11754. Metin
مكية [إلا الآيات ٢٧ و ٢٨ و ٢٩ فمدنية] وآياتها ٣٤ وقيل ٣٣ [نزلت بعد الصافات] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Mekkîdir [27, 28 ve 29. ayetler hariç, onlar Medenîdir]. Ayetleri 34'tür, 33 olduğu da söylenmiştir. [Sâffât'tan sonra inmiştir.] Bismillâhirrahmânirrahîm.
11755. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ١ الى ٥]
[Lokmân Suresi (31), 1-5. Ayetler]
11756. Metin
﷽
﷽
11757. Metin
الم (١) تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ (٢) هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ (٣) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٤)
Elif-lâm-mîm (1). İşte bunlar hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir (2). İyilik yapanlar için bir hidayet ve rahmet olarak (3). Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar (4).
11758. Metin
أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥)
İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir (5).
11759. Metin
الْكِتابِ الْحَكِيمِ ذى الحكمة. أو وصف بصفة الله تعالى على الإسناد المجازى. ويجوز أن يكون الأصل: الحكيم قائله، فحذف المضاف وأقيم المضاف إليه مقامه، فبانقلابه مرفوعا بعد الجر استكن في الصفة المشبهة هُدىً وَرَحْمَةً بالنصب على الحال عن الآيات، والعامل فيها:
{ الْكِتابِ الْحَكِيمِ } “Hikmet dolu Kitab'ın [ayetleridir]” hikmet sahibi [demektir]. Yahut mecaz-ı aklî yoluyla Yüce Allah'ın sıfatıyla nitelenmiştir. Aslının "الحكيم قائله" (söyleyeni hikmet sahibi olan) olması da caizdir; bu durumda muzâf (tamlanan) hazfedilmiş, muzâfun ileyh (tamlayan) onun yerine geçirilmiş, mecrur iken merfûya dönüşmesiyle de sıfat-ı müşebbehenin içine [zamir olarak] gizlenmiştir. { هُدىً وَرَحْمَةً } “Bir hidayet ve rahmet olarak” ifadesi ayetlerden hâl olduğu için mansubdur; onda amel eden âmil ise:
11760. Metin
ما في تلك من معنى الإشارة. وبالرفع على أنه خبر بعد خبر، أو خبر مبتدإ محذوف لِلْمُحْسِنِينَ للذين يعملون الحسنات وهي التي ذكرها: من إقامة الصلاة، وإيتاء الزكاة، والإيقان بالآخرة ونظيره قول أوس:
{ تِلْكَ } lafzındaki işaret manasıdır. Merfû okunuşunda ise peş peşe gelen bir haber yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir. { لِلْمُحْسِنِينَ } “İyilik yapanlar için”, yani güzel ameller işleyenler içindir ki bunlar da zikrettiği: Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve ahirete kesin olarak inanmaktır. Evs'in şu sözü de bunun benzeridir:
11761. Metin
الألمعى الّذى يظن بك الظّنّ … كأن قد رأى وقد سمعا «٢»
O feraset sahibi (*elma‘î*) odur ki senin hakkında bir zanda bulunduğu vakit… Sanki [o şeyi bizzat] görmüş ve işitmiş gibidir.12
11762. Metin
حكى عن الأصمعى: أنه سئل عن الألمعى فأنشده ولم يزد. أو للذين يعملون جميع ما يحسن من الأعمال، ثم خص منهم القائمين بهذه الثلاث بفضل اعتداد بها.
Asmaî'den rivayet edildiğine göre, kendisine *el-elma‘î* (الألمعي) hakkında sorulmuş, o da bu beyti okumuş ve başka bir şey eklememiştir. Yahut güzel olan bütün amelleri işleyenler içindir; sonra da bunlara verilen ayrı bir değerden dolayı bu üç ameli yerine getirenleri özellikle zikretmiştir.
11763. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ٦ الى ٧]
[Lokmân Suresi (31), 6-7. Ayetler]
11764. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَها هُزُواً أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (٦) وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٧)
İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak için boş lafı satın alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır (6). Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele (7).
11765. Metin
اللهو كل باطل ألهى عن الخير وعما يعنى ولَهْوَ الْحَدِيثِ نحو السمر بالأساطير والأحاديث التي لا أصل لها، والتحدث بالخرافات والمضاحيك وفضول الكلام، وما لا ينبغي من كان وكان، ونحو الغناء وتعلم الموسيقار «١» ، وما أشبه ذلك. وقيل: نزلت في النضر بن الحرث، وكان يتجر إلى فارس، فيشترى كتب الأعاجم فيحدث بها قريشا ويقول: إن كان محمد يحدثكم بحديث عاد وثمود فأنا أحدثكم بأحاديث رستم وبهرام والأكاسرة وملوك الحيرة، فيستمحلون حديثه ويتركون استماع القرآن. وقيل: كان يشترى المغنيات، فلا يظفر بأحد يريد الإسلام إلا انطلق به إلى قينته فيقول: أطعميه واسقيه وغنيه، ويقول: هذا خير مما يدعوك إليه محمد من الصلاة والصيام وأن تقاتل بين يديه. وفي حديث النبي ﷺ «لا يحل بيع المغنيات ولا شراؤهن ولا التجارة فيهنّ ولا أثمانهنّ «٢» «وعنه ﷺ «ما من رجل
Lehv (boş ve eğlendirici şey); insanı hayırdan ve kendisini ilgilendiren şeylerden alıkoyan her batıl şeydir. { لَهْوَ الْحَدِيثِ } “Boş laf” ise masallarla ve aslı astarı olmayan rivayetlerle gece sohbeti yapmak, hurafelerden, güldürücü lakırdılardan, lüzumsuz sözlerden, "şöyle oldu, böyle oldu" türünden uygunsuz konuşmalardan bahsetmek, şarkı söylemek, mûsikî öğrenmek 1 ve benzeri şeylerdir. Şöyle de denilmiştir: [Bu ayet] Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. O, Fars diyarına ticaret yapar, Acemlerin kitaplarını satın alır ve bunları Kureyş'e anlatıp şöyle derdi: "Eğer Muhammed size Âd ve Semûd'un kıssasını anlatıyorsa, ben de size Rüstem'in, Behrâm'ın, Kisrâların ve Hîre krallarının kıssalarını anlatıyorum." Onlar da onun anlattıklarını tatlı bulur, Kur'an dinlemeyi terk ederlerdi. Şöyle de denilmiştir: O, şarkıcı cariyeler satın alırdı. Müslüman olmak isteyen bir kimseyi gördüğü zaman onu hemen cariyesine götürür ve: "Ona yedir, içir ve şarkı söyle!" der, ardından da: "Bu, Muhammed'in seni çağırdığı namazdan, oruçtan ve onun önünde savaşmandan daha hayırlıdır" derdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir hadisinde şöyle buyrulmuştur: « لا يَحِلُّ بَيْعُ الْمُغَنِّيَاتِ وَلَا شِرَاؤُهُنَّ وَلَا التِّجَارَةُ فِيهِنَّ وَلَا أَثْمَانُهُنَّ » «Şarkıcı cariyelerin satılması, satın alınması, onların ticaretinin yapılması ve bedelleri helal değildir» 2. Yine ondan [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle rivayet edilmiştir: «Hiçbir kimse yoktur ki...
11766. Metin
يرفع صوته بالغناء إلا بعث الله عليه شيطانين: أحدهما على هذا المنكب والآخر على هذا المنكب، فلا يزالان يضربانه بأرجلهما حتى يكون هو الذي يسكت «١» «وقيل: الغناء منفدة للمال، مسخطة للرب، مفسدة للقلب. فإن قلت: ما معنى إضافة اللهو إلى الحديث؟ قلت:
şarkı söyleyerek sesini yükseltsin de Allah ona iki şeytan göndermesin; biri şu omzuna, diğeri bu omzuna [oturur], ta ki o susana kadar ayaklarıyla ona vurup dururlar «١»». Şöyle de denilmiştir: Şarkı malı tüketir, Rabbi öfkelendirir ve kalbi bozar. Eğer: "Lehv kelimesinin hadise (lafa) izâfe edilmesinin anlamı nedir?" dersen, derim ki:
11767. Metin
معناها التبيين، وهي الإضافة بمعنى من، وأن يضاف الشيء إلى ما هو منه، كقولك: صفة خز، وباب ساج «٢» . والمعنى: من يشترى اللهو من الحديث، لأن اللهو يكون من الحديث ومن غيره، فبين بالحديث. والمراد بالحديث. الحديث المنكر، كما جاء في الحديث: «الحديث في المسجد يأكل الحسنات كما تأكل البهيمة الحشيش «٣» » ويجوز أن تكون الإضافة بمعنى «من» التبعيضية، كأنه قيل: ومن الناس من يشترى بعض الحديث الذي هو اللهو منه. وقوله يَشْتَرِي إما من الشراء، على ما روى عن النضر: من شراء كتب الأعاجم أو من شراء القيان. وإما من قوله اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيْمانِ أى استبدلوه منه واختاروه عليه. وعن قتادة: اشتراؤه:
Anlamı beyandır (açıklamadır). Bu, "min" mânasındaki izâfettir; bir şeyin kendisinden meydana geldiği şeye izâfe edilmesidir; tıpkı senin: İpek elbise, abanoz kapı «٢» demen gibidir. Mânası: Söz cinsinden olan eğlenceyi satın alan kimsedir. Zira lehv (eğlence/boş şey), sözden olabileceği gibi başka şeylerden de olabilir; bu sebeple söz (hadis) ile açıklanmıştır. Hadis ile kastedilen ise münker (kötü/çirkin) sözdür; nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur: «Mescitte [boş/çirkin] konuşmak, hayvanın otu yemesi gibi iyilikleri yer «٣»». İzâfetin teb'îz (kısmîlik bildiren) "min" mânasında olması da caizdir; sanki: "İnsanlardan kimi de sözün bir kısmı olan lehvi (boş sözü) satın alır" denilmiş gibidir. { يَشْتَرِي } “Satın alır” ifadesi, Nadr'dan rivayet edildiği üzere ya gerçekten satın almaktır: Acem kitaplarını yahut cariyeleri satın alması gibi. Ya da { اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيْمانِ } “İmana karşılık inkârı satın aldılar” kavlindeki gibi, yani onu onunla değiştirdiler ve onu ona tercih ettiler anlamındadır. Katâde'den [rivayet edildiğine göre] onun satın alması:
11768. Metin
استحبابه، يختار حديث الباطل على حديث الحق. وقرئ: لِيُضِلَّ بضم الياء وفتحها.
onu sevmesi, bâtıl sözü hak söze tercih etmesidir. { لِيُضِلَّ } kelimesi yâ harfinin zammesiyle (liyudille) ve fethasıyla (liyadille) okunmuştur.
11769. Metin
وسَبِيلِ اللَّهِ دين الإسلام أو القرآن. فإن قلت: القراءة بالضم بينة، لأن النضر كان غرضه باشتراء اللهو: أن يصدّ الناس عن الدخول في الإسلام واستماع القرآن ويضلهم عنه، فما معنى القراءة بالفتح؟ قلت: فيه معنيان، أحدهما: ليثبت على ضلاله الذي كان عليه، ولا يصدف عنه، ويزيد فيه ويمدّه، فإن المخذول كان شديد الشكيمة في عداوة الدين وصدّ الناس عنه.
{ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolu” ise İslam dini yahut Kur'an'dır. Eğer: "Zamme ile okunuş (liyudille: saptırmak için) açıktır; zira Nadr'ın boş lafı satın almaktaki gayesi, insanları İslam'a girmekten ve Kur'an dinlemekten alıkoymak ve onları ondan saptırmaktı. Peki fetha ile okunuşun (liyadille: sapmak için) mânası nedir?" dersen, derim ki: Bunda iki mâna vardır: Birincisi, üzerinde bulunduğu sapıklıkta sabit kalması, ondan ayrılmaması, onu artırması ve sürdürmesi içindir. Zira o yardımdan mahrum bırakılmış kimse, dine düşmanlıkta ve insanları ondan alıkoymada son derece inatçı ve sertti.
11770. Metin
والثاني: أن يوضع ليضل موضع ليضل، من قبل أن من أضل كان ضالا لا محالة، فدل بالرديف على المردوف. فإن قلت: ما معنى قوله بِغَيْرِ عِلْمٍ؟ قلت: لما جعله مشتريا لهو الحديث بالقرآن قال: يشترى بغير علم بالتجارة وبغير بصيرة بها، حيث يستبدل الضلال بالهدى والباطل بالحق.
İkincisi: "Liyadille" kelimesinin "liyudille" yerine konulmuş olmasıdır; çünkü başkasını saptıran kimse şüphesiz kendisi de sapıktır; böylece müradif ile mürdefe delalet edilmiştir. Eğer: { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “Bilgisizce” sözünün mânası nedir?" dersen, derim ki: Onu Kur'an'a karşılık boş sözü satın alan biri kıldığı zaman; hidayet yerine sapıklığı, hak yerine bâtılı değiştirdiği için ticareti bilmeksizin ve onda bir basireti olmaksızın satın almaktadır, demiştir.
11771. Metin
ونحوه قوله تعالى فَما رَبِحَتْ تِجارَتُهُمْ وَما كانُوا مُهْتَدِينَ أى: وما كانوا مهتدين للتجارة بصراء بها: وقرئ وَيَتَّخِذَها بالنصب والرفع عطفا على يشترى. أو ليضل، والضمير للسبيل، لأنها مؤنثة، كقوله تعالى وَتَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَها عِوَجاً.
Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bu kabildendir: { فَما رَبِحَتْ تِجارَتُهُمْ وَما كانُوا مُهْتَدِينَ } “Artık onların ticareti kazanç getirmemiş ve kendileri de doğru yolu bulamamışlardır”1; yani ticarette doğru yolu bulabilen, onda basiret sahibi kimseler değillerdi. { وَيَتَّخِذَها } [ifadesi], { يَشْتَرِي } üzerine yahut { لِيُضِلَّ } üzerine atıfla nasb ve ref' ile okunmuştur2. [Fiildeki] zamir ise müennes olduğu için "sebîl" (yol) kelimesine aittir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَتَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَها عِوَجاً } “İman eden kimseyi Allah'ın yolundan alıkoyuyor ve onu eğriltmek istiyorsunuz”3.
11772. Metin
وَلَّى مُسْتَكْبِراً زاما «١» لا يعبأ بها ولا يرفع بها رأسا: تشبه حاله في ذلك حال من لم يسمعها وهو سامع كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً أى ثقلا ولا وقر فيهما، وقرئ: بسكون الذال. فإن قلت: ما محل الجملتين المصدرتين بكأن؟ قلت: الأولى حال من مستكبرا والثانية من لم يسمعها: ويجوز أن تكونا استئنافين، والأصل في كأن المخففة: كأنه، والضمير: ضمير الشأن.
{ وَلَّى مُسْتَكْبِراً } “Büyüklük taslayarak yüz çevirir”, böbürlenerek «١», ona aldırmaz ve ona başını kaldırıp bakmaz; bu konudaki hâli, işittiği hâlde işitmeyen kimsenin hâline benzer. { كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْراً } “Sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi”, yani bir sağırlık vardır; oysa kulaklarında hiçbir sağırlık yoktur. [Özneyi belirten zamirdeki] zâl harfinin sükûnu ile (أُذْنَيْهِ) de okunmuştur. Eğer: "Kêenne (كَأَنَّ) ile başlayan iki cümlenin iraptaki yeri nedir?" dersen, derim ki: Birincisi "müstekbiren" lafzından hâldir, ikincisi ise "lem yesma'hâ" cümlesinden hâldir. Her ikisinin de istînâf (başlangıç) cümlesi olması caizdir. Hafifletilmiş *ke'en* (كأن) edatının aslı *ke'ennehû* (كأنه) olup buradaki zamir şe'n zamiridir.
11773. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ٨ الى ١١]
[Lokmân Suresi (31), 8-11. Ayetler]
11774. Metin
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ (٨) خالِدِينَ فِيها وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) خَلَقَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دابَّةٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً فَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (١٠) هذا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي ماذا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (١١)
Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Naim cennetleri vardır (8). Orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir (9). Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsar diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de bir su indirdik ve orada her güzel çiftten bitirdik (10). İşte bu Allah'ın yaratışıdır. Gösterin bana O'ndan başkaları ne yaratmıştır? Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler (11).
11775. Metin
وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا مصدران مؤكدان، الأوّل: مؤكد لنفسه والثاني مؤكد لغيره، لأن قوله لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ في معنى: وعدهم الله جنات النعيم، فأكد معنى الوعد بالوعد. وأما حَقًّا فدال على معنى الثبات: أكد به معنى الوعد، ومؤكدهما جميعا قوله لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الذي لا يغلبه شيء ولا يعجزه، يقدر على الشيء وضده، فيعطى النعيم من شاء والبؤس من شاء، وهو الْحَكِيمُ لا يشاء إلا ما توجبه الحكمة والعدل تَرَوْنَها الضمير فيه للسماوات، وهو استشهاد برؤيتهم لها، غير معمودة على قوله بِغَيْرِ عَمَدٍ كما تقول لصاحبك: أنا بلا سيف ولا رمح تراني فإن قلت: ما محلها من الإعراب؟ قلت: لا محل لها لأنها مستأنفة. أو هي في محل الحرّ صفة للعمد أى: بغير عمد مرئية، يعنى: أنه عمدها بعمد لا ترى، وهي إمساكها بقدرته هذا إشارة إلى ما ذكر من مخلوقاته. والخلق بمعنى المخلوق. والَّذِينَ مِنْ دُونِهِ آلهتهم، بكتهم بأن هذه الأشياء العظيمة مما خلقه الله وأنشأه. فأرونى ماذا خلقته آلهتكم حتى استوجبوا عندكم العبادة، ثم أضرب عن تبكيتهم إلى التسجيل عليهم بالتورّط في ضلال ليس بعده ضلال.
{ وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا } “Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir” ifadeleri iki tekit masdarıdır. Birincisi kendi lafzını tekit eder, ikincisi ise başkasını tekit eder. Zira { لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ } “Onlar için Naim cennetleri vardır” sözü "Allah onlara Naim cennetlerini vaat etti" anlamındadır; dolayısıyla vaat manasını vaat masdarıyla tekit etmiştir. { حَقًّا } “Gerçek olarak” kelimesi ise sebat/kesinlik manasına delalet eder; onunla da vaat manasını tekit etmiştir. Her ikisinin müekkidi (tekit ettiği ifade) de { لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ } sözüdür. { وَهُوَ الْعَزِيزُ } “O, Azîz'dir”; hiçbir şeyin Kendisine galip gelemediği ve Kendisini aciz bırakamadığıdır; bir şeye de zıddına da güç yetirir; dilediğine nimeti, dilediğine de sıkıntıyı verir. { الْحَكِيمُ } “Hakîm'dir”; ancak hikmetin ve adaletin gerektirdiğini diler. { تَرَوْنَها } “Görebileceğiniz” ifadesindeki zamir göklere aittir ve { بِغَيْرِ عَمَدٍ } “Direksiz” kavline dair onların gökleri direksiz gördüklerine şahit tutmadır; tıpkı arkadaşına: "Ben kılıçsız ve mızraksızım, görüyorsun beni" demen gibi. Eğer: "Bunun iraptaki yeri nedir?" dersen, derim ki: İstînâfiye olduğu için irapta yeri yoktur. Yahut mecrur konumda olup direklerin (amed) sıfatıdır; yani: "Görünen direkler olmaksızın" demektir; bu da O'nun gökleri görünmeyen direklerle -ki o da kudretiyle onları tutmasıdır- ayakta tuttuğu anlamına gelir. { هذا } “İşte bu” ifadesi, yaratıklarından zikredilenlere işarettir. *Halk* (الخلق) ise mahlûk (yaratılan) anlamındadır. { الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ } “O'ndan başkaları” onların ilahlarıdır; bu azametli şeylerin Allah'ın yaratıp var ettiği şeylerden olduğunu belirterek onları susturmuştur: "Hadi gösterin bana, ilahlarınız ne yaratmış ki katınızda ibadete layık olsunlar!" Sonra onları susturmaktan, kendilerinin ötesi olmayan bir sapıklığa battıklarını tescil etmeye geçmiştir.
11776. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ١٢]
[Lokmân Suresi (31), 12. Ayet]
11777. Metin
وَلَقَدْ آتَيْنا لُقْمانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّما يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (١٢)
Andolsun biz Lokmân'a: "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse bilsin ki şüphesiz Allah zengindir, övülmeye lâyıktır (12).
11778. Metin
هو لقمان بن باعورا: ابن أخت أيوب أو ابن خالته. وقيل: كان من أولاد آزر، وعاش
O, Lokmân b. Bâûrâ'dır: Eyyûb'un kız kardeşinin oğlu veya teyzesinin oğludur. Âzer'in soyundan olduğu da söylenmiştir. [Lokmân] yaşamıştır1
11779. Metin
ألف سنة، وأدرك داود ﵇ وأخذ منه العلم، وكان يفتي قبل مبعث داود ﵇، فلما بعث قطع الفتوى، فقيل له؟ فقال: ألا أكتفى إذا كفيت؟ وقيل: كان قاضيا في بنى إسرائيل، وأكثر الأقاويل أنه كان حكيما ولم يكن نبيا، وعن ابن عباس رضى الله عنهما: لقمان لم يكن نبيا ولا ملكا. ولكن كان راعيا أسود، فرزقه الله العتق، ورضى قوله ووصيته، فقص أمره في القرآن لتمسكوا بوصيته. وقال عكرمة والشعبي: كان نبيا. وقيل: خير بين النبوّة والحكمة فاختار الحكمة «١» . وعن ابن المسيب: كان أسود من سودان مصر خياطا، وعن مجاهد: كان عبدا أسود غليظ الشفتين متشفق «٢» القدمين. وقيل: كان نجارا. وقيل: كان راعيا وقيل: كان يحتطب لمولاه كل يوم حزمة. وعنه أنه قال لرجل ينظر إليه: إن كنت تراني غليظ الشفتين فإنه يخرج من بينهما كلام رقيق، وإن كنت تراني أسود فقلبي أبيض. وروى أن رجلا وقف عليه في مجلسه فقال: ألست الذي ترعى معى في مكان كذا؟ قال: بلى. قال ما بلغ بك ما أرى؟
bin yıl yaşamış, Dâvûd aleyhisselâm'a yetişip ondan ilim almıştır. Dâvûd aleyhisselâm peygamber gönderilmeden önce fetva verirdi; o peygamber olarak gönderilince fetva vermeyi kesti. Kendisine [sebebi] sorulunca: "Benim yerime başkası bakıyorken yetinmeyeyim mi?" dedi. İsrailoğulları içinde kadı olduğu da söylenmiştir. Görüşlerin çoğuna göre o bir hakîm idi, peygamber değildi. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [şöyle rivayet edilmiştir]: "Lokmân ne bir peygamber ne de bir hükümdardı; fakat siyah bir çobandı. Allah ona azat olmayı nasip etti, sözünden ve vasiyetinden razı oldu ve vasiyetine sarılasınız diye onun kıssasını Kur'an'da anlattı." İkrime ve Şa'bî: "O bir peygamberdi" demişlerdir. Peygamberlik ile hikmet arasında muhayyer bırakıldığı, onun da hikmeti seçtiği söylenmiştir «١». İbnü'l-Müseyyeb'den: "O, Mısır zencilerinden siyah bir terziydi." Mücâhid'den: "O, kalın dudaklı, ayakları yarık «٢» siyah bir köleydi." Marangoz olduğu da söylenmiştir. Çoban olduğu da söylenmiştir. Efendisine her gün bir bağ odun topladığı da söylenmiştir. Kendisine bakan bir adama şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Beni kalın dudaklı görüyorsan bil ki onların arasından ince sözler çıkar; beni siyah görüyorsan bil ki kalbim beyazdır." Rivayet edildiğine göre bir adam meclisinde onun yanına gelip durdu ve: "Sen filan yerde benimle birlikte koyun güden kişi değil misin?" dedi. Lokmân: "Evet" dedi. Adam: "Seni gördüğüm bu mertebeye ne ulaştırdı?" dedi.
11780. Metin
قال: صدق الحديث والصمت عما لا يعنيني. وروى أنه دخل على داود ﵇ وهو يسرد الدرع وقد لين الله له الحديد كالطين، فأراد أن يسأله فأدركته الحكمة فسكت، فلما أتمها لبسها وقال: نعم لبوس الحرب أنت. فقال: الصمت حكمة وقليل فاعله، فقال له داود: بحق ما سميت حكيما. وروى أن مولاه أمره بذبح شاة وبأن يخرج منها أطيب مضغتين، فأخرج اللسان والقلب، ثم أمره بمثل ذلك بعد أيام وأن يخرج أخبث مضغتين فأخرج اللسان والقلب، فسأله عن ذلك؟ فقال: هما أطيب ما فيها إذا طابا، وأخبث ما فيها إذا خبثا. وعن سعيد بن المسيب أنه قال لأسود: لا تحزن، فإنه كان من خير الناس ثلاثة من السودان: بلال، ومهجع مولى عمر، ولقمان. أَنِ هي المفسرة، لأنّ إيتاء الحكمة في معنى القول، وقد نبه الله سبحانه على أنّ الحكمة الأصلية والعلم الحقيقي: هو العمل بهما وعبادة الله والشكر له، حيث فسر إيتاء الحكمة بالبعث على الشكر غَنِيٌّ غير محتاج إلى الشكر حَمِيدٌ حقيق بأن يحمد وإن لم يحمده أحد.
[Lokmân]: "Doğru sözlü olmak ve beni ilgilendirmeyen şeylerde susmak" dedi. Rivayet edildiğine göre Lokmân, Allah'ın kendisine demiri çamur gibi yumuşattığı Dâvûd aleyhisselâm'ın zırh ördüğü sırada yanına girdi. Ona [ne yaptığını] sormak istedi, fakat hikmet onu engelledi ve sustu. Dâvûd onu tamamlayıp giyince: "Savaş için ne güzel bir elbisesin!" dedi. Bunun üzerine Lokmân: "Susmak hikmettir, fakat yapanı azdır" dedi. Dâvûd da ona: "Sana haklı olarak hakîm denilmiş" dedi. Rivayet edildiğine göre efendisi ona bir koyun kesmesini ve ondan en lezzetli iki lokmayı/parçayı çıkarmasını emretti; o da dili ve kalbi çıkardı. Birkaç gün sonra yine aynı şekilde emredip en kötü iki lokmayı çıkarmasını istedi; yine dili ve kalbi çıkardı. Efendisi bunun sebebini sorunca şöyle dedi: "İyi olduklarında oradaki en iyi iki şeydir; kötü olduklarında da oradaki en kötü iki şeydir." Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre o, siyah bir adama şöyle demiştir: "Üzülme; zira insanların en hayırlılarından üç kişi siyahlardandı: Bilâl, Ömer'in azatlısı Mihca' ve Lokmân." { أَنِ } tefsiriyedir; çünkü hikmet vermek söz manasını içermektedir. Nitekim Sübhân olan Allah, hikmet vermeyi şükre teşvik ile tefsir ederek asıl hikmetin ve hakiki ilmin: Onlarla amel etmek, Allah'a ibadet etmek ve O'na şükretmek olduğuna dikkat çekmiştir. { غَنِيٌّ } “Zengindir”, şükre muhtaç değildir. { حَمِيدٌ } “Övülmeye lâyıktır”, hiç kimse O'nu övmese bile övülmeye hak kazanandır.
11781. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ١٣]
[Lokmân Suresi (31), 13. Ayet]
11782. Metin
وَإِذْ قالَ لُقْمانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يا بُنَيَّ لا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (١٣)
Hani Lokmân oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma. Şüphesiz şirk pek büyük bir zulümdür" (13).
11783. Metin
قيل: كان اسم ابنه «أنعم» وقال الكلبي: «أشكم» وقيل: كان ابنه وامرأته كافرين، فما زال
Oğlunun adının 'En‘am' olduğu söylenmiştir.1 Kelbî ise 'Eşkem' demiştir. Oğlunun ve karısının kâfir oldukları da söylenmiştir;2 [Lokmân]...
11784. Metin
بهما حتى أسلما لَظُلْمٌ عَظِيمٌ لأنّ التسوية بين من لا نعمة إلا هي منه، ومن لا نعمة منه البتة ولا يتصوّر أن تكون منه-: ظلم لا يكتنه عظمه.
Müslüman oluncaya kadar onlarla uğraşmaktan vazgeçmediği de söylenmiştir. { لَظُلْمٌ عَظِيمٌ } “Pek büyük bir zulümdür”; zira bütün nimetlerin ancak kendisinden geldiği [Allah] ile hiçbir nimeti bulunmayan ve kendisinden nimet gelmesi asla tasavvur olunamayan [putları] bir tutmak, büyüklüğünün künhüne varılamayacak bir zulümdür.
11785. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ١٤ الى ١٥]
[Lokmân Suresi (31), 14-15. Ayetler]
11786. Metin
وَوَصَّيْنَا الْإِنْسانَ بِوالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلى وَهْنٍ وَفِصالُهُ فِي عامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ (١٤) وَإِنْ جاهَداكَ عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي ما لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُما وَصاحِبْهُما فِي الدُّنْيا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٥)
Biz insana anne babasını tavsiye ettik. Annesi onu zaaf üstüne zaafla taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içindedir: "Bana ve anne babana şükret; dönüş banadır" (14). Eğer onlar hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi bir şekilde geçin ve bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır, yaptıklarınızı size haber veririm (15).
11787. Metin
أى حَمَلَتْهُ تهن وَهْناً عَلى وَهْنٍ كقولك رجع عودا على بدء، بمعنى، يعود عودا على بدء، وهو في موضع الحال. والمعنى: أنها تضعف ضعفا فوق ضعف، أى: يتزايد ضعفها ويتضاعف، لأنّ الحمل كلما ازداد وعظم، ازدادت ثقلا وضعفا. وقرئ: وهنا على وهن، بالتحريك عن أبى عمرو. يقال: وهن يوهن. ووهن يهن. وقرئ: وفصله أَنِ اشْكُرْ تفسير لوصينا ما لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ أراد بنفي العلم به نفيه، أى: لا تشرك بى ما ليس بشيء «١» ، يريد الأصنام، كقوله تعالى ما يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ. مَعْرُوفاً صحابا، أو مصاحبا معروفا حسنا بخلق جميل وحلم واحتمال وبر وصلة، وما يقتضيه الكرم والمروءة وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ يريد: واتبع سبيل المؤمنين في دينك ولا تتبع سبيلهما فيه- وإن كنت مأمورا بحسن مصاحبتهما في الدنيا- ثم إلىّ مرجعك ومرجعهما، فأجازيك على إيمانك وأجازيهما على كفرهما، علم بذلك حكم الدنيا وما يجب على الإنسان في صحبتهما ومعاشرتهما: من مراعاة حق الأبوة وتعظيمه، وما لهما من المواجب التي لا يسوغ الإخلال بها، ثم بين حكمهما وحالهما في الآخرة. وروى: أنها نزلت في سعد بن أبى وقاص وأمّه. وفي القصة: أنها مكثت ثلاثا لا تطعم ولا تشرب حتى شجروا فاها «٢» بعود. وروى أنه قال: لو كانت لها سبعون نفسا فخرجت، لما ارتددت إلى الكفر. فإن قلت: هذا الكلام كيف وقع في أثناء وصية لقمان؟ قلت: هو كلام اعترض به على سبيل الاستطراد، تأكيدا لما في وصية لقمان من النهى عن الشرك. فإن قلت:
Yani { حَمَلَتْهُ } “Taşımıştır”, zayıflık üstüne zayıflık çekerek { وَهْناً عَلى وَهْنٍ } “Zaaf üstüne zaafla”; tıpkı senin: "Başa dönerek döndü" yani "başa döner vaziyette döndü" demen gibi olup hâl makamındadır. Mânası: Zayıflık üstüne zayıflık çeker; yani zayıflığı artar ve katlanır, çünkü hamilelik ilerleyip büyüdükçe ağırlığı ve zayıflığı da artar. Ebû Amr'dan harekeli olarak (وَهَناً عَلَى وَهَنٍ) şeklinde de okunmuştur. "وهن يوهن" ve "وهن يهن" denir. (وَفِصْلُهُ) şeklinde de okunmuştur. { أَنِ اشْكُرْ } “Şükret diye” ifadesi "tavsiye ettik" fiilinin tefsiridir. { ما لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ } “Hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi”; onun hakkındaki bilgiyi nefyetmekle onun kendisini nefyetmeyi kastetmiştir; yani: "Hiçbir varlığı/gerçekliği olmayan şeyi «١» bana ortak koşma" demektir; bununla putları kastetmektedir, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { ما يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ } “O'ndan başka hiçbir şeye dua etmezler”. { مَعْرُوفاً } “İyi bir şekilde”; güzel bir ahlak, hilim, tahammül, iyilik, sıla ve cömertlik ile mürüvvetin gerektirdiği güzel ve meşru bir beraberlikle [onlarla geçin]. { وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنابَ إِلَيَّ } “Ve bana yönelenlerin yoluna uy”; yani: Dininde müminlerin yoluna uy, dünyada onlarla güzel geçinmen emredilmiş olsa bile dinde o ikisinin yoluna uyma; sonra senin de onların da dönüşü banadır, imanın karşılığında seni mükâfatlandırır, inkârları sebebiyle de onları cezalandırırım. Böylece dünya hükmünü ve anne babalık hakkını gözetip yüceltmek ve aksatılması caiz olmayan vecibeleri yerine getirmek gibi insana onların beraberliğinde ve geçiminde neyin vacip olduğunu öğretmiş, ardından da ahiretteki durumlarını ve hükümlerini açıklamıştır. Rivayet edildiğine göre bu ayet Sa'd b. Ebî Vakkâs ve annesi hakkında inmiştir. Kıssada [anlatıldığına göre] annesi ağzını bir sopayla açıncaya «٢» kadar üç gün bir şey yememiş ve içmemiştir. Sa'd'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yetmiş canın olsa da teker teker çıksa, yine de küfre dönmem." Eğer: "Bu söz Lokmân'ın vasiyetinin arasına nasıl girdi?" dersen, derim ki: Lokmân'ın vasiyetinde geçen şirkten nehyi tekit etmek maksadıyla istitrad (ara söz) yoluyla araya girmiş bir sözdür. Eğer:
11788. Metin
فقوله حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلى وَهْنٍ وَفِصالُهُ فِي عامَيْنِ كيف اعترض به بين المفسر والمفسر؟ قلت: لما
Şu halde { حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْناً عَلى وَهْنٍ وَفِصالُهُ فِي عامَيْنِ } “Annesi onu zaaf üstüne zaafla taşımıştır; onun sütten kesilmesi de iki yıl içindedir” ifadesi, müfesser (açıklanan) ile müfessir (açıklayan) arasına nasıl bir ara cümle (i'tirâz) olarak girmiştir?1 Derim ki: Çünkü...2
11789. Metin
وصى بالوالدين: ذكر ما تكابده الأمّ وتعانيه من المشاق والمتاعب في حمله وفصاله هذه المدّة المتطاولة، إيجابا للتوصية بالوالدة خصوصا «١» . وتذكيرا بحقها العظيم مفردا، ومن ثمّ قال رسول الله ﷺ لمن قال له: من أبر؟ «أمّك ثم أمّك ثم أمّك» ثم قال بعد ذلك «ثم أباك «٢» » . وعن بعض العرب أنه حمل أمه إلى الحج على ظهره وهو يقول في حدائه بنفسه:
Anne babayı tavsiye edince; özellikle anneye tavsiyeyi vacip kılmak «١» ve onun büyük hakkını ayrıca hatırlatmak maksadıyla, bu uzun süre boyunca annenin onu taşırken ve sütten keserken katlandığı ve çektiği meşakkat ve sıkıntıları zikretmiştir. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine: "Kime iyilik edeyim?" diye soran kimseye: «Annene, sonra annene, sonra annene» buyurmuş, ardından da: «Sonra babana «٢»» buyurmuştur. Bir bedevînin annesini sırtında hacca taşıdığı ve develeri sürerken kendi kendine şöyle terennüm ettiği rivayet edilmiştir:
11790. Metin
أحمل أمّى وهي الحمّاله … ترضعنى الدرّة والعلالة
Taşırım annemi, asıl taşıyan o iken... Emzirirdi beni ilk ve son sütüyle...
11791. Metin
ولا يجازى والد فعاله «٣»
Ve ödenemez bir babanın [ve annenin] yaptıkları «٣».
11792. Metin
فإن قلت: ما معنى توقيت الفصال بالعامين؟ قلت المعنى في توقيته بهذه المدة أنها الغاية التي لا تتجاوز، والأمر فيما دون العامين موكول إلى اجتهاد الأم: إن علمت أنه يقوى على الفطام فلها أن تفطمه. ويدل عليه قوله تعالى وَالْوالِداتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كامِلَيْنِ لِمَنْ أَرادَ أَنْ يُتِمَّ الرَّضاعَةَ وبه استشهد الشافعي رضى الله عنه على أن مدة الرضاع سنتان، لا تثبت حرمة الرضاع بعد انقضائهما، وهو مذهب أبى يوسف ومحمد. وأما عند أبى حنيفة رضى الله عنه.
Eğer: "Sütten kesilmenin iki yılla sınırlandırılmasının mânası nedir?" dersen, derim ki: Bu süreyle sınırlandırılmasındaki mâna, aşılmaması gereken son sınır olmasıdır; iki yıldan az olan süre ise annenin içtihadına bırakılmıştır: Eğer çocuğun sütten kesilmeye güç yetireceğini bilirse onu sütten kesebilir. Yüce Allah'ın şu kavli de buna delalet eder: { وَالْوالِداتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كامِلَيْنِ لِمَنْ أَرادَ أَنْ يُتِمَّ الرَّضاعَةَ } “Emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler”. Şâfiî radıyallâhu anh, emzirme süresinin iki yıl olduğuna ve bu süre bittikten sonra süt emme hürmetinin sabit olmayacağına bu ayetle delil getirmiştir; Ebû Yûsuf ve Muhammed'in mezhebi de budur. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh'a göre ise
11793. Metin
فمدة الرضاع ثلاثون شهرا. وعن أبى حنيفة: إن فطمته قبل العامين فاستغنى بالطعام ثم أرضعته، لم يكن رضاعا. وإن أكل أكلا ضعيفا لم يستغن به عن الرضاع ثم أرضعته، فهو رضاع محرم.
emzirme süresi otuz aydır. Ebû Hanîfe'den şöyle rivayet edilmiştir: Anne çocuğu iki yıldan önce sütten keser ve çocuk yemekle yetinir hâle gelir de sonra onu emzirirse, bu [hüküm doğuran bir] emzirme sayılmaz. Şayet az bir yemek yer ve bununla sütten müstağni kalamaz da sonra onu emzirirse, bu haramlık doğuran bir emzirmedir.
11794. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ١٦]
[Lokmân Suresi (31), 16. Ayet]
11795. Metin
يا بُنَيَّ إِنَّها إِنْ تَكُ مِثْقالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّماواتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (١٦)
"Yavrucuğum! Şüphesiz o, bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerde bulunsa, Allah onu getirir. Şüphesiz Allah Latîf'tir, Habîr'dir" (16).
11796. Metin
قرئ مِثْقالَ حَبَّةٍ بالنصب والرفع، فمن نصب كان الضمير للهنة «٤» من الإساءة أو الإحسان،
{ مِثْقَالَ حَبَّةٍ } [ifadesi] nasb (üstün) ve ref' (ötre) ile okunmuştur. Nasb ile okuyan kimseye göre zamir, kötülük veya iyilik türünden olan küçük ve önemsiz şeye (el-hene) 4 râcidir;
11797. Metin
أى: إن كانت مثلا في الصغر والقماءة كحبة الخردل، فكانت مع صغرها في أخفى موضع وأحرزه كجوف الصخرة «١» أو حيث كانت في العالم العلوي أو السفلى يَأْتِ بِهَا اللَّهُ يوم القيامة فيحاسب بها عاملها إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ يتوصل علمه إلى كل خفى خَبِيرٌ عالم بكنهه.
yani: Küçüklük ve değersizlikte hardal tanesi gibi bir misal olsa, küçüklüğüyle birlikte bir kayanın içi «١» gibi en gizli ve en korunaklı bir yerde yahut yüce âlemde veya aşağı âlemde nerede bulunursa bulunsun; { يَأْتِ بِهَا اللَّهُ } “Allah onu getirir”, kıyamet günü getirip onu işleyeni onunla hesaba çeker. { إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ } “Şüphesiz Allah Latîf'tir”, ilmi her gizli şeye ulaşır; { خَبِيرٌ } “Habîr'dir”, onun künhünü bilendir.
11798. Metin
وعن قتادة: لطيف باستخراجها، خبير بمستقرّها. ومن قرأ بالرفع: كان ضمير القصة، وإنما أنث المثقال لإضافته إلى الحبة، كما قال:
Katâde'den [şöyle rivayet edilmiştir]: Onu çıkarmada Latîf, bulunduğu yerde Habîr'dir. Ref ile okuyana göre ise zamir şe'n/kıssa zamiridir; "miskâl" kelimesi ancak "habbe"ye izâfe edildiği için müennes kılınmıştır; nitekim şair şöyle demiştir:
11799. Metin
كما شرقت صدر القناة من الدّم «٢»
Mızrağın göğsü kandan kızıla boyandığı gibi... «٢»
11800. Metin
وروى أنّ ابن لقمان قال له: أرأيت الحبة تكون في مقل البحر- أى: في مغاصه- يعلمها الله؟ فقال: إنّ الله يعلم أصغر الأشياء في أخفى الأمكنة، لأنّ الحبة في الصخرة أخفى منها في الماء.
Rivayet edildiğine göre Lokmân'ın oğlu ona: "Denizin dibinde -yani derinliklerinde- olan taneyi de Allah bilir mi?" diye sormuş; o da: "Şüphesiz Allah, en gizli yerlerdeki en küçük şeyleri bilir; zira tanenin kaya içinde olması, su içinde olmasından daha gizlidir" demiştir.
11801. Metin
وقيل: الصخرة هي التي تحت الأرض، وهي السجين يكتب فيها أعمال الكفار. وقرئ: فتكن، بكسر الكاف. من وكن الطائر يكن: إذا استقر في وكنته، وهي مقره ليلا.
Kayanın, yerin altındaki kaya olduğu, onun da kâfirlerin amellerinin yazıldığı Siccîn olduğu söylenmiştir. Kâf harfinin kesresiyle (فتَكِنَّ) şeklinde de okunmuştur; kuşun yuvasına -ki gece barındığı yerdir- yerleşmesi anlamındaki "وكن الطائر يكن" fiilindendir.
11802. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ١٧]
[Lokmân Suresi (31), 17. Ayet]
11803. Metin
يا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى ما أَصابَكَ إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (١٧)
"Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve başına gelene sabret. Şüphesiz bunlar, azmedilmeye değer işlerdendir" (17).
11804. Metin
وَاصْبِرْ عَلى ما أَصابَكَ يجوز أن يكون عاما في كل ما يصيبه من المحن، وأن يكون خاصا بما يصيبه فيما أمر به من الأمر بالمعروف والنهى عن المنكر: من أذى من يبعثهم على الخير وينكر عليهم الشر إِنَّ ذلِكَ مما عزمه الله من الأمور، أى: قطعه قطع إيجاب والزام. ومنه الحديث «لا صيام لمن لم يعزم الصيام من الليل «٣» » أى لم يقطعه بالنية: ألا ترى إلى قوله ﵇ «لمن لم يبيت السيام» «٤» ومنه «إنّ الله يحب أن يؤخذ برخصه كما يحب أن يؤخذ بعزائمه» «٥»
{ وَاصْبِرْ عَلى ما أَصابَكَ } “Başına gelene sabret” [ifadesinin]; başına gelecek bütün sıkıntı ve musibetler hakkında genel olması caiz olduğu gibi, kendisine emredilen iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma vazifesinde başına geleceklere, yani kendilerini hayra yönlendirdiği ve kötülükten alıkoyduğu kimselerden göreceği eziyetlere mahsus olması da caizdir. { إِنَّ ذلِكَ } “Şüphesiz bunlar” [ifadesi], Allah'ın işlerden kesin olarak emrettiği şeylerdendir; yani vücup (farz) ve bağlayıcılık yoluyla kesin olarak hükme bağladığı hususlardandır. « لا صيام لمن لم يعزم الصيام من الليل » «Geceleyin oruca kesin olarak niyet etmeyenin (azmetmeyenin) orucu yoktur»3 hadisi de bu köktendir; yani orucu niyetle kesinleştirmeyen kimsedir. Nitekim [Peygamber] aleyhisselâm'ın « لمن لم يبيت الصيام » «...oruca geceden niyet etmeyen kimse...»4 buyruğunu görmez misin? Yine « إنّ الله يحب أن يؤخذ برخصه كما يحب أن يؤخذ بعزائمه » «Şüphesiz Allah, azimetlerine uyulmasını sevdiği gibi ruhsatlarının uygulanmasını da sever»5 [hadisi de bu köktendir].
11805. Metin
وقولهم: عزمة من عزمات ربنا. ومنه: عزمات الملوك. وذلك أن يقول الملك لبعض من تحت يده:
Yine Arapların: "Rabbimizin kesin buyruklarından (azmât) bir azmettir" sözü ve "hükümdarların kesin buyrukları (azmât)" ifadesi de bu köktendir. Bu da hükümdarın emri altındakilerden birine şöyle demesidir:
11806. Metin
عزمت عليك إلا فعلت كذا، إذا قال ذلك لم يكن للمعزوم عليه بدّ من فعله ولا مندوحة في تركه.
"Şunu mutlaka yapacaksın diye sana kesin olarak emrettim (azmettim)." Hükümdar bunu söylediğinde, kendisine emredilen kimse için onu yapmaktan başka çare ve onu terk etme hususunda bir serbestlik kalmaz.
11807. Metin
وحقيقته: أنه من تسمية المفعول بالمصدر، وأصله من معزومات الأمور، أى: مقطوعاتها ومفروضاتها. ويجوز أن يكون مصدرا في معنى الفاعل. أصله: من عازمات الأمور، من قوله تعالى فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ كقولك: جد الأمر، وصدق القتال. وناهيك بهذه الآية مؤذنة بقدم هذه الطاعات، وأنها كانت مأمورا بها في سائر الأمم، وأنّ الصلاة لم تزل عظيمة الشأن، سابقة القدم على ما سواها، موصى بها في الأديان كلها.
İşin aslı şudur: Bu, mef'ûlün masdar ile isimlendirilmesi kabilindendir; aslı "işlerin azmedilenlerinden (me'zûmâtü'l-umûr)", yani kesinleştirilenlerinden ve farz kılınanlarındandır. Fâil anlamında bir masdar olması da caizdir. Aslı, tıpkı "iş ciddileşti", "savaş kızıştı" denmesi gibi, Yüce Allah'ın: { فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ } “İş ciddileşip kesinleşince” ayetinden hareketle "işlerin azmedici olanlarından (âzimâtü'l-umûr)" takdirindedir. Bu ayetin, söz konusu ibadetlerin kadimliğini, diğer bütün ümmetlerde de emredilmiş olduğunu, namazın öteden beri pek yüce bir konuma sahip, diğer amellerden önde gelen ve bütün dinlerde tavsiye edilen bir ibadet olduğunu bildirmesi sana delil olarak yeter!
11808. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ١٨ الى ١٩]
[Lokmân Suresi (31), 18-19. Ayetler]
11809. Metin
وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتالٍ فَخُورٍ (١٨) وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْواتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ (١٩)
"İnsanlara yanağını büküp gururlanma ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez (18). Yürüyüşünde ölçülü ol ve sesini alçalt! Şüphesiz seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir" (19).
11810. Metin
تصاعر، وتصعر: بالتشديد والتخفيف. يقال: أصعر خدّه، وصعره، وصاعره: كقولك أعلاه وعلاه وعالاه: بمعنى. والصعر والصيد: داء يصيب البعير يلوى منه عنقه. والمعنى: أقبل على الناس بوجهك تواضعا، ولا تولهم شق وجهك وصفحته، كما يفعل المتكبرون. أراد:
Şeddeli ve şeddesiz olarak (تُصَاعِرْ) ve (تُصَعِّرْ) şeklinde okunmuştur. "أصعر خدّه", "صعّره" ve "صاعره" denir; nitekim aynı anlamda olmak üzere "أعلاه", "علاّه" ve "عالاه" dersin. Sa'ar (صعر) ve sayad (صيد), deveye isabet edip boynunu eğdiren bir hastalıktır. Manası: Tevazu ile insanlara yüzünle yönel; kibirlenenlerin yaptığı gibi onlara yüzünün yanını ve bir tarafını dönme, demektir. [Lokman] şunu kastetmiştir:
11811. Metin
وَلا تَمْشِ تمرح مَرَحاً أو أوقع المصدر موقع الحال بمعنى مرحا. ويجوز أن يريد: ولا تمش لأجل المرح والأشر، أى لا يكن غرضك في المشي البطالة والأشر كما يمشى كثير من الناس لذلك، لا لكفاية مهم دينى أو دنيوى. ونحوه قوله تعالى وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ بَطَراً وَرِئاءَ النَّاسِ. والمختال: مقابل للماشي مرحا، وكذلك الفخور للمصعر خدّه كبرا وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ واعدل فيه حتى يكون مشيا بين مشيين: لا تدب دبيب المتماوتين، ولا تثب وثيب الشطار. قال رسول الله ﷺ «سرعة المشي نذهب بهاء المؤمن» «١» وأما قول
{ وَلا تَمْشِ } [ifadesi], böbürlenerek [yürüme demektir]. [Buradaki] { مَرَحاً } mastardır yahut "böbürlenerek/şımararak" anlamında hâl makamına konulmuş bir mastardır. [Lokman'ın] şunu kastetmiş olması da caizdir: Şımarıklık ve taşkınlık uğruna yürüme; yani birçok insanın yaptığı gibi, dinî veya dünyevî mühim bir ihtiyacı gidermek için değil de sırf boşluk ve taşkınlık için yürümesi gibi senin de yürüyüşteki gayen bu olmasın. Yüce Allah'ın şu kavli de bu kabildendir: { وَلا تَكُونُوا كَالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ بَطَراً وَرِئاءَ النَّاسِ } “Yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak çıkanlar gibi olmayın!”. Muhtâl (مختال - kendini beğenen); böbürlenerek yürüyenin dengidir. Aynı şekilde fahûr (فخور - övüngen) de kibrinden ötürü yanağını eğip bükenin karşılığıdır. { وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ } “Yürüyüşünde ölçülü ol” [ifadesi], iki yürüyüş tarzı arasında orta bir yürüyüş olacak şekilde yürüyüşünde mutedil ol [demektir]: Ne can çekişen/ölü gibi sünen kimselerin sürünmesi gibi yavaş yürü ne de hırsız/arsız kimselerin sıçraması gibi sıçra! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « سُرْعَةُ الْمَشْيِ تُذْهِبُ بَهَاءَ الْمُؤْمِنِ » «Hızlı yürümek, müminin heybetini/vakarını giderir.»1 [Âişe'nin] şu sözüne gelince:
11812. Metin
عائشة في عمر رضى الله عنهما «كان إذا مشى أسرع» «١» فإنما أرادت السرعة المرتفعة عن دبيب المتماوت. وقرئ: وأقصد، بقطع الهمزة، أى: سدّد في مشيك من أقصد الرامي إذا سدّد سهمه نحو الرمية وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ وانقص منه واقصر، من قولك: فلان يغض من فلان إذا قصر به ووضع منه أَنْكَرَ الْأَصْواتِ أوحشها، من قولك: شيء نكر، إذا أنكرته النفوس واستوحشت منه ونفرت. والحمار مثل في الذم البليغ والشتيمة، وكذلك نهاقه. ومن استفحاشهم لذكره مجردا وتفاديهم من اسمه: أنهم يكنون عنه ويرغبون عن التصريح به، فيقولون: الطويل الأذنين، كما يكنى عن الأشياء المستقذرة: وقد عدّ في مساوي الآداب: أن يجرى ذكر الحمار في مجلس قوم من أولى المروءة. ومن العرب من لا يركب الحمار استنكافا وإن بلغت منه الرجلة «٢» ، فتشبيه الرافعين أصواتهم بالحمير، وتمثيل أصواتهم بالنهاق، تم إخلاء الكلام من لفظ التشبيه وإخراجه مخرج الاستعارة- وإن جعلوا حميرا وصوتهم نهاقا- ومبالغة شديدة في الذم والتهجين وإفراط في التثبيط عن رفع الصوت والترغيب عنه. وتنبيه على أنه من كراهة الله بمكان. فإن قلت: لم وحد صوت الحمير ولم يجمع؟ قلت: ليس المراد أن يذكر صوت كل واحد من آحاد هذا الجنس حتى يجمع، وإنما المراد أن كل جنس من الحيوان الناطق له صوت، وأنكر أصوات هذه الأجناس صوت هذا الجنس، فوجب توحيده.
Âişe'nin Ömer radıyallâhu anhümâ hakkındaki: "Yürüdüğü zaman hızlı yürürdü" «١» sözüne gelince; o ancak ölü gibi sünen kimsenin yavaşlığından uzak olan bir sürati kastetmiştir. Kat' hemzesiyle (وَأَقْصِدْ) şeklinde de okunmuştur; yani okçunun okunu hedefe doğrultması anlamındaki "أقصد الرامي" ifadesinden hareketle "yürüyüşünü doğrult/düzgün kıl" demektir. { وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ } “Ve sesini alçalt”, onu eksilt ve kıs; nitekim bir kimse birini küçümsediğinde ve değerini düşürdüğünde "فلان يغضّ من فلان" denir. { أَنْكَرَ الْأَصْواتِ } “Seslerin en çirkini”, en yabanisi/ürkütücüsüdür; nitekim nefislerin yadırgadığı, ürktüğü ve nefret ettiği şey hakkında "şey'ün nükr" denir. Eşek, şiddetli yermede ve hakarette bir darbımeseldir; anırması da öyledir. Eşeği yalın olarak anmaktan çirkin görmeleri ve adını söylemekten kaçınmaları sebebiyle, tıpkı pis ve iğrenç şeylerden kinaye yapıldığı gibi, onu açıkça söylemekten imtina edip "uzun kulaklı" diye kinaye yaparlar. Mürüvvet sahibi kimselerin meclisinde eşekten bahsedilmesi edebe aykırı davranışlardan sayılmıştır. Araplardan, yaya kalıp yorgunluktan bitap düşse bile «٢» tenezzül etmeyip eşeğe binmeyenler vardır. Dolayısıyla seslerini yükseltenlerin eşeklere benzetilmesi, seslerinin anırmaya benzetilmesi, ardından sözün teşbih lafzından arındırılıp istiare tarzında çıkarılması -hatta bizzat eşek ve sesleri de anırma kılınmış gibi olması-, yermede ve çirkin göstermede son derece ileri bir mübalağa; ses yükseltmekten alabildiğine caydırma ve ondan vazgeçirme; ayrıca bunun Allah katında son derece çirkin ve mekruh olduğuna dair bir uyarıdır. Eğer: "Eşeklerin sesi (savt) ifadesi niçin çoğul değil de tekil getirilmiştir?" dersen, derim ki: Kastedilen, çoğul yapılsın diye bu türün fertlerinden her birinin sesini anmak değildir; aksine kastedilen, ses çıkaran hayvan türlerinden her bir cinsin bir sesi olduğu ve bu cinslerin seslerinin en çirkininin bu cinsin sesi olduğudur; bu sebeple tekil getirilmesi vacip olmuştur.
11813. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٢٠]
[Lokmân Suresi (31), 20. Ayet]
11814. Metin
أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظاهِرَةً وَباطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ (٢٠)
"Görmediniz mi ki Allah, göklerde olanları ve yerde olanları sizin hizmetinize verdi ve açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize bolca döktü? İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir ilme, bir hidayet rehberine ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur" (20).
11815. Metin
ما فِي السَّماواتِ الشمس والقمر والنجوم والسحاب وغير ذلك وَما فِي الْأَرْضِ البحار والأنهار والمعادن والدواب وما لا يحصى وَأَسْبَغَ وقرىّ بالسين والصاد، وهكذا كل سين اجتمع معه الغين والخاء والقاف، تقول في سلخ، صلخ، وفي سقر: صقر، وفي سالغ: صالغ «٣»
{ ما فِي السَّماواتِ } “Göklerde olanları”: Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar ve bunlardan başkalarıdır. { وَما فِي الْأَرْضِ } “ve yerde olanları”: Denizler, nehirler, madenler, canlılar ve sayılamayacak şeylerdir. { وَأَسْبَغَ } “ve bolca döktü/verdi”: [Bu kelime] sîn (س) ve sâd (ص) ile [yani esbeğa ve esbağa şeklinde] okunmuştur. Gayn (غ), hı (خ) ve kâf (ق) harfleriyle bir araya gelen her sîn harfi böyledir; nitekim seleha (سلخ) yerine saleha (صلخ), Sekar (سقر) yerine Sakar (صقر) ve sâliğ (سالغ) yerine sâlığ (صالغ) dersin.3
11816. Metin
وقرئ: نعمه، ونعمة، ونعمته. فإن قلت: ما النعمة؟ قلت: كل نفع قصد به الإحسان، والله تعالى خلق العالم كله نعمة، لأنه إما حيوان، وإما غير حيوان. فما ليس بحيوان نعمة على الحيوان، والحيوان نعمة من حيث أنّ إيجاده حيا نعمة عليه. لأنه لولا إيجاده حيا لما صح منه الانتفاع، وكل ما أدى إلى الانتفاع وصححه فهو نعمة. فإن قلت: لم كان خلق العالم مقصودا به الإحسان؟ قلت: لأنه لا يخلقه إلا لغرض، وإلا كان عبثا، والعبث لا يجوز عليه ولا يجوز أن يكون لغرض راجع إليه من نفع، لأنه غنى غير محتاج إلى المنافع، فلم يبق إلا أن يكون لغرض يرجع إلى الحيوان وهو نفعه. فإن قلت: فما معنى الظاهرة والباطنة؟ قلت: الظاهرة كل ما يعلم بالمشاهدة، والباطنة ما لا يعلم إلا بدليل، أو لا يعلم أصلا، فكم في بدن الإنسان من نعمة لا يعلمها ولا يهتدى إلى العلم بها، وقد أكثروا في ذلك: فعن مجاهد: الظاهرة ظهور الإسلام والنصرة على الأعداء، والباطنة: الأمداد من الملائكة. وعن الحسن رضى الله عنه: الظاهرة: الإسلام. والباطنة الستر. وعن الضحاك: الظاهرة: حسن الصورة، وامتداد القامة. وتسوية الأعضاء. والباطنة:
(نِعَمَهُ), (نِعْمَةً) ve (نِعْمَتَهُ) şeklinde okunmuştur. Eğer: "Nimet nedir?" dersen, derim ki: İhsan maksadıyla yapılan her faydadır. Yüce Allah bütün âlemi bir nimet olarak yaratmıştır; zira âlem ya canlıdır (hayvandır) ya da canlı dışı bir varlıktır. Canlı olmayan varlık canlı için bir nimettir; canlı ise, diri olarak var edilmesi kendisi için bir nimet olması yönüyle bir nimettir. Çünkü diri olarak var edilmeseydi, onun faydalanması sahih olmazdı; faydalanmaya ulaştıran ve onu sahih kılan her şey de bir nimettir. Eğer: "Âlemin yaratılmasında niçin ihsan kastedilmiştir?" dersen, derim ki: Çünkü Allah onu ancak bir hikmet ve gaye (garaz) için yaratır, aksi takdirde abes olurdu; abes ise O'nun hakkında caiz değildir. Bu gayenin bir fayda olarak O'na dönecek olması da caiz değildir; zira O zengindir (Ganî'dir), menfaatlere muhtaç değildir. Geriye ancak canlıya dönen bir gaye kalır ki o da canlıya fayda sağlamaktır. Eğer: "Açık ve gizli olanın anlamı nedir?" dersen, derim ki: Açık olan, müşahede ile bilinen her şeydir; gizli olan ise ancak delille bilinen yahut hiç bilinmeyen şeydir. Nitekim insanın bedeninde bilmediği ve bilgisine ulaşamadığı nice nimetler vardır. Âlimler bu hususta pek çok açıklama yapmışlardır: Mücâhid'den [rivayet edildiğine göre]: Açık olan İslam'ın üstün gelmesi ve düşmanlara karşı zafer kazanılması, gizli olan ise meleklerin yardımıdır. Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh'tan [rivayet edildiğine göre]: Açık olan İslam, gizli olan ise ayıpların örtülmesidir. Dahhâk'tan [rivayet edildiğine göre]: Açık olan suret güzelliği, boy pos düzgünlüğü ve azaların intizamıdır; gizli olan ise:
11817. Metin
المعرفة. وقيل: الظاهرة البصر، والسمع، واللسان، وسائر الجوارح الظاهرة. والباطنة:
marifettir (Allah'ı bilmektir). Açık olanın görme, işitme, dil ve diğer dış azalar; gizli olanın ise:
11818. Metin
القلب، والعقل، والفهم، وما أشبه ذلك. ويروى في دعاء موسى ﵇: إلهى، دلني على أخفى نعمتك على عبادك، فقال: أخفى نعمتي عليهم النفس. ويروى: أن أيسر ما يعذب به أهل النار: الأخذ بالأنفاس «١» .
kalp, akıl, anlayış ve benzeri şeyler olduğu da söylenmiştir. Mûsâ aleyhisselâm'ın duasında şöyle dediği rivayet edilir: "İlâhî! Bana kulların üzerindeki en gizli nimetini göster." Allah da: "Onlara olan en gizli nimetim nefestir" buyurmuştur. Cehennem ehline yapılacak azabın en hafifinin nefeslerinin tutulması «١» olduğu da rivayet edilir.
11819. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٢١]
[Lokmân Suresi (31), 21. Ayet]
11820. Metin
وَإِذا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا ما أَنْزَلَ اللَّهُ قالُوا بَلْ نَتَّبِعُ ما وَجَدْنا عَلَيْهِ آباءَنا أَوَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ (٢١)
"Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun!' denildiğinde: 'Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' derler. Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı?" (21).
11821. Metin
معناه أَيتبعونهم وَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ أى في حال دعاء الشيطان إياهم إلى العذاب.
Bunun manası: Şeytan onları azaba çağırıyorken { وَلَوْ كانَ الشَّيْطانُ يَدْعُوهُمْ } “Şeytan onları çağırıyor olsa da mı” yani şeytanın onları azaba çağırması hâlinde bile onlara uyacaklar mı?, demektir.
11822. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٢٢]
[Lokmân Suresi (31), 22. Ayet]
11823. Metin
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ (٢٢)
"Kim iyilik yapan biri olarak yüzünü Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu ancak Allah'a varır" (22).
11824. Metin
قرأ على بن أبى طالب رضى الله عنه: ومن يسلم بالتشديد، يقال: أسلم أمرك وسلم أمرك إلى الله. فإن قلت: ماله عدّى بإلى، وقد عدّى باللام في قوله بَلى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ؟ قلت:
Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh şedde ile (وَمَنْ يُسَلِّمْ) şeklinde okumuştur. "أسلم أمرك إلى الله" ve "سلّم أمرك إلى الله" (işini Allah'a teslim et) denir. Eğer: "Yüce Allah'ın: { بَلى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ } 'Hayır! Kim yüzünü Allah'a teslim ederse...' ayetinde lâm harfiyle geçişli kılındığı halde burada niçin ilâ (إلى) ile geçişli kılınmıştır?" dersen, derim ki:
11825. Metin
معناه مع اللام: أنه جعل وجهه وهو ذاته ونفسه سالما لله. أى خالصا له. ومعناه- مع إلى-:
Lâm [harf-i ceri] ile kullanıldığındaki anlamı: Yüzünü -ki o [kişinin] bizzat zatı ve nefsidir- Allah için selametli (sâlim) kılmıştır; yani O'na halis kılmıştır. İlâ [harf-i ceri] ile kullanıldığındaki anlamı ise [şöyledir]:1
11826. Metin
أنه سلم إليه نفسه كما يسلم المتاع إلى الرجل إذا دفع إليه. والمراد: التوكل عليه والتفويض إليه فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى من باب التمثيل: مثلت حال المتوكل بحال من أراد أن يتدلى من شاهق، فاحتاط لنفسه بأن استمسك بأوثق عروة من حبل متين مأمون انقطاعه وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ أى هي صائرة إليه.
Bir eşya bir adama verilip teslim edildiğinde olduğu gibi, kendini O'na teslim etti, demektir. Kastedilen ise O'na tevekkül etmek ve işi O'na havale etmektir. { فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقى } “Muhakkak ki o en sağlam kulpa yapışmıştır” ifadesi temsil kabilindendir: Tevekkül edenin hâli, yüksek bir yerden aşağı sarkmak isteyip de kopmasından emin olunan sağlam bir ipin en muhkem kulpuna tutunarak kendini sağlama alan kimsenin hâline benzetilmiştir. { وَإِلَى اللَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ } “İşlerin sonu ancak Allah'a varır”, yani [bütün işler] O'na döner.
11827. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ٢٣ الى ٢٤]
[Lokmân Suresi (31), 23-24. Ayetler]
11828. Metin
وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٣) نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ (٢٤)
"Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin! Onların dönüşü bizedir; böylece yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir (23). Onları az bir süre yararlandırır, sonra da onları şiddetli/katı bir azaba sürükleriz" (24).
11829. Metin
قرئ: يحزنك، ويحزنك: من حزن، وأحزن. والذي عليه الاستعمال المستفيض: أحزنه ويحزنه. والمعنى: لا يهمنك كفر من كفر وكيده للإسلام، فإن الله ﷿ دافع كيده في نحره، ومنتقم منه، ومعاقبه على عمله إِنَّ اللَّهَ يعلم ما في صدور عباده، فيفعل بهم على حسبه نُمَتِّعُهُمْ زمانا قَلِيلًا بدنياهم ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ شبه إلزامهم التعذيب وإرهاقهم إياه باضطرار المضطرّ إلى الشيء الذي لا يقدر على الانفكاك «١» منه. والغلظ: مستعار من الأجرام الغليظة. والمراد الشدّة والثقل على المعذب.
"Hazene" ve "ahzene" fiillerinden olmak üzere (يَحْزُنْكَ) ve (يُحْزِنْكَ) şeklinde okunmuştur. Yaygın kullanım "ahzenehü yuhzinühü" şeklindedir. Manası: İnkâr edenin inkârı ve İslam'a kurduğu tuzak seni kederlendirmesin; zira Allah azze ve celle onun tuzağını kendi aleyhine çevirecek, ondan intikam alacak ve onu ameli sebebiyle cezalandıracaktır. { إِنَّ اللَّهَ } “Şüphesiz Allah”, kullarının göğüslerinde olanı bilir ve onlara buna göre muamele eder. { نُمَتِّعُهُمْ } “Onları yararlandırırız”, dünyalarıyla { قَلِيلاً } “az” bir süre [yararlandırırız], { ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلى عَذابٍ غَلِيظٍ } “sonra da onları katı bir azaba sürükleriz”. Onlara azabın yüklenmesi ve buna mecbur bırakılmaları, çaresiz kalıp ondan kurtulmaya güç yetiremeyen «١» kimsenin çaresizliğine benzetilmiştir. "Gılaz" (katılık/kalınlık), yoğun/katı cisimlerden ödünç alınmıştır (istiaredir). Kastedilen ise azap gören kimseye olan şiddeti ve ağırlığıdır.
11830. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ٢٥ الى ٢٧]
[Lokmân Suresi (31), 25-27. Ayetler]
11831. Metin
وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ (٢٥) لِلَّهِ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٦) وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ ما نَفِدَتْ كَلِماتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٢٧)
"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: 'Allah' derler. De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur.' Hayır, onların çoğu bilmezler (25). Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah, zengin olandır, övgüye lâyık olandır (26). Yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak [mürekkep] olsa, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir" (27).
11832. Metin
قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ إلزام لهم على إقرارهم بأنّ الذي خلق السماوات والأرض هو الله وحده، وأنه يجب أن يكون له الحمد والشكر. وأن لا يعبد معه غيره، ثم قال بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ أنّ ذلك يلزمهم، وإذا نبهوا عليه لم ينتبهوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ عن حمد الحامدين المستحق للحمد، وإن لم يحمدوه.
{ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ } “De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur.'” [ifadesi], gökleri ve yeri yaratanın yalnızca Allah olduğunu ikrar etmelerine karşılık onlara yönelik bir ilzamdır1; [yani] hamd ve şükrün yalnızca O'na ait olması ve O'nunla birlikte başkasına kulluk edilmemesi gerektiği hususunda [bağlayıcı bir hüccettir]. Ardından { بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Hayır, onların çoğu bilmezler” buyurmuştur; yani bunun kendilerini bağladığını bilmezler, kendilerine bu husus hatırlatıldığında da intibaha gelmezler (farkına varmazlar). { إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ } “Şüphesiz Allah, zengin olandır” [ifadesi ise], hamdedenlerin hamdinden müstağnîdir, kendisini övmeseler bile hamde lâyık olan O'dur [demektir].
11833. Metin
قرئ: والبحر، بالنصب عطفا على اسم إنّ، وبالرفع عطفا على محل إن، ومعمولها على.
(وَالْبَحْرَ) şeklinde inne'nin ismine atıfla nasb ile; ayrıca inne ve ma'mûlünün mahalline atıfla ref ile de okunmuştur;
11834. Metin
ولو ثبت «١» كون الأشجار أقلاما، وثبت البحر ممدودا بسبعة أبحر. أو على الابتداء والواو للحال، على معنى. ولو أنّ الأشجار أقلام في حال كون البحر ممدودا، وفي قراءة ابن مسعود:
"Ağaçların kalem olması sabit olsa «١» ve denizin de yedi denizle takviye edilmesi sabit olsa..." takdirinde [ref ile okunmuştur]. Yahut mübteda olarak ve vâv harfi hâl için olmak üzere: "Deniz takviye edilmiş bir hâldeyken ağaçlar kalem olsa..." anlamında [ref okunmuştur]. İbn Mes'ûd'un kıraatinde ise:
11835. Metin
وبحر يمدّه على التنكير، ويجب أن يحمل هذا على الوجه الأوّل. وقرئ: يمدّه، ويمدّه. وبالتاء والياء. فإن قلت: كان مقتضى الكلام أن يقال: ولو أنّ الشجر أقلام، والبحر مداد. قلت:
tenvinle (وَبَحْرٌ يَمُدُّهُ) şeklindedir ve bunun birinci veche hamledilmesi vaciptir. (يَمُدُّهُ) ve (يُمِدُّهُ) şeklinde, ayrıca tâ ve yâ ile de okunmuştur. Eğer: "Sözün gereği: 'Ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa' denilmesi değil miydi?" dersen, derim ki:
11836. Metin
أغنى عن ذكر المداد قوله: يمدّه، لأنه من قولك: مدّ الدواة وأمدّها، جعل البحر الأعظم بمنزلة الدواة، وجعل الأبحر السبعة مملوءة مدادا، فهي تصب فيه مدادها أبدا صبا لا ينقطع. والمعنى:
"Hokka doldurdu / hokkaya mürekkep kattı" anlamındaki "مدّ الدواة وأمدّها" ifadesinden hareketle { يَمُدُّهُ } “ona katılarak” sözü mürekkebi anmaktan müstağni kılmıştır. Büyük denizi hokka mesabesinde kılmış, yedi denizi de mürekkeple dolu kılmıştır; öyle ki o denizler kesintisiz bir akışla mürekkeplerini ebediyen onun içine dökerler. Manası:
11837. Metin
ولو أنّ أشجار الأرض أقلام، والبحر ممدود بسبعة أبحر. وكتبت بتلك الأقلام وبذلك المداد كلمات الله، لما نفدت كلماته ونفدت الأقلام والمداد، كقوله تعالى قُلْ لَوْ كانَ الْبَحْرُ مِداداً لِكَلِماتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِماتُ رَبِّي. فإن قلت: زعمت أنّ قوله وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ حال في أحد وجهى الرفع، وليس فيه ضمير راجع إلى ذى الحال. قلت: هو كقوله:
Yeryüzünün ağaçları kalem olsa, deniz de yedi denizle takviye edilse ve o kalemlerle, o mürekkeple Allah'ın kelimeleri yazılsa, O'nun kelimeleri tükenmez, kalemler ve mürekkep tükenirdi; nitekim Yüce Allah: { قُلْ لَوْ كانَ الْبَحْرُ مِداداً لِكَلِماتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِماتُ رَبِّي } “De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz mutlaka tükenirdi” buyurmuştur. Eğer: "Sen { وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ } sözünün ref vecihlerinden birinde hâl olduğunu iddia ettin, oysa içinde zü'l-hâle dönen bir zamir yoktur" dersen, derim ki: Bu, şairin şu sözü gibidir:
11838. Metin
وقد اغتدى والطّير في وكناتها «٢»
Kuşlar henüz yuvalarındayken sabah erkenden çıkardım... «٢»
11839. Metin
و: جئت والجيش مصطف، وما أشبه ذلك من الأحوال التي حكمها حكم الظروف. ويجوز أن يكون المعنى: وبحرها، والضمير للأرض. فإن قلت: لم قيل مِنْ شَجَرَةٍ على التوحيد دون اسم الجنس الذي هو شجر؟ قلت: أريد تفصيل الشجر وتقصيها شجرة شجرة، حتى لا يبقى من جنس الشجر ولا واحدة إلا قد بريت أقلاما. فإن قلت: الكلمات جمع قلة، والموضع موضع التكثير لا التقليل. فهلا قيل: كلم الله؟ قلت: معناه أنّ كلماته لا تفي بكتبتها البحار، فكيف بكلمة؟
Ve: "Ordu saf tutmuşken geldim" sözü ve hükmü zarfların hükmü gibi olan benzer hâl cümleleri gibidir. Anlamın "ve onun denizi" şeklinde olup zamirin arza (yeryüzüne) dönmesi de caizdir. Eğer: "Cins ismi olan 'şecer' yerine niçin tekil olarak { مِنْ شَجَرَةٍ } 'ağaçtan' denilmiştir?" dersen, derim ki: Ağaç cinsinden kalem olarak yontulmadık tek bir tane bile kalmasın diye, ağaçların teker teker detaylandırılıp tek tek sayılması kastedilmiştir. Eğer: "'Kelimât' kelimesi cemi kıllet (azlık çoğulu) kalıbıdır, oysa burası azlık değil çokluk makamıdır. 'Kelimullâh' denilmesi gerekmez miydi?" dersen, derim ki: Bunun manası şudur: O'nun az sayıdaki kelimelerini bile yazmaya denizler yetmezken, [bütün] kelimelerini nasıl yazsın?
11840. Metin
وعن ابن عباس رضى الله عنهما: أنها نزلت جوابا لليهود لما قالوا «قد أوتينا التوراة وفيها كل الحكمة» وقيل: إن المشركين قالوا: إنّ هذا يعنون الوحى- كلام سينفد، فأعلم الله أن كلامه لا ينفد. وهذه الآية عند بعضهم مدنية، وأنها نزلت بعد الهجرة، وقيل هي مكية، وإنما أمر اليهود وقد قريش أن يقولوا لرسول الله ﷺ: ألست تتلو فيما أنزل عليك: أنا قد أوتينا التوراة وفيها علم كل شيء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ لا يعجزه شيء حَكِيمٌ لا يخرج من علمه وحكمته شيء، ومثله لا تنفد كلماته وحكمه.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan [rivayet edildiğine göre]: Bu ayet1, Yahudilerin «Bize Tevrat verildi ve onda her hikmet bulunmaktadır» demeleri üzerine onlara bir cevap olarak inmiştir. Bir rivayete göre de müşrikler: “Bu -yani vahiy- tükenecek bir sözdür” demişler, bunun üzerine Allah Teâlâ kelâmının tükenmeyeceğini bildirmiştir. Bu ayet bazılarına göre Medenîdir ve hicretten sonra inmiştir. Mekkî olduğu da söylenmiştir; [bu görüşe göre] Yahudiler, Kureyş heyetine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Sana indirilenler arasında: ‘Bize Tevrat verildi ve onda her şeyin ilmi vardır’ [ifadesini] okumuyor musun?” demelerini emretmişlerdi. { إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ } “Şüphesiz Allah Azîz’dir”, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz; { حَكِيمٌ } “Hakîm’dir”2, hiçbir şey O’nun ilminden ve hikmetinden hariç kalamaz. O’nun gibi [yüce bir varlığın] kelimeleri ve hikmetleri tükenmez.
11841. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٢٨]
[Lokmân Suresi (31), 28. Ayet]
11842. Metin
ما خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ واحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (٢٨)
"Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir. Şüphesiz Allah Semî'dir, Basîr'dir" (28).
11843. Metin
إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ إلا كخلقها وبعثها، أى: سواء في قدرته القليل والكثير، والواحد والجمع، لا يتفاوت، وذلك أنه إنما كانت تفاوت النفس الواحدة والنفوس الكثيرة العدد:
{ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ } “Ancak tek bir nefis gibidir”, yani ancak onun yaratılması ve diriltilmesi gibidir; yani O'nun kudretinde az ile çok, bir ile topluluk eşittir, farklılık göstermez. Çünkü tek bir nefis ile sayıca çok nefisler arasında farklılık ancak şöyle olsaydı söz konusu olurdu:
11844. Metin
أن لو شغله شأن عن شأن وفعل عن فعل، وقد تعالى عن ذلك إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ يسمع كل صوت ويبصر كل مبصر في حالة واحدة، لا يشغله إدراك بعضها عن إدراك بعض، فكذلك الخلق والبعث.
Bir iş O'nu başka bir işten, bir fiil O'nu başka bir fiilden alıkoysaydı [farklılık olurdu]; oysa Allah bundan pek yücedir. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ } “Şüphesiz Allah Semî'dir, Basîr'dir”; tek bir anda her sesi işitir ve görülen her şeyi görür, bunlardan birini idrak etmesi diğerini idrak etmekten O'nu alıkoymaz; yaratma ve diriltme de tıpkı böyledir.
11845. Metin
[سورة لقمان (٣١) : الآيات ٢٩ الى ٣٠]
[Lokmân Suresi (31), 29-30. Ayetler]
11846. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٢٩) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ ما يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْباطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٣٠)
"Görmedin mi ki Allah geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Güneşi ve ayı emre amade kılmıştır; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır (29). Bu böyledir; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir ve O'ndan başka yalvardıkları şeyler bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür" (30).
11847. Metin
كل واحد من الشمس والقمر يجرى في فلكه، ويقطعه إلى وقت معلوم: الشمس إلى آخر السنة، والقمر إلى آخر الشهر. وعن الحسن: الأجل المسمى: يوم القيامة. لأنه لا ينقطع جريهما إلا حينئذ. دلّ أيضا بالليل والنهار وتعاقبهما وزيادتهما ونقصانهما وجرى النيرين في فلكيهما كل ذلك على تقدير وحساب، وبإحاطته بجميع أعمال الخلق: على عظم قدرته وحكمته. فإن قلت: يجرى لأجل مسمى، ويجرى إلى أجل مسمى: أهو من تعاقب الحرفين؟ قلت: كلا، ولا يسلك هذه الطريقة إلا بليد الطبع ضيق العطن «١» . ولكن المعنيين. أعنى الانتهاء والاختصاص كل واحد منهما ملائم لصحة الغرض لأنّ قولك يجرى إلى أجل مسمى: معناه يبلغه وينتهى كل واحد منهما ملائم لصحة الغرض، لأنّ قولك يجرى إلى أجل مسمى: معناه يبلغه وينتهى إليه. وقولك: يجرى لأجل مسمى: تريد يجرى لإدراك أجل مسمى، تجعل الجري مختصا بإدراك أجل مسمى. ألا ترى أن جرى الشمس مختص بآخر السنة، وجرى القمر مختص بآخر الشهر، فكلا المعنيين غير ناب به موضعه ذلِكَ الذي وصف من عجائب قدرته وحكمته التي يعجز عنها الأحياء القادرون العالمون. فكيف بالجماد الذي تدعونه من دون الله، إنما هو بسبب أنه هو الحق الثابت إلهيته. وأنّ من دونه باطل الإلهية وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الشأن الْكَبِيرُ السلطان. أو ذلك الذي أوحى إليك من هذه الآيات بسبب بيان أنّ الله هو الحق، وأنّ إلها غيره باطل، وأنّ الله هو العلىّ الكبير عن أن يشرك به.
Güneş ve ayın her biri kendi yörüngesinde akıp gitmekte ve bu yörüngeyi belirli bir vakte kadar katetmektedir: Güneş senenin sonuna kadar, ay ise ayın sonuna kadar. Hasan[-ı Basrî]’den [ecel-i müsemmâ] hakkında: “Belirlenmiş süre, kıyamet günüdür; zira onların akıp gitmesi ancak o vakit kesintiye uğrar” dediği rivayet edilmiştir. [Allah Teâlâ] ayrıca gece ve gündüzle, bunların birbiri ardınca gelişiyle, uzayıp kısalmasıyla ve iki ışık kaynağının (güneş ve ayın) kendi yörüngelerinde bütün bunların bir takdir ve hesap dahilinde akıp gitmesiyle ve yaratılmışların bütün amellerini kuşatmasıyla, kudretinin ve hikmetinin büyüklüğüne delil getirmiştir. Eğer: “{ Yecrî li-ecelin müsemmâ } ile { yecrî ilâ ecelin müsemmâ } [ifadeleri arasındaki fark nedir]; bu, iki harfin (harf-i cerin) birbirinin yerine geçmesinden (teâkub) ibaret midir?” dersen, derim ki: Asla! Bu yola ancak anlayışı kıt, dar görüşlü kimseler 1 başvurur. Bilakis bu iki mana -yani gaye/son bulma (intihâ) ve tahsis (özgü kılma)- maksadın doğruluğu açısından her biri gayet uygundur. Zira senin “{ Yecrî ilâ ecelin müsemmâ }” demen; “Ona ulaşır ve orada son bulur” anlamına gelir. “{ Yecrî li-ecelin müsemmâ }” demenle ise “Belirlenmiş bir süreye erişmek maksadıyla akıp gider” manasını kastedersin; böylece akıp gitmeyi belirlenmiş bir süreye erişmeye mahsus kılarsın. Görmez misin ki güneşin akışı senenin sonuna, ayın akışı ise ayın sonuna mahsustur. Dolayısıyla her iki mana da kullanıldığı yerde asla eğreti durmaz. { ذلِكَ } “Bu böyledir”; O’nun kudret ve hikmetinin harikalarından zikredilen bu durum -ki diri, kudret ve ilim sahibi varlıklar dahi bunları yapmaktan acizdir; nerede kaldı ki Allah’tan başka taptığınız o cansız putlar yapabilsin!- ancak O’nun uluhiyyeti sabit olan Hak oluşu sebebiyledir. O’ndan gayrısının ilahlığı ise bâtıldır. { وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ } “Şüphesiz Allah şanı yüce”, { الْكَبِيرُ } “hükümranlığı büyük olandır”. Yahut sana bu ayetlerden vahyedilenler; Allah’ın mutlak Hak olduğunu, O’ndan başka ilahların bâtıl olduğunu ve Allah’ın kendisine ortak koşulmaktan pek yüce ve büyük olduğunu beyan etmek içindir.
11848. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٣١]
[Lokmân Suresi (31), 31. Ayet]
11849. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللَّهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ آياتِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣١)
"Görmedin mi ki gemiler, Allah'ın ayetlerinden bir kısmını size göstersin diye O'nun nimetiyle denizde akıp gitmektedir? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ayetler/ibretler vardır" (31).
11850. Metin
قرئ: الفلك، بضم اللام. وكل فعل: يجوز فيه فعل، كما يجوز في كل فعل فعل، على مذهب التعويض. وبنعمات الله: بسكون العين. وعين فعلات يجوز فيها الفتح والكسر والسكون بِنِعْمَتِ اللَّهِ بإحسانه ورحمته صَبَّارٍ على بلائه شَكُورٍ لنعمائه، وهما صفتا المؤمن، فكأنه قال: إنّ في ذلك لآيات لكل مؤمن.
Lâm harfinin zammesiyle (الْفُلُكِ) okunmuştur. Bedel (ta'vîz) mezhebine göre "fa'l" veznindeki her kelimede "fu'ul" caiz olduğu gibi, "fu'l" veznindeki her kelimede de "fu'ul" caizdir. Ayn harfinin sükûnuyla (بِنَعْمَاتِ اللَّهِ) şeklinde de okunmuştur. "Fa'alât" vezninin aynü'l-fiilinde fetha, kesre ve sükûn caizdir. { بِنِعْمَتِ اللَّهِ } “Allah'ın nimetiyle”, yani O'nun ihsanı ve rahmetiyle. { صَبَّارٍ } “Çok sabreden”, O'nun belasına sabreden; { شَكُورٍ } “çok şükreden”, O'nun nimetlerine şükreden. Bu ikisi müminin iki sıfatıdır; dolayısıyla sanki: "Şüphesiz bunda her mümin için ibretler vardır" buyurmuştur.
11851. Metin
[سورة لقمان (٣١) : آية ٣٢]
[Lokmân Suresi (31), 32. Ayet]
11852. Metin
وَإِذا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَما يَجْحَدُ بِآياتِنا إِلاَّ كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ (٣٢)
"Onları gölgelikler gibi dalgalar sardığında, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a yalvarırlar. Onları karaya çıkarıp kurtarınca, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Bizim ayetlerimizi ise ancak son derece nankör ve vefasız olanlar inkâr eder" (32).
11853. Metin
يرتفع الموج ويتراكب، فيعود مثل الظلل، والظلة: كل ما أظلك من جبل أو سحاب أو غيرهما وقرئ: كالظلال، جمع ظلة، كقلة وقلال فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ متوسط في الكفر والظلم، خفض من غلوائه، وانزجر بعض الانزجار. أو مقتصد في الإخلاص الذي كان عليه في البحر، يعنى أنّ ذلك الإخلاص الحادث عند الخوف، لا يبقى لأحد قط، والمقتصد قليل نادر. وقيل: مؤمن قد ثبت على ما عاهد عليه الله في البحر. والختر: أشدّ الغدر. ومنه قولهم: إنك لا تمدّ لنا شبرا من غدر إلا مددنا لك باعا من ختر، قال:
Dalga yükselir ve üst üste biner, böylece gölgelikler gibi olur. Zulle (ظلة): Dağ, bulut veya başka şeylerden seni gölgeleyen her şeydir. Zulle'nin çoğulu olarak -kılle ve kılâl gibi- (كَالظِّلَالِ) şeklinde de okunmuştur. { فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ } “İçlerinden bir kısmı orta yolu tutar”, küfür ve zulümde orta yolu tutan, taşkınlığını azaltan ve bir miktar vazgeçendir. Yahut denizde iken sahip olduğu ihlasta orta yolu tutandır; yani korku anında ortaya çıkan o ihlas kimsede bütünüyle kalmaz, orta yollu olanı ise pek az ve nadirdir. Denizde Allah'a verdiği söz üzere sebat eden mümindir de denilmiştir. Hatr (الختر), en şiddetli vefasızlık ve hainliktir. Arapların: "Sen bize hainlikten bir karış uzatmazsın ki biz sana vefasızlıktan bir kulaç uzatmayalım" sözü de bu köktendir. Şair şöyle demiştir: