonra artık bunlardan hiçbirinin affetme yetkisi yoktur; zira o, sırf Allah hakkı haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki had cezası karşılığında mal ile sulh olmak caiz olmamıştır. Şayet: "Had cezası [talep hakkı] miras kalır mı?" dersen, derim ki: Ebû Hanîfe'ye radıyallâhu anh göre, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem: « الْحَدُّ لَا يُورَثُ » «Had cezası miras kalmaz» buyruğundan ötürü miras kalmaz. Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre ise miras kalır. Şayet iftiracı had kesinleşmeden önce tövbe ederse [had cezası] düşer. [Ayrıca] bu ayetin, Âişe radıyallâhu anhâ hakkında söylediklerinden ötürü tövbe ettiği sırada Hassân b. Sâbit radıyallâhu anh hakkında indiği söylenmiştir.

9768. Metin

[سورة النور (٢٤) : الآيات ٦ الى ٩]

[Nûr Suresi (24): Ayetler 6-9]

9769. Metin

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧) وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨) وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩)

{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧) وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨) وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩) } “Kendi eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesidir. Beşincisi ise, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır. Kadının, kocasının yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesi cezayı kendisinden savar. Beşincisi ise, eğer [kocası] doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır.”

9770. Metin

قاذف امرأته إذا كان مسلما حرا بالغا عاقلا، غير محدود في القذف، والمرأة بهذه الصفة مع العفة: صح اللعان بينهما، إذا قذفها بصريح الزنى. وهو أن يقول لها: يا زانية، أو: زنيت، أو رأيتك تزنين. وإذا كان الزوج عبدا، أو محدودا في قذف، والمرأة محصنة: حدّ كما في قذف الأجنبيات، وما لم ترافعه إلى الإمام لم يجب اللعان. واللعان: أن يبدأ الرجل فيشهد أربع شهادات بالله إنه لمن الصادقين فيما رماها به من الزنى، ويقول في الخامسة: أن لعنة الله عليه إن كان من الكاذبين فيما رماها به من الزنى. وتقول المرأة أربع مرات: أشهد بالله إنه لمن الكاذبين فيما رمانى به من الزنى، ثم تقول في الخامسة: أن غضب الله عليها إن كان من الصادقين فيما رمانى به من الزنى. وعند الشافعي رضى الله عنه: يقام الرجل قائما حتى يشهد والمرأة قاعدة، وتقام المرأة والرجل قاعد حتى تشهد، ويأمر الإمام من يضع يده على فيه ويقول له: إنى أخاف إن لم تكن صادقا أن تبوء بلعنة الله، وقال: اللعان بمكة بين المقام والبيت، وبالمدينة على المنبر، وبيت المقدس في مسجده، ولعان المشرك في الكنيسة وحيث يعظم، وإذا لم يكن له دين ففي مساجدنا إلا في المسجد الحرام، لقوله تعالى إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ ثم يفرق القاضي بينهما، ولا تقع الفرقة بينهما إلا بتفريقه عند أبى حنيفة وأصحابه رضى الله عنهم، إلا عند زفر، فإن الفرقة تقع باللعان. وعن عثمان البتى: لا فرقة أصلا. وعند الشافعي رضى الله عنه تقع بلمان الزوج، وتكون هذه الفرقة في حكم التطليقة البائنة عند أبى حنيفة ومحمد رضى الله عنهما ولا يتأبد حكمها، فإذا أكذب الرجل نفسه بعد ذلك فحدّ جاز أن يتزوجها. وعند أبى يوسف وزفر والحسن بن زياد والشافعي رضى الله عنهم: هي فرقة بغير طلاق توجب تحريما مؤبدا، ليس لهما أن يجتمعا بعد ذلك بوجه.

Karısına iftira eden kimse Müslüman, hür, bâliğ, akıllı ve kazf cezasından mahkûm olmamış ise ve kadın da iffetli olmakla birlikte bu nitelikleri taşıyorsa; ona açıkça zina isnat ettiğinde aralarında mülâane (liân) sahih olur. [Açıkça zina isnadı], ona: "Ey zâniye!", yahut "Zina ettin", yahut "Seni zina ederken gördüm" demesidir. Koca köle veya kazf cezasından mahkûm biri olur ve kadın da muhsan olursa, yabancı kadınlara iftira atılmış gibi koca had cezasına çarptırılır; kadın onu imama (hâkime) şikâyet etmedikçe liân vacip olmaz. Liân: Erkeğin başlayıp ona isnat ettiği zina hususunda doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesi, beşincisinde ise ona isnat ettiği zina hususunda eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını söylemesidir. Kadın da dört defa: "Bana isnat ettiği zina hususunda onun kesinlikle yalancılardan olduğuna Allah adına şahitlik ederim" der; sonra beşincisinde: "Bana isnat ettiği zina hususunda eğer doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını" söyler. Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre: Şahitlik edinceye kadar erkek ayakta tutulur, kadın ise oturur; kadın şahitlik edinceye kadar da kadın ayakta tutulur, erkek oturur. İmam, elini onun ağzına koyacak birini görevlendirir ve ona: "Eğer doğru söylemiyorsan Allah'ın lanetine uğramandan korkarım" der. Şâfiî demiştir ki: Liân Mekke'de Makam ile Beyt arasında, Medine'de minberde, Kudüs'te ise mescidinde yapılır; müşrikin liânı kilisede ve tazim ettiği yerde yapılır; şayet bir dini yoksa, Allah Teâlâ'nın: { إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ } “Müşrikler ancak bir pisliktir, artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar” buyruğundan ötürü Mescid-i Haram hariç bizim mescitlerimizde yapılır. Sonra hâkim onların arasını ayırır; Ebû Hanîfe ve ashabına radıyallâhu anhüm göre hâkim ayırmadıkça aralarında ayrılık gerçekleşmez; ancak Züfer'e göre ayrılık liân ile gerçekleşir. Osman el-Bettî'den ise hiçbir şekilde ayrılık gerçekleşmeyeceği rivayet edilmiştir. Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre ayrılık kocanın liânıyla gerçekleşir. Bu ayrılık Ebû Hanîfe ve Muhammed'e radıyallâhu anhümâ göre bâin bir talâk hükmündedir ve hükmü ebedîleşmez; erkek bundan sonra kendisini yalanlar da had cezası uygulanırsa onunla [yeniden] evlenmesi caiz olur. Ebû Yûsuf, Züfer, Hasen b. Ziyâd ve Şâfiî'ye radıyallâhu anhüm göre ise bu, talâk olmaksızın ebedî bir haramlık doğuran bir ayrılıktır; bundan sonra hiçbir şekilde bir araya gelemezler.

9771. Metin

وروى أن آية القذف لما نزلت «١» قرأها رسول الله ﷺ على المنبر، فقام

Rivayet edildiğine göre kazf (zina iftirası) ayeti indiğinde1 Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu minberde okudu. Bunun üzerine...

9772. Metin

عاصم بن عدى الأنصارى رضى الله عنه فقال: جعلني الله فداك، إن وجد رجل مع امرأته رجلا فأخبر جلد ثمانين وردّت شهادته أبدا وفسق، وإن ضربه بالسيف قتل، وإن سكت سكت على غيظ، وإلى أن يجيء بأربعة شهداء فقد قضى الرجل حاجته ومضى: اللهم افتح. وخرج فاستقبله هلال بن أمية أو عويمر فقال: ما وراءك؟ قال شر: وجدت على بطن امرأتى خولة- وهي بنت عاصم- شريك بن سحماء، فقال: هذا والله سؤالى، ما أسرع ما ابتليت به! فرجعا، فأخبر عاصم رسول الله ﷺ، فكلم خولة فقالت: لا أدرى، ألغيرة أدركته؟

...Âsım b. Adiyy el-Ensârî radıyallâhu anh ayağa kalkıp: "Allah beni sana feda kılsın! Bir adam karısıyla birlikte bir adam bulsa ve bunu haber verse seksen değnek vurulacak, şahitliği ebediyen reddedilecek ve fâsık sayılacak; onu kılıçla vursa öldürülecek; sussa öfkesini yutacak; dört şahit getirinceye kadar ise adam işini bitirip gidecek! Allah'ım, [bir çıkış yolu] aç!" dedi. Çıkıp gittiğinde Hilâl b. Ümeyye yahut Uveymir onunla karşılaştı ve: "Arkanda ne var?" dedi. O da: "Şer var; karım Havle'nin -ki o Âsım'ın kızıdır- karnı üzerinde Şerîk b. Sahmâ'yı buldum" dedi. [Âsım]: "Vallahi bu benim [Resûlullah'a] sorduğum sorudur, ne kadar da çabuk imtihan olundum!" dedi. İkisi geri döndüler; Âsım durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verdi. Resûlullah Havle ile konuştu, o da: "Bilmiyorum, acaba onu bir kıskançlık mı tuttu...

9773. Metin

أم بخلا على الطعام- وكان شريك نزيلهم- وقال هلال: لقد رأيته على بطنها. فنزلت، ولا عن بينهما. وقال رسول الله ﵌ عند قوله وقولها: أنّ لعنة الله عليه، إن غضب الله عليها: آمين، وقال القوم: آمين، وقال لها: إن كنت ألممت بذنب فاعترفى به، فالرجم أهون عليك من غضب الله، إن غضبه هو النار. وقال: تحينوا بها الولادة فإن جاءت به أصيهب أثيبج «١» يضرب إلى السواد فهو لشريك، وإن جاءت به أورق جعدا جماليا خدلج الساقين فهو لغير الذي رميت به» قال ابن عباس رضى الله عنهما: فجاءت بأشبه خلق الله لشريك. فقال ﷺ: «لولا الأيمان لكان لي ولها شأن» . وقرئ: ولم تكن، بالتاء، لأنّ الشهداء جماعة. أو لأنهم في معنى الأنفس التي هي بدل. ووجه من قرأ أربع أن ينتصب، لأنه في حكم المصدر والعامل فيه المصدر الذي هو فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ وهي مبتدأ محذوف الخبر، تقديره: فواجب شهادة أحدهم أربع شهادات بالله. وقرئ أن لعنة الله، وأن غضب الله:

...yoksa yemeği mi kıskandı? -Şerîk onların misafiriydi-" dedi. Hilâl ise: "Onu gerçekten kadının karnı üzerinde gördüm" dedi. Bunun üzerine [liân ayetleri] indi ve aralarında liân yaptırdı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem erkeğin ve kadının: "Allah'ın laneti onun üzerine olsun", "Allah'ın gazabı onun üzerine olsun" sözleri esnasında: “Âmîn” dedi; cemaat de “Âmîn” dedi. Kadına da: “Eğer bir günah işlediysen onu itiraf et; zira recmedilmek sana Allah'ın gazabından daha hafiftir; şüphesiz O'nun gazabı ateştir” buyurdu. Şöyle de buyurdu: “Kadının doğumunu gözetleyin; eğer çocuğu koyu kumral, ince kemikli, siyaha çalan renkte doğurursa çocuk Şerîk'tendir. Eğer kül rengi, kıvırcık saçlı, gösterişli ve kalın baldırları olan bir çocuk doğurursa, kendisine isnat edilen kimseden başkasındandır” «١». İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ dedi ki: Kadın, Allah'ın yarattığı kullar içinde Şerîk'e en çok benzeyen bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine sallallâhu aleyhi ve sellem: “Eğer yeminler olmasaydı benimle onun arasında bir durum olurdu [ona haddi uygulardım]” buyurdu. Şahitler bir topluluk olduğu için yahut bedel olan enfüs (canlar) anlamında oldukları için tâ harfiyle { ولم تكن } şeklinde de okunmuştur. { أربع } kelimesini nasb ile okuyanın gerekçesi; onun masdar hükmünde olması ve onda amel edenin { فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ } masdarı olmasıdır; bu da haberi mahzuf bir mübtedadır, takdiri: "Onlardan birinin şahitliği dört defa Allah adına şahitlik etmesidir [vaciptir]" şeklindedir. { أن لعنة الله } ve { وأن غضب الله } [ifadeleri]:

9774. Metin

على تخفيف أن ورفع ما بعدها. وقرئ: أن غضب الله، على فعل الغضب. وقرئ: بنصب الخامستين «٢» ، على معنى: وتشهد الخامسة. فإن قلت: لم خصت الملاعنة بأن تخمس بغضب الله؟ قلت: تغليظا عليها، لأنها هي أصل الفجور ومنبعه بخلابتها «٣» وإطماعها،

[kıraatinde]1 { أَنْ } [edatının] tahfîfi (hafifletilmesi) ve sonrasının merfû olması üzere [okunmuştur]. [Diğer bir kıraatte] gazap fiili (mazi) olarak { أَنْ غَضِبَ اللَّهُ } şeklinde okunmuştur. Her iki «beşinci» (el-hâmisete) lafzının nasbıyla da 2 «beşinci [şahitliği] yerine getirir/şahitlik eder» manasında okunmuştur. Eğer: “Liân yapan kadın niçin beşinciyi Allah'ın gazabıyla mühürlemeye tahsis edilmiştir?” dersen, derim ki: Kadına [cezayı] ağırlaştırmak içindir. Zira kadın, dil döküp kandırması (hılâbeti)3 ve ümitlendirmesi/tamah ettirmesi sebebiyle fısk u fücurun aslı ve kaynağıdır,

9775. Metin

ولذلك كانت مقدّمة في آية الجلد. ويشهد لذلك قوله ﷺ لخولة «فالرجم أهون عليك من غضب الله» .

...Bu sebeple celde (kırbaç) ayetinde de öne geçirilmiştir. sallallâhu aleyhi ve sellem'in Havle'ye söylediği: “Zira recmedilmek sana Allah'ın gazabından daha hafiftir” sözü de buna şahittir.

9776. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١٠]

[Nûr Suresi (24): Ayet 10]

9777. Metin

وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠)

{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠) } “Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı ve şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı [hâliniz nice olurdu!]”

9778. Metin

الفضل: التفضل، وجواب «لولا» متروك، وتركه دال على أمر عظيم لا يكتنه، ورب مسكوت عنه أبلغ من منطوق به.

Fazl (*el-fazl* / الْفَضْل), lütufta bulunmaktır. Levlâ (*levlâ* / لَوْلَا) edatının cevabı hazfedilmiştir (bırakılmıştır); bunun bırakılması künhüne varılamayacak kadar büyük bir işe delalet eder; nitekim bazen susulan şey dile getirilenden daha beliğdir.

9779. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١١]

[Nûr Suresi (24): Ayet 11]

9780. Metin

إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١)

{ إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١) } “O iftirayı atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu sizin için bir şer sanmayın; bilakis o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kimseye kazandığı günahtan [payı] vardır. Onlardan [iftiranın] büyüğünü üstlenen kimse için ise büyük bir azap vardır.”

9781. Metin

الإفك: أبلغ ما يكون من الكذب والافتراء. وقيل: هو البهتان لا تشعر به حتى يفجأك.

İfk (*el-ifk* / الْإِفْك), yalan ve iftiranın en aşırı olanıdır. Ansızın gelip çatıncaya kadar farkına varmadığın bühtandır da denilmiştir.

9782. Metin

وأصله: الأفك، وهو القلب، لأنه قول مأفوك عن وجهه. والمراد: ما أفك به على عائشة رضى الله عنها. والعصبة: الجماعة من العشرة إلى الأربعين، وكذلك العصابة. واعصوصبوا:

Bunun aslı; yönünden çevrilmiş söz olduğu için döndürmek/tersyüz etmek anlamındaki efktir (*el-efk* / الْأَفْك). Kastedilen ise Âişe radıyallâhu anhâ'ya atılan iftiradır. Usbe (*el-usbe* / الْعُصْبَة), on kişiden kırk kişiye kadar olan topluluktur; isâbe (*el-isâbe* / الْعِصَابَة) de böyledir. İ'sosabû (*i'sosabû* / اعْصَوْصَبُوا):

9783. Metin

اجتمعوا، وهم عبد الله بن أبىّ رأس النفاق، وزيد بن رفاعة، وحسان بن ثابت، ومسطح ابن أثاثة، وحمنة بنت جحش، ومن ساعدهم. وقرئ: كبره بالضم والكسر، وهو عظمه «١» . والذي تولاه عبد الله، لإمعانه في عداوة رسول الله ﷺ، وانتهازه الفرص، وطلبه سبيلا إلى الغميزة.

Bir araya geldiler [demektir]. Onlar nifakın başı Abdullah b. Übey, Zeyd b. Rıfâa, Hassân b. Sâbit, Mıstah b. Üsâse, Hamne bint Cahş ve onlara yardım edenlerdir. [Ayet], zamme ve kesre ile kübrahû ve kibrahû şeklinde okunmuştur; bu da onun büyüğü demektir «١». Bunu üstlenen kimse ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan düşmanlığında ileri gitmesi, fırsatları kollaması ve kusur bulmak için yol araması sebebiyle Abdullah [b. Übey]'dir.

9784. Metin

أى يصيب كل خائض في حديث الإفك من تلك العصبة نصيبه من الإثم على مقدار خوضه. والعذاب العظيم لعبد الله، لأنّ معظم الشرّ كان منه. يحكى أن صفوان رضى الله عنه مرّ بهودجها عليه وهو في ملأ من قومه فقال: من هذه؟ فقالوا: عائشة رضى الله عنها، فقال:

Yani o topluluktan ifk hadisesine dalan herkese, daldığı ölçüde günahtan payı isabet eder. Büyük azap ise Abdullah'adır; çünkü şerrin çoğu ondan kaynaklanmıştır. Rivayet edildiğine göre Safvân radıyallâhu anh kavminden bir topluluk içindeyken Âişe'nin üzerinde bulunduğu hevdicin yanından geçti; [Abdullah]: "Bu kimdir?" dedi. "Âişe radıyallâhu anhâ" dediler. Bunun üzerine:

9785. Metin

والله ما نجت منه ولا نجا منها، وقال: امرأة نبيكم باتت مع رجل حتى أصبحت ثم جاء يقودها.

"Vallahi kadın da ondan kurtulamamıştır, o da kadından kurtulamamıştır" dedi ve: "Peygamberinizin karısı bir adamla sabaha kadar kaldı, sonra adam onu devesiyle çekip getirdi" dedi.

9786. Metin

والخطاب في قوله هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لمن ساءه ذلك من المؤمنين، وخاصة رسول الله ﷺ. وأبى بكر، وعائشة، وصفوان بن المعطل رضى الله عنهم. ومعنى كونه خيرا لهم:

{ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ } “o sizin için bir hayırdır” sözündeki hitap, müminlerden bu durumun canını sıktığı kimselere, bilhassa Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Ebû Bekir'e, Âişe'ye ve Safvân b. Muattal'a —radıyallâhu anhüm— yöneliktir. Bunun onlar için bir hayır olmasının anlamı şudur:

9787. Metin

أنهم اكتسبوا فيه الثواب العظيم، لأنه كان بلاء مبينا ومحنة ظاهرة، وأنه نزلت فيه ثماني عشرة آية كل واحدة منها مستقلة بما هو تعظيم لشأن رسول الله ﷺ، وتسلية له، وتنزيه لأم المؤمنين رضوان الله عليها، وتطهير لأهل البيت، وتهويل لمن تكلم في ذلك أو

Onların bu hadisede büyük bir mükâfat1 kazanmış olmalarıdır; zira bu, apaçık bir imtihan ve zahir bir mihnetti. Ayrıca bu hususta; her biri Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şanını yücelten, onu teselli eden, Müminlerin Annesi'ni —rıdvânullâhi aleyhâ— tenzih eden, Ehl-i Beyt'i arındıran ve bu konuda konuşan veya

9788. Metin

سمع به فلم تمجه أذناه، وعدة ألطاف للسامعين والتالين إلى يوم القيامة، وفوائد دينية، وأحكام وآداب لا تخفى على متأمليها.

bunu işitip de kulak ardı etmeyen (kulakları bunu kusup atmayan) kimseleri dehşete düşüren, kıyamet gününe kadar işitenler ve okuyanlar için birtakım ilahi lütufları, dini faydaları, tefekkür edenler için gizli kalmayacak hükümleri ve edepleri içeren müstakil on sekiz ayet inmiştir.

9789. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١٢]

[Nûr Suresi (24): Ayet 12]

9790. Metin

لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢)

{ لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢) } “Onu işittiğiniz zaman, mümin erkekler ve mümin kadınların kendileri hakkında hüsnüzanda bulunup: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi?”

9791. Metin

بِأَنْفُسِهِمْ أى بالذين منهم من المؤمنين والمؤمنات، كقوله وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ «١» وذلك نحو ما يروى أن أبا أيوب الأنصارى قال لأم أيوب: ألا ترين ما يقال؟ فقالت:

{ بِأَنْفُسِهِمْ } yani Allah Teâlâ'nın: { وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } “Kendinizi (birbirinizi) karalamayın” «١» kavlinde olduğu gibi, kendilerinden olan mümin erkekler ve mümin kadınlar hakkında [demektir]. Bu durum, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin Ümmü Eyyûb'a: "Söylenenleri görmüyor musun?" dediğinde, kadının şöyle demesi rivayetine benzer:

9792. Metin

لو كنت بدل صفوان أكنت تظن بحرمة رسول الله ﷺ سوءا؟ قال: لا. قالت:

"Sen Safvân'ın yerinde olsaydın, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in harem-i ismeti hakkında kötü bir zan besler miydin?" O da: "Hayır" dedi. Kadın dedi ki:

9793. Metin

ولو كنت أنا بدل عائشة رضى الله عنها ما خنت رسول الله ﷺ، فعائشة خير منى، وصفوان خير منك «٢» . فإن قلت: هلا قيل: لولا إذ سمعتموه ظننتم بأنفسكم خيرا وقلتم؟

"Ben de Âişe radıyallâhu anhâ'nın yerinde olsaydım Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e asla hıyanet etmezdim. Âişe benden daha hayırlıdır, Safvân da senden daha hayırlıdır." «٢» Eğer: "Niçin 'Onu işittiğiniz zaman kendiniz hakkında hüsnüzanda bulunup [bu apaçık bir iftiradır] deseydiniz ya!' denilmedi?

9794. Metin

ولم عدل عن الخطاب إلى الغيبة، وعن الضمير إلى الظاهر؟ قلت: ليبالغ في التوبيخ بطريقة الالتفات، وليصرح بلفظ الإيمان، دلالة على أن الاشتراك فيه مقتض أن لا يصدّق مؤمن على أخيه ولا مؤمنة على أختها قول غائب ولا طاعن. وفيه تنبيه على أن حق المؤمن إذا سمع قالة في أخيه، أن يبنى الأمر فيها على الظنّ لا على الشك. وأن يقول بملء فيه بناء على ظنه بالمؤمن الخير: هذا إِفْكٌ مُبِينٌ هكذا بلفظ المصرح ببراءة ساحته. كما يقول المستيقن المطلع على حقيقة الحال. وهذا من الأدب الحسن الذي قل القائم به والحافظ له، وليتك تجد من يسمع فيسكت ولا يشيع ما سمعه بأخوات.

Ve niçin iltifat yoluyla hitaptan gaibe, zamirden zahir (açık) isme dönüldü?" dersen, şöyle derim: İltifat yoluyla azarlamayı daha mübalağalı kılmak ve imana ortak olmanın, hiçbir müminin din kardeşi aleyhine ve hiçbir mümin kadının din kız kardeşi aleyhine orada bulunmayan veya dil uzatan bir kimsenin sözünü tasdik etmemesini gerektirdiğine delalet etmesi için iman lafzını açıkça zikretmek içindir. Bunda, müminin vazifesinin, din kardeşi hakkında bir dedikodu duyduğunda işi şüpheye değil hüsnüzanna dayandırması ve mümin hakkındaki hüsnüzannına dayanarak ağız dolusu: { هذا إِفْكٌ مُبِينٌ } "Bu apaçık bir iftiradır" demesi gerektiğine dair bir uyarı vardır; aynen durumun hakikatine muttali olup bundan kesin emin olan kimsenin söylediği gibi onun tertemiz olduğunu açıkça belirten bir lafızla [söylemelidir]. Bu, gereğini yapanın ve onu koruyanın pek az olduğu güzel bir edeptir. Keşke [kötü bir söz] işittiğinde susan ve işittiğini benzerleriyle yaymayan bir kimse bulabilseydin!

9795. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١٣]

[Nûr Suresi (24): Ayet 13]

9796. Metin

لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٣)

{ لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ } “Ona (bu iddiaya) dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahitleri getiremediler, artık onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” (13)12

9797. Metin

جعل الله التفصلة بين الرمي الصادق والكاذب: ثبوت شهادة الشهود الأربعة وانتفاءها، والذين رموا عائشة رضى الله عنها لم تكن لهم بينة على قولهم، فقامت عليهم الحجة وكانوا عِنْدَ اللَّهِ أى في حكمه وشريعته كاذبين. وهذا توبيخ وتعنيف للذين سمعوا الإفك فلم يجدوا في دفعه وإنكاره، واحتجاج عليهم بما هو ظاهر مكشوف في الشرع: من وجوب تكذيب القاذف بغير بينة، والتنكيل به إذا قذف امرأة محصنة من عرض نساء المسلمين، فكيف بأمّ المؤمنين الصدّيقة بنت الصدّيق حرمة رسول الله ﷺ وحبيبة حبيب الله؟

Allah Teâlâ doğru iftira (zina isnadı) ile yalan iftira arasındaki ayırt edici ölçüyü, dört şahidin şehadetinin sübut bulması yahut bulunmaması kılmıştır. Âişe radıyallâhu anhâ'ya iftira atanların ise sözlerine dair hiçbir delilleri yoktu; bu sebeple aleyhlerine hüccet ikame edilmiş ve { عِنْدَ اللَّهِ } yani O'nun hükmünde ve şeriatında yalancı olmuşlardır. Bu, iftirayı işitip de onu defetmeye ve inkâr etmeye gayret göstermeyen kimselere bir azarlama ve kınama olduğu gibi; delilsiz olarak kazifte bulunanı yalanlamanın ve Müslüman kadınlardan sıradan iffetli bir kadına iftira attığında dahi onu cezalandırmanın vacip oluşu gibi şeriatta apaçık ve aşikâr olan bir hükümle onlara karşı getirilen bir hüccettir. Kaldı ki söz konusu olan kimse Müminlerin Annesi, es-Sıddîka bintü's-Sıddîk, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in harem-i ismeti ve Allah'ın sevgilisinin sevgilisi iken bu nasıl olur?

9798. Metin

[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٤ الى ١٥]

[Nûr Suresi (24): Ayetler 14-15]

9799. Metin

وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ ما لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥)

{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ ما لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥) } “Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız yaygaradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. O vakit siz onu dillerinizle birbirinize aktarıyor ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor, bunu da önemsiz sanıyordunuz. Hâlbuki o, Allah katında pek büyüktür.”

9800. Metin

لولا الأولى للتحضيض، وهذه لامتناع الشيء لوجود غيره. والمعنى: ولولا أنى قضيت أن أتفضل عليكم في الدنيا بضروب النعم التي من جملتها الإمهال للتوبة، وأن أترحم عليكم في الآخرة بالعفو والمغفرة، لعاجلتكم بالعقاب على ما خضتم فيه من حديث الإفك. يقال: أفاض في الحديث، واندفع، وهضب، وخاض إِذْ ظرف لمسكم، أو لأفضتم تَلَقَّوْنَهُ يأخذه بعضكم من بعض. يقال: تلقى القول وتلقنه وتلقفه. ومنه قوله تعالى فَتَلَقَّى آدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِماتٍ وقرئ على الأصل: تتلقونه. وإذ تلقونه، بإدغام الذال في التاء «١» . وتلقونه، من لقيه بمعنى لقفه. وتلقونه، من إلقائه بعضهم على بعض. وتلقونه وتألقونه، من الولق والألق: وهو الكذب. وتلقونه: محكية عن عائشة رضى الله عنها، وعن سفيان: سمعت أمى تقرأ: إذ تثقفونه «٢» ، وكان أبوها يقرأ بحرف عبد الله بن مسعود رضى الله عنه. فإن قلت: ما معنى قوله بِأَفْواهِكُمْ والقول لا يكون إلا بالفم؟ قلت: معناه أن الشيء المعلوم يكون علمه في القلب، فيترجم عنه اللسان «٣» . وهذا الإفك ليس إلا قولا يجرى على ألسنتكم ويدور في أفواهكم من غير ترجمة عن علم به في القلب، كقوله تعالى يَقُولُونَ بِأَفْواهِهِمْ ما لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ،

İlk [ayetteki] "levlâ" teşvik (tahzîz) içindir; buradaki ise bir şeyin varlığı sebebiyle diğerinin engellenmesi (imtinâu şey'in li-vücûdi gayrih) içindir. Anlamı şudur: Eğer dünyada tövbe için mühlet vermeyi de içeren çeşitli nimetlerle size lütufta bulunmayı, ahirette de af ve mağfiret ile size merhamet etmeyi takdir etmiş olmasaydım, ifk hadisesine dalıp yaymanızdan ötürü sizi hemen cezalandırırdım. [Arapçada] "Efâda fi'l-hadîs" (söze daldı), "indefea" (ileri atıldı), "hadaba" (sözü döktürdü) ve "hâda" (derinlemesine daldı) denir. { إِذْ } [edatı], { لَمَسَّكُمْ } veya { أَفَضْتُمْ } fiilinin zaman zarfıdır. { تَلَقَّوْنَهُ }, onu birbirinizden alıp aktarmanızdır. [Arapçada] "Telakkâ'l-kavle", "telekkenehû" ve "telekkafehû" (sözü kapıp aldı/öğrendi) denir. Nitekim Yüce Allah'ın şu ayeti de bu köktendir: { فَتَلَقَّى آدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِماتٍ } “Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı”. Aslına uygun olarak { تَتَلَقَّوْنَهُ } şeklinde de okunmuştur. Zâl harfinin tâ harfine idğamıyla { وَإِذ تَّلَقَّوْنَهُ } 1 şeklinde de okunmuştur. Yakalamak/kapmak anlamındaki "laky" kökünden { تَلْقَوْنَهُ } şeklinde okunmuştur. Birbirine fırlatıp atmak anlamındaki "ilkâ"dan { تُلْقُونَهُ } şeklinde de okunmuştur. Yalan anlamındaki "velk" ve "elk" kökünden { تَلِقُونَهُ } ve { تَأْلِقُونَهُ } şeklinde de okunmuştur. { تَلِقُونَهُ } kıraati Âişe radıyallâhu anhâ'dan nakledilmiştir. Süfyân'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Annemin { إِذْ تَثْقَفُونَهُ } 2 şeklinde okuduğunu işittim." Onun babası Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'ın kıraatine göre okurdu. Eğer: "Söz ancak ağızla söylenebileceği hâlde O'nun { بِأَفْواهِكُمْ } “ağızlarınızla” buyurmasının anlamı nedir?" dersen, şöyle derim: Bunun anlamı; bilinen bir şeyin bilgisi kalpte bulunur, dil ise ona tercüman olur.3 Bu ifk (iftira) ise, kalpteki bir bilgiye tercüman olmaksızın sadece dillerinizde dolaşan ve ağızlarınızda yuvarlanan bir sözden ibarettir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { يَقُولُونَ بِأَفْواهِهِمْ ما لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ } “Onlar kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar”.

9801. Metin

أى: تحسبونه صغيرة وهو عند الله كبيرة موجبة «١» . وعن بعضهم أنه جزع عند الموت، فقيل له، فقال: أخاف ذنبا لم يكن منى على بال وهو عند الله عظيم. وفي كلام بعضهم: لا تقولنّ لشيء من سيئاتك حقير، فلعله عند الله نخلة وهو عندك نقير. وصفهم بارتكاب ثلاثة آثام وعلق مس العذاب العظيم بها، أحدها: تلقى الإفك بألسنتهم، وذلك أن الرجل كان يلقى الرجل فيقول له: ما وراءك؟ فيحدثه بحديث الإفك حتى شاع وانتشر فلم يبق بيت ولا ناد إلا طار فيه. والثاني: التكلم مما لا علم لهم به. والثالث: استصغارهم لذلك و «وعظيمة من العظائم.

Yani: Siz onu küçük bir günah sanıyorsunuz; hâlbuki o, Allah katında cezayı gerektiren büyük bir günahtır «١». Bir zattan rivayet edildiğine göre o, ölüm anında feryat etti; sebebi sorulunca: "Aklıma bile getirmediğim, fakat Allah katında pek büyük olan bir günahtan korkuyorum" dedi. Bazılarının kelamında şöyle geçer: "Kötülüklerinden hiçbir şey için asla 'küçüktür' deme; zira belki de o senin yanında bir hurma çekirdeği çukuru (nakîr) iken Allah katında bir hurma ağacıdır." [Allah] onları üç günah işlemekle vasfetmiş ve büyük azabın dokunmasını bunlara bağlamıştır: Birincisi: İftirayı dilleriyle birbirlerinden aktarmalarıdır; şöyle ki bir adam diğeriyle karşılaşıyor ve ona: "Ne var ne yok?" diyor, o da ona ifk hadisesini anlatıyordu; öyle ki bu yayılıp saçıldı ve içine uçup girmediği hiçbir ev ve hiçbir meclis kalmadı. İkincisi: Bilmedikleri şey hakkında konuşmalarıdır. Üçüncüsü: Bunu hafife almaları ve [hâlbuki o] en büyük günahlardan büyük bir günahtır.

9802. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١٦]

[Nûr Suresi (24): Ayet 16]

9803. Metin

وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ ما يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦)

{ وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ ما يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦) } “Onu duyduğunuz zaman: 'Bunu konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ, bu pek büyük bir iftiradır' deseydiniz ya!”

9804. Metin

فإن قلت: كيف جاز الفصل بين لولا وقلتم؟ قلت: للظروف شأن وهو تنزلها من الأشياء منزلة أنفسها لوقوعها فيها وأنها لا تنفك عنها، فلذلك يتسع فيها ما لا يتسع في غيرها.

Eğer: "Levlâ (*levlâ* / لَوْلَا) ile kultüm (*kultüm* / قُلْتُمْ) arasının [zarfla] ayrılması nasıl caiz olmuştur?" dersen, şöyle derim: Zarfın özel bir durumu vardır; o da olaylar zarfların içinde vuku bulduğu ve onlardan ayrılmadığı için zarfların olayların bizzat kendisi mesabesine inmesidir. Bu sebeple başka kelimelerde caiz olmayan genişlik zarflarda caiz olur.

9805. Metin

فإن قلت: فأىّ فائدة في تقديم الظرف حتى أوقع فاصلا؟ قلت: الفائدة فيه بيان أنه كان الواجب عليهم أن يتفادوا أوّل ما سمعوا بالإفك عن التكلم به، فلما كان ذكر الوقت أهمّ وجب التقديم. فإن قلت: فما معنى يكون، والكلام بدونه متلئب «٢» لو قيل ما لنا أن نتكلم بهذا؟

Eğer: "O halde zarfın öne geçirilip araya fasıla kılınmasındaki fayda nedir?" dersen, şöyle derim: Bundaki fayda, iftirayı ilk işittikleri anda onu konuşmaktan sakınmalarının kendilerine vacip olduğunu açıklamaktır; vaktin zikri daha mühim olunca öne geçirilmesi gerekmiştir. Eğer: "'Mâ lenâ en netekelleme bi-hâzâ' denilseydi söz onsuz da düzgün ve tam «٢» olacağı halde yekûnü (*yekûnü* / يَكُونُ) fiilinin anlamı nedir?" dersen,

9806. Metin

قلت: معناه معنى: ينبغي، ويصح أى: ما ينبغي لنا أن نتكلم بهذا. وما يصح لنا. ونحوه:

şöyle derim: Bunun anlamı yenbağî (*yenbağî* / يَنْبَغِي) 'yakışır' ve yasihhu (*yasihhu* / يَصِحُّ) 'doğru/uygun olur' anlamındadır; yani: Bunu konuşmak bize yaraşmaz, bize uygun düşmez. Şu ayet de böyledir:

9807. Metin

ما يكون لي أن أقول ما ليس لي بحق. وسُبْحانَكَ للتعجب من عظم الأمر «٣» . فإن قلت:

{ ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ } “Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz.” { سُبْحانَكَ } lafzı ise işin büyüklüğünden ötürü taaccüb (şaşkınlık ve hayret) içindir «٣». Eğer:

9808. Metin

ما معنى التعجب في كلمة التسبيح؟ قلت: الأصل في ذلك أن يسبح الله عند رؤية العجيب من صنائعه، ثم كثر حتى استعمل في كل متعجب منه أو لتنزيه الله تعالى من أن تكون حرمة نبيه ﵇ فاجرة. فإن قلت: كيف جاز أن تكون امرأة النبي كافرة كامرأة نوح ولوط، ولم يجز أن تكون فاجرة؟ قلت: لأنّ الأنبياء مبعوثون إلى الكفار ليدعوهم ويستعطفوهم،

"Tesbih kelimesinde taaccüb (hayret ve şaşkınlık) anlamı nasıl olur?" dersen, şöyle derim: Bu hususta asıl olan, Allah'ın sanat ve yaratışındaki hayret verici bir eser görüldüğünde Allah'ın tesbih edilmesidir; daha sonra bu kullanım yaygınlaşarak şaşkınlık duyulan her durum hakkında kullanılır olmuştur. Yahut [buradaki tesbih,] Yüce Allah'ı, Peygamberi'nin (aleyhisselâm) zevcesinin fâcire (iffetsiz) olmasından tenzih etmek içindir. Eğer: "Nûh ve Lût'un eşinde olduğu gibi bir peygamberin hanımının kâfir olması caiz olduğu halde, fâcire (iffetsiz) olması nasıl caiz olmaz?" dersen, şöyle derim: Çünkü peygamberler kâfirlere, onları [hak dine] davet etmek ve gönüllerini [İslam'a] ısındırmak üzere gönderilmişlerdir,

9809. Metin

فيجب أن لا يكون معهم ما ينفرهم عنهم، ولم يكن الكفر عندهم مما ينفر. وأما الكشخنة «١» فمن أعظم المنفرات.

bu sebeple yanlarında onları kendilerinden nefret ettirip kaçıracak bir şeyin bulunmaması gerekir; küfür ise o kâfirlerin nezdinde nefret ettirici bir kusur değildi. Ancak keşehanlık (deyyusluk/eşinin iffetsizliği) «١» ise nefret ettirici şeylerin en büyüğüdür.

9810. Metin

[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٧ الى ١٨]

[Nûr Suresi (24): Ayetler 17-18]

9811. Metin

يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨)

{ يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨) } “Eğer mümin kimseler iseniz, Allah bir daha bunun benzerine asla dönmemenizi size öğütlüyor. Allah size ayetleri açıklıyor. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”

9812. Metin

أى كراهة أَنْ تَعُودُوا أو في أن تعودوا، من قولك: وعظت فلانا في كذا فتركه.

Yani bir daha dönmenizi kerih gördüğü için { أَنْ تَعُودُوا } yahut [böyle bir şeye] dönmeniz hususunda [size öğüt verir ki bu da]; senin: 'Falancaya şu hususta vaaz ettim, o da onu bıraktı' demen kabilindendir.

9813. Metin

وأبدهم ما داموا أحياء مكلفين. وإِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فيه تهييج لهم ليتعظوا، وتذكير بما يوجب ترك العود، وهو اتصافهم بالإيمان الصادّ عن كل مقبح، ويبين الله لكم الدلالات على علمه وحكمته بما ينزل عليكم من الشرائع، ويعلمكم من الآداب الجميلة، ويعظكم به من المواعظ الشافية، والله عالم بكل شيء، فاعل لما يفعله بدواعى الحكمة.

Onların ebedi ise hayatta ve mükellef oldukları müddetçedir. { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer mümin kimseler iseniz” ifadesinde, öğüt almaları için onları harekete geçirme ve tekrardan vazgeçmeyi gerektiren şeye bir hatırlatma vardır ki o da her çirkin şeyden alıkoyan imanla vasıflanmış olmalarıdır. Allah, üzerinize indirdiği şeriatlar, size öğrettiği güzel edepler ve size verdiği şifa verici öğütlerle ilmine ve hikmetine olan delilleri size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, yaptığını hikmetin gerektirdiği sebeplerle yapandır.

9814. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ١٩]

[Nûr Suresi (24): Ayet 19]

9815. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (١٩)

{ إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (١٩) } “İman edenler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenler var ya, dünyada da ahirette de onlar için can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.”

9816. Metin

المعنى: يشيعون الفاحشة عن قصد إلى الإشاعة، وإرادة ومحبة لها، وعذاب الدنيا الحدّ، ولقد ضرب رسول الله ﷺ عبد الله بن أبىّ وحسانا ومسطحا، وقعد صفوان لحسان فضربه ضربة بالسيف، وكفّ بصره. وقيل: هو المراد بقوله وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما في القلوب من الأسرار والضمائر وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ يعنى أنه قد علم محبة من أحب الإشاعة، وهو معاقبة عليها.

Anlamı şudur: Onlar hayasızlığı, yaymayı kastederek, bunu arzulayarak ve severek yayarlar. Dünyadaki azap ise had cezasıdır. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Abdullah b. Übey'e, Hassân'a ve Mıstah'a had vurmuştur. Safvân da Hassân'ı pusuya düşürüp ona kılıçla bir darbe vurmuş ve gözünü kör etmiştir. Şu kavil ile kastedilenin de bu olduğu söylenmiştir: { وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ } “Onlardan [iftiranın] büyüğünü üstlenen kimse...” { وَاللَّهُ يَعْلَمُ } “Allah bilir”, kalplerdeki sırları ve vicdanları bilir, { وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ } “siz ise bilmezsiniz”; yani O, [hayasızlığın] yayılmasını seven kimsenin sevgisini bilmiştir ve bundan ötürü onu cezalandıracaktır.

9817. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٢٠]

[Nûr Suresi (24): Ayet 20]

9818. Metin

وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠)

{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠) } “Ya Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı ve Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı!”

9819. Metin

وكرّر المنة بترك المعاجلة بالعقاب، حاذفا جواب لولا كما حذفه ثمة. وفي هذا التكرير مع حذف الجواب مبالغة عظيمة، وكذلك في التوّاب والرءوف والرحيم.

Daha önce yaptığı gibi levlâ (*levlâ* / لَوْلَا) edatının cevabını hazfederek cezayı çarçabuk vermeyip erteleme lütfunu tekrarlamıştır. Cevabın hazfedilmesiyle birlikte bu tekrarda büyük bir mübalağa vardır; et-Tevvâb, er-Raûf ve er-Rahîm isimlerinde de aynı şekilde [mübalağa] vardır.

9820. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٢١]

[Nûr Suresi (24): Ayet 21]

9821. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١)

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١) } “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, hakkıyla bilendir.”

9822. Metin

الفحشاء والفاحشة: ما أفرط قبحه. قال أبو ذؤيب:

Fahşâ (الْفَحْشَاء) ve fâhişe (الْفَاحِشَة), çirkinliği aşırıya varan şeydir.1 Ebû Züeyb şöyle demiştir:

9823. Metin

ضرائر حرمىّ تفاحش غارها «١»

Darâiru harmiyyin tefâhışe gâruhâ «١»

9824. Metin

أى: أفرطت غيرتها. والمنكر: ما تنكره النفوس فتنفر عنه ولا ترتضيه. وقرئ: خطوات، بفتح الطاء وسكونها. وزكى بالتشديد، والضمير لله تعالى، ولولا أنّ الله تفضل عليكم بالتوبة الممحصة، لما طهر منكم أحد آخر الدهر من دنس إثم الإفك، ولكن الله يطهر التائبين بقبول توبتهم إذا محضوها، وهو سَمِيعٌ لقولهم عَلِيمٌ بضمائرهم وإخلاصهم.

Yani: Kıskançlığı aşırıya vardı [demektir]. Münker (*el-münker* / الْمُنْكَر) ise nefislerin inkâr edip uzaklaştığı ve razı olmadığı şeydir. Hutuvât (*hutuvât* / خُطُوَات), tı harfinin fethası ve sükûnu ile de okunmuştur. Zekkâ (*zekkâ* / زَكَّى) şeddeli olarak okunmuştur ve zamir Allah Teâlâ'ya aittir; yani eğer Allah arındırıcı tövbeyle size lütufta bulunmasaydı, ebediyen hiçbiriniz ifk günahının pisliğinden arınamazdı. Fakat Allah, tövbelerini halis kıldıklarında tövbelerini kabul etmek suretiyle tövbe edenleri tertemiz kılar. O, onların sözlerini hakkıyla işitendir { سَمِيعٌ }, içlerini ve ihlaslarını çok iyi bilendir { عَلِيمٌ }.

9825. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٢٢]

[Nûr Suresi (24): Ayet 22]

9826. Metin

وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢)

{ وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢) } “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemeye yemin etmesinler. Affetsinler, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

9827. Metin

وهو من ائتلى إذا حلف: افتعال من الألية. وقيل: من قولهم: ما ألوت جهدا، إذا لم تدخر منه شيئا. ويشهد للأول قراءة الحسن: ولا يتأل. والمعنى: لا يحلفوا على أن لا يحسنوا إلى المستحقين للإحسان. أو لا يقصروا في أن يحسنوا إليهم وإن كانت بينهم وبينهم شحناء لجناية اقترفوها، فليعودوا عليهم بالعفو والصفح، وليفعلوا بهم مثل ما يرجون أن يفعل بهم ربهم، مع كثرة خطاياهم وذنوبهم، نزلت في شأن مسطح وكان ابن خالة أبى بكر الصدّيق رضى الله عنهما، وكان فقيرا من فقراء المهاجرين، وكان أبو بكر ينفق عليه، فلما فرط منه ما فرط:

Bu kelime, yemin etti anlamındaki i'telâ (*i'telâ* / اِئْتَلَى) fiilinden gelir ki eliyye (*el-eliyye* / الْأَلِيَّة) lafzından iftiâl babıdır. Bir şeyden hiçbir şey esirgemediğinde söylenen: 'Mâ elevtü cehden' sözünden türediği de söylenmiştir. Hasan'ın 've lâ yete'el' şeklindeki kıraati birinci görüşe şahittir. Anlamı şudur: İhsana layık olan kimselere ihsanda bulunmamaya yemin etmesinler; yahut işledikleri bir cürüm sebebiyle aralarında kin bulunsa dahi onlara ihsanda bulunmakta kusur etmesinler; bilakis affedip bağışlasınlar ve hata ve günahlarının çokluğuna rağmen Rablerinin kendilerine muamele etmesini umdukları gibi onlar da o kimselere öyle muamele etsinler. [Bu ayet], Ebû Bekir es-Sıddîk —radıyallâhu anhümâ—'ın teyzesinin oğlu, Muhacirlerin fakirlerinden olan ve Ebû Bekir'in nafakasını karşıladığı Mıstah hakkında inmiştir. Kendisinden sadır olan hata sadır olunca:

9828. Metin

آلى أن لا ينفق عليه، وكفى به داعيا إلى المجاملة وترك الاشتغال بالمكافأة للمسىء. ويروى أنّ رسول الله ﷺ قرأها على أبى بكر، فقال: بلى أحب أن يغفر الله لي، ورجع إلى مسطح نفقته وقال: والله لا أنزعها أبدا. وقرأ أبو حيوة وابن قطيب: أن تؤتوا، بالتاء على الالتفات. ويعضده قوله أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ.

[Ebû Bekir] ona artık nafaka vermeyeceğine yemin etti. Bu [ayet], kötülük yapana karşılık vermekle meşgul olmayı terk edip güzel muamelede bulunmaya davet edici bir uyarıcı olarak yeterlidir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti Ebû Bekir'e okudu; o da: "Evet, Allah'ın beni bağışlamasını elbette isterim" dedi ve Mıstah'a nafakasını yeniden bağladı ve: "Vallahi bunu ondan ebediyen kesmeyeceğim" dedi. Ebû Hayve ve İbn Kuteyb, iltifata binaen tâ ile 'en tü'tû' şeklinde okumuşlardır. { أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ } “Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz?” kavli de bunu desteklemektedir.

9829. Metin

[سورة النور (٢٤) : آية ٢٣]

[Nûr Suresi (24): Ayet 23]

9830. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣)

{ إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣) } “Şüphesiz ki habersiz, iffetli ve mümin kadınlara iftira atanlar dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.”

9831. Metin

الْغافِلاتِ السليمات الصدور، النقيات القلوب، اللاتي ليس فيهن دهاء ولا مكر،

el-Gâfilât (الْغافِلاتِ); göğüsleri (içleri) selim, kalpleri tertemiz, kendilerinde kurnazlık ve hile bulunmayan [kadınlar demektir]1,

9832. Metin

لأنهنّ لم يجربن الأمور ولم يرزن الأحوال، فلا يفطنّ لما تفطن له المجربات العرافات. قال:

zira onlar işleri tecrübe etmemiş ve durumları sınamamışlardır; bu yüzden tecrübeli ve kurnaz kadınların farkına vardığı şeylerin farkına varmazlar. Şair şöyle demiştir:

9833. Metin

ولقد لهوت بطفلة ميّالة … بلهاء تطلعني على أسرارها «١»

Ve lekad lehevtü bi-tıfletin meyyâletin … belhâe tutliunî alâ esrârihâ «١»

9834. Metin

وكذلك البله من الرجال في قوله ﵊ «أكثر أهل الجنة البله» .

Erkeklerden saf/temiz kalpli olanlar da Peygamber —aleyhisselâm—'ın şu kavlindeki gibidir: «Cennet ehlinin çoğu saf (temiz kalpli/kötülük bilmeyen) kimselerdir».

9835. Metin

[سورة النور (٢٤) : الآيات ٢٤ الى ٢٥]

[Nûr Suresi (24): Ayetler 24-25]

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.