Rûm Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11580. Metin

مكية، إلا آية ١٧ فمدنية وآياتها ٦٠ [نزلت بعد الانشقاق] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

17. ayet hariç Mekkîdir; o Medenîdir. Âyetleri 60'tır. [İnşikâk'tan sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

11581. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١ الى ٥]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 1-5]

11582. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

11583. Metin

الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤)

{ الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. (1) Rumlar yenilgiye uğratıldı, (2) [Araplara] en yakın yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından galip geleceklerdir, (3) Birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. O gün müminler sevinecektir, (4)”

11584. Metin

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥)

{ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥) } “Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (5)”

11585. Metin

القراءة المشهورة الكثيرة غُلِبَتِ بضم الغين. وسيغلبون بفتح الياء. والأرض: أرض العرب، لأن الأرض المعهودة عند العرب أرضهم. والمعنى: غلبوا في أدنى أرض العرب منهم وهي أطراف الشام. أو أراد أرضهم، على إنابة اللام مناب المضاف إليه، أى: في أدنى أرضهم إلى عدوّهم. قال مجاهد: هي أرض الجزيرة، وهي أدنى أرض الروم إلى فارس. وعن ابن عباس رضى الله عنهما: الأردن وفلسطين. وقرئ: في أدانى الأرض. والبضع ما بين الثلاث إلى العشر عن الأصمعى. وقيل: احتربت الروم وفارس بين أذرعات وبصرى، فغلبت فارس الروم، فبلغ الخبر مكة فشق على النبي ﷺ والمسلمين «١» ، لأن فارس مجوس لا كتاب لهم والروم أهل الكتاب، وفرح المشركون وشمتوا وقالوا: أنتم والنصارى أهل الكتاب، ونحن وفارس أميون، وقد ظهر إخواننا على إخوانكم، ولنظهرنّ نحن عليكم، فنزلت. فقال لهم

Meşhur ve yaygın kıraat, ğayn harfinin dammesiyle { غُلِبَتِ }, yâ harfinin fethasıyla { سَيَغْلِبُونَ } şeklindedir. { الْأَرْضِ } (el-ard) kelimesinden maksat, Arapların yurdudur; zira Araplar nezdinde bilinen yer kendi yurtlarıdır. Anlamı şudur: [Rumlar] Arapların yurdunun kendilerine en yakın olan kısmında, yani Şam'ın uç bölgelerinde yenilgiye uğratıldılar. Yahut el- (ال) takısının muzâfun ileyhin yerine geçmesiyle [Rumların] kendi yurtları kastedilmiştir; yani [Rumların] düşmanlarına en yakın olan topraklarında [yenildiler]. Mücâhid şöyle demiştir: "Burası Cezîre toprağıdır; orası da Rumların Farslara en yakın toprağıdır." İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan ise [bunun] Ürdün ve Filistin [olduğu rivayet edilmiştir]. { فِي أَدَانِي الْأَرْضِ } şeklinde de okunmuştur. Asmaî'den [nakledildiğine göre] bid' (بِضْع) üç ile on arasıdır. Şöyle de denilmiştir: Rumlar ile Farslar, Ezriât ve Busrâ arasında savaştılar; Farslar Rumlara galip geldi. Bu haber Mekke'ye ulaşınca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve Müslümanlara ağır geldi1; çünkü Farslar kendilerine ait bir kitabı olmayan Mecûsîlerdi, Rumlar ise Ehl-i Kitap idi. Müşrikler ise sevindiler, [Müslümanların] bu durumuna sevinip alay ettiler ve: "Siz de Hristiyanlar da Ehl-i Kitapsınız, biz ve Farslar ise ümmîyiz. Kardeşlerimiz sizin kardeşlerinize galip geldi, biz de mutlaka size galip geleceğiz" dediler. Bunun üzerine [bu ayetler] indi. Onlara...

11586. Metin

أبو بكر رضى الله عنه: لا يقرّر الله أعينكم، فو الله لتظهرنّ الروم على فارس بعد بضع سنين فقال له أبى بن خلف. كذبت يا أبا فصيل، اجعل بيننا أجلا أنا حبك عليه. والمناحبة: المراهنة فناحبه على عشر قلائص من كل واحد منهما، وجعلا الأجل ثلاث سنين، فأخبر أبو بكر رضى الله عنه رسول الله ﷺ فقال: البضع ما بين الثلاث إلى التسع، فزايده في الخطر ومادّه في الأجل. فجعلاها مائة قلوص إلى تسع سنين. ومات أبىّ من جرح رسول الله، وظهرت الروم على فارس يوم الحديبية، وذلك عند رأس سبع سنين. وقيل: كان النصر يوم بدر للفريقين، فأخذ أبو بكر الخطر من ذرية أبى، وجاء به إلى رسول الله ﷺ فقال: تصدّق به. وهذه الآية من الآيات البينة الشاهدة على صحة النبوّة، وأن القرآن من عند الله لأنها إنباء عن علم الغيب الذي لا يعلمه إلا الله. وقرئ: غلبهم، بسكون اللام. والغلب والغلب.

Ebû Bekir radıyallâhu anh şöyle dedi: 'Allah gözlerinizi aydın etmesin! Vallahi birkaç yıl sonra Rumlar Farslara mutlaka galip gelecektir.' Übey b. Halef ona: 'Yalan söyledin ey Ebû Fasîl! Aramızda bir süre belirle, seninle bahse gireyim' dedi. Münâhabe (المناحبة) bahse girmek demektir. Bunun üzerine her birinden on genç deve karşılığında bahse girdi ve süreyi üç yıl olarak belirlediler. Ebû Bekir radıyallâhu anh durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verince şöyle buyurdu: 'Bıd', üç ile dokuz arasıdır; öyleyse bahsi artır ve süreyi uzat.' Bunun üzerine süreyi dokuz yıla, [bahsi de] yüz deveye çıkardılar. Übey, Resûlullah'ın açtığı yaradan öldü. Rumlar, Farslara Hudeybiye günü galip geldiler; bu da yedinci yılın başındaydı. Bir rivayete göre ise zafer Bedir günü her iki taraf için [eşzamanlı] gerçekleşti. Ebû Bekir bahsi Übey'in vârislerinden aldı ve onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e getirdi. O da: 'Onu sadaka olarak ver' buyurdu. Bu ayet, peygamberliğin sıhhatine ve Kur'an'ın Allah katından olduğuna tanıklık eden apaçık ayetlerdendir; çünkü ancak Allah'ın bilebileceği gayb ilminden bir haberdir. { غَلَبِهِمْ } kelimesi lâm'ın sükûnuyla da okunmuştur. { الغَلَب } ve { الغَلْب }

11587. Metin

مصدران كالجلب والجلب، والحلب والحلب. وقرئ: غلبت الروم، بالفتح. وسيغلبون، بالضم. ومعناه أن الروم غلبوا على ريف الشام وسيغلبهم المسلمون في بضع سنين. وعند انقضاء هذه المدّة أخذ المسلمون في جهاد الروم، وإضافة غلبهم تختلف باختلاف القراءتين، فهي في إحداهما إضافة المصدر إلى المفعول. وفي الثانية إضافته إلى الفاعل. ومثالهما مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْراجُهُمْ، وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ. فإن قلت: كيف صحت المناحبة وإنما هي قمار؟ قلت: عن قتادة ﵀ أنه كان ذلك قبل تحريم القمار. ومن مذهب أبى حنيفة ومحمد: أن العقود الفاسدة من عقود الربا وغيرها جائزة في دار الحرب بين المسلمين والكفار. وقد احتجا على صحة ذلك بما عقده أبو بكر بينه وبين أبىّ بن خلف مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ أى في أوّل الوقتين وفي آخرهما حين غلبوا وحين يغلبون، كأنه قيل: من قبل كونهم غالبين، وهو وقت كونهم مغلوبين. ومن بعد كونهم مغلوبين، وهو وقت كونهم غالبين، يعنى أن كونهم مغلوبين أوّلا وغالبين آخرا ليس إلا بأمر الله وقضائه وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُداوِلُها بَيْنَ النَّاسِ وقرئ: من قبل ومن بعد، على الجرّ من غير تقدير مضاف إليه واقتطاعه. كأنه قيل: قبلا وبعدا، بمعنى أوّلا وآخرا وَيَوْمَئِذٍ ويوم تغلب الروم على فارس ويحل ما وعده الله ﷿ من غلبتهم يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ وتغليبه من له كتاب على من لا كتاب له. وغيظ من شمت بهم من كفار مكة. وقيل:

{ الجَلَب } ve { الجَلْب } ile { الحَلَب } ve { الحَلْب } gibi iki mastardır. { غَلَبَتِ الرُّومُ } fetha ile, { وَسَيُغْلَبُونَ } damme ile de okunmuştur. Bunun anlamı: Rumlar Şam kırsalına galip geldiler, birkaç yıl içinde de Müslümanlar onlara galip gelecektir. Bu süre sona erdiğinde Müslümanlar Rumlarla cihada başladılar. { غَلَبِهِمْ } ifadesindeki tamlama iki kıraate göre farklılık gösterir: Birinde mastarın mef'ûle izafeti, ikincisinde ise fâile izafetidir. Bunların örneği: { مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْراجُهُمْ } “onların çıkarılması size haram kılınmıştır” ve { وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ } “Allah vaadinden asla dönmez” ayetleridir. Eğer: 'Münâhabe bir kumar olduğuna göre nasıl sahih olmuştur?' dersen; derim ki: Katâde rahmetullâhi aleyh'ten rivayet edildiğine göre bu, kumarın haram kılınmasından önceydi. Ebû Hanîfe ve Muhammed'in mezhebine göre ise, fâsit akitler -faiz akitleri ve diğerleri- dârülharpte Müslümanlar ile kâfirler arasında caizdir. Onlar bunun sıhhatine Ebû Bekir'in Übey b. Halef ile yaptığı akdi delil göstermişlerdir. { مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ } yani iki vaktin başında ve sonunda; yenildikleri ve yenecekleri vakitte. Sanki: Galip gelmelerinden önce -ki yenildikleri vakittir- ve yenilmelerinden sonra -ki galip geldikleri vakittir- denilmiş gibidir. Yani onların önce yenilmeleri, sonra galip gelmeleri ancak Allah'ın emri ve takdiri iledir: { وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُداوِلُها بَيْنَ النَّاسِ } “Biz o günleri insanlar arasında döndürüp dururuz”. { مِنْ قَبْلِ وَمِنْ بَعْدِ } şeklinde, muzafun ileyh takdir edilmeksizin ve kesilmeksizin cer ile de okunmuştur. Sanki önce ve sonra anlamında { قَبْلاً وَبَعْداً } denilmiş gibidir. { وَيَوْمَئِذٍ } Rumların Farslara galip geldiği ve Allah Teâlâ'nın vaat ettiği onların galibiyeti vuku bulduğu gün { يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ } müminler, Allah'ın yardımıyla ve kitabı olanı kitabı olmayana galip kılmasıyla ve Mekke kâfirlerinden kendileriyle alay edenlerin öfkelenmesiyle sevinirler. Şöyle de denilmiştir:

11588. Metin

نصر الله: هو إظهار صدق المؤمنين فيما أخبروا به المشركين من غلبة الروم وقيل نصر الله. أنه ولى بعض الظالمين بعضا وفرق بين كلمهم، حتى تفانوا وتناقصوا، وفل «١» هؤلاء شوكة هؤلاء وفي ذلك قوّة للإسلام. وعن أبى سعيد الخدري: وافق ذلك يوم بدر، وفي هذا اليوم نصر المؤمنون وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ينصر عليكم تارة وينصركم أخرى.

Allah'ın yardımı [ifadesi]; Rumların galip geleceğine dair müşriklere haber verdikleri hususta müminlerin doğruluğunu ortaya çıkarmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın yardımı; zalimlerin bir kısmını diğerine musallat kılması, aralarındaki birliği bozması, nihayetinde birbirlerini tüketip sayıca azalmaları ve şunların bunların gücünü kırmasıdır1; zira bunda İslâm için bir kuvvet vardır. Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre: Bu [hadise] Bedir gününe denk gelmiş ve o gün müminler zafere erdirilmiştir. { وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ } “O, Azîz'dir (mutlak güç sahibidir), Rahîm'dir (çok merhametlidir)”; kimi zaman aleyhinize yardım eder, kimi zaman da sizin lehinize yardım eder.

11589. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٦ الى ٧]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 6-7]

11590. Metin

وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غافِلُونَ (٧)

{ وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غافِلُونَ (٧) } “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden asla caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. (6) Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler; ahiretten ise büsbütün habersizdirler. (7)”

11591. Metin

وَعْدَ اللَّهِ مصدر مؤكد، كقولك: لك علىّ ألف درهم عرفا، لأنّ معناه: أعترف لك بها اعترافا، ووعد الله ذلك وعدا، لأنّ ما سبقه في معنى وعد. ذمّهم الله ﷿ بأنهم عقلاء في أمور الدنيا، بله في أمر الدين، وذلك أنهم كانوا أصحاب تجارات ومكاسب. وعن الحسن.

{ وَعْدَ اللَّهِ } pekiştirici bir mastardır (mef'ûl-i mutlak); tıpkı senin 'Bunu itiraf ederek sana borcum bin dirhemdir' demen gibidir; çünkü bunun anlamı: 'Bunu sana tam bir itirafla itiraf ediyorum' demektir. [Burada da] 'Allah bunu kesin bir vaatle vaat etti' [demektir]; çünkü öncesindeki ifade vaat anlamındadır. Allah Teâlâ onları, dünya işlerinde akıllı olup din konusunda ise ahmak olmakla yermiştir; zira onlar ticaret ve kazanç ehli idiler. Hasan'dan [rivayet edildiğine göre]:

11592. Metin

بلغ من حذق أحدهم أنه يأخذ الدرهم فينقره بإصبعه، فيعلم أرديء هو أم جيد. وقوله يَعْلَمُونَ بدل من قوله لا يَعْلَمُونَ وفي هذا الإبدال من النكتة أنه أبدله منه، وجعله بحيث يقوم مقامه ويسدّ مسدّه، ليعلمك أنه لا فرق بين عدم العلم الذي هو الجهل، وبين وجود العلم الذي لا يتجاوز الدنيا. وقوله ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا يفيد أن للدنيا ظاهرا وباطنا، فظاهرها ما يعرفه الجهال من التمتع بزخارفها والتنعم «١» بملاذها. وباطنها وحقيقتها أنها مجاز إلى الآخرة: يتزود منها إليها بالطاعة والأعمال الصالحة. وفي تنكير الظاهر: أنهم لا يعلمون إلا ظاهرا واحدا من جملة الظواهر. و «هم» الثانية يجوز أن يكون مبتدأ. وغافِلُونَ خبره، والجملة خبر «هم» الأولى، وأن يكون تكريرا للأولى، وغافلون خبر الأولى. وأية كانت فذكرها مناد على أنهم معدن الغفلة عن الآخرة ومقرّها ومعلمها، وأنها منهم تنبع وإليهم ترجع.

Onlardan birinin mahareti o dereceye varmıştı ki, dirhemi alır parmağıyla vurur, onun kalitesiz mi yoksa iyi mi olduğunu anlardı. { يَعْلَمُونَ } ifadesi, { لا يَعْلَمُونَ } ifadesinden bedeldir. Bu bedel yapmada şöyle bir nükte vardır: Onu onun yerine koymuş ve onun yerine kaim kılmıştır ki, cehalet demek olan ilimsizlik ile dünyayı aşmayan ilmin varlığı arasında hiçbir fark olmadığını sana bildirsin. { ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا } sözü, dünyanın bir zahiri (görüneni) ve bir de bâtını (iç yüzü) olduğunu ifade eder. Zahiri, cahillerin bildiği süslerinden faydalanmak ve lezzetleriyle nimetlenmektir «١». Bâtını ve hakikati ise ahirete bir geçit olmasıdır: İtaat ve salih amellerle ondan ahirete azık toplanır. { ظاهِراً } kelimesinin nekre (belirsiz) kılınmasında şu vardır: Onlar var olan zahirlerin tamamından sadece tek bir zahiri bilirler. İkinci { هُمْ } zamirinin mübteda, { غافِلُونَ } kelimesinin onun haberi olması ve cümlenin ilk { هُمْ } zamirinin haberi olması caizdir; yahut birinciyi pekiştiren bir tekrar olup { غافِلُونَ } kelimesinin birincinin haberi olması da caizdir. Hangisi olursa olsun, bunun zikredilmesi onların ahiretten gafletin menbaı, karargâhı ve durağı olduğunu, gafletin onlardan çıkıp yine onlara döndüğünü haykırmaktadır.

11593. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٨]

[Rûm Suresi (30), Âyet 8]

11594. Metin

أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ لَكافِرُونَ (٨)

{ أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ لَكافِرُونَ (٨) } “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. (8)”

11595. Metin

فِي أَنْفُسِهِمْ يحتمل أن يكون ظرفا، كأنه قيل: أو لم يحدثوا التفكر في أنفسهم، أى:

{ فِي أَنْفُسِهِمْ } ifadesinin zarf olması muhtemeldir; sanki: 'Kendi içlerinde düşünmeyi meydana getirmediler mi?' yani:

11596. Metin

في قلوبهم الفارغة من الفكر، والتفكر لا يكون إلا في القلوب، ولكنه زيادة تصوير لحال المتفكرين، كقولك: اعتقده في قلبك وأضمره في نفسك، وأن يكون صلة للتفكر، كقولك:

düşünceden yoksun kalplerinde [düşünmediler mi?] denilmiş gibidir. Zira tefekkür ancak kalplerde olur; fakat bu, düşünenlerin halini daha fazla tasvir etmek içindir; tıpkı senin 'Bunu kalbine yerleştir ve içinde gizle' demen gibidir. Yahut tefekküre müteallik (bağlantılı) olması da muhtemeldir; tıpkı senin:

11597. Metin

تفكر في الأمر وأجال فيه فكره. وما خَلَقَ متعلق بالقول المحذوف، معناه: أو لم يتفكروا فيقولوا هذا القول. وقيل: معناه: فيعلموا، لأنّ في الكلام دليلا عليه إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى

‘Mesele hakkında düşündü ve onda fikrini gezdirdi’ demen gibidir. { وَمَا خَلَقَ } [ifadesi], hazfedilmiş bir söze mütealliktir (bağlıdır); manası: ‘Düşünüp de bu sözü söylemediler mi?’ [demektir]. Şöyle de denilmiştir: Manası: ‘[Düşünüp de] bilsinler diye’ [demektir];1 zira kelâmda buna bir delil vardır. { إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى } “ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için [yaratmıştır]”

11598. Metin

أى ما خلقها باطلا وعبثا بغير غرض صحيح وحكمة بالغة، ولا لتبقى خالدة: وإنما خلقها مقرونة بالحق مصحوبة بالحكمة، وبتقدير أجل مسمى لا بد لها من أن تنتهي إليه، وهو قيام الساعة ووقت الحساب والثواب والعقاب. ألا ترى إلى قوله تعالى أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنا لا تُرْجَعُونَ كيف سمى تركهم غير راجعين إليه عبثا. والباء في قوله إِلَّا بِالْحَقِّ مثلها في قولك: دخلت عليه بثياب السفر، واشترى الفرس بسرجه ولجامه، تريد: اشتراه وهو ملتبس بالسرج واللجام، غير منفك عنهما. وكذلك المعنى ما خلقها إلا وهي ملتبسة بالحق مقترنة به، فإن قلت: إذا جعلت فِي أَنْفُسِهِمْ صلة للتفكر، فما معناه؟ قلت: معناه: أو لم يتفكروا في أنفسهم التي هي أقرب إليهم من غيرها من المخلوقات، وهم أعلم وأخبر بأحوالها منهم بأحوال ما عداها، فتدبروا ما أودعها الله ظاهرا وباطنا من غرائب الحكم الدالة على التدبير دون الإهمال وأنه لا بد لها من انتهاء إلى وقت يجازيها فيه الحكم الذي دبر أمرها على الإحسان إحسانا وعلى الإساءة مثلها، حتى يعلموا عند ذلك أن سائر الخلائق كذلك أمرها جار على الحكمة والتدبير وأنه لا بد لها من الانتهاء إلى ذلك الوقت، والمراد بلقاء ربهم: الأجل المسمى.

Yani [Allah] onları bâtıl ve boş yere, doğru bir amaç ve üstün bir hikmet olmaksızın, ebediyen kalıcı olsunlar diye yaratmadı; aksine onları hakka bitişik, hikmetle birlikte ve mutlaka kendisine ulaşacakları belirlenmiş bir ecel takdiriyle yarattı ki, o da kıyametin kopması, hesap, mükâfat ve ceza vaktidir. Allah Teâlâ'nın: { أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنا لا تُرْجَعُونَ } “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” buyruğuna baksana; onların O'na döndürülmeksizin bırakılmalarını nasıl abes (boşuna) olarak isimlendirmiştir! { إِلَّا بِالْحَقِّ } ifadesindeki bâ harfi, tıpkı senin: 'Onun yanına yolculuk elbiseleriyle girdim' ve 'Atı eyeri ve gemiyle satın aldı' demendeki gibidir; yani: Onu eyer ve gemden ayrılmamış, bunlarla iç içe halde satın aldı demektir. Aynı şekilde anlam: [Allah] onları ancak hakka bürünmüş ve onunla kenetlenmiş olarak yarattı demektir. Eğer: '{ فِي أَنْفُسِهِمْ } ifadesini tefekküre müteallik kılarsan anlamı ne olur?' dersen; derim ki: Anlamı şudur: Kendilerine diğer yaratılmışlardan daha yakın olan, hallerini başkalarının hallerinden daha iyi bildikleri kendi nefisleri üzerinde düşünmediler mi? Allah'ın onların zahirine ve bâtınına yerleştirdiği, başıboş bırakılmayıp bir tedbire delalet eden eşsiz hikmetleri düşünüp taşınmadılar mı? Ve bu nefislerin, işlerini düzenleyen Hâkim'in iyiliğe iyilikle, kötülüğe de misliyle karşılık vereceği bir vakte mutlaka ulaşması gerektiğini [anlamadılar mı]? Tâ ki bunun sonucunda diğer bütün yaratılmışların durumunun da hikmet ve tedbire göre cereyan ettiğini ve mutlaka o vakte ulaşacağını bilsinler. Rablerine kavuşmaktan maksat ise: Belirlenmiş eceldir.

11599. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٩]

[Rûm Suresi (30), Âyet 9]

11600. Metin

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوها أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩)

{ أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوها أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩) } “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler; toprağı altüst etmişler ve onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. (9)”

11601. Metin

أَوَلَمْ يَسِيرُوا تقرير لسيرهم في البلاد ونظرهم إلى آثار المدمّرين من عاد وثمود وغيرهم من الأمم العاتية، ثم أخذ يصف لهم أحوالهم وأنهم كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثارُوا الْأَرْضَ وحرثوها قال الله تعالى لا ذَلُولٌ تُثِيرُ الْأَرْضَ وقيل لبقر الحرث: المثيرة. وقالوا: سمى ثورا لإثارته الأرض وبقرة، لأنها تبقرها أى تشقها وَعَمَرُوها يعنى أولئك المدمّرون أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها من عمارة أهل مكة. وأهل مكة: أهل واد غير ذى زرع، ما لهم إثارة الأرض أصلا، ولا عمارة لها رأسا فما هو إلا تهكم بهم، وبضعف حالهم في دنياهم، لأنّ معظم ما يستظهر به أهل الدنيا ويتباهون به أمر الدهقنة «١» ، وهم أيضا ضعاف القوى، فقوله كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً أى عاد وثمود وأضرابهم من هذا القبيل، كقوله أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وإن كان هذا أبلغ، لأنه خالق القوى والقدر. فما كان تدميره إياهم ظلما لهم، لأنّ حاله منافية للظلم، ولكنهم ظلموا أنفسهم حيث عملوا ما أوجب تدميرهم.

{ أَوَلَمْ يَسِيرُوا } “Yeryüzünde dolaşmadılar mı?” ifadesi, onların beldelerde gezip dolaştıklarını, Âd, Semûd ve diğer azgın ümmetlerden helak edilenlerin kalıntılarına baktıklarını ikrar ettirmedir (takrir). Ardından [Allah Teâlâ], onların durumlarını ve { كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “onların kendilerinden daha güçlü olduklarını” ve { وَأَثارُوا الْأَرْضَ } “toprağı altüst ettiklerini”, yani sürdüklerini anlatmaya başlamıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { لا ذَلُولٌ تُثِيرُ الْأَرْضَ } “O, toprağı sürmek için boyunduruk altına alınmamış [uysal bir sığırdır].” Çift süren sığıra da el-müsîre (toprağı altüst eden) denilmiştir. Ayrıca toprağı altüst edip sürdüğü için ök söze sevr (ثَوْر), toprağı yarıp açtığı (şakkettiği) için de ineğe bakara (بَقَرَة) dendiğini söylemişlerdir. { وَعَمَرُوها } “Ve onu imar ettiler” yani helak edilen o kavimler, { أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها } “onların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi”; yani Mekkelilerin imar ettiğinden daha fazlasını yapmışlardı. Mekkeliler ise “ekinsiz bir vadinin” halkıdır; onların ne toprağı sürme imkânı ne de onu baştan başa imar etme durumları vardır. Dolayısıyla bu ifade, onlarla ve dünyalık durumlarının zayıflığıyla bir alaydan (tehekkümden) ibarettir. Çünkü dünya ehlinin arkasına yaslandığı ve kendisiyle övündüğü en önemli şey ziraat ve toprak sahipliği (dehkanlık)1 işidir. Aynı zamanda onlar güç bakımından da zayıftırlar. Dolayısıyla { كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Onlar kendilerinden daha güçlü idiler” ifadesi -ki [kastedilen] Âd, Semûd ve benzerleridir- bu kabildendir. Tıpkı { أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi?” buyruğu gibidir; gerçi bu son âyet daha beliğdir, zira O, bütün güçlerin ve kudretin yaratıcısıdır. [Allah'ın] onları helak etmesi kendilerine bir zulüm değildi; çünkü O'nun şânı zulümden uzaktır. Fakat onlar, helak edilmelerini gerektiren şeyleri yaparak bizzat kendilerine zulmettiler.

11602. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ١٠]

[Rûm Suresi (30), Âyet 10]

11603. Metin

ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ (١٠)

{ ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ (١٠) } “Sonra kötülük edenlerin sonu, Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için en kötüsü oldu. (10)”

11604. Metin

قرئ عاقبة بالنصب والرفع. والسُّواى تأنيث الأسوأ وهو الأقبح، كما أنّ الحسنى تأنيث الأحسن. والمعنى: أنهم عوقبوا في الدنيا بالدمار، ثم كانت عاقبتهم سوأى إلا أنه وضع المظهر موضع المضمر، أى: العقوبة التي هي أسوأ العقوبات في الآخرة، وهي جهنم التي أعدّت للكافرين. وأَنْ كَذَّبُوا بمعنى لأن كذبوا. ويجوز أن يكون أن بمعنى: أى، لأنه إذا كان تفسير الإساءة التكذيب والاستهزاء كانت في معنى القول، نحو: نادى. وكتب، وما أشبه ذلك. ووجه آخر: وهو أن يكون أَساؤُا السُّواى بمعنى اقترفوا الخطيئة التي هي أسوأ الخطايا، وأَنْ كَذَّبُوا عطف بيان لها، وخبر كان محذوف كما يحذف جواب لما ولو، إرادة الإبهام.

{ عاقِبَةَ } kelimesi nasb ve ref ile okunmuştur. { السُّواى } kelimesi, el-Ahsen'in (en güzel) müennesi olan el-Hüsnâ gibi, el-Esve'nin (en çirkin/en kötü) müennesidir. Anlamı şudur: Onlar dünyada helak edilmekle cezalandırıldılar, sonra da sonları en kötüsü oldu. Ancak zamir yerine açık isim konulmuştur; yani ahirette cezaların en kötüsü olan ceza ki, o da kâfirler için hazırlanan cehennemdir. { أَنْ كَذَّبُوا } yalanladıkları için anlamındadır. { أَنْ } edatının tefsir edatı olan { أَيْ } anlamında olması da caizdir; çünkü kötülüğün tefsiri yalanlama ve alay etme olunca, tıpkı 'seslendi', 'yazdı' ve benzeri kelimelerde olduğu gibi söz anlamında olur. Bir diğer vecih ise: { أَساؤُا السُّواى } kötülüklerin en kötüsü olan günahı işlediler anlamında olup { أَنْ كَذَّبُوا } ifadesinin onun için atf-ı beyân olması ve kâne'nin haberinin, ibhâm (kapalılık bırakıp dehşeti artırma) kastıyla 'lev' ve 'lemmâ'nın cevabının hazfedildiği gibi hazfedilmiş olmasıdır.

11605. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ١١]

[Rûm Suresi (30), Âyet 11]

11606. Metin

اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١)

{ اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١) } “Allah yaratmayı ilk baştan yapar, sonra onu tekrar eder; sonra da O'na döndürülürsünüz. (11)”

11607. Metin

ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ أى إلى ثوابه وعقابه. وقرئ بالتاء والياء.

{ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ } yani O'nun mükâfatına ve cezasına [döndürülürsünüz]. Tâ ve yâ ile okunmuştur.

11608. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٢ الى ١٣]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 12-13]

11609. Metin

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢) وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ شُفَعاءُ وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ (١٣)

{ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢) وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ شُفَعاءُ وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ (١٣) } “Kıyametin kopacağı gün, suçlular [şaşkınlıktan] susup ümitsizliğe düşerler. (12) [Allah'a koştukları] ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de bulunmaz; artık onlar ortaklarını inkâr ederler. (13)”

11610. Metin

الإبلاس: أى يبقى بائسا ساكنا متحيرا. يقال: ناظرته فأبلس، إذا لم ينبس «١» ويئس من أن يحتجّ. ومنه الناقة المبلاس: التي لا ترغو. وقرئ: يبلس، بفتح اللام، من أبلسه إذا أسكته مِنْ شُرَكائِهِمْ من الذين عبدوهم من دون الله وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ أى يكفرون بإلهيتهم ويجحدونها. أو وكانوا في الدنيا كافرين بسببهم. وكتب «شفعواء» في المصحف بواو قبل الألف، كما كتب «علمؤا بنى إسرائيل» وكذلك كتبت «السوأى» بألف قبل الياء إثباتا للهمزة على صورة الحرف الذي منه حركتها.

İblâs (الإبلاس): Çaresiz, hareketsiz ve şaşkın kalmak demektir. Bir kimse tek kelime etmeyip «١» delil getirmekten ümidini kestiğinde: 'Onunla tartıştım da iblâs etti (sustu/şaşırdı)' denir. Ses çıkarmayan deveye de 'nâkatun miblâs' denilmesi bundandır. { يُبْلَسُ } şeklinde lâm'ın fethasıyla da okunmuştur; bu, birini susturduğunda kullanılan 'eblesehû' fiilindendir. { مِنْ شُرَكائِهِمْ } Allah'tan başka ibadet ettiklerinden [şefaatçi bulunmaz]. { وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ } yani onların ilahlığını inkâr eder ve reddederler. Yahut dünyada onlar yüzünden kâfir olmuşlardı. Mushaf'ta 'şüfe'âü' kelimesi, tıpkı 'ulemâü Benî İsrâîl' yazıldığı gibi eliften önce bir vâv ile { شفعواء } şeklinde yazılmıştır. Aynı şekilde 'es-Sûâ' kelimesi de harekesinin ait olduğu harfin sureti üzere hemzenin tespiti için yâ'dan önce bir elif ile { السوأى } şeklinde yazılmıştır.

11611. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٤ الى ١٦]

[Rûm Suresi (30): 14 ila 16. Ayetler]

11612. Metin

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤) فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ (١٦)

{ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ } “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [inananlar ve inkârcılar] birbirlerinden ayrılırlar.” (14) { فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ } “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe (cennet) içinde sevinç ve mutluluğa boğulurlar.” (15) { وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ } “İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azap içinde hazır bulundurulurlar.” (16)

11613. Metin

الضمير في يَتَفَرَّقُونَ للمسلمين والكافرين، لدلالة ما بعده عليه. وعن الحسن رضى الله عنه:

{ يَتَفَرَّقُونَ } fiilindeki zamir, sonrasındaki ifadenin buna delalet etmesi sebebiyle Müslümanlara ve kâfirlere aittir. Hasan radıyallâhu anh'tan [rivayet edildiğine göre]:

11614. Metin

هو تفرّق المسلمين والكافرين: هؤلاء في عليين، وهؤلاء في أسفل السافلين- وعن قتادة رضى الله عنه: فرقة لا اجتماع بعدها فِي رَوْضَةٍ في بستان، وهي الجنة. والتنكير لإبهام أمرها وتفخيمه. والروضة عند العرب: كل أرض ذات نبات وماء. وفي أمثالهم: أحسن من بيضة في روضة، يريدون: بيضة النعامة يُحْبَرُونَ يسرون. يقال: حبره إذا سرّه سرورا تهلل له وجهه وظهر فيه أثره. ثم اختلفت فيه الأقاويل لاحتماله وجوه جميع المسارّ، فعن مجاهد رضى الله عنه:

Bu, Müslümanların ve kâfirlerin ayrılmasıdır: Bunlar İlliyyîn'de, şunlar ise Esfele Sâfilîn'dedir. Katâde radıyallâhu anh'tan: 'Kendisinden sonra toplanma olmayan bir ayrılıktır.' { فِي رَوْضَةٍ } bir bahçede, yani cennette. [Kelimenin] nekre kılınması durumunun büyüklüğünü ve yüceliğini bildirmek içindir. Araplara göre ravza: Bitkisi ve suyu olan her arazidir. Onların atasözlerinde: 'Bahçedeki yumurtadan daha güzel' denir ki bununla devekuşu yumurtasını kastederler. { يُحْبَرُونَ } sevindirilirler. Yüzü parıldayacak ve eseri üzerinde görülecek derecede birini sevindirdiğinde 'haberahû' denir. Sonra bütün sevinç türlerini kapsama ihtimalinden ötürü bu hususta farklı görüşler öne sürülmüştür; nitekim Mücâhid radıyallâhu anh'tan:

11615. Metin

يكرمون. وعن قتادة: ينعمون. وعن ابن كيسان: يحلون. وعن أبى بكر بن عياش: التيجان على رءوسهم. وعن وكيع: السماع في الجنة. وعن النبىّ ﷺ: أنه ذكر الجنة وما فيها من النعيم «١» ، وفي آخر القوم أعرابىّ فقال: يا رسول الله، هل في الجنة من سماع؟

İkram edilirler [şeklinde nakledilmiştir]. Katâde'den: Nimetlendirilirler. İbn Keysân'dan: Süslenirler. Ebû Bekir b. Ayyâş'tan: Başlarında taçlar bulunur. Vekî'den: Cennette mûsiki dinlemektir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre]: Cenneti ve oradaki nimetleri zikretti «١». Topluluğun arkasında bir bedevî vardı; 'Ey Allah'ın Resûlü, cennette mûsiki/sema var mıdır?' dedi.

11616. Metin

قال: «نعم يا أعرابى، إنّ في الجنة لنهرا حافتاه الأبكار من كل بيضاء خوصانية، يتغنين بأصوات لم تسمع الخلائق بمثلها قط، فذلك أفضل نعيم الجنة» قال الراوي: فسألت أبا الدرداء، بم يتغنين؟ قال: بالتسبيح. وروى «إنّ في الجنة لأشجارا عليها أجراس من فضة» فإذا أراد أهل الجنة السماع بعث الله ريحا من تحت العرش فتقع في تلك الأشجار، فتحرّك تلك الأجراس بأصوات لو سمعها أهل الدنيا لماتوا طربا «٢» » مُحْضَرُونَ لا يغيبون عنه ولا يخفف عنهم، كقوله:

Şöyle buyurdu: 'Evet ey bedevî, şüphesiz cennette öyle bir nehir vardır ki iki kıyısında her türden beyaz, narin bakireler bulunur; mahlukatın benzerini asla duymadığı seslerle nağmeler söylerler. İşte bu, cennetin en üstün nimetidir.' Râvi dedi ki: Ebû'd-Derdâ'ya 'Ne ile nağme söylerler?' diye sordum. 'Tesbih ile' dedi. Şöyle rivayet edilmiştir: «Şüphesiz cennette üzerinde gümüşten çanlar bulunan ağaçlar vardır. Cennet ehli mûsiki istediğinde Allah arşın altından bir rüzgâr gönderir; o da bu ağaçlara eser ve o çanları öyle seslerle hareket ettirir ki, eğer dünya ehli onu işitseydi sevinç ve coşkudan ölürdü «٢».» { مُحْضَرُونَ } ondan [azaptan] asla kaybolmazlar ve [azap] onlardan hafifletilmez; nitekim şöyle buyrulmuştur:

11617. Metin

وَما هُمْ بِخارِجِينَ مِنْها، لا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ.

{ وَما هُمْ بِخارِجِينَ مِنْها } “Onlar oradan çıkacak da değillerdir”, { لا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ } “Onlardan [azap] hafifletilmez”.

11618. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٧ الى ١٩]

[Rûm Suresi (30), Âyetler ١٧ الى ١٩]

11619. Metin

فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨) يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩)

{ فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨) يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩) } “Öyleyse akşama girdiğinizde ve sabaha erdiğinizde Allah'ı tesbih edin. (17) Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur; ikindi vaktinde de, öğle vaktine girdiğinizde de [O'nu tesbih edin]. (18) O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır; ölümünün ardından yeryüzüne hayat verir. İşte siz de [kabirlerinizden] böyle çıkarılacaksınız. (19)”

11620. Metin

لما ذكر الوعد والوعيد، أتبعه ذكر ما يوصل إلى الوعد وينجى من الوعيد. والمراد بالتسبيح ظاهره الذي هو تنزيه الله من السوء والثناء عليه بالخير في هذه الأوقات لما يتجدّد فيها من نعمة الله الظاهرة. وقيل: الصلاة. وقيل لابن عباس رضى الله عنهما: هل تجد الصلوات الخمس في القرآن؟ قال: نعم، وتلا هذه الآية تُمْسُونَ صلاتا المغرب والعشاء تُصْبِحُونَ صلاة

[Allah Teâlâ] vaad (mükâfat vaadi) ile vaîdi (azap tehdidi) zikredince, hemen ardından vaade ulaştıran ve vaîdden kurtaran amellerin zikrini getirdi.12 Tesbih ile kastedilen, lafzın zahirî anlamı olup bu vakitlerde Allah'ın açıkça yenilenen nimetleri sebebiyle O'nu her türlü noksanlıktan tenzih etmek ve O'nu hayırla övmektir. Bir görüşe göre ise [tesbihten maksat] namazdır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'ya: “Beş vakit namazı Kur'ân'da buluyor musun?” diye soruldu. O da: “Evet” dedi ve bu ayeti okudu: { تُمْسُونَ } akşam ve yatsı namazlarıdır; { تُصْبِحُونَ } ise...

11621. Metin

الفجر وَعَشِيًّا صلاة العصر. وتُظْهِرُونَ صلاة الظهر. وقوله وَعَشِيًّا متصل بقوله حِينَ تُمْسُونَ وقوله وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ اعتراض بينهما. ومعناه: إنّ على المميزين كلهم من أهل السماوات والأرض أن يحمدوه. فإن قلت: لم ذهب الحسن ﵀ إلى أنّ هذه الآية مدنية؟ قلت: لأنه كان يقول: فرضت الصلوات الخمس بالمدينة وكان الواجب بمكة ركعتين في غير وقت معلوم. والقول الأكثر أنّ الخمس إنما فرضت بمكة. وعن عائشة رضى الله عنها: فرضت الصلاة ركعتين «١» فلما قدم رسول الله ﷺ المدينة أقرّت صلاة السفر، وزيد في صلاة الحضر. وعن رسول الله ﷺ «من سره أن يكال له بالقفيز الأوفى فليقل: فسبحان الله حين تمسون وحين تصبحون … الآية «٢» » وعنه ﵇ «من قال حين يصبح فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ- إلى قوله- وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ أدرك ما فاته في يومه. ومن قالها حين يمسى أدرك ما فاته في ليلته «٣» » وفي قراءة عكرمة:

namazıdır. { وَعَشِيًّا } ikindi namazıdır. { تُظْهِرُونَ } ise öğle namazıdır. { وَعَشِيًّا } sözü { حِينَ تُمْسُونَ } sözüne bağlıdır. { وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } buyruğu ise aralarında bir itiraziyye (ara cümle)dir. Anlamı: Gökler ve yer ehlinden temyiz sahibi olan herkesin O'na hamdetmesi gerekir. Eğer: 'Hasan rahmetullâhi aleyh bu ayetin Medenî olduğu görüşüne niçin gitmiştir?' dersen; derim ki: Çünkü o şöyle diyordu: 'Beş vakit namaz Medine'de farz kılındı; Mekke'de farz olan ise belirlenmiş bir vakti olmaksızın iki rekâttı.' Çoğunluğun görüşü ise beş vaktin Mekke'de farz kılındığı yönündedir. Âişe radıyallâhu anhâ'dan [rivayet edildiğine göre]: 'Namaz iki rekât olarak farz kılındı «١»; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye hicret edince yolculuk namazı aynen bırakıldı, hazar (mukimlik) namazına ise ilave yapıldı.' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre]: «Kimin en dolgun ölçekle ölçülmek hoşuna giderse: { فسبحان الله حين تمسون وحين تصبحون … } ayetini okusun «٢».» Ve yine ondan aleyhisselâm: «Kim sabahladığında { فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ } -ayetin sonuna kadar- { وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ } derse, o gün kaçırdığı şeyleri telafi etmiş olur. Kim de bunu akşamladığında söylerse o gece kaçırdıklarını telafi etmiş olur «٣».» İkrime'nin kıraatinde:

11622. Metin

حينا تمسون وحينا تصبحون. والمعنى: تمسون فيه وتصبحون فيه، كقوله يَوْماً لا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئاً بمعنى فيه الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ الطائر من البيضة، والْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِ

{ حِيناً تُمْسُونَ وَحِيناً تُصْبِحُونَ } şeklindedir. Anlamı: Kendisinde akşama girdiğiniz ve kendisinde sabaha erdiğiniz vakit demektir; tıpkı { يَوْماً لا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئاً } ayetindeki [yevmen kelimesinin] 'kendisinde' anlamında olması gibi. { الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ } yumurtadan kuşu; { الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِ }

11623. Metin

البيضة من الطائر. وإحياء الأرض: إخراج النبات منها وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ ومثل ذلك الإخراج تخرجون من القبور وتبعثون. والمعنى: أنّ الإبداء والإعادة متساويان في قدرة من هو قادر على الطرد والعكس من إخراج الميت من الحىّ وإخراج الحي من الميت وإحياء الميت وإماتة الحي. وقرئ: الميت، بالتشديد «٤» . وتخرجون، بفتح التاء.

kuştan yumurtayı [çıkarmaktır]. Yeryüzünü diriltmek: Ondan bitkiyi çıkarmaktır. { وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ } İşte böyle bir çıkarma gibi siz de kabirlerden çıkarılacak ve diriltileceksiniz. Anlamı şudur: Ölüden diriyi çıkarmak, diriden ölüyü çıkarmak, ölüyü diriltmek ve diriyi öldürmek suretiyle zıtları birbiri ardınca yapmaya muktedir olanın kudretinde ilk defa yaratmak ile tekrar yaratmak birbirine eşittir. { المَيِّت } şedde ile de okunmuştur «٤». { تَخْرُجُونَ } tâ'nın fethasıyla da okunmuştur.

11624. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 20-21]

11625. Metin

وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْها وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)

{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْها وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١) } “Sizi topraktan yaratması, O'nun delillerindendir. Sonra bir de bakarsınız ki siz [çoğalıp] yayılan insanlar olmuşsunuz. (20) Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da O'nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette ibretler vardır. (21)”

11626. Metin

خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ لأنه خلق أصلهم منه. وإِذا للمفاجأة. وتقديره: ثم فاجأتم وقت كونكم بشرا منتشرين في الأرض، كقوله وَبَثَّ مِنْهُما رِجالًا كَثِيراً وَنِساءً. مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لأن حوّاء خلقت من ضلع آدم ﵇، والنساء بعدها خلقن من أصلاب الرجال. أو من شكل أنفسكم وجنسها، لا من جنس آخر، وذلك لما بين الاثنين من جنس واحد من الألف والسكون،

{ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ } “[Sizi] topraktan yarattı”; çünkü onların aslını [Âdem'i] topraktan yaratmıştır. [Âyetteki] { إِذا } ânilik/sürpriz (müfâcee) içindir. Takdiri şöyledir: Sonra siz, yeryüzünde yayılan insanlar olduğunuz vakte ansızın eriştiniz. Nitekim Allah Teâlâ'nın { وَبَثَّ مِنْهُما رِجالًا كَثِيراً وَنِساءً } “Ve ikisinden pek çok erkek ve kadın üretip yaydı” âyeti de böyledir. { مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً } “Kendi nefislerinizden (türünüzden) eşler [yarattı]”; zira Havvâ, Âdem aleyhisselâm'ın kaburga kemiğinden yaratılmıştır; ondan sonraki kadınlar ise erkeklerin sulblerinden yaratılmışlardır. Yahut başka bir türden değil, bizzat kendi sûret ve cinsinizden [eşler var etti]. Çünkü aynı cinsten olan iki varlık arasında bir ülfet ve sükûnet,

11627. Metin

وما بين الجنسين المختلفين من التنافر وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ التوادّ والتراحم بعصمة الزواج، بعد أن لم تكن بينكم سابقة معرفة، ولا لقاء، ولا سبب يوجب التعاطف من قرابة أو رحم وعن الحسن رضى الله عنه: المودة كناية عن الجماع، والرحمة عن الولد، كما قال وَرَحْمَةً مِنَّا وقال: ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ. ويقال: سكن إليه، إذا مال إليه، كقولهم: انقطع إليه، واطمأن إليه- ومنه السكن. وهو الإلف المسكون إليه. فعل بمعنى مفعول. وقيل: إن المودة والرحمة من قبل الله وإن الفرك من قبل الشيطان «١» .

ve iki farklı cins arasındaki nefretten dolayıdır. { وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ } Aranızda daha önce bir tanışıklık, karşılaşma veya akrabalık ve soy bağı gibi yakınlığı gerektiren bir sebep bulunmadığı halde nikâh bağı ile karşılıklı sevgiyi ve merhameti var etti. Hasan radıyallâhu anh'tan [rivayet edildiğine göre]: Meveddet cima'dan, rahmet ise çocuktan kinayedir; nitekim [Allah Teâlâ]: { وَرَحْمَةً مِنَّا } “ve tarafımızdan bir rahmet olarak” buyurmuş ve: { ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ } “Rabbinin kuluna olan rahmetinin anılışı” buyurmuştur. Bir kimseye meylettiğinde 'sekenet ileyh' (ona sükûn buldu/meyletti) denir; tıpkı onların 'ona bağlandı', 'ona huzur buldu' demeleri gibi. Huzur ve ünsiyet bulunan eşe 'seken' denmesi bundandır. 'Fe'al' vezni 'mef'ûl' anlamındadır. Sevgi ve merhametin Allah katından olduğu, nefretin (firk) ise şeytan tarafından olduğu söylenmiştir «١».

11628. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٢]

[Rûm Suresi (30), Âyet 22]

11629. Metin

وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوانِكُمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ (٢٢)

{ وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوانِكُمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ (٢٢) } “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. (22)”

11630. Metin

الألسنة: اللغات. أو أجناس النطق وأشكاله. خالف عزّ وعلا بين هذه الأشياء حتى لا تكاد تسمع منطقين متفقين في همس واحد، ولا جهارة، ولا حدّة، ولا رخاوة، ولا فصاحة، ولا لكنة، ولا نظم، ولا أسلوب، ولا غير ذلك من صفات النطق وأحواله، وكذلك الصور وتخطيطها، والألوان وتنويعها، ولاختلاف ذلك وقع التعارف، وإلا فلو اتفقت وتشاكلت وكانت ضربا واحدا لوقع التجاهل والالتباس، ولتعطلت مصالح كثيرة، وربما رأيت توأمين يشتبهان في الحلية، فيعروك الخطأ في التمييز بينهما، وتعرف حكمة الله في المخالفة بين الحلىّ وفي ذلك آية بينة حيث ولدوا من أب واحد، وفرّعوا من أصل فذ، وهم على الكثرة التي لا يعلمها إلا الله مختلفون متفاوتون. وقرئ: للعالمين بفتح اللام وكسرها، ويشهد للكسر قوله تعالى وَما يَعْقِلُها إِلَّا الْعالِمُونَ.

Diller (el-elsine): Lisanlar demektir. Yahut konuşma cinsleri ve şekilleridir. Aziz ve Celil olan [Allah], bu şeyler arasını öylesine farklı kılmıştır ki aynı fısıltıda, aynı gürlükte, aynı tonda, aynı yumuşaklıkta, aynı fasihlikte, aynı pelteklikte, aynı dizilişte, aynı üslupta ve konuşmanın diğer sıfat ve durumlarında birbiriyle uyuşan iki konuşma neredeyse işitemezsin. Suretler ve onların hatları, renkler ve çeşitleri de böyledir. İşte bu farklılıktan ötürü tanışma meydana gelmiştir; şayet bunlar birbirine uysaydı, benzeşseydi ve tek bir biçim olsaydı tanışamama ve karışıklık ortaya çıkar, birçok menfaat de aksardı. Bazen kılık ve kıyafette birbirine benzeyen iki ikiz görürsün de aralarını ayırt etmede yanılırsın; böylece suretler arasındaki farklılıkta Allah'ın hikmetini anlarsın. Tek bir babadan doğdukları ve tek bir kökten dallanıp budaklandıkları halde, sadece Allah'ın bildiği o büyük çoklukla birlikte farklı ve değişken olmalarında apaçık bir delil vardır. L harfinin fethası ve kesresiyle (el-âlemîn ve el-âlimîn) şeklinde okunmuştur; kesreli okunuşa Allah Teâlâ'nın: { وَما يَعْقِلُها إِلَّا الْعالِمُونَ } “Onları ancak bilenler akleder” buyruğu şahitlik eder.

11631. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٣]

[Rûm Suresi (30), Âyet 23]

11632. Metin

وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣)

{ وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣) } “Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için elbette ibretler vardır. (23)”

11633. Metin

هذا من باب اللفّ وترتيبه: ومن آياته منامكم وابتغاؤكم من فضله بالليل والنهار، إلا أنه فصل بين القرينين الأوّلين بالقرينين الآخرين. لأنهما زمانان. والزمان والواقع فيه كشيء واحد، مع إعانة اللفّ على الاتحاد. ويجوز أن يراد: منامكم في الزمانين، وابتغاءكم فيهما، والظاهر هو الأول لتكرّره في القرآن، وأسدّ المعاني ما دل عليه القرآن يسمعونه بالآذان الواعية.

Bu, leff [ü neşr] türündendir ve [kelamın asıl] tertibi şöyledir: “O’nun delillerinden biri de geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan [rızık] aramanızdır.” Ne var ki ilk iki eş ögenin arası diğer iki eş öge ile ayrılmıştır. Çünkü bu ikisi iki zamandır; zaman ile onun içinde meydana gelen şey ise tek bir şey gibidir, ayrıca leff sanatı da bu birleşmeye katkı sağlamaktadır. Her iki vakitte uyumanız ve her iki vakitte de [lütfundan rızık] aramanız mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. Ancak Kur'ân'da tekrar edilmesi sebebiyle zâhir olan birinci [mânadır]. Anlamların en sağlamı ise Kur'ân'ın delâlet ettiği mânadır. [Bunu] can kulağıyla işitirler.

11634. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٤]

[Rûm Suresi (30), Âyet 24]

11635. Metin

وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ ماءً فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤)

{ وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ ماءً فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْtِها إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤) } “Korku ve ümit kaynağı olarak size şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü diriltmesi de O'nun delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için elbette ibretler vardır. (24)”

11636. Metin

في يُرِيكُمُ وجهان: إضماران، وإنزال الفعل منزلة المصدر، وبهما فسر المثل: تسمع بالمعيدي خير من أن تراه. وقول القائل:

{ يُرِيكُمُ } ifadesinde iki vecih vardır: İki gizli (muzmer) öge olması ve fiilin masdar yerine konulması. “Muaydi'yi işitmen, onu görmenden hayırlıdır” meseli ile şairin şu sözü bu ikisiyle açıklanmıştır:

11637. Metin

وقالوا ما تشاء فقلت ألهو … إلى الإصباح آثر ذى أثير «١»

“Ne dilersin?” dediler, dedim ki: “Sabaha kadar eğlenmek en seçkin arzumdur.” «١»

11638. Metin

خَوْفاً من الصاعقة أو من الإخلاف وَطَمَعاً في الغيث. وقيل: خوفا للمسافر، وطمعا للحاضر، وهما منصوبان على المفعول له. فإن قلت: من حق المفعول له أن يكون فعلا لفاعل الفعل المعلل، والخوف والطمع ليسا كذلك. قلت: فيه وجهان، أحدهما: أن المفعولين فاعلون في المعنى، لأنهم راءون، فكأنه قيل: يجعلكم رائين البرق خوفا وطمعا. والثاني: أن يكون على تقدير حذف المضاف، أى: إرادة خوف وإرادة طمع «٢» ، فحذف المضاف وأقيم المضاف

[Yıldırımdan] çarpılma korkusu yahut [yağmurun] arkasının kesilmesi [endişesiyle], yağmuru ise umarak. “Yolcu için korku, mukim olan için umut” da denilmiştir. Bu ikisi mef‘ûlün leh olarak mensupturlar. Eğer: “Mef‘ûlün lehin, illetlendirilen fiilin failine ait bir fiil olması gerekir; oysa korku ve umut böyle değildir” dersen, derim ki: Bunda iki vecih vardır. Birincisi: Mef‘ûller mana bakımından faildirler; çünkü onlar görenlerdir. Sanki: “Korku ve umut içinde şimşeği görenler kılıyor” denilmiş gibidir. İkincisi: Muzâfın takdiriyle olmasıdır; yani: Korku iradesi ve umut iradesiyle2 [demektir]. Böylece muzâf hazfedilmiş ve muzâfun

11639. Metin

إليه مقامه. ويجوز أن يكونا حالين، أى: خائفين وطامعين. وقرئ: ينزل بالتشديد «١» .

onun yerine geçirilmiştir. Bu ikisinin hâl olması da caizdir; yani: korkanlar ve ümit edenler olarak. Şedde ile { ينزل } şeklinde de okunmuştur «١».

11640. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 25-26]

11641. Metin

وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥) وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ (٢٦)

{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥) وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ (٢٦) } “Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun delillerindendir. Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz [kabirlerinizden] çıkıyorsunuz. (25) Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmişlerdir. (26)”

11642. Metin

وَمِنْ آياتِهِ قيام السماوات والأرض واستمساكهما بغير عمد بِأَمْرِهِ أى بقوله:

{ وَمِنْ آياتِهِ } Göklerin ve yerin ayakta durması ve direksiz tutunması { بِأَمْرِهِ } yani O'nun şu sözüyledir:

11643. Metin

كونا قائمتين. والمراد بإقامته لهما: إرادته لكونهما على صفة القيام دون الزوال. وقوله إِذا دَعاكُمْ بمنزلة قوله: يريكم، في إيقاع الجملة موقع المفرد على المعنى، كأنه قال: ومن آياته قيام السماوات والأرض، ثم خروج الموتى من القبور إذا دعاهم دعوة واحدة: يا أهل القبور اخرجوا.

“Ayakta duran iki varlık olun!” O'nun ikisini ayakta tutmasından kasıt; zeval bulmayıp ayakta durma sıfatı üzere olmalarını irade etmesidir. O'nun: { إِذا دَعاكُمْ } buyruğu; cümlenin mana üzere müfred konumuna getirilmesi bakımından “size gösterir (yurîkum)” sözü gibidir. Sanki şöyle buyurmuştur: “O'nun delillerinden biri göklerin ve yerin ayakta durması, sonra da O'nun kendilerini: 'Ey kabir ehli, çıkın!' diye bir tek çağırışla çağırdığı vakit ölülerin kabirlerden çıkışıdır.”

11644. Metin

والمراد سرعة وجود ذلك من غير توقف ولا تلبث، كما يجيب الداعي المطاع مدعوّه، كما قال القائل:

Kastedilen, şairin dediği gibi, itaat edilen bir davetçiye davet edilenin icabet etmesi misali, hiçbir duraklama ve gecikme olmaksızın bunun hızla var olmasıdır:

11645. Metin

دعوت كليبا دعوة فكأنّما … دعوت به ابن الطّود أو هو أسرع «٢»

“Küleyb'i bir çağırışla çağırdım da sanki dağın oğlunu (yankıyı) çağırmışım gibiydi, yahut daha da hızlıydı.” «٢»

11646. Metin

يريد بابن الطود: الصدى، أو الحجر إذا تدهدى، وإنما عطف هذا على قيام السماوات والأرض بثم، بيانا لعظم ما يكون من ذلك الأمر واقتداره على مثله، وهو أن يقول: يا أهل القبور، قوموا، فلا تبقى نسمة من الأوّلين والآخرين إلا قامت تنظر» كما قال تعالى ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرى فَإِذا هُمْ قِيامٌ يَنْظُرُونَ. قولك: دعوته من مكان كذا، كما يجوز أن يكون مكانك يجوز أن يكون مكان صاحبك، تقول: دعوت زيدا من أعلى الجبل فنزل علىّ، ودعوته من أسفل

[Şair]1 İbnü’t-Tavd (dağın oğlu)2 ile sadâyı (yankıyı) yahut [dağdan] aşağı yuvarlandığında taşı kastetmektedir. Bunun göklerin ve yerin [kudretiyle] ayakta durmasına 'sümme' (ثُمَّ) ile atfedilmesi, o işin vuku buluşunun büyüklüğünü ve O'nun bunun bir benzerine de kadir olduğunu beyan etmek içindir. O [iş] de şudur: “Ey kabir halkı, kalkın!” der ve öncekilerden ve sonrakilerden bakınıp durarak kalkmamış tek bir can kalmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرى فَإِذا هُمْ قِيامٌ يَنْظُرُونَ } “Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın ki onlar kalkmış bakınıp duruyorlar.” Senin “Onu falan yerden çağırdım” sözün, senin bulunduğun yer olabileceği gibi arkadaşının bulunduğu yer de olabilir. Şöyle dersin: “Zeyd'e dağın tepesinden seslendim, [o da] yanıma indi; ona aşağısından seslendim...

11647. Metin

الوادي فطلع إلىّ. فإن قلت: بم تعلق مِنَ الْأَرْضِ أبالفعل أم بالمصدر؟ قلت: هيهات، إذا جاء نهر الله بطل نهر معقل. فإن قلت: ما الفرق بين إذا وإذا؟ قلت: الأولى للشرط، والثانية للمفاجأة، وهي تنوب مناب الفاء في جواب الشرط. وقرئ: تخرجون، بضم التاء وفتحها قانِتُونَ منقادون لوجود أفعاله فيهم لا يمتنعون عليه.

vadinin dibinden seslendim, yanıma çıktı” dersin. Şayet: “{ مِنَ الْأَرْضِ } nereye taalluk etmektedir, fiile mi yoksa masdara mı?” dersen, derim ki: “Heyhat! Allah'ın nehri gelince Ma'kıl'ın nehri batıl olur.” Şayet: “{ إِذا } ile { إِذا } arasındaki fark nedir?” dersen, derim ki: İlki şart içindir, ikincisi ise müfâceet (sürpriz/ani durum) içindir ve şartın cevabında 'fâ' harfinin yerine geçer. T harfinin zammesi ve fethasıyla (tuhrecûne ve tahrucûne) okunmuştur. { قانِتُونَ } O'nun fiillerinin kendilerinde var olmasına boyun eğenlerdir, O'na karşı direnmezler.

11648. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٧]

[Rûm Suresi (30), Âyet 27]

11649. Metin

وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧)

{ وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧) } “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O, Mutlak Galip'tir, Tam Hüküm ve Hikmet Sahibi'dir. (27)”

11650. Metin

وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ فيما يجب عندكم وينقاس على أصولكم ويقتضيه معقولكم، لأنّ من أعاد منكم صنعة شيء كانت أسهل عليه وأهون من إنشائها، وتعتذرون للصانع إذا خطئ في بعض ما ينشئه بقولكم: أوّل الغزو أخرق، وتسمون الماهر في صناعته معاودا، تعنون أنه عاودها كرّة بعد أخرى، حتى مرن عليها وهانت عليه. فإن قلت: لم ذكر الضمير في قوله وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ والمراد به الإعادة؟ قلت: معناه: وأن يعيده أهون عليه. فإن قلت: لم أخرت الصلة في قوله وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وقدّمت في قوله هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ «١» ؟ قلت: هناك قصد الاختصاص وهو محزه، فقيل: هو علىّ هين، وإن كان مستصعبا عندكم أن يولد بين هم «٢» وعاقر، وأما هاهنا فلا معنى للاختصاص، كيف والأمر مبنى على ما يعقلون من أنّ الإعادة أسهل من الابتداء، فلو قدمت الصلة لتغير المعنى. فإن قلت: ما بال الإعادة استعظمت في قوله ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ حتى كأنها فضلت على قيام السماوات والأرض بأمره «٣» ، ثم هوّنت بعد ذلك؟ قلت:

{ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Bu O'na daha kolaydır” [ifadesi], sizin nezsinizde zorunlu görülen, kendi ilkelerinize göre kıyaslanan ve aklınızın gerektirdiği [mantık] çerçevesindedir. Zira sizden biri bir şeyi yapmayı tekrarladığında, bu ona o şeyi ilk defa yapmaktan daha kolay ve daha zahmetsiz gelir. Nitekim bir zanaatkâr ilk defa yaptığı bir şeyde hata ettiğinde, "İlk akın acemiliktir/sakarlıktır" diyerek onun adına mazeret beyan edersiniz; işinde mahir olan kimseye de "muâvid" (tekrar eden/alışkın) dersiniz; yani o işe defalarca geri dönüp tekrarladığını, nihayetinde ona alışıp işin kendisine kolay geldiğini kastetmiş olursunuz. Eğer: "{ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Bu O'na daha kolaydır” ifadesinde kastedilen [yeniden] diriltme/iade olduğu halde zamir niçin eril (müzekker) getirilmiştir?" dersen, derim ki: Bunun anlamı: "Ve O'nun onu yeniden yaratması/iade etmesi O'na daha kolaydır" demektir. Eğer: "{ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Bu O'na daha kolaydır” sözünde sıla (harf-i cerli mef‘ûl) niçin sona bırakılmış da { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “O bana kolaydır” [ayetinde] öne alınmıştır?1" dersen, derim ki: Orada tahsis (özel kılma) kastedilmiştir ve yeri de orasıdır. Bu sebeple pîr-i fânî bir ihtiyar2 ile kısır bir kadından çocuk doğması sizin nazarınızda son derece zor görülse de: "O bana kolaydır" buyrulmuştur. Burada ise tahsisin bir anlamı yoktur. Nasıl olsun ki? Mesele, onların ilk yaratmaya kıyasla yeniden yaratmanın daha kolay olduğu yönündeki akli kabullerine bina edilmiştir. Şayet sıla öne alınsaydı anlam değişirdi. Eğer: "{ ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ } “Sonra sizi çağırdığı zaman...” [ifadesinde] yeniden diriltme, adeta göklerin ve yerin O'nun emriyle ayakta durmasından daha üstün tutulacak derecede niçin büyük gösterildi3 de ardından burada kolay gösterildi?" dersen, derim ki:

11651. Metin

الإعادة في نفسها عظيمة، ولكنها هوّنت بالقياس إلى الإنشاء. وقيل الضمير في عليه للخلق.

İade kendi zatında büyüktür, lakin ilk yaratmaya nispetle kolay kılınmıştır. “Aleyhi”deki zamirin mahlûkata ait olduğu da söylenmiştir.

11652. Metin

ومعناه: أنّ البعث أهون على الخلق من الإنشاء، لأن تكوينه في حدّ الاستحكام، والتمام أهون عليه وأقل تعبا وكبدا، من أن يتنقل في أحوال ويندرج فيها إلى أن يبلغ ذلك الحدّ. وقيل:

Bunun anlamı: Diriltilmenin mahlûkata ilk yaratılıştan daha kolay olduğudur. Çünkü onun sağlamlaşma ve kemale erme noktasındaki oluşumu; o sınıra ulaşıncaya kadar birtakım hallerden geçip aşama aşama ilerlemesine kıyasla ona daha kolay, daha az yorucu ve zahmetsizdir. Şöyle de denilmiştir:

11653. Metin

الأهون بمعنى الهين. ووجه آخر: وهو أن الإنشاء من قبيل التفضل الذي يتخير فيه الفاعل بين أن يفعله وأن لا يفعله، والإعادة من قبيل الواجب الذي لا بدّ له من فعله، لأنها لجزاء الأعمال وجزاؤها واجب «١» ، والأفعال: إما محال والمحال ممتنع أصلا «٢» خارج عن المقدور، وأما ما يصرف الحكيم عن فعله صارف وهو القبيح، وهو رديف المحال، لأنّ الصارف يمنع وجود الفعل كما تمنعه الإحالة. وإما تفضل والتفضل حالة بين بين، للفاعل أن يفعله وأن لا يفعله. وإما واجب لا بدّ من فعله، ولا سبيل إلى الإخلال به، فكان الواجب أبعد الأفعال من الامتناع وأقربها من الحصول. فلما كانت الإعادة من قبيل الواجب، كانت أبعد الأفعال من الامتناع.

Ehven, “heyin (kolay)” anlamındadır. Bir başka vecih: İlk yaratma, failin yapıp yapmamakta serbest olduğu lütuf (tefaddul) kabilindendir; iade ise failin mutlaka yapması gereken vacip kabilindendir. Çünkü o, amellerin karşılığı içindir ve amellerin karşılığı vaciptir «١». Fiiller ise: Ya imkânsızdır; imkânsız olan ise asla mümkün olmayan «٢», kudret dahilinde bulunmayandır. Ya da Hakîm olanı onu yapmaktan alıkoyan bir engelin bulunduğu fiildir ki o da çirkindir (kabîh) ve imkânsızın dengidir; zira engel, tıpkı imkânsızlığın engellemesi gibi fiilin varlığını engeller. Ya lütuftur; lütuf ise ikisi arası bir durumdur, fail için onu yapmak da yapmamak da mümkündür. Ya da mutlaka yapılması gereken ve terk edilmesine imkân olmayan vaciptir; dolayısıyla vacip, fiillerin imkânsızlıktan en uzak ve gerçekleşmeye en yakın olanıdır. İade de vacip kabilinden olunca, imkânsızlıktan en uzak fiil olmuştur.

11654. Metin

وإذا كانت أبعدها من الامتناع، كانت أدخلها في التأنى والتسهل، فكانت أهون منها «٣» . وإذا كانت أهون منها كانت أهون من الإنشاء وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى أى الوصف الأعلى الذي ليس لغيره مثله قد عرف به. ووصف في السماوات والأرض على ألسنة الخلائق وألسنة الدلائل، وهو أنه القادر الذي لا يعجز عن شيء من إنشاء وإعادة وغيرهما من المقدورات، ويدل عليه قوله تعالى وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ أى القاهر لكل مقدور، الحكيم الذي يجرى كل فعل على قضايا حكمته وعلمه. وعن مجاهد: المثل الأعلى: قول لا إله إلا الله، ومعناه: وله الوصف الأعلى الذي هو الوصف بالوحدانية. ويعضده قوله تعالى ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ وقال الزجاج: وله المثل الأعلى في السماوات والأرض، أى: قوله تعالى وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ قد ضربه لكم مثلا فيما يصعب ويسهل. يريد: التفسير الأوّل.

[İade/yeniden diriltme fiili] imkânsızlıktan en uzak olanı olunca, kolaylık ve elverişlilik dairesine en çok giren fiil olmuş, dolayısıyla onlardan (diğer fiillerden) daha kolay (ehven) hale gelmiştir 3. Onlardan daha kolay olunca da ilk yaratılıştan (inşâ) daha kolay olmuştur. { وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى } “En yüce sıfat O’nundur”, yani O’nun dışında hiç kimsenin benzerine sahip olmadığı, kendisiyle tanındığı en yüce nitelik O'na aittir. O, göklerde ve yerde hem mahlûkatın dilleriyle hem de delillerin lisanıyla vasfedilmiştir; bu [sıfat] da O'nun ilk yaratma, iade (yeniden diriltme) ve kudret dahilindeki diğer şeylerden hiçbirinde aciz kalmayan mutlak Kâdir olduğudur. Nitekim Yüce Allah’ın { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O, Azîz’dir, Hakîm’dir” buyruğu da buna delalet eder; yani güç yetirilen her şeye mutlak galip gelen ve her fiili hikmetinin ve ilminin gereklerine göre icra eden Hakîm'dir. Mücâhid’den [rivayet edildiğine göre] “en yüce sıfat (el-meselü’l-a‘lâ)”: “Lâ ilâhe illallâh” sözüdür. Bunun anlamı: Birlik (vahdâniyet) sıfatı olan en yüce vasıf O’nundur. Yüce Allah’ın { ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ } “O, size kendi nefislerinizden bir misal verdi” buyruğu da bunu desteklemektedir. Zeccâc ise şöyle demiştir: “Göklerde ve yerde en yüce misal O’nundur”, yani Yüce Allah’ın { وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Bu O’na daha kolaydır” buyruğu, zor ve kolay olan şeyler konusunda sizin için verdiği bir misaldir. [Zeccâc bununla] birinci tefsiri kastetmektedir.

11655. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٨]

[Rûm Suresi (30), Âyet 28]

11656. Metin

ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ تَخافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨)

{ ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ تَخافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨) } “O size kendi nefislerinizden bir misal verdi: Size rızık olarak verdiklerimizde, sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) sizinle eşit olup birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mıdır? İşte Biz aklını kullanan bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız. (28)”

11657. Metin

فإن قلت: أى فرق بين الأولى والثانية والثالثة في قوله تعالى مِنْ أَنْفُسِكُمْ، مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ، مِنْ شُرَكاءَ؟ قلت: الأولى للابتداء، كأنه قال: أخذ مثلا وانتزعه من أقرب.

Şayet: “Allah Teâlâ'nın: { مِنْ أَنْفُسِكُمْ }, { مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ }, { مِنْ شُرَكاءَ } sözlerindeki birinci, ikinci ve üçüncü 'min' harfi cerleri arasındaki fark nedir?” dersen, derim ki: Birincisi ibtida (başlangıç) içindir; sanki şöyle demiştir: Bir misal aldı ve onu en yakın

11658. Metin

شيء منكم وهي أنفسكم ولم يبعد، والثانية للتبعيض، والثالثة مزيدة لتأكيد الاستفهام الجاري مجرى النفي. ومعناه: هل ترضون لأنفسكم- وعبيدكم أمثالكم بشر كبشر وعبيد كعبيد- أن يشارككم بعضهم فِي ما رَزَقْناكُمْ من الأموال وغيرها تكونون أنتم وهم فيه على السواء، من غير تفصلة بين حرّ وعبد: تهابون أن تستبدوا بتصرف دونهم، وأن تفتاتوا بتدبير عليهم كما يهاب بعضكم بعضا من الأحرار، فإذا لم ترضوا بذلك لأنفسكم، فكيف ترضون لرب الأرباب ومالك الأحرار والعبيد أن تجعلوا بعض عبيده له شركاء؟ كَذلِكَ أى مثل هذا التفصيل نُفَصِّلُ الْآياتِ أى نبينها لأن التمثيل مما يكشف المعاني ويوضحها، لأنه بمنزلة التصوير والتشكيل لها.

şeyinizden, yani kendi nefislerinizden çekip çıkardı, uzağa gitmedi. İkincisi teb'îz (kısmîlik) içindir. Üçüncüsü ise nefy manası taşıyan istifhamı pekiştirmek için zâiddir. Anlamı şudur: Köleleriniz de sizin gibi insan iken ve köleler de köleler gibiyken; mallardan ve diğer şeylerden { فِي ما رَزَقْناكُمْ } size rızık olarak verdiklerimizde onların bir kısmının hür ile köle arasında bir ayrım olmaksızın sizinle onda eşit biçimde ortak olmalarına; hürlerin birbirinden çekindiği gibi onlara danışmadan tek başınıza tasarrufta bulunmaktan ve onlardan habersiz iş çevirmekten çekinmenize kendi nefisleriniz için razı olur musunuz? Şayet buna kendi nefisleriniz için razı olmuyorsanız; nasıl olur da rablerin Rabbi, hürlerin ve kölelerin Malik'i olan Allah'a O'nun kullarından bir kısmını O'na ortak koşmaya razı olursunuz? { كَذلِكَ } yani işte bu açıklama gibi { نُفَصِّلُ الْآياتِ } ayetleri açıklarız; zira temsil (örnekleme) manaları açığa çıkarıp vuzuha kavuşturan şeylerdendir, çünkü o manaları somutlaştırma ve şekillendirme mesabesindedir.

11659. Metin

ألا ترى كيف صوّر الشرك بالصورة المشوّهة؟

Görmez misin şirki nasıl çirkin bir surette tasvir etmiştir?

11660. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٩]

[Rûm Suresi (30), Âyet 29]

11661. Metin

بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٢٩)

{ بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٢٩) } “Hayır, zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola iletebilir? Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. (29)”

11662. Metin

الَّذِينَ ظَلَمُوا أى أشركوا، كقوله تعالى: إنّ الشرك لظلم عظيم بِغَيْرِ عِلْمٍ أى اتبعوا أهواءهم جاهلين، لأنّ العالم إذا ركب هواه ربما ردعه علمه وكفه. وأما الجاهل فيهيم على وجهه كالبهيمة لا يكفه شيء مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ من خذله «١» ولم يلطف به، لعلمه أنه ممن لا لطف له، فمن يقدر على هداية مثله. وقوله وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ دليل على أن المراد بالإضلال الخذلان.

{ الَّذِينَ ظَلَمُوا } yani şirk koştular; nitekim Allah Teâlâ: “Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür” buyurmuştur. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } yani cahilce hevalarına uydular; zira âlim kimse hevasına uyduğunda ilmi belki onu engeller ve alıkoyar. Cahile gelince, hayvan gibi başıboş dolaşır, onu hiçbir şey alıkoyamaz. { مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ } Kendisinde bir lütuf kabul etme hali bulunmadığını bildiği için Allah'ın yardımsız bıraktığı «١» ve lütufta bulunmadığı kimse; böylesini doğru yola iletmeye kimin gücü yeter? O'nun: { وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ } buyruğu, saptırmaktan kastın yardımsız bırakmak (hızlân) olduğuna delildir.

11663. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٣٠ الى ٣٢]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 30-32]

11664. Metin

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٣٠) مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٣١) مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٣٢)

{ فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٣٠) مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٣١) مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٣٢) } “[Ey Peygamber!] Sen yüzünü hanîf olarak dosdoğru bu dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına çevir. Allah'ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. O'na yönelmiş kimseler olarak [yüzünüzü bu dine çevirin], O'ndan sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın; dinlerini parçalayıp fırka fırka olanlardan [olmayın]. Her fırka kendi yanındakiyle böbürlenip sevinmektedir.”

11665. Metin

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ فقوّم وجهك له وعدّله، غير ملتفت عنه يمينا ولا شمالا، وهو تمثيل لإقباله على الدين، واستقامته عليه، وثباته، واهتمامه بأسبابه، فإنّ من اهتم بالشيء عقد عليه طرفه، وسدّد إليه نظره، وقوّم له وجهه، مقبلا به عليه. وحَنِيفاً حال من المأمور. أو من الدين فِطْرَتَ اللَّهِ أى الزموا فطرة الله. أو عليكم فطرة الله. وإنما أضمرته على خطاب الجماعة لقوله مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ومنيبين: حال من الضمير في: الزموا. وقوله وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا … وَلا تَكُونُوا معطوف على هذا المضمر. والفطرة: الخلقة. ألا ترى إلى قوله لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ والمعنى: أنه خلقهم قابلين للتوحيد ودين الإسلام، غير نائين عنه ولا منكرين له، لكونه مجاوبا للعقل، مساوقا للنظر الصحيح، حتى لو تركوا لما اختاروا عليه دينا آخر، ومن غوى منهم فبإغواء شياطين الإنس والجن. ومنه قوله ﷺ «كل عبادي خلقت حنفاء فاجتالتهم الشياطين «١» عن دينهم وأمروهم أن يشركوا بى غيرى «٢» » وقوله ﵇: كل مولود يولد على الفطرة حتى يكون أبواه هما اللذان يهوّدانه وينصرانه» «٣» لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ أى ما ينبغي أن تبدّل تلك الفطرة أو تغير. فإن قلت: لم وحد الخطاب أولا، ثم جمع؟ قلت: خوطب رسول الله ﷺ أولا، وخطاب الرسول خطاب لأمته مع ما فيه من التعظيم للإمام، ثم جمع بعد ذلك للبيان والتلخيص مِنَ الَّذِينَ بدل من المشركين فَرَّقُوا دِينَهُمْ تركوا دين الإسلام. وقرئ: فرّقوا دينهم بالتشديد، أى: جعلوه أديانا مختلفة لاختلاف أهوائهم وَكانُوا شِيَعاً فرقا، كل واحدة تشايع إمامها الذي أضلها كُلُّ حِزْبٍ منهم فرح بمذهبه مسرور، يحسب باطله حقا- ويجوز أن يكون مِنَ الَّذِينَ منقطعا مما قبله، ومعناه: من المفارقين دينهم كل حزب فرحين بما لديهم، ولكنه رفع فرحون على الوصف لكل، كقوله:

{ فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ } Sağa sola meyletmeksizin yüzünü ona doğrult ve düz tut. Bu, dine yönelmenin, onda dosdoğru ve sebatkâr olmanın, onun sebeplerine ihtimam göstermenin bir temsilidir. Zira bir şeye ihtimam gösteren kimse bakışını ona odaklar, nazarını ona diker ve ona yönelerek yüzünü dosdoğru ona çevirir. { حَنِيفاً } emrolunanın hâlidir yahut dinden hâldir. { فِطْرَتَ اللَّهِ } yani: Allah'ın fıtratına sarılın yahut Allah'ın fıtratı üzerinize olsun! { مُنِيبِينَ إِلَيْهِ } buyruğundan dolayı bunu çoğul hitabıyla takdir ettim. “Münîbîne”: “Sarılın (ilzemû)”daki zamirin hâlidir. { وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا … وَلا تَكُونُوا } buyruğu bu gizli lafza atfedilmiştir. Fıtrat: Yaratılıştır. O'nun: { لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ } buyruğunu görmez misin? Anlamı şudur: Allah onları akla uygun, sahih nazarla uyumlu olduğu için tevhide ve İslam dinine yatkın; ondan uzaklaşmayan ve onu inkâr etmeyen bir halde yaratmıştır; öyle ki kendi hallerine bırakılsalar ona başka bir dini tercih etmezlerdi. Onlardan sapan kimse ise insan ve cin şeytanlarının saptırmasıyla sapmıştır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Bütün kullarımı hanîfler olarak yarattım; fakat şeytanlar onları dinlerinden saptırdı «١» ve onlara Bana başkasını ortak koşmalarını emretti «٢»” hadisi ile aleyhisselâm'ın: “Her doğan fıtrat üzere doğar; nihayet anne babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştırır” «٣» hadisi bundandır. { لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ } Yani o fıtratın değiştirilmesi veya başkalaştırılması gerekmez. Şayet: “Hitap önce niçin tekil geldi de sonra çoğula dönüştü?” dersen, derim ki: Önce Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitap edilmiştir; Resul'e hitap ümmetine hitaptır, bununla birlikte lidere tazim de vardır; sonra beyan ve hülasa için çoğul kılınmıştır. { مِنَ الَّذِينَ } müşriklerden bedeldir. { فَرَّقُوا دِينَهُمْ } İslam dinini terk ettiler. Şedde ile { فرّقوا دينهم } şeklinde de okunmuştur; yani: hevalarının farklılığı sebebiyle onu farklı dinler kıldılar. { وَكانُوا شِيَعاً } fırkalar oldular; her bir grup kendisini saptıran önderine uyar. Onlardan { كُلُّ حِزْبٍ } her grup kendi mezhebiyle sevinçli ve neşelidir, batılını hak zanneder. { مِنَ الَّذِينَ } ifadesinin öncesinden kopuk (münkatı') olması da caizdir; anlamı: Dinlerinden ayrılanlardan her bir grup ellerindekiyle sevinmektedirler demektir; ancak şairin şu sözünde olduğu gibi 'ferihûn' kelimesi 'küll' için sıfat olarak merfû kılınmıştır:

11666. Metin

وكل خليل غير هاضم نفسه «٤»

Ve nefsini alttan almayan (tevazu göstermeyen) her dost...4

11667. Metin

[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٣٣ الى ٣٤]

[Rûm Suresi (30), Âyetler 33-34]

11668. Metin

وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ (٣٣) لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٤)

{ وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ (٣٣) لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٤) } “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rablerine dua ederler. Sonra onlara Kendisinden bir rahmet tattırdığı vakit, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyorlar. (33) Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye! Haydi eğlenip yararlanın, yakında bileceksiniz! (34)”

11669. Metin

الضر: الشدّة من هزال أو مرض أو قحط أو غير ذلك. والرحمة: الخلاص من الشدّة.

Durr: Zayıflık, hastalık, kuraklık veya başka bir şeyden kaynaklanan sıkıntıdır. Rahmet ise sıkıntıdan kurtulmaktır.

11670. Metin

واللام في لِيَكْفُرُوا مجاز مثلها في لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا. فَتَمَتَّعُوا نظير اعْمَلُوا ما شِئْتُمْ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ وبال تمتعكم. وقرأ ابن مسعود: وليتمتعوا.

{ لِيَكْفُرُوا } ifadesindeki lâm harfi, { لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا } ayetindeki gibi mecazdır. { فَتَمَتَّعُوا } ifadesi { اعْمَلُوا ما شِئْتُمْ } “Dilediğinizi yapın” buyruğunun benzeridir. { فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ } eğlenip yararlanmanızın vebalini [bileceksiniz]. İbn Mes'ûd: { وليتمتعوا } şeklinde okumuştur.

11671. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٥]

[Rûm Suresi (30), Âyet 35]

11672. Metin

أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ (٣٥)

{ أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ (٣٥) } “Yoksa onlara bir delil indirdik de ortak koşmakta oldukları şeyi o mu söylüyor? (35)”

11673. Metin

السلطان: الحجة، وتكلمه. مجاز، كما تقول: كتابه ناطق بكذا، وهذا مما نطق به القرآن.

Sultan: Hüccettir (delildir). Onun konuşması mecazdır; nitekim: “Kitabı şöyle söylüyor” ve “Bu, Kur'an'ın dile getirdiği şeylerdendir” dersin.

11674. Metin

ومعناه: الدلالة والشهادة، كأنه قال: فهو يشهد بشركهم وبصحته. وما في بِما كانُوا مصدرية أى: بكونهم بالله يشركون. ويجوز أن تكون موصولة ويرجع الضمير إليها. ومعناه: فهو يتكلم بالأمر الذي يسببه يشركون. ويحتمل أن يكون المعنى: أم أنزلنا عليهم ذا سلطان، أى:

Bunun anlamı delalet ve şahitliktir; sanki: “O, onların şirki ve onun sıhhati lehine şahitlik ediyor” demiştir. { بِما كانُوا } ifadesindeki 'mâ' masdariyyedir; yani: Allah'a şirk koşuyor olmalarıyla [konuşuyor]. Mevsûle olması ve zamirin ona dönmesi de caizdir; anlamı: “O, sebebiyle şirk koştukları şeyi konuşuyor” demektir. Anlamın şöyle olması da muhtemeldir: “Yoksa onlara bir sultan sahibi mi indirdik”, yani:

11675. Metin

ملكا معه برهان فذلك الملك يتكلم بالبرهان الذي بسببه يشركون.

beraberinde bir delil bulunan bir melek mi indirdik de o melek, sebebiyle şirk koştukları delili mi konuşuyor?

11676. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٦]

[Rûm Suresi (30), Âyet 36]

11677. Metin

وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ (٣٦)

{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ (٣٦) } “İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler. Kendi ellerinin önden gönderdiği şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki hemen ümitsizliğe kapılırlar. (36)”

11678. Metin

وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً أى نعمة من مطر أو سعة أو صحة فَرِحُوا بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ أى بلاء من جدب أو ضيق أو مرض- والسبب فيها شؤم معاصيهم- قنطوا من الرحمة.

{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً } Yani yağmur, bolluk veya sağlık gibi bir nimet [tattırdığımız zaman] { فَرِحُوا بِها } onunla şımarırlar. { وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ } Yani kuraklık, darlık veya hastalık gibi bir bela isabet ederse -ki bunda sebep günahlarının uğursuzluğudur- rahmetten ümit keserler.

11679. Metin

[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٧]

[Rûm Suresi (30), Âyet 37]

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.