Âl-i İmrân Suresi

İbn Atıyye · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

4061. Metin

بسم الله الرّحمن الرّحيم وصلى الله على محمد وعلى آله وسلم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın salât ve selâmı Muhammed'e ve onun âline olsun.

4062. Metin

سورة آل عمران

Âl-i İmrân Suresi

4063. Metin

هذه السورة مدنية بإجماع فيما علمت، وذكر النقاش أن اسم هذه السورة في التوراة طيبة.

Bu sure, bildiğim kadarıyla icma ile Medenîdir. En-Nakkâş, bu surenin Tevrat'taki adının Tayyibe olduğunu zikretmiştir.

4064. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın şu kavli:

4065. Metin

[سورة آل عمران (٣) : الآيات ١ الى ٤]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyetler 1-4]

4066. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

4067. Metin

الم (١) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢) نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣) مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ (٤)

{ الم (١) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢) نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣) مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. (1) Allah; O'ndan başka ilah yoktur; Diridir (el-Hayy), her an yaratıklarını gözetip durandır (el-Kayyûm). (2) Sana Kitab'ı hak ile, kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Daha önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti. Furkan'ı da indirdi. Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır. (4)”

4068. Metin

قد تقدم ذكر اختلاف العلماء في الحروف التي في أوائل السور في أول سورة البقرة، ومن حيث جاء في هذه السورة اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ جملة قائمة بنفسها فتتصور تلك الأقوال كلها في الم في هذه السورة، وذهب الجرجاني في النظم الى أن أحسن الأقوال هنا أن يكون الم إشارة إلى حروف المعجم كأنه يقول: هذه الحروف كتابك أو نحو هذا، ويدل قوله اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ على ما ترك ذكره مما هو خبر عن الحروف قال: وذلك في نظمه مثل قوله تعالى: أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ فَهُوَ عَلى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ [الزمر: ٢١] وترك الجواب لدلالة قوله: فَوَيْلٌ لِلْقاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ [الزمر: ٢١] تقديره: كمن قسا قلبه. ومنه قول الشاعر: [الطويل]

Sure başlarındaki harfler konusunda âlimlerin ihtilafı daha önce Bakara Suresi'nin başında geçmişti. Bu surede { اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ } “Allah; O'ndan başka ilah yoktur; Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır” ifadesi kendi başına müstakil bir cümle olarak geldiği için, o görüşlerin tamamı bu suredeki { الم } hakkında da tasavvur edilebilir. El-Cürcânî en-Nazm'da buradaki en güzel görüşün, { الم } ifadesinin hece harflerine bir işaret olması yönündeki görüş olduğunu belirtmiştir; sanki: “Bu harfler senin kitabındır” veya buna benzer bir şey demektedir. { اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ } “Allah; O'ndan başka ilah yoktur; Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır. Sana Kitab'ı indirdi” kavli ise, harflerin haberi olup zikri terk edilen şeye delalet etmektedir. O şöyle demiştir: Bu durum nazımda, Yüce Allah'ın { أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ فَهُوَ عَلى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ } “Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı kimse, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir?” [Zümer: 22] kavli gibidir; burada { فَوَيْلٌ لِلْقاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ } “Allah'ın zikrinden kalpleri katılaşmış olanların vay haline!” [Zümer: 22] kavlinin delaleti sebebiyle cevap terk edilmiştir; takdiri: “Kalbi katılaşan kimse gibi midir?” şeklindedir. Şairin şu sözü de bundandır: [Tavîl]

4069. Metin

فلا تدفنوني إنّ دفني محرّم ... عليكم، ولكن خامري أمّ عامر

Beni gömmeyin; zira beni gömmek size haramdır / Lakin sen gizlen ey sırtlan (ümmu âmir)!

4070. Metin

قال: تقديره ولكن اتركوني للتي يقال لها خامري أم عامر.

Dedi ki: Bunun takdiri, “Lakin beni kendisine 'gizlen ey sırtlan' denilene (sırtlana) bırakın” şeklindedir.

4071. Metin

قال القاضي ﵀: يحسن في هذا القول أن يكون نَزَّلَ خبر قوله اللَّهُ حتى يرتبط الكلام إلى هذا المعنى. وهذا الذي ذكره القاضي الجرجاني فيه نظر لأن مثله ليست صحيحة الشبه بالمعنى الذي نحا إليه وما قاله في الآية محتمل ولكن الأبرع في نظم الآية أن يكون الم لا يضم ما بعدها إلى نفسها في المعنى وأن يكون اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ كلاما مبتدأ جزما جملة رادة على نصارى نجران الذين وفدوا على رسول الله ﵇ فحاجوه في عيسى ابن مريم وقالوا: إنه الله وذلك أن ابن إسحاق والربيع وغيرهما ممن ذكر السير رووا أن وفد نجران قدم على رسول الله ﷺ نصارى ستون رأكبا فيهم من أشرافهم أربعة عشر رجلا في الأربعة عشر ثلاثة نفر إليه يرجع أمرهم، العاقب أمير القوم وذو رأيهم واسمه عبد المسيح، والسيد ثمالهم وصاحب مجتمعهم واسمه الأيهم، وأبو حارثة بن علقمة أسد

Kadı [radıyallâhu anh] şöyle dedi: Bu görüşe göre, sözün bu manaya bağlanabilmesi için { نَزَّلَ } “indirdi” lafzının { اللَّهُ } “Allah” kavlinin haberi olması uygun düşer. Kadı el-Cürcânî'nin zikrettiği bu husus tartışmaya açıktır; zira bu benzeri, yöneldiği mana ile tam bir benzerlik taşımamaktadır. Âyet hakkında söylediği ihtimal dahilindedir, ancak âyetin nazmında en üstün olan; { الم } lafzının manaca kendisinden sonrasını içine katmaması ve { اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ } “Allah; O'ndan başka ilah yoktur; Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır” ifadesinin kesin olarak müstakil bir başlangıç cümlesi (mübteda) olmasıdır. Bu cümle, Resûlullah'a [aleyhisselâm] heyet olarak gelip Meryem oğlu İsa hakkında onunla tartışan ve “O Allah'tır” diyen Necran Hristiyanlarına bir reddiyedir. Şöyle ki; İbn İshâk, er-Rebî' ve siyer zikreden diğer kimseler, Necran heyetinin Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] altmış binekli Hristiyan olarak geldiğini rivayet etmişlerdir. İçlerinde ileri gelenlerinden on dört adam vardı; bu on dört kişinin içinde de işlerinin kendisine döndüğü üç kişi bulunmaktaydı: Kavmin emîri ve fikir danışmanı olan el-Âkıb ki adı Abdülmesîh idi; sığınakları ve toplantı reisleri olan es-Seyyid ki adı el-Eyhem idi; Benî Bekr b. Vâil'in aslanı,

4072. Metin

بني بكر بن وائل أسقفهم وعالمهم فدخلوا على رسول الله ﷺ المسجد إثر صلاة العصر عليهم جبب وأردية فقال أصحاب رسول الله ﵇: ما رأينا وفدا مثلهم جمالا وجلالة، وحانت صلاتهم فقاموا فصلوا في مسجد رسول الله ﵇ إلى المشرق فقال النبي ﵇: دعوهم ثم أقاموا بالمدينة أياما يناظرون رسول الله ﵇ في عيسى ويزعمون أنه الله إلى غير ذلك من أقوال بشعة مضطربة ورسول الله ﷺ يرد عليهم بالبراهين الساطعة وهم لا يبصرون، ونزل فيهم صدر هذه السورة إلى نيف وثمانين آية إلى أن آل أمرهم إلى أن دعاهم رسول الله ﷺ إلى الابتهال وسيأتي تفسير ذلك.

onların piskoposu ve âlimi olan Ebû Hârise b. Alkame. İkindi namazının hemen ardından, üzerlerinde cübbeler ve ridalarla Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] yanına mescide girdiler. Resûlullah'ın [aleyhisselâm] ashabı: “Güzellik ve vakar bakımından onlar gibi bir heyet görmedik” dediler. Namaz vakitleri geldiğinde kalkıp Resûlullah'ın [aleyhisselâm] mescidinde doğuya doğru namaz kıldılar. Bunun üzerine Peygamber [aleyhisselâm]: “Onları bırakın” dedi. Sonra Medine'de günlerce kalıp İsa hakkında Resûlullah [aleyhisselâm] ile münazara ettiler ve onun Allah olduğunu iddia ettiler; buna benzer daha nice çirkin ve tutarsız sözler söylediler. Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] onlara apaçık delillerle cevap veriyor, onlarsa gerçeği görmüyorlardı. Haklarında bu surenin başından seksen küsur âyete kadar indi; nihayetinde işleri, Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] onları lânetleşmeye (mübâhele) davet etmesine vardı. Bunun tefsiri ileride gelecektir.

4073. Metin

وقرأ السبعة «الم الله» بفتح الميم والألف ساقطة، وروي عن عاصم أنه سكن الميم ثم قطع الألف، روى الأولى التي هي كالجماعة حفص وروى الثانية أبو بكر، وذكرها الفراء عن عاصم، وقرأ أبو جعفر الرؤاسي وأبو حيوة بكسر الميم للالتقاء وذلك رديء لأن الياء تمنع من ذلك والصواب الفتح قراءة جمهور الناس. قال أبو علي: حروف التهجي مبنية على الوقف فالميم ساكنة واللام ساكنة فحركت الميم بالفتح كما حركت النون في قولك: «من الله ومن المسلمين» إلى غير ذلك.

Yedi kıraat imamı, mim harfinin fethası ve elifin düşmesiyle «Elif-lâm-mîmellâhu» şeklinde okumuştur. Âsım'dan ise mimi sâkin kılıp sonra elife hemze ile (katı' yaparak) başladığı rivayet edilmiştir. Cemaatin kıraati gibi olan birinciyi Hafs, ikinciyi ise Ebû Bekr rivayet etmiş ve el-Ferrâ da bunu Âsım'dan zikretmiştir. Ebû Ca'fer er-Ruâsî ve Ebû Hayve, iki sâkinin birleşmesi sebebiyle mimi kesre ile okumuşlardır; ancak bu zayıftır, zira yâ harfi buna engel olur; doğru olan ise insanların çoğunluğunun kıraati olan fethadır. Ebû Ali şöyle demiştir: Hecâ harfleri vakıf üzere mebnidir; bu yüzden mim sâkindir, lâm da sâkindir. Senin «Minallâhi ve mine'l-müslimîn» sözündeki nûn harfinin fetha ile harekelendiği gibi buradaki mim de fetha ile harekelenmiştir; diğer benzerleri de böyledir.

4074. Metin

قال أبو محمد: ومن قال بأن حركة الهمزة ألقيت على الميم فذلك ضعيف لإجماعهم على أن الألف الموصولة في التعريف تسقط في الوصل فما يسقط فلا تلقى حركته، قاله أبو علي، وقد تقدم تفسير قوله:

Ebû Muhammed şöyle dedi: Hemzenin harekesinin mime aktarıldığını söyleyen kimsenin bu sözü zayıftır; zira harf-i tarifteki vasıl elifinin vasıl (bağlantı) anında düştüğüne dair icma vardır; düşen şeyin ise harekesi aktarılmaz. Bunu Ebû Ali söylemiştir. Yüce Allah'ın şu kavlinin tefsiri daha önce geçmişti:

4075. Metin

الْحَيُّ الْقَيُّومُ في آية الكرسي، والآية هنالك إخبار لجميع الناس، وكررت هنا إخبارا لحجج هؤلاء النصارى، وللرد عليهم أن هذه الصفات لا يمكنهم ادعاؤها لعيسى ﵇ لأنهم إذ يقولون إنه صلب فذلك موت في معتقدهم لا محالة إذ من البين أنه ليس بقيوم، وقرأ جمهور القراء «القيوم» وزنه فيعول، وقرأ عمر بن الخطاب ﵁ وعبد الله بن مسعود وعلقمة بن قيس «القيام» وزنه- فيعال- وروي عن علقمة أيضا أنه قرأ «القيم» وزنه فيعل، وهذا كله من قام بالأمر يقوم به إذا اضطلع بحفظه وبجميع ما يحتاج إليه في وجوده، فالله تعالى القيام على كل شيء بما ينبغي له أو فيه أو عليه.

Ayetü'l-Kürsî'de geçen { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } “el-Hayy, el-Kayyûm”. Oradaki âyet bütün insanlara yönelik bir haberdir; burada ise bu Hristiyanların delillerine karşılık bir haber olarak ve bu sıfatları İsa [aleyhisselâm] için iddia edemeyeceklerini onlara reddetmek üzere tekrarlanmıştır. Çünkü onlar onun çarmıha gerildiğini söylediklerinde, bu durum inançlarına göre muhakkak bir ölümdür; nitekim onun kayyûm olmadığı da açıktır. Kıraat imamlarının cumhuru «el-Kayyûm» (الْقَيُّومُ) şeklinde fey'ûl vezninde okumuştur. Ömer b. el-Hattâb [radıyallâhu anh], Abdullah b. Mes'ûd ve Alkame b. Kays ise fî'âl vezninde «el-Kıyâm» (الْقِيَامُ) şeklinde okumuşlardır. Alkame'den ayrıca fey'ıl vezninde «el-Kayyim» (الْقَيِّمُ) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Bütün bunlar, bir işin korunmasını ve varlığı için gereken her şeyi bizzat üstlendiğinde söylenen “işi ayakta tuttu/üstlendi” (kâme bi'l-emri) ifadesinden gelir. Yüce Allah, her şeyin layık olduğu veya onda ya da aleyhinde bulunan her hususta her şeyi hakkıyla ayakta tutandır (el-Kıyâm).

4076. Metin

وتنزيل الله الكتاب بواسطة الملك جبريل ﵇، والْكِتابَ في هذا الموضع القرآن باتفاق من المفسرين، وقرأ جمهور الناس «نزّل عليك» بشد الزاي «الكتاب» بنصب الباء، وقرأ إبراهيم النخعي «نزل عليك الكتاب» بتخفيف الزاي ورفع الباء، وهذه الآية تقتضي أن قوله اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ جملة مستقلة منحازة، وقوله بِالْحَقِّ يحتمل معنيين: إحداهما أن يكون المعنى ضمن الحقائق من خيره وأمره ونهيه ومواعظه، فالباء على حدها في قوله: جاءني كتاب بخبر كذا وكذا أي ذلك الخبر مقتص فيه، والثاني: أن يكون المعنى أنه نزل الكتاب باستحقاق أن ينزل لما فيه من المصلحة الشاملة وليس ذلك على أنه واجب على الله تعالى أن يفعله، فالباء في هذا المعنى على حدها في قوله تعالى حكاية عن عيسى ﵇ سُبْحانَكَ ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ [المائدة: ١١٦] وقال محمد بن جعفر بن الزبير: معنى قوله بِالْحَقِّ أي مما اختلف فيه أهل الكتاب واضطرب فيه هؤلاء النصارى الوافدون، وهذا داخل في المعنى الأول، ومُصَدِّقاً حال مؤكدة وهي راتبة غير منتقلة لأنه لا يمكن أن

Allah'ın Kitab'ı indirmesi melek Cebrail [aleyhisselâm] vasıtasıyladır. Bu yerdeki { الْكِتابَ } “Kitab”, müfessirlerin ittifakıyla Kur'an'dır. İnsanların cumhuru ze harfinin şeddesi ve be harfinin nasbı ile «nezzele aleyke'l-kitâbe» şeklinde okumuştur. İbrâhîm en-Nehaî ise ze harfinin şeddesizliği ve be harfinin ref'i ile «nezele aleyke'l-kitâbu» şeklinde okumuştur. Bu âyet, { اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ } “Allah; O'ndan başka ilah yoktur; Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır” kavlinin bağımsız ve müstakil bir cümle olmasını gerektirir. { بِالْحَقِّ } “hak ile” kavli iki manaya ihtimallidir: Birincisi, mananın; haberlerinden, emrinden, nehyinden ve vaazlarından hakikatleri içermesi olmasıdır; bu durumda bâ harfi, “Bana falan falan haberi içeren bir mektup geldi” sözündeki kullanımı gibidir, yani o haber onda anlatılmıştır. İkincisi, mananın; içerdiği kapsamlı maslahat sebebiyle Kitab'ın indirilmeye layık ve müstahak olarak indirilmiş olmasıdır; bu, Allah Teâlâ üzerine bunu yapmanın vacip olduğu anlamına gelmez. Bâ harfi bu manada, Yüce Allah'ın İsa'dan [aleyhisselâm] naklettiği şu kavlinde olduğu gibidir: { سُبْحانَكَ ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ } “Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz” [Mâide: 116]. Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: { بِالْحَقِّ } “hak ile” kavlinin manası, Ehl-i Kitab'ın hakkında ihtilaf ettiği ve bu gelen Hristiyan heyetinin de içinde bocaladığı hususlardır. Bu da birinci manaya dahildir. { مُصَدِّقاً } “doğrulayıcı olarak” ise tekit edici bir hâldir; sabittir, değişken (müntekil) değildir; çünkü onun

4077. Metin

يكون غير مصدق لما بين يديه من كتاب الله فهو كقول ابن دارة: [البسيط]

Allah'ın kitabından kendisinden öncekileri doğrulamaması mümkün değildir. Bu, İbn Dâre'nin şu sözü gibidir: [Basît]

4078. Metin

أنا ابن دارة معروفا بها نسبي ... وهل بدارة يا للناس من عار؟

Ben Dâre'nin oğluyum, onunla bilinir nesebim / Ey insanlar, Dâre ile anılmak bir utanç mıdır?

4079. Metin

وما بين يديه هي التوراة والإنجيل وسائر كتب الله التي تلقيت من شرعنا كالزبور والصحف، وما بين اليد في هذه الحوادث هو المتقدم في الزمن.

Önünde olanlar ise Tevrat, İncil ve Zebur ile sahifeler gibi şeriatımızca bildirilen Allah'ın diğer kitaplarıdır. Bu gibi hadiselerde elin önünde (beyne yedeyh) olan, zamanda önce olandır.

4080. Metin

والتَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ اسمان أصلهما عبراني لكن النحاة وأهل اللسان حملوها على الاشتقاق العربي فقالوا في التوراة: إنها من ورى الزناد يري إذا قدح وظهرت ناره يقال أوريته فوري، ومنه قوله تعالى: فَالْمُورِياتِ [العاديات: ٢] وقوله: أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ [الواقعة: ٧٠] قال أبو علي، فأما قولهم: وريت بك زنادي على وزن، فعلت فزعم أبو عثمان أنه استعمل في هذا الكلام فقط ولم يجاوز به غيره، وتوراة عند الخليل وسيبويه وسائر البصريين فوعلة كحوقلة وورية قلبت الواو الأولى تاء كما قلبت في تولج وأصله وولج من: ولجت، وحكى الزجاج عن بعض الكوفيين: أن توراة أصلها تفعلة بفتح العين، من: وريت بك زنادي، وإنما ينبغي أن تكون من: أوريت قال فهي تورية، وقال بعضهم: يصلح أن تكون تفعلة بكسر العين مثل توصية ثم ردت إلى تفعلة بفتح العين، قال الزجاج وكأنه يجيز في توصية توصأة وذلك غير مسموع، وعلى كل قول فالياء لما انفتح ما قبلها وتحركت هي انقلبت ألفا فقيل توراة، ورجح أبو علي قول البصريين وضعفه غيره، وقرأ ابن كثير وابن عامر وعاصم «التوراة» مفتوحة الراء، وكان حمزة ونافع يلفظان بالراء بين اللفظين بين الفتح والكسر وكذلك فعلا في قوله من الأبرار ومِنَ الْأَشْرارِ [ص: ٦٢] وقَرارٍ إذا كان الحرف مخفوضا، وروى المسيبي عن نافع فتح الراء من التوراة، وروى ورش عنه كسرها، وكان أبو عمرو والكسائي يكسران الراء من التوراة ويميلان من الْأَبْرارِ وغيرها أشد من إمالة حمزة ونافع.

{ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ } “Tevrat ve İncil” asılları İbranice olan iki isimdir. Fakat nahivciler ve dil ehli bunları Arapça iştikaka hamletmişlerdir. Tevrat hakkında: “Çakmak taşı çakılıp ateşi parladığında söylenen 'verâ ez-zendü yerî' ifadesindendir; 'evreytehu fe-verâ' (onu tutuşturdum, tutuştu) denir” demişlerdir. Yüce Allah'ın { فَالْمُورِياتِ } “kıvılcım saçanlara” [Âdiyât: 2] kavli ve { أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ } “Tutuşturduğunuz ateşi gördünüz mü?” [Vâkıa: 71] kavli bundandır. Ebû Ali dedi ki: «Verıytü bike zenâdî» sözüne gelince; bu 'fa'iltü' veznindedir. Ebû Osmân bunun yalnızca bu ifadede kullanıldığını ve başka yere geçmediğini ileri sürmüştür. Tevrat, Halîl, Sîbeveyhi ve diğer Basralılara göre «havkale» gibi 'fav'ale' (فَوْعَلَة) veznindedir; aslı 'vevraye' olup, birinci vav 'tevelece'deki gibi tâ harfine dönüştürülmüştür; onun aslı da 'velectü'den türeyen 'vevlec'dir. Ez-Zeccâc, Kûfelilerden bazılarından şunu aktarmıştır: Tevrat'ın aslı, «verıytü bike zenâdî»den hareketle ayn'ın fethasıyla 'tef'ale'dir (تَفْعَلَة); ancak bunun 'evreyte'den olması gerekir ki bu durumda 'tevriye' olur. Bazıları da: «Tavsiye» gibi ayn'ın kesresiyle 'tef'ile' olması, sonra da ayn'ın fethasıyla 'tef'ale'ye dönüştürülmesi caizdir, demiştir. Ez-Zeccâc, bu kimsenin sanki «tavsiye» kelimesinde «tavsa'e» demeyi caiz gördüğünü, bunun ise işitilmediğini belirtmiştir. Her görüşe göre de, yâ harfinden önceki harf fethalı olup kendisi de harekeli olduğunda elif'e dönüşmüş ve «Tevrât» denmiştir. Ebû Ali Basralıların görüşünü tercih etmiş, başkası ise bunu zayıf bulmuştur. İbn Kesîr, İbn Âmir ve Âsım «et-Tevrâte» kelimesini râ harfini fethalı olarak okumuşlardır. Hamza ve Nâfi', râ harfini iki lafız arasında, fetha ile kesre arasında (taklîl/imâle-i suğrâ ile) telaffuz ederlerdi. { مِنَ الْأَبْرارِ } “iyilerden” [Âl-i İmrân: 198] ve { مِنَ الْأَشْرارِ } “kötülerden” [Sâd: 62] ile harf meksur olduğunda { قَرارٍ } kelimelerinde de böyle yapmışlardır. El-Müseyyebî, Nâfi'den Tevrat'ın râ'sının fethasını; Verş ise ondan kesresini rivayet etmiştir. Ebû Amr ve el-Kisâî ise Tevrat'ın râ'sını kesreli (imâleli) okur, { الْأَبْرارِ } ve diğerlerinde Hamza ve Nâfi'den daha şiddetli imâle yaparlardı.

4081. Metin

وقالوا في الإنجيل: إنه إفعيل من النجل وهو الماء الذي ينز من الأرض، قال الخليل: استنجلت الأرض وبها انجال إذا خرج منها الماء والنجل أيضا الولد والنسل قاله الخليل وغيره، ونجله أبوه أي ولده، ومن ذلك قول الأعشى: [المنسرح]

İncil hakkında da: “Yerden sızan su anlamına gelen 'necl'den türemiş 'if'îl' veznindedir” demişlerdir. Halîl: “Yerden su çıktığında 'istenceleti'l-ardu ve bihâ encâlün' denir” demiştir. Necl aynı zamanda çocuk ve nesil demektir; bunu Halîl ve başkaları söylemiştir. “Babası onu dünyaya getirdi” anlamında 'necelehû ebûhu' denir. El-A'şâ'nın şu sözü bundandır: [Münserih]

4082. Metin

أنجب أيّام والداه به ... إذ نجلاه فنعم ما نجلا

Anne babası onu dünyaya getirdikleri günlerde pek soylu kıldılar / Ne güzel de dünyaya getirdiler!

4083. Metin

قال ابن سيده عن أبي علي: معنى قوله أيام والداه به كما تقول: أنا بالله وبك، وقال أبو الفتح: معنى البيت، أنجب والداه به أيام إذ نجلاه فهو كقولك حينئذ ويومئذ لكنه حال بالفاعل بين المضاف الذي هو أيام وبين المضاف إليه الذي هو إذ. ويروى هذا البيت أنجب أيام والديه، والنجل الرمي بالشيء وذلك أيضا من معنى الظهور وفراق شيء شيئا، وحكى أبو القاسم الزجاجي في نوادره: أن الوالد يقال له، نجل وأن اللفظة من الأضداد، وأما بيت زهير فالرواية الصحيحة فيه:

İbn Sîde, Ebû Ali'den naklen şöyle dedi: “Eyyâme vâlidâhu bihî” sözünün manası, senin “Ben Allah'a ve sana güvenirim” demen gibidir. Ebu'l-Feth ise şöyle dedi: Beytin manası, “Anne babası onu dünyaya getirdikleri günlerde soylu kıldılar” şeklindedir; bu da senin “hîneizin” ve “yevmeizin” demen gibidir; ancak muzâf olan “eyyâm” ile muzâfun ileyh olan “iz” arasına fâil ile girmiştir. Bu beyit “Encaba eyyâme vâlideyhi” şeklinde de rivayet edilir. Necl, bir şeyi fırlatıp atmaktır; bu da ortaya çıkma ve bir şeyin bir şeyden ayrılması manasındandır. Ebü'l-Kâsım ez-Zeccâcî Nevâdir'inde, babaya da 'necl' dendiğini ve bu lafzın zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) olduğunu nakletmiştir. Züheyr'in beytine gelince; bundaki sahih rivayet şöyledir:

4084. Metin

وكل فحل له نجل أي ولد كريم ونسل، وروى الأصمعي فيما حكى: وكل فرع له نجل، وهذا لا يتجه إلا على تسمية

“Ve küllü fahlin lehû neclün” yani onun şerefli bir çocuğu ve nesli vardır. El-Asmaî naklettiği rivayette “Ve küllü fer'in lehû neclün” şeklinde rivayet etmiştir ki bu ancak

4085. Metin

الوالد نجلا. وقال الزجاج: الْإِنْجِيلَ مأخوذ من النجل وهو الأصل فهذا ينحو إلى ما حكى أبو القاسم قال أبو الفتح: ف التَّوْراةَ من وري الزناد، إذا ظهرت ناره، والْإِنْجِيلَ من نجل إذا ظهر ولده، أو من ظهور الماء من الأرض فهو مستخرج إما من اللوح المحفوظ، وإما من التوراة، والْفُرْقانَ من الفرق بين الحق والباطل، فحروفها مختلفة، والمعنى قريب بعضه من بعض، إذ كلها معناه، ظهور الحق، وبيان الشرع، وفصله من غيره من الأباطيل، وقرأ الحسن بن أبي الحسن «الإنجيل» بفتح الهمزة، وذلك لا يتجه في كلام العرب، ولكن يحميه مكان الحسن من الفصاحة، وإنه لا يقرأ إلا بما روى، وأراه نحا به نحو الأسماء الأعجمية.

babaya necl adı verilmesiyle açıklanabilir. Ez-Zeccâc: “{ الْإِنْجِيلَ } kelimesi asıl/kök anlamına gelen necl'den alınmıştır” demiştir; bu da Ebü'l-Kâsım'ın naklettiğine yöneliktir. Ebu'l-Feth şöyle demiştir: { التَّوْراةَ } ateşi parladığında söylenen çakmak taşının tutuşmasından (veryü'z-zend), { الْإِنْجِيلَ } ise çocuğu zahir olduğunda 'necele'den yahut suyun yerden çıkmasından türemiştir; dolayısıyla o, ya Levh-i Mahfuz'dan ya da Tevrat'tan çıkarılmıştır. { الْفُرْقانَ } ise hak ile batılın arasını ayırmaktan (fark) türemiştir. Bu kelimelerin harfleri farklı olsa da anlamları birbirine yakındır; zira hepsinin anlamı hakkın ortaya çıkması, şeriatın açıklanması ve onun diğer batıllardan ayrılmasıdır. El-Hasan b. Ebi'l-Hasan «el-İncîl» kelimesini hemzenin fethasıyla «el-Encîl» şeklinde okumuştur; bu Arap kelamında uygun bir kullanım değildir, ancak el-Hasan'ın fesahatteki konumu ve onun sadece rivayet ettiğini okuması bunu korur; bana öyle geliyor ki o, bunu yabancı (A'cemî) isimler tarzına yöneltmiştir.

4086. Metin

وقوله تعالى: مِنْ قَبْلُ يعني من قبل القرآن، وقوله: هُدىً لِلنَّاسِ معناه دعاء، والناس بنو إسرائيل في هذا الموضع، لأنهم المدعوون بهما لا غير، وإن أراد أنهما هُدىً في ذاتهما مدعو إليه فرعون وغيره، منصوب لمن اهتدى به، فالناس عام في كل من شاء حينئذ أن يستبصر.

Yüce Allah'ın { مِنْ قَبْلُ } “Daha önce” kavli, yani Kur'an'dan önce demektir. { هُدىً لِلنَّاسِ } “insanlara doğru yolu göstermek üzere” kavlinin manası ise bir davettir. Buradaki «insanlar» İsrâiloğullarıdır; çünkü bu iki kitapla davet edilenler başkası değil sadece onlardır. Şayet bu iki kitabın bizatihi bir hidayet olduğu, Firavun ve başkalarının da buna davet edildiği, hidayeti bulan kimse için konulduğu kastediliyorsa, o takdirde «insanlar» ifadesi o dönemde basiret kazanmak isteyen herkesi kapsar.

4087. Metin

قال القاضي ﵀: وقال هنا لِلنَّاسِ، وقال في القرآن هُدىً لِلْمُتَّقِينَ، وذلك عندي، لأن هذا خبر مجرد، وقوله: هُدىً لِلْمُتَّقِينَ [البقرة: ٢] خبر مقترن به الاستدعاء والصرف إلى الإيمان، فحسنت الصفة، ليقع من السامع النشاط والبدار، وذكر الهدى الذي هو إيجاد الهداية في القلب، وهنا إنما ذكر الهدى الذي هو الدعاء، والهدى الذي هو في نفسه معد يهتدي به الناس، فسمي هُدىً لذلك، وقال ابن فورك: التقدير هنا هدى للناس المتقين، ويرد هذا العام إلى ذلك الخاص، وفي هذا نظر، والْفُرْقانَ: القرآن، سمي بذلك لأنه فرق بين الحق والباطل، قال محمد بن جعفر، فرق بين الحق والباطل في أمر عيسى ﵇، الذي جادل فيه الوفد، وقال قتادة والربيع وغيرهما، فرق بين الحق والباطل في أحكام الشرائع، وفي الحلال والحرام ونحوه، والْفُرْقانَ يعم هذا كله، وقال بعض المفسرين، الْفُرْقانَ هنا كل أمر فرق بين الحق والباطل، فيما قدم وحدث، فيدخل في هذا التأويل طوفان نوح، وفرق البحر لغرق فرعون، ويوم بدر، وسائر أفعال الله تعالى المفرقة بين الحق والباطل، فكأنه تعالى ذكر الكتاب العزيز، ثم التوراة والإنجيل، ثم كل أفعاله ومخلوقاته التي فرقت بين الحق والباطل، كما فعلت هذه الكتب، ثم توعد تعالى الكفار عموما بالعذاب الشديد، وذلك يعم عذاب الدنيا بالسيف والغلبة، وعذاب الآخرة بالنار، والإشارة بهذا الوعيد إلى نصارى نجران، وقال النقاش: إلى اليهود، كعب بن الأشرف، وكعب بن أسد، وبني أخطب وغيرهم، وعَزِيزٌ، معناه غالب، وقد ذل له كل شيء، والنقمة والانتقام، معاقبة المذنب بمبالغة في ذلك.

Kadı [radıyallâhu anh] şöyle dedi: Burada { لِلنَّاسِ } “insanlara” demiş, Kur'an'da ise { هُدىً لِلْمُتَّقِينَ } “müttakiler için bir hidayettir” [Bakara: 2] demiştir. Bana göre bunun sebebi şudur: Buradaki ifade yalın bir haberdir. { هُدىً لِلْمُتَّقِينَ } kavli ise davet ve imana yöneltme ile birlikte gelen bir haberdir; dolayısıyla dinleyiciden bir şevk ve girişim meydana gelmesi için vasıf güzel kılınmış ve kalpte hidayetin var edilmesi demek olan hidayet zikredilmiştir. Burada ise sadece davet olan hidayet ve insanların kendisiyle hidayet bulması için bizatihi hazır bulunan hidayet zikredilmiştir; bu yüzden ona { هُدىً } adı verilmiştir. İbn Fûrek şöyle demiştir: Buradaki takdir “Müttaki insanlara bir hidayettir” şeklindedir ve bu genel ifade o özele irca edilir; ancak bunda eleştiriye açık bir yön vardır. { الْفُرْقانَ }: Kur'an'dır; hak ile batılın arasını ayırdığı için bu ad verilmiştir. Muhammed b. Ca'fer: “Heyetin hakkında tartıştığı İsa [aleyhisselâm] meselesinde hak ile batılın arasını ayırmıştır” demiştir. Katâde, er-Rebî' ve başkaları ise: “Şeriatların hükümlerinde, helal ve haramda ve benzeri konularda hak ile batılın arasını ayırmıştır” demişlerdir. { الْفُرْقانَ } lafzı bütün bunları kapsar. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Buradaki { الْفُرْقانَ }, geçmişte ve günümüzde hak ile batılı ayıran her türlü iştir; bu yoruma Nûh tufanı, Firavun'un boğulması için denizin yarılması, Bedir günü ve Allah Teâlâ'nın hak ile batılı ayıran diğer bütün fiilleri girer. Sanki Yüce Allah önce yüce Kitab'ı, sonra Tevrat ve İncil'i, sonra da bu kitapların yaptığı gibi hak ile batılın arasını ayıran bütün fiillerini ve yarattıklarını zikretmiştir. Daha sonra Yüce Allah kâfirleri genel olarak şiddetli bir azapla tehdit etmiştir ki bu, dünyada kılıç ve galebe azabını da ahiretteki ateş azabını da kapsar. Bu tehditle işaret edilenler Necran Hristiyanlarıdır. En-Nakkâş: “Yahudilere; Kâ'b b. el-Eşref'e, Kâ'b b. Esed'e, İbn Ahtab oğullarına ve diğerlerine işarettir” demiştir. { عَزِيزٌ } kavramının anlamı galiptir; her şey O'nun karşısında boyun eğmiştir. Nakmet ve intikam ise günahkârı bunda mübalağa ederek cezalandırmaktır.

4088. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın şu kavli:

4089. Metin

[سورة آل عمران (٣) : الآيات ٥ الى ٦]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyetler 5-6]

4090. Metin

إِنَّ اللَّهَ لا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ (٥) هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٦)

{ إِنَّ اللَّهَ لا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ (٥) هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٦) } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. (5) Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (6)”

4091. Metin

هذه الآية خبر عن علم الله تعالى بالأشياء على التفصيل، وهذه صفة لم تكن لعيسى ولا لأحد من

Bu âyet, Allah Teâlâ'nın eşyayı ayrıntılı olarak bildiğine dair bir haberdir. Bu sıfat, ne İsa'da ne de

4092. Metin

المخلوقين، ثم أخبر عن تصويره للبشر في أرحام الأمهات، وهذا أمر لا ينكره عاقل، ولا ينكر أن عيسى وسائر البشر لا يقدرون عليه، ولا ينكر أن عيسى ﵇ من المصورين في الأرحام، فهذه الآية تعظيم لله تعالى في ضمنها الرد على نصارى نجران، وفي قوله: إِنَّ اللَّهَ لا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ وعيد ما لهم، فسر بنحو هذا محمد بن جعفر بن الزبير والربيع، وفي قوله: هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ رد على أهل الطبيعة، إذ يجعلونها فاعلة مستبدة، وشرح النبي ﷺ كيفية التصوير في الحديث الذي رواه ابن مسعود وغيره أن النطفة إذا وقعت في الرحم مكثت نطفة أربعين يوما ثم تكون علقة أربعين يوما ثم مضغة مثل ذلك ثم يبعث الله إليها ملكا فيقول: يا رب، أذكر أم أنثى؟ أشقي أم سعيد؟ الحديث بطوله على اختلاف ألفاظه، وفي مسند ابن سنجر حديث: إن الله يخلق عظام الجنين وغضاريفه من مني الرجل ولحمه وشحمه وسائر ذلك من مني المرأة، وصور بناء مبالغة من: صار يصور إذا أمال وثنى إلى حال ما، فلما كان التصوير إمالة إلى حال وإثباتا فيها، جاء بناؤه على المبالغة، والرحم موضع نشأة الجنين، وكَيْفَ يَشاءُ يعني من طول وقصر ولون وسلامة وعاهة وغير ذلك من الاختلافات، والْعَزِيزُ الغالب والْحَكِيمُ ذو الحكمة أو المحكم في مخلوقاته وهذا أخص بما ذكر من التصوير.

yaratılmışlardan herhangi birinde bulunmayan bir sıfattır. Sonra insanları annelerin rahimlerinde şekillendirdiğini haber vermiştir; bu, hiçbir akıl sahibinin inkâr edemeyeceği, İsa'nın ve diğer insanların buna güç yetiremeyeceğini inkâr edemeyeceği ve İsa'nın [aleyhisselâm] da rahimlerde şekillendirilenlerden olduğunu inkâr edemeyeceği bir husustur. Dolayısıyla bu âyet, Allah Teâlâ'yı yüceltmeyi ve zımnında Necran Hristiyanlarına reddiyeyi barındırmaktadır. { إِنَّ اللَّهَ لا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ } “Şüphesiz Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz” kavlinde onlar için bir tehdit bulunmaktadır; Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr ve er-Rebî' bu şekilde tefsir etmiştir. { هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ } “Sizi şekillendiren O'dur” kavlinde ise tabiatı müstakil bir fail kılan tabiatçılara (ehlü't-tabîa) bir reddiye vardır. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şekillendirmenin keyfiyetini, İbn Mes'ûd ve başkalarının rivayet ettiği şu hadiste açıklamıştır: “Nutfe rahme düştüğünde kırk gün nutfe olarak kalır, sonra kırk gün alaka olur, sonra aynı şekilde mudga olur. Sonra Allah ona bir melek gönderir ve melek: 'Ey Rabbim! Erkek mi dişi mi? Şaki mi sait mi?' der...” Lafız farklılıklarıyla birlikte hadis uzundur. İbn Sencer'in Müsned'inde şu hadis yer alır: “Allah ceninin kemiklerini ve kıkırdaklarını erkeğin menisinden; etini, yağını ve diğer kısımlarını ise kadının menisinden yaratır.” Tasvir (şekil verme), bir şeye meylettirip büküldüğünde söylenen «sâra yesûru» fiilinden türemiş mübalağa kalıbıdır. Tasvir bir hâle meylettirme ve o hâlde sabit kılma olduğu için, yapısı mübalağa üzere gelmiştir. Rahim, ceninin oluşma yeridir. { كَيْفَ يَشاءُ } “dilediği gibi” yani uzunluk, kısalık, renk, sağlamlık, sakatlık ve diğer farklılıklardan dilediği şekilde demektir. { الْعَزِيزُ } galip olan, { الْحَكِيمُ } hikmet sahibi veya yarattıklarını muhkem kılan demektir; bu da zikredilen tasvir ile daha özel bir irtibata sahiptir.

4093. Metin

والْكِتابَ في هذه الآية القرآن بإجماع من المتأولين، والمحكمات، المفصلات المبينات الثابتات الأحكام، والمتشابهات هي التي فيها نظر وتحتاج إلى تأويل ويظهر فيها ببادئ النظر إما تعارض مع أخرى أو مع العقل، إلى غير ذلك من أنواع التشابه، فهذا الشبه الذي من أجله توصف ب مُتَشابِهاتٌ، إنما هو بينها وبين المعاني الفاسدة التي يظنها أهل الزيغ ومن لم يمعن النظر، وهذا نحو الحديث الصحيح، عن النبي ﵇، الحلال بين والحرام بين، وبينهما أمور متشابهات أي يكون الشيء حراما في نفسه فيشبه عند من لم يمعن النظر شيئا حلالا وكذلك الآية يكون لها في نفسها معنى صحيح فتشبه عند من لم يمعن النظر أو عند الزائغ معنى آخر فاسدا فربما أراد الاعتراض به على كتاب الله، هذا عندي معنى الإحكام والتشابه في هذه الآية، ألا ترى أن نصارى نجران قالوا للنبي ﵇، أليس في كتابك أن عيسى كلمة وروح منه؟ قال نعم، قالوا: فحسبنا إذا.

Bu âyetteki { الْكِتابَ } “Kitab”, mütevillerin icmaıyla Kur'an'dır. Muhkem âyetler; tafsilatlı, açık ve hükümleri sabit olanlardır. Müteşâbih âyetler ise incelenmeye ve tevil edilmeye muhtaç olan, ilk bakışta başka bir âyetle yahut akılla çelişiyormuş gibi görünen ve benzeri teşâbüh türlerini barındıran âyetlerdir. Bu âyetlerin { مُتَشابِهاتٌ } “müteşâbihler” olarak nitelendirilmesine sebep olan bu benzerlik, ancak kalplerinde eğrilik bulunanların ve derinlemesine düşünmeyenlerin zannettiği bozuk anlamlarla aralarındaki benzerliktir. Bu durum, Peygamber'den [aleyhisselâm] gelen şu sahih hadis gibidir: “Helal bellidir, haram da bellidir; ikisi arasında ise müteşâbih (şüpheli) şeyler vardır.” Yani bir şey bizatihi haram olur da derinlemesine düşünmeyen kimseye helal bir şeye benzeyebilir. Âyet de böyledir; kendisinde doğru bir mana bulunur da derinlemesine bakmayan kimseye yahut kalbinde eğrilik bulunana başka bozuk bir anlam gibi benzer; öyle ki onunla Allah'ın Kitabı'na itiraz etmek isteyebilir. Bana göre bu âyetteki muhkemlik ve müteşâbihliğin anlamı budur. Görmez misin ki Necran Hristiyanları Peygamber'e [aleyhisselâm]: “Senin Kitabında İsa'nın bir kelime ve O'ndan bir ruh olduğu yazmıyor mu?” dediler. O da: “Evet” dedi. Onlar da: “Bu bize yeter” dediler.

4094. Metin

قال الفقيه الإمام أبو محمد: فهذا التشابه، واختلفت عبارة المفسرين في تعيين المحكم والمتشابه المراد بهذه الآية، فقال ابن عباس المحكمات هي قوله تعالى: قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ ما حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ [الأنعام: ١٥١] إلى ثلاث آيات، وقوله في بني إسرائيل وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ [الإسراء: ٢٣] وهذا عندي مثال أعطاه في المحكمات، وقال ابن عباس أيضا: المحكمات ناسخه وحلاله وحرامه وما يؤمن به ويعمل، والمتشابه منسوخه ومقدمه ومؤخره وأمثاله وأقسامه وما يؤمن به ولا يعمل به، وقال ابن مسعود وغيره: المحكمات الناسخات، والمتشابهات المنسوخات.

Fakih İmam Ebû Muhammed şöyle dedi: İşte müteşâbihlik budur. Müfessirlerin bu âyette kastedilen muhkem ve müteşâbihi belirleme konusundaki ifadeleri farklılık göstermiştir. İbn Abbâs muhkem âyetlerin; Yüce Allah'ın { قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ ما حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ } “De ki: Gelin, Rabbinizin size neyi haram kıldığını okuyayım...” [En'âm: 151] kavlinden itibaren üç âyet ile İsrâiloğulları hakkındaki { وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ } “Rabbin, yalnız O'na kulluk etmenizi emretti” [İsrâ: 23] kavli olduğunu söylemiştir. Bana göre bu, muhkemata dair verdiği bir örnektir. İbn Abbâs ayrıca şöyle demiştir: Muhkem âyetler; nasih olan, helali, haramı, iman edilip amel edilen kısımlarıdır. Müteşâbih ise; mensuhu, takdim ve tehiri, meselleri, yeminleri, iman edilip kendisiyle amel edilmeyen kısımlarıdır. İbn Mes'ûd ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Muhkem âyetler nasih olanlar, müteşâbih âyetler ise mensuh olanlardır.

4095. Metin

قال الفقيه الإمام: وهذا عندي على جهة التمثيل أي يوجد الإحكام في هذا والتشابه في هذا، لا أنه وقف على هذا النوع من الآيات، وقال بهذا القول قتادة والربيع والضحاك، وقال مجاهد وعكرمة:

Fakih İmam şöyle dedi: Bana göre bu da örnekleme kabilindendir; yani muhkemlik bunda, müteşâbihlik de şunda bulunur anlamındadır; yoksa âyetlerin sadece bu türüne hasredilmiş değildir. Katâde, er-Rebî' ve ed-Dahhâk da bu görüşü benimsemişlerdir. Mücâhid ve İkrime ise şöyle demiştir:

4096. Metin

المحكمات ما فيه الحلال والحرام، وما سوى ذلك فهو متشابه يصدق بعضه بعضا، وذلك مثل قوله: وَما

Muhkem âyetler helal ve haramı içerenlerdir. Bunun dışındakiler ise birbirini doğrulayan müteşâbihlerdir. Bu, Yüce Allah'ın şu kavli gibidir: { وَما

4097. Metin

يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفاسِقِينَ

يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفاسِقِينَ } “Onunla ancak yoldan çıkmışları saptırır”

4098. Metin

[البقرة: ٢٦] وقوله: كَذلِكَ يَجْعَلُ اللَّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ [الأنعام: ١٢٥] .

[Bakara: 26] ve { كَذلِكَ يَجْعَلُ اللَّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ } “Allah, inanmayanların üzerine işte böyle pislik yağdırır” [En'âm: 125] kavli gibidir.

4099. Metin

قال الفقيه أبو محمد: وهذه الأقوال وما ضارعها يضعفها أن أهل الزيغ لا تعلق لهم بنوع مما ذكر دون سواه، وقال محمد بن جعفر بن الزبير: المحكمات هي التي فيهن حجة الرب وعصمة العباد ودفع الخصوم والباطل ليس لها تصريف ولا تحريف عما وضعن عليه، والمتشابهات لهن تصريف وتحريف وتأويل ابتلى الله فيهن العباد.

Fakih Ebû Muhammed şöyle dedi: Bu görüşleri ve benzerlerini zayıflatan husus, kalplerinde eğrilik bulunanların, zikredilenlerin dışında kalan bir türe özel bir bağlılıklarının olmamasıdır. Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Muhkem âyetler; içlerinde Rabbin hücceti, kulların korunması, hasımların ve batılın defedilmesi bulunan, konuldukları halden başka tarafa çevrilmesi ve tahrif edilmesi mümkün olmayan âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise; farklı yönlere çekilebilen, tahrife ve tevile müsait olan, Allah'ın kendileriyle kulları imtihan ettiği âyetlerdir.

4100. Metin

قال الفقيه الإمام أبو محمد: وهذا أحسن الأقوال في هذه الآية، وقال ابن زيد: المحكم ما أحكم فيه قصص الأنبياء والأمم وبين لمحمد وأمته، والمتشابه هو ما اشتبهت الألفاظ به من قصصهم عند التكرير في السور بعضها باتفاق الألفاظ واختلاف المعاني، وبعضه بعكس ذلك نحو قوله: حَيَّةٌ تَسْعى [طه:

Fakih İmam Ebû Muhammed şöyle dedi: Bu âyet hakkındaki en güzel görüş budur. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: Muhkem, peygamberlerin ve ümmetlerin kıssalarının sağlam kılınıp Muhammed ve ümmetine açıklandığı âyetlerdir. Müteşâbih ise, surelerde tekrar edilirken kıssaların lafızlarının birbirine benzediği; bazen lafızların bir olup manaların farklı olduğu, bazen de bunun tam tersi olduğu âyetlerdir; nitekim Yüce Allah'ın { حَيَّةٌ تَسْعى } “koşan bir yılan” [Tâhâ:

4101. Metin

٢٠] وثُعْبانٌ مُبِينٌ [الأعراف: ١٠٧] ونحو: اسلك يدك، وأدخل يدك، وقالت جماعة من العلماء منهم جابر بن عبد الله بن رئاب وهو مقتضى قول الشعبي وسفيان الثوري، وغيرهما: المحكمات من آي القرآن ما عرف العلماء تأويله وفهموا معناه وتفسيره والمتشابه ما لم يكن لأحد إلى علمه سبيل مما استأثر الله بعلمه دون خلقه قال بعضهم: وذلك مثل وقت قيام الساعة وخروج يأجوج ومأجوج والدجال ونزول عيسى ونحو الحروف المقطعة في أوائل السور.

20] ve { ثُعْبانٌ مُبِينٌ } “apaçık bir ejderha” [A'râf: 107] kavli ile «elini sok» ve «elini girdir» ifadeleri böyledir. Câbir b. Abdillâh b. Riâb'ın da aralarında bulunduğu bir grup âlim -ki bu, eş-Şa'bî, Süfyân es-Sevrî ve başkalarının görüşünün gereğidir- şöyle demişlerdir: Kur'an âyetlerinden muhkem olanlar, âlimlerin tevilini bildiği, anlamını ve tefsirini kavradığı âyetlerdir; müteşâbih olanlar ise Allah'ın bilgisini yaratıklarına vermeyip kendine has kıldığı, hiç kimsenin bilgisine ulaşma yolu bulunmayan şeylerdir. Bazıları şöyle demiştir: Kıyametin kopma vakti, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkışı, Deccâl, İsa'nın inişi ve sure başlarındaki hurûf-ı mukattaa gibi.

4102. Metin

قال القاضي ﵀: أما الغيوب التي تأتي فهي من المحكمات، لأن ما يعلم البشر منها محدود وما لا يعلمونه وهو تحديد الوقت محدود أيضا، وأما أوائل السور فمن المتشابه لأنها معرضة للتأويلات ولذلك اتبعته اليهود وأرادوا أن يفهموا منه مدة أمة محمد ﵇، وفي بعض هذه العبارات التي ذكرنا للعلماء اعتراضات، وذلك أن التشابه الذي في هذه الآية مقيد بأنه مما لأهل الزيغ به تعلق، وفي بعض عبارات المفسرين تشابه لا يقتضي لأهل الزيغ تعلقا.

Kadı [radıyallâhu anh] şöyle dedi: Gelecek olan gayblara gelince, bunlar muhkemattandır; zira insanların bunlardan bildiği sınırlıdır, bilmedikleri yani vaktin belirlenmesi de yine sınırlıdır. Sure başlarına gelince, bunlar müteşâbihtendir; çünkü tevile açıktır; bu sebeple Yahudiler ona uymuş ve ondan Muhammed'in [aleyhisselâm] ümmetinin müddetini anlamak istemişlerdir. Âlimlerin zikrettiğimiz bu ifadelerinden bazılarında itirazlar vardır; zira bu âyetteki müteşâbihlik, kalplerinde eğrilik bulunanların kendisine tutunduğu şeylerle kayıtlıdır; müfessirlerin bazı ifadelerinde geçen müteşâbihlik ise kalplerinde eğrilik bulunanların tutunmasını gerektirmeyen şeylerdir.

4103. Metin

وقوله تعالى: أُمُّ الْكِتابِ فمعناه الإعلام بأنها معظم الكتاب وعمدة ما فيه إذ المحكم في آيات الله كثير قد فصل ولم يفرط في شيء منه، قال يحيى بن يعمر: هذا كما يقال لمكة- أم القرى- ولمرو أم خراسان، وكما يقال أم الرأس لمجتمع الشؤون إذ هو أخطر مكان، قال المهدوي والنقاش: كل آية محكمة في كتاب الله يقال لها أُمُّ الْكِتابِ، وهذا مردود بل جميع المحكم هو أُمُّ الْكِتابِ، وقال النقاش:

Yüce Allah'ın { أُمُّ الْكِتابِ } “Kitab'ın esası/anası” kavli, onların Kitab'ın çoğunluğu ve içindekilerin dayanağı olduğunu bildirmektedir; zira Allah'ın âyetlerindeki muhkem olanlar pek çoktur, açıklanmıştır ve ondan hiçbir şey ihmal edilmemiştir. Yahyâ b. Ya'mer şöyle demiştir: Bu, Mekke'ye “Ümmü'l-Kurâ” (şehirlerin anası), Merv'e “Horasan'ın anası” denilmesi ve kafatasının dikiş yerlerinin toplandığı yere en tehlikeli yer olduğu için “ümmü'r-re's” (başın anası) denilmesi gibidir. El-Mehdevî ve en-Nakkâş: “Allah'ın Kitabı'ndaki her muhkem âyete { أُمُّ الْكِتابِ } denir” demişlerdir; fakat bu reddedilir, bilakis muhkem âyetlerin tamamı { أُمُّ الْكِتابِ }dir. En-Nakkâş şöyle demiştir:

4104. Metin

وذلك كما تقول: كلكم عليّ أسد ضار.

“Bu, senin 'Hepiniz bana karşı yırtıcı bir arslansınız' demen gibidir.”

4105. Metin

قال الفقيه أبو محمد: وهذا المثال غير محكم، وقال ابن زيد: أُمُّ الْكِتابِ معناه جماع الكتاب، وحكى الطبري عن أبي فاختة أنه قال: هُنَّ أُمُّ الْكِتابِ يراد به فواتح السور إذ منها يستخرج القرآن الم ذلِكَ الْكِتابُ منه استخرجت سورة البقرة الم اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ منه استخرجت سورة آل عمران، وهذا قول متداع للسقوط مضطرب لم ينظر قائله أول الآية وآخرها ومقصدها وإنما معنى الآية الإنحاء على أهل الزيغ والإشارة بذلك أولا إلى نصارى نجران وإلى اليهود الذين كانوا معاصرين لمحمد ﵇ فإنهم كانوا يعترضون معاني القرآن، ثم تعم بعد ذلك كل زائغ، فذكر الله تعالى أنه نزل الكتاب على محمد

Fakih Ebû Muhammed şöyle dedi: Bu örnek sağlam değildir. İbn Zeyd: “{ أُمُّ الْكِتابِ }, Kitab'ın bütünü, özü manasındadır” demiştir. Et-Taberî, Ebû Fâhte'den onun şöyle dediğini nakletmiştir: “{ هُنَّ أُمُّ الْكِتابِ } ile sure başları kastedilmektedir; zira Kur'an onlardan çıkarılır; { الم ذلِكَ الْكِتابُ }'dan Bakara Suresi çıkarılmıştır; { الم اللَّهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ }'dan Âl-i İmrân Suresi çıkarılmıştır.” Bu söz çökmeye mahkûm, tutarsız bir sözdür; bunu söyleyen kimse âyetin başına, sonuna ve maksadına bakmamıştır. Âyetin manası ancak kalplerinde eğrilik bulunanları yermek ve bununla öncelikle Necran Hristiyanlarına ve Muhammed'in [aleyhisselâm] çağdaşı olan Yahudilere işaret etmektir; zira onlar Kur'an'ın manalarına itiraz ediyorlardı; ardından bu, kalbinde eğrilik bulunan herkesi kapsar. Yüce Allah, Kitab'ı Muhammed'e

4106. Metin

إفضالا منه ونعمة، وأن محكمه وبينه الذي لا اعتراض فيه هو معظمه والغالب عليه، وأن متشابه الذي يحتمل التأويل ويحتاج إلى التفهم هو أقله. ثم إن أهل الزيغ يتركون المحكم الذي فيه غنيتهم ويتبعون المتشابه ابتغاء الفتنة وأن يفسدوا ذات البين ويردوا الناس إلى زيغهم، فهكذا تتوجه المذمة عليهم، وأُخَرُ جمع أخرى لا ينصرف لأنه صفة، وعدل عن الألف واللام في أنه يثنى ويجمع، وصفات التفضيل كلها إذا عريت عن الألف واللام لم تثن ولم تجمع كأفضل وما جرى مجراه، ولا يفاضل بهذه الصفات بين شيئين إلا وهي منكرة، ومتى دخلت عليه الألف واللام زال معنى التفضيل بين أمرين، وليس عدل أُخَرُ عن الألف واللام مؤثرا في التعريف كما هو عدل- سحر- بل أخر نكرة، وأما سحر فعدل بأنه زالت الألف واللام وبقي معرفة في قوله، جئت يوم الجمعة سحر، وخلط المهدوي في هذه المسألة وأفسد كلام سيبويه فتأمله.

kendisinden bir lütuf ve nimet olarak indirdiğini, onun itiraza mahal bırakmayan muhkem ve açık kısmının çoğunluğu ve hâkim olanı teşkil ettiğini, tevile ihtimali olup anlaşılmaya muhtaç olan müteşâbih kısmının ise azınlıkta olduğunu zikretmiştir. Sonra kalplerinde eğrilik bulunanlar, kendilerine yetecek olan muhkem kısmı bırakıp fitne çıkarmak, arayı bozmak ve insanları kendi sapıklıklarına döndürmek arzusuyla müteşâbihin peşine düşerler; işte bu şekilde yergi onlara yönelmektedir. { أُخَرُ } lafzı 'uhrâ'nın çoğuludur; sıfat olduğu için gayr-i munsarıftır. Tesniye ve cemi yapılabilmesi hususunda elif-lâmdan udûl etmiştir (dönüşmüştür). Bütün tafdîl sıfatları, elif-lâmdan soyutlandıklarında «efdal» ve benzerleri gibi ne tesniye ne de cemi yapılırlar; bu sıfatlarla iki şey arasında üstünlük ancak nekire olduklarında yapılır; üzerlerine elif-lâm dahil olduğunda ise iki şey arasındaki üstünlük manası zail olur. { أُخَرُ } kelimesinin elif-lâmdan udûl etmesi, «seher» kelimesinin udûlü gibi marifelik üzerinde etkili değildir; bilakis { أُخَرُ } nekiredir. «Seher»e gelince, o elif-lâmın zail olmasıyla udûl etmiş ve “Cuma günü seher vakti geldim” sözünde marife olarak kalmıştır. El-Mehdevî bu meseleyi karıştırmış ve Sîbeveyhi'nin sözünü bozmuştur; bunu iyi düşün.

4107. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın şu kavli:

4108. Metin

[سورة آل عمران (٣) : آية ٧]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyet 7]

4109. Metin

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ مِنْهُ آياتٌ مُحْكَماتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتابِ وَأُخَرُ مُتَشابِهاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ ما تَشابَهَ مِنْهُ ابْتِغاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغاءَ تَأْوِيلِهِ وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا وَما يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُولُوا الْأَلْبابِ (٧)

{ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ مِنْهُ آياتٌ مُحْكَماتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتابِ وَأُخَرُ مُتَشابِهاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ ما تَشابَهَ مِنْهُ ابْتِغاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغاءَ تَأْوِيلِهِ وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا وَما يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُولُوا الْأَلْبابِ (٧) } “Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar Kitab'ın anasıdır (esasıdır). Diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek arzusuyla onun müteşâbih olan kısmının peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır' derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar. (7)”

4110. Metin

قوله تعالى: الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ يعم كل طائفة من كافر وزنديق وجاهل صاحب بدعة، والزيغ الميل، ومنه زاغت الشمس، وزاغت الأبصار، والإشارة بالآية في ذلك الوقت كانت إلى نصارى نجران لتعرضهم للقرآن في أمر عيسى ﵇، قاله الربيع، وإلى اليهود، ثم تنسحب على كل ذي بدعة أو كفر، وبالميل عن الهدى فسر الزيغ محمد بن جعفر بن الزبير وابن مسعود وجماعة من الصحابة ومجاهد وغيرهم، وما تَشابَهَ مِنْهُ هو الموصوف آنفا- بمتشابهات- وقال قتادة في تفسير قوله تعالى: فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ: إن لم يكونوا الحرورية وأنواع الخوارج، فلا أدري من هم؟ وقالت عائشة: إذا رأيتم الذين يجادلون في القرآن فهم الذي عنى الله فاحذروهم، وقال الطبري: الأشبه أن تكون الآية في الذين جادلوا رسول الله ﷺ في مدته ومدة أمته بسبب حروف أوائل السور، وهؤلاء هم اليهود، وابْتِغاءَ نصب على المفعول من أجله، ومعناه طلب الفتنة، وقال الربيع: الْفِتْنَةِ هنا الشرك، وقال مجاهد: الْفِتْنَةِ الشبهات واللبس على المؤمنين، ثم قال: وَابْتِغاءَ تَأْوِيلِهِ والتأويل هو مرد الكلام ومرجعه والشيء الذي يقف عليه من المعاني، وهو من آل يؤول، إذا رجع، فالمعنى وطلب تأويله على منازعهم الفاسدة. هذا فيما له تأويل حسن وإن كان مما لا يتأول بل يوقف فيه كالكلام في معنى الروح ونحوه، فنفس طلب تأويله هو اتباع ما تشابه. وقال ابن عباس: ابتغوا معرفة مدة محمد ﷺ النبي ﵇ وأمته، ثم قال: وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ فهذا على الكمال والتوفية فيما لا يتأول ولا سبيل لأحد إليه كأمر الروح وتعرف وقت قيام الساعة وسائر الأحداث التي أنذر بها الشرع، وفيما يمكن أن يتأوله العلماء ويصح التطرق إليه، فمعنى الآية: وما يعلم تأويله على الكمال إلا الله.

Yüce Allah'ın { الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ } “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” kavli, kâfir, zındık ve bidat ehli cahil her fırkayı kapsar. Zeyğ, meyletmektir (sapmaktır); “güneş meyletti” (zâğati'ş-şems) ve “gözler kaydı” (zâğati'l-ebsâr) sözleri bundandır. Âyetle o dönemde işaret edilenler, İsa [aleyhisselâm] meselesinde Kur'an'a itiraz ettikleri için Necran Hristiyanları ve Yahudilerdir; bunu er-Rebî' söylemiştir. Sonra bu, her bidat veya küfür sahibine şamil olur. Zeyğ kelimesini hidayetten sapmak şeklinde Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, İbn Mes'ûd, sahabeden bir grup, Mücâhid ve başkaları tefsir etmişlerdir. { ما تَشابَهَ مِنْهُ } “onun müteşâbih olan kısmı” ise az önce «müteşâbihât» olarak nitelenen kısımdır. Katâde, Yüce Allah'ın { فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ } kavlinin tefsirinde: “Eğer bunlar Harûriyye ve Haricîlerin fırkaları değilse, kim olduklarını bilmiyorum” demiştir. Âişe şöyle demiştir: “Kur'an hakkında tartışanları gördüğünüzde, işte onlar Allah'ın kastettiği kimselerdir, onlardan sakının.” Et-Taberî ise: “Âyetin, sure başlarındaki harfler sebebiyle Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] ile onun ve ümmetinin müddeti hakkında tartışan kimseler hakkında olması daha uygundur; bunlar da Yahudilerdir” demiştir. { ابْتِغاءَ } mef'ûlün lieclih olarak mansubdur ve anlamı fitne arayışıdır. Er-Rebî': “Buradaki { الْفِتْنَةِ } şirk demektir” demiştir. Mücâhid: “{ الْفِتْنَةِ }, şüpheler ve müminlerin kafasını karıştırmaktır” demiştir. Sonra { وَابْتِغاءَ تَأْوِيلِهِ } “ve onu tevil etmek arzusuyla” buyurmuştur. Tevil; sözün varacağı yer, döneceği merci ve manalardan üzerinde durulan şeydir. Bir şey döndüğünde söylenen «âle yeûlü» fiilindendir. Manası: “Onu kendi bozuk heveslerine göre tevil etme arayışıdır.” Bu durum, güzel bir tevili bulunan şeylerdedir; şayet ruhun mahiyeti hakkındaki söz ve benzeri gibi tevil edilmeyip vakfedilmesi (durulması) gereken şeylerden ise, bizzat onun tevilini aramak müteşâbihin peşine düşmektir. İbn Abbâs: “Peygamber olan Muhammed'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] ve ümmetinin müddetini bilmeyi arzu ettiler” demiştir. Sonra { وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ } “Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir” buyurmuştur; bu, ruh meselesi, kıyametin kopma vaktini öğrenmek ve şeriatın uyardığı diğer hadiseler gibi tevil edilemeyen ve hiç kimsenin bilmesine yol bulunmayan hususlarda tam ve eksiksiz olarak Allah'a aittir; âlimlerin tevil edebileceği ve incelenmesi sahih olan hususlarda ise âyetin manası: “Onun tevilini eksiksiz ve tam olarak ancak Allah bilir” şeklindedir.

4111. Metin

واختلف العلماء في قوله تعالى: وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ فرأت فرقة، أن رفع وَالرَّاسِخُونَ هو

Âlimler, Yüce Allah'ın { وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ } kavli hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir grup, { وَالرَّاسِخُونَ } lafzının merfû oluşunun,

4112. Metin

بالعطف على اسم الله ﷿ وأنهم داخلون في علم المتشابه في كتاب الله وأنهم مع علمهم به، يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ الآية. قال بهذا القول ابن عباس، وقال: أنا ممن يعلم تأويله، وقال مجاهد: والراسخون في العلم يعلمون تأويله ويقولون آمنا به، وقاله الربيع ومحمد بن جعفر بن الزبير وغيرهم، ويَقُولُونَ على هذا التأويل نصب على الحال، وقالت طائفة أخرى: وَالرَّاسِخُونَ رفع بالابتداء وهو مقطوع من الكلام الأول وخبره يَقُولُونَ، والمنفرد بعلم المتشابه هو الله وحده بحسب اللفظ في الآية وفعل الراسخين قولهم آمَنَّا بِهِ قالته عائشة وابن عباس أيضا، وقال عروة بن الزبير: إن الراسخين لا يعلمون تأويله ولكنهم يقولون، آمَنَّا بِهِ، وقال أبو نهيك الأسدي: إنكم تصلون هذه الآية وإنها مقطوعة وما انتهى علم الراسخين إلا إلى قولهم آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا وقال مثل هذا عمر بن عبد العزيز، وحكى نحوه الطبري عن يونس عن أشهب عن مالك بن أنس.

Azîz ve Celîl olan Allah'ın ismine atfedilmesinden kaynaklandığını, onların da Allah'ın Kitabı'ndaki müteşâbih ilmine dahil olduklarını ve bunu bilmekle beraber: { يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ } “Ona inandık derler” âyetinde bildirildiği gibi söylediklerini kabul etmiştir. İbn Abbâs bu görüşü savunmuş ve: “Ben onun tevilini bilenlerdenim” demiştir. Mücâhid: “İlimde derinleşenler onun tevilini bilirler ve «Ona inandık» derler” demiştir. Er-Rebî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr ve başkaları da böyle söylemişlerdir. Bu tevile göre { يَقُولُونَ } hal olarak mansubdur. Diğer bir zümre ise şöyle demiştir: { وَالرَّاسِخُونَ } lafzı mübteda olarak merfûdur, önceki sözden kesilmiştir (istînâftır) ve haberi { يَقُولُونَ } ifadesidir; müteşâbihin ilmine tek başına sahip olan, âyetteki lafza göre sadece Allah'tır ve ilimde derinleşenlerin fiili ise { آمَنَّا بِهِ } “Ona inandık” sözleridir. Bunu Âişe ve yine İbn Abbâs söylemiştir. Urve b. ez-Zübeyr de: “İlimde derinleşenler onun tevilini bilmezler, fakat { آمَنَّا بِهِ } «Ona inandık» derler” demiştir. Ebû Nehîk el-Esedî ise: “Siz bu âyeti birbirine bağlıyorsunuz (vaslediyorsunuz), halbuki o kesiktir (fasledilmiştir) ve ilimde derinleşenlerin ilmi ancak { آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا } «Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır» sözlerine kadar varmıştır” demiştir. Ömer b. Abdilazîz de bunun benzerini söylemiş, et-Taberî de bunun bir benzerini Yûnus vasıtasıyla Eşheb'den, o da Mâlik b. Enes'ten nakletmiştir.

4113. Metin

قال القاضي ﵀: وهذه المسألة إذا تؤملت قرب الخلاف فيها من الاتفاق، وذلك أن الله تعالى قسم آي الكتاب قسمين: - محكما ومتشابها- فالمحكم هو المتضح المعنى لكل من يفهم كلام العرب لا يحتاج فيه إلى نظر ولا يتعلق به شيء يلبس ويستوي في علمه الراسخ وغيره والمتشابه يتنوع، فمنه ما لا يعلم البتة، كأمر الروح، وآماد المغيبات التي قد أعلم الله بوقوعها إلى سائر ذلك، ومنه ما يحمل على وجوه في اللغة ومناح في كلام العرب، فيتأول تأويله المستقيم، ويزال ما فيه مما عسى أن يتعلق به من تأويل غير مستقيم كقوله في عيسى وَرُوحٌ مِنْهُ [النساء: ١٧١] إلى غير ذلك، ولا يسمى أحد راسخا إلا بأن يعلم من هذا النوع كثيرا بحسب ما قدر له، وإلا فمن لا يعلم سوى المحكم فليس يسمى راسخا، وقوله تعالى: وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ الضمير عائد على جميع متشابه القرآن، وهو نوعان كما ذكرنا، فقوله إِلَّا اللَّهُ مقتض ببديهة العقل أنه يعلمه على الكمال والاستيفاء، يعلم نوعيه جميعا، فإن جعلنا قوله:

Kadı [radıyallâhu anh] şöyle demiştir: Bu mesele düşünüldüğünde, hakkındaki ihtilaf ittifaka yaklaşır. Şöyle ki: Yüce Allah, Kitab'ın âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Muhkem; Arap kelamını anlayan herkes için anlamı açık olan, üzerinde [derinlemesine] düşünmeye ihtiyaç duyurmayan, kafayı karıştıracak bir şeyle ilişkisi bulunmayan ve bilinmesinde ilimde derinleşen ile başkasının eşit olduğu kısımdır. Müteşâbih ise çeşit çeşittir: Bir kısmı; ruh meselesi, Allah'ın meydana geleceğini bildirdiği gaybî süreler ve diğer hususlar gibi asla bilinemeyecek olan şeylerdir. Bir kısmı da; dildeki muhtelif vecihlere ve Arapların kelamındaki kullanımlara hamledilip dosdoğru tevili yapılan ve Îsâ hakkında buyurulan: { وَرُوحٌ مِنْهُ } [en-Nisâ: 171] kavli ve benzerleri gibi, ilişmesi muhtemel olan eğri tevili ortadan kaldırılan şeylerdir. Kendisine takdir edilen ölçüde bu türden pek çok şeyi bilmedikçe hiç kimse «râsih» (ilimde derinleşmiş) olarak isimlendirilemez. Aksi takdirde, muhkemden başkasını bilmeyen kimse râsih olarak adlandırılamaz. Yüce Allah'ın: { وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ } kavlindeki zamir, zikrettiğimiz üzere iki tür olan Kur'an müteşâbihinin tamamına dönmektedir. Dolayısıyla { إِلَّا اللَّهُ } kavli, aklın apaçık gereği olarak, O'nun bunu her iki türüyle birlikte tam ve eksiksiz bildiğini iktiza eder. Şayet O'nun:

4114. Metin

وَالرَّاسِخُونَ عطفا على اسم الله تعالى، فالمعنى إدخالهم في علم التأويل لا على الكمال، بل علمهم إنما هو في النوع الثاني من المتشابه، وبديهة العقل تقضي بهذا، والكلام مستقيم على فصاحة العرب كما تقول: ما قام لنصرتي إلا فلان وفلان، وأحدهما قد نصرك بأن حارب معك، والآخر إنما أعانك بكلام فقط، إلى كثير من المثل، فالمعنى وَما يَعْلَمُ تأويل المتشابه إلا الله وَالرَّاسِخُونَ كل بقدره، وما يصلح له، وَالرَّاسِخُونَ بحال قول في جميعه آمَنَّا بِهِ، وإذا تحصل لهم في الذي لا يعلم ولا يتصور عليه تمييزه من غيره فذلك قدر من العلم بتأويله، وإن جعلنا قوله: وَالرَّاسِخُونَ رفعا بالابتداء مقطوعا مما قبله، فتسميتهم راسخين يقتضي بأنهم يعلمون أكثر من المحكم الذي يستوي في علمه جميع من يفهم كلام العرب، وفي أي شيء هو رسوخهم، إذا لم يعلموا إلا ما يعلم الجميع، وما الرسوخ إلا المعرفة بتصاريف الكلام وموارد الأحكام، ومواقع المواعظ، وذلك كله بقريحة معدة، فالمعنى وَما يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ على الاستيفاء إلى الله، والقوم الذين يعلمون منه ما يمكن أن يعلم يقولون في جميعه آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا وهذا القدر هو الذي تعاطى ابن عباس ﵁، وهو ترجمان القرآن، ولا يتأول عليه أنه علم وقت الساعة وأمر الروح وما شاكله. فإعراب الرَّاسِخُونَ يحتمل الوجهين، ولذلك قال ابن عباس بهما، والمعنى فيهما يتقارب بهذا النظر الذي سطرناه، فأما من يقول: إن المتشابه إنما هو ما لا سبيل لأحد إلى

{ وَالرَّاسِخُونَ } kavlini Yüce Allah'ın ismine atıf kılarsak, mana onları tevil ilmine dahil etmek olur; fakat tam anlamıyla değil, bilakis onların ilmi ancak müteşâbihin ikinci türündedir ve aklın bedâheti bunu gerektirir. Söz, Arapların fesahat kurallarına göre de düzgündür; nitekim: «Bana yardım etmek için falandan ve falandan başkası kalkmadı» dersin de, onlardan biri seninle birlikte savaşarak yardım etmiştir, diğeri ise sadece sözle yardımda bulunmuştur; bu gibi misaller çoktur. Buna göre mana: «Müteşâbihin tevilini Allah'tan ve herkes kendi gücüne ve kendisine uygun düşene göre ilimde derinleşenlerden başkası bilemez; ilimde derinleşenler ise hepsinde { آمَنَّا بِهِ } “Ona inandık” deme halindedirler» şeklinde olur. Bilinmeyen ve kavranamayan şeyde onlar için diğerinden ayırt etme durumu hasıl olduğunda, bu da onun teviline dair bir ilim derecesidir. Şayet O'nun { وَالرَّاسِخُونَ } kavlini mübteda olarak merfû ve öncesinden kesilmiş kabul edersek, onların «râsihler» olarak isimlendirilmesi, Arap kelamını anlayan herkesin bilgisinde eşit olduğu muhkemden daha fazlasını bildiklerini gerektirir. Zira herkesin bildiğinden başkasını bilmiyorlarsa onların derinliği nede kalır? Rüsûh (derinleşme); ancak hazır bir kabiliyet sayesinde kelamın tasarruflarını, hükümlerin kaynaklarını ve vaazların yerlerini bilmektir. Buna göre mana: «Onun tevilini eksiksiz olarak ancak Allah bilir; ondan bilinmesi mümkün olanı bilen kimseler ise onun hepsi hakkında { آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا } “Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler» şeklinde olur. Kur'an tercümanı olan İbn Abbâs'ın [radıyallâhu anhümâ] yöneldiği miktar da işte budur; yoksa onun kıyametin vaktini, ruh meselesini ve benzerlerini bildiği tevil edilmez. Dolayısıyla { الرَّاسِخُونَ } lafzının irabı her iki vechi de taşımaktadır; bundan dolayı İbn Abbâs her iki görüşü de söylemiştir. İki görüşteki mana da kaydettiğimiz bu yaklaşımla birbirine yaklaşmaktadır. Müteşâbihin sadece hiç kimsenin

4115. Metin

علمه فيستقيم على قوله إخراج الراسخين من علم تأويله، لكن تخصيصه المتشابهات بهذا النوع غير صحيح، بل الصحيح في ذلك قول من قال: المحكم ما لا يحتمل إلا تأويلا واحدا والمتشابه ما احتمل من التأويل أوجها، وهذا هو متبع أهل الزيغ، وعلى ذلك يترتب النظر الذي ذكرته، ومن قال من العلماء الحذاق بأن الراسخين لا يعلمون تأويل المتشابه فإنما أرادوا هذا النوع وخافوا أن يظن أحد أن الله وصف الراسخين بعلم التأويل على الكمال، وكذلك ذهب الزجاج إلى أن الإشارة بما تشابه منه إنما هي إلى وقت البعث الذي أنكره، وفسر باقي الآية على ذلك، فهذا أيضا تخصيص لا دليل عليه، وأما من يقول، إن المتشابه هو المنسوخ فيستقيم على قوله إدخال الراسخين في علم التأويل لكن تخصيصه المتشابهات بهذا النوع غير صحيح، ورجح ابن فورك أن الراسخين يعلمون التأويل وأطنب في ذلك، وقرأ أبي بن كعب وابن عباس: «إلا الله ويقول: الراسخون في العلم آمنا به» ، وقرأ ابن مسعود «وابتغاء تأويله» إن تأويله إلا عند الله، - وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يقولون آمَنَّا بِهِ- والرسوخ الثبوت في الشيء، وأصله في الأجرام أن يرسخ الجبل أو الشجر في الأرض وسئل النبي ﵇ عن «الراسخين في العلم» ، فقال: هو من برت يمينه وصدق لسانه واستقام، وقوله: كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا فيه ضمير عائد على كتاب الله، محكمه ومتشابهه، والتقدير، كله من عند ربنا، وحذف الضمير لدلالة لفظ كل عليه، إذ هي لفظة تقتضي الإضافة. ثم قال تعالى: وَما يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُوا الْأَلْبابِ أي ما يقول هذا ويؤمن به ويقف حيث وقف ويدع اتباع المتشابه إلا ذو لب، وهو العقل، وأُولُوا: جمع ذو.

bilmesine yol bulunmayan şeyler olduğunu söyleyen kimseye göre, ilimde derinleşenleri onun tevilini bilmekten çıkarmak sözünün gereğidir; ancak müteşâbihâtı sadece bu türe tahsis etmesi doğru değildir. Bilakis bu hususta doğru olan: «Muhkem, tek bir tevilden başkasına ihtimali olmayan; müteşâbih ise muhtelif tevil vecihlerine ihtimali bulunandır» diyenin sözüdür; kalplerinde eğrilik bulunanların peşine düştükleri de budur ve zikrettiğim değerlendirme buna dayanır. Usta âlimlerden ilimde derinleşenlerin müteşâbihin tevilini bilmediğini söyleyenler ise ancak bu türü kastetmişler ve bir kimsenin Allah'ın ilimde derinleşenleri tevil ilmini tam olarak bilmekle nitelediğini zannetmesinden korkmuşlardır. Aynı şekilde ez-Zeccâc da «onun müteşâbih olan kısmı» ifadesiyle inkâr ettikleri yeniden dirilme (ba's) vaktine işaret edildiği görüşüne gitmiş ve âyetin kalanını buna göre tefsir etmiştir; bu da delili olmayan bir tahsistir. Müteşâbihin neshedilmiş (mensûh) âyetler olduğunu söyleyen kimseye göre ise, ilimde derinleşenleri tevil ilmine dahil etmek sözünün gereğidir; fakat müteşâbihâtı bu türe tahsis etmesi doğru değildir. İbn Fûrek ilimde derinleşenlerin tevili bildikleri görüşünü tercih etmiş ve bu konuda sözü uzatmıştır. Übey b. Ka'b ve İbn Abbâs: «إلا الله ويقول: الراسخون في العلم آمنا به» şeklinde okumuşlardır. İbn Mes'ûd ise: «وابتغاء تأويله» [sonrasında] «إن تأويله إلا عند الله، - وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يقولون آمَنَّا بِهِ-» şeklinde okumuştur. Rüsûh; bir şeyde sabit ve sağlam olmaktır. Maddî varlıklardaki aslı, dağın veya ağacın yerde kök salıp sabit kalmasıdır. Peygamber'e [aleyhisselâm] «ilimde derinleşenler» hakkında sorulduğunda: «Yemini dürüst olan, dili doğru söyleyen ve istikamet üzere bulunan kimsedir» buyurmuştur. { كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنا } kavlinde, Allah'ın Kitabı'na, onun muhkemine ve müteşâbihine dönen bir zamir vardır; takdiri: «Küllühü min ındi rabbinâ» (hepsi Rabbimizin katındandır) şeklindedir. «Küll» lafzı tamlamayı (izâfeti) gerektiren bir kelime olduğu için, delaletinden ötürü zamir hazfedilmiştir. Sonra Yüce Allah: { وَما يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُوا الْأَلْبابِ } “Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” buyurmuştur; yani bunu ancak lüb -ki akıldır- sahibi kimse söyler, buna inanır, durulması gereken yerde durur ve müteşâbihin peşine düşmeyi terk eder. { أُولُوا } ise «zû» kelimesinin çoğuludur.

4116. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın kavli:

4117. Metin

[سورة آل عمران (٣) : الآيات ٨ الى ٩]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyetler 8-9]

4118. Metin

رَبَّنا لا تُزِغْ قُلُوبَنا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنا وَهَبْ لَنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ (٨) رَبَّنا إِنَّكَ جامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لا رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللَّهَ لا يُخْلِفُ الْمِيعادَ (٩)

{ رَبَّنا لا تُزِغْ قُلُوبَنا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنا وَهَبْ لَنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ (٨) رَبَّنا إِنَّكَ جامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لا رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللَّهَ لا يُخْلِفُ الْمِيعادَ (٩) } “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen, çok bağışta bulunansın. (8) Rabbimiz! Şüphesiz sen, gerçekleşmesinde şüphe bulunmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz. (9)”

4119. Metin

يحتمل أن تكون هذه الآية حكاية عن الراسخين في العلم، أنهم يقولون هذا مع قولهم آمَنَّا بِهِ [آل عمران: ٧] ويحتمل أن يكون المعنى منقطعا من الأول لما ذكر أهل الزيغ وذكر نقيضهم، وظهر ما بين الحالتين عقب ذلك بأن علم عباده الدعاء إليه في أن لا يكونوا من الطائفة الذميمة التي ذكرت وهي أهل الزيغ، وهذه الآية حجة على المعتزلة في قولهم، إن الله لا يضل العباد، ولو لم تكن الإزاغة من قبله لما جاز أن يدعي في دفع ما لا يجوز عليه فعله وتُزِغْ معناه، تمل قلوبنا عن الهدى والحق، وقرأ أبو واقد، والجراح «ولا تزغ قلوبنا» بإسناد الفعل إلى القلوب، وهذه أيضا رغبة إلى الله تعالى. وقال أبو الفتح:

Bu âyetin, ilimde derinleşenlerden bir aktarım olup onların { آمَنَّا بِهِ } [Âl-i İmrân: 7] sözleriyle birlikte bunu da söylediklerini ifade etmesi muhtemeldir. Anlamın öncekinden kesilmiş olması da muhtemeldir; zira Allah, kalplerinde eğrilik bulunanları ve zıtlarını zikredip iki hal arasındaki durum açığa çıkınca, bunun hemen ardından kullarına, zikredilen o yerilmiş zümreden yani kalplerinde eğrilik bulunanlardan olmamaları için Kendisine nasıl dua edeceklerini öğretmiştir. Bu âyet, «Allah kulları saptırmaz» şeklindeki sözleri hususunda Mutezile'ye karşı bir delildir; şayet saptırma (izâğa) O'nun tarafından olmasaydı, yapması caiz olmayan bir fiilin defedilmesi için O'na dua edilmesi caiz olmazdı. { تُزِغْ } ifadesinin manası; kalplerimizi hidayetten ve haktan meylettirme, saptırma demektir. Ebû Vâkıd ve el-Cerrâh, fiili kalplere isnat ederek «ve lâ teziğ kulûbunâ» şeklinde okumuşlardır; bu da yine Yüce Allah'a bir yalvarıştır. Ebu'l-Feth şöyle demiştir:

4120. Metin

ظاهر هذا ونحوه الرغبة إلى القلوب وإنما المسئول الله تعالى، وقوله الرغبة إلى القلوب غير متمكن، ومعنى الآية على القراءتين، أن لا يكن منك خلق الزيغ فيها فتزيغ هي. قال الزجاج: وقيل: إن معنى الآية لا تكلفنا عبادة ثقيلة تزيغ منها قلوبنا.

Bunun ve benzerlerinin zahiri kalplere yönelen bir talep gibi görünse de, asıl istenen Yüce Allah'tır. Onun «kalplere yönelen bir talep» şeklindeki sözü yerinde değildir. Âyetin her iki kıraate göre de manası: «Onlarda eğriliği sen yaratma ki onlar da eğrilmesin» demektir. Ez-Zeccâc şöyle demiştir: Âyetin manasının: «Bize, kalplerimizin kendisinden dolayı eğrileceği ağır bir ibadet yükleme» şeklinde olduğu da söylenmiştir.

4121. Metin

قال الفقيه الإمام: وهذا قول فيه التحفظ من خلق الله تعالى الزيغ والضلالة في قلب أحد من العباد، ومِنْ لَدُنْكَ معناه: من عندك ومن قبلك، أي تكون تفضلا لا عن سبب منا ولا عمل، وفي هذا

Fakih İmam şöyle demiştir: Bu, Yüce Allah'ın kullardan herhangi birinin kalbinde sapıklık ve eğrilik yaratmasından kaçınmayı içeren bir sözdür. { مِنْ لَدُنْكَ } kavlinin manası: Senin katından ve Senin tarafındandır; yani bizden kaynaklanan bir sebep veya amel sebebiyle değil, bir lütuf olarak olsun demektir. Bunda ise

4122. Metin

استسلام وتطارح، والمراد هب لنا نعيما صادرا عن الرحمة لأن الرحمة راجعة إلى صفات الذات فلا تتصور فيها الهبة.

bir teslimiyet ve acziyet arzı vardır. Kastedilen, rahmetten kaynaklanan bir nimeti bize bağışlamandır; zira rahmet zâtî sıfatlara racidir, dolayısıyla bizzat kendisinde bağışlanma (hibe) tasavvur olunamaz.

4123. Metin

وقوله تعالى: رَبَّنا إِنَّكَ جامِعُ النَّاسِ إقرار بالبعث ليوم القيامة، قال الزجاج: هذا هو التأويل الذي علمه الراسخون فأقروا به، وخالف الذين اتبعوا ما تشابه عليهم من أمر البعث حين أنكروه، والريب:

Yüce Allah'ın: { رَبَّنا إِنَّكَ جامِعُ النَّاسِ } “Rabbimiz! Şüphesiz sen insanları toplayacaksın” kavli, kıyamet günü için yeniden dirilişi (ba'sı) ikrardır. Ez-Zeccâc şöyle demiştir: İlimde derinleşenlerin bilip ikrar ettikleri tevil işte budur; dirilme meselesini inkâr ettiklerinde kendilerine müteşâbih gelen şeyin peşine düşenler ise buna muhalefet etmişlerdir. Reyb (الريب) ise

4124. Metin

الشك، والمعنى أنه في نفسه حق لا ريب فيه وإن وقع فيه ريب عند المكذبين به فذلك لا يعتد به إذ هو خطأ منهم، وقوله تعالى: إِنَّ اللَّهَ لا يُخْلِفُ الْمِيعادَ يحتمل أن يكون إخبارا منه محمدا ﵇ وأمته، ويحتمل أن يكون حكاية من قول الداعين، ففي ذلك إقرار بصفة ذات الله تعالى، والْمِيعادَ مفعال من الوعد.

şüphe demektir. Mana; onun bizzat kendisinin şüphe götürmez bir hak olduğudur; onu yalanlayanların nezdinde bir şüphe meydana gelmiş olsa bile buna itibar edilmez, zira bu onların kendi hatasıdır. Yüce Allah'ın: { إِنَّ اللَّهَ لا يُخْلِفُ الْمِيعادَ } “Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz” kavlinin, O'nun Muhammed'e [aleyhisselâm] ve ümmetine bir haberi olması muhtemel olduğu gibi, dua edenlerin sözünden bir aktarım olması da muhtemeldir; bunda Yüce Allah'ın zâtî sıfatını ikrar vardır. el-Mîâd (الْمِيعادَ) ise «va'd» kökünden «mif'âl» veznindedir.

4125. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın kavli:

4126. Metin

[سورة آل عمران (٣) : الآيات ١٠ الى ١١]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyetler 10-11]

4127. Metin

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَأُولئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ (١٠) كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّبُوا بِآياتِنا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقابِ (١١)

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوالُهُمْ وَلا أَوْلادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَأُولئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ (١٠) كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّبُوا بِآياتِنا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقابِ (١١) } “İnkâr edenler var ya, onların malları da çocukları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. İşte onlar cehennemin yakıtıdırlar. (10) [Onların gidişatı,] Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin gidişatı gibidir. Âyetlerimizi yalanladılar da Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Allah, cezası pek şiddetli olandır. (11)”

4128. Metin

هم الكفار الذين لا يقرون ببعث إنما هي على وجه الدهر وإلى يوم القيامة في زينة الدنيا وهي المال والبنون، فأخبر الله تعالى في هذه الآية، أن ذلك المتهم فيه لا يغني عن صاحبه شيئا ولا يمنعه من عذاب الله وعقابه، ومِنَ في قوله: مِنَ اللَّهِ لابتداء الغاية، والإشارة بالآية إلى معاصري النبي ﷺ، وكانوا يفخرون بأموالهم وأبنائهم، وهي- بعد- متناولة كل كافر، وقرأ أبو عبد الرحمن: «لن يغني» بالياء، على تذكير العلامة، والوقود بفتح الواو ما يحترق في النار من حطب ونحوه، وكذلك هي قراءة جمهور الناس، وقرأ الحسن ومجاهد وجماعة غيرهما وَقُودُ بضم الواو وهذا على حذف مضاف تقديره، حطب وَقُودُ النَّارِ، والوقود بضم الواو المصدر، وقدت النار تقد إذا اشتعلت، والدأب والدأب، بسكون الهمزة وفتحها، مصدر دأب يدأب- إذا لازم فعل شيء ودام عليه مجتهدا فيه، ويقال للعادة- دأب- فالمعنى في الآية، تشبيه هؤلاء في لزومهم الكفر ودوامهم عليه بأولئك المتقدمين، وآخر الآية يقتضي الوعيد بأن يصيب هؤلاء مثل ما أصاب أولئك من العقاب.

Onlar, yeniden dirilmeyi kabul etmeyen, ömürleri boyunca ve kıyamet gününe kadar yalnızca dünya süsü olan mal ve evlat peşinde koşan kâfirlerdir. Yüce Allah bu âyette, uğrunda suç işledikleri o şeylerin sahibine hiçbir fayda sağlamayacağını, onu Allah'ın azabından ve cezasından korumayacağını haber vermiştir. { مِنَ اللَّهِ } kavlindeki { مِنَ }, başlangıç bildirmektedir (ibtidâ-i gaye içindir). Âyet ile yapılan işaret Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] çağdaşlarınadır; zira onlar malları ve oğullarıyla övünüyorlardı; bununla birlikte âyet her kâfiri kapsamaktadır. Ebû Abdirrahmân, alametin müzekker kılınmasıyla «len yuğniye» şeklinde «yâ» ile okumuştur. Vâv harfinin fethasıyla el-Vakûd (الوَقود), ateşte yanan odun ve benzeri şeylerdir; nitekim insanların cumhurunun kıraati de böyledir. El-Hasan, Mücâhid ve bunların dışındaki bir grup ise vâv'ın zammesiyle { وُقُودُ } şeklinde okumuşlardır; bu, takdiri «cehennem yakıtının odunudurlar» (hatabu vukûdi'n-nâr) şeklinde olan hazfedilmiş bir tamlanana (muzafa) göredir. Vâv'ın zammesiyle el-Vukûd (الوُقود) masdardır; «vekadeti'n-nâru tekıdü», ateş tutuşup alevlendiğinde söylenir. Hemzenin sükûnu ve fethasıyla ed-De'b (الدَّأْب) ve ed-Deeb (الدَّأَب), «deebe yed'ebü» fiilinin masdarıdır; bir kimse bir şeyi yapmaya gayretle devam edip onda sebat gösterdiğinde söylenir. Âdete de «de'b» denir. Âyetteki mana; bunların küfürde sebat etmeleri ve ona devam etmelerindeki hallerinin geçmişteki o kimselere benzetilmesidir. Âyetin sonu ise, öncekilerin başına gelen cezanın bir benzerinin bunların da başına geleceğini bildiren bir tehdidi gerektirmektedir.

4129. Metin

والكاف في قوله كَدَأْبِ في موضع رفع، التقدير: دأبهم كَدَأْبِ، ويصح أن يكون الكاف في موضع نصب، قال الفراء: هو نعت لمصدر محذوف تقديره كفرا كَدَأْبِ، فالعامل فيه كَفَرُوا، ورد هذا القول الزجاج بأن الكاف خارجة من الصلة فلا يعمل فيها ما في الصلة.

{ كَدَأْبِ } kavlindeki kâf harfi ref mahallindedir; takdiri: «Onların gidişatı Firavun hanedanının gidişatı gibidir» (de'bühüm kede'bi) şeklindedir. Kâf harfinin nasb mahallinde olması da sahihtir. El-Ferrâ: «O, takdiri 'Firavun hanedanının gidişatı gibi bir inkârla inkâr ettiler' (küfran kede'bi) olan mahzuf bir masdarın sıfatıdır; bundaki amil de { كَفَرُوا } fiilidir» demiştir. Ez-Zeccâc ise kâf harfinin sıladan hariç olduğunu, dolayısıyla sıla içindeki bir lafzın onda amel edemeyeceğini belirterek bu görüşü reddetmiştir.

4130. Metin

قال القاضي ﵀: ويصح أن يعمل فيه فعل مقدر من لفظ «الوقود» ويكون التشبيه في نفس الاحتراق، ويؤيد هذا المعنى قوله تعالى: أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ، النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا [غافر: ٤٦] ، والقول الأول أرجح الأقوال أن يكون الكاف في موضع رفع، والهاء في قَبْلِهِمْ عائدة على آلِ فِرْعَوْنَ، ويحتمل أن تعود على معاصري رسول الله ﷺ من الكفار، وقوله: بِآياتِنا يحتمل أن يريد بالآيات المتلوة، ويحتمل أن يريد العلامات المنصوبة، واختلفت عبارة

Kadı [radıyallâhu anh] şöyle demiştir: Onda «vakûd» lafzından takdir edilen bir fiilin amel etmesi ve teşbihin bizzat yanma hakkında olması da sahihtir. Bu manayı Yüce Allah'ın: { أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذابِ، النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْها غُدُوًّا وَعَشِيًّا } [el-Mü'min: 46] kavli teyit etmektedir. Görüşlerin en tercihe şayan olanı ise kâf harfinin ref mahallinde olması şeklindeki ilk görüştür. { قَبْلِهِمْ } kavlindeki «hâ» [ve mîm] zamiri { آلِ فِرْعَوْنَ }'a dönmektedir; Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] çağdaşı olan kâfirlere dönmesi de muhtemeldir. { بِآياتِنا } kavliyle tilavet olunan âyetleri kastetmiş olması muhtemel olduğu gibi, vaz edilmiş delil ve işaretleri kastetmiş olması da muhtemeldir. De'b kelimesinin tefsirinde

4131. Metin

المفسرين، في تفسير الدأب، وذلك كله راجع إلى المعنى الذي ذكرناه.

müfessirlerin ifadeleri farklılık göstermiştir; ancak bunların tamamı zikrettiğimiz manaya dönmektedir.

4132. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın kavli:

4133. Metin

[سورة آل عمران (٣) : الآيات ١٢ الى ١٣]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyetler 12-13]

4134. Metin

قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهادُ (١٢) قَدْ كانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتا فِئَةٌ تُقاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرى كافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشاءُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصارِ (١٣)

{ قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهادُ (١٢) قَدْ كانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتا فِئَةٌ تُقاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرى كافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشاءُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصارِ (١٣) } “İnkâr edenlere de ki: «Yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz. O ne kötü yataktır!» (12) Şüphesiz karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardı: Biri Allah yolunda savaşan bir topluluk, diğeri ise onları göz göre göre kendilerinin iki katı gören kâfir bir topluluktu. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır. (13)”

4135. Metin

قرأ ابن كثير وأبو عمرو وعاصم وابن عامر، «ستغلبون وتحشرون» بالتاء من فوق و «يرونهم» بالياء من تحت، وحكى أبان عن عاصم «ترونهم» بالتاء من فوق مضمومة، وقرأ نافع ثلاثتهن بالتاء من فوق، وقرأ حمزة ثلاثتهن بالياء من تحت، وبكل قراءة من هذه قرأ جمهور من العلماء، وقرأ ابن عباس، وطلحة بن مصرف وأبو حيوة، «يرونهم» بالياء المضمومة، وقرأ أبو عبد الرحمن، بالتاء من فوق مضمومة.

İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım ve İbn Âmir; «setuğlebûne ve tuhşerûne» kelimelerini üstten «tâ» ile, «yeravnehüm» kelimesini ise alttan «yâ» ile okumuşlardır. Ebân, Âsım'dan «türavnehüm» şeklinde üstten ötreli «tâ» ile okuduğunu rivayet etmiştir. Nâfi', üçünü de üstten «tâ» ile okumuştur. Hamza ise üçünü de alttan «yâ» ile okumuştur. Bu kıraatlerin her biriyle âlimlerden oluşan bir cumhur okumuştur. İbn Abbâs, Talha b. Musarrif ve Ebû Hayve, «yüravnehüm» şeklinde ötreli «yâ» ile okumuşlardır. Ebû Abdirrahmân ise üstten ötreli «tâ» ile okumuştur.

4136. Metin

واختلف من الذين أمر بالقول لهم من الكفار، فقيل هم جميع معاصريه من الكفار، أمر بأن يقول لهم هذا الذي فيه إعلام بغيب ووعيد، قد صدق بحمد الله غلب الكفر وصار من مات عليه إلى جهنم، ونحا إلى هذا أبو علي في- الحجة- وتظاهرت روايات بأن المراد يهود المدينة، قال ابن عباس وغيره: لما أصاب رسول الله ﷺ قريشا يوم بدر، وقدم المدينة، جمع اليهود في سوق بني قينقاع فقال: يا معشر يهود أسلموا قبل أن يصيبكم مثل ما أصاب قريشا فقالوا يا محمد: لا يغرنك نفسك أن قتلت نفرا من قريش كانوا أغمارا لا يعرفون القتال، إنك لو قاتلتنا لعرفت أنا نحن الناس، فأنزل الله في قولهم هذه الآية، وروي حديث آخر ذكره النقاش، وهو أن النبي ﵇ لما غلب قريشا ببدر قالت اليهود: هذا هو النبي المبعوث الذي في كتابنا وهو الذي لا تهزم له راية، وكثرت فتنتهم بالأمر، فقال لهم رؤساؤهم وشياطينهم:

Kendilerine söylenmesi emredilen kâfirlerin kimler olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Onların, Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] çağdaşı olan bütün kâfirler olduğu söylenmiştir; kendisine, gaybı bildirme ve tehdit içeren bu sözü onlara söylemesi emredilmiştir. Allah'a hamdolsun ki bu doğrulanmış, küfür yenilgiye uğramış ve küfür üzere ölen cehenneme gitmiştir. Ebû Ali de «el-Hucce» adlı eserinde bu görüşe meyletmiştir. Rivayetler ise bununla Medine Yahudilerinin kastedildiğinde yoğunlaşmıştır. İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Bedir günü Kureyş'i hezimete uğratıp Medine'ye geldiğinde, Yahudileri Benî Kaynukâ çarşısında toplayıp şöyle buyurdu: «Ey Yahudi topluluğu! Kureyş'in başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden önce Müslüman olun.» Onlar da: «Ey Muhammed! Savaştan anlamayan tecrübesiz birtakım Kureyşlileri öldürmüş olman seni aldatmasın; şayet bizimle savaşacak olsaydın asıl insanların kim olduğunu görürdün» dediler. Bunun üzerine Allah onların bu sözü hakkında bu âyeti indirdi. en-Nakkâş'ın zikrettiği başka bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber [aleyhisselâm] Bedir'de Kureyş'e galip gelince Yahudiler: «İşte kitabımızda zikredilen ve sancağı asla yenilmeyen gönderilmiş peygamber budur» dediler ve bu meseleyle ilgili fitneleri/kargaşaları arttı. Bunun üzerine reisleri ve şeytanları onlara:

4137. Metin

لا تعجلوا وأمهلوا حتى نرى أمره في وقعة أخرى، فلما وقعت أحد كفر جميعهم وبقوا على أولهم، وقالوا:

«Acele etmeyin, başka bir savaşta onun durumunu görünceye kadar mühlet verin» dediler. Uhud savaşı vuku bulunca hepsi inkâr edip önceki küfürleri üzere kaldılar ve:

4138. Metin

ليس محمد بالنبي المنصور فنزلت الآية في ذلك، أي قل لهؤلاء اليهود سيغلبون يعني قريشا، وهذا التأويل إنما يستقيم على قراءة «سيغلبون ويحشرون» بالياء من تحت، ومن قرأ بالتاء فمعنى الآية: قل للكفار جميعا هذه الألفاظ، ومن قرأ بالياء من تحت، فالمعنى قل لهم كلاما هذا معناه، ويحتمل قراءة التاء التأويل الذي ذكرناه آنفا، أي قل لليهود ستغلب قريش، ورجح أبو علي قراءة التاء على المواجهة، وأن الذين كفروا يعم الفريقين، المشركين واليهود، وكل قد غلب بالسيف والجزية والذلة، والحشر: الجمع والإحضار، وقوله: وَبِئْسَ الْمِهادُ يعني جهنم، هذا ظاهر الآية، وقال مجاهد: المعنى بئس ما مهدوا لأنفسهم، فكأن المعنى، وبئس فعلهم الذي أداهم إلى جهنم.

«Muhammed yardım olunan o peygamber değildir» dediler; bunun üzerine bu hususta âyet indi. Yani bu Yahudilere: «Yenilecekler» yani Kureyş yenilecek de! Bu tevil ancak alttan «yâ» ile «seyuğlebûne ve yuhşerûne» kıraatine göre tutarlıdır. «Tâ» ile okuyana göre âyetin manası: «Kâfirlerin tamamına bu lafızları söyle» şeklindedir. Alttan «yâ» ile okuyana göre ise mana: «Onlara manası bu olan bir söz söyle» şeklindedir. «Tâ» kıraatinin az önce zikrettiğimiz tevile de ihtimali vardır; yani: «Yahudilere Kureyş'in yenileceğini söyle» demektir. Ebû Ali, muhatap kılınması ve «inkâr edenler» ifadesinin her iki zümreyi, yani müşrikleri ve Yahudileri kapsaması bakımından «tâ» kıraatini tercih etmiştir; zira hepsi kılıçla, cizyeyle ve zilletle mağlup edilmiştir. Haşir (الحشر); toplamak ve huzura getirmektir. { وَبِئْسَ الْمِهادُ } “O ne kötü yataktır!” kavli, cehennemi kastetmektedir; âyetin zahiri budur. Mücâhid: «Mana; kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür demektir» demiştir; sanki mana: «Onları cehenneme götüren fiilleri ne kötüdür» şeklindedir.

4139. Metin

وقوله تعالى: قَدْ كانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الآية تحتمل أن يخاطب بها المؤمنون وأن يخاطب بها جميع الكفار وأن يخاطب بها يهود المدينة، وبكل احتمال منها قد قال قوم، فمن رأى أن الخطاب بها للمؤمنين فمعنى الآية تثبيت النفوس وتشجيعها، لأنه لما قال للكفار ما أمر به أمكن أن يستبعد ذلك المنافقون وبعض ضعفة المؤمنين، كما قال قائل يوم الخندق: يعدنا محمد أموال كسرى وقيصر، ونحن لا

Yüce Allah'ın: { قَدْ كانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ } “Karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardı” kavli; müminlere hitap edilmesine de, bütün kâfirlere hitap edilmesine de, Medine Yahudilerine hitap edilmesine de ihtimal taşımaktadır. Bu ihtimallerin her birini bir zümre savunmuştur. Hitabın müminlere olduğunu düşünen kimseye göre âyetin manası kalpleri pekiştirmek ve cesaretlendirmektir; zira kâfirlere emredilen şeyi söylediğinde, Hendek günü birinin: «Muhammed bize Kisrâ ve Kayser'in mallarını vaat ediyor, oysa biz helaya gitmekte

4140. Metin

نأمن على أنفسنا في المذهب، وكما قال عدي بن حاتم حين أخبره النبي ﵇ بالأمنة التي تأتي، فقلت في نفسي: وأين دعار طيىء الذين سعروا البلاد؟ الحديث بكماله، فنزلت الآية مقوية لنفوس المؤمنين ومبينة صحة ما أخبر به بالمثال الواقع، فمن قرأ «ترونهم» بالتاء من فوق فهي مخاطبة لجميع المؤمنين إذ قد رأى ذلك جمهور منهم، والهاء والميم في «ترونهم» تجمع المشركين، وفي «مثلهم» تجمع المؤمنين، ومن قرأ بالياء من تحت فالمعنى يرى الجمع من المؤمنين جمع الكفار مثلي جمع المؤمنين، ومن رأى أن الخطاب لجميع الكفار ومن رأى أنه لليهود فالآية عنده داخلة فيما أمر محمد ﵇ أن يقوله لهم احتجاجا عليهم، وتبيينا لصورة الوعيد المتقدم في أنهم سيغلبون، فمن قرأ بالياء من تحت، فالمعنى يرى الجمع من المؤمنين جمع الكفار مثلي جمع المؤمنين، ومن قرأ بالتاء فالمعنى لو حضرتم أو إن كنتم حضرتم وساغت العبارة لوضوح الأمر في نفسه ووقوع اليقين به لكل إنسان في ذلك العصر، ومن قرأ بضم التاء أو الياء فكأن المعنى، أن اعتقاد التضعيف في جميع الكفار إنما كان تخمينا وظنا لا يقينا، فلذلك ترك في العبارة من الشك وذلك أن أرى بضم الهمزة تقولها فيما بقي عندك فيه نظر وأرى- بفتح الهمزة تقولها فيما قد صح نظرك فيه، ونحا هذا المنحى أبو الفتح وهو صحيح، قال أبو علي: والرؤية في هذه الآية عين، ولذلك تعدت إلى مفعول واحد، ومِثْلَيْهِمْ نصب على الحال من الهاء والميم في تَرَوْنَهُمْ وأجمع الناس على الفاعل ب تَرَوْنَهُمْ المؤمنون والضمير المتصل هو للكفار، إلا ما حكى الطبري عن قوم أنهم قالوا: بل كثر الله عدد المؤمنين في عيون الكفار حتى كانوا عندهم ضعفيهم، وضعف الطبري هذا القول، وكذلك هو مردود من جهات، بل قلل الله كل طائفة في عين الأخرى، ليقضي الله أمرا كان مفعولا، فقلل الكفار في عيون المؤمنين ليقع التجاسر ويحتقر العدو، وهذا مع اعتقاد النبي وقوله، واعتقاد أولي الفهم من أصحابه أنهم من التسعمائة إلى الألف، لكن أذهب الله عنهم البهاء وانتشار العساكر وفخامة الترتيب، حتى قال ابن مسعود في بعض ما روي عنه: لقد قلت لرجل إلى جنبي أتراهم سبعين؟ فقال:

bile can güvenliğine sahip değiliz» dediği gibi, yine Peygamber [aleyhisselâm] gelecek olan güvenliği haber verdiğinde Adiy b. Hâtim'in: «İçimden: Peki memleketleri ateşe veren Tayy haramileri nerede kalacak? dedim» şeklindeki hadisin tamamında geçtiği gibi, münafıkların ve bazı zayıf müminlerin bunu uzak görmeleri mümkündü. Bunun üzerine âyet müminlerin gönüllerini güçlendirici ve haber verdiği şeyin doğruluğunu vuku bulmuş bir misalle açıklayıcı olarak indi. «Teravnehüm» kelimesini üstten «tâ» ile okuyana göre bu, bütün müminlere bir hitaptır; zira onların cumhuru bunu görmüştür. «Teravnehüm» kelimesindeki «hâ» ve «mîm» zamiri müşrikleri, «misleyhim» kelimesindeki ise müminleri kapsamaktadır. Alttan «yâ» ile okuyana göre mana: «Müminler topluluğu, kâfirler topluluğunu müminler topluluğunun iki katı olarak görmektedir» şeklindedir. Hitabın bütün kâfirlere veya Yahudilere yönelik olduğunu düşünen kimseye göre ise âyet, onlara karşı delil getirmek ve geçmişteki yenilgi tehdidinin nasıl gerçekleştiğini açıklamak üzere Muhammed'e [aleyhisselâm] onlara söylemesi emredilen şeylerin kapsamındadır. Alttan «yâ» ile okuyana göre mana: «Müminler topluluğu kâfirler topluluğunu müminler topluluğunun iki katı olarak görmektedir» şeklindedir. «Tâ» ile okuyana göre ise mana: «Şayet orada bulunsaydınız veya bulunduysanız» şeklindedir; ifadenin bu şekilde caiz olması, işin kendisindeki açıklıktan ve o asırdaki her insan nezdinde kesinlik kazanmış olmasından dolayıdır. «Tâ» veya «yâ»yı zamme ile okuyana göre ise sanki mana şöyledir: Kâfirlerin sayısındaki iki katlık inanç kesin bir bilgi değil, sadece bir tahmin ve zandan ibaretti. Bu sebeple ifadede bir şüphe payı bırakılmıştır; zira hemzenin zammesiyle «üriyye», hakkında henüz bir inceleme payı kalan şeylerde söylenir; hemzenin fethasıyla «era» ise hakkında incelemen kesinleştiği durumlarda söylenir. Ebu'l-Feth bu yaklaşıma meyletmiştir ve bu doğrudur. Ebû Ali şöyle demiştir: Bu âyetteki görme (rü'yet) gözle görmedir; bundan dolayı tek mef'ûle geçmiştir. { مِثْلَيْهِمْ } lafzı, { تَرَوْنَهُمْ } kelimesindeki «hâ» ve «mîm» zamirinden hal olarak mansubdur. İnsanlar, { تَرَوْنَهُمْ } fiilinin failinin müminler, bitişik zamirin ise kâfirler olduğu hususunda icma etmişlerdir; ancak et-Taberî'nin bir kavimden naklettiği: «Aksine Allah, kâfirlerin gözünde müminlerin sayısını kendilerinin iki katı olacak kadar çoğalttı» şeklindeki söz müstesnadır. Et-Taberî bu görüşü zayıf bulmuştur; aynı şekilde bu görüş birçok yönden reddedilmiştir. Bilakis Allah, gerçekleşmesi gereken bir emri yerine getirmek için her bir taifeyi diğerinin gözünde azaltmıştır: Cesaret hasıl olsun ve düşman küçümsensin diye kâfirleri müminlerin gözünde azalttı; bu durum, Peygamber'in inancı ve sözüyle, ashabından anlayış sahiplerinin onların dokuz yüz ile bin kişi arasında oldukları inancıyla birlikteydi; fakat Allah onlardan heybeti, askerlerin yaygınlığını ve düzenin görkemini giderdi. Hatta İbn Mes'ûd kendisinden rivayet edilen bir sözünde şöyle demiştir: «Yanımdaki adama: Onları yetmiş kişi görüyor musun? dedim. O da:

4141. Metin

أظنهم مائة، فلما أخذنا الأسرى أخبرونا أنهم كانوا ألفا، وقلل الله المؤمنين في عيون الكفار ليغتروا ولا يحزموا، وتظاهرت الروايات أن جمع الكفار ببدر كان نحو الألف فوق التسعمائة وأن جمع المؤمنين كان ثلاثمائة وأربعة عشر رجلا وقيل وثلاثة عشر فكان الكفار ثلاثة من المؤمنين، لكن رجع بنو زهرة مع الأخنس بن شريق، ورجع طالب بن أبي طالب وأتباع وناس كثير حتى بقي للقتال من يقرب من المثلين، وقد ذكر النقاش نحوا من هذا فذكر الله تعالى المثلين، إذ أمرهما متيقن لم يدفعه قط أحد، وقد حكى الطبري عن ابن عباس: أن المشركين في قتال بدر كانوا ستمائة وستة وعشرين رجلا، وقد ذهب الزجاج وبعض المفسرين، أنهم كانوا نحو الألف وأراهم الله للمؤمنين مثليهم فقط، قال: فهذا التقليل في الآية الأخرى، ثم نصرهم عليهم مع علمهم بأنهم مثلاهم في العدد، لأنه كان أعلم المسلمين أن المائة منهم تغلب المائتين من الكفار، وروى علي بن أبي طالب ﵁ عن النبي ﵇ أنه قال يوم بدر:

Onları yüz kişi sanıyorum dedi. Esirleri aldığımızda bize bin kişi olduklarını haber verdiler.» Allah, aldansınlar ve tedbir almasınlar diye kâfirlerin gözünde de müminleri azalttı. Rivayetler; Bedir'deki kâfirlerin sayısının bin civarında, dokuz yüzün üzerinde olduğu, müminlerin sayısının ise üç yüz on dört adam -üç yüz on üç de denilmiştir- olduğu hususunda yoğunlaşmıştır. Dolayısıyla kâfirler müminlerin üç katı kadardı; fakat Benî Zühre Ahnes b. Şerîk ile birlikte geri döndü, Tâlib b. Ebî Tâlib ile birçok tâbileri ve insanlar geri döndü; nihayet savaş için geriye yaklaşık iki katı kadar kimse kaldı. En-Nakkâş da buna benzer bir husus zikretmiştir; Yüce Allah iki katı zikretmiştir, zira bu ikisinin durumu kesindir ve onu hiç kimse inkâr etmemiştir. Et-Taberî İbn Abbâs'tan şöyle nakletmiştir: «Müşrikler Bedir savaşında altı yüz yirmi altı adam idiler.» Ez-Zeccâc ve bazı müfessirler ise onların bin civarında olduklarını, Allah'ın onları müminlere sadece iki katı olarak gösterdiğini savunmuş ve: «Diğer âyetteki bu azaltmadır; sonra sayıca kendi iki katları olduğunu bilmelerine rağmen onlara karşı kendilerine yardım etti; zira Müslümanlara kendilerinden yüz kişinin kâfirlerden iki yüz kişiyi yeneceğini bildirmişti» demiştir. Ali b. Ebî Tâlib [radıyallâhu anh] Peygamber'den [aleyhisselâm] Bedir günü şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

4142. Metin

القوم ألف، وقوله تعالى: لَكُمْ آيَةٌ يريد علامة وأمارة ومعتبرا، والفئة: الجماعة من الناس سميت بذلك لأنها يفاء إليها، أي يرجع في وقت الشدة، وقال الزجاج: الفئة الفرقة، مأخوذة من فأوت رأسه بالسيف، ويقال: فأيته إذا فلقته، ولا خلاف أن الإشارة بهاتين الفئتين هي إلى يوم بدر، وقرأ جمهور الناس

«Topluluk bin kişidir.» Yüce Allah'ın: { لَكُمْ آيَةٌ } kavli; alamet, işaret ve ibret demektir. Fie (فئة); insan topluluğudur; bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi sıkıntı anında kendisine dönülmesi (yüfâu ileyhâ) yani sığınılmasıdır. Ez-Zeccâc şöyle demiştir: «el-Fie fırka (bölük) demektir; kılıçla başını yardığında söylenen 'feevtü re'sehû bi's-seyf' ifadesinden alınmıştır; 'feeytühû' ise onu ikiye ayırdığında söylenir.» Bu iki fırka ile yapılan işaretin Bedir gününe ait olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İnsanların cumhuru,

4143. Metin

«فئة تقاتل» برفع «فئة» على خبر ابتداء، تقديره إحداهما فئة، وقرأ مجاهد والحسن والزهري وحميد: «فئة» بالخفض على البدل، ومنهم من رفع «كافرة» ومنهم من خفضها على العطف، وقرأ ابن أبي عبلة: «فئة» بالنصب وكذلك «كافرة» قال الزجاج: يتجه ذلك على الحال كأنه قال: التقتا مؤمنة وكافرة، ويتجه أن يضمر فعل أعني ونحوه ورَأْيَ الْعَيْنِ نصب على المصدر، ويُؤَيِّدُ معناه يقوي من الأيد وهو القوة.

«fietün tukâtilü» ibaresini, takdiri «onlardan biri bir gruptur» (ihdâhümâ fietün) olan bir mübtedanın haberi olarak «fietün» kelimesinin ref'i ile okumuştur. Mücâhid, el-Hasan, ez-Zührî ve Humeyd ise bedel olarak «fietin» kelimesinin cerri ile okumuşlardır; bunlardan kimi «kâfiretün» kelimesini merfû, kimi de atıf sebebiyle mecrûr okumuştur. İbn Ebî Able ise «fieten» kelimesini nasb ile okumuş, aynı şekilde «kâfireten» kelimesini de mansub okumuştur. Ez-Zeccâc: «Bu durum, sanki 'biri mümin, diğeri kâfir olarak karşılaştılar' demiş gibi hal üzere yön bulur; 'a'nî' (kastediyorum) ve benzeri bir fiilin takdir edilmesi de mümkündür» demiştir. { رَأْيَ الْعَيْنِ } masdar olarak mansubdur. { يُؤَيِّدُ } ifadesinin manası; 'eyd' yani kuvvet kökünden gelip kuvvetlendirir demektir.

4144. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın kavli:

4145. Metin

[سورة آل عمران (٣) : آية ١٤]

[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyet 14]

4146. Metin

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَواتِ مِنَ النِّساءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَناطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعامِ وَالْحَرْثِ ذلِكَ مَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ (١٤)

{ زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَواتِ مِنَ النِّساءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَناطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعامِ وَالْحَرْثِ ذلِكَ مَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ (١٤) } “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, davarlara ve ekinlere karşı duyulan aşırı isteklerin sevgisi insanlara süslü gösterildi. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Varılacak güzel yer ise Allah'ın katındadır. (14)”

4147. Metin

قرأ جمهور الناس «زين» على بناء الفعل للمفعول ورفع «حبّ» على أنه مفعول لم يسم فاعله، وقرأ الضحاك ومجاهد «زين» على بناء الفعل للفاعل ونصب «حبّ» على أنه المفعول، واختلف الناس من المزين؟ فقالت فرقة: الله زين ذلك وهو ظاهر قول عمر بن الخطاب ﵁ لأنه قال لما نزلت هذه الآية: قلت الآن يا رب حين زينتها لنا فنزلت: قُلْ أَأُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذلِكُمْ [آل عمران: ١٥] ، وقالت فرقة: المزين هو الشيطان، وهذا ظاهر قول الحسن بن أبي الحسن، فإنه قال من زينها؟ ما أحد أشد لها ذما من خالقها.

İnsanların cumhuru, meçhul fiil kalıbıyla «zuyyine» şeklinde okumuş ve { حُبُّ } lafzını nâib-i fâil (faili zikredilmeyen mef'ûl) olarak merfû kılmıştır. Ed-Dahhâk ve Mücâhid ise malum fiil kalıbıyla «zayyene» şeklinde okumuş ve «hubbe» lafzını mef'ûl olarak mansub kılmıştır. Süslü gösterenin kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Bir zümre; bunu süsleyenin Allah olduğunu söylemiştir ki bu, Ömer b. el-Hattâb'ın [radıyallâhu anh] sözünün zahiridir; zira o, bu âyet indiğinde: «Şimdi oldu yâ Rabbi, mademki onları bize süsledin» demiş, bunun üzerine: { قُلْ أَأُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذلِكُمْ } [Âl-i İmrân: 15] âyeti inmiştir. Bir grup da; süsleyenin şeytan olduğunu söylemiştir ki bu da el-Hasan b. Ebi'l-Hasan'ın sözünün zahiridir; nitekim o: «Onu kim süsledi? Onu yaratanından daha şiddetli yeren hiç kimse yoktur» demiştir.

4148. Metin

قال القاضي أبو محمد عبد الحق ﵁: وإذا قيل زين الله، فمعناه بالإيجاد والتهيئة لانتفاع وإنشاء الجبلة عن الميل إلى هذه الأشياء، وإذا قيل زين الشيطان فمعناه بالوسوسة والخديعة وتحسين أخذها من غير وجوهها. والآية تحتمل هذين النوعين من التزيين ولا يختلف مع هذا النظر. وهذه الآية على كلا الوجهين ابتداء وعظ لجميع الناس، وفي ضمن ذلك توضيح لمعاصري محمد ﵇ من اليهود وغيرهم، والشَّهَواتِ ذميمة واتباعها مرد وطاعتها مهلكة، وقد قال ﵇: «حفت النار بالشهوات وحفت الجنة بالمكاره» فحسبك أن النار حفت بها، فمن واقعها خلص إلى النار، ووَ الْقَناطِيرِ جمع قنطار، وهو العقدة الكبيرة من المال، واختلف الناس في تحرير حده كم هو؟ فروى أبي بن كعب، عن النبي ﵇ أنه قال: القنطار ألف ومائتا أوقية، وقال بذلك معاذ بن جبل وعبد الله بن عمر وأبو هريرة وعاصم بن أبي النجود وجماعة من العلماء، وهو أصح الأقوال، لكن القنطار على هذا يختلف باختلاف البلاد في قدر الأوقية، وقال ابن عباس والضحاك بن مزاحم والحسن بن أبي الحسن: القنطار ألف ومائتا مثقال، وروى الحسن ذلك مرفوعا عن النبي ﵇، قال الضحاك وهو من الْفِضَّةِ ألف ومائتا، وروي عن ابن عباس أنه قال: القنطار من الْفِضَّةِ اثنا عشر ألف درهم، ومن الذَّهَبِ ألف دينار، وروي ذلك عن الحسن والضحاك وقال سعيد بن المسيب: القنطار ثمانون ألفا، وقال قتادة: القنطار مائة رطل من الذَّهَبِ أو ثمانون ألف درهم من الْفِضَّةِ، وقال السدي: القنطار ثمانية آلاف مثقال وهي مائة رطل، وقال مجاهد القنطار سبعون ألف دينار، وروي ذلك عن ابن عمر، وقال أبو نضرة: القنطار ملء مسك ثور ذهبا.

Kadı Ebû Muhammed Abdülhak [radıyallâhu anh] şöyle demiştir: «Allah süsledi» denildiğinde bunun manası; var etmekle, faydalanmaya elverişli kılmakla ve fıtratı bu şeylere meyledecek şekilde yaratmakladır. «Şeytan süsledi» denildiğinde ise manası; vesveseyle, aldatmayla ve onları meşru olmayan yollardan elde etmeyi güzel göstermekledir. Âyet bu iki süsleme türüne de ihtimal taşımaktadır ve bu yaklaşımla ihtilaf ortadan kalkar. Bu âyet her iki veçhe göre de bütün insanlara bir vaaz başlangıcıdır; bunun zımnında Muhammed'in [aleyhisselâm] Yahudiler ve diğerlerinden olan çağdaşlarına bir açıklama vardır. Şehevât (arzular) yerilmiştir; onların peşine düşmek insanı helake sürükler, onlara itaat etmek mahvedicidir. Nitekim [Peygamber aleyhisselâm]: «Cehennem arzularla, cennet ise hoşlanılmayan şeylerle kuşatılmıştır» buyurmuştur. Cehennemin onlarla kuşatılmış olması sana yeter; kim onlara dalarsa cehenneme ulaşır. { الْقَناطِيرِ } kelimesi, malın büyük miktarı/yığını demek olan «kıntâr»ın çoğuludur. İnsanlar bunun miktarının ne kadar olduğunu tespit etmede ihtilaf etmişlerdir: Übey b. Ka'b, Peygamber'den [aleyhisselâm] şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kantar, bin iki yüz ukiyedir.» Muâz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre, Âsım b. Ebi'n-Nacûd ve âlimlerden bir grup da böyle söylemiştir ki en sahih görüş budur; ancak buna göre kantar, ukiyenin miktarı bakımından beldelerin farklılığına göre değişir. İbn Abbâs, ed-Dahhâk b. Müzâhim ve el-Hasan b. Ebi'l-Hasan: «Kantar, bin iki yüz miskaldir» demişlerdir. El-Hasan bunu Peygamber'den [aleyhisselâm] merfû olarak rivayet etmiştir. Ed-Dahhâk: «Gümüşten olursa bin iki yüzdür» demiştir. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: «Gümüşten kantar on iki bin dirhem, altından ise bin dinardır.» Bu, el-Hasan ve ed-Dahhâk'tan da rivayet edilmiştir. Saîd b. el-Müseyyeb: «Kantar seksen bindir» demiştir. Katâde: «Kantar altından yüz rıtl veya gümüşten seksen bin dirhemdir» demiştir. Es-Süddî: «Kantar sekiz bin miskaldir, o da yüz rıtldır» demiştir. Mücâhid: «Kantar yetmiş bin dinardır» demiştir; bu, İbn Ömer'den de rivayet edilmiştir. Ebû Nadre: «Kantar, bir öküz derisi dolusu altındır» demiştir.

4149. Metin

قال ابن سيده: هكذا هو بالسريانية، وقال الربيع بن أنس: القنطار المال الكثير بعضه على بعض، وحكى النقاش عن ابن الكلبي، أن القنطار بلغة الروم ملء مسك ثور ذهبا، وقال النقاش: الْقَناطِيرِ ثلاثة، والْمُقَنْطَرَةِ تسعة لأنه جمع الجمع، وهذا ضعف نظر وكلام غير صحيح، وقد حكى مكي نحوه عن ابن كيسان أنه قال: لا تكون الْمُقَنْطَرَةِ أقل من تسعة وحكى المهدوي عنه وعن الفراء، لا تكون الْمُقَنْطَرَةِ أكثر من تسعة، وهذا كله تحكم. قال أبو هريرة: القنطار اثنا عشر ألف أوقية، وحكى مكي قولا إن القنطار أربعون أوقية ذهبا أو فضة، وقاله ابن سيده في المحكم، وقال: القنطار بلغة بربر ألف مثقال، وروى أنس بن مالك عن النبي ﵇ في تفسير قوله تعالى: وَآتَيْتُمْ إِحْداهُنَّ قِنْطاراً [النساء: ٢٠] قال ألف دينار ذكره الطبري، وحكى الزجاج أنه قيل: إن القنطار هو رطل ذهبا أو فضة وأظنها وهما، وإن القول مائة رطل فسقطت مائة للناقل، والقنطار إنما هو اسم المعيار الذي يوزن به، كما هو الرطل والربع، ويقال لما بلغ ذلك الوزن هذا قنطار أي يعدل القنطار، والعرب تقول: قنطر الرجل إذا بلغ ماله أن يوزن بالقنطار، وقال الزجاج: القنطار مأخوذ من عقد الشيء وأحكامه والقنطرة المعقودة نحوه، فكأن القنطار عقدة مال.

İbn Sîde: «Süryanicede bu böyledir» demiştir. Er-Rebî' b. Enes: «Kantar, birbiri üstüne yığılmış çok maldır» demiştir. En-Nakkâş, İbnü'l-Kelbî'den; kantarın Rum dilinde bir öküz derisi dolusu altın olduğunu nakletmiştir. En-Nakkâş: «el-Kanâtîr üçtür, el-mukantaratu ise dokuzdur; çünkü bu çoğulun çoğuludur (cem'u'l-cem'dir)» demiştir; bu zayıf bir yaklaşım ve sahih olmayan bir sözdür. Mekkî bunun benzerini İbn Keysân'dan naklederek onun: «el-Mukantaratu dokuzdan az olmaz» dediğini aktarmış; el-Mehdevî de ondan ve el-Ferrâ'dan «el-Mukantaratu dokuzdan fazla olmaz» dediklerini nakletmiştir; bütün bunlar indi ve mesnetsiz hükümlerdir. Ebû Hureyre: «Kantar on iki bin ukiyedir» demiştir. Mekkî, kantarın kırk ukiye altın veya gümüş olduğuna dair bir görüş nakletmiş, İbn Sîde de «el-Muhkem»de bunu söylemiş ve: «Kantar Berberi dilinde bin miskaldir» demiştir. Enes b. Mâlik, Yüce Allah'ın: { وَآتَيْتُمْ إِحْداهُنَّ قِنْطاراً } [en-Nisâ: 20] kavlinin tefsirinde Peygamber'den [aleyhisselâm]: «Bin dinardır» dediğini rivayet etmiştir; bunu et-Taberî zikretmiştir. Ez-Zeccâc, kantarın altın veya gümüşten bir rıtl olduğunun söylendiğini nakletmiştir; ben bunun bir vehim olduğunu, sözün «yüz rıtl» olup «yüz» kelimesinin nakleden tarafından düşürüldüğünü sanıyorum. Kantar; tıpkı rıtl ve rub' gibi, kendisiyle tartı yapılan ölçü biriminin adıdır. Bu ağırlığa ulaşan şeye «bu bir kantardır» yani bir kantara denktir denilir. Araplar; bir kimsenin malı kantarlarla tartılacak miktara ulaştığında «kantare'r-raculü» derler. Ez-Zeccâc: «Kantar, bir şeyi bağlayıp sağlamlaştırmaktan alınmıştır; örülüp sağlamlaştırılan kemer köprüye de (el-kantaratü) bu yüzden bu ad verilmiştir; sanki kantar malın yığılıp bağlanmış halidir» demiştir.

4150. Metin

واختلف الناس في معنى قوله: الْمُقَنْطَرَةِ فقال الطبري: معناه المضعفة، وكأن الْقَناطِيرِ ثلاثة والْمُقَنْطَرَةِ تسع، وقد تقدم ذكر هذا النظر، وقال الربيع: معناه المال الكثير بعضه فوق بعض، وقال السدي: معنى الْمُقَنْطَرَةِ، المضروبة حتى صارت دنانير أو دراهم، وقال مكي: الْمُقَنْطَرَةِ المكملة، والذي أقول: إنها إشارة إلى حضور المال وكونه عتيدا، فذلك أشهى في أمره وذلك أنك تقول في رجل غني من الحيوان والأملاك: فلان صاحب قناطير مال أي لو قومت أملاكه لاجتمع من ذلك ما يعدل قناطير، وتقول في صاحب المال الحاضر العتيد هو صاحب قناطير مقنطرة أي قد حصلت كذلك بالفعل بها، أي قنطرت فهي مقنطرة، وذلك أشهى للنفوس وأقرب للانتفاع وبلوغ الآمال. وقد قال مروان بن الحكم:

İnsanlar, O'nun: { الْمُقَنْطَرَةِ } kavlinin anlamında ihtilaf etmişlerdir. Et-Taberî: «Manası kat kat artırılmış olandır; sanki el-kanâtîr üç, el-mukantaratu ise dokuz gibidir» demiştir; bu görüşün zikri daha önce geçmişti. Er-Rebî': «Manası, birbiri üstüne yığılmış çok maldır» demiştir. Es-Süddî: «el-Mukantaratu'nun manası, basılıp dinar veya dirhem haline getirilmiş olandır» demiştir. Mekkî: «el-Mukantaratu, tastamam kılınmış olandır» demiştir. Benim söylediğim ise şudur: Bu, malın hazır ve elde mevcut bulunmasına bir işarettir; zira malın bu durumu daha çok arzu edilir. Şöyle ki: Hayvan ve mülk bakımından zengin olan bir kimse hakkında: «Falan adam kantarlarca mal sahibidir» dersin; yani mülklerine değer biçilecek olsa bundan kantarlara denk mal toplanır. Hazır ve mevcut mal sahibine ise: «O, kantar kantar yığılmış mal sahibidir» dersin; yani fiilen bu şekilde elde edilmiş, kantarlanmış ve böylece yığılmıştır. Bu durum nefisler için daha çekici, faydalanmaya ve gayelere ulaşmaya daha yakındır. Nitekim Mervân b. el-Hakem şöyle demiştir:

4151. Metin

ما المال إلا ما حازته العياب، وإذا كان هذا فسواء كان المال مسكوكا، أو غير مسكوك، أما أن المسكوك أشهى لما ذكرناه، ولكن لا تعطي ذلك لفظة الْمُقَنْطَرَةِ.

«Mal, ancak sandıkların/torbaların topladığı şeydir.» Durum böyle olunca, malın basılmış (sikke) veya basılmamış olması birdir; şu kadar var ki, zikrettiğimiz sebepten ötürü basılmış olanı daha çok arzu edilir, ancak { الْمُقَنْطَرَةِ } lafzı doğrudan bunu ifade etmez.

4152. Metin

وَالْخَيْلِ: جمع خائل عند أبي عبيدة، سمي بذلك الفرس لأنه يختال في مشيه فهو كطائر وطير، وقال غيره: هو اسم جمع لا واحد له من لفظه، واختلف المفسرون في معنى الْمُسَوَّمَةِ فقال سعيد بن جبير وابن عباس وعبد الله بن عبد الرحمن بن أبزى والحسن والربيع ومجاهد، معناه الراعية في المروج والمسارح تقول: سامت الدابة أو الشاة إذا سرحت وأخذت سومها من الرعي أي غاية جهدها ولم تقصر عن حال دون حال، وأسمتها أنا إذا تركتها لذلك، ومنه قول النبي ﷺ: «في سائمة الغنم الزكاة» ومنه قوله ﷿: فِيهِ تُسِيمُونَ [النحل: ١٠] وروي عن مجاهد أنه قال: الْمُسَوَّمَةِ معناه المطهمة الحسان، وقاله عكرمة، سومها الحسن، وروي عن ابن عباس أنه قال: الْمُسَوَّمَةِ معناه المعلمة، شيات الخيل في وجوهها وقاله قتادة، ويشهد لهذا القول بيت لبيد: [الكامل]

{ الْخَيْلِ } kelimesi, Ebû Ubeyde'ye göre «hâil»in çoğuludur; ata bu adın verilme sebebi yürüyüşünde çalımlı davranmasıdır (yehtâlü); dolayısıyla bu, tâir ve tayr gibidir. Başkası ise: «Kendi lafzından tekili olmayan bir isim-çoğuldur» demiştir. Müfessirler { الْمُسَوَّمَةِ } lafzının anlamında ihtilaf etmişlerdir: Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs, Abdullah b. Abdirrahmân b. Ebzâ, el-Hasan, er-Rebî' ve Mücâhid; manasının çayırlarda ve otlaklarda yayılan hayvanlar olduğunu söylemişlerdir. Hayvan veya koyun otlağa salınıp otlamadaki payını aldığında -yani hiçbir durumdan geri kalmaksızın alabildiğine otladığında- «sâmeti'd-dâbbetü evi'ş-şâtü» denir. Onu bu amaçla serbest bıraktığımda ise «esmeytühâ» derim. Nitekim Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Otlakta yayılan koyunlarda (sâime) zekât vardır» kavli ve Azîz ve Celîl olan Allah'ın: { فِيهِ تُسِيمُونَ } [en-Nahl: 10] kavli bundandır. Mücâhid'den; { الْمُسَوَّمَةِ } lafzının, gösterişli ve güzel atlar anlamına geldiği rivayet edilmiştir. İkrime de: «Onun sevmi güzelliğidir» demiştir. İbn Abbâs'tan; { الْمُسَوَّمَةِ } lafzının, yüzlerinde alacaları bulunan nişanlı atlar anlamına geldiği rivayet edilmiştir. Katâde de böyle demiştir. Bu görüşe Lebîd'in şu beyti şahitlik etmektedir: [Kâmil] «el-Karaneteyn düzlüğü sabahında, aralarında nişanları parıldayan atlar sesler çıkararak onların üzerine geldiler.»

4153. Metin

وغداة قاع القرنتين أتينهم ... زجلا يلوح خلالها التّسويم

«el-Karaneteyn düzlüğü sabahında, aralarında nişanları parıldayan atlar sesler çıkararak onların üzerine geldiler.»

4154. Metin

وأما قول النابغة: [الوافر] :

En-Nâbiğa'nın şu sözüne gelince: [Vâfir]:

4155. Metin

بسمر كالقداح مسوّمات ... عليها معشر أشباه جنّ

«Üzerlerinde cin benzeri bir topluluğun bulunduğu, ok gibi yağız, nişanlı atlarla...»

4156. Metin

فيحتمل أن يريد المطهمة الحسان، ويحتمل أن يريد المعلمة بالشيات ويحتمل أن يريد المعدة، وقد فسر الناس قوله تعالى: مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ [هود: ٨٣] بمعنى معدة، وقال ابن زيد في قوله تعالى:

Burada gösterişli ve güzelleri kastetmiş olması muhtemel olduğu gibi, nişanlarıyla işaretlenmiş olanları kastetmiş olması veya hazırlanmış olanları kastetmiş olması da muhtemeldir. Nitekim insanlar Yüce Allah'ın: { مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ } [Hûd: 83] kavlini «hazırlanmış» manasıyla tefsir etmişlerdir. İbn Zeyd, Yüce Allah'ın:

4157. Metin

وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ معناه: المعدة للجهاد.

{ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ } kavli hakkında: «Manası: Cihad için hazırlanmış olanlardır» demiştir.

4158. Metin

قال القاضي أبو محمد عبد الحق: قوله: للجهاد ليس من تفسير اللفظة، وَالْأَنْعامِ الأصناف الأربعة: الإبل والبقر والضأن والمعز وَالْحَرْثِ هنا اسم لكل ما يحرث، وهو مصدر سمي به، تقول:

Kadı Ebû Muhammed Abdülhak şöyle demiştir: Onun «cihad için» şeklindeki sözü lafzın tefsirinden değildir. { الْأَنْعامِ } dört sınıftır: Deve, sığır, koyun ve keçi. { الْحَرْثِ } burada sürülen her şeyin adıdır; onunla isimlendirilmiş bir masdardır. Ziraat maksadıyla

4159. Metin

حرث الرجل إذا أثار الأرض لمعنى الفلاحة فيقع اسم الحرث على زرع الحبوب وعلى الجنات وغير ذلك من أنواع الفلاحة. وقوله تعالى: إِذْ يَحْكُمانِ فِي الْحَرْثِ [الأنبياء: ٧٨] قال جمهور المفسرين، كان كرما، والمتاع ما يستمتع به وينتفع مدة ما منحصرة، والْمَآبِ المرجع، تقول: آب الرجل يؤوب، ومنه قول الشاعر: [الوافر] رضيت من الغنيمة بالإياب وقول الآخر [بشر بن أبي خازم] : [الوافر] إذا ما القارظ العنزيّ آبا وقول عبيد: [مخلع البسيط] وغائب الموت لا يؤوب وأصل مآب مأوب، نقلت حركة الواو إلى الهمزة وأبدل من الواو ألف، مثل مقال، فمعنى الآية تقليل أمر الدنيا وتحقيرها، والترغيب في حسن المرجع إلى الله تعالى في الآخرة، وفي قوله: زُيِّنَ لِلنَّاسِ تحسر ما على نحو ما في قول النبي ﵇: تتزوج المرأة لأربع- الحديث- وقوله تعالى: قُلْ أَأُنَبِّئُكُمْ [آل عمران: ١٥] بمثابة قول النبي ﵇: «فاظفر بذات الدين» .

adam toprağı yardığında/sürdüğünde «harase'r-raculü» dersin. Dolayısıyla hars ismi; tohumların ekilmesine, bahçelere ve ziraatın diğer çeşitlerine verilir. Yüce Allah'ın: { إِذْ يَحْكُمانِ فِي الْحَرْثِ } [el-Enbiyâ: 78] kavli hakkında müfessirlerin cumhuru: «O bir üzüm bağı idi» demişlerdir. Metâ' (متاع); belirli ve sınırlı bir süre boyunca kendisiyle yararlanılan ve faydalanılan şeydir. Meâb (الْمَآبِ) ise dönülecek yerdir; kişi geri döndüğünde «âbe'r-raculü yeûbü» dersin. Şairin şu sözü bundandır: [Vâfir] «Ganimetten ancak geri dönmekle hoşnut oldum.» Bir diğerinin [Bişr b. Ebî Hâzim] sözü: [Vâfir] «Karaza toplayıcı el-Anezî geri döndüğü zaman.» Ubeyd'in sözü: [Muhalla'u'l-Basît] «Ölümün kaybettirdiği ise geri dönmez.» Meâb kelimesinin aslı «mev'eb»dir; vâv'ın harekesi hemzeye aktarılmış ve «makâl» kelimesinde olduğu gibi vâv harfi elife dönüştürülmüştür. Âyetin manası; dünya hayatının durumunu küçültmek, onu değersizleştirmek ve ahirette Yüce Allah'a güzel bir dönüş yapmaya teşvik etmektir. { زُيِّنَ لِلنَّاسِ } kavlinde, Peygamber'in [aleyhisselâm]: «Kadın dört şey için nikâhlanır...» hadisindeki manaya benzer bir hayıflanma/uyarı vardır. Yüce Allah'ın: { قُلْ أَأُنَبِّئُكُمْ } [Âl-i İmrân: 15] kavli ise Peygamber'in [aleyhisselâm]: «Sen dindar olanı seç» buyruğu mesabesindedir.

4160. Metin

قوله تعالى:

Yüce Allah'ın kavli:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.