18940. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18941. Metin
سورة الشّورى
Şûrâ Suresi
18942. Metin
هذه السورة مكية بإجماع من أكثر المفسرين، وقال قتادة: فيها مدني: ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ [الشورى: ٢٣] إلى: الصُّدُورِ [الشورى: ٢٤] وقوله: وَالَّذِينَ إِذا أَصابَهُمُ الْبَغْيُ [الشورى: ٣٩] إلى قوله: مِنْ سَبِيلٍ [الشورى: ٤١] . وقال ابن عباس في كتاب الثعلبي: إن حم عسق هذه الحروف بأعيانها نزلت في كل كتب الله تعالى المنزلة على كل نبي أنزل عليه الكتاب، ولذلك قال تعالى:
Bu sure, müfessirlerin çoğunun icmâı ile Mekkîdir. Katâde ise şöyle demiştir: Surede Medenî olan [ayetler de] vardır; { ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ } [Şûrâ: 23] ayetinden { الصُّدُورِ } [Şûrâ: 24] kelimesine kadar olan kısım ile { وَالَّذِينَ إِذا أَصابَهُمُ الْبَغْيُ } [Şûrâ: 39] ayetinden { مِنْ سَبِيلٍ } [Şûrâ: 41] kavline kadar olan kısımdır. İbn Abbâs, Sa'lebî'nin kitabında şöyle demiştir: Şüphesiz bu Hâ-mîm Ayn-sîn-kâf harfleri bizzat, kendisine kitap indirilen her peygambere indirilen Allah Teâlâ'nın bütün kitaplarında inmiştir; bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
18943. Metin
كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ.
{ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } “Sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder...”
18944. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
18945. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١ الى ٥]
[Şûrâ Suresi (42), 1 ila 5. Ayetler]
18946. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18947. Metin
حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)
{ حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) } “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kâf. Mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah; sana da senden öncekilere de işte böyle vahyeder. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O pek yücedir, pek büyüktür.”
18948. Metin
تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥)
{ تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) } “Gökler neredeyse üstlerinden çatlayıp yarılacaklar. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için mağfiret dilerler. İyi bilin ki, çok bağışlayan, çok merhamet eden ancak Allah'tır.”
18949. Metin
فصلت: حم من: عسق، ولم يفعل ذلك ب كهيعص [مريم: ١] لتجري هذه مجرى الحواميم أخواتها.
Bu sure kardeşleri olan diğer Havâmîm (Hâ-mîm ile başlayan sureler) gibi akıp gitsin diye { حم } ifadesi { عسق } ifadesinden ayrılmış, { كهيعص } [Meryem: 1] suresinde ise böyle yapılmamıştır.
18950. Metin
وقرأ الجمهور: «حم عسق» . وقرأ ابن مسعود وابن عباس: «حم سق» بسقوط عين، والأقوال في هذه كالأقوال في أوائل السور. وروى حذيفة في هذا حديثا مضمنه: أنه سيكون في هذه الأمة مدينتان يشقهما نهر بالمشرق، تهلك إحداهما ليلا ثم تصبح الأخرى سالمة، فيجتمع فيها جبابرة المدينتين متعجبين من سلامتها، فتهلك من الليلة القابلة، وأن حم معناه: حم هذه الأمر. وعين: معناه عدلا من الله. وسين:
Cumhur «حم عسق» şeklinde okumuştur. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs ise Ayn harfini düşürerek «حم سق» şeklinde okumuşlardır. Bu harfler hakkındaki görüşler, sure başlarındaki diğer [hurûf-ı mukattaa] harfleri hakkındaki görüşler gibidir. Huzeyfe bu hususta içeriği şöyle olan bir hadis rivayet etmiştir: Bu ümmette, doğuda içinden bir nehrin geçtiği iki şehir olacaktır; bunlardan biri geceleyin helak olacak, diğeri ise sabaha sağlam çıkacaktır. Bunun üzerine iki şehrin zorbaları onun sağlamlığına şaşırarak orada toplanacak, ardından o da ertesi gece helak olacaktır. { حم } harfinin anlamı: Bu iş takdir edilmiştir (humme). { ع } harfinin anlamı: Allah'tan bir adalet olarak. { س } harfi ise:
18951. Metin
سيكون ذلك. وقاف: معناه يقع ذلك بهم. وروي أن علي بن أبي طالب ﵁ كان يستفيد علم الفتن والحروب من هذه الأحرف التي في أوائل السور. والكاف في قوله: كَذلِكَ نعت لمصدر محذوف، والإشارة بذلك تختلف بحسب الأقوال في الحروف.
Bu kesinlikle gerçekleşecektir (seyekûn). { ق } harfinin anlamı: Bu [ceza] başlarına inecektir (yeka'u). Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'ın sure başlarındaki bu harflerden fitneler ve savaşlar ilmini çıkardığı rivayet edilmiştir. { كَذلِكَ } kavlindeki Kâf harfi hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır; [buradaki] işaret ise bu harfler hakkındaki görüşlere göre farklılık gösterir.
18952. Metin
وقرأ جمهور القراء: «يوحي» بالياء على إسناد الفعل إلى الله تعالى، وهي قراءة الحسن والأعرج وأبي جعفر والجحدري وعيسى وطلحة والأعمش. وقرأ أبو حيوة والأعشى عن أبي بكر عن عاصم:
Kurrâ cumhuru, fiili Allah Teâlâ'ya isnat ederek Yâ harfi ile «يُوحِي» şeklinde okumuştur. Bu; Hasan, A'rec, Ebû Ca'fer, Cahderî, Îsâ, Talha ve A'meş'in kıraatidir. Ebû Hayve ile Ebû Bekr tarikiyle Âsım'dan rivayetle el-A'şâ ise:
18953. Metin
«نوحي» : بنون العظمة، ويكون قوله: اللَّهُ ابتداء وخبره: الْعَزِيزُ ويحتمل أن يكون خبره: لَهُ ما فِي
Azamet Nûn'u ile «نُوحِي» şeklinde okumuşlardır; bu durumda { اللَّهُ } lafzı mübteda (özne), { الْعَزِيزُ } ise onun haberi (yüklemi) olur. Haberinin { لَهُ ما فِي
18954. Metin
السَّماواتِ
السَّماواتِ } olması da muhtemeldir.
18955. Metin
. وقرأ ابن كثير وحده: «يوحى» بالياء وفتح الحاء على بناء الفعل للمفعول، وهي قراءة مجاهد، والتقدير: يوحى إليك القرآن يوحيه الله، وكما قال الشاعر:
İbn Kesîr ise tek başına fiili meçhul bina ederek Yâ harfi ve Hâ'nın fethasıyla «يُوحَى» şeklinde okumuştur; bu Mücâhid'in de kıraatidir. Takdiri şöyledir: Sana Kur'an vahyolunur, onu Allah vahyeder. Nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
18956. Metin
ليبك يزيد ضارع لخصومة ومه قوله تعالى: يُسَبِّحُ لَهُ فِيها بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ رِجالٌ [النور: ٣٦] .
"Bir davadan ötürü boyun eğmiş kimse Yezîd'e ağlasın..." Allah Teâlâ'nın şu kavli de bu kabildendir: { يُسَبِّحُ لَهُ فِيها بِالْغُدُوِّ وَالْآصالِ رِجالٌ } [en-Nûr: 36].
18957. Metin
وقوله تعالى: وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ يريد من الأنبياء الذين نزلت عليهم الكتب.
Allah Teâlâ'nın { وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } kavliyle, kendilerine kitaplar indirilmiş olan peygamberler kastedilmektedir.
18958. Metin
وقوله تعالى: لَهُ ما فِي السَّماواتِ أي الملك والخلق والاختراع. و: الْعَلِيُّ من علو القدر والسلطان. و: الْعَظِيمُ كذلك، وليس بعلو مسافة ولا عظم جرم، تعالى الله عن ذلك وقرأ نافع والكسائي: «يكاد» بالياء. وقرأ ابن كثير وابن عامر وحمزة وأبو عمرو وعاصم: «تكاد» بالتاء. وقرأ ابن كثير وابن عامر وحمزة والكسائي ونافع وابن عباس وأبو جعفر وشيبة وقتادة: «يتفطرون» من التفطر، وهو مطاوع فطرت. وقرأ أبو عمرو وعاصم والحسن والأعرج وأبو رجاء والجحدري: «ينفطرون» من الإفطار وهو مطاوع فطر، والمعنى فيهما: يتصدعن ويتشققن من سرعة جريهن خضوعا وخشية من سلطان الله تعالى وتعظيما له وطاعة، وما وقع للمفسرين هنا من ذكر الثقل ونحوه مردود، لأن الله تعالى لا يوصف به.
Allah Teâlâ'nın { لَهُ ما فِي السَّماواتِ } kavli, yani mülk, yaratma ve yoktan var etme O'na aittir demektir. { الْعَلِيُّ } kadrin ve hâkimiyetin yüceliğindendir. { الْعَظِيمُ } de böyledir; bu mesafe yüksekliği veya cisim büyüklüğü değildir, Allah Teâlâ bundan çok yücedir. Nâfi ve Kisâî Yâ harfi ile «يكاد» şeklinde okumuştur. İbn Kesîr, İbn Âmir, Hamza, Ebû Amr ve Âsım ise Tâ harfi ile «تكاد» şeklinde okumuştur. İbn Kesîr, İbn Âmir, Hamza, Kisâî, Nâfi, İbn Abbâs, Ebû Ca'fer, Şeybe ve Katâde; tefa''ul babından olmak üzere «يتفطرن» şeklinde okumuşlardır ki bu, fatartü (yardım) fiilinin mutavaatıdır (dönüşlüsü). Ebû Amr, Âsım, Hasan, A'rec, Ebû Recâ ve Cahderî ise infi'âl babından olmak üzere «ينفطرن» şeklinde okumuşlardır ki bu da fatara fiilinin mutavaatıdır. Her iki kıraatte de anlam şudur: Allah Teâlâ'nın hâkimiyetine boyun eğerek, O'ndan korkarak, O'nu tazim ve O'na itaat ederek akıp gitmelerinin süratinden ötürü çatlayıp yarılırlar. Müfessirlerin burada ağırlık ve benzeri şeyleri zikretmeleri merduttur; çünkü Allah Teâlâ bununla nitelenemez.
18959. Metin
وقوله: مِنْ فَوْقِهِنَّ أي من أعلاهن. وقال الأخفش علي بن سليمان: الضمير للكفار.
{ مِنْ فَوْقِهِنَّ } kavli, yani onların en üstünden [demektir]. Ahfeş Ali b. Süleyman şöyle demiştir: Zamir kâfirlere aittir.
18960. Metin
قال القاضي أبو محمد: المعنى من فوق الفرق والجماعات الملحدة التي من أجل أقوالها تكاد السماوات يتفطرن، فهذه الآية على هذا كالآية التي في: كهيعص [مريم: ١] . وقالت فرقة معناه: من فوق الأرضين، إذ قد جرى ذكر الأرض، وذكر الزجاج أنه قرىء «يتفطرن ممن فوقهن» .
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Anlamı, sözleri yüzünden göklerin neredeyse çatlayıp yarılacağı mülhid fırkaların ve toplulukların üstünden [demektir]. Bu ayet bu yönüyle { كهيعص } [Meryem: 1] suresindeki ayet gibidir. Bir grup ise şöyle demiştir: Anlamı yerlerin üstünden [demektir], zira yerin zikri geçmiştir. Zeccâc, «يتفطرن ممن فوقهن» (üstlerindekilerin [sözünden] dolayı çatlayıp yarılırlar) şeklinde de okunduğunu zikretmiştir.
18961. Metin
وقوله تعالى: يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ قيل معناه: يقولون سبحان الله، وقيل معناه: يصلون لربهم.
Allah Teâlâ'nın { يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } kavli hakkında; 'Sübhânallâh' derler denildiği gibi, 'Rableri için namaz kılarlar' da denilmiştir.
18962. Metin
وقوله تعالى: وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ قالت فرقة: هذا منسوخ بقوله تعالى: في آية أخرى:
Allah Teâlâ'nın { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } kavmi hakkında bir grup şöyle demiştir: Bu, Allah Teâlâ'nın diğer bir ayetteki şu kavliyle mensuhtur:
18963. Metin
وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا [غافر: ٧] وهذا قول ضعيف، لأن النسخ في الإخبار لا يتصور. وقال السدي ما معناه: إن ظاهر الآية العموم ومعناها الخصوص في المؤمن، فكأنه قال: وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ من المؤمنين، إذ الكفار عليهم لعنة الله والملائكة والناس أجمعين. وقالت فرقة: بل هي على عمومها، لكن استغفار الملائكة ليس بطلب غفران الله تعالى للكفرة على أن يبقوا كفرة، وإنما استغفارهم لهم بمعنى طلب الهداية التي تؤدي إلى الغفران لهم، وكأن الملائكة تقول: اللهم اهد أهل الأرض واغفر لهم. ويؤيد هذا التأويل تأكيده صفة الغفران والرحمة لنفسه بالاستفتاح، وذلك قوله: أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ أي لما كان الاستغفار لجميع من في الأرض يبعد أن يجاب، رجا ﷿ بأن استفتح الكلام تهيئة لنفس السامع فقال: أَلا إِنَّ اللَّهَ هو الذي يطلب هذا منه، إذ هذه أوصافه، وهو أهل المغفرة:
{ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا } [Gâfir: 7] “İman edenler için de mağfiret dilerler.” Bu zayıf bir görüştür; çünkü haber bildiren ifadelerde nesh düşünülemez. Süddî anlam olarak şöyle demiştir: Ayetin lafzı umumi, anlamı ise müminlere özeldir; dolayısıyla sanki { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } 'Yeryüzündeki müminler için mağfiret dilerler' buyurmuştur, zira kâfirlerin üzerine Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti vardır. Bir grup da şöyle demiştir: Bilakis ayet umumiliği üzeredir, ancak meleklerin istiğfarı, kâfirlerin kâfir olarak kalmaları şartıyla Allah Teâlâ'nın onları bağışlamasını istemek demek değildir; meleklerin onlar için istiğfarı ancak onları bağışlanmaya götürecek olan hidayeti talep etmek anlamındadır. Sanki melekler: 'Allah'ım, yeryüzü ehline hidayet ver ve onları bağışla' demektedirler. Bu yorumu, [Allah'ın] istiftâh (dikkat çekme) edatıyla kendisi için mağfiret ve rahmet sıfatını tekit etmesi desteklemektedir; bu da O'nun { أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } kavlidir. Yani yeryüzündeki herkes için istiğfar edilmesinin kabul edilmesi uzak bir ihtimal görününce, Aziz ve Celil olan [Allah] dinleyicinin nefsini hazırlamak amacıyla söze dikkat çekerek ümit vermiş ve şöyle buyurmuştur: { أَلا إِنَّ اللَّهَ } “İyi bilin ki Allah...” işte bu kendisinden talep edilecek olandır, zira O'nun vasıfları böyledir ve O, mağfiret sahibidir.
18964. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
18965. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٦ الى ٩]
[Şûrâ Suresi (42), 6 ila 9. Ayetler]
18966. Metin
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ ما لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩)
{ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ ما لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) } “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları gözetleyip kaydetmektedir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. Şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve etrafındakileri uyarman, gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma gününü bildirip uyarman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı; fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost ve koruyucu yalnız Allah'tır; O ölüleri diriltir ve O her şeye kadirdir.”
18967. Metin
هذه آية تسلية للنبي ﷺ ووعيد للكفار وإزالة عن النبي ﷺ جميع الكلف سوى التبليغ فقط، لئلا يهتم بعدم إيمان قريش وغيرهم، فقال تعالى لنبيه: إن الذين اتخذوا الأصنام والأوثان أولياء من دون الله، الله هو الحفيظ عليهم كفرهم، المحصي لأعمالهم، المجازي لهم عليها بعذاب الآخرة، وأنت فلست بوكيل عليهم ولا ملازم لأمرهم حتى يؤمنوا. والوكيل: المقيم على الأمر، وما في هذا اللفظ من موادعة فهو منسوخ بآية السيف، ثم قال تعالى: وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ أي وكما قضينا أمرك هكذا وأمضيناه في هذه الصورة، كذلك أوحينا إليك قرآنا عربيا مبينا لهم، لا يحتاجون معه إلى آخر سواه ولا محتج غيره، إذ فهمه متأت لهم ولم يكلفك إلا إنذارا من ذكر. و: أُمَّ الْقُرى مكة، والمراد أهل مكة، ولذلك عطف مَنْ، وهي في الأغلب لمن يعقل. و: يَوْمَ الْجَمْعِ هو يوم القيامة، واقتصر في تُنْذِرَ على المفعول الأول، لأن المعنى: وتنذر أهل أم القرى العذاب، وتنذر الناس يوم الجمع، أي تخوفهم إياه لما فيه من عذاب من كفر، وسمي يَوْمَ الْجَمْعِ لاجتماع أهل الأرض فيه بأهل السماء، أو لاجتماع بني آدم للعرض.
Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli, kâfirler için bir tehdit ve Kureyş ile diğerlerinin iman etmemesi sebebiyle üzülmesin diye tebliğ dışında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerinden bütün sorumlulukları kaldıran bir ifadedir. Allah Teâlâ Peygamberine şöyle buyurmuştur: Allah'tan başka putları dost edinenlerin küfürlerini üzerlerinde muhafaza eden, amellerini sayıp döken ve ahiret azabıyla karşılığını verecek olan bizzat Allah'tır. Sen ise onların üzerinde bir vekil değilsin, iman etsinler diye onların işine yapışıp kalacak da değilsin. Vekîl (وَكِيل), bir işi yürütüp başında duran demektir; bu lafızdaki müsaadekârlık ise kılıç ayeti ile mensuhtur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ } yani senin işini bu şekilde hükme bağlayıp bu surette yürüttüğümüz gibi, anlasınlar diye, yanında başka bir şeye ihtiyaç duymayacakları ve başka bir hüccete lüzum kalmayacak şekilde apaçık Arapça bir Kur'an'ı sana vahyettik; zira onu anlamak onlar için mümkündür ve sana zikredilenleri uyarmaktan başka bir görev yüklemedi. { أُمَّ الْقُرى } Mekke'dir; kastedilen ise Mekke halkıdır, bu sebeple çoğunlukla akıl sahipleri için kullanılan { مَنْ } edatı ona atfedilmiştir. { يَوْمَ الْجَمْعِ } ise kıyamet günüdür; { تُنْذِرَ } fiilinde birinci mef'ul ile yetinilmiştir, çünkü mana şöyledir: 'Ümmü'l-Kurâ halkını azapla uyarasın ve insanları toplanma günü ile korkutasın', yani inkâr edenlerin uğrayacağı azap sebebiyle onları o günle korkutasın. O günde yer ehli ile gök ehli bir araya geleceği yahut Âdemoğulları arz için toplanacağı için ona { يَوْمَ الْجَمْعِ } (toplanma günü) denilmiştir.
18968. Metin
وقوله: لا رَيْبَ فِيهِ أي في نفسه وذاته، وارتياب الكفار به: لا يعتد به.
{ لا رَيْبَ فِيهِ } kavli, yani kendi özünde ve zatında onda şüphe yoktur demektir; kâfirlerin onda şüpheye düşmelerine ise itibar edilmez.
18969. Metin
وقوله: فَرِيقٌ مرتفع على خبر الابتداء المضمر، كأنه قال: هم فريق في الجنة، وفريق في السعير. ثم قوى تعالى تسلية نبيه ﵇ بأن عرفه أن الأمر موقوف على مشيئة الله من إيمانهم أو كفرهم، وأنه لو أراد كونهم أمة واحدة لجمعهم عليه، ولكنه يدخل من سبقت له السعادة عنده في رحمته، وييسره في الدنيا لعمل أهل السعادة، وأن الظالمين بالكفر الميسرين لعمل الشقوة ما لهم من وليّ ولا نصير.
{ فَرِيقٌ } kavli, gizli mübtedanın haberi olarak merfûdur; sanki 'Onlar bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir' demiştir. Sonra Teâlâ, onların iman etmesi ya da küfre sapması hususunun Allah'ın meşietine bağlı olduğunu, şayet onları tek bir ümmet kılmak isteseydi bunun üzerinde onları toplayacağını, fakat katında kendisi için saadet takdir edilmiş kimseleri rahmetine sokup dünyada onları saadet ehlinin ameline muvaffak kıldığını, küfürle zulmeden ve şekavet ameline sevk edilen zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı olmadığını Peygamberi aleyhisselâm'a bildirerek tesellisini pekiştirmiştir.
18970. Metin
وقوله: أَمِ اتَّخَذُوا كلام منقطع مما قبله، وليست معادلة، ولكن الكلام: كأنه أضرب عن حجة لهم أو مقالة مقررة فقال: «بل اتخذوا» هذا مشهور قول النحويين في مثل هذا، وذهب بعضهم إلى أن أَمِ هذه هي بمنزلة ألف الاستفهام دون تقدير إضراب، ثم أثبت الحكم بأنه ﷿ هو الولي الذي تنفع ولايته، وأنه هو الذي يحيي الموتى ويحشرهم إلى الآخرة ويبعثهم من قبورهم، وأن قدرته على كل شيء تعطي هذا وتقتضيه.
{ أَمِ اتَّخَذُوا } kavli, öncesinden kopuk bir kelamdır (münkati') ve muâdele (denklik bildiren hemze-i istifhâm karşılığı) değildir; bilakis kelam, sanki onların bir delilinden veya yerleşik bir sözünden vazgeçip (idrâb) 'Bilakis edindiler' demiş gibidir. Bu gibi yerlerde nahivcilerin meşhur görüşü budur; bazısı ise buradaki { أَمِ } edatının idrâb takdiri olmaksızın istifham elifi (soru hemzesi) konumunda olduğu görüşüne gitmiştir. Sonra [Allah], dostluğu fayda veren gerçek velinin ancak Aziz ve Celil olan Kendisi olduğu, ölüleri diriltenin, onları ahirete haşreden ve kabirlerinden diriltip kaldıranın O olduğu ve her şeye kadir olmasının bunu sağladığı ve gerektirdiği hükmünü ortaya koymuştur.
18971. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
18972. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٠ الى ١٢]
[Şûrâ Suresi (42), 10 ila 12. Ayetler]
18973. Metin
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢)
{ وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) } “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim olan Allah'tır; yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim. O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etmiştir. Sizi bu düzen içinde çoğaltıp üretmektedir. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin kilitleri/anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
18974. Metin
المعنى: قل لهم يا محمد: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ أيها الناس من تكذيب وتصديق وإيمان وكفر وغير ذلك، فالحكم فيه والمجازاة عليه ليست إلي ولا بيدي، وإنما ذلك إِلَى اللَّهِ الذي صفاته ما ذكر من إحياء الموتى والقدرة على كل شيء، ثم قال: ذلكم الله ربي وعليه توكلي وإليه إنابتي ورجوعي، وهو فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ، أي مخترعها وخالقها شق بعضها من بعض.
Mana şöyledir: Onlara de ki ey Muhammed: Ey insanlar, yalanlama, tasdik, iman, küfür ve benzeri hususlarda { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ } 'Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde' hüküm vermek ve ona karşılık ceza vermek bana ait değildir, benim elimde de değildir; bu ancak ölüleri diriltmek ve her şeye kadir olmak gibi vasıfları zikredilen { إِلَى اللَّهِ } 'Allah'a aittir'. Sonra şöyle buyurmuştur: İşte bu Allah benim Rabbimdir; tevekkülüm O'nadır, yönelişim ve dönüşüm de O'nadır. O, { فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } göklerin ve yerin fâtırıdır; yani onları yoktan var eden ve bir kısmını diğerinden yarıp çıkararak yaratandır.
18975. Metin
وقوله تعالى: جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً يريد: زوج الإنسان الأنثى، وبهذه النعمة اتفق الذرء، وليست الأزواج هاهنا الأنواع، وأما الأزواج المذكورة مع الأنعام، فالظاهر أيضا والمتسق: أنه يريد: إناث الذكران، ويحتمل أن يريد الأنواع، والأول أظهر.
Allah Teâlâ'nın { جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً } kavli ile insanın eşi olan dişiyi kastetmektedir; üreme ve türeme bu nimet sayesinde gerçekleşmiştir. Buradaki ezvâc (أَزْواج), türler ve çeşitler anlamında değildir. Davarlarla birlikte zikredilen eşlere gelince, zahir ve tutarlı olan görüş, O'nun erkeklerin dişilerini kastetmiş olmasıdır; türleri kastetmiş olması da muhtemeldir, fakat birinci görüş daha açıktır.
18976. Metin
وقوله: يَذْرَؤُكُمْ أي يخلقكم نسلا بعد نسل وقرنا بعد قرن، قاله مجاهد والناس، فلفظة ذرأ:
{ يَذْرَؤُكُمْ } kavli, yani nesil nesil ve çağlar boyunca sizi yaratmaktadır [demektir]; bunu Mücâhid ve diğer âlimler söylemiştir. Zera'e (ذرأ) lafzı,
18977. Metin
تزيد على لفظة: خلق معنى آخر ليس في خلق، وهو توالي الطبقات على مر الزمان.
Haleka (خلق) lafzından daha fazla olarak, haleka lafzında bulunmayan başka bir anlam taşır; o da zamanın akışı içinde nesillerin birbirini takip etmesidir.
18978. Metin
وقوله: فِيهِ الضمير عائد على الجعل الذي يتضمنه قوله: جَعَلَ لَكُمْ، وهذا كما تقول:
{ فِيهِ } kavlindeki zamir, { جَعَلَ لَكُمْ } kavlinin içerdiği 'kılma/yaratma' (el-ca'l) fiiline dönmektedir. Bu, senin şu sözün gibidir:
18979. Metin
كلمت زيدا كلاما أكرمته فيه. وقال القتبي: الضمير للتزويج، ولفظة: «في» مشتركة على معان، وإن كان أصلها الوعاء وإليه يردها النظر في كل وجه.
"Zeyd ile bir konuşma yaptım ve onda kendisine ikramda bulundum." Kutbî şöyle demiştir: Zamir evlenmeye (tezvîc) aittir. «في» lafzı birçok manada müşterektir; gerçi aslı zarfiyettir (kap/içinde oluş) ve her yönden yapılan inceleme onu bu köke döndürür.
18980. Metin
وقوله تعالى: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ الكاف مؤكدة للتشبيه، فبقي التشبيه أوكد ما يكون، وذلك أنك تقول: زيد كعمرو، وزيد مثل عمرو، فإذا أردت المبالغة التامة قلت: زيد كمثل عمرو، ومن هذا قول أوس بن حجر: [المتقارب]
Allah Teâlâ'nın { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } kavlindeki Kâf harfi, teşbihi [yani benzerlik olumsuzlamasını] tekit etmek içindir; böylece benzerliğin yokluğu olabilecek en kuvvetli şekilde kalmıştır. Zira sen 'Zeyd Amr gibidir (ke-Amr)' ve 'Zeyd Amr'ın mislidir (mislu Amr)' dersin; tam bir mübalağa kastettiğinde ise 'Zeyd Amr'ın misli gibidir (ke-misli Amr)' dersin. Evs b. Hacer'in şu sözü de bu kabildendir: [Mütekârib]
18981. Metin
وقتلى كمثل جذوع النخي ... ل يغشاهم سيل منهمر
"Ve hurma kütükleri gibi öldürülmüş kimseler... Üzerlerini coşkun bir sel kaplamaktadır."
18982. Metin
ومنه قول الآخر: [البسيط]
Bir diğer şairin şu sözü de bundandır: [Basît]
18983. Metin
سعد بن زيد إذا أبصرت فضلهم ... ما إن كمثلهم في الناس من أحد
"Sa'd b. Zeyd; onların faziletini gördüğün zaman, insanlar içinde onların misli gibi hiç kimse yoktur."
18984. Metin
فجرت الآية في هذا الموضع على عرف كلام العرب، وتفترق الآية مع هذه الشواهد متى أردت أن تتبع بذهنك هذا اللفظ فتقدر للجزوع مثلا موجودا وتشبه القتل بذلك المثل أمكنك أو لا يمكنك هذا في جهة الله تعالى إلا أن تجعل المثل ما يتحصل في الذهن من العلم بالله تعالى، إذ المثل والمثال واحد، وذهب الطبري وغيره إلى أن المعنى: ليس كهو شيء. وقالوا لفظة مثل في الآية توكيد أو واقعة موقع هو.
Böylece ayet bu makamda Arap kelamının örfü üzere cereyan etmiştir. Zihninde bu lafzı takip edip kütükler için var olan bir benzer takdir etmek ve ölüleri bu benzer ile benzeştirmek istediğinde bunu yapabilmen yahut Allah Teâlâ hakkında -misil ile misâlin bir olması hasebiyle misli zihinde Allah Teâlâ'ya dair hasıl olan bilgi kılman müstesna- bunu yapamaman noktasında bu şahitler ile ayet ayrışır. Taberî ve başkaları mananın: 'O'nun gibi hiçbir şey yoktur (leyse ke-huve şey'un)' şeklinde olduğu görüşüne varmışlardır. Onlar ayetteki misil lafzının tekit olduğunu veya 'O' (hüve) zamirinin yerine geçtiğini söylemişlerdir.
18985. Metin
قال القاضي أبو محمد: ومما يؤيد دخول الكاف تأكيدا أنها قد تدخل على الكاف نفسها، وأنشد سيبويه:
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Kâf harfinin tekit için girdiğini destekleyen hususlardan biri de, onun bizzat Kâf harfinin üzerine gelebilmesidir. Sîbeveyhi şu beyti inşad etmiştir:
18986. Metin
وصاليات ككما يؤثفين
"Ve sacayaklarının konulduğu gibi konulan ocak taşları..."
18987. Metin
والمقاليد: المفاتيح، قاله ابن عباس والحسن، وقال مجاهد: أصلها بالفارسية، وهي هاهنا استعارة لوقع كل أمر تحت قدرته. وقال السدي: المقاليد: الخزائن، وفي العبارة على هذا حذف مضاف، قال قتادة: من ملك مقالد خزائن، فالخزائن في ملكه، وبسط الرزق وقدره بيّن، وقد مضى تفسيره.
Mekālîd (مقاليد), anahtarlar demektir; bunu İbn Abbâs ve Hasan söylemiştir. Mücâhid ise aslen Farsça olduğunu ifade etmiştir; bu kelime burada her işin O'nun kudreti altına girmesinden kinaye bir istiaredir. Süddî: Mekālîd hazinelerdir, demiştir ve bu ifadeye göre hazfedilmiş bir muzâf (tamlanan) vardır. Katâde: 'Kim hazinelerin kilitlerine malik olursa, hazineler onun mülkiyetindedir' demiştir. Rızkın genişletilmesi ve daraltılması açıktır, tefsiri daha önce geçmiştir.
18988. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
18989. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[Şûrâ Suresi (42), 13 ila 14. Ayetler]
18990. Metin
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ ما وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ ما تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ ما جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤)
{ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ ما وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ ما تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ ما جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) } “O, 'Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de din kıldı. Kendilerini çağırdığın şey müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve O'na yöneleni doğru yola iletir. (13) Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik/haddi aşma yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir ecele kadar önceden verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. (14)”
18991. Metin
المعنى: شَرَعَ لَكُمْ وبين من المعتقدات والتوحيد ما وَصَّى بِهِ نُوحاً قبل.
Manası şudur: İnanç esaslarından ve tevhidden, daha önce Nûh'a vasiyet ettiğini sizin için bir şeriat kıldı ve açıkladı.
18992. Metin
وقوله: وَالَّذِي عطف على ما، وكذلك ما ذكر بعد من إقامة الدين مشروع اتفقت النبوات فيه، وذلك في المعتقدات أو في جملة أمرها من أن كل نبوة فإنما مضمنها معتقدات وأحكام، فيجيء المعنى على هذا: شرع لكم شرعة هي كشرعة نوح وإبراهيم وموسى وعيسى ﵈ في أنها ذات المعتقدات المشهورة التي هي في كل نبوءة وذات أحكام كما كانت تلك كلها، وعلى هذا يتخرج ما حكاه الطبري عن قتادة قال: ما وَصَّى بِهِ نُوحاً يريد الحلال والحرام، وعليه روي أن نوحا أول من أتى بتحريم البنات والأمهات. وأما الأحكام بانفرادها فهي في الشرائع مختلفة، وهي المراد في قوله تعالى:
{ وَالَّذِي } kavli, { ما } lafzına matuftur. Aynı şekilde dinde ikame edilip [uygulanması] emredilen hususlar, bütün peygamberliklerin üzerinde ittifak ettiği meşru kılınmış hükümlerdir. Bu da inanç esaslarında yahut her peygamberliğin inanç esaslarını ve hükümleri içermesi cihetiyle işin genelindedir. Buna göre mana şöyle olur: Sizin için, tıpkı Nûh, İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ'nın (aleyhimüsselâm) şeriatı gibi, her peygamberlikte bulunan meşhur inanç esaslarına ve tıpkı öncekiler gibi hükümlere sahip bir şeriat vazetti. Taberî'nin Katâde'den naklettiği şu söz de bu kabildendir: O, { ما وَصَّى بِهِ نُوحاً } ifadesiyle helal ve haramı kastetmektedir, demiştir. Nitekim Nûh'un kızlar ve annelerle evlenmenin haramlığını ilk getiren kişi olduğu rivayet edilmiştir. Müstakil olarak hükümlere gelince, bunlar şeriatlar arasında farklılık gösterir. Allah Teâlâ'nın şu kavlinde kastedilen de budur:
18993. Metin
لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً [المائدة: ٤٨] وأَنْ في قوله: أَنْ أَقِيمُوا يجوز أن تكون في موضع نصب بدلا من ما، ويجوز في موضع خفض بدلا من الضمير في بِهِ، وفي موضع رفع على خبر ابتداء تقديره: ذلك أن، وأَنْ تكون مفسرة بمعنى: أي، لا موضع لها من الإعراب، وإقامة الدين هو توحيد الله تعالى ورفض سواه.
{ لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً } “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik.” [Mâide: 48]. { أَنْ أَقِيمُوا } kavlindeki { أَنْ } edatının, { ما } lafzından bedel olarak nasb mahallinde olması caizdir. { بِهِ } lafzındaki zamirden bedel olarak cer mahallinde olması ve takdiri 'Zâlike en' (O şudur ki) şeklinde olan bir mübtedanın haberi olarak ref mahallinde olması da caizdir. { أَنْ } edatının 'yani' manasında tefsir edatı olması ve iraptan mahalli bulunmaması da mümkündür. Dini ayakta tutmak (ikāme) ise Allah Teâlâ'yı birlemek ve O'ndan başkasını terk etmektir.
18994. Metin
وقوله: وَلا تَفَرَّقُوا نهي عن المهلك من تفرق الأنحاء والمذاهب، والخير كله في الإلفة واجتماع الكلمة. ثم أخبر تعالى نبيه بصعوبة موقع هذه الدعوة إلى إقامة الدين على المشركين بالله العابدين الأصنام. قال قتادة: كبّرت عليهم: لا إله إلا الله، وأبى الله إلا نصرها، ثم سلاه عنهم بقوله: اللَّهُ يَجْتَبِي أي يختار ويصطفي، قاله مجاهد وغيره: و: يُنِيبُ معناه يرجع عن الكفر ويحرص على الخير ويطلبه.
Allah Teâlâ'nın { وَلا تَتَفَرَّقُوا } kavli; farklı yönlere ve mezheplere bölünerek helak olmaktan nehiydir. Bütün hayır ise kaynaşmada ve birlik olmaktadır. Ardından Allah Teâlâ, dini ayakta tutmaya yönelik bu davetin, putlara tapan ve Allah'a ortak koşan müşriklere ne denli ağır geldiğini Peygamberine bildirmiştir. Katâde şöyle demiştir: 'Lâ ilâhe illallâh' sözü onlara çok ağır geldi; Allah ise bu kelimeye yardım etmekten başkasına razı olmadı. Sonra da { اللَّهُ يَجْتَبِي } yani 'seçer ve arındırır' kavliyle Peygamberini teselli etmiştir; bunu Mücâhid ve başkaları söylemiştir. { يُنِيبُ } ise inkârdan dönen, hayra düşkün olan ve onu arayan manasındadır.
18995. Metin
وقوله: وَلا تَتَفَرَّقُوا عبارة يجمع خطابها كفار العرب واليهود والنصارى وكل مدعو إلى الإسلام، فلذلك حسن أن يقال: ما تفرقوا، يعني بذلك أوائل اليهود والنصارى. والعلم الذي جاءهم: هو
{ وَلا تَتَفَرَّقُوا } kavli; hitabı Arap kâfirlerini, Yahudileri, Hristiyanları ve İslâm'a davet edilen herkesi kapsayan bir ifadedir. Bu sebeple [hemen peşinden] 'Ayrılığa düşmediler' denilmesi yerinde olmuştur ki bununla Yahudi ve Hristiyanların öncüleri kastedilmektedir. Kendilerine gelen ilim ise,
18996. Metin
ما كان حصل في نفوسهم من علم كتب الله تعالى فبغى بعضهم على بعض، أداهم ذلك إلى اختلاف الرأي وافتراق الكلمة والكلمة السابقة: قال المفسرون: هي حتمه تعالى القضاء بأن مجازاتهم إنما تقع في الآخرة، فلولا ذلك لفصل بينهم في الدنيا وغلب المحق على المبطل.
Allah Teâlâ'nın kitaplarından zihinlerinde hâsıl olan ilimdir. Fakat birbirlerine karşı haset edip haddi aştılar; bu da onları görüş ayrılığına ve fırkalaşmaya sürükledi. 'Önceden geçmiş olan söz'e gelince; müfessirler bunun, Allah Teâlâ'nın onların cezalandırılmasının ancak ahirette vuku bulacağına dair kesin hükmü olduğunu söylemişlerdir. Eğer bu olmasaydı, dünyada aralarında hüküm verilir ve haklı olan batıl olana galip kılınırdı.
18997. Metin
وقوله تعالى: وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ إشارة إلى معاصري محمد ﷺ من اليهود والنصارى، وقيل هي إشارة إلى العرب. والْكِتابَ: هو القرآن. والضمير في قوله: لَفِي شَكٍّ يحتمل أن يعود على الْكِتابَ، أو على محمد، أو على الأجل المسمى، أي في شك من البعث على قول من رأى الإشارة إلى العرب، ووصف الشك ب مُرِيبٍ مبالغة فيه.
Allah Teâlâ'nın { وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ } kavli, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde yaşayan Yahudi ve Hristiyanlara bir işarettir. Bunun Araplara işaret ettiği de söylenmiştir. { الْكِتابَ } ise Kur'an'dır. { لَفِي شَكٍّ } kavlindeki zamirin { الْكِتابَ } lafzına, Muhammed'e yahut belirlenmiş ecele raci olması muhtemeldir; yani hitabın Araplara yönelik olduğunu savunan görüşe göre yeniden diriliş hakkında bir şüphe içindedirler. Şüphenin { مُرِيبٍ } (derin/huzursuz edici) olarak nitelenmesi, onda mübalağa bildirmek içindir.
18998. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
18999. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Şûrâ Suresi (42), 15 ila 16. Ayetler]
19000. Metin
فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ ما اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦)
{ فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ ما اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦) } “İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gözetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda hiçbir tartışma/delil yarıştırma yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş yalnız O'nadır.' (15) O'na [davete] icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışıp duranların delilleri Rableri katında batıldır/boştur; onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır. (16)”
19001. Metin
اللام في قوله: فَلِذلِكَ قالت فرقة: هي بمنزلة إلى، كما قال تعالى: بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها [الزلزلة:
{ فَلِذلِكَ } kavlindeki Lâm harfi hakkında bir grup şöyle demiştir: Tıpkı Allah Teâlâ'nın { بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها } [Zilzâl: 5]
19002. Metin
٥] أي إليها، كأنه قال: فإلى ما وصى به الأنبياء من التوحيد فَادْعُ، وقالت فرقة: بل هي بمعنى من أجل كأنه قال: فمن أجل أن الأمر كذا ولكونه كذا فَادْعُ أنت إلى ربك وبلغ ما أرسلت به. وخوطب ﵇ بأمر الاستقامة، وقد كان مستقيما، بمعنى: دم على استقامتك، وهكذا الشأن في كل مأمور بشيء هو متلبس به إنما معناه الدوام، وهذه الآية ونحوها كانت نصب عين النبي ﷺ، وكانت شديدة الموقع من نفسه، أعني قوله تعالى: فَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ [هود: ١١٢] لإنها جملة تحتها جميع الطاعات وتكاليف النبوءة، وفي هذا المعنى قال ﵇: شيبتني هود وأخواتها، فقيل له: لم ذلك؟
kavlindeki gibi 'ilâ' (..-e/a) konumundadır; yani 'ona' demektir. Sanki şöyle buyurmuştur: 'Peygamberlerin vasiyet ettiği tevhide davet et.' Bir grup da şöyle demiştir: Bilakis 'için' (min ecl) manasındadır; sanki şöyle demiştir: 'Mademki durum böyledir ve böyle olduğu için, sen Rabbine davet et ve sana gönderileni tebliğ et.' Peygamber (aleyhisselâm) zaten dosdoğru olduğu halde istikamet emriyle muhatap kılınmıştır; bunun manası 'istikametin üzere daim ol' demektir. Zaten içinde bulunduğu bir şeyle emrolunan herkes hakkındaki kural böyledir, o emir devamlılık anlamına gelir. Bu ayet ve benzerleri, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) daima gözü önündeydi ve nefsi üzerinde çok ağır bir tesiri vardı; yani Allah Teâlâ'nın { فَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ } [Hûd: 112] kavlini kastediyorum. Çünkü bu cümle, bütün itaatleri ve peygamberlik mükellefiyetlerini altında barındıran bir ifadedir. Bu manada Peygamber (aleyhisselâm): 'Hûd suresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı' buyurmuş, kendisine: 'Neden öyle?' diye sorulunca da:
19003. Metin
فقال: لأن فيها فَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ [هود: ١١٢] وهذا الخطاب له ﵇ بحسب قوته في أمر الله تعالى وقال هو لأمته بحسب ضعفهم استقيموا.
'Çünkü onda { فَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ } [Hûd: 112] ayeti vardır' demiştir. Ona (aleyhisselâm) yapılan bu hitap, Allah Teâlâ'nın emri hususundaki gücüne göredir. Kendisi ise ümmetine, onların zaafına göre: 'İstikamet üzere olun' demiştir.
19004. Metin
وقوله تعالى: وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ يعني قريشا فيما كانوا يهوونه من أن يعظم آلهتهم وغير ذلك، ثم أمره تعالى أن يؤمن بالكتب المنزلة قبله من عند الله، وهو أمر يعم سائر أمته.
Allah Teâlâ'nın { وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ } kavli; ilahlarını yüceltmesi ve benzeri hususlarda Kureyş'in arzuladığı şeyleri kastetmektedir. Ardından Allah Teâlâ ona, kendisinden önce Allah katından indirilen kitaplara iman etmesini emretmiştir; bu, ümmetinin tamamını kapsayan bir emirdir.
19005. Metin
وقوله تعالى: وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ قالت فرقة: اللام في لِأَعْدِلَ يمعنى: أن، التقدير: بأن أعدل بينكم. وقالت فرقة المعنى: وأمرت بما أمرت به من التبليغ والشرع لكي أعدل بينكم، فحذف من الكلام ما يدل الظاهر عليه.
Allah Teâlâ'nın { وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ } kavli hakkında bir grup şöyle demiştir: { لِأَعْدِلَ } lafzındaki Lâm harfi 'en' manasındadır; takdiri: 'Aranızda adalet yapmakla [emrolundum]' şeklindedir. Bir grup da mananın şöyle olduğunu söylemiştir: 'Aranızda adalet yapayım diye tebliğ ve şeriat hususunda emrolunduğum şeylerle emrolundum.' Böylece cümlenin zahirinin delalet ettiği kısım sözden hazfedilmiştir.
19006. Metin
وقوله: لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ إلى آخر الآية منسوخ ما فيه من موادعة بآية السيف.
{ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ } kavlinden ayetin sonuna kadar olan kısmın içerdiği barışçıl tutum (müvâdaa), Kılıç Ayeti ile neshedilmiştir.
19007. Metin
وقوله: لا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ أي لا جدال ولا مناظرة، قد وضح الحق وأنتم تعاندون، وفي قوله تعالى: اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وعيد.
{ لا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ } kavli; aramızda hiçbir tartışma ve münazara yoktur, hak apaçık ortaya çıkmıştır, sizler ise inat etmektesiniz, demektir. Allah Teâlâ'nın { اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا } kavlinde ise bir tehdit vardır.
19008. Metin
وقوله: وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ قال ابن عباس ومجاهد إنها نزلت في طائفة من بني إسرائيل همت برد الناس عن الإسلام وإضلالهم ومجادلتهم بأن قالوا: كتابنا قبل كتابكم، ونبينا قبل نبيكم، فديننا أفضل، فنزلت الآية في ذلك، وقيل بل نزلت في قريش لأنها كانت أبدا تحاول هذا المعنى وتطمع في رد الجاهلية و: يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ معناه في توحيد الله، أي يحاجون فيه بالإبطال والإلحاد وما أشبه، والضمير في: لَهُ يحتمل أن يعود على اللَّهِ تعالى، أي بعد ما دخل في دينه، ويحتمل أن يعود على الدين والشرع، ويحتمل أن يعود على محمد ﵇. و: داحِضَةٌ معناه: زاهقة. والدحض: الزلق، وباقي الآية بيّن.
{ وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ } kavli hakkında İbn Abbâs ve Mücâhid, bunun İsrâiloğulları'ndan insanları İslâm'dan döndürmeye, onları saptırmaya ve: 'Bizim kitabımız sizin kitabınızdan önce, peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir; dolayısıyla dinimiz daha üstündür' diyerek onlarla tartışmaya yeltenen bir topluluk hakkında indiğini söylemişlerdir. Bunun üzerine ayet bu hususta inmiştir. Bilakis Kureyş hakkında indiği de söylenmiştir; zira onlar daima bu manayı elde etmeye çabalıyor ve cahiliye devrini geri getirmeyi umuyorlardı. { يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ } ifadesi, Allah'ın tevhidi hakkında demektir; yani batılla, mülhidlikle ve benzeri yollarla O'nun hakkında tartışırlar. { لَهُ } lafzındaki zamirin Allah Teâlâ'ya raci olması muhtemeldir; yani O'nun dinine girildikten sonra demektir. Dine ve şeriata raci olması da muhtemeldir, Muhammed'e (aleyhisselâm) raci olması da muhtemeldir. { داحِضَةٌ } kelimesi, 'zâil olan/boşa çıkan' demektir. Dahd (دحض), kaymak anlamına gelir. Ayetin geri kalanı açıktır.
19009. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
19010. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٧ الى ٢٠]
[Şûrâ Suresi (42), 17 ila 20. Ayetler]
19011. Metin
اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨) اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠)
{ اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨) اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) } “Kitabı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de o saat (kıyamet) yakındır! (17) Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ile titrerler ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışıp duranlar derin bir sapıklık içindedirler. (18) Allah kullarına lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O pek güçlüdür, mutlak galiptir. (19) Kim ahiret kazancını/ekinini isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da ondan veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur. (20)”
19012. Metin
لما أنحى القول على الذين يحاجون في توحيد الله ويرومون إطفاء نوره، صدع في هذه الآية بصفة من أنزل الكتاب الهادي للناس. و: الْكِتابَ هنا اسم جنس يعم جميع الكتب المنزلة.
Allah'ın tevhidi hususunda tartışan ve O'nun nurunu söndürmeyi amaçlayan kimselere söz yöneltilip paylandıktan sonra, bu ayette insanlara hidayet rehberi olan Kitab'ı indiren Zât'ın sıfatı açıkça ortaya konmuştur. Buradaki { الْكِتابَ } lafzı, indirilen bütün kitapları içine alan bir cins ismidir.
19013. Metin
وقوله: بِالْحَقِّ يحتمل أن يكون المعنى بأن كان ذلك حقا واجبا للمصلحة والهدى، ويحتمل أن يكون المعنى مضمنا الحق، أي بالحق في أحكامه وأوامره. والْمِيزانَ هنا العدل، قال ابن عباس ومجاهد وقتادة والناس. وحكى الثعلبي عن مجاهد أنه قال: هو هنا الميزان الذي بأيدي الناس.
{ بِالْحَقِّ } kavlinin; bunun maslahat ve hidayet gereği hak ve vacip olması manasına gelmesi muhtemel olduğu gibi, hakkı içeren; yani hükümlerinde ve emirlerinde hak ile [indirilmiş] olması manasına gelmesi de muhtemeldir. Buradaki { الْمِيزانَ } ise adalettir; bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve genel ulema söylemiştir. Sa'lebî ise Mücâhid'den, bunun insanların ellerindeki terazi olduğu sözünü nakletmiştir.
19014. Metin
قال القاضي أبو محمد: ولا شك أنه داخل في العدل وجزء منه وكل شيء من الأمور، فالعدل فيه إنما هو بوزن وتقدير مستقيم، فيحتاج في الأجرام إلى آلة، وهي العمود والكفتان التي بأيدي البشر، ويحتاج في المعاني إلى هيئات في النفوس وفهوم توازن بين الأشياء.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Hiç şüphe yok ki terazi de adalete dâhildir ve onun bir parçasıdır. Her bir işteki adalet, ancak dosdoğru bir tartı ve takdirle mümkündür. Cisimlerde bir alete; yani insanların elindeki ibre ve iki kefeye ihtiyaç duyulur. Manevi hususlarda ise nefislerdeki melekelere ve eşyayı birbiriyle tartan/dengeleyen anlayışlara ihtiyaç duyulur.
19015. Metin
وقوله: وَما يُدْرِيكَ، لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ وعيد للمشركين، أي فانظر في أي غورهم وجاء لفظ:
Allah Teâlâ'nın { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ } kavli, müşriklere yönelik bir tehdittir; yani onların nasıl bir uçuruma sürüklendiklerine bir bak! Lafız olarak,
19016. Metin
قَرِيبٌ مذكرا من حيث تأنيث الساعة غير حقيقي، وإذ هي بمعنى الوقت.
{ قَرِيبٌ } kelimesi; 'es-sâa' lafzının müennesliğinin hakiki olmaması ve 'vakit' manasında olması sebebiyle müzekker olarak gelmiştir.
19017. Metin
ثم وصف تعالى حال الجهلة الكاذبين بها، فهم لذلك يستعجلون بها، أي يطلبون تعجيلها ليبين العجز ممن يحققها، فالمصدق بها مشفق خائف، والمكذب مستعجل مقيم لحجته على تكذيبه بذلك
Daha sonra Allah Teâlâ, kıyameti yalanlayan cahillerin durumunu vasfetmiştir. Onlar bu sebeple onun çabucak gelmesini istemektedirler; yani onu hak kılan [Peygamber'in] aczini ortaya çıkarmak için çabuklaştırılmasını talep ederler. Ona inanan kimse korku ve endişe içindedir; yalanlayan ise çabucak gelmesini isteyerek,
19018. Metin
المستعجل به. ثم استفتح الإخبار عن الممارين في الساعة بأنهم في ضلال قد بعد بهم، فرجوعهم عنه صعب متعذر، وفي هذا الاستفتاح مبالغة وتأكيد وتهيئة لنفس السامع، ثم رجى ﵎ عباده بقوله:
çabuklaştırılmasını istediği bu şey üzerinden yalanlamasına dair delil getirdiğini sanır. Ardından kıyamet hakkında tartışıp duranların kendilerini uzaklaştıran derin bir sapıklık içinde oldukları haberiyle söze başlanmıştır ki onların bundan dönmesi çok zor ve imkânsızdır. Bu başlangıçta bir mübalağa, tekit ve dinleyicinin nefsini hazırlama vardır. Sonra Allah Teâlâ şu kavliyle kullarına ümit vermiştir:
19019. Metin
اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ، و: لَطِيفٌ هنا بمعنى: رفيق متحف، والعباد هنا: المؤمنون ومن سبق له الخلود في الجنة، وذلك أن الأعمال بخواتمها، ولا لطف إلا ما آل إلى الرحمة، وأما الإنعام على الكافرين في الدنيا فليس بلطف بهم، بل هو إملاء واستدراج. وقال الجنيد: لطف بأوليائه حتى عرفوه ولو لطف بالكفار لما جحدوه، وقيل: لَطِيفٌ معناه في أن نشر عنهم المناقب، وستر عليهم المثالب. وقيل هو الذي لا يخاف إلا عدله، ولا يرجى إلا فضله.
{ اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ } buradaki { لَطِيفٌ } lütufkâr, şefkatli ve ihsan sahibi demektir. Buradaki kullar ise müminler ve cennette ebedî kalacağı önceden takdir edilmiş olan kimselerdir. Zira ameller sonlarına göredir ve neticesi rahmete varmayan hiçbir şey lütuf sayılmaz. Kâfirlere dünyada verilen nimetlere gelince, bu onlara yönelik bir lütuf değil, bilakis mühlet verme (imlâ) ve derece derece helake yaklaştırmadır (istidrâc). Cüneyd şöyle demiştir: 'Dostlarına lütufta bulundu da O'nu tanıdılar; şayet kâfirlere lütufta bulunsaydı O'nu inkâr etmezlerdi.' { لَطِيفٌ } lafzının manasının, onların güzel hasletlerini yayıp kusurlarını örtmesi olduğu da söylenmiştir. Yine O'nun, sadece adaletinden korkulan ve sadece lütfu umulan Zât olduğu da söylenmiştir.
19020. Metin
وقوله: مَنْ كانَ يُرِيدُ معناه: إرادة مستعد عامل عارف، لا إرادة متمن لم يدر نفسه. والحرث في هذه الآية: عبارة عن السعي والتكسب والإعداد.
Allah Teâlâ'nın { مَنْ كانَ يُرِيدُ } kavlinin manası; nefsini terbiye etmemiş bir temennicinin iradesi değil, hazırlıklı, amel eden ve bilen bir kimsenin iradesidir. Bu ayetteki Hars (حَرْث), çalışıp çabalama, kazanma ve hazırlık yapmaktan kinayedir.
19021. Metin
ولما كان حرث الأرض أصلا من أصول المكاسب استعير لكل متكسب، ومنه قول ابن عمر: احرث لدنياك كأنك تعيش أبدا، واعمل لآخرتك كأنك تموت غدا.
Toprağı sürmek (hars), kazanç yollarının en temeli olduğundan, her türlü kazanç sağlayan kimse için istiare yoluyla kullanılmıştır. İbn Ömer'in şu sözü de bu kabildendir: 'Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyan için ek/çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahiretin için amel et.'
19022. Metin
وقوله تعالى: نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وعد منتجز.
Allah Teâlâ'nın { نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ } kavli, mutlaka gerçekleşecek kesin bir vaaddir.
19023. Metin
وقوله في: حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها معناه: ما شئنا ولمن شئنا، فرب ممتحن مضيق عليه حريص على حرث الدنيا مريد له لا يحس بغيره، نعوذ بالله من ذلك، وهذا الذي لا يعقل غير الدنيا هو الذي نفى أن يكون له نصيب في الآخرة.
{ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها } kavlindeki mana ise: 'Dilediğimiz kadarını ve dilediğimiz kimseye veririz' demektir. Zira nice imtihan edilen, darlığa düşen kimse vardır ki dünya kazancına pek hırslıdır, onu arzular ve başkaca hiçbir şey hissetmez; bundan Allah'a sığınırız. İşte dünyadan başkasına aklı ermeyen bu kimsedir ki, ahirette hiçbir nasibinin bulunmadığı bildirilmiştir.
19024. Metin
وقرأ سلام: «نؤته» برفع الهاء وهي لغة لأهل الحجاز، ومثله قراءتهم: فَخَسَفْنا بِهِ وَبِدارِهِ الْأَرْضَ [القصص: ٨١] برفع الهاء فيهما.
Sellâm, Hâ harfinin zammesiyle «نؤتهُ» şeklinde okumuştur ki bu Hicaz ehlinin bir şivesidir. Nitekim onların her iki Hâ harfinin zammesiyle { فَخَسَفْنا بِهِ وَبِدارِهِ الْأَرْضَ } [Kasas: 81] şeklindeki kıraatleri de böyledir.
19025. Metin
قوله ﷿:
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın kavli:
19026. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٢١ الى ٢٣]
[Şûrâ Suresi (42), 21 ila 23. Ayetler]
19027. Metin
أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ ما لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣)
{ أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ ما لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) } “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine ihdas eden ortakları mı var? Eğer ayırt edici o kesin söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır. (21) Kazandıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur. (22) İşte bu, Allah'ın iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: 'Buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.' Kim bir iyilik işlerse, onun bu iyiliğindeki güzelliği artırırız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir. (23)”
19028. Metin
أَمْ هذه هي منقطعة لا معادلة، وهي بتقدير بل وألف الاستفهام. والشركاء في هذه الآية: يحتمل أن يكون المراد بهم الشياطين والمغوين من أسلافهم، ويكون الضمير في لَهُمْ للكفار المعاصرين لمحمد ﷺ، أي شرع الشركاء لهم ما لم يأذن به الله، فالاشتراك هاهنا هو في الكفر
Buradaki { أَمْ } edatı munkatıdır, muâdile değildir; 'bel' (bilakis) ve istifham elifi takdirindedir. Bu ayetteki 'ortaklar' ile şeytanların ve atalarından saptırıcı kimselerin kastedilmiş olması muhtemeldir. { لَهُمْ } lafzındaki zamir de Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) dönemindeki kâfirlere ait olur; yani o ortaklar, onlara Allah'ın izin vermediği şeyleri din kılmışlardır. Dolayısıyla buradaki ortaklık küfür
19029. Metin
والغواية، وليس بشركة الإشراك بالله، ويحتمل أن يكون المراد ب «الشركاء» : الأصنام والأوثان على معنى:
ve sapıklıktaki ortaklıktır, Allah'a ortak koşma şirketi değildir. 'Ortaklar' ile putların ve heykellerin kastedilmiş olması da şu manada muhtemeldir:
19030. Metin
أم لهم أصنام جعلوها شركاء لله في ألوهيته، ويكون الضمير: في: شَرَعُوا لهؤلاء المعاصرين من الكفار ولآبائهم. والضمير في: لَهُمْ للأصنام الشركاء، أي شرع هؤلاء الكفار لأصنامهم وأوثانهم ما لم يأذن به الله، و: شَرَعُوا معناه: أثبتوا ونهجوا ورسموا. والدِّينِ هنا العوائد والأحكام والسيرة، ويدخل في ذلك أيضا المعتقدات، لأنهم في جميع ذلك وضعوا أوضاعا، فأما في المعتقدات فقولهم إن الأصنام آلهة، وقولهم إنهم يعبدون الأصنام زلفى وغير ذلك، وأما في الأحكام فكالبحيرة والوصيلة والحامي وغير ذلك من السوائب ونحوها، والإذن في هذه الآية الأمر. وكَلِمَةُ الْفَصْلِ: هي ما سبق من قضاء الله تعالى بأنه يؤخر عقابهم إلى الآخرة والقضاء بينهم: هو عذابهم في الدنيا ومجازاتهم.
Yoksa onların uluhiyetinde Allah'a ortak kıldıkları putları mı var? { شَرَعُوا } lafzındaki zamir o dönemdeki kâfirlere ve onların atalarına ait olur. { لَهُمْ } lafzındaki zamir ise ortak koşulan putlara ait olur; yani bu kâfirler putları ve heykelleri için Allah'ın izin vermediği hükümler ihdas ettiler. { شَرَعُوا } ihdas ettiler, yol tuttular ve kural koydular demektir. Buradaki { الدِّينِ } ise âdetler, hükümler ve hayat tarzıdır; inanç esasları da buna dâhildir. Çünkü onlar bütün bu hususlarda kurallar koymuşlardır. İnanç esasları noktasında putların ilah olduğunu ve putlara sadece [kendilerini Allah'a] yaklaştırsın diye taptıklarını söylemeleri ve benzeri şeylerdir. Hükümlere gelince Bahîre, Vasîle, Hâmî ve diğer serbest bırakılan develer (sevâib) gibi uygulamalardır. Bu ayetteki 'izin' ise emirdir. { كَلِمَةُ الْفَصْلِ } ise Allah Teâlâ'nın onların azabını ahirete erteleyeceğine dair önceden geçmiş olan hükmüdür. Aralarında hükmedilmesi ise onların dünyada cezalandırılması ve karşılıklarının verilmesidir.
19031. Metin
وقرأ جمهور الناس: «وإن الظالمين» بكسر الهمزة على القطع والاستئناف. وقرأ مسلم بن جندب «وأن الظالمين» بفتح الهمزة، وهي في موضع رفع عطف على: كَلِمَةُ المعنى: وأن الظالمين لهم في الآخرة عذاب.
İnsanların cumhuru, sözü kesip yeni bir cümleye başlamak (istînâf) üzere hemzenin kesresiyle «وإن الظالمين» şeklinde okumuştur. Müslim b. Cündeb ise hemzenin fethasıyla «وأن الظالمين» şeklinde okumuştur; bu kıraatte kelime { كَلِمَةُ } lafzına matuf olarak ref mahallindedir. Manası: 'Ve zalimler için ahirette bir azabın bulunması [sözü olmasaydı]' şeklindedir.
19032. Metin
وقوله: تَرَى الظَّالِمِينَ هي رؤية بصر، والظَّالِمِينَ مفعول، و: مُشْفِقِينَ حال وليس لهم في هذا الإشفاق مدح، لأنهم إنما أشفقوا حين نزل بهم ووقع، وليسوا كالمؤمنين الذين هم في الدنيا مشفقون من الساعة كما تقدم.
Allah Teâlâ'nın { تَرَى الظَّالِمِينَ } kavlindeki rü'yet, gözle görmektir. { الظَّالِمِينَ } mef'ûl, { مُشْفِقِينَ } ise hâldir. Bu korku ve endişede onlar için bir övgü yoktur; zira onlar ancak azap başlarına inip vuku bulduğu zaman korkmuşlardır. Yoksa daha önce geçtiği üzere dünyadayken kıyametten korkan müminler gibi değillerdir.
19033. Metin
وقوله تعالى: وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ جملة في موضع الحال. والروضات: المواضع المؤنفة النظرة، وهي مرتفعة في الأغلب من الاستعمال، وهي الممدوحة عند العرب وغيرهم، ومن ذلك قوله تعالى كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ [البقرة: ٢٦٥] ومن ذلك تفضيلهم روضات الحزن لجودة هوائها. قال الطبري: ولا تقول العرب لموضع الأشجار رياض.
Allah Teâlâ'nın { وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ } kavli, hâl mahallinde bir cümledir. Ravdât (روضات), yemyeşil, taptaze ve göz alıcı yerlerdir. Kullanımda çoğunlukla yüksek yerler için geçerlidir ve Araplar ile başkaları katında övülen yerlerdir. Allah Teâlâ'nın { كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ } “Tepedeki bir bahçenin misali gibidir” [Bakara: 265] kavli de bundandır. Havasının güzelliğinden ötürü engebeli/sert arazilerin bahçelerini (ravdâtü'l-hazn) üstün tutmaları da bu kabildendir. Taberî şöyle demiştir: Araplar [sadece] ağaçlık yerlere 'riyâd' (bahçeler) demezler.
19034. Metin
وقوله تعالى: ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ إشارة إلى قوله تعالى في الآية الأخرى: وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيراً [الأحزاب: ٤٧] .
Allah Teâlâ'nın { ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ } kavli, diğer ayette geçen şu kavline bir işarettir: { وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيراً } “Müminlere, kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.” [Ahzâb: 47].
19035. Metin
وقرأ جمهور الناس: «يبشّرهم» بضم الياء وفتح الباء وشد الشين المكسورة، وذلك على التعدية بالتضعيف. وقرأ مجاهد وحميد: «يبشر» بضم الياء وسكون الباء وكسر الشين على التعدية بالهمزة. قرأ ابن مسعود وابن يعمر وابن أبي إسحاق والجحدري والأعمش وطلحة: «يبشر» بفتح الياء وضم الشين، ورويت عن ابن كثير. وقال الجحدري في تفسيرها: ترى النضرة في الوجوه.
İnsanların cumhuru, şeddeli Şîn'in kesresi, Bâ'nın fethası ve Yâ'nın zammesiyle tef'îl babından geçişli kılarak «يبشّرهم» şeklinde okumuştur. Mücâhid ve Humeyd ise Yâ'nın zammesi, Bâ'nın sükûnu ve Şîn'in kesresiyle if'âl babından geçişli olarak «يبشر» şeklinde okumuşlardır. İbn Mes'ûd, İbn Ya'mer, İbn Ebî İshâk, Cahderî, A'meş ve Talha, Yâ'nın fethası ve Şîn'in zammesiyle [sülâsîden] «يبشر» şeklinde okumuşlardır; bu kıraat İbn Kesîr'den de rivayet edilmiştir. Cahderî bunun tefsirinde: 'Yüzlerde parlaklık ve neşe görürsün' demiştir.
19036. Metin
وقوله تعالى: قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى اختلف الناس في معناه، فقال له ابن عباس وغيره: هي آية مكية نزلت في صدر الإسلام ومعناها استكفاف شر الكفار ودفع أذاهم أي ما أسألكم على القرآن والدين والدعاء إلى الله إلا أن تودوني لقرابة هي بيني وبينكم فتكفوا عني أذاكم. قال ابن عباس وابن إسحاق وقتادة: ولم يكن في قريش بطن إلا ولرسول الله ﷺ فيه نسب أو صهر، فالآية على هذا هي استعطاف ما، ودفع أذى وطلب سلامة منهم، وذلك كله منسوخ بآية السيف، ويحتمل على هذا التأويل أن يكون معنى الكلام استدعاء نصرهم، أي لا أسألكم غرامة ولا شيئا إلا أن
Allah Teâlâ'nın { قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى } kavlinin manası hakkında ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Bu, İslâm'ın ilk döneminde inmiş Mekkî bir ayettir. Manası, kâfirlerin şerrini engellemek ve ezalarını savmaktır; yani Kur'an, din ve Allah'a davet karşılığında sizden benimle aranızdaki akrabalıktan ötürü beni sevmenizden ve bana eza etmekten vazgeçmenizden başka bir şey istemiyorum. İbn Abbâs, İbn İshâk ve Katâde şöyle demişlerdir: Kureyş içinde Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) soy veya hısımlık bağı bulunmayan hiçbir boy yoktu. Buna göre ayet bir tür gönül alma, ezayı defetme ve onlardan esenlik talep etmedir; bütün bunlar ise Kılıç Ayeti ile neshedilmiştir. Bu yoruma göre sözün manasının onların yardımını talep etmek olması da muhtemeldir; yani sizden bir diyet veya herhangi bir şey istemiyorum, sadece
19037. Metin
تودوني لقرابتي منكم وأن تكونوا أولى بي من غيركم. وقال مجاهد: المعنى إلا أن تصلوا رحمي باتباعي.
aranızdaki akrabalığımdan ötürü beni sevmenizi ve başkalarına nispetle bana sahip çıkmaya daha layık olmanızı istiyorum. Mücâhid ise şöyle demiştir: Mana; bana tabi olarak akrabalık bağımı gözetmenizden başka [bir şey istemiyorum] demektir.
19038. Metin
وقال ابن عباس أيضا ما يقتضي أنها مدنية، وسببها أن قوما من شباب الأنصار فاخروا المهاجرين ومالوا بالقول على قريش، فنزلت الآية في ذلك على معنى إلا أن تودوني فتراعوننى في قرابتي وتحفظونني فيهم، وقال بهذا المعنى في الآية علي بن الحسين بن علي بن أبي طالب ﵃، واستشهد بالآية حين سيق إلى الشام أسيرا، وهو تأويل ابن جبير وعمرو بن شعيب، وعلى هذا التأويل قال ابن عباس، قيل يا رسول الله، من قرابتك الذين أمرنا بمودتهم؟ فقال: علي وفاطمة وابناهما، وقيل هو ولد عبد المطلب.
İbn Abbâs'tan ayrıca ayetin Medenî olduğunu gerektiren bir rivayet de gelmiştir. Sebebi şudur: Ensâr gençlerinden bir grup Muhâcirler'e karşı övünmüş ve Kureyş aleyhine ağır sözler söylemişlerdi; bunun üzerine ayet bu hususta 'Beni sevmeniz, dolayısıyla akrabalarım hususunda beni gözetmeniz ve onlar hakkında hukukumu korumanız müstesna' manasında inmiştir. Ali b. Hüseyn b. Alî b. Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) de ayet hakkında bu manayı ifade etmiş ve Şam'a esir olarak götürüldüğünde bu ayeti delil getirmiştir. Bu, İbn Cübeyr ile Amr b. Şuayb'ın da yorumudur. Bu yoruma göre İbn Abbâs şöyle demiştir: 'Ey Allah'ın Resûlü, sevilmelerini emrolunduğumuz akrabaların kimlerdir?' diye sorulduğunda: 'Ali, Fâtıma ve iki oğludur' buyurmuştur. Bunların Abdülmuttalib oğulları olduğu da söylenmiştir.
19039. Metin
قال القاضي أبو محمد: وقريش كلها عندي قربى وإن كانت تتفاضل، وقد روي عن النبي ﷺ أنه قال: «من مات على حب آل محمد مات شهيدا، ومن مات على بغضهم لم يشم رائحة الجنة» وقال ابن عباس في كتاب الثعلبي: سبب هذه الآية أن الأنصار جمعت لرسول الله ﷺ مالا وساقته إليه فرده عليهم ونزلت الآية في ذلك. وقال ابن عباس أيضا، معنى الآية: من قربى الطاعة والتزلف إلى الله تعالى: كأنه قال: إلا أن تودني، لأني أقربكم من الله، وأريد هدايتكم وأدعوكم إليها. وقال الحسن بن أبي الحسن معناه: إلا أن يتوددوا إلى الله بالتقرب إليه. وقال عبد الله بن القاسم في كتاب الطبري معنى الآية: إلا أن تتوددوا بعضكم إلى بعض وتصلوا قراباتكم، فالآية على هذا أمر بصلة الرحم. وذكر النقاش عن ابن عباس ومقاتل والكلبي والسدي أن الآية منسوخة بقوله تعالى في سورة سبأ قُلْ ما سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ [سبأ: ٤٧] والصواب أنها محكمة، وعلى كل قول فالاستثناء منقطع، و: إِلَّا بمعنى: لكن. و: يَقْتَرِفْ معناه يكتسب، ورجل قرفة: إذا كان محتالا كسوبا.
Kâdı Ebû Muhammed der ki: Kendi aralarında dereceleri farklı olsa da bana göre Kureyş'in tamamı akrabadır. Nitekim Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Kim Âl-i Muhammed sevgisi üzere ölürse şehit olarak ölür; kim de onlara buğzederek ölürse cennetin kokusunu alamaz.' Sa'lebî'nin kitabında İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu ayetin sebebi, Ensâr'ın Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bir mal toplayıp ona getirmesi, onun da bunu kendilerine geri vermesidir; bunun üzerine ayet bu hususta inmiştir. İbn Abbâs ayrıca ayetin manasının Allah Teâlâ'ya itaat ve yakınlaşma akrabalığı olduğunu söylemiştir; sanki: 'Sizi Allah'a yaklaştırdığım, hidayetinizi istediğim ve sizi ona çağırdığım için beni sevmenizden başka [bir şey istemiyorum]' demiş gibidir. Hasan b. Ebi'l-Hasan ise mananın: 'O'na yaklaşarak Allah'a sevgi beslemeleri müstesna' olduğunu söylemiştir. Taberî'nin kitabında Abdullah b. Kāsım ayetin manasının: 'Birbirinize sevgi göstermeniz ve akrabalık bağlarınızı gözetmeniz müstesna' olduğunu söylemiştir; buna göre ayet sıla-i rahmi emretmektedir. Nakkâş; İbn Abbâs, Mukātil, Kelbî ve Süddî'den ayetin Sebe' suresindeki Allah Teâlâ'nın { قُلْ ما سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ } “De ki: Sizden ne ücret istemişsem o sizin olsun.” [Sebe': 47] kavliyle neshedildiğini nakletmiştir. Doğru olan ise muhkem olduğudur. Her görüşe göre istisna munkatıdır ve { إِلَّا } edatı 'lâkin' (fakat) manasındadır. { يَقْتَرِفْ } ise kazanır demektir; çok kazanan becerikli adama 'racülün kurfe' denir.