(9) Berâe Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5385. Metin

مدنية وقيل إلا آيتين من قوله: لَقَدْ جاءَكُمْ رَسُولٌ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ وهي آخر ما نزل ولها أسماء أخر، «التوبة» و «المقشقشة» و «البحوث» و «المبعثرة» و «المنقرة» و «المثيرة» و «الحافرة» و «المخزية» و «الفاضحة» و «المنكلة» و «المشردة» و «المدمدمة» و «سورة العذاب» لما فيها من التوبة للمؤمنين والقشقشة من النفاق وهي التبري منه، والبحث عن حال المنافقين وإثارتها، والحفر عنها وما يخزيهم ويفضحهم وينكلهم ويشردهم ويدمدم عليهم.

Medenîdir; { لَقَدْ جاءَكُمْ رَسُولٌ } [ile başlayan kısımdan] itibaren iki ayet müstesnadır da denilmiştir. [Besmelesizdir,] en son inen suredir. Birçok ismi vardır: "et-Tevbe", "el-Mukaşkışe", "el-Buhûs", "el-Müba'sira", "el-Münakkıra", "el-Müsîra", "el-Hâfire", "el-Muhziye", "el-Fâdıha", "el-Münekkile", "el-Müşerride", "el-Müdemdime" ve "Azap Suresi". Çünkü içinde müminler için tövbe, nifaktan 'kaşkaşe' yani ondan berî olma, münafıkların durumunu araştırma ve deşme, onların gizliliklerini kazıp çıkarma ve onları rezil rüsva eden, kepaze eden, cezalandıran, darmadağın eden ve köklerini kazıyan hususlar yer almaktadır.

5386. Metin

وأيها مائة وثلاثون وقيل تسع وعشرون، وإنما تركت التسمية فيها لأنها نزلت لرفع الأمان وبسم الله أمان. وقيل كان النبي ﷺ إذا نزلت عليه سورة أو آية بين موضعها، وتوفي ولم يبين موضعها وكانت قصتها تشابه قصة الأنفال وتناسبها لأن في الأنفال ذكر العهود وفي براءة نبذها فضمت إليها. وقيل لما اختلفت الصحابة في أنهما سورة واحدة هي سابعة السبع الطوال أو سورتان تركت بينهما فرجة ولم تكتب بسم الله.

Ayetleri yüz otuzdur; yüz yirmi dokuz olduğu da söylenmiştir. Başında besmelenin terk edilme sebebi, onun emanı kaldırmak için inmiş olmasıdır; besmele ise emandır. Bir rivayete göre Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine bir sure veya ayet indiğinde onun yerini açıklardı; bu surenin yerini açıklamadan vefat etti. Kıssası da Enfâl kıssasına benziyor ve ona uygun düşüyordu; çünkü Enfâl'de ahitlerin zikri, Berâe'de ise onların bozulup atılması vardır; bu yüzden ona bitiştirildi. Bir diğer görüşe göre de sahâbe, bu iki surenin 'Seb'-i Tıvâl'in (yedi uzun surenin) yedincisi olan tek bir sure mi yoksa iki ayrı sure mi olduğu hususunda ihtilaf edince aralarında bir boşluk bırakıldı ve besmele yazılmadı.

5387. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ١ الى ٢]

[Tevbe Suresi (9): 1-2. Ayetler]

5388. Metin

بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١) فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكافِرِينَ (٢)

{ بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١) فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكافِرِينَ (٢) } “Allah ve Resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur: Artık yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın; bilin ki siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz ve muhakkak ki Allah, kâfirleri rezil rüsvâ edecektir.”

5389. Metin

بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ أي هذه براءة، ومن ابتدائية متعلقة بمحذوف تقديره وأصله مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، ويجوز أن تكون بَراءَةٌ مبتدأ لتخصصها بصفتها والخبر إِلَى الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وقرئ بنصبها على اسمعوا براءة، والمعنى: أن الله ورسوله برئا من العهد الذي عاهدتم به المشركين، وإنما علقت البراءة بالله ورسوله والمعاهدة بالمسلمين للدلالة على أنه يجب عليهم نبذ عهود المشركين إليهم وإن كانت صادرة بإذن الله تعالى واتفاق الرسول فإنهما برئا منها، وذلك أنهم عاهدوا مشركي العرب فنكثوا إلا أناساً منهم بنو ضمرة وبنو كنانة فأمرهم بنبذ العهد إلى الناكثين وأمهل المشركين أربعة أشهر ليسيروا أين شاؤوا فقال:

{ بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah ve Resulünden bir ültimatomdur” yani bu bir beraettir (ilişik kesmedir). { مِنَ } ibtidâiyye (başlangıç bildiren harf-i cer) olup aslı ve takdiri { مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Sıfatıyla tahsis edildiği için { بَراءَةٌ } kelimesinin mübteda (özne), { إِلَى الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ } ibaresinin de haber (yüklem) olması caizdir. "Bir ültimatom işitin" takdiriyle nasb ile de okunmuştur. Anlamı şudur: Allah ve Resulü, müşriklerle yapmış olduğunuz ahitten berîdir (uzaktır). Berâetin Allah'a ve Resulüne, muahedenin ise Müslümanlara izafe edilmesi; müşriklerin ahitlerinin, her ne kadar Allah Teâlâ'nın izni ve Resulünün muvafakatiyle meydana gelmiş olsa da Allah ve Resulü bunlardan berî olduğu için, Müslümanların da o ahitleri onlara geri atmasının vacip olduğuna delalet etmek içindir. Çünkü onlar Arap müşrikleriyle antlaşma yapmışlardı; Damre ve Kinâne oğullarından bir topluluk hariç, diğerleri antlaşmayı bozdular. Bunun üzerine [Allah], bozanlara karşı antlaşmayı feshetmelerini emretti ve müşriklere diledikleri yere gitmeleri için dört ay mühlet vererek şöyle buyurdu:

5390. Metin

فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ شوال وذي القعدة وذي الحجة والمحرم لأنها نزلت في شوال. وقيل هي عشرون من ذي الحجة والمحرم وصفر وربيع الأول وعشر من ربيع الآخر لأن التبليغ كان يوم النحر لما

{ فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُrٍ } “Artık yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın” [Bu aylar] Şevval, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir; çünkü sure Şevval ayında inmiştir. Bir görüşe göre ise Zilhicce'den yirmi gün, Muharrem, Safer, Rebiülevvel ve Rebiülâhir'den on gündür; çünkü tebliğ Kurban Bayramı günü (Yevm-i Nahir) yapılmıştır. Zira şöyle

5391. Metin

روي (أنها لما نزلت أرسل رسول الله ﷺ عليا ﵁ راكب العضباء ليقرأها على أهل الموسم، وكان قد بعث أبا بكر رضي الله تعالى عنه أميراً على الموسم فقيل له: لو بعثت بها إلى أبي بكر فقال: لا يؤدي عني إلا رجل مني، فلما دنا علي رضي الله تعالى عنه سمع أبو بكر الرغاء فوقف وقال: هذا رغاء ناقة رسول الله ﷺ فلما لحقه قال: أمير أو مأمور قال مأمور، فلما كان قبل التروية خطب أبو بكر رضي الله تعالى عنه وحدثهم عن مناسكهم وقام علي ﵁ يوم النحر عند جمرة العقبة فقال: أيها الناس إني رسول رسول الله إليكم، فقالوا بماذا فقرأ عليهم ثلاثين أو أربعين آية ثم قال: أمرت بأربع: أن لا يقرب البيت بعد هذا العام مشرك، ولا يطوف بالبيت عريان، ولا يدخل الجنة إلا كل نفس مؤمنة، وأن يتم إلى كل ذي عهد عهده) .

rivayet edilmiştir: (Bu sure indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, hac mevsimindeki insanlara okuması için Adbâ adlı devesine bindirerek Ali radıyallâhu anh'ı gönderdi. Daha önce Ebû Bekir radıyallâhu anh'ı hac emiri olarak göndermişti. Kendisine: "Bunu Ebû Bekir'e göndersen olmaz mıydı?" denilince; "Bunu benim adıma ancak benden olan bir adam tebliğ edebilir" buyurdu. Ali radıyallâhu anh yaklaşınca, Ebû Bekir devenin sesini işitip durdu ve: "Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in devesinin sesidir" dedi. Ali ona yetişince [Ebû Bekir]: "Emir misin yoksa memur mu?" diye sordu. O da: "Memurum" dedi. Terviye gününden önce Ebû Bekir radıyallâhu anh bir hutbe irat ederek onlara hac menâsikini anlattı. Kurban bayramı günü Akabe Cemresi yanında Ali radıyallâhu anh ayağa kalktı ve: "Ey insanlar! Ben Resûlullah'ın size gönderdiği elçisiyim" dedi. "Ne ile gönderildin?" dediler. Onlara otuz veya kırk ayet okudu, sonra şöyle dedi: "Dört şeyle emrolundum: Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullah'a yaklaşmayacak, hiçbir çıplak Beytullah'ı tavaf etmeyecek, cennete ancak mümin olan nefisler girecek ve antlaşması olan herkesin antlaşması süresine kadar tamamlanacak.")

5392. Metin

ولعل

Muhtemeldir ki

5393. Metin

قوله ﷺ «لا يؤدي عني إلا رجل مني»

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bunu benim adıma ancak benden olan bir adam tebliğ edebilir» sözü,

5394. Metin

ليس على العموم، فإنه ﷺ بعث لأن يؤدي عنه كثير لم يكونوا من عترته، بل هو مخصوص بالعهود فإن عادة العرب أن لا يتولى العهد ونقضه على القبيلة إلا رجل

genel bir hüküm ifade etmemektedir; zira o sallallâhu aleyhi ve sellem, kendi ehl-i beytinden olmayan pek çok kişiyi kendi adına tebliğde bulunmak üzere göndermiştir. Bilakis bu durum ahitlere mahsustur; çünkü Arapların âdeti, kabile adına ahit yapma ve ahdi bozma işini sadece o kabileden bir kimsenin

5395. Metin

منها، ويدل عليه أنه

üstlenmesi şeklindeydi. Nitekim

5396. Metin

في بعض الروايات «لا ينبغي لأحد أن يبلغ هذا إلا رجل من أهلي» .

bazı rivayetlerde geçen: «Bunu benim ehlimden bir adamdan başkasının tebliğ etmesi uygun olmaz» ifadesi de buna delalet etmektedir.

5397. Metin

وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ لا تفوتونه وإن أمهلكم. وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكافِرِينَ بالقتل والأسر في الدنيا والعذاب في الآخرة.

{ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ } “ve bilin ki siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz” O size mühlet verse bile O'nun elinden kurtulamazsınız. { وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكافِرِينَ } “ve muhakkak ki Allah, kâfirleri rezil rüsvâ edecektir.” Dünyada öldürülme ve esaretle, ahirette ise azap ile.

5398. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ٣ الى ٤]

[Tevbe Suresi (9): 3-4. Ayetler]

5399. Metin

وَأَذانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٣) إِلاَّ الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئاً وَلَمْ يُظاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَداً فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٤)

{ وَأَذانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٣) إِلاَّ الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئاً وَلَمْ يُظاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَداً فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٤) } “Hacc-ı ekber gününde Allah ve Resulünden insanlara bir ilandır ki; şüphesiz Allah müşriklerden uzaktır, Resulü de. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Şayet yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz. Kâfir olanları elem verici bir azapla müjdele! Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilahare size karşı hiçbir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde hiçbir kimseye arka çıkmayanlar müstesnadır. Onların antlaşmalarını sürelerinin sonuna kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah müttakileri sever.”

5400. Metin

وَأَذانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ أي إعلام فعال بمعنى الإِفعال كالأمان والعطاء، ورفعه كرفع بَراءَةٌ على الوجهين. يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ يوم العيد لأن فيه تمام الحج ومعظم أفعاله، ولأن الإِعلام كان فيه ولما

{ وَأَذانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ } “Hacc-ı ekber gününde Allah ve Resulünden insanlara bir ilandır” Yani bir bildirimdir. 'Emân' ve 'atâ' kelimelerinde olduğu gibi 'faâl' vezni 'if'âl' anlamındadır. Merfû oluşu, her iki veçhe göre de { بَراءَةٌ } kelimesinin ref'i gibidir. { يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ } “Hacc-ı ekber gününde” Bayram günüdür; çünkü haccın tamamlanması ve fiillerinin çoğu o gündedir ve bildirim de o gün yapılmıştır. Nitekim şöyle

5401. Metin

روي أنه ﷺ وقف يوم النحر عند الجمرات في حجة الوداع فقال «هذا يوم الحج الأكبر»

rivayet edilmiştir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Veda Haccı'nda kurban günü cemrelerin yanında durdu ve: «İşte bu, Hacc-ı Ekber günüdür» buyurdu.

5402. Metin

وقيل يوم عرفة

Arafat günü olduğu da söylenmiştir;

5403. Metin

لقوله ﷺ «الحج عرفة» .

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Hac Arafat'tır» sözünden dolayı.

5404. Metin

ووصف الحج بالأكبر لأن العمرة تسمى الحج الأصغر، أو لأن المراد بالحج ما يقع في ذلك اليوم من أعماله فإنه أكبر من باقي الأعمال، أو لأن ذلك الحج اجتمع فيه المسلمون والمشركون ووافق عيده أعياد أهل الكتاب، أو لأنه ظهر فيه عز المسلمين وذل المشركين. أَنَّ اللَّهَ أي بأن الله. بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ أي من عهودهم. وَرَسُولِهِ عطف على المستكن في بَرِيءٌ، أو على محل أَنَّ واسمها في قراءة من كسرها إجراء للأذان مجرى القول، وقرئ بالنصب عطفاً على اسم أَن أو لأن الواو بمعنى مع ولا تكرير فيه، فإن قوله بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ إخبار بثبوت البراءة وهذه إخبار بوجوب الإِعلام بذلك ولذلك علقه بالناس ولم يخصه بالمعاهدين. فَإِنْ تُبْتُمْ من الكفر والغدر. فَهُوَ فالتوب خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ عن التوبة أو ثبتم على التولي عن الإسلام والوفاء. فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ لا تفوتونه طلباً ولا تعجزونه هرباً في الدنيا. وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذابٍ أَلِيمٍ في الآخرة.

Haccın "ekber" (en büyük) olarak nitelenmesi; umreye "küçük hac" denildiği içindir veya hacdan maksat o günde yapılan ameller olup diğer amellerden daha büyük olduğu içindir ya da o hacda Müslümanlar ile müşrikler bir araya gelip bayramları da Ehl-i Kitab'ın bayramlarına denk geldiği içindir yahut o günde Müslümanların izzeti, müşriklerin ise zilleti zahir olduğu içindir. { أَنَّ اللَّهَ } yani Allah'ın bildirdiği şeydir. { بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ } yani onların ahitlerinden uzaktır. { وَرَسُولُهُ } kelimesi, { بَرِيءٌ } içindeki müstetir (gizli) zamire matuftur; yahut ezân kelimesini 'kavl' (söz) yerine koyarak kesre ile okuyanların kıraatinde { أَنَّ } ve isminin mahalline matuftur. Nasb ile de okunmuştur ki bu durumda { أَنَّ }'nin ismine matuftur veya vâv harfi 'ma'a' (ile) manasındadır. Burada bir tekrar yoktur; zira { بَراءَةٌ مِنَ اللَّهِ } sözü berâetin gerçekleştiğini haber vermektedir, bu ise bunun ilan edilmesinin vacip olduğunu haber vermektedir; bu yüzden bunu genel olarak insanlara bağlamış, sadece muâhidlere (antlaşmalılara) has kılmamıştır. { فَإِنْ تُبْتُمْ } “Eğer tövbe ederseniz” küfürden ve hıyanetten. { فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ } “bu sizin için daha hayırlıdır.” Yani tövbe etmek daha hayırlıdır. { وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ } “Şayet yüz çevirirseniz” tövbeden yüz çevirir veya İslam'dan ve vefakârlıktan yüz çevirme üzerinde sebat ederseniz. { فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ } “bilin ki siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz.” Dünyada aranırken O'ndan kaçıp kurtulamazsınız, kaçarak O'nu âciz bırakamazsınız. { وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Kâfir olanları elem verici bir azapla müjdele!” Ahirette.

5405. Metin

إِلَّا الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ استثناء من المشركين، أو استدراك فكأنه قيل لهم بعد أن أمروا بنبذ العهد إلى الناكثين ولكن الذين عاهدوا منهم. ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئاً من شروط العهد ولم ينكثوه أو لم يقتلوا منكم ولم يضروكم قط. وَلَمْ يُظاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَداً من أعدائكم فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ إلى تمام مدتهم ولا تجروهم مجرى الناكثين. إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ تعليل وتنبيه على أن إتمام عهدهم من باب التقوى.

{ إِلَّا الَّذِينَ عاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ } “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden ... müstesnadır” Müşriklerden istisnadır veya istidraktır; sanki ahdi bozanlara karşı antlaşmayı bozmaları emredildikten sonra onlara "fakat onlardan antlaşma yapmış olanlar" denilmiştir. { ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئاً } “bilahare size karşı hiçbir eksiklik yapmayan” antlaşma şartlarından hiçbirini eksiltmeyen ve onu bozmayan veya sizden kimseyi öldürmeyen ve size asla zarar vermeyen. { وَلَمْ يُظاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَداً } “ve aleyhinizde hiçbir kimseye arka çıkmayanlar” düşmanlarınızdan hiçbirine yardım etmeyenler. { فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ } “Onların antlaşmalarını sürelerinin sonuna kadar tamamlayın.” Sürelerinin bitimine kadar ve onları ahdi bozanlar gibi muameleye tabi tutmayın. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ } “Şüphesiz Allah müttakileri sever.” Bu bir gerekçelendirmedir ve onların antlaşmalarını tamamlamanın takvadan olduğuna dair bir uyarıdır.

5406. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ٥ الى ٦]

[Tevbe Suresi (9): 5-6. Ayetler]

5407. Metin

فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تابُوا وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ (٦)

{ فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تابُوا وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ (٦) } “Haram aylar çıkınca artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onların bütün geçit yerlerini tutun! Eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse, Allah'ın kelamını işitinceye kadar ona sığınma hakkı tanı, sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır.”

5408. Metin

فَإِذَا انْسَلَخَ انقضى، وأصل الانسلاخ خروج الشيء مما لابسه من سلخ الشاة. الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ التي أبيح للناكثين أن يسيحوا فيها. وقيل هي رجب وذو القعدة وذو الحجة والمحرم وهذا مخل بالنظم مخالف للإِجماع فإنه يقتضي بقاء حرمة الأشهر الحرم إذ ليس فيما نزل بعد ما ينسخها. فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ الناكثين.

{ فَإِذَا انْسَلَخَ } bittiği, geçtiği zaman. İnsilâh (انْسِلاخ) kelimesinin aslı, koyunun derisinin yüzülmesinde olduğu gibi, bir şeyin temas ettiği şeyden çıkıp sıyrılmasıdır. { الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ } Antlaşmayı bozanların serbestçe dolaşmalarına izin verilen aylardır. Bunların Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem olduğu da söylenmiştir; fakat bu görüş nazmın akışını bozar ve icmaya aykırıdır; zira bu haram ayların hürmetinin baki kalmasını gerektirir, hâlbuki bundan sonra inenler arasında bunu nesh edecek bir şey yoktur. { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ } “artık o müşrikleri ... öldürün” ahdi bozanları.

5409. Metin

حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ من حل أو حرم. وَخُذُوهُمْ وأسروهم، والأخيذ الأسير. وَاحْصُرُوهُمْ واحبسوهم أو حيلوا بينهم وبين المسجد الحرام. وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ كل ممر لئلا يتبسطوا في البلاد، وانتصابه على الظرف. فَإِنْ تابُوا عن الشرك بالإِيمان. وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ تصديقاً لتوبتهم وإيمانهم.

{ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “bulduğunuz yerde” helal (Harem dışı) veya Harem bölgesinde. { وَخُذُوهُمْ } “onları yakalayın” ve onları esir alın; 'ahîz' esir demektir. { وَاحْصُرُوهُمْ } “onları hapsedin” onları tutuklayın veya Mescid-i Haram ile aralarına engel koyun. { وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ } “ve onların bütün geçit yerlerini tutun!” Memlekette serbestçe dolaşamamaları için bütün geçit yollarını tutun; bu kelimenin mansubiyeti zarf olmasındandır. { فَإِنْ تابُوا } “Eğer tövbe eder” iman etmek suretiyle şirkten vazgeçerler, { وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ } “namazı kılar ve zekâtı verirlerse” tövbelerini ve imanlarını tasdik etmek üzere.

5410. Metin

فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ فدعوهم ولا تتعرضوا لهم بشيء من ذلك، وفيه دليل على أن تارك الصلاة ومانع الزكاة لا يخلى سبيله. إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ تعليل للأمر أي فخلوهم لأن الله غفور رحيم غفر لهم ما قد سلف وعدلهم الثواب بالتوبة.

{ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ } “yollarını serbest bırakın.” Onları bırakın ve bunlardan hiçbir şeyle onlara dokunmayın. Bu ayette, namazı terk edenin ve zekâtı vermekten kaçınanın serbest bırakılmayacağına dair bir delil vardır. { إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Emrin gerekçesidir; yani onları serbest bırakın, çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir; geçmiş günahlarını bağışlamış ve tövbe ile onlara sevap ihsan etmiştir.

5411. Metin

وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ المأمور بالتعرض لهم. اسْتَجارَكَ استأمنك وطلب منك جوارك.

{ وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ } “Ve eğer müşriklerden biri” kendilerine dokunulması emredilenlerden biri. { اسْتَجارَكَ } “senden sığınma hakkı isterse” senden emân ve himaye talep ederse.

5412. Metin

فَأَجِرْهُ فأمنه. حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ ويتدبره ويطلع على حقيقة الأمر. ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ موضع أمنه إن لم يسلم، وأحدٌ رفع بفعل يفسره ما بعده لا بالابتداء لأن إن من عوامل الفعل. ذلِكَ الأمن أو الأمر.

{ فَأَجِرْهُ } “ona sığınma hakkı tanı” ona emân ver. { حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ } “Allah'ın kelamını işitinceye kadar” onu tefekkür etsin ve işin hakikatine vâkıf olsun. { ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ } “sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır.” Müslüman olmazsa emniyet içinde olacağı yerine ulaştır. { أَحَدٌ } kelimesi mübteda olduğu için değil, sonrasındaki fiilin tefsir ettiği mahzuf bir fiille merfûdur; çünkü şart edatı olan 'in' fiil amillerindendir. { ذلِكَ } “Bu” emân veya bu emir.

5413. Metin

بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ ما الإيمان وما حقيقة ما تدعوهم إليه فلا بد من أمانهم ريثما يسمعون ويتدبرون.

{ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ } “onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır.” İmanın ne olduğunu ve onları kendisine davet ettiğin şeyin hakikatini bilmemelerindendir. Dolayısıyla işitip tefekkür edinceye kadar onlara emân verilmesi kaçınılmazdır.

5414. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ٧]

[Tevbe Suresi (9): 7. Ayet]

5415. Metin

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلاَّ الَّذِينَ عاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ فَمَا اسْتَقامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧)

{ كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلاَّ الَّذِينَ عاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ فَمَا اسْتَقامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧) } “Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna, müşriklerin Allah katında ve Resulü katında nasıl bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın. Şüphesiz Allah müttakileri sever.”

5416. Metin

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ استفهام بمعنى الإِنكار والاستبعاد لأن يكون لهم عهد ولا ينكثوه مع وغرة صدورهم، أو لأن يفي الله ورسوله بالعهد وهم نكثوه، وخبر يكون كيف وقدم للاستفهام أو للمشركين أو عند الله وهو على الأولين صفة لل عَهْدٌ أو ظرف له أو ل يَكُونُ، وكَيْفَ على الأخيرين حال من ال عَهْدٌ ولِلْمُشْرِكِينَ إن لم يكن خبراً فتبيين. إِلَّا الَّذِينَ عاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ هم المستثنون قبل ومحله النصب على الاستثناء أو الجر على البدل أو الرفع على أن الاستثناء منقطع أي: ولكن الذين عاهدتم منهم عند المسجد الحرام. فَمَا اسْتَقامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ أي فتربصوا أمرهم فإن استقاموا على العهد فاستقيموا على الوفاء وهو كقوله فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ غير أنه مطلق وهذا مقيد وما تحتمل الشرطية والمصدرية إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ سبق بيانه.

{ كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ } “Müşriklerin Allah katında ve Resulü katında nasıl bir ahdi olabilir?” Bu istifham, inkâr ve onların içlerindeki düşmanlıkla beraber ahit sahibi olup onu bozmamalarını veya onlar ahdi bozmuşken Allah ve Resulünün ahde vefa göstermesini uzak görme (istib'âd) anlamındadır. { يَكُونُ } fiilinin haberi ya istifham edatı olduğu için öne geçmiş olan { كَيْفَ }'dir ya da { لِلْمُشْرِكِينَ } veya { عِنْدَ اللَّهِ } ibaresidir. İlk iki veçhe göre { عَهْدٌ } kelimesinin sıfatı, zarfı veya { يَكُونُ }'un zarfıdır. Son iki veçhe göre ise { كَيْفَ }, { عَهْدٌ } kelimesinden hâldir; { لِلْمُشْرِكِينَ } haber değilse tebyin (açıklama) içindir. { إِلَّا الَّذِينَ عاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } “Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna” Bunlar daha önce istisna edilenlerdir. Mahalli; istisna üzere nasb veya bedel olarak cer yahut munkatı istisna kabul edilerek ref'tir; yani: Fakat onlardan Mescid-i Haram yanında antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. { فَمَا اسْتَقامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ } “Onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın.” Yani onların durumunu gözetleyin; eğer ahit üzerinde dürüst kalırlarsa siz de vefa üzerinde dürüst kalın. Bu, { فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلى مُدَّتِهِمْ } sözü gibidir; şu farkla ki o mutlaktır, bu ise mukayyettir. { مَا } şartiyye veya masdariyye olabilir. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ } “Şüphesiz Allah müttakileri sever.” İzahı daha önce geçti.

5417. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ٨]

[Tevbe Suresi (9): 8. Ayet]

5418. Metin

كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلاًّ وَلا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْواهِهِمْ وَتَأْبى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فاسِقُونَ (٨)

{ كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلاًّ وَلا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْواهِهِمْ وَتَأْبى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فاسِقُونَ (٨) } “Nasıl olabilir ki? Onlar size üstün gelselerdi sizin hakkınızda ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar, kalpleri ise direnir. Onların çoğu fasıklardır.”

5419. Metin

كَيْفَ تكرار لاستبعاد ثباتهم على العهد أو بقاء حكمه مع التنبيه على العلة وحذف الفعل للعلم به كما في قوله:

{ كَيْفَ } “Nasıl olabilir ki?” Onların ahitte sebat etmelerini veya gerekçesine dikkat çekmekle beraber ahdin hükmünün baki kalmasını uzak görmenin tekrarıdır. Bilindiği için fiil hazfedilmiştir; nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:

5420. Metin

وَخَبَّرتماني أَنَّما الموْتُ بِالقُرَى ... فَكَيْفَ وَهَاتَا هَضْبَةٌ وَقَلِيبُ

Bana ölümün sadece köylerde olduğunu haber vermiştiniz ... Oysa işte burada bir tepe ve bir kuyu varken nasıl [ölür]?

5421. Metin

أي فكيف مات. وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ أي وحالهم أنهم إن يظفروا بكم. لاَ يَرْقُبُوا فِيكُمْ لا يراعوا فيكم. إِلًّا حلفاً وقيل قرابة قال حسان:

Yani "nasıl öldü?". { وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ } “Onlar size üstün gelselerdi” yani onların durumu şudur ki size galebe çalsalardı. { لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ } “sizin hakkınızda ... gözetmezlerdi” hakkınıza riayet etmezlerdi. { إِلًّا } yemin/ahit bağı; akrabalık bağı olduğu da söylenmiştir. Hassân şöyle demiştir:

5422. Metin

لَعَمْرُكَ إِنَّ إِلَّكَ مِنْ قُرَيْش ... كَإِلَّ السَّقْبِ مِنْ رَأَلِ النَّعَامِ

Ömrüne yemin olsun ki senin Kureyş ile olan akrabalık bağın ... Genç devenin deve kuşu yavrusuyla olan bağı gibidir.

5423. Metin

وقيل ربوبية ولعله اشتق للحلف من الإِل وهو الجؤار لأنهم كانوا إذا تحالفوا رفعوا به أصواتهم وشهروه، ثم استعير للقرابة لأنها تعقد بين الأقارب ما لا يعقده الحلف، ثم للربوبية والتربية. وقيل اشتقاقه من ألل الشيء إذا حدده أو من آل البرق إذا لمع. وقيل إنه عبري بمعنى الإِله لأنه قرئ إيلا كجبرئل وجبرئيل. وَلا ذِمَّةً عهداً أو حقاً يعاب على إغفاله. يُرْضُونَكُمْ بِأَفْواهِهِمْ استئناف لبيان حالهم المنافية لثباتهم على العهد المؤدية إلى عدم مراقبتهم عند الظفر، ولا يجوز جعله حالاً من فاعل لا يرقبوا فإنهم بعد ظهورهم لا يرضون ولأن المراد إثبات إرضائهم المؤمنين بوعد الإِيمان والطاعة والوفاء بالعهد في الحال، واستبطان الكفر والمعاداة بحيث إن ظفروا لم يبقوا عليهم والحالية تنافيه وَتَأْبى قُلُوبُهُمْ ما تتفوه به أفواههم. وَأَكْثَرُهُمْ فاسِقُونَ متمردون لا عقيدة تزعهم ولا مروءة تردعهم، وتخصيص الأكثر لما في بعض

Rububiyyet (ilahlık bağı) olduğu da söylenmiştir. Muhtemelen yemin manası için 'el-İll'den türetilmiştir ki o da feryat ve ses yükseltmektir; çünkü onlar yeminleştiklerinde seslerini yükseltir ve bunu ilan ederlerdi. Sonra akrabalık için istiare edilmiştir; çünkü akrabalık, akrabalar arasında yeminin bağlayamadığı şeyleri bağlar. Daha sonra rububiyyet ve terbiyeye teşmil edilmiştir. Bir şeyi bilediğinde kullanılan 'elelle'den veya parladığında şimşek için kullanılan 'âle'den türetildiği de söylenmiştir. İbrânicede 'ilah' manasında olduğu da söylenmiştir; nitekim Cibrîl ve Cebrail gibi 'İyl' şeklinde de okunmuştur. { وَلا ذِمَّةً } “ne de bir ahit” ahit veya ihmal edilmesi ayıplanan bir hak. { يُرْضُونَكُمْ بِأَفْواهِهِمْ } “Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar” Onların ahitte sebat etmelerine zıt olan ve galebe çaldıklarında riayetsizlik etmelerine yol açan durumlarını beyan eden yeni bir cümledir (isti'nâf). { لا يَرْقُبُوا } fiilinin failinden hâl yapılması caiz değildir; çünkü galebe çaldıktan sonra razı etmeye çalışmazlar ve çünkü maksat, şu an için iman, itaat ve ahde vefa vaadiyle müminleri razı etmeye çalıştıklarını; küfrü ve düşmanlığı ise öyle bir gizlediklerini ortaya koymaktır ki şayet galebe çalsalar onlara acımazlar; hâl olması ise buna manidir. { وَتَأْبى قُلُوبُهُمْ } “kalpleri ise direnir” ağızlarının telaffuz ettiği şeyleri reddeder. { وَأَكْثَرُهُمْ فاسِقُونَ } “Onların çoğu fasıklardır.” İsyankârdırlar; onları engelleyen bir inançları ve caydıran bir mürüvvetleri yoktur. Çoğunun tahsis edilmesi, bazı

5424. Metin

الكفرة من التفادي عن الغدر والتعفف عما يجر إلى أحدوثة السوء.

kâfirlerin hıyanetten kaçınması ve kötü bir şöhrete yol açacak şeylerden çekinmesi sebebiyledir.

5425. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ٩ الى ١٠]

[Tevbe Suresi (9): 9-10. Ayetler]

5426. Metin

اشْتَرَوْا بِآياتِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٩) لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلا ذِمَّةً وَأُولئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ (١٠)

{ اشْتَرَوْا بِآياتِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٩) لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلا ذِمَّةً وَأُولئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ (١٠) } “Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattılar da O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür! Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirler. İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir.”

5427. Metin

اشْتَرَوْا بِآياتِ اللَّهِ استبدلوا بالقرآن. ثَمَناً قَلِيلًا عرضاً يسيراً وهو اتباع الأهواء والشهوات. فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ دينه الموصل إليه، أو سبيل بيته بحصر الحجاج والعمار، والفاء للدلالة على أن اشتراءهم أداهم إلى الصد. إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ عملهم هذا أو ما دل عليه قوله: لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلا ذِمَّةً فهو تفسير لا تكرير. وقيل الأول عام في الناقضين وهذا خاص بالذين اشتروا وهم اليهود، أو الأعراب الذين جمعهم أبو سفيان وأطعمهم. وَأُولئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ في الشرارة.

{ اشْتَرَوْا بِآياتِ اللَّهِ } “Allah'ın ayetlerini ... sattılar” Kur'an'ı değiştiler. { ثَمَناً قَلِيلًا } “az bir pahaya” değersiz bir dünya menfaatine ki o da heva ve heveslere, şehvetlere uymaktır. { فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ } “da O'nun yolundan alıkoydular.” O'na ulaştıran dininden yahut hacıları ve umrecileri engelleyerek Beytullah'ın yolundan alıkoydular. Fâ harfi, satın almalarının onları engellemeye sevk ettiğini göstermek içindir. { إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür!” Bu yaptıkları amel veya { لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلا ذِمَّةً } “Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirler” sözünün delalet ettiği şey kötüdür; dolayısıyla bu bir açıklamadır (tefsirdir), tekrar değildir. Birinci ifadenin ahdi bozanlar hakkında genel olduğu, bu ifadenin ise [ayetleri] satan Yahudiler veya Ebû Süfyân'ın toplayıp yedirip içirdiği bedeviler hakkında özel olduğu da söylenmiştir. { وَأُولئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ } “İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir.” Kötülükte haddi aşanlardır.

5428. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ١١ الى ١٢]

[Tevbe Suresi (9): 11-12. Ayetler]

5429. Metin

فَإِنْ تابُوا وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١١) وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ (١٢)

{ فَإِنْ تابُوا وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١١) وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ (١٢) } “Fakat tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık dinde sizin kardeşlerinizdirler. Bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyoruz. Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın! Çünkü onların yeminleri yoktur; umulur ki vazgeçerler.”

5430. Metin

فَإِنْ تابُوا عن الكفر. وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ فهم إخوانكم في الدين لهم ما لكم وعليهم ما عليكم. وَنُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ اعتراض للحث على تأمل ما فصل من أحكام المعاهدين أو خصال التائبين.

{ فَإِنْ تابُوا } “Fakat tövbe eder” küfürden döner, { وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ } “namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık dinde sizin kardeşlerinizdirler.” Yani dinde sizin kardeşlerinizdirler; sizin lehinize olan onların lehine, sizin aleyhinize olan onların aleyhinedir. { وَنُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ } “Bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyoruz.” Antlaşma sahiplerinin hükümleri veya tövbe edenlerin hasletleri hususunda tafsil edilen şeyleri düşünmeye teşvik eden bir itiraziyye (ara) cümlesidir.

5431. Metin

وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وإن نكثوا ما بايعوا عليه من الإِيمان أو الوفاء بالعهود. وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ بصريح التكذيب وتقبيح الأحكام. فَقاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ أي فقاتلوهم، فوضع أئمة الكفر موضع الضمير للدلالة على أنهم صاروا بذلك ذوي الرئاسة والتقدم في الكفر أحقاء بالقتل. وقيل المراد بالأئمة رؤساء المشركين فالتخصيص إما لأن قتلهم أهم وهم أحق به أو للمنع من مراقبتهم. وقرأ عاصم وابن عامر وحمزة والكسائي وروح عن يعقوب أئمة بتحقيق الهمزتين على الأصل والتصريح بالياء لحن. إِنَّهُمْ لا أَيْمانَ لَهُمْ أي لا أيمان لهم على الحقيقة وإلا لما طعنوا ولم ينكثوا، وفيه دليل على أن الذمي إذا طعن في الإِسلام فقد نكث عهده، واستشهد به الحنفية على أن يمين الكافر ليست يميناً وهو ضعيف لأن المراد نفي الوثوق عليها لا أنها ليست بأيمان لقوله تعالى وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ وقرأ ابن عامر لا أيمان لهم بمعنى لا أمان أو لا إسلام، وتشبث به من لم يقبل توبة المرتد وهو ضعيف لجواز أن يكون بمعنى لا يؤمنون على الإِخبار عن قوم معينين أو ليس لهم إيمان فيراقبوا لأجله. لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ متعلق ب «بقاتلوا» أي ليكن غرضكم في المقاتلة أن ينتهوا عما هم عليه لا إيصال الأذية بهم كما هو طريقة المؤذين.

{ وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ } “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar” iman veya ahitlere vefa hususunda biat ettikleri şeyleri bozarlarsa, { وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ } “ve dininize dil uzatırlarsa” açıkça yalanlayarak ve hükümleri kötüleyerek. { فَقاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ } “küfrün önderleriyle savaşın!” Yani onlarla savaşın. Zamir yerine "küfrün önderleri" ifadesinin konulması, onların bu hareketle küfürde reislik ve öncülük makamına geldiklerini ve öldürülmeye müstahak olduklarını belirtmek içindir. Önderlerden maksadın müşriklerin ileri gelenleri olduğu da söylenmiştir; buna göre tahsis ya onların öldürülmesinin daha mühim ve buna daha layık olmalarından ya da onlara müsamaha gösterilmesini yasaklamak içindir. Âsım, İbn Âmir, Hamza, Kisâî ve Ya'kûb'dan rivayetle Ravh, kelimeyi asla uygun olarak iki hemzenin tahkikiyle { أَئِمَّةَ } şeklinde okumuşlardır; açık bir 'yâ' ile okumak ise lahindir (hatadır). { إِنَّهُمْ لا أَيْمانَ لَهُمْ } “Çünkü onların yeminleri yoktur” yani onların hakikatte hiçbir yeminleri yoktur; aksi takdirde dil uzatmaz ve ahdi bozmazlardı. Bunda, zimmînin İslam'a dil uzattığında ahdini bozmuş sayılacağına dair delil vardır. Hanefîler kâfirin yemininin yemin sayılmayacağına bununla istidlal etmişlerdir; ancak bu zayıftır, zira maksat onların yeminlerine güvenilmeyeceğini nefyetmektir, yoksa Allah Teâlâ'nın { وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ } buyurmasından ötürü yemin olmadıkları kastedilmemektedir. İbn Âmir 'îmân' anlamında { لا إِيمانَ لَهُمْ } şeklinde okumuştur ki emânı veya İslam'ı yoktur demektir. Mürtedin tövbesini kabul etmeyenler buna tutunmuşlardır; fakat bu da zayıftır, zira belirli bir topluluktan haber verme yoluyla "onlar iman etmezler" veya "onların imanı yoktur ki bu yüzden gözetilsinler" manasında olması caizdir. { لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ } “umulur ki vazgeçerler.” İfadesi { فَقاتِلُوا } kelimesine müteallıktır; yani savaşmaktan maksadınız eziyet verenlerin yolu gibi onlara eziyet ulaştırmak değil, üzerinde bulundukları durumdan vazgeçmeleri olsun.

5432. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ١٣]

[Tevbe Suresi (9): 13. Ayet]

5433. Metin

أَلا تُقاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْراجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣)

{ أَلا تُقاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْراجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣) } “Yeminlerini bozan, Peygamber'i yurdundan çıkarmaya yeltenen ve üstelik size karşı savaşı ilk defa kendileri başlatan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.”

5434. Metin

أَلا تُقاتِلُونَ قَوْماً تحريض على القتال لأن الهمزة دخلت على النفي للإنكار فأفادت المبالغة في الفعل. نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ التي حلفوها مع الرسول ﵇ والمؤمنين على أن لا يعاونوا عليهم فعاونوا بني بكر على خزاعة. وَهَمُّوا بِإِخْراجِ الرَّسُولِ حين تشاوروا في أمره بدار الندوة على ما مر ذكره في قوله:

{ أَلا تُقاتِلُونَ قَوْماً } “bir toplulukla savaşmaz mısınız?” Savaşa teşviktir; çünkü istifham hemzesi nefyin üzerine inkâr amacıyla dâhil olmuş ve böylece fiilde mübalağa ifade etmiştir. { نَكَثُوا أَيْمانَهُمْ } “Yeminlerini bozan” Resûl aleyhisselâm ve müminlerle aleyhlerine kimseye yardım etmeyeceklerine dair ettikleri yeminleri [bozdular] ve Huzâa kabilesine karşı Bekiroğullarına yardım ettiler. { وَهَمُّوا بِإِخْراجِ الرَّسُولِ } “Peygamber'i yurdundan çıkarmaya yeltenen” Dâru'n-Nedve'de onun hakkında istişare ettiklerinde [çıkarmaya kalkışmışlardı]; nitekim şu ayette geçtiği üzere:

5435. Metin

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا. وقيل هم اليهود نكثوا عهد الرسول وهموا بإخراجه من المدينة. وَهُمْ بَدَؤُكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بالمعاداة والمقاتلة لأنه ﵊ بدأهم بالدعوة وإلزام الحجة بالكتاب والتحدي

{ وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا } [“Hani inkâr edenler sana tuzak kuruyorlardı...”]. Bir rivayete göre onlar, Resûl'ün ahdini bozan ve onu Medine'den çıkarmaya yeltenen Yahudilerdir. { وَهُمْ بَدَؤُكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ } “ve üstelik size karşı savaşı ilk defa kendileri başlatan” düşmanlık ve savaşla [başlamışlardı]; çünkü o aleyhisselâm onlara davetle, Kitap ile hücceti ikame etmekle ve meydan okumakla başlamıştı.

5436. Metin

به، فعدلوا عن معارضته إلى المعاداة والمقاتلة فما يمنعكم أن تعارضوهم وتصادموهم. أَتَخْشَوْنَهُمْ أتتركون قتالهم خشية أن ينالكم مكروه منهم. فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ فقاتلوا أعداءه ولا تتركوا أمره. إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فإِن قضية الإِيمان أن لا يخشى إلا منه.

Onlar ise ona karşı delille çıkmaktan yüz çevirip düşmanlığa ve savaşa yöneldiler; şu halde onlara karşı koymanıza ve onlarla çarpışmanıza ne engel var? { أَتَخْشَوْنَهُمْ } “Yoksa onlardan korkuyor musunuz?” Onlardan size hoşlanmadığınız bir şey isabet eder korkusuyla onlarla savaşmayı mı terk ediyorsunuz? { فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ } “Eğer mümin iseniz, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.” O halde O'nun düşmanlarıyla savaşın ve O'nun emrini terk etmeyin. { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer mümin iseniz”; zira imanın gereği yalnızca O'ndan korkmaktır.

5437. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ١٤ الى ١٥]

[Tevbe Suresi (9): 14-15. Ayetler]

5438. Metin

قاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ (١٤) وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلى مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٥)

{ قاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ (١٤) وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلى مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٥) } “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil rüsvay eylesin, onlara karşı size yardım edip zafer ihsan buyursun, mümin bir topluluğun kalplerine şifa versin ve yüreklerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

5439. Metin

قاتِلُوهُمْ أمر بالقتال بعد بيان موجبه والتوبيخ على تركه والتوعد عليه. يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وعد لهم إن قاتلوهم بالنصر عليهم والتمكن من قتلهم وإذلالهم. وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ يعني بني خزاعة.

{ قاتِلُوهُمْ } “Onlarla savaşın” Savaşın gerekçesi açıklandıktan, onu terk etmek kınandıktan ve cezası tehdit edildikten sonra savaşı emretmektir. { يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ } “Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil rüsvay eylesin, onlara karşı size yardım edip zafer ihsan buyursun” Şayet onlarla savaşırlarsa, aleyhlerine zafer kazanacaklarına, onları öldürmeye ve zelil kılmaya muvaffak kılınacaklarına dair bir vaaddir. { وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ } “mümin bir topluluğun kalplerine şifa versin” Yani Huzâa oğullarının.

5440. Metin

وقيل بطوناً من اليمن وسبأ قدموا مكة فأسلموا فلقوا من أهلها أذى شديداً فشكوا إلى رسول الله ﷺ فقال: «أبشروا فإن الفرج قريب» .

Bir rivayette de Mekke'ye gelip Müslüman olan, Mekke ehlinden şiddetli eziyetler gören ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikayette bulunan Yemen ve Sebe kabileleridir. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Müjdelenin, şüphesiz kurtuluş yakındır» buyurmuştur.

5441. Metin

وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ لما لقوا منهم وقد أوفى الله بما وعدهم والآية من المعجزات. وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلى مَنْ يَشاءُ ابتداء إخبار بأن بعضهم يتوب عن كفره وقد كان ذلك أيضا، وقرئ «وَيَتُوبَ» بالنصب على إضمار أن على أنه من جملة ما أجيب به الأمر فإن القتال كما تسبب لتعذيب قوم تسبب لتوبة قوم آخرين.

{ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ } “ve yüreklerindeki öfkeyi gidersin.” Onlardan gördükleri [eziyetler] sebebiyle [oluşan öfkeyi]. Nitekim Allah onlara vadettiğini yerine getirmiştir ve bu ayet mucizelerdendir. { وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلى مَنْ يَشاءُ } “Allah dilediğinin tövbesini kabul eder.” Onlardan bazılarının küfürlerinden tövbe edeceğine dair müstakil bir haberdir; nitekim bu da vuku bulmuştur. { وَيَتُوبَ } şeklinde nasb ile de okunmuştur ki gizli bir { أن } takdiriyle emir fiiline verilen cevabın cümlesinden sayılır. Çünkü savaş, bir topluluğun cezalandırılmasına sebep olduğu gibi, başka bir topluluğun da tövbe etmesine sebep olmuştur.

5442. Metin

وَاللَّهُ عَلِيمٌ بما كان وما سيكون. حَكِيمٌ لا يفعل ولا يحكم إلا على وفق الحكمة.

{ وَاللَّهُ عَلِيمٌ } “Allah her şeyi hakkıyla bilendir” Olmuş ve olacak olanı [bilir]. { حَكِيمٌ } “tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Yalnızca hikmete uygun olanı yapar ve hükmeder.

5443. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ١٦]

[Tevbe Suresi (9): 16. Ayet]

5444. Metin

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١٦)

{ أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١٦) } “Yoksa siz, Allah içinizden cihat edenleri ve Allah'tan, Resûlü'nden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (kendi halinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

5445. Metin

أَمْ حَسِبْتُمْ خطاب للمؤمنين حين كره بعضهم القتال. وقيل للمنافقين وأَمْ منقطعة ومعنى الهمزة فيها التوبيخ على الحسبان. أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جاهَدُوا مِنْكُمْ ولم يتبين الخلص منكم وهم الذين جاهدوا من غيرهم، نفى العلم وأراد نفي المعلوم للمبالغة فإنه كالبرهان عليه من حيث إن تعلق العلم به مستلزم لوقوعه. وَلَمْ يَتَّخِذُوا عطف على جاهَدُوا داخل في الصلة. مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً بطانة يوالونهم ويَفشون إليهم أسرارهم. وما في لَمَّا من معنى التوقع منبه على أن تبين ذلك متوقع. وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ يعلم غرضكم منه وهو كالمزيج لما يتوهم من ظاهر قوله: وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ.

{ أَمْ حَسِبْتُمْ } “Yoksa siz sandınız mı?” Bazıları savaşı hoş görmediği zaman müminlere hitaptır. Münafıklara [hitap olduğu da] söylenmiştir. { أَمْ } münkatiadır ve içindeki hemze anlamı, bu zandan ötürü kınama (tevbih) ifade eder. { أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جاهَدُوا مِنْكُمْ } “Allah içinizden cihat edenleri... ortaya çıkarmadan (kendi halinize) bırakılacağınızı mı” İçinizden ihlaslı olanlar -ki onlar cihat edenlerdir- başkalarından ayırt edilmeksizin [bırakılacağınızı mı sandınız]? İlmi nefyetmiş ve mübalağa için bilinen şeyi (malumu) nefyetmeyi kastetmiştir; zira ilmin bir şeye taalluk etmesi onun vuku bulmasını gerektirmesi bakımından adeta onun delili gibidir. { وَلَمْ يَتَّخِذُوا } “ve edinmeyenleri” İfadesi { جاهَدُوا } üzerine matuftur ve sıla cümlesine dâhildir. { مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً } “Allah'tan, Resûlü'nden ve müminlerden başkasını sırdaş” Yani dostluk besledikleri ve sırlarını açtıkları bir sırdaş [edinmeyenleri]. { لَمَّا } edatındaki beklenti (tevakkû) anlamı, bu durumun tebeyyün etmesinin beklendiğine dikkat çekmektedir. { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Ondaki maksadınızı bilir; bu ifade, { وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ } kavlinin zahirinden vehmedilebilecek şeyi giderici mahiyettedir.

5446. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ١٧]

[Tevbe Suresi (9): 17. Ayet]

5447. Metin

ما كانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَساجِدَ اللَّهِ شاهِدِينَ عَلى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولئِكَ حَبِطَتْ أَعْمالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خالِدُونَ (١٧)

{ ما كانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَساجِدَ اللَّهِ شاهِدِينَ عَلى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولئِكَ حَبِطَتْ أَعْمالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خالِدُونَ (١٧) } “Müşriklerin, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri olacak şey değildir. İşte onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”

5448. Metin

مَا كانَ لِلْمُشْرِكِينَ ما صح لهم. أَنْ يَعْمُرُوا مَساجِدَ اللَّهِ شيئاً من المساجد فضلاً عن المسجد الحرام وقيل هو المراد وإنما جمع لأنه قبلة المساجد وإمامها فعامره كعامر الجميع ويدل عليه قراءة ابن كثير وأبي عمرو ويعقوب بالتوحيد. شاهِدِينَ عَلى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ بإظهار الشرك وتكذيب الرسول، وهو حال من الواو والمعنى ما استقام لهم أن يجمعوا بين أمرين متنافيين عمارة بيت الله وعبادة غيره.

{ مَا كانَ لِلْمُشْرِكِينَ } “Müşriklerin... olacak şey değildir.” Onlar için doğru/geçerli olmaz. { أَنْ يَعْمُرُوا مَساجِدَ اللَّهِ } “Allah'ın mescitlerini imar etmeleri” Mescid-i Haram şöyle dursun, mescitlerden herhangi birini [imar etmeleri]. Mescid-i Haram'ın kastedildiği de söylenmiştir; çoğul getirilmesi ise mescitlerin kıblesi ve imamı olmasındandır, zira onu imar eden hepsini imar etmiş gibidir. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya'kûb'un tekil [mescidallāh] kıraati de buna delalet eder. { شاهِدِينَ عَلى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ } “kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken” Şirki açığa vurmak ve Resûl'ü yalanlamak suretiyle [şahitlik ederler]. Bu ifade [cemaat] vâv'ından hâldir. Manası şudur: Allah'ın evini imar etmekle O'ndan başkasına ibadet etmek gibi birbirine zıt iki şeyi bir araya getirmeleri onlar için geçerli ve tutarlı olmamıştır.

5449. Metin

روي (أنه لما أسر العباس عيره المسلمون بالشرك وقطيعة الرحم وأغلظ له علي رضي الله تعالى عنه في القول فقال: ما بالكم تذكرون «مساوينا» وتكتمون محاسننا إنا لنعمر المسجد الحرام ونحجب الكعبة ونسقي الحجيج ونفك العاني) فنزلت.

Rivayet edildiğine göre (Abbas esir edildiğinde Müslümanlar onu şirk ve akrabalık bağlarını koparmakla ayıpladılar, Ali radıyallâhu teâlâ anh da ona sert konuştu. Bunun üzerine Abbas: «Size ne oluyor ki kötülüklerimizi anıyor da iyiliklerimizi gizliyorsunuz? Biz Mescid-i Haram'ı imar eder, Kâbe'ye örtü örter, hacılara su verir ve esirleri kurtarırız» dedi) ve bunun üzerine ayet indi.

5450. Metin

أُولئِكَ حَبِطَتْ أَعْمالُهُمْ التي يفتخرون بها بما قارنها من الشرك. وَفِي النَّارِ هُمْ خالِدُونَ لأجله.

{ أُولئِكَ حَبِطَتْ أَعْمالُهُمْ } “İşte onların amelleri boşa gitmiştir” Övündükleri o amelleri, kendilerine eşlik eden şirk sebebiyle [boşa gitmiştir]. { وَفِي النَّارِ هُمْ خالِدُونَ } “ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” Bu sebepten ötürü.

5451. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ١٨]

[Tevbe Suresi (9): 18. Ayet]

5452. Metin

إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللَّهَ فَعَسى أُولئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ (١٨)

{ إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللَّهَ فَعَسى أُولئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ (١٨) } “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”

5453. Metin

إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ أي إنما تستقيم عَمَارتها لهؤلاء الجامعين للكمالات العلمية والعملية ومن عمارتها تزيينها بالفرش وتنويرها بالسرج وإدامة العبادة والذكر ودرس العلم فيها وصيانتها مما لم تبن له كحديث الدنيا،

{ إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ } “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren... kimseler imar eder.” Yani mescitlerin imarı ancak ilmi ve ameli kemalatı kendisinde toplayan bu kimselere layık ve müyesser olur. Mescitlerin imarından kasıt; yaygılarla tezyin edilmesi, kandillerle aydınlatılması, içinde ibadetin, zikrin ve ilim tedrisinin devam ettirilmesi ve dünya kelamı gibi mescidin yapılma gayesi dışındaki şeylerden korunmasıdır.

5454. Metin

وعن النبي ﷺ «قال الله تعالى إن بيوتي في أرضي المساجد، وإن زواري فيها عمارها، فطوبى لعبد تطهر في بيته ثم زارني في بيتي فحق على المزور أن يكرم زائره» .

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Allah Teâlâ buyurdu ki: Yeryüzündeki evlerim mescitlerdir; oradaki ziyaretçilerim de onları imar edenlerdir. Evinde temizlenip sonra beni evimde ziyaret eden kula ne mutlu! Ziyaret edilene düşen ise ziyaretçisine ikramda bulunmaktır.»

5455. Metin

وإنما لم يذكر الإِيمان بالرسول ﷺ لما علم أن الإِيمان بالله قرينة وتمامه الإِيمان به ولدلالة قوله وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ عليه. وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ أي في أبواب الدين فإن الخشية عن المحاذير جبلية لا يكاد العاقل يتمالك عنها. فَعَسى أُولئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ ذكره بصيغة التوقع قطعاً لأطماع المشركين في الاهتداء والانتفاع بأعمالهم وتوبيخاً لهم بالقطع بأنهم مهتدون، فإن هؤلاء مع كمالهم إذا كان اهتداؤهم دائراً بين عسى ولعل فما ظنك بأضدادهم، ومنعاً للمؤمنين أن يغتروا بأحوالهم ويتكلوا عليها.

Resûl'e sallallâhu aleyhi ve sellem imanın zikredilmemesi, Allah'a imanın onun ayrılmaz parçası olduğu ve O'na imanın Resûl'e imanla tamamlandığı bilindiği içindir; ayrıca { وَأَقامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكاةَ } buyruğunun buna delalet etmesindendir. { وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ } “ve Allah'tan başkasından korkmayan” Yani din hususlarında; zira korkulan şeylerden sakınma korkusu yaratılıştan (fıtrî) gelir ve akıl sahibi kimse bundan neredeyse kendini alamaz. { فَعَسى أُولئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ } “İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” Müşriklerin hidayete erme ve amellerinden faydalanma arzularını kesmek ve kendilerinin kesinlikle hidayet üzere olduklarını zannetmelerini kınamak için beklenti (tamah/ümit) lafzıyla zikredilmiştir. Çünkü bu kimseler, onca kemalatlarına rağmen onların hidayeti bile 'umulur ki' ve 'belki' arasında dönüp duruyorsa, onların zıtlarının durumu hakkında ne düşünürsün! Bir de müminlerin kendi hâllerine aldanmalarını ve onlara güvenip dayanmalarını engellemek içindir.

5456. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ١٩]

[Tevbe Suresi (9): 19. Ayet]

5457. Metin

أَجَعَلْتُمْ سِقايَةَ الْحاجِّ وَعِمارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٩)

{ أَجَعَلْتُمْ سِقايَةَ الْحاجِّ وَعِمارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٩) } “Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı imar etmeyi, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihat eden kimse(nin ameli) gibi mi tuttunuz? Onlar Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”

5458. Metin

أَجَعَلْتُمْ سِقايَةَ الْحاجِّ وَعِمارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ السقاية والعمارة مصدر أسقى وعمر فلا يشبهان بالجثث بل لا بد من إضمار تقديره أجعلتم أهل سقاية الحاج كمن آمن، أو أجعلتم سقاية الحاج كإيمان من آمن. ويؤيد الأول قراءة من قرأ «سقاة الحاج وعمرة المسجد» والمعنى إنكار أن يشبه المشركون وأعمالهم المحبطة بالمؤمنين وأعمالهم المثبتة ثم قرر ذلك بقوله: لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وبين عدم تساويهم بقوله: وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ أي الكفرة ظلمة بالشرك ومعاداة الرسول ﵊ منهمكون في الضلالة فكيف يساوون الذين هداهم الله ووفقهم للحق والصواب، وقيل المراد بالظالمين الذين يسوون بينهم وبين المؤمنين.

{ أَجَعَلْتُمْ سِقايَةَ الْحاجِّ وَعِمارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı imar etmeyi, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihat eden kimse(nin ameli) gibi mi tuttunuz?” Sikâye (su verme) ve imare (onarip bakma), 'eskā' ve 'amara' fiillerinin mastarlarıdır; dolayısıyla şahıslara (cesetlere) benzetilemezler. Bilakis gizli bir takdir gereklidir ki takdiri şöyledir: Hacılara su verenleri iman eden kimse gibi mi kıldınız? Yahut hacılara su vermeyi iman edenin imanı gibi mi tuttunuz? «Hacılara su verenler ve mescidi imar edenler» anlamındaki { سقاة الحاج وعمرة المسجد } kıraati de birinci manayı teyit eder. Manası, müşriklerin ve boşa çıkan amellerinin müminlere ve kabul edilen amellerine benzetilmesini inkâr etmektir. Sonra bunu şu buyruğuyla perçinlemiştir: { لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ } “Onlar Allah katında bir olmazlar.” Eşit olmadıklarını da şu buyruğuyla açıklamıştır: { وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Yani kâfirler, şirk ve Resûl aleyhisselâm'a düşmanlık sebebiyle zalimdirler ve sapkınlığa dalmışlardır; peki Allah'ın hidayete erdirdiği, hakka ve doğruya muvaffak kıldığı kimselere nasıl eşit olabilirler? Zalimlerden maksadın, onları müminlerle bir tutanlar olduğu da söylenmiştir.

5459. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ٢٠ الى ٢٢]

[Tevbe Suresi (9): 20-22. Ayetler]

5460. Metin

الَّذِينَ آمَنُوا وَهاجَرُوا وَجاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولئِكَ هُمُ الْفائِزُونَ (٢٠) يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيها نَعِيمٌ مُقِيمٌ (٢١) خالِدِينَ فِيها أَبَداً إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ (٢٢)

{ الَّذِينَ آمَنُوا وَهاجَرُوا وَجاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولئِكَ هُمُ الْفائِزُونَ (٢٠) يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيها نَعِيمٌ مُقِيمٌ (٢١) خالِدِينَ فِيها أَبَداً إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ (٢٢) } “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenlerin mertebesi Allah katında pek büyüktür. İşte asıl kurtuluşa erenler de onlardır. Rableri onlara, kendisinden bir rahmeti, bir rızayı ve içinde kendileri için ebedî nimetler bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki büyük ecir Allah katındadır.”

5461. Metin

الَّذِينَ آمَنُوا وَهاجَرُوا وَجاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ أعلى رتبة وأكثر كرامة ممن لم تستجمع فيه هذه الصفات أو من أهل السقاية والعمارة عندكم. وَأُولئِكَ هُمُ الْفائِزُونَ بالثواب ونيل الحسنى عند الله دونكم.

{ الَّذِينَ آمَنُوا وَهاجَرُوا وَجاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ } “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenlerin mertebesi Allah katında pek büyüktür.” Bu sıfatları kendisinde toplamayan kimseden yahut size göre su verme ve imar ehlinden derecece daha üstün ve daha çok ikrama layıktır. { وَأُولئِكَ هُمُ الْفائِزُونَ } “İşte asıl kurtuluşa erenler de onlardır.” Size değil, onlara Allah katında sevaba ve en güzele erişmek nail olacaktır.

5462. Metin

يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيها في الجنات. نَعِيمٌ مُقِيمٌ دائم، وقرأ حمزة يُبَشِّرُهُمْ بالتخفيف، وتنكير المبشر به إشعار بأنه وراء التعيين والتعريف.

{ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيها } “Rableri onlara, kendisinden bir rahmeti, bir rızayı ve içinde kendileri için... bulunan cennetleri müjdeler.” Yani cennetlerde. { نَعِيمٌ مُقِيمٌ } “ebedî nimetler” Sürekli [nimetler]. Hamza { يُبَشِّرُهُمْ } kelimesini hafifleterek (yebşuruhum) okumuştur. Müjdelenen şeyin nekre (belirsiz) gelmesi, onun belirlenip tarif edilmenin ötesinde olduğuna bir işarettir.

5463. Metin

خالِدِينَ فِيها أَبَداً أكد الخلود بالتأبيد لأنه قد يستعمل للمكث الطويل. إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ يستحقر دونه ما استوجبوه لأجله أو نعيم الدنيا.

{ خالِدِينَ فِيها أَبَداً } “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Huld (ebediyet) lafzı bazen uzun süreli ikamet için kullanılabileceğinden 'ebeden' kelimesiyle tekit edilmiştir. { إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Şüphesiz ki büyük ecir Allah katındadır.” Onun yanında, uğrunda hak ettikleri ameller veya dünya nimetleri önemsiz kalır.

5464. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ٢٣]

[Tevbe Suresi (9): 23. Ayet]

5465. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آباءَكُمْ وَإِخْوانَكُمْ أَوْلِياءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٢٣)

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آباءَكُمْ وَإِخْوانَكُمْ أَوْلِياءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٢٣) } “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi dost ve veli edinmeyin. İçinizden kim onları veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

5466. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آباءَكُمْ وَإِخْوانَكُمْ أَوْلِياءَ نزلت في المهاجرين فإنهم لما أمروا بالهجرة

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آباءَكُمْ وَإِخْوانَكُمْ أَوْلِياءَ } “Ey iman edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi dost ve veli edinmeyin.” Muhacirler hakkında inmiştir; zira onlara hicret emredildiğinde,

5467. Metin

قالوا: إن هاجرنا قطعنا آباءنا وأبنائنا وعشائرنا وذهبت تجاراتنا وبقينا ضائعين. وقيل نزلت نهياً عن موالاة التسعة الذين ارتدوا ولحقوا بمكة، والمعنى لا تتخذوهم أولياء يمنعونكم عن الإِيمان ويصدونكم عن الطاعة لقوله: إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمانِ إن اختاروه وحرصوا عليه. وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ بوضعهم الموالاة في غير موضعها.

«Eğer hicret edersek babalarımızdan, çocuklarımızdan ve aşiretimizden koparız, ticaretlerimiz gider ve sahipsiz/perişan kalırız» demişlerdi. Dinden dönüp Mekke'ye kaçan dokuz kişiyi dost edinmeyi yasaklamak üzere indiği de söylenmiştir. Manası: Sizi imandan alıkoyan ve itaatten engelleyen dostlar edinmeyin demektir; nitekim şöyle buyurmuştur: { إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمانِ } “Eğer küfrü imana tercih ederlerse” Onu seçer ve ona hırsla bağlanırlarsa. { وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “İçinizden kim onları veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Dostluğu layık olmayan yere koydukları için.

5468. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ٢٤]

[Tevbe Suresi (9): 24. Ayet]

5469. Metin

قُلْ إِنْ كانَ آباؤُكُمْ وَأَبْناؤُكُمْ وَإِخْوانُكُمْ وَأَزْواجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوالٌ اقْتَرَفْتُمُوها وَتِجارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسادَها وَمَساكِنُ تَرْضَوْنَها أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ (٢٤)

{ قُلْ إِنْ كانَ آباؤُكُمْ وَأَبْناؤُكُمْ وَإِخْوانُكُمْ وَأَزْواجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوالٌ اقْتَرَفْتُمُوها وَتِجارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسادَها وَمَساكِنُ تَرْضَوْنَها أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ (٢٤) } “De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve pek hoşnut olduğunuz meskenler size Allah'tan, Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun! Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.'”

5470. Metin

قُلْ إِنْ كانَ آباؤُكُمْ وَأَبْناؤُكُمْ وَإِخْوانُكُمْ وَأَزْواجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ أقرباؤكم مأخوذ من العشرة. وقيل من العشرة فإن العشيرة جماعة ترجع إلى عقد كعقد العشرة. وقرأ أبو بكر «وعشيراتكم» وقرئ «وعشائركم» .

{ قُلْ إِنْ كانَ آباؤُكُمْ وَأَبْناؤُكُمْ وَإِخْوانُكُمْ وَأَزْواجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ } “De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız...” Yakınlarınız [anlamındadır] ve işretten (birliktelikten) türetilmiştir. 'Aşera' (on) sayısından türetildiği de söylenmiştir; çünkü aşiret, on bağı gibi bir bağa dayanan topluluktur. Ebû Bekir { وعشيراتكم }, diğer bir kıraatte ise { وعشائركم } şeklinde okunmuştur.

5471. Metin

وَأَمْوالٌ اقْتَرَفْتُمُوها اكتسبتموها. وَتِجارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسادَها فوات وقت نفاقها. وَمَساكِنُ تَرْضَوْنَها أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهادٍ فِي سَبِيلِهِ الحب الاختياري دون الطبيعي فإنه لا يدخل تحت التكليف في التحفظ عنه. فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ جواب ووعيد والأمر عقوبة عاجلة أو آجلة. وقيل فتح مكة.

{ وَأَمْوالٌ اقْتَرَفْتُمُوها } “elde ettiğiniz mallar” Kazandığınız [mallar]. { وَتِجارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسادَها } “durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret” Revaçta olma vaktinin kaçmasından [korktuğunuz]. { وَمَساكِنُ تَرْضَوْنَها أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهادٍ فِي سَبِيلِهِ } “ve pek hoşnut olduğunuz meskenler size Allah'tan, Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise” İradi sevgi kastedilmiştir, fıtrî olan değil; zira fıtrî sevgiden sakınmak teklif (mükellefiyet) kapsamına girmez. { فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ } “artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun!” Cevaptır ve tehdittir. 'Emir' ise peşin veya tehir edilmiş bir cezadır. Mekke'nin fethi olduğu da söylenmiştir.

5472. Metin

وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ لا يرشدهم، وفي الآية تشديد عظيم وقل من يتخلص منه.

{ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ } “Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Onları doğruya ulaştırmaz. Bu ayette pek büyük bir şiddet ve tehdit vardır; bundan kurtulabilen pek azdır.

5473. Metin

[سورة التوبة (٩) : آية ٢٥]

[Tevbe Suresi (9): 25. Ayet]

5474. Metin

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئاً وَضاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِما رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ (٢٥)

{ لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئاً وَضاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِما رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ (٢٥) } “Andolsun ki Allah size birçok yerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat size hiçbir fayda sağlamadığı, genişliğine rağmen yeryüzünün size dar geldiği, sonra da arkanızı dönüp kaçtığınız Huneyn gününde de yardım etmişti.”

5475. Metin

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ يعني مواطن الحرب وهي مواقفها. وَيَوْمَ حُنَيْنٍ وموطن يوم حنين ويجوز أن يقدر في أيام مواطن أو يفسر الموطن بالوقت كمقتل الحسين ولا يمنع إبدال قوله: إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ منه أن يعطف على موضع في مَواطِنَ فإنه لا يقتضي تشاركهما فيما أضيف إليه المعطوف حتى يقتضي كثرتهم وإعجابها إياهم في جمع المواطن. وحُنَيْنٍ واد بين مكة والطائف حارب فيه رسول الله ﷺ والمسلمون- وكانوا اثني عشر ألفاً، العشرة الذين حضروا فتح مكة وألفان انضموا إليهم من الطلقاء- هوازن وثقيفاً وكانوا أربعة آلاف فلما التقوا

{ لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَواطِنَ كَثِيرَةٍ } “Andolsun ki Allah size birçok yerde... yardım etmişti.” Yani savaş yerlerinde, harp meydanlarında. { وَيَوْمَ حُنَيْنٍ } “ve Huneyn gününde” Ve Huneyn günü mevkiinde [yardım etti]. 'Mevkilerin günlerinde' şeklinde takdir edilmesi veya mevtın (yer) kelimesinin -Hüseyin'in şehit edildiği vakit/yer gibi- vakit ile tefsir edilmesi de caizdir. { إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ } ifadesinin ondan bedel olması, { فِي مَواطِنَ } ifadesinin mahalline matuf olmasına engel değildir; zira bu durum, matufun kendisinin izafe edildiği şeyde ortak olmalarını gerektirmez ki bütün mevkilerde çokluklarını ve bununla böbürlenmelerini gerektirmiş olsun. Huneyn, Mekke ile Tâif arasında bir vadidir. Orada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar -ki on iki bin kişiydiler; on bini Mekke'nin fethine katılanlar, iki bini ise sonradan onlara katılan Tulekā (Mekke fethinde serbest bırakılanlar) idi- dört bin kişi olan Hevâzin ve Sakîf kabileleriyle savaştılar. Karşılaştıklarında,

5476. Metin

قال النبي ﷺ أو أبو بكر رضي الله تعالى عنه أو غيره من المسلمين: لن نغلب اليوم من قلة، إعجاباً بكثرتهم واقتتلوا قتالاً شديداً فأدرك المسلمين إعجابهم واعتمادهم على كثرتهم فانهزموا حتى بلغ فلهم مكة وبقي رسول الله ﷺ في مركزه ليس معه إلا عمه العباس آخذاً بلجامه وابن عمه أبو سفيان بن الحرث، وناهيك بهذا شهادة على تناهي شجاعته فقال للعباس- وكان صيّتا- «صيح بالناس» ، فنادى: يا عباد الله يا أصحاب الشجرة يا أصحاب سورة البقرة، فكروا عنقاً واحداً يقولون لبيك لبيك ونزلت الملائكة فالتقوا مع المشركين فقال ﷺ «هذا حين حمي الوطيس» ، ثم أخذ كفا من تراب فرماهم ثم قال: «انهزموا ورب الكعبة» فانهزموا.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yahut Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh veya Müslümanlardan başkası, çokluklarına güvenerek: «Bugün azlıktan ötürü asla yenilmeyiz» dedi ve şiddetli bir çarpışmaya tutuştular. Müslümanlara bu böbürlenmeleri ve çokluklarına güvenmeleri isabet edince bozguna uğradılar; öyle ki kaçanları Mekke'ye kadar vardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise mevziinde kaldı; yanında sadece binitinin dizginini tutan amcası Abbas ve amcasının oğlu Ebû Süfyân b. el-Hâris vardı. Bu durum onun şecaatinin son sınırda olduğuna şahitlik etmek için sana yeter de artar bile! Gür sesli olan Abbas'a: «İnsanlara seslen!» buyurdu. Abbas: «Ey Allah'ın kulları! Ey Ağaç Ashabı! Ey Bakara Suresi Ashabı!» diye haykırdı. Bunun üzerine tek bir boyun gibi hep birden «Lebbeyk, lebbeyk!» diyerek geri döndüler, melekler indi ve müşriklerle çarpıştılar. Bunun üzerine sallallâhu aleyhi ve sellem: «İşte şimdi tandır kızıştı (savaş şiddetlendi)!» buyurdu, sonra bir avuç toprak alıp onlara doğru fırlattı ve: «Kâbe'nin Rabbine andolsun ki yenildiler!» buyurdu; onlar da hezimete uğradılar.

5477. Metin

فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ أي الكثرة. شَيْئاً من الإِغناء أو من أمر العدو. وَضاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِما رَحُبَتْ برحبها أي بسعتها لا تجدون فيها مفراً تطمئن إليه نفوسكم من شدة الرعب أو لا تثبتون فيها كمن لا يسعه مكانه. ثُمَّ وَلَّيْتُمْ الكفار ظهوركم. مُدْبِرِينَ منهزمين والإِدبار الذهاب إلى خلف خلاف الإقبال.

{ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ } “fakat size... fayda sağlamadığı” Yani çokluk [fayda sağlamadı]. { شَيْئاً } “hiçbir” Fayda verme kabilinden veya düşmanın işinden hiçbir şeyi [savmadı]. { وَضاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِما رَحُبَتْ } “genişliğine rağmen yeryüzünün size dar geldiği” Geniş olmasına rağmen, şiddetli dehşetten ötürü içinde nefislerinizin yatışacağı bir sığınak bulamıyordunuz yahut yeri kendisine dar gelen kimse gibi orada sabit duramıyordunuz. { ثُمَّ وَلَّيْتُمْ } “sonra... arkanızı döndüğünüz” Kâfirlere sırtlarınızı [döndünüz]. { مُدْبِرِينَ } “kaçtığınız” Bozguna uğramış olarak. İdbâr (arka dönmek), yönelmenin (ikbâl) zıddı olup geriye doğru gitmektir.

5478. Metin

[سورة التوبة (٩) : الآيات ٢٦ الى ٢٧]

[Tevbe Suresi (9): 26-27. Ayetler]

5479. Metin

ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْها وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذلِكَ جَزاءُ الْكافِرِينَ (٢٦) ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ عَلى مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٧)

{ ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْها وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذلِكَ جَزاءُ الْكافِرِينَ (٢٦) ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ عَلى مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٧) } “Sonra Allah, Resûlü'nün ve müminlerin üzerine sekinetini (güven ve huzur duygusunu) indirdi; sizin göremediğiniz ordular indirdi de inkâr edenlere azap etti. İşte kâfirlerin cezası budur. Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

5480. Metin

ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ رحمته التي سكنوا بها وأمنوا. عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ الذين انهزموا وإعادة الجار للتنبيه على اختلاف حاليهما. وقيل هم الذين ثبتوا مع الرسول ﵊ ولم يفروا.

{ ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ } “Sonra Allah... sekinetini indirdi” Sayesinde sükûnet buldukları ve emin oldukları rahmetini [indirdi]. { عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Resûlü'nün ve müminlerin üzerine” Bozguna uğrayan müminlerin üzerine. Cer harfinin tekrarlanması, ikisinin hallerinin farklılığına dikkat çekmek içindir. Onların, Resûl aleyhisselâm ile beraber sebat edip kaçmayan kimseler olduğu da söylenmiştir.

5481. Metin

وَأَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْها بأعينكم أي الملائكة وكانوا خمسة آلاف أو ثمانية أو ستة عشر على اختلاف الأقوال. وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا بالقتل والأسر والسبي. وَذلِكَ جَزاءُ الْكافِرِينَ أي ما فعل بهم جزاء كفرهم في الدنيا.

{ وَأَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْها } “sizin göremediğiniz ordular indirdi” Gözlerinizle göremediğiniz; yani melekleri [indirdi]. Farklı rivayetlere göre sayıları beş bin, sekiz bin veya on altı bindi. { وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا } “inkâr edenlere azap etti.” Öldürülme, esir edilme ve mallarına el konulma ile. { وَذلِكَ جَزاءُ الْكافِرِينَ } “İşte kâfirlerin cezası budur.” Yani onlara yapılanlar dünyada küfürlerinin cezasıdır.

5482. Metin

ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ عَلى مَنْ يَشاءُ منهم بالتوفيق للإسلام. وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ يتجاوز عنهم ويتفضل عليهم.

{ ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ عَلى مَنْ يَشاءُ } “Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tövbesini kabul eder.” Onlardan dilediğini İslam'a muvaffak kılmak suretiyle [tövbesini kabul eder]. { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Onları bağışlar ve onlara lütufta bulunur.

5483. Metin

روي (أن ناسا منهم جاءوا إلى رسول الله ﷺ وأسلموا وقالوا: يا رسول الله أنت خير الناس وأبرهم وقد سبي أهلونا وأولادنا وأخذت أموالنا. وقد سبي يومئذ ستة آلاف نفس وأخذ من الابل والغنم ما لا يحصى. فقال ﷺ: اختاروا إما سباياكم وإما أموالكم؟ فقالوا ما كنا نعدل بالأحساب شيئاً فقام رسول الله ﷺ وقال: إن هؤلاء جاءوا مسلمين وإنا خيرناهم بين الذراري والأموال فلم يعدلوا بالأحساب شيئاً فمن كان بيده سبي وطابت نفسه أن يرده فشأنه ومن لا فليعطنا وليكن قرضاً علينا حتى نصيب شيئاً فنعطيه مكانه فقالوا:

Rivayet edildiğine göre (onlardan bir topluluk Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip Müslüman oldular ve: «Ey Allah'ın Resûlü! Sen insanların en hayırlısı ve en iyisisin. Ailelerimiz ve çocuklarımız esir alındı, mallarımız götürüldü» dediler. O gün altı bin kişi esir alınmış, sayılamayacak kadar çok deve ve koyun ele geçirilmişti. Bunun üzerine sallallâhu aleyhi ve sellem: «Esirlerinizi mi yoksa mallarınızı mı tercih edersiniz?» buyurdu. Onlar: «Biz soyumuzu (çoluk çocuğumuzu) hiçbir şeye denk tutmayız» dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayağa kalkıp şöyle buyurdu: «Şüphesiz bunlar Müslüman olarak geldiler. Biz onları çocukları ile malları arasında serbest bıraktık; onlar soylarını hiçbir şeye denk tutmadılar. Kimin elinde bir esir varsa ve gönül rızasıyla onu geri vermek isterse öyle yapsın. Kim de bunu istemezse esiri bize versin; biz de bir ganimet elde edinceye kadar bu bize borç olsun ve karşılığını ona verelim.» Bunun üzerine onlar:

5484. Metin

رضينا وسلمنا فقال: إني لا أدري لعل فيكم من لا يرضى فمروا عرفاءكم فليرفعوا إلينا فرفعوا أنهم قد رضوا) .

«Razı olduk ve kabul ettik» dediler. Resûlullah buyurdu ki: «Ben bilmem; belki içinizde razı olmayanlar vardır. Temsilcilerinize (reislerinize) emredin de durumu bize bildirsinler.» Temsilciler de hepsinin razı olduğunu bildirdiler).

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.