Muhammed Suresi sallallâhu aleyhi ve sellem

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14609. Metin

مدنية عند مجاهد. وقال الضحاك وسعيد بن جبير: مكية. وهي سورة القتال وهي تسع وثلاثون آية. وقيل ثمان وثلاثون [نزلت بعد الحديد] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mücâhid'e göre Medenî'dir. Dahhâk ve Saîd b. Cübeyr ise Mekkî olduğunu söylemişlerdir. O, Kıtal Suresi'dir ve otuz dokuz ayettir. Otuz sekiz ayet olduğu da söylenmiştir [Hadîd'den sonra inmiştir]. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

14610. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ١ الى ٢]

[Muhammed Suresi (47): Ayetler 1 ila 2]

14611. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

14612. Metin

الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ (٢)

{ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ (٢) } “İnkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanların [Allah] amellerini boşa çıkarmıştır. İman edip salih ameller işleyenlerin ve Rablerinden bir hak olarak Muhammed'e indirilene inananların ise günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.”

14613. Metin

وَصَدُّوا. وأعرضوا وامتنعوا عن الدخول في الإسلام: أو صدّوا غيرهم عنه. قال ابن عباس رضى الله عنه: هم المطعمون يوم بدر. وعن مقاتل: كانوا اثنى عشر رجلا من أهل الشرك يصدّون الناس عن الإسلام ويأمرونهم بالكفر. وقيل: هم أهل الكتاب الذين كفروا وصدّوا من أراد منهم ومن غيرهم أن يدخل في الإسلام. وقيل: هو عامّ في كل من كفر وصدّ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ أبطلها وأحبطها. وحقيقته: جعلها ضالة ضائعة ليس لها من يتقبلها

[Âyette geçen] «Ve alıkoydular» ifadesi; İslâm'a girmekten yüz çevirip kaçındılar yahut başkalarını ondan alıkoydular demektir. İbn Abbâs radıyallâhu anh şöyle demiştir: Onlar Bedir günü [orduyu] doyuran kimselerdir. Mukātil'den ise şöyle rivayet edilmiştir: Onlar, insanları İslâm'dan alıkoyan ve onlara küfrü emreden şirk ehlinden on iki adam idi. Şöyle de denilmiştir: Onlar, inkâr eden ve gerek kendilerinden gerekse başkalarından İslâm'a girmek isteyenleri alıkoyan Ehl-i Kitap'tır. Bir görüşe göre de bu [ifade], inkâr eden ve [halkı İslâm'dan] alıkoyan herkes hakkında umumidir. { أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } “[Allah] amellerini boşa çıkarmıştır” ifadesi, onları geçersiz kılıp heba etmiştir demektir. Bunun hakikati ise şudur: [Allah] onları [amellerini], kabul edeni bulunmayan kaybolmuş ve zayi olmuş [şeyler] kılmıştır.1

14614. Metin

ويثيب عليها، كالضالة من الإبل «١» التي هي بمضيعة لا ربّ لها يحفظها ويعتنى بأمرها. أو جعلها ضالة في كفرهم ومعاصيهم ومغلوبة بها، كما يضل الماء في اللبن. وأعمالهم: ما عملوه في كفرهم بما كانوا يسمونه مكارم: من صلة الأرحام وفك الأسارى وقرى الأضياف وحفظ الجوار.

ve ona sevap verecek [kimsesi olmayan], kendisini koruyup gözetecek bir sahibi bulunmayan, zayi olmuş başıboş deve «١» gibidir. Yahut sütün içinde suyun kaybolup gitmesi gibi, amellerini küfürleri ve günahları içinde kaybolmuş ve onlara yenik düşmüş kılmıştır. Amelleri ise; sıla-i rahim (akrabayı gözetmek), esirleri kurtarmak, misafirleri ağırlamak ve komşuyu korumak gibi küfürleri halindeyken yaptıkları ve erdem saydıkları şeylerdir.

14615. Metin

وقيل: أبطل ما عملوه من الكيد لرسول الله ﷺ والصدّ عن سبيل الله: بأن نصره عليهم وأظهر دينه على الدين كله وَالَّذِينَ آمَنُوا قال مقاتل: هم ناس من قريش. وقيل: من الأنصار. وقيل: هم مؤمنو أهل الكتاب. وقيل: هو عام. وقوله وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ اختصاص للإيمان بالمنزل على رسول الله ﷺ من بين ما يجب به الإيمان تعظيما لشأنه وتعليما، لأنه لا يصح الإيمان ولا يتم إلا به. وأكد ذلك بالجملة الاعتراضية التي هي قوله وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وقيل: معناها إنّ دين محمد هو الحق، إذ لا يرد عليه النسخ، وهو ناسخ لغيره. وقرئ:

Şöyle de denilmiştir: Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem kurdukları tuzakları ve Allah yolundan alıkoyma çabalarını, Resûlü'ne onlara karşı yardım edip dinini bütün dinlere üstün kılarak boşa çıkarmıştır. { وَالَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler ise”: Mukātil şöyle demiştir: Onlar Kureyş'ten birtakım insanlardır. Ensâr'dan oldukları da söylenmiştir. Ehl-i Kitap'tan iman edenler oldukları da söylenmiştir. Genel olduğu da söylenmiştir. { وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } “Muhammed'e indirilene inananlar” kavli, inanılması gereken şeyler arasından Allah Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem indirilene imanı tahsis etmektir; bu da onun şanını yüceltmek ve öğretmek içindir, çünkü iman ancak onunla sahih ve tam olur. Bunu da { وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ } “ki o, Rablerinden gelen haktır” ara cümlesiyle tekit etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı, Muhammed'in dininin hak olduğudur; zira ona nesh arız olmaz, o ise diğerlerini nesh edicidir. Şöyle de okunmuştur:

14616. Metin

نزل وأنزل، على البناء للمفعول. ونزّل على البناء للفاعل، ونزل بالتخفيف كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ ستر بإيمانهم وعملهم الصالح ما كان منهم من الكفر والمعاصي لرجوعهم عنها وتوبتهم وَأَصْلَحَ بالَهُمْ أى حالهم وشأنهم بالتوفيق في أمور الدين، وبالتسليط على الدنيا بما أعطاهم من النصرة والتأييد.

Meçhul (edilgen) olarak { نُزِلَ } ve { أُنْزِلَ } şeklinde; mâlum (etken) olarak { نَزَّلَ } şeklinde ve şeddesiz olarak { نَزَلَ } şeklinde okunmuştur. { كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } “günahlarını örtmüştür”: Onlardan dönmeleri ve tövbe etmeleri sebebiyle, daha önce işlemiş oldukları küfür ve günahları imanları ve salih amelleriyle örtmüştür. { وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } “ve hallerini düzeltmiştir”: Yani din işlerinde muvaffak kılarak, onlara verdiği yardım ve destekle dünyaya hâkim kılarak durumlarını ve işlerini düzeltmiştir.

14617. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ٣]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 3]

14618. Metin

ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣)

{ ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣) } “Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymalarından dolayıdır. İşte Allah insanlara misallerini böyle anlatır.”

14619. Metin

ذلِكَ مبتدأ وما بعده خبره، أى: ذلك الأمر وهو إضلال أعمال أحد الفريقين وتكفير سيئات الثاني: كائن بسبب اتباع هؤلاء الباطل وهؤلاء الحق. ويجوز أن يكون ذلك خبر مبتدإ محذوف، أى. الأمر كما ذكر بهذا السبب، فيكون محل الجار والمجرور منصوبا على هذا، ومرفوعا على الأوّل والْباطِلَ ما لا ينتفع به. وعن مجاهد: الباطل الشيطان: وهذا الكلام يسميه علماء البيان التفسير كَذلِكَ مثل ذلك الضرب يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ والضمير راجع إلى الناس، أو إلى المذكورين من الفريقين، على معنى: أنه يضرب أمثالهم لأجل الناس

{ ذلِكَ } mübtedadır, sonrası ise onun haberidir. Yani: "O durum -ki o da iki fırkadan birinin amellerinin boşa çıkarılması, ikincisinin ise günahlarının silinip örtülmesidir- bunların bâtıla, ötekilerin ise hakka uymaları sebebiyledir." { ذلِكَ } kelimesinin mahzûf (düşmüş) bir mübtedanın haberi olması da caizdir; yani: "Durum, bu sebeple zikredildiği gibidir." Buna göre câr ve mecrûrun mahalli mansûb olur, birinci [ihtimalde] ise merfûdur. Bâtıl ise kendisinden faydalanılmayan şeydir. Mücâhid'den: "Bâtıl, şeytandır" [şeklinde rivayet edilmiştir]. Bu tür sözü beyân âlimleri 'tefsir' olarak adlandırırlar. { كَذلِكَ } işte bu misal verme gibi, { يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ } “Allah insanlara misallerini anlatır”1. Zamir insanlara yahut iki fırkadan zikredilenlere döner; bu da Allah'ın, insanlar için onların misallerini verdiği manasındadır.

14620. Metin

ليعتبروا بهم. فإن قلت: أين ضرب الأمثال؟ قلت: في أن جعل اتباع الباطل مثلا لعمل الكفار، واتباع الحق مثلا لعمل المؤمنين. أو في أن جعل الإضلال مثلا لخيبة الكفار، وتكفير السيئات مثلا لفوز المؤمنين.

ibret almaları için onların misallerini verir. Eğer "Misal verme nerededir?" dersen, derim ki: Bâtıla uymayı kâfirlerin ameline bir misal, hakka uymayı da müminlerin ameline bir misal kılmasındadır. Yahut amelleri boşa çıkarmayı kâfirlerin hüsranına misal, günahları örtmeyi de müminlerin kurtuluşuna misal kılmasındadır.

14621. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٤ الى ٦]

[Muhammed Suresi (47): Ayetler 4 ila 6]

14622. Metin

فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤) سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ (٦)

{ فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤) سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ (٦) } “İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün gelip sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın [onları esir alın]. Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverin ya da fidye alın; ta ki savaş ağırlıklarını bırakıncaya (sona erinceye) kadar. İşte böyle; eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için [böyle emretti]. Allah yolunda öldürülenlere gelince, [Allah] onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. Onları doğru yola eriştirecek, durumlarını düzeltecektir. Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.”

14623. Metin

لَقِيتُمُ من اللقاء وهو الحرب فَضَرْبَ الرِّقابِ أصله: فاضربوا الرقاب ضربا، فحذف الفعل وقدّم المصدر فأنيب منابه مضافا إلى المفعول. وفيه اختصار مع إعطاء معنى التوكيد، لأنك تذكر المصدر وتدل على الفعل بالنصبة التي فيه. وضرب الرقاب عبارة عن القتل، لأنّ الواجب أن تضرب الرقاب خاصة دون غيرها من الأعضاء، وذلك أنهم كانوا يقولون:

{ لَقِيتُمُ } karşılaşmaktan gelir, o da savaştır. { فَضَرْبَ الرِّقابِ } ifadesinin aslı: 'Boyunları bir vuruşla vurun' (فاضربوا الرقاب ضربا) şeklindedir. Fiil hazfedilmiş, masdar öne geçirilmiş ve mef'ûle muzaf kılınarak fiilin yerine getirilmiştir. Bunda, tekit manası vermekle birlikte bir ihtisar (kısalık) vardır; çünkü sen masdarı zikredip ondaki nasb ile fiile delalet edersin. Boyun vurmak, öldürmekten kinayedir; çünkü vacip olan, diğer uzuvların değil özellikle boyunların vurulmasıdır. Nitekim onlar şöyle derlerdi:

14624. Metin

ضرب الأمير رقبة فلان، وضرب عنقه وعلاوته، وضرب ما فيه عيناه «١» إذا قتله، وذلك أن قتل الإنسان أكثر ما يكون بضرب رقبته، فوقع عبارة عن القتل، وإن ضرب بغير رقبته من المقاتل كما ذكرنا في قوله فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ على أن في هذه العبارة من الغلظة والشدّة ما ليس في لفظ القتل، لما فيه «٢» من تصوير القتل بأشنع صورة وهو حز العنق وإطارة العضو الذي هو رأس البدن وعلوه وأوجه أعضائه. ولقد زاد في هذه الغلظة في قوله تعالى فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْناقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنانٍ. أَثْخَنْتُمُوهُمْ أكثرتم قتلهم وأغلظتموه، من الشيء الثخين: وهو الغليظ. أو أثقلتموهم بالقتل والجراح حتى أذهبتم عنهم النهوض فَشُدُّوا الْوَثاقَ فأسروهم.

Birini öldürdüğü zaman: "Emir falancanın boynunu vurdu, boynunu ve kafasını vurdu, iki gözünün bulunduğu yeri vurdu" «١» derlerdi. Bunun sebebi, insanın öldürülmesinin çoğunlukla boynunun vurulmasıyla olmasıdır; bu yüzden öldürmekten kinaye olmuştur; her ne kadar boynundan başka öldürücü yerlerine vurulsa bile. Nitekim { فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ } kavlinde zikrettiğimiz gibidir. Bununla birlikte bu ifadede, öldürme lafzında bulunmayan bir sertlik ve şiddet vardır; zira bunda «٢» öldürmeyi en çirkin surette tasvir etme vardır; o da boynun kesilmesi ve bedenin başı, en üstü ve en seçkin uzvu olan organın uçurulmasıdır. Nitekim Yüce Allah: { فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْناقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنانٍ } “Hemen boyunların üstüne vurun ve onların bütün parmak uçlarını doğrayın” kavlinde bu sertliği daha da artırmıştır. { أَثْخَنْتُمُوهُمْ } onları çokça ve şiddetli bir şekilde öldürdüğünüzde; bu, 'katı ve yoğun olan şey' (es-sekîn) kökündendir. Yahut kalkamayacak hale gelinceye kadar onları öldürme ve yaralama ile ağırlaştırdığınızda demektir. { فَشُدُّوا الْوَثاقَ } onları esir alın.

14625. Metin

والوثاق بالفتح والكسر: - اسم ما يوثق به مَنًّا وفِداءً منصوبان بفعليهما مضمرين، أى: فإمّا تمنون منا، وإما تفدون فداء. والمعنى: التخيير بعد الأسر بين أن يمنوا عليهم فيطلقوهم، وبين أن يفادوهم. فإن قلت: كيف حكم أسارى المشركين؟ قلت: أمّا عند أبى حنيفة وأصحابه فأحد أمرين: إمّا قتلهم وإمّا استرقاقهم: أيهما رأى الإمام، ويقولون في المنّ والفداء المذكورين في الآية: نزل ذلك في يوم بدر ثم نسخ. وعن مجاهد: ليس اليوم منّ ولا فداء، وإنما هو الإسلام أو ضرب العنق. ويجوز أن يراد بالمنّ: أن يمنّ عليهم بترك القتل ويسترقوا.

Vesâk / visâk (الوَثاق / الوِثاق) fetha ve kesre ile; kendisiyle bağlanan şeyin adıdır. { مَنًّا } ve { فِداءً }, takdir edilen fiilleriyle mensûpturlar; yani: 'Ya lütufta bulunursunuz ya da fidye alırsınız' [demektir]. Mana şudur: Esir aldıktan sonra, onlara lütufta bulunup [karşılıksız] serbest bırakmak ile fidyeyle salıvermek arasında muhayyer (serbest) bırakılmalarıdır. Eğer: 'Müşrik esirlerin hükmü nedir?' dersen, derim ki: Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre [hüküm] iki durumdan biridir: İmam (devlet başkanı) hangisini uygun görürse; ya öldürülmeleri ya da köleleştirilmeleridir. Ayette zikredilen lütuf (karşılıksız salıverme) ve fidye hakkında ise şöyle derler: 'Bu [hüküm], Bedir günü indi, sonra neshedildi.' Mücâhid'den ise şöyle rivayet edilmiştir: 'Bugün ne lütuf ne de fidye vardır; sadece İslâm veya boyun vurma vardır.' [Ayetteki] lütuftan kastın şu olması da caizdir: Öldürülmeyerek kendilerine lütufta bulunulması ve köleleştirilmeleridir.

14626. Metin

أو يمنّ عليهم فيخلوا لقبولهم الجزية، وكونهم من أهل الذمّة. وبالفداء أن يفادى بأساراهم أسارى المشركين، فقد رواه الطحاوي مذهبا عن أبى حنيفة، والمشهور أنه لا يرى فداءهم لا بمال ولا بغيره، خيفة أن يعودوا حربا للمسلمين، وأما الشافعي فيقول: للإمام أن يختار أحد أربعة على حسب ما اقتضاه نظره للمسلمين، وهو: القتل، والاسترقاق «١» ، والفداء بأسارى المسلمين، والمن. ويحتج بأن رسول الله ﷺ منّ على أبى عروة الحجبي «٢» ، وعلى ثمامة بن أثال الحنفي، «٣» وفادى رجل برجلين من المشركين «٤» : وهذا كله منسوخ عند أصحاب الرأى. وقرئ: فدى، بالقصر مع فتح الفاء. أوزار الحرب: آلاتها وأثقالها التي لا تقوم إلا بها كالسلاح والكراع. قال الأعشى:

Yahut cizyeyi kabul edip zimmî olmaları sebebiyle lütufta bulunularak serbest bırakılmalarıdır. Fidye ile kastedilen ise; onların esirleri karşılığında Müslüman esirlerin fidye olarak takas edilmesidir. Tahâvî bunu Ebû Hanîfe'den bir mezhep (görüş) olarak rivayet etmiştir. Meşhur olan ise, Müslümanlara tekrar savaş açarlar endişesiyle ne mal ne de başka bir şey karşılığında fidyelerini uygun görmemesidir. Şâfiî'ye gelince, o şöyle der: İmam, Müslümanlar için gördüğü maslahata göre şu dört şeyden birini seçer: Öldürmek, köleleştirmek «١», Müslüman esirlerle takas fidyesi ve karşılıksız salıvermek. Buna delil olarak Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Azze el-Cumahî'ye «٢» ve Sümâme b. Üsâl el-Hanefî'ye «٣» karşılıksız lütufta bulunmasını ve bir adamı müşriklerden iki adam karşılığında fidye olarak takas etmesini «٤» gösterir. Bütün bunlar re'y ehline göre mensuhtur. Fâ'nın fethası ve kasr ile (فدى) şeklinde de okunmuştur. Savaşın ağırlıkları (evzâruhâ): Silah ve binek hayvanları gibi savaşın ancak kendisiyle ayakta durduğu aletleri ve yükleridir. El-A'şâ şöyle demiştir:

14627. Metin

وأعددت للحرب أوزارها … رماحا طوالا وخيلا ذكورا «٥»

Ve savaş için hazırladım ağırlıklarını … Uzun mızraklar ve aygır atlar «٥»

14628. Metin

وسميت أوزارها لأنه لما لم يكن لها بد من جرّها فكأنها تحملها وتستقل بها، فإذا انقضت فكأنها وضعتها. وقيل. أوزارها آثامها، يعنى: حتى يترك أهل الحرب. هم المشركون شركهم ومعاصيهم بأن يسلموا. فإن قلت: حَتَّى بم تعلقت؟ قلت: لا تخلو إما أن تتعلق بالضرب والشد: أو بالمن والفداء، فالمعنى على كلا المتعلقين عند الشافعي رضى الله عنه: أنهم لا يزالون على ذلك أبدا إلى أن لا يكون حرب مع المشركين. وذلك إذا لم يبق لهم شوكة. وقيل:

Ağırlıklar (evzâr) olarak adlandırılmıştır; çünkü savaşın bunları çekmekten başka çaresi olmadığından, sanki savaş onları yüklenir ve taşır; savaş sona erdiğinde ise sanki onları yere bırakmış olur. Şöyle de denilmiştir: Ağırlıkları (evzâruhâ), günahlarıdır; yani savaş ehli olan müşriklerin Müslüman olarak şirklerini ve günahlarını terk etmelerine kadar demektir. Eğer "{ حَتَّى } neye taalluk eder?" dersen, derim ki: Ya vurmaya ve bağlamaya taalluk eder ya da lütuf ve fidyeye taalluk eder. Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre her iki taalluk durumunda da mana şudur: Müşriklerle savaş kalmayıncaya kadar bu durum üzere devam ederler. Bu da onların güç ve kuvveti kalmadığı zamandır. Şöyle de denilmiştir:

14629. Metin

إذا نزل عيسى ابن مريم ﵇. وعند أبى حنيفة ﵀: إذا علق بالضرب والشد، فالمعنى: أنهم يقتلون ويؤسرون حتى تضع جنس الحرب الأوزار، وذلك حين لا تبقى شوكة للمشركين. وإذا علق بالمن والفداء، فالمعنى: أنه يمن عليهم ويفادون حتى تضع حرب بدر أوزارها

[Bu durum,] İsâ b. Meryem aleyhisselâm indiğinde [gerçekleşecektir]. Ebû Hanîfe'ye rahimehullâh göre ise: [Gaye bildiren { حَتَّى } edatı] boyun vurmaya ve [bağı] sıkıca bağlamaya taalluk ettirilirse anlam şudur: Savaş türü ağırlıklarını bırakıncaya kadar öldürülürler ve esir edilirler1; bu da müşriklerin hiçbir kuvveti (şevketi) kalmadığı zamandır. Şayet lütufta bulunmaya (menn)23 ve fidye almaya (fidâ)4 taalluk ettirilirse anlam şudur: Bedir savaşı ağırlıklarını bırakıncaya kadar5 onlara lütufta bulunulur ve fidye karşılığı salıverilirler.

14630. Metin

إلا أن يتأول المن والفداء بما ذكرنا من التأويل ذلِكَ أى الأمر ذلك، أو افعلوا ذلك لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ لانتقم منهم ببعض أسباب الهلك: من خسف، أو رجفة، أو حاصب، أو غرق. أو موت جارف، وَلكِنْ أمركم بالقتال ليبلو المؤمنين بالكافرين: أن يجاهدوا ويصبروا حتى يستوجبوا الثواب العظيم، والكافرين بالمؤمنين بأن يعاجلهم على أيديهم ببعض ما وجب لهم من العذاب. وقرئ: قتلوا، بالتخفيف والتشديد: وقتلوا. وقاتلوا. وقرئ:

meğerki lütuf ve fidye zikrettiğimiz tevil ile yorumlansın. { ذلِكَ } yani durum böyledir, yahut bunu yapınız demektir. { لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } yere batırma, sarsıntı (deprem), taş yağdıran fırtına, boğma veya kırıp geçiren bir ölüm gibi helak sebeplerinden biriyle onlardan intikam alırdı. { وَلكِنْ } fakat müminleri kâfirlerle denemek için size savaşı emretti: Mücahade edip sabretsinler de büyük mükafata hak kazansınlar; kâfirleri de müminlerle denemek için [emretti ki] hak ettikleri azabın bir kısmını onların elleriyle acelece versin. Şeddesiz ve şeddeli olarak { قُتِلُوا } ve { قُتِّلُوا } şeklinde; ayrıca { قَاتَلُوا } şeklinde de okunmuştur. Şöyle de okunmuştur:

14631. Metin

فلن يضل أعمالهم، وتضل أعمالهم: على البناء للمفعول. ويضل أعمالهم من ضل. وعن قتادة:

Meçhul (edilgen) olarak { فَلَنْ يُضَلَّ أَعْمَالُهُمْ } ve { وَتُضَلَّ أَعْمَالُهُمْ } şeklinde; mâlum olarak { ضَلَّ } fiilinden { وَيَضِلَّ أَعْمَالُهُمْ } şeklinde okunmuştur. Katâde'den:

14632. Metin

أنها نزلت في يوم أحد عَرَّفَها لَهُمْ أعلمها لهم وبينها بما يعلم به كل أحد منزلته ودرجته من الجنة. قال مجاهد: يهتدى أهل الجنة إلى مساكنهم منها لا يخطئون، كأنهم كانوا سكانها منذ خلقوا لا يستدلون عليها. وعن مقاتل: إن الملك الذي وكل بحفظ عمله في الدنيا يمشى بين يديه فيعرفه كل شيء أعطاه الله. أو طيبها لهم، من العرف: وهو طيب الرائحة. وفي كلام بعضهم:

Uhud günü indiği rivayet edilmiştir. { عَرَّفَها لَهُمْ } “onlara tanıtmıştır”: Herkesin cennetteki menzilini ve derecesini bilmesini sağlayacak şekilde onlara bildirmiş ve açıklamıştır. Mücâhid şöyle demiştir: Cennet ehli, oradaki konaklarına hiç şaşırmadan giderler; sanki yaratıldıklarından beri oranın sakinleriymiş gibi, yol sormaya ihtiyaç duymazlar. Mukātil'den: Dünyada amellerini kaydetmekle görevlendirilen melek onun önünden yürür ve Allah'ın ona verdiği her şeyi ona tanıtır. Yahut hoş kokulu kılmıştır; bu da hoş koku demek olan 'el-arf' (العرف) kökündendir. Bazılarının sözünde şöyle geçer:

14633. Metin

عزف كنوح القمارى «١» ، وعرف كفوح القمارى. أو حددها لهم، فجنة كل أحد محدودة مفرزة عن غيرها، من: عرف الدار وارفها. والعرف والارف، الحدود.

Kumruların iniltisi gibi bir çalgı sesi «١» ve kumruların kokusu gibi yayılan bir koku. Yahut onlar için sınırlarını belirlemiştir; böylece her birinin cenneti diğerinden ayrılmış ve sınırlandırılmıştır; bu da 'evin sınırlarını çizip belirledi' (عرف الدار وأرفها) ifadesindendir. El-Arf ve el-irf, sınırlar demektir.

14634. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ٧]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 7]

14635. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ (٧)

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ (٧) } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.”

14636. Metin

إِنْ تَنْصُرُوا دين اللَّهَ ورسوله يَنْصُرْكُمْ على عدوكم ويفتح لكم وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ في مواطن الحرب أو على محجة الإسلام.

{ إِنْ تَنْصُرُوا } Allah'ın ve Resûlü'nün dinine yardım ederseniz, { يَنْصُرْكُمْ } düşmanınıza karşı size yardım eder ve size fetih nasip eder, { وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ } “ve ayaklarınızı sağlam tutar” savaş meydanlarında yahut İslâm caddesi üzerinde.

14637. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٨ الى ٩]

[Muhammed Suresi (47): Ayetler 8 ila 9]

14638. Metin

وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا ما أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩)

{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا ما أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩) } “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara olsun! [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmemelerinden dolayıdır; O da onların amellerini heba etmiştir.”

14639. Metin

وَالَّذِينَ كَفَرُوا يحتمل الرفع على الابتداء والنصب بما يفسره فَتَعْساً لَهُمْ كأنه قال:

{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا } ibtidâ üzere merfû olması veya kendisini tefsir eden amille mansub olması muhtemeldir. { فَتَعْساً لَهُمْ } sanki şöyle demiştir:

14640. Metin

أتعس الذين كفروا. فإن قلت: علام عطف قوله وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ؟ قلت: على الفعل الذي نصب تعسا، لأنّ المعنى فقال: تعسا لهم، أو فقضى تعسا لهم. وتعسا له: نقيض «لعاله» قال الأعشى:

"İnkâr edenleri helak etsin/yükseltmesin." Eğer "{ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavli nereye matuftur?" dersen, derim ki: 'Ta'sen' lafzını nasbeden fiile matuftur; çünkü mana: 'Onlara ta's dedi' yahut 'onlara ta's hükmetti' şeklindedir. 'Ta'sen lehû' (yıkılsın, helak olsun) sözü, 'le'an lehû' (kalksın, doğrulsun) sözünün zıddıdır. El-A'şâ şöyle demiştir:

14641. Metin

فالتّعس أولى لها من أن أقول لعا «٢»

Yıkılıp helak olmak1, ona 'Doğrul!' dememden daha layıktır.2

14642. Metin

يريد: فالعثور والانحطاط أقرب لها من الانتعاش والثبوت. وعن ابن عباس رضى الله عنهما: يريد في الدنيا القتل، وفي الآخرة التردي في النار كَرِهُوا القرآن وما أنزل الله فيه من التكاليف والأحكام، لأنهم قد ألفوا الإهمال وإطلاق العنان في الشهوات والملاذ فشق عليهم ذلك وتعاظمهم.

Şunu kasteder: Tökezleyip düşmek ona doğrulup ayakta kalmaktan daha yakındır. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ: Dünyada öldürülmeyi, ahirette ise ateşe yuvarlanmayı kasteder. { كَرِهُوا } Kur'an'ı ve Allah'ın onda indirdiği mükellefiyetleri ve hükümleri kerih gördüler; çünkü onlar sorumsuzluğa ve şehvetlerde, lezzetlerde başıboşluğa alışmışlardı; bu sebeple bu [hükümler] onlara ağır ve çetin geldi.

14643. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٠]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 10]

14644. Metin

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠)

{ أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠) } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Allah onları yerle bir etti. O kâfirlere de benzerleri vardır.”

14645. Metin

دمره: أهلكه، ودمر عليه: أهلك عليه ما يختص به. والمعنى: دمر الله عليهم ما اختص بهم من أنفسهم وأموالهم وأولادهم وكل ما كان لهم وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها الضمير للعاقبة المذكورة أو للهلكة، لأن التدمير يدل عليها. أو للسنة، لقوله عزّ وعلا سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا.

'Demmerehû': Onu helak etti demektir. 'Demmere aleyh': Kendisine ait olan şeyleri onun aleyhine helak etti demektir. Mana: Allah onların canlarından, mallarından, çocuklarından ve kendilerine ait her şeyden ne varsa hepsini başlarına yıktı. { وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها } Zamir zikredilen akıbete veya helake döner, çünkü tedmir (yerle bir etme) ona delalet eder. Yahut Azîz ve Celîl olan Allah'ın { سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا } “Allah'ın daha önceden gelip geçenler hakkındaki sünnetidir” kavlinden dolayı sünnete döner.

14646. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١١]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 11]

14647. Metin

ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لا مَوْلى لَهُمْ (١١)

{ ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لا مَوْلى لَهُمْ (١١) } “Bu, Allah'ın iman edenlerin mevlası (koruyucusu ve yardımcısı) olmasından ve kâfirlerin ise hiçbir mevlasının bulunmamasındandır.”

14648. Metin

مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وليهم وناصرهم. وفي قراءة ابن مسعود: ولى الذين آمنوا. ويروى أن رسول الله ﷺ كان في الشعب يوم أحد وقد فشت فيهم الجراحات، وفيه نزلت، فنادى المشركون: اعل هبل: فنادى المسلمون: الله أعلى وأجل، فنادى المشركون:

{ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا } onların dostu ve yardımcısıdır. İbn Mes'ûd'un kıraatinde: 'Veli'yyü'llezîne âmenû' şeklindedir. Rivayet edildiğine göre Uhud günü Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem dağ geçidindeydi ve onlarda yaralanmalar yayılmıştı; ayet bu hususta indi. Müşrikler: "Yücel ey Hübel!" diye bağırdılar. Müslümanlar da: "Allah en yüce ve en uludur!" diye seslendiler. Müşrikler:

14649. Metin

يوم بيوم والحرب سجال، إن لنا عزى ولا عزى لكم فقال رسول الله ﷺ:

"Güne karşı bir gün; savaş nöbetleşedir. Bizim Uzzâ'mız var, sizin ise Uzzâ'nız yok!" diye bağırdılar. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

14650. Metin

«قولوا الله مولانا ولا مولى لكم، إن القتلى مختلفة أما قتلانا فأحياء يرزقون وأما قتلاكم ففي النار يعذبون «١» . فإن قلت: قوله تعالى وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ مناقض لهذه الآية. قلت:

«Şöyle deyin: Allah bizim mevlamızdır, sizin ise mevlanız yoktur. Öldürülenler eşit değildir; bizim ölülerimiz diridirler ve rızıklandırılırlar, sizin ölüleriniz ise ateşte azap görürler.» «١» Eğer "Yüce Allah'ın { وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ } “Gerçek mevzaları olan Allah'a döndürüldüler” kavli bu ayetle çelişir" dersen, derim ki:

14651. Metin

لا تناقض بينهما، لأن الله مولى عباده جميعا على معنى أنه ربهم ومالك أمرهم وأما على معنى الناصر فهو مول المؤمنين خاصة.

İkisi arasında bir çelişki yoktur. Zira Allah, onların Rabbi ve işlerinin mâliki olması anlamında bütün kullarının mevlasıdır. Fakat yardımcı anlamında ise yalnızca müminlerin mevlasıdır.1

14652. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٢]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 12]

14653. Metin

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ (١٢)

{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ (١٢) } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler; onların kalacağı yer ateştir.”

14654. Metin

يَتَمَتَّعُونَ ينتفعون بمتاع الحياة الدنيا أياما قلائل وَيَأْكُلُونَ غافلين غير مفكرين في العاقبة كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ في مسارحها ومعالفها، غافلة عما هي بصدده من النحر والذبح مَثْوىً لَهُمْ منزل ومقام.

{ يَتَمَتَّعُونَ } dünya hayatının metaından az bir gün faydalanırlar, { وَيَأْكُلُونَ } gafilce, akıbeti hiç düşünmeden yerler, { كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ } otlaklarında ve yemliklerinde boğazlanıp kesileceklerinden gafil olarak hayvanların yemesi gibi [yerler]. { مَثْوىً لَهُمْ } konak ve kalacak yerdir.

14655. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٣]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 13]

14656. Metin

وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣)

{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣) } “Seni yurdundan çıkaran memleketinden çok daha güçlü nice memleketler vardı ki, biz onları helak ettik de kendilerine hiçbir yardımcı bulunmadı.”

14657. Metin

وقرئ: وكائن، بوزن كاعن «١» . وأراد بالقرية أهلها، ولذلك قال أَهْلَكْناهُمْ كأنه قال: وكم من قوم هم أشد قوّة من قومك الذين أخرجوك أهلكناهم. ومعنى أخرجوك: كانوا سبب خروجك. فإن قلت: كيف قال فَلا ناصِرَ لَهُمْ؟ وإنما هو أمر قد مضى. قلت:

Kâ'in (كاعن) vezninde { وَكَائِنْ } şeklinde de okunmuştur «١». Şehir (karye) ile onun ahalisini kastetmiştir; bundan dolayı { أَهْلَكْناهُمْ } buyurmuştur; sanki: 'Seni çıkaran kavminden çok daha kuvvetli nice kavimleri helak ettik' demiştir. 'Seni çıkardılar' (ahrecûke) ifadesinin anlamı: Senin çıkmana sebep oldular demektir. Eğer "Oysa bu geçmiş bir iştir; nasıl { فَلا ناصِرَ لَهُمْ } demiştir?" dersen, derim ki:

14658. Metin

مجراه مجرى الحال المحكية، كأنه قال أهلكناهم فهم لا ينصرون.

Hikâye edilen hal kabilindendir; sanki: 'Onları helak ettik; artık onlara yardım olunmaz' demiştir.

14659. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٤]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 14]

14660. Metin

أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤)

{ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤) } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve heveslerine uyan kimseler gibi midir?”

14661. Metin

من زين له: هم أهل مكة الذين زين لهم الشيطان شركهم وعداوتهم لله ورسوله، ومن كان على بينة من ربه أى على حجة من عنده وبرهان: وهو القرآن المعجز وسائر المعجزات هو رسول الله ﷺ. وقرئ: أمن كان على بينة من ربه. وقال تعالى سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا للحمل على لفظ مِنْ ومعناه.

Kendisine [kötü ameli] süslü gösterilenler: Şeytanın şirklerini, Allah'a ve Resulü'ne düşmanlıklarını süslediği Mekke ehlidir. Rabbinden apaçık bir delil —yani O'nun katından bir hüccet ve bürhan— üzerinde bulunan kimse ise, mucize olan Kur'an ve diğer bütün mucizelerin sahibi olan Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. { أَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın { سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا } buyurması, [önceki tekil fiilin] { مَنْ } kelimesinin lafzına, [sonraki çoğul fiilin ise] anlamına hamledilmesinden ötürüdür.

14662. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٥]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 15]

14663. Metin

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا ماءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ (١٥)

{ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا ماءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ } “Müttakilere vaad olunan cennetin misali (özelliği) şöyledir: Orada bozulmayan duru sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Hiç bunlar], ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen kimse gibi olur mu?” (15)1

14664. Metin

فإن قلت: ما معنى قوله تعالى مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ كمن هو خالد في النار؟

Eğer: “Yüce Allah'ın { مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ ... كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ } kavlinin anlamı nedir?” dersen,

14665. Metin

قلت: هو كلام في صورة الإثبات ومعنى النفي والإنكار «١» ، لانطوائه تحت حكم كلام مصدّر بحرف الإنكار، ودخوله في حيزه، وانخراطه في سلكه، وهو قوله تعالى أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فكأنه قيل: أمثل الجنة كمن هو خالد في النار، أى كمثل جزاء من هو خالد في النار. فإن قلت: فلم عرّى في حرف الإنكار؟ وما فائدة التعرية؟ قلت:

Derim ki: Bu söz, görünüşte olumlu (ispat) fakat anlamca olumsuzluk ve inkâr (nefiy) ifade eden bir sözdür «١»; çünkü başında inkâr harfi bulunan bir sözün hükmü altına girmiş, onun alanına dahil olmuş ve onun dizisine bağlanmıştır. O da Yüce Allah'ın şu kavlidir: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } Sanki: 'Cennetin misali [nimetleri], ateşte ebedî kalanın misali [cezası] gibi midir?' yani ateşte ebedî kalanın cezasının misali gibi midir denilmiştir. Eğer: "Peki, inkâr harfinden niçin soyutlanmıştır? Bu soyutlamanın faydası nedir?" dersen, derim ki:

14666. Metin

تعريته من حرف الإنكار فيها زيادة تصوير لمكابرة من يسوّى بين المتمسك بالبينة والتابع لهواه، وأنه بمنزلة من يثبت التسوية بين الجنة التي تجرى فيها تلك الأنهار، وبين النار التي يسقى أهلها الحميم. ونظيره قول القائل:

Onun inkâr harfinden soyutlanmasında, açık delile sarılan ile hevasına uyan kimseyi bir tutanın inatçılığını tasvir etmede bir ziyadelik vardır; bu kişi, içinde o nehirlerin aktığı cennet ile ehlinin kaynar su içirildiği cehennem arasında eşitlik iddia eden kimse konumundadır. Bunun benzeri şairin şu sözüdür:

14667. Metin

أفرح أن أرزأ الكرام وأن … أورث ذودا شصائصا نبلا «٢»

«Kerem sahiplerinin musibete uğramasına ve bana … sütü kesik, huysuz develerin miras kalmasına sevinir miyim hiç?» «٢»

14668. Metin

هو كلام منكر للفرح برزية الكرام ووراثة الذود، مع تعريه عن حرف الإنكار لانطوائه تحت حكم قول من قال: أتفرح بموت أخيك وبوراثة إبله، والذي طرح لأجله حرف الإنكار إرادة أن يصوّر قبح ما أزن به «٣» فكأنه قال له: نعم مثلي يفرح بمرزاة الكرام وبأن يستبدل منهم ذودا يقل طائله «٤» ، وهو من التسليم الذي تحته كل إنكار، ومثل الجنة: صفة الجنة العجيبة الشأن، وهو مبتدأ، وخبره: كمن هو خالد. وقوله: فيها أنهار، داخل في حكم الصلة كالتكرير لها. ألا ترى إلى صحة قولك: التي فيها أنهار. ويجوز أن يكون خبر مبتدأ محذوف هي فيها «٥»

Bu, inkâr edatından soyutlanmış olmakla birlikte, kerem sahiplerinin musibete uğramasına ve deveden ibaret bir miras kalmasına sevinmeyi inkâr eden (kınayan) bir sözdür1; zira bu söz, 'Kardeşinin ölümüne ve develerinin sana miras kalmasına sevinir misin hiç?' diyen kimsenin sözünün hükmü altındadır2. İnkâr harfinin terk edilme sebebi ise kendisine itham olarak isnat edilen şeyin3 çirkinliğini tasvir etme arzusudur; sanki ona şöyle demiştir: 'Evet, benim gibisi kerem sahiplerinin felaketine ve onlara bedel olarak faydası pek az olan develerin kalmasına sevinir!'4 Bu ise altında tam bir inkâr ve reddiye barındıran bir kabullenmedir (teslimdir). { مَثَلُ الْجَنَّةِ } ise cennetin hayret verici vasfı demektir; bu mübtedadır, haberi ise { كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ } [kısmıdır]. Cenâb-ı Hakk'ın { فِيهَا أَنْهَارٌ } buyruğu ise sıla cümlesinin hükmüne dâhildir, âdeta onun tekrarı gibidir. Nitekim 'içinde ırmaklar bulunan o [cennet]' demenin sahih olduğunu görmez misin? [Bu cümlenin], takdiri [şöyle olan] hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olması da caizdir: 'O, içinde [şunlar] bulunandır'5

14669. Metin

أنهار، وكأن قائلا قال: وما مثلها؟ فقيل: فيها أنهار، وأن يكون في موضع الحال، أى: مستقرّة فيها أنهار، وفي قراءة على رضى الله عنه: أمثال الجنة، أى: ما صفاتها كصفات النار. وقرئ: أسن. يقال: أسن الماء وأجن: إذا تغير طعمه وريحه. وأنشد ليزيد بن معاوية:

nehirler vardır. Sanki birisi: 'Onun vasfı nedir?' demiş, [cevaben] de: 'İçinde nehirler vardır' denilmiştir. Hal konumunda olması da caizdir, yani: İçinde ırmaklar yerleşmiş halde. Hz. Ali'nin radıyallâhu anh kıraatinde { أَمْثَالُ الْجَنَّةِ } şeklindedir, yani: Onun sıfatları cehennemin sıfatları gibi midir? { أَسِنٍ } şeklinde de okunmuştur. Suyun tadı ve kokusu bozulduğunda Âsine'l-mâu ve ecine (أَسِنَ الْمَاءُ وَأَجِنَ) denir. Yezîd b. Muâviye'nin şu beyti irat edilmiştir:

14670. Metin

لقد سقتني رضابا غير ذى أسن … كالمسك فتّ على ماء العناقيد «١»

«Bana bozulmamış öyle bir tükürük içirdi ki … sanki üzüm suyuna ufalanmış misk gibiydi.» «١»

14671. Metin

مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ كما تتغير ألبان الدنيا، فلا يعود قارصا ولا حاذرا «٢» ، ولا ما يكره من الطعوم لَذَّةٍ تأنيث لذّ، وهو اللذيذ، أو وصف بمصدر. وقرئ بالحركات الثلاث، فالجر على صفه الخمر، والرفع على صفة الأنهار، والنصب على العلة، أى: لأجل لذة الشاربين.

{ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ } dünya sütlerinin bozulduğu gibi bozulmayan, ekşimeyen ve acımayan «٢», hoşa gitmeyen tatlara dönüşmeyen [sütten]. Lezzeh (لَذَّةٍ) kelimesi lezz (لَذّ) kelimesinin müennesidir ki lezzetli demektir; ya da masdar ile yapılmış bir vasıftır. Üç harekeyle de okunmuştur: Kesre ile okunması şarabın sıfatı, damme ile okunması nehirlerin sıfatı, fetha ile okunması ise illet bildirmesi sebebiyledir; yani içenlerin lezzeti için demektir.

14672. Metin

والمعنى: ما هو إلا التلذذ الخالص، ليس معه ذهاب عقل ولا خمار ولا صداع، ولا آفة من آفات الخمر مُصَفًّى لم يخرج من بطون النحل فيخالطه الشمع وغيره ماءً حَمِيماً قيل إذا دنا منهم شوى وجوههم، وانمازت فروة رءوسهم، فإذا شربوه قطع أمعاءهم.

Anlamı şudur: O, beraberinde akıl gitmesi, sarhoşluk sersemliği, baş ağrısı ve şarabın afetlerinden hiçbir afet bulunmayan katıksız bir zevkten ibarettir. { مُصَفًّى } arıların karnından çıkmamış ki içine balmumu ve benzeri şeyler karışsın. { مَاءً حَمِيمًا } Denildi ki: Onlara yaklaştırıldığında yüzlerini kavurur, kafa derilerini soyar; içtiklerinde ise bağırsaklarını parça parça eder.

14673. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٦]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 16]

14674. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ ماذا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦)

{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ ماذا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦) } “Onlardan seni dinleyenler de vardır. Nihayet yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilenlere: «Az önce ne demişti?» derler. İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve heveslerine uymuş kimselerdir.”

14675. Metin

هم المنافقون: كانوا يحضرون مجلس رسول الله ﷺ فيسمعون كلامه ولا يعونه ولا يلقون له إلا تهاونا منهم، فإذا خرجوا قالوا لأولى العلم من الصحابة، ماذا قال الساعة؟

Onlar münafıklardır: Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunurlar, sözünü işitirler fakat hafife aldıklarından dolayı onu kavramazlar ve ona kulak vermezlerdi. Dışarı çıktıklarında ise sahabenin ilim sahiplerine: 'Az önce ne dedi?' derlerdi;

14676. Metin

على جهة الاستهزاء. وقيل: كان يخطب فإذا عاب المنافقين خرجوا فقالوا ذلك للعلماء. وقيل:

[bunu] alay yollu söylerlerdi. Denildi ki: [Hz. Peygamber] hutbe veriyordu; münafıkları ayıpladığında dışarı çıkar ve âlimlere böyle söylerlerdi. Şöyle de denildi:

14677. Metin

قالوه لعبد الله بن مسعود. وعن ابن عباس: أنا منهم، وقد سميت فيمن سئل آنِفاً وقرئ:

Bunu Abdullah b. Mesud'a söylemişlerdir. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: 'Ben onlardanım; kendisine soru sorulanlar arasında ismim zikredilmiştir.' { آنِفًا } kelimesi şöyle de okunmuştur:

14678. Metin

أنفا على فعل، نصب على الظرف «٣» قال الزجاج: هو من استأنفت الشيء: إذا ابتدأته.

Fa'l (فَعْل) vezninde { أَنْفًا } şeklinde [okunmuştur], zarf olarak nasb edilmiştir «٣». Zeccâc: 'Bu, bir şeye başladığın zaman söylediğin İste'neftü'ş-şey' (اسْتَأْنَفْتُ الشَّيْءَ) sözünden gelir' demiştir.

14679. Metin

والمعنى: ماذا قال في أوّل وقت يقرب منا.

Anlamı: 'Bize en yakın olan ilk vakitte ne söyledi?' demektir.

14680. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٧]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 17]

14681. Metin

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧)

{ وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧) } “Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.”

14682. Metin

زادَهُمْ الله هُدىً بالتوفيق وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ أعانهم عليها. أو أتاهم جزاء تقواهم.

[Allah] başarı ve tevfik bahşetmek suretiyle { زَادَهُمْ هُدًى } “onların hidayetini artırmış”, { وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ } “onlara takvalarını vermiştir” yani takva hususunda onlara yardım etmiştir. Yahut takvalarının mükâfatını onlara vermiştir.

14683. Metin

وعن السدى: بين لهم ما يتقون. وقرئ: وأعطاهم. وقيل: الضمير في زادهم، لقول الرسول أو لاستهزاء المنافقين.

Süddî'den rivayet edildiğine göre: Sakınacakları şeyleri onlara açıklamıştır. { وَأَعْطَاهُمْ } şeklinde de okunmuştur. Denildi ki: { زَادَهُمْ } fiilindeki zamir, Resul'ün sözüne veya münafıkların alayına aittir.

14684. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٨]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 18]

14685. Metin

فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨)

{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨) } “Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun alametleri kesinlikle gelmiştir. Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt almaları onlara ne fayda verir?”

14686. Metin

أَنْ تَأْتِيَهُمْ بدل اشتمال من الساعة، نحو: أن تطؤهم من قوله رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ وقرئ: أن تأتهم، بالوقف على الساعة واستئناف الشرط، وهي في مصاحف أهل مكة كذلك: فإن قلت: فما جزاء الشرط؟ قلت: قوله فأنى لهم. ومعناه: إن تأتهم الساعة فكيف لهم ذكراهم، أى تذكرهم واتعاظهم إذا جاءتهم الساعة، يعنى لا تنفعهم الذكرى حينئذ، كقوله تعالى يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى. فإن قلت: بم يتصل قوله فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها على القراءتين؟ قلت: بإتيان الساعة اتصال العلة بالمعلول، كقولك: إن أكرمنى زيد فأنا حقيق بالإكرام أكرمه. والأشراط: العلامات. قال أبو الأسود:

{ أَنْ تَأْتِيَهُمْ } ifadesi, { رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَاءٌ مُؤْمِنَاتٌ } kavlindeki { أَنْ تَطَئُوهُمْ } ifadesi gibi, { السَّاعَةَ } kelimesinden bedel-i iştimaldir. { السَّاعَةَ } üzerinde durulup şart cümlesine yeniden başlanarak { إِنْ تَأْتِهِمْ } şeklinde de okunmuştur; Mekke ehlinin mushaflarında da böyledir. Eğer: "Şartın cevabı nedir?" dersen, derim ki: { فَأَنَّى لَهُمْ } kavlidir. Anlamı: 'Kıyamet onlara gelirse, kıyamet kendilerine geldiğinde ibret almaları yani hatırlayıp öğüt almaları onlar için nasıl mümkün olur?' demektir; yani Yüce Allah'ın { يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى } kavli gibi o vakit öğüt almak onlara fayda vermez. Eğer: "Her iki kıraate göre { فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا } kavli nereye bağlanır?" dersen, derim ki: İlletin ma'lûle bağlanması gibi kıyametin gelmesine bağlanır; tıpkı: 'Zeyd bana ikram ederse ben de ona ikram etmeye layığım, ona ikram ederim' demen gibidir. Eşrât (الْأَشْرَاطُ), alametler demektir. Ebu'l-Esved şöyle demiştir:

14687. Metin

فإن كنت قد أزمعت بالصّرم بيننا … فقد جعلت أشراط أوّله تبدو «١»

«Aramızdaki bağı koparmaya kesin karar verdiysen … bilesin ki onun başlangıç alametleri belirmeye başladı bile.» «١»

14688. Metin

وقيل: مبعث محمد خاتم الأنبياء ﷺ وعليهم منها، وانشقاق القمر، والدخان.

Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve diğer peygamberlerin gönderilmesi, ayın yarılması ve dumanın bu alametlerden olduğu söylenmiştir.

14689. Metin

وعن الكلبي: كثرة المال والتجارة، وشهادة الزور، وقطع الأرحام، وقلة الكرام، وكثرة اللثام. وقرئ: بغتة بوزن جربة «٢» ، وهي غريبة لم ترد في المصادر أختها، وهي مروية عن أبى عمرو، وما أخوفنى أن تكون غلطة من الراوي على أبى عمرو، وأن يكون الصواب:

Kelbî'den rivayet edildiğine göre: Malın ve ticaretin çoğalması, yalancı şahitlik, akrabalık bağlarının koparılması, kerem sahibi insanların azalması ve alçak kimselerin çoğalmasıdır. Cerbeh (جربة) vezninde { بَغَتَّةً } şeklinde de okunmuştur «٢». Bu garip bir kıraattir, masdarlar arasında benzeri gelmemiştir ve Ebû Amr'dan rivayet edilmiştir. Bunun ravi tarafından Ebû Amr'a yapılmış bir hata olmasından ve doğrusunun şu olmasından çok korkarım:

14690. Metin

بغتة، بفتح الغين من غير تشديد، كقراءة الحسن فيما تقدم.

Daha önce geçen Hasan'ın kıraatindeki gibi, şeddesiz ve gayn harfinin fethasıyla { بَغَتَةً } [olmasıdır].

14691. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ١٩]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 19]

14692. Metin

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩)

{ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩) } “Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile. Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”

14693. Metin

لما ذكر حال المؤمنين وحال الكافرين قال: إذا علمت أن الأمر كما ذكر من سعادة هؤلاء وشقاوة هؤلاء، فاثبت على ما أنت عليه من العلم بوحدانية الله، وعلى التواضع وهضم النفس:

[Allah Teâlâ], müminlerin ve kâfirlerin durumunu zikredince şöyle buyurmuştur: Şunların saadeti ve bunların bedbahtlığı şeklinde zikredildiği üzere durumun böyle olduğunu bildiğinde, Allah'ın birliğini bilme konusundaki mevcut tutumunda sebat et; alçakgönüllülük ve nefsi kırma hususunda da [kararlı ol]:

14694. Metin

باستغفار ذنبك وذنوب من على دينك. والله يعلم أحوالكم ومتصرفاتكم ومتقلبكم في معايشكم ومتاجركم، ويعلم حيث تستقرون في منازلكم أو متقلبكم في حياتكم ومثواكم في القبور. أو متقلبكم في أعمالكم ومثواكم من الجنة والنار. ومثله حقيق بأن يخشى ويتقى، وأن يستغفر ويسترحم. وعن سفيان بن عيينة: أنه سئل عن فضل العلم فقال: ألم تسمع قوله حين بدأ به فقال فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ فأمر بالعمل بعد العلم وقال: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ إلى قوله سابِقُوا إِلى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وقال: وَاعْلَمُوا أَنَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ

Kendi günahın ve senin dininde olanların günahları için mağfiret dileyerek [bunu yap]. Allah sizin hallerinizi, tasarruflarınızı, maişetlerinizdeki ve ticaretlerinizdeki dönüp dolaşmanızı bilir; evlerinizde yerleşip durduğunuz yeri de bilir; yahut hayatınızdaki dolaşmanızı ve kabirlerdeki kalışınızı bilir. Ya da amellerinizdeki durumunuzu ve cennet ile cehennemdeki yerinizi bilir. O'nun gibisinden korkulması ve sakınılması, O'ndan bağışlanma ve merhamet dilenmesi pek uygundur. Süfyân b. Uyeyne'den rivayet edildiğine göre, kendisine ilmin fazileti sorulduğunda şöyle demiştir: [Allah Teâlâ'nın] söze ilimle başlayıp { فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ } buyurduğunu işitmedin mi? İlimden sonra ameli emretmiştir. Ve: { اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ } ayetinden { سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ } kavline kadar buyurmuştur. Yine: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ } buyurmuş,

14695. Metin

ثم قال بعد فَاحْذَرُوهُمْ وقال: وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ ثم أمر بالعمل بعد.

ardından { فَاحْذَرُوهُمْ } buyurmuştur. Yine: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ } buyurmuş, sonra da ameli emretmiştir.

14696. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Muhammed Suresi (47): Ayetler 20-21]

14697. Metin

وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلى لَهُمْ (٢٠) طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ (٢١)

{ وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلى لَهُمْ (٢٠) طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ (٢١) } “İman edenler: «[Cihad hakkında] bir sure indirilmeli değil miydi?» derler. Fakat hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara pek yakındır! [Onlara düşen] bir itaat ve güzel bir sözdür. İş ciddiye bindiğinde Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”

14698. Metin

كانوا يدعون الحرص على الجهاد ويتمنونه بألسنتهم ويقولون لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ في معنى الجهاد فَإِذا أُنْزِلَتْ وأمروا فيها بما تمنوا وحرصوا عليه كاعوا «١» وشق عليهم، وسقطوا في أيديهم، كقوله تعالى فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتالُ إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ. مُحْكَمَةٌ مبينة غير متشابهة لا تحتمل وجها إلا وجوب القتال. وعن قتادة: كل سورة فيها ذكر القتال فهي محكمة، وهي أشدّ القرآن على المنافقين. وقيل لها «محكمة» لأنّ النسخ لا يرد عليها من قبل أنّ القتال قد نسخ ما كان من الصفح والمهادنة، وهو غير منسوخ إلى يوم القيامة. وقيل: هي المحدثة، لأنها حين يحدث نزولها لا يتناولها النسخ، ثم تنسخ بعد ذلك أو تبقى غير منسوخة.

Onlar cihada hırslı olduklarını iddia eder ve dilleriyle bunu temenni ederek: 'Cihad anlamında { لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ } [bir sure indirilmeli değil miydi?]' derlerdi. Bir sure indirilip de içinde temenni edip hırs gösterdikleri şey emredilince korkup geri durdular «١», bu onlara ağır geldi ve Yüce Allah'ın { فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ } kavlinde olduğu gibi şaşırıp kaldılar. { مُحْكَمَةٌ } savaşı farz kılmaktan başka bir ihtimal taşımayan, açık ve müteşabih olmayan demektir. Katâde'den rivayet edildiğine göre: İçinde cihad zikri bulunan her sure muhkemdir ve Kur'an'ın münafıklara en ağır gelen kısmıdır. Ona "muhkem" denilmiştir, çünkü nesih ona dahil olmaz; zira savaş, daha önce var olan affetme ve barış yapma hükmünü neshetmiştir ve kıyamet gününe kadar da mensuh değildir. Şöyle de denildi: O, yeni inendir (muhdes); çünkü yeni indiğinde nesih ona dahil olmaz, daha sonra ise ya neshedilir yahut mensuh olmadan kalır.

14699. Metin

وفي قراءة عبد الله: سورة محدثة. وقرئ: فإذا نزلت سورة وذكر فيها القتال. على البناء للفاعل ونصب القتال الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ هم الذين كانوا على حرف غير ثابتى الأقدام نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ أى تشخص أبصارهم جبنا وهلعا وغيظا، كما ينظر من أصابته الغشية عند الموت فَأَوْلى لَهُمْ وعيد بمعنى: فويل لهم، وهو أفعل: من الولي وهو القرب. ومعناه الدعاء عليهم بأن يليهم المكروه طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ كلام مستأنف، أى: طاعة وقول معروف خير لهم. وقيل: هي حكاية قولهم، أى قالوا طاعة وقول معروف،

Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde: { سُورَةٌ مُحْدَثَةٌ } [yeni bir sure] şeklindedir.1 [Fiil] etken (mâlum) ve «savaşı» [anlamındaki kıtâl] kelimesi mensub yapılarak: { فإذا نزلت سورة وذكر فيها القتال } şeklinde de okunmuştur. { الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “Kalplerinde hastalık bulunanlar”, [dinde] bir tereddüt üzere olup ayakları sabit olmayan kimselerdir. { نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } “Ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi [baktığını görürsün]”, yani tıpkı ölüm anında baygınlık geçiren kimsenin baktığı gibi korkaklık, telaş ve öfkeden dolayı gözleri dikilip donakalır. { فَأَوْلى لَهُمْ } “Onlara layık olan da budur / Yazıklar olsun onlara”, «Yazıklar olsun onlara!» anlamında bir tehdittir. Bu kelime, yakınlık anlamına gelen el-vely (الْوَلْي) kökünden türemiş ef'al (أَفْعَل) veznindedir. Manası ise başlarına hoşlanmadıkları şeyin gelip çatması (onlara yakın olması) yönünde aleyhlerine yapılan bir bedduadır. { طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ } “[Onlara düşen] itaat ve güzel bir sözdür” ifadesi müste'nef bir kelamdır (yeni bir cümledir); yani «[Onlar için] itaat ve güzel bir söz daha hayırlıdır» demektir. Bunun, onların sözünün aktarımı olduğu da söylenmiştir; yani «İtaat ve güzel bir söz [gösteririz]» demişlerdir,

14700. Metin

بمعنى: أمرنا طاعة وقول معروف. وتشهد له قراءة أبىّ: يقولون طاعة وقول معروف فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ أى جدّ. والعزم والجد لأصحاب الأمر. وإنما يسندان إلى الأمر إسنادا مجازيا. ومنه قوله تعالى إِنَّ ذلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ. فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ فيما زعموا من الحرص على الجهاد. أو: فلو صدقوا في إيمانهم وواطأت قلوبهم فيه ألسنتهم.

'İşimiz itaat ve güzel sözdür' anlamında: 'İtaat ve güzel söz' dediler. Übeyy'in { يَقُولُونَ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ } kıraati de buna şahittir. { فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ } yani iş ciddileştiğinde. Azim ve ciddiyet işin sahiplerine aittir; ancak mecazi bir isnatla işin kendisine isnat edilmiştir. Yüce Allah'ın { إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } kavli de bundandır. { فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ } cihada dair iddia ettikleri hırsta [Allah'a sadakat gösterselerdi]. Yahut: İmanlarında sadık olsalardı ve kalpleri bu hususta dilleriyle uyuşsaydı.

14701. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]

[Muhammed Suresi (47): Ayetler 22-23]

14702. Metin

فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ (٢٢) أُولئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ (٢٣)

{ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ (٢٢) أُولئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ (٢٣) } “Demek iş başına geçecek olursanız (yahut yüz çevirirseniz), yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi? İşte onlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.”

14703. Metin

عسيت وعسيتم: لغة أهل الحجاز. وأما بنو تميم فيقولون: عسى أن تفعل، وعسى أن تفعلوا، ولا يلحقون الضمائر: وقرأ نافع بكسر السين وهو غريب، وقد نقل الكلام من الغيبة إلى الخطاب على طريقة الالتفات، ليكون أبلغ في التوكيد. فإن قلت: ما معنى: فهل عسيتم … أن تفسدوا في الأرض؟ قلت: معناه: هل يتوقع منكم الإفساد؟ فإن قلت: فكيف يصح هذا في كلام الله عز وعلا وهو عالم بما كان وما يكون؟ قلت: معناه إنكم- لما عهد منكم- أحقاء بأن يقول لكم كل من ذاقكم وعرف تمريضكم ورخاوة عقدكم في الإيمان: يا هؤلاء، ما ترون؟ هل يتوقع منكم إن توليتم أمور الناس وتأمرتم عليهم لما تبين منكم من الشواهد ولاح من المخايل أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ تناحرا على الملك وتهالكا على الدنيا؟ وقيل: إن أعرضتم وتوليتم عن دين رسول الله ﷺ وسنته أن ترجعوا إلى ما كنتم عليه في الجاهلية من الإفساد في الأرض: بالتغاور والتناهب، وقطع الأرحام:

Aseytü (عَسَيْتُ) ve aseytüm (عَسَيْتُمْ) Hicaz ehlinin lügatidir. Benî Temîm ise zamirleri bitiştirmeksizin Asâ en tef'ale (عَسَى أَنْ تَفْعَلَ) ve Asâ en tef'alû (عَسَى أَنْ تَفْعَلُوا) derler. Nâfi', sîn harfinin kesresiyle [asıytüm şeklinde] okumuştur ki bu gariptir. Pekiştirmede daha beliğ olması için söz, iltifât yoluyla gaybdan muhataba aktarılmıştır. Eğer: “{ فَهَلْ عَسَيْتُمْ ... أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ } ifadesinin manası nedir?” dersen, derim ki: Anlamı şudur: 'Sizden bozgunculuk beklenir mi?' Eğer: "Olmuş ve olacak olanı bilen Aziz ve Celil olan Allah'ın kelamında bu nasıl sahih olur?" dersen, derim ki: Bunun anlamı şudur: Sizin halinizi tecrübe eden, imandaki gevşekliğinizi ve zayıf bağınızı bilen herkesin —sizden görülen durumlardan ve beliren alametlerden ötürü— size şöyle demesi tam yerindedir: 'Ey falanlar, ne dersiniz? Hükümranlık hırsı ve dünyaya düşkünlük sebebiyle, insanların işlerini üstlenip onların başına emir olursanız { أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ } yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanız ve akrabalık bağlarınızı koparmanız sizden beklenir mi?' Şöyle de denildi: Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in dininden ve sünnetinden yüz çevirip uzaklaşırsanız, Cahiliye devrinde üzerinde bulunduğunuz yağmacılık ve talancılıkla yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya ve akrabalık bağlarını koparmaya:

14704. Metin

بمقاتلة بعض الأقارب بعضا ووأد البنات؟ وقرئ: وليتم «١» . وفي قراءة على بن أبى طالب رضى الله عنه: توليتم، أى: إن تولاكم ولاة غشمة خرجتم معهم ومشيتم تحت لوائهم وأفسدتم بإفسادهم؟ وقرئ: وتقطعوا، وتقطعوا، من التقطيع والتقطع أُولئِكَ إشارة إلى المذكورين لَعَنَهُمُ اللَّهُ لإفسادهم وقطعهم الأرحام، فمنعهم ألطافه وخذلهم، حتى صموا عن استماع الموعظة، وعموا عن إبصار طريق الهدى. ويجوز أن يريد بالذين آمنوا: المؤمنين الخلص الثابتين، وأنهم يتشوفون إلى الوحى إذا أبطأ عليهم، فإذا أنزلت سورة في معنى الجهاد:

akrabaların birbirleriyle savaşması ve kız çocuklarının diri diri gömülmesi [adetlerine] dönmeniz [mi beklenir]? { وَلِيتُمْ } şeklinde de okunmuştur «١». Ali b. Ebî Tâlib'in radıyallâhu anh kıraatinde ise { تُوُلِّيتُمْ } şeklindedir; yani: Başınıza zalim yöneticiler geçerse onlarla beraber çıkar, onların sancağı altında yürür ve onların ifsâdıyla siz de fesat mı çıkarırsınız? Taktî' (التقطيع) ve tekattu' (التقطع) masdarlarından olmak üzere { وَتُقَطِّعُوا } ve { وَتَقَطَّعُوا } şeklinde de okunmuştur. { أُولَئِكَ } zikredilen kimselere işarettir. { لَعَنَهُمُ اللَّهُ } fesat çıkarmaları ve akrabalık bağlarını koparmaları sebebiyle Allah onlara lanet etmiş, bu yüzden lütuflarını onlardan esirgemiş ve onları yardımsız bırakmıştır; öyle ki öğüt dinlemekten sağırlaşmış ve hidayet yolunu görmekten körleşmişlerdir. 'İman edenler' ile ihlaslı ve sebatkâr müminlerin kastedilmiş olması da caizdir; onlar vahiy geciktiğinde onu büyük bir arzuyla beklerlerdi; cihad anlamında bir sure indiğinde ise:

14705. Metin

رأيت المنافقين فيما بينهم يضجرون منها.

münafıkların kendi aralarında bundan dolayı canlarının sıkıldığını görürdün.

14706. Metin

[سورة محمد (٤٧) : آية ٢٤]

[Muhammed Suresi (47): Ayet 24]

14707. Metin

أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها (٢٤)

{ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا } “Onlar Kur'an'ı derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” (24)1

14708. Metin

أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ويتصفحونه وما فيه من المواعظ والزواجر ووعيد العصاة، حتى لا يجسروا على المعاصي، ثم قال أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها وأم بمعنى بل وهمزة التقرير، للتسجيل عليهم بأن قلوبهم مقفلة لا يتوصل إليها ذكر. وعن قتادة: إذا والله يجدوا في القرآن زاجرا عن معصية الله لو تدبروه، ولكنهم أخذوا بالمتشابه فهلكوا. فإن قلت: لم نكرت القلوب وأضيفت الأقفال إليها؟ قلت: أما التنكير ففيه وجهان: أن يراد على قلوب قاسية مبهم أمرها في ذلك.

{ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ } günahlara cüret etmemeleri için Kur'an'ı, onda bulunan öğütleri, sakındırmaları ve günahkârlara yönelik tehditleri inceden inceye düşünmezler mi? Sonra { أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا } buyurdu; 'em' (أَمْ), 'bel' (بَلْ) ve takrir hemzesi anlamındadır; kalplerinin kilitli olduğunu ve hiçbir zikrin o kalplere ulaşamayacağını tescillemek içindir. Katâde'den rivayet edildiğine göre: 'Allah'a yemin olsun ki, eğer Kur'an'ı etraflıca düşünselerdi onda Allah'a isyandan alıkoyan bir engelleyici bulurlardı; fakat onlar müteşabih olanın peşine düştüler de helak oldular.' Eğer: "Niçin kalpler (kulûb) belirsiz (nekre) kılındı da kilitler (akfâl) ona izafe edildi?" dersen, derim ki: Nekre kılınmasında iki vecih vardır: Bu husustaki durumu belirsiz, son derece katı kalplerin kastedilmiş olmasıdır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.