14862. Metin
مدنية، وآياتها ١٨ [نزلت بعد المجادلة] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Medenîdir ve 18 ayettir. [Mücâdele'den sonra inmiştir.] Bismillâhirrahmânirrahîm.
14863. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ١]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 1]
14864. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
14865. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١)
{يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ} “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (1)
14866. Metin
قدّمه وأقدمه: منقولان بتثقيل الحشو والهمزة، من قدمه إذا تقدّمه «١» في قوله تعالى يَقْدُمُ قَوْمَهُ ونظيرهما معنى ونقلا: سلفه وأسلفه. وفي قوله تعالى لا تُقَدِّمُوا من غير ذكر مفعول: وجهان، أحدهما: أن يحذف ليتناول كل ما يقع في النفس مما يقدّم. والثاني:
Kaddemehu (قدّمه) ve akdemehu (أقدمه) [fiilleri], Yüce Allah'ın {يَقْدُمُ قَوْمَهُ} “Kavminin önüne düşer” kavlinde geçen ve "önüne geçti" anlamına gelen kademehu (قدمه) [fiilinden] orta harfin şeddelenmesi ve hemze ile geçişli kılınmıştır «١». Anlam ve nakil (türeme) bakımından bunların benzeri selefehu (سلفه) ve eslefehu (أسلفه) [fiilleridir]. Yüce Allah'ın {لا تُقَدِّمُوا} “Öne geçmeyin” kavlinde mefulün (nesnenin) zikredilmemesinde iki vecih vardır: Birincisi: Öne geçirilebilecek, nefse gelen her şeyi kapsaması için hazfedilmiş olmasıdır. İkincisi:
14867. Metin
أن لا يقصد قصد «٢» مفعول ولا حذفه، ويتوجه بالنهى إلى نفس التقدمة، كأنه قيل: لا تقدموا على التلبس بهذا الفعل، ولا تجعلوه منكم بسبيل «٣» ، كقوله تعالى هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ ويجوز أن يكون من قدّم بمعنى تقدّم، كوجه وبين. ومنه مقدّمة الجيش خلاف ساقته، وهي الجماعة المتقدّمة منه. وتعضده قراءة من قرأ: لا تقدموا، بحذف إحدى تاءى تتقدموا، إلا أن الأوّل أملأ بالحسن وأوجه، وأشدّ ملاءمة لبلاغة القرآن، والعلماء له أقبل. وقرئ: لا تقدموا من القدوم، أى لا تقدموا إلى أمر من أمور الدين قبل قدومها، ولا تعجلوا عليهما. وحقيقة قولهم: جلست بين يدي فلان، أن يجلس بين الجهتين المسامتتين ليمينه وشماله قريبا منه،
1[İkincisi ise:] Bir mefulün ne kastedilmesi 2 ne de hazfedilmesidir; bilakis nehiy doğrudan 'öne geçme' fiilinin kendisine yöneliktir. Sanki şöyle denmiştir: Bu fiile kalkışmaya cüret etmeyin ve onu asla tavrınız kılmayın 3. Tıpkı Yüce Allah'ın {هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ} “O, hem dirilten hem öldürendir” kavlinde olduğu gibi. [Bu fiilin] veche (وجه) ve beyyene (بين) [kelimelerinde] olduğu gibi tekaddeme (تقدم) anlamında kaddeme (قدم) [kökünden] olması da caizdir. Ordunun artçısının zıddı olan ve ordunun öncü birliğini ifade eden mukaddemetü'l-ceyş (مقدمة الجيش) de bu kabildendir. Tetekaddemû (تتقدموا) fiilinin iki 'tâ'sından birinin hazfiyle lâ tekaddemû (لا تقدموا) şeklinde okuyan kişinin kıraati de bunu destekler. Ne var ki birinci [vecih], güzellik bakımından daha dolgun, daha isabetli ve Kur'an'ın belagatına daha uygundur; âlimler nezdinde de daha çok kabul görmüştür. [Fiil] kudûm (القدوم / gelmek, varmak) kökünden [hareketle] lâ takdümû (لا تَقْدُمُوا) şeklinde de okunmuştur; yani dini meselelerden hiçbirine onlar [Allah ve Resulü] gelmeden önce varmayın ve onların önüne geçmekte acele etmeyin. Arapların "Falancanın iki eli arasında oturdum" (جلست بين يدي فلان) sözünün hakiki anlamı; kişinin o kimsenin sağı ve soluna paralel iki cihet arasında, ona yakın bir konumda oturmasıdır.
14868. Metin
فسميت الجهتان يدين لكونهما على سمت اليدين مع للقرب منهما توسعا، كما يسمى الشيء باسم غيره إذا جاوره وداناه في غير موضع، وقد جرت هذه العبارة هاهنا على سنن ضرب من المجاز، وهو الذي يسميه أهل البيان تمثيلا. ولجريها هكذا فائدة جليلة ليست في الكلام العريان: وهي تصوير الهجنة والشناعة فيما نهوا عنه من الإقدام على أمر من الأمور دون الاحتذاء على أمثلة الكتاب والسنة: والمعنى: أن لا تقطعوا أمرا إلا بعد ما يحكمان به ويأذنان فيه، فتكونوا إما عاملين بالوحي المنزل، وإما مقتدين برسول الله ﷺ. وعليه يدور تفسير ابن عباس رضى الله عنه. وعن مجاهد: لا تفتاتوا على الله شيئا حتى يقصه «١» على لسان رسوله. ويجوز أن يجرى مجرى قولك: سرني زيد وحسن حاله، وأعجبت بعمرو وكرمه. وفائدة هذا الأسلوب: الدلالة على قوّة الاختصاص، ولما كان رسول الله ﷺ من الله بالمكان الذي لا يخفى: سلك به ذلك المسلك. وفي هذا تمهيد وتوطئة لما نقم منهم فيما يتلوه من رفع أصواتهم فوق صوته: لأنّ من أحظاه الله بهذه الأثرة واختصه هذا الاختصاص القوى: كان أدنى ما يجب له من التهيب والإجلال أن يخفض بين يديه الصوت، ويخافت لديه بالكلام. وقيل: بعث رسول الله ﷺ إلى تهامة سرية سبعة وعشرين رجلا وعليهم المنذر بن عمرو الساعدي، فقتلهم بنو عامر وعليهم عامر بن الطفيل، إلا ثلاثة نفر نجوا فلقوا رجلين من بنى سليم قرب المدينة، فاعتزيا لهم إلى بنى عامر، لأنهم أعز من بنى سليم، فقتلوهما وسلبوهما، ثم أتوا رسول الله ﷺ فقال: «بئسما صنعتم كانا من سليم، والسلب ما كسوتهما» فوداهما رسول الله ﷺ «٢» ونزلت، أى: لا تعملوا شيئا من ذات أنفسكم حتى تستأمروا رسول الله ﷺ. وعن مسروق: دخلت على عائشة في اليوم الذي يشك فيه، فقالت للجارية: اسقه عسلا، فقلت: إنى صائم، فقالت: قد نهى الله عن صوم هذا اليوم «٣» . وفيه نزلت. وعن الحسن أنّ أناسا ذبحوا يوم الأضحى قبل الصلاة فنزلت، وأمرهم رسول الله ﷺ أن يعيدوا ذبحا «٤» آخر. وهذا مذهب أبى حنيفة رحمه
Genişletme (mecaz) yoluyla, iki elin hizasında ve onlara yakın olmaları sebebiyle iki yöne 'iki el' adı verilmiştir; nitekim bir şey, başka bir şeyin civarında ve yakınında bulunduğunda onun adıyla adlandırılabilir. Bu ifade burada, beyan ehlinin temsil adını verdiği bir tür mecaz üslubu üzere cereyan etmiştir. İfadenin bu şekilde gelmesinde, yalın sözde bulunmayan pek yüce bir fayda vardır: O da, Kitap ve Sünnet'in rehberliğine uymaksızın herhangi bir işe kalkışmaktan menedildikleri şeydeki çirkinliği ve kötülüğü tasvir etmektir. Bunun anlamı şudur: Allah ve Resulü hüküm verip izin vermedikçe hiçbir konuda kesin karar vermeyin; böylece ya indirilmiş vahiy ile amel eden ya da Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e uyan kimseler olasınız. İbn Abbâs radıyallâhu anh'ın tefsiri de bu minvaldedir. Mücâhid'den nakledildiğine göre: "Allah, Resulünün diliyle bildirmedikçe1 O'nun önüne geçerek kendi başınıza bir iş yapmayın." Bu ifadenin; "Zeyd ve onun güzel hali beni sevindirdi", "Amr ve onun cömertliği hoşuma gitti" sözlerin gibi cereyan etmesi de caizdir. Bu üslubun faydası ise tahsisin (özel kılmanın) kuvvetine delalet etmesidir. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem Allah katında gizli olmayan [yüce] bir mertebede olduğu için, onun hakkında bu yol tutulmuştur. Bunda, daha sonra gelecek olan seslerini onun sesinin üstüne çıkarmaları sebebiyle onlara yöneltilen kınamaya bir zemin hazırlama ve mukaddime vardır. Zira Allah'ın bu üstünlükle payelendirdiği ve bu derece kuvvetli bir tahsisle seçtiği zata gösterilmesi gereken saygı ve tazimin en asgari derecesi; onun huzurunda sesi kısmak ve yanında alçak sesle konuşmaktır. Şöyle de denilmiştir: Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem, Münzir b. Amr es-Sâidî komutasında yirmi yedi kişilik bir seriyyeyi Tihâme'ye gönderdi. Âmir b. Tufeyl komutasındaki Benî Âmir onları katletti. Kurtulan üç kişi Medine yakınlarında Benî Süleym'den iki adama rastladılar; o iki adam, Benî Âmir Benî Süleym'den daha güçlü olduğu için kendilerini Benî Âmir'e nispet ettiler. Bunun üzerine o üç kişi onları öldürüp mallarını aldılar. Sonra Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldiklerinde o: «بئسما صنعتم كانا من سليم، والسلب ما كسوتهما» «Ne kötü bir iş yaptınız! Onlar Süleym'dendi; aldığınız elbiseler de onlara benim giydirdiğim şeylerdi» buyurdu. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem onların diyetini ödedi2 ve bu ayet indi; yani: Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e danışmadan kendi başınıza hiçbir iş yapmayın. Mesrûk'tan rivayet edildiğine göre: "Şüphe gününde Âişe'nin yanına girdim. Cariyeye: 'Ona bal şerbeti içir' dedi. Ben: 'Ben oruçluyum' deyince; 'Şüphesiz Allah bu gün oruç tutmayı yasaklamıştır'3 dedi ve bu ayetin bu hususta indiğini belirtti." Hasan'dan rivayet edildiğine göre birtakım insanlar Kurban Bayramı günü namazdan önce kurban kestiler; bunun üzerine ayet indi ve Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem onlara başka bir kurban kesmelerini4 emretti. Bu, Ebû Hanîfe -Allah ona rahmet eylesin-
14869. Metin
الله، إلا أن تزول الشمس. وعند الشافعي: يجوز الذبح إذا مضى من الوقت مقدار الصلاة.
mezhebidir. Şâfiî'ye göre ise namaz süresi kadar bir vakit geçtikten sonra kesim caizdir.
14870. Metin
وعن الحسن أيضا: لما استقرّ رسول الله ﷺ بالمدينة أتته الوفود من الآفاق فأكثروا عليه بالمسائل، فنهوا أن يبتدؤه بالمسئلة حتى يكون هو المبتدئ «١» . وعن قتادة:
Yine Hasan'dan rivayet edildiğine göre: Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye yerleştiğinde her taraftan heyetler geldi ve ona çokça soru sordular. Bunun üzerine, bizzat kendisi başlamadıkça ona soru sormaya ilk başlayan olmaktan nehyedildiler «١». Katâde'den rivayet edildiğine göre:
14871. Metin
ذكر لنا أنّ ناسا كانوا يقولون: لو أنزل فيه كذا لكان كذا، فكره الله ذلك منهم وأنزلها.
Bize anlatıldığına göre bazı kimseler: "Bu hususta şöyle indirilseydi şöyle olurdu" diyorlardı; Allah onların bu tutumunu hoş görmedi ve bu ayeti indirdi.
14872. Metin
وقيل: هي عامة في كل قول وفعل: ويدخل فيه أنه إذا جرت مسألة في مجلس رسول الله ﷺ لم يسبقوه بالجواب، وأن لا يمشى بين يديه إلا لحاجة، وأن يستأنى «٢» في الافتتاح بالطعام وَاتَّقُوا اللَّهَ فإنكم إن اتقيتموه عاقتكم التقوى عن التقدمة المنهي عنها وعن جميع ما تقتضي مراقبة الله تجنبه، فإن التقىّ حذر لا يشافه أمرا «٣» إلا عن ارتفاع الريب وانجلاء الشك في أن لا تبعة عليه فيه، وهذا كما تقول لمن يقارف بعض الرذائل: لا تفعل هذا وتحفظ مما يلصق بك العار، فتنهاه أوّلا عن عين ما قارفه، ثم تعم وتشيع وتأمره بما لو امتثل فيه أمرك لم يرتكب تلك الفعلة وكل ما يضرب في طريقها ويتعلق بسببها إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ لما تقولون عَلِيمٌ بما تعملون، وحق مثله أن يتقى ويراقب.
Denildi ki: Bu ayet her söz ve fiilde geneldir. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde bir mesele cereyan ettiğinde cevaba ondan önce davranmamak, bir ihtiyaç olmadıkça onun önünde yürümemek ve yemeğe başlamakta acele etmeyip beklemek de buna dahildir. {وَاتَّقُوا اللَّهَ} “Allah'tan korkun”. Zira siz O'ndan korkarsanız, takva sizi nehyedilen öne geçme eyleminden ve Allah'ın gözetiminin kaçınmayı gerektirdiği her şeyden alıkoyar. Çünkü muttaki insan temkinlidir; üzerinde hiçbir sorumluluk kalmadığına dair şüphenin kalkması ve tereddüdün giderilmesi hâli müstesna, hiçbir işe doğrudan girişmez. Bu, bazı rezillikleri işleyen kimseye: "Bunu yapma ve sana utanç getirecek şeylerden sakın!" demene benzer; önce onu bizzat işlediği şeyden nehyedersin, sonra sözü genelleştirip yayar ve şayet emrine uyarsa o fiili ve onun yoluna düşen, onun sebebiyle irtibatlı olan her şeyi terk etmesini emredersin. {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ} “Şüphesiz Allah” söylediklerinizi “hakkıyla işitendir”, {عَلِيمٌ} yaptıklarınızı “[hakkıyla] bilendir”. O'nun gibi olandan korkulması ve O'nun gözetilmesi gerekir.
14873. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ٢]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 2]
14874. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ (٢)
{يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ} “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle hitap etmeyin; yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (2)
14875. Metin
إعادة النداء عليهم: استدعاء منهم لتجديد الاستبصار عند كل خطاب وارد، وتطرية الإنصات لكل حكم نازل، وتحريك منهم لئلا يفتروا ويغفلوا عن تأملهم وما أخذوا به عند حضور مجلس رسول الله ﷺ من الأدب الذي المحافظة عليه تعود عليهم بعظيم الجدوى في دينهم، وذلك لأنّ في إعظام صاحب الشرع إعظام ما ورد به، ومستعظم الحق لا يدعه استعظامه أن يألو عملا بما يحدوه «٤» عليه، وارتداعا عما يصده عنه، وانتهاء إلى كل خير، والمراد بقوله لا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ أنه إذا نطق ونطقتم فعليكم أن
Onlara hitabın tekrarlanması; varid olan her hitap karşısında basiretlerini tazelemeye, inen her hüküm için can kulağıyla dinlemeyi yenilemeye bir çağrı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in meclisinde hazır bulunduklarında riayet etmekle yükümlü tutuldukları ve muhafaza edilmesi dinleri açısından kendilerine pek büyük faydalar sağlayacak olan edepten gaflet edip gevşememeleri için bir harekete geçirmedir. Zira şeriat sahibini yüceltmek, onun getirdiği hükümleri yüceltmektir. Hakkı yücelten kimseyi bu yüceltme hâli; onu teşvik ettiği 4 ameli eksiksiz yerine getirmekten, menettiği şeyden sakınmaktan ve her hayra yönelmekten asla alıkoymaz. {لا تَرْفَعُوا أَصْواتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ} “Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” buyruğuyla kastedilen ise; o konuştuğunda ve siz konuştuğunuzda sizin üzerinize düşen,
14876. Metin
لا تبلغوا بأصواتكم وراء الحدّ الذي يبلغه بصوته، وأن تغضوا منها بحيث يكون كلامه عاليا لكلامكم، وجهره باهرا لجهركم، حتى تكون مزيته عليكم لائحة، وسابقته واضحة، وامتيازه عن جمهوركم كشية الأبلق «١» غير خاف، لا أن تغمروا صوته بلغطكم وتبهروا منطقه بصخبكم.
seslerinizle onun sesinin ulaştığı sınırın ötesine geçmemeniz, onun sözü sizin sözünüzden üstün, onun ses gürlüğü sizin ses gürlüğünüzü bastıracak şekilde seslerinizi kısmanızdır; ta ki onun sizin üzerinizdeki üstünlüğü belirgin, önceliği açık olsun ve sizin topluluğunuzdan ayrılan seçkinliği alacalı atın üzerindeki beyazlık «١» gibi gizlenemez olsun; yoksa onun sesini gürültünüzle boğmanız ve sözünü bağırıp çağırmanızla bastırmanız değildir.
14877. Metin
وبقوله: ولا تجهروا له بالقول: إنكم إذا كلمتموه وهو صامت فإياكم والعدول عما نهيتم عنه من رفع الصوت، بل عليكم أن لا تبلغوا به الجهر الدائر بينكم، وأن تتعمدوا في مخاطبته القول اللين المقرّب من الهمس الذي يضادّ الجهر، كما تكون مخاطبة المهيب المعظم، عاملين بقوله عز اسمه وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وقيل معنى وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ لا تقولوا له: يا محمد، يا أحمد، وخاطبوه بالنبوّة. قال ابن عباس: لما نزلت هذه الآية قال أبو بكر رضى الله عنه: يا رسول الله، والله لا أكلمك إلا السرار أو أخا السرار حتى ألقى الله، «٢» وعن عمر رضى الله عنه: انه كان يكلم النبي ﷺ كأخى السرار لا يسمعه حتى يستفهمه «٣» ، وكان أبو بكر إذا قدم على رسول الله ﷺ وفد: أرسل إليهم من يعلمهم كيف يسلمون ويأمرهم بالسكينة والوقار عند رسول الله ﷺ، «٤» وليس الغرض برفع الصوت ولا الجهر: ما يقصد به الاستخفاف والاستهانة، لأنّ ذلك كفر، والمخاطبون مؤمنون، وإنما الغرض صوت هو في نفسه والمسموع من جرسه غير مناسب لما يهاب به العظماء ويوقر الكبراء، فيتكلف الغض منه، وردّه إلى حدّ يميل به إلى ما يستبين فيه المأمور به من التعزير والتوقير، ولم يتناول النهى أيضا رفع الصوت الذي لا يتأذى به رسول الله ﷺ، وهو ما كان منهم في حرب أو مجادلة معاند أو إرهاب عدوّ أو ما أشبه ذلك، ففي الحديث: أنه قال ﵊ للعباس بن عبد المطلب لما انهزم الناس يوم حنين:
{ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ } “Ona sözü yüksek sesle söylemeyin”1 buyruğu ile [şu kastedilmektedir]: O susarken kendisiyle konuştuğunuzda, yasaklandığınız ses yükseltme eyleminden sakının; bilakis kendi aranızda geçerli olan yüksek ses düzeyine onun yanında ulaşmayın ve heybetli ve yüce tutulan bir kimseye hitap edilircesine, yüksek sesin zıddı olan ve fısıltıya yakın yumuşak bir sözle hitap etmeyi kast/tercih edin; ismi aziz olan [Allah]’ın { وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ } “Ona yardım edesiniz ve ona saygı gösteresiniz” buyruğuna uygun davranın. { وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ } “Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle bağırmayın” ifadesinin anlamının; ona: "Ey Muhammed!", "Ey Ahmed!" demeyin, ona peygamberlik unvanıyla hitap edin, şeklinde olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu ayet indiğinde Ebû Bekir radıyallâhu anh: "Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi Allah'a kavuşuncaya kadar seninle sırdaş gibi ya da fısıltıdan farksız konuşacağım" dedi.2 Ömer radıyallâhu anh'tan da şöyle rivayet edilmiştir: O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile bir sırdaş gibi konuşurdu; öyle ki [Peygamber] tekrar sorup anlamaya çalışmadıkça [ne dediğini] işitemezdi.3 Ebû Bekir, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna bir heyet geldiğinde, onlara nasıl selam vereceklerini öğreten ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında sükûnet ve vakarı muhafaza etmelerini emreden birini gönderirdi.4 Sesi yükseltmekten ve bağırmaktan [kastedilen nehyin] amacı, küçümseme ve hafife almanın amaçlandığı durumlar değildir; zira bu küfürdür, hitap edilenler ise müminlerdir. Maksat ancak, heybet ve saygı gösterilmesi gereken büyük kimselere yakışmayacak tondaki ve işitilen çınlamadaki bir sestir; dolayısıyla sesi kısmak ve emredilen yardım ve saygının açıkça ortaya çıkacağı bir sınıra çekmek için gayret gösterilir. Nehiy, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in eziyet görmeyeceği türden ses yükseltmelerini de kapsamaz; ki bu da savaşta, inatçı bir kimseyle münazarada, düşmanı korkutmada veya benzeri durumlarda olan ses yükseltmesidir. Nitekim hadiste [belirtildiğine göre], Huneyn günü insanlar bozguna uğradığında [Resûlullah] aleyhisselâm Abbâs b. Abdilmuttalib'e şöyle buyurmuştur:
14878. Metin
«اصرخ بالناس «١» » وكان العباس أجهر الناس صوتا «٢» . يروى: أنّ غارة أتتهم يوما فصاح العباس يا صباحاه، فأسقطت الحوامل لشدّة صوته «٣» . وفيه يقول نابغة بنى جعدة:
«İnsanlara seslen! «١»» buyurmuştu. Abbâs insanların en gür seslisiydi «٢». Rivayet edilir ki bir gün onlara bir baskın oldu da Abbâs: "Yâ sabâhâh! (Ey ahali, yetişin!)" diye bağırdı; sesinin şiddetinden hamile kadınlar çocuklarını düşürdü «٣». Bu hususta Nâbiga Benî Ca'de şöyle der:
14879. Metin
زجر أبى عروة السّباع إذا … أشفق أن يختلطن بالغنم «٤»
Ebû Urve'nin yırtıcı hayvanları azarlaması gibi... / Koyunlara karışmalarından endişe ettiğinde «٤»
14880. Metin
زعمت الرواة أنه كان يزجر السباع عن الغنم فيفتق مرارة السبع في جوفه «٥» . وفي قراءة ابن مسعود: لا ترفعوا بأصواتكم والباء مزيدة محذوّ بها حذو التشديد في قول الأعلم الهذلي:
Râviler onun yırtıcı hayvanları koyunlardan öyle bir azarladığını, sesinden yırtıcı hayvanın karnındaki öd kesesinin patladığını iddia etmişlerdir «٥». İbn Mes'ûd'un kıraatinde: {لا ترفعوا بأصواتكم} şeklindedir ve buradaki bâ (ب) harfi, el-A'lem el-Hüzelî'nin şu beytindeki pekiştirme örneğinde olduğu gibi zâiddir:
14881. Metin
رفعت عينى بالحجا … ز إلى أناس بالمناقب «٦»
Gözümü Hicaz'da kaldırdım... / Menâkıb'daki bir topluluğa doğru «٦»
14882. Metin
وليس المعنى في هذه القراءة أنهم نهوا عن الرفع الشديد، تخيلا أن يكون ما دون الشديد مسوغا لهم، ولكن المعنى نهيهم عما كانوا عليه من الجلبة، واستجفاؤهم فيما كانوا يفعلون. وعن ابن عباس: نزلت في ثابت بن قيس بن شماس، وكان في أذنه وقر، وكان جهوري الصوت، فكان إذا تكلم رفع صوته، وربما كان يكلم رسول الله ﷺ فيتأذى بصوته «٧» . وعن أنس أن هذه الآية لما نزلت: فقد ثابت، فتفقده رسول الله ﷺ فأخبر بشأنه، فدعاه، فسأله فقال: يا رسول الله، لقد أنزلت إليك هذه الآية، وإنى رجل جهير الصوت. فأخاف أن يكون عملى قد حبط، فقال له رسول الله ﷺ:
Bu kıraatteki anlam, şiddetli olmayanın kendilerine caiz olduğu vehmedilsin diye şiddetli yükseltmeden nehyedildikleri şeklinde değildir; bilakis anlam, içinde bulundukları gürültücülükten nehyedilmeleri ve yaptıkları şeydeki kabalıklarının yüzlerine vurulmasıdır. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu ayet Sâbit b. Kays b. Şemmâs hakkında inmiştir. Onun kulağında bir ağırlık vardı ve gür sesli bir adamdı; konuştuğu zaman sesini yükseltirdi ve bazen Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşur, o da sesinden rahatsız olurdu «٧». Enes'ten rivayet edildiğine göre bu ayet indiğinde Sâbit ortalıkta görünmez oldu. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem onu arayıp sorunca durumu kendisine haber verildi; onu çağırıp sordu. [Sâbit]: "Ey Allah'ın Resulü! Sana bu ayet indirildi, bense gür sesli bir adamım; amelimin boşa gitmiş olmasından korkuyorum" dedi. Bunun üzerine Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu:
14883. Metin
لست هناك، إنك تعيش بخير وتموت بخير، وإنك من أهل الجنة «٨» .. وأمّا ما يروى عن الحسن: أنها نزلت فيمن كان يرفع صوته من المنافقين فوق صوت رسول الله ﷺ، فمحمله والخطاب للمؤمنين: على أن ينهى المؤمنون ليندرج المنافقون تحت النهى، ليكون الأمر أغلظ عليهم وأشق. وقيل: كان المنافقون يرفعون أصواتهم ليظهروا قلة مبالاتهم، فيقتدى بهم ضعفة المسلمين. وكاف التشبيه في محل النصب،
[Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki]: « لست هناك، إنك تعيش بخير وتموت بخير، وإنك من أهل الجنة » «Sen öyle değilsin! Şüphesiz sen hayır üzere yaşar, hayır üzere ölürsün ve sen kesinlikle cennet ehlindensin.»8 Hasan[-ı Basrî]’den rivayet edilen, [bu ayetin] münafıklardan sesini Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem sesinin üstüne yükselten kimseler hakkında indiği şeklindeki habere gelince; hitap müminlere yönelik olduğu halde bunun tevili şöyledir: Müminler nehyedilsin ki münafıklar da bu nehyin (yasaklamanın) kapsamına girsin ve böylece durum onlar için daha ağır ve daha çetin olsun. Bir rivayete göre de münafıklar umursamazlıklarını göstermek için seslerini yükseltirler, müslümanların zayıf olanları da onlara uyarlardı. Teşbih kâfı (ك) ise nasb mahallindedir,
14884. Metin
أى: لا تجهروا له جهرا مثل جهر بعضكم لبعض. وفي هذا: أنهم لم ينهوا عن الجهر مطلقا، حتى لا يسوغ لهم أن يكلموه إلا بالهمس والمخافتة، وإنما نهوا عن جهر مخصوص مقيد بصفة، أعنى: الجهر المنعوت بمماثلة ما قد اعتادوه منهم فيما بينهم، وهو الخلو من مراعاة أبهة النبوّة وجلالة مقدارها، وانحطاط سائر الرتب وإن جلت عن رتبتها أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ منصوب الموضع، على أنه مفعول له، وفي متعلقه وجهان، أحدهما: أن يتعلق بمعنى النهى، فيكون المعنى: انتهوا عما نهيتم عنه لحبوط أعمالكم، أى: لخشية حبوطها على تقدير حذف المضاف، كقوله تعالى يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَنْ تَضِلُّوا والثاني: أن يتعلق بنفس الفعل، ويكون المعنى: أنهم نهوا عن الفعل الذي فعلوه لأجل الحبوط، لأنه لما كان بصدد الأداء إلى الحبوط: جعل كأنه فعل لأجله، وكأنه العلة والسبب في إيجاده على سبيل التمثيل، كقوله تعالى لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا.
yani: Birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın. Bunda, onunla sadece fısıltıyla ve kısık sesle konuşmalarından başka bir yol caiz olmayacak şekilde mutlak olarak yüksek sesle konuşmaktan nehyedilmedikleri; bilakis belirli bir sıfatla kayıtlı özel bir yüksek sesten, yani kendi aralarında alışageldikleri ses tonuna benzeyen, nübüvvetin heybetini, mertebesinin yüceliğini ve ne kadar yüce olursa olsun diğer bütün mertebelerin onun mertebesinin altında olduğunu gözetmekten uzak olan yüksek sesten nehyedildikleri [anlamı] vardır. {أَنْ تَحْبَطَ أَعْمالُكُمْ} “Amelleriniz boşa gidiverir [diye]” ifadesi mef'ûlün leh (için-ögesi) olarak nasb konumundadır. Neye taalluk ettiği (bağlandığı) hususunda iki vecih vardır: Birincisi: Nehyin anlamına taalluk etmesidir; buna göre mana şöyle olur: Amellerinizin boşa gitmesinden dolayı nehyedildiğiniz şeyden vazgeçin; yani Yüce Allah'ın {يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَنْ تَضِلُّوا} “Sapmayasınız diye Allah size açıklıyor” kavlinde olduğu gibi muzafın hazfi takdiriyle, "amellerinizin boşa gitmesi korkusuyla" demektir. İkincisi: Bizzat fiilin kendisine taalluk etmesidir; mana şöyle olur: Onlar boşa çıkmaya sebep olmak üzere yaptıkları fiilden nehyedilmişlerdir; çünkü o fiil amelin boşa çıkmasına yol açacak durumda olduğundan, sanki onun için yapılmış gibi kılınmış ve temsil yoluyla o fiilin meydana gelmesinin illeti ve sebebi sayılmıştır; tıpkı Yüce Allah'ın {لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا} “Kendilerine bir düşman olsun diye” kavlinde olduğu gibi.
14885. Metin
فإن قلت: لخص الفرق بين الوجهين. قلت: تلخيصه أن يقدر الفعل في الثاني مضموما إليه المفعول له، كأنهما شيء واحد «١» ، ثم يصب النهى عليهما جميعا صبا. وفي الأوّل يقدر النهى
Eğer: "Bu iki vecih arasındaki farkı özetle." dersen, derim ki: Bunun özeti; ikinci [vecihte], fiilin mef'ûlün leh ile birleşmiş ve ikisi adeta tek bir şey kılınmış gibi takdir edilmesidir1; ardından nehiy her ikisinin birden üzerine doğrudan boca edilir. Birincide ise nehiy,
14886. Metin
موجها على الفعل على حياله، ثم يعلل له منهيا عنه. فإن قلت: بأى النهيين تعلق المفعول له؟
müstakil olarak fiilin kendisine yönelmiş takdir edilir, sonra da o nehyedilen şey için bir gerekçe gösterilir. Eğer: "Mef'ûlün leh iki nehiyden hangisine taalluk etmektedir?" dersen,
14887. Metin
قلت: بالثاني عند البصريين، مقدرا إضماره عند الأوّل، كقوله تعالى آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً وبالعكس عند الكوفيين، وأيهما كان فمرجع المعنى إلى أنّ الرفع والجهر كلاهما منصوص أداؤه إلى حبوط العمل: وقراءة ابن مسعود: فتحبط أعمالكم، أظهر نصا بذلك، لأنّ ما بعد الفاء لا يكون إلا مسببا عما قبله، فيتنزل الحبوط من الجهر منزلة الحلول من الطغيان في قوله تعالى فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي والحبوط من حبطت الإبل: إذا أكلت الخضر فنفخ بطونها، وربما هلكت. ومنه قوله ﵊ «وإن مما ينبت الربيع لما يقتل حبطا أو يلم» «١» ومن أخواته: حبجت الإبل، إذا أكلت العرفج «٢» فأصابها ذلك. وأحبض عمله: مثل أحبطه. وحبط الجرح وحبر: إذا غفر، وهو نكسه وتراميه إلى الفساد: جعل العمل السيئ في إضراره بالعمل الصالح كالداء والحرض «٣» لمن يصاب به، أعاذنا الله من حبط الأعمال وخيبة الآمال. وقد دلت الآية على أمرين هائلين، أحدهما: أن فيما يرتكب من يؤمن من الآثام ما يحبط عمله.
Derim ki: Basralılara göre Yüce Allah'ın {آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً} “Bana getirin, üzerine erimiş bakır dökeyim” kavlinde olduğu gibi birinci nehiyde gizli bir zamir takdir edilerek ikinciye taalluk eder; Kûfelilere göre ise bunun aksinedir. Hangisi olursa olsun, mananın varacağı yer şudur: Ses yükseltmenin de yüksek sesle hitap etmenin de amelin boşa gitmesine yol açacağı açıkça belirtilmiştir. İbn Mes'ûd'un {فتحبط أعمالكم} şeklindeki kıraati bunu daha açık bir şekilde ifade eder; çünkü fâ (ف) harfinden sonrası ancak öncesinin bir sonucu (müsebbebi) olur; dolayısıyla amelin boşa çıkmasının yüksek sesle hitap etmeye nispeti, Yüce Allah'ın {فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي} “Gazabım üzerinize iner” kavlindeki gazabın inmesinin taşkınlığa nispeti gibidir. Hubût (حبوط), develerin yeşillik yiyip karınları şiştiğinde ve bazen helak olduklarında kullanılan habitat el-ibil (حبطت الإبل) ifadesinden gelir. Nitekim o aleyhisselâm'ın: «Baharın bitirdiği öyle şeyler vardır ki, [fazla yemekten karın şişirip] çatlatarak öldürür yahut öldürmeye yaklaştırır «١»» sözü bundandır. Bunun benzerlerinden biri de habicet el-ibil (حبجت الإبل) [ifadesidir] ki, develer arfec «٢» [otunu] yiyip bu duruma maruz kaldıklarında söylenir. Ahbada amelehu (أحبض عمله) [sözü de] ahbatahu (أحبطه - amelini boşa çıkardı) gibidir. Habita el-cerhu ve habira (حبط الجرح وحبر) [ifadesi ise] yara nüksedip bozulmaya yüz tuttuğunda kullanılır. Kötü amel, salih amele verdiği zarar bakımından, bu hastalığa yakalanan kimse için bir dert ve helak sebebi kılınmıştır «٣». Allah bizi amellerin boşa gitmesinden ve umutların boşa çıkmasından korusun. Ayet iki korkutucu hususa delalet etmiştir: Birincisi: İman eden kimsenin işlediği günahlar arasında amelini boşa çıkaracak olanlar vardır.
14888. Metin
والثاني: أن في آثامه ما لا يدرى أنه محبط، ولعله عند الله كذلك، فعلى المؤمن أن يكون في تقواه كالماشى في طريق شائك لا يزال يحترز ويتوقى ويتحفظ.
İkincisi: Günahları arasında [amelini] boşa çıkardığını bilmediği, fakat Allah katında öyle olan günahlar bulunabilir. O hâlde mümin, takvasında dikenli yolda yürüyen ve sürekli sakınan, korunan ve temkinli davranan kimse gibi olmalıdır.
14889. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ٣]
[Hucurât Suresi (49): Ayet 3]
14890. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)
{إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْواتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} “Allah'ın Resulünün huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (3)
14891. Metin
امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى من قولك: امتحن فلان لأمر كذا وجرب له، ودرب للنهوض به. فهو مضطلع به غير وان عنه. والمعنى أنهم صبر على التقوى، أقوياء على احتمال مشاقها.
{امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوى} “Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir” ifadesi, "Filanca şu iş için imtihan edildi, denendi ve onu yerine getirmek için eğitildi; artık o işi hakkıyla yapar, onda gevşeklik göstermez" sözünden gelir. Anlamı; onların takva üzerinde sabırlı, onun meşakkatlerine tahammül hususunda güçlü olduklarıdır.
14892. Metin
أو وضع الامتحان موضع المعرفة، لأنّ تحقق الشيء باختباره، كما يوضع الخبر موضعها، فكأنه قيل: عرف الله قلوبهم للتقوى، وتكون اللام متعلقة بمحذوف، واللام هي التي في قولك: أنت لهذا الأمر، أى كائن له ومختص به قال:
Yahut bir şeyin hakikati sınanmasıyla ortaya çıktığı için, "hıbre"nin (tecrübe) marifet (bilme) yerine konulması gibi imtihan da marifet yerine konulmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: "Allah onların kalplerini takva için bilip tanıdı." Buradaki lâm (ل) harfi mahzûf bir kelimeye taalluk eder; bu lâm, "Sen bu iş içinsin" yani "onun için varsın ve ona özgüsün" sözündeki lâmdır. Şair şöyle demiştir:
14893. Metin
أنت لها أحمد من بين البشر «٤»
İnsanlar arasından ona [ancak] sen [layıksın], ey Ahmed!1234
14894. Metin
أعدّاء من لليعملات على الوجى «١»
Ey şiddetli koşan, ayakları incinmiş yorgun develeri sürmeye kim layıktır? «١»
14895. Metin
وهي مع معمولها منصوبة على الحال. أو ضرب الله قلوبهم بأنواع المحن والتكاليف الصعبة لأجل التقوى، أى لتثبت وتظهر تقواها، ويعلم أنهم متقون، لأن حقيقة التقوى لا تعلم إلا عند المحن والشدائد والاصطبار عليها. وقيل أخلصها للتقوى. من قولهم: امتحن الذهب وفتنه، إذا أذا به فخلص إبريزه من خبشه ونقاه. وعن عمر رضى الله عنه: أذهب الشهوات عنها.
Bu lâm harfi mecrûruyla birlikte hâl olarak nasb mahallindedir. Yahut Allah, takvaları sabit olsun, ortaya çıksın ve muttaki oldukları bilinsin diye kalplerini takva uğruna çeşitli imtihanlar ve zor mükellefiyetlerle sınamıştır; zira takvanın hakikati ancak imtihanlar, zorluklar ve bunlara sabretmekle bilinir. Denildi ki: Altını eritip katışık maddelerinden arındırdığında ve saflaştırdığında söylenen "imtahane'z-zehebe ve fetenehu (امتحن الذهب وفتنه)" sözünden hareketle, "onları takva için halis kıldı/arındırdı" demektir. Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre [o şöyle demiştir]: "Kalplerinden şehvetleri giderdi."
14896. Metin
والامتحان: افتعال، من محنه، وهو اختبار بليغ أو بلاء جهيد. قال أبو عمرو: كل شيء جهدته فقد محنته. وأنشد:
İmtihan (الامتحان); mehane (محن) kökünden iftiâl babındadır ki o, derinlemesine sınamak veya çetin bir beladır. Ebû Amr şöyle demiştir: Zahmete soktuğun her şeyi imtihan etmişsindir (mahantehu). Ve şu beyti okumuştur:
14897. Metin
أتت رذايا باديا كلالها … قد محنت واضطربت آطالها «٢»
Yorgunlukları aşikâr hâlde bitkin düştüler... / Sınandılar ve böğürleri titredi «٢»
14898. Metin
قيل: أنزلت في الشيخين رضى الله عنهما، لما كان منهما من غض الصوت والبلوغ به أخا السرار. وهذه الآية بنظمها الذي رتبت عليه من إيقاع الغاضين أصواتهم اسما لإنّ المؤكدة.
Denildi ki: Seslerini kısmaları ve onu fısıltı derecesine vardırmalarından ötürü iki Şeyh [Ebû Bekir ve Ömer] radıyallâhu anhümâ hakkında inmiştir. Bu ayet, seslerini kısanları tekit edatı olan inne'nin (إنّ) ismi kılan tertipli nazmıyla,
14899. Metin
وتصيير خبرها جملة من مبتدإ وخبر معرفتين معا. والمبتدأ: اسم الإشارة، واستئناف الجملة المستودعة ما هو جزاؤهم على عملهم، وإيراد الجزاء نكرة: مبهما أمره ناظرة في الدلالة على غاية الاعتداد والارتضاء لما فعل الذين وقروا رسول الله ﷺ من خفض أصواتهم، وفي الإعلام بمبلغ عزة رسول الله ﷺ وقدر شرف منزلته، وفيها تعريض بعظيم ما ارتكب الرافعون أصواتهم واستيجابهم ضد ما استوجب هؤلاء.
Ve haberini de her ikisi marife olan mübteda ve haberden müteşekkil bir cümle yaparak, mübtedayı da işaret ismi kılıp, amellerinin karşılığının ne olduğunu barındıran cümleyi istînâf (yeni bir başlangıç) olarak getirip karşılığı da nekre kılarak durumunu belirsiz/yüce bırakarak; Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e tazim edip seslerini kısan kimselerin bu davranışından son derece hoşnut ve razı olunduğuna, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in izzetinin ve mertebesinin şerefinin derecesine açıkça delalet etmekte; ayrıca seslerini yükseltenlerin işledikleri şeyin büyüklüğüne ve bunların hak ettiklerinin zıddını hak ettiklerine üstü kapalı bir biçimde temas etmektedir.
14900. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : الآيات ٤ الى ٥]
[Hucurât Suresi (49): Ayetler 4-5]
14901. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُنادُونَكَ مِنْ وَراءِ الْحُجُراتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ (٤) وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)
{ إِنَّ الَّذِينَ يُنادُونَكَ مِنْ وَراءِ الْحُجُراتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akletmeyen kimselerdir.” (4) { وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (5)
14902. Metin
والوراء: الجهة التي يواريها عنك الشخص بظله من خلف أو قدام «١» . ومن لابتداء الغاية، وأنّ المناداة نشأت من ذلك المكان. فإن قلت: فرق بين الكلامين بين ما تثبت فيه وما تسقط عنه. قلت: الفرق بينهما أنّ المنادى والمنادى في أحدهما يجوز أن يجمعهما الوراء، وفي الثاني: لا يجوز لأنّ الوراء تصير بدخول من مبتدأ الغاية، ولا يجتمع على الجهة الواحدة أن تكون مبتدأ ومنتهى لفعل واحد، والذي يقول: ناداني فلان من وراء الدار. لا يريد وجه الدار ولا دبرها، ولكن أى قطر من أقطارها الظاهرة كان مطلقا بغير تعيين واختصاص، والإنكار لم يتوجه عليهم من قبل أنّ النداء وقع منهم في أدبار الحجرات أو في وجوهها، وإنما أنكر عليهم أنهم نادوه من البرّ «٢» والخارج مناداة الأجلاف بعضهم لبعض، من غير قصد إلى جهة دون جهة. والحجرة: الرقعة من الأرض المحجورة بحائط يحوط عليها، وحظيرة الإبل تسمى الحجرة، وهي فعلة بمعنى مفعولة، كالغرفة والقبضة، وجمعها: الحجرات- بضمتين، والحجرات- بفتح الجيم، والحجرات بتسكينها. وقرئ بهنّ جميعا، والمراد: حجرات نساء رسول الله ﷺ، وكانت لكل واحدة منهنّ حجرة. ومناداتهم من ورائها يحتمل أنهم قد تفرّقوا على الحجرات متطلبين له، فناداه بعض من وراء هذه، وبعض من وراء تلك، وأنهم قد أتوها حجرة حجرة فنادوه من ورائها، وأنهم نادوه من وراء الحجرة التي كان فيها، ولكنها جمعت إجلالا لرسول الله ﷺ ولمكان حرمته. والفعل وإن كان مسندا إلى جميعهم فإنه يجوز أن يتولاه بعضهم، وكان الباقون راضين، فكأنهم تولوه جميعا، فقد ذكر الأصم أنّ الذي ناداه عيينة بن حصن والأقرع بن حابس. والإخبار عن أكثرهم بأنهم لا يعقلون: يحتمل أن يكون فيهم من قصد بالمحاشاة. ويحتمل أن يكون الحكم بقلة العقلاء فيهم قصدا إلى نفى أن يكون فيهم من يعقل، فإنّ القلة تقع موقع النفي في كلامهم. وروى أن وفد بنى تميم أتوا رسول الله صلى الله
Verâ (وَرَاء), kişinin arkasından veya önünden şahsıyla senden örttüğü/gizlediği yöndür.1 [Buradaki] 'min' (مِنْ) [harf-i cerri], başlangıç sınırı (ibtidâ-i gâye) bildirmektedir ve seslenmenin o mekândan başladığını [gösterir]. Eğer: "[Min harf-i cerrinin] sabit kılındığı (yer aldığı) ile düşürüldüğü (yer almadığı) iki ifade arasındaki farkı açıkla" dersen, derim ki: İkisi arasındaki fark şudur: [Harf-i cersiz olan] birinde seslenen ile seslenileni verâ (arka/öte taraf) kavramının bir arada toplaması caizdir; ikincisinde ise bu caiz değildir. Çünkü 'min' harf-i cerrinin dahil olmasıyla 'verâ', başlangıç sınırı (ibtidâ-i gâye) haline gelir; aynı yönün tek bir fiil için hem başlangıç hem de bitiş noktası olması ise bir arada bulunamaz. "Falanca bana evin arkasından seslendi" diyen kimse, evin önünü veya arkasını kastetmez; aksine, herhangi bir belirleme ve tahsis olmaksızın, evin dış cephelerinden herhangi bir tarafını mutlak olarak kasteder. Onlara yönelik kınama, seslenmenin odaların arkasında veya önünde gerçekleşmiş olmasından kaynaklanmamıştır. Onlara yönelik asıl kınama, belirli bir yön kastetmeksizin, kaba bedevilerin birbirlerine seslenmesi gibi [Peygamber'e] dışarıdan ve açık alandan2 seslenmiş olmaları sebebiyledir. Hücre (حُجْرَة): Etrafı çeviren bir duvarla sınırlandırılmış (mahcur) arsa parçasıdır. Deve ağılına da hücre denir. Bu kelime, gurfe (oda/avuç dolusu) ve kabza (tutam) gibi 'mef'ûl' anlamında 'fu'le' veznindedir. Çoğulu ise iki ötreyle el-hucurât (الحُجُرَات), cimin fethasıyla el-hucerât (الحُجَرَات) ve cimin sükûnuyla el-hucrât (الحُجْرَات) şeklindedir. Bütün bu vecihlerle kıraat edilmiştir. Kastedilen ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hanımlarının odalarıdır; onların her birinin bir odası vardı. Onların bu odaların arkasından seslenmiş olmaları; onu arayarak odaların etrafına dağılmış olmaları, kiminin bu odanın arkasından, kiminin de şu odanın arkasından seslenmiş olması; yahut oda oda dolaşıp arkalarından seslenmiş olmaları; ya da sadece içinde bulunduğu odanın arkasından seslenmiş olup Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve onun hürmet makamına duyulan saygıdan ötürü lafzın çoğul getirilmiş olması ihtimallerini taşır. Fiil her ne kadar hepsine isnad edilmiş olsa da, onu içlerinden bazılarının üstlenmiş ve diğerlerinin de buna razı olmuş bulunması caizdir; zira [razı oldukları için] sanki hepsi birden bu fiili işlemiş gibidirler. Nitekim el-Asamm, ona seslenenlerin Uyeyne b. Hısn ile el-Akra' b. Hâbis olduğunu zikretmiştir. Onların çoğunun akletmediğinin bildirilmesi, içlerinde [bu kınamadan] istisna tutulması kastedilen kimselerin bulunması ihtimalini taşır. Aralarındaki akıllı kimselerin azlığına hükmedilmesiyle, içlerinde akleden hiçbir kimsenin bulunmadığının nefyedilmesinin kastedilmiş olması da muhtemeldir; zira onların (Arapların) kelamında azlık, nefiy (yokluk) yerine geçer. Rivayet edildiğine göre Temîmoğulları heyeti Resûlullah sallallâhu [aleyhi ve sellem'e]...
14903. Metin
عليه وسلم وقت الظهيرة وهو راقد، فجعلوا ينادونه: محمد اخرج إلينا، فاستيقظ فخرج «١» ونزلت. وسئل رسول الله ﷺ عنهم فقال: «هم جفاة بنى تميم، لولا أنهم من أشدّ الناس قتالا للأعور الدجال لدعوت الله عليهم أن يهلكهم» «٢» فورود الآية على النمط الذي وردت عليه فيه مالا يخفى على الناظر: من بينات إكبار محل رسول الله ﷺ وإجلاله: منها مجيئها على النظم المسجل على الصائحين به بالسفه والجهل، لما أقدموا عليه. ومنها لفظ الحجرات وإيقاعها كناية عن موضع خلوته. ومقيله مع بعض نسائه.
uyurken geldiler ve: "Ey Muhammed! Yanımıza çık!" diye seslenmeye başladılar; bunun üzerine uyandı ve dışarı çıktı «١» ve ayet indi. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlar hakkında sorulduğunda şöyle buyurdu: «Onlar Temîmoğullarının kaba insanlarıdır. Şayet onlar Kör Deccal'e karşı insanların en çetin savaşanları olmasalardı, helak olmaları için Allah'a dua ederdim «٢»». Ayetin geldiği bu üslupta, dikkat eden kimseye gizli kalmayacak hususlar vardır ki bunlar Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in makamının yüceliğini ve büyüklüğünü gösteren delillerdendir: Bunlardan biri; ayetin, giriştikleri bu cüret sebebiyle ona bağıranların sefihliğini ve cahilliğini tescil eden bir nazım üzere gelmesidir. Bir diğeri; el-hucurât (الحجرات) lafzı ve onun, [Peygamber'in] bazı hanımlarıyla baş başa kaldığı ve öğle uykusuna yattığı yer için kinaye kılınmasıdır.
14904. Metin
ومنها: المرور على لفظها بالاقتصار على القدر الذي تبين به ما استنكر عليهم. ومنها: التعريف باللام دون الإضافة. ومنها: أن شفع ذمهم باستجفائهم واستركاك عقولهم وقلة ضبطهم لمواضع التمييز في المخاطبات، تهوينا للخطب على رسول الله ﷺ، وتسلية له، وإماطة لما تداخله من إيحاش تعجرفهم وسوء أدبهم، وهلم جرا: من أوّل السورة إلى آخر هذه الآية، فتأمّل كيف ابتدئ بإيجاب أن تكون الأمور التي تنتمى إلى الله ورسوله متقدّمة على الأمور كلها من غير حصر ولا تقييد، ثم أردف ذلك النهى عما هو من جنس التقديم من رفع الصوت والجهر. كأن الأوّل بساط للثاني ووطاء لذكره ما هو ثناء على الذين تحاموا ذلك فغضوا أصواتهم، دلالة على عظيم موقعه عند الله، ثم جيء على عقب ذلك بما هو أطم وهجنته أتم: من الصياح برسول الله ﷺ في حال خلوته ببعض حرماته من وراء الجدر، كما يصاح بأهون الناس قدرا، لينبه على فظاعة من أجروا إليه وجسروا عليه، لأنّ من رفع الله قدره على أن يجهر له بالقول حتى خاطبه جلة المهاجرين «٣» والأنصار بأخى السرار، كان صنيع هؤلاء من المنكر الذي بلغ من التفاحش مبلغا، ومن هذا وأمثاله يقتطف ثمر الألباب
[Yine bunlardan biri de], onların kınanan bu durumunu beyan edecek miktar ile yetinilerek lafzının üzerinden geçilmesidir. [Yine bunlardan biri de], izâfet yerine harf-i tarif (el- takısı) ile belirlilik kazandırılmasıdır. [Yine bunlardan biri de], Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yükünü hafifletmek, onu teselli etmek ve onların küstahlıkları ile edepsizliklerinin verdiği tedirginliği üzerinden gidermek amacıyla, onların yerilmesinin kabalıkları, akıllarının kıtlığı ve hitaplardaki ayırt etme makamlarını kavrayışlarının azlığı ile pekiştirilmesidir. Surenin başından bu ayetin sonuna kadar [üslup] bu şekilde devam eder. Düşün ki, hiçbir sınırlama ve kayıt olmaksızın Allah'a ve Resulü'ne ait olan hususların bütün işlerin önüne geçirilmesinin zorunlu kılınmasıyla nasıl başlanmış, ardından ses yükseltmek ve yüksek sesle konuşmak gibi öne geçme türünden olan şeyler yasaklanmıştır. Sanki birincisi ikincisine bir zemin ve bundan sakınarak seslerini kısanları -bunun Allah katındaki büyük değerine delalet etmesi için- övgüyle anmaya bir hazırlık kılınmıştır. Sonra da bunun hemen ardından, kalkıştıkları ve cüret ettikleri şeyin çirkinliğine dikkat çekmek üzere, çok daha vahim ve kabalığı çok daha bariz olan bir durum getirilmiştir: O da en değersiz insanlara bağırıldığı gibi, hürmete layık eşlerinden birinin yanında halvet halindeyken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e duvarların arkasından bağırılmasıdır. Zira Allah Teâlâ'nın, kendisine yüksek sesle hitap edilmeyecek derecede kadrini yücelttiği -öyle ki Muhâcirlerin3 ve Ensâr'ın ileri gelenleri kendisiyle fısıldaşırcasına [alçak sesle] konuşurlardı- bir zata karşı bunların yaptığı şey, son derece çirkin boyutlara ulaşmış bir münkerdir. İşte bundan ve benzerlerinden akılların semeresi devşirilir,
14905. Metin
وتقتبس محاسن الآداب، كما يحكى عن أبى عبيد- ومكانه من العلم والزهد وثقة الرواية ما لا يخفى- أنه قال: ما دققت بابا على عالم قط حتى يخرج في وقت خروجه أَنَّهُمْ صَبَرُوا في موضع الرفع على الفاعلية، لأنّ المعنى: ولو ثبت صبرهم. والصبر: حبس النفس عن أن تنازع إلى هواها. قال الله تعالى وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ وقولهم: صبر عن كذا، محذوف منه المفعول، وهو النفس، وهو حبس فيه شدّة ومشقة على المحبوس، فلهذا قيل للحبس على اليمين أو القتل: صبر. وفي كلام بعضهم: الصبر مرّ لا يتجرّعه إلا حرّ. فإن قلت:
Ve edeplerin güzellikleri iktibas edilir; nitekim ilim, zühd ve rivayetteki güvenilirliği gizli olmayan Ebû Ubeyd'den şöyle nakledilir: "Bir âlimin kapısını, çıkış vaktinde dışarı çıkıncaya kadar asla çalmadım." {أَنَّهُمْ صَبَرُوا} “Onlar sabretselerdi” ifadesi fail olarak ref mahallindedir; zira mana: "Onların sabrı sabit olsaydı" şeklindedir. Sabır: Nefsi arzusuna meletmekten alıkoymaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ} “Rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut.” Onların "Sabere an kezâ (صبر عن كذا)" sözünde meful hazfedilmiştir ki o da nefistir. O, tutulan kimse üzerinde şiddet ve meşakkat bulunan bir hapistir; bu sebeple yemin veya ölüm üzerine hapsedilmeye "sabr" denilmiştir. Bazılarının kelamında: "Sabır acıdır, onu ancak hür kimseler yudumlar" denmiştir. Eğer:
14906. Metin
هل من فرق بين حَتَّى تَخْرُجَ وإلى أن تخرج؟ قلت: إنّ «حتى» مختصة بالغاية المضروبة.
{حَتَّى تَخْرُجَ} “Sen çıkıncaya kadar” ile "ilâ en tahruce (إلى أن تخرج)" arasında bir fark var mıdır? dersen, derim ki: Hattâ (حتى) tayin edilmiş gayeye (son sınıra) özgüdür.
14907. Metin
تقول: أكلت السمكة حتى رأسها، ولو قلت: حتى نصفها، أو صدرها: لم يجز، و «إلى» عامّة في كل غاية، فقد أفادت «حتى» بوضعها: أنّ خروج رسول الله ﷺ إليهم غاية قد ضربت لصبرهم، فما كان لهم أن يقطعوا أمرا دون الانتهاء إليه. فإن قلت: فأى فائدة في قوله إِلَيْهِمْ؟ قلت: فيه أنه لو خرج ولم يكن خروجه إليهم ولأجلهم، للزمهم أن يصبروا إلى أن يعلموا أنّ خروجه إليهم لَكانَ خَيْراً لَهُمْ في «كان» إما ضمير فاعل الفعل المضمر بعد لو، وإما ضمير مصدر صَبَرُوا، كقولهم: من كذب كان شرا له وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ بليغ الغفران والرحمة واسعهما، فلن يضيق غفرانه ورحمته عن هؤلاء إن تابوا وأنابوا.
Şöyle dersin: "Balığı başına kadar yedim." Şayet "yarısına kadar" veya "göğsüne kadar" desen caiz olmazdı. "İlâ" (إلى) ise her gaye için geneldir. Nitekim "hattâ" (حتى), konuluşu gereği Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanına çıkışının, sabırları için belirlenmiş bir gaye olduğunu ifade etmiştir; binaenaleyh o gayeye ulaşmadan bir işi kestirip atmaları kendilerine yakışmazdı. Eğer: "O halde O'nun 'ileyhim' (onların yanına) buyurmasındaki fayda nedir?" dersen, derim ki: Onda şu [incelik] vardır: Şayet [Resûlullah] çıksa fakat çıkışı onların yanına ve onlar için olmasa bile, çıkışının kendilerine yönelik olduğunu öğreninceye kadar sabretmeleri gerekirdi. "Onlar için daha hayırlı olurdu" [ifadesindeki] "kâne"de (كان), ya "lev"den (لو) sonra takdir edilen gizli fiilin fâilinin zamiri [yer alır] ya da "saberû" (صبروا) [fiilinin] masdarının zamiri [yer alır]; tıpkı "Kim yalan söylerse [bu] kendisi için şer olur" sözlerinde olduğu gibi. "Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir"; bağışlaması ve merhameti son derece beliğ ve pek geniştir; dolayısıyla tövbe edip [O'na] yöneldikleri takdirde bağışlaması ve merhameti bunlara dar gelmeyecektir.
14908. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : الآيات ٦ الى ٨]
[Hucurât Suresi (49): Ayetler 6-8]
14909. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى ما فَعَلْتُمْ نادِمِينَ (٦) وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)
{يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى ما فَعَلْتُمْ نادِمِينَ (٦) وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)} “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığınıza pişman olmamanız için o haberin doğruluğunu araştırın. (6) Bilin ki aranızda Allah'ın Resulü bulunmaktadır. Eğer o, birçok işte size uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. (7) Bu, Allah'tan bir lütuf ve bir nimettir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8)”
14910. Metin
بعث رسول الله ﷺ الوليد بن عقبة أخا عثمان لأمّه- وهو الذي ولاه عثمان الكوفة بعد سعد بن أبى وقاص، فصلى بالناس وهو سكران صلاة الفجر أربعا، ثم قال: هل أزيدكم، فعزله عثمان «١» عنهم- مصدّقا إلى بنى المصطلق، وكانت بينه وبينهم إحقة، فلما شارف ديارهم ركبوا مستقبلين له، فحسبهم مقاتليه، فرجع وقال لرسول الله ﷺ:
Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, Osman'ın [radıyallâhu anh] anne bir kardeşi olan Velîd b. Ukbe'yi -ki o, Sa‘d b. Ebî Vakkas'tan sonra Osman'ın Kûfe'ye vali tayin ettiği, sarhoşken insanlara sabah namazını dört rekât kıldıran, ardından da «Size [rekât] artırayım mı?» diyen ve bunun üzerine Osman'ın kendisini onların başından azlettiği kimsedir1- Benî Mustalîk'e zekât memuru olarak gönderdi. Onunla onlar arasında [Cahiliye döneminden kalma] bir düşmanlık vardı. [Velîd] yurtlarına yaklaştığında, onu karşılamak üzere binitlerine bindiler. O ise kendisiyle savaşacaklarını zannedip geri döndü ve Allah Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi:
14911. Metin
قد ارتدوا ومنعوا الزكاة «١» ، فغضب رسول الله ﷺ وهمّ أن يغزوهم، فبلغ القوم فوردوا وقالوا: نعوذ بالله من غضبه وغضب رسوله، فاتهمهم فقال: «لتنتهنّ أو لأبعثنّ إليكم رجلا هو عندي كنفسي يقاتل مقاتلتكم ويسبى ذراريكم» ثم ضرب بيده على كتف على رضى الله عنه. وقيل: بعث إليهم خالد بن الوليد فوجدهم منادين بالصلوات متهجدين، فسلموا إليه الصدقات «٢» ، فرجع. وفي تنكير الفاسق والنبأ: شياع في الفساق والأنباء، كأنه قال: أىّ فاسق جاءكم بأىّ نبإ «٣» . فتوقفوا فيه وتطلبوا بيان الأمر وانكشاف الحقيقة، ولا تعتمدوا قول الفاسق «لأنّ من لا يتحامى جنس الفسوق لا يتحامى الكذب الذي هو نوع منه.
"Dinden döndüler ve zekâtı vermediler «١»" dedi. Bunun üzerine Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem öfkelendi ve onlara karşı gazaya niyetlendi. Durum o kavme ulaşınca hemen geldiler ve: "Allah'ın ve Resulünün gazabından Allah'a sığınırız" dediler. [Peygamber] onlardan şüphelendi ve şöyle buyurdu: «Ya [bu tutumunuza] son verirsiniz ya da üzerinize, benim katımda kendim gibi olan, savaşçılarınızı öldürecek ve zürriyetinizi esir alacak bir adam gönderirim.» Sonra eliyle Ali radıyallâhu anh'ın omzuna vurdu. Şöyle de denildi: Onlara Hâlid b. Velîd'i gönderdi; Hâlid onları ezan okurken ve teheccüd kılarken buldu, onlar da sadakaları ona teslim ettiler «٢» ve geri döndü. "Fâsık" ve "nebe'" kelimelerinin nekre kılınmasında fâsıklar ve haberler için bir yaygınlık (genellik) vardır; sanki: "Hangi fâsık size hangi haberi getirirse getirsin... «٣»" denilmiştir. Durup bekleyin, meselenin açıklığa kavuşmasını ve hakikatin ortaya çıkmasını araştırın ve fâsıkın sözüne güvenmeyin; çünkü fısk cinsinden sakınmayan kimse, onun bir türü olan yalandan da sakınmaz.
14912. Metin
والفسوق: الخروج من الشيء والانسلاخ منه. يقال: فسقت الرطبة عن قشرها. ومن مقلوبه:
Fısk (el-fusûk): Bir şeyden çıkmak ve ondan sıyrılmaktır. [Nitekim] fesakatir-ratbetu an kışrihâ (فَسَقَتِ الرَّطْبَةُ عَنْ قِشْرِهَا / Yaş hurma kabuğundan çıktı) denir. Bunun harf dizilişi değişmiş olanlarından (maklûb) biri de şudur:
14913. Metin
قفست البيضة، إذا كسرتها وأخرجت ما فيها. ومن مقلوبه أيضا: قفست الشيء إذا أخرجته عن يد مالكه مغتصبا له عليه، ثم استعمل في الخروج عن القصد والانسلاخ من الحق.
Kafestül-beydate (قَفَسْتُ الْبَيْضَةَ): Yumurtayı kırıp içindekini çıkardığın zaman kullanılır. Yine bunun harf dizilişi değişmiş olanlarından biri de şudur: Kafestüş-şey'e (قَفَسْتُ الشَّيْءَ); bir şeyi sahibine zorbalık edip elinden çekip çıkardığın zaman kullanılır. Daha sonra bu [kelime], doğru yoldan (kasıttan) çıkmak ve haktan sıyrılmak anlamında kullanılmıştır.
14914. Metin
قال رؤبة:
Rû'be şöyle demiştir:
14915. Metin
فواسقا عن قصدها جوائرا «٤»
فَوَاسِقًا عَنْ قَصْدِهَا جَوَائِرَا «٤» (Doğru istikametlerinden sapanlar, yoldan çıkanlar olarak).
14916. Metin
وقرأ ابن مسعود: فتثبتوا. والتثبت والتبين: متقاربان، وهما طلب الثبات والبيان والتعرّف، ولما كان رسول الله صلى الله تعالى عليه وآله وسلم والذين معه بالمنزلة التي لا يجسر أحد أن يخبرهم بكذب، وما كان يقع مثل ما فرط من الوليد إلا في الندرة. قيل: إن جاءكم بحرف الشك وفيه أنّ على المؤمنين أن يكونوا على هذه الصفة، لئلا يطمع فاسق في مخاطبتهم بكلمة زور أَنْ تُصِيبُوا مفعول له، أى: كراهة إصابتكم قَوْماً بِجَهالَةٍ حال، كقوله تعالى وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ يعنى جاهلين بحقيقة الأمر وكنه القصة. والإصباح: بمعنى الصيرورة.
İbn Mes'ûd { فَتَثَبَّتُوا } şeklinde okumuştur. Et-Tesebbut (iyice araştırmak) ile et-tebeyyun (açıklığa kavuşturmak) birbirine yakın anlamlıdır; ikisi de sebatı, açıklığı ve [işin doğrusunu] öğrenmeyi talep etmektir. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberindekiler hiç kimsenin kendilerine yalan bir haber vermeye cesaret edemeyeceği bir mertebede oldukları ve Velîd'den sadır olan şey gibisi ancak pek nadir vuku bulduğu için şüphe/ihtimal edatı olan { إِنْ جاءَكُمْ } [şart edatıyla] denilmiştir. Bunda, hiçbir fâsıkın kendilerine asılsız bir söz söylemeye yeltenmemesi için müminlerin bu vasıfta olmaları gerektiği [anlamı] vardır. { أَنْ تُصِيبُوا } mef'ûlün leh'tir; yani bir topluluğa zarar vermenizin çirkinliği/hoş olmaması sebebiyle [araştırın demektir]. { قَوْماً بِجَهالَةٍ } hâldir; tıpkı Yüce Allah'ın { وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ } “Allah, inkâr edenleri öfkeleriyle geri çevirdi” kavlinde olduğu gibi. Yani işin hakikatini ve meselenin içyüzünü bilmeyen kimseler olarak [demektir]. El-İsbâh (فتصبحوا) ise dönüşmek (sayrûret) anlamındadır.
14917. Metin
والندم: ضرب من الغم، وهو: أن تغتمّ على ما وقع منك تتمنى أنه لم يقع، وهو غم يصحب
Nedamet (pişmanlık), bir tür kederdir; o da kişinin kendisinden meydana gelen bir şeye, keşke vuku bulmamış olsaydı diye temenni ederek kederlenmesidir. O, [insana] eşlik eden bir kederdir
14918. Metin
الإنسان صحبة لها دوام ولزام، لأنه كلما تذكر المتندّم عليه راجعه من الندام: وهو لزام الشريب ودوام صحبته. ومن مقلوباته: أدمن الأمر أدامه. ومدن بالمكان: أقام به. ومنه:
insana süreklilik ve ayrılmazlık içeren bir beraberlikle arkadaşlık eder; zira pişman olunan şey her hatırlandığında [o keder] ona geri döner. Bu da içki arkadaşının ayrılmazlığı ve sohbetinin sürekliliği demek olan en-nidâm (النِّدَام) kökündendir. Bunun harf dizilişi değişmiş olanlarından biri [şunlardır]: Edmene'l-emre (أَدْمَنَ الْأَمْرَ / Bir işe devam etti) onu sürekli kıldı demektir. Medene bil-mekâni (مَدَنَ بِالْمَكَانِ) ise bir yerde ikamet etti [demektir]. Şunlar da bundandır:
14919. Metin
المدينة وقد تراهم يجعلون الهم صاحبا ونجيا وسميرا وضجيعا، وموصوفا بأنه لا يفارق صاحبه. الجملة المصدّرة بلو لا تكون كلاما مستأنفا، لأدائه إلى تنافر النظم «١»
el-Medîne (şehir) kelimesi [de buradan gelir]. Onların, kederi bir arkadaş, bir sırdaş, bir gece yoldaşı, bir yatak arkadaşı ve sahibinden hiç ayrılmayan bir şey olarak nitelendirdiklerini görürsün. 'Lev' (لو) ile başlayan cümle yeni bir başlangıç (istînâf) cümlesi olamaz; zira bu, nazmın uyumunun bozulmasına yol açar «١»,
14920. Metin
، ولكن متصلا بما قبله حالا من أحد الضميرين في فيكم المستتر المرفوع، أو البارز المجرور. وكلاهما مذهب سديد. والمعنى:
bilakis kendisinden öncesine bağlı olup { فِيكُمْ } ifadesindeki merfû müstetir zamirden ya da bâriz mecrûr zamirden birinin hâlidir. Her iki görüş de isabetli bir yaklaşımdır. Anlamı ise şudur:
14921. Metin
أن فيكم رسول الله على حالة يجب عليكم تغييرها. أو أنتم على حالة يجب عليكم تغييرها: وهي أنكم تحاولون منه أن يعمل في الحوادث على مقتضى ما يعنّ لكم من رأى، واستصواب فعل المطواع لغيره التابع له فيما يرتئيه، المحتذى على أمثلته، ولو فعل ذلك لَعَنِتُّمْ أى لوقعتم في العنت والهلاك. يقال: فلان يتعنت فلانا، أى: يطلب ما يؤدّيه إلى الهلاك. وقد أعنت العظم:
Aranızda Allah'ın Resulü öyle bir durumdadır ki [bu durumu] değiştirmeniz gerekir. Yahut siz öyle bir durumdasınız ki [bunu] değiştirmeniz gerekir: O da olaylarda onun aklınıza gelen görüş doğrultusunda hareket etmesini istemeniz, başkasına itaat eden, onun uygun gördüğü şeyde ona uyan ve onun izinden giden kimsenin fiilini doğru bulmanızdır. Eğer öyle yapsaydı { لَعَنِتُّمْ } yani mutlaka sıkıntıya ve helake düşerdiniz. [Arapçada] Fulânun yete'annetu fulânen (فُلَانٌ يَتَعَنَّتُ فُلَانًا); 'Falanca, filancayı helake sürükleyecek şeyi arıyor' demektir. Kemik hakkında A'netel-azmu (أَعْنَتَ الْعَظْمُ) denir ki:
14922. Metin
إذا هيض «٢» بعد الجبر. وهذا يدل على أن بعض المؤمنين زينوا لرسول الله ﷺ الإيقاع ببني المصطلق وتصديق قول الوليد. وأن نظائر ذلك من الهنات كانت تفرط منهم، وأن بعضهم كانوا يتصوّنون ويزعهم جدّهم في التقوى عن الجسارة على ذلك، وهم الذين استثناهم بقوله تعالى وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ أى إلى بعضكم، ولكنه أغنت عن ذكر البعض:
kaynadıktan sonra tekrar kırıldığı zaman kullanılır «٢». Bu da müminlerden bazılarının Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e Benî Mustalık'ın üzerine yürümeyi ve Velîd'in sözünü doğrulamayı cazip gösterdiklerine; buna benzer kusurların kendilerinden sadır olabildiğine; bazılarının ise kendilerini koruyup takvadaki ciddiyetlerinin onları buna cüret etmekten alıkoyduğuna delalet eder. Onlar, Yüce Allah'ın { وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ } “Fakat Allah size imanı sevdirdi” buyruğuyla istisna ettiği kimselerdir; yani 'içinizden bazılarına' demektir. Fakat 'bazı' kelimesini zikretmeye gerek bırakmayan şey:
14923. Metin
صفتهم المفارقة لصفة غيرهم، وهذا من إيجازات القرآن ولمحاته اللطيفة، التي لا يفطن لها إلا الخواص. وعن بعض المفسرين: هم الذين امتحن الله قلوبهم للتقوى. وقوله أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ والخطاب لرسول الله ﷺ، أى: أولئك المستثنون هم الراشدون يصدق ما قلته. فإن قلت: ما فائدة تقديم خبر إن على اسمها؟ قلت: القصد إلى توبيخ بعض المؤمنين على ما استهجن الله منهم من استتباع رأى رسول الله ﷺ لآرائهم، فوجب تقديمه لانصباب الغرض إليه. فإن قلت: فلم قيل يُطِيعُكُمْ دون: أطاعكم؟ قلت:
onların başkalarının sıfatından ayrılan nitelikleridir. Bu da Kur'an'ın ancak seçkin kimselerin fark edebileceği veciz anlatımlarından ve latif işaretlerindendir. Bazı müfessirlerden [nakledildiğine göre] bunlar, Allah'ın kalplerini takva için sınadığı kimselerdir. Hitap Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e olmak üzere { أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ } “İşte doğru yolda olanlar bunlardır” buyruğu, yani 'o istisna edilenler doğru yolda olanlardır' ifadesi söylediğimi doğrulamaktadır. 'İnne'nin haberinin isminden önce getirilmesinin faydası nedir?' dersen, derim ki: Allah'ın, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in görüşünü kendi görüşlerine tabi kılmak istemelerini çirkin gördüğü müminlerden bazılarını azarlamaktır; asıl maksat buna yöneldiği için öne alınması gerekmiştir. 'Peki niçin etâakum (أطاعكم) denilmeyip { يُطِيعُكُمْ } denilmiştir?' dersen, derim ki:
14924. Metin
للدلالة على أنه كان في إرادتهم استمرار عمله على ما يستصوبونه. وأنه كلما عنّ لهم رأى في أمر كان
[... onların], kendisinin doğru gördükleri doğrultuda sürekli amel etmesini arzu ettiklerine ve bir meselede akıllarına ne zaman bir görüş gelse onun
14925. Metin
معمولا عليه، بدليل قوله فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ كقولك: فلان يقرى الضيف ويحمى الحريم، تريد: أنه مما اعتاده ووجد منه مستمرّا. فإن قلت: كيف موقع لكِنْ وشريطتها مفقودة:
uygulanmasını istediklerine delalet etmesi içindir; nitekim { فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ } “birçok işte” buyruğu buna delildir. Bu, tıpkı senin: 'Falanca misafiri ağırlar, mahremini korur' diyerek bunun onun âdet edindiği ve kendisinden sürekli sadır olan bir şey olduğunu kastetmen gibidir. 'Peki lâkin (لَكِنْ) kelimesinin şartı olan:
14926. Metin
من مخالفة ما بعدها لما قبلها نفيا وإثباتا؟ قلت: هي مفقودة من حيث اللفظ، حاصلة من حيث المعنى لأن الذين حبب إليهم الإيمان قد غايرت صفتهم صفة المتقدّم ذكرهم، فوقعت، لكنّ في حاق موقعها من الاستدراك. ومعنى تحبيب الله وتكريهه اللطف والإمداد بالتوفاق «١» ، وسبيله الكناية كما سبق، وكل ذى لب وراجع إلى بصيرة وذهن لا يغبى عليه أن الرجل لا يمدح بغير فعله، وحمل الآية على ظاهرها يؤدّى إلى أن يثنى عليهم بفعل الله، وقد نفى الله هذا عن الذين أنزل فيهم وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِما لَمْ يَفْعَلُوا فإن قلت: فإنّ العرب تمدح بالجمال وحسن الوجوه، وذلك فعل الله، وهو مدح مقبول عند الناس غير مردود. قلت: الذي سوّغ ذلك لهم أنهم رأوا حسن الرواء «٢» وو سامة المنظر في الغالب، يسفر عن مخبر مرضى وأخلاق محمودة ومن ثم قالوا: أحسن ما في الدميم وجهه «٣» ، فلم يجعلوه من صفات المدح لذاته، ولكن لدلالته على غيره. على أن من محققة الثقات وعلماء المعاني من دفع صحة ذلك وخطأ المادح به، وقصر المدح على النعت بأمّهات الخير: وهي الفصاحة والشجاعة والعدل والعفة، وما يتشعب منها ويرجع إليها، وجعل الوصف بالجمال والثروة وكثرة الحفدة والأعضاد وغير ذلك مما ليس
sonrasının öncesine olumsuzluk ve olumluluk bakımından zıt olması şartı nerede?' dersen, derim ki: Bu şart lafız bakımından yoktur, ancak mana bakımından mevcuttur. Çünkü kendilerine imanın sevdirildiği kimselerin niteliği, daha önce zikredilenlerin niteliğinden farklıdır. Dolayısıyla lâkin (لَكِنْ) edatı, istidrak (düzeltme) işlevinin tam da merkezinde yer almıştır. Allah'ın sevdirmesi ve çirkin göstermesinin manası ise; lütuf ve muvaffakiyet bahşetmektir 1. Bunun yolu da daha önce geçtiği üzere kinayedir. Akıl sahibi, basiret ve idrake başvuran hiçbir kimseye, kişinin kendi fiili olmayan bir şeyle övülemeyeceği gizli kalmaz. Ayeti zahirine hamletmek ise, onların Allah'ın fiiliyle övülmelerine yol açar. Oysa Allah Teâlâ haklarında: { وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِما لَمْ يَفْعَلُوا } “ve yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlanırlar” [ayetini] indirdiği kimselerden bu durumu nefyetmiştir (kınamıştır). Şayet: 'Araplar güzellik ve yüz hoşluğu ile övgüde bulunurlar; oysa bu Allah'ın fiilidir ve insanlar nezdinde makbul olup reddedilmeyen bir övgüdür' dersen, derim ki: Onlara bunu caiz kılan sebep; güzel görünüm 2 ve yüz sevimliliğinin çoğunlukla hoşnut olunan bir iç dünyayı ve övgüye layık ahlakı ortaya çıkardığını görmeleridir. Nitekim bundan dolayı: 'Çirkin bir kimsenin en güzel yanı yüzüdür' 3 demişlerdir. Dolayısıyla bunu bizzat kendisinden ötürü değil, başka bir şeye delalet etmesinden dolayı bir övgü sıfatı kılmışlardır. Bununla birlikte güvenilir muhakkiklerden ve meânî âlimlerinden bu durumun doğruluğunu reddeden, bununla övene hata nispet eden ve övgüyü yalnızca hayrın asılları olan vasıflarla sınırlayanlar da vardır: Bunlar da fasahat, cesaret, adalet, iffet ve bunlardan türeyip bunlara dönen niteliklerdir. Güzellik, zenginlik, hizmetçi ve yardımcıların çokluğu gibi
14927. Metin
للإنسان فيه عمل غلطا ومخالفة عن المعقول والْكُفْرَ تغطية نعم الله تعالى وغمطها بالجحود.
insanın dahli olmayan şeylerle nitelendirmeyi bir hata ve akla aykırılık sayanlar da vardır. Küfür (el-küfr), Yüce Allah'ın nimetlerini örtmek ve inkâr ile onları nankörce karşılamaktır.
14928. Metin
والْفُسُوقَ الخروج عن قصد الإيمان ومحجته بركوب الكبائر وَالْعِصْيانَ ترك الانقياد والمضي لما أمر به الشارع. والعرق العاصي: العانذ «١» . واعتصت النواة: اشتدّت. والرشد:
Fısk (el-fusûk), büyük günahları işlemek suretiyle imanın doğru yolundan ve ana caddesinden çıkmaktır. İsyan (el-'isyân) ise itaati terk etmek ve Şâri'in (hüküm koyucunun) emrettiği şey doğrultusunda ilerlememektir. El-Iraku'l-'âsî (kanaması durmayan damar), el-'ânizdir «١». İ'tasatin-nevâh (hurma çekirdeği sertleşti) [ifadesi de bundandır]. Rüşd (doğruluk):
14929. Metin
الاستقامة على طريق الحق مع تصلب فيه من الرشادة وهي الصخرة: قال أبو الوازع: كل صخرة رشادة. وأنشد:
Kaya anlamına gelen er-raşâde (الرشادة) kelimesinden [türemiş olup], hak yolda bir sağlamlık ve dirençle birlikte dosdoğru olmaktır. Ebu'l-Vâzi' şöyle demiştir: 'Her kaya bir raşâdedir.' Ve şu şiiri okumuştur:
14930. Metin
وغير مقلّد وموشّمات … صلين الضّوء من صمّ الرّشاد «٢»
Tasma takılmamış ve benekli [av köpekleri]... Sert kayalardan [çıkan] ışığa maruz kaldılar «٢».
14931. Metin
وفَضْلًا مفعول له، أو مصدر من غير فعله «٣» . فإن قلت: من أين جاز وقوعه مفعولا له، والرشد فعل القوم، والفضل فعل الله تعالى، والشرط أن يتحد الفاعل. قلت: لما وقع الرشد عبارة عن التحبيب والتزيين والتكريه، مسندة إلى اسمه تقدست أسماؤه: صار الرشد كأنه فعله، فجاز أن ينتصب عنه أو لا ينتصب عن الراشدون، ولكن عن الفعل المسند إلى اسم الله تعالى، والجملة التي هي أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ اعتراض. أو عن فعل مقدر، كأنه قيل: جرى ذلك، أو كان ذلك فضلا من الله. وأما كونه مصدرا من غير فعله، فأن يوضع موضع رشدا، لأنّ رشدهم فضل من الله لكونهم موفقين فيه، والفضل والنعمة بمعنى الإفضال والإنعام وَاللَّهُ عَلِيمٌ
{ فَضْلًا } [kelimesi] mef'ûlun leh (içinlik tümleci) ya da kendi fiilinden olmayan bir mastardır.3 Eğer: "Rüşd (doğru yolda olma) topluluğun fiili, lütuf (fazl) ise Yüce Allah'ın fiili iken ve [mef'ûlun leh olmanın] şartı da fâilin (öznenin) bir olması iken onun mef'ûlun leh olması nereden caiz oldu?" dersen, derim ki: Rüşd; sevdirme, süsleme ve çirkin gösterme [eylemlerinden] ibaret olup [bu eylemler de] -isimleri mukaddes olan Allah'ın- İsm-i Celâli'ne isnat edildiğinde, rüşd sanki O'nun fiili gibi olmuştur. Dolayısıyla bundan dolayı mansub olması caiz olmuştur. Yahut { الرَّاشِدُونَ } lafzından dolayı mansub olmayıp Allah Teâlâ'nın ismine isnat edilen fiilden dolayı mansubdur; { أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ } “İşte onlar doğru yolda olanların ta kendileridir” cümlesi ise itirâziyyedir (ara cümledir). Yahut takdir edilen bir fiilden dolayı [mansubdur]; sanki şöyle denilmiştir: "Bu durum, Allah'tan bir lütuf olarak gerçekleşti" veya "böyle oldu". Onun kendi fiilinden olmayan bir mastar olmasına gelince; o, { رُشْدًا } lafzının yerine konulmuştur; zira onların doğru yolda olmaları, bunda muvaffak kılınmış olmaları hasebiyle Allah'tan bir lütuftur. Fazl ve nîmet ise lütufta bulunmak (ifdâl) ve nîmet vermek (in'âm) anlamındadır. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ } “Allah hakkıyla bilendir”
14932. Metin
بأحوال المؤمنين وما بينهم من التمايز والتفاضل حَكِيمٌ حين يفضل وينعم بالتوفيق على أفاضلهم.
müminlerin hallerini ve aralarındaki farklılık ve üstünlük derecelerini hakkıyla bilendir; { حَكِيمٌ } faziletlilerine tevfik ile lütufta bulunup nimet verirken hikmet sahibidir.
14933. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ٩]
[Hucurât Suresi (49), Âyet 9]
14934. Metin
وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩)
{ وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما فَإِنْ بَغَتْ إِحْداهُما عَلَى الْأُخْرى فَقاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩) } “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine haksızca saldırırsa, saldıran tarafla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse, aralarını adaletle düzeltin ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz Allah, hakkaniyetli olanları sever. (9)”
14935. Metin
عن ابن عباس رضى الله عنهما قال: وقف رسول الله ﷺ على مجلس بعض الأنصار وهو على حمار فبال الحمار، فأمسك عبد الله ابن أبىّ بأنفه وقال: خل سبيل حمارك فقد آذانا نتنه. فقال عبد الله بن رواحة: والله إنّ بول حماره لأطيب من مسكك «١» وروى: حماره أفضل منك، وبول حماره أطيب من مسكك «٢» ، ومضى رسول الله ﷺ وطال الخوض بينهما حتى استبا وتجالدا، وجاء قوماهما وهما الأوس والخزرج، فتجالدوا بالعصى، وقيل بالأيدى والنعال والسعف، فرجع إليهم رسول الله ﷺ وأصلح بينهم، ونزلت.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem bir eşek üzerindeyken Ensâr'dan bazılarının meclisinin yanında durdu; o sırada eşek idrarını yaptı. Bunun üzerine Abdullah b. Übey burnunu tutarak: "Eşeğini çekip götür, kokusu bizi rahatsız etti" dedi. Abdullah b. Revâha ise: "Vallahi onun eşeğinin idrarı senin miskinden daha güzel kokuludur «١»" dedi. Bir rivayette de: "Onun eşeği senden daha üstündür, eşeğinin idrarı da senin miskinden daha güzel kokuludur «٢»" [dediği aktarılmıştır]. Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem yoluna devam etti, ikisi arasındaki tartışma ise uzayıp birbirlerine sövmeye ve sopalarla vurmaya vardılar. Kavimleri olan Evs ve Hazrec de geldi ve sopalarla birbirlerine vurdular; elleriyle, pabuçlarıyla ve hurma dallarıyla vuruştukları da söylenmiştir. Bunun üzerine Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanına dönüp aralarını düzeltti ve bu ayet indi.
14936. Metin
وعن مقاتل: قرأها عليهم فاصطلحوا. والبغي: الاستطالة والظلم وإباء الصلح. والفيء: الرجوع، وقد سمى به الظل والغنيمة، لأنّ الظل يرجع بعد نسخ الشمس، والغنيمة: ما يرجع من أموال الكفار إلى المسلمين، وعن أبى عمرو: حتى تفي، بغير همز، ووجهه أنّ أبا عمرو خفف الأولى من الهمزتين الملتقيتين فلطفت على الراوي تلك الخلسة «٣» ، فظنه قد طرحها. فإن قلت: ما وجه قوله اقْتَتَلُوا والقياس اقتتلتا «٤» ، كما قرأ ابن أبى عبلة. أو اقتتلا، كما قرأ عبيد بن عمير على تأويل الرهطين أو النفرين؟ قلت: هو مما حمل على المعنى دون اللفظ، لأنّ الطائفتين في معنى القوم والناس. وفي قراءة عبد الله: حتى يفيئوا إلى أمر الله، فإن فاءوا فخذوا بينهم بالقسط. وحكم الفئة الباغية: وجوب قتالها ما قاتلت. وعن ابن عمر: ما وجدت في نفسي من شيء ما وجدته
Mukātil’den rivayet edildiğine göre:1 [Hz. Peygamber] bu âyeti onlara okudu, bunun üzerine barıştılar.2 Bağy (بَغْي); haddi aşmak, zulmetmek ve barıştan kaçınmaktır. Fey' (فَيْء) ise geri dönmektir. Gölgeye ve ganimete de bu isim verilmiştir; zira gölge, güneşin zevalinden sonra geri döner. Ganimet de kâfirlerin mallarından Müslümanlara dönen [ve intikal eden] şeydir. Ebû Amr’dan [bu kelimeyi] hemzesiz olarak { حَتَّى تَفِي } şeklinde [okuduğu nakledilmiştir]. Bunun gerekçesi (vechi) şudur: Ebû Amr, yan yana gelen iki hemzeden birincisini teshîl etmiş (hafifletmiş), bu gizli/hızlı geçiş (halse)3 raviye o kadar latif ve belirsiz gelmiştir ki onun hemzeyi tamamen düşürdüğünü zannetmiştir. Eğer: “İbn Ebî Able’nin okuduğu gibi kural gereği (kıyasen) { اقْتَتَلَتَا }4 veya Ubeyd b. Umeyr’in iki grubu/topluluğu kastederek teville okuduğu gibi { اقْتَتَلَا } olması gerekirken [âyette] { اقْتَتَلُوا } “savaşırlarsa” buyrulmasının gerekçesi nedir?” dersen, derim ki: Bu, lafza değil manaya hamledilenlerdendir; zira iki topluluk (tâifetân), 'kavim' ve 'insanlar' [yani çoğul] anlamındadır. Abdullah [b. Mes‘ûd]’un kıraatinde ise: { حَتَّى يَفِيئُوا إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءُوا فَخُذُوا بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ } “Allah'ın emrine dönünceye kadar; eğer dönerlerse aralarında adaletle hükmedin” şeklindedir. Bâğıye (haksızlık yapan/isyankâr) fırkanın hükmü: Savaştığı müddetçe onunla savaşmanın farz/vacip olmasıdır. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "İçimde hiçbir şeyden dolayı,
14937. Metin
من أمر هذه الآية إن لم أقاتل هذه الفئة الباغية كما أمرنى الله ﷿. قاله بعد أن اعتزل، فإذا كافت وقبضت عن الحرب أيديها تركت، وإذا تولت عمل بما روى عن النبي ﷺ أنه قال «يا ابن أم عبد، هل تدرى كيف حكم الله فيمن بغى من هذه الأمّة؟ قال:
bu ayetin emrinden duyduğum kadar bir pişmanlık/sıkıntı hissetmedim; keşke aziz ve celil olan Allah'ın bana emrettiği gibi bu azgın toplulukla (el-fietü'l-bâğıye) savaşsaydım!" Bunu [fitneden] uzak durduktan sonra söylemiştir. Şayet [isyankâr grup] savaştan vazgeçer ve el çekerse serbest bırakılır. Eğer geri çekilirse, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilen şu hadis gereğince amel edilir: O şöyle buyurmuştur: «Ey İbn Ümmü Abd! Bu ümmetten haddi aşıp isyan edenler hakkında Allah'ın hükmünün nasıl olduğunu bilir misin?» [İbn Mes'ûd]:
14938. Metin
الله ورسوله أعلم قال: لا يجهز على جريحها، ولا يقتل أسيرها، ولا يطلب هاربها ولا يقسم فيؤها» «١» ولا تخلو الفئتان من المسلمين في اقتتالهما: إما أن يقتتلا على سبيل البغي منهما جميعا، فالواجب في ذلك أن يمشى بينهما بما يصلح ذات البين ويثمر المكافة والموادعة، فإن لم تتحاجزا ولم تصطلحا وأقامتا على البغي: صير إلى مقاتلتهما، وإما أن يلتحم بينهما القتال لشبهة دخلت عليهما، وكلتاهما عند أنفسهما محقة، فالواجب إزالة الشبهة بالحجج النيرة والبراهين القاطعة، واطلاعهما على مراشد الحق. فإن ركبتا متن اللجاج ولم تعملا على شاكلة ما هديتا إليه ونصحتا من اتباع الحق بعد وضوحه لهما، فقد لحقتا بالفئتين الباغيتين. وإما أن تكون إحداهما الباغية على الأخرى، فالواجب أن تقاتل فئة البغي إلى أن تكف وتتوب، فإن فعلت أصلح بينهما وبين المبغى عليها بالقسط والعدل، وفي ذلك تفاصيل: إن كانت الباغية من قلة العدد بحيث لا منعة لها: ضمنت بعد الفيئة ما جنت، وإن كانت كثيرة ذات منعة وشوكة، لم تضمن إلا عند محمد بن الحسن ﵀، فإنه كان يفتي بأن الضمان يلزمها إذا فاءت. وأمّا قبل التجمع والتجند أو حين تتفرق عند وضع الحرب أوزارها، فما جنته ضمنته عند الجميع، فمحمل الإصلاح بالعدل في قوله تعالى فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ على مذهب محمد واضح منطبق على لفظ التنزيل، وعلى قول غيره: وجهه أن يحمل على كون الفئة قليلة العدد، والذي ذكروا أن الغرض إماتة الضغائن وسل الأحقاد دون ضمان الجنايات: ليس بحسن الطباق للمأمور به من أعمال العدل ومراعاة القسط. فإن قلت: فلم قرن بالإصلاح الثاني العدل دون الأوّل؟ قلت: لأنّ المراد بالاقتتال في أول الآية أن يقتتلا باغيتين معا أو راكبتى شبهة، وأيتهما كانت، فالذي يجب على المسلمين أن يأخذوا به في شأنهما: إصلاح ذات البين، وتسكين الدهماء «٢» بإراءة الحق والمواعظ الشافية، ونفى الشبهة، إلا إذا أصرتا، فحينئذ تجب المقاتلة. وأما الضمان فلا يتجه، وليس كذلك إذا بغت إحداهما، فإنّ الضمان متجه على الوجهين المذكورين وَأَقْسِطُوا أمر باستعمال القسط على طريق العموم بعد ما أمر به في إصلاح ذات البين، والقول فيه مثله في
[İbn Mes'ûd]: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir.' dedi. [Resûlullah da] şöyle buyurdu: «Yaralısının işi bitirilmez (öldürülmez), esiri öldürülmez, kaçanı takip edilmez ve fey'i (geride bıraktığı malı) taksim edilmez.»1 Birbiriyle savaşan iki Müslüman grup şu durumlardan uzak olamaz: Ya her ikisi de haddi aşıp azgınlık ederek (bağy yoluyla) birbiriyle savaşmaktadır; bu durumda gereken, aralarını düzeltecek, [savaşı] durdurup barışı sağlayacak şekilde aralarında aracılık yapmaktır. Eğer [savaştan] vazgeçmez, barışmaz ve azgınlıkta ısrar ederlerse, her ikisiyle de savaşma yoluna gidilir. Ya da aralarındaki savaş, her ikisine de arız olan bir şüpheden ötürü alevlenmiştir ve her ikisi de kendisini haklı görmektedir; bu durumda gereken, açık deliller ve kesin bürhanlarla şüpheyi gidermek, her iki tarafı da hakkın doğru yollarına muttali kılmaktır. Şayet inat edip diretirlerse, hak kendileri için açıklığa kavuştuktan sonra hidayete erdirildikleri ve kendilerine tavsiye edilen hakka tabi olma doğrultusunda amel etmezlerse, o takdirde azgınlık eden iki gruba dâhil olmuş olurlar. Ya da bu iki gruptan biri diğerine karşı haddi aşıp azgınlık yapmaktadır (bâğîdir); bu durumda azgınlık eden grupla vazgeçip dönünceye kadar savaşmak farzdır. Eğer [döner de vazgeçerse], onunla haksızlığa uğrayan grubun arası hakkaniyet ve adaletle düzeltilir. Bu meselede şu detaylar vardır: Şayet azgın grup kendisini savunacak gücü bulunmayan az bir topluluktan ibaretse, [haktan yana] geri döndükten sonra işlediği cinayetlerin ve verdiği zararların tazminini (zamân) üstlenir. Eğer korunaklı, güçlü ve kalabalık bir topluluk ise —Muhammed b. el-Hasen rahimehullâh müstesna— tazminle yükümlü tutulmaz. Zira o, [azgın grup] geri döndüğünde tazminatın kendisine lazım geleceği yönünde fetva verirdi. Ancak toplanıp ordu hâline gelmeden önce veya savaş sona erip dağıldıkları sırada işledikleri zararları ise ittifakla tazmin ederler. Dolayısıyla Yüce Allah'ın { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُما بِالْعَدْلِ } “Adaletle aralarını bulun” kavlindeki adaletle ıslah etme ifadesinin Muhammed'in mezhebine göre yorumlanması gayet açık olup indirilen lafza uygundur. Başkalarının görüşüne göre ise bunun açıklaması; ifadenin, grubun az sayıda olmasına hamledilmesidir. Zira onların, maksadın cinayet ve zararları tazmin ettirmek değil, kinleri yok edip husumetleri çekip çıkarmak olduğunu belirtmeleri, adaleti yerine getirme ve hakkaniyeti gözetme konusundaki emirle tam ve güzel bir uyum içinde değildir. Şayet: 'Niçin birinci ıslahla değil de ikinci ıslahla adalet kaydı birlikte zikredilmiştir?' dersen, derim ki: Çünkü ayetin başındaki savaştan maksat, iki grubun birden haddi aşarak veya bir şüpheye kapılarak savaşmalarıdır. Bu iki durumdan hangisi olursa olsun, Müslümanların onlar hakkında yapması gereken şey; aralarını düzeltmek, hakkı göstermek, doyurucu öğütler vermek ve şüpheyi izale etmek suretiyle kalabalıkları2 yatıştırmaktır; meğerki [azgınlıkta] ısrar etsinler, ancak o zaman savaşmak gerekir. Tazminat ise bu durumda mevzubahis olamaz. Fakat gruplardan biri haddi aştığında durum böyle değildir; zira tazminat zikredilen iki veçheye göre mevzubahistir. { وَأَقْسِطُوا } “Ve adil olun” buyruğu ise arayı düzeltme hususunda adalet emredildikten sonra genel anlamda hakkaniyeti uygulama emridir. Bu husustaki söz, tıpkı
14939. Metin
الأمر باتقاء الله على عقب النهى عن التقديم بين يديه، والقسط- بالفتح-: الجور من القسط:
onun önüne geçmenin yasaklanmasının hemen ardından Allah'tan sakınmanın emredilmesindeki izah gibidir. Üstün ile okunan el-Kast (الْقَسْط) ise şu kökten gelen zulüm demektir:
14940. Metin
وهو اعوجاج في الرجلين «١» . وعود قاسط: يابس. وأقسطته الرياح. وأمّا القسط بمعنى العدل، فالفعل منه: أقسط، وهمزته للسلب، أى: أزال القسط وهو الجور.
Bu da iki ayaktaki eğriliktir «١». Ûdun kāsıtun (عُودٌ قَاسِطٌ), kurumuş ağaç dalı demektir. Rüzgârlar onu kuruttu (aksatathu'r-riyâh) denir. Adalet anlamındaki el-kıst (esre ile) kelimesine gelince; bunun fiili aksetedir (أَقْسَطَ); başındaki hemze giderme (selb) içindir, yani zulüm demek olan kastı ortadan kaldırdı anlamındadır.
14941. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ١٠]
[Hucurât Suresi (49), Âyet 10]
14942. Metin
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠)
{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠) } “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'tan sakının ki size merhamet edilsin. (10)”
14943. Metin
هذا تقرير لما ألزمه من تولى الإصلاح بين من وقعت بينهم المشاقة من المؤمنين، وبيان أن الإيمان قد عقد بين أهله من السبب القريب والنسب اللاصق: ما إن لم يفضل الأخوّة ولم يبرز عليها لم ينقص عنها ولم يتقاصر عن غايتها، ثم قد جرت عادة الناس على أنه إذا نشب مثل ذلك بين اثنين من إخوة الولاد، لزم السائر أن يتناهضوا في رفعه وإزاحته، ويركبوا الصعب والذلول مشيا بالصلح وبثا للسفراء «٢» بينهما، إلى أن يصادف ما وهي من الوفاق من يرقعه، وما استشن «٣» من الوصال من يبله، فالأخوة في الدين أحق بذلك وبأشدّ منه. وعن النبي ﷺ: «المسلم أخو المسلم لا يظلمه، ولا يخذله، ولا يعيبه، ولا يتطاول عليه في البنيان فيستر عنه الريح إلا بإذنه، ولا يؤذيه بقتار قدره» «٤» ثم قال «احفظوا، ولا يحفظ منكم إلا قليل» «٥» . فإن قلت: فلم خص الاثنان بالذكر دون الجمع؟ قلت: لأن أقل من يقع بينهم الشقاق اثنان، فإذا لزمت المصالحة بين الأقل كانت بين الأكثر ألزم، لأنّ الفساد في شقاق الجمع أكثر منه في شقاق الاثنين، وقيل: المراد بالأخوين الأوس والخزرج، وقرئ: بين إخوتكم وإخوانكم. والمعنى: ليس المؤمنون إلا إخوة، وأنهم خلص لذلك متمحضون، قد انزاحت عنهم شبهات الأجنبية، وأبى لطف حالهم في التمازج والاتحاد أن يقدموا على ما يتولد منه التقاطع، فبادروا قطع ما يقع من ذلك إن وقع واحسموه وَاتَّقُوا اللَّهَ فإنكم إن فعلتم لم تحملكم التقوى إلا على التواصل والائتلاف، والمسارعة إلى إماطة ما يفرط منه، وكان عند فعلكم ذلك وصول رحمة الله إليكم، واشتمال رأفته عليكم حقيقا بأن تعقدوا به رجاءكم.
Bu, müminlerden aralarında anlaşmazlık ve düşmanlık çıkan kimselerin arasını düzeltmeyi üstlenen kimseye [Allah'ın] yüklediği sorumluluğun bir teyidi ve imanın, mensupları arasında öyle yakın bir sebep ve kopmaz bir bağ kurduğunun açıklamasıdır ki; bu bağ, nesep kardeşliğinden üstün gelip onun önüne geçmese bile, ondan asla geri kalmaz ve onun gayesinden aşağı düşmez. Nitekim insanların âdeti şudur: Öz (ana-baba bir) iki kardeş arasında böyle bir durum baş gösterdiğinde, geriye kalanların bunu ortadan kaldırmak ve gidermek için derhal harekete geçmeleri, aralarını bulmak ve aralarında arabulucular 2 göndermek için her türlü zorluğa katlanıp ellerinden gelen her çareye başvurmaları gerekir; tâ ki uyuşmanın yıpranan tarafını onaracak ve irtibatın kuruyup solan 3 tarafını canlandıracak birini buluncaya kadar. Din kardeşliği ise buna ve bundan daha fazlasına çok daha layıktır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: « الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ، وَلَا يَخْذُلُهُ، وَلَا يَعِيبُهُ، وَلَا يَتَطَاوَلُ عَلَيْهِ فِي الْبُنْيَانِ فَيَسْتُرَ عَنْهُ الرِّيحَ إِلَّا بِإِذْنِهِ، وَلَا يُؤْذِيهِ بِقُتَارِ قِدْرِهِ » «Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz, onu ayıplamaz, rüzgârını kesecek şekilde izni olmaksızın binasını onun binasından yüksek yapmaz ve tenceresinin kokusuyla 4 ona eziyet vermez.» Sonra [şöyle] buyurdu: « احْفَظُوا، وَلَا يَحْفَظُ مِنْكُمْ إِلَّا قَلِيلٌ » «[Bu tavsiyeleri] aklınızda tutun; ne var ki içinizden pek azı bunları aklında tutacaktır!» 5 Şayet: 'Niçin çoğul değil de iki kişi zikredilmiştir?' dersen, derim ki: Çünkü aralarında ayrılık çıkanların en azı iki kişidir. En az sayıdaki kimselerin arasını düzeltmek gerekli olunca, daha çok sayıdakilerin arasını düzeltmek öncelikle gerekli olur; zira bir topluluğun ayrılığındaki fesat, iki kişinin ayrılığındaki fesattan daha büyüktür. İki kardeşten maksadın Evs ve Hazrec olduğu da söylenmiştir. Âyet [şâzz olarak] { بَيْنَ إِخْوَتِكُمْ } ve { إِخْوَانِكُمْ } şeklinde de okunmuştur. Anlamı şudur: Müminler ancak kardeştirler; onlar bu kardeşliğe tam anlamıyla ve safiyane bağlanmışlardır, kendilerinden yabancılık şüpheleri kalkmıştır. Onların kaynaşma ve bütünleşmedeki güzel durumları, aralarında kopukluk doğuracak şeylere kalkışmalarına engeldir. O hâlde böyle bir şey meydana gelirse, onu derhal ortadan kaldırmaya koşun ve kökünü kazıyın. { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “ve Allah'tan sakının”; zira böyle yaparsanız takva sizi ancak kaynaşmaya, birlik olmaya ve meydana gelen olumsuzluğu derhal gidermeye sevk eder. Siz böyle yaptığınızda da Allah'ın rahmetinin size ulaşması ve şefkatinin sizi kuşatması, ümidinizi bağlamaya layık ve hakiki bir durum olur.
14944. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ١١]
[Hucurât Suresi (49), Âyet 11]
14945. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلا نِساءٌ مِنْ نِساءٍ عَسى أَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنابَزُوا بِالْأَلْقابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١) } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesinler; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklıkla anılmak ne kötü bir isimdir! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (11)”
14946. Metin
القوم: الرجال خاصة، لأنهم القوّام بأمور النساء. قال الله تعالى الرِّجالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّساءِ وقال ﵊: «النساء لحم على وضم «١» إلا ما ذب»
El-Kavm (قَوْمٌ), özellikle erkeklerdir; zira onlar kadınların işlerini çekip çevirenlerdir (kavvâm). Yüce Allah: { الرِّجالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّساءِ } “Erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar” buyurmuştur. Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: «Kadınlar, başından kovalanmadığı «١» sürece
14947. Metin
عنه» والذابون هم الرجال، وهو في الأصل جمع قائم، كصوّم وزوّر: في جمع صائم وزائر. أو تسمية بالمصدر. عن بعض العرب: إذا أكلت طعاما أحببت نوما وأبغضت قوما. أى قياما، واختصاص القوم بالرجال:
et tahtası üzerindeki et gibidir.» Kovanlar/koruyanlar ise erkeklerdir. Bu kelime aslen kāim (ayakta duran) kelimesinin çoğuludur; tıpkı sâim ve zâir kelimelerinin çoğulunun savm ve zevr gelmesi gibi. Yahut mastar ile isimlendirmedir. Nitekim Araplardan birinden şöyle nakledilmiştir: 'Yemek yediğimde uykuyu sever, kavmden yani ayakta durmaktan nefret ederim.' Kavm kelimesinin erkeklere has olması:
14948. Metin
صريح في الآية وفي قول زهير:
ayette ve Züheyr'in şu sözünde gayet açıktır:
14949. Metin
أقوم آل حصن أم نساء «٣»
أَقَوْمٌ آلُ حِصْنٍ أَمْ نِسَاءُ «٣» (Hısn ailesi erkekler midir yoksa kadınlar mı?)
14950. Metin
وأما قولهم في قوم فرعون وقوم عاد: هم الذكور والإناث، فليس لفظ القوم بمتعاط للفريقين، ولكن قصد ذكر الذكور وترك ذكر الإناث لأنهن توابع لرجالهن، وتنكير القوم والنساء
Firavun'un kavmi ve Âd kavmi hakkında söylenen "onlar hem erkekler hem de kadınlardır" sözüne gelince; kavim lafzı her iki zümreyi birden kapsayıcı değildir. Ancak erkeklerin zikredilmesi kastedilmiş, kadınlar ise erkeklerine tâbi oldukları için zikredilmemiştir. "Kavim" ve "kadınlar" kelimelerinin nekire (belirsiz) kılınması ise...
14951. Metin
يحتمل معنيين: أن يراد: لا يسخر بعض المؤمنين والمؤمنات «١» من بعض وأن تقصد إفادة الشياع، وأن تصير كل جماعة منهم منهية عن السخرية، وإنما لم يقل: رجل من رجل، ولا امرأة من امرأة على التوحيد، «٢» إعلاما بإقدام غير واحد من رجالهم وغير واحدة من نسائهم على السخرية، واستفظاعا للشأن الذي كانوا عليه، ولأنّ مشهد الساخر لا يكاد يخلو ممن يتلهى ويستضحك على قوله، ولا يأتى ما عليه من النهى «٣» والإنكار، فيكون شريك الساخر وتلوه في تحمل الوزر، وكذلك كل من يطرق سمعه فيستطيبه ويضحك به، فيؤدى ذلك- وإن أوجده واحد- إلى تكثر السخرة وانقلاب الواحد جماعة وقوما. وقوله تعالى عَسى أَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ كلام مستأنف قد ورد مورد جواب المستخبر «٤» عن العلة الموجبة لما جاء النهى «٥» عنه، وإلا فقد كان حقه أن يوصل بما قبله بالفاء. والمعنى وجوب أن يعتقد كل أحد أن المسخور منه ربما كان عند الله خيرا من الساخر، لأنّ الناس لا يطلعون إلا على ظواهر الأحوال ولا علم لهم بالخفيات، وإنما الذي يزن «٦» عند الله: خلوص الضمائر وتقوى القلوب، وعلمهم من ذلك بمعزل، فينبغي أن لا يجترئ أحد على الاستهزاء بمن تقتحمه عينه إذا رآه رث الحال، أو ذا عاهة في بدنه، أو غير لبيق في محادثته، فلعله أخلص ضميرا وأتقى قلبا ممن هو على ضدّ صفته، فيظلم نفسه بتحقير من وقره الله والاستهانة بمن عظمه الله، ولقد بلغ بالسلف إفراط توقيهم وتصونهم من ذلك أن قال عمرو بن شرجيل: لو رأيت رجلا يرضع عنزا فضحكت منه: خشيت أن أصنع مثل الذي صنعه «٧» . وعن عبد الله بن مسعود: البلاء موكل بالقول، لو سخرت من كلب لخشيت أن أحوّل كلبا «٨» . وفي قراءة عبد الله: عسوا أن يكونوا، وعسين
[Bu ifadenin] iki anlama ihtimali vardır: [Birincisi], "Mümin erkeklerin ve mümin kadınların bir kısmı diğer bir kısmıyla alay etmesin" 1 kastedilmiş ve yaygınlığın (şüyû') bildirilmesi amaçlanmış olsun; böylece onlardan her bir topluluk alay etmekten nehyedilmiş olur. [Ayette] tekil olarak "bir adam bir adamla, bir kadın da bir kadınla [alay etmesin]" denilmemesi 2, onların erkeklerinden birden fazla kişinin ve kadınlarından birden fazla kişinin alay etmeye cüret ettiğini bildirmek ve içinde bulundukları durumun çirkinliğini vurgulamak içindir. Ayrıca alay edenin bulunduğu meclis, onun sözüyle eğlenen, ona gülen ve üzerine düşen nehiy 3 ve inkâr [görevini] yerine getirmeyen kimselerden neredeyse hiç hâlî kalmaz. Böylece [o kimse de] günahı yüklenmede alay edenin ortağı ve peşi sıra geleni olur. Aynı şekilde bu söz kulağına ulaşıp da onu hoş karşılayan ve ona gülen herkes de böyledir. Bu durum -başlatan tek bir kişi bile olsa- alay edenlerin çoğalmasına ve bir kişinin bir topluluğa ve kavme dönüşmesine yol açar. Yüce Allah'ın { عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ } “Olur ki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar” kavli, hakkında nehiy vârid olan şeyin 5 gerektirici illetini soran kimseye bir cevap makamında gelmiş 4 müste'nef (yeni bir başlangıç) kelamıdır. Aksi takdirde onun hakkı, fa (ف) [harfi] ile kendisinden öncekine bağlanması olurdu. Manası şudur: Herkesin, alay edilen kimsenin Allah katında alay edenden daha hayırlı olabileceğine inanması vaciptir. Çünkü insanlar durumların sadece zahirine vâkıf olurlar, gizli hallere dair ise bir bilgileri yoktur. Allah katında vezin [değer] taşıyan 6 şey ancak vicdanların ihlası ve kalplerin takvasıdır; insanların bilgisi ise bundan tamamen uzaktır. O halde bir kimsenin, kılık kıyafeti pejmürde, bedeninde bir özrü bulunan veya konuşmasında mahir olmayan birini gördüğünde gözünün küçümsediği kimseyle alay etmeye cüret etmemesi gerekir. Zira o kimse, bu sıfatın zıddına sahip olan kimseden vicdanı daha ihlaslı ve kalbi daha takvalı olabilir; böylece [alay eden kişi] Allah'ın saygın kıldığı kimseyi hor görerek ve Allah'ın yücelttiği kimseyi hafife alarak kendi nefsine zulmetmiş olur. Hatta selefin bundan sakınma ve korunmadaki aşırılığı öyle bir dereceye ulaşmıştır ki Amr b. Şurahbîl şöyle demiştir: «Bir keçiyi emen bir adam görüp de ona gülseydim, onun yaptığı şeyin aynısını yapmaktan korkardım» 7. Abdullah b. Mes'ûd'dan da şöyle rivayet edilmiştir: «Bela ağızdan çıkan söze bağlıdır. Şayet bir köpekle alay etseydim, köpeğe dönüştürülmekten korkardım» 8. Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde ise [bu ayet] «عَسَوْا أَنْ يَكُونُوا» ve «عَسَيْنَ»...
14952. Metin
أن يكن، فعسى على هذه القراءة هي ذات الخبر كالتي في قوله تعالى فَهَلْ عَسَيْتُمْ وعلى الأولى التي لا خبر لها كقوله تعالى وَعَسى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً. واللمز: الطعن والضرب باللسان.
şeklindedir. Bu kıraate göre 'asâ (عسى), tıpkı Yüce Allah'ın { فَهَلْ عَسَيْتُمْ } “Demek sizden beklenir ki...” kavlindeki gibi haberi olan [nakıs fiildir]; birinci kıraate göre ise tıpkı Yüce Allah'ın { وَعَسى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً } “Olur ki bir şeyi hoş görmezsiniz” kavlindeki gibi haberi olmayan [tam fiildir]. Lemz (el-lemz): Dille ta'netmek, ayıplamak ve vurmaktır.
14953. Metin
وقرئ: ولا تلمزوا- بالضم. والمعنى: وخصوا أيها المؤمنون أنفسكم بالانتهاء عن عيبها والطعن فيها، ولا عليكم أن تعيبوا غيركم ممن لا يدين بدينكم ولا يسير بسيرتكم، ففي الحديث عن رسول الله ﷺ: «اذكروا الفاجر بما فيه كى يحذره الناس» «١» وعن الحسن رضى الله عنه في ذكر الحجاج: أخرج إلى بنانا قصيرة قلما عرقت فيها الأعنة في سبيل الله ثم جعل يطبطب شعيرات له ويقول: يا أبا سعيد يا أبا سعيد، وقال لما مات: اللهم أنت أمته فاقطع سنته، فإنه أتانا أخيفش أعيمش «٢» يخطر في مشيته ويصعد المنبر حتى تفوته الصلاة، لا من الله يتقى ولا من الناس يستحى: فوقه الله وتحته مائة ألف أو يزيدون، لا يقول له قائل:
[Muzari fiil] ötre ile { وَلَا تَلْمُزُوا } şeklinde de okunmuştur. Anlamı şudur: Ey müminler! Kendinizi ayıplamaktan ve kötülemekten vazgeçmeyi kendi nefsinize has kılın; sizin dininize inanmayan ve sizin yolunuzdan gitmeyen başkalarını ayıplamanızda ise size bir beis yoktur. Nitekim Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'den gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: «İnsanların ondan sakınması için fâcir kimseyi onda olan şeylerle zikredin.» «١» Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh'tan Haccâc hakkında şöyle rivayet edilmiştir: "Bana Allah yolunda dizginleri neredeyse hiç terletmemiş kısa parmaklarını uzattı, sonra birkaç tel sakalını sıvazlayarak: 'Ey Ebû Saîd! Ey Ebû Saîd!' demeye başladı." [Hasan], Haccâc öldüğünde ise şöyle demiştir: "Allahım! Onu sen öldürdün, onun yolunu/âdetini de kes; zira o bize gözleri görmezcesine kısık, çipil gözlü «٢», çalım satarak yürüyen ve minbere çıkıp nihayet namazı kaçıran biri olarak gelmişti; ne Allah'tan sakınır ne insanlardan utanırdı: Üstünde Allah, altında yüz bin veya daha fazla insan varken hiç kimse ona:
14954. Metin
الصلاة أيها الرجل الصلاة أيها الرجل، هيهات دون ذلك السيف والسوط. وقيل: معناه لا يعب بعضكم بعضا، لأنّ المؤمنين كنفس واحدة، فمتى عاب المؤمن المؤمن فكأنما عاب نفسه. وقيل: معناه لا تفعلوا ما تلمزون به، لأن من فعل ما استحق به اللمز فقد لمز نفسه حقيقة. والتنابز بالألقاب:
'Namazı kıl ey adam! Namazı kıl ey adam!' diyemezdi; heyhat, bunun önünde kılıç ve kırbaç vardı." Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı 'birbirinizi ayıplamayın'dır; çünkü müminler tek bir nefis gibidirler. Mümin bir mümini ayıpladığı zaman sanki kendi nefsini ayıplamış gibi olur. Şöyle de denilmiştir: Manası 'kendisiyle ayıplanacağınız şeyleri yapmayın' demektir; zira ayıplanmayı hak ettirecek şeyi yapan kimse hakikatte kendi nefsini ayıplamış olur. Lakaplarla atışmak (et-tenâbüzü bil-elkāb) ise:
14955. Metin
التداعي بها: تفاعل من نبزه، وبنو فلان يتنابزون ويتنازبون ويقال: النبز «٣» والنزب: لقب السوء والتلقيب المنهي عنه، وهو ما يتداخل المدعوّ به كراهة لكونه تقصيرا به وذمّا له وشينا، فأما ما يحبه مما يزينه وينوّه به فلا بأس به. روى عن النبي ﷺ: «من حق المؤمن على أخيه أن يسميه بأحب أسمائه إليه» «٤» ولهذا كانت التكنية من السنة والأدب الحسن.
[Birbirini lakaplarla çağırmak]; nebz kökünden türeyen tefâul kalıbındadır. "Falan oğulları birbirlerine kötü lakaplar takıyorlar" (yetenebezûne ve yetenezebûne) denir. En-Nebz 3 ve en-nezb'in kötü lakap olduğu söylenir. Yasaklanan lakap takma ise, kendisiyle hitap edilen kimsede bir hoşnutsuzluk ve rahatsızlık uyandıran lakaptır; çünkü bu onu küçümseme, yerme ve ayıplama anlamına gelir. Kendisini süsleyen ve şanını yücelten, bizzat hoşlandığı isim ve lakaplara gelince, bunda bir sakınca yoktur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «مَنْ حَقِّ الْمُؤْمِنِ عَلَى أَخِيهِ أَنْ يُسَمِّيَهُ بِأَحَبِّ أَسْمَائِهِ إِلَيْهِ» «Müminin din kardeşi üzerindeki haklarından biri, onu kendisine en sevimli gelen ismiyle çağırmasıdır.» 4 İşte bu sebeple künye takmak sünnetten ve güzel edeptendir.
14956. Metin
قال عمر رضى الله عنه: أشيعوا الكي فإنها منبهة. ولقد لقب أبو بكر بالعتيق والصدّيق، وعمر بالفاروق، وحمزة بأسد الله، وخالد بسيف الله. وقلّ من المشاهير في الجاهلية والإسلام من ليس له لقب، ولم تزل هذه الألقاب الحسنة في الأمم كلها من العرب والعجم تجرى في مخاطباتهم ومكاتباتهم من غير نكير. روى عن الضحاك أن قوما من بنى تميم استهزؤا ببلال وخباب وعمار وصهيب وأبى ذرّ وسالم مولى حذيفة، فنزلت. وعن عائشة رضى الله عنها أنها كانت تسخر من زينب بنت خزيمة الهلالية وكانت قصيرة. وعن ابن عباس أن أمّ سلمة ربطت حقويها بسبيبة، «١» وسدلت طرفها خلفها وكانت تجرّه، فقالت عائشة لحفصة: انظري ما تجرّ خلفها كأنه لسان كلب. وعن أنس: عيرت نساء رسول الله ﷺ أمّ سلمة بالقصر.
Ömer radıyallâhu anh: "Künyeleri yayın; zira o [insanın şerefini] hatırlatıcıdır/yükselticidir" demiştir. Nitekim Ebû Bekir el-Atîk ve es-Sıddîk, Ömer el-Fârûk, Hamza Esedullah (Allah'ın Aslanı), Hâlid ise Seyfullah (Allah'ın Kılıcı) lakaplarıyla anılmıştır. Cahiliye'de ve İslam'da meşhur kimseler arasında lakabı olmayan pek azdır. Bu güzel lakaplar, Arap olsun Acem olsun bütün milletlerde hiçbir itiraz olmaksızın hitaplarında ve yazışmalarında süregelmiştir. Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre Benî Temîm'den bir topluluk Bilâl, Habbâb, Ammâr, Suheyb, Ebû Zer ve Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ile alay etmiş, bunun üzerine ayet inmiştir. Âişe radıyallâhu anhâ'dan nakledildiğine göre o, Zeyneb bint Huzeyme el-Hilâliyye kısa boylu olduğu için onunla alay etmişti. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Ümmü Seleme beline keten bir kumaş «١» bağlamış ve bir ucunu arkasından sarkıtmıştı, kumaşı yerde sürüklüyordu; Âişe Hafsa'ya: "Arkası sıra sürüklediği şeye bak, tıpkı köpek dili gibi" demişti. Enes'ten [nakledildiğine göre] Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in hanımları Ümmü Seleme'yi kısa boylu olmakla ayıplamışlardı.
14957. Metin
وعن عكرمة عن ابن عباس أن صفية بنت حيّى أتت رسول الله ﷺ فقالت:
İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Safiyye bint Huyey, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip şöyle demiştir:
14958. Metin
إن النساء يعيرننى ويقلن يا يهودية بنت يهوديين، فقال لها رسول الله ﷺ: «هلا قلت إن أبى هرون وإن عمى موسى وإن زوجي محمد» «٢» وروى أنها نزلت في ثابت بن قيس وكان به وقر، وكانوا يوسعون له في مجلس رسول الله ﷺ ليسمع، فأتى يوما وهو يقول: تفسحوا لي، حتى انتهى إلى رسول الله صلى الله تعالى عليه وعلى آله وسلم، فقال لرجل: تنح، فلم يفعل، فقال: من هذا؟ فقال الرجل. أنا فلان، فقال: بل أنت ابن فلانة، يريد: أمّا كان يعير بها في الجاهلية، فخجل الرجل فنزلت، فقال ثابت: لا أفخر على أحد في الحسب بعدها أبدا «٣» الِاسْمُ هاهنا بمعنى الذكر، من قولهم: طار اسمه في الناس بالكرم أو باللؤم، كما يقال: طار ثناؤه وصيته. وحقيقته: ما سما من ذكره وارتفع بين الناس.
"Kadınlar beni ayıplıyor ve 'Ey iki Yahudinin kızı olan Yahudi!' diyorlar." Bunun üzerine Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurmuştur: «Şöyle deseydin ya: Benim babam Hârun, amcam Mûsâ, kocam da Muhammed'dir!» «٢» Bu ayetin Sâbit b. Kays hakkında indiği de rivayet edilmiştir; Sâbit'in kulağında ağır işitme vardı ve işitebilsin diye Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde ona yer açarlardı. Bir gün geldi ve "Bana yer açın!" diyerek Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına kadar ulaştı. Bir adama: "Çekil!" dedi, adam çekilmedi. Sâbit: "Bu kim?" dedi. Adam: "Ben falanım" dedi. Sâbit: "Hayır, sen falanca kadının oğlusun!" diyerek Cahiliye'de kendisiyle ayıplandığı annesini kastetti. Bunun üzerine adam utandı ve ayet indi. Sâbit ise: "Bundan sonra asla hiç kimseye karşı soy sopla övünmeyeceğim" «٣» dedi. Buradaki el-İsm (الِاسْمُ), [Arapça] "Falancanın adı cömertlikle yahut alçaklıkla insanlar arasında yayıldı" sözünde olduğu gibi şöhret/anılma (zikr) anlamındadır; nitekim "Onun övgüsü ve şöhreti yayıldı" da denir. Hakikati ise, kişinin insanlar arasında yücelen ve yükselen namıdır.
14959. Metin
ألا ترى إلى قولهم: أشاد بذكره، كأنه قيل: بئس الذكر المرتفع للمؤمنين «٤» بسبب ارتكاب
Görmez misin Arapların; "Eşâde bi-zikrihî (Onun şanını/namını yüceltti)" sözünü? Sanki şöyle buyrulmuştur: İşledikleri [bu cürümler] sebebiyle müminler için yükselen ne kötü bir namdır!4
14960. Metin
هذه الجرائر «١» أن يذكروا بالفسق. وفي قوله بَعْدَ الْإِيمانِ ثلاثة أوجه: أحدها استقباح الجمع بين الايمان وبين الفسق الذي يأباه الإيمان ويحظره، كما تقول: بئس الشأن بعد الكبرة الصبوة «٢» . والثاني: أنه كان في شتائمهم لمن أسلم من اليهود: يا يهودى يا فاسق، فنهوا عنه، وقيل لهم: بئس الذكر أن تذكروا الرجل بالفسق واليهودية بعد إيمانه، والجملة على هذا التفسير متعلقة بالنهى عن التنابز. والثالث: أن يجعل من فسق غير مؤمن، كما تقول للمتحول عن التجارة إلى الفلاحة: بئست الحرفة الفلاحة بعد التجارة.
bu cürümlerden «١» ötürü fısk ile anılmaları! { بَعْدَ الْإِيمانِ } “imandan sonra” buyruğunda üç vecih vardır: Birincisi; imanın reddettiği ve yasakladığı fısk ile imanı bir arada bulundurmanın çirkin görülmesidir; tıpkı senin: 'Yaşlılıktan sonra çocukça heves ne kötü bir durumdur' «٢» demen gibi. İkincisi; onların Yahudilerden Müslüman olan kimselere söverken: 'Ey Yahudi, ey fâsık!' demeleridir; bundan nehyedildiler ve kendilerine: 'Kişiyi iman ettikten sonra fısk ve Yahudilik ile anmanız ne kötü bir anmadır' denildi. Cümle bu tefsire göre lakap takmanın yasaklanmasıyla ilgilidir. Üçüncüsü; fâsıklık edenin mümin sayılmamasıdır; tıpkı ticaretten çiftçiliğe geçen kimseye: 'Ticaretten sonra çiftçilik ne kötü bir meslektir' demen gibi.
14961. Metin
[سورة الحجرات (٤٩) : آية ١٢]
[Hucurât Suresi (49), Âyet 12]