8499. Metin
[الجزء الرابع]
[Dördüncü Cüz]
8500. Metin
(١٩) سورة مريم
(19) Meryem Suresi
8501. Metin
مكية إلا آية السجدة وهي ثمان أو تسع وتسعون آية
Secde ayeti müstesna Mekkîdir; o, doksan sekiz veya doksan dokuz ayettir.
8502. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١ الى ٢]
[Meryem Suresi (19), Ayet 1-2]
8503. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
8504. Metin
كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢)
{ كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. (1) [Bu,] Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetinin anılmasıdır. (2)”
8505. Metin
كهيعص أمال أبو عمرو الهاء لأن ألفات أسماء التهجي ياءات وابن عامر وحمزة الياء، والكسائي وأبو بكر كليهما، ونافع بين بين ونافع وابن كثير وعاصم يظهرون دال الهجاء عند الذال، والباقون يدغمونها.
{ كهيعص } Ebu Amr, hece harflerinin elifleri yâ harflerine dönüştüğü için “Hâ” harfinde imâle yapmıştır; İbn Âmir ve Hamza “Yâ” harfinde; Kisâî ve Ebu Bekr ise her ikisinde de imâle yapmışlardır. Nâfi ise ikisi arasında (beyne beyne) okumuştur. Nâfi, İbn Kesîr ve Âsım hece harfindeki dâl’i, zâl harfinin yanında izhar ile okurlar; diğerleri ise idğam ederler.
8506. Metin
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ خبر ما قبله إن أول السورة أو بالقرآن، فإنه مشتمل عليه أو خبر محذوف أي:
{ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ }, şayet surenin veya Kur'an'ın başı ise kendisinden öncekinin haberidir (yüklemidir); çünkü o, bunu ihtiva etmektedir; veya takdiri şöyle olan hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir:
8507. Metin
هذا المتلو ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ، أو مبتدأ حذف خبره أي فيما يتلى عليك ذكرها، وقرئ «ذِكْرُ رَحْمَةِ» على الماضي و «ذكر» على الأمر. عَبْدَهُ مفعول الرحمة أو الذكر على أن الرحمة فاعله على الاتساع كقولك:
“Bu okunan şey, Rabbinin rahmetinin anılmasıdır”; ya da haberi hazfedilmiş bir mübtedadır ki takdiri “Sana okunan şeyler arasında onun anılması da vardır” şeklindedir. “ذِكْرُ رَحْمَةِ” geçmiş zaman [fiili] olarak ve “ذَكِّرْ” emir kipiyle de okunmuştur. { عَبْدَهُ }, rahmetin veya zikrin mef'ûlüdür (nesnesidir); zira şu sözündeki gibi müsamaha yoluyla (ittisaan) faili rahmettir:
8508. Metin
ذكرني جود زيد. زَكَرِيَّا بدل منه أو عطف بيان له.
“Zeyd’in cömertliği bana onu hatırlattı.” { زَكَرِيَّا } ise ondan bedel veya onun için bir atf-ı beyandır.
8509. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٣]
[Meryem Suresi (19), Ayet 3]
8510. Metin
إِذْ نادى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣)
{ إِذْ نادى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣) } “Hani o, Rabbine gizlice yalvarmıştı. (3)”
8511. Metin
إِذْ نادى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا لأن الإِخفاء والجهر عند الله سيان، والإِخفاء أشد إخباتاً وأكثر إخلاصاً أو لئلا يلام على طلب الولد في إبان الكبر، أو لئلا يطلع عليه مواليه الذين خافهم، أو لأن ضعف الهرم أخفى صوته. واختلف في سنه حينئذ فقيل ستون، وقيل سبعون، وقيل خمس وسبعون، وقيل خمس وثمانون، وقيل تسع وتسعون.
{ إِذْ نادى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا } Çünkü gizlilik ile açıklık Allah katında eşittir; gizlilik ise huşu bakımından daha derin, ihlas bakımından daha fazladır. Yahut yaşlılık çağında çocuk istemesinden dolayı kınanmamak için; yahut kendilerinden endişe ettiği yakınlarının (akrabalarının) bunu öğrenmemesi için; ya da ihtiyarlığın zayıflığı sesini kıstığı içindir. O vakitteki yaşı hakkında ihtilaf edilmiştir: Altmış yaşında olduğu, yetmiş yaşında olduğu, yetmiş beş yaşında olduğu, seksen beş yaşında olduğu veya doksan dokuz yaşında olduğu söylenmiştir.
8512. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٤]
[Meryem Suresi (19), Ayet 4]
8513. Metin
قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤)
{ قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) } “Demişti ki: 'Rabbim! Gerçekten benim kemiğim gevşeyip zayıfladı, başım(ın saçı) bembeyaz alevlendi. Rabbim! Ben Sana ettiğim dualarda hiçbir zaman bedbaht/mahrum olmadım.' (4)”
8514. Metin
قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي تفسير للنداء والوهن الضعف، وتخصيص العظم لأنه دعامة البدن وأصل بنائه ولأنه أصلب ما فيه، فإذا وهن كان ما وراءه أوهن وتوحيده لأن المراد به الجنس، وقرئ «وهن» و «وهن» بالضم والكسر ونظيره كمل بالحركات الثلاث. وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً شبه الشيب في بياضه وإنارته بشواظ النار وانتشاره وفشوه في الشعر باشتعالها، ثم أخرجه مخرج الاستعارة وأسند الاشتعال إلى الرأس الذي هو مكان الشيب مبالغة، وجعله مميزاً إيضاحاً للمقصود، واكتفى باللام على الإِضافة للدلالة على أن علم المخاطب بتعين المراد يغني عن التقيد. وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا بل كلما دعوتك استجبت لي وهو توسل بما سلف معه من الاستجابة، وتنبيه على أن المدعو له وإن لم يكن معتاداً فإجابته معتادة، وأنه تعالى عوده بالإِجابة وأطمعه فيها، ومن حق الكريم أن لا يخيب من أطمعه.
{ قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } yakarışın açıklamasıdır. Vehn (وَهْن), zayıflık demektir. Kemiğin bilhassa belirtilmesi, bedenin direği, yapısının temeli ve onda bulunan en sert parça olması sebebiyledir; o zayıfladığı vakit, onun dışındakiler daha da zayıf olur. Tekil getirilmesi ise cins kastedildiği içindir. Ötre ve kesre ile “وَهُنَ” ve “وَهِنَ” şeklinde de okunmuştur; bunun benzeri her üç harekeyle de okunan “كَمُلَ” fiilidir. { وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً } Saçın beyazlığını ve parlaklığını ateş alevine; saçlar arasında yayılıp dağılmasını da ateşin tutuşup yayılmasına benzetmiştir. Sonra bunu istiâre yoluyla ifade etmiş ve mübalağa gayesiyle tutuşup alevlenme eylemini beyazlığın yeri olan başa isnat etmiştir; maksadı açıklığa kavuşturmak için de onu temyiz kılmıştır. Muhatabın kastedilenin belirli olduğunu bilmesinin kayıtlamaya ihtiyaç bırakmadığını göstermek maksadıyla tamlama yerine harf-i tarif (lâm) ile yetinmiştir. { وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Aksine Sana ne zaman dua ettiysem dualarımı kabul ettin.” Bu ifade, daha önce kendisiyle gerçekleşen duaların kabulü ile bir vesile arayışı (tevessül) olup, her ne kadar talep edilen şey alışılagelmişin dışında olsa da kabul edilmesinin alışılageldik olduğuna, Allah Teâlâ'nın onu dualarını kabul etmeye alıştırdığına ve onda bu ümidi uyandırdığına dikkat çekmektir. Zira cömert olanın şanına yakışan, ümit verdiği kimseyi mahrum etmemektir.
8515. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ٥ الى ٦]
[Meryem Suresi (19), Ayet 5-6]
8516. Metin
وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦)
{ وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) } “'Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan endişe duymaktayım; karım da kısırdır. Artık katından bana bir veli (ardıl) lütfet.' (5) 'Bana da mirasçı olsun, Ya'kûb hanedanına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar eyle!' (6)”
8517. Metin
وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ يعني بني عمه وكانوا أشرار بني إسرائيل، فخاف أن لا يحسنوا خلافته على أمته
{ وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ } Yani amcasının oğullarını kastediyordu ki onlar İsrâiloğullarının kötüleriydiler. Bu sebeple ümmeti üzerindeki halefliğini güzel bir şekilde yürütememelerinden
8518. Metin
ويبدلوا عليهم دينهم. مِنْ وَرائِي بعد موتي، وعن ابن كثير بالمد والقصر بفتح الياء وهو متعلق بمحذوف، أو بمعنى الموالى أي خفت فعل الموالي من ورائي، أو الذين يلون الأمر من ورائي. وقرئ «خفت الوالي من ورائي» أي قلوا وعجزوا عن إقامة الدين بعدي، أو خفوا ودرجوا قدامي، فعلى هذا كان الظرف متعلقاً ب خِفْتُ. وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً لا تلد. فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ فإن مثله لا يرجى إلا من فضلك وكمال قدرتك، فإني وامرأتي لا نصلح للولادة. وَلِيًّا من صلبي.
ve onların dinini değiştirmelerinden endişe etti. { مِنْ وَرائِي } ölümümden sonra demektir. İbn Kesîr'den med ve kasr ile yâ'nın fethasıyla da rivayet edilmiştir; bu ise hazfedilmiş bir ifadeye veya mevali kelimesinin anlamına taalluk etmektedir; yani “Arkamdan yakınlarımın yapacağı işlerden endişe ettim” ya da “benden sonra işi üstlenecek olanlardan” manasındadır. “خَفَّتِ الوَالِي مِنْ وَرَائِي” şeklinde de okunmuştur ki; “benden sonra dini ikame edecek kimseler azaldı ve aciz kaldı” yahut “hafiflediler ve önümde geçip gittiler” demektir; bu duruma göre zarf { خِفْتُ } fiiline müteallik olur. { وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً } doğurmaz idi. { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ } çünkü böylesi bir şey ancak Senin lütfundan ve kusursuz kudretinden umulur; zira ben ve eşim çocuk yapmaya elverişli değiliz. { وَلِيًّا } kendi sulbümden [bir evlat].
8519. Metin
يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ صفتان له وجزمهما أبو عمرو والكسائي على أنهما جواب الدعاء، والمراد وراثة الشرع والعلم فإن الأنبياء لا يورثون المال. وقيل يرثني الحبورة فإنه كان حبراً، ويرث من آل يعقوب الملك، وهو يعقوب بن إسحاق عليهما الصلاة والسلام. وقيل يعقوب كان أخا زكريا أو عمران بن ماثان من نسل سليمان ﵇. وقرئ «يرثني وارث آل يعقوب» على الحال من أحد الضميرين، و «أويرث» بالتصغير لصغره، و «وارث من آل يعقوب» على أنه فاعل يَرِثُنِي وهذا يسمى التجريد في علم البيان لأنه جرد عن المذكور أولاً مع أنه المراد. وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا ترضاه قولا وعملا.
{ يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } Onun iki sıfatıdır. Ebu Amr ve Kisâî, duanın cevabı (şartın cevabı gibi) kabul ederek ikisini de meczûm okumuşlardır. Kastedilen, din ve ilim mirasıdır; zira peygamberler mal mirası bırakmazlar. “Bana din adamlığı (hibâra) konusunda mirasçı olsun; zira o bir bilgindi (habr), Ya'kûb hanedanından da saltanata mirasçı olsun” denilmiştir; o da Ya'kûb b. İshâk aleyhimesselâm'dır. Ya'kûb'un, Zekeriyyâ'nın kardeşi veya Süleyman aleyhisselâm'ın soyundan gelen Mâsân oğlu İmrân olduğu da söylenmiştir. İki zamirden birinden hâl olmak üzere “يَرِثُنِي وَارِثَ آلِ يَعْقُوبَ” şeklinde ve küçüklüğünden dolayı ism-i tasğir ile “أُوَيْرِثُ” şeklinde; ayrıca { يَرِثُنِي } fiilinin fâili olmak üzere “وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ” şeklinde de okunmuştur; bu, beyân ilminde tecrit olarak adlandırılır; çünkü kastedilen o olmasına rağmen ilk zikredilenden soyutlanmıştır. { وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } Söz ve amel bakımından kendisinden razı olacağın biri kıl.
8520. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٧]
[Meryem Suresi (19), Ayet 7]
8521. Metin
يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧)
{ يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧) } “'Ey Zekeriyyâ! Biz sana, adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyoruz ki, daha önce ona hiçbir adaş kılmadık.' (7)”
8522. Metin
يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى جواب لندائه ووعد بإجابة دعائه وإنما تولى تسميته تشريفاً له.
{ يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى } Onun yakarışına bir cevap ve duasının kabul edileceğine dair bir vaaddir. Onu isimlendirme işini bizzat üstlenmesi, ona bir şeref vermek içindir.
8523. Metin
لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا لم يسم أحد بيحيى قبله، وهو شاهد بأن التسمية بالأسامي الغريبة تنويه للمسمى. وقيل سمياً شبيهاً كقوله تعالى: هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا لأن المتماثلين يتشاركان في الاسم، والأظهر أنه أعجمي وإن كان عربياً فمنقول عن فعل كيعيش ويعمر. وقيل سمي به لأنه حيي به رحم أمه، أو لأن دين الله حيي بدعوته.
{ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } Ondan önce hiç kimse Yahyâ diye isimlendirilmemiştir; bu durum, alışılmadık isimlerle adlandırmanın isimlendirilen kimseyi yüceltme olduğuna bir delildir. Allah Teâlâ'nın { هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } “O'nun bir benzerini bilir misin?” kavlinde olduğu gibi semiyy (سَمِيّ) kelimesinin “benzer/eş” anlamına geldiği de söylenmiştir; zira birbirine benzeyenler isimde ortak olurlar. En belirgin görüşe göre bu isim gayri arapçadır (acemîdir); şayet Arapça ise, “ya‘îşu” ve “ya‘muru” gibi fiilden aktarılmıştır. Annesinin rahmi onunla hayat bulduğu için veya Allah'ın dini onun davetiyle canlandığı için bu isimle adlandırıldığı da söylenmiştir.
8524. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ٨ الى ٩]
[Meryem Suresi (19), Ayet 8-9]
8525. Metin
قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً (٩)
{ قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً (٩) } “Dedi ki: 'Rabbim! Karım kısırken ve ben de yaşlılıktan son derece düşkünleşmişken benim nasıl bir oğlum olabilir?' (8) [Rabbi yahut melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O Bana pek kolaydır. Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni Ben yaratmıştım.' (9)”
8526. Metin
قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا جساوة وقحولاً في المفاصل، وأصله عتوو كقعود فاستثقلوا توالي الضمتين والواوين فكسروا التاء فانقلبت الواو الأولى ياء، ثم قلبت الثانية وأدغمت وقرأ حمزة والكسائي وحفص عِتِيًّا بالكسر، وإنما استعجب الولد من شيخ فان وعجوز عاقر اعترافاً بأن المؤثر فيه كمال قدرته وأن الوسائط عند التحقيق ملغاة ولذلك: قالَ أي الله تعالى أو الملك المبلغ للبشارة تصديقاً له. كَذلِكَ الأمر كذلك، ويجوز أن تكون الكاف منصوبة ب- قالَ في:
{ قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } Eklemlerde kuruluk ve sertlik demektir. Kelimenin aslı “ku'ûd” gibi “‘utuvvun” (عُتُوُوٌ) şeklindedir; iki ötre ve iki vavın peş peşe gelmesini ağır bularak tâ harfini kesre yaptılar, böylece birinci vav yâ'ya dönüştü, ardından ikincisi de dönüştürülüp idğam edildi. Hamza, Kisâî ve Hafs { عِتِيًّا } kelimesini kesre ile okumuşlardır. Çökmüş bir ihtiyar ve kısır bir yaşlı kadından çocuk olmasını hayretle karşılaması, bu husustaki hakiki etki sahibinin O'nun kâmil kudreti olduğunu ve hakikatte aracı sebeplerin hükümsüz kaldığını itiraf etmek içindir. İşte bu yüzden: { قالَ } Yani Allah Teâlâ veya müjdeyi ulaştıran melek onu doğrulamak üzere dedi ki: { كَذلِكَ } “İş böyledir.” Kâf harfinin şu ifadedeki { قالَ } fiiliyle mensup olması da caizdir:
8527. Metin
قالَ رَبُّكَ وذلك إشارة إلى مبهم يفسره. هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ ويؤيد الأول قراءة من قرأ وهُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ أي الأمر كما قلت، أو كما وعدت وهو على ذلك يهون علي، أو كما وعدت وهو على هين لا أحتاج فيما أريد أن أفعله إلى الأسباب، ومفعول قال الثاني محذوف. وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً بل كنت معدوماً صرفاً، وفيه دليل على أن المعدوم ليس بشيء، وقرأ حمزة والكسائي «وقد خلقناك» .
{ قالَ رَبُّكَ } Bu ise, kendisini açıklayan müphem bir şeye işarettir: { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } Birinci manayı, “وَهُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ” şeklinde okuyanın kıraati de desteklemektedir; yani: “İş senin dediğin gibidir” yahut “vaat ettiğim gibidir ve bu durumla birlikte Bana pek kolaydır” yahut “vaat ettiğim gibidir; bu Bana kolaydır, yapmayı dilediğim şeyde sebeplere muhtaç değilim.” İkinci { قالَ } fiilinin mef'ûlü (nesnesi) hazfedilmiştir. { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً } “Aksine sen sırf bir yokluk idin.” Bunda, madumun (yok olanın) bir ‘şey’ olmadığına delil vardır. Hamza ve Kisâî “وَقَدْ خَلَقْنَاكَ” şeklinde okumuşlardır.
8528. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٠ الى ١١]
[Meryem Suresi (19), Ayet 10-11]
8529. Metin
قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا (١٠) فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١)
{ قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا (١٠) فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١) } “'Rabbim! Bana bir alamet ver' dedi. Buyurdu ki: 'Senin alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece (üç gün) insanlarla konuşamamandır.' (10) Bunun üzerine mabetten kavminin karşısına çıktı ve onlara: 'Sabah akşam tespih edin' diye vahyetti/işaret etti. (11)”
8530. Metin
قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً علامة أعلم بها وقوع ما بشرتني به. قالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا سَوِيُّ الخَلْقِ ما بك من خرس ولا بكم، وإنما ذكر الليالي هنا والأيام في «آل عمران» للدلالة على أنه استمر عليه المنع من كلام الناس والتجرد للذكر والشكر ثلاثة أيام ولياليهن.
{ قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً } Bana müjdelediğin şeyin gerçekleştiğini kendisiyle bileceğim bir alamet ver. { قالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا } Yaradılışı tam ve sağlam olarak, yani sende dilsizlik yahut kekemelikten hiçbir eser bulunmaksızın. Burada gecelerin, Âl-i İmrân'da ise günlerin zikredilmesi, insanlarla konuşmaktan menedilmenin ve sırf zikir ve şükürle meşgul olmanın aralıksız üç gün ve geceleri boyunca devam ettiğini göstermek içindir.
8531. Metin
فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ من المصلى أو من الغرفة. فَأَوْحى إِلَيْهِمْ فأومأ إليهم لقوله إِلَّا رَمْزاً. وقيل كتب لهم على الأرض. أَنْ سَبِّحُوا صلوا أو نزهوا ربكم. بُكْرَةً وَعَشِيًّا طرفي النهار، ولعله كان مأموراً بأن يسبح ويأمر قومه بأن يوافقوه، وأَنْ تحتمل أن تكون مصدرية وأن تكون مفسرة.
{ فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ } Namazgâhtan veya odadan [çıktı]. { فَأَوْحى إِلَيْهِمْ } { إِلَّا رَمْزاً } “ancak işaretleşerek” âyeti gereği onlara işaret etti. Yere onlar için yazı yazdığı da söylenmiştir. { أَنْ سَبِّحُوا } Namaz kılın veya Rabbinizi tenzih edin. { بُكْرَةً وَعَشِيًّا } Gündüzün iki ucu. Belki de bizzat tespih etmekle ve kavmine de kendisine uymalarını emretmekle vazifelendirilmişti. { أَنْ } harfinin masdariyye olması da tefsîriyye olması da muhtemeldir.
8532. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٢ الى ١٣]
[Meryem Suresi (19), Ayet 12-13]
8533. Metin
يا يَحْيى خُذِ الْكِتابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا وَزَكاةً وَكانَ تَقِيًّا (١٣)
{ يا يَحْيى خُذِ الْكِتابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا وَزَكاةً وَكانَ تَقِيًّا (١٣) } “'Ey Yahyâ! Kitab'a kuvvetle sarıl!' [dedik] ve henüz çocuk iken ona hikmet verdik. (12) Katımızdan bir şefkat ve arılık da [verdik]. O, çok takva sahibi idi. (13)”
8534. Metin
يَا يَحْيى على تقدير القول. خُذِ الْكِتابَ التوراة. بِقُوَّةٍ بجد واستظهار بالتوفيق. وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا يعني الحكمة وفهم التوراة، وقيل النبوة أحكم الله عقله في صباه واستنبأه.
{ يَا يَحْيى } [Dediğimiz] sözün takdiri iledir. { خُذِ الْكِتابَ } Tevrat'ı. { بِقُوَّةٍ } Ciddiyetle ve [ilahi] tevfîk ile güç bularak. { وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا } Yani hikmeti ve Tevrat'ı anlamayı; peygamberlik olduğu da söylenmiştir; Allah onun aklını çocukluğunda olgunlaştırmış ve onu peygamber kılmıştır.
8535. Metin
وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا ورحمة منا عليه أو رحمة وتعطفاً في قلبه على أبويه وغيرهما عطف على الحكم.
{ وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا } Katımızdan ona bir rahmet yahut kalbinde anne-babasına ve başkalarına karşı bir merhamet ve şefkat [verdik]. “Hükm” kelimesine matuftur.
8536. Metin
وَزَكاةً وطهارة من الذنوب أو صدقة أي تصدق الله به على أبويه، أو مكنه ووفقه للتصدق على الناس.
{ وَزَكاةً } Günahlardan arınmışlık yahut sadaka/lütuf; yani Allah onu anne babasına bir lütuf olarak bahşetti veya insanlara sadaka vermeye onu muvaffak kıldı ve imkân verdi.
8537. Metin
وَكانَ تَقِيًّا مطيعاً متجنباً عن المعاصي.
{ وَكانَ تَقِيًّا } İtaatkâr ve günahlardan sakınan biri idi.
8538. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٤ الى ١٥]
[Meryem Suresi (19), Ayet 14-15]
8539. Metin
وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا (١٤) وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥)
{ وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا (١٤) وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥) } “Ve anne babasına çok iyi davranan biriydi; asla zorba ve isyankâr değildi. (14) Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün ona selam olsun! (15)”
8540. Metin
وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ
{ وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ } “Ve anne babasına iyi davranan”
8541. Metin
وباراً بهما. وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا
Ve anne babasına iyilik edendi. { وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا }
8542. Metin
عاقاً أو عاصي ربه.
Hayırsız/asi bir evlat veya Rabbine isyan eden biri değildi.
8543. Metin
وَسَلامٌ عَلَيْهِ
{ وَسَلامٌ عَلَيْهِ } “Ona selam olsun”
8544. Metin
من الله. يَوْمَ وُلِدَ
Allah'tan bir esenlik [vardır]. { يَوْمَ وُلِدَ }
8545. Metin
من أن يناله الشيطان بما ينال به بني آدم. وَيَوْمَ يَمُوتُ
Şeytanın Âdemoğullarına dokunduğu gibi ona dokunmasından güvendedir. { وَيَوْمَ يَمُوتُ }
8546. Metin
من عذاب القبر. وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا
Kabir azabından güvendedir. { وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا }
8547. Metin
من عذاب النار وهول القيامة.
Cehennem azabından ve kıyametin dehşetinden [güvendedir].
8548. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ١٦]
[Meryem Suresi (19), Ayet 16]
8549. Metin
وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا (١٦)
{ وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا (١٦) } “Kitap'ta Meryem'i de an; hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. (16)”
8550. Metin
وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ
{ وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ } “Kitap'ta an”
8551. Metin
في القرآن. مَرْيَمَ
Kur'an'da. { مَرْيَمَ } “Meryem'i”
8552. Metin
يعني قصتها. إِذِ انْتَبَذَتْ
Yani onun kıssasını. { إِذِ انْتَبَذَتْ } “Hani o çekilmişti”
8553. Metin
اعتزلت، بدل من مَرْيَمَ
Ayrılıp bir kenara çekilmişti; { مَرْيَمَ } kelimesinden bedeldir;
8554. Metin
بدل الاشتمال لأن الأحيان مشتملة على ما فيها، أو بدل الكل لأن المراد ب مَرْيَمَ
bedel-i iştimaldir, çünkü zamanlar içlerinde cereyan eden olayları kapsar; yahut bedel-i küldür, zira { مَرْيَمَ } ifadesinden kastedilen
8555. Metin
قصتها وبالظرف الأمر الواقع فيه وهما واحد، أو ظرف لمضاف مقدر وقيل إِذِ
onun kıssası, zarftan kastedilen ise onun içinde vuku bulan olaydır ve ikisi birdir; ya da takdir edilen bir muzafın zarfıdır. Şöyle de denilmiştir: { إِذِ }
8556. Metin
بمعنى أن المصدرية كقولك: أكرمتك إذ لم تكرمني فتكون بدلاً لا محالة. مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا
masdariyet ifade eden “en” anlamındadır; nitekim senin “Bana ikram etmemene rağmen sana ikram ettim” demen gibidir, dolayısıyla kaçınılmaz olarak bedel olur. { مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا } “Ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere [çekilmişti]”
8557. Metin
شرقي بيت المقدس، أو شرقي دارها، ولذلك اتخذ النصارى المشرق قبلة ومكاناً ظرف أو مفعول لأن انْتَبَذَتْ
Beytülmakdis'in doğu tarafında veya evinin doğu tarafında bir yere [çekilmişti]. Bundan dolayı Hristiyanlar doğuyu kıble edinmişlerdir. “Mekânen” kelimesi zarftır veya mef'uldür; zira { انْتَبَذَتْ }
8558. Metin
متضمن معنى أتت.
“geldi” manasını içermektedir.
8559. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ١٧]
[Meryem Suresi (19), Ayet 17]
8560. Metin
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا (١٧)
{ فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا (١٧) } “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ona ruhumuzu gönderdik; o da tam bir insan suretinde ona göründü. (17)”
8561. Metin
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً
{ فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً } “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti”
8562. Metin
ستراً. فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا
Bir örtü edinmişti. { فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا } “Biz de ona ruhumuzu gönderdik; o da tam bir insan suretinde ona göründü”
8563. Metin
قيل قعدت في مشرقة للاغتسال من الحيض متحجبة بشيء يسترها. وكانت تتحول من المسجد إلى بيت خالتها إذا حاضت وتعود إليه إذا طهرت. فبينما هي في مغتسلها أتاها جبريل ﵇ متمثلاً بصورة شاب أمرد سوي الخلق لتستأنس بكلامه، ولعله لتهييج شهوتها به فتنحدر نطفتها إلى رحمها.
Denildi ki: Hayızdan yıkanmak için kendisini örtecek bir şeyle perde çekip güneş alan doğu tarafındaki bir yere oturmuştu. Hayız gördüğünde mescitten teyzesinin evine geçer, temizlenince oraya dönerdi. O yıkanma yerinde iken Cebrail aleyhisselâm, onun konuşmasına ünsiyet etmesi için düzgün yaratılışlı, bıyıksız/sakalsız genç bir adam suretinde ona geldi; belki de onunla şehvetini harekete geçirip nutfesinin rahmine inmesi için [böyle gelmişti].
8564. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٨ الى ١٩]
[Meryem Suresi (19), Ayet 18-19]
8565. Metin
قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا (١٩)
{ قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا (١٩) } “[Meryem] dedi ki: 'Eğer takva sahibi isen, senden Rahmân'a sığınırım!' (18) [Melek] dedi ki: 'Ben ancak sana tertemiz bir oğul bağışlamak için Rabbinin [gönderdiği] bir elçiyim.' (19)”
8566. Metin
قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ
{ قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ } “Dedi ki: 'Senden Rahmân'a sığınırım'”
8567. Metin
من غاية عفافها. إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا
İffetinin son derece yüksek olmasından dolayı [böyle dedi]. { إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا } “Eğer takva sahibi isen”
8568. Metin
تتقي الله وتحتفل بالاستعاذة، وجواب الشرط محذوف دل عليه ما قبله أي فإني عائذة منك، أو فتتعظ بتعويذي أو فلا تتعرض لي، ويجوز أن يكون للمبالغة أي إن كنت تقياً متورعاً فإني أتعوذ منك فكيف إذا لم تكن كذلك.
Allah'tan korkuyor ve sığınmaya değer veriyorsan. Şartın cevabı mahzuftur, öncesindeki ifade ona delalet etmektedir; yani "O takdirde ben senden sığınırım" yahut "Sığınmamla öğüt alırsın" ya da "Bana dokunmazsın" demektir. Mübalağa için olması da caizdir; yani "Eğer takva sahibi ve vera ehli biri isen senden [bile] sığınırım, ya öyle değilsen halin nice olur!" demektir.
8569. Metin
قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ
{ قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ } “[Melek] dedi ki: 'Ben ancak Rabbinin elçisiyim'”
8570. Metin
الذي استعذت به. لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً
Kendisine sığındığın [Rabbinin elçisiyim]. { لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً } “Sana bir oğul bağışlamak için”
8571. Metin
أي لأكون سبباً في هبته بالنفخ في الدرع، ويجوز أن يكون حكاية لقول الله تعالى، ويؤيده قراءة أبي عمرو والأكثر عن نافع ويعقوب بالياء.
Yani yakana üflemek suretiyle onun bağışlanmasına sebep olmak için. Bu cümlenin, Yüce Allah'ın sözünün bir hikâyesi olması da caizdir; Ebû Amr'ın ve Nâfi‘ ile Ya'kūb'dan gelen çoğu rivayetin [fiili] yâ ile okuması da bunu destekler.
8572. Metin
زَكِيًّا
{ زَكِيًّا } “Tertemiz”
8573. Metin
طاهراً من الذنوب أو نامياً على الخير أي مترقياً من سن إلى سن على الخير والصلاح.
Günahlardan arınmış yahut hayır üzere büyüyen; yani yaştan yaşa hayır ve salah üzere ilerleyen.
8574. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ٢٠ الى ٢١]
[Meryem Suresi (19), Ayet 20-21]
8575. Metin
قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠) قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا (٢١)
{ قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠) قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا (٢١) } “[Meryem] dedi ki: 'Bana hiçbir beşer dokunmamış ve ben iffetsiz de olmadığım halde nasıl bir oğlum olabilir?' (20) [Melek] dedi ki: 'Öyledir; [fakat] Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Biz onu insanlara bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.' (21)”
8576. Metin
قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ ولم يباشرني رجل بالحلال، فإن هذه الكنايات إنما تطلق فيه، أما الزنا فإنما يقال فيه خبث بها وفجر ونحو ذلك ويعضده عطف قوله: وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا عليه وهو فعول من البغي قلبت واوه ياء وأدغمت ثم كسرت الغين اتباعاً ولذلك لم تلحقه التاء، أو فعيل بمعنى فاعل ولم تلحقه التاء لأنه للمبالغة، أو للنسب كطالق.
{ قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ } “[Meryem] dedi ki: 'Bana hiçbir beşer dokunmamışken nasıl bir oğlum olabilir?'” Yani helal yoldan hiçbir erkek bana yaklaşmamışken; zira bu kinayeler ancak helal ilişki için kullanılır. Zinaya gelince, onun hakkında "onunla fısk işledi", "fuhuş yaptı" ve benzeri ifadeler kullanılır. { وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا } “ve ben iffetsiz de olmadığım halde” sözünün buna matuf olması da bunu destekler. Bu kelime “el-bağy” kökünden Faûl veznindedir; vâvı yâ'ya dönüştürülüp idgam edilmiş, sonra tâbiiyetten ötürü gayn harfi kesrelenmiştir; bu yüzden sonuna [dişilik] tâ'sı bitişmemiştir. Yahut fâil anlamında Faîl veznindedir ve mübalağa ifade ettiği için sonuna tâ bitişmemiştir; veya "tâlik" (boşanmış kadın) gibi nispet içindir.
8577. Metin
قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ أي ونفعل ذلك لنجعله آية أو لنبين به قدرتنا ولنجعله، وقيل عطف على ليهب على طريقة الالتفات. آيَةً لِلنَّاسِ علامة لهم وبرهاناً على كمال قدرتنا. وَرَحْمَةً مِنَّا على العباد يهتدون بإرشاده. وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا أي تعلق به قضاء الله في الأزل، أو قدر وسطر في اللوح أو كان أمراً حقيقاً بأن يقضى ويفعل لكونه آية ورحمة.
{ قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ } “[Melek] dedi ki: 'Öyledir; Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Biz onu kılacağız...'” Yani onu bir ayet kılmak veya onunla kudretimizi açıklamak için ve kılmak için böyle yaparız. İltifat yoluyla “liyehebe” (bağışlasın diye) ifadesine matuf olduğu da söylenmiştir. { آيَةً لِلنَّاسِ } “İnsanlara bir ayet/mucize” Kudretimizin kemaline dair onlar için bir alamet ve kesin bir delil [kılacağız]. { وَرَحْمَةً مِنَّا } “Ve katımızdan bir rahmet” Kullar için onun rehberliğiyle hidayet bulacakları bir rahmet [kılacağız]. { وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا } “Ve bu, hükme bağlanmış bir iştir” Yani ezelde Allah'ın kazasının taalluk ettiği veya Levh-i Mahfuz'da takdir edilip yazılmış olan yahut bir ayet ve rahmet olması hasebiyle takdir edilip yerine getirilmeye layık bir iş idi.
8578. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢٢]
[Meryem Suresi (19), Ayet 22]
8579. Metin
فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا (٢٢)
{ فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا (٢٢) } “Böylece ona hamile kaldı ve onunla uzak bir mekâna çekildi. (22)”
8580. Metin
فَحَمَلَتْهُ بأن نفخ في درعها فدخلت النفخة في جوفها وكان مدة حملها سبعة أشهر، وقيل ستة، وقيل ثمانية ولم يعش مولود وضع لثمانية غيره، وقيل ساعة كما حملته نبذته وسنها ثلاث عشرة سنة، وقيل عشر سنين وقد حاضت حيضتين. فَانْتَبَذَتْ بِهِ فاعتزلت وهو في بطنها كقوله:
{ فَحَمَلَتْهُ } “Böylece ona hamile kaldı” Şöyle ki meleğin onun yakasına üflemesiyle nefes içine girdi. Hamilelik süresi yedi aydı; altı veya sekiz ay olduğu da söylenmiştir; sekiz aylık doğup da ondan başka yaşayan bebek olmamıştır. Hamile kalır kalmaz hemen doğurduğu da söylenmiştir; yaşı on üçtü; on yaşında olduğu ve iki kez hayız gördüğü de söylenmiştir. { فَانْتَبَذَتْ بِهِ } “Ve onunla çekildi” O karnında iken ayrılıp bir kenara çekildi; nitekim şairin:
8581. Metin
تَدُوسُ بِنَا الجَماجِم وَالتَرِيبَا والجار والمجرور في موضع الحال. مَكاناً قَصِيًّا بعيداً من أهلها وراء الجبل وقيل أقصى الدار.
“Bizi taşıyarak kafataslarını ve göğüs kemiklerini çiğner” sözü gibidir. Câr ve mecrûr hal konumundadır. { مَكاناً قَصِيًّا } “Uzak bir mekâna” Ailesinden uzakta dağın ardında bir yere [çekildi]; evin en uzak köşesi olduğu da söylenmiştir.
8582. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢٣]
[Meryem Suresi (19), Ayet 23]
8583. Metin
فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هذا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِيًّا (٢٣)
{ فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هذا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِيًّا (٢٣) } “Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine [sığınmaya] mecbur etti. 'Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi. (23)”
8584. Metin
فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ فألجأها المخاض، وهو في الأصل منقول من جاء لكنه خص به في الاستعمال كآتى في أعطى وقرئ «المخاض» بالكسر وهما مصدر مخضت المرأة إذا تحرك الولد في بطنها للخروج.
{ فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ } “Doğum sancısı onu mecbur etti” Doğum sancısı onu sığınmaya sevk etti. Bu kelime aslen “câe”den türetilmiştir, fakat “a'tâ” anlamındaki “âtâ” gibi kullanımda bu manaya tahsis edilmiştir. “El-Mihâd” şeklinde kesre ile de okunmuştur; ikisi de, kadın rahmindeki çocuk çıkmak için hareket ettiğinde kullanılan “mehadat el-mer'etü” fiilinin masdarıdır.
8585. Metin
إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ لتستتر به وتعتمد عليه عند الولادة، وهو ما بين العرق والغصن وكانت نخلة يابسة لا رأس لها ولا خضرة وكان الوقت شتاء، والتعريف إما للجنس أو للعهد إذ لم يكن ثم غيرها وكانت كالمتعالم عند الناس، ولعله تعالى ألهمها ذلك ليريها من آياته ما يسكن روعتها ويطعمها الرطب الذي هو خرسة النفساء الموافقة لها. قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هذا استحياء من الناس ومخافة لومهم، وقرأ أبو عمرو وابن كثير وابن عامر وأبو بكر مِتُّ من مات يموت. وَكُنْتُ نَسْياً ما من شأنه أن ينسى ولا يطلب ونظيره الذبح لما يذبح، وقرأ حمزة وحفص بالفتح وهو لغة فيه أو مصدر سمي به، وقرئ به وبالهمز وهو الحليب المخلوط بالماء ينسؤه أهله لقلته. مَنْسِيًّا منسي الذكر بحيث لا يخطر ببالهم وقرئ بكسر الميم على الاتباع.
{ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ } “Hurma ağacının gövdesine” Onunla gizlenmek ve doğum anında ona yaslanmak için; gövde, kök ile dallar arasındaki kısımdır. Bu, tepesi ve yeşilliği olmayan kuru bir hurma ağacıydı ve mevsim kıştı. Belirlilik takısı ya cins içindir ya da ahd içindir; zira orada ondan başka ağaç yoktu ve insanlarca bilinen bir ağaç gibiydi. Yüce Allah'ın ona bunu ilham etmesi, korkusunu teskin edecek ayetlerini ona göstermek ve lohusaya pek uygun gelen ve lohusa yemeği olan taze hurmayı ona yedirmek için olabilir. { قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هذا } “'Keşke bundan önce ölseydim!' dedi” İnsanlardan utandığından ve onların kınamasından korktuğundan [böyle dedi]. Ebû Amr, İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Bekr, “mâte-yemûtu” fiilinden “müttü” [şeklinde mim'in zammı ile] okumuştur. { وَكُنْتُ نَسْياً } “Ve unutulmuş [bir şey] olsaydım” Unutulması adet olan ve aranıp sorulmayan değersiz bir şey; bunun benzeri kesilen hayvan için “zibh” denmesidir. Hamza ve Hafs fetha ile [nasyen] okumuştur; bu bir lehçedir yahut kendisiyle isim verilmiş bir masdardır. Hemze ile de okunmuştur ki o, azlığından dolayı sahiplerinin unutup terk ettiği su katılmış süttür. { مَنْسِيًّا } “Unutulup giden” Hatırlarına bile gelmeyecek şekilde zikri unutulmuş olan. Tâbiiyet kuralı gereğince mim'in kesresiyle de okunmuştur.
8586. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢٤]
[Meryem Suresi (19), Ayet 24]
8587. Metin
فَناداها مِنْ تَحْتِها أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤)
{ فَناداها مِنْ تَحْتِها أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤) } “Bunun üzerine aşağısından ona şöyle seslendi: 'Sakın üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı var etmiştir.' (24)”
8588. Metin
فَناداها مِنْ تَحْتِها عيسى، وقيل جبريل كان يقبل الولد، وقيل تحتها أسفل من مكانها. وقرأ نافع وحمزة والكسائي وحفص وروح مِنْ تَحْتِها بالكسر والجر على أن في نادى ضمير أحدهما، وقيل الضمير
{ فَناداها مِنْ تَحْتِها } “Aşağısından ona seslendi” [Seslenen] Îsâ idi; Cebrail olduğu ve çocuğu karşıladığı da söylenmiştir; bulunduğu yerden daha aşağıda olduğu da söylenmiştir. Nâfi‘, Hamza, Kisâî, Hafs ve Ravh, { مِنْ تَحْتِها } ifadesini kesre ve cer ile “min tahtihâ” okumuşlardır; bu takdirde “nâdâ” fiilindeki zamir ikisinden birine aittir. Zamirin,
8589. Metin
في تحتها للنخلة. أَلَّا تَحْزَنِي أي لا تحزني أو بأن لا تحزني. قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا جدولاً. هكذا روي مرفوعا، وقيل سيدا من السرو وهو عيسى ﵊.
“tahtihâ”daki hurma ağacına ait olduğu da söylenmiştir. { أَلَّا تَحْزَنِي } “Sakın üzülme! diye” Yani üzülme veya üzülmemesi gerektiğini [söyledi]. { قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا } “Rabbin senin alt tarafında bir su arkı var etmiştir” Küçük bir dere [var etmiştir]. Merfû olarak böyle rivayet edilmiştir; “es-seriyy” yani cömertlik/şereften gelen yüce bir şahsiyet olduğu ve bunun Îsâ aleyhisselâm olduğu da söylenmiştir.
8590. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢٥]
[Meryem Suresi (19), Ayet 25]
8591. Metin
وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُساقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيًّا (٢٥)
{ وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُساقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيًّا (٢٥) } “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün. (25)”
8592. Metin
وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ وأميليه إليك، والباء مزيدة للتأكيد أو افعلي الهز والأمالة به، أو هُزِّي الثمرة بهزه والهز تحريك بجذب ودفع. تُساقِطْ عَلَيْكِ تتساقط فأدغمت التاء الثانية في السين وحذفها حمزة، وقرأ يعقوب بالياء وحفص تُساقِطْ من ساقطت بمعنى أسقطت، وقرئ «تتساقط» و «تسقط» و «يسقط» فالتاء للنخلة والياء للجذع. رُطَباً جَنِيًّا تمييز أو مفعول.
{ وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ } “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele” Ve onu kendine doğru eğ; bâ harfi tekit için zâiddir yahut silkeleme ve eğme fiilini onunla yap demektir; veya onu silkelemek suretiyle meyveyi silkele demektir; hezz (silkelemek), çekip iterek hareket ettirmektir. { تُساقِطْ عَلَيْكِ } “Üzerine dökülsün” [Aslı “tetesâkatu” olup] ikinci tâ, sîn harfine idgam edilmiştir; Hamza ise onu hazfetmiştir. Ya'kūb yâ ile okumuş, Hafs ise “düşürdü” anlamındaki “sâkatat”tan gelen “tusâkıt” şeklinde okumuştur; “tetesâkatu”, “teskutu” ve “yeskutu” şeklinde de okunmuştur; tâ hurma ağacı içindir, yâ ise gövde içindir. { رُطَباً جَنِيًّا } “Taze ve olgun hurmalar” Temyizdir veya mef'uldür.
8593. Metin
روي أنها كانت نخلة يابسة لا رأس لها ولا ثمر وكان الوقت شتاء، فهزتها فجعل الله تعالى لها رأساً وخوصاً ورطباً.
Rivayet edildiğine göre o, tepesi ve meyvesi olmayan kuru bir hurma ağacıydı ve mevsim kıştı; Meryem onu silkeleyince Yüce Allah ona bir tepe, dallar ve taze hurmalar var etti.
8594. Metin
وتسليتها بذلك لما فيه من المعجزات الدالة على براءة ساحتها فإن مثلها لا يتصور لمن يرتكب الفواحش، والمنبهة لمن رآها على أن من قدر أن يثمر النخلة اليابسة في الشتاء قدر أن يحبلها من غير فحل، وأنه ليس ببدع من شأنها مع ما فيه من الشراب والطعام ولذلك رتب عليه الأمرين فقال:
Onun bu şekilde teselli edilmesi, kendisinde onun masumiyetine delalet eden mucizeler bulunmasındandır; zira fuhuş irtikâp eden biri için böylesi düşünülemez. Ayrıca bunu gören kimseye, kış mevsiminde kuru hurma ağacını meyve verdirmeye gücü yetenin, erkek olmaksızın onu gebe bırakmaya da kadir olduğunu ve içecek ve yiyecek barındırmasıyla birlikte bunun onun durumuna göre şaşılacak bir şey olmadığını hatırlatır; bu sebeple iki emri buna bağlayarak şöyle buyurdu:
8595. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢٦]
[Meryem Suresi (19), Ayet 26]
8596. Metin
فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْناً فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦)
{ فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْناً فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦) } “Artık ye, iç; gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: 'Ben Rahmân'a bir oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.' (26)”
8597. Metin
فَكُلِي وَاشْرَبِي أي من الرطب وماء السرى أو من الرطب وعصيره. وَقَرِّي عَيْناً وطيبي نفسك وارفضي عنها ما أحزنك، وقرئ «وقَرى» بالكسر وهو لغة نجد، واشتقاقه من القرار فإن العين إذا رأت ما يسر النفس سكنت إليه من النظر إلى غيره، أو من القر فإن دمعة السرور باردة ودمعة الحزن حارة ولذلك يقال قرة العين للمحبوب وسخنتها للمكروه. فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فإن تري آدميا، وقرئ «ترئن» على لغة من يقول لبأت بالحج لتآخ بين الهمزة وحرف اللين. فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً صمتا وقد قرئ به، أو صياماً وكانوا لا يتكلمون في صيامهم. فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا بعد أن أخبرتكم بنذري وإنما أكلم الملائكة وأناجي ربي. وقيل أخبرتهم بنذرها بالإِشارة وأمرها بذلك لكراهة المجادلة والاكتفاء بكلام عيسى ﵊ فإنه قاطع في قطع الطاعن.
{ فَكُلِي وَاشْرَبِي } “Artık ye, iç” Yani taze hurmadan ve arkın suyundan veya taze hurmadan ve onun şırasından [ye, iç]. { وَقَرِّي عَيْناً } “Gözün aydın olsun!” Gönlünü ferah tut ve seni üzen şeyleri kendinden uzaklaştır. Kesre ile “ve karî” şeklinde de okunmuştur ki bu Necid lehçesidir. Bunun türeyişi karardan (yerleşmek, sakinleşmek) gelmektedir; zira göz nefsi sevindiren bir şeyi gördüğünde başkasına bakmaktan vazgeçip ona yönelerek sakinleşir. Yahut kurrdan (soğukluk) gelmektedir; çünkü sevinç gözyaşı serin, hüzün gözyaşı ise sıcaktır; bundan dolayı sevilene "kurretü'l-ayn" (göz aydınlığı), sevilmeyene de "sahnetü'l-ayn" (göz harareti) denir. { فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً } “Eğer insanlardan birini görürsen” Bir beşer görürsen. Hemze ile lîn harfi arasındaki yakınlıktan ötürü “Lebbe'tü bi'l-hac” diyenlerin lehçesi üzere “tere'inne” şeklinde de okunmuştur. { فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً } “De ki: 'Ben Rahmân'a bir oruç adadım'” Yani bir susma [adadım]; bu şekilde de okunmuştur; yahut bir oruç adadım; nitekim onlar oruç tuttuklarında konuşmazlardı. { فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا } “Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” Size adağımı bildirdikten sonra [hiçbir insanla konuşmayacağım], ben ancak meleklerle konuşur ve Rabbimle münacatta bulunurum. Meryem'in adağını onlara işaretle bildirdiği ve tartışmanın mekruh olması ve ta'n edenin sözünü kesin olarak kesecek nitelikte olan Îsâ aleyhisselâm'ın konuşmasıyla yetinilmesi sebebiyle ona böyle emredildiği de söylenmiştir.
8598. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ٢٧ الى ٢٨]
[Meryem Suresi (19), Ayet 27-28]