20489. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
20490. Metin
سورة الذّاريات
Zâriyât Suresi
20491. Metin
وهي مكية بإجماع من المفسرين.
Müfessirlerin icmasıyla Mekkîdir.
20492. Metin
قوله ﷿:
Azîz ve Celîl olan Allah'ın kavli:
20493. Metin
[سورة الذاريات (٥١) : الآيات ١ الى ١٦]
[Zâriyât Suresi (51): 1 ila 16. Ayetler]
20494. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
20495. Metin
وَالذَّارِياتِ ذَرْواً (١) فَالْحامِلاتِ وِقْراً (٢) فَالْجارِياتِ يُسْراً (٣) فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً (٤)
{ وَالذَّارِياتِ ذَرْواً (١) فَالْحامِلاتِ وِقْراً (٢) فَالْجارِياتِ يُسْراً (٣) فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً (٤) } “Tozutup savuranlara, ağırlık yüklenenlere, kolayca akıp gidenlere ve işleri taksim edenlere andolsun ki”
20496. Metin
إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ (٥) وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ (٦) وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ (٧) إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ (٨) يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ (٩)
{ إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ (٥) وَإِنَّ الدِّينَ لَواقِعٌ (٦) وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ (٧) إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ (٨) يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ (٩) } “Size vaad olunan kesinlikle doğrudur. Ve ceza (hesap) günü mutlaka gerçekleşecektir. Yollara/harelere sahip göğe andolsun ki, siz muhakkak çelişkili bir söz içindesiniz. Ondan döndürülen kimse döndürülür.”
20497. Metin
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ (١٠) الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ (١١) يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ (١٢) يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ (١٣) ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (١٤)
{ قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ (١٠) الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ ساهُونَ (١١) يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ (١٢) يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ (١٣) ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (١٤) } “Kahrolsun o yalancılar! Ki onlar bir cehalet girdabı içinde gafildirler. 'Din günü ne zaman?' diye sorarlar. O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür. 'Tadın azabınızı! İşte acele isteyip durduğunuz budur' [denir].”
20498. Metin
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٥) آخِذِينَ ما آتاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ (١٦)
{ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٥) آخِذِينَ ما آتاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُحْسِنِينَ (١٦) } “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadır. Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak. Çünkü onlar bundan önce muhsin kimselerdi.”
20499. Metin
أقسم الله تعالى بهذه المخلوقات تنبيها عليها وتشريفا لها ودلالة على الاعتبار فيها حتى يصير الناظر فيها إلى توحيد الله تعالى.
Yüce Allah, dikkatleri çekmek, onları şereflendirmek ve onlardaki ibretlere delalet etmek için bu yaratılmışlara yemin etmiştir; ta ki onlara bakan kimse Yüce Allah'ın tevhid [inancına] ulaşsın.
20500. Metin
وَالذَّارِياتِ الرياح بإجماع من المتأولين، يقال: ذرت الريح وأذرت بمعنى: وفي الرياح معتبر من شدتها حينا، ولينها حينا وكونها مرة رحمة ومرة عذابا إلى غير ذلك.
Te'vil ehlinin icmasıyla { وَالذَّارِياتِ } rüzgârlardır. Arapçada rüzgâr tozutup savurdu anlamında ذرت الريح ve أذرت denilir ki ikisi de aynı manadadır. Rüzgârlarda; kimi zaman şiddetli, kimi zaman yumuşak olmasında, bazen rahmet, bazen de azap olarak esmesinde ve daha başka hallerinde ibretler vardır.
20501. Metin
وذَرْواً نصب على المصدر. و: الحاملات وِقْراً قال علي بن أبي طالب ﵁ هي السحاب الموقرة بالماء. وقال ابن عباس وغيره هي السفن الموقرة بالناس وأمتاعهم. وقال جماعة من العلماء هي أيضا مع هذا جميع الحيوان الحامل، وفي جميع ذلك معتبر. و: وِقْراً مفعول صريح، و: الجاريات يُسْراً قال علي بن أبي طالب وغيره: هي السفن في البحر وقال آخرون: هي السحاب بالريح وقال آخرون: هي الجواري من الكواكب، واللفظ يقتضي جميع هذا. ويُسْراً نعت لمصدر محذوف وصفات المصادر المحذوفة تعود أحوالا، و: يُسْراً معناه: بسهولة وقلة تكلف، و: المقسمات أَمْراً الملائكة والأمر هنا اسم الجنس، فكأنه قال: والجماعات التي تقسم أمور الملكوت من الأرزاق والآجال والخلق في الأرحام وأمر الرياح والجبال وغير ذلك، لأن كل هذا إنما هو بملائكة تخدمه، فالآية تتضمن جميع الملائكة لأنهم كلهم في أمور مختلفة، وأنث «المقسمات» من
{ ذَرْواً } kelimesi mef'ûl-i mutlak (mastar) olarak mansubdur. { فَالْحامِلاتِ وِقْراً } hakkında Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh: 'Onlar su ile ağırlaşmış bulutlardır' demiştir. İbn Abbâs ve başkaları ise: 'Onlar insanları ve eşyalarını taşıyan yüklü gemilerdir' demişlerdir. Bir grup âlim de: 'Bununla birlikte onlar aynı zamanda yavru taşıyan bütün canlılardır' demiştir; nitekim bunların hepsinde ibret vardır. { وِقْراً } kelimesi sarih mef'ûldür. { فَالْجارِياتِ يُسْراً } hakkında Ali b. Ebî Tâlib ve başkaları: 'Onlar denizde giden gemilerdir' demiştir. Başkaları: 'Onlar rüzgârla giden bulutlardır' demiştir. Diğerleri ise: 'Onlar akıp giden yıldızlardır' demiştir; lafız bütün bunları kapsamaktadır. { يُسْراً } mahzuf bir mastarın sıfatıdır ve mahzuf mastarların sıfatları hal konumuna geçer. { يُسْراً } kolaylıkla ve külfetsizce demektir. { فَالْمُقَسِّماتِ أَمْراً } ise meleklerdir; buradaki 'el-emr' (iş) cins ismidir. Sanki şöyle buyurmuştur: 'Mülk ve melekût âlemindeki rızıklar, eceller, rahimlerdeki yaratılış, rüzgârlar ve dağların işleri gibi hususları taksim eden melek topluluklarına andolsun.' Çünkü bütün bunlar ancak onlara hizmet eden melekler iledir. Dolayısıyla ayet bütün melekleri kapsamaktadır; zira meleklerin hepsi farklı görevlerdedir. { الْمُقَسِّماتِ } kelimesinin müennes gelmesi ise,
20502. Metin
وقال أبو طفيل عامر بن واثلة كان علي بن أبي طالب ﵁ على المنبر فقال: لا تسألوني عن آية من كتاب الله أو سنة ماضية إلا قلت، فقام إليه ابن الكواء فسأله عن هذه، فقال: الذَّارِياتِ الرياح.
Ebû Tufeyl Âmir b. Vâsile şöyle demiştir: Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh minberde iken: 'Bana Allah'ın Kitabı'ndan yahut geçmiş bir sünnetten ne sorarsanız mutlaka cevap veririm' dedi. Bunun üzerine İbnü'l-Kevvâ ayağa kalkıp bu ayetleri ona sordu. Ali şöyle dedi: '{ الذَّارِياتِ } rüzgârlardır;
20503. Metin
و «الحاملات» السحاب، و «الجاريات» السفن، و «المقسمات» الملائكة. ثم قال له سل سؤال تعلم ولا تسأل سؤال تعنت وهذا القسم واقع على قوله: إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ، وتُوعَدُونَ يحتمل أن يكون من الإيعاد، ويحتمل أن يكون من الوعد، وأيها كان فالوصف له بالصدق صحيح و: (صادق) هنا موضوع بدل صدق، ووضع الاسم موضع المصدر. و: الدِّينَ الجزاء. وقال مجاهد الحساب، والأظهر في الآية أنها للكفار وأنها وعيد محض بيوم القيامة.
{ الحاملات } bulutlardır, { الجاريات } gemilerdir ve { المقسمات } meleklerdir.' Sonra ona: 'Öğrenmek amacıyla sor, zorluk çıkarıp inatlaşmak amacıyla sorma!' dedi. Bu yemin, O'nun: { إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ } “Size vaad olunan kesinlikle doğrudur” kavli üzerine vâkidir. { تُوعَدُونَ } kelimesinin tehdit ve korkutma (î'âd) anlamında olması da, mükâfat vaadi (va'd) anlamında olması da muhtemeldir. Hangisi olursa olsun onun 'sadık' diye nitelenmesi doğrudur. Buradaki { صادِقٌ } kelimesi sıdk (doğruluk) mastarının yerine getirilmiştir, yani ism-i fâil mastar yerine konmuştur. { الدِّينَ } ise cezadır. Mücâhid: 'Hesaptır' demiştir. Ayette en belirgin olan mana, bunun kâfirlere yönelik olduğu ve kıyamet gününe dair salt bir tehdit olduğudur.
20504. Metin
ثم أقسم تعالى بمخلوق آخر فقال: وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ فظاهر لفظة السَّماءِ أنها لجميع السماوات، وقال عبد الله بن عمرو بن العاصي: هي السماء السابعة. و: الْحُبُكِ بضم الحاء والباء:
Sonra Yüce Allah başka bir yaratılmışa yemin ederek: { وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ } “Yollara/harelere sahip göğe andolsun ki” buyurmuştur. { السَّماءِ } lafzının zahiri, bütün gökleri ifade ettiğidir. Abdullah b. Amr b. el-Âs ise: 'O, yedinci semadır' demiştir. Hâ ve bâ harflerinin ötresiyle { الْحُبُكِ }:
20505. Metin
الطرائق التي هي على نظام في الأجرام، فحبك الرمان والماء: الطرائق التي تصنع فيها الريح الهابة عليها، ومنه قول زهير:
Cisimler üzerinde düzenli bir biçimde bulunan hareler, yollar ve dalgacıklardır. Kum tepeleri ve su üzerindeki 'hubuk', üzerlerine esen rüzgârın meydana getirdiği dalgalı izlerdir. Züheyr'in şu beyti de bu kabildendir:
20506. Metin
مكلل بعميم النبت تنسجه ... ريح خريف لضاحي مائه حبك
Gür bitkilerle taçlanmış, sabah güneşine çıkan berrak suyunu ... Güz rüzgârının dalgalandırıp hareler çizdiği (bir havuz)
20507. Metin
وحبك الدرع: الطرائق المتصلة في موضع اتصال الحلق بعضها ببعض، وفي بعض أجنحة الطير حبك على نحو هذا، ويقال لتكسر الشعر حبك، وفي الحديث: «أن من ورائكم الكذاب المضل، وأن من ورائه حبكا حبكا» يعني جعودة شعره فهو يكسره، ويظهر في المنسوجات من الأكسية وغيرها طرائق في موضع تداخل الخيوط هي حبك، ويقال نسج الثوب فأجاد حبكه، فهذه هي الحبك في اللغة. وقال منذر بن سعيد: إن في السماء في تألق جرمها هي هكذا لها حبك، وذلك لجودة خلقتها وإتقان صنعتها، ولذلك عبر ابن عباس في تفسير قوله وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ بأن قال: حبكها حسن خلقتها، وقال ابن جبير: الْحُبُكِ: الزينة. وقال الحسن: حبكها كواكبها، وقال ابن زيد: الْحُبُكِ: الشدة، وحبكت شدت، وقرأ سَبْعاً شِداداً [النبأ: ١٢] وقال ابن جني: الْحُبُكِ طرائق الغيم ونحو هذا، وواحد الْحُبُكِ: حباك، ويقال للظفيرة التي يشد بها حظار القصب ونحوه، وهي مستطيلة تمنع في ترجيب الغرسات المصطفة حباك وقد يكون واحد الْحُبُكِ حبيكة، وقال الراجز: [الوافر]
Zırhın 'hubuk'u ise, halkalarının birbirine geçtiği yerde oluşan bitişik sıra izleridir. Kuşların bazı kanatlarında da buna benzer çizgiler (hubuk) bulunur. Saçın kıvrımlarına da 'hubuk' denir. Hadiste: «Şüphesiz arkanızda saptırıcı bir yalancı (Deccal) vardır ve onun arkasında hubuk hubuk (kıvrım kıvrım) saçlar vardır» buyrulmuştur; yani saçının kıvırcıklığı kastedilmiştir, zira o saçını kıvırmaktadır. Dokunmuş kumaşlarda ve diğer örtülerde ipliklerin birbirine girdiği yerde oluşan yollara da 'hubuk' denir. Nitekim 'kumaşı dokudu ve onun örgüsünü muhkem kıldı (ahkame hubkehu)' denilir. İşte lügatte 'hubuk' budur. Münzir b. Saîd şöyle demiştir: 'Gök cisminin parıltısında aynen böylesi hareler ve yollar vardır; bu da onun yaratılışının mükemmelliğinden ve sanatının sağlamlığındandır.' Bu sebepledir ki İbn Abbâs { وَالسَّماءِ ذاتِ الْحُبُكِ } ayetinin tefsirinde: 'Onun hubuku, yaratılışının güzelliğidir' demiştir. İbn Cübeyr: 'el-Hubuk: Ziynettir' demiştir. Hasan: 'Onun hubuku yıldızlarıdır' demiştir. İbn Zeyd: 'el-Hubuk: Şiddet ve sağlamlıktır; hubiket, sağlamlaştırıldı demektir' demiş ve { سَبْعاً شِداداً } [en-Nebe: 12] ayetini okumuştur. İbn Cinnî: 'el-Hubuk, bulut şeritleri ve benzerleridir' demiştir. el-Hubuk'un tekili 'hibâk'tır. Kamış vb. çitleri bağlamak için kullanılan ve sıralı fidanları desteklemede kullanılan uzun örgüye de 'hibâk' denir. Bazen el-Hubuk'un tekili 'habîke' de olabilir. Şair şöyle demiştir:
20508. Metin
كأنما جللها الحواك، ... طنفسة في وشيها حباك
Sanki onu dokumacı bürümüş, ... nakışlarında yollar/hareler olan bir halı gibi.
20509. Metin
وقرأ جمهور الناس: «الحبك» بضم الحاء والباء. وقرأ الحسن بن أبي الحسن وأبو مالك الغفاري بضم الحاء وسكون الباء تخفيفا، وهي لغة بني تميم كرسل في رسل، وهي قراءة أبي حيوة وأبي السمال.
Cumhur, hâ ve bâ'nın dammesiyle «el-Hubuk» şeklinde okumuştur. el-Hasan b. Ebi'l-Hasan ve Ebû Mâlik el-Gıfârî ise tahfif (kolaylık) amacıyla hâ'nın dammesi ve bâ'nın sükûnuyla [el-Hubk] okumuşlardır; bu da rusül yerine rusl denmesi gibi Temîm kabilesinin lehçesidir. Bu aynı zamanda Ebû Hayve ve Ebü's-Semmâl'in kıraatidir.
20510. Metin
وقرأ الحسن أيضا وأبو مالك الغفاري: «الحبك» بكسر الحاء والباء على أنها لغة كإبل وإطل.
Hasan ve Ebû Mâlik el-Gıfârî yine, 'ibil' ve 'ıtıl' gibi bir lehçe olarak hâ ve bâ'nın kesresiyle «el-Hibik» şeklinde de okumuşlardır.
20511. Metin
وقرأ الحسن أيضا فيما روي عنه: «الحبك» بكسر الحاء وسكون الباء كما قالوا على جهة التخفيف:
Hasan'dan rivayet edilen bir diğer kıraatte ise, tahfif kabilinden:
20512. Metin
إبل وإطل بسكون الباء والطاء. وقرأ ابن عباس: «الحبك» بفتح الحاء والباء. وقرأ الحسن أيضا فيما روي عنه «الحبك» بكسر الحاء وضم الباء وهي لغة شاذة غير متوجهة، وكأنه أراد كسرهما ثم توهم «الحبك» قراءة الضم بعد أن كسر الحاء فضم الباء، وهذا على تداخل اللغات وليس في كلام العرب هذا البناء. وقرأ
Bâ ve tî harflerinin sükûnuyla 'ibl' ve 'ıtl' dedikleri gibi, hâ'nın kesresi ve bâ'nın sükûnuyla «el-Hibk» şeklinde okumuştur. İbn Abbâs hâ ve bâ'nın fethasıyla «el-Habek» şeklinde okumuştur. Yine Hasan'dan rivayet edildiğine göre o, hâ'nın kesresi ve bâ'nın dammesiyle «el-Hibuk» şeklinde okumuştur ki bu, kıyasa uymayan şaz bir lehçedir. Sanki o, her ikisini de kesre ile okumak istemiş, ardından hâ'yı kesreledikten sonra dammeli kıraat olan «el-Hubuk» zihnine gelince bâ'yı dammelemiştir; bu da lehçelerin birbirine karışması kabilindendir ve Arap kelamında bu vezin yoktur.
20513. Metin
عكرمة «الحبك» بضم الحاء وفتح الباء جمع حبكة، وهذه كلها لغات والمعنى ما ذكرناه. والفرس المحبوك الشديد الخلقة الذي له حبك في مواضع من منابت شعره، وذلك دليل على حسن بنيته.
İkrime ise 'habeke'nin çoğulu olarak hâ'nın dammesi ve bâ'nın fethasıyla «el-Hubek» şeklinde okumuştur. Bunların hepsi farklı lehçelerdir, mana ise zikrettiğimiz gibidir. 'el-Ferasü'l-mahbûk' ise, kıl diplerinin bazı yerlerinde dalgalar (hubuk) bulunan güçlü yapılı attır ki bu da onun yapısının güzelliğine delildir.
20514. Metin
وقوله تعالى إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ، يحتمل أن يكون خطابا لجميع الناس مؤمن وكافر، أي اختلفتم بأن قال فريق منكم: آمنا بمحمد وكتابه، وقال فريق آخر: كفرنا، وهذا قول قتادة. ويحتمل أن يكون خطابا للكفرة فقط، أي: أنتم في جنس من الأقوال مختلف في نفسه، قوم منكم يقولون: ساحر، وقوم: كاهن، وقوم:
Yüce Allah'ın { إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ } “Siz muhakkak çelişkili bir söz içindesiniz” kavli; mümin olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap olması muhtemeldir; yani 'Bir grubunuz 'Muhammed'e ve kitabına inandık' derken diğer bir grubunuz 'İnkâr ettik' diyerek ihtilafa düştünüz' demektir; Katâde'nin görüşü budur. Sadece kâfirlere yönelik bir hitap olması da muhtemeldir; yani 'Siz kendi içinde çelişkili olan bir söz türü içindesiniz: Bir kısmınız 'büyücüdür', bir kısmınız 'kâhindir', bir kısmınız
20515. Metin
شاعر، وقوم: مجنون إلى غير ذلك، وهذا قول ابن زيد والضمير في: عَنْهُ قال الحسن وقتادة: هو عائد على محمد أو كتابه وشرعه. و: يُؤْفَكُ معناه: يصرف، فالمعنى: يصرف عن كتاب الله من صرف ممن غلبت شقاوته، وكان قتادة يقول: المأفوك منا اليوم عن كتاب الله كثيرا، ويحتمل أن يعود الضمير على القول، أي: يصرف بسببه من أراد الإسلام، بأن يقال له هو سحر، هو كهانة وهذا حكاه الزهراوي.
'şairdir', bir kısmınız 'delidir' diyor' demektir. Bu da İbn Zeyd'in görüşüdür. { عَنْهُ } ifadesindeki zamir; Hasan ve Katâde'ye göre Muhammed'e yahut onun kitabına ve şeriatına dönmektedir. { يُؤْفَكُ } kelimesinin anlamı ise 'çevrilir, saptırılır' demektir. Buna göre mana: 'Allah'ın Kitabı'ndan, ancak bedbahtlığı galip gelen kimseler döndürülür' şeklindedir. Nitekim Katâde şöyle derdi: 'Bugün içimizden Allah'ın Kitabı'ndan çevrilenler ne kadar da çoktur!' Zamirin 'söze' (el-kavl) dönmesi de muhtemeldir; yani İslam'ı kabul etmek isteyen kimse, ona 'Bu sihirdir, bu kehanettir' denilerek o söz sebebiyle [İslam'dan] çevrilir. Bunu ez-Zehrâvî nakletmiştir.
20516. Metin
ويحتمل أن يعود الضمير في عَنْهُ على القول، أي يصرف عنه بتوفيق الله إلى الإسلام من غلبت سعادته، وهذا على أن يكون قوله: إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ للكفار فقط.
{ عَنْهُ } ifadesindeki zamirin 'söze' dönmesi de muhtemeldir; yani bahtiyarlığı galip gelen kimse, Allah'ın tevfikiyle o batıl sözden İslam'a çevrilir. Bu da { إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ } kavlinin yalnızca kâfirlere yönelik olması esasına göredir.
20517. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا وجه حسن لا يخلّ به، إلا أن عرف الاستعمال في «أفك» ، إنما هو في الصرف من خير إلى شر، وتأمل ذلك تجدها أبدا في المصروفين المذمومين، وحكى أبو عمرو عن قتادة أنه قرأ «من أفك» بفتح الهمزة والفاء.
Kâdı Ebû Muhammed şöyle dedi: Bu da güzel ve tutarlı bir cihettir; ancak 'üfike' fiilinin dildeki yaygın kullanımı yalnızca hayırdan şerre çevrilmek hakkındadır. Buna dikkat ettiğinde bu fiilin daima yerilmiş kimseler hakkında kullanıldığını görürsün. Ebû Amr, Katâde'den hemzenin ve fâ'nın fethasıyla «من أفك» [men efek] okuduğunu rivayet etmiştir.
20518. Metin
وقوله تعالى: قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ دعاء عليهم، كما تقول: قاتلك الله وقتلك الله، وعقرى حلقى ونحوه، وقال بعض المفسرين معناه: لعن الخراصون، وهذا تفسير لا تعطيه اللفظة. والخراص: المخمن القائل بظنه فتحته الكاهن والمرتاب وغيره ممن لا يقين له، والإشارة إلى مكذبي محمد على كل جهة من طروقهم. والغمرة: ما يغشى الإنسان ويغطيه كغمرة الماء، والمعنى في غمرة من الجهالة.
Yüce Allah'ın { قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ } “Kahrolsun o yalancılar!” kavli, onlara yönelik bir bedduadır; nitekim 'Allah senin canını alsın', 'Allah seni kahretsin' ve benzeri beddua ifadelerinde olduğu gibidir. Bazı müfessirler bunun 'Yalancılara lanet olsun' anlamına geldiğini söylemişlerdir; ancak bu, lafzın doğrudan vermediği bir tefsirdir. 'el-Harrâs': Tahmin yürüten, zannına dayanarak konuşan kimsedir; dolayısıyla kâhin, şüpheci ve kesin bilgisi olmayan herkes bu tanımın altına girer. Buradaki işaret, her ne şekilde olursa olsun Muhammed'i yalanlayanlaradır. 'el-Gamre': Suyun basıp kaplaması gibi insanı bürüyüp örten şeydir. Mana ise 'cehalet girdabı içindedirler' demektir.
20519. Metin
و: ساهُونَ معناه عن أنهم فِي غَمْرَةٍ وعن غير ذلك من وجوه النظر.
{ ساهُونَ } ifadesinin manası ise, bir cehalet girdabı ({ فِي غَمْرَةٍ }) içinde olduklarından ve tefekkürün diğer cihetlerinden habersiz ve gafil olduklarıdır.
20520. Metin
وقوله تعالى: يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ معناه: يقولون متى يوم الدين؟ على معنى التكذيب، وجائز أن يقترن بذلك من بعضهم هزء وأن لا يقترن.
Yüce Allah'ın { يَسْئَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ } “'Din günü ne zaman?' diye sorarlar” kavlinin anlamı: Yalanlama kastıyla 'Ceza günü ne zaman?' derler. Bazılarının bu sözüne alayın eşlik etmiş olması da, eşlik etmemiş olması da mümkündür.
20521. Metin
وقرأ السلمي والأعمش: «إيان» بكسر الهمزة وفتح الياء المخففة.
es-Sülemî ve el-A'meş hemzenin kesresi ve yâ'nın şeddesiz fethasıyla «إيان» [iyâne] şeklinde okumuşlardır.
20522. Metin
وقوله تعالى: يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ قال الزجاج: نصبوا يَوْمَ على الظرف من مقدر تقديره: هو كائن يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ ونحو هذا، وقال الخليل وسيبويه: نصبه على البناء لما أضيف إلى غير متمكن. قال بعض النحاة: وهو في موضع رفع على البدل من يَوْمُ الدِّينِ. و: يُفْتَنُونَ معناه:
Yüce Allah'ın { يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ } kavli hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: { يَوْمَ } kelimesini, takdiri 'O, onların ateş üzerinde oldukları gündür' şeklinde olan mahzuf bir kelimenin zarfı olarak mansub kılmışlardır. Halîl ve Sîbeveyh ise: Mütemekkin olmayan (cümle) bir yapıya muzaf kılındığı için mebni kılınarak fetha üzere olduğunu söylemişlerdir. Bazı nahivciler de: { يَوْمُ الدِّينِ } ifadesinden bedel olarak merfû konumundadır, demişlerdir. { يُفْتَنُونَ } kelimesinin manası:
20523. Metin
يحرقون ويعذبون في النار، قاله ابن عباس ومجاهد وعكرمة والجميع، ومنه قيل للحرة: فتين، كأن الشمس أحرقت حجارتها.
Ateşte yakılırlar ve azap görürler demektir. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime ve hepsi söylemiştir. Nitekim taşlık araziye, sanki güneş taşlarını yakmış gibi olduğundan dolayı 'fetîn' denilmiştir.
20524. Metin
ومنه قول كعب بن مالك:
Kâ'b b. Mâlik'in şu beyti de bundandır:
20525. Metin
معاطي تهوى إليها الحقو ... ق يحسبها من وراءها الفتينا
Kıvrımlı yolların kendisine yöneldiği geniş düzlükler; ... arkasındaki kişi onu yanık kara taşlık zanneder.
20526. Metin
وفتنت الذهب أحرقته، ولما كان لا يحرق إلا لمعنى الاختبار قيل لكل اختبار فتنة، واستعملوا:
Altını ateşe tuttuğumda onu yaktım anlamında فتنت الذهب denir. Altın ancak imtihan ve deneme maksadıyla ateşe tutulduğundan dolayı her denemeye 'fitne' denilmiş ve
20527. Metin
فتن، بمعنى اختبر، وعلى هنا موصلة إلى معنى في، وفي قوله تعالى: ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ معناه: يقال لهم ذوقوا حرقكم وعذابكم، قاله قتادة وغيره، والذوق: هنا استعارة، وهذا إشارة إلى حرقهم واستعجالهم: هو قولهم: أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ وغير ذلك من الآيات التي تقتضي استعجالهم على جهة التكذيب منهم.
فَتَنَ fiili 'denedi/sınadı' manasında kullanılmıştır. Buradaki { عَلَى } harf-i cerri { فِي } (içinde) manasına ulaştırmaktadır. Yüce Allah'ın { ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ } “Tadın azabınızı!” kavlinin anlamı şudur: Onlara 'Yanmanızı ve azabınızı tadın!' denilir; bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Buradaki tatma (zevk) istiaredir. { هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } “İşte acele isteyip durduğunuz budur” ifadesindeki { هذَا } ise onların yanmalarına işarettir. Acele istemeleri ise: { أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ } demeleri ve yalanlama kastıyla acele istemelerini bildiren diğer ayetlerdir.
20528. Metin
ولما ذكر تعالى حالة الكفرة وما يلقون من عذاب الله، عقب ذلك بذكر المتقين وما يلقون من النعيم ليبين الفرق ويتبع الناس طريق الهدى، والجنات والعيون معروف. والمتقي في الآية مطلق في اتقاء الكفر والمعاصي.
Yüce Allah kâfirlerin halini ve Allah'ın azabından nelerle karşılaşacaklarını zikredince, aradaki farkı beyan etmek ve insanlar hidayet yoluna uysunlar diye hemen ardından takva sahiplerini ve onların kavuşacağı nimetleri zikretmiştir. Cennetler ve pınarlar ise malumdur. Ayetteki 'muttaki' lafzı, küfürden ve günahlardan sakınma hususunda mutlaktır (geneldir).
20529. Metin
وقوله تعالى: آخِذِينَ نصب على الحال. وقرأ ابن أبي عبلة: «آخذون» بواو. وقال ابن عباس المعنى: آخِذِينَ في دنياهم ما آتاهُمْ رَبُّهُمْ من أوامره ونواهيه وفرائضه وشرعه، فالحال على هذا محكية وهي متقدمة في الزمان على كذبهم في جنات وعيون. وقال جماعة من المفسرين معنى قوله:
Yüce Allah'ın { آخِذِينَ } kavli hal olarak mansubdur. İbn Ebî Able ise vav ile «آخذون» şeklinde okumuştur. İbn Abbâs şöyle demiştir: Mana; 'Rablerinin kendilerine verdiği emirleri, yasakları, farzları ve şeriatı dünyalarında almış/benimsemiş olarak' şeklindedir. Buna göre hal geçmişe hikâye edilmiştir ve onların cennetlerde ve pınarlarda bulunmalarından önceki bir zamana aittir. Bir grup müfessir ise Yüce Allah'ın:
20530. Metin
آخِذِينَ ما آتاهُمْ رَبُّهُمْ أي محصلين لنعم الله التي أعطاهم من جنته ورضوانه، وهذه حال متصلة في المعنى بكونهم في الجنات. وهذا التأويل أرجح عندي لاستقامة الكلام به. وقوله: قَبْلَ ذلِكَ يريد في الدنيا محسنين بالطاعة والعمل الصالح.
{ آخِذِينَ ما آتاهُمْ رَبُّهُمْ } kavlinin anlamının; 'Rablerinin kendilerine cennetinden ve rızasından bahşettiği nimetleri elde etmiş olarak' demek olduğunu söylemişlerdir. Bu hal, mana bakımından onların cennetlerde bulunmalarıyla bitişiktir. Sözün intizamını sağlaması sebebiyle bana göre bu te'vil daha tercihe şayandır. O'nun { قَبْلَ ذلِكَ } “bundan önce” kavli, dünyada iken itaat ve salih amel ile { مُحْسِنِينَ } “muhsin kimselerdi” manasını murad etmektedir.
20531. Metin
قوله ﷿:
Azîz ve Celîl olan Allah'ın kavli:
20532. Metin
[سورة الذاريات (٥١) : الآيات ١٧ الى ٢٦]
[Zâriyât Suresi (51): 17 ila 26. Ayetler]
20533. Metin
كانُوا قَلِيلاً مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ (١٧) وَبِالْأَسْحارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (١٨) وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (١٩) وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ (٢٠) وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (٢١)
{ كانُوا قَلِيلاً مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ (١٧) وَبِالْأَسْحارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ (١٨) وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (١٩) وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ لِلْمُوقِنِينَ (٢٠) وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (٢١) } “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de onlar bağışlanma dilerlerdi. Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardı. Kesin inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de; görmüyor musunuz?”
20534. Metin
وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ (٢٢) فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ ما أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ (٢٣) هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ (٢٤) إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً قالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٢٥) فَراغَ إِلى أَهْلِهِ فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ (٢٦)
{ وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ وَما تُوعَدُونَ (٢٢) فَوَ رَبِّ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ ما أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ (٢٣) هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْراهِيمَ الْمُكْرَمِينَ (٢٤) إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقالُوا سَلاماً قالَ سَلامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٢٥) فَراغَ إِلى أَهْلِهِ فَجاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ (٢٦) } “Semada rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu, sizin konuşmanız gibi kesin bir gerçektir. İbrahim'in ikram olunan misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onun yanına girmişler ve 'Selam' demişlerdi. O da 'Selam, [siz] tanınmayan kimselersiniz' demişti. Hemen gizlice ailesinin yanına gitti ve semiz bir buzağı getirdi.”
20535. Metin
معنى قوله ﷿: كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ أن نومهم كان قليلا لاشتغالهم بالصلاة والعبادة، فالمراد من كل ليلة، والهجوع: النوم.
Azîz ve Celîl olan Allah'ın { كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ } kavlinin manası şudur: Namaz ve ibadetle meşgul olmaları sebebiyle onların uykusu az idi; buradaki maksat her gecedir. 'el-Hücû' ise uyku demektir.
20536. Metin
وقال الأحنف بن قيس: لست من أهل هذه الآية، وهذا إنصاف منه. وقيل لبعض التابعين مدح الله قوما كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ، ونحن قليل من الليل ما نقوم، فقال رحم الله عبدا رقد، إذا نعس، وأطاع ربه إذا استيقظ. وفسر أنس بن مالك هذه الآية بأنهم كانوا ينتفلون بين المغرب والعشاء، وقال الربيع بن خيثم، المعنى: كانوا يصيبون من الليل حظا. وقال مطرف بن عبد الله، المعنى: قل ليلة أتت عليهم هجوعها كله، وقاله ابن أبي نجيح ومجاهد، فالمراد عند هؤلاء بقوله: مِنَ اللَّيْلِ أي من الليالي. وظاهر الآية عندي أنهم كانوا يقومون الأكثر من ليلهم، أي من كل ليلة وقد قال الحسن في تفسير هذه الآية: كابدوا قيام الليل لا ينامون منه إلا قليلا.
el-Ahnef b. Kays: 'Ben bu ayetin ehlinden değilim' demiştir ki bu onun insafındandır. Tâbiînden birine: 'Allah geceleri pek az uyuyan ({ كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ }) bir topluluğu övdü; biz ise gecenin pek azında kıyam ediyoruz' denilince o: 'Allah, uykusu gelince uyuyan, uyandığında da Rabbine itaat eden kula rahmet etsin' demiştir. Enes b. Mâlik bu ayeti, onların akşam ile yatsı arasında nafile namaz kıldıkları şeklinde tefsir etmiştir. er-Rebî' b. Haysem mananın: 'Geceden mutlaka bir nasip alırlardı' şeklinde olduğunu söylemiştir. Mutarrif b. Abdillâh ise mananın: 'Üzerlerinden tamamını uykuyla geçirdikleri bir gece pek az geçerdi' şeklinde olduğunu söylemiş; İbn Ebî Necîh ile Mücâhid de böyle demiştir. Bunlara göre { مِنَ اللَّيْلِ } kavlinden maksat gecelerdir. Bana göre ayetin zahiri ise, onların gecelerinin çoğunu, yani her gecenin çoğunu kıyamda geçirdikleridir. Nitekim Hasan bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: 'Gece ibadetinin meşakkatine göğüs gerdiler, geceden pek azı müstesna uyumazlardı.'
20537. Metin
وأما إعراب الآية: فقال الضحاك في كتاب الطبري ما يقتضي أن المعنى كانُوا قَلِيلًا في عددهم
Ayetin irabına gelince: ed-Dahhâk et-Taberî'nin kitabında, mananın sayıca 'onlar pek az idiler' ({ كانُوا قَلِيلًا }) anlamına geldiğini gerektiren bir söz söylemiştir;
20538. Metin
وتم خبر كان، ثم ابتدأ مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ ف ما: نافية. وقَلِيلًا وقف حسن.
böylece 'kâne'nin haberi tamamlanmış olur, sonra { مِنَ اللَّيْلِ ما يَهْجَعُونَ } cümlesine başlanır ki buradaki { ما } nefy (olumsuzluk) edatıdır. { قَلِيلًا } üzerinde durmak ise hasen bir vakftır.
20539. Metin
وقال بعض النحاة: ما زائدة، وقَلِيلًا مفعول مقدم ب يَهْجَعُونَ. وقال جمهور النحويين ما مصدرية وقَلِيلًا خبر «كان» ، والمعنى كانوا قليلا من الليل هجوعهم. والهجوع مرتفع ب «قليل» على أنه فاعل، وعلى هذا الإعراب يجيء قول الحسن وغيره، وهو الظاهر عندي أن المراد كان هجوعهم من الليل قليلا. وفسر ابن عمر والضحاك يَسْتَغْفِرُونَ ب «يصلون» . وقال الحسن معناه: يدعون في طلب المغفرة، و «الأسحار» مظنة الاستغفار. ويروى أن أبواب الجنة تفتح سحر كل يوم. وفي قصة يعقوب ﵇ في قوله: سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي [يوسف: ٩٨] قال أخر الاستغفار لهم إلى السحر. قال ابن زيد في كتاب الطبري: السحر: السدس الآخر من الليل.
Bazı nahivciler şöyle demiştir: { ما } zaiddir, { قَلِيلًا } ise { يَهْجَعُونَ } fiilinin öne geçmiş mefulüdür. Nahivcilerin cumhuru ise { ما }'nın masdariyye, { قَلِيلًا }'nın da “kâne”nin haberi olduğunu söylemiştir. Mana: Geceden onların uyumaları az idi, demektir. el-Hücû' (uyumak), fail olarak “kalîl” ile merfudur. Bu iraba göre Hasan ve başkalarının sözü gelir ki bana göre zahir olan da maksadın geceden onların uykusunun az olmasıdır. İbn Ömer ve ed-Dahhâk { يَسْتَغْفِرُونَ } kavlini “namaz kılarlar” diye tefsir etmişlerdir. Hasan bunun manasının: Mağfiret talebiyle dua ederler, şeklinde olduğunu söylemiştir; seher vakitleri (el-eshâr) istiğfarın umulduğu vakittir. Cennet kapılarının her gün seher vaktinde açıldığı rivayet edilir. Ya'kûb aleyhisselâm'ın kıssasında, { سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي } [Yûsuf: 98] kavli hakkında: Onlar için istiğfarı seher vaktine erteledi, demiştir. İbn Zeyd, Taberî'nin kitabında: Seher, gecenin son altıda biridir, demiştir.
20540. Metin
وقوله تعالى: وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ الصحيح أنها محكمة، وأن هذا الحق هو على وجه الندب، لا على وجه الفرض، و: مَعْلُومٌ يراد به متعارف، وكذلك قيام الليل الذي مدح به ليس من الفرائض، وأكثر ما تقع الفريضة بفعل المندوبات، وقال منذر بن سعيد: هي الزكاة المفروضة وهذا ضعيف، لأن السورة مكية وفرض الزكاة بالمدينة. وقال قوم من المتأولين: كان هذا ثم نسخ بالزكاة، وهذا غير قوي وما شرع الله ﷿ بمكة قبل الهجرة شيئا من أخذ الأموال.
Yüce Allah'ın { وَفِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ } kavlinde sahih olan görüş, bunun muhkem olduğu ve bu hakkın farz değil mendup kabilinden olduğudur. { مَعْلُومٌ } ile örfen bilinen kastedilmektedir. Nitekim övüldükleri gece kıyamı da farzlardan değildir; farz ise çoğunlukla mendupların yerine getirilmesiyle pekişir. Münzir b. Saîd: “Bu, farz olan zekattır” demiştir; ancak bu zayıftır çünkü sure Mekkî'dir, zekatın farz kılınması ise Medine'dedir. Müteevvillerden bir topluluk: “Bu [önce] vardı, sonra zekatla neshedildi” demiştir; bu da kuvvetli değildir; zira Azîz ve Celîl olan Allah hicretten önce Mekke'de mallardan [herhangi bir pay] alınmasına dair hiçbir şey meşru kılmamıştır.
20541. Metin
واختلف الناس في الْمَحْرُومِ اختلافا، هو عندي تخليط من المتأخرين، إذ المعنى واحد، وإنما عبر علماء السلف في ذلك بعبارات على جهة المثالات فجعلها المتأخرون أقوالا وحصرها مكي ثمانية.
İnsanlar { الْمَحْرُومِ } hakkında ihtilaf etmişlerdir; bana göre bu, müteahhirînin bir karıştırmasıdır, zira mana birdir. Selef alimleri bu hususta sadece örnekleme kabilinden ifadeler kullanmış, müteahhirûn ise bunları [farklı] görüşler haline getirmiş ve Mekkî de bunları sekiz görüş olarak sınırlamıştır.
20542. Metin
و: الْمَحْرُومِ هو الذي تبعد عنه ممكنات الرزق بعد قربها منه فيناله حرمان وفاقة، وهو مع ذلك لا يسأل، فهذا هو الذي له حق في أموال الأغنياء كما للسائل حق، قال الشعبي: أعياني أن أعلم ما الْمَحْرُومِ؟ وقال ابن عباس: الْمَحْرُومِ: المعارف الذي ليس له في الإسلام سهم مال، فهو ذو الحرفة المحدود. وقال أبو قلابة: جاء سيل باليمامة فذهب بمال رجل، فقال رجل من أصحاب النبي ﷺ: هذا الْمَحْرُومِ. وقال زيد بن أسلم: هو الذي أجيحت ثمرته من المحرومين، والمعنى الجامع لهذه الأقوال أنه الذي لا مال له لحرمان أصابه، وإلا فالذي أجيحت ثمرته وله مال كثير غيرها فليس في هذه الآية بإجماع، وبعد هذا مقدر من الكلام تقديره: فكونوا مثلهم أيها الناس وعلى طريقتهم فإن النظر المؤدي إلى ذلك متوجه، ف فِي الْأَرْضِ آياتٌ لمن اعتبر وأيقن.
{ الْمَحْرُومِ }, rızık imkanları kendisine yaklaşmışken ondan uzaklaşan, böylece mahrumiyete ve fakirliğe maruz kalan, bununla birlikte kimseden istemeyen kişidir. İşte isteyenin bir hakkı olduğu gibi zenginlerin mallarında bir hakkı olan da budur. Şa'bî: “{ الْمَحْرُومِ }'un ne olduğunu bilmek beni aciz bıraktı” demiştir. İbn Abbas: “{ الْمَحْرُومِ }, İslam'da kendisine [beytülmalden] pay düşmeyen, bilinen zanaatkar olup [kazancı] kısıtlı olandır” demiştir. Ebû Kılâbe şöyle demiştir: Yemâme'de bir sel geldi ve bir adamın malını alıp götürdü. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bir adam: “İşte { الْمَحْرُومِ } budur” dedi. Zeyd b. Eslâm da: “Ürününe afet isabet eden kimse mahrumlardandır” demiştir. Bu görüşleri toplayan ortak mana şudur: O, başına gelen bir mahrumiyet sebebiyle malı kalmayan kimsedir; aksi takdirde ürününe afet isabet eden fakat bundan başka pek çok malı bulunan kimse, icma ile bu ayetin kapsamında değildir. Bundan sonra ise takdiri: “Ey insanlar! Onlar gibi ve onların yolunda olun; çünkü buna sevk eden ibret nazarı açıktır” şeklinde olan takdir edilmiş bir söz vardır; zira { فِي الْأَرْضِ آياتٌ } ibret alan ve yakînen inanan kimseler içindir.
20543. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذه إشارة إلى لطائف الحكمة وعجائب الخلقة التي في الأرضين والجبال والمعادن والعيون وغير ذلك. وقرأ قتادة: «آية» على الإفراد.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bu, yeryüzünde, dağlarda, madenlerde, pınarlarda ve başka şeylerde bulunan hikmet inceliklerine ve yaratılış harikalarına bir işarettir. Katâde tekil olarak «آية» şeklinde okumuştur.
20544. Metin
وقوله تعالى: وَفِي أَنْفُسِكُمْ إحالة على النظر في شخص الإنسان فإنه أكثر المخلوقات التي لدينا عبرة لما جعل الله فيه مع كونه من تراب من لطائف الحواس ومن أمر النفس وجهاتها ونطقها، واتصال هذا الجزء منها بالعقل، ومن هيئة الأعضاء واستعدادها لتنفع أو تجمل أو تعين. قال ابن زيد: إنما القلب مضغة في جوف ابن آدم جعل الله فيه العقل، أفيدري أحد ما ذاك العقل؟ وما صفته؟ وكيف هو؟ وقال الرماني:
Yüce Allah'ın { وَفِي أَنْفُسِكُمْ } kavli, insanın kendi şahsına ibretle bakmaya bir yönlendirmedir. Zira o, topraktan yaratılmış olmasına rağmen Allah'ın onda kıldığı latif duyular, nefsin mahiyeti, yönleri ve konuşması, nefsin bu cüzünün akılla irtibatı, organların biçimi ve bunların fayda sağlamaya, güzelleştirmeye veya yardımcı olmaya hazır bulunuşu sebebiyle çevremizdeki mahlukatın ibret bakımından en büyüğüdür. İbn Zeyd şöyle demiştir: “Kalp, Âdemoğlunun göğsünde bir et parçasıdır, Allah aklı onda kılmıştır; peki o aklın ne olduğunu, niteliğini ve nasıl olduğunu bilen var mı?” er-Rummânî ise şöyle demiştir:
20545. Metin
النفس خاصة: الشيء التي لو بطل ما سواها مما ليست مضمنة به لم تبطل، وهذا تعمق لا أحمده. وقوله:
“Nefis bilhassa şudur: İçinde yer almadığı diğer şeyler yok olsa bile kendisi yok olmayan şeydir.” Bu, beğenmediğim bir aşırı yorumdur. Allah'ın şu kavline gelince:
20546. Metin
أَفَلا تُبْصِرُونَ توقيف وتوبيخ.
{ أَفَلا تُبْصِرُونَ } uyanmaya davet ve azarlamadır.
20547. Metin
وقوله تعالى: وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ. قال الضحاك وابن جبير: أراد المطر والثلج. وقال واصل الأحدب ومجاهد: أراد القضاء والقدر، أي الرزق عند الله يأتي به كيف يشاء، لا رب غيره. وقرأ ابن محيصن «وفي السماء رازقكم» .
Yüce Allah'ın { وَفِي السَّماءِ رِزْقُكُمْ } kavli hakkında ed-Dahhâk ve İbn Cübeyr: “Yağmur ve karı kastetmiştir” demişlerdir. Vâsıl el-Ahdeb ve Mücâhid: “Kaza ve kaderi kastetmiştir; yani rızık Allah katındadır, onu dilediği gibi getirir, O'ndan başka Rab yoktur” demişlerdir. İbn Muhaysın ise «وفي السماء رازقكم» şeklinde okumuştur.
20548. Metin
و: تُوعَدُونَ يحتمل أن يكون من الوعد، ويحتمل أن يكون من الوعيد، والكل في السماء. قال الضحاك المراد: من الجنة والنار. وقال مجاهد المراد: الخير والشر. وقال ابن سيرين المراد: الساعة.
{ تُوعَدُونَ } kelimesinin vaad (müjde) kökünden olması da vaîd (tehdit) kökünden olması da muhtemeldir; bunların hepsi semadadır. ed-Dahhâk: “Maksat cennet ve cehennemdir” demiştir. Mücâhid: “Maksat hayır ve şerdir” demiştir. İbn Sîrîn ise: “Maksat kıyamet saatidir” demiştir.
20549. Metin
ثم أقسم تعالى بنفسه على صحة هذا القول والخبر وشبهه في اليقين به بالنطق من الإنسان، وهو عنده في غاية الوضوح، ولا يمكن أن يقع فيه من اللبس ما يقع في الرؤية والسمع، بل النطق أشد تخلصا من هذه واختلف القراء في قوله: مِثْلَ ما، فقرأ حمزة والكسائي وعاصم في رواية أبي بكر «مثل» بالرفع، ورويت عن الحسن وابن أبي إسحاق والأعمش بخلاف عنهم. وقرأ نافع وأبو عمرو وابن كثير وابن عامر وأبو جعفر وأهل المدينة وجل الناس: «مثل» بالنصب، فوجه الأولى الرفع على النعت، وجاز نعت النكرة بهذا الذي قد أضيف إلى المعرفة من حيث كان لفظ مثل شائعا عاما لوجوه كثيرة، فهو لا تعرفه الإضافة إلى معرفة، لأنك إذا قلت: رأيت مثل زيد فلم تعرف شيئا، لأن وجوه المماثلة كثيرة، فلما بقي الشياع جرى عليه حكم النكرة فنعتت به النكرة. وما زائدة تعطي تأكيدا، وإضافة «مثل» هي إلى قوله:
Sonra Yüce Allah bu sözün ve haberin doğruluğuna bizzat kendi zatı üzerine yemin etmiş ve bundaki kesinliği, insanın konuşmasına benzetmiştir; zira bu onun nezdinde son derece açıktır ve görme ile işitmede meydana gelebilecek karışıklık onda meydana gelemez, bilakis konuşma bunlardan çok daha uzaktır. Kıraat alimleri { مِثْلَ ما } kavlinde ihtilaf etmişlerdir. Hamza, Kisâî ve Ebû Bekr rivayetiyle Âsım, «مثل» kelimesini merfu (ötreli) olarak okumuşlardır; bu kıraat Hasan, İbn Ebî İshâk ve el-A'meş'ten de farklı rivayetlerle aktarılmıştır. Nâfi', Ebû Amr, İbn Kesîr, İbn Âmir, Ebû Ca'fer, Medine ehli ve insanların ekseriyeti ise «مثل» kelimesini mansub (üstünlü) olarak okumuşlardır. İlk kıraatin [yani ref' okuyuşunun] izahı sıfat olmasıdır; marifeye muzaf kılınmış bu kelimeyle bir nekranın sıfatlanması caiz görülmüştür, zira misil lafzı pek çok cihet bakımından yaygın ve umumidir; marifeye muzaf olması onu marife yapmaz. Çünkü sen: “Zeyd'in benzerini gördüm” dediğinde belirli bir şeyi bildirmiş olmazsın, zira benzerlik yönleri pek çoktur. Dolayısıyla yaygınlığı baki kaldığı için ona nekra hükmü uygulanmış ve böylece onunla bir nekra sıfatlanmıştır. { ما } ise tekit sağlayan zaid bir edattır. “Misl” kelimesinin izafeti ise Yüce Allah'ın şu kavlinedir:
20550. Metin
أَنَّكُمْ. ووجه قراءة النصب أحد ثلاثة وجوه: إما أن يكون مثل قد بني لما أضيف إلى غير متمكن وهو في موضع رفع على الصفة لَحَقٌّ ولحقه البناء، لأن المضاف إليه قد يكسب المضاف بعض صفته كالتأنيث في قوله: شرقت صدر القناة. ونحوه، وكالتعريف في غلام زيد إلى غير ذلك، ويجري «مثل» حينئذ مجرى عَذابِ يَوْمِئِذٍ [المعارج: ١١] على قراءة من فتح الميم، ومنه قول الشاعر [النابغة الذبياني] : [الطويل] على حين عاتبت المشيب على الصبا ومنه قول الآخر: [البسيط] لم يمنع الشرب منها غير أن هتفت ف «غير» فاعلة ولكنه فتحها. والوجه الثاني وهو قول المازني إن «مثل» بني لكونه مع ما شيئا واحدا، وتجيء على هذا في مضمار ويحما وأينما، ومنه قول حميد بن ثور: [الطويل]
{ أَنَّكُمْ }. Nasb kıraatinin vechi ise üç şekilden biridir: Ya “misl” kelimesi gayr-i mütemekkin bir kelimeye muzaf kılındığı için mebni kılınmıştır ve { لَحَقٌّ } için sıfat olarak ref' mahallindedir, fakat kendisine bina (mebnilik) arız olmuştur; zira muzafun ileyh bazen muzafa birtakım sıfatlarını kazandırır; nitekim “Mızrak ucu doğuya yöneldi” sözünde olduğu gibi müenneslik kazandırması ve “Zeyd'in kölesi” terkibinde olduğu gibi marifelik kazandırması böyledir. Bu durumda “misl” kelimesi, mîm harfini fethalı okuyanların kıraatine göre { عَذابِ يَوْمِئِذٍ } [el-Meâric: 11] terkibi gibi cereyan eder. Şairin [en-Nâbiğa ez-Zübyânî] şu sözü de bundandır: [Tavîl] “Gençliğin ardından gelen ihtiyarlığı kınadığım bir zamanda...” Diğer şairin şu sözü de bundandır: [Basît] “Ötmesinden başka bir şey oradan içmeyi engellemedi...” Burada “ğayru” kelimesi faildir, fakat şair onu fethalı kılmıştır. İkinci vecih ise el-Mâzinî'nin görüşü olup şudur: “Misl” kelimesi, “mâ” ile tek bir şey haline geldiği için mebni kılınmıştır; bu durumda “veyhamâ” ve “eynemâ” kalıbında gelir. Humeyd b. Sevr'in şu sözü de bundandır: [Tavîl]
20551. Metin
ألا هيما مما لقيت وهيما ... وويها لمن لم يدر ما هن ويحما
“Karşılaştığım şeylerden dolayı yazıklar olsun, vay haline! Ne olduklarını bilmeyen kimseye de vah yazıklar olsun!”
20552. Metin
فلولا البناء وجب أن يكون منونا، وكذلك قول الشاعر [حسان بن ثابت] : [الطويل] فأكرم بنا أما وأكرم بنا ابن ما والوجه الثالث: أن تنصب «مثل» على الحال من قوله: لَحَقٌّ وهي حال من نكرة وفيه خلاف لكن جوز ذلك الجرمي، وأما غيره فيراه حالا من الذكر المرفوع في قوله لَحَقٌّ لأن التقدير لَحَقٌّ هو، وفي هذا نظر. والنطق في هذه الآية: الكلام بالحروف والأصوات في ترتيب المعاني. وروي أن بعض الأعراب الفصحاء سمع هذه الآية فقال: من أحوج الكريم إلى أن يحلف؟ والحكاية وقعت في كتاب الثعلبي وسبل
Eğer mebnilik olmasaydı tenvinli olması gerekirdi. Şairin [Hassân b. Sâbit] şu sözü de böyledir: [Tavîl] “Biz ne güzel anneyiz, oğul olarak da ne yüceyiz!” Üçüncü vecih ise: “Misl” kelimesinin { لَحَقٌّ } kavlinden hal olarak nasbedilmesidir; bu nekradan gelen bir haldir ve bunda ihtilaf vardır, fakat el-Cermî buna cevaz vermiştir. Başkaları ise bunu { لَحَقٌّ } kavlindeki merfu zamirden hal olarak görür, zira takdir: “O elbette bir haktır” şeklindedir; fakat bunda tereddüt vardır. Bu ayetteki nutuk (konuşma): Manaların dizilişinde harfler ve seslerle konuşmaktır. Fasih bedevilerden birinin bu ayeti işitince şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kerîm olan [Allah'ı] yemin etmeye kim mecbur bıraktı?” Bu kıssa Sa'lebî'nin kitabında ve Sübülü'l-
20553. Metin
الخيرات متممة عن الأصمعي، وروي أن رسول الله ﷺ قال: «قاتل الله قوما أقسم لهم ربهم بنفسه فلم يصدقوه» ، وروى أبو سعيد الخدري أن النبي ﷺ قال: «لو فر أحدكم من رزقه لتبعه كما يتبعه الموت» ، وأحاديث الرزق والأشعار فيه كثيرة.
Hayrât'ta el-Asmaî'den tamamlanarak zikredilmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Rablerı kendilerine bizzat kendi zatı üzerine yemin ettiği halde O'nu doğrulamayan bir kavme Allah lanet etsin!” Ebû Saîd el-Hudrî de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sizden biri rızkından kaçsa bile, ölümün onu takip ettiği gibi rızkı da onu takip eder.” Rızık hakkındaki hadisler ve şiirler pek çoktur.
20554. Metin
وقوله: هَلْ أَتاكَ تقرير لتجتمع نفس المخاطب، وهذا كما تبدأ المرء إذا أردت أن تحدثه بعجيب فتقرره هل سمع منك أم لا؟ فكأنه تقتضي منه أن يقول لا ويستطعمك الحديث. و: ضَيْفِ اسم جنس يقع للجميع والواحد. وروي أن أضياف إبراهيم هؤلاء: جبريل ومكائيل وإسرافيل وأتباع لهم من الملائكة. وجعلهم تعالى «مكرمين» إما لأنهم عنده كذلك، وهذا قول الحسن. وإما من حيث أكرمهم إبراهيم وخدمهم هو وسارة. وذبح لهم العجل. وقيل من حيث رفع مجالسهم و: سَلاماً منصوب على المصدر كأنهم قالوا: تسلم سلاما: أو سلمت سلاما، ويتجه فيه أن يعمل فيه (قالوا) على أن نجعل سَلاماً بمنزلة قولا. ويكون المعنى حينئذ أنهم قالوا تحية وقولا معناه: سَلاماً، وهذا قول مجاهد.
Yüce Allah'ın { هَلْ أَتاكَ } kavli, muhatabın dikkatini toplamak için yapılan bir tespittir (takrir). Bu, bir kimseye şaşırtıcı bir şey anlatmak istediğinde, senden [bunu daha önce] duyup duymadığını sormana benzer; böylece adeta onun “hayır” demesini ve senden sözü devam ettirmeni istemesini gerektirirsin. { ضَيْفِ } hem çoğul hem tekil için kullanılan bir cins ismidir. İbrahim'in bu misafirlerinin Cebrail, Mikail, İsrafil ve onlara tabi olan melekler olduğu rivayet edilmiştir. Yüce Allah onları “ikram olunanlar” kılmıştır; bu ya O'nun katında böyle oldukları içindir -ki bu Hasan'ın görüşüdür-, ya da İbrahim'in onlara ikramda bulunması, kendisi ve Sâre'nin onlara hizmet etmesi ve onlar için buzağı kesmesi yönündendir. Meclislerini yücelttiği cihetten olduğu da söylenmiştir. { سَلاماً } masdar olarak mansubdur; sanki onlar: “Tam bir selam ile selamete eresin” veya “Tam bir selam ile selam verdim” demiş gibidirler. { سَلاماً } kelimesini “bir söz” mesabesinde kabul ederek { قالُوا } fiilinin onda amel ettiğini söylemek de mümkündür. Bu durumda mana, onların manası { سَلاماً } olan bir tahiyye ve söz söyledikleri şeklinde olur; bu da Mücâhid'in görüşüdür.
20555. Metin
وقوله: سَلامٌ مرتفع على خبر ابتداء. أي أمر سَلامٌ. أو واجب لكم سَلامٌ، أو على الابتداء والخبر محذوف، كأنه قال: سلام عليكم وإبراهيم ﵇ قد حيا بأحسن لأن قولهم دعاء وقوله واجب قد تحصل لهم.
{ سَلامٌ } kavli ise mübtedanın haberi olarak merfudur; yani “İşim selamdır” yahut “Size gereken selamdır” takdirindedir. Yahut mübtedadır ve haberi mahzuftur; sanki “Size selam olsun” demiştir. İbrahim aleyhisselâm daha güzeliyle karşılık vermiştir; zira onların sözü bir duadır, onun sözü ise onlar için gerçekleşmiş vacip bir durumdur.
20556. Metin
وقرأ ابن وثاب والنخعي وحمزة والكسائي وطلحة وابن جبير قال: «سلم» بكسر السين وسكون اللام. والمعنى نحن سلم وأنتم سلم.
İbn Vessâb, en-Nehaî, Hamza, el-Kisâî, Talha ve İbn Cübeyr: Sîn'in kesresi ve lâm'ın sükûnu ile «سلم» şeklinde okumuşlardır. Mana: “Biz barışığız, siz de barışıksınız” demektir.
20557. Metin
وقوله: قَوْمٌ مُنْكَرُونَ معناه: لا نميزهم ولا عهد لنا بهم. وهذا أيضا على تقدير: أنتم قَوْمٌ مُنْكَرُونَ وقال أبو العالية: أنكر سلامهم في تلك الأرض وفي ذلك الزمن و: «راغ» معناه مضى إثر حديثه مخفيا زواله مستعجلا. كأنه لم يرد أن يفارقهم فمضى إلى ناحية من داره مستعجلا ورجع من حينه. وهذا تشبيه بالروغان المعروف، لأن الرائغ يوهم أنه لم يزل. والعجل: هو الذي حنذه، والقصة قد مضت مستوعبة في غير هذه السورة، وروي عن قتادة أن أكثر مال إبراهيم كان البقر وكان مضيافا. وحسبك أنه أوقف للضيافة أوقافا تمضيها الأمم على اختلاف أديانها وأجناسها.
Yüce Allah'ın { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } kavlinin manası şudur: “Onları tanıyamıyoruz ve daha önce kendilerini görmüşlüğümüz yoktur.” Bu da: “Siz { قَوْمٌ مُنْكَرُونَ } (tanınmayan kimselersiniz)” takdirindedir. Ebu'l-Âliye: “O diyarda ve o zamanda onların selamını yadırgadı” demiştir. “Râğa” fiilinin manası: Sözünün ardından ayrılışını gizleyerek aceleyle gitti, demektir. Adeta onların yanından ayrılmak istememiş gibi evinin bir köşesine aceleyle gitmiş ve derhal geri dönmüştür. Bu, bilinen 'revagân'a (gizlice sıvışmaya) bir benzetmedir; çünkü gizlice sıvışan kimse yerinden hiç ayrılmadığı intibaını verir. “el-Icl” (buzağı) ise kızarttığı buzağıdır; bu kıssa bu surenin dışında etraflıca geçmiştir. Katâde'den, İbrahim'in malının çoğunun sığır olduğu ve onun son derece misafirperver olduğu rivayet edilmiştir. Dinleri ve ırkları farklı olmasına rağmen milletlerin devam ettirdiği misafirlik vakıfları tahsis etmiş olması sana yeter.
20558. Metin
قوله ﷿:
Azîz ve Celîl olan Allah'ın şu kavli:
20559. Metin
[سورة الذاريات (٥١) : الآيات ٢٧ الى ٣٦]
[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 27-36]
20560. Metin
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قالَ أَلا تَأْكُلُونَ (٢٧) فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قالُوا لا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ (٢٨) فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَها وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ (٢٩) قالُوا كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٣٠) قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٣١)
{ فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قالَ أَلا تَأْكُلُونَ (٢٧) فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قالُوا لا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلامٍ عَلِيمٍ (٢٨) فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَها وَقالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ (٢٩) قالُوا كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ (٣٠) قالَ فَما خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٣١) } “Onu önlerine yaklaştırdı; 'Yemez misiniz?' dedi. Derken onlardan dolayı içine bir korku düştü. 'Korkma!' dediler ve onu çok bilgili bir oğulla müjdelediler. Bunun üzerine karısı bir çığlık içinde yönelip yüzüne vurdu ve 'Kısır bir kocakarı [mı doğuracak]?!' dedi. Dediler ki: 'Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.' [İbrahim]: 'O halde işiniz nedir, ey elçiler?' dedi.”
20561. Metin
قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ (٣٢) لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ (٣٣) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ (٣٤) فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٣٥) فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٦)
{ قالُوا إِنَّا أُرْسِلْنا إِلى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ (٣٢) لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجارَةً مِنْ طِينٍ (٣٣) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ (٣٤) فَأَخْرَجْنا مَنْ كانَ فِيها مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٣٥) فَما وَجَدْنا فِيها غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٦) } “Dediler ki: 'Biz, suçlu bir kavme gönderildik; üzerlerine çamurdan [pişirilmiş] taşlar yağdırmak için. [O taşlar] Rabbinin katında haddi aşanlar için damgalanmıştır.' Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık.”
20562. Metin
المعنى فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ فأمسكوا عنه فقال: أَلا تَأْكُلُونَ فيروى في الحديث أنهم قالوا: لا
Mana şudur: { فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ } [yemeği] onların önüne koydu, fakat onlar el uzatmadılar. Bunun üzerine: { أَلا تَأْكُلُونَ } “Yemez misiniz?” dedi. Hadiste onların şöyle dedikleri rivayet edilir: “Biz
20563. Metin
نأكل إلا ما أدينا ثمنه. فقال إبراهيم وأنا لا أبيحه لكم إلا بثمن. قالوا: وما هو؟ قال: أن تسموا الله تعالى عند الابتداء وتحمدوه عند الفراغ من الأكل. فقال بعضهم لبعض: بحق اتخذه الله خليلا. فلما استمروا على ترك الأكل أوجس مِنْهُمْ خِيفَةً. والوجيس تحسيس النفس وخواطرها في الحذر. وذلك أن أكل الضيف أمنة ودليل على انبساط نفسه والطعام حرمة وذمام. والامتناع منه وحشة. فخشي إبراهيم ﵇ أن امتناعهم من أكل طعامه إنما هو لشر يريدونه، فقالوا له: لا تَخَفْ وعرفوه أنهم ملائكة، وَبَشَّرُوهُ وبشروا سارة معه بِغُلامٍ عَلِيمٍ. أي عالم في حال تكليفه وتحصيله، أي سيكون عليما و: عَلِيمٍ بناء مبالغة. وجمهور الناس على أن الغلام هنا إسحاق ابن سارة الذي ذكرت البشارة به في غير موضع. وقال مجاهد، وهذا الغلام هو إسماعيل. والأول أرجح، وهذا وهم. ويروى أنه إنما عرف كونهم ملائكة استدلالا من بشارتهم إياه بغيب.
ancak bedelini ödediğimiz şeyi yeriz.” İbrahim de: “Ben de bedeli mukabilinde olmadan bunu size helal kılmam” dedi. “O bedel nedir?” dediler. O da: “Başlarken Yüce Allah'ın adını anmanız (besmele çekmeniz) ve yemeyi bitirdiğinizde de O'na hamdetmenizdir” dedi. Bunun üzerine birbirlerine: “Allah onu haklı olarak dost (halîl) edinmiştir” dediler. Yememekte ısrar edince İbrahim { مِنْهُمْ خِيفَةً } [içine] onlardan bir korku düştü. “el-Vecîs”, nefsin sakınmaya dair hissettikleri ve aklına gelen düşüncelerdir. Şöyle ki, misafirin yemesi bir emniyet ve gönül rahatlığının göstergesidir; yemek ise bir hürmet ve zimmettir (ahittir). Ondan çekinmek ise bir tedirginliktir. Bu yüzden İbrahim aleyhisselâm onların yemeğinden çekinmelerinin murad ettikleri bir şerden kaynaklanmasından korktu. Onlar da kendisine: { لا تَخَفْ } “Korkma!” dediler ve melek olduklarını ona bildirdiler. { وَبَشَّرُوهُ } onu ve onunla birlikte Sâre'yi { بِغُلامٍ عَلِيمٍ } çok bilgili bir oğulla müjdelediler. Yani mükellef olup ilim tahsil ettiği çağda alim olacak, yani çok bilgili olacaktır. { عَلِيمٍ } mübalağa kalıbıdır. İnsanların cumhuru buradaki oğulun, başka yerlerde müjdelendiği zikredilen Sâre'nin oğlu İshak olduğu görüşündedir. Mücâhid ise bu oğulun İsmail olduğunu söylemiştir. Birincisi daha racihtir, bu ise bir yanılgıdır. İbrahim'in onların melek olduğunu, gaybdan bir şeyi kendilerine müjdelemelerinden istidlal yoluyla anladığı rivayet edilir.
20564. Metin
وقوله تعالى: فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ يحتمل أن يكون قربت إليهم من ناحية من نواحي المنزل، ويحتمل أن يكون هذا الإقبال كما تقول: أقبل فلان يشتمني، أو يفعل كذا إذا جد في ذلك وتلبس به، والصرة:
Yüce Allah'ın { فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ } kavli, evin bir köşesinden onların yanına yaklaştığı anlamına gelebileceği gibi, bu yönelişin (ikbâl), bir kimsenin bir işe ciddiyetle koyulup giriştiğinde “Falanca bana sövmeye veya şöyle yapmaya koyuldu” denilmesi kabilinden olması da muhtemeldir. es-Sarre ise:
20565. Metin
الصيحة، كذا فسره ابن عباس ومجاهد وسفيان والضحاك، والمصطر الذي يصيح وقال قتادة معناه: في رقة. وقال الطبري قال بعضهم أوه بصياح وتعجب. قال النحاس: وقيل: فِي صَرَّةٍ في جماعة نسوة يتبادرن نظرا إلى الملائكة.
çığlıktır; İbn Abbas, Mücâhid, Süfyân ve ed-Dahhâk böyle tefsir etmişlerdir. 'el-Mustarr' ise feryat eden kimsedir. Katâde bunun manasının: “incelikle/hüzünle” olduğunu söylemiştir. et-Taberî, bazılarının bunun çığlık ve hayretle “Ah/vah!” demek olduğunu söylediğini nakletmiştir. en-Nehhâs şöyle der: { فِي صَرَّةٍ } kavlinin, meleklere bakmak için koşuşan bir grup kadın içinde, manasına geldiği de söylenmiştir.
20566. Metin
وقوله: فَصَكَّتْ وَجْهَها، معناه: ضربت وجهها، قال ابن عباس: لطمت، وهذا مما يفعله الذي يرد عليه أمر يستهوله. وقال سفيان والسدي ومجاهد معناه: ضربت بكفها جبهتها وهذا مستعمل في الناس حتى الآن. وقولها: عَجُوزٌ عَقِيمٌ، إما أن يكون تقديره: أنا عَجُوزٌ عَقِيمٌ فكيف ألد؟ وإما أن يكون التقدير: عَجُوزٌ عَقِيمٌ تكون منها ولادة، وقدره الطبري: أتلد عَجُوزٌ عَقِيمٌ. ويروى أنها كانت لم تلد قط. والعقيم من النساء التي لا تلد، ومن الرياح التي لا تلقح شجرا، فهي لا بركة فيها، وقولهم:
Yüce Allah'ın { فَصَكَّتْ وَجْهَها } kavlinin manası: Yüzüne vurdu, demektir. İbn Abbas: “Tokatladı” demiştir ki bu, dehşete düştüğü bir işle karşılaşan kimsenin yaptığı bir harekettir. Süfyân, es-Süddî ve Mücâhid bunun manasının: “Avucuyla alnına vurdu” şeklinde olduğunu söylemişlerdir; bu hareket insanlar arasında günümüze kadar kullanılmaktadır. Onun { عَجُوزٌ عَقِيمٌ } sözünün takdiri ya: “Ben { عَجُوزٌ عَقِيمٌ } (kısır bir kocakarıyım), nasıl doğururum?” şeklindedir ya da: “{ عَجُوزٌ عَقِيمٌ } (kısır bir kocakarıdan) doğum mu olur?” şeklindedir. et-Taberî bunu: “{ عَجُوزٌ عَقِيمٌ } (kısır bir kocakarı) mı doğurur?” şeklinde takdir etmiştir. Onun hiç doğum yapmamış olduğu rivayet edilir. Kadınlardan “el-Akîm”, doğurmayan; rüzgarlardan ise ağaçları aşılamayan, yani kendisinde bereket bulunmayan rüzgardır. Meleklerin şu sözüne gelince:
20567. Metin
كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ أي كقولنا الذي أخبرناك قال ربك أن يكون. و: الْحَكِيمُ ذو الحكمة.
{ كَذلِكَ قالَ رَبُّكِ } yani sana haber verdiğimiz sözümüz gibi Rabbin de öyle olacağını buyurdu, demektir. { الْحَكِيمُ } hikmet sahibi demektir.
20568. Metin
و: الْعَلِيمُ معناه بالمصالح وغير ذلك من العلومات ثم قال إبراهيم ﵇ للملائكة: فَما خَطْبُكُمْ والخطب: الأمر المهم، وقل ما يعبر به إلا عن الشدائد والمكاره حتى قالوا: خطوب الزمان ونحو هذا، فكأنه يقول لهم: ما هذه الطامة التي جئتم لها؟ فأخبروه حينئذ أنهم أرسلوا إلى سدوم قرية لوط بإهلاك أهلها الكفرة العاصين المجرمين. والمجرم: فاعل الجرائم، وهي صعاب المعاصي: كفر ونحوه واحدتها جريمة. وقولهم: لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ أي لنهلهكم بهذه الحجارة. ومتى اتصلت «أرسل» ب «على» : فهي بمعنى المبالغة في المباشرة والعذاب. ومتى اتصلت ب «إلى» ، فهي أخف. وانظر ذلك تجده مطردا.
{ الْعَلِيمُ } ise maslahatları ve diğer bilinen şeyleri hakkıyla bilen demektir. Sonra İbrahim aleyhisselâm meleklere: { فَما خَطْبُكُمْ } dedi. el-Hatb: Mühim iş demektir ve çoğunlukla sadece şiddetli ve hoşa gitmeyen durumlar için kullanılır; nitekim “zamanın musibetleri/hadiseleri” ve benzeri ifadeler kullanılır. Sanki onlara: “İçin geldiğiniz bu büyük bela nedir?” demektedir. Bunun üzerine onlar, Lût'un memleketi olan Sedûm'a, oranın inkarcı, asi ve günahkar halkını helak etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. el-Mücrim: Küfür ve benzeri ağır günahlar olan “cerâim”i işleyen kimsedir; tekili “cerîme”dir. Onların { لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ } sözü, yani onları bu taşlarla helak etmek için [gönderildik] demektir. “Ersele” fiili “alâ” harf-i cerri ile kullanıldığında doğrudan vurmada ve azapta mübalağa manası taşır; “ilâ” ile kullanıldığında ise daha hafiftir. Buna dikkat edersen bunun kurallı olduğunu görürsün.
20569. Metin
وقوله تعالى: حِجارَةً مِنْ طِينٍ بيان يخرج عن معتاد حجارة البرد التي هي من ماء. ويروى أنه طين طبخ في نار جهنم حتى صار حجارة كالآجر. و: مُسَوَّمَةً نعت ل حِجارَةً، وقيل معناه متروكة وسومها من الإهلاك والانصباب. وقيل معناه: معلمة بعلامتها من السيما والسومى وهي العلامة، أي إنها ليست من حجارة الدنيا، وقال الزهراوي والرماني، وقيل معناه: على كل حجر اسم المضروب به. وقال
Yüce Allah'ın { حِجارَةً مِنْ طِينٍ } kavli, sudan olan mutad dolu taşlarının dışındaki bir durumu beyandır. Cehennem ateşinde pişirilip tuğla gibi taş haline gelmiş bir balçık olduğu rivayet edilir. { مُسَوَّمَةً } kelimesi { حِجارَةً }'nın sıfatıdır; bunun helak etmek ve yağdırmak üzere salıverilmiş manasına geldiği söylenmiştir. Bunun 'sîmâ' ve 'sûmâ'dan (işaretten) gelerek alametle işaretlenmiş manasına geldiği de söylenmiştir; yani onlar dünya taşlarından değildir. ez-Zehrâvî ve er-Rummânî nakletmiştir: Her taşın üzerinde onunla vurulacak kimsenin isminin yazılı olduğu da söylenmiştir.
20570. Metin
الرماني وقيل كان عليها أمثال الخواتم. وقال ابن عباس: تسويمها إن كان في الحجارة السود نقط بيض وفي البيض سود. ويحتمل أن يكون المعنى: أنها بجملتها معلومة عند ربك لهذا المعنى معلمة له. لا أن كل واحد منها له علامة خاصة به. والمسرف: الذي يتعدى الطور، فإذا جاء مطابقا فهو لأبعد الغايات الكفر فما دونه.
er-Rummânî nakletmiştir: Taşların üzerinde mühürler gibi işaretler bulunduğu da söylenmiştir. İbn Abbas şöyle demiştir: “Damgalanmış olmaları, siyah taşlarda beyaz noktalar, beyaz taşlarda ise siyah noktalar bulunmasıdır.” Mananın şu olması da muhtemeldir: Bu taşlar bütünüyle Rabbinin katında bu iş için belirlenmiş ve işaretlenmiştir; yoksa her birinin kendine has özel bir işareti olması şart değildir. el-Müsrif ise haddi aşan kimsedir; mutlak olarak geldiğinde en uç gaye olan küfür ve ondan daha aşağısı içindir.
20571. Metin
ثم أخبر تعالى أنه أخرج بأمره من كان في قرية لوط مِنَ الْمُؤْمِنِينَ منجيا لهم. وأعاد الضمير على القرية. ولم يصرح لها قبل ذلك بذكر لشهرة أمرها. ولأن القوم المجرمين معلوم أنهم في قرية ولا بد. قال المفسرون: ولا فرق بين تقدم ذكر المؤمنين وتأخره، وإنما هما وصفان ذكرهم أولا بأحدهما ثم آخر بالثاني. قال الرماني: الآية دالة على أن الإيمان هو الإسلام.
Sonra Yüce Allah, Lût'un şehrinde bulunan kimselerden { مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } (müminleri) kurtarıcı olarak Kendi emriyle çıkardığını haber vermiştir. Zamiri şehre (karyeye) döndürmüştür; durumunun meşhur olmasından ve suçlu kavmin muhakkak bir şehirde bulunduğunun bilinmesinden ötürü daha önce şehirden açıkça bahsetmemiştir. Müfessirler şöyle demiştir: Müminlerin zikrinin öne geçmesi ile sona kalması arasında fark yoktur; bunlar sadece iki vasıftır, onları önce birisiyle, sonra diğeriyle anmıştır. er-Rummânî: “Bu ayet, imanın İslam'ın ta kendisi olduğuna delalet eder” demiştir.
20572. Metin
قال القاضي أبو محمد: ويظهر إليّ أن في المعنى زيادة تحسن التقديم للإيمان، وذلك أنه ذكره مع الإخراج من القرية، كأنه يقول: نفذ أمرنا بإخراج كل مؤمن، ولا يشترط فيه أن يكون عاملا بالطاعات. بل التصديق بالله فقط.
Kadı Ebû Muhammed dedi ki: Bana göre manada imanın öne geçirilmesini güzel kılan bir incelik görünmektedir; şöyle ki Allah onu şehirden çıkarılma ile birlikte zikretmiştir; adeta: “Her müminin çıkarılmasına dair emrimiz infaz edildi; onda taatleri işleyen bir kimse olması şart koşulmadı, bilakis sadece Allah'ı tasdik etmesi yeterliydi” demektedir.
20573. Metin
ثم لما ذكر حال الموحدين ذكرهم بالصفة التي كانوا عليها، وهي الكاملة التصديق والأعمال، والبيت من المسلمين: هو بيت لوط، وكان هو وابنتاه، وقيل وبنته. وفي كتاب الثعلبي: وقيل لوط وأهل بيته ثلاثة عشر، وهلكت امرأته فيمن هلك، وهذه القصة بجملتها ذكرت على جهة المثال لقريش. أي أنهم إذا كفروا وأصابهم مثل ما أصاب هؤلاء المذكورين.
Sonra muvahhidlerin durumunu zikrettiğinde, onları bulundukları nitelikle, yani tasdik ve ameller bakımından kamil olan vasıfla andı. Müslümanlardan olan ev halkı ise Lût'un ev halkıdır; o ve iki kızıydı, [bir rivayette] bir kızıydı. Sa'lebî'nin kitabında: Lût ve ev halkının on üç kişi olduğu, karısının ise helak olanlar arasında helak olduğu zikredilmiştir. Bu kıssa bütünüyle Kureyş'e ibretlik bir örnek kabilinden zikredilmiştir; yani onlar da inkar ettikleri takdirde bu zikredilenlerin başına gelenlerin benzeri onların da başına gelecektir.
20574. Metin
قوله ﷿:
Azîz ve Celîl olan Allah'ın şu kavli:
20575. Metin
[سورة الذاريات (٥١) : الآيات ٣٧ الى ٤٤]
[Zâriyât Suresi (51), Ayetler 37-44]
20576. Metin
وَتَرَكْنا فِيها آيَةً لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ الْأَلِيمَ (٣٧) وَفِي مُوسى إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ (٣٩) فَأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْناهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ (٤٠) وَفِي عادٍ إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ (٤١)
{ وَتَرَكْنا فِيها آيَةً لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ الْأَلِيمَ (٣٧) وَفِي مُوسى إِذْ أَرْسَلْناهُ إِلى فِرْعَوْنَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقالَ ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ (٣٩) فَأَخَذْناهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْناهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ (٤٠) وَفِي عادٍ إِذْ أَرْسَلْنا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ (٤١) } “Ve orada, can yakıcı azaptan korkanlar için bir ibret bıraktık. Mûsâ'da da [ibretler vardır]. Hani onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik. Fakat o, bütün gücüyle yüz çevirdi ve 'Bir büyücüdür veya bir delidir' dedi. Biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık; o ise kınanacak işler yapmaktaydı. Âd kavminde de [ibretler vardır]. Hani üzerlerine o kasıp kavuran (kısır) rüzgarı göndermiştik.”
20577. Metin
ما تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلاَّ جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ (٤٢) وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ (٤٣) فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ (٤٤)
{ ما تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلاَّ جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ (٤٢) وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ (٤٣) فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ (٤٤) } “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu. Semûd kavminde de [ibretler vardır]. Hani onlara 'Bir süreye kadar faydalanıp geçinin' denilmişti. Fakat onlar Rablerinin emrine karşı azgınlık ettiler; bunun üzerine bakıp dururlarken kendilerini yıldırım çarptı.”
20578. Metin
المعنى: وَتَرَكْنا في القرية المذكورة، وهي سدوم أثرا من العذاب باقيا مؤرخا لا يفنى ذكره فهو:
Mana şudur: { وَتَرَكْنا } o zikredilen şehirde, yani Sedûm'da, azaptan geriye kalan, tarihi kayıtlara geçen ve anısı yok olmayan bir iz bıraktık; işte bu:
20579. Metin
آيَةً أي علامة على قدرة الله وانتقامه من الكفرة. ويحتمل أن يكون. والمعنى: وَتَرَكْنا في أمرها كما قال: لَقَدْ كانَ فِي يُوسُفَ [يوسف: ٧] وقال ابن جريج: ترك فيها حجرا منضودا كثيرا جدا.
{ آيَةً } yani Allah'ın kudretine ve inkarcılardan intikam alışına dair bir alamettir. Mananın: { لَقَدْ كانَ فِي يُوسُفَ } [Yûsuf: 7] kavlinde olduğu gibi “onun kıssasında bıraktık” şeklinde olması da muhtemeldir. İbn Cüreyc: “Orada peş peşe dizilmiş pek çok taş bıraktı” demiştir.
20580. Metin
و: لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ هم العارفون بالله تعالى.
{ لِلَّذِينَ يَخافُونَ الْعَذابَ } kavlinden maksat, Yüce Allah'ı hakkıyla tanıyan ariflerdir.
20581. Metin
وقوله تعالى: وَفِي مُوسى يحتمل أن يكون عطفا على قوله فِيها أي وتركنا في موسى وقصته أثرا أيضا هو آية. ويحتمل أن يكون عطفا على قوله قيل: وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ [الذاريات: ٢٠] ، وَفِي مُوسى. و: فِرْعَوْنَ هو صاحب مصر. والسلطان في هذه الآية الحجة و: (تولى) معناه: فأعرض وأدبر عن أمر الله و: بِرُكْنِهِ بسلطانه وجنده وشدة أمره. وهو الأمر الذي يركن فرعون إليه ويسند في
Yüce Allah'ın { وَفِي مُوسى } kavlinin, { فِيها } kavline matuf olması muhtemeldir; yani “Musa'da ve onun kıssasında da bir ibret olan bir iz bıraktık” demektir. Daha önce geçen: { وَفِي الْأَرْضِ آياتٌ } [ez-Zâriyât: 20] kavline matuf olarak: “ve Musa'da da [ayetler vardır]” manasında olması da muhtemeldir. { فِرْعَوْنَ }, Mısır'ın hükümdarıdır. Bu ayetteki es-Sultân: hüccet/delildir. “Tevellâ” fiilinin manası: Allah'ın emrinden yüz çevirip arkasını döndü, demektir. { بِرُكْنِهِ } gücü/saltanatı, ordusu ve kuvvetiyle [yüz çevirdi] demektir. Bu, Firavun'un kendisine dayandığı ve
20582. Metin
شدائده. قال ابن زيد: بِرُكْنِهِ بجموعه قال قتادة: بقومه. وقول فرعون في موسى ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ هو تقسيم ظن أن موسى لا بد أن يكون أحد هذين. وقال أبو عبيدة: أَوْ هنا بمعنى الواو. واستشهد ببيت جرير: [الوافر]
sıkıntılı anlarında sırtını verdiği şeydir. İbn Zeyd: “{ بِرُكْنِهِ }, topluluklarıyla” demiştir. Katâde: “Kavmiyle” demiştir. Firavun'un Musa hakkında { ساحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ } demesi, Musa'nın mutlaka bu ikisinden biri olması gerektiğine dair bir taksim ve zandır. Ebû Ubeyde: “{ أَوْ } burada 'vav' (ve) manasındadır” demiş ve Cerîr'in şu beytini şahit getirmiştir: [Vâfir]
20583. Metin
أثعلبة الفوارس أو رياحا ... عدلت بهم طهية والخشابا
“Süvarilerin Sa'lebe'sini yahut Riyâh'ı, Tahiye ve Haşşâb'a mı denk tuttun?”
20584. Metin
والخشاب: بيوت في بني تميم، وقول أبي عبيدة ضعيف لا داعية إليه في هذا الموضع.
el-Haşşâb: Benî Temîm'e ait evlerdir (hanelerdir). Ebû Ubeyde'nin sözü zayıftır ve bu makamda buna gerek yoktur.
20585. Metin
و: (نبذناهم) معناه: طرحناهم و: ْيَمِ
“Nebeznâhum” kavlinin manası: Onları fırlatıp attık, demektir. “el-Yemm” ise:
20586. Metin
البحر. وفي مصحف ابن مسعود: «فنبذناه» ، و «المليم» :
denizdir. İbn Mes'ûd'un mushafında «فنبذناه» şeklindedir. “el-Mülîm” ise:
20587. Metin
الذي أتى من المعاصي ونحوها ما يلام عليه وقال أمية بن أبي الصلت: [الوافر] ومن يخذل أخاه فقد ألاما وقوله: وَفِي عادٍ عطف على قوله: وَفِي مُوسى، وعادٍ هي قبيلة هود النبي ﵇.
kendisinden dolayı kınanacağı günahlar ve benzeri şeyleri işleyen kimsedir. Ümeyye b. Ebi's-Salt şöyle demiştir: [Vâfir] “Kim kardeşini yüzüstü bırakırsa kınanacak bir iş yapmıştır.” Allah'ın { وَفِي عادٍ } kavli, { وَفِي مُوسى } kavline matuftur; Âd ise Hûd Peygamber aleyhisselâm'ın kabilesidir.
20588. Metin
والْعَقِيمَ التي لا بركة فيها ولا تلقح شجرا ولا تسوق مطرا. وقال سعيد بن المسيب: كانت ريح الجنوب. وروي عن علي بن أبي طالب ﵁ أنه قال: كانت نكباء. وهذا عندي لا يصح عن علي ﵁ لأنه مردود بقوله ﷺ: «نصرت بالصبا وأهلكت عاد بالدبور» و: تَذَرُ معناه: تدع. وقوله تعالى: مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ يعني مما أذن لها في إهلاكه. و: «الرميم» الفاني المتقطع يبسا أو قدما من الأشجار والورق والحبال والعظام، ومنه قوله تعالى مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ [يس: ٧٨] أي في قوام الرمال وروي أن تلك الريح كانت تهب على الناس فيهم العادي وغيره، فتنتزع العادي من بين الناس وتذهب به.
{ الْعَقِيمَ }, kendisinde bereket bulunmayan, ağaçları aşılamayan ve yağmur getirmeyen [rüzgardır]. Saîd b. el-Müseyyeb: “O güney rüzgarıydı” demiştir. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan onun “nekbâ” (yönü belirsiz sert rüzgar) olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Bana göre bu Ali radıyallâhu anh'tan sahih değildir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Ben sabâ (doğu) rüzgarı ile nusrete erdirildim, Âd kavmi ise debûr (batı) rüzgarı ile helak edildi” hadisiyle reddedilmektedir. { تَذَرُ } terk eder/bırakır manasındadır. Yüce Allah'ın { مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ } kavli, helak etmesine izin verilen şeylerden [üzerine vardığı her şeyi] demektir. “er-Remîm” kuruluktan veya eskimekten ötürü ufalanıp parçalanmış ağaçlar, yapraklar, ipler ve kemiklerdir; nitekim Yüce Allah'ın: { مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ } [Yâsîn: 78] kavli de bundandır, yani kum kıvamında demektir. Bu rüzgarın, içlerinde Âd kavminden olan ve olmayan insanların bulunduğu kimselerin üzerine estiği, Âd kavminden olanı insanların arasından çekip alıp götürdüğü rivayet edilmiştir.