Kâf Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15007. Metin

مكية [إلا آية ٣٨ فمدنية] وآياتها ٤٥ [نزلت بعد المرسلات] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir [38. ayet hariç, o Medenîdir], 45 ayettir [Mürselât'tan sonra inmiştir]. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

15008. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ١ الى ٣]

[Kâf Suresi (50), 1-3. Ayetler]

15009. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

15010. Metin

ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣)

{ ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣) } “Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun! (1) Aksine, içlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: «Bu şaşılacak bir şeydir!» dediler. (2) «Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı [yeniden dirileceğiz]? Bu, uzak bir dönüştür!» (3)”

15011. Metin

الكلام في ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ بَلْ عَجِبُوا نحوه في ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا سواء بسواء، لالتقائهما في أسلوب واحد. والمجيد: ذو المجد والشرف على غيره من الكتب، ومن أحاط علما بمعانيه وعمل بما فيه: مجد عند الله وعند الناس، وهو بسبب من الله المجيد، فجاز اتصافه بصفته. قوله بل عجبوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ إنكار لتعجبهم مما ليس بعجب، وهو أن ينذرهم بالمخوف رجل منهم قد عرفوا وساطته فيهم وعدالته وأمانته، ومن كان على صفته لم يكن إلا ناصحا لقومه مترفرفا «٢» عليهم، خائفا أن ينالهم سوء ويحل بهم مكروه، وإذا علم أنّ مخوفا أظلهم، لزمه أن

{ ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا } hakkındaki açıklama, aynı üslupta buluşmaları sebebiyle { ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ (١) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesiyle ilgili açıklamanın tamamen aynısıdır.1 «el-Mecîd»; diğer kitaplara nispetle şan ve şeref sahibi olan demektir. Kim onun manalarını kavrayıp içindekilerle amel ederse, Allah katında ve insanlar nezdinde şeref kazanır. O, el-Mecîd olan Allah'tan gelen bir sebep [kitap] olduğu için O'nun sıfatıyla nitelenmesi caiz olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın: { بَلْ عَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ } “Aksine, içlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar” buyruğu, şaşılacak bir şey olmayan bir hususa şaşmalarını bir kınamadır (inkârdır). Bu durum, aralarındaki asaletini/seçkinliğini, adaletini ve güvenilirliğini bildikleri kendi içlerinden bir adamın, onları korkulacak bir şeye karşı uyarmasından ibarettir. Bu vasıflara sahip bir kimse, kavmine ancak samimiyetle öğüt veren, onların üzerine titreyip kol kanat geren2, kendilerine bir fenalık dokunmasından ve başlarına nahoş bir şey gelmesinden endişe eden biri olabilir. Korkulacak bir şeyin onların tepesine çöktüğünü bildiğinde ise...

15012. Metin

ينذرهم ويحذرهم، فكيف بما هو غاية المخاوف ونهاية المحاذير، وإنكار لتعجبهم مما أنذرهم به من البعث، مع علمهم بقدرة الله تعالى على خلق السماوات والأرض وما بينهما، وعلى اختراع كل شيء وإبداعه، وإقرارهم بالنشأة الأولى، ومع شهادة العقل بأنه لا بدّ من الجزاء. ثم عوّل على أحد الإنكارين بقوله تعالى فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ، أَإِذا مِتْنا

...onları uyarmak ve sakındırmaktır. Hele korkuların ve sakınılacak şeylerin en son noktası olan bir hususta durum nasıl olur! Bu aynı zamanda, Allah Teâlâ'nın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmaya, her şeyi yoktan var edip örneksiz yaratmaya kadir olduğunu bilmelerine, ilk yaratılışı kabul etmelerine ve aklın bir karşılığın [ceza ve mükâfatın] mutlaka olması gerektiğine tanıklık etmesine rağmen, onları uyardığı yeniden dirilmeye şaşmalarını da kınamaktır. Sonra Allah Teâlâ: { فَقالَ الْكافِرُونَ هذا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَإِذا مِتْنا } “O kâfirler: «Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz zaman mı?» dediler” buyurarak bu iki kınamadan biri üzerine vurgu yapmıştır.

15013. Metin

دلالة على أن تعجبهم من البعث أدخل في الاستبعاد وأحق بالإنكار، ووضع الكافرون موضع الضمير للشهادة على أنهم في قولهم هذا مقدمون على الكفر العظيم، وهذا إشارة إلى الرجع، وإذا منصوب بمضمر، معناه: أحين نموت ونبلى نرجع؟ ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ مستبعد مستنكر، كقولك:

[Bu], onların yeniden dirilişe şaşmalarının [akıldan] uzak görme bakımından daha ileri ve kınanmaya daha layık olduğuna delalet eder. Zamir yerine { الْكافِرُونَ } “kâfirler” kelimesinin getirilmesi, bu sözleriyle büyük bir küfre kalkıştıklarına şahitlik etmek içindir. { هذا } “Bu” ifadesi dönüşe [yeniden dirilişe] işarettir. { إِذا } ise gizli bir fiille mansubdur; anlamı şudur: "Ölüp çürüdüğümüz zaman mı döneceğiz?" { ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ } “Bu, uzak bir dönüştür” ifadesi, uzak görülen ve yadırganan demektir. Tıpkı senin:

15014. Metin

هذا قول بعيد. وقد أبعد فلان في قوله. ومعناه: بعيد من الوهم والعادة. ويجوز أن يكون الرجع بمعنى المرجوع. وهو الجواب، ويكون من كلام الله تعالى استبعادا لإنكارهم ما أنذروا به من البعث، والوقف قبله على هذا التفسير حسن. وقرئ: إذا متنا، على لفظ الخبر، ومعناه:

"Bu uzak bir sözdür" ve "Falan kimse sözünde [akıldan] uzaklaştı" demen gibidir. Bunun anlamı: Akla ve adete uzaktır. { الرَّجْعُ } kelimesinin "döndürülen şey" yani cevap anlamında olması da caizdir; bu durumda Allah Teâlâ'nın kelamı olup onların uyarıldıkları yeniden dirilmeyi inkâr etmelerini uzak görmek [yadırgamak] için söylenmiş olur ve bu tefsire göre öncesinde durmak güzeldir. [Hemzesiz olarak] haber lafzıyla { إِذا مِتْنا } şeklinde de okunmuştur; anlamı:

15015. Metin

إذا متنا بعد أن نرجع، والدال عليه ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ. فإن قلت: فما ناصب الظرف إذا كان الرجع بمعنى المرجوع؟ قلت: ما دل عليه المنذر من المنذر به، وهو البعث

"Öldüğümüz zaman döneceğimiz [akıldan] uzaktır" demektir ve buna delalet eden { ذلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ } “Bu, uzak bir dönüştür” ifadesidir. Eğer: "Şayet rec' cevap anlamında ise zarfın amili (nasbedeni) nedir?" dersen, derim ki: Uyarıcının, kendisiyle uyarılan şeye yani yeniden dirilişe dair delalet ettiği şeydir.

15016. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٤]

[Kâf Suresi (50), 4. Ayet]

15017. Metin

قَدْ عَلِمْنا ما تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ (٤)

{ قَدْ عَلِمْنا ما تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنا كِتابٌ حَفِيظٌ (٤) } “Kuşkusuz toprağın onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda [her şeyi] koruyan bir kitap vardır. (4)”

15018. Metin

قَدْ عَلِمْنا ردّ لاستبعادهم الرجع، لأن من لطف علمه حتى تغلغل إلى ما تنقص الأرض من أجساد الموتى وتأكله من لحومهم وعظامهم، كان قادرا على رجعهم أحياء كما كانوا. عن النبي ﷺ «كل ابن آدم يبلى إلا عجب الذنب» «١» وعن السدى ما تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ ما يموت فيدفن في الأرض منهم كِتابٌ حَفِيظٌ محفوظ من الشياطين ومن التغير، وهو اللوح المحفوظ. أو حافظ لما أودعه وكتب فيه.

{ قَدْ عَلِمْنا } “Kuşkusuz bilmişizdir”, onların dönüşü [yeniden dirilişi] uzak görmelerine bir reddiyedir. Zira ilmi, toprağın ölülerin bedenlerinden neyi eksilttiğine, etlerinden ve kemiklerinden neyi yediğine derinlemesine nüfuz edecek kadar latif ve ince olan kimse, onları eskiden oldukları gibi diri olarak döndürmeye de kadirdir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Âdemoğlunun her yeri çürür, ancak kuyruk sokumu kemiği (acbü'z-zeneb) müstesna.» «١» es-Süddî'den [rivayet edildiğine göre] { ما تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ } “toprağın onlardan ne eksilttiği”; onlardan ölüp de toprağa gömülenlerdir. { كِتابٌ حَفِيظٌ } “koruyan bir kitap”; şeytanlardan ve değişmekten korunmuştur ki o, Levh-i Mahfûz'dur; yahut kendisine tevdi edileni ve içine yazılanı koruyandır.

15019. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٥]

[Kâf Suresi (50), 5. Ayet]

15020. Metin

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥)

{ بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥) } “Aksine onlar, kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Bu yüzden onlar karmakarışık bir durum içindedirler. (5)”

15021. Metin

بَلْ كَذَّبُوا إضراب أتبع الإضراب الأوّل، للدلالة على أنهم جاءوا بما هو أفظع من تعجبهم، وهو التكذيب بالحق الذي هو النبوّة الثابتة بالمعجزات في أوّل وهلة من غير تفكر ولا تدبر فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ مضطرب. يقال: مرج الخاتم في أصبعه وجرج، فيقولون تارة:

{ بَلْ كَذَّبُوا } “Aksine yalanladılar” [ifadesi], şaşmalarından daha vahim bir şey getirdiklerine [yaptıklarına] delalet etmek üzere ilk idrâbı (vazgeçişi) takip eden bir idrâbdır. O da mucizelerle sabit olan peygamberlikten ibaret hakkı, hiçbir düşünme ve tefekkür olmaksızın ilk anda yalanlamaktır. { فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ } “Bu yüzden onlar karmakarışık bir durum içindedirler”, yani muztarip [çalkantılı] bir haldedirler. [Nitekim Araplar] parmakta yüzüğün oynaması ve gevşemesi hakkında "merace'l-hâtemü fî usbuıhî ve cerice" derler. Böylece kâh şöyle derler:

15022. Metin

شاعر، وتارة: ساحر، وتارة: كاهن، لا يثبتون على شيء واحد: وقرئ: لما جاءهم، بكسر اللام وما المصدرية، واللام هي التي في قولهم لخمس خلون، أى: عند مجيئه إياهم، وقيل بِالْحَقِّ:

"Şairdir", kâh "Büyücüdür", kâh "Kâhindir" derler ve tek bir şey üzerinde sebat etmezler. [Ayrıca] lâm'ın kesresi ve mastariyye olan mâ ile لِمَا جَاءَهُمْ şeklinde de okunmuştur; buradaki lâm, "beş gün geçince" anlamındaki "li-hamsin halevne" sözündeki lâm gibidir; yani "onlara geldiği vakit" demektir. { بِالْحَقِّ } “Hakkı” ifadesinin...

15023. Metin

القرآن. وقيل: الإخبار بالبعث.

Kur'an [olduğu söylenmiştir]. Yeniden dirilişin (ba's) haber verilmesi olduğu da söylenmiştir.1

15024. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٦]

[Kâf Suresi (50), 6. Ayet]

15025. Metin

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْناها وَزَيَّنَّاها وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ (٦)

{ أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّماءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْناها وَزَيَّنَّاها وَما لَها مِنْ فُرُوجٍ (٦) } “Üzerlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina ettik, onu nasıl süsledik ve onda hiçbir gedik yoktur? (6)”

15026. Metin

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا حين كفروا بالبعث إلى آثار قدرة الله في خلق العالم بَنَيْناها رفعناها بغير عمد مِنْ فُرُوجٍ من فتوق: يعنى أنها ملساء سليمة من العيوب لا فتق فيها ولا صدع ولا خلل، كقوله تعالى: هَلْ تَرى مِنْ فُطُورٍ.

{ أَفَلَمْ يَنْظُرُوا } “Bakmazlar mı”, yeniden dirilişi inkâr ettiklerinde Allah'ın âlemi yaratmadaki kudretinin eserlerine? { بَنَيْناها } “Onu bina ettik”, direksiz olarak yükselttik. { مِنْ فُرُوجٍ } “gedik”, yarıklardan [aridir]; yani kusurlardan arınmış, pürüzsüzdür; onda ne bir yarık, ne bir çatlak ne de bir bozukluk vardır; tıpkı Allah Teâlâ'nın: { هَلْ تَرى مِنْ فُطُورٍ } “Hiçbir çatlak/bozukluk görüyor musun?” buyruğu gibi.

15027. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ٧ الى ٨]

[Kâf Suresi (50), 7-8. Ayetler]

15028. Metin

وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨)

{ وَالْأَرْضَ مَدَدْناها وَأَلْقَيْنا فِيها رَواسِيَ وَأَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨) } “Yeri de yayıp döşedik, onda sabit dağlar yerleştirdik ve orada gönül açıcı her türden [bitkiler] bitirdik; (7) [Rabbine] yönelen her kula bir basiret ve bir öğüt olsun diye. (8)”

15029. Metin

مَدَدْناها دحوناها رَواسِيَ جبالا ثوابت لولا هي لتكفأت مِنْ كُلِّ زَوْجٍ من كل صنف بَهِيجٍ يبتهج به لحسنه تَبْصِرَةً وَذِكْرى لتبصر به ونذكر كل عَبْدٍ مُنِيبٍ راجع إلى ربه، مفكر في بدائع خلقه. وقرئ: تبصرة وذكرى بالرفع، أى: خلقها تبصرة.

{ مَدَدْناها } “Yayıp döşedik”, onu serdik. { رَواسِيَ } “Sabit dağlar”, onlar olmasaydı sarsılıp eğrilecek olan sarsılmaz dağlar koyduk. { مِنْ كُلِّ زَوْجٍ } “Her türden”, her çeşitten. Behîc (بَهِيجٍ); güzelliğiyle sevinç duyulan demektir. { تَبْصِرَةً وَذِكْرى } “Bir basiret ve bir öğüt olsun diye”; Rabbine yönelen, O'nun yaratışının harikalarını düşünen her { عَبْدٍ مُنِيبٍ } “yönelen kul” bununla basiret kazansın ve hatırlayıp öğüt alsın diye [yarattık]. { تَبْصِرَةً وَذِكْرى } kelimeleri merfû olarak [tebsiratün ve zikrâ] da okunmuştur; yani "onların yaratılışı bir basiret ve öğüttür" demektir.

15030. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ٩ الى ١١]

[Kâf Suresi (50), 9-11. Ayetler]

15031. Metin

وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً مُبارَكاً فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقاً لِلْعِبادِ وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ (١١)

{ وَنَزَّلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً مُبارَكاً فَأَنْبَتْنا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ باسِقاتٍ لَها طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقاً لِلْعِبادِ وَأَحْيَيْنا بِهِ بَلْدَةً مَيْتاً كَذلِكَ الْخُرُوجُ (١١) } “Gökten bereketli bir su indirdik de onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik; (9) Ve kullara rızık olmak üzere salkımları üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları [yetiştirdik]. Onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir. (10-11)”

15032. Metin

ماءً مُبارَكاً كثير المنافع وَحَبَّ الْحَصِيدِ وحب الزرع الذي من شأنه أن يحصد، وهو ما يقتات به من نحو الحنطة والشعير وغيرهما باسِقاتٍ طوالا في السماء: وفي قراءة رسول الله ﷺ: باصقات، بإبدال السين صادا لأجل القاف نَضِيدٌ منضود بعضه فوق بعض: إما أن يراد كثرة الطلع وتراكمه، أو كثرة ما فيه من الثمر رِزْقاً على أنبتناها رزقا، لأنّ الإنبات في معنى الرزق. أو على أنه مفعول له، أى: أنبتناها لنرزقهم كَذلِكَ الْخُرُوجُ كما حييت هذه البلدة الميتة، كذلك تخرجون أحياء بعد موتكم، والكاف في محل الرفع على الابتداء:

{ ماءً مُبارَكاً } “Bereketli bir su”, faydaları çok olan. { وَحَبَّ الْحَصِيدِ } “Biçilecek daneler”, biçilmesi adet olan ekin taneleri; buğday, arpa ve benzeri gibi kendisiyle gıdalanılan şeylerdir. Bâsikât (باسِقاتٍ); göğe doğru uzayan uzun demektir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kıraatinde kâf harfinden ötürü sîn harfi sâd'a dönüştürülerek "bâsıkât" (باصقات) şeklinde okunmuştur. Nadîd (نَضِيدٌ); üst üste dizilmiş demektir: Ya tomurcukların çokluğu ve üst üste birikmesi kastedilmiştir ya da içindeki meyvenin çokluğu. { رِزْقاً } “Rızık olmak üzere” kelimesi; "onları bir rızık olarak bitirdik" anlamındadır, zira bitirmek rızık verme manasındadır; yahut mef'ûlün leh olup "onları rızıklandırmak için bitirdik" demektir. { كَذلِكَ الْخُرُوجُ } “İşte çıkış da böyledir”; bu ölü belde nasıl dirildiyse, siz de ölümünüzden sonra öylece diri olarak çıkarılacaksınız demektir. Kâf harfi mübteda olarak merfû konumdadır.

15033. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ١٢ الى ١٤]

[Kâf Suresi (50), 12-14. Ayetler]

15034. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢) وَعادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوانُ لُوطٍ (١٣) وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ (١٤)

{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢) وَعادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوانُ لُوطٍ (١٣) وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ (١٤) } “Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanladı. (12) Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri de. (13) Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Hepsi peygamberleri yalanladı da tehdidim gerçekleşti. (14)”

15035. Metin

أراد بفرعون قومه كقوله تعالى مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهِمْ لأنّ المعطوف عليه قوم نوح، والمعطوفات جماعات كُلٌّ يجوز أن يراد به كل واحد منهم، وأن يراد جميعهم، إلا أنه وحد

Firavun ile onun kavmini kastetmiştir; tıpkı Allah Teâlâ'nın: { مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهِمْ } “Firavun'dan ve onların ileri gelenlerinden” buyruğu gibi. Çünkü matufun aleyh (üzerine atfedilen) Nûh kavmidir ve atfedilenler de topluluklardır. { كُلٌّ } “Hepsi” kelimesiyle onların her bir ferdinin kastedilmesi caiz olduğu gibi hepsinin kastedilmesi de caizdir; ancak...

15036. Metin

الضمير الراجع إليه على اللفظ دون المعنى فَحَقَّ وَعِيدِ فوجب وحل وعيدى، وهو كلمة العذاب. وفيه تسلية لرسول الله ﷺ، وتهديد لهم.

...ona dönen zamiri mana bakımından değil lafız bakımından tekil kılmıştır. { فَحَقَّ وَعِيدِ } “Tehdidim gerçekleşti”; azap sözü olan tehdidim vacip oldu ve üzerlerine indi. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli, onlar için de bir tehdit vardır.

15037. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ١٥]

[Kâf Suresi (50), 15. Ayet]

15038. Metin

أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥)

{ أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥) } “İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler. (15)”

15039. Metin

عيى بالأمر: إذا لم يهتد لوجه عمله، والهمزة للإنكار. والمعنى: أنا لم نعجز كما علموا عن الخلق الأول، حتى نعجز عن الثاني، ثم قال: هم لا ينكرون «١» قدرتنا على الخلق الأوّل، واعترافهم بذلك في طيه الاعتراف بالقدرة على الإعادة بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ أى في خلط وشبهة.

"Ayiye bi'l-emr" (عيى بالأمر); bir işin nasıl yapılacağını bilemeyip aciz kaldığında kullanılır. Hemze inkâr [ve kınama] içindir. Anlamı şudur: Bildikleri üzere biz ilk yaratmada aciz kalmadık ki ikincisinde aciz kalalım! Sonra [şöyle anlaşılır]: Onlar ilk yaratmadaki kudretimizi inkâr etmiyorlar «١» ve bunu kabul etmeleri, zımnında yeniden yaratmaya olan kudreti kabul etmeyi de barındırmaktadır. { بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ } “Hayır, onlar şüphe içindedirler”, yani bir karmaşa ve şüphe içindedirler.

15040. Metin

قد لبس عليهم الشيطان وحيرهم. ومنه قول على رضى الله عنه: يا حار «٢» إنه لملبوس عليك، اعرف الحق تعرف أهله. ولبس الشيطان عليهم: تسويله إليهم أن إحياء الموتى أمر خارج عن العادة، فتركوا لذلك القياس الصحيح: أن من قدر على الإنشاء كان على الإعادة أقدر. فإن قلت: لم نكر الخلق الجديد، «٣» وهلا عرّف كما عرّف الخلق الأول؟ قلت: قصد في تنكيره إلى خلق جديد له شأن عظيم وحال شديد، حق من سمع به أن يهتم به ويخاف، ويبحث عنه ولا يقعد على لبس في مثله.

Şeytan onların aklını karıştırmış ve onları hayrete düşürmüştür. Ali radıyallâhu anh'ın şu sözü de bu köktendir: "Ey Hâris! «٢» Senin kafan karışmış. Sen hakkı tanı ki ehlini de tanıyasın." Şeytanın onların aklını karıştırması; ölüleri diriltmenin adete aykırı bir durum olduğunu onlara fısıldayıp süslü göstermesidir. Bu sebeple onlar şu sahih kıyası terk ettiler: Yoktan var etmeye kadir olan, yeniden yaratmaya daha çok kadirdir. Eğer: "İlk yaratılış belirli (marife) kılındığı gibi yeni yaratılış niçin belirli kılınmayıp da belirsiz (nekre) bırakıldı «٣»?" dersen, derim ki: Nekre kılınmasında, büyük bir şanı ve şiddetli bir durumu olan yeni bir yaratılış kastedilmiştir ki, onu duyan kimsenin ona önem vermesi, korkması, araştırması ve böylesi bir konuda şüphe ve karmaşa içinde kalıp oturmaması gerekir.

15041. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ١٦]

[Kâf Suresi (50), 16. Ayet]

15042. Metin

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ وَنَعْلَمُ ما تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦)

{ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ وَنَعْلَمُ ما تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ } “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (16)

15043. Metin

الوسوسة: الصوت الخفي. ومنها: وسواس الحلي. ووسوسة النفس: ما يخطر ببال الإنسان ويهجس في ضميره من حديث النفس. والباء مثلها في قولك: صوت بكذا وهمس به. ويجوز أن تكون للتعدية والضمير للإنسان، أى: ما تجعله موسوسا، وما مصدرية، لأنهم يقولون:

Vesvese (الوسوسة); gizli sestir. Takıların çıkardığı hışırtı sesine "vesvâsü'l-huliyy" denmesi de bundandır. Nefsin vesvesesi; insanın aklına gelen ve nefsin iç konuşması olarak gönlünde beliren düşüncelerdir. [Arapça ibaredeki] bâ harfi, "şununla ses çıkardı" (savvete bi-kezâ) ve "şununla fısıldadı" (hemese bihî) ifadelerindeki bâ gibidir. Geçişlilik (ta'diye) için olması ve zamirin insana raci olması da caizdir; yani "onu vesveseli kıldığı şey" demektir. Mâ ise mastariyyedir, çünkü Araplar:

15044. Metin

حدّث نفسه بكذا، كما يقولون: حدثته به نفسه. قال:

"Nefsine şunu söyledi" (haddese nefsehû bi-kezâ) dedikleri gibi "Nefsi ona bunu fısıldadı" (haddesethü bihî nefsuhû) da derler. [Şair] şöyle demiştir:

15045. Metin

وأكذب النّفس إذا حدّثتها «١»

"Nefsim bana bir şey fısıldadığında onu yalanlarım «١»"

15046. Metin

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مجاز، والمراد: قرب علمه منه، وأنه يتعلق بمعلومه منه ومن أحواله تعلقا لا يخفى عليه شيء من خفياته، فكأن ذاته قريبة منه، كما يقال: الله في كل مكان، وقد جل عن الأمكنة. وحبل الوريد: مثل في فرط القرب، كقولهم: هو منى مقعد القابلة ومعقد الإزار. وقال ذو الرمة:

{ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ } “Biz ona daha yakınız” [ifadesi] mecazdır. Kastedilen, ilminin ona olan yakınlığıdır; yani O'nun ilmi insana ve hallerine öyle bir şekilde taalluk eder ki, gizliliklerinden hiçbir şey O'na gizli kalmaz; sanki zatı ona yakınmış gibidir. Nitekim "Allah her yerdedir" denilir, oysa O mekânlardan münezzehtir. Hablü'l-verîd (şah damarı); aşırı yakınlık için bir darbımeseldir; tıpkı onların "O bana ebenin oturduğu yer kadar yakındır" ve "izârın bağlandığı yer kadar yakındır" demeleri gibi. Zü'r-Rimme şöyle demiştir:

15047. Metin

والموت أدنى لي من الوريد «٢»

"Ölüm bana şah damarından daha yakındır «٢»"

15048. Metin

والحبل: العرق، شبه بواحد الحبال. ألا ترى إلى قوله:

Habl (ip), damardır; iplerden birine benzetilmiştir.1 Şairin şu sözünü görmez misin:2

15049. Metin

كأن وريديه رشاءا خلب «١»

"Sanki onun iki boyun damarı, hurma lifinden örülmüş iki iptir «١»"

15050. Metin

والوريدان: عرقان مكتنفان لصفحتى العنق في مقدمهما متصلان بالوتين، يردان من الرأس إليه. وقيل: سمى وريدا لأنّ الروح ترده. فإن قلت: ما وجه إضافة الحبل إلى الوريد، والشيء لا يضاف إلى نفسه؟ قلت: فيه وجهان، أحدهما: أن تكون الاضافة للبيان، كقولهم: بعير سانية. والثاني: أن يراد حبل العاتق فيضاف إلى الوريد، كما يضاف إلى العاتق لاجتماعهما في عضو واحد» كما لو قيل: حبل العلياء «٢» مثلا.

İki verîd (şah damarı); boynun ön tarafında her iki yanını kuşatan, vetîne (ana atardamara) bağlı, baştan ona doğru inen iki damardır. Canın ona uğraması/girmesi (verûd) sebebiyle buna verîd dendiği de söylenmiştir. Eğer: "Bir şey kendi nefsine izafe edilemeyeceğine göre habl kelimesinin verîd kelimesine izafe edilmesinin yönü nedir?" dersen, derim ki: Bunun iki yönü vardır: Birincisi: İzafetin beyâniyye olmasıdır; tıpkı "su çeken deve" (ba'îru sâniyetin) demeleri gibi. İkincisi: Omuz damarının kastedilip tek bir organda birleşmeleri sebebiyle omuza izafe edildiği gibi verîde izafe edilmesidir; tıpkı örneğin "üst damar" (hablü'l-alyâ) «٢» denilmesi gibi.

15051. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ١٧ الى ١٨]

[Kâf Suresi (50), 17-18. Ayetler]

15052. Metin

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ (١٧) ما يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨)

{ إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ قَعِيدٌ (١٧) ما يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨) } “Sağında ve solunda oturmuş iki alıcı [melek] kaydederken. (17) İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen ve hazır bekleyen [bir melek] bulunmasın. (18)”

15053. Metin

إِذْ منصوب بأقرب، وساغ ذلك لأنّ المعاني تعمل في الظرف متقدّمة ومتأخرة:

{ إِذْ } kelimesi { أَقْرَبُ } ile mansubdur. Bu da manevi amillerin zarfta önde veya sonda amel edebilmesinden dolayı caiz olmuştur.

15054. Metin

والمعنى: أنه لطيف يتوصل علمه إلى خطرات النفس وما لا شيء أخفى منه، وهو أقرب من الإنسان «٣» من كل قريب حين يتلقى الحفيظان ما يتلفظ به، إيذانا بأن استحفاظ الملكين أمر هو غنى عنه، وكيف لا يستغنى عنه وهو مطلع على أخفى الخفيات؟ وإنما ذلك لحكمة اقتضت ذلك: وهي ما في كتبة الملكين وحفظهما، وعرض صحائف العمل يوم يقوم الأشهاد.

Anlamı şudur: O, ilmi nefsin vesveselerine ve kendisinden daha gizli hiçbir şey bulunmayan düşüncelere ulaşan bir Latîf'tir; o iki koruyucu melek insanın telaffuz ettiği her şeyi alıp kaydettiği sırada insana «٣» her yakından daha yakındır. Bu da iki meleğe koruma görevi vermenin Kendisinin müstağni olduğu (ihtiyaç duymadığı) bir iş olduğunu bildirmek içindir. En gizlilerin en gizlisine bile muttali iken bundan nasıl müstağni olmasın ki? Bu durum ancak bunu iktiza eden bir hikmetten ötürüdür: O da iki meleğin yazmasında, kaydetmesinde ve şahitlerin ayağa kalkacağı günde amel sayfalarının sunulmasında yatan hikmettir.

15055. Metin

وعلم العبد بذلك مع علمه بإحاطة الله بعمله: من زيادة لطف له في الانتهاء عن السيئات والرغبة في الحسنات. وعن النبي ﷺ «إنّ مقعد ملكيك على ثنيتيك، ولسانك قلمهما، وريقك مدادهما، وأنت تجرى فيما لا يعنيك لا تستحي من الله تعالى ولا منهما» «٤» ويجوز أن يكون تلقى الملكين بيانا للقرب، يعنى: ونحن قريبون منه مطلعون على أحواله مهيمنون عليه، إذ حفظتنا وكتبتنا موكلون به، والتلقي: التلقن بالحفظ والكتبة. والقعيد: القاعد،

Kulun bunu bilmesi -Allah'ın kendi amelini kuşattığını bilmesiyle birlikte- kötülüklerden vazgeçmesi ve iyiliklere rağbet etmesi hususunda kendisine yönelik lütfun artmasındandır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: « إنّ مقعد ملكيك على ثنيتيك، ولسانك قلمهما، وريقك مدادهما، وأنت تجرى فيما لا يعنيك لا تستحي من الله تعالى ولا منهما » «Şüphesiz iki meleğinin oturduğu yer ön iki dişindir; dilin onların kalemi, tükürüğün de onların mürekkebidir. Sen ise seni ilgilendirmeyen şeylerin peşinde koşup duruyorsun; ne Allah Teâlâ'dan hayâ ediyorsun ne de o ikisinden!»4 İki meleğin [sözleri] alıp kaydetmesinin yakınlığın bir beyanı olması da caizdir. Yani: Koruyucularımız ve yazıcılarımız ona vekil tayin edilmiş/görevlendirilmiş olduğundan Biz ona yakınız, onun hallerine muttaliyiz ve onu gözetim altında tutmaktayız. et-Telakkî (التلقي): Ezberleyip yazarak [sözü] alıp kaydetmektir. el-Ka‘îd (القعيد) ise el-kâ‘id (القاعد - oturan) anlamındadır;

15056. Metin

كالجليس بمعنى الجالس، وتقديره: عن اليمين قعيد وعن الشمال قعيد من المتلقيين، فترك أحدهما لدلالة الثاني عليه، كقوله:

tıpkı celîs (جليس) kelimesinin câlis (جالس - oturan) anlamında olması gibi. Takdiri şöyledir: O iki alıcı melekten sağda bir oturan ve solda bir oturan vardır; ikincisinin delaleti sebebiyle biri hazfedilmiştir, nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:

15057. Metin

… كنت منه ووالدي … بريّا....... «١» ..

… Ondan ve babamdan berî idim… «١» ..

15058. Metin

رَقِيبٌ ملك يرقب عمله عَتِيدٌ حاضر، واختلف فيما يكتب الملكان، فقيل: يكتبان كل شيء حتى أنينه في مرضه. وقيل: لا يكتبان إلا ما يؤجر عليه أو يؤزر به. ويدل عليه قوله ﵇ «كاتب الحسنات على يمين الرجل وكاتب السيئات على يسار الرجل، وكاتب الحسنات أمين على كاتب السيئات، فإذا عمل حسنة كتبها ملك اليمين عشرا، وإذا عمل سيئة قال صاحب اليمين لصاحب الشمال: دعه سبع ساعات لعله يسبح أو يستغفر» «٢» وقيل: إنّ الملائكة يجتنبون الإنسان عند غائطه وعند جماعه. وقرئ: ما يلفظ، على البناء للمفعول.

{ رَقِيبٌ } onun amelini gözeten bir melek, { عَتِيدٌ } [ise] hazır bekleyen demektir. İki meleğin neyi yazdığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Denildi ki: Hastalığındaki iniltisine varıncaya kadar her şeyi yazarlar. Denildi ki: Yalnızca sevap verilecek veya günah yazılacak şeyleri yazarlar. Peygamber aleyhisselâm'ın şu sözü de buna delalet eder: «İyilikleri yazan melek kişinin sağında, kötülükleri yazan melek ise solundadır. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan melek üzerinde emindir (denetleyicidir). Kul bir iyilik yaptığında sağdaki melek onu on kat olarak yazar; bir kötülük yaptığında ise sağdaki, soldaki arkadaşına: 'Yedi saat bekle, belki tesbih eder veya istiğfar eder' der.» «٢» Denildi ki: Melekler insanın büyük abdestini bozduğu ve cinsel ilişkide bulunduğu sırada ondan uzak dururlar. { ما يلفظ } fiili meçhul sîgasıyla (mâ yülfazu şeklinde) de okunmuştur.

15059. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ١٩ الى ٢٢]

[Kâf Suresi (50), 19-22. Ayetler]

15060. Metin

وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ ما كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩) وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هذا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢)

{ وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ ما كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩) وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَها سائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هذا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢) } “Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldiğinde, 'İşte senin kaçıp durduğun şey budur!' [denir]. (19) Sûra da üfürülmüştür; işte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür. (20) Her can, yanında bir sevk edici ve bir şahitle gelir. (21) 'Andolsun sen bundan gaflette idin; derken senin perdeni kaldırdık, artık bugün gözün pek keskindir!' [denir]. (22)”

15061. Metin

لما ذكر إنكارهم البعث واحتج عليهم بوصف قدرته وعلمه، أعلمهم أن ما أنكروه وجحدوه هم لا قوه عن قريب عند موتهم وعند قيام الساعة، ونبه على اقتراب ذلك بأن عبر عنه بلفظ الماضي، وهو قوله وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ونفخ في الصور، وسكرة الموت:

Onların dirilişi inkâr ettiklerini zikredip kudret ve ilminin vasfıyla onlara karşı delil getirdikten sonra; inkâr edip reddettikleri şeye, ölümleri anında ve kıyametin kopması sırasında pek yakında kavuşacaklarını onlara bildirdi ve bunun yaklaşmış olduğuna, geçmiş zaman lafzıyla ifade ederek dikkat çekti ki bu da { وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ } ve { وَنُفِخَ فِي الصُّورِ } kavlidir. Ölüm sarhoşluğu (sekretü'l-mevt);

15062. Metin

شدّته الذاهبة بالعقل. والباء في بالحق للتعدية، يعنى: وأحضرت سكرة الموت حقيقة الأمر الذي أنطق الله به كتبه وبعث به رسله. أو حقيقة الأمر وجلية الحال: من سعادة الميت وشقاوته. وقيل: الحق الذي خلق له الإنسان، من أن كل نفس ذائقة الموت. ويجوز أن تكون الباء مثلها في قوله تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ أى وجاءت ملتبسة بالحق، أى: بحقيقة الأمر. أو

[aklı] gideren şiddetidir. { بِالْحَقِّ } [ifadesindeki] bâ harf-i cerri ta'diye (geçişlilik) içindir; yani: Ölüm sarhoşluğu, Allah'ın kitaplarını kendisiyle dile getirdiği ve peygamberlerini kendisiyle gönderdiği hakikati ortaya çıkardı. Yahut ölen kişinin bahtiyarlığı ve bedbahtlığı konusundaki işin hakikatini ve durumun açıklığını [getirdi]. Şöyle de denilmiştir: [Hak'tan maksat,] insanın kendisi için yaratıldığı 'her nefsin ölümü tadacağı' gerçeğidir. Bâ harf-i cerrinin, Allah Teâlâ'nın { تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ } “yağ bitirir”1 kavlindeki gibi olması da caizdir; yani hak ile mültebis olarak, işin hakikatiyle geldi. Yahut2

15063. Metin

بالحكمة والغرض الصحيح، كقوله تعالى خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وقرأ أبو بكر وابن مسعود رضى الله عنهما: سكرة الحق بالموت، على إضافة السكرة إلى الحق والدلالة على أنها السكرة التي كتبت على الإنسان وأوجبت له، وأنها حكمة، والباء للتعدية، لأنها سبب زهوق الروح لشدتها، أو لأنّ الموت يعقبها، فكأنها جاءت به. ويجوز أن يكون المعنى: جاءت ومعها الموت. وقيل سكرة الحق سكرة الله، أضيفت إليه تفظيعا لشأنها وتهويلا. وقرئ: سكرات الموت ذلِكَ إشارة إلى الموت، والخطاب للإنسان في قوله وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ على طريق الالتفات. أو إلى الحق والخطاب للفاجر تَحِيدُ تنفر وتهرب. وعن بعضهم: أنه سأل زيد بن أسلم عن ذلك فقال: الخطاب لرسول الله ﷺ، فحكاه لصالح بن كيسان فقال: والله ما سنّ عالية ولا لسان فصيح ولا معرفة بكلام العرب، هو للكافر. ثم حكاهما للحسين بن عبد الله بن عبيد الله بن عباس فقال: أخالفهما جميعا: هو للبر والفاجر ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ على تقدير حذف المضاف، أى: وقت ذلك يوم الوعيد، والإشارة إلى مصدر نفخ سائِقٌ وَشَهِيدٌ ملكان: أحدهما يسوقه إلى المحشر، والآخر يشهد عليه بعمله. أو ملك واحد جامع بين الأمرين، كأنه قيل: معها ملك يسوقها ويشهد عليها، ومحل مَعَها سائِقٌ النصب على الحال من كل لتعرّفه بالإضافة إلى ما هو في حكم المعرفة. قرئ: لقد كنت. عنك غطاءك فبصرك، بالكسر على خطاب النفس، أى: يقال لها لقد كنت. جعلت الغفلة كأنها غطاء غطى به جسده كله أو غشاوة غطى بها عينيه فهو لا يبصر شيئا، فإذا كان يوم القيامة تيقظ وزالت الغفلة عنه وغطاؤها فيبصر ما لم يبصره من الحق. ورجع بصره الكليل عن الإبصار لغفلته:

Veyahut Allah Teâlâ'nın { خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ } kavlinde olduğu gibi hikmetle ve doğru bir gaye ile geldi. Ebû Bekir ve İbn Mes'ûd radıyallâhu anhümâ: { سكرة الحق بالموت } şeklinde okumuşlardır; bu, sarhoşluğun Hakk'a izafe edilmesi ve onun insan üzerine yazılmış, ona takdir edilmiş bir sarhoşluk olduğuna ve onun bir hikmet olduğuna delalet etmesi üzeredir. Bâ ise ta'diye içindir; çünkü o sarhoşluk şiddetinden ötürü ruhun çıkış sebebidir yahut ölüm onun ardından geldiği için adeta ölümü getirmiş gibidir. Anlamın: 'Geldi ve beraberinde ölüm vardı' şeklinde olması da caizdir. Denildi ki: 'Sekretü'l-Hakk', Allah'ın sarhoşluğu (şiddeti) demektir; şanının dehşetini ve korkunçluğunu belirtmek için O'na izafe edilmiştir. { سكرات الموت } şeklinde de okunmuştur. { ذلِكَ } ölüme işarettir, hitap ise iltifat sanatı yoluyla { وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ } kavlindeki insana yöneliktir. Yahut hakka işarettir ve hitap fâciredir. { تَحِيدُ } kaçıp uzaklaşıyorsun demektir. Bazılarından rivayet edildiğine göre o, bunu Zeyd b. Eslem'e sormuş, o da: 'Hitap Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'edir' demiştir. Bunu Sâlih b. Keysân'a aktardığında o şöyle demiştir: 'Vallahi onda ne yüksek bir yaş ne fasih bir lisan ne de Arapların kelamına dair bir marifet vardır; o hitap kâfiredir.' Sonra bu ikisini Hüseyin b. Abdillah b. Ubeydillâh b. Abbâs'a aktarınca o: 'İkisine de muhalefet ediyorum: O, hem iyiye hem de kötüye yöneliktir' demiştir. { ذلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ } tamlaması, muzafın hazfi takdiri üzeredir; yani: O vaktin zamanı, tehdit günüdür; işaret ise üfürme masdarına yöneliktir. { سائِقٌ وَشَهِيدٌ } iki melektir: Biri onu mahşere sürer, diğeri ise onun aleyhine ameliyle şahitlik eder. Yahut iki işi kendinde toplayan tek bir melektir; sanki şöyle denilmiştir: Beraberinde onu sevk eden ve ona şahitlik eden bir melek vardır. { مَعَها سائِقٌ } cümlesinin mahalli, marife hükmünde olan bir kelimeye izafe edilerek belirlilik kazandığı için { كُلُّ } lafzından hâl olmak üzere nasbdır. { لقد كنت... عنك غطاءك فبصرك } esre ile nefse hitap olarak (kün-ti, 'anki, gıtâeki, fe-basaruki şeklinde) de okunmuştur; yani nefse: 'Sen bundan gaflette idin' denilir. Gaflet adeta bütün bedenini örten bir örtü veya gözlerini örten ve bu yüzden hiçbir şey göremediği bir perde gibi kılınmıştır. Kıyamet günü olduğunda ise uyanır, gaflet ve perdesi ondan kalkar, böylece haktan daha önce görmediği şeyleri görür. Gafletinden dolayı görmekten aciz kalan zayıf basireti,

15064. Metin

حديدا لتيقظه.

uyanıklığı sebebiyle keskinleşerek geri dönmüştür.

15065. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٢٣]

[Kâf Suresi (50), 23. Ayet]

15066. Metin

وَقالَ قَرِينُهُ هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣)

{ وَقالَ قَرِينُهُ هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣) } “Yoldaşı [olan şeytan]: 'İşte yanımdaki [kayıt/amel] hazırdır' der. (23)”

15067. Metin

وَقالَ قَرِينُهُ هو الشيطان الذي قيض له في قوله نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطاناً فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ يشهد له قوله تعالى قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ. هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ هذا شيء لدىّ وفي ملكتي عتيد لجهنم. والمعنى: أن ملكا يسوقه وآخر يشهد عليه، وشيطانا مقرونا به، يقول: قد أعتدته لجهنم وهيأته لها بإغوائى وإضلالى. فإن قلت: كيف إعراب هذا الكلام؟ قلت:

{ وَقالَ قَرِينُهُ } ifadesindeki karîn, { نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطاناً فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ } “Ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun yoldaşı olur” kavlinde belirtilen kendisine musallat kılınmış şeytandır. Allah Teâlâ'nın { قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ } “Yoldaşı der ki: 'Rabbimiz, onu ben azdırmadım'” kavli de buna şahitlik eder. { هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ } bu, benim yanımda ve benim tasarrufumda cehennem için hazır olan bir şeydir. Anlamı şudur: Bir melek onu sevk etmekte, diğeri ona şahitlik etmekte, onunla birlikte bulunan şeytan ise şöyle demektedir: 'Ben onu azdırmamla ve saptırmamla cehennem için hazırladım ve ona uygun kıldım.' Eğer: 'Bu kelamın irabı nasıldır?' dersen, derim ki:

15068. Metin

إن جعلت ما موصوفة، فعتيد: صفة لها: وإن جعلتها موصولة، فهو بدل، أو خبر بعد خبر. أو خبر مبتدأ محذوف.

Eğer { ما } lafzını mevsufe (sıfatlanan) yaparsan, { عَتِيدٌ } onun sıfatı olur. Şayet onu mevsûle yaparsan, [atîd] bedel veya haber üstüne haber yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olur.

15069. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ٢٤ الى ٢٦]

[Kâf Suresi (50), 24-26. Ayetler]

15070. Metin

أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ (٢٦)

{ أَلْقِيا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَأَلْقِياهُ فِي الْعَذابِ الشَّدِيدِ (٢٦) } “[Allah şöyle buyurur:] 'Atın cehenneme her inatçı inkârcıyı! (24) Hayra alabildiğine engel olan, haddi aşan, şüpheciyi! (25) O ki Allah ile beraber başka bir ilah edindi; artık atın onu o şiddetli azaba!' (26)”

15071. Metin

أَلْقِيا خطاب من الله تعالى للملكين السابقين: السائق والشهيد: ويجوز أن يكون خطابا للواحد على وجهين: أحدهما قول المبرد: أن تثنية الفاعل نزلت منزلة تثنية الفعل لا تحادهما، كأنه قيل: ألق ألق: للتأكيد. والثاني: أنّ العرب أكثر ما يرافق الرجل منهم اثنان، فكثر على ألسنتهم أن يقولوا: خليلىّ وصاحبيّ، وقفا وأسعدا، حتى خاطبوا الواحد خطاب الاثنين عن الحجاج أنه كان يقول: يا حرسى، اضربا عنقه. وقرأ الحسن: ألقين، بالنون الخفيفة.

{ أَلْقِيا } hitabı, Allah Teâlâ'dan daha önce geçen iki meleğe; sevk ediciye ve şahidedir. İki vecih üzere tek kişiye bir hitap olması da caizdir: Birincisi el-Müberred'in görüşüdür: Fiilin tesniyesi ile failin tesniyesinin birbiriyle uyumlu olması sebebiyle failin tesniyesi fiilin tesniyesi yerine konmuştur; tekit için sanki 'at, at' denilmiş gibidir. İkincisi: Arapların yolculukta çoğunlukla iki yoldaş edinmeleridir; bundan ötürü dillerinde 'ey iki dostum, iki arkadaşım', 'durunuz ve yardım ediniz' ifadeleri çokça kullanılmış, hatta tek kişiye bile iki kişi gibi hitap etmişlerdir. Nitekim Haccâc'ın muhafızına şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Ey muhafızım, [ikiniz] vurun onun boynunu.' Hasan [el-Basrî] ise hafif nun ile { أَلْقِيَنْ } şeklinde okumuştur.

15072. Metin

ويجوز أن تكون الألف في أَلْقِيا بدلا من النون: إجراء للوصل مجرى الوقف عَنِيدٍ معاند مجانب للحق معاد لأهله مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ كثير المنع للمال عن حقوقه، جعل ذلك عادة له لا يبذل منه شيئا قط. أو مناع لجنس الخير أن يصل إلى أهله يحول بينه وبينهم. قيل: نزلت في الوليد بن المغيرة، كان يمنع بنى أخيه من الإسلام، وكان يقول: من دخل منكم فيه لم أنفعه بخير ما عشت مُعْتَدٍ ظالم متخط للحق مُرِيبٍ شاك في الله وفي دينه الَّذِي جَعَلَ مبتدأ مضمن معنى الشرط، ولذلك أجيب بالفاء. ويجوز أن يكون الَّذِي جَعَلَ منصوبا بدلا من كُلَّ كَفَّارٍ ويكون فَأَلْقِياهُ تكريرا للتوكيد.

{ أَلْقِيا } lafzındaki elifin, vaslın vakıf gibi kabul edilmesiyle nundan bedel olması da caizdir. { عَنِيدٍ } inatçı, haktan sapan, hakkın ehline düşmanlık eden demektir. { مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ } malı haklarından çokça alıkoyan, bunu bir adet haline getirip ondan hiçbir şey harcamayan demektir. Yahut hayrın cinsinin ehline ulaşmasına fazlaca engel olan, onunla ehli arasına giren demektir. Denildi ki: Bu ayet Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir; o, kardeşinin oğullarını İslam'dan menediyor ve: 'İçinizden kim ona girerse, yaşadığım müddetçe ona hiçbir hayrım dokunmaz' diyordu. { مُعْتَدٍ } haddi aşan zâlim, { مُرِيبٍ } Allah hakkında ve O'nun dininde şüphe eden demektir. { الَّذِي جَعَلَ } şart anlamı taşıyan mübtedadır, bu sebeple cevabı fâ ile gelmiştir. { الَّذِي جَعَلَ } lafzının { كُلَّ كَفَّارٍ } ifadesinden bedel olarak mansub olması ve { فَأَلْقِياهُ } kelimesinin tekit için bir tekrar olması da caizdir.

15073. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٢٧]

[Kâf Suresi (50), 27. Ayet]

15074. Metin

قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٢٧)

{ قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ وَلكِنْ كانَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٢٧) } “Yoldaşı dedi ki: 'Rabbimiz! Ben onu azdırmadım; fakat o kendisi derin bir sapıklık içindeydi.' (27)”

15075. Metin

فإن قلت: لم أخليت هذه الجملة عن الواو وأدخلت على الأولى؟ قلت: لأنها استؤنفت كما تستأنف الجمل الواقعة في حكاية التقاول كما رأيت في حكاية المقاولة بين موسى وفرعون. فإن قلت، فأين التقاول هاهنا؟ قلت: لما قال قرينه هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ وتبعه قوله قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ وتلاه لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ: علم أنّ ثم مقاولة من الكافر، لكنها طرحت لما يدل عليها، كأنه قال: رب هو أطغانى، فقال قرينه: ربنا ما أطغيته. وأمّا الجملة الأولى فواجب عطفها للدلالة على الجمع بين معناها ومعنى ما قبلها في الحصول، أعنى مجيء كل نفس مع الملكين: وقول قرينه ما قال له ما أَطْغَيْتُهُ ما جعلته طاغيا، وما أوقعته في الطغيان، ولكنه طغى واختار الضلالة على الهدى كقوله تعالى: وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي.

Eğer: 'Bu cümle niçin vâv'dan soyutlandı da öncekine vâv dahil edildi?' dersen, derim ki: Çünkü Mûsâ ile Firavun arasındaki karşılıklı konuşma hikayesinde gördüğün gibi, karşılıklı konuşmanın (tekāvül) aktarılmasında yer alan cümleler gibi istinaf edilmiştir. Eğer: 'Peki burada karşılıklı konuşma nerededir?' dersen, derim ki: Yoldaşı { هذا ما لَدَيَّ عَتِيدٌ } deyip ardından { قالَ قَرِينُهُ رَبَّنا ما أَطْغَيْتُهُ } ve peşinden { لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ } gelince; anlaşıldı ki kâfir tarafından bir karşılık verilmiş, fakat ona delalet eden karine sebebiyle bu hazfedilmiştir; sanki o: 'Rabbim, beni o azdırdı' demiş, bunun üzerine yoldaşı da: 'Rabbimiz, ben onu azdırmadım' demiştir. İlk cümleye gelince, onun mânası ile önceki cümlenin mânasının gerçekleşmede bir arada olduğunu göstermek için atfedilmesi vaciptir; yani her canın iki melekle birlikte gelişi ile yoldaşının ona söylediği sözün bir aradalığıdır. { ما أَطْغَيْتُهُ } onu azgın yapmadım ve azgınlığa düşürmedim; bilakis kendisi azdı ve hidayete karşı sapıklığı tercih etti demektir, nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَما كانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي } “Benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz.”

15076. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Kâf Suresi (50), 28-29. Ayetler]

15077. Metin

قالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) ما يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩)

{ قالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) ما يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩) } “[Allah] buyurur: 'Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdidimi bildirmiştim. (28) Benim katımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim.' (29)”

15078. Metin

قالَ لا تَخْتَصِمُوا استئناف مثل قوله قالَ قَرِينُهُ كأن قائلا قال: فماذا قال الله؟ فقيل:

{ قالَ لا تَخْتَصِمُوا } ifadesi, { قالَ قَرِينُهُ } gibi bir istinaftır; sanki birisi: 'Peki Allah ne buyurdu?' diye sormuş, bunun üzerine:

15079. Metin

قال لا تختصموا. والمعنى: لا تختصموا في دار الجزاء وموقف الحساب، فلا فائدة في اختصامكم ولا طائل تحته، وقد أوعدتكم بعذابي على الطغيان في كتبي وعلى ألسنة رسلي، فما تركت لكم

'Çekişmeyin buyurdu' denilmiştir. Anlamı şudur: Ceza yurdunda ve hesap yerinde çekişmeyin; çekişmenizin hiçbir faydası ve anlamı yoktur. Zira kitaplarımda ve elçilerimin diliyle azgınlığa karşılık azabımla sizi önceden tehdit etmiştim, dolayısıyla size Bana karşı öne sürecek hiçbir

15080. Metin

حجة علىّ، ثم قال: لا تطمعوا أن أبدل قولي ووعيدى فأعفيكم عما أوعدتكم به وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ فأعذب من ليس بمستوجب للعذاب. والباء في بِالْوَعِيدِ مزيدة مثلها في وَلا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ أو معدية، على أن «قدّم» مطاوع بمعنى «تقدّم» ويجوز أن يقع الفعل على جملة قوله ما يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ ويكون بِالْوَعِيدِ حالا، أى: قدّمت إليكم هذا ملتبسا بالوعيد مقترنا به. أو قدّمته إليكم موعدا لكم به. فإن قلت: إنّ قوله وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ واقع موقع الحال من لا تَخْتَصِمُوا والتقديم بالوعيد في الدنيا والخصومة في الآخرة واجتماعها في زمان واحد واجب. قلت: معناه ولا تختصموا وقد صح عندكم أنى قدمت إليكم بالوعيد، وصحة ذلك عندهم في الاخرة. فإن قلت: كيف قال بِظَلَّامٍ على لفظ المبالغة «١» ؟

hüccet bırakmadım. Sonra buyurdu ki: Sözümü ve tehdidimi değiştireceğimi, böylece sizi kendisiyle tehdit ettiğim şeyden muaf tutacağımı ummayın. { وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ } azabı hak etmeyen birine azap ederek [asla zulmetmem]. { بِالْوَعِيدِ } lafzındaki bâ, { وَلا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ } ayetinde olduğu gibi zâiddir veya 'kaddeme' fiili 'tekaddeme' anlamında mutavaat kabul edilerek ta'diye içindir. Fiilin { ما يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَما أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ } cümlesine taalluk etmesi ve { بِالْوَعِيدِ } ifadesinin hâl olması da caizdir; yani: Bunu size tehditle iç içe, onunla bitişik olarak sundum veya size onunla tehdit ederek takdim ettim demektir. Eğer: '{ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ } cümlesi { لا تَخْتَصِمُوا } ifadesinden hâl konumundadır; tehdidin önceden bildirilmesi dünyada, çekişme ise ahirettedir ve bu ikisinin aynı zamanda toplanması zorunludur, [bu nasıl olur?]' dersen; derim ki: Bunun anlamı; size daha önce tehdidi bildirdiğim hususu katınızda kesinleşmişken çekişmeyin demektir; bunun onların katında kesinleşmesi ise ahirettedir. Eğer: 'Nasıl mübalağa lafzıyla { بِظَلَّامٍ } «١» demiştir?' dersen,

15081. Metin

قلت: فيه وجهان، أحدهما: أن يكون من قولك: هو ظالم لعبده، وظلام لعبيده. والثاني:

derim ki: Bunda iki vecih vardır. Birincisi: 'O, kulu için zâlimdir (zâlimün li-abdihî); kulları için ise zallâmdır (zallâmun li-abîdihî)' sözünden kaynaklanmasıdır. İkincisi:

15082. Metin

أن يراد لو عذبت من لا يستحق العذاب لكنت ظلاما مفرط الظلم، فنفى ذلك.

Azabı hak etmeyene azap etseydim, aşırı derecede zulmedici (zallâm) olurdum manasının kastedilmiş olmasıdır; işte bu nefyedilmiştir.

15083. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٣٠]

[Kâf Suresi (50), 30. Ayet]

15084. Metin

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠)

{ يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠) } “O gün cehenneme: 'Doldun mu?' deriz; o da: 'Daha var mı?' der. (30)”

15085. Metin

قرئ: نقول، بالنون والياء. وعن سعيد بن جبير: يوم يقول الله لجهنم. وعن ابن مسعود والحسن: يقال. وانتصاب اليوم بظلام أو بمضمر، نحو: أذكر وأنذر. ويجوز أن ينتصب بنفخ، كأنه قيل. ونفخ في الصور يوم نقول لجهنم. وعلى هذا يشار بذلك إلى يوم نقول، ولا يقدّر حذف المضاف. وسؤال جهنم وجوابها من باب التخييل «٢» الذي يقصد به تصوير

‘Nekûlu’ (نقول) [kelimesi], nûn ve yâ ile (nekûlu ve yekûlu şeklinde) okunmuştur. Saîd b. Cübeyr’den: { يوم يقول الله لجهنم } “Allah'ın cehenneme diyeceği gün” şeklinde [okuduğu rivayet edilmiştir]. İbn Mes‘ûd ve el-Hasen’den ise: ‘Yukâlu’ (يقال) şeklinde [okudukları rivayet edilmiştir]. ‘el-Yevm’ (اليوم) [kelimesinin] mansub oluşu, ‘zallâm’ (ظلام) [kelimesi] ile1 veya ‘üzkür’ (أذكر / hatırla) ve ‘enzir’ (أنذر / uyar) gibi takdir edilen gizli bir fiille gerçekleşmiştir. [Ayrıca] ‘nufiha’ (نفخ) [fiili] ile de mansub olması caizdir; sanki şöyle denilmiş gibidir: { ونفخ في الصور يوم نقول لجهنم } “Cehenneme diyeceğimiz gün Sûr'a üflenmiştir”. Bu takdire göre ‘zâlike’ (ذلك) ile ‘nekûlu’ (نقول) gününe işaret edilmiş olur ve muzafın hazfi takdir edilmez. Cehenneme soru sorulması ve onun cevap vermesi, tahyîl (canlandırma ve tasvir) kabilindendir2 ki bununla tasvir...

15086. Metin

المعنى في القلب وتثبيته، وفيه معنيان، أحدهما: أنها تمتلئ مع اتساعها وتباعد أطرافها حتى لا يسعها شيء «١» ولا يزاد على امتلائها، لقوله تعالى لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ والثاني: أنها من السعة بحيث يدخلها من يدخلها وفيها موضع للمزيد. ويجوز أن يكون هَلْ مِنْ مَزِيدٍ استكثارا للداخلين فيها واستبداعا للزيادة «٢» عليهم لفرط كثرتهم. أو طلبا للزيادة غيظا على العصاة. والمزيد:

Bunda iki mana vardır: Birincisi: Genişliğine ve uçlarının uzaklığına rağmen hiçbir şeyi almayacak «١» ve doluluğuna bir şey eklenemeyecek derecede dolmasıdır; nitekim Allah Teâlâ: { لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ } “Cehennemi mutlaka dolduracağım” buyurmuştur. İkincisi: Girenlerin girmesine rağmen içinde daha fazlası için yer bulunacak bir genişlikte olmasıdır. { هَلْ مِنْ مَزِيدٍ } sözünün, içindekilerin aşırı çokluğundan dolayı girenleri çok bulma ve onlara fazlasının eklenmesini imkânsız görme «٢» anlamına gelmesi de caizdir. Yahut günahkârlara duyulan öfkeden ötürü daha fazlasını talep etmesidir. Mezîd (المزيد) kelimesi:

15087. Metin

إما مصدر كالمحيد والمميد، وإما اسم مفعول كالمبيع.

ya mahîd ve memîd gibi masdardır ya da mebî' gibi ism-i mef'ûldür.

15088. Metin

[سورة ق (٥٠) : الآيات ٣١ الى ٣٥]

[Kâf Suresi (50), 31-35. Ayetler]

15089. Metin

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هذا ما تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤) لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها وَلَدَيْنا مَزِيدٌ (٣٥)

{ وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هذا ما تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) مَنْ خَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ وَجاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوها بِسَلامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤) لَهُمْ ما يَشاؤُنَ فِيها وَلَدَيْنا مَزِيدٌ (٣٥) } “Cennet takva sahiplerine yaklaştırılmıştır, uzak değildir. (31) 'İşte size vadedilen budur; [Rabbine] yönelen ve [O'nun sınırlarını] koruyan herkes içindir. (32) Görmediği halde Rahmân'dan korkan ve O'na yönelmiş bir kalple gelen kimseler içindir. (33) Oraya selametle girin; işte bu, ebediyet günüdür!' [denir]. (34) Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da vardır. (35)”

15090. Metin

غَيْرَ بَعِيدٍ نصب على الظرف، أى: مكانا غير بعيد. أو على الحال، وتذكيره لأنه على زنة المصدر، كالزئير والصليل، والمصادر يستوي في الوصف بها المذكر والمؤنث. أو على حذف الموصوف، أى: شيئا غير بعيد، ومعناه التوكيد، كما تقول: هو قريب غير بعيد، وعزيز غير ذليل. وقرئ: توعدون بالتاء والياء، وهي جملة اعتراضية. ولِكُلِّ أَوَّابٍ بدل من قوله للمتقين، بتكرير الجارّ كقوله تعالى لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ، وهذا إشارة إلى الثواب. أو إلى مصدر أزلفت. والأوّاب: الرجاع إلى ذكر الله تعالى، والحفيظ:

{ غَيْرَ بَعِيدٍ } zarf olmak üzere mensubdur; yani 'uzak olmayan bir mekânda' demektir. Veyahut hâl olarak mensubdur; müzekker kılınması ise ze'îr (kükreme) ve salîl (şıngırtı) gibi masdar vezninde olmasındandır, nitekim masdarlarla vasıflamada müzekker ve müennes eşittir. Yahut mevsufun hazfi takdiri üzeredir; yani 'uzak olmayan bir şey' demektir ve mânası tekittir; nitekim 'o yakındır uzak değildir, azizdir zelil değildir' denmesi gibidir. { توعدون } fiili tî ve yâ ile (tû'adûne / yû'adûne şeklinde) okunmuştur ve bu bir ara cümledir (cümle-i mu'teriza). { لِكُلِّ أَوَّابٍ } ifadesi, Allah Teâlâ'nın { لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ } kavlinde olduğu gibi harf-i cerrin tekrarıyla { للمتقين } kavlinden bedeldir. { هذا } lafzı ise sevaba veya { أزلفت } masdarına işarettir. Evvâb: Allah Teâlâ'nın zikrine çokça dönen kimsedir; hafîz ise:

15091. Metin

الحافظ لحدوده تعالى. ومَنْ خَشِيَ بدل بعد بدل تابع لكل. ويجوز أن يكون بدلا عن موصوف أوّاب وحفيظ، ولا يجوز أن يكون في حكم أوّاب وحفيظ، لأنّ من لا يوصف به

[Hafîz], Allah Teâlâ'nın sınırlarını koruyandır. { مَنْ خَشِيَ } [ifadesi], { لِكُلِّ } lafzına tâbi olan bedel üstüne bedeldir (ikinci bir bedeldir). 'Evvâb' ve 'hafîz' kelimelerinin mevsûfundan bedel olması da câizdir; fakat 'evvâb' ve 'hafîz' hükmünde [sıfat] olması câiz değildir, zira { مَنْ } ile sıfat yapılmaz.

15092. Metin

ولا يوصف من بين الموصولات إلا بالذي وحده. ويجوز أن يكون مبتدأ خبره: يقال لهم ادخلوها بسلام، لأنّ مَنْ في معنى الجمع. ويجوز أن يكون منادى كقولهم: من لا يزال محسنا أحسن إلىّ، وحذف حرف النداء للتقريب بِالْغَيْبِ حال من المفعول، أى: خشيه وهو غائب لم يعرفه، وكونه معاقبا إلا بطريق الاستدلال. أو صفة لمصدر خشي، أى خشيه خشية ملتبسة بالغيب، حيث خشي عقابه وهو غائب، أو خشيه بسبب الغيب الذي أوعده به من عذابه. وقيل: في الخلوة حيث لا يراه أحد. فإن قلت: كيف قرن بالخشية اسمه الدال على سعة الرحمة؟ «١» قلت: للثناء البليغ على الخاشى وهو خشيته، مع علمه أنه الواسع الرحمة، كما أثنى عليه بأنه خاش، مع أنّ المخشى منه غائب، ونحوه وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ ما آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ فوصفهم بالوجل مع كثرة الطاعات. وصف القلب بالإنابة وهي الرجوع إلى الله تعالى، لأنّ الاعتبار بما ثبت منها في القلب. يقال لهم ادْخُلُوها بِسَلامٍ أى سالمين من العذاب وزوال النعم.

ve mevsûller arasından yalnızca { الذي } lafzı ile sıfat yapılır. { مَنْ } lafzının, haberi 'onlara esenlikle girin denilir' olan bir mübteda olması da caizdir, çünkü { مَنْ } çoğul anlamındadır. Nitekim: 'Bana sürekli iyilik eden kimse, bana iyilik etmiştir' sözlerinde olduğu gibi münada olması ve nida harfinin yakınlık ifade etmesi için hazfedilmiş olması da caizdir. { بِالْغَيْبِ } mef'ulden hâldir; yani: O'nu görmediği, bilmediği ve O'nun cezalandırıcı olduğunu ancak istidlal yoluyla bildiği halde O'ndan korkmuştur. Yahut { خشي } fiilinin masdarına sıfattır; yani gayba müteallik bir korku ile O'ndan korkmuştur; zira O'nun azabını görmediği halde korkmuş yahut O'nun kendisini tehdit ettiği gaybî azabından ötürü O'ndan korkmuştur. Denildi ki: Kimsenin kendisini görmediği tenhada korkmuştur. Eğer: 'Korku ile birlikte O'nun rahmetinin genişliğine delalet eden ismi nasıl zikredilmiştir?' «١» dersen, derim ki: Korkanın korkusunu, O'nun rahmetinin geniş olduğunu bildiği halde sürdürmesini beliğ bir şekilde övmek içindir; nitekim korkulan zât gayb olduğu halde onun korkan biri olduğunu övmüştür. Bunun benzeri { وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ ما آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ } kavlidir; burada da çokça itaat etmelerine rağmen onları korku içinde olmakla nitelemiştir. Kalp inabe ile yani Allah Teâlâ'ya yönelmekle nitelenmiştir, zira itibar kalpte sabit olanadır. Onlara: { ادْخُلُوها بِسَلامٍ } denilir; yani azaptan ve nimetlerin yok olmasından selamet bulmuş olarak girin.

15093. Metin

أو مسلما عليكم يسلم عليكم الله وملائكته ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ أى يوم تقدير الخلود، كقوله تعالى فَادْخُلُوها خالِدِينَ أى مقدرين الخلود وَلَدَيْنا مَزِيدٌ هو ما لم يخطر ببالهم ولم تبلغه أمانيهم، حتى يشاؤه. وقيل: إن السحاب تمرّ بأهل الجنة فتمطرهم الحور، فتقول: نحن المزيد الذي قال الله ﷿: وَلَدَيْنا مَزِيدٌ.

Veyahut size selam verilmiş olarak girin; Allah ve melekleri size selam eder. { ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ } yani ebediliğin takdir edildiği gündür; nitekim Allah Teâlâ'nın: { فَادْخُلُوها خالِدِينَ } kavli de 'ebediliği takdir edilmiş kimseler olarak girin' demektir. { وَلَدَيْنا مَزِيدٌ } onların akıllarına gelmeyen ve dilemeye güç yetiremeyecekleri derecede emellerinin ulaşamadığı şeydir. Denildi ki: Bulut cennet ehlinin üzerinden geçer ve üzerlerine huriler yağdırır, o huriler de: 'Biz, Allah Azze ve Celle'nin { وَلَدَيْنا مَزِيدٌ } “Katımızda daha fazlası da vardır” buyurduğu o fazlalığız' derler.

15094. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٣٦]

[Kâf Suresi (50), 36. Ayet]

15095. Metin

وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦)

{ وَكَمْ أَهْلَكْنا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦) } “Onlardan önce, kendilerinden çok daha güçlü ve zorlu nice nesilleri helak ettik; beldeleri delik deşik edip dolaşmışlardı, [fakat] bir kaçış yeri var mıydı? (36)”

15096. Metin

فَنَقَّبُوا وقرئ بالتخفيف: فخرقوا في البلاد ودوّخوا «٢» . والتنقيب: التنقير عن الأمر والبحث والطلب. قال الحرث بن حلزة:

{ فَنَقَّبُوا } şeddesiz olarak (fenekabû şeklinde) de okunmuştur: Beldeleri yarıp geçtiler ve boyun eğdirdiler «٢» . Tenkîb (التنقيب): Bir meseleyi inceden inceye araştırmak, soruşturmak ve aramaktır. el-Hâris b. Hillize şöyle demiştir:

15097. Metin

نقّبوا في البلاد من حذر الموت … وجالوا في الأرض كلّ مجال «٣»

Ölüm korkusundan beldeleri delik deşik edip aradılar… ve yeryüzünde her tarafa dağılıp dolaştılar «٣»

15098. Metin

ودخلت الفاء للتسبيب عن قوله هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً أى: شدّة بطشهم أبطرتهم وأقدرتهم على التنقيب وقوّتهم عليه. ويجوز أن يراد: فنقب أهل مكة في أسفارهم ومسايرهم في بلاد القرون،

{ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً } “Onlar, bunlardan güç ve kuvvetçe daha üstündüler” kavlinden dolayı fâ (الفاء) harfi sebep bildirmek üzere dâhil olmuştur. Yani: Güç ve kuvvetlerinin şiddeti onları şımartmış, [beldeleri] yarıp dolaşmaya muktedir kılmış ve bu hususta onlara güç vermiştir. [Bununla], Mekkelilerin o [helak edilmiş] nesillerin beldelerindeki yolculukları ve seyahatleri esnasında gezip dolaşmalarının kastedilmiş olması da caizdir.

15099. Metin

فهل رأوا لهم محيصا حتى يؤملوا مثله لأنفسهم، والدليل على صحته قراءة من قرأ فَنَقَّبُوا على الأمر، كقوله تعالى فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ وقرئ بكسر القاف مخففة من النقب وهو أن يتنقب خف البعير. قال:

acaba kendileri için de benzerini umabilecekleri bir sığınak gördüler mi? Bunun doğruluğunun delili, { فَنَقَّبُوا } lafzını Allah Teâlâ'nın { فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ } kavlinde olduğu gibi emir kipiyle okuyanların kıraatidir. Kâf harfinin kesresi ve şeddesiz haliyle (fenekibû şeklinde), devenin tabanının yarılması anlamına gelen 'nekab' (النقب) kökünden de okunmuştur. Şair şöyle demiştir:

15100. Metin

ما مسّها من نقب ولا دبر «١»

Ona ne bir taban yarılması ne de sırt yarası dokundu «١»

15101. Metin

والمعنى: فنقبت أخفاف إبلهم. أو: حفيت أقدامهم ونقبت، كما تنقب أخفاف الإبل لكثرة طوفهم في البلاد هَلْ مِنْ مَحِيصٍ من الله، أو من الموت.

Mânası şudur: Beldelerde çokça dolaşmaları sebebiyle develerinin tabanları yarıldı yahut ayakları çıplak kalıp aşındı, tıpkı deve tabanlarının yarılması gibi. { هَلْ مِنْ مَحِيصٍ } Allah'tan veya ölümden bir kaçış yeri var mı?

15102. Metin

[سورة ق (٥٠) : آية ٣٧]

[Kâf Suresi (50), 37. Ayet]

15103. Metin

إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧)

{ إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧) } “Şüphesiz bunda kalbi olan yahut hazır bulunup can kulağıyla dinleyen kimse için bir öğüt vardır. (37)”

15104. Metin

لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ أى قلب واع، لأنّ من لا يعي قلبه فكأنه لا قلب له. وإلقاء السمع:

{ لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ } yani kavrayan bir kalbi olan kimse için; zira kalbi kavramayan kimse sanki kalbi yok gibidir. Kulağını vermek (ilkāü's-sem'):

15105. Metin

الإصغاء وَهُوَ شَهِيدٌ أى حاضر بفطنته، لأنّ من لا يحضر ذهنه فكأنه غائب، وقد ملح الإمام عبد القاهر في قوله لبعض من يأخذ عنه:

Can kulağıyla dinlemektir. { وَهُوَ شَهِيدٌ } yani anlayışıyla hazır bulunan kimsedir; çünkü zihni hazır bulunmayan kimse sanki orada yok gibidir. İmam Abdülkāhir, kendisinden ders alan birine söylediği şu sözde latife yapmıştır:

15106. Metin

ما شئت من زهزهة والفتى … بمصقلاباذ لسقى الزروع «٢»

Dilediğince takdir ve övgü [görürsün]1; oysa delikanlı, ekinleri sulamak için Mıskalâbâz'dadır.2

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.