7204. Metin
بسم الله الرّحمن الرّحيم وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وسلم تسليما كثيرا
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah, Efendimiz Muhammed’e ve âline salât ve çokça selâm eylesin.
7205. Metin
سورة الأنعام
En'âm Suresi
7206. Metin
قيل هي كلها مكية، وقال ابن عباس: نزلت بمكة ليلا جملة إلا ست آيات، وهي قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ ما حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ [الأنعام ١٥١] وقوله: وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ [الأنعام: ٩١] وقوله تعالى: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ قالَ أُوحِيَ إِلَيَّ [الأنعام: ٩٣] وقوله: وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَراتِ الْمَوْتِ وَالْمَلائِكَةُ باسِطُوا أَيْدِيهِمْ [الأنعام: ٩٣] وقوله: وَالَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ [الأنعام: ١١٤] وقوله: والَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْرِفُونَهُ [الأنعام: ٢٠] .
Tamamının Mekkî olduğu söylenmiştir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Altı ayet müstesna, Mekke'de geceleyin toptan inmiştir. [Bu ayetler] şunlardır: { قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ ما حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ } [el-En'âm 151], { وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ } [el-En'âm: 91], Yüce Allah'ın { وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ قالَ أُوحِيَ إِلَيَّ } [el-En'âm: 93] ayeti, { وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَراتِ الْمَوْتِ وَالْمَلائِكَةُ باسِطُوا أَيْدِيهِمْ } [el-En'âm: 93] ayeti, { وَالَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ } [el-En'âm: 114] ayeti ve { والَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْرِفُونَهُ } [el-En'âm: 20] ayetidir.
7207. Metin
وقال الكلبي: الأنعام كلها مكية إلا آيتين نزلتا بالمدينة في فنحاص اليهودي، وهي قُلْ مَنْ أَنْزَلَ الْكِتابَ الَّذِي جاءَ بِهِ مُوسى [الأنعام ٩١] مع ما يرتبط بهذه الآية، وذلك أن فنحاصا قال ما أنزل الله على بشر من شيء، وقال ابن عباس: نزلت سورة الأنعام وحولها سبعون ألف ملك لهم زجل يجارون بالتسبيح وقال كعب فاتحة التوراة فاتحة الأنعام الْحَمْدُ لِلَّهِ إلى يَعْدِلُونَ، وخاتمة التوراة خاتمة هود، وَما رَبُّكَ بِغافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ [هود: ١٢٣] وقيل خاتمتها وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ إلى تَكْبِيراً [الإسراء: ١١١] وقال عمر بن الخطاب ﵁: الأنعام من نجائب القرآن، وقال علي بن أبي طالب: من قرأ سورة الأنعام فقد انتهى في رضى ربه.
Kelbî şöyle demiştir: Yahudi Finhâs hakkında Medine'de inen iki ayet müstesna, En'âm suresinin tamamı Mekkîdir. Bu da { قُلْ مَنْ أَنْزَلَ الْكِتابَ الَّذِي جاءَ بِهِ مُوسى } [el-En'âm 91] ayeti ve bu ayetle bağlantılı olan kısımdır; zira Finhâs, 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmemiştir' demişti. İbn Abbâs şöyle demiştir: 'En'âm suresi, etrafında tesbih ile uğuldayıp seslerini yükselten yetmiş bin melek eşliğinde indi.' Kâ'b ise şöyle demiştir: 'Tevrat'ın başlangıcı, En'âm'ın başlangıcı olan { الْحَمْدُ لِلَّهِ } ifadesinden { يَعْدِلُونَ } ifadesine kadar olan kısımdır. Tevrat'ın sonu ise Hûd suresinin sonundaki { وَما رَبُّكَ بِغافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ } [Hûd: 123] ayetidir.' Surenin sonunun { وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ } ayetinden { تَكْبِيراً } [el-İsrâ: 111] kelimesine kadar olan kısım olduğu da söylenmiştir. Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh: 'En'âm, Kur'an'ın en seçkin surelerindendir' demiştir. Ali b. Ebî Tâlib de: 'Kim En'âm suresini okursa, Rabbinin rızasında nihayete ulaşmış olur' demiştir.
7208. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7209. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ١ الى ٢]
[En'âm Suresi (6), Ayetler 1-2]
7210. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
7211. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢)
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢) } “Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Sonra inkâr edenler [hâlâ başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar. (1) Sizi bir çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Sonra siz [hâlâ] şüphe edip duruyorsunuz. (2)”
7212. Metin
هذا تصريح بأن الله تعالى هو الذي يستحق الحمد بأجمعه. لأن الألف واللام في الْحَمْدُ لاستغراق الجنس، فهو تعالى له الأوصاف السنية والعلم والقدرة والإحاطة والأنعام، فهو أهل للمحامد على ضروبها وله الحمد الذي يستغرق الشكر المختص بأنه على النعم، ولما ورد هذا الإخبار تبعه ذكر بعض أوصافه الموجبة للحمد، وهي الخلق «للسماوات والأرض» قوام الناس وأرزاقهم، وَالْأَرْضَ هاهنا للجنس فإفرادها في اللفظ بمنزلة جمعها، والبادي من هذا الترتيب أن السماء خلقت من قبل الأرض، وقد حكاه الطبري عن قتادة، وليس كذلك لأن الواو لا ترتب المعاني، والذي ينبني من مجموع آي القرآن أن الله تعالى خلق الأرض ولم يدحها ثم استوى إلى السماء فخلقها ثم دحا الأرض بعد ذلك، وجَعَلَ هاهنا بمعنى خلق لا
Bu, hamdin bütünüyle yalnızca Yüce Allah'a ait olduğunun açık bir ifadesidir. Çünkü { الْحَمْدُ } kelimesindeki elif-lâm takısı cinsin tamamını kapsamak (istiğrâk-ı cins) içindir. Zira Yüce Allah yüce sıfatlara, ilme, kudrete, ihâtaya ve nimet vermeye sahiptir; dolayısıyla her türlü övgüye lâyıktır ve O'nun hamdi, sadece nimetlere karşı olan şükrü de kapsar. Bu haber gelince, ardından insanların varlık sebebi ve rızıkları olan 'göklerin ve yerin' yaratılması gibi hamdi gerektiren bazı sıfatları zikredilmiştir. Buradaki { وَالْأَرْضَ } lafzı cins için olup tekil kullanılması çoğul anlamındadır. Bu sıralamadan ilk bakışta göğün yerden önce yaratıldığı anlaşılmaktadır; nitekim Taberî bunu Katâde'den nakletmiştir. Ancak durum böyle değildir, çünkü vav (وَ) harfi anlamlar arasında bir sıra bildirmez. Kur'an ayetlerinin bütününden anlaşılan şudur: Yüce Allah yeri yaratmış fakat henüz döşeyip yaymamış (medh etmemiş), sonra göğe yönelip onu yaratmış, ardından yeri döşeyip yaymıştır. Buradaki { جَعَلَ } kelimesi yaratma (halk) anlamındadır, bundan başka bir anlama gelmesi
7213. Metin
يجوز غير ذلك، وتأمل لم خصت السَّماواتِ وَالْأَرْضَ ب خَلَقَ والظُّلُماتِ وَالنُّورَ ب جَعَلَ؟ وقال الطبري جَعَلَ هذه هي التي تتصرف في طرق الكلام كما تقول جعلت كذا فكأنه قال وجعل إظلامها وإنارتها.
mümkün değildir. Göklerin ve yerin { خَلَقَ }, karanlıkların ve aydınlığın ise { جَعَلَ } fiiliyle tahsis edilmesinin hikmetini bir düşün! Taberî şöyle demiştir: Buradaki { جَعَلَ }, 'şöyle yaptım' demen gibi sözün akışında dönüştürülen türdendir; sanki 'onun kararmasını ve aydınlanmasını var etti' demiş gibidir.
7214. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا غير جيد، لأن جَعَلَ إذا كانت على هذا النحو فلا بد أن يرتبط معها فعل آخر كما يرتبط في أفعال المقاربة كقولك كاد زيد يموت، «جعل» زيد يجيء ويذهب، وأما إذا لم تربط معها فعل فلا يصح أن تكون تلك التي ذكر الطبري، وقال السدي وقتادة والجمهور من المفسرين:
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu görüş isabetli değildir; çünkü { جَعَلَ } bu şekilde olduğunda, mukārebe (yaklaşma/başlama) fiillerinde olduğu gibi mutlaka kendisiyle bağlantılı başka bir fiilin bulunması gerekir; 'Zeyd neredeyse ölüyordu', 'Zeyd gidip gelmeye başladı (ceale)' demen gibi. Kendisiyle bağlantılı başka bir fiil bulunmadığında ise Taberî'nin zikrettiği o kullanım olması sahih olmaz. es-Süddî, Katâde ve müfessirlerin cumhuru şöyle demişlerdir:
7215. Metin
الظُّلُماتِ الليل والنُّورَ النهار، وقالت فرقة: الظُّلُماتِ الكفر والنُّورَ الإيمان.
{ الظُّلُماتِ } gece, { النُّورَ } ise gündüzdür. Bir grup ise şöyle demiştir: { الظُّلُماتِ } küfür, { النُّورَ } ise imandır.
7216. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا غير جيد لأنه إخراج لفظ بين في اللغة عن ظاهره الحقيقي إلى باطن لغير ضرورة، وهذا هو طريق اللغز الذي برىء القرآن منه، والنُّورَ أيضا هنا للجنس فإفراده بمثابة جمعه.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu da isabetli değildir; çünkü dilde açık olan bir lafzı, bir zorunluluk olmaksızın hakiki zahirî anlamından bâtınî bir anlama çıkarmaktır. Bu ise Kur'an'ın berî olduğu bir bilmece (lügaz) yoludur. Buradaki { النُّورَ } lafzı da cins içindir, dolayısıyla tekil olması çoğul hükmündedir.
7217. Metin
وقوله تعالى: ثُمَّ دالة على قبح فعل الَّذِينَ كَفَرُوا لأن المعنى أن خلقه «السموات والأرض» وغيرهما قد تقرر، وآياته قد سطعت، وأنعامه بذلك قد تبين ثم بعد هذا كله عدلوا بربهم، فهذا كما تقول: يا فلان أعطيتك وأكرمتك وأحسنت إليك ثم تشتمني، أي بعد مهلة من وقوع هذا كله، ولو وقع العطف في هذا ونحوه بالواو لم يلزم التوبيخ كلزومه ب ثُمَّ، الَّذِينَ كَفَرُوا في هذا الموضع هم كل من عبد شيئا سوى الله قال قتادة: هم أهل الشرك صراحية، ومن خصص من المفسرين في ذلك بعضا دون بعض فلم يصب إلا أن السابق من حال النبي ﷺ أن الإشارة إلى عبدة الأوثان من العرب لمجاورتهم له، ولفظ الآية أيضا يشير إلى المانوية ويقال الماننية العابدين للنور القائلين إن الخير من فعل النور والشر من فعل الظلام، وقول ابن أبزى إن المراد أهل الكتاب بعيد، ويَعْدِلُونَ معناه يسوون ويمثلون، وعدل الشيء قرينه ومثيله، والمنوية مجوس، وورد في مصنف أبي داود حديث وهو القدرية مجوس هذه الأمة ومعناه الإغلاظ عليهم والذم لهم في تشبيههم بالمجوس وموضع الشبه هو أن المجوس تقول الأفعال خيرها خلق النور وشرها خلق الظلمة فجعلوا خالقا غير الله، والقدرية تقول الإنسان يخلق أفعاله فجعلوا خالقا غير الله تعالى عن قولهم، وذهب أبو المعالي إلى التشبيه بالمجوس إنما هو قول القدرية: إن الخير من الله وإن الشر منه ولا يريده. وإنما قلنا في الحديث إنه تغليظ لأنه قد صرح أنهم من الأمة ولو جعلهم مجوسا حقيقة لم يضفهم إلى الأمة، وهذا كله ان لو صح الحديث والله الموفق.
Yüce Allah'ın { ثُمَّ } buyruğu, { الَّذِينَ كَفَرُوا } kimselerin fiilinin çirkinliğine delalet eder. Çünkü mana şudur: Gökleri, yeri ve diğer varlıkları yaratması sabit olmuş, ayetleri parlamış ve bununla nimetleri apaçık ortaya çıkmıştır; sonra bütün bunlardan sonra [hâlâ] Rablerine denk tutmaktadırlar. Bu tıpkı senin: 'Ey falan, sana verdim, ikram ettim, iyilikte bulundum; sonra da bana sövüyorsun' demen gibidir; yani bütün bunların meydana gelmesinden bir süre geçtikten sonra. Şayet bunda ve benzeri yerlerde atıf vav (وَ) ile olsaydı, azarlama { ثُمَّ } ile olduğu gibi kuvvetli olmazdı. Bu makamdaki { الَّذِينَ كَفَرُوا }, Allah'tan başka herhangi bir şeye tapan herkestir. Katâde: 'Onlar apaçık şirk ehlidir' demiştir. Müfessirlerden bu hususta bazılarını diğerlerinden ayıranlar isabet etmemiştir; şu kadar var ki Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in içinde bulunduğu ilk durum itibariyle işaret, kendisine yakınlıkları sebebiyle Arapların putperestlerinedir. Ayetin lafzı aynı zamanda ışığa tapan, hayrın ışığın fiili, şerrin ise karanlığın fiili olduğunu söyleyen Maniheistlere (Mâneviyye/Mâneniyye) de işaret etmektedir. İbn Ebzâ'nın 'Kastedilenler Ehl-i Kitaptır' sözü uzaktır. { يَعْدِلُونَ } ifadesinin manası; eşit tutarlar, denk kılarlar demektir. Bir şeyin 'adl'i, onun dengi ve benzeridir. Mâneviyye bir Mecûsî fırkasıdır. Ebû Dâvûd'un Musannef'inde 'Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir' şeklinde bir hadis geçmektedir. Bunun manası, Mecûsîlere benzetilerek onlara karşı sert davranılması ve yerilmeleridir. Benzerlik noktası şudur: Mecûsîler amellerin hayrını ışığın yaratması, şerrini ise karanlığın yaratması kabul edip Allah'tan başka bir yaratıcı kabul etmişlerdir; Kaderiyye de insanın fiillerini kendisinin yarattığını söyleyerek Allah'tan başka bir yaratıcı kabul etmiştir; Allah onların bu sözünden yücedir. Ebü'l-Meâlî ise Mecûsîlere benzetmenin sadece Kaderiyye'nin 'Hayır Allah'tandır, şer de O'ndandır fakat O bunu dilemez' sözü sebebiyle olduğu görüşüne varmıştır. Hadis hakkında 'bu sert bir ifadedir' dememizin sebebi, onların bu ümmetten olduğunu açıkça belirtmiş olmasıdır; şayet onları hakikatte Mecûsî kılsaydı ümmete izafe etmezdi. Bütün bunlar hadisin sahih olması durumundadır. Muvaffak kılan Allah'tır.
7218. Metin
وقوله تعالى:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7219. Metin
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ الآية قال مجاهد وقتادة والضحاك وغيرهم.. المعنى خلق آدم من طين والبشر من آدم فلذلك قال: خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ وحكى المهدوي عن فرقة أنها قالت بل المعنى أن النطفة التي يخلق منها الإنسان أصلها من طين ثم يقلبها الله نطفة، وذكره مكي والزهراوي، والقول الأول أليق بالشريعة لأن القول الثاني إنما يترتب على قول من يقول بأن الطين يرجع بعد التولد والاستحالات الكثيرة نطفة، وذلك مردود عند الأصوليين، واختلف المفسرون في هذين الأجلين، فقال الحسن بن أبي الحسن وقتادة والضحاك، أَجَلًا أجل الإنسان من لدن ولادته إلى موته، والأجل المسمى عنده من وقت موته
{ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } ayeti hakkında Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve diğerleri şöyle demişlerdir: Mana, Âdem'i çamurdan, insanları da Âdem'den yarattı demektir; bu sebeple { خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } buyurmuştur. Mehdevî bir fırkadan, mana şudur dediklerini nakletmiştir: İnsanın kendisinden yaratıldığı nutfenin aslı topraktandır, sonra Allah onu nutfeye dönüştürür. Bunu Mekkî ve Zehrâvî de zikretmiştir. Birinci görüş şeriata daha uygundur; çünkü ikinci görüş, toprağın üreme ve birçok dönüşümden sonra nutfeye döndüğünü söyleyenlerin görüşüne dayanır ki bu usulcüler nezdinde merduttur. Müfessirler bu iki ecel hakkında ihtilaf etmişlerdir. Hasen b. Ebi'l-Hasen, Katâde ve Dahhâk şöyle demiştir: { أَجَلًا }, insanın doğumundan ölümüne kadar olan ecelidir; katında belirlenmiş olan ecel ise ölüm vaktinden
7220. Metin
إلى حشره، ووصفه بمسمى عنده لأنه استأثر بعلم وقت القيامة، وقال ابن عباس: أَجَلًا، الدنيا، أَجَلٌ مُسَمًّى الآخرة، وقال مجاهد: أَجَلًا، الآخرة، وَأَجَلٌ مُسَمًّى، الدنيا بعكس الذي قبله، وقال ابن عباس أيضا: أَجَلًا، وفاة الإنسان بالنوم، وَأَجَلٌ مُسَمًّى وفاته بالموت وقال ابن زيد، الأجل الأول هو في وقت أخذ الميثاق على بني آدم حين استخرجهم من ظهر آدم، وبقي «أجل» واحد مسمى في هذه الحياة الدنيا، وحكى المهدوي عن فرقة أَجَلًا، ما عرف الناس من آجال الأهلة والسنين والكوائن، وَأَجَلٌ مُسَمًّى قيام الساعة، وحكي أيضا عن فرقة أَجَلًا ما عرفناه من أنه لا نبي بعد محمد ﷺ، وَأَجَلٌ مُسَمًّى الآخرة.
haşredilmesine kadar olan süredir. Kıyamet vaktinin bilgisini sadece Kendisine has kıldığı için onu 'katında belirlenmiş' diye nitelemiştir. İbn Abbâs: { أَجَلًا } dünya, { أَجَلٌ مُسَمًّى } ise ahirettir demiştir. Mücâhid ise bir öncekinin aksine: { أَجَلًا } ahiret, { وَأَجَلٌ مُسَمًّى } dünyadır demiştir. İbn Abbâs'tan yine şöyle nakledilmiştir: { أَجَلًا }, insanın uyku yoluyla vefatı; { وَأَجَلٌ مُسَمًّى } ise ölüm yoluyla vefatıdır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Birinci ecel, Âdem'in sırtından çıkarıldıkları vakit Âdemoğullarından mîsak (söz) alındığı zamandır; bu dünya hayatında geriye belirlenmiş tek bir ecel kalmıştır. Mehdevî bir fırkadan şöyle nakletmiştir: { أَجَلًا }, insanların hilallerden, yıllardan ve hadiselerden bildikleri sürelerdir; { وَأَجَلٌ مُسَمًّى } ise kıyametin kopmasıdır. Yine bir fırkadan şöyle nakledilmiştir: { أَجَلًا }, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra peygamber gelmeyeceğini bildiğimiz süre; { وَأَجَلٌ مُسَمًّى } ise ahirettir.
7221. Metin
قال القاضي أبو محمد: ﵁. وينبغي أن تتأمل لفظة قَضى في هذه الآية فإنها تحتمل معنيين، فإن جعلت بمعنى قدر وكتب ورجعت إلى سابق علمه وقدره فيقول إن ذلك ولا بد قبل خلقه آدم من طين، وتخرج ثم من معهودها في ترتيب زمني وقوع القصتين ويبقى لها ترتيب زمني الإخبار عنه، كأنه قال:
Ebû Muhammed radıyallâhu anh şöyle dedi: Bu ayetteki { قَضى } lafzı üzerinde düşünmek gerekir; zira o iki anlama ihtimallidir: Şayet takdir etti ve yazdı manasında alınıp O'nun ezeli ilmine ve kaderine döndürülürse, bunun Âdem'i çamurdan yaratmasından önce olması kaçınılmazdır. Bu durumda { ثُمَّ }, iki olayın vuku bulmasındaki bilinen zaman sıralamasından çıkar ve O'ndan haber vermenin sıralaması olarak kalır; sanki şöyle demiştir:
7222. Metin
أخبركم أنه خلقكم من طين ثم أخبركم أنه قضى أجلا، وإن جعلت قَضى بمعنى أوجد وأظهر ويرجع ذلك إلى صفة فعل فيصح أن يكون خلق آدم من طين قبل إظهار هذا الأجل وإبدائه وتكون ثم على بابها في ترتيب زمني وقوع القضيتين، وتَمْتَرُونَ معناه تشكون، والمرية الشك، وقوله: ثُمَّ أَنْتُمْ على نحو قوله:
Sizi çamurdan yarattığını size haber verdi, sonra bir ecel belirlediğini size haber verdi. Eğer { قَضى } fiili var etti ve açığa çıkardı manasında alınıp fiil sıfatına döndürülürse, Âdem'in çamurdan yaratılmasının bu ecelin açığa çıkarılmasından ve bildirilmesinden önce olması sahih olur; böylece { ثُمَّ }, iki durumun vukuundaki zaman sıralaması olan asıl manasında kalır. { تَمْتَرُونَ } şüphe ediyorsunuz demektir; 'mirye' şüphe manasındadır. { ثُمَّ أَنْتُمْ } buyruğu da Yüce Allah'ın:
7223. Metin
ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ في التوبيخ على سوء الفعل بعد مهلة من وضوح الحجج.
delillerin apaçık ortaya konulmasından belli bir süre geçtikten sonra işlenen kötü fiili azarlama hususunda { ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } buyruğu gibidir.
7224. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7225. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ٣ الى ٥]
[En'âm Suresi (6), Ayetler 3-5]
7226. Metin
وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ ما تَكْسِبُونَ (٣) وَما تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آياتِ رَبِّهِمْ إِلاَّ كانُوا عَنْها مُعْرِضِينَ (٤) فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْباءُ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٥)
{ وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ ما تَكْسِبُونَ (٣) وَما تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آياتِ رَبِّهِمْ إِلاَّ كانُوا عَنْها مُعْرِضِينَ (٤) فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْباءُ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٥) } “O, göklerde de yerde de Allah'tır. Gizlinizi de açığınızı da bilir; ne kazandığınızı da bilir. (3) Onlara Rablerinin ayetlerinden hiçbir ayet gelmez ki ondan yüz çevirmiş olmasınlar. (4) Gerçekten onlar, kendilerine hak gelince onu yalanladılar. Fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir. (5)”
7227. Metin
قاعدة الكلام في هذه الآية أن حلول الله تعالى في الأماكن مستحيل وكذلك مماسته للأجرام أو محاداته لها أو تحيز لا في جهة لامتناع جواز التقرب عليه ﵎، فإذا تقرر هذا فبين أن قوله تعالى:
Bu ayetteki kelâmî esas şudur: Yüce Allah'ın mekânlara hulûl etmesi imkânsızdır; aynı şekilde O'nun celle celâluhû cisimlere temas etmesi, onlara bitişik olması veya O'nun hakkında yakınlaşmanın caiz olmaması sebebiyle bir yönde yer tutması (tahayyüz) da imkânsızdır. Bu sabit olunca, Yüce Allah'ın şu buyruğunun:
7228. Metin
وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ ليس على حد قولنا زيد في الدار بل هو على وجه من التأويل آخر، قالت فرقة ذلك على تقدير صفة محذوفة من اللفظ ثابتة في المعنى، كأنه قال وهو الله المعبود في السماوات وفي الأرض، وعبر بعضهم بأن قدر هو الله المدبر للأمر في «السماوات وفي الأرض» ، وقال الزجاج فِي متعلقة بما تضمنه اسم الله تعالى من المعاني كما يقال: أمير المؤمنين الخليفة في المشرق والمغرب.
{ وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ } ifadesi, 'Zeyd evdedir' dememiz kabilinden olmayıp başka bir tevil cihetindedir. Bir grup şöyle demiştir: Bu, lafızdan hazfedilmiş fakat anlamda sabit olan bir sıfatın takdiri iledir; sanki O, 'Göklerde ve yerde ibadet edilen Allah O'dur' demiştir. Bazıları ise bunu 'Göklerde ve yerde işi yöneten/tedbir eden Allah O'dur' şeklinde takdir etmiştir. Zeccâc ise şöyle demiştir: { فِي } harfi cerri, Allah lafzının içerdiği anlamlara taalluk etmektedir; tıpkı 'Müminlerin emiri doğuda ve batıda halifedir' denilmesi gibi.
7229. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا عندي أفضل الأقوال وأكثرها إحرازا لفصاحة اللفظ وجزالة المعنى، وإيضاحه أنه أراد أن يدل على خلقه وإيثار قدرته وإحاطته واستيلائه ونحو هذه الصفات فجمع هذه كلها في قوله:
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bana göre bu görüş, görüşlerin en üstünü olup lafzın fesahatini ve anlamın sağlamlığını en çok içinde barındıranıdır. Açıklaması şudur: O, yaratmasına, kudretinin tesirine, ihâtasına, istilâsına ve bu nevi sıfatlarına delalet etmeyi murad etmiş ve bütün bunları şu sözünde toplamıştır:
7230. Metin
وَهُوَ اللَّهُ أي الذي له هذه كلها «في السماوات وفي الأرض» كأنه وهو الخالق الرازق المحيي المحيط «في السماوات وفي الأرض» كما تقول زيد السلطان في الشام والعراق، فلو قصدت ذات زيد لقلت
{ وَهُوَ اللَّهُ }, yani göklerde ve yerde bütün bu vasıflara sahip olan O'dur; sanki 'Göklerde ve yerde yaratan, rızık veren, dirilten, kuşatan O'dur' demiştir. Tıpkı 'Zeyd Şam'da ve Irak'ta sultandır' demen gibidir. Şayet Zeyd'in bizzat zatını kastetseydin
7231. Metin
محالا، وإذا كان مقصد قوله زيد الآمر الناهي المبرم الذي يعزل ويولي في الشام والعراق فأقمت السلطان مقام هذه كان فصيحا صحيحا، فكذلك في الآية أقام لفظة اللَّهُ مقام تلك الصفات المذكورة، وقالت فرقة وَهُوَ اللَّهُ ابتداء وخبرتم الكلام عنده، ثم استأنف، وتعلق قوله فِي السَّماواتِ بمفعول يَعْلَمُ، كأنه قال «وهو الله يعلم سركم وجهركم في السماوات وفي الأرض» فلا يجوز مع هذا التعليق أن يكون هُوَ ضمير أمر وشأن لأنه يرفع اللَّهُ بالابتداء، ويَعْلَمُ في موضع الخبر، وقد فرق فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ بين الابتداء والخبر وهو ظرف غريب من الجملة، ويلزم قائلي هذه المقالة أن تكون المخاطبة في الكاف في قوله:
imkânsız bir şey söylemiş olurdun. Fakat senin sözündeki maksat, 'Zeyd Şam'da ve Irak'ta emreden, yasaklayan, kesin kararlar alan, görevden alan ve tayin edendir' manası olup 'sultan' kelimesini bu sıfatların yerine ikame ettiğinde bu ifade fasih ve sahih olur. İşte ayette de { اللَّهُ } lafzı zikredilen bu sıfatların yerine ikame edilmiştir. Bir grup ise şöyle demiştir: { وَهُوَ اللَّهُ } mübteda ve haberdir, kelâm burada tamam olmuştur; sonra yeni bir cümleye başlanmış ve { فِي السَّماواتِ } ifadesi { يَعْلَمُ } fiilinin mefulüne taalluk etmiştir; sanki O, 'Göklerde ve yerde O Allah, sizin gizlinizi de açığınızı da bilir' demiştir. Bu taalluk ile birlikte { هُوَ } zamirinin şe'n zamiri olması caiz olmaz; çünkü { اللَّهُ } lafzını mübteda olarak ref eder ve { يَعْلَمُ } haber konumunda olur; { فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ } ifadesi ise mübteda ile haberin arasını ayırmış olur ki bu cümlenin yabancısı olan bir zarftır. Bu görüşü savunanlara göre:
7232. Metin
سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ لجميع المخلوقين الإنس والملائكة، لأن الإنس لا سر ولا جهر لهم في السماء، فترتيب الكلام على هذا القول وهو الله يعلم يا جميع المخلوقين «سركم وجهركم في السماوات وفي الأرض» ، وقالت فرقة وَهُوَ ضمير الأمر والشأن و «الله في السماوات» ابتداء وخبرتم الكلام عنده، ثم ابتدأ كأنه قال «ويعلم في الأرض سركم وجهركم» ، وهذا القول إذ قد تخلص من لزوم المخاطبة الملائكة فهو مخلص من شبهة الكون في السماء بتقدير حذف المعبود أو المدبر على ما تقدم، وقوله تعالى: يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ ما تَكْسِبُونَ خبر في ضمنه تحذير وزجر، وتَكْسِبُونَ لفظ عام لجميع الاعتقادات والأفعال والأقوال.
{ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ } buyruğundaki hitap zamiri olan kef (ك) harfinin insan ve melek bütün yaratılmışlara yönelik olması gerekir; çünkü insanların gökte ne bir sırrı ne de bir açığı vardır. Bu görüşe göre cümlenin dizilişi şöyledir: 'O Allah, ey bütün yaratılmışlar! Sizin göklerde ve yerdeki gizlinizi de açığınızı da bilir.' Bir diğer grup ise şöyle demiştir: { وَهُوَ } şe'n zamiridir; 'Allah göklerdedir' mübteda ve haber olup söz burada tamamlanmıştır. Sonra yeni bir başlangıçla sanki 'Ve yerde gizlinizi de açığınızı da bilir' demiştir. Bu görüş meleklere hitap edilme zorunluluğundan kurtulduğu gibi, daha önce geçtiği üzere ma'bûd (ibadet edilen) veya müdebbir (yöneten) kelimelerinin hazfedildiği takdiriyle gökte bulunma (mekân) şüphesinden de kurtulmuştur. Yüce Allah'ın { يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ ما تَكْسِبُونَ } buyruğu, içinde uyarı ve sakındırma barındıran bir haberdir. { تَكْسِبُونَ } ise bütün inançları, fiilleri ve sözleri kapsayan umumi bir lafızdır.
7233. Metin
وقوله تعالى:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7234. Metin
وَما تَأْتِيهِمْ الآية، ما نافية ومِنْ الأولى هي الزائدة التي تدخل على الأجناس بعد النفي، فكأنها تستغرق الجنس، ومِنْ الثانية للتبعيض، والآية العلامة والدلالة والحجة، وقد تقدم القول في وزنها في صدر الكتاب، وتضمنت هذه الآية مذمة هؤلاء الذين يعدلون بالله سواه بأنهم يعرضون عن كل آية ترد عليهم، ثم اقتضت الفاء في قوله فَقَدْ أن إعراضهم عن الآيات قد أعقب أن كذبوا بالحق وهو محمد ﵇ وما جاء به، ثم توعدهم بأن يأتيهم عقاب استهزائهم، وما بمعنى الذي، ويصح أن تكون مصدرية، وفي الكلام حذف مضاف تقديره يأتيهم مضمن أنباء القرآن الذي كانوا به يستهزئون، وإن جعلت ما مصدرية فالتقدير يأتيهم نبأ كونهم مستهزئين، أي عقاب يخبرون أنه على ذلك الاستهزاء، وهذه العقوبات التي توعدوا بها تعم عقوبات الدنيا كبدر وغيرها وعقوبات الآخرة.
{ وَما تَأْتِيهِمْ } ayetinde geçen mâ (ما) olumsuzluk edatıdır. Birinci { مِنْ } olumsuzluktan sonra cins isimlerin başına gelen zâid harf-i cerdir; dolayısıyla cinsin tamamını kapsar. İkinci { مِنْ } ise teb'îz (kısmîlik) içindir. Ayet; alâmet, delil ve hüccet demektir; kelimenin vezni hakkındaki açıklama kitabın başında geçmişti. Bu ayet, kendilerine gelen her ayetten yüz çevirmeleri sebebiyle Allah'a başkasını denk tutan bu kimseleri yermeyi içermektedir. Ardından { فَقَدْ } ifadesindeki fâ (ف) harfi, onların ayetlerden yüz çevirmelerinin, peşinden hak olan Muhammed aleyhisselâm'ı ve getirdiklerini yalanlamalarını doğurduğunu gerektirmiştir. Sonra da onlara alaylarının cezasının geleceğini vaad etmiştir (tehdit etmiştir). Mâ (ما) ismi mevsûl (ellezî) anlamındadır; masdariyet ifade etmesi de sahihtir. Cümlede bir muzâf hazfedilmiş olup takdiri şöyledir: 'Alay edip durdukları Kur'an haberlerinin içerdiği [azap] onlara gelecektir.' Eğer mâ (ما) masdariyye kabul edilirse takdir şöyledir: 'Alaycı olmalarının haberi onlara gelecektir', yani bu alaylarına karşılık olduğu kendilerine bildirilen bir azap gelecektir. Tehdit edildikleri bu cezalar hem Bedir ve benzeri dünya cezalarını hem de ahiret cezalarını kapsamaktadır.
7235. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7236. Metin
[سورة الأنعام (٦) : آية ٦]
[En'âm Suresi (6), Ayet 6]
7237. Metin
أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ ما لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّماءَ عَلَيْهِمْ مِدْراراً وَجَعَلْنَا الْأَنْهارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْناهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً آخَرِينَ (٦)
{ أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ ما لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّماءَ عَلَيْهِمْ مِدْراراً وَجَعَلْنَا الْأَنْهارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْناهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً آخَرِينَ (٦) } “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Üzerlerine göğü bol yağmurlu olarak göndermiş, nehirleri altlarından akar kılmıştık. Sonra onları günahları sebebiyle helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. (6)”
7238. Metin
هذا حض على العبرة، والرؤية هنا رؤية القلب، وكَمْ في موضع نصب ب أَهْلَكْنا، والقرن والأمة المقترنة في مدة من الزمان، ومنه قوله ﵇: خير الناس قرني الحديث، واختلف الناس في مدة القرن كم هي؟ فالأكثر على أنها مائة سنة، ويرجح ذلك الحديث الذي قال فيه رسول الله ﷺ:
Bu, ibret almaya bir teşviktir; buradaki görme (rü'yet) kalbî görmedir (bilmektir). { كَمْ }, { أَهْلَكْنا } fiili ile nasb mahallindedir. Karn (nesil/çağ); bir zaman diliminde bir arada bulunan topluluktur. Resûlullah aleyhisselâm'ın: 'İnsanların en hayırlısı benim asrım/çağımdır (karnî)...' hadisi de bu kabildendir. İnsanlar bir karnın süresinin ne kadar olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğa göre o yüz yıldır; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi de bunu kuvvetlendirmektedir:
7239. Metin
«أرأيتكم ليلتكم هذه فإن على رأس مائة منها لا يبقى ممن هو اليوم على ظهر الأرض أحد» قال ابن عمر:
«Şu gecenizi görüyor musunuz? Bundan yüz yıl sonra bugün yeryüzünde olanlardan hiç kimse kalmayacaktır.» İbn Ömer şöyle demiştir:
7240. Metin
يريد أنها تحرم ذلك القرن، وروي أن رسول الله ﷺ قال لعبد الله بن بشير: تعيش قرنا فعاش مائة سنة، وقيل: القرن ثمانون سنة، وقيل سبعون وقيل ستون، وتمسك هؤلاء بالمعترك وحكى النقاش أربعين وذكر الزهراوي في ذلك أنه عن النبي ﷺ، وحكى النقاش أيضا ثلاثين، وحكى عشرين، وحكى ثمانية عشر وهذا كله ضعيف، وهذه طبقات وليست بقرون إنما القرن أن يكون وفاة الأشياخ ثم ولادة الأطفال، ويظهر ذلك من قوله تعالى: ثُمَّ أَنْشَأْنا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً آخَرِينَ وإلى مراعاة الطبقات وانقراض الناس بها أشار ابن الماجشون في الواضحة في تجويز شهادة السماع في تقادم خمسة عشر عاما فصاعدا، وقيل القرن الزمن نفسه، وهو على حذف مضاف تقديره من أهل قرن، والضمير في مَكَّنَّاهُمْ عائد على القرن، والمخاطبة في لَكُمْ هي للمؤمنين ولجميع المعاصرين لهم من سائر الناس، فكأنه قال: ما لم نمكن يا أهل العصر لكم، فهذا أبين ما فيه، ويحتمل أن يقدر في الآية معنى القول لهؤلاء الكفرة، كأنه قال يا محمد قل لهم: أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ، ما لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وإذا أخبرت أنك قلت لغائب أو قيل له أو أمرت أن يقال فلك في فصيح كلام العرب أن تحكي الألفاظ المقولة بعينها فتجيء بلفظ المخاطبة، ولك أن تأتي بالمعنى في الألفاظ بذكر غائب دون مخاطبة السَّماءَ المطر ومنه قول الشاعر:
Bununla o neslin/asrın sona ereceğini kastetmektedir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Abdullah b. Büsr'e: 'Bir asır (karn) yaşayacaksın' dediği ve onun yüz yıl yaşadığı rivayet edilmiştir. Karnın seksen yıl olduğu söylenmiştir; yetmiş yıl ve altmış yıl olduğu da söylenmiştir; bu görüştekiler ömür ortalamasını (mu'terek) delil getirmişlerdir. Nakkâş kırk yılı nakletmiş, Zehrâvî de bunun Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğini zikretmiştir. Nakkâş ayrıca otuz yılı, yirmi yılı ve on sekiz yılı da nakletmiştir; ancak bütün bunlar zayıftır. Bunlar tabakalardır, karn değildir. Karn ancak yaşlıların vefat etmesi ve ardından çocukların doğmasıdır. Bu durum, Yüce Allah'ın: { ثُمَّ أَنْشَأْنا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً آخَرِينَ } buyruğundan açıkça anlaşılmaktadır. İbnü'l-Mâcişûn el-Vâdıha adlı eserinde, on beş yıl ve yukarısındaki eskiliklerde semâ' (şayia) şehadetinin caiz görülmesinde tabakaların gözetilmesine ve insanların bununla yok olup gitmesine işaret etmiştir. Karnın bizzat zaman olduğu da söylenmiştir; bu takdirde 'bir karn ehlinden' şeklinde bir muzâfın hazfi söz konusudur. { مَكَّنَّاهُمْ } ifadesindeki zamir karna döner. { لَكُمْ } ifadesindeki hitap ise müminlere ve diğer insanlardan onların muasırı olan herkesedir; sanki şöyle demiştir: 'Ey bu çağın insanları, size vermediğimiz imkânları [onlara verdik].' Bu, ayet hakkında yapılan en açık izahtır. Ayette bu kâfirlere yönelik bir söz takdir edilmesi de muhtemeldir; sanki şöyle demiştir: 'Ey Muhammed! Onlara de ki: Kendilerinden önce yeryüzünde size vermediğimiz imkânları verdiğimiz nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi?' Gayba hitaben söylediğin veya ona söylenen yahut söylenmesi emredilen bir şeyi haber verdiğinde, fasih Arap kelâmında söylenen lafızları aynen nakledip hitap lafzıyla getirmen caiz olduğu gibi, anlamı muhatap olmaksızın gaib zikriyle lafızlara aktarman da caizdir. { السَّماءَ } yağmur demektir; şairin şu sözü bu kabildendir:
7241. Metin
إذا نزل السماء بأرض قوم ... رعيناه وإن كانوا غضابا
Bir kavmin arazisine semâ (yağmur) indiğinde... / Öfkeli olsalar bile [hayvanlarımızı] orada otlatırız.
7242. Metin
ومِدْراراً بناء تكثير كمذكار ومئناث، ومعناه يدر عليهم بحسب المنفعة، لأن الآية إنما سياقها تعديد النعم وإلا فظاهرها يحتمل النعمة ويحتمل الإهلاك وتحتمل الآية أن تراد السماء المعروفة على تقدير وأرسلنا مطر السماء لأن مدرارا لا يوصف به إلا المطر، وقوله تعالى: فَأَهْلَكْناهُمْ معناه فعصوا وكفروا فَأَهْلَكْناهُمْ، وَأَنْشَأْنا اخترعنا وخلقنا، وجمع آخَرِينَ حملا على معنى القرن.
{ مِدْراراً }, çok erkek çocuk doğuran (mizkâr) ve çok kız çocuk doğuran (mi'nâs) gibi çokluk kalıbıdır. Anlamı, fayda sağlayacak ölçüde üzerlerine bol bol yağmasıdır; zira ayetin akışı nimetleri sayıp dökmektedir, aksi takdirde lafzın zahiri hem nimete hem de helâke ihtimallidir. Ayette 'göğün yağmurunu gönderdik' takdiriyle bilinen göğün kastedilmiş olması da muhtemeldir; çünkü 'midrâr' sıfatı ancak yağmur için kullanılır. Yüce Allah'ın { فَأَهْلَكْناهُمْ } buyruğu; onlar isyan edip inkâr ettiler, biz de onları helâk ettik demektir. { وَأَنْشَأْنا } yoktan var ettik ve yarattık anlamındadır. { آخَرِينَ } kelimesinin çoğul gelmesi ise karn kelimesinin anlamına hamledilerek yapılmıştır.
7243. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7244. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ٧ الى ٩]
[En'âm Suresi (6), Ayetler 7-9]
7245. Metin
وَلَوْ نَزَّلْنا عَلَيْكَ كِتاباً فِي قِرْطاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هذا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَقالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنا مَلَكاً لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ (٨) وَلَوْ جَعَلْناهُ مَلَكاً لَجَعَلْناهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنا عَلَيْهِمْ ما يَلْبِسُونَ (٩)
{ وَلَوْ نَزَّلْنا عَلَيْكَ كِتاباً فِي قِرْطاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هذا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَقالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنا مَلَكاً لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ (٨) وَلَوْ جَعَلْناهُ مَلَكاً لَجَعَلْناهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنا عَلَيْهِمْ ما يَلْبِسُونَ (٩) } “Eğer sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, inkâr edenler yine de: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derlerdi. (7) 'Ona bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Eğer bir melek indirseydik iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç mühlet de verilmezdi. (8) Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam suretine sokar ve onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük. (9)”
7246. Metin
لما أخبر عنهم ﷿ بأنهم كذبوا بكل ما جاءهم من آية تبع ذلك إخبار فيه مبالغة مضمنه أنه لو جاءهم أشنع مما جاء لكذبوا أيضا، والمعنى لَوْ نَزَّلْنا بمرأى منهم عليك كِتاباً أي كلاما مكتوبا فِي قِرْطاسٍ أي في صحيفة، ويقال «قرطاس» بضم القاف فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ يريد أنهم بالغوا في ميزه وتقليبه ليرتفع كل ارتياب لعاندوا فيه وتابعوا كفرهم وقالوا هذا سحر مبين، ويشبه أن سبب هذه الآية اقتراح عبد الله بن أبي أمية وتعنته إذ قال للنبي ﷺ، لا أؤمن لك حتى تصعد إلى السماء ثم تنزل بكتاب فيه من رب العزة إلى عبد الله بن أبي أمية، يأمرني بتصديقك، وما أراني مع هذا كنت أصدقك، ثم أسلم بعد ذلك عبد الله وقتل شهيدا في الطائف، وقوله تعالى: وَقالُوا لَوْلا
Yüce Allah onların kendilerine gelen her ayeti yalanladıklarını haber verince, ardından kendilerine gelenden daha harikulade bir şey gelseydi dahi yine yalanlayacaklarını içeren mübalağalı bir haber zikretmiştir. Anlamı şudur: Eğer onların gözü önünde sana { كِتاباً } yani yazılmış bir kelâmı { فِي قِرْطاسٍ } yani bir sahifede indirseydik -kāf harfinin ötresiyle 'kurtâs' da denir-, { فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ } yani her türlü şüpheyi ortadan kaldırmak için onu iyice ayırt edip evirip çevirselerdi bile, yine de inat eder, küfürlerini sürdürür ve 'Bu apaçık bir büyüdür' derlerdi. Öyle anlaşılıyor ki bu ayetin iniş sebebi, Abdullah b. Ebî Ümeyye'nin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: 'Sen göğe yükselip oradan İzzet Rabbinden Abdullah b. Ebî Ümeyye'ye hitaben seni tasdik etmemi emreden bir kitapla inmedikçe sana inanmam; gerçi bununla beraber seni tasdik edeceğimi de sanmıyorum' diyerek teklifte bulunup diretmesidir. Sonradan Abdullah Müslüman olmuş ve Tâif'te şehit edilmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu:
7247. Metin
أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ
[Ona] bir melek indirilseydi ya!
7248. Metin
الآية حكاية عمن تشطط من العرب بأن طلب أن ينزل ملك يصدق محمدا في نبوءته ويعلم عن الله ﷿ أنه حق، فرد الله تعالى عليهم بقوله: وَلَوْ أَنْزَلْنا مَلَكاً لَقُضِيَ الْأَمْرُ وقال مجاهد:
ayeti, Araplardan haddi aşarak Muhammed'i peygamberliğinde tasdik edecek ve Yüce Allah'tan onun hak olduğunu bildirecek bir meleğin indirilmesini isteyen kimselerin sözünü nakletmektedir. Yüce Allah da onlara: { وَلَوْ أَنْزَلْنا مَلَكاً لَقُضِيَ الْأَمْرُ } buyruğuyla cevap vermiştir. Mücâhid:
7249. Metin
معناه لقامت القيامة.
bunun manası 'kıyamet kopardı' demektir demiştir.
7250. Metin
قال القاضي أبو محمد ﵁: وهذا ضعيف، وقال قتادة والسدي وابن عباس ﵁:
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] radıyallâhu anh şöyle dedi: Bu zayıf bir görüştür. Katâde, Süddî ve İbn Abbâs radıyallâhu anh ise şöyle demişlerdir:
7251. Metin
في الكلام حذف تقديره ولو «أنزلنا ملكا فكذبوا به لقضي الأمر» بعذابهم ولم ينظروا حسبما سلف في كل أمة اقترحت بآية وكذبت بعد أن ظهرت إليها، وهذا قول حسن، وقالت فرقة لَقُضِيَ الْأَمْرُ أي لماتوا من هول رؤية الملك في صورته، ويؤيد هذا التأويل ما بعده من قوله: وَلَوْ جَعَلْناهُ مَلَكاً لَجَعَلْناهُ رَجُلًا فإن أهل التأويل مجمعون أن ذلك لأنهم لم يكونوا يطيقون رؤية الملك في صورته، فالأولى في قوله لَقُضِيَ الْأَمْرُ أي لماتوا من هول رؤيته، يُنْظَرُونَ معناه يؤخرون، والنظرة التأخير، وقوله ﷿: وَلَوْ جَعَلْناهُ الآية المعنى أنّا لو جعلناه ملكا لجعلناه ولا بد في خلق رجل لأنهم لا طاقة لهم على رؤية الملك في صورته، وقاله ابن عباس ومجاهد وقتادة وابن زيد.
Cümlede bir hazif vardır; takdiri şöyledir: Eğer 'bir melek indirseydik de onu yalanlasalardı, mucize talep edip de mucize kendilerine gösterildikten sonra yalanlayan her ümmette geçmişte olduğu gibi, kendilerine mühlet verilmeden azaplarıyla iş bitirilmiş olurdu.' Bu güzel bir görüştür. Bir fırka ise şöyle demiştir: { لَقُضِيَ الْأَمْرُ }, yani meleği kendi suretinde görmenin dehşetinden ölürlerdi. Bu tevili, devamındaki { وَلَوْ جَعَلْناهُ مَلَكاً لَجَعَلْناهُ رَجُلًا } buyruğu desteklemektedir; zira tevil ehli, bunun sebebinin onların meleği kendi suretinde görmeye güç yetiremeyecek olmaları hususunda icmâ etmişlerdir. Dolayısıyla { لَقُضِيَ الْأَمْرُ } buyruğu hakkında en evlâ olan mana, onu görmenin dehşetinden ölürlerdi şeklindeki manadır. { يُنْظَرُونَ } ertelenirler demektir; 'nazra' mühlet vermek, ertelemektir. Yüce Allah'ın { وَلَوْ جَعَلْناهُ } ayetinin manası: Eğer onu bir melek kılsaydık, meleği kendi suretinde görmeye güçleri yetmeyeceği için onu mutlaka bir adam suretinde kılardık. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd söylemiştir.
7252. Metin
قال القاضي أبو محمد: ومما يؤيد هذا المعنى الحديث الوارد عن الرجلين اللذين صعدا على الجبل يوم بدر ليريا ما يكون في حرب النبي ﵇ للمشركين، فسمعا حس الملائكة وقائلا يقول في السماء، أقدم حيزوم فمات أحدهما لهول ذلك، فكيف برؤية ملك في خلقته، ولا يعارض هذا برؤية النبي ﵇ لجبريل وغيره في صورهم، لأن النبي ﵇ أعطي قوة غير هذه كلها ﷺ، وَلَلَبَسْنا أي لخلطنا عليهم ما يخلطون به على أنفسهم وعلى ضعفتهم، أي لفعلنا لهم في ذلك فعلا ملبسا يطرق لهم إلى أن يلبسوا به، وذلك لا يحسن، ويحتمل الكلام مقصدا آخر، أي «للبسنا» نحن عليهم كما «يلبسون» هم على ضعفتهم فكنا ننهاهم عن التلبيس ونفعله بهم، ويقال: لبس الرجل الأمر يلبسه لبسا إذا خلطه، وقرأ ابن محيصن: «ولبّسنا» بفتح اللام وشد الباء، وذكر بعض الناس في هذه الآية: أنها نزلت في أهل الكتاب، وسياق الكلام ومعانيه يقتضي أنها في كفار العرب.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu manayı destekleyen rivayetlerden biri de Bedir günü Peygamber aleyhisselâm'ın müşriklerle savaşında ne olacağını görmek için dağa çıkan iki adam hakkında gelen hadistir. Onlar meleklerin sesini ve gökte birinin 'İlerle Hayzûm!' dediğini işitmiş, bunun dehşetinden biri ölmüştür. Durum böyleyken bir meleği asıl yaratılış suretinde görmek nasıl olur? Peygamber aleyhisselâm'ın Cebrâil'i ve diğer melekleri kendi suretlerinde görmüş olması buna aykırı değildir; zira Peygamber aleyhisselâm'a bütün bunlardan farklı bir güç verilmiştir. { وَلَلَبَسْنا }, yani kendilerine ve zayıflarına karıştırdıkları (şüpheye düşürdükleri) şeyi onlara karıştırırdık; diğer bir deyişle, onlar için bu hususta kendilerine şüphe ve karışıklık yolu açacak karmaşık bir iş yapardık ki bu da güzel olmazdı. Bu sözün başka bir maksada ihtimali de vardır: Yani onlar kendi zayıflarına nasıl 'karıştırıyorlarsa', biz de onların aleyhine 'karıştırırdık'; böylece onları yanıltmaktan nehyettiğimiz halde bunu onlara kendimiz uygulamış olurduk. Bir kimse işi karmaşık hale getirdiğinde Arapçada 'lebeser-raculü'l-emre yelbüsühû lebsen' denir. İbn Muhaysın, lâm harfinin fethası ve bâ harfinin şeddesiyle 've lebbesnâ' şeklinde okumuştur. Bazı kimseler bu ayetin Ehl-i Kitap hakkında indiğini zikretmişse de sözün akışı ve anlamları ayetin müşrik Araplar hakkında olduğunu gerektirmektedir.
7253. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7254. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ١٠ الى ١١]
[En'âm Suresi (6), Ayet 10-11]
7255. Metin
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (١٠) قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (١١)
{ وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ } “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti de onlarla alay edenleri, alaya aldıkları şey kuşatıvermişti.” (10) { قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ } “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir bakın!” (11)
7256. Metin
قرىء «ولقد» بضم الدال مراعاة للضمة بعد الساكن الذي بعد الدال، وقرىء بكسر الدال على عرف الالتقاء، وهذه تسلية للنبي ﷺ بالأسوة في الرسل وتقوية لنفسه على محاجّة المشركين وإخبار يتضمن وعيد مكذبيه والمستهزئين، و «حاق» معناه نزل وأحاط، وهي مخصوصة في الشر، يقال حاق يحيق حيقا ومنه قول الشاعر:
Dâl harfinden sonra gelen sâkinin ardındaki dammeye uyularak dâl harfinin dammesiyle 've lekudüstehzie' şeklinde okunmuştur. İki sâkinin kavuşması kuralı gereğince dâl harfinin kesresiyle de okunmuştur. Bu, peygamberleri örnek göstererek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek, müşriklere karşı delil getirme hususunda onun kalbini güçlendirmek ve kendisini yalanlayanlar ile alay edenlere yönelik bir tehdit içeren bir haberdir. Hâka (حاق) indi ve kuşattı anlamına gelir; bu kelime özellikle kötülük hakkında kullanılır. Arapçada 'hâka yehîku haykan' denir. Şairin şu sözü de bundandır:
7257. Metin
فأوطأ جرد الخيل عقر ديارهم ... وحاق بهم من بأس ضبة حائق
Kısa tüylü atları yurtlarının tam ortasına bastırdı ... Ve Dabba kabilesinin şiddetli azabından bir kuşatıcı onları kuşattı.
7258. Metin
وقال قوم: أصل حاق حق فبدلت القاف الواحدة كما بدلت النون في تظننت.
Bir topluluk ise şöyle demiştir: 'Hâka' kelimesinin aslı 'hakka' (حَقَّ) idi; nitekim 'tezannentu' kelimesinde nûn harfinin [yâ harfine] dönüştürülmesi gibi, kāf harflerinden biri [elif harfine] dönüştürülmüştür.
7259. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا ضعيف، وما في قوله: ما كانُوا يصح أن تكون مع الفعل بتأويل المصدر، كأنه قال: استهزاؤهم، وهذه كناية عن العقوبة كما تهدد إنسانا فتقول سيلحقك عملك، المعنى عاقبته، وسخروا معناه استهزؤوا.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu zayıf bir görüştür. { ما كانُوا } ifadesindeki 'mâ', fiille birlikte masdar tevilinde olabilir; sanki 'onların alayları' demiştir. Bu, cezadan kinayedir; nitekim bir insanı tehdit ettiğinde 'yaptığın iş sana yetişecektir' dersin, bunun anlamı onun cezasıdır. 'Sehirû' kelimesi alay ettiler demektir.
7260. Metin
وقوله تعالى:
Yüce Allah'ın şu buyruğu:
7261. Metin
قُلْ سِيرُوا الآية، حض على الاعتبار بآثار من مضى ممن فعل فعلهم، وقال كانَ ولم يقل كانت لأن تأنيث العاقبة ليس بحقيقي، وهي بمعنى الآخر والمآل، ومعنى الآية سِيرُوا وتلقوا ممن سار لأن العبرة بآثار من مضى إنما يستند إلى حس العين.
{ قُلْ سِيرُوا } ayeti, onların yaptıklarını yapmış olan geçmiş kavimlerin kalıntılarından ibret almaya bir teşviktir. Âkıbetin müennesliği hakiki olmayıp son ve varılacak yer anlamında olduğundan 'kânet' dememiş, { كانَ } demiştir. Ayetin manası: Gezin ve gezenlerden öğrenin; çünkü geçmişlerin kalıntılarından ibret almak ancak gözle müşahedeye dayanır.
7262. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7263. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ١٢ الى ١٣]
[En'âm Suresi (6), Ayet 12-13]
7264. Metin
قُلْ لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (١٢) وَلَهُ ما سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٣)
{ قُلْ لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ } “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' De ki: 'Allah'ındır.' O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andolsun, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır. Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.” (12) { وَلَهُ ما سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ } “Gecede ve gündüzde barınan/duran her şey de O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (13)
7265. Metin
قال بعض أهل التأويل: في الكلام حذف تقديره: قُلْ لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ؟ فإذا تحيروا ولم يجيبوا، قل لله، وقالت فرقة: المعنى أنه أمر بهذا السؤال فكأنهم لما لم يجيبوا ولا تيقنوا سألوا فقيل له: قل لله، والصحيح أن الله ﷿ أمر محمدا ﵇ بقطعهم بهذه الحجة الساطعة والبرهان القطعي الذي لا مدافعة فيه عندهم ولا عند أحد، ليعتقد هذا المعتقد الذي بينه وبينهم ثم يتركب احتجاجه عليه، وجاء ذلك بلفظ استفهام وتقرير في قوله: لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ والوجه في المحاجّة إذا سأل الإنسان خصمه، بأمر لا يدافعه الخصم فيه، أن يسبقه بعد التقرير إليه مبادرة إلى الحجة، كما تقول لمن تريد غلبته بآية تحتج بها عليه، كيف قال الله في كذا؟ ثم تسبقه أنت إلى الآية فتنصها عليه، فكأن النبي ﷺ قال لهم: يا أيها الكافرون العادلون بربهم لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ؟ ثم سبقهم فقال: لِلَّهِ، أي لا مدافعة في هذا عندكم ولا عند أحد، ثم ابتدأ يخبر عنه تعالى: كَتَبَ عَلى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ معناه قضاها وأنفذها. وفي هذا المعنى أحاديث عن النبي ﵇ تتضمن كتب الرحمة، ومعلوم من غير ما موضع من الشريعة أن ذلك للمؤمنين في الآخرة ولجميع الناس في الدنيا، منها أن الله تعالى خلق مائة رحمة فوضع منها واحدة في الأرض فيها تتعاطف البهائم وترفع الفرس رجلها لئلا تطأ ولدها. وبها تتعاطف الطير والحيتان، وعنده تسع وتسعون رحمة، فإذا كان يوم القيامة صير تلك الرحمة مع التسعة والتسعين وبثها في عباده.
Te'vil ehlinden bazıları şöyle demiştir: Sözde takdiri 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir de! Şayet şaşırıp cevap veremezlerse Allah'ındır de' şeklinde olan bir hazif vardır. Bir fırka ise şöyle demiştir: Mana, Peygamber'e bu sorunun emredilmiş olmasıdır; sanki onlar cevap vermeyip kesin bilgi getiremeyince sordular da ona: 'Allah'ındır de' denildi. Doğru olan şudur ki, Yüce Allah, Muhammed aleyhisselâm'a, ne onların ne de başka bir kimsenin itiraz edemeyeceği bu apaçık delil ve kesin bürhanla onların sözünü kesmesini emretmiştir; ta ki kendisi ile onlar arasında kabul edilen bu inanç yerleşsin, sonra da hüccetini bunun üzerine bina etsin. Bu, { لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } buyruğundaki gibi istifham ve ikrar lafzıyla gelmiştir. Münazarada usul; bir kimse hasmına, hasmın itiraz edemeyeceği bir hususu sorduğunda, ikrardan sonra delile öncülük etmek amacıyla hasmından önce davranarak cevabı kendisinin vermesidir. Nitekim aleyhine delil getireceğin bir ayetle yenmek istediğin kimseye 'Allah falan konuda ne buyurdu?' deyip sonra hemen ayeti bizzat kendin zikrederek onun önüne geçmen gibidir. Sanki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle demiştir: Ey Rablerine şirk koşan kâfirler! Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Sonra onlardan önce davranıp 'Allah'ındır' demiştir; yani ne sizin yanınızda ne de başkasının yanında buna hiçbir itiraz yoktur. Sonra Yüce Allah hakkında haber vermeye başlayarak { كَتَبَ عَلى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ } buyurmuştur; manası, onu takdir etmiş ve geçerli kılmıştır demektir. Bu manada Peygamber aleyhisselâm'dan rahmetin yazıldığını içeren hadisler rivayet edilmiştir. Şeriatın birçok yerinden bilinmektedir ki bu rahmet ahirette müminlere, dünyada ise bütün insanlaradır. Bu hadislerden biri şudur: Yüce Allah yüz rahmet yaratmış, bunlardan birini yeryüzüne koymuştur; hayvanlar onunla birbirine şefkat gösterir, kısrak yavrusunu ezmesin diye ayağını onun sayesinde kaldırır, kuşlar ve balıklar onunla birbirine merhamet eder. Katında ise doksan dokuz rahmet vardır; kıyamet günü olunca o bir rahmeti doksan dokuza katar ve onu kullarına yayar.
7266. Metin
قال القاضي أبو محمد: فما أشقى من لم تسعه هذه الرحمات تغمدنا الله بفضل منه، ومنها حديث آخر أن الله ﷿ كتب عنده كتابا فهو عنده فوق العرش أن رحمتي سبقت غضبي، ويروى: نالت غضبي، ومعناه سبقت، وأنشد عليه ثابت بن قاسم:
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu rahmetlerin kendisini kuşatmadığı kimse ne kadar da bedbahttır! Allah bizi kendi lütfuyla bağışlasın. Bu hadislerden biri de Yüce Allah'ın kendi katında, Arş'ın üzerinde bulunan bir kitap yazdığı ve onda 'Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçmiştir' buyurduğu rivayetidir. 'Gazabıma üstün gelmiştir' şeklinde de rivayet edilir; anlamı onu geçmiştir demektir. Sâbit b. Kāsım bu manaya şu beyti delil getirmiştir:
7267. Metin
أبني كليب إنّ عمّيّ اللّذا ... نالا الملوك وفككا الأغلالا
Ey Küleyboğulları! Benim iki amcamdır o kimseler ki ... Krallara üstün geldiler ve prangaları çözdüler.
7268. Metin
ويتضمن هذا الإخبار عن الله تعالى بأنه كتب الرحمة تأنيس الكفار ونفي يأسهم من رحمة الله إذا تابوا، وأن باب توبتهم مفتوح، قال الزجاج: الرَّحْمَةَ هنا إمهال الكفار وتعميرهم ليتوبوا، وحكى المهدوي: أن جماعة من النحويين قالت: إن لَيَجْمَعَنَّكُمْ هو تفسير الرَّحْمَةَ تقديره: أن يجمعكم فيكون لَيَجْمَعَنَّكُمْ في موضع نصب على البدل من الرَّحْمَةَ، وهو مثل قوله: ثُمَّ بَدا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ ما رَأَوُا الْآياتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ [يوسف: ٣٥] المعنى: أن يسجنوه.
Yüce Allah'ın rahmeti yazdığına dair bu haber, tövbe ettikleri takdirde kâfirleri teselli etmeyi, Allah'ın rahmetinden ümitsizliklerini gidermeyi ve tövbe kapısının kendilerine açık olduğunu içerir. Zeccâc şöyle demiştir: Buradaki { الرَّحْمَةَ }, tövbe etsinler diye kâfirlere mühlet verilmesi ve ömür tanınmasıdır. Mehdevî, bir grup nahivcinin şöyle dediğini nakletmiştir: { لَيَجْمَعَنَّكُمْ } ifadesi { الرَّحْمَةَ } kelimesinin tefsiridir; takdiri 'sizi toplamasıdır' (en yecme'aküm) şeklindedir, dolayısıyla { لَيَجْمَعَنَّكُمْ } ifadesi { الرَّحْمَةَ } kelimesinden bedel olarak nasb mahallindedir. Bu, Yüce Allah'ın { ثُمَّ بَدا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ ما رَأَوُا الْآياتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ } [Yûsuf: 35] ayeti gibidir; manası 'onu hapsetmeleri' (en yescünûhu) demektir.
7269. Metin
قال القاضي أبو محمد: يلزم على هذا القول أن تدخل النون الثقيلة في الإيجاب، وهو مردود، وإنما تدخل في الأمر والنهي وباختصاص الواجب في القسم، وقالت فرقة وهو الأظهر: إن اللام لام قسم والكلام مستأنف، ويتخرج ذلك في لَيَسْجُنُنَّهُ، وقالت فرقة إِلى بمعنى في وقيل على بابها غاية وهو الأرجح، ولا رَيْبَ فِيهِ لا شك فيه، أي هو في نفسه وذاته لا ريب فيه، وقوله تعالى: الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ الآية قيل إن الَّذِينَ منادى.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu görüşe göre, şeddeli nûn harfinin olumlu haber cümlesine [kasemsiz] girmesi gerekir ki bu merduttur; nûn ancak emir, nehiy ve olumlu cümlede ise kaseme mahsus olarak dahil olur. Bir fırka ise –ki en zahir olanı budur– lâm harfinin kasem lâmı olduğunu ve cümlenin istînâf (yeni bir başlangıç) olduğunu söylemiştir; bu durum { لَيَسْجُنُنَّهُ } ayeti için de geçerlidir. Bir fırka { إِلى } edatının 'fî' (içinde) manasında olduğunu söylemiş, bir görüşte de kendi asıl manasında gaye (son sınır) bildirdiği söylenmiştir ki tercih edilen de budur. { لا رَيْبَ فِيهِ }, onda hiçbir şüphe yoktur, yani kendisinde ve zatında hiçbir şüphe barındırmaz demektir. Yüce Allah'ın { الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ } ayetinde { الَّذِينَ } lafzının münâdâ olduğu söylenmiştir.
7270. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهو فاسد لأن حرف النداء لا يسقط مع المبهمات، وقيل: هو نعت المكذبين الذين تقدم ذكرهم، وقيل: هو بدل من الضمير في لَيَجْمَعَنَّكُمْ، قال المبرد: ذلك لا يجوز كما لا يجوز مررت بك زيد.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu fasit bir görüştür; çünkü nida harfi müphem isimlerle birlikte hazfedilmez. [Bir görüşe göre] daha önce zikri geçen yalanlayıcıların sıfatıdır. [Bir görüşe göre de] { لَيَجْمَعَنَّكُمْ } ifadesindeki zamirden bedeldir. Müberred şöyle demiştir: 'Zeyd, sana uğradım' (merartü bike Zeydün) denilmesinin caiz olmadığı gibi bu da caiz değildir.
7271. Metin
قال القاضي أبو محمد: وقوله في الآية لَيَجْمَعَنَّكُمْ مخالف لهذا المثال لأن الفائدة في البدل مترقبة من الثاني وإذا قلت مررت بك زيد فلا فائدة في الثاني، وقوله: لَيَجْمَعَنَّكُمْ يصلح لمخاطبة الناس كافة فيفيدنا إبدال الَّذِينَ من الضمير أنهم هم المختصون بالخطاب هنا، وخصوا على جهة الوعيد، ويتضح فيها الوعيد إذا جعلنا اللام للقسم وهو القول الصحيح، ويجيء هذا بدل البعض من الكل، وقال الزجاج الَّذِينَ رفع بالابتداء وخبره فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ، وهذا قول حسن، والفاء في قوله: فَهُمْ جواب على القول بأن الَّذِينَ رفع بالابتداء لأن معنى الشرط حاصل تقديره، من خسر نفسه فهو لا يؤمن، وعلى القول بأن الَّذِينَ بدل من الضمير هي عاطفة جملة على جملة، وخَسِرُوا معناه غبنوا أنفسهم بأن وجب عليها عذاب الله وسخطه، ومنه قول الشاعر [الأعشى] : [السريع]
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Ayetteki { لَيَجْمَعَنَّكُمْ } buyruğu bu misale uymaz; çünkü bedeldeki fayda ikinci ögeden beklenir, oysa 'merartü bike Zeydün' dediğinde ikinci ögede bir fayda yoktur. { لَيَجْمَعَنَّكُمْ } ifadesi ise bütün insanlara hitap etmeye uygundur; dolayısıyla { الَّذِينَ } lafzının zamirden bedel yapılması bize buradaki hitabın bizzat onlara mahsus olduğunu ifade eder ve bu da bir tehdit olarak tahsis edilmiştir. Lâm harfini kasem yaptığımızda –ki doğru olan görüş de budur– bu tehdit daha da açıklık kazanır ve bu, bedel-i ba'z minel-kül (bütünden parça bedeli) olur. Zeccâc, { الَّذِينَ } lafzının mübteda olarak merfû olduğunu, haberinin ise { فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ } olduğunu söylemiştir; bu güzel bir görüştür. { فَهُمْ } ifadesindeki fâ harfi, { الَّذِينَ } lafzının mübteda olarak merfû olduğu görüşüne göre [şartın] cevabıdır; zira şart manası mevcuttur ve takdiri 'kim nefsini hüsrana uğratırsa o iman etmez' şeklindedir. { الَّذِينَ } lafzının zamirden bedel olduğu görüşüne göre ise fâ, cümleyi cümleye bağlayan bir atıf harfidir. { خَسِرُوا }, Allah'ın azabını ve gazabını nefislerine vacip kılmak suretiyle nefislerini aldattılar/ziyana uğrattılar demektir. Şair [A'şâ]'nın şu sözü de bundandır:
7272. Metin
لا يأخذ الرّشوة في حكمه ... ولا يبالي غبن الخاسر
Hükmünde asla rüşvet almaz ... Ve aldanan/zarar eden kimsenin zararına aldırmaz.
7273. Metin
وقوله تعالى: وَلَهُ ما سَكَنَ الآية وَلَهُ عطف على قوله لِلَّهِ واللام للملك، وما بمعنى الذي، وسَكَنَ هي من السكنى ونحوه أي ما ثبت وتقرر، قاله السدي وغيره وقالت فرقة: هو من السكون، وقال بعضهم: لأن الساكن من الأشياء أكثر من المتحرك إلى غير هذا من القول الذي هو تخليط، والمقصد في الآية عموم كل شيء وذلك لا يترتب إلا أن يكون سَكَنَ بمعنى استقر وثبت وإلا فالمتحرك من الأشياء المخلوقات أكثر من السواكن، ألا ترى إلى الفلك والشمس والقمر والنجوم السابحة والملائكة وأنواع الحيوان والليل والنهار حاصران للزمان وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ هاتان صفتان تليقان بنمط الآية من قبل أن ما ذكر قبل من الأقوال الردية عن الكفرة العادلين هو سميع لهم عليم بمواقعها مجاز عليها، ففي الضمير وعيد.
Yüce Allah'ın { وَلَهُ ما سَكَنَ } ayetinde geçen { وَلَهُ } ifadesi, { لِلَّهِ } sözüne matuftur; lâm harfi mülkiyet içindir, { ما } ise 'ellezî' (şeyler) manasındadır. { سَكَنَ } kelimesi süknâ (yerleşmek, ikamet etmek) ve benzeri kökten olup karar kılıp sabit olan şey demektir; bunu Süddî ve başkaları söylemiştir. Bir fırka bunun sükûn (hareketsizlik) kökünden geldiğini söylemiş, bazısı da duran şeylerin hareket eden şeylerden daha fazla olduğunu iddia etmiştir ki bunlar ve benzeri sözler birer karıştırmadan ibarettir. Ayetteki maksat her şeyin genelliğidir ve bu da ancak { سَكَنَ } kelimesinin istikrar buldu ve sabit oldu manasında olmasıyla düzenli bir anlam kazanır; aksi takdirde yaratılmış varlıklardan hareket edenler hareketsiz duranlardan çok daha fazladır. Feleğe, güneşe, aya, yüzen yıldızlara, meleklere, hayvan türlerine baksana! Gece ile gündüz ise zamanı kuşatmaktadır. { وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ }, bu iki sıfat ayetin akışına son derece uygundur; zira daha önce şirke sapan kâfirlerden aktarılan kötü sözleri O işitmektedir, bunların yerlerini bilmektedir ve bunlara karşılık cezasını verecektir. Dolayısıyla zamirde bir tehdit vardır.
7274. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7275. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ١٤ الى ١٦]
[En'âm Suresi (6), Ayet 14-16]
7276. Metin
قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٤) قُلْ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥) مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (١٦)
{ قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ } “De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı veli edineyim?' De ki: 'Bana, teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma denildi.'” (14) { قُلْ إِنِّي أَخافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “De ki: 'Doğrusu ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.'” (15) { مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ } “O gün kimden o (azap) savılırsa, muhakkak ki (Allah) ona merhamet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur.” (16)
7277. Metin
قال الطبري وغيره: أمر أن يقول هذه المقالة للكفرة الذين دعوه إلى عبادة أوثانهم، فتجيء الآية على هذا جوابا لكلامهم.
Taberî ve başkaları şöyle demiştir: Kendisini putlarına ibadet etmeye çağıran kâfirlere bu sözü söylemesi emredilmiştir; böylece ayet bu kabule göre onların sözlerine bir cevap olmaktadır.
7278. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا التأويل يحتاج إلى سند في أن هذا نزل جوابا وإلا فظاهر الآية لا يتضمنه، والفصيح هو أنه لما قرر معهم أن الله تعالى له ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [الأنعام: ١٢] وَلَهُ ما سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ [الأنعام: ١٣] وأنه سميع عليم أمر أن يقول لهم على جهة التوبيخ والتوقيف أَغَيْرَ هذا الذي هذه صفاته أَتَّخِذُ وَلِيًّا بمعنى أن هذا خطأ لو فعلته بين. وتعطي قوة الكلام أن من فعله من سائر الناس بين الخطأ، وأَتَّخِذُ عامل في قوله أَغَيْرَ وفي قوله: وَلِيًّا تقدم أحد المفعولين، والولي لفظ عام لمعبود وغير ذلك من الأسباب الواصلة بين العبد وربه، ثم أخذ في صفات الله تعالى فقال: فاطِرِ بخفض الراء نعت لله تعالى، وفطر معناه ابتدع وخلق وأنشأ وفطر أيضا في اللغة: شق، ومنه هَلْ تَرى مِنْ فُطُورٍ [الملك: ٣] أي من شقوق، ومن هذا انفطار السماء، وفي هذه الجهة يتمكن قولهم فطر ناب البعير إذا خرج لأنه يشق اللثة، وقال ابن عباس ما كنت أعرف معنى فاطِرِ السَّماواتِ حتى اختصم إليّ أعرابيان في بئر فقال أحدهما: أنا فطرتها أي اخترعتها وأنشأتها.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu tevilin, ayetin bir cevap olarak indiğine dair bir senede ihtiyacı vardır; aksi halde ayetin zahiri bunu içermemektedir. Fasih olan mana şudur: Yüce Allah'ın { ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } [En'âm: 12] ve { ما سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ } [En'âm: 13] O'na ait olduğunu, O'nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu onlara ikrar ettirince, kınama ve sorgulama kabilinden onlara şöyle söylemesi emredilmiştir: Bu sıfatlara sahip olandan { أَغَيْرَ } başkasını mı { أَتَّخِذُ وَلِيًّا } veli edineyim? Yani şayet bunu yapacak olsam bu apaçık bir hata olurdu. Sözün kuvveti, diğer insanlardan bunu kim yaparsa apaçık bir hata işlemiş olacağını hissettirir. { أَتَّخِذُ } fiili { أَغَيْرَ } ve { وَلِيًّا } kelimelerinde amel etmektedir; iki mef'ûlden biri öne geçmiştir. Veli (el-Veliyy), tapılan şey ve kul ile Rabbi arasındaki bağı sağlayan diğer vesileler için kullanılan genel bir lafızdır. Sonra Yüce Allah'ın sıfatlarına geçerek rā harfinin kesresiyle Allah lafzının sıfatı olarak { فاطِرِ } buyurmuştur. 'Fetara', icat etti, yarattı ve var etti demektir; ayrıca lügatte yarmak anlamına da gelir. Nitekim { هَلْ تَرى مِنْ فُطُورٍ } [Mülk: 3] ayeti de 'hiçbir yarık görür müsün' demektir. Göğün yarılması (infıtâr) da bu köktendir. Bu yönden Arapların devenin azı dişi çıktığında 'fetara nâbül-ba'îr' demeleri yerini bulur, çünkü dişi eti yararak çıkar. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bir kuyu hakkında iki bedevi bana davalaşmaya gelene kadar { فاطِرِ السَّماواتِ } ifadesinin manasını bilmiyordum; nihayet biri 'Ben onu fettartu' yani ben onu ilk kez kazıp var ettim dedi.
7279. Metin
قال القاضي أبو محمد: فحمله ابن عباس على هذه الجهة، ويصح حمله، على الجهة الأخرى أنه شق الأرض والبئر حين احتفرها، وقرأ ابن أبي عبلة: «فاطر» برفع الراء على خبر ابتداء مضمر أو على الابتداء يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ المقصود به يرزق ولا يرزق، وخص الإطعام من أنواع الرزق لمسّ الحاجة إليه وشهرته واختصاصه بالإنسان، وقرأ يمان العماني وابن أبي عبلة «يطعم» بضم الياء وكسر العين في الثاني مثل الأول يعني الوثن أنه لا يطعم وقرأ مجاهد وسعيد بن جبير والأعمش وأبو حيوة وعمرو بن عبيد وأبو عمرو بن العلاء في رواية عنه في الثاني «ولا يطعم» بفتح الياء على مستقبل طعم فهي صفة تتضمن التبرية أي لا يأكل ولا يشبه المخلوقين، وقوله تعالى: قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ إلى عَظِيمٍ قال المفسرون: المعنى أول من أسلم من هذه الأمة وبهذه الشريعة، ولا يتضمن الكلام إلا ذلك، قال طائفة: في الكلام حذف تقديره: وقيل لي ولا تكونن من الممترين.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: İbn Abbâs kelimeyi bu veche hamletmiştir; ancak diğer veche hamledilerek kuyuyu kazdığında yeri yardığı manasına gelmesi de sahihtir. İbn Ebî Able, gizli bir mübtedanın haberi veya mübteda olarak râ harfinin dammesiyle 'Fâtıru' şeklinde okumuştur. { يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ } ifadesiyle rızıklandırır ama rızıklandırılmaz kastedilmiştir. Rızık türleri arasından 'doyurma' (it'âm) eyleminin tahsis edilmesi, ona duyulan şiddetli ihtiyaç, bilinirliği ve insana özgü oluşu sebebiyledir. Yemân el-Umânî ve İbn Ebî Able, ikinci kelimeyi de birincisi gibi yâ'nın dammesi ve ayn'ın kesresiyle 'yut'ımu' şeklinde okumuşlardır; yani put doyuramaz demektir. Mücâhid, Saîd b. Cübeyr, A'meş, Ebû Hayve, Amr b. Ubeyd ve bir rivayette Ebû Amr b. el-Alâ ikinci kelimeyi 'ta'ıme' fiilinin muzarisi olarak yâ'nın fethasıyla 've lâ yat'amu' şeklinde okumuşlardır ki bu tenzihi içeren bir sıfattır; yani yemez ve yaratılmışlara benzemez demektir. Yüce Allah'ın { قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ } ayetinden { عَظِيمٍ } kelimesine kadar olan kısmı hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Mana, bu ümmetten ve bu şeriat ile teslim olanların ilki olmamdır; söz bundan başkasını içermez. Bir topluluk şöyle demiştir: Sözde takdiri 'bana sakın şüphe edenlerden olma denildi' şeklinde olan bir hazif vardır.
7280. Metin
قال القاضي أبو محمد: وتلخيص هذا أنه ﵇ أمر فقيل له كن أول من أسلم ولا تكونن من المشركين فلما أمر في الآية أن يقول ما أمر به جاء بعض ذلك على المعنى وبعضه باللفظ بعينه ولفظة عَصَيْتُ عامة في أنواع المعاصي، ولكنها هاهنا إنما تشير إلى الشرك الذي نهي عنه، واليوم العظيم هو يوم القيامة وقرأ ابن كثير ونافع وأبو عمرو وابن عامر وعاصم «من يصرف عنه» بضم الياء وفتح الراء، والمفعول
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bunun özeti şudur: Peygamber aleyhisselâm'a emredilerek kendisine 'Teslim olanların ilki ol ve sakın müşriklerden olma' denildi; ayette emrolunduğu şeyi söylemesi emredilince bu emirlerin bir kısmı mana ile bir kısmı da lafzın aynısıyla aktarıldı. { عَصَيْتُ } lafzı isyan türleri için geneldir; ancak burada özellikle nehyedildiği şirke işaret etmektedir. 'Büyük gün' ise kıyamet günüdür. İbn Kesîr, Nâfi', Ebû Amr, İbn Âmir ve Âsım, yâ harfinin dammesi ve râ harfinin fethasıyla 'men yusraf anhu' şeklinde okumuşlardır; fiilin kendisine isnat edildiği nâib-i fâil,
7281. Metin
الذي أسند إليه الفعل هو الضمير العائد على العذاب فهو مقدر، وقرأ حمزة والكسائي وعاصم أيضا: «من يصرف عنه» فيسند الفعل إلى الضمير العائد إلى رَبِّي ويعمل في ضمير العذاب المذكور آنفا لكنه مفعول محذوف وحكي أنه ظهر في قراءة عبد الله وهي «من يصرفه عنه يومئذ» ، وفي قراءة أبيّ بن كعب «من يصرفه الله عنه» وقيل: إنها من يصرف الله عنه، قال أبو علي وحذف هذا الضمير لا يحسن كما يحسن حذف الضمير من الصلة كقوله ﷿: أَهذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا [الفرقان: ٤١] وكقوله: وَسَلامٌ عَلى عِبادِهِ الَّذِينَ اصْطَفى [النمل: ٥٩] معناه بعثه واصطفاهم فحسن هذا للطول كما علله سيبويه، ولا يحسن هذا لعدم الصلة، قال بعض الناس القراءة بفتح الياء «من يصرف» أحسن لأنه يناسب فَقَدْ رَحِمَهُ وكان الأولى على القراءة الأخرى «فقد رحم» ليتناسب الفعلان.
azaba dönen zamirdir ve takdiridir. Hamza, Kisâî ve yine Âsım 'men yasrif anhu' şeklinde okumuşlardır; bu durumda fiil { رَبِّي } kelimesine dönen zamire isnat edilir ve az önce zikredilen azap zamirinde amel eder, ancak bu mef'ûl hazfedilmiştir. Bu mef'ûlün Abdullah [b. Mes'ûd]'un 'men yasrifhu anhu yevmeizin' kıraatinde açıkça geldiği nakledilmiştir; Übey b. Ka'b'ın kıraatinde ise 'men yasrifhullâhu anhu' şeklindedir ve bunun 'men yasrifillâhu anhu' olduğu da söylenmiştir. Ebû Ali [el-Fârisî] şöyle demiştir: Bu zamirin hazfedilmesi, Yüce Allah'ın { أَهذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا } [Furkān: 41] ve { وَسَلامٌ عَلى عِبادِهِ الَّذِينَ اصْطَفى } [Neml: 59] ayetlerinde olduğu gibi sıla cümlesindeki zamirin hazfedilmesi kadar fasih ve güzel değildir; bu ayetlerde mana 'ba'asahû' ve 'ıstafâhum' demektir ve Sîbeveyhi'nin gerekçelendirdiği gibi sılanın uzunluğundan dolayı hazif güzel olmuştur, oysa bu ayette sıla olmadığından hazif güzel düşmemektedir. Bazı kimseler yâ harfinin fethasıyla 'men yasrif' kıraatinin daha güzel olduğunu, zira { فَقَدْ رَحِمَهُ } buyruğuna uygun düştüğünü; diğer kıraate göre ise iki fiilin birbiriyle uyumlu olması için 'fekud ruhime' şeklinde olması gerekeceğini söylemişlerdir.
7282. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا توجيه لفظي تعلقه خفيف، وأما بالمعنى فالقراءتان واحد، ورجح قوم قراءة ضم الياء لأنها أقل إضمارا، وأشار أبو علي إلى تحسين القراءة بفتح الياء بما ذكرناه، وأما مكي بن أبي طالب ﵀ فتخبط في كتاب الهداية في ترجيح القراءة بفتح الياء، ومثل في احتجاجه بأمثلة فاسدة والله ولي التوفيق، ورحم عامل في الضمير المتصل وهو ضمير من ومستند إلى الضمير العائد إلى ربي، وقوله: وَذلِكَ إشارة إلى صرف العذاب وإلى الرحمة، والفوز والنجاة.
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu, lafza dayalı zayıf bir gerekçelendirmedir; mana bakımından ise iki kıraat birdir. Bir grup, daha az gizli öge (idmâr) barındırdığı için yâ harfinin dammeli okunuşunu tercih etmiştir. Ebû Ali ise zikrettiğimiz gerekçeyle yâ harfinin fethalı okunuşunu güzel bulmuştur. Mekkî b. Ebî Tâlib rahimehullâh'a gelince, el-Hidâye adlı kitabında yâ'nın fethalı kıraatini tercih ederken bocalayarak delillendirmesinde tutarsız örnekler vermiştir; muvaffak kılan yalnızca Allah'tır. { رَحِمَ } fiili, muttasıl zamir olan 'men' zamirinde amel etmektedir ve 'Rabbî' lafzına dönen zamire isnat edilmiştir. Yüce Allah'ın { وَذلِكَ } buyruğu azabın savılmasına ve rahmete bir işarettir. Fevz ise kurtuluş demektir.
7283. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7284. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ١٧ الى ١٨]
[En'âm Suresi (6), Ayet 17-18]
7285. Metin
وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧) وَهُوَ الْقاهِرُ فَوْقَ عِبادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١٨)
{ وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundurursa, şüphesiz O her şeye kadirdir.” (17) { وَهُوَ الْقاهِرُ فَوْقَ عِبادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ } “O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.” (18)
7286. Metin
يَمْسَسْكَ معناه يصبك وينلك، وحقيقة المس هي بتلافي جسمين فكأن الإنسان والضر يتماسان، و «الضّر» بضم الضاد سوء الحال في الجسم وغيره، «والضّر» بفتح الضاد ضد النفع، وناب الضر في هذه الآية مناب الشر وإن كان الشر أعم منه فقابل الخير، وهذا من الفصاحة عدول عن قانون التكلف والصنعة فإن باب التكلف وترصيع الكلام أن يكون الشيء مقترنا بالذي يختص به بنوع من أنواع الاختصاص موافقة أو مضادة، فمن ذلك قوله تعالى: إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيها وَلا تَعْرى وَأَنَّكَ لا تَظْمَؤُا فِيها وَلا تَضْحى [طه: ١١٨، ١١٩] فجعل الجوع مع العري وبابه أن يكون مع الظمأ ومنه قول امرئ القيس: [الطويل]
{ يَمْسَسْكَ }, sana isabet eder ve sana ulaşır demektir. Mes (dokunma) kelimesinin hakikati iki cismin birbiriyle temas etmesidir; sanki insan ile zarar birbirine dokunmaktadır. Dâd harfinin dammesiyle ed-Durr (الضُّرّ), bedende veya başka bir şeydeki kötü durumdur. Dâd harfinin fethasıyla ed-Darr (الضَّرّ) ise faydanın zıddıdır. Şer kavramı zarardan daha genel olmasına rağmen bu ayette zarar kelimesi şerrin yerine geçmiş ve hayrın karşılığı olarak zikredilmiştir. Bu durum fesahatten olup yapmacıklık ve edebî sanat kuralından bir sapmadır; zira yapmacıklık ve söz süsleme kuralı, bir şeyin uyum veya zıtlık yoluyla kendisine özel bir irtibatı olan şeyle birlikte anılmasını gerektirir. Yüce Allah'ın { إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيها وَلا تَعْرى وَأَنَّكَ لا تَظْمَؤُا فِيها وَلا تَضْحى } [Tâhâ: 118-119] ayeti de böyledir; açlığı çıplaklıkla birlikte zikretmiştir, oysa onun kurallı eşi susuzluktur. İmruülkays'ın şu beyti de bundandır:
7287. Metin
كأنّي لم أركب جوادا للذّة ... ولم أتبطّن كاعبا ذات خلخال
Sanki ben zevk için asil bir ata binmemişim ... Ve halhallı, dolgun göğüslü bir güzeli kucaklamamışım gibi,
7288. Metin
ولم أسبإ الزّقّ الرّويّ ولم أقل ... لخيلي كرّي كرّة بعد إجفال
Ve sanki kanasıya içilen tulumdan şarap almamışım ve atlarıma ... 'Bozgundan sonra bir daha hücum edin!' dememişim gibi.
7289. Metin
وهذا كثير، قال السدي «الضر» هاهنا المرض والخير العافية.
Bu durum [edebiyatta] çoktur. Süddî şöyle demiştir: Buradaki 'zarar' hastalık, 'hayır' ise afiyettir.
7290. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا مثال ومعنى الآية الإخبار عن أن الأشياء كلها بيد الله إن ضر فلا كاشف لضره غيره وإن أصاب بخير فكذلك أيضا لا راد له ولا مانع منه، هذا تقرير الكلام، ولكن وضع بدل هذا المقدر لفظا أعم منه يستوعبه وغيره، وهو قوله: عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ودل ظاهر الكلام على المقدر فيه،
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu bir örneklendirmedir. Ayetin manası, bütün şeylerin Allah'ın elinde olduğunu bildirmektir: Eğer O bir zarar verirse, O'nun zararını O'ndan başka giderecek yoktur; şayet bir hayır dokundurursa, yine aynı şekilde onu da geri çevirecek ve engelleyecek hiçbir güç yoktur. Sözün takdiri böyledir; ancak bu takdir edilen ifadenin yerine, hem onu hem de diğer durumları kapsayan daha genel bir lafız konulmuştur ki o da { عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } buyruğudur. Sözün zahiri, takdir edilen bu manaya delalet etmektedir.
7291. Metin
وقوله: عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ عموم أي على كل شيء جائز أن يوصف الله تعالى بالقدرة عليه، وقوله تعالى: وَهُوَ الْقاهِرُ الآية، أي وهو ﷿ المستولي المقتدر، وفَوْقَ نصب على الظرف لا في المكان بل في المعنى الذي تضمنه لفظ القاهر، كما تقول زيد فوق عمرو في المنزلة، وحقيقة فوق في الأماكن، وهي في المعاني مستعارة شبه بها من هو رافع رتبة في معنى ما، لما كانت في الأماكن تنبىء حقيقة عن الأرفع وحكى المهدوي: أنها بتقدير الحال، كأنه قال: وهو القاهر غالبا.
{ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } ifadesi geneldir; yani Yüce Allah'ın kadir olmakla nitelenmesi caiz olan her şeye gücü yeter demektir. Yüce Allah'ın { وَهُوَ الْقاهِرُ } ayeti ise; Yüce Allah'ın mutlak hâkim ve güç sahibi olduğunu ifade eder. { فَوْقَ } lafzı zarf olarak mansuptur; mekan bakımından değil, kāhir lafzının içerdiği mana bakımındandır; nitekim 'Zeyd mertebece Amr'ın üstündedir' dersin. Fevk (üstünde) kelimesinin hakikati mekânlar içindir; manalarda ise istiare yoluyla kullanılır ve mekânlarda hakiki olarak daha yüksek olanı haber verdiği için herhangi bir manada mertebesi yüce olan kimse buna benzetilmiştir. Mehdevî bunun hal takdirinde olduğunu, sanki 'O, galip olarak üstündür' dediğini nakletmiştir.
7292. Metin
قال القاضي أبو محمد: وهذا لا يسلم من الاعتراض أيضا والأول عندي أصوب: و «العباد» بمعنى العبيد وهما جمعان للعبد أما أنا نجد ورود لفظة العباد في القرآن وغيره في مواضع تفخيم أو ترفيع أو كرامة، وورود لفظة العبيد في تحقير أو استضعاف أو قصد ذم، ألا ترى قول امرئ القيس: [السريع]
Ebû Muhammed [İbn Atiyye] şöyle dedi: Bu açıklama da itirazdan uzak değildir; birincisi bana göre daha doğrudur. 'el-İbâd' (العباد), 'el-abîd' (العبيد) anlamındadır ve her ikisi de kul (abd) kelimesinin çoğuludur. Ancak Kur'an'da ve diğer metinlerde 'el-İbâd' lafzının tazim, yüceltme veya ikram makamlarında; 'el-Abîd' lafzının ise tahkir, zayıf görme veya kınama maksatlarında kullanıldığını görmekteyiz. İmruülkays'ın şu sözünü görmez misin:
7293. Metin
قولا لدودان عبيد العصا
Dûdânoğullarına, o sopa kölelerine söyleyin,
7294. Metin
ولا يستقيم أن يقال هنا عباد العصا وكذلك الذين سموا العباد لا يستقيم أن يقال لهم العبيد لأنهم أفخم من ذلك، وكذلك قول حمزة ﵁ وهل أنتم إلا عبيد لأبي، لا يستقيم فيه عباد، والْحَكِيمُ بمعنى المحكم، والْخَبِيرُ دالة على مبالغة العلم، وهما وصفان مناسبان لنمط الآية.
Burada 'ibâdü'l-asâ' denmesi doğru olmaz. Aynı şekilde [Hristiyan Araplardan] 'el-İbâd' olarak adlandırılan kimselere 'el-Abîd' denmesi doğru olmaz; zira onlar bundan daha üstündürler. Hamza radıyallâhu anh'ın 'Siz ancak babamın kölelerisiniz (abîd)' sözünde de 'ibâd' kelimesi uygun düşmez. { الْحَكِيمُ } muhkem kılan/hikmetle yapan, { الْخَبِيرُ } ise ilmin mübalağasını bildiren bir kelimedir. Bu iki sıfat ayetin akışına son derece uygundur.
7295. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7296. Metin
[سورة الأنعام (٦) : آية ١٩]
[En'âm Suresi (6), Ayet 19]
7297. Metin
قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَإِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّما هُوَ إِلهٌ واحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (١٩)
{ قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَإِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّما هُوَ إِلهٌ واحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ } “De ki: 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' De ki: 'Allah, benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur'an bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu. Siz gerçekten Allah ile beraber başka ilahların olduğuna şahitlik ediyor musunuz?' De ki: 'Ben şahitlik etmem.' De ki: 'O, ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.'” (19)
7298. Metin
أَيُّ استفهام، وهي معربة مع إبهامها، وإنما كان ذلك لأنها تلتزم الإضافة ولأنها تتضمن علم جزء من المستفهم عنه غير معين، لأنك إذا قلت أي الرجلين جاءنا فقد كنت تعلم أن أحدهما جاء غير معين فأخرجها هذان الوجهان عن غمرة الإبهام فأعربت، وتتضمن هذه الآية أن الله ﷿ يقال عليه شَيْءٍ كما يقال عليه موجود، ولكن ليس كمثله ﵎ شيء، وشَهادَةً نصب على التمييز ويصح على المفعول بأن يحمل أَكْبَرُ على التشبيه بالصفة المشبهة باسم الفاعل وهذه الآية مثل قوله تعالى قُلْ لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ [الأنعام: ١٢] في أن استفهم على جهة التوقيف والتقدير ثم بادر إلى الجواب إذ لا تتصور فيه مدافعة، وهذا كما تقول لمن تخاصمه وتتظلم منه من أقدر من في البلد ثم تبادر وتقول السلطان فهو يحول بيننا، ونحو هذا من الأمثلة، فتقدير الآية أنه قال لهم أي شيء أكبر شهادة الله أكبر شهادة، فهو شهيد بيني وبينكم، ف اللَّهُ رفع بالابتداء وخبره مضمر يدل عليه ظاهر الكلام كما قدرناه، وشَهِيدٌ خبر ابتداء مضمر.
{ أَيُّ } istifham edatıdır ve kapalılığına rağmen mu'rabdır; bunun sebebi de tamlamayı (izafeti) zorunlu kılması ve sorulan şeyin belirsiz bir parçasının bilgisini içermesidir. Çünkü 'İki adamdan hangisi bize geldi?' dediğinde, o ikisinden birinin geldiğini ama kim olduğunu belirleyemediğini bilmektesin; işte bu iki vecih onu kapalılık girdabından çıkarmış ve mu'rab kılmıştır. Bu ayet, 'mevcûd' denildiği gibi Yüce Allah hakkında 'şey' lafzının da söylenebileceğini içerir; ancak Yüce Zatının benzeri hiçbir şey yoktur. { شَهادَةً } lafzı temyiz olarak mansuptur; { أَكْبَرُ } kelimesi sıfat-ı müşebbeheye benzetilerek mef'ûl kılınması da caizdir. Bu ayet, bağlayıcı kılma ve ikrar ettirme amacıyla soru sorup ardından itiraz tasavvur edilemeyeceği için cevaba öncülük etmesi yönüyle Yüce Allah'ın { قُلْ لِمَنْ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ } [En'âm: 12] ayeti gibidir. Bu, tartıştığın ve zulmünden yakındığın kimseye 'Şehirdeki en kudretli kimdir?' deyip ardından hemen 'Hükümdardır, o aramızdaki meseleyi çözer' demen ve buna benzer örnekler gibidir. Ayetin takdiri şöyledir: Onlara 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür? Şahitlik bakımından Allah en büyüktür; öyleyse O benimle sizin aranızda şahittir' demiştir. { اللَّهُ } lafzı mübteda olarak merfûdur, haberi ise takdir ettiğimiz gibi sözün zahirinin gösterdiği gizli bir ögedir. { شَهِيدٌ } ise gizli bir mübtedanın haberidir.
7299. Metin
وقال مجاهد المعنى أن الله تعالى قال لنبيه ﵇: قل لهم: أي شيء أكبر شهادة؟ وقل لهم:
Mücâhid şöyle demiştir: Mana, Yüce Allah'ın Peygamberi aleyhisselâm'a: Onlara 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' de ve cevap vermekten aciz kaldıklarında onlara:
7300. Metin
الله شهيد بيني وبينكم لما عيوا عن الجواب، ف شَهِيدٌ على هذا التأويل خبر لله وليس في هذا التأويل مبادرة من السائل إلى الجواب المراد بقوله: شَهِيدٌ، بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ أي في تبليغي، وقرأت فرقة: «وأوحى إليّ
'Allah benimle sizin aranızda şahittir' de buyurmuş olmasıdır. Bu tevile göre { شَهِيدٌ } lafzı Allah lafzının haberidir ve bu tevilinde soruyu soranın cevaba öncülük etmesi durumu yoktur. { شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ } buyruğu, tebliğ görevim hususunda demektir. Bir fırka fiil-i mazi olarak ve Kur'an kelimesini nasb ile 've evhâ ileyye
7301. Metin
هذا القرآن» على الفعل الماضي ونصب القرآن وفي «أوحى» ضمير عائد على الله تعالى من قوله قُلِ اللَّهُ، وقرأت فرقة «وأوحي» على بناء الفعل للمفعول «القرآن» رفعا، لِأُنْذِرَكُمْ معناه لأخوفكم به العقاب والآخرة، وَمَنْ عطف على الكاف والميم في قوله: لِأُنْذِرَكُمْ وبَلَغَ معناه على قول الجمهور بلاغ القرآن، أي لأنذركم وأنذر من بلغه، ففي بلغ ضمير محذوف لأنه في صلة من، فحذف لطول الكلام، وقالت فرقة ومن بلغ الحكم، ففي بَلَغَ على هذا التأويل ضمير مقدر راجع إلى مَنْ، وروي في معنى التأويل الأول أحاديث، منها أن النبي ﷺ قال: «يا أيها الناس بلغوا عني ولو آية، فإنه من بلغ آية من كتاب الله تعالى فقد بلغه أمر الله تعالى أخذه أو تركه» ، ونحو هذا من الأحاديث كقوله «من بلغه هذا القرآن فأنا نذيره» ، وقرأت فرقة «أأينكم» بزيادة ألف بين الهمزة الأولى والثانية المسهلة عاملة بعد التسهيل العاملة قبل التسهيل وقرأت فرقة «أينكم» بهمزتين الثانية مسهلة دون ألف بينهما، وقرأت فرقة «أإنكم» استثقلت اجتماع الهمزتين فزادت ألفا بين الهمزتين، وقرأت فرقة «أنكم» بالإيجاب دون تقدير وهذه الآية مقصدها التوبيخ وتسفيه الرأي. وأُخْرى صفة لآلهة وصفة جمع ما لا يعقل تجري في الإفراد مجرى الواحدة المؤنثة كقوله: مَآرِبُ أُخْرى [طه: ١٨] وكذلك مخاطبته جمع ما لا يعقل كقوله: يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ ونحو هذا، ولما كانت هذه الآلهة حجارة وعيدانا أجريت هذا المجرى ثم أمره الله تعالى أن يعلن بالتبري من شهادتهم. والإعلان بالتوحيد لله ﷿ والتبري من إشراكهم، وَإِنَّنِي إيجاب ألحقت فيه النون التي تلحق الفعل لتبقى حركته عند اتصال الضمير به في قولك ضربني ونحوه، وظاهر الآية أنها في عبدة الأصنام وذكر الطبري أنه قد ورد من وجه لم يثبت صحته أنها نزلت في قوم من اليهود، وأسند إلى ابن عباس قال: جاء النحام بن زيد وفردم بن كعب وبحري بن عمرو، فقالوا: يا محمد ما تعلم مع الله إلها غيره؟ فقال لهم: لا إله إلا الله بذلك أمرت، فنزلت الآية فيهم.
hâze'l-Kur'âne' şeklinde okumuştur; 'evhâ' fiilinde { قُلِ اللَّهُ } buyruğundaki Yüce Allah'a dönen bir zamir vardır. Bir fırka ise meçhul fiil olarak ve Kur'an kelimesini ref ile 've ûhiye ... el-Kur'ânu' şeklinde okumuştur. { لِأُنْذِرَكُمْ } ifadesi, onunla sizi azap ve ahiret ile korkutayım demektir. { وَمَنْ } lafzı, { لِأُنْذِرَكُمْ } buyruğundaki kāf ve mîm zamirlerine matuftur. { بَلَغَ } fiilinin manası cumhurun kavline göre Kur'an'ın ulaşmasıdır; yani 'sizi ve onun ulaştığı kimseleri uyarayım' demektir. 'Belağa' fiilinde 'men'in sılası olduğu için hazfedilmiş bir zamir vardır ve sözün uzunluğundan dolayı hazfedilmiştir. Bir fırka ise 've hükmün ulaştığı kimseleri' demiştir; bu tevile göre { بَلَغَ } fiilinde { مَنْ } lafzına dönen takdiri bir zamir vardır. Birinci tevilin manasında hadisler rivayet edilmiştir; bunlardan biri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğudur: 'Ey insanlar! Bir ayet bile olsa benden tebliğ ediniz; zira her kime Allah'ın Kitabı'ndan bir ayet ulaşırsa, ister tutsun ister terk etsin, muhakkak ki Allah Teâlâ'nın emri ona ulaşmıştır.' 'Kime bu Kur'an ulaşırsa ben onun uyarıcısıyım' hadisi de bu kabildendir. Bir fırka, birinci hemze ile teshil edilen ikinci hemze arasına elif ziyadesiyle, teshilden sonraki elif teshilden önceki ameli yaparak 'e-einnéküm' şeklinde okumuştur. Bir fırka, aralarında elif olmaksızın ikincisi teshil edilmiş iki hemze ile 'e-innéküm' şeklinde okumuştur. Bir fırka iki hemzenin yan yana gelmesini ağır bularak iki hemze arasına bir elif ekleyerek 'e-innéküm' okumuştur. Bir fırka ise istifham takdiri olmaksızın olumlu haber olarak 'enneküm' şeklinde okumuştur. Bu ayetin maksadı kınama ve akılsızlıkla itham etmektir. { أُخْرى } kelimesi { آلِهَةً } kelimesinin sıfatıdır; akıl sahibi olmayan varlıkların çoğulunun sıfatı tekil müennes hükmünde cereyan eder; nitekim { مَآرِبُ أُخْرى } [Tâhâ: 18] buyruğu böyledir. Akıl sahibi olmayanların çoğuluna hitap da böyledir; nitekim { يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ } buyruğu ve benzerleri bu kabildendir. Bu ilahlar taş ve odun parçaları olduğu için bu kurala göre getirilmiştir. Sonra Yüce Allah Peygamber'e onların şahitliğinden beri olduğunu açıkça ilan etmesini, Yüce Allah'ın birliğini ilan edip onların şirkinden uzaklaşmasını emretmiştir. { وَإِنَّنِي } ifadesi bir olumlamadır; 'darabenî' ve benzeri sözlerde zamir fiile birleştiğinde fiilin harekesi korunsun diye fiile bitişen 'vikaye nûnu' buraya da eklenmiştir. Ayetin zahiri putperestler hakkında olduğudur. Taberî, sıhhati sabit olmayan bir yoldan bu ayetin bir grup Yahudi hakkında indiğinin rivayet edildiğini zikretmiş ve İbn Abbâs'a dayandırarak şöyle demiştir: en-Nehhâm b. Zeyd, Kardem b. Ka'b ve Bahriyy b. Amr gelip: 'Ey Muhammed! Allah ile beraber başka bir ilah biliyor musun?' dediler. Peygamber onlara: 'Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, ben bununla emrolundum' dedi; bunun üzerine haklarında bu ayet indi.
7302. Metin
قوله ﷿:
Yüce Allah’ın şu buyruğu:
7303. Metin
[سورة الأنعام (٦) : الآيات ٢٠ الى ٢١]
[En'âm Suresi (6), Ayet 20-21]