18434. Metin
﷽
﷽
18435. Metin
سورة غافر
Gâfir Suresi
18436. Metin
هذه السورة مكية بإجماع، وقد روي في بعض آياتها أنها مدنية، وهذا ضعيف، والأول أصح. وهذه الحواميم التي روى أنس عن النبي ﷺ أنها ديباج القرآن ووقفه الزجاج على ابن مسعود، ومعنى هذه العبارة أنها خلت من الأحكام، وقصرت على المواعظ والزجر وطرق الآخرة محضا (وأيضا فهي قصار) لا يلحق فيها قارئها سآمة. وروي أن عبد الله بن مسعود روى أن النبي ﵇ قال: «من أراد أن يرتع في رياض مونقة من الجنة فليقرأ الحواميم» ، وهذا نحو الكلام الأول في المعنى. وقال ﵇:
Bu sure icma ile Mekkîdir. Bazı ayetlerinin Medenî olduğu da rivayet edilmişse de bu zayıftır, birinci görüş daha sahihtir. Bunlar, Enes'in Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'an'ın ipek kumaşı (dîbâcı) olduklarını rivayet ettiği Havâmîm'dir (Hâ-mîm ile başlayan surelerdir). Zeccâc ise bu sözü İbn Mes'ûd'a dayandırmıştır (mevkuf kılmıştır). Bu ifadenin anlamı; ahkâm [ayetlerin]den arınmış olup sırf öğütler, sakındırmalar ve ahiret yollarına has kılınmış olmalarıdır (ayrıca kısadırlar da), bu sebeple okuyana bir bıkkınlık gelmez. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Mes'ûd, Peygamber'in (aleyhisselâm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Cennetin göz alıcı bahçelerinde gezinmek isteyen kimse Havâmîm'i okusun.» Bu da anlam bakımından önceki söz gibidir. [Peygamber] (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur:
18437. Metin
«مثل الحواميم في القرآن مثل الحبرات في الثياب» .
«Kur'an'da Havâmîm'in misali, elbiseler içindeki süslü kumaşların (hiberât) misali gibidir.»
18438. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu sözü:
18439. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ١ الى ٥]
[Gâfir Suresi (40), 1-5. Ayetler]
18440. Metin
﷽
﷽
18441. Metin
حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) ما يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤)
{ حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) ما يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤) } “Hâ-Mîm. (1) Kitab'ın indirilmesi, Mutlak Galip ve Her Şeyi Bilen Allah tarafındandır. (2) Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezası çetin ve lütfu bol olandır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır. (3) İnkâr edenlerden başkası Allah'ın ayetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. (4)”
18442. Metin
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ (٥)
{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ (٥) } “Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar da yalanlamıştı. Her ümmet, kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi ve hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele etti. Bunun üzerine onları yakalayıverdim. İşte cezalandırmam nasılmış! (5)”
18443. Metin
تقدم القول في الحروف المقطعة في أوائل السور، وتلك الأقوال كلها تترتب في قوله: حم ويختص هذا الموضع بقول آخر، قاله الضحاك. والكسائي: إن حم هجاء «حمّ» بضم الحاء وشد الميم المفتوحة، كأنه يقول: حمّ الأمر ووقع تنزيل الكتاب من الله. وقال ابن عباس: الر [يونس: ١، هود: ١، إبراهيم: ١، يوسف: ١، الحجر: ١] و: حم [غافر: ١، فصلت: ١، الشورى: ١، الزخرف: ١، الدخان: ١، الجاثية: ١، الأحقاف: ١] و: ن [القلم: ١] هي حروف الرحمن مقطعة في سور. وقال القرظي أقسم الله بحلمه وملكه. وسأل أعرابي النبي ﷺ عن: حم ما هو؟ فقال بدء أسماء وفواتح سور.
Surelerin başındaki hurûf-ı mukattaaya dair sözler daha önce geçmişti. Bütün o görüşler { حم } “Hâ-Mîm” sözü için de geçerlidir. Bu yer, Dahhâk ve Kisâî'nin söylediği şu başka bir görüşe mahsustur: حم ibaresi, hā harfinin ötresi ve üstünlü mîm harfinin şeddesiyle «حمّ» (hümme) kelimesinin hecelenişidir; sanki 'İş takdir edildi (hümme'l-emr) ve Kitab'ın Allah'tan indirilmesi vuku buldu' demektedir. İbn Abbâs şöyle demiştir: { الر } ve { حم } ve { ن } surelere dağıtılmış er-Rahmân isminin harfleridir. Kurazî ise: 'Allah hilmine ve mülküne yemin etmiştir' demiştir. Bir bedevi Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem): 'Hâ-mîm nedir?' diye sormuş, o da: 'İsimlerin başlangıcı ve surelerin açılışlarıdır' buyurmuştur.
18444. Metin
وقرأ ابن كثير: بفتح الحاء، وروي عن أبي عمرو: كسر الحاء على الإمالة، وروي عن نافع:
İbn Kesîr hā harfini fetha ile okumuştur. Ebû Amr'dan imâle ile hā harfini kesre okuduğu rivayet edilmiştir. Nâfi'den ise
18445. Metin
الفتح، وروي عنه: الوسط بينهما، وكذلك اختلف عن عاصم، وروي عن عيسى كسر الحاء على الإمالة، وقرأ جمهور الناس: «حم» بفتح الحاء وسكون الميم، وقرأ عيسى بن عمر أيضا حم بفتح الحاء وفتح
fetha ile okuduğu, kendisinden ikisi arası bir okuyuş da rivayet edilmiştir. Âsım'dan da bu şekilde ihtilaf rivayet edilmiştir. Îsâ'dan imâle ile hā harfini kesre okuduğu rivayet edilmiştir. İnsanların cumhuru ise { حم } ibaresini hā'nın fethası ve mîm'in sükûnu ile okumuştur. Îsâ b. Ömer de { حم } ibaresini hā'nın fethası ve telaffuzda
18446. Metin
الميم الأخيرة في النطق، ولذلك وجهان: أحدهما التحريك للالتقاء مع الياء الساكنة، والآخر: حركة إعراب، وذلك نصب بفعل مقدر تقديره: «اقرأ حم» ، وهذا على أن تجري مجرى الأسماء، والحجة منه قول شريح بن أوفى العبسي: [الطويل]
son mîm'in fethasıyla okumuştur. Bunun iki yönü vardır: Biri, sakin yâ ile karşılaşması sebebiyle harekelenmesidir; diğeri ise irab harekesidir ki bu da takdiri «اقرأ حم» (Hâ-mîm'i oku) olan takdirî bir fiille mensup olmasıdır. Bu, isimler gibi cereyan etmesi esasına göredir. Bunun delili Şureyh b. Evfâ el-Absî'nin şu sözüdür: [Tavîl]
18447. Metin
يذكرني حم والرمح شاجر ... فهلا تلا حم قبل التقدم
Mızraklar birbirine girmişken bana Hâ-mîm'i hatırlatıyor ... İleri atılmadan önce Hâ-mîm'i okusaydı ya!
18448. Metin
وقول الكميت: [الطويل]
Ve Kümeyt'in şu sözüdür: [Tavîl]
18449. Metin
وجدنا لكم في آل حم آية ... تأولها منا تقيّ ومعرب
Âl-i Hâmîm'de (Hâ-mîm surelerinde) sizin için öyle bir ayet bulduk ki ... Bizden takva sahibi olan da açık sözlü olan da onu yorumladı.
18450. Metin
وقرأ أبو السمال: حم بفتح الحاء وكسر الميم الآخرة، وذلك لالتقاء الساكنين.
Ebû's-Semmâl { حم } ibaresini hā'nın fethası ve iki sakinin bir araya gelmesi sebebiyle son mîm'in kesresi ile okumuştur.
18451. Metin
و: حم آية: و: تَنْزِيلُ رفع بالابتداء، والخبر في قوله: مِنَ اللَّهِ وعلى القول بأن حم إشارة إلى حروف المعجم يكون قوله: حم خبر ابتداء. و: الْكِتابِ القرآن.
{ حم } bir ayettir. { تَنْزِيلُ } mübteda (özne) olarak merfudur; haberi (yüklemi) ise { مِنَ اللَّهِ } sözündedir. { حم } ifadesinin hece harflerine işaret olduğu görüşüne göre ise { حم } sözü mübtedanın haberi olur. { الْكِتابِ } ise Kur'an'dır.
18452. Metin
وقوله: غافِرِ بدل من المكتوبة، وإن أردت ب غافِرِ المضي، أي غفرانه في الدنيا وقضاؤه بالغفران وستره على المذنبين، فيجوز أن يكون غافِرِ صفة، لأن إضافته إلى المعرفة تكون محضة، وهذا مترجح جدا، وإذا أردت ب غافِرِ الاستقبال أو غفرانه يوم القيامة فالإضافة غير محضة، و: غافِرِ نكرة فلا يكون نعتا، لأن المعرفة لا تنعت بالنكرة، وفي هذا نظر. وقال الزجاج: غافِرِ وَقابِلِ صفتان. و: شَدِيدِ الْعِقابِ بدل، و: الذَّنْبِ اسم الجنس. وأما التَّوْبِ فيحتمل أن يكون مصدرا كالعوم والنوم فيكون اسم جنس، ويحتمل أن يكون جمع توبة كتمرة وتمر، وساعة وساع.
O'nun { غافِرِ } sözü, yazılı olan [lafız]dan bedeldir. Şayet { غافِرِ } ile geçmiş zamanı, yani dünyadaki bağışlamasını, bağışlama hükmünü ve günahkârların [kusurlarını] örtmesini kastedecek olursan, { غافِرِ } kelimesinin sıfat olması caizdir; çünkü marifeye izafeti mahz (hakiki) izafet olur ve bu görüş oldukça tercihe şayandır. Eğer { غافِرِ } ile geleceği veya kıyamet günündeki bağışlamasını kastedersen izafet gayr-i mahz (lafzî) olur ve { غافِرِ } nekre olur, bu durumda da sıfat olamaz; çünkü marife nekre ile nitelenemez. Ancak bunda tereddüt (nazar) vardır. Zeccâc: «{ غافِرِ } ve { وَقابِلِ } iki sıfattır, { شَدِيدِ الْعِقابِ } bedeldir, { الذَّنْبِ } ise cins ismidir» demiştir. { التَّوْبِ } kelimesine gelince, 'avm' (yüzme) ve 'nevm' (uyuma) gibi mastar olup cins ismi olması muhtemel olduğu gibi, 'temra' (hurma) ve 'temr' (hurmalar), 'sâa' ve 'sâ'' gibi 'tevbe'nin çoğulu olması da muhtemeldir.
18453. Metin
وقبول التوبة من الكافر مقطوع لإخبار الله تعالى، وقبول التوبة من العاصي في وجوبها قولان لأهل السنة، وحكى الطبري عن أبي بكر بن عياش أن رجلا جاء إلى عمر بن الخطاب فقال: إني قتلت، فهل لي من توبة؟ فقال نعم، اعمل ولا تيأس، ثم قرأ هذه الآيات إلى قابِلِ التَّوْبِ. وشَدِيدِ الْعِقابِ: صفة، وقيل بدل. ثم عقب هذا الوعيد بوعد ثان في قوله: ذِي الطَّوْلِ أي ذي التطول والمن بكل نعمة فلا خير إلا منه، فترتب في الآية وعيد بين وعدين، وهكذا رحمة الله تغلب غضبه.
Kâfirin tövbesinin kabul edilmesi, Allah Teâlâ'nın bildirmesiyle kesindir. Günahkârın tövbesinin kabulünün [Allah'a] vacip olup olmaması hususunda Ehl-i Sünnet'in iki görüşü vardır. Taberî, Ebû Bekir b. Ayyâş'tan rivayet ettiğine göre bir adam Ömer b. el-Hattâb'a gelip: 'Ben adam öldürdüm, benim için tövbe var mıdır?' dedi. [Ömer] de: 'Evet, salih amel işle ve ümidini kesme' dedi, sonra { قابِلِ التَّوْبِ } kısmına kadar bu ayetleri okudu. { شَدِيدِ الْعِقابِ } lafzı sıfattır; bedel olduğu da söylenmiştir. Sonra bu tehdidin ardından O'nun { ذِي الطَّوْلِ } yani her nimetle ihsan ve lütufta bulunan, dolayısıyla kendisinden başka hayır kaynağı olmayan anlamındaki sözüyle ikinci bir vaat getirmiştir. Böylece ayette iki vaat arasında bir tehdit yer almıştır; nitekim Allah'ın rahmeti gazabına galip gelmektedir.
18454. Metin
قال القاضي أبو محمد: سمعت هذه النزعة من أبي ﵁، وهي نحو من قول عمر ﵁: لن يغلب عسر يسريين يريد في قوله تعالى فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً، إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً [الشرح: ٥- ٦] .
Kādî Ebû Muhammed der ki: Bu nükteli yaklaşımı babamdan (radıyallâhu anh) işittim; bu, Ömer'in (radıyallâhu anh) Allah Teâlâ'nın { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً، إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } [İnşirâh: 5-6] sözünü kastederek söylediği: «Bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez» sözü kabilindendir.
18455. Metin
و: الطَّوْلِ الإنعام، ومنه: حليت بطائل. وحكى الثعلبي عن أهل الإشارة أنه تعالى: غافِرِ الذَّنْبِ فضلا، وَقابِلِ التَّوْبِ وعدا، وشَدِيدِ الْعِقابِ عدلا. وقال ابن عباس: الطَّوْلِ: السعة والغنى، ثم صدع بالتوحيد في قوله: لا إِلهَ إِلَّا هُوَ. وبالبعث والحشر في قوله: إِلَيْهِ الْمَصِيرُ.
{ الطَّوْلِ } ihsanda bulunmaktır; 'Büyük bir nimete/faydaya nail oldum' (حلِيتُ بِطَائِلٍ) sözü de bundandır. Sa'lebî, işaret ehlinden naklettiğine göre O Teâlâ lütfuyla { غافِرِ الذَّنْبِ } (günahı bağışlayan), vaadiyle { وَقابِلِ التَّوْبِ } (tövbeyi kabul eden) ve adaletiyle { شَدِيدِ الْعِقابِ } (cezası pek çetin olan)dır. İbn Abbâs: «{ الطَّوْلِ } genişlik ve zenginliktir» demiştir. Sonra { لا إِلهَ إِلَّا هُوَ } sözüyle tevhidi, { إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } sözüyle de öldükten sonra dirilişi ve haşri açıkça ilan etmiştir.
18456. Metin
وقوله: ما يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ يريد جدالا باطلا، لأن الجدال فيها يقع من المؤمنين لكن في إثباتها وشرحها.
O'nun { ما يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ } sözüyle batıl bir mücadeleyi kastetmektedir; çünkü ayetler hakkında mücadele müminlerden de sadır olur, ancak bu onları ispat etmek ve açıklamak içindir.
18457. Metin
وقوله: فَلا يَغْرُرْكَ أنزله منزلة: «فلا يحزنك ولا يهمنك» ، لتدل الآية على أنهم ينبغي أن لا
O'nun { فَلا يَغْرُرْكَ } sözü, ayetin onların Allah Teâlâ'nın kendilerine mühlet vermesine aldanmamaları gerektiğine delalet etmesi için «seni üzmesin ve seni tasalandırmasın» makamında değerlendirilmiştir. Dolayısıyla
18458. Metin
يغتروا بإملاء الله تعالى لهم، فالخطاب له والإشارة إلى من يقع منه الاغترار، ويحتمل أن يكون يَغْرُرْكَ بمعنى تظن أن وراء تقلبهم وإمهالهم خيرا لهم فتقول عسى أن لا يعذبوا وحل الفعل من الإدغام لسكون الحرف الثاني، وحيث هما متحركان لا يجوز الحل، لا تقول زيد يغررك. و: تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ عبارة عن تمتعهم بالمساكن والمزارع والأسفار وغير ذلك. ثم مثل لهم بمن تقدمهم من الأمم، أي كما حل بأولئك كذلك ينزل بهؤلاء. وَالْأَحْزابُ: يريد بهم عادا وثمود أو أهل مدين وغيرهم، وفي مصحف عبد الله بن مسعود: «برسولها» ، ردا على الأمة، وضمير الجماعة هو على معنى الأمة لا على لفظها.
hitap O'nadır, işaret ise aldanma durumuna düşen kimseyedir. { يَغْرُرْكَ } ifadesinin, onların dönüp dolaşmalarının ve kendilerine mühlet verilmesinin ardında onlar için bir hayır olduğunu zannedip 'umulur ki azap görmezler' demen manasında olması da muhtemeldir. İkinci harfin sükûnundan dolayı fiil idğamdan çözülmüştür; iki harf harekeli olduğunda ise çözülme caiz olmaz, nitekim 'Zeydün yaġruruke' denmez. { تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ } ifadesi, onların meskenlerden, ekinlerden, yolculuklardan ve benzeri şeylerden faydalanmalarından kinayedir. Sonra onlara kendilerinden önceki ümmetleri misal vermiştir; yani onlara ne indiyse bunlara da öyle inecektir. { وَالْأَحْزابُ } ile Âd, Semûd, Medyen halkı ve başkalarını kastetmektedir. Abdullah b. Mes'ûd'un mushafında, ümmete raci kılınarak «برسولها» şeklindedir. [Bizim kıraatimizdeki] çoğul zamiri ise ümmetin lafzına değil manasına göredir.
18459. Metin
وقوله: لِيَأْخُذُوهُ معناه ليهلكوه كما قال تعالى: فَأَخَذْتُهُمْ والعرب تقول للقتيل: أخيذ، وللأسير كذلك، ومنه قولهم: أكذب من الأخيذ الصبحان. وقال قتادة: لِيَأْخُذُوهُ معناه: ليقتلوه. ولِيُدْحِضُوا معناه: ليزلقوا وليذهبوا، والمدحضة المزلة والمزلقة.
O'nun { لِيَأْخُذُوهُ } sözü, Allah Teâlâ'nın { فَأَخَذْتُهُمْ } buyurduğu gibi 'onu helak etmek için' demektir. Araplar öldürülen kimseye 'ahîz' (yakalanmış/tutulmuş), esir için de aynı şekilde [ahîz] derler; nitekim onların 'Sabah sütü içmiş esirden daha yalancı' (أكذب من الأخيذ الصبحان) sözü de bundandır. Katâde: «{ لِيَأْخُذُوهُ } lafzı 'onu öldürmek için' demektir» demiştir. { لِيُدْحِضُوا } ise 'kaydırmak ve gidermek için' demektir; 'medhadza' (مَدْحَضَة) kaygan yer ve ayak kaydıran yerdir.
18460. Metin
وقوله: فَكَيْفَ كانَ عِقابِ تعجيب وتعظيم، وليس باستفهام عن كيفية وقوع الأمر.
O'nun { فَكَيْفَ كانَ عِقابِ } sözü, hayret bildirme ve tazim (büyüklüğünü vurgulama) içindir; işin nasıl vuku bulduğuna dair bir soru sorma değildir.
18461. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu sözü:
18462. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ٦ الى ٩]
[Gâfir Suresi (40), 6-9. Ayetler]
18463. Metin
وَكَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ (٦) الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (٧) رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨) وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)
{ وَكَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ (٦) الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (٧) رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨) وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩) } “Böylece inkâr edenlerin cehennemlik olduklarına dair Rabbinin sözü gerçekleşti. (6) Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminler için şöyle bağışlanma dilerler: «Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilimle kuşattın. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!» (7) «Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen, Mutlak Galip ve Hüküm ve Hikmet Sahibisin.» (8) «Onları kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan, ona gerçekten merhamet etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş budur.» (9)”
18464. Metin
وفي مصحف عبد الله بن مسعود: «كذلك سبقت كلمة» . والمعنى: كما أخذت أولئك المذكورين فأهلكتهم فكذلك حقت كلماتي على جميع الكفار من تقدم منهم ومن تأخر أنهم أهل النار وسكانها.
Abdullah b. Mes'ûd'un mushafında: «كذلك سبقت كلمة» (Böylece söz öne geçti) şeklindedir. Manası: O anılan kimseleri yakalayıp helak ettiğim gibi, geçmiş ve gelecek bütün kâfirlerin cehennem ehli ve onun sakinleri olduklarına dair kelimelerim/sözüm de öylece hak olmuştur.
18465. Metin
وقرأ نافع وابن عامر: «كلمات» على الجمع، وهي قراءة الأعرج وأبي جعفر وابن نصاح وقرأ الباقون: «كلمة» على الإفراد وهي للجنس، وهي قراءة أبي رجاء وقتادة، وهذه كلها عبارة عن ختم القضاء عليهم.
Nâfi ve İbn Âmir çoğul olarak «كلمات» okumuştur; bu el-A'rec, Ebû Ca'fer ve İbn Nassâh'ın da kıraatidir. Geri kalanlar ise cins bildiren tekil olarak «كلمة» okumuştur; bu da Ebû Recâ ve Katâde'nin kıraatidir. Bütün bunlar, aleyhlerindeki hükmün kesinleşmesinden kinayedir.
18466. Metin
وقوله: أَنَّهُمْ بدل من كَلِمَةُ.
O'nun { أَنَّهُمْ } sözü, { كَلِمَةُ } lafzından bedeldir.
18467. Metin
ثم أخبر تعالى بخبر يتضمن تشريف المؤمنين ويعظم الرجاء لهم، وهو أن الملائكة الحاملين للعرش والذين حول العرش، وهؤلاء أفضل الملائكة يستغفرون للمؤمنين ويسألون الله لهم الرحمة والجنة، وهذا معنى قوله تعالى في غير هذه الآية: كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا [الفرقان: ١٦] أي سألته الملائكة، وفسر في هذه الآية المجمل الذي في قوله تعالى في غير هذه الآية وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ
Sonra Teâlâ, müminleri onurlandırmayı ve onlar için ümidi büyütmeyi içeren bir haber vermiştir; o da Arş'ı taşıyan ve Arş'ın etrafında bulunan meleklerin -ki bunlar meleklerin en faziletlileridir- müminler için bağışlanma dilemeleri, onlar için Allah'tan rahmet ve cennet istemeleridir. Allah Teâlâ'nın bu ayet dışındaki şu sözünün anlamı da budur: { كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا } [Furkan: 16] yani meleklerin istediği [bir vaat]. Başka bir ayetteki şu mücmel ifadeyi de bu ayet açıklamıştır: { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ }
18468. Metin
[الشورى: ٥] لأنه معلوم أن الملائكة لا تستغفر لكافر، وقد يجوز أن يقال معنى ذلك أنهم يستغفرون للكفار، بمعنى طلب هدايتهم والمغفرة لهم بعد ذلك، وعلى هذا النحو هو استغفار إبراهيم لأبيه واستغفار رسول الله ﷺ للمنافقين. وبلغني أن رجلا قال لبعض الصالحين ادع لي واستغفر لي، فقال له: تب واتبع سبيل الله يستغفر لك من هو خير مني، وتلا هذه الآية. وقال مطرف بن الشخير: وجدنا أنصح العباد للعباد الملائكة، وأغش العباد للعباد الشياطين، وتلا هذه الآية. وروى جابر بن عبد الله أن النبي ﷺ قال: «أذن لي أن أحدث عن ملك من حملة العرش بين شحمة أذنه وعاتقه مسيرة سبعمائة سنة» وقرأت فرقة: «العرش» بضم العين، والجمهور على فتحها.
[Şûrâ: 5]; çünkü meleklerin kâfir için bağışlanma dilemeyeceği malumdur. Bunun anlamının, onların kâfirlere hidayet istemeleri ve sonrasında onlar için bağışlanma dilemeleri manasında olduğunu söylemek de caiz olabilir. İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi ve Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) münafıklar için bağışlanma dilemesi de bu kabildendir. Bana ulaştığına göre bir adam salihlerden birine: 'Benim için dua et ve benim için bağışlanma dile' demiş; o da ona: 'Tövbe et ve Allah'ın yoluna uy ki benden daha hayırlı olanlar senin için bağışlanma dilesin' demiş ve bu ayeti okumuştur. Mutarrif b. eş-Şıhhîr şöyle demiştir: «Kullara karşı kulların en hayırhahının melekler, kullara karşı kulların en aldatıcısının ise şeytanlar olduğunu gördük» ve bu ayeti okumuştur. Câbir b. Abdillâh, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Arş'ı taşıyan meleklerden biri hakkında anlatmam için bana izin verildi; onun kulak memesi ile omzu arasındaki mesafe yedi yüz yıllık yoldur.» Bir grup { الْعَرْشَ } kelimesini ayın harfinin ötresiyle («العُرْش») okumuştur, cumhur ise fethasıyladır.
18469. Metin
وقوله تعالى: رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً نصب الرحمة على التمييز وفيه حذف تقديره:
Allah Teâlâ'nın: { رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً } sözünde rahmet kelimesi temyiz olarak mensuptur. Burada takdiri
18470. Metin
يقولون، ومعناه: وسعت رحمتك وعلمك كل شيء، وهذا نحو قولهم: تفقأت شحما وتصببت عرقا وطبت نفسا. وسبيل الله المتبعة: هي الشرائع.
«Diyorlar ki» olan bir hazif vardır. Anlamı şudur: «Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.» Bu, onların 'Yağ tulumu gibi yarıldım' (تفقأت شحما), 'Ter döktüm' (تصببت عرقا) ve 'Gönlüm hoş oldu' (طبت نفسا) sözleri gibidir. Tabi olunan Allah'ın yolu ise şeriatlerdir.
18471. Metin
وقرأ جمهور الناس: «جنات عدن» على جمع الجنات. وقرأ الأعمش في رواية المفضل: «جنة عدن» على الإفراد، وكذلك هو في مصحف ابن مسعود. والعدن: الإقامة.
İnsanların cumhuru { جنات عدن } ibaresini cennât'ın çoğulu olarak okumuştur. A'meş ise Mufaddal rivayetinde tekil olarak «جنة عدن» okumuştur; İbn Mes'ûd'un mushafında da böyledir. Adn ise ikamet etmektir.
18472. Metin
وقوله: وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ روي عن سعيد بن جبير في تفسير ذلك: أن الرجل يدخل الجنة قبل قرابته فيقول: أين أبي؟ أين أمي؟ أين زوجتي؟ فيلحقون به لصلاحهم ولتنبيهه عليهم وطلبه إياهم، وهذه دعوة الملائكة: وقرأ عيسى بن عمر: «وذريتهم» بالإفراد.
O'nun { وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبائِهِمْ وَأَزْواجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ } sözünün tefsirinde Saîd b. Cübeyr'den şöyle rivayet edilmiştir: Kişi akrabalarından önce cennete girer ve: 'Babam nerede? Annem nerede? Eşim nerede?' der. Salih oluşları ve onun onları hatırlatıp talep etmesi sebebiyle onlar da ona katılırlar. Bu, meleklerin duasıdır. Îsâ b. Ömer ise tekil olarak «وذريتهم» okumuştur.
18473. Metin
وقوله: وَقِهِمُ أصله أوقهم، حذفت الواو اتباعا لحذفها في المستقبل، واستغني عن ألف الوصل لتحرك القاف، ومعناه: اجعل لهم وقاية تقيهم السَّيِّئاتِ، واللفظ يحتمل أن يكون الدعاء في دفع العذاب اللاحق من السَّيِّئاتِ، فيكون في اللفظ على هذا حذف مضاف، كأنه قال: وقهم جزاء السيئات.
O'nun { وَقِهِمُ } sözünün aslı 'evkıhim'dir (أوقهم); muzarideki hazfe tabi olunarak vâv hazfedilmiş ve kâf harfinin harekeli olması sebebiyle vasıl hemzesine ihtiyaç kalmamıştır. Manası: «Onlar için kötülüklerden koruyacak bir siper kıl» demektir. Lafzın, kötülüklerden gelecek azabın defedilmesi için bir dua olması da muhtemeldir; bu takdirde lafızda muzaf hazfi olur, sanki 'Onları kötülüklerin cezasından koru' demiştir.
18474. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu sözü:
18475. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ١٠ الى ١٢]
[Gâfir Suresi (40), 10-12. Ayetler]
18476. Metin
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢)
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢) } “Şüphesiz inkâr edenlere şöyle seslenilir: «Allah'ın gazabı, sizin kendi kendinize olan öfkenizden daha büyüktür. Zira siz imana çağrıldığınızda inkâr ediyordunuz.» (10) Derler ki: «Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Acaba [buradan] çıkışa bir yol var mıdır?» (11) [Onlara şöyle denir:] «Bu durumunuzun sebebi şudur: Bir olan Allah'a çağrıldığında inkâr ederdiniz; O'na ortak koşulduğunda ise inanırdınız. Artık hüküm, Yüceler Yücesi ve Çok Büyük olan Allah'ındır.» (12)”
18477. Metin
ثم أخبر تعالى بحال الكفار وجعل ذلك عقب حال المؤمنين ليبين الفرق، وروي أن هذه الحال تكون للكفار عند دخولهم النار، فإنهم إذا أدخلوا فيها مقتوا أنفسهم، أي مقت بعضهم بعضا. ويحتمل أن يمقت كل واحد نفسه، فإن العبارة تحتمل المعنيين، والمقت هو احتقار وبغض عن ذنب وريبة. هذا حده، وإذا
Sonra Teâlâ kâfirlerin durumunu haber vermiş ve farkı açıklamak için bunu müminlerin halinin hemen ardından zikretmiştir. Rivayet edildiğine göre bu hal kâfirler için cehenneme girdiklerinde gerçekleşir; çünkü onlar oraya sokulduklarında nefislerine buğzederler, yani birbirlerine buğzederler. Her birinin bizzat kendi nefsine buğzetmesi de muhtemeldir; zira ifade iki anlama da uygundur. Makt (öfke/buğuz); günah ve kuşkudan kaynaklanan bir hor görme ve nefret etmedir. Tarifi budur. Ve
18478. Metin
مقت الكفار أنفسهم نادتهم ملائكة العذاب على جهة التوبيخ، فيقولون لهم: مقت الله إياكم في الدنيا إذ كنتم تدعون إلى الإيمان فتكفرون أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ اليوم، هذا هو معنى الآية، وبه فسر مجاهد وقتادة وابن زيد. وأضاف المصدر إلى الفاعل في قوله: لَمَقْتُ اللَّهِ والمفعول محذوف لأن القول يقتضيه. واللام في قوله: لَمَقْتُ يحتمل أن تكون لام ابتداء، ويحتمل أن تكون لام القسم، وهذا أصوب. و: أَكْبَرُ خبر الابتداء، والعامل في: إِذْ فعل مضمر تقديره: مقتكم إذ، وقدره قوم اذكروا، وذلك ضعيف يحل ربط الكلام، اللهم إلا أن يقدر أن مقت الله لهم هو في الآخرة، وأنه أكبر من مقتهم أنفسهم، فيصح أن يقدر المضمر اذكروا، ولا يجوز أن يعمل فيه قوله: لَمَقْتُ لأن خبر الابتداء قد حال بين المقت وإِذْ، وهي في صلته، ولا يجوز ذلك.
kâfirler kendilerine öfkelendiklerinde azap melekleri azarlama makamında onlara seslenir ve şöyle derler: 'Siz imana çağrıldığınızda inkâr ettiğiniz vakit dünyada Allah'ın size olan öfkesi, bugün { أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ } sizin kendi kendinize olan öfkenizden daha büyüktür.' Ayetin anlamı budur; Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd de böyle tefsir etmiştir. O'nun { لَمَقْتُ اللَّهِ } sözünde mastar fâile izafe edilmiştir; meful ise sözün akışı onu gerektirdiği için hazfedilmiştir. { لَمَقْتُ } sözündeki lâm harfinin ibtida lâmı olması muhtemel olduğu gibi, kasem lâmı olması da muhtemeldir ve bu daha isabetlidir. { أَكْبَرُ } mübtedanın haberidir. { إِذْ } kelimesinde amel eden âmil, takdiri «مقتكم إذ» (size öfkelendiği zaman) olan gizli bir fiildir. Bir topluluk ise bunu «اذكروا» (hatırlayın) şeklinde takdir etmiştir ki bu zayıftır, sözün bağını bozar; meğerki Allah'ın onlara olan öfkesinin ahirette olduğu ve bunun onların kendi nefislerine olan öfkesinden daha büyük olduğu takdir edilsin, o zaman takdirî âmilin «اذكروا» olması sahih olur. { لَمَقْتُ } sözünün onda amel etmesi ise caiz değildir; çünkü mübtedanın haberi makt ile { إِذْ } arasına girmiştir ve o da onun sılasındadır, bu ise caiz olmaz.
18479. Metin
واختلف المفسرون في معنى قولهم: قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فقال ابن عباس وقتادة والضحاك وأبو مالك: أرادوا موته كونهم ماء في الأصلاب ثم أحياهم في الدنيا ثم أماتهم الموت ثم أحياهم يوم القيامة، قالوا وهي كالتي في سورة البقرة: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ [البقرة: ٢٨] . وقال ابن زيد: أرادوا أنه أحياهم نسما عند أخذ العهد عليهم وقت أخذهم من صلب آدم ثم أماتهم بعد ذلك ثم أحياهم في الدنيا ثم أماتهم ثم أحياهم، وهذا قول ضعيف، لأن الإحياء فيه ثلاث مرات.. وقال السدي: أرادوا أنه أحياهم في الدنيا ثم أماتهم تم أحياهم في القبر وقت سؤال منكر ونكير، ثم أماتهم فيه ثم أحياهم في الحشر، وهذا أيضا يدخله الاعتراض الذي في القول قبله، والأول أثبت الأقوال. وقال محمد بن كعب القرظي: أرادوا أن الكافر في الدنيا هو حي الجسد ميت القلب فكأن حالهم في الدنيا جمعت إحياء وإماتة، ثم أماتهم حقيقة ثم أحياهم بالبعث.
Müfessirler onların: { قالُوا رَبَّنا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ } sözünün anlamında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbâs, Katâde, Dahhâk ve Ebû Mâlik şöyle demiştir: 'Sulplerde su halinde olmalarındaki ölü hallerini, sonra onları dünyada diriltmesini, sonra ölümle onları öldürmesini, sonra da kıyamet gününde onları diriltmesini kastetmişlerdir.' Onlar bunun Bakara Suresi'ndeki: { كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ } [Bakara: 28] ayeti gibi olduğunu söylemişlerdir. İbn Zeyd ise: 'Âdem'in sulbünden çıkarıldıkları sırada kendilerinden misak alınırken onları canlar/ruhlar olarak diriltmesini, bundan sonra onları öldürmesini, sonra dünyada diriltmesini, sonra öldürmesini, sonra tekrar diriltmesini kastetmişlerdir' demiştir; ancak bu zayıf bir görüştür, çünkü bunda diriltme üç defadır. Süddî: 'Onları dünyada diriltmesini, sonra öldürmesini, sonra kabirde Münker ve Nekir'in sorgusu vaktinde diriltmesini, sonra orada öldürmesini, sonra haşirde diriltmesini kastetmişlerdir' demiştir; buna da önceki görüşteki itiraz yöneltilir. Birinci görüş ise görüşlerin en sağlamıdır. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ise şöyle demiştir: 'Kâfirin dünyada bedenen diri, kalben ölü olduğunu kastetmişlerdir; sanki dünyadaki halleri bir diriltme ve öldürmeyi bir arada toplamıştır, sonra onları hakikaten öldürmüş, sonra da ba's (yeniden diriliş) ile diriltmiştir.'
18480. Metin
والخلاف في هذه الآية مقول كله في آية سورة البقرة، وهذه الآية يظهر منها أن معناها منقطع من معنى قوله تعالى: إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ وليس الأمر كذلك، بل الآيتان متصلتا المعنى، وذلك أن كفرهم في الدنيا كان أيضا بإنكارهم البعث واعتقادهم أنه لا حشر ولا عذاب، ومقتهم أنفسهم إنما عظمه، لأن هذا المعتقد كذبهم، فلما تقرر مقتهم لأنفسهم ورأوا خزيا طويلا عريضا رجعوا إلى المعنى الذي كان كفرهم به وهو البعث وخرج الوجود مقترنا بعذابهم فأقروا به على أتم وجوهه، أي قد كنا كفرنا بإنكارنا البعث ونحن اليوم نقر أنك أحييتنا اثنتين وأمتنا اثنتين، كأنهم قصدوا تعظيم قدرته تعالى واسترضاءه بذلك، ثم قالوا عقب هذا الإقرار طمعا منهم، فها نحن معترفون بذنوبنا فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ؟ وهذا كما تكلف إنسانا أن يقر لك بحق وهو ينكرك، فإذا رأى الغلبة وضرع أقر بذلك الأمر متمما أوفى مما كنت تطلب به أولا، وفيما بعد قولهم: فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ محذوف من الكلام يدل عليه الظاهر، تقديره: لا إسعاف لطلبتكم أو نحو هذا من الرد والزجر.
Bu ayetteki ihtilafın tamamı Bakara Suresi'ndeki ayette de söylenmiştir. Bu ayetin zahirinden, anlamının Allah Teâlâ'nın: { إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمانِ فَتَكْفُرُونَ } sözünün anlamından kopuk olduğu anlaşılabilir; fakat durum öyle değildir, bilakis iki ayet mana bakımından birbiriyle irtibatlıdır. Şöyle ki: Onların dünyadaki inkârları, yeniden dirilişi yalanlamaları ve haşrin ve azabın olmayacağına inanmaları sebebiyle de idi. Onların kendi nefislerine olan öfkelerini büyüten şey ise bu inançlarının kendilerini yalancı çıkarmış olmasıdır. Kendi nefislerine olan öfkeleri kesinleşip alabildiğine uzun ve geniş bir rezillik görünce, inkârlarının sebebi olan manaya, yani yeniden dirilişe döndüler; nitekim varlıkları azaplarıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Böylece onu en mükemmel şekliyle ikrar ettiler; yani: 'Biz dirilişi inkâr ederek kâfir olmuştuk, bugün ise bizi iki defa dirilttiğini ve iki defa öldürdüğünü ikrar ediyoruz' dediler. Sanki bununla Allah Teâlâ'nın kudretini yüceltmeyi ve bu yolla O'nun rızasını kazanmayı kastetmişlerdir. Sonra bu ikrarın hemen ardından bir tamahla: 'İşte biz günahlarımızı itiraf ettik, { فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ } artık çıkışa bir yol var mıdır?' dediler. Bu, bir kimseden senin lehine bir hakkı ikrar etmesini isteyip de onun seni inkâr etmesi; galebeyi görüp boyun eğince de başta talep ettiğinden daha kamil ve tastamam şekilde o işi ikrar etmesi gibidir. Onların { فَهَلْ إِلى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ } sözünden sonra, zahirin delalet ettiği takdiri «Talebinize icabet edilmeyecektir» veya buna benzer bir ret ve azarlama olan mahzuf bir söz vardır.
18481. Metin
وقوله تعالى: ذلِكُمْ يحتمل أن يكون إشارة إلى العذاب الذي هم فيه، ويحتمل أن يكون إشارة إلى مقت الله إياهم، ويحتمل أن يكون إشارة إلى مقتهم أنفسهم، ويحتمل أن تكون إشارة إلى المنع والزجر والإهانة التي قلنا إنها مقدرة محذوفة الذكر لدلالة ظاهر القول عليها، ويحتمل أن تكون المخاطبة ب ذلِكُمْ لمعاصري محمد ﷺ فى الدنيا، ويحتمل أن تكون في الآخرة للكفار عامة.
Allah Teâlâ'nın: { ذلِكُمْ } sözünün içinde bulundukları azaba işaret olması muhtemel olduğu gibi, Allah'ın onlara olan öfkesine işaret olması da muhtemeldir; kendi nefislerine olan öfkelerine işaret olması da muhtemeldir; sözün zahiri delalet ettiği için zikri hazfedilmiş takdirî olduğunu söylediğimiz men etmeye, azarlamaya ve aşağılamaya işaret olması da muhtemeldir. { ذلِكُمْ } ile yapılan hitabın dünyada Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çağdaşlarına olması muhtemel olduğu gibi, ahirette genel olarak kâfirlere olması da muhtemeldir.
18482. Metin
وقوله: إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ معناه: بحالة توحيد ونفي لما سواه من الآلهة والأنداد.
O'nun { إِذا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ } sözünün anlamı: Tevhid haliyle ve O'nun dışındaki ilahlar ve putlar nefyedilerek [çağrıldığında] demektir.
18483. Metin
وقوله: وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ أي إذا ذكرت اللات والعزى وغيرهما صدقتم واستقرت نفوسكم، فالحكم اليوم بعذابكم وتخليدكم في النار، لا لتلك التي كنتم تشركونها معه في الألوهية. و: الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ صفتا مدح لا في المكان ومضادة السفل والصغر.
O'nun { وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ } sözü yani: Lât, Uzzâ ve başkaları anıldığı zaman tasdik eder ve gönülleriniz yatışırdı. Bugün hüküm, ilahlıkta O'na ortak koştuğunuz o şeylere değil, size azap edilmesine ve ateşte ebedî kalmanıza aittir. { الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ } lafızları mekân ve alçaklık ile küçüklüğün zıddı anlamında olmayıp övgü sıfatlarıdır.
18484. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın sözü:
18485. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ١٣ الى ١٧]
[Mü'min (Gâfir) Suresi (40), Ayetler 13-17]
18486. Metin
هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً وَما يَتَذَكَّرُ إِلاَّ مَنْ يُنِيبُ (١٣) فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ (١٤) رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ (١٥) يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ (١٦) الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ (١٧)
{ هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آياتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّماءِ رِزْقاً وَما يَتَذَكَّرُ إِلاَّ مَنْ يُنِيبُ (١٣) فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكافِرُونَ (١٤) رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ (١٥) يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ (١٦) الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ (١٧) } “O, size ayetlerini gösteren ve sizin için gökten bir rızık indirendir. Ancak [O'na] yönelen kimse öğüt alıp düşünür. (13) Kâfirler hoşlanmasa da siz, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a dua edin. (14) Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi [Allah], kavuşma gününü haber verip uyarmak için kullarından dilediğine emrinden olan vahyi indirir. (15) O gün onlar [kabirlerinden fırlayıp] meydana çıkarlar; onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün mülk kimindir?' [diye sorulur. Cevap verilir:] 'Tek ve kahredici olan Allah'ındır.' (16) Bugün her nefis kazandığının karşılığını görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (17)”
18487. Metin
هذه ابتداء مخاطبة في معنى توحيد الله تعالى وتبيين علامات ذلك، وآيات الله: تعم آيات قدرته وآيات قرآنه والمعجزات الظاهرة على أيدي رسله. وتنزيل الرزق: هو في تنزيل المطر وفي تنزيل القضاء والحكم، قيل ما يناله المرء في تجارة وغير ذلك وقرأ جمهور الناس: «وينزل» بالتخفيف. وقرأ الحسن والأعرج وعيسى وجماعة: «وينزّل» بفتح النون وشد الزاي.
Bu, Allah Teâlâ'nın birliği ve bunun alametlerinin beyanı hususunda yeni bir hitap başlangıcıdır. Allah'ın ayetleri; O'nun kudret ayetlerini, Kur'an ayetlerini ve peygamberlerinin ellerinde açıkça zuhur eden mucizeleri kapsar. Rızkın indirilmesi ise; yağmurun indirilmesi, kaza ve hükmün indirilmesidir; kişinin ticaretten ve benzeri yollardan elde ettiği şeyler olduğu da söylenmiştir. İnsanların çoğunluğu «وينزل» lafzını [ze harfinin] şeddesiz haliyle okumuştur. Hasan, el-A‘rec, Îsâ ve bir topluluk ise nun harfinin fethası ve ze harfinin şeddesiyle «وينزّل» şeklinde okumuşlardır.
18488. Metin
وقوله تعالى: وَما يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَنْ يُنِيبُ معناه: وما يتذكر تذكرا يعتد به وينفع صاحبه، لأنا نجد من لا ينيب يتذكر، لكن لما كان ذلك غير نافع عد كأنه لم يكن.
Allah Teâlâ'nın: { وَما يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَنْ يُنِيبُ } sözünün anlamı: [O'na] yönelmeyen kimsenin de düşündüğünü gördüğümüz için, muteber kabul edilecek ve sahibine fayda verecek şekilde ancak [O'na] yönelen kimse düşünüp öğüt alır demektir; fakat bu düşünme fayda vermeyince sanki hiç yokmuş gibi sayılmıştır.
18489. Metin
وقوله: فَادْعُوا اللَّهَ مخاطبة للمؤمنين أصحاب محمد ﵇. «وادعوا» : معناه: اعبدوا.
O'nun: { فَادْعُوا اللَّهَ } sözü, Muhammed'in (aleyhisselâm) ashabı olan müminlere bir hitaptır. { ادْعُوا } lafzının anlamı: 'İbadet edin' demektir.
18490. Metin
وقوله تعالى: رَفِيعُ الدَّرَجاتِ صفاته العلى، وعبر بما يقرب لأفهام السامعين، ويحتمل أن يريد ب رَفِيعُ الدَّرَجاتِ التي يعطيها للمؤمنين ويتفضل بها على عباده المخلصين في جنة. و: الْعَرْشِ هو الجسم المخلوق الأعظم الذي السماوات السبع والأرضون فيه كالدنانير في الفلاة من الأرض.
Allah Teâlâ'nın: { رَفِيعُ الدَّرَجاتِ } sözü, O'nun yüce sıfatlarıdır ve dinleyenlerin anlayışına yaklaştıran bir ifadeyle dile getirilmiştir. { رَفِيعُ الدَّرَجاتِ } ile cennette müminlere verdiği ve ihlaslı kullarına lütfettiği dereceleri kastetmiş olması da muhtemeldir. { الْعَرْشِ } ise, yedi kat gök ve yerlerin yanında çöldeki dirhemler gibi kaldığı en büyük yaratılmış cisimdir.
18491. Metin
وقوله تعالى: يُلْقِي الرُّوحَ قال الضحاك: الرُّوحَ هنا هو الوحي القرآن وغيره مما لم يتل.
Allah Teâlâ'nın: { يُلْقِي الرُّوحَ } sözü hakkında ed-Dahhâk şöyle demiştir: Buradaki { الرُّوحَ } Kur'an vahyi ve tilavet edilmeyen diğer vahiylerdir.
18492. Metin
وقال قتادة والسدي: الرُّوحَ النبوءة ومكانتها كما قال تعالى: رُوحاً مِنْ أَمْرِنا [الشورى: ٥٢] ويسمى هذا روحا لأنه يحيي به الأمم والأزمان كما يحيي الجسد بروحه، ويحتمل أن يكون إلقاء الروح عاما لكل ما ينعم الله به على عباده المعتدين في تفهيمه الإيمان والمعتقدات الشريفة. والمنذر على هذا التأويل: هو الله تعالى. قال الزجاج: الرُّوحَ: كل ما به حياة الناس، وكل مهتد حي، وكل ضال كالميت.
Katâde ve es-Süddî ise şöyle demişlerdir: { الرُّوحَ } peygamberlik ve onun makamıdır; nitekim Allah Teâlâ: { رُوحاً مِنْ أَمْرِنا } [Şûrâ: 52] buyurmuştur. Buna ruh denilmesinin sebebi, bedenin ruhuyla dirildiği gibi ümmetlerin ve çağların da onunla hayat bulmasıdır. Ruhun indirilmesinin; Allah'ın, hak yoldaki kullarına imanı ve yüce itikatları kavratma hususunda lütfettiği her şeyi kapsayan genel bir anlam taşıması da muhtemeldir. Bu tefsire göre uyarıcı (münzir) olan Allah Teâlâ'dır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: { الرُّوحَ } insanların kendisiyle hayat bulduğu her şeydir; her hidayete eren diridir, her sapan ise ölü gibidir.
18493. Metin
وقوله: مِنْ أَمْرِهِ إن جعلته جنسا للأمور ف مِنْ للتبعيض أو لابتداء الغاية، وإن جعلنا الأمر من
O'nun: { مِنْ أَمْرِهِ } sözünü şayet işler/durumlar için cins [ismi] kabul edersen { مِنْ } teb'îz (kısmiyet) veya ibtidâ-i gâye (başlangıç) içindir. Şayet emri
18494. Metin
معنى الكلام، ف مِنْ إما لابتداء الغاية، وإما بمعنى الباء، ولا تكون للتبعيض بتة وقرأ أبي بن كعب:
kelam anlamında kabul edersek { مِنْ } ya ibtidâ-i gâye içindir ya da ba harfi cerri anlamındadır ve kesinlikle teb'îz için olamaz. Übey b. Ka'b
18495. Metin
وجماعة: «لينذر» بالياء وكسر الذال، وفي الفعل ضمير يحتمل أن يعود على الله تعالى، ويحتمل أن يعود على الرُّوحَ، ويحتمل أن يعود على مِنْ في قوله: مَنْ يَشاءُ. وقرأ محمد بن السميفع اليماني:
ve bir topluluk, ye harfi ve zâl harfinin kesresiyle «لينذر» şeklinde okumuşlardır. Fiildeki zamirin Allah Teâlâ'ya dönmesi muhtemel olduğu gibi, { الرُّوحَ } lafzına dönmesi veya { مَنْ يَشاءُ } sözündeki { مِنْ } lafzına dönmesi de muhtemeldir. Muhammed b. es-Semeyfa‘ el-Yemânî ise:
18496. Metin
«لينذر» بالياء وفتح الذال، وضم الميم من «يوم» وجعل اليوم منذرا على الاتساع. وقرأ جمهور الناس:
ye harfi ve zâl harfinin fethasıyla «لينذر» şeklinde, «يوم» kelimesinin mim harfini de ötreli olarak okumuş ve genişletme (ittisâ‘) yoluyla o günü uyarıcı kılmıştır. İnsanların çoğunluğu ise:
18497. Metin
«لتنذر» بالتاء على مخاطبة محمد ﵇، ويوم» بالنصب.
Muhammed'e (aleyhisselâm) hitaben te harfiyle «لتنذر» ve mansub olarak «يوم» şeklinde okumuştur.
18498. Metin
وقرأ أبو عمرو ونافع وجماعة: «التلاق» دون ياء. وقرأ أبو عمرو أيضا وعيسى ويعقوب: «التلاقي» بالياء، والخلاف فيها كالخلاف الذي مر في التَّنادِ [غافر: ٣٢] ، ومعناه: تلاقي جميع العالم بعضهم ببعض، وذلك أمر لم يتفق قبل ذلك اليوم، وقال السدي: معناه: تلاقي أهل السماء وأهل الأرض، وقيل معناه تلاقي الناس مع بارئهم، وهذا المعنى الأخير هو أشدها تخويفا، وقيل يلتقي المرء وعمله.
Ebû Amr, Nâfi‘ ve bir topluluk ye harfi olmaksızın «التلاق» şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr yine, Îsâ ve Ya‘kûb ise ye harfi ile «التلاقي» şeklinde okumuşlardır. Bundaki ihtilaf { التَّنادِ } [Gâfir: 32] ayetinde geçen ihtilaf gibidir. Anlamı ise: Bütün alemin birbiriyle karşılaşmasıdır ki bu, o günden önce asla gerçekleşmemiş bir durumdur. es-Süddî şöyle demiştir: Anlamı; gök ehli ile yer ehlinin karşılaşmasıdır. İnsanların yaratıcılarıyla karşılaşması anlamında olduğu da söylenmiştir ki en korkutucu olanı bu son manadır. Kişinin ameliyle karşılaşacağı da söylenmiştir.
18499. Metin
وقوله تعالى: يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ معناه في براز من الأرض ينفذهم البصر ويسمعهم الداعي، ونصب يَوْمَ على البدل من الأول فهو نصب المفعول، ويحتمل أن ينصب على الظرف ويكون العامل فيه قوله: لا يَخْفى وهي حركة إعراب لا حركة بناء، لأن الظرف لا يبنى إلا إذا أضيف إلى غير متمكن كيومئذ، وكقول الشاعر [النابغة الذبياني] : [الطويل]
Allah Teâlâ'nın: { يَوْمَ هُمْ بارِزُونَ } sözünün anlamı: Bakışın hepsine eriştiği ve çağıranın sesini hepsine işittirdiği açık bir arazidedirler demektir. { يَوْمَ } lafzının mansub olması, birincisinden bedel olmasından dolayıdır ve bu durumda mefulün nasbıdır. Zarf olarak mansub olması ve amilinin { لا يَخْفى } sözü olması da muhtemeldir; bu bir irab harekesidir, bina harekesi değildir. Zira zarf, ancak «yevmeizin» gibi mütemekkin olmayan bir kelimeye izafe edildiğinde veya şairin [en-Nâbiğa ez-Zübyânî] şu sözünde olduğu gibi mebni olur: [Tavîl]
18500. Metin
على حين عاتبت المشيب على الصبا ... وقلت ألمّا أصح والشيب وارع
Ak saçlılığı gençlik heveslerine karşı kınadığım ve: “Ak saçlar beni alıkoymuşken hala aklım başıma gelmedi mi?” dediğim sırada...
18501. Metin
وكقوله تعالى: هذا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ [المائدة: ١١٩] وأما في هذه الآية فالجملة أمر متمكن كما تقول: جئت يوم زيد فلا يجوز البناء، وتأمل.
Nitekim Allah Teâlâ'nın: { هذا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ } [Mâide: 119] sözü de böyledir. Bu ayette ise cümle mütemekkin bir durumdur; tıpkı senin «جئت يوم زيد» (Zeyd'in [geldiği] gün geldim) demen gibi, dolayısıyla mebni olması caiz değildir; iyi düşün.
18502. Metin
وقوله تعالى: لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ أي من بواطنهم وسرائرهم ودعوات صدورهم، وفي مصحف أبي بن كعب: «لا يخفى عليه منهم شيء» بضمير بدل المكتوبة.
Allah Teâlâ'nın: { لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ } sözü; yani onların iç hallerinden, sırlarından ve sinelerindeki temennilerden [hiçbir şey gizli kalmaz] demektir. Übey b. Ka'b'ın mushafında yazılı lafzın yerine zamirle: «لا يخفى عليه منهم شيء» şeklindedir.
18503. Metin
وقوله تعالى: لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ روي أن الله تعالى يقرر هذا التقرير ويسكت العالم هيبة وجزعا، فيجيب هو نفسه بقوله: لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ قال الحسن بن أبي الحسن هو تعالى السائل وهو المجيب.
Allah Teâlâ'nın: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ } sözü hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ bu ikrarı sorar ve bütün alem heybet ve dehşetten susar; bunun üzerine O bizzat kendisi: { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } sözüyle cevap verir. Hasan b. Ebi'l-Hasan şöyle demiştir: Soran da cevap veren de O Teâlâ'dır.
18504. Metin
وقال ابن مسعود: أنه تعالى يقرر فيجيب العالم بذلك، وقيل ينادي بالتقرير ملك فيجيب الناس.
İbn Mes'ûd ise şöyle demiştir: O Teâlâ sorar, alem de buna bu şekilde cevap verir. Bu soruyu bir meleğin sesleneceği, insanların da cevap vereceği söylenmiştir.
18505. Metin
قال القاضي أبو محمد: وإذا تأمل المؤمن أنه لا حول لمخلوق ولا قوة إلا بالله، فالزمان كله وأيام الدهر أجمع إنما الملك فيها لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ، لكن ظهور ذلك للكفرة والجهلة يتضح يوم القيامة، وإذا تأمل تسخير أهل السماوات وعبادتهم ونفوذ القضاء في الأرض فأي ملك لغير الله ﷿.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Mümin kimse yaratılmış hiçbir varlığın Allah'tan başka güç ve kuvveti olmadığını düşündüğünde; bütün zamanların ve devirlerin tüm günlerinin mülkünün yalnızca { لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } tek ve kahredici olan Allah'a ait olduğunu anlar; ancak bunun kâfirlere ve cahillere tezahür etmesi kıyamet gününde açıkça ortaya çıkacaktır. Gök ehlinin boyun eğişini, ibadetlerini ve kazanın yeryüzündeki geçerliliğini düşündüğünde, Aziz ve Celil olan Allah'tan başkasına ait hangi mülk olabilir ki?
18506. Metin
ثم يعلم تعالى أهل الموقف بأنه يوم المجازاة بالأعمال صالحها وسيئها، وهذه الآية نص في أن الثواب والعقاب معلق باكتساب العبيد، وأنه يوم لا يوضع فيه أمر غير موضعه، وذلك قوله: لا ظُلْمَ الْيَوْمَ. ثم أخبرهم عن نفسه بسرعة الحساب، وتلك عبارة عن إحاطته بالأشياء علما، فهو يحاسب الخلائق في ساعة واحدة كما يرزقهم، لأنه لا يحتاج إلى عد وفكرة، لا رب غيره. وروي أن يوم القيامة لا ينتصف حتى يقيل المؤمنون في الجنة والكافرون في النار.
Sonra Teâlâ mahşer ehline o günün iyisiyle kötüsüyle amellerin karşılığının verileceği gün olduğunu bildirir. Bu ayet, sevap ve cezanın kulların kesbine bağlı olduğuna ve o gün hiçbir şeyin yerinden başka bir yere konulmayacağına açık bir delildir; bu da O'nun: { لا ظُلْمَ الْيَوْمَ } sözüdür. Sonra onlara kendisinin hesabı çabuk gördüğünü haber vermiştir; bu da O'nun eşyayı ilmiyle kuşatmasından kinayedir. Zira O, yaratıkları rızıklandırdığı gibi tek bir anda hesaba çeker; çünkü O'nun saymaya ve düşünmeye ihtiyacı yoktur, O'ndan başka rab yoktur. Rivayet edildiğine göre kıyamet günü, müminler cennette, kâfirler de cehennemde kaylûle (öğle istirahati) yapmadıkça yarılanmaz.
18507. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın sözü:
18508. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ١٨ الى ٢١]
[Mü'min (Gâfir) Suresi (40), Ayetler 18-21]
18509. Metin
وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ ما لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ (١٨) يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩) وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٢٠) أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ كانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَما كانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ واقٍ (٢١)
{ وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ كاظِمِينَ ما لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطاعُ (١٨) يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَما تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩) وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٢٠) أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ كانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَما كانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ واقٍ (٢١) } “Onları yaklaşan güne karşı uyar; zira o zaman yürekler gırtlaklara dayanmıştır, kederlerini içlerine atarlar. Zalimler için ne bir sıcak dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır. (18) [Allah], gözlerin hain [bakışını] ve göğüslerin gizlediği şeyleri bilir. (19) Allah hak ile hükmeder. O'ndan başka yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (20) Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Onlar, kendilerinden kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha üstündüler. Fakat Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi ve onları Allah'a karşı koruyan da olmadı. (21)”
18510. Metin
أمر الله تعالى نبيه ﷺ بالإنذار للعالم والتحذير من يوم القيامة وأهواله، وهو الذي أراد ب يَوْمَ الْآزِفَةِ، قاله مجاهد وقتادة وابن زيد: ومعنى الْآزِفَةِ: القريبة، من أزف الشيء إذا قرب، والْآزِفَةِ في الآية صفة لمحذوف قد علم واستقر في النفوس هوله، فعبر عنه بالقرب تخويفا، والتقدير:
Allah Teâlâ Peygamberine (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları uyarmasını, kıyamet gününden ve onun dehşetlerinden sakındırmasını emretmiştir. { يَوْمَ الْآزِفَةِ } ile kastedilen de budur; bunu Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd söylemiştir. { الْآزِفَةِ } lafzının anlamı: Yaklaşan demektir; bir şey yaklaştığında «أزف الشيء» denir. Ayetteki { الْآزِفَةِ } lafzı, bilinen ve dehşeti nefislerde yer etmiş mahzuf bir ismin sıfatıdır; korkutmak amacıyla yakınlıkla ifade edilmiştir. Takdiri ise:
18511. Metin
يوم الساعة الآزفة أو الطامة الآزفة ونحو هذا فكما لو قال: وأنذرهم الساعة لعلم هولها بما استقر في النفوس من أمرها، فكذلك علم هنا إذا جاء بصفتها التي تقتضي حلولها واقترابها.
«Yaklaşan kıyamet günü» veya «yaklaşan büyük felaket günü» ve benzeri şekildedir. Tıpkı: «Onları kıyamet ile uyar» deseydi durumuna dair nefislerde yerleşmiş olan şey sebebiyle dehşeti bilineceği gibi; burada da onun gerçekleşmesini ve yakınlığını gerektiren sıfatıyla gelince aynı şekilde bilinmiştir.
18512. Metin
وقوله: إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ معناه: عند الحناجر، أي قد صعدت من شدة الهول والجزع، وهذا أمر يحتمل أن يكون حقيقة يوم القيامة من انتقال قلوب البشر إلى حناجرهم وتبقى حياتهم، بخلاف الدنيا التي لا تبقى فيها لأحد مع تنقل قلبه حياة، ويحتمل أن يكون تجوزا عبر عما يجده الإنسان من الجزع وصعود نفسه وتضايق حنجرته بصعود القلب، وهذا كما تقول العرب: كادت نفسي أن تخرج، وهذا المعنى يجده المفرط الجزع كالذي يقرب للقتل ونحو.
O'nun: { إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ } sözünün anlamı: Gırtlakların yanındadır, yani şiddetli dehşet ve korkudan yukarı çıkmıştır demektir. Bu durumun kıyamet gününde insanların kalplerinin gırtlaklarına kadar yükselmesi ve buna rağmen hayatta kalmaları şeklinde hakikat olması muhtemeldir; zira dünyada bir kimsenin kalbi yerinden oynadığında hayatı devam etmez. İnsanın hissettiği dehşetin, nefesinin daralmasının ve boğazının tıkanmasının kalbin yukarı çıkması şeklinde mecazen ifade edilmiş olması da muhtemeldir. Bu, Arapların: «Neredeyse canım çıkacaktı» demesi gibidir; bu manayı öldürülmeye yaklaştırılan kimse gibi aşırı korkuya kapılan kişi hisseder.
18513. Metin
وقوله: كاظِمِينَ حال مما أبدل منه قوله: إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ أو مما تنضاف إليه القلوب، لأن المراد إذ قلوب الناس لدى حناجرهم، وهذا كقوله تعالى: تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصارُ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ [القمر: ٨] أراد تشخص فيه أبصارهم، والكاظم: الذي يرد غيظه وجزعه في صدره، فمعنى الآية أنهم يطمعون برد ما يجدونه في الحناجر والحال تغالبهم. ثم أخبرهم تعالى أن الظالمين ظلم الكفر في تلك الحال ليس لهم حميم، أي قريب يحتم لهم ويتعصب، ولا لهم شفيع يطاع فيهم، وإن هم بعضهم بالشفاعة لبعض فهي شفاعة لا تقبل، وقد روي أن بعض الكفرة يقولون لإبليس يوم القيامة: اشفع لنا، فيقوم ليشفع، فتبدو منه أنتن ريح يؤذي بها أهل المحشر، ثم ينحصر ويكع ويخزى. و: يُطاعُ في موضع الصفة ل شَفِيعٍ، لأن التقدير: ولا شفيع يطاع، وموضع يُطاعُ يحتمل أن يكون خفضا حملا على اللفظ، ويحتمل أن يكون رفعا عطفا على الموضع قبل دخول مِنْ.
O'nun: { كاظِمِينَ } sözü, { إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ } sözünün bedel olduğu şeyin halidir yahut kalplerin kendisine izafe edildiği şeyin halidir; zira kastedilen 'insanların kalpleri gırtlaklarındayken' demektir. Bu durum, Allah Teâlâ'nın: { تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصارُ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ } [Kamer: 8] ayetindeki gibidir ki 'onların gözleri donup kalır' anlamını murad etmiştir. Kâzım: Öfkesini ve kederini göğsüne hapseden kimsedir. Ayetin manası; gırtlaklarında hissettikleri şeyi geri çevirmeye tamah ederler ama durum onlara galebe çalar demektir. Sonra Teâlâ onlara, küfür zulmünü işleyen zalimlerin o halde hiçbir { حَمِيمٍ } yani kendileri için gayret sarf edip arka çıkacak bir yakını olmadığını, haklarında şefaati dinlenecek bir şefaatçilerinin de bulunmadığını haber vermiştir. Birbirlerine şefaat etmeye yeltenseler bile bu kabul edilmeyen bir şefaattir. Rivayet edildiğine göre kâfirlerin bir kısmı kıyamet gününde İblis'e: 'Bize şefaat et' derler; o da şefaat etmek üzere ayağa kalkar, fakat kendisinden mahşer ehlini rahatsız eden son derece pis bir koku yayılır; sonra çaresiz kalır, geri çekilir ve rezil olur. { يُطاعُ } lafzı { شَفِيعٍ } kelimesinin sıfatı konumundadır; çünkü takdiri: «ولا شفيع يطاع» (sözü dinlenir bir şefaatçi de yoktur) şeklindedir. { يُطاعُ } lafzının konumu, lafza hamledilerek cer olması muhtemel olduğu gibi, { مِنْ } harfi cerrinin girişinden önceki konuma atfedilerek merfu olması da muhtemeldir.
18514. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذه الآية كلها عندي اعتراض في الكلام بليغ.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Bana göre bu ayetin tamamı kelam içinde beliğ bir itiraziyyedir (ara cümledir).
18515. Metin
وقوله: يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ متصل بقوله: سَرِيعُ الْحِسابِ [غافر: ١٧] لأن سرعة حسابه تعالى
O'nun: { يَعْلَمُ خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } sözü, { سَرِيعُ الْحِسابِ } [Gâfir: 17] sözüne bağlıdır; çünkü Allah Teâlâ'nın
18516. Metin
للخلق إنما هي بعلمه الذي لا يحتاج معه إلى روية وفكرة ولا لشيء مما يحتاجه الحاسبون. وقالت فرقة:
yaratıkları hızlıca hesaba çekmesi, kendisiyle birlikte düşünmeye ve tefekküre ya da hesap yapanların muhtaç olduğu hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı ilmi sayesindedir. Bir grup ise şöyle demiştir:
18517. Metin
يَعْلَمُ متصل بقوله: لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ [غافر: ١٦] ، وهذا قول حسن يقويه تناسب المعنيين ويضعفه بعد الآية وكثرة الحائل. والخائنة: مصدر كالخيانة، ويحتمل في الآية أن يكون خائِنَةَ اسم فاعل، كما تقول: ناظرة الأعين إذا خانت في نظرها. وهذه الآية عبارة عن علم الله تعالى بجميع الخفيات، فمن ذلك كسر الجفون والغمز بالعين أو النظرة التي تفهم معنى، أو يريد بها صاحبها معنى، ومن هذا قول النبي ﷺ حين جاءه عبد الله بن أبي سرح ليسلم بعد ردته بشفاعة عثمان، فتلكأ عليه رسول الله ﷺ ثم بايعه، ثم قال ﵇ لأصحابه: «هلا قام إليه رجل حين تلكأت عليه فضرب عنقه؟» ، فقالوا يا رسول الله: ألا أومأت إلينا؟ فقال ﵇: «ما ينبغي لنبي أن تكون له خائنة الأعين» . وفي بعض الكتب المنزلة من قول الله ﷿: أنا مرصاد الهمم، أنا العالم بمجال الفكر وكسر الجفون. وقال مجاهد: خائِنَةَ الْأَعْيُنِ: مسارقة النظر إلى ما لا يجوز. ثم قوى تعالى هذه الأخبار بأنه يعلم ما تخفي الصدور مما لم يظهر على عين ولا غيرها، ومثل المفسرون في هذه الآية بنظر رجل إلى امرأة هي حرمة لغيره، فقالوا خائِنَةَ الْأَعْيُنِ: هي النظرة الثانية. وَما تُخْفِي الصُّدُورُ: أي عند النظرة الأولى التي لا يمكن المرء دفعها، وهذا المثال جزء من خائِنَةَ الْأَعْيُنِ.
{ يَعْلَمُ } lafzı { لا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ } [Gâfir: 16] sözüne bağlıdır. Bu iki mananın uyumuyla güçlenen, ancak ayetin uzaklığı ve aradaki engellerin çokluğu ile zayıflayan güzel bir görüştür. { الخائنة } kelimesi hıyanet gibi bir masdardır; ayette { خائِنَةَ } lafzının; göz bakışında hıyanet ettiğinde «ناظرة الأعين» denmesi gibi ism-i fail olması da muhtemeldir. Bu ayet, Allah Teâlâ'nın bütün gizlilikleri bildiğini ifade eder; göz kapaklarını kısmak, göz kırpmak veya bir anlam ifade eden yahut sahibinin onunla bir mana kastettiği bakış da bunlardandır. Nitekim Abdullah b. Ebî Serh, irtidadından sonra Osman'ın şefaatiyle Müslüman olmak üzere geldiğinde Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona karşı isteksiz davranması, sonra onunla biatleşmesi ve ardından Peygamber'in (aleyhisselâm) ashabına: «Ben isteksiz davrandığım sırada bir adam kalkıp da onun boynunu vuramaz mıydı?» buyurması bu kabildendir. Onlar: 'Ey Allah'ın Resulü, bize işaret etseydin ya?' deyince (aleyhisselâm): «Bir peygambere göz ucuyla hıyanet etmek yakışmaz» buyurmuştur. İndirilen bazı kitaplarda Aziz ve Celil olan Allah'ın şu sözü yer almaktadır: 'Ben niyetleri gözetleyenim; düşüncelerin dolaştığı yerleri ve göz kapaklarının kısılmasını bilirim.' Mücâhid şöyle demiştir: { خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } caiz olmayan şeye göz ucuyla gizlice bakmaktır. Sonra Teâlâ göze veya başka bir uzva yansımayan sinelerin gizlediği şeyleri bildiğini belirterek bu haberi teyit etmiştir. Müfessirler bu ayette bir adamın başkasına haram olan bir kadına bakmasını örnek vererek şöyle demişlerdir: { خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } ikinci bakıştır; { وَما تُخْفِي الصُّدُورُ } ise kişinin savuşturmasının mümkün olmadığı ilk bakış anındaki durumdur. Bu örnek { خائِنَةَ الْأَعْيُنِ } ifadesinin bir parçasıdır.
18518. Metin
ثم قدح في جهة الأصنام، فأعلم أنه لا رب غيره يَقْضِي بِالْحَقِّ، أي يجازي الحسنة بعشر والسيئة بمثل، وينصف المظلوم من الظالم إلى غير ذلك من أقضية الحق والعدل، والأصنام لا تقضي بشيء ولا تنفذ أمرا. و: يَدْعُونَ معناه: يعبدون.
Sonra putlar aleyhine delil getirerek kendisinden başka { يَقْضِي بِالْحَقِّ } yani iyiliğe on katıyla, kötülüğe misliyle karşılık veren, mazlumun hakkını zalimden alan ve hak ile adaletin diğer hükümlerini yerine getiren hiçbir rab olmadığını; putların ise hiçbir şeye hükmedemeyeceğini ve hiçbir emri infaz edemeyeceğini bildirmiştir. { يَدْعُونَ } lafzının anlamı: 'İbadet ederler' demektir.
18519. Metin
وقرأ جمهور القراء: «يدعون» بالياء على ذكر الغائب. وقرأ نافع بخلاف عنه. وأبو جعفر وشيبة:
Kurrâ cumhuru, gaibe işaretle ye harfiyle «يدعون» şeklinde okumuştur. Nâfi‘ kendisinden gelen bir rivayette, Ebû Ca‘fer ve Şeybe ise:
18520. Metin
«تدعون» بالتاء على معنى قل لهم يا محمد: والذين تدعون أنتم.
«Ey Muhammed, onlara de ki: Sizin dua/ibadet ettikleriniz» anlamında te harfiyle «تدعون» şeklinde okumuşlardır.
18521. Metin
ثم ذكر تعالى لنفسه صفتين بين عرو الأوثان عنهما وهي في جهة الله تعالى عبارة عن الإدراك على إطلاقه، ثم أحال كفار قريش وهم أصحاب الضمير في يَسِيرُوا على الاعتبار بالأمم القديمة التي كذبت أنبياءها فأهلكها الله تعالى.
Sonra Teâlâ putların bunlardan tamamen yoksun olduğunu belirten iki sıfatını zikretmiştir ki bunlar Allah Teâlâ hakkında mutlak olarak idrak anlamına gelir. Sonra Kureyş kâfirlerini -ki { يَسِيرُوا } fiilindeki zamirin muhatapları onlardır- peygamberlerini yalanlayıp Allah Teâlâ'nın helak ettiği eski ümmetlerden ibret almaya yönlendirmiştir.
18522. Metin
وقوله: فَيَنْظُرُوا يحتمل أن يجعل في موضع نصب جواب الاستفهام، ويحتمل أن يكون مجزوما عطفا على يَسِيرُوا. و: كَيْفَ في قوله: كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ خبر كانَ مقدم، وفي كَيْفَ ضمير، وهذا مع أن تكون كانَ الناقصة. وأما إن جعلت تامة بمعنى حدث ووقع، ف كَيْفَ ظرف ملغى لا ضمير فيه.
O'nun: { فَيَنْظُرُوا } sözünün istifhamın cevabı olarak nasb konumunda kılınması muhtemel olduğu gibi, { يَسِيرُوا } fiiline matuf olarak meczum olması da muhtemeldir. { كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ } sözündeki { كَيْفَ } lafzı, kâne'nin öne geçmiş haberidir ve { كَيْفَ } lafzında bir zamir vardır; bu durum kâne'nin nâkıs olması halindedir. Şayet vuku buldu ve meydana geldi anlamında tâmme kılınırsa { كَيْفَ } zamir içermeyen lağvedilmiş bir zarftır.
18523. Metin
وقرأ ابن عامر وحده: «أشد منكم» بالكاف، وكذلك هي في مصاحف الشام، وذلك على الخروج من غيبة إلى الخطاب. وقرأ الباقون: «أشد منهم» وكذلك هي في سائر المصاحف، وذلك أوفق لتناسب ذكر الغيب.
Yalnızca İbn Âmir kef harfiyle «أشد منكم» şeklinde okumuştur; Şam mushaflarında da bu şekildedir ve bu, gaipten hitaba geçiş (iltifat) iledir. Diğer kıraat imamları ise «أشد منهم» şeklinde okumuşlardır; diğer mushaflarda da bu şekildedir ve bu, gaip zikrinin uyumuna daha uygundur.
18524. Metin
والآثار في ذلك: هي المباني والمآثر والصيت الدنياوي، وذنوبهم كانت تكذيب الأنبياء. والواقي:
Buradaki eserler: Binalar, geride bırakılan kalıntılar ve dünyevi şöhrettir. Günahları ise peygamberleri yalanlamaktı. el-Vâkî (koruyucu):
18525. Metin
الساتر المانع، مأخوذ من الوقاية.
Örten ve engelleyen demektir; vikāye (korunma) kökünden türemiştir.
18526. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın sözü:
18527. Metin
[سورة غافر (٤٠) : الآيات ٢٢ الى ٢٥]
[Mü'min (Gâfir) Suresi (40), Ayetler 22-25]
18528. Metin
ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢٢) وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا وَسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢٣) إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ (٢٤) فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِساءَهُمْ وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٢٥)
{ ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢٢) وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا وَسُلْطانٍ مُبِينٍ (٢٣) إِلى فِرْعَوْنَ وَهامانَ وَقارُونَ فَقالُوا ساحِرٌ كَذَّابٌ (٢٤) فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا اقْتُلُوا أَبْناءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِساءَهُمْ وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلالٍ (٢٥) } “Bu, peygamberlerinin kendilerine apaçık delillerle gelmesi, buna rağmen inkâr etmeleri sebebiyledir. Bunun üzerine Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, pek güçlüdür, cezası çok çetindir. (22) Andolsun biz Mûsâ'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; (23) Firavun'a, Hâmân'a ve Kārûn'a. Onlar ise: 'Bu, yalancı bir büyücüdür!' dediler. (24) [Mûsâ] onlara katımızdan hakkı getirdiği zaman: 'Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın' dediler. Oysa kâfirlerin tuzağı ancak boşa çıkmaya mahkûmdur. (25)”
18529. Metin
قوله تعالى: ذلِكَ إشارة إلى أخذه إياهم بذنوبهم وإن لم يكن لهم منه واق. ثم ذكر تعالى أن السبب في إهلاكهم هو ما قريش عليه من أن جاءهم رسول من الله بينات من المعجزات والبراهين فكفروا به، وذكر أن الله تعالى أخذهم، ووصف نفسه تعالى بالقوة وشدة العقاب، وهذا كله بيان في وعيد قريش.
Allah Teâlâ'nın: { ذلِكَ } sözü, kendilerini koruyacak kimse olmaksızın onları günahları sebebiyle yakalamasına bir işarettir. Sonra Teâlâ onları helak etme sebebinin; Allah'tan kendilerine açık mucizeler ve kesin deliller getiren bir elçi gelmişken onu inkâr etmeleri olduğunu zikretmiştir ki bu, Kureyş'in de içinde bulunduğu haldir. Allah Teâlâ'nın onları yakaladığını zikretmiş, kendi zatını kuvvet ve azabın çetinliği ile nitelemiştir; bütün bunlar Kureyş'e yönelik bir tehdidin açıklamasıdır.
18530. Metin
ثم ابتدأ تعالى قصة موسى ﵇ مع فرعون وملإه، وهي قصة فيها للنبي ﷺ تسلية وأسوة، وفيها لقريش والكفار به وعيد ومثال يخافون منه أن يحل بهم ما حل بأولئك من النقمة، وفيها للمؤمنين وعد ورجاء في النصر والظفر وحمد عاقبة الصبر، وآيات موسى ﵇ كثيرة عظمها، والذي عرضه على جهة التحدي بالعصا واليد، ووقعت المعارضة في العصا وحدها ثم انفصلت القضية عن إيمان السحرة وغلبة الكافرين. والسلطان: البرهان.
Sonra Teâlâ Mûsâ'nın (aleyhisselâm) Firavun ve ileri gelenleriyle olan kıssasına başlamıştır; bu kıssada Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bir teselli ve örnek, Kureyş ve onu inkâr edenler için bir tehdit ve o kavmin başına gelen azabın kendi başlarına da gelmesinden korkacakları bir misal, müminler için ise yardım ve zafere dair bir vaat, bir umut ve sabrın güzel akıbeti vardır. Mûsâ'nın (aleyhisselâm) ayetleri pek çok ve büyüktür; meydan okuma yoluyla sunduğu şeyler ise asa ve el mucizeleridir. Meydan okuma tek başına asada gerçekleşmiş, ardından mesele büyücülerin iman etmesi ve kâfirlerin hezimetiyle sonuçlanmıştır. es-Sultân: Kesin delil demektir.
18531. Metin
وقرأ عيسى بن عمر: «سلطان» بضم اللام، والناس على سكونها.
Îsâ b. Ömer lam harfinin ötresiyle «سلطان» şeklinde okumuştur; diğer insanlar ise lam harfinin sükûnu ile okumaktadır.
18532. Metin
وخص تعالى هامانَ وَقارُونَ بالذكر تنبيها على مكانهما من الكفر، ولكونهما أشهر رجال فرعون، وقيل إن قارون هذا ليس بقارون بني إسرائيل، وقيل هو ذلك، ولكنه كان منقطعا إلى فرعون خادما مستعينا معه.
Teâlâ, küfürdeki konumlarına dikkat çekmek ve Firavun'un adamlarının en meşhurları olmaları sebebiyle { هامانَ وَقارُونَ } isimlerini özellikle zikretmiştir. Bu Kārûn'un İsrailoğulları'ndan olan Kārûn olmadığı söylenmiş; aynı kişi olduğu fakat Firavun'a bağlanıp ona hizmet ettiği ve onunla iş birliği yaptığı da söylenmiştir.
18533. Metin
وقوله: ساحِرٌ أي في أمر العصا. و: كَذَّابٌ في قوله: إني رسول من الله.
O'nun: { ساحِرٌ } sözü yani: Asa meselesinde [büyücüdür]. { كَذَّابٌ } sözü ise: «Ben Allah'ın elçisiyim» demesinde [yalancıdır] demektir.