13237. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
13238. Metin
سورة النّحل
Nahl Suresi
13239. Metin
هذه السورة كانت تسمى سورة النعم بسبب ما عدد الله فيها من نعمه على عباده، وهي مكية غير قوله تعالى وَإِنْ عاقَبْتُمْ فَعاقِبُوا [النحل: ١٢٦] نزلت بالمدينة في شأن التمثيل بحمزة وقتلى أحد، وغير قوله تعالى وَاصْبِرْ وَما صَبْرُكَ إِلَّا بِاللَّهِ [النحل: ١٢٧] ، وغير قوله ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هاجَرُوا [النحل: ١١٠] ، وأما قوله: وَالَّذِينَ هاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ ما ظُلِمُوا [النحل: ٤١] فمكي في شأن هجرة الحبشة.
Bu sure, Allah'ın kulları üzerindeki nimetlerini sayması sebebiyle Niam Suresi olarak adlandırılırdı. Sure Mekkîdir; ancak Hamza'nın ve Uhud şehitlerinin cesetlerine işkence edilmesi hakkında Medine'de inen { وَإِنْ عاقَبْتُمْ فَعاقِبُوا } [en-Nahl: 126] “Eğer ceza verecekseniz...” ayeti, { وَاصْبِرْ وَما صَبْرُكَ إِلَّا بِاللَّهِ } [en-Nahl: 127] “Sabret; senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır...” ayeti ve { ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هاجَرُوا } [en-Nahl: 110] “Sonra şüphesiz Rabbin, hicret edenler için...” ayeti müstesnadır. { وَالَّذِينَ هاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ ما ظُلِمُوا } [en-Nahl: 41] “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenler...” ayeti ise Habeşistan hicreti hakkında olup Mekkîdir.
13240. Metin
قوله ﷿:
Yüce [Allah]'ın kelâmı:
13241. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ١ الى ٤]
[Nahl Suresi (16): 1-4. Ayetler]
13242. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
13243. Metin
أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١) يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاتَّقُونِ (٢) خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤)
{ أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحانَهُ وَتَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١) يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاتَّقُونِ (٢) خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤) } “Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin! O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir. (1) O, kullarından dilediğine kendi emrinden olan ruh ile melekleri indirir: «Benden başka ilah olmadığı hususunda [insanları] uyarın ve benden sakının!» (2) Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. (3) İnsanı bir damla sudan (nutfe) yarattı; bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasımdır. (4)”
13244. Metin
روي أن رسول الله ﷺ لما قال جبريل في سرد الوحي: أَتى أَمْرُ اللَّهِ وثب رسول الله ﷺ قائما، فلما قال فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سكن. وقوله أَمْرُ اللَّهِ قال فيه جمهور المفسرين: إنه يريد القيامة وفيها وعيد للكفار، وقيل: المراد نصر محمد ﵇، وقيل: المراد تعذيب كفار مكة بقتل محمد ﷺ لهم وظهوره عليهم، ذكر نحو هذا النقاش عن ابن عباس، وقيل: المراد فرائض الله وأحكامه في عباده وشرعه لهم، هذا هو قول الضحاك، ويضعفه قوله فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ إنا لا نعرف استعجالا الا ثلاثة اثنان منها للكفار وهي في القيامة وفي العذاب، والثالث للمؤمنين في النصر وظهور الإسلام، وقوله أَتى على هذا القول إخبار عن إتيان ما يأتي، وصح ذلك من جهة التأكيد، وإذا كان الخبر حقا فيؤكد المستقبل بأن يخرج في صيغة الماضي، أي كأنه لوضوحه والثقة به قد وقع، ويحسن ذلك في خبر الله تعالى لصدق وقوعه، وقال قوم: أَتى بمعنى قرب، وهذا نحو ما قلت، وإنما يجوز الكلام بهذا عندي لمن يعلم قرينة التأكيد ويفهم المجاز، وأما إن كان المخاطب لا يفهم القرينة فلا يجوز وضع الماضي موضع المستقبل، لأن ذلك يفسد الخبر ويوجب الكذب، وإنما جاز في الشرط لوضوح القرينة «بأن» ، ومن قال: إن الأمر القيامة، قال: إن قوله فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ رد على المكذبين بالبعث القائلين متى هذا الوعد، ومن قال: إن الأمر تعذيب الكفار بنصر محمد ﷺ وقتله لهم، قال إن قوله فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ رد على القائلين عَجِّلْ لَنا قِطَّنا
Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Cibril vahyi sıralarken: { أَتى أَمْرُ اللَّهِ } “Allah'ın emri geldi” deyince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayağa fırladı; { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “artık onu acele istemeyin” deyince ise sakinleşti. Yüce [Allah]'ın { أَمْرُ اللَّهِ } ifadesi hakkında tefsircilerin çoğunluğu, bununla kıyametin kastedildiğini ve onda kâfirlere yönelik bir tehdit bulunduğunu söylemişlerdir. Bununla Muhammed aleyhisselâm'ın zaferinin kastedildiği de söylenmiştir. Mekke kâfirlerinin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından öldürülüp onlara galip gelmesi suretiyle cezalandırılmalarının kastedildiği de söylenmiştir; en-Nakkâş, İbn Abbâs'tan bu minvalde bir görüş nakletmiştir. Bununla Allah'ın kulları hakkındaki farzlarının, hükümlerinin ve onlar için koyduğu şeriatının kastedildiği de söylenmiştir ki bu ed-Dahhâk'ın görüşüdür. Fakat { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “artık onu acele istemeyin” buyruğu bu görüşü zayıflatmaktadır; zira biz ancak üç çeşit acele isteme (isti'câl) biliriz: Bunların ikisi kâfirlere aittir ki bunlar kıyamet ve azap hakkındadır; üçüncüsü ise müminlere aittir ki o da zafer ve İslâm'ın üstün gelmesi hakkındadır. Bu görüşe göre { أَتى } lafzı, gelecek olanın gelişini haber vermektedir. Bu da tekit cihetiyle sahih olmuştur. Bir haber kesin bir gerçek olduğunda, sanki açıklığından ve ona duyulan güvenden ötürü vuku bulmuş gibi mazi (geçmiş zaman) kipiyle getirilerek gelecek zaman tekit edilir. Vuku buluşunun kesinliği sebebiyle Allah Teâlâ'nın haberinde bu kullanım pek güzel düşer. Bir topluluk da { أَتى } fiilinin yaklaştı anlamına geldiğini söylemiştir ki bu da benim dediğime yakındır. Bana göre bu şekilde bir söz ancak tekit karinesini bilen ve mecazı anlayan kimse için caizdir. Muhatap karineyi anlamıyorsa, geçmiş zamanı gelecek zamanın yerine koymak caiz olmaz; zira bu, haberi bozar ve yalana yol açar. Şartta ise karinenin "in" edatıyla açık olması sebebiyle caiz olmuştur. [Bu] emrin kıyamet olduğunu söyleyen kimse, { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “artık onu acele istemeyin” buyruğunun, öldükten sonra dirilmeyi yalanlayıp «Bu vaad ne zaman?» diyenlere bir reddiye olduğunu söylemiştir. Emrin, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in zaferi ve onları öldürmesiyle kâfirlerin cezalandırılması olduğunu söyleyen kimse ise { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } buyruğunun, { عَجِّلْ لَنا قِطَّنا } “[Rabbimiz!] Bizim payımızı acele ver”
13245. Metin
[ص: ١٦] ونحوه من العذاب، أو على مستبطئي النصر من المؤمنين في قراءة من قرأ بالتاء، وقرأ الجمهور «فلا تستعجلوه» بالتاء على مخاطبة المؤمنين أو على مخاطبة الكافرين بمعنى قل لهم: «فلا تستعجلوه» ، وقرأ سعيد بن جبير بالياء على غيبة المشركين، وقرأ حمزة والكسائي بالتاء من فوق وجميع الباقين قرأ «يشركون» بالياء، ورجح الطبري القراءة بالتاء من فوق في الحرفين، قال أبو حاتم: قرأ «يشركون» بالياء، من تحت في هذه والتي بعدها الأعرج وأبو جعفر ونافع وأبو عمرو وابن نصاح والحسن وأبو رجاء، وقرأ عيسى الأولى بالتاء من فوق، والثانية بالياء من تحت، وقرأهما جميعا بالتاء من فوق أبو العالية وطلحة والأعمش وأبو عبد الرحمن ويحيى بن وثاب والجحدري، وقد روى الأصمعي عن نافع التاء في الأولى.
ve benzeri azap taleplerinde bulunanlara veya «te» ile okuyanların kıraatine göre müminlerden zaferin geciktiğini düşünenlere bir reddiye olduğunu söylemiştir. Çoğunluk (cumhur), müminlere hitap olarak yahut kâfirlere hitaben «Onlara de ki: Acele istemeyin» anlamında «te» ile «felâ testa'cilûhu» şeklinde okumuştur. Saîd b. Cübeyr ise müşriklerin gıyabına [işaretle] «ye» ile okumuştur. Hamza ve el-Kisâî üstten iki noktalı «te» ile; diğer bütün [kârîler] ise { يُشْرِكُونَ } kelimesini «ye» ile okumuşlardır. et-Taberî, her iki kelimede de üstten «te» ile olan kıraati tercih etmiştir. Ebû Hâtim şöyle demiştir: Bu ayette ve bundan sonrakinde { يُشْرِكُونَ } kelimesini alttan «ye» ile el-A'rec, Ebû Ca'fer, Nâfi', Ebû Amr, İbn Nassâh, el-Hasan ve Ebû Recâ okumuştur. Îsâ birincisini üstten «te» ile, ikincisini alttan «ye» ile okumuştur. Her ikisini de üstten «te» ile Ebû'l-Âliye, Talha, el-A'meş, Ebû Abdirrahmân, Yahyâ b. Vessâb ve el-Cahderî okumuştur. el-Asmaî de Nâfi'den birincisinde «te» kıraatini rivayet etmiştir.
13246. Metin
وقوله سُبْحانَهُ معناه تنزيها له، وحكى الطبري عن ابن جريج، قال: لما نزلت أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ قال رجال من الكفار، إن هذا يزعم أن أمر الله قد أتى فأمسكوا عما أنتم بسبيله حتى ننظر، فلما لم يروا شيئا عادوا فنزلت اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ [الأنبياء: ١] فقالوا مثل ذلك: فنزلت وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ ما يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ [هود: ٨] ، وقال أبو بكر بن حفص: لما نزلت أَتى أَمْرُ اللَّهِ رفعوا رؤوسهم، فنزلت فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ، وحكى الطبري عن أبي صادق أنه قرأ: «يا عبادي أتى أمر الله فلا تستعجلوه» . وسُبْحانَهُ نصب على المصدر أي تنزيها له، وقرأ نافع وعاصم وابن عامر وحمزة والكسائي «ينزّل» بالياء وشد الزاي، ورجحها الطبري لما فيها من التكثير، وقرأ ابن كثير وأبو عمرو بتخفيف الزاي مكسورة وسكون النون، وقرأ ابن أبي عبلة بالنون التي للعظمة وشد الزاي، وقرأ قتادة بالنون وتخفيف الزاي وسكون النون، وفي هذه والتي قبلها شذوذ كثير، وقرأ أبو عمرو عن عاصم «تنزّل الملائكة» بضم التاء وفتح النون والزاي وشدها ورفع «الملائكة» على ما لم يسم فاعله، وهي قراءة الأعمش، وقرأ الجحدري بالتاء مضمومة وسكون النون وفتح الزاي، وقرأ الحسن وأبو العالية وعاصم الجحدري والأعرج بفتح التاء مضمومة وسكون النون وفتح الزاي، وقرأ الحسن وأبو العالية وعاصم الجحدري والأعرج بفتح التاء ورفع «الملائكة» على أنها فاعلة، ورواها المفضل عن عاصم، والْمَلائِكَةَ هنا جبريل، واختلف المتأولون في «الروح» فقال مجاهد، «الروح» النبوة، وقال ابن عباس: الوحي، وقال قتادة: بالرحمة والوحي، وقال الربيع بن أنس:
Yüce [Allah]'ın { سُبْحانَهُ } buyruğunun anlamı, O'nu tenzih etmektir. et-Taberî, İbn Cüreyc'den şöyle dediğini nakletmiştir: { أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } ayeti inince kâfirlerden bazı adamlar: «Bu adam Allah'ın emrinin geldiğini iddia ediyor; görelim bakalım, üzerinde bulunduğunuz şeylerden geri durun» dediler. Bir şey görmeyince [eski hallerine] döndüler. Bunun üzerine { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ } [el-Enbiyâ: 1] “İnsanların hesabı yaklaştı; oysa onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler” ayeti indi. Yine benzeri şeyler söylediler; bunun üzerine { وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ ما يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ } [Hûd: 8] “Andolsun, eğer biz onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka «Onu engelleyen nedir?» derler. Dikkat edin! [Azap] onlara geldiği gün, kendilerinden çevrilecek değildir” ayeti indi. Ebû Bekr b. Hafs şöyle demiştir: { أَتى أَمْرُ اللَّهِ } inince başlarını kaldırdılar; bunun üzerine { فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } indi. et-Taberî, Ebû Sâdık'tan onun «Yâ ibâdî etâ emrullâhi felâ testa'cilûh» (Ey kullarım, Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin) şeklinde okuduğunu nakletmiştir. { سُبْحانَهُ } kelimesi meful-i mutlak (mastar) olarak nasb edilmiştir, yani O'nu tenzih etmek demektir. Nâfi', Âsım, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisâî, «ye» ile ve «zâ» harfini şeddeli olarak «yünezzilü» şeklinde okumuşlardır. et-Taberî, çokluk (kesret) ifade ettiği için bu kıraati tercih etmiştir. İbn Kesîr ve Ebû Amr, «zâ» harfini kesreli ve şeddesiz, «nûn» harfini ise sâkin olarak okumuşlardır. İbn Ebî Able, azamet bildiren «nûn» ile ve «zâ» harfini şeddeli okumuştur. Katâde ise «nûn» ile, «zâ» harfini şeddesiz ve «nûn» harfini sâkin okumuştur. Bu ayette ve bundan öncekinde pek çok şaz kıraat vardır. Ebû Amr, Âsım'dan «tünezzelü'l-melâiketü» şeklinde; «te» harfini zammeli, «nûn» ve «zâ» harflerini fethalı ve «zâ»yı şeddeli, { الْمَلائِكَةَ } kelimesini ise nâib-i fâil (faili zikredilmeyen) olarak merfû okumuştur; bu el-A'meş'in de kıraatidir. el-Cahderî, «te» harfini zammeli, «nûn»u sâkin ve «zâ»yı fethalı okumuştur. el-Hasan, Ebû'l-Âliye, Âsım el-Cahderî ve el-A'rec, «te» harfini fethalı ve { الْمَلائِكَةَ } kelimesini fail olduğu için merfû okumuşlardır; bunu el-Mufaddal da Âsım'dan rivayet etmiştir. Buradaki { الْمَلائِكَةَ } [melekler] Cibril'dir. Müteevviller «er-Rûh» hakkında ihtilaf etmişlerdir: Mücâhid, «er-Rûh» nübüvvettir demiştir. İbn Abbâs: Vahiydir demiştir. Katâde: Rahmet ve vahiydir demiştir. er-Rebî' b. Enes ise şöyle demiştir:
13247. Metin
كل كلام الله روح، ومنه قوله تعالى أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا [الشورى: ٥٢] وقال ابن جريج: الروح شخص له صورة كصورة بني آدم ما نزل جبريل قط إلا وهو معه، وهو كثير، وهم ملائكة، وهذا قول ضعيف لم يأت به سند، وقال الزجاج: «الروح» ما تحيى به القلوب من هداية الله تعالى.
Allah'ın bütün kelâmı ruhtur; Yüce [Allah]'ın: { أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا } [eş-Şûrâ: 52] “Sana emrimizden bir ruh vahyettik” ayeti de bundandır. İbn Cüreyc ise: Ruh, Âdemoğullarının sureti gibi sureti olan bir şahıstır; Cibril ne zaman indiyse mutlaka o da onunla birlikte bulunmuştur; o çoktur ve onlar meleklerdir, demiştir. Bu, senedi bulunmayan zayıf bir görüştür. ez-Zeccâc ise: «er-Rûh», Allah Teâlâ'nın hidayetinden kalplerin kendisiyle hayat bulduğu şeydir, demiştir.
13248. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا قول حسن، فكأن اللفظة على جهة التشبيه بالمقايسة إلى الأوامر التي هي في الأفعال والعبادات كالروح للجسد، ألا ترى قوله أَوَمَنْ كانَ مَيْتاً فَأَحْيَيْناهُ وَجَعَلْنا لَهُ نُوراً [الأنعام: ١٢٢] .
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bu güzel bir görüştür. Sanki bu lafız, fiillerde ve ibadetlerde bedene nispetle ruh gibi olan emirlere kıyas yoluyla benzetme tariki üzeredir. Görmez misin Yüce [Allah]'ın { أَوَمَنْ كانَ مَيْتاً فَأَحْيَيْناهُ وَجَعَلْنا لَهُ نُوراً } [el-En'âm: 122] “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve ona bir nur verdiğimiz kimse...” buyruğunu!
13249. Metin
قال القاضي أبو محمد: ومِنْ في هذه الآية على هذا التأويل الذي قدرنا للتبعيض، وعلى سائر الأقوال لبيان الجنس، ومِنْ في قوله مَنْ يَشاءُ هي للأنبياء، وأَنْ في موضع خفض بدل من «الروح» ، ويصح أن تكون في موضع نصب بإسقاط الخافض على تقدير بأن أنذروا، ويحتمل أن تكون مفسرة بمعنى أي، وقرأ الأعمش «لينذروا أنه» ، وحسنت النذارة هنا وإن لم يكن في اللفظ ما فيه خوف من
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bu ayetteki { مِنْ } [min] edatı, takdir ettiğimiz bu yoruma göre teb'îz (kısmîlik) içindir; diğer görüşlere göre ise beyân-ı cins (tür açıklama) içindir. { مَنْ يَشاءُ } buyruğundaki «men» [kimse] peygamberler içindir. { أَنْ } [en] edatı ise { الرُّوحِ } kelimesinden bedel olarak cer (hafz) mahallindedir. «Bi-en enzîrû» takdiriyle cer edatının düşürülmesiyle nasb mahallinde olması da sahihtir; «ey» anlamında tefsir edatı olması da muhtemeldir. el-A'meş «li-yünzirû ennehû» şeklinde okumuştur. Lafızda korkutucu bir unsur bulunmasa da inzar (uyarı) burada yerinde olmuştur; çünkü
13250. Metin
حيث كان المنذرون كافرين بالألوهية، ففي ضمن أمرهم مكان خوف، وفي ضمن الإخبار بالوحدانية نهي عما كانوا عليه ووعيد، ثم ذكر تعالى ما يقال للأنبياء بالوحي على المعنى، ولم يذكره على لفظه لأنه لو ذكره على اللفظ لقال «أن أنذروا أنه لا إله إلا الله» ، ولكنه إنما ذكر ذلك على معناه، وهذا سائغ في الأقوال إذا حكيت أن تحكى على لفظها، أو تحكى بالمعنى فقط، وقوله تعالى: خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ الآية، آية تنبيه على قدرة الله تعالى بالحق أي بالواجب اللائق، وذلك أنها تدل على صفات يحق لمن كانت له أن يخلق ويخترع ويعيد، وهي الحياة والعلم والقدرة والإرادة النافذة بخلاف شركائهم الذين لا يحق لهم شيء من صفات الربوبية، وقرأ الأعمش بزيادة فاء «فتعالى» . وقوله خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ يريد ب الْإِنْسانَ الجنس، وأخذ له الغايتين ليظهر له البعد بينهما بقدرة الله، ويروى أن الآية نزلت لقول أبي بن خلف من يحيي العظام وهي رميم؟ وقوله خَصِيمٌ يحتمل أن يريد به الكفرة الذين يختصمون في الله ويجادلون في توحيده وشرعه، ذكره ابن سلام عن الحسن البصري، ويحتمل أن يريد أعم من هذا على أن الآية تعديد نعمة الذهن والبيان على البشر، ويظهر أنها إذا تقدر في خصام الكافرين ينضاف إلى العبرة وعيد ما.
uyarılanlar ilahlığı inkâr eden kimselerdi. Dolayısıyla onlara yönelik emrin zımnında bir korkutma yeri, tevhidi haber vermenin zımnında da üzerinde bulundukları şeyden nehiy ve bir tehdit bulunmaktadır. Sonra Allah Teâlâ, peygamberlere vahiyle söylenen şeyi mana olarak zikretti; lafzıyla zikretmedi. Çünkü eğer lafzıyla zikretseydi «Allah'tan başka ilah olmadığı hususunda uyarın» derdi. Fakat bunu sadece manasıyla zikretti. Sözler nakledildiğinde onların lafzıyla nakledilmesi de sadece manasıyla nakledilmesi de caizdir. Allah Teâlâ'nın { خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ } “Gökleri ve yeri yarattı...” ayeti, Allah Teâlâ'nın kudretine hak ile yani layık ve vacip olan şekilde dikkat çeken bir ayettir. Zira bunlar; bu vasıflara sahip olan kimsenin yaratmaya, icat etmeye ve yeniden diriltmeye hakkı olduğunu gösteren sıfatlara delalet eder ki bunlar da rablik sıfatlarından hiçbirine layık olmayan ortaklarının aksine hayat, ilim, kudret ve geçerli iradedir. el-A'meş fâ ziyadesiyle «feteâlâ» şeklinde okumuştur. { خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ } “İnsanı bir damla sudan yarattı...” buyruğunda { الْإِنْسانَ } ile [insan] cinsini kastetmektedir. Allah'ın kudretiyle aralarındaki uzaklık ortaya çıksın diye ona iki uç noktayı almıştır. Rivayet edildiğine göre bu ayet, Übeyy b. Halef'in: «Çürümüşken kemikleri kim diriltecek?» sözü üzerine inmiştir. { خَصِيمٌ } “hasım” buyruğuyla, Allah hakkında çekişen, O'nun tevhidi ve şeriatı hususunda tartışan kâfirlerin kastedilmiş olması muhtemeldir; bunu İbn Sellâm, el-Hasan el-Basrî'den nakletmiştir. Ayetin insan üzerindeki anlama ve beyan nimetini sayması üzere bundan daha genel bir anlamın kastedilmiş olması da muhtemeldir. Kâfirlerin çekişmesi olarak takdir edildiğinde, ibret almaya bir nevi tehdidin de eklendiği görülür.
13251. Metin
قوله ﷿:
Yüce [Allah]'ın kelâmı:
13252. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ٥ الى ٩]
[Nahl Suresi (16): 5-9. Ayetler]
13253. Metin
وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ وَمِنْها تَأْكُلُونَ (٥) وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦) وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ إِلى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٧) وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ (٨) وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْها جائِرٌ وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ (٩)
{ وَالْأَنْعامَ خَلَقَها لَكُمْ فِيها دِفْءٌ وَمَنافِعُ وَمِنْها تَأْكُلُونَ (٥) وَلَكُمْ فِيها جَمالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦) وَتَحْمِلُ أَثْقالَكُمْ إِلى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٧) وَالْخَيْلَ وَالْبِغالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوها وَزِينَةً وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ (٨) وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْها جائِرٌ وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ (٩) } “Hayvanları da yarattı; onlarda sizin için bir ısınma (dif') ve birçok faydalar vardır ve onlardan yersiniz. (5) Akşam vakti getirirken ve sabahleyin otlatmaya salarken onlarda sizin için bir güzellik vardır. (6) Ağırlıklarınızı, ancak canlarınızın güçlük çekmesiyle varabileceğiniz bir beldeye taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (7) Binesiniz diye ve bir süs olarak atları, katırları ve merkepleri de [yarattı]. Daha sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır. (8) Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir; ondan sapan da vardır. Eğer dileseydi, hepinizi birden doğru yola iletirdi. (9)”
13254. Metin
الْأَنْعامَ الإبل والبقر والغنم وأكثر ما يقال نعم وأنعام للإبل، ويقال للمجموع، ولا يقال للغنم مفردة، ونصبها إما عطف على الْإِنْسانَ [النحل: ٤] وإما بفعل مقدر وهو أوجه، و «الدفء» السخانة وذهاب البرد بالأكسية ونحوها، وذكر النحاس عن الأموي أنه قال: الدفء في لغة بعضهم تناسل الإبل.
{ الْأَنْعامَ } lafzı; deve, sığır ve koyundur. «Ne'am» ve «en'âm» kelimeleri en çok develer için kullanılır; hepsinin bütünü için de söylenir; fakat tek başına koyun için söylenmez. Bunun nasb ile gelişi ya { الْإِنْسانَ } [en-Nahl: 4] kelimesine matuftur yahut takdir edilen bir fiilledir ki daha kuvvetli olan da budur. «ed-Dif'» (دِفْء) sıcaklık ve elbiseler ve benzeri şeylerle soğuğun giderilmesidir. en-Nehhâs, el-Emevî'den naklederek onun: Bazılarının lügatinde «dif'», develerin üremesidir dediğini zikretmiştir.
13255. Metin
قال القاضي أبو محمد: وقد قال ابن عباس: نسل كل شيء، وقد قال ابن سيده: «الدفء» نتاج الإبل وأوبارها والانتفاع بها، والمعنى الأول هو الصحيح، وقرأ الزهري وأبو جعفر «دفء» بضم الفاء وشدها وتنوينها، و «المنافع» ألبانها وما تصرف منها ودهونها وحرثها والنضح عليها وغير ذلك، ثم ذكر «الأكل» الذي هو من جميعها، وقوله جَمالٌ أي في المنظر. وتُرِيحُونَ معناه حين تردونها وقت الرواح إلى المنازل فتأتي بطانا ممتلئة الضروع، وتَسْرَحُونَ معناه تخرجونها غدوة إلى السرح، تقول سرحت السائمة إذا أرسلتها تسرح فسرحت هي، كرجع رجعته، وهذا «الجمال» هو لمالكها ولمحبيه وعلى حسدته وهذا المعنى كقوله تعالى الْمالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَياةِ الدُّنْيا [الكهف: ٤٦] وقرأ عكرمة والضحاك «حينما تريحون حينا تسرحون» ، وقرأت فرقة «وحينا ترتحون» .
Kâdı Ebû Muhammed der ki: İbn Abbâs: Her şeyin neslidir, demiştir. İbn Sîde de: «ed-Dif'», develerin yavruları, yünleri ve kendilerinden faydalanılmasıdır demiştir. Doğru olan ise birinci manadır. ez-Zührî ve Ebû Ca'fer «dif'» kelimesini «fâ» harfinin zammı, şeddesi ve tenviniyle «diffün» şeklinde okumuşlardır. { وَمَنافِعُ } “birçok faydalar” ise sütleri, onlardan elde edilen ürünler, yağları, tarımda sürülmeleri, su taşınması ve diğer şeylerdir. Sonra hepsinden elde edilen «yeme» [faydasını] zikretti. Yüce [Allah]'ın { جَمالٌ } buyruğu, görünüşteki güzelliktir. { تُرِيحُونَ } buyruğunun manası, akşam vakti onları evlere geri getirdiğiniz zamandır; böylece karınları ve memeleri dolu olarak gelirler. { تَسْرَحُونَ } buyruğunun manası ise onları sabahleyin otlağa çıkardığınız zamandır. Hayvanı otlaması için saldığında «serahtü's-sâimete» denir, o da kendiliğinden otlar; tıpkı «race'tühû feceza'a» gibi. Bu «güzellik» onun sahibine, onu sevenlere ve hasetçilerine karşıdır. Bu mana, Yüce [Allah]'ın: { الْمالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَياةِ الدُّنْيا } [el-Kehf: 46] “Mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür” ayeti gibidir. İkrime ve ed-Dahhâk «hînemâ türîhûne hînen tesrahûn» şeklinde; bir fırka da «ve hînen tertâhûn» şeklinde okumuştur.
13256. Metin
قال القاضي أبو محمد: وأظنها تصحيفا. و «الأثقال» الأمتعة، وقيل المراد هنا الأجسام كقوله وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها [الزلزلة: ٢] أي أجسام بني آدم.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bunun bir tahrif (sahhaf hatası) olduğunu zannediyorum. «el-Eskâl» (أَثْقال) eşyalardır. Burada Yüce [Allah]'ın: { وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها } [ez-Zelzele: 2] “Yer ağırlıklarını dışarı çıkardığı [zaman]” ayetinde olduğu gibi Âdemoğullarının bedenlerinin kastedildiği de söylenmiştir.
13257. Metin
قال القاضي أبو محمد: واللفظ يحتمل المعنيين، قال النقاش: ومنه سمي الإنس والجن الثقلين، وقوله إِلى بَلَدٍ أي بلد توجهتم بحسب اختلاف أغراض الناس، وقال عكرمة وابن عباس والربيع بن أنس: المراد مكة، وفي الآية على هذا حض على الحج. و «الشق» المشقة، ومنه قول الشاعر [النمر بن تولب] : [الطويل]
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Lafız her iki anlamı da taşımaktadır. en-Nakkâş: "İnsan ve cinlere bu sebeple Sekaleyn (iki ağır varlık) ismi verilmiştir" demiştir. [Yüce Allah'ın] { إِلى بَلَدٍ } “[başka] bir beldeye” buyruğu ise, insanların farklı amaçlarına göre yöneldiğiniz herhangi bir beldedir. İkrime, İbn Abbâs ve er-Rabî' b. Enes: "Kastedilen Mekke'dir" demişlerdir; buna göre ayette hacca teşvik vardır. «eş-Şıkk» (الشق) meşakkat (zahmet) demektir; şairin [en-Nemir b. Tevleb] şu sözü [Tavîl bahri] bundandır:
13258. Metin
وذي إبل يسعى ويحسبها له ... أخي نصب من شقها ودؤوب
Devesi olan adam çabalar ve onun kendisinin olduğunu sanır... / Onun meşakkatinden ve yorgunluğundan dolayı yorgunluk ve zahmet kardeşidir.
13259. Metin
أي من مشقتها، ويقال فيها شق وشق أي مشقة، وقرأ أبو جعفر القاري وعمرو بن ميمون وابن أرقم ومجاهد والأعرج «بشق الأنفس» بفتح الشين، ورويت عن نافع وأبي عمرو، وذهب الفراء إلى أن معنى بِشِقِّ الْأَنْفُسِ أي بذهاب نصفها، كأنه قد دأبت نصبا وتعبا.
Yani onun meşakkatindendir. Bu anlamda meşakkat için «şakk» ve «şıkk» denir. Ebû Ca'fer el-Kârî, Amr b. Meymûn, İbn Erkam, Mücâhid ve el-A'rec «bi-şakkı'l-enfüs» şeklinde «şîn» harfinin fethasıyla okumuşlardır; bu kıraat Nâfi' ve Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir. el-Ferrâ ise { بِشِقِّ الْأَنْفُسِ } ifadesinin anlamının canların yarısının gitmesiyle olduğunu, sanki zahmet ve yorgunluktan tükenmiş gibi olduğunu kabul etmiştir.
13260. Metin
قال القاضي أبو محمد: كما تقول لرجل لا تقدر على كذا إلا بذهاب جل نفسك وبقطعة من كبدك ونحو هذا من المجاز، وذهبوا في فتح الشين إلى أنه مصدر شق يشق، ثم أوجب رأفة الله ورحمته في هذه النعم التي أذهبت المشقات ورفعت الكلف، وقوله وَالْخَيْلَ عطف أي وخلق الخيل، وقرأ ابن أبي عبلة، «والخيل والبغال والحمير» بالرفع في كلها، وسميت الخيل خيلا لاختيالها في المشية، أفهمه أعرابي لأبي عمرو بن العلاء، وقوله وَزِينَةً نصب بإضمار فعل، قيل تقديره وجعلنا زينة، وقرأ ابن عياض «لتركبوها زينة» دون واو، والنصب حينئذ على الحال من الهاء في تركبوها وقوله وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ عبرة منصوبة على العموم، أي أن مخلوقات الله من الحيوان وغيره لا يحيط بعلمها بشر، بل ما يخفى عنه أكثر مما يعلمه، وقد روي أن الله تعالى خلق ألف نوع من الحيوان منها في البر أربعمائة، وبثها بأعيانها في البحر، وزاد فيه مائتين ليست في البر.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bir adama «Buna ancak canının çoğunun gitmesiyle veya ciğerinden bir parçayla güç yetirebilirsin» demen ve bu kabil mecazlar gibidir. «Şîn» harfinin fethalı okunuşunda bunun «şakka yeşukku» fiilinin mastarı olduğunu kabul etmişlerdir. Sonra [Allah], meşakkatleri gideren ve külfetleri kaldıran bu nimetler sebebiyle Allah'ın şefkatini ve merhametini gerekli kılmıştır. Yüce [Allah]'ın: { وَالْخَيْلَ } buyruğu bir atıftır, yani «atları da yarattı» demektir. İbn Ebî Able hepsini merfû olarak «ve'l-haylü ve'l-biğâlü ve'l-hamîru» şeklinde okumuştur. Atlar, yürüyüşlerindeki çalımdan (ihtiyâl) ötürü «hayl» olarak isimlendirilmiştir; bunu bir bedevi Ebû Amr b. el-Alâ'ya açıklamıştır. Yüce [Allah]'ın: { وَزِينَةً } buyruğu gizli bir fiille nasb edilmiştir; bunun «ve cealnâ zîneten» (ve süs kıldık) takdirinde olduğu söylenmiştir. İbn İyâd «vâv» olmaksızın «li-terkebûhâ zîneten» şeklinde okumuştur; bu durumda nasb hali «terkebûhâ»daki «hâ» zamirinden hal olur. Yüce [Allah]'ın: { وَيَخْلُقُ ما لا تَعْلَمُونَ } “Daha sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır” buyruğu, genel anlamda kurulmuş bir ibrettir; yani Allah'ın hayvanlardan ve diğer şeylerden olan yaratıklarını hiçbir insan ilmiyle kuşatamaz, bilakis ondan gizli kalan bildiğinden çok daha fazladır. Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ bin tür hayvan yaratmıştır; bunlardan dörtyüzü karadadır ve bunların aynısını denizde de yaymış, ayrıca denizde karada olmayan ikiyüz tür daha fazlasını yaratmıştır.
13261. Metin
وكل من خصص في تفسير هذه الآية شيئا، كقول من قال سوس الثياب وغير ذلك فإنما هو على جهة المثال، لا أن ما ذكره هو المقصود في نفسه. قال الطبري: ما لا تَعْلَمُونَ هو ما أعد الله في الجنة لأهلها، وفي النار لأهلها مما لم تره عين ولا سمعته أذن ولا خطر على قلب بشر، واحتج بهذه الآية مالك ﵀ ومن ذهب مذهبه في كراهة لحوم الخيل والبغال والحمير أو تحريمها بحسب الاختلاف في ذلك، وذكر الطبري عن ابن عباس، قال ابن جبير: سئل ابن عباس عن لحوم الخيل والبغال والحمير، فكرهها فاحتج بهذه الآية، وقال: جعل الله الأنعام للأكل، وهذه للركوب، وكان الحكم بن عتبة يقول: الخيل والبغال والحمير حرام في كتاب الله ويحتج بهذه الآية.
Bu ayetin tefsirinde elbise güvesi ve benzeri şeyleri söyleyenlerin sözü gibi herhangi bir şeyi tahsis eden herkes, bunu sadece bir misal sadedinde yapmıştır; yoksa zikrettiği şeyin bizzat kendisi kastedilmiş değildir. et-Taberî şöyle demiştir: { ما لا تَعْلَمُونَ } “bilmediğiniz şeyler”, Allah'ın cennette ehli için, cehennemde de ehli için hazırladığı, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen şeylerdir. Mâlik rahimehullâh ve onun mezhebini benimseyenler, bu konudaki ihtilafa göre at, katır ve merkep etlerinin mekruh veya haram oluşuna bu ayeti delil getirmişlerdir. et-Taberî İbn Abbâs'tan nakletmiştir; İbn Cübeyr demiştir ki: İbn Abbâs'a at, katır ve merkep etleri soruldu; o bunları mekruh görüp bu ayeti delil getirdi ve: «Allah hayvanları (en'âm) yemek için, bunları ise binmek için kıldı» dedi. Hakem b. Uteybe de: «Atlar, katırlar ve merkepler Allah'ın Kitabı'nda haramdır» der ve bu ayeti delil gösterirdi.
13262. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذه الحجة غير لازمة عند جماعة من العلماء، قالوا إنما ذكر الله ﷿ عظم منافع الأنعام، وذكر عظم منافع هذه وأهم ما فيها، وليس يقضي ذلك بأن ما ذكر لهذه لا تدخل هذه فيها، قال الطبري وفي إجماعهم على جواز ركوب ما ذكر للأكل، دليل على جواز أكل ما ذكر للركوب.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bu delil bir grup âlime göre bağlayıcı değildir. Onlar şöyle demişlerdir: Allah azze ve celle hayvanların (en'âm) faydalarının büyüklüğünü zikretmiş, bunların da en büyük ve en önemli faydalarını zikretmiştir; bu durum, birinciler için zikredilen şeylerin bunlara dahil olmayacağını gerektirmez. et-Taberî demiştir ki: Yemek için zikredilen hayvanlara binmenin caiz olduğu hususundaki icmaları, binmek için zikredilenlerin de yenmesinin caiz olduğuna delildir.
13263. Metin
قال القاضي أبو محمد: وفي هذا نظر، ولحوم الخيل عند كثير من العلماء حلال، وفي جواز أكلها
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bunda eleştirilecek bir yön (nazar) vardır. At eti birçok âlime göre helaldir; yenmesinin caiz olduğuna dair
13264. Metin
حديث أسماء بنت أبي بكر، وحديث جابر بن عبد الله: كنا نأكل الخيل في عهد النبي ﷺ.
Esmâ bnt. Ebî Bekr'in hadisi ve Câbir b. Abdillâh'ın: «Biz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde at eti yerdik» hadisi vardır.
13265. Metin
قال القاضي أبو محمد: والبغال والحمير مكروهة عند الجمهور، وهو تحقيق مذهب مالك، ومن حجة من ألحق الخيل بالبغال والحمير في الكراهية القياس، إذ قد تشابهت وفارقت الأنعام في أنها لا تجتر، وأنها ذوات حوافر، وأنها لا أكراش لها، وأنها متداخلة في النسل، إذ البغال بين الحمير والخيل فهذا من جهة النظر، وأما من جهة الشرع بأن قرنت في هذه الآية وأسقطت فيها الزكاة، وقوله وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ الآية، هذا أيضا من أجل نعم الله تعالى، أي على الله تقويم طريق الهدى وتبيينه، وذلك نصب الأدلة وبعث الرسل وإلى هذا ذهب المتأولون، ويحتمل أن يكون المعنى أن مرسلك السبيل القاصد فعلى الله ورحمته وتنعيمه طريقه وإلى ذلك مصيره، فيكون هذا مثل قوله تعالى هذا صِراطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ [الحجر: ٤١] وضد قول النبي ﷺ «والشر ليس إليك» أي لا يفضي إلى رحمتك، وطريق قاصد معناه بين مستقيم، ومنه قول الآخر:
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Katır ve eşek [eti yemek] cumhura göre mekruhtur; Mâlik'in mezhebinin tahkiki de budur. Mekruh olma hususunda atı katır ve eşeklere katanların delili kıyastır; zira [at da] geviş getirmeme, tek tırnaklı olma, işkembelerinin bulunmaması ve nesilde birbirine karışmaları (çünkü katır eşek ile atın arasındadır) bakımından [onlara] benzemiş ve davarlardan ayrılmıştır. Bu akıl/kıyas cihetindendir. Şeriat cihetinden ise bu ayette birlikte zikredilmiş olmaları ve kendilerinden zekâtın düşürülmüş olmasıdır. [Yüce Allah'ın] { وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ } “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir” ayetine gelince; bu da Allah Teâlâ'nın en yüce nimetlerindendir. Yani hidayet yolunu doğrultmak ve onu açıklamak Allah'a aittir; bu da deliller koymak ve peygamberler göndermekle olur. Müteevviller (tefsir ehli) bu görüşe varmışlardır. Anlamın şöyle olması da muhtemeldir: Seni dosdoğru yola sevk eden olursa, onun yolu ve varacağı yer Allah'a, O'nun rahmetine ve nimetine doğrudur. Bu takdirde bu [ayet], Yüce [Allah]'ın: { هذا صِراطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ } [el-Hicr: 41] “İşte bana varan dosdoğru yol budur” buyruğu gibi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Şer Sana [ulaşacak bir yol] değildir» yani Senin rahmetine ulaştırmaz hadisinin mukabili olur. "Tarikun kâsıd" (طريق قاصد), açık ve dosdoğru demektir. Diğer [şairin] şu sözü bundandır:
13266. Metin
فصد عن نهج الطريق القاصد
Dosdoğru yolun ana caddesinden saptı.
13267. Metin
والألف واللام في السَّبِيلِ للعهد، وهي سبيل الشرع، وليست للجنس، ولو كانت للجنس لم يكن فيها جائر، وقوله وَمِنْها جائِرٌ يريد طريق اليهود والنصارى وغيرهم كعبدة الأصنام، والضمير في مِنْها يعود على السَّبِيلِ التي تضمنها معنى الآية، كأنه قال: ومن السبيل جائر، فأعاد عليها وإن كان لم يجر له ذكر لتضمن لفظة السَّبِيلِ بالمعنى لها، ويحتمل أن يعود الضمير في مِنْها على سبيل الشرع المذكورة وتكون «من» للتبعيض ويكون المراد فرق الضلالة من أمة محمد ﷺ، كأنه قال ومن بنيات الطرف في هذه السبيل ومن شعبها جائر، وقوله وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ معناه لخلق الهداية في قلوب جميعكم ولم يضل أحد، وقال الزجاج معناه لو شاء لعرض عليكم آية تضطركم إلى الإيمان والاهتداء.
{ السَّبِيلِ } kelimesindeki elif-lâm ahd içindir ve o şeriat yoludur; cins için değildir; zira cins için olsaydı içinde eğri yol bulunmazdı. Yüce [Allah]'ın: { وَمِنْها جائِرٌ } “ondan sapan da vardır” buyruğu, Yahudilerin, Hristiyanların ve putperestler gibi diğerlerinin yolunu kastetmektedir. { مِنْها } kelimesindeki zamir, ayetin manasının içerdiği yola (sebîl) dönmektedir; sanki: «Yollardan sapanı da vardır» demiş gibidir. Önceden lafzı geçmemiş olsa bile { السَّبِيلِ } lafzının mana bakımından onu içermesi sebebiyle zamir ona döndürülmüştür. { مِنْها } kelimesindeki zamirin zikredilen şeriat yoluna dönmesi ve «min» edatının teb'îz (kısmîlik) için olması da muhtemeldir; bu takdirde kastedilenler Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinden dalalet fırkaları olur; sanki: «Bu yolun tâli kollarından ve şubelerinden sapanlar da vardır» demiş gibi olur. Yüce [Allah]'ın: { وَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ } “Eğer dileseydi, hepinizi birden doğru yola iletirdi” buyruğunun anlamı; hepinizin kalbinde hidayeti yaratırdı ve hiç kimse sapmazdı, demektir. ez-Zeccâc ise bunun manasının: Dileseydi size inanmaya ve hidayete ermeye mecbur bırakacak bir ayet gösterirdi, şeklinde olduğunu söylemiştir.
13268. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا قول سوء لأهل البدع الذين يرون أن الله لا يخلق أفعال العباد لم يحصله الزجاج، ووقع فيه ﵀ عن غير قصد، وفي مصحف عبد الله بن مسعود «ومنكم جائر» ، وقرأ علي بن أبي طالب «فعنكم جائر» ، والسَّبِيلِ تذكر وتؤنث.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bu, Allah'ın kulların fiillerini yaratmadığını savunan bidat ehlinin çirkin bir sözüdür; ez-Zeccâc bunu tahkik edememiş ve rahimehullâh istemeden bu hataya düşmüştür. Abdullah b. Mes'ûd'un mushafında «ve minküm câirun» (içinizden sapan da vardır) şeklindedir. Ali b. Ebî Tâlib ise «fe-anküm câirun» şeklinde okumuştur. { السَّبِيلِ } kelimesi hem müzekker hem de müennes olarak kullanılır.
13269. Metin
قوله ﷿:
Yüce [Allah]'ın kelâmı:
13270. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٠ الى ١٢]
[Nahl Suresi (16): 10-12. Ayetler]
13271. Metin
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ ماءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١) وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢)
{ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ ماءً لَكُمْ مِنْهُ شَرابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١) وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّراتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢) } “Gökten suyu indiren O'dur. Ondan sizin için içecek vardır; hayvanları otlattığınız ağaçlar/bitkiler de ondandır. (10) [Allah] onunla sizin için ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyveden bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için bir ayet vardır. (11) Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır. (12)”
13272. Metin
هذا تعديد نعمة الله في المطر، وقوله وَمِنْهُ شَجَرٌ أي يكون منه بالتدريج، إذ يسقي الأرض فينبت
Bu, Allah'ın yağmurdaki nimetlerini saymasıdır. Yüce [Allah]'ın: { وَمِنْهُ شَجَرٌ } “bitkiler de ondandır” buyruğu, yani aşama aşama ondan olur demektir; zira yeri sular ve
13273. Metin
عن ذلك السقي الشجر، وهذا من التجوز، كقول الشاعر: [الرجز] أسنمة الآبال في ربابه وكما سمى الآخر العشب سماء، في قوله: [الوافر]
bu sulamadan ağaç/bitki biter. Bu mecazi bir kullanımdır; tıpkı şairin şu sözü gibi: [Recez] Bulutunda develerin hörgüçleri... ve diğer şairin şu sözünde otu semâ (yağmur) diye isimlendirdiği gibi: [Vâfir]
13274. Metin
إذا نزل السماء بأرض قوم ... رعيناه وإن كانوا غضابا
Bir kavmin arazisine gök (yağmur/ot) indiğinde... / Onlar öfkeli de olsalar biz onu otlatırız.
13275. Metin
قال أبو إسحاق: يقال لكل ما نبت على الأرض شجر، وقال عكرمة لا تأكلوا ثمن الشجر فإنه سحت يعني الكلأ. وتُسِيمُونَ معناه ترعون أنعامكم وسومها من الرعي وتسرحونها، ويقال للأنعام السائمة، قال رسول الله ﷺ: وفي سائمة الغنم الزكاة، يقال أسام الرجل ماشيته إسامة إذا أرسلها ترعى، وسومها أيضا وسامت هي، ومن ذلك قول الأعشى:
Ebû İshâk şöyle demiştir: Yeryüzünde biten her şeye «şecer» (ağaç/bitki) denir. İkrime de: «Şecerin (otun) parasını yemeyin; çünkü o haramdır» demiştir, yani otu kastetmiştir. { تُسِيمُونَ } kelimesinin anlamı, hayvanlarınızı otlatmanızdır. «Sevm», otlatmaktan ve hayvanları salmaktan gelir. Bu hayvanlara «sâime» denir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Otlayan koyunda (sâimeti'l-ğanem) zekât vardır» buyurmuştur. Adam hayvanını otlamaya saldığında «esâme'r-racülü mâşiyetehû isâmeten» denir; «sevvemehâ» ve kendisi otladığında «sâmet» de denir. el-A'şâ'nın şu sözü de bundandır:
13276. Metin
ومشى القوم بالأنعام إلى الرّو ... حى وأعيى المسيم أين المساق
Topluluk hayvanlarla birlikte akşam otlağına doğru yürüdü... / Otlatana ise hayvanları nereye süreceği zor geldi.
13277. Metin
ومنه قول الآخر: [الكامل]
Diğer şairin şu sözü de bundandır: [Kâmil]
13278. Metin
مثل ابن بزعة أو كآخر مثله ... أولى لك ابن مسيمة الأجمال
İbn Bez'a gibi yahut onun benzeri bir diğeri gibi... / Yazıklar olsun sana ey develeri otlatan kadının oğlu!
13279. Metin
أي راعية للأجمال وفسر المتأولون بترعون، وقرأ الجمهور «ينبت» بالياء على معنى ينبت الله، يقال نبت الشجر وأنبته الله، وروي أنبت الشجر بمعنى نبت، وكان الأصمعي يأبى ذلك ويتمم قصيدة زهير التي فيها: حتى إذا أنبت البقل، وقرأ أبو بكر عن عاصم، «ننبت» بنون العظمة، وخص ﷿ ذكر هذه الأربعة لأنها أشرف ما ينبت وأجمعها للمنافع، ثم عم بقوله مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ، ثم أحال القول على الفكرة في تصاريف النبات والأشجار وهي موضع عبر في ألوانها واطراد خلقها وتناسب ألطافها، فسبحان الخلاق العليم. وقوله تعالى: وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ الآية، قرأ الجمهور بإعمال سَخَّرَ في جميع ما ذكر ونصب «مسخرات» على الحال المؤكدة، كما قال تعالى: هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً [فاطر: ٣١] وكما قال الشاعر: [البسيط] أنا ابن دارة معروفا بها نسبي ونحو هذا وقرأ ابن عامر «والشمس والقمر والنجوم مسخرات» برفع هذا كله، وقرأ حفص عن عاصم «والنجوم مسخرات بأمره» بالرفع ونصب ما قبل ذلك، والمعنى في هذه الآية أن هذه المخلوقات مسخرات على رتبة قد استمر بها انتفاع البشر من السكون بالليل والسعي في المعايش وغير ذلك بالنهار، وأما منافع الشمس والقمر فأكثر من أن تحصى، وأما النجوم فهدايات، وبهذا الوجه عدت من جملة النعم على بني آدم، ومن النعمة بها ضياؤها أحيانا، قال الزجاج: وعلم عدد السنين والحساب بها.
Yani develeri otlatan kadının oğlu demektir; müteevviller bunu «otlatıyorsunuz» diye tefsir etmişlerdir. Çoğunluk (cumhur), «Allah bitirir» manasında «ye» ile «yünbitü» şeklinde okumuştur; ağaç bittiğinde «nebete'ş-şeceru» ve onu Allah bitirdiğinde «enbetehullâhu» denir. «Nebete» anlamında «enbete'ş-şeceru» da rivayet edilmiştir. el-Asmaî bunu kabul etmez ve Züheyr'in içinde «Hattâ izâ enbete'l-baklü» geçen kasidesini tamamlardı. Ebû Bekr, Âsım'dan azamet bildiren «nûn» ile «nünbitü» şeklinde okumuştur. Yüce [Allah] bu dördünü zikretmeyi tahsis etmiştir; çünkü bunlar bitenlerin en şereflisi ve faydaları en çok toplayanıdır; sonra { مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ } “her türlü meyveden” buyruğuyla genel kılmıştır. Sonra sözü, bitkilerin ve ağaçların farklı durumları üzerinde düşünmeye havale etmiştir ki bunlar renklerinde, yaratılışlarının düzeninde ve inceliklerinin uyumunda ibret yerleridir; Yaratan ve hakkıyla bilen Allah münezzehtir. Allah Teâlâ'nın: { وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ } ayeti hakkında çoğunluk (cumhur), { سَخَّرَ } fiilini zikredilenlerin hepsinde amil kılarak ve { مُسَخَّراتٌ } lafzını tekit edici hal olarak nasb ile okumuştur; nitekim Allah Teâlâ: { هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً } [Fâtır: 31] “O, doğrulayıcı olarak haktır” buyurmuş ve şair de şöyle demiştir: [Basît] Ben Dâre'nin oğluyum, soyum onunla bilinmiş olarak... ve bu kabildendir. İbn Âmir ise «ve'ş-şemsü ve'l-kameru ve'n-nücûmü müsahharâtün» şeklinde hepsinin ref'iyle okumuştur. Hafs ise Âsım'dan «ve'n-nücûmü müsahharâtün bi-emrihî» kısmını ref' ile, ondan öncekileri ise nasb ile okumuştur. Bu ayetteki mana şudur: Bu yaratıklar, insanların geceleri dinlenmesi, gündüzleri de maişet peşinde koşması ve diğer şekillerde faydalanmalarının süreklilik arz ettiği bir intizam üzere boyun eğdirilmişlerdir. Güneş ve ayın faydaları ise sayılamayacak kadar çoktur. Yıldızlar ise yol göstericidir; bu yönüyle Âdemoğulları üzerindeki nimetler cümlesinden sayılmıştır; onlardaki nimetlerden biri de zaman zaman ışık vermeleridir. ez-Zeccâc: «Yılların sayısı ve hesap da onlarla bilinir» demiştir.
13280. Metin
قال القاضي أبو محمد: وفي هذا نظر، وقرأ ابن مسعود والأعمش وطلحة بن مصرف «والرياح مسخرات» في موضع «النجوم» ، ثم قال إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لعظم الأمر لأن كل واحد مما ذكر آية في نفسه لا يشترك مع الآخر، وقال في الآية قبل الآية لأن شيئا واحدا يعم تلك الأربعة وهو النبات، وكذلك
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bunda eleştirilecek bir yön (nazar) vardır. İbn Mes'ûd, el-A'meş ve Talha b. Musarrif, { النُّجُومُ } yerine «ve'r-riyâhu müsahharâtün» (rüzgârlar da boyun eğdirilmiştir) şeklinde okumuşlardır. Sonra işin büyüklüğünden ötürü { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ } “Şüphesiz bunda ayetler vardır” buyurdu; çünkü zikredilenlerin her biri, diğeriyle ortak olmayan başlı başına birer ayettir. Bundan önceki ayette ise { لَآيَةً } [tekil olarak «bir ayet»] demiştir; çünkü tek bir şey o dördünü kapsamaktadır ki o da bitkidir. Aynı şekilde
13281. Metin
في ذكر ما ذَرَأَ [النحل: ١٣] ليسارته بالإضافة، وأيضا ف «آية» بمعنى «آيات» واحد يراد به الجمع.
{ ما ذَرَأَ } [en-Nahl: 13] zikrinde de nispeten azlığından ötürü tekil getirilmiştir; ayrıca «âyet» lafzı «âyât» anlamında olup tekiliyle çoğul kastedilen bir kelimedir.
13282. Metin
قوله ﷿:
Yüce [Allah]'ın kelâmı:
13283. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٣ الى ١٥]
[Nahl Suresi (16): 13-15. Ayetler]
13284. Metin
وَما ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣) وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤) وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥)
{ وَما ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفاً أَلْوانُهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣) وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَها وَتَرَى الْفُلْكَ مَواخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤) وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥) } “Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi]. Şüphesiz bunda öğüt alan bir kavim için bir ayet vardır. (13) Taze et yiyesiniz ve takınacağınız bir süs eşyası çıkarasınız diye denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin onda [suları] yara yara gittiğini görürsün. Bu, O'nun lütfundan aramanız ve şükretmeniz içindir. (14) Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar, doğru yolu bulasınız diye de nehirler ve yollar koydu. (15)”
13285. Metin
ذَرَأَ معناه بث ونشر، والذرية من هذا في أحد الأقوال في اشتقاقها، وقوله أَلْوانُهُ معناه أصنافه، كما تقول هذه ألوان من التمر ومن الطعام، ومن حيث كانت هذه المبثوثات في الأرض أصنافا فأعدت في النعمة وظهر الانتفاع بها أنه على وجوه، ولا يظهر ذلك من حيث هي متلونة حمرة وصفرة وغير ذلك، ويحتمل أن يكون التنبيه على اختلاف الألوان حمرة وصفرة والأول أبين. وقوله تعالى: وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ الآية تعديد نعم، وتسخير البحر هو تمكين البشر من التصرف فيه وتذليله للركوب والإرفاق وغيره، والْبَحْرَ الماء الكثير ملحا كان أو عذبا، كله يسمى بحرا، والْبَحْرَ هنا اسم جنس، وإذا كان كذلك فمنه أكل اللحم الطري ومنه «استخراج الحلية» ، و «أكل اللحم» يكون من ملحه وعذبه، وإخراج الحلية إنما يكون فيما عرف من الملح فقط، ومما عرف من ذلك اللؤلؤ والمرجان والصدف والصوف البحري، وقد يوجد في العذب لؤلؤ لا يلبس إلا قليلا، وإنما يتداوى به، ويقال إن في الزمرد بحريا وقد خطىء الهذلي في وصف الدرة. [الطويل]
{ ذَرَأَ } lafzının manası yayıp çoğalttı demektir. «Zürriyet» kelimesi de türeyişine dair görüşlerden birine göre bundandır. Yüce [Allah]'ın: { أَلْوانُهُ } buyruğunun manası çeşitleridir; nitekim «Bunlar hurmanın ve yemeğin çeşitleridir (elvân)» dersin. Yeryüzünde yayılan bu şeyler çeşit çeşit olduğundan nimette sayılmış ve bunlardan faydalanmanın pek çok yönden olduğu ortaya çıkmıştır; yoksa onların kırmızı, sarı ve benzeri renklerde olmaları bakımından bu durum belirginleşmez. Kırmızı ve sarı gibi renklerin farklılığına dikkat çekilmiş olması da muhtemeldir; fakat birinci [mana] daha açıktır. Allah Teâlâ'nın: { وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ } ayeti nimetlerin sayılmasıdır. Denizin boyun eğdirilmesi (teshîri), insanların onda tasarrufta bulunabilmelerinin sağlanması ve binilip faydalanılması için elverişli kılınmasıdır. { الْبَحْرَ } tuzlu olsun tatlı olsun çok olan sudur; hepsine deniz denir. { الْبَحْرَ } burada cins ismidir. Durum böyle olunca, taze etin yenmesi de süs eşyasının çıkarılması da ondandır. Etin yenmesi hem tuzlusundan hem tatlısından olur; süs eşyasının çıkarılması ise bilindiği üzere sadece tuzlu sudan olur. Bundan bilinen şeyler inci, mercan, sedef ve deniz yünüdür. Tatlı suda da pek az takılan, sadece ilaç yapılan inci bulunabilir. Zümrüdün de denizden çıkanı olduğu söylenir. el-Hüzelî, inciyi tavsif ederken şu beytinde hata etmiştir: [Tavîl]
13286. Metin
فجاء بها من درة لطمية ... على وجهها ماء الفرات يدوم
Onu Latmiyye'nin incisinden getirdi... / Yüzünde Fırat'ın suyu devamlı parıldar.
13287. Metin
فجعلها من الماء الحلو.
Böylece onu tatlı sudan kılmış oldu.
13288. Metin
قال القاضي أبو محمد: وتأمل أن قوله يخرج على أنه وصف بريقها ومائيتها فشبهه بماء الفرات، ولم يذهب إلى الغرض الذي خطىء فيه، و «اللحم الطري» ، و «الحلية» ما تقدم، والْفُلْكَ هنا جمع، ومَواخِرَ جمع ماخرة، والمخر في اللغة الصوت الذي يكون من هبوب الريح على شيء يشق أو يصعب في الجملة الماء فيترتب منه أن يكون من السفينة ونحوها وهو في هذه الآية من السفن، ويقال للسحاب بنات مخر تشبيها، إذ في جريها ذلك الصوت الذي هو عن الريح والماء الذي في السحاب، وأمرها يشبه أمر البحر على أن الزجاج قد قال: بنات المخر سحاب بيض لا ماء فيها، وقال بعض اللغويين المخر في كلام العرب الشق يقال: مخر الماء الأرض.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Dikkat edilirse onun sözü, incinin parlaklığını ve berraklığını nitelediği, onu Fırat suyuna benzettiği şeklinde yorumlanabilir; hata ettiği öne sürülen anlama yönelmemiştir. «Taze et» ve «süs eşyası» ifadeleri daha önce geçti. Buradaki { الْفُلْكَ } lafzı çoğuldur. { مَواخِرَ } ise «mâhire» kelimesinin çoğuludur. Mahru lügatte, genel olarak su gibi yarılan veya sert bir şeyin üzerine rüzgârın esmesiyle çıkan sestir; bundan dolayı gemi ve benzerinden hâsıl olan ses için kullanılır. Bu ayette ise gemilerden çıkan sestir. Benzetme yoluyla bulutlara da «benât-ı mahr» denir; çünkü onların hareketinde rüzgârdan ve buluttaki sudan kaynaklanan bu ses vardır ve onların durumu denizin durumuna benzer. Bununla birlikte Zeccâc: «Benât-ı mahr, içinde su bulunmayan beyaz bulutlardır» demiştir. Bazı dilciler ise: «Arap kelamında mahr yarmaktır; nitekim 'Su yeri yardı (mahara'l-mâü'l-arda)' denir» demişlerdir.
13289. Metin
قال القاضي أبو محمد: فهذا بين أن يقال فيه للفلك مَواخِرَ، وقال قوم مَواخِرَ معناه تجيء وتذهب بريح واحدة، وهذه الأقوال ليست تفسير اللفظة، وإنما أرادوا أنها مواخر بهذه الأحوال، إذ هي موضع النعمة المعددة، إذ نفس كون الفلك ماخرة لا نعمة فيه، وإنما النعمة في مخرها بهذه الأحوال في
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bu açıklama, gemilere { مَواخِرَ } denilmesini açıkça ortaya koymaktadır. Bir grup da şöyle demiştir: { مَواخِرَ } demek, tek bir rüzgârla gelip giden demektir. Bu görüşler kelimenin bizzat tefsiri olmayıp, gemilerin bu halleriyle yaran (mâhire) olduklarını kastetmişlerdir; zira sayılan nimetin gerçekleştiği yer burasıdır. Çünkü geminin sırf yarmış olmasında tek başına nimet yoktur; nimet ancak
13290. Metin
التجارات والسفر فيها وما يمنح الله فيها من الأرباح والمن، وقال الطبري: المخر في اللغة صوت هبوب الريح ولم يقيد ذلك بكون في ماء، وقال إن من ذلك قول واصل مولى ابن عيينة إذا أراد أحدكم البول فليتمخر الريح أي لينظر في صوتها في الأجسام من أين تهب، فيتجنب استقبالها لئلا ترد عليه بوله، وقوله وَلِتَبْتَغُوا عطف على تأكلوا، وهذا ذكر نعمة لها تفاصيل لا تحصى، فيه إباحة ركوب البحر للتجارة وطلب الأرباح، وهذه ثلاثة أسباب في تسخير البحر، وقوله وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ الآية، قال المتأولون أَلْقى بمعنى خلق وجعل.
ticaretlerde, yolculuklarda ve Allah'ın orada bahşettiği kazanç ve lütuflarda geminin bu hallerle [suları] yarmasındadır. Taberî ise şöyle demiştir: «Mahr lügatte rüzgârın esme sesidir; bu durumun suda olması şart koşulmamıştır.» Taberî, İbn Uyeyne'nin azatlısı Vâsıl'ın: «Biriniz küçük abdest bozmak istediğinde rüzgârı dinlesin (felyetemahhari'r-rîha)» sözünü buna delil getirmiştir. Yani rüzgârın nesneler üzerindeki sesine bakıp nereden estiğini anlasın ve idrarını üzerine sıçratmaması için rüzgârı karşısına almaktan sakınsın demektir. Allah'ın: { وَلِتَبْتَغُوا } buyruğu { لتأكلوا } üzerine matuftur. Bu, sayılamayacak kadar ayrıntısı olan bir nimetin zikridir; onda ticaret ve kazanç aramak için denize açılmanın caizliği vardır. Bunlar denizin boyun eğdirilmesindeki üç gerekçedir. Yüce [Allah]'ın: { وَأَلْقى فِي الْأَرْضِ } ayeti hakkında müevviller, { أَلْقى } lafzının «yarattı ve var kıldı» manasında olduğunu söylemişlerdir.
13291. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهي عندي أخص من خلق وجعل، وذلك أن أَلْقى تقتضي أن الله أحدث الجبال ليس من الأرض لكن من قدرته واختراعه، ويؤيد هذا النظر ما روي في القصص عن الحسن عن قيس بن عباد، أن الله تعالى لما خلق الأرض، وجعلت تمور، فقالت الملائكة ما هذه بمقرة على ظهرها أحدا، فأصبحت ضحى وفيها رواسيها. و «الرواسي» الثوابت، رسا الشيء يرسو إذا ثبت، ومنه قول الشاعر في صفة الوتد:
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bana göre bu, yaratma ve var kılmadan daha özel bir anlam taşır. Şöyle ki; { أَلْقى } lafzı, Allah'ın dağları yeryüzünden değil, kendi kudreti ve icadıyla sonradan yarattığını gerektirir. Kıssalarda Hasan [el-Basrî]'den, onun da Kays b. Ubâd'dan naklettiği şu rivayet bu görüşü destekler: «Allah Teâlâ yeryüzünü yarattığında yeryüzü çalkalanmaya başladı. Bunun üzerine melekler: 'Bu, sırtında hiç kimseyi durduramaz' dediler. Kuşluk vakti olduğunda ise yeryüzü sabit dağlarıyla yerleşmişti.» «er-Revâsî», sabit olan şeylerdir. Bir şey sabit olduğunda «resâ eş-şey'ü yersû» denir. Şairin çadır kazığını nitelerken söylediği şu mısra da bundandır:
13292. Metin
وأشعث أرسته الوليدة بالفهد وأَنْ مفعول من أجله، و «الميد» الاضطراب، وقوله أَنْهاراً منصوب بفعل مضمر تقديره وجعل أو وخلق أنهارا.
Başı tozlu kazığı, cariye tokmakla sabitledi (ersethü)... { أَنْ } mef'ûlün li-eclih'tir (içinlik bildiren tümleçtir). «el-Meyd» ise sarsılmak ve çalkalanmaktır. { أَنْهاراً } lafzı, takdiri «nehirler var etti veya yarattı» şeklinde olan gizli bir fiille mansubdur.
13293. Metin
قال القاضي أبو محمد: وإجماعهم على إضمار هذا الفعل دليل على خصوص ل أَلْقى ولو كانت أَلْقى بمعنى خلق لم يحتج إلى هذا الإضمار، و «السبل» الطرق، وقوله لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ في مشيكم وتصرفكم في السبل، ويحتمل لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ بالنظر في هذه المصنوعات على صانعها، وهذا التأويل هو البارع، أي سخر وألقى وجعل أنهارا وسبلا لعل البشر يعتبر ويرشد ولتكون علامات.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Âlimlerin bu fiilin gizlendiği hususundaki icmaı, { أَلْقى } kelimesinin özel bir anlam taşıdığına delildir; zira { أَلْقى } lafzı «yarattı» manasında olsaydı bu fiilin takdir edilmesine ihtiyaç duyulmazdı. «es-Sübül» yollardır. { لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } buyruğu, yürüyüşünüzde ve yollardaki hareketlerinizde [yolunuzu bulasınız diye] demektir. Bu yaratılan eserlere bakarak onların yaratıcısına { لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } [hidayet bulasınız diye] manası da muhtemeldir ki üstün olan tefsir budur; yani insanlar ibret alsın, doğru yolu bulsun ve bunlar işaretler olsun diye [denizi] boyun eğdirdi, [dağları] yerleştirdi, nehirler ve yollar kıldı.
13294. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu:
13295. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ١٦ الى ٢١]
[Nahl Suresi (16), Ayetler 16-21]
13296. Metin
وَعَلاماتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦) أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (١٧) وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨) وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ (١٩) وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ (٢٠)
{ وَعَلاماتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦) أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (١٧) وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨) وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ (١٩) وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ (٢٠) } “Ve nice işaretler [koydu]. Onlar yıldızla da yol bulurlar. (16) Yaratan, hiç yaratamayan gibi olur mu? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? (17) Allah'ın nimetini saymaya kalksanız onu sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (18) Allah gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. (19) Allah'tan başka yalvardıkları [varlıklar] ise hiçbir şey yaratamazlar; zaten kendileri yaratılmaktadırlar. (20)”
13297. Metin
أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْياءٍ وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٢١)
{ أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْياءٍ وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٢١) } “Ve nice işaretler [koydu]. Onlar yıldızla da yol bulurlar. (16) Yapan [yaratan], hiç yapamayan [yaratamayan] gibi olur mu? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? (17) Allah'ın nimetini saymaya kalksanız onu sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (18) Allah gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. (19) Allah'tan başka yalvardıkları ise hiçbir şey yaratamazlar; zaten kendileri yaratılmaktadırlar. (20) Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. (21)”
13298. Metin
عَلاماتٍ نصب على المصدر، أي فعل هذه الأشياء لعلكم تعتبرون بها وَعَلاماتٍ أي عبرة وإعلاما في كل سلوك، فقد يهتدى بالجبال والأنهار والسبل، واختلف الناس في معنى قوله وَعَلاماتٍ على أن الأظهر عندي ما ذكرت، فقال ابن الكلبي «العلامات» الجبال، وقال إبراهيم النخعي ومجاهد:
{ عَلاماتٍ } kelimesi masdar olarak mansubdur; yani 'ibret alasınız diye bu şeyleri yaptı' ve { وَعَلاماتٍ } yani 'her gidişte bir ibret ve kılavuz kıldı' demektir; nitekim dağlar, nehirler ve yollar ile de yol bulunur. İnsanlar { وَعَلاماتٍ } buyruğunun manası hususunda ihtilaf etmişlerdir; ancak bana göre en zahir olanı zikrettiğimdir. İbnü'l-Kelbî: «'el-Alâmât' dağlardır» demiştir. İbrahim en-Nehaî ve Mücâhid ise şöyle demişlerdir:
13299. Metin
«العلامات» النجوم، ومنها ما سمي علامات ومنها ما يهتدى به، وقال ابن عباس: «العلامات» معالم الطرق بالنهار، والنجوم هداية الليل.
«'el-Alâmât' yıldızlardır; onlardan bazısı işaretler diye adlandırılmıştır, bazısıyla da yol bulunur.» İbn Abbas ise: «'el-Alâmât' gündüzün yol işaretleridir, yıldızlar ise gecenin kılavuzudur» demiştir.
13300. Metin
قال القاضي أبو محمد: والصواب إذا قدرنا الكلام غير معلق بما قبله أن اللفظة تعم هذا وغيره، وذلك أن كل ما دل على شيء وأعلم به فهو علامة، وأحسن الأقوال المذكورة، قول ابن عباس ﵁: لأنه عموم في المعنى فتأمله، وحدثني أبي ﵁ أنه سمع بعض أهل العلم بالمشرق يقول:
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Sözü öncesine bağlı kılmadığımızda doğru olan, bu lafzın bunu ve diğerlerini kapsamasıdır; çünkü bir şeye delalet eden ve onu bildiren her şey bir işarettir (alâmettir). Zikredilen görüşlerin en güzeli İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın görüşüdür; zira anlam bakımından geneldir, iyi düşün! Babam radıyallâhu anh, doğudaki ilim ehlinden birinin şöyle dediğini işittiğini bana nakletti:
13301. Metin
إن في بحر الهند الذي يجرى فيه من اليمن إلى الهند حيتانا طوالا رقاقا كالحيات في التوائها وحركتها وألوانها، وإنها تسمى علامات، وذلك أنها علامة الوصول إلى بلد الهند، وأمارة إلى النجاة والانتهاء إلى الهند لطول ذلك البحر وصعوبته، وإن بعض الناس قال: إنها التي أراد الله تعالى في هذه الآية.
Yemen'den Hindistan'a gidilen Hint Denizi'nde, kıvrılmaları, hareketleri ve renkleri bakımından yılanlara benzeyen uzun ve ince balıklar vardır. Bunlara 'alâmât' (işaretler) denilir. Çünkü bunlar Hindistan ülkesine varışın işareti, o denizin uzunluğu ve zorluğu sebebiyle kurtuluşun ve Hindistan'a ulaşmanın bir belirtisidir. Hatta bazı insanlar Allah Teâlâ'nın bu ayette onları kastettiğini söylemişlerdir.
13302. Metin
قال القاضي أبو محمد: قال أبي ﵁: وأما من شاهد تلك العلامات في البحر المذكور وعاينها فحدثني منهم عدد كثير، وقرأ الجمهور «وبالنجم» على أنه اسم الجنس، وقرأ يحيى بن وثاب «وبالنّجم» بضم النون والجيم ساكنة على التخفيف من ضمها، وقرأ الحسن «وبالنّجم» بضم النون وذلك جمع، كسقف وسقف، ورهن ورهن، ويحتمل أن يراد وبالنجوم، فحذفت الواو.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Babam radıyallâhu anh şöyle dedi: «Söz konusu denizde o işaretleri bizzat görüp müşahede eden pek çok kimse bunu bana anlattı.» Cumhur [kıraat âlimleri] cins ismi olmak üzere { وَبِالنَّجْمِ } şeklinde okumuştur. Yahyâ b. Vessâb, nûn'un dammesi ve cim'in cezminden hafifletilerek sükûn ile { وَبِالنُّجْمِ } okumuştur. Hasan ise nûn'un dammesiyle { وَبِالنُّجُمِ } şeklinde okumuştur ki bu, «sakf-sukuf» ve «rehn-ruhun» gibi çoğuldur. Vâv harfi hazfedilerek «ve bi'n-nücûm» kastedilmiş olması da muhtemeldir.
13303. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا عندي توجيه ضعيف، وقال الفراء: المراد الجدي والفرقدان. وقال غيره: المراد القطب الذي لا يجري، وقال قوم: غير هذا، وقال قوم: هو اسم الجنس وهذا هو الصواب، ثم قررهم على التفرقة بين من يخلق الأشياء ويخترعها وبين من لا يقدر على شيء من ذلك، وعبر عن الأصنام ب «من» لوجهين، أحدهما أن الآية تضمنت الرد على جميع من عبد غير الله، وقد عبرت طوائف من تقع عليه العبارة ب «من» ، والآخر أن العبارة جرت في الأصنام بحسب اعتقاد الكفرة فيها في أن لها تأثيرا وأفعالا، ثم وبخهم بقوله أَفَلا تَذَكَّرُونَ، وقوله وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها أي إن حاولتم إحصاءها وحصرها عددا حتى لا يشذ شيء منها لم تقدروا على ذلك، ولا اتفق لكم إحصاؤها إذ هي في كل دقيقة من أحوالكم. و «النعمة» هنا مفردة يراد بها الجمع، وبحسب العجز عن عد نعم الله يلزم أن يكون الشاكر لها مقصرا عن بعضها، فلذلك قال ﷿ إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ أي تقصيركم في الشكر عن جميعها، نحا هذا المنحى الطبري، ويرد عليه أن نعمة الله تعالى في قول العبد: الحمد لله رب العالمين مع شروطها من النية والطاعة يوازي جميع النعم، ولكن أين قولها بشروطها؟ والمخاطبة بقوله وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها عامة لجميع الناس، وقوله وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ الآية متصلة بمعنى ما قبله، أي أن الله لغفور في تقصيركم عن شكر ما لا تحصونه من نعم الله، وأن الله تعالى يعلم سركم وعلنكم، فيغني ذلك عن إلزامكم شكر كل نعمة، هذا على قراءة من قرأ «تسرون» بالتاء مخاطبة للمؤمنين، فإن جمهور القراء قرأ «تسرون» بالتاء من فوق «وتعلنون» و «تدعون» كذلك، وهي قراءة الأعرج وشيبة وأبي جعفر ومجاهد على معنى قل يا محمد للكفار، وقرأ عاصم «تسرون» و «تعلنون» بالتاء من فوق و «يدعون» بياء من تحت على غيبة الكفار، وهي قراءة الحسن بن أبي الحسن، وروى هبيرة عن حفص عن عاصم، كل ذلك بالياء على غيبة الكفار، وروى الكسائي عن أبي بكر عن عاصم كل ذلك بالتاء من فوق، وقرأ الأعمش وأصحاب عبد الله «يعلم الذي تبدون وما تكتمون وتدعون» بالتاء من فوق في الثلاثة، و «تدعون معناه تدعونه إلها، وعبر عن الأصنام ب الَّذِينَ على ما قدمنا من أن ذلك يعم الأصنام وما عبد من دون الله وغيرها، وقوله تعالى: لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ أجمع عبارة في نفي أحوال
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bu bana göre zayıf bir açıklamadır. Ferrâ: «Kastedilen Cedy (Kutup Yıldızı) ve Ferkadân yıldızlarıdır» demiştir. Başkası ise: «Kastedilen, hareket etmeyen kutuptur» demiştir. Bir grup bundan başkasını söylemiş, diğer bir grup ise: «Bu cins ismidir» demiştir; doğru olan da budur. Sonra onları, eşyayı yaratan ve icat eden ile bunlardan hiçbirine güç yetiremeyen arasındaki farkı kabule sevk etmiştir. Putlardan { مَنْ } ile bahsedilmesinin iki sebebi vardır: Birincisi, ayetin Allah'tan başka tapılan herkesi reddetmeyi içermesidir; nitekim bu ifadenin kapsamına giren topluluklardan { مَنْ } ile bahsedilmiştir. İkincisi ise ifadenin, kâfirlerin putların tesir ve fiilleri olduğuna dair inançlarına göre gelmiş olmasıdır. Sonra { أَفَلا تَذَكَّرُونَ } buyruğuyla onları azarlamıştır. { وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها } buyruğu, yani 'Onları sayıca ihata edip saymaya, hiçbir şey dışarıda kalmayacak şekilde tespit etmeye kalkışsanız buna güç yetiremezsiniz ve durumlarınızın her bir inceliğinde bulundukları için onları sayıp bitirmek size nasip olmaz' demektir. Buradaki { النِّعْمَةَ } lafzı tekil olup çoğul kastedilmiştir. Allah'ın nimetlerini saymaktan aciz olunduğu ölçüde, şükredenin de onların bir kısmına karşı kusurlu olması kaçınılmazdır. Bu yüzden Aziz ve Celil olan [Allah]: { إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ } buyurmuştur; yani bütün nimetlerin şükrünü eda etmedeki kusurunuzu [bağışlayandır]. Taberî bu doğrultuda bir izah yapmıştır. Buna karşı şöyle denebilir: Kulun şartlarına, niyet ve itaate riayet ederek «Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn» demesindeki Allah Teâlâ'nın nimeti, bütün nimetlere denktir; fakat onu şartlarına uygun olarak nerede söyleyebilmek? { وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوها } buyruğundaki hitap bütün insanlara yöneliktir. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ } ayeti ise kendisinden öncekinin manasına bağlıdır; yani Allah Teâlâ'nın sayılamayacak nimetlerinin şükrünü eda etmedeki kusurunuzu bağışlayacağı ve Allah Teâlâ'nın gizlinizi de açığınızı da bildiği, dolayısıyla bunun sizi her nimetin şükrüyle tek tek yükümlü kılmaktan müstağni kıldığı manasındadır. Bu, { تُسِرُّونَ } lafzını müminlere hitap olmak üzere «tâ» ile okuyanların kıraatine göredir; zira kurrânın cumhuru «tâ» ile { تُسِرُّونَ }, { وَتُعْلِنُونَ } ve { وَتَدْعُونَ } şeklinde okumuştur. Bu, A'rec, Şeybe, Ebû Ca'fer ve Mücâhid'in kıraati olup «Ey Muhammed, kâfirlere de ki» manasındadır. Âsım ise kâfirlerin gıyabına işaretle { تُسِرُّونَ } ve { تُعْلِنُونَ } lafızlarını üstten «tâ» ile, { يَدْعُونَ } lafzını ise alttan «yâ» ile okumuştur; bu, Hasan b. Ebi'l-Hasan'ın da kıraatidir. Hübeyre, Hafs yoluyla Âsım'dan hepsini kâfirlerin gıyabına işaretle «yâ» ile rivayet etmiştir. Kisâî ise Ebû Bekir yoluyla Âsım'dan hepsini üstten «tâ» ile rivayet etmiştir. A'meş ve Abdullah [b. Mes'ûd]'un ashabı her üçünü de «tâ» ile «ya'lemü'llezî tübdûne ve mâ tektümûne ve ted'ûne» şeklinde okumuşlardır. { تَدْعُونَ } kelimesinin manası, 'ilah olarak çağırdığınız' demektir. Putlardan { الَّذِينَ } şeklinde bahsedilmesi, daha önce belirttiğimiz gibi bu lafzın putları, Allah'tan başka tapılanları ve diğerlerini kapsaması sebebiyledir. Allah Teâlâ'nın: { لا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ } buyruğu ise onlardan
13304. Metin
الربوبية عنهم، وقرأ محمد اليماني «والذين يدعون» بضم الياء وفتح على ما لم يسم. وأَمْواتٌ يراد به الذين يدعون من دون الله ورفع على خبر ابتداء مضمر تقديره هم أموات، ويجوز أن يكون خبرا لقوله وَالَّذِينَ بعد خبر في قوله لا يَخْلُقُونَ ووصفهم بالموت مجازا. وإنما المراد لا حياة لهم، فشبهوا بالموت، وقوله غَيْرُ أَحْياءٍ أي لم يقبلوا حياة قط، ولا اتصفوا بها.
rablik hallerini nefyetme konusunda en kapsamlı ifadedir. Muhammed el-Yemânî, meçhul fiil kalıbında «yâ»nın dammesi ve [dal'ın] fethasıyla { وَالَّذِينَ يُدْعَوْنَ } okumuştur. { أَمْواتٌ } ile Allah'tan başka yalvarılanlar kastedilmiştir; takdiri «onlar ölülerdir (hüm emvât)» şeklinde olan gizli bir mübtedanın haberi olarak merfûdur. { لا يَخْلُقُونَ } haberinden sonra { وَالَّذِينَ } lafzının [ikinci bir] haberi olması da caizdir. Onların ölümle nitelenmesi mecazdır; asıl kastedilen onların canlarının olmamasıdır, böylece ölüye benzetilmişlerdir. { غَيْرُ أَحْياءٍ } buyruğu ise, onların hiçbir zaman hayatı kabul etmedikleri ve onunla nitelenmedikleri demektir.
13305. Metin
قال القاضي أبو محمد: وعلى قراءة من قرأ «والذين يدعون» فالياء على غيبة الكفار، يجوز أن يراد بالأموات الكفار الذين ضميرهم في «يدعون» ، شبههم بالأموات غير الأحياء من حيث هم ضلال غير مهتدين، ويستقيم على هذا فيهم قوله وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ و «البعث» هنا هو الحشر من القبور، وأَيَّانَ ظرف زمان مبني، وقرأ أبو عبد الرحمن السلمي «إيان» بكسر الهمزة، والفتح فيها والكسر لغتان، وقالت فرقة: وَما يَشْعُرُونَ أي الكفار أَيَّانَ يُبْعَثُونَ الضميران لهم، وقالت فرقة: وما يشعر الأصنام أيان يبعث الكفار.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: { وَالَّذِينَ يَدْعُونَ } şeklinde okuyanların kıraatine göre «yâ» harfi kâfirlerin gıyabına aittir; dolayısıyla { أَمْواتٌ } ile, { يَدْعُونَ } fiilindeki zamirin sahibi olan kâfirlerin kastedilmesi caizdir; hidayetten mahrum sapkınlar olmaları bakımından diri olmayan ölülere benzetilmişlerdir. Bu takdire göre haklarındaki { وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ } buyruğu da tam yerli yerine oturur. Buradaki { الْبَعْثُ }, kabirlerden haşredilmektir. { أَيَّانَ } mebnî bir zaman zarfıdır. Ebû Abdirrahman es-Sülemî hemzenin kesresiyle «iyyâne» okumuştur; bu kelimede fetha ve kesre iki ayrı lügattir. Bir fırka şöyle demiştir: { وَما يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ } yani kâfirler ne zaman diriltileceklerini bilmezler; iki zamir de onlara aittir. Diğer bir fırka ise: 'Putlar, kâfirlerin ne zaman diriltileceğini bilmezler' demiştir.
13306. Metin
قال القاضي أبو محمد: ويحتمل أن يكون الضميران للأصنام، ويكون البعث الإثارة، كما تقول بعثت النائم من نومه إذا نبهته، وكما تقول بعث الرامي سهمه، فكأنه وصفهم بغاية الجمود أي وإن طلبت حركاتهم بالتحريك لم يشعروا لذلك.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Her iki zamirin de putlara ait olması ve ba'sin de harekete geçirme (uyandırma) manasında olması muhtemeldir; nitekim uyuyan birini uyandırdığında «beastü'n-nâime min nevmihî» dersin; ok atan için «bease'r-râmî sehmehû» (okunu fırlattı) denmesi gibi. Sanki onları tam bir cansızlıkla nitelemiştir; yani onları hareket ettirerek kımıldatmak istesen bile bunu hissetmezler demektir.
13307. Metin
قال القاضي أبو محمد: وعلى تأويل من يرى الضمير للكفار ينبغي أن يعتقد في الكلام الوعيد، وما يشعر الكفار متى يبعثون إلى التعذيب، ولو اختصر هذا المعنى لم يكن في وصفهم بأنهم «لا يشعرون وأيان يبعثون» طائل، لأن الملائكة والأنبياء والصالحين كذلك هم في الجهل بوقت البعث، وذكر بعض الناس أن قوله أَيَّانَ يُبْعَثُونَ ظرف لقوله إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ [النحل: ٢٢] وأن الكلام تم في قوله وَما يَشْعُرُونَ، ثم أخبر عن يوم القيامة أن الإله فيه واحد وهذا توعد.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Zamirin kâfirlere ait olduğunu kabul eden tefsire göre, sözde bir tehdit anlamı bulunduğu ve kâfirlerin ne zaman azaba gönderileceklerini bilmedikleri manası anlaşılmalıdır. Şayet bu anlam kastedilmemiş olsaydı, onların «ne zaman diriltileceklerini bilmezler» diye nitelenmesinde bir fayda olmazdı; zira melekler, peygamberler ve salihler de diriliş vaktini bilmeme hususunda aynı durumdadır. Bazıları, { أَيَّانَ يُبْعَثُونَ } buyruğunun [bir sonraki ayetteki] { إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ } [en-Nahl: 22] ifadesinin zarfı olduğunu, kelamın { وَما يَشْعُرُونَ } ifadesinde tamamlandığını, ardından kıyamet gününde ilahın tek olacağını haber verdiğini ve bunun bir tehdit olduğunu zikretmişlerdir.
13308. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu:
13309. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٢ الى ٢٥]
[Nahl Suresi (16), Ayetler 22-25]
13310. Metin
إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢) لا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ ما يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣) وَإِذا قِيلَ لَهُمْ ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٢٤) لِيَحْمِلُوا أَوْزارَهُمْ كامِلَةً يَوْمَ الْقِيامَةِ وَمِنْ أَوْزارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلا ساءَ ما يَزِرُونَ (٢٥)
{ إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢) لا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ ما يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣) وَإِذا قِيلَ لَهُمْ ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٢٤) لِيَحْمِلُوا أَوْزارَهُمْ كامِلَةً يَوْمَ الْقِيامَةِ وَمِنْ أَوْزارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلا ساءَ ما يَزِرُونَ (٢٥) } “İlahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır ve onlar büyüklük taslayanlardır. (22) Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları kesinlikle sevmez. (23) Onlara: 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiği zaman: 'Öncekilerin masallarını!' dediler. (24) Kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz olarak ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklensinler diye [böyle derler]. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (25)”
13311. Metin
لما تقدم وصف الأصنام جاء الخبر الحق بالوحدانية، وهذه مخاطبة لجميع الناس معلمة بأن الله تعالى متحد وحدة تامة لا يحتاج لكمالها إلى مضاف إليها، ثم أخبر عن إنكار قلوب الكافرين وأنهم يعتقدون ألوهية أشياء أخر، ويستكبرون عن رفض معتقدهم فيها، واطراح طريقة آبائهم في عبادتها، ووسمهم بأنهم لا يؤمنون بالآخرة إذ هي أقوى رتب الكفر، أعني الجمع بين التكذيب بالله تعالى وبالبعث، لأن كل مصدق يبعث فمحال أن يكذب بالله، وقوله لا جَرَمَ عبرت فرقة من النحويين عن معناها بلا بد
Putların nitelenmesi öne geçince, vahdaniyete dair hak haber geldi. Bu, bütün insanlara yönelik bir hitap olup, Allah Teâlâ'nın kemali için kendisine bir şeyin katılmasına ihtiyaç bırakmayan tam bir teklik ile bir olduğunu bildirmektedir. Sonra kâfirlerin kalplerinin inkârını, başka şeylerin ilahlığına inandıklarını, bunlara dair inançlarını terk etmekten ve onlara tapınmada atalarının yolunu bırakmaktan kibirlendiklerini haber verdi. Onları ahirete inanmamakla niteledi; çünkü bu, küfrün en kuvvetli mertebesidir; yani Allah Teâlâ'yı yalanlamak ile dirilişi yalanlamayı bir arada toplamaktır. Zira dirilişi tasdik eden herkesin Allah'ı yalanlaması imkânsızdır. Yüce [Allah]'ın: { لا جَرَمَ } buyruğunun manasını nahivcilerden bir grup «kaçınılmaz olarak»
13312. Metin
ولا محالة، وقالت فرقة: معناها حق أن الله، ومذهب سيبويه أن لا، نفي لما تقدم من الكلام، وجَرَمَ معناه حق ووجب، ونحو هذا، هذا هو مذهب الزجاج، ولكن مع مذهبهما لا ملازمة ل جَرَمَ لا تنفك هذه من هذه، وفي جَرَمَ لغات قد تقدم ذكرها في سورة هود، وأنشد أبو عبيدة: / جرمت فزارة/ وقال معناها حقت عليهم وأوجبت أن يغضبوا، وأَنَّ على مذهب سيبويه فاعلة ب جَرَمَ، وقرأ الجمهور «أن» ، وقرأ عيسى الثقفي «إن» بكسر الألف على القطع، قال يحيى بن سلام والنقاش: المراد هنا بما يسرون مشاورتهم في دار الندوة في قتل النبي ﷺ، وقوله إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ عام في الكافرين والمؤمنين، فأخذ كل واحد منهم بقسطه، وفي الحديث «لا يدخل الجنة وفي قلبه مثقال حبة من كبر» ، وفيه «أن الكبر منع الحق وغمص الناس» . ويروى عن الحسن بن علي أنه كان يجلس مع المساكين ويحدثهم، ثم يقول إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ، وروي في الحديث «أنه من سجد لله سجدة من المؤمنين فقد برىء من الكبر» . وقوله وَإِذا قِيلَ لَهُمْ ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ الآية، الضمير في لَهُمْ لكفار مكة، ويقال إن سبب الآية كان النضر بن الحارث، سافر عن مكة إلى الحيرة وغيرها، وكان قد اتخذ كتب التواريخ والأمثال ككليلة ودمنة، وأخبار السندباد، ورستم، فجاء إلى مكة، فكان يقول: إنما يحدث محمد بأساطير الأولين، وحديثي أجمل من حديثه، وقوله ماذا يجوز أن تكون «ما» استفهاما، و «ذا» بمعنى الذي، وفي أَنْزَلَ ضمير عائد، ويجوز أن يكون «ما» و «ذا» اسما واحدا مركبا، كأنه قال: أي شيء وقوله أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ ليس بجواب على السؤال لأنهم لم يريدوا أنه نزل شيء ولا أن تم منزلا، ولكنهم ابتدوا الخبر بأن هذه أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ، وإنما الجواب على السؤال، قول المؤمنين في الآية المستقبلة خَيْراً [النحل: ٣٠] وقولهم: أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ إنما هو جواب بالمعنى، فأما على السؤال وبحسبه فلا، واللام في قوله لِيَحْمِلُوا يحتمل أن تكون لام العاقبة لأنهم لم يقصدوا بقولهم أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ «ليحملوا الأوزار» ، ويحتمل أن يكون صريح لام كي، على معنى قدر هذا، ويحتمل أن تكون لام الأمر، على معنى الحتم عليهم بذلك، والصغار الموجب لهم، و «الأوزار» الأثقال، وقوله وَمِنْ للتبعيض، وذلك أن هذا الواهن المضل يحمل وزر نفسه كاملا ويحمل وزرا من وزر كل مضل بسببه ولا تنقص أوزار أولئك، وقوله بِغَيْرِ عِلْمٍ يجوز أن يريد بها المضل أي أضل بغير برهان قام عنده، ويجوز أن يريد بِغَيْرِ عِلْمٍ من المقلدين الذين يضلون، ثم استفتح الله تعالى الإخبار عن سوء ما يتحملونه للآخرة، وأسند الطبري وغيره في معنى هذه الآية حديثا، نصه «أيما داع دعا إلى ضلالة فإن عليه مثل أوزار من اتبعه من غير أن ينقص من أوزارهم شيء، وأيما داع دعا إلى الهدى فاتبع فله مثل أجورهم من غير أن ينقص من أجورهم شيء» وساءَ فعل مسند إلى ما، ويحتاج في ذلك هنا إلى صلة.
ve «kesinlikle» diye açıklamıştır. Bir grup da: 'Bunun manası Allah'ın bildiği hak oldu, kesinleşti demektir' demiştir. Sîbeveyh'in mezhebine göre { لا } önceki sözün nefyi; { جَرَمَ } ise «hak oldu, vacip oldu» ve benzeri manadadır. Zeccâc'ın benimsediği görüş de budur. Ancak her ikisinin mezhebine göre de { لا } lafzı { جَرَمَ } ile ayrılmaz bir beraberlik içindedir, birbirinden ayrılmazlar. { جَرَمَ } kelimesinde Hûd Suresi'nde daha önce zikri geçen lehçeler vardır. Ebû Ubeyde şu beyti okumuş: / ceremet Fezârete / ve bunun manasının 'onlara hak oldu ve öfkelenmelerini vacip kıldı' olduğunu söylemiştir. Sîbeveyh'in mezhebine göre { أَنَّ }, { جَرَمَ } fiilinin fâilidir. Cumhur { أَنَّ } şeklinde okumuş, Îsâ es-Sekafî ise kelamın başı kabul ederek elifin kesresiyle { إِنَّ } okumuştur. Yahyâ b. Sellâm ve Nakkâş şöyle demişlerdir: Burada gizledikleri şeyden maksat, Dârü'n-Nedve'de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i öldürme hususundaki istişareleridir. { إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ } buyruğu kâfirler ve müminler hakkında umumidir; her biri bundan kendi payını alır. Hadiste: «Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse cennete giremez» buyrulmuştur. Yine hadiste: «Kibir, hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görmektir» denilmiştir. Hasan b. Ali'den rivayet edildiğine göre o, yoksullarla oturur, onlarla sohbet eder, sonra da: { إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ } derdi. Hadiste şöyle rivayet edilmiştir: «Müminlerden kim Allah için bir secde ederse kibirden uzaklaşmış olur.» Allah Teâlâ'nın: { وَإِذا قِيلَ لَهُمْ ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ } ayetinde { لَهُمْ } zamiri Mekke kâfirlerine aittir. Ayetin nüzul sebebinin Nadr b. el-Hâris olduğu söylenir. O, Mekke'den Hîre'ye ve başka yerlere yolculuk yapmış, Kelîle ve Dimne gibi tarih ve mesel kitaplarını, Sindbâd ve Rüstem hikâyelerini edinmişti. Mekke'ye geldiğinde: «Muhammed ancak öncekilerin masallarını anlatıyor, benim anlattıklarım onun anlattığından daha güzeldir» derdi. { ماذا } ifadesinde «mâ»nın soru, «zâ»nın ise «ellezî» manasında olması caizdir ve { أَنْزَلَ } içinde ona dönen bir zamir bulunur. «Mâ» ve «zâ»nın 'ne şey / ne' manasında birleşik tek bir isim olması da caizdir. { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } sözleri ise soruya tam bir cevap değildir; çünkü onlar bir şeyin indiğini ve ortada indirilen bir şey bulunduğunu kabul etmek istememişler, bilakis bunun { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } olduğunu belirterek yeni bir söze başlamışlardır. Soruya gerçek cevap, sonraki ayette müminlerin söylediği { خَيْراً } [en-Nahl: 30] sözüdür. Onların { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } sözü ancak mana yönüyle bir cevaptır; sorunun lafzına ve esasına göre bir cevap değildir. { لِيَحْمِلُوا } buyruğundaki lâm harfinin akıbet lâmı olması muhtemeldir; çünkü onlar { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } derken «günahları yüklenmeyi» kastetmemişlerdi. Bu takdir edildi manasında açıkça illet (sebep) bildiren lâm olması da muhtemeldir. Onlara bunun kesinleştiği ve kaçınılmaz bir zillet olduğu manasında emir lâmı olması da muhtemeldir. «el-Evzâr» ağırlıklar ve günahlardır. { وَمِنْ } lafzı teb'îz (kısmîlik) içindir; şöyle ki, bu zayıf düşürücü saptırıcı, kendi günahını tastamam yüklendiği gibi, kendi sebebiyle sapan her kişinin günahından da bir pay yüklenir ve ötekilerin günahlarından hiçbir şey eksilmez. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } buyruğuyla saptıranın kastedilmiş olması muhtemeldir; yani katında kesinleşmiş hiçbir delil olmaksızın saptırmıştır. Saptırılan mukallitlerin { بِغَيْرِ عِلْمٍ } [bilgisizce sapmaları] da kastedilmiş olabilir. Sonra Allah Teâlâ ahiret için yüklendikleri şeyin kötülüğünü haber vermeye başladı. Taberî ve başkaları bu ayetin manası hakkında metni şu şekilde olan bir hadis rivayet etmişlerdir: «Kim bir sapıklığa çağırırsa, kendisine uyanların günahlarının bir misli, onların günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onun üzerine de olur. Kim de doğru yola çağırır ve kendisine uyulursa, kendisine uyanların sevaplarının bir misli, onların sevaplarından hiçbir şey eksilmeksizin ona da verilir.» { ساءَ }, { ما } lafzına isnad edilmiş bir fiildir ve burada bir sıla cümlesine ihtiyaç duyar.
13313. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu:
13314. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٦ الى ٢٧]
[Nahl Suresi (16), Ayetler 26-27]
13315. Metin
قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيانَهُمْ مِنَ الْقَواعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتاهُمُ الْعَذابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ (٢٦) ثُمَّ يَوْمَ الْقِيامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكافِرِينَ (٢٧)
{ قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيانَهُمْ مِنَ الْقَواعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتاهُمُ الْعَذابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ (٢٦) ثُمَّ يَوْمَ الْقِيامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكافِرِينَ (٢٧) } “Kendilerinden öncekiler de tuzak kurmuştu. Bunun üzerine Allah onların binalarını temellerinden sarstı; tavan da tepelerinden üzerlerine çöktü ve azap onlara hiç fark edemedikleri bir yerden geldi. (26) Sonra kıyamet gününde [Allah] onları rezil eder ve: 'Haklarında [müminlerle] çekişip ayrılığa düştüğünüz ortaklarım nerede?' der. Kendilerine ilim verilenler ise: 'Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin üzerinedir' derler. (27)”
13316. Metin
قال ابن عباس وغيره من المفسرين: الإشارة ب الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ إلى نمرود الذي بنى صرحا ليصعد فيه إلى السماء على زعمه، فلما أفرط في علوه وطوله في السماء فرسخين على ما حكى النقاش، بعث الله عليه رمحا فهدمته، «وخر سقفه» عليه وعلى أتباعه، وقيل: جبريل هدمه بجناحه وألقى أعلاه في البحر وانحقف من أسلفه، وقالت فرقة أخرى: المراد ب الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جميع من كفر من الأمم المتقدمة ومكر ونزلت فيه عقوبة من الله تعالى، وقوله على هذا فَأَتَى اللَّهُ بُنْيانَهُمْ مِنَ الْقَواعِدِ إلى آخر الآية، تمثيل وتشبيه، أي حالهم بحال من فعل به هذا، وقالت فرقة: المراد بقوله فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ أي جاءهم العذاب من قبل السماء.
İbn Abbas ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: { الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } ile kastedilen, kendi iddiasına göre göğe yükselmek için yüksek bir köşk (sarh) inşa eden Nemrud'dur. Nakkâş'ın naklettiğine göre yüksekliği ve göğe doğru boyu aşırıya varıp iki fersaha ulaşınca, Allah onun üzerine bir rüzgâr/mızrak gönderip onu yıktı, tavanı da onun ve ona tabi olanların üzerine çöktü. Bir görüşe göre ise Cebrail köşkü kanadıyla yıktı, üst kısmını denize fırlattı, alt kısmından da çöktü. Diğer bir grup ise şöyle demiştir: { الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } ile kastedilen, geçmiş ümmetlerden küfreden, tuzak kuran ve haklarında Allah Teâlâ'dan azap inen kimselerin tamamıdır. Bu görüşe göre ayetin sonuna kadar olan { فَأَتَى اللَّهُ بُنْيانَهُمْ مِنَ الْقَواعِدِ } buyruğu bir temsil ve benzetmedir; yani onların durumu, kendisine böyle yapılan kimsenin durumuna benzer. Bir grup da: { فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ } buyruğu ile azabın onlara gök tarafından geldiğinin kastedildiğini söylemiştir.
13317. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا ينحو إلى اللعن، ومعنى قوله مِنْ فَوْقِهِمْ رفع الاحتمال في قوله فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ فإنك تقول انهدم على فلان بناؤه وهو ليس تحته، كما تقول: انفسد عليه متاعه، وقوله مِنْ فَوْقِهِمْ ألزم أنهم كانوا تحته. وقوله فَأَتَى أي أتى أمر الله وسلطانه، وقرأ الجمهور «بنيانهم» ، وقرأت فرقة «بنيتهم» ، وقرأ جعفر بن محمد «بيتهم» ، وقرأ الضحاك «بيوتهم» ، وقرأ الجمهور «السقف» بسكون القاف، وقرأت فرقة بضم القاف وهي لغة فيه، وقرأ الأعرج «السّقف» بضم السين والقاف، وقرأ مجاهد «السّقف» بضم السين وسكون القاف، وقوله ثُمَّ يَوْمَ الْقِيامَةِ الآية، ذكر الله تعالى في هذه الآية المتقدمة حال هؤلاء الماكرين في الدنيا، ثم ذكر في هذه حالهم في الآخرة وقوله يُخْزِيهِمْ لفظ يعم جميع المكاره التي تنزل بهم، وذلك كله راجع إلى إدخالهم النار، وهذا نظير قوله رَبَّنا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ [آل عمران: ١٩٢] . وقوله أَيْنَ شُرَكائِيَ توبيخ لهم وأضافهم إلى نفسه في مخاطبة الكفار أي على زعمكم ودعواكم، قال أبو علي: وهذا كما قال الله تعالى حكاية ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ [الدخان: ٤٩] وكما قال يا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنا رَبَّكَ [الزخرف: ٤٩] .
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bu lanetleme anlamına meyleder. { مِنْ فَوْقِهِمْ } buyruğunun manası ise { فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ } ifadesindeki ihtimali ortadan kaldırmaktır; çünkü sen, kişi altında olmasa bile «Falancanın binası üzerine yıkıldı» dersin; tıpkı «Malı onun aleyhine bozuldu» dediğin gibi. { مِنْ فَوْقِهِمْ } ifadesi ise onların kesinlikle o tavanın altında bulunduklarını ifade eder. { فَأَتَى } yani Allah'ın emri ve kudreti geldi demektir. Cumhur «bünyânehüm» okumuş, bir grup «bünyetehüm», Ca'fer b. Muhammed «beytehüm», Dahhâk ise «büyûtehüm» okumuştur. Cumhur { السَّقْفُ } kelimesini kâf'ın sükûnu ile okumuş, bir grup kâf'ın dammesiyle okumuştur ki bu da bir lehçedir. A'rec sîn ve kâf'ın dammesiyle «es-sukufu», Mücâhid ise sîn'in dammesi ve kâf'ın sükûnu ile «es-sukfu» okumuştur. Yüce [Allah]'ın: { ثُمَّ يَوْمَ الْقِيامَةِ } ayetinde; Allah Teâlâ önceki ayette bu tuzak kuranların dünyadaki hallerini zikretmiş, bu ayette ise ahiretteki hallerini zikretmiştir. { يُخْزِيهِمْ } ifadesi, başlarına gelecek bütün hoşa gitmeyen şeyleri kapsayan bir lafızdır ve bunların tamamı onların cehenneme sokulmasına döner. Bu, [şu] ayetin bir benzeridir: { رَبَّنا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ } [Âl-i İmrân: 192]. { أَيْنَ شُرَكائِيَ } buyruğu onlara bir azarlamadır ve kâfirlere hitap ederken onları kendisine izafe etmesi 'sizin zannınıza ve iddianıza göre' demektir. Ebû Ali şöyle demiştir: Bu, Allah Teâlâ'nın bir hikâye olarak: { ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ } [ed-Duhân: 49] buyurması ve: { يا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنا رَبَّكَ } [ez-Zuhruf: 49] buyurması gibidir.
13318. Metin
قال القاضي أبو محمد: والإضافات تترتب معقولة وملفوظا بأرق سبب، وهذا كثير في كلامهم، ومنه قول الشاعر:
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: İzafetler, aklen ve lafzen en ince bir sebeple bile tertip edilebilir. Bu, Arapların kelamında pek çoktur; şairin şu sözü de bundandır:
13319. Metin
إذا قلت قدني قال تالله حلفة ... لتغني عني ذا إنائك أجمعا
'Bana yeter' dediğimde, dedi ki: 'Allah'a yemin olsun ki, / Şu kabını benden yana tamamen boşaltacaksın.'
13320. Metin
فأضاف الإناء إلى حابسه، وقرأ البزي عن ابن كثير «شركاي» بقصر الشركاء، وقرأت فرقة «شركاءي» بالمد وياء ساكنة، وتُشَاقُّونَ معناه تحاربون وتحارجون، أي تكون في شق والحق في شق، وقرأ الجمهور «تشاقون» بفتح النون، وقرأ نافع وحده بكسر النون، ورويت عن الحسن بخلاف وضعف هذه القراءة أبو حاتم، وقد تقدم القول في مثله في الحجر في تُبَشِّرُونَ [الحجر: ٥٤] ، وقرأت فرقة «تشاقونّي» بشد النون وياء بعدها، والَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ هم الملائكة فيما قال بعض المفسرين، وقال يحيى بن سلام: هم المؤمنون وهذا الخطاب منهم يوم القيامة.
Burada kabı, onu elinde tutana izafe etmiştir. İbn Kesîr'den rivayetle el-Bezzî, şürekâ kelimesini kasr ile «şürekâye» okumuştur. Bir grup ise med ve sakin yâ ile «şürekâ'î» okumuştur. { تُشَاقُّونَ } lafzının manası, savaşıyorsunuz ve ayrılığa düşüyorsunuz demektir; yani siz bir tarafta (şıkk), hak ise diğer bir taraftadır. Cumhur nûn'un fethasıyla { تُشَاقُّونَ } okumuştur. Yalnızca Nâfi' nûn'un kesresiyle okumuştur. Bu kıraat ihtilaflı olarak Hasan'dan da rivayet edilmiş olup Ebû Hâtim bu kıraati zayıf saymıştır. Bunun benzeri hakkında Hicr Suresi'nde geçen { تُبَشِّرُونِ } [el-Hicr: 54] ayetinde açıklama yapılmıştı. Bir grup ise nûn'un şeddesi ve sonrasında yâ ile «tüşâkkûnî» okumuştur. { الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ }, bazı müfessirlerin dediğine göre meleklerdir. Yahyâ b. Sellâm ise: «Onlar müminlerdir ve bu hitap kıyamet gününde onlardan sâdır olur» demiştir.
13321. Metin
قال القاضي أبو محمد: والصواب أن يعم جميع من آتاه الله علم ذلك من جميع من حضر الموقف من ملك أو إنسي، وغير ذلك، وباقي الآية بين.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Doğru olan, melek olsun insan olsun veya başkası olsun mahşer yerinde hazır bulunanlardan Allah'ın bu ilmi verdiği herkesi kapsamasıdır. Ayetin geri kalanı açıktır.
13322. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu:
13323. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ٢٨ الى ٣٠]
[Nahl Suresi (16), Ayetler 28-30]
13324. Metin
الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) فَادْخُلُوا أَبْوابَ جَهَنَّمَ خالِدِينَ فِيها فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩) وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا خَيْراً لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هذِهِ الدُّنْيا حَسَنَةٌ وَلَدارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ (٣٠)
{ الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) فَادْخُلُوا أَبْوابَ جَهَنَّمَ خالِدِينَ فِيها فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩) وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا ماذا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قالُوا خَيْراً لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هذِهِ الدُّنْيا حَسَنَةٌ وَلَدارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ (٣٠) } “Kendilerine zulmederlerken meleklerin canlarını aldığı kimseler: 'Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk' diyerek teslim olurlar. Hayır! Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir. (28) O halde içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (29) Sakınanlara ise: 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiğinde: 'Hayır indirdi' dediler. Bu dünyada güzel davrananlara güzel bir mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Sakınanların yurdu ne de güzeldir! (30)”
13325. Metin
الَّذِينَ نعت للكافرين في قول أكثر المتأولين، ويحتمل أن يكون الَّذِينَ مرتفعا بالابتداء منقطعا مما قبله، وخبره في قوله فَأَلْقَوُا السَّلَمَ فزيدت الفاء في الخبر، وقد يجيء مثل هذا، والْمَلائِكَةُ يريد القابضين لأرواحهم، وقوله ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ حال، والسَّلَمَ هنا الاستسلام، أي رموا بأيديهم وقالوا ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ فحذف قالوا لدلالة الظاهر عليه، قال الحسن: هي مواطن بمرة يقرون على أنفسهم كما قال شَهِدُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كانُوا كافِرِينَ
{ الَّذِينَ }, müevvillerin çoğunun görüşüne göre kâfirlerin sıfatıdır. { الَّذِينَ } lafzının öncesinden ayrılarak mübteda olarak merfû olması, haberinin de { فَأَلْقَوُا السَّلَمَ } cümlesinde bulunup habere «fâ» harfinin zâid olarak girmesi de muhtemeldir; zira bunun benzeri gelebilir. { الْمَلائِكَةُ } ile onların ruhlarını kabzedenler kastedilmiştir. { ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ } buyruğu hâldir. Buradaki { السَّلَمَ }, teslim olmaktır; yani teslim oldular ve { ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ } dediler. Zahirin delalet etmesi sebebiyle «dediler (kālû)» fiili hazfedilmiştir. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: «Bunlar farklı durumlardır; bazen [şu ayette] buyurulduğu gibi kendi aleyhlerine itirafta bulunurlar: { شَهِدُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كانُوا كافِرِينَ }
13326. Metin
[الأنعام: ١٣] ومرة يجحدون كهذه الآية، ويحتمل قولهم: ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ وجهين، أحدهما أنهم كذبوا وقصدوا الكذب اعتصاما منهم به، على نحو قولهم وَاللَّهِ رَبِّنا ما كُنَّا مُشْرِكِينَ [الأنعام: ٢٣] ، والآخر أنهم أخبروا عن أنفسهم بذلك على ظنهم أنهم لم يكونوا يعملون سوءا، فأخبروا عن ظنهم بأنفسهم، وهو كذب في نفسه.
[el-En'âm: 130], bazen de bu ayetteki gibi inkâr ederler.» Onların: { ما كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ } sözleri iki anlama muhtemeldir: Birincisi, { وَاللَّهِ رَبِّنا ما كُنَّا مُشْرِكِينَ } [el-En'âm: 23] sözlerinde olduğu gibi, ona sığınmak maksadıyla yalan söylemiş ve yalanı kastetmiş olmalarıdır. İkincisi ise kötülük işlemedikleri zannıyla kendilerini böyle nitelendirmiş olmalarıdır; dolayısıyla kendilerine dair zanlarını haber vermişlerdir ki bu da kendi içinde bir yalandır.
13327. Metin
وعَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ وعيد وتهديد، وظاهر الآية أنها عامة في جميع الكفار، وإلقاؤهم السلم ضد مشافهتهم قبل، وقال عكرمة: نزلت في قوم من أهل مكة آمنوا بقلوبهم ولم يهاجروا فأخرجهم كفار مكة مكرهين إلى بدر، فقتلوا هنالك فنزلت فيهم هذه الآية.
{ عَلِيمٌ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } buyruğu bir tehdit ve uyarıdır. Ayetin zahiri, onun bütün kâfirler hakkında umumi olduğunu göstermektedir. Onların teslimiyeti arz etmeleri (ilka'üs-selem), daha önceki karşı koymalarının zıddıdır. İkrime ise şöyle demiştir: «Bu ayet, kalpleriyle iman edip hicret etmeyen Mekke halkından bir topluluk hakkında inmiştir; Mekke kâfirleri onları zorla Bedir'e çıkarmış, onlar da orada öldürülmüşlerdi; işte bu ayet onlar hakkında indi.»
13328. Metin
قال القاضي أبو محمد: وإنما اشتبهت عليه بالآية الأخرى التي نزلت في أولئك باتفاق من العلماء، وعلى هذا القول يحسن قطع الَّذِينَ ورفعه بالابتداء فتأمله والقانون أن بَلى تجيء بعد النفي ونعم تجيء بعد الإيجاب، وقد تجيء بعد التقرير، كقوله أليس كذا ونحوه، ولا تجيء بعد نفي سوى التقرير، وقرأ الجمهور «تتوفاهم» بالتاء فوق، وقرأ حمزة «يتوفاهم» بالياء وهي قراءة الأعمش، قال أبو زيد: أدغم أبو عمرو بن العلاء السلم «ما» ، وقوله فَادْخُلُوا من كلام الذي يقول بَلى، وأَبْوابَ جَهَنَّمَ مفضية إلى طبقاتها التي هي بعض على بعض، و «الأبواب» كذلك باب على باب، وخالِدِينَ حال، واللام في قوله فَلَبِئْسَ لام التأكيد.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: [İkrime'ye] bu ayet, ulemanın ittifakıyla onlar hakkında inen diğer ayetle karışık gelmiştir. Bu görüşe göre { الَّذِينَ } lafzının [önceki ifadeden] kesilip mübteda olarak ref' edilmesi güzel olur, iyi düşün! Kaide şudur ki: { بَلى } olumsuzluktan sonra gelir; «ne'am» ise olumlu ifadeden sonra gelir. Bazen «Şöyle değil mi?» ve benzeri takrîrî (onaylatıcı) ifadelerden sonra da gelebilir; takrîr dışındaki olumsuzluktan sonra ise gelmez. Cumhur üstten «tâ» ile { تَتَوَفَّاهُمُ } okumuştur. Hamza ise «yâ» ile { يَتَوَفَّاهُمُ } okumuştur ki bu A'meş'in de kıraatidir. Ebû Zeyd: «Ebû Amr b. el-Alâ 'es-seleme' kelimesini 'mâ'ya idgam etmiştir» demiştir. { فَادْخُلُوا } buyruğu, { بَلى } diyenin sözündendir. { أَبْوابَ جَهَنَّمَ }, birbiri üzerinde bulunan cehennem tabakalarına açılır. Kapılar da aynı şekilde kapı üstüne kapıdır. { خالِدِينَ } hâldir. { فَلَبِئْسَ } buyruğundaki lâm harfi tekit lâmıdır.
13329. Metin
قال القاضي أبو محمد: وذكر سيبويه، ﵀، وهو إجماع النحويين قال: ما علمت أن لام التأكيد لا تدخل على الفعل الماضي وإنما تدخل عليه لام القسم لكن دخلت على «بئس» لما لم تتصرف أشبهت الأسماء وبعدت عن حال الفعل من جهة أنها لا تدخل على زمان، و «المثوى» موضع الإقامة، ونعم
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Sîbeveyh rahmetullâhi aleyh zikretmiş ve bu nahivcilerin icmaıdır; şöyle demiştir: «Tekit lâmı mazi fiilin başına girmez, onun başına ancak kasem lâmı girer. Fakat 'bi'se' fiili çekimsiz olduğu, bir zamana dahil olmaması yönüyle fiillik halinden uzaklaşıp isimlere benzediği için başına gelmiştir.» «el-Mesvâ» ikamet edilen yerdir. «Ni'me»
13330. Metin
وبئس إنما تدخلان على معرف بالألف واللام أو مضاف إلى معرف بذلك، والمذموم هنا محذوف، تقديره بئس المثوى مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ، و «المتكبر» هنا هو الذي أفضى به كبره إلى الكفر، وقوله وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا الآية، لما وصف تعالى مقالة الكفار الذين قالوا أساطير الأولين، عادل ذلك بذكر مقالة المؤمنين من أصحاب النبي ﷺ، وأوجب لكل فريق ما يستحق لتتباين المنازل بين الكفر والإيمان، وماذا تحتمل ما ذكر في التي قبلها، وقولهم خَيْراً جواب بحسب السؤال، واختلف المتأولون في قوله تعالى لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا إلى آخر الآية، فقالت فرقة: هو ابتداء كلام من الله مقطوع مما قبله، لكنه بالمعنى وعد متصل بذكر إحسان المتقين في مقالتهم، وقالت فرقة: هو من كلام الذين قالُوا خَيْراً وهو تفسير للخير الذي أنزل الله في الوحي على نبينا خبرا أن من أحسن في الدنيا بطاعة فله حسنة في الدنيا ونعيم في الآخرة بدخول الجنة، وروى أنس بن مالك أن رسول الله ﷺ قال: «إن الله لا يظلم المؤمن حسنة يثاب عليها الرزق في الدنيا ويجزى بها في الآخرة» . وقد تقدم القول في إضافة «الدار» إلى الآخرة وباقي الآية بين.
ve «bi'se» fiilleri ancak harf-i tarifli veya harf-i tarifliye muzaf olan bir kelimenin başına girerler. Burada yerilen şey (el-mahzûfü bi'z-zemm) hazfedilmiştir; takdiri «büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötü bir yerdir (bi'se'l-mesvâ mesve'l-mütekebbirîn)» şeklindedir. Buradaki «el-mütekebbir», kibri kendisini küfre sürükleyen kimsedir. Yüce [Allah]'ın: { وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا } ayetinde; Allah Teâlâ «öncekilerin masalları» diyen kâfirlerin sözünü niteleyince, küfür ile iman arasındaki makamlar birbirinden ayrılsın diye buna karşılık Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından olan müminlerin sözünü zikretmiş ve her iki gruba da hak ettiğini takdir etmiştir. { ماذا } ifadesi bir önceki ayette zikredilen ihtimalleri taşır. Onların { خَيْراً } sözü soruya uygun bir cevaptır. Müevviller, Allah Teâlâ'nın ayetin sonuna kadar olan { لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا } buyruğu hakkında ihtilaf etmişlerdir: Bir grup şöyle demiştir: Bu, Allah'tan öncesinden ayrı yeni bir söz başlangıcıdır; fakat mana yönüyle takva sahiplerinin sözlerindeki ihsanlarının zikrine bağlı bir vaaddir. Diğer bir grup ise: Bu, { قالُوا خَيْراً } diyenlerin sözlerindendir; Allah'ın Peygamberimize vahiy yoluyla indirdiği hayrın bir tefsiridir ve dünyada itaatle güzel davranan kimseye dünyada bir güzellik, ahirette de cennete girmek suretiyle nimet verileceğinin haberidir. Enes b. Mâlik, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Şüphesiz Allah, mümine yaptığı hiçbir iyilik hususunda haksızlık etmez; dünyada onun karşılığında rızıklandırılır, ahirette de onunla mükâfatlandırılır.» «ed-Dâr» kelimesinin ahirete izafeti hakkında açıklama daha önce geçmişti. Ayetin geri kalanı ise açıktır.
13331. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu:
13332. Metin
[سورة النحل (١٦) : الآيات ٣١ الى ٣٢]
[Nahl Suresi (16), Ayetler 31-32]
13333. Metin
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَها تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ كَذلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ (٣١) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمْ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢)
{ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَها تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ كَذلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ (٣١) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمْ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢) } “Girecekleri Adn cennetleridir; altlarından ırmaklar akar. Orada diledikleri her şey onlarındır. İşte Allah sakınanları böyle mükâfatlandırır. (31) Ki melekler onların canlarını tertemiz olarak alırken: 'Selâm sizlere! Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık cennete girin' derler. (32)”
13334. Metin
جَنَّاتُ عَدْنٍ يحتمل أن يرتفع على خبر ابتداء مضمر بتقدير هي جنات عدن، ويحتمل أن يرتفع بقوله وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ [النحل: ٣٠] جَنَّاتُ عَدْنٍ ويحتمل أن يكون التقدير، لهم جنات عدن، ويحتمل أن يكون جَنَّاتُ مبتدأ وخبره يَدْخُلُونَها، وقرأ زيد بن ثابت وأبو عبد الرحمن «جنات» بالنصب، وهذا نحو قولهم زيد ضربته، وقرأ جمهور الناس «يدخلونها» ، وقرأ إسماعيل عن نافع «يدخلونها» بضم الياء وفتح الخاء، ولا يصح هذا عن نافع، ورويت عن أبي جعفر وشيبة بن نصاح، وقوله تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ في موضع الحال وباقي الآية بين. وقرأ الجمهور «تتوفاهم» بالتاء، وقرأ الأعمش «يتوفاهم» بالياء من تحت، وفي مصحف ابن مسعود «توفاهم» بتاء واحدة في الموضعين، وطَيِّبِينَ عبارة عن صلاح حالهم واستعدادهم للموت، وهذا بخلاف ما قال في الكفرة ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ [النحل: ٢٨] ، والطيب الذي لا خبث معه، ومنه قوله تعالى طِبْتُمْ فَادْخُلُوها خالِدِينَ [الزمر: ٧٣] وقول الملائكة: سَلامٌ عَلَيْكُمْ، بشارة من الله تعالى، وفي هذا المعنى أحاديث صحاح يطول ذكرها وقوله بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ أي بما كان في أعمالكم من تكسبكم، وهذا على التجوز، علق دخولهم الجنة بأعمالهم من حيث جعل الأعمال أمارة لإدخال العبد الجنة، ويعترض في هذا المعنى قول رسول الله ﷺ: «لا يدخل الجنة أحد بعمله» ، قالوا: ولا أنت يا رسول الله، قال: «ولا أنا إلا أن يتغمدني الله بفضل منه ورحمة» وهذه الآية ترد بالتأويل إلى معنى الحديث.
{ جَنَّاتُ عَدْنٍ } lafzının, takdiri «o Adn cennetleridir (hiye cennâtü adn)» şeklinde olan gizli bir mübtedanın haberi olarak merfû olması muhtemeldir. { وَلَنِعْمَ دارُ الْمُتَّقِينَ } [en-Nahl: 30] { جَنَّاتُ عَدْنٍ } ifadesiyle merfû olması da muhtemeldir. Takdirin «onlar için Adn cennetleri vardır» şeklinde olması da muhtemeldir. { جَنَّاتُ } kelimesinin mübteda, haberinin ise { يَدْخُلُونَها } olması da muhtemeldir. Zeyd b. Sâbit ve Ebû Abdirrahman «cennâti» şeklinde nasb ile okumuşlardır; bu da «Zeyden darabtühû» sözleri gibidir. İnsanların cumhuru { يَدْخُلُونَها } şeklinde okumuştur. İsmâil, Nâfi'den yâ'nın dammesi ve hâ'nın fethasıyla «yüdhalevnehâ» şeklinde okumuştur; fakat bu Nâfi'den sahih değildir; Ebû Ca'fer ve Şeybe b. Nassâh'tan da rivayet edilmiştir. { تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } buyruğu hâl konumundadır; ayetin geri kalanı ise açıktır. Cumhur «tâ» ile { تَتَوَفَّاهُمُ } okumuş, A'meş ise alttan «yâ» ile «yeteveffâhüm» okumuştur. İbn Mes'ûd'un mushafında her iki yerde de tek «tâ» ile «teveffâhüm» şeklindedir. { طَيِّبِينَ } lafzı, onların hallerinin düzgünlüğünü ve ölüme hazır oluşlarını ifade eder; bu, kâfirler hakkında zikrettiği { ظالِمِي أَنْفُسِهِمْ } [en-Nahl: 28] ifadesinin zıddıdır. Tayyib, kendisinde hiçbir pislik bulunmayan kimsedir; Allah Teâlâ'nın: { طِبْتُمْ فَادْخُلُوها خالِدِينَ } [ez-Zümer: 73] buyruğu da bundandır. Meleklerin: { سَلامٌ عَلَيْكُمْ } sözleri Allah Teâlâ'dan bir müjdedir. Bu manada zikri uzun sürecek sahih hadisler vardır. { بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } buyruğu ise, 'kazandığınız amelleriniz sebebiyle' demektir. Bu bir mecazdır; ameller kulun cennete sokulmasının bir alâmeti kılındığı için cennete girişleri amellerine bağlanmıştır. Bu manaya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu itiraz olarak getirilebilir: «Hiç kimse ameliyle cennete giremez.» 'Sen de mi ya Resûlallah?' dediler. Buyurdu ki: «Allah beni katından bir lütuf ve rahmete garketmedikçe ben de [giremem].» Bu ayet, tevil yoluyla hadisin manasına irca edilir.
13335. Metin
قال القاضي أبو محمد: ومن الرحمة والتغمد، أن يوفق الله العبد إلى أعمال برة، ومقصد الحديث نفي وجوب ذلك على الله تعالى بالعقل، كما ذهب إليه فريق من المعتزلة.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Rahmet ve mağfirete garketmekten biri de Allah'ın kulu salih amellere muvaffak kılmasıdır. Hadisin maksadı ise, Mutezile'den bir grubun gittiği gibi, bunun aklen Allah Teâlâ'ya vacip oluşunu nefyetmektir.
13336. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın buyruğu: