(21) Enbiyâ Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9134. Metin

مكية وآيها مائة واثنتا عشرة آية

Mekkîdir ve yüz on iki ayettir.

9135. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ١ الى ٢]

[Enbiyâ Suresi (21), 1 ila 2. Ayetler]

9136. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

9137. Metin

اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١) مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلاَّ اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢)

{ اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١) مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلاَّ اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢) } “İnsanların hesaba çekilme vakti yaklaştı; oysa onlar bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler. (1) Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü, ancak alaya alıp eğlenerek dinlerler. (2)”

9138. Metin

اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ بالإِضافة إلى ما مضى أو عند الله لقوله تعالى: إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً وَنَراهُ قَرِيباً وقوله وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ أو لأن كل ما هو آت قريب وإنما البعيد ما انقرض ومضى، واللام صلة ل اقْتَرَبَ أو تأكيد للإِضافة وأصله اقترب حساب الناس ثم اقترب للناس الحساب ثم اقترب للناس حسابهم، وخص الناس بالكفار لتقييدهم بقوله: وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ أي في غفلة عن الحساب. مُعْرِضُونَ عن التفكر فيه وهما خبران للضمير، ويجوز أن يكون الظرف حالاً من المستكن في مُعْرِضُونَ.

{ اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ } “İnsanların hesaba çekilme vakti yaklaştı” ifadesi, geçmiş zamana kıyasla veya Allah katında yakın olduğu içindir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً وَنَراهُ قَرِيباً } “Onlar onu uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz.” ve { وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ } “Senden azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” Yahut gelecek olan her şey yakın olduğu, uzak olanın ise sadece geçip gitmiş olan şeyler olduğu içindir. [İfadedeki] lâm harfi { اقْتَرَبَ } fiilinin sılasıdır (tümlecidir) veya tamlamayı pekiştirmek içindir. İfadenin aslı (اقترب حساب الناس), sonra (اقترب للناس الحساب), sonra da { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ } şeklindedir. İnsanlar lafzı, { وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ } “oysa onlar bir gaflet içindedirler” yani hesaptan gafil durumdadırlar sözüyle sınırlandırıldığı için kâfirlere tahsis edilmiştir. { مُعْرِضُونَ } “yüz çevirmektedirler” yani onun hakkında tefekkür etmekten yüz çevirirler. Bu iki kelime zamirin iki haberidir. Zarfın, { مُعْرِضُونَ } kelimesindeki gizli zamirden hâl olması da caizdir.

9139. Metin

مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ ينبههم عن سنة الغفلة والجهالة. مِنْ رَبِّهِمْ صفة ل ذِكْرٍ أو صلة ل يَأْتِيهِمْ. مُحْدَثٍ تنزيله ليكرر على أسماعهم التنبيه كي يتعظوا، وقرئ بالرفع حملاً على المحل. إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ يستهزئون به ويستسخرون منه لتناهي غفلتهم وفرط إعراضهم عن النظر في الأمور والتفكر في العواقب وَهُمْ يَلْعَبُونَ حال من الواو وكذلك:

{ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ } “Kendilerine bir öğüt gelmeye dursun” yani onları gaflet ve cehalet uykusundan uyandıran [bir öğüt]. { مِنْ رَبِّهِمْ } “Rablerinden” ifadesi { ذِكْرٍ } kelimesinin sıfatı veya { يَأْتِيهِمْ } fiilinin sılasıdır (bağlantısıdır). { مُحْدَثٍ } “yeni” yani öğüt alsınlar diye uyarının kulaklarında tekrarlanması için indirilmesi yenilenen demektir. Mahalle hamledilerek merfû olarak da okunmuştur. { إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ } “ancak alaya alıp eğlenerek dinlerler” yani gafletlerinin son haddinde olması, meseleleri düşünmekten ve akıbetleri tefekkür etmekten aşırı derecede yüz çevirmeleri sebebiyle onunla alay eder ve onu eğlenceye alırlar. { وَهُمْ يَلْعَبُونَ } ifadesi [fiildeki] vâv harfinden hâldir; aynı şekilde:

9140. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : آية ٣]

[Enbiyâ Suresi (21), 3. Ayet]

9141. Metin

لاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هذا إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣)

{ لاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هذا إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣) } “Kalpleri eğlencede olarak. O zulmedenler gizlice şöyle fısıldaştılar: 'Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?' (3)”

9142. Metin

لاهِيَةً قُلُوبُهُمْ أي استمعوه جامعين بين الاستهزاء والتلهي والذهول عن التفكر فيه، ويجوز أن يكون من واو يَلْعَبُونَ وقرئت بالرفع على أنها خبر آخر للضمير. وَأَسَرُّوا النَّجْوَى بالغوا في إخفائها أو جعلوها بحيث خفي تناجيهم بها. الَّذِينَ ظَلَمُوا بدل من واو وَأَسَرُّوا للإِيماء بأنهم ظالمون فيما أسروا به، أو فاعل له والواو لعلامة الجمع أو مبتدأ والجملة المتقدمة خبره وأصله وهؤلاء أسروا النجوى فوضع الموصول موضعه تسجيلاً على فعلهم بأنه ظلم أو منصوب على الذم. هَلْ هذا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ بأمره في موضع النصب بدلاً من النَّجْوَى، أو مفعولاً لقول مقدر كأنهم استدلوا بكونه بشراً على كذبه في ادعاء الرسالة لاعتقادهم أن الرسول لا يكون إلا ملكاً، واستلزموا منه أن ما جاء به من الخوارق كالقرآن سحر فأنكروا حضوره، وإنما أسروا به تشاوراً في استنباط ما يهدم أمره ويظهر فساده للناس عامة.

{ لاهِيَةً قُلُوبُهُمْ } “Kalpleri eğlencede olarak” yani onu alay etmeyi, eğlenmeyi ve üzerinde tefekkür etmekten gafil olmayı bir araya getirerek dinlediler. [Bu lafzın] { يَلْعَبُونَ } kelimesindeki vâv harfinden [hâl] olması da caizdir. Zamirin diğer bir haberi sayılarak merfû olarak da okunmuştur. { وَأَسَرُّوا النَّجْوَى } “Gizlice fısıldaştılar” yani gizlemekte aşırıya gittiler yahut fısıldaşmalarını gizli kalacak şekilde yaptılar. { الَّذِينَ ظَلَمُوا } “O zulmedenler” ifadesi, gizlice konuştukları şeyde zalim olduklarına işaret etmek üzere { وَأَسَرُّوا } fiilindeki vâv harfinden bedeldir; yahut onun fâilidir (öznesidir) ve vâv harfi çoğul alâmetidir; veya mübtedadır, önceki cümle ise onun haberidir. Aslı “onlar gizlice fısıldaştılar” şeklindedir; fakat yaptıklarının zulüm olduğunu tescil etmek için ism-i mevsul onun yerine getirilmiştir ya da zem (kınama) üzere mansubdur. { هَلْ هذا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ } “Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” sözü, onun durumu hakkında olup { النَّجْوَى } kelimesinden bedel olarak nasb mahallindedir yahut takdirî bir “kavl” (söz) fiilinin mef‘ûlüdür. Sanki onlar elçinin ancak bir melek olabileceğine inandıklarından, onun insan oluşunu peygamberlik iddiasındaki yalanına delil kıldılar ve Kur’an gibi getirdiği olağanüstü şeylerin sihir olmasını bundan zorunlu görüp onun yanına varmayı inkâr ettiler. Bunu gizlice konuşmaları ise, onun davasını yıkacak ve umum insanlara onun tutarsızlığını gösterecek bir çare bulmak için aralarında danışmak maksadıyla idi.

9143. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٤ الى ٥]

[Enbiyâ Suresi (21), 4 ila 5. Ayetler]

9144. Metin

قالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّماءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤) بَلْ قالُوا أَضْغاثُ أَحْلامٍ بَلِ افْتَراهُ بَلْ هُوَ شاعِرٌ فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥)

{ قالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّماءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤) بَلْ قالُوا أَضْغاثُ أَحْلامٍ بَلِ افْتَراهُ بَلْ هُوَ شاعِرٌ فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥) } “[Peygamber] dedi ki: 'Rabbim gökte ve yerde söylenen sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.' (4) Onlar: 'Hayır, bunlar karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir! Öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin' dediler. (5)”

9145. Metin

قالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّماءِ وَالْأَرْضِ جهراً كان أو سراً فضلاً عما أسروا به فهو آكد من قوله قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ ولذلك اختير هاهنا وليطابق قوله وَأَسَرُّوا النَّجْوَى في المبالغة. وقرأ حمزة والكسائي وحفص قالَ بالإِخبار عن الرسول ﷺ. وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ فلا يخفى عليه ما يسرون ولا ما يضمرون.

{ قالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّماءِ وَالْأَرْضِ } “[Peygamber] dedi ki: 'Rabbim gökte ve yerde [söylenen] sözü bilir'” ister açık olsun ister gizli olsun, hele hele onların gizlice konuştuklarını öncelikle [bilir]. Bu ifade, { قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir” buyruğundan daha tekitlidir. Bu sebeple burada tercih edilmiş ve mübalağa hususunda { وَأَسَرُّوا النَّجْوَى } “gizlice fısıldaştılar” sözüne denk düşmüştür. Hamza, Kisâî ve Hafs, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den haber verme kipiyle { قالَ } şeklinde okumuşlardır. { وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ } “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” dolayısıyla ne gizledikleri ne de içlerinde sakladıkları O’na gizli kalmaz.

9146. Metin

بَلْ قالُوا أَضْغاثُ أَحْلامٍ بَلِ افْتَراهُ بَلْ هُوَ شاعِرٌ إضراب لهم عن قولهم هو سحر إلى أنه تخاليط أحلام ثم إلى أنه كلام افتراه، ثم إلى أنه قول شاعر والظاهر أن بَلْ الأولى لتمام حكاية والإِبتداء بأخرى أو للإِضراب عن تحاورهم في شأن الرسول ﷺ وما ظهر عليه من الآيات إلى تقاولهم في أمر القرآن، والثانية والثالثة لإِضرابهم عن كونه أباطيل خيلت إليه وخلطت عليه إلى كونه مفتريات اختلقها من تلقاء نفسه، ثم إلى أنه كلام شعري يخيل إلى السامع معاني لا حقيقة لها ويرغبه فيها، ويجوز أن يكون الكل من الله تنزيلاً لأقوالهم في درج الفساد لأن كونه شعراً أبعد من كونه مفترى لأنه مشحون بالحقائق والحكم وليس فيه ما يناسب قول الشعراء، وهو من كونه أحلاماً لأنه مشتمل على مغيبات كثيرة طابقت الواقع والمفتري لا يكون كذلك بخلاف الأحلام، ولأنهم جربوا رسول الله ﷺ نيفاً وأربعين سنة وما سمعوا منه كذباً قط، وهو أبعد من كونه سحراً لأنه يجانسه من حيث إنهما من الخوارق. فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ أي كما أرسل به الأولون مثل اليد البيضاء والعصا وإبراء الأكمه وإحياء الموتى، وصحة التشبيه من حيث إن الإِرسال يتضمن الإِتيان بالآية.

{ بَلْ قالُوا أَضْغاثُ أَحْلامٍ بَلِ افْتَراهُ بَلْ هُوَ شاعِرٌ } “Onlar: 'Hayır, bunlar karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir!' dediler” ifadesi, onların 'bu sihirdir' sözünden vazgeçip karmakarışık rüyalar olduğuna, sonra uydurduğu bir söz olduğuna, sonra da bir şair sözü olduğuna geçişleridir (idrâb). Zahir olan şudur ki birinci { بَلْ }, bir anlatımın tamamlanıp diğerine başlanması yahut Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in durumu ve onda zuhur eden mucizeler hakkındaki karşılıklı konuşmalarından Kur’an meselesindeki lakırdılarına geçiş içindir. İkinci ve üçüncü { بَلْ } ise onun, kendisine hayal ettirilmiş ve birbirine karışmış bâtıllar olmasından, kendi tarafından uydurulmuş iftiralara; ardından dinleyene gerçekliği olmayan manalar vehmettiren ve onu bunlara heveslendiren şairane bir söz olduğuna geçişleri içindir. Hepsinin, sözlerini tutarsızlık derecelerine göre sıralamak üzere Allah tarafından olması da caizdir; zira onun şiir olması uydurma olmasından daha uzaktır, çünkü Kur'an hakikatler ve hikmetlerle doludur, onda şairlerin sözlerine benzeyen hiçbir şey yoktur. Uydurma olması da rüya olmasından daha uzaktır; çünkü Kur'an vakıaya mutabık birçok gayb haberini içermektedir ve uyduran kişi rüyaların aksine böyle olamaz. Üstelik onlar Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i kırk küsur yıl denemişler ve ondan asla bir yalan duymamışlardır. Rüya olması ise sihir olmasından daha uzaktır; zira sihir ve Kur'an olağanüstü olmaları bakımından benzeşirler. { فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ } “Öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” yani beyaz el, asa, körü iyileştirme ve ölüleri diriltme gibi öncekilerin kendisiyle gönderildiği [mucizeler gibi bir mucize getirsin]. Benzetmenin doğruluğu, elçi göndermenin mucize getirmeyi içermesi bakımındandır.

9147. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٦ الى ٧]

[Enbiyâ Suresi (21), 6 ila 7. Ayetler]

9148. Metin

ما آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْناها أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦) وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجالاً نُوحِي إِلَيْهِمْ فَسْئَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (٧)

{ ما آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْناها أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦) وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجالاً نُوحِي إِلَيْهِمْ فَسْئَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (٧) } “Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir kent halkı iman etmedi; şimdi bunlar mı iman edecekler? (6) Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. (7)”

9149. Metin

ما آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ من أهل قرية. أَهْلَكْناها باقتراح الآيات لما جاءتهم. أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ لو جئتهم بها وهم أعتى منهم، وفيه تنبيه على أن عدم الإتيان بالمقترح للإِبقاء عليهم إذ لو أتى به ولم يؤمنوا استوجبوا عذاب الاستئصال كمن قبلهم.

{ ما آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ } “Onlardan önce hiçbir kent halkı iman etmedi” yani kent ahalisinden hiçbiri. { أَهْلَكْناها } “Helâk ettiğimiz” [mucize] istedikleri zaman kendilerine gelince [iman etmedikleri için helak ettiğimiz]. { أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ } “Şimdi bunlar mı iman edecekler?” bunlar onlardan daha azgın oldukları halde onlara bu [mucizeleri] getirsen [iman mı edecekler?] Bunda, istedikleri mucizelerin getirilmemesinin onların hayatta kalmalarını sağlamak için olduğuna bir dikkat çekme vardır; zira o mucizeler gelseydi ve iman etmeselerdi, kendilerinden öncekiler gibi kökten yok edici bir azabı hak etmiş olurlardı.

9150. Metin

وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ إِلَّا رِجالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَسْئَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ جواب لقولهم هَلْ هذا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ فأمرهم أن يسألوا أهل الكتاب عن حال الرسل المتقدمة ليزول عنهم الشبهة والإِحالة عليهم إما للإلزام فإن المشركين كانوا يشاورونهم في أمر النبي ﵊ ويثقون بقولهم، أو لأن إخبار الجم الغفير يوجب العلم وإن كانوا كفاراً. وقرأ حفص نُوحِي بالنون.

{ وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ إِلَّا رِجالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَسْئَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ } “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” ayeti, onların { هَلْ هذا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ } “Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey midir?” sözlerine bir cevaptır. Şüphelerinin gitmesi için Ehl-i Kitap'a geçmiş elçilerin durumunu sormalarını emretmiştir. Onlara havale edilmesi ya onları bağlayıcı delil sunmak içindir —zira müşrikler Peygamber (aleyhisselâm)’ın durumu hakkında onlara danışıyor ve onların sözüne güveniyorlardı— yahut kalabalık bir topluluğun haberi, kâfir bile olsalar bilgi gerektirdiği içindir. Hafs { نُوحِي } kelimesini nûn ile okumuştur.

9151. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٨ الى ١٠]

[Enbiyâ Suresi (21), 8 ila 10. Ayetler]

9152. Metin

وَما جَعَلْناهُمْ جَسَداً لاَّ يَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَما كانُوا خالِدِينَ (٨) ثُمَّ صَدَقْناهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْناهُمْ وَمَنْ نَشاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩) لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ كِتاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلا تَعْقِلُونَ (١٠)

{ وَما جَعَلْناهُمْ جَسَداً لاَّ يَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَما كانُوا خالِدِينَ (٨) ثُمَّ صَدَقْناهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْناهُمْ وَمَنْ نَشاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩) لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ كِتاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلا تَعْقِلُونَ (١٠) } “Biz onları yemek yemez bir beden kılmadık; onlar ölümsüz de değillerdi. (8) Sonra onlara verdiğimiz vaadi doğruladık da onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık; haddi aşanları ise helâk ettik. (9) Andolsun, size içinde zikriniz (şan ve şerefiniz/öğüdünüz) bulunan bir Kitap indirdik. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? (10)”

9153. Metin

وَما جَعَلْناهُمْ جَسَداً لاَّ يَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَما كانُوا خالِدِينَ نفي لما اعتقدوا أنها من خواص الملك عن الرسل تحقيقاً لأنهم كانوا أبشاراً مثلهم. وقيل جواب لقولهم مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ وَما كانُوا خالِدِينَ تأكيد وتقرير له فإن التعيش بالطعام من توابع التحليل المؤدي إلى الفناء وتوحيد الجسد لا إرادة الجنس، أو لأنه مصدر في الأصل أو على حذف المضاف أو تأويل الضمير بكل واحد وهو جسم ذو لون فلذلك لا يطلق على الماء والهواء، ومنه الجساد للزعفران. وقيل جسم ذو تركيب لأن أصله لجمع الشيء واشتداده.

{ وَما جَعَلْناهُمْ جَسَداً لاَّ يَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَما كانُوا خالِدِينَ } “Biz onları yemek yemez bir beden kılmadık; onlar ölümsüz de değillerdi” ifadesi, meleklerin özelliklerinden olduğunu zannettikleri şeylerin elçilerde bulunmadığının nefyidir; zira onların kendileri gibi insan olduklarını tescil etmektedir. Bir görüşe göre de onların { مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ } “Bu nasıl elçi ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor?” sözlerine bir cevaptır. { وَما كانُوا خالِدِينَ } “Onlar ölümsüz de değillerdi” ifadesi ise bunu tekit ve takrir etmektedir; çünkü yemekle yaşamak, yok olmaya götüren çözünmenin gereklerindendir. Ceset kelimesinin tekil getirilmesi cins manası kastedildiği içindir; yahut aslen masdar olduğu veya muzafın hazfedildiği yahut zamirin her bir ferde yorumlandığı içindir. Ceset, renk sahibi cisimdir; bu yüzden su ve hava için kullanılmaz. Safrana cesâd (جَسَاد) denmesi de bundandır. Bir görüşe göre de terkip sahibi cisimdir, çünkü aslı bir şeyin toplanması ve katılaşması anlamındadır.

9154. Metin

ثُمَّ صَدَقْناهُمُ الْوَعْدَ أي في الوعد. فَأَنْجَيْناهُمْ وَمَنْ نَشاءُ يعني المؤمنين بهم ومن في إبقائه حكمة

{ ثُمَّ صَدَقْناهُمُ الْوَعْدَ } “Sonra onlara verdiğimiz vaadi doğruladık” yani vaadimizde. { فَأَنْجَيْناهُمْ وَمَنْ نَشاءُ } “Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık” yani onlara iman edenleri ve hayatta kalmasında hikmet bulunan kimseleri,

9155. Metin

كمن سيؤمن هو أو أحد من ذريته، ولذلك حميت العرب من عذاب الاستئصال. وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ في الكفر والمعاصي.

kendisi yahut soyundan biri iman edecek kimseler gibi [kurtardık]. Bu sebeple Araplar kökten yok edici azaptan korunmuştur. { وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ } “Haddi aşanları ise helâk ettik” yani küfür ve günahlarda [haddi aşanları].

9156. Metin

لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ يا قريش كِتاباً يعني القرآن. فِيهِ ذِكْرُكُمْ صيتكم كقوله وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ أو موعظتكم أو ما تطلبون به حسن الذكر من مكارم الأخلاق. أَفَلا تَعْقِلُونَ فتؤمنون.

{ لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ } “Andolsun, size indirdik” ey Kureyş topluluğu, { كِتاباً } “bir Kitap” yani Kur'an'ı. { فِيهِ ذِكْرُكُمْ } “içinde zikriniz bulunan” şanınız ve şerefiniz [bulunan]; nitekim { وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ } “Şüphesiz o, senin için de kavmin için de bir zikirdir (şan ve şereftir)” buyrulmuştur; yahut öğüdünüz veya ahlaki güzelliklerden güzel anılmayı talep edeceğiniz esaslar bulunan [bir Kitap]. { أَفَلا تَعْقِلُونَ } “Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” da iman etmeyecek misiniz?

9157. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ١١ الى ١٣]

[Enbiyâ Suresi (21), 11 ila 13. Ayetler]

9158. Metin

وَكَمْ قَصَمْنا مِنْ قَرْيَةٍ كانَتْ ظالِمَةً وَأَنْشَأْنا بَعْدَها قَوْماً آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنا إِذا هُمْ مِنْها يَرْكُضُونَ (١٢) لا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَساكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْئَلُونَ (١٣)

{ وَكَمْ قَصَمْنا مِنْ قَرْيَةٍ كانَتْ ظالِمَةً وَأَنْشَأْنا بَعْدَها قَوْماً آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنا إِذا هُمْ مِنْها يَرْكُضُونَ (١٢) لا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَساكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْئَلُونَ (١٣) } “Biz, zulmetmekte olan nice kenti kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka bir topluluk var ettik. (11) Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oradan kaçıyorlar! (12) 'Kaçmayın! İçinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza dönün; belki sorguya çekilirsiniz!' (13)”

9159. Metin

وَكَمْ قَصَمْنا مِنْ قَرْيَةٍ واردة عن غضب عظيم لأن القصم كسر يبين تلاؤم الأجزاء بخلاف الفصم.

{ وَكَمْ قَصَمْنا مِنْ قَرْيَةٍ } “Biz, nice kenti kırıp geçirdik” ifadesi büyük bir gazaptan neşet etmiştir; zira kasm (قَصْم), parçaların bütünlüğünü ayıran bir kırmadır; fasm (فَصْم) ise böyle değildir.

9160. Metin

كانَتْ ظالِمَةً صفة لأهلها وصفت بها لما أقيمت مقامه. وَأَنْشَأْنا بَعْدَها بعد إهلاك أهلها. قَوْماً آخَرِينَ مكانهم.

{ كانَتْ ظالِمَةً } “Zulmetmekte olan” ifadesi kent halkının sıfatıdır; kent onların yerine geçirildiği için bu sıfatla nitelenmiştir. { وَأَنْشَأْنا بَعْدَها } “Ve onlardan sonra var ettik” yani halkını helak ettikten sonra. { قَوْماً آخَرِينَ } “başka bir topluluk” onların yerine.

9161. Metin

فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنا فلما أدركوا شدة عذابنا إدراك المشاهد المحسوس، والضمير للأهل المحذوف.

{ فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنا } “Azabımızı hissettiklerinde” yani azabımızın şiddetini gözle görülen ve hissedilen bir şey gibi algıladıklarında; zamir hazfedilmiş olan halka aittir.

9162. Metin

إِذا هُمْ مِنْها يَرْكُضُونَ يهربون مسرعين راكضين دوابهم، أو مشبهين بهم من فرط إسراعهم.

{ إِذا هُمْ مِنْها يَرْكُضُونَ } “Bir de bakarsın ki oradan kaçıyorlar” bineklerini koşturarak hızla kaçarlar yahut aşırı hızlarından ötürü koşturanlara benzetilmişlerdir.

9163. Metin

لاَ تَرْكُضُوا على إرادة القول أي قيل لهم استهزاء لا تركضوا إما بلسان الحال أو المقال، والقائل ملك أو من ثم من المؤمنين. وَارْجِعُوا إِلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ من التنعم والتلذذ والإِتراف إبطار النعمة.

{ لاَ تَرْكُضُوا } “Kaçmayın” söz takdiri üzeredir; yani onlara hâl veya kâl (söz) diliyle alay yollu “Kaçmayın!” denildi. Söyleyen bir melek yahut oradaki müminlerden biridir. { وَارْجِعُوا إِلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ } “İçinde şımartıldığınız nimetlere dönün” yani refah ve lezzet bulduğunuz şeylere; itrâf (إِتْرَاف), nimet yüzünden şımarmaktır.

9164. Metin

وَمَساكِنِكُمْ التي كانت لكم. لَعَلَّكُمْ تُسْئَلُونَ غدا عن أعمالكم أو تعذبون فإن السؤال من مقدمات العذاب، أو تقصدون للسؤال والتشاور في المهام والنوازل.

{ وَمَساكِنِكُمْ } “Ve yurtlarınıza” sizin olan [meskenlerinize]. { لَعَلَّكُمْ تُسْئَلُونَ } “Belki sorguya çekilirsiniz” yarın amellerinizden hesaba çekilirsiniz yahut azap edilirsiniz; zira sorgulama azabın başlangıçlarındandır; veya önemli işlerde ve başa gelen olaylarda danışılmak ve fikir sorulmak üzere size başvurulur.

9165. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ١٤ الى ١٥]

[Enbiyâ Suresi (21), 14 ila 15. Ayetler]

9166. Metin

قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ (١٤) فَما زالَتْ تِلْكَ دَعْواهُمْ حَتَّى جَعَلْناهُمْ حَصِيداً خامِدِينَ (١٥)

{ قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ (١٤) فَما زالَتْ تِلْكَ دَعْواهُمْ حَتَّى جَعَلْناهُمْ حَصِيداً خامِدِينَ (١٥) } “'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zalimler idik' dediler. (14) Biz onları biçilmiş ekin gibi, sönmüş ocak haline getirinceye kadar bu feryatları sürüp gitti. (15)”

9167. Metin

قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ لما رأوا العذاب ولم يروا وجه النجاة فلذلك لم ينفعهم. وقيل إن أهل حضور من قرى اليمن بعث إليهم نبي فقتلوه فسلط الله عليهم بختنصر فوضع السيف فيهم فنادى مناد من السماء يا لثارات الأنبياء فندموا وقالوا ذلك.

{ قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ } “'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zalimler idik' dediler” azabı gördüklerinde ve kurtuluş yolu görmediklerinde [böyle dediler], bu sebeple de kendilerine fayda vermedi. Denildi ki: Yemen köylerinden Hudûr halkına bir peygamber gönderilmişti, onu öldürdüler. Bunun üzerine Allah üzerlerine Buhtunnasr'ı musallat etti, o da kılıçtan geçirdi. Gökten bir münadi: “Ey peygamberlerin intikamları!” diye seslendi. Onlar da pişman olup bunu söylediler.

9168. Metin

فَما زالَتْ تِلْكَ دَعْواهُمْ فما زالوا يرددون ذلك، وإنما سماه دعوى لأن المولول كأنه يدعو الويل ويقول: يا ويل تعال فهذا أوانك، وكل من تِلْكَ ودَعْواهُمْ يحتمل الاسمية والخبرية. حَتَّى جَعَلْناهُمْ حَصِيداً مثل الحصيد وهو النبت المحصود ولذلك لم يجمع. خامِدِينَ ميتين من خمدت النار وهو مع حَصِيداً منزلة المفعول الثاني كقولك: جعلته حلواً حامضاً إذ المعنى: وجعلناهم جامعين لمماثلة الحصيد والخمود أو صفة له أو حال من ضميره.

{ فَما زالَتْ تِلْكَ دَعْواهُمْ } “Bu feryatları sürüp gitti” yani bunu tekrarlayıp durdular. Buna feryat/çağrı (da'vâ) denmesi, feryat edenin sanki helâki çağırıp “Ey helâk gel, işte vaktindir!” demesindendir. { تِلْكَ } ve { دَعْواهُمْ } kelimelerinin her biri isim veya haber olmayı muhtemeldir. { حَتَّى جَعَلْناهُمْ حَصِيداً } “Onları biçilmiş ekin gibi yapıncaya kadar” yani biçilmiş ekin gibi; bu biçilmiş bitkidir, bu sebeple çoğul yapılmamıştır. { خامِدِينَ } “sönmüş ocak haline” yani ölüler olarak; [bu kelime] ateşin sönmesi anlamındaki hamede (خَمَدَتْ) kökündendir. Bu kelime { حَصِيداً } ile birlikte, tıpkı “onu tatlı-ekşi yaptım” sözünde olduğu gibi ikinci mef‘ûl konumundadır; zira mana şöyledir: “Biz onları hem biçilmiş ekine benzemeyi hem de sönüp gitmeyi kendinde toplayan kimseler kıldık.” Yahut onun sıfatı ya da zamirinden hâldir.

9169. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ١٦ الى ١٧]

[Enbiyâ Suresi (21), 16 ila 17. Ayetler]

9170. Metin

وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (١٦) لَوْ أَرَدْنا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لاتَّخَذْناهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فاعِلِينَ (١٧)

{ وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (١٦) لَوْ أَرَدْنا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لاتَّخَذْناهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فاعِلِينَ (١٧) } “Biz yeri, göğü ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. (16) Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik; yapacak olsaydık [böyle yapardık]. (17)”

9171. Metin

وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ وإنما خلقناها مشحونة بضروب البدائع تبصرة للنظار وتذكرة لذوي الاعتبار وتسبباً لما ينتظم به أمور العباد في المعاش والمعاد، فينبغي أن يتسلقوا بها إلى تحصيل الكمال ولا يغتروا بزخارفها فإنها سريعة الزوال.

{ وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ } “Biz yeri, göğü ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık” bilakis biz onları, bakanlara bir basiret, ibret alanlara bir öğüt ve kulların dünya ve ahiret işlerinin düzene girmesine bir vesile olsun diye türlü türlü eşsiz sanatlarla dopdolu olarak yarattık. O halde [insanların] bunlar vasıtasıyla kemale ulaşmaya çalışmaları, süslerine aldanmamaları gerekir; zira bunlar çabucak yok olup gider.

9172. Metin

لَوْ أَرَدْنا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً ما يتلهى به ويلعب. لَاتَّخَذْناهُ مِنْ لَدُنَّا من جهة قدرتنا، أو من عندنا مما يليق بحضرتنا من المجردات لا من الأجسام المرفوعة والأجرام المبسوطة كعادتكم في رفع السقوف وتزويقها وتسوية الفرش وتزيينها، وقيل اللهو الولد بلغة اليمن وقيل الزوجة والمراد به الرد على النصارى إِنْ كُنَّا

{ لَوْ أَرَدْنا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً } “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik” yani kendisiyle oyalanılan ve eğlenilen bir şeyi. { لَاتَّخَذْناهُ مِنْ لَدُنَّا } “elbette onu katımızdan edinirdik” kudretimiz yönünden yahut sizin tavanları yükseltip süsleme, döşekleri serip bezeme âdetiniz gibi yükseltilmiş cisimlerden ve yayılmış gök cisimlerinden değil, yüce katımıza layık olan mücerret varlıklardan [edinirdik]. Yemen lügatinde lehvin çocuk olduğu, bir görüşe göre de eş olduğu söylenmiştir ve bununla Hristiyanlara reddiye kastedilmiştir. { إِنْ كُنَّا

9173. Metin

فاعِلِينَ

فاعِلِينَ } “yapacak olsaydık”

9174. Metin

ذلك ويدل على جواب الجواب المتقدم. وقيل أَنْ نافية والجملة كالنتيجة للشرطية.

bunu [yapardık]. Bu da önceki cevabın cevabına delalet eder. Bir görüşe göre [in edatı] nâfiyedir (olumsuzluk bildirir) ve cümle şartın bir sonucu gibidir.

9175. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : آية ١٨]

[Enbiyâ Suresi (21), 18. Ayet]

9176. Metin

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْباطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذا هُوَ زاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (١٨)

{ بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْباطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذا هُوَ زاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (١٨) } “Hayır, biz hakkı batılın üzerine fırlatırız da o onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki o yok olup gitmiştir. [Allah'a] yakıştırdığınız niteliklerden ötürü yazıklar olsun size! (18)”

9177. Metin

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْباطِلِ إِضراب عن اتخاذ اللهو وتنزيه لذاته عن اللعب أي بل من شأننا أن نغلب الحق الذي من جملته الجد على الباطل الذي من عداده اللهو. فَيَدْمَغُهُ فيمحقه، وإنما استعار لذلك القذف وهو الرمي البعيد المستلزم لصلابة المرمى، والدمغ الذي هو كسر الدماغ بحيث يشق غشاؤه المؤدي إلى زهوق الروح تصويرا لإبطاله به ومبالغة فيه، وقرئ «فَيَدْمَغُهُ» بالنصب كقوله:

{ بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْباطِلِ } “Hayır, biz hakkı batılın üzerine fırlatırız” ifadesi, eğlence edinmekten vazgeçiş ve O’nun zatını oyundan tenzih ediştir. Yani aksine, bir parçası ciddiyet olan hakkı, sayımlarından biri eğlence olan batıla galip kılmak bizim şanımızdandır. { فَيَدْمَغُهُ } “o onun beynini parçalar” yani onu yok eder. Bunun için, atılan şeyin sağlamlığını gerektiren uzak atış anlamındaki kazf (الْقَذْف) ve canın çıkmasına yol açacak şekilde zarı parçalayarak beyni kırmak anlamındaki demğ (الدَّمْغ) kelimelerinin istiare yoluyla kullanılması, hakkın batılı yok etmesini tasvir etmek ve mübalağa içindir. «فَيَدْمَغُهُ» şu beyitte olduğu gibi nasb ile de okunmuştur:

9178. Metin

سَأَتْرُكْ مَنْزِلي لَبَنِي تَمِيم ... وَأَلْحَقُ بالحِجَازِ فَأَسْتَرِيحا

“Yurdumu Temîmoğullarına bırakacağım... Ve Hicaz’a kavuşup rahatlayacağım.”

9179. Metin

ووجهه مع بعده الحمل على المعنى والعطف على «الحق» . فَإِذا هُوَ زاهِقٌ هالك والزهوق ذهاب الروح وذكره لترشيح المجاز. وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ مما تصفونه به مما لا يجوز عليه، وهو في موضع الحال وما مصدرية أو موصولة أو موصوفة.

Bu [nasb ile okuma] zayıf olmakla beraber gerekçesi, manaya hamledilmesi ve { الْحَقِّ } lafzına atfedilmesidir. { فَإِذا هُوَ زاهِقٌ } “Bir de bakarsın ki o yok olup gitmiştir” yani helak olmuştur. Zuhûk (الزُّهُوق), ruhun çıkmasıdır ve bunun zikredilmesi mecazı pekiştirmek (terşîh-i mecâz) içindir. { وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ } “Nitelendirdiğiniz şeylerden ötürü yazıklar olsun size” yani O'na yakışmayacak şeylerle O'nu nitelendirmenizden dolayı. Bu [cümle] hâl konumundadır; [mimmâ'daki] mâ ise masdariyye, mevsûle veya mevsûfedir.

9180. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ١٩ الى ٢٠]

[Enbiyâ Suresi (21), 19 ila 20. Ayetler]

9181. Metin

وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبادَتِهِ وَلا يَسْتَحْسِرُونَ (١٩) يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لاَ يَفْتُرُونَ (٢٠)

{ وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبادَتِهِ وَلا يَسْتَحْسِرُونَ (١٩) يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لاَ يَفْتُرُونَ (٢٠) } “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun katındakiler O'na kulluk etmekten kibirlenmezler ve yorulup usanmazlar. (19) Gece gündüz hiç durmaksızın tesbih ederler. (20)”

9182. Metin

وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ خلقاً وملكاً. وَمَنْ عِنْدَهُ يعني الملائكة المنزلين منه لكرامتهم عليه منزلة المقربين عند الملوك، وهو معطوف على مَنْ فِي السَّماواتِ وإفراده للتعظيم أو لأنه أعم منه من وجه، أو المراد به نوع من الملائكة متعال عن التبوؤ في السماء والأرض أو مبتدأ خبره: لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبادَتِهِ لا يتعظمون عنها. وَلا يَسْتَحْسِرُونَ ولا يعيون منها، وإنما جيء بالاستحسار الذي هو أبلغ من الحسور تنبيهاً على أن عبادتهم بثقلها ودوامها حقيقة بأن يستحسر منها ولا يستحسرون.

{ وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur” yaratılış ve mülkiyet bakımından. { وَمَنْ عِنْدَهُ } “O'nun katındakiler” yani O'na olan şereflerinden ötürü kralların yanındaki gözdeler mertebesinde tutulan melekler. Bu, { مَنْ فِي السَّماواتِ } ifadesine matuftur; müstakil olarak zikredilmesi tazim içindir yahut bir yönden ondan daha genel olduğu içindir; yahut bununla gökte ve yerde yer tutmaktan münezzeh olan bir melek türü kastedilmiştir; ya da bir mübtedadır ve haberi şudur: { لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبادَتِهِ } “O'na kulluk etmekten kibirlenmezler” yani ona karşı büyüklük taslamazlar. { وَلا يَسْتَحْسِرُونَ } “ve yorulup usanmazlar” yani ondan ötürü yorgun düşüp bıkmazlar. Hüsûr (الْحُسُور) lafzından daha beliğ olan istihsâr (الِاسْتِحْسَار) lafzının getirilmesi, onların ibadetlerinin ağırlığı ve devamlılığı sebebiyle yorgunluk ve bıkkınlık vermeye layık olmasına rağmen onların usanmadıklarına dikkat çekmek içindir.

9183. Metin

يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ ينزهونه ويعظمونه دائماً. لاَ يَفْتُرُونَ حال من الواو في يُسَبِّحُونَ وهو استئناف أو حال من ضمير قبله.

{ يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ } “Gece gündüz tesbih ederler” yani O'nu daima tenzih ve tazim ederler. { لاَ يَفْتُرُونَ } “hiç durmaksızın” ifadesi { يُسَبِّحُونَ } kelimesindeki vâv harfinden hâldir; bu cümle istînâfiyye (yeni bir başlangıç) yahut kendisinden önceki zamirden hâldir.

9184. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٢١ الى ٢٣]

[Enbiyâ Suresi (21), 21 ila 23. Ayetler]

9185. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ (٢١) لَوْ كانَ فِيهِما آلِهَةٌ إِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتا فَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٢٢) لاَّ يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ (٢٣)

{ أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ (٢١) لَوْ كانَ فِيهِما آلِهَةٌ إِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتا فَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٢٢) لاَّ يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ (٢٣) } “Yoksa onlar, yerden ölüleri diriltebilecek birtakım ilahlar mı edindiler? (21) Eğer her ikisinde (göklerde ve yerde) Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de mutlaka bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. (22) O, yaptığından sorumlu tutulmaz; fakat onlar sorumlu tutulurlar. (23)”

9186. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً بل اتخذوا والهمزة لإِنكار اتخاذهم. مِنَ الْأَرْضِ صفة لآلهة أو متعلقة بالفعل على معنى الابتداء، وفائدتها التحقير دون التخصيص. هُمْ يُنْشِرُونَ الموتى وهم وإن لم يصرحوا به لكن لزم ادعاؤهم لها الإِلهية، فإن من لوازمها الاقتدار على جميع الممكنات والمراد به تجهيلهم والتهكم بهم، وللمبالغة في ذلك زيد الضمير الموهم لاختصاص الانشار بهم.

{ أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً } “Yoksa onlar [...] ilahlar mı edindiler?” yani bilakis edindiler; [başındaki] hemze ise onların ilah edinmelerini inkâr (kınama) içindir. { مِنَ الْأَرْضِ } “yerden” ifadesi { آلِهَةً } kelimesinin sıfatıdır yahut ibtida (başlangıç) manasıyla fiile müteallıktır; [buradaki] faydası tahsis değil hakir görmedir. { هُمْ يُنْشِرُونَ } “onlar mı diriltecekler?” yani ölüleri [onlar mı diriltecekler]. Her ne kadar bunu açıkça söylememiş olsalar da, o [varlıklar] için ilahlık iddia etmeleri bunu gerektirir; zira bütün mümkinâta güç yetirebilmek ilahlığın gereklerindendir. Bununla murat edilen, onları cahil saymak ve onlarla alay etmektir. Bunda mübalağa yapmak için, ölüleri diriltmenin sadece onlara has olduğu vehmini veren [hüm] zamiri ziyade kılınmıştır.

9187. Metin

لَوْ كانَ فِيهِما آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ غير الله، وصف ب إِلَّا لتعذر الاستثناء لعدم شمول ما قبلها لما بعدها ودلالته على ملازمة الفساد لكون الآلهة فيهما دونه، والمراد ملازمته لكونها مطلقاً أو معه حملاً لها على غير كما استثنى بغير حملاً عليها، ولا يجوز الرفع على البدل لأنه متفرع على الاستثناء ومشروط بأن يكون في كلام غير موجب. لَفَسَدَتا لبطلتا لما يكون بينهما من الاختلاف والتمانع، فإنها إن توافقت في المراد تطاردت عليه القدر وإن تخالفت فيه تعاوقت عنه. فَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ المحيط بجميع الأجسام الذي هو محل التدابير ومنشأ التقادير. عَمَّا يَصِفُونَ من اتخاذ الشريك والصاحبة والولد.

{ لَوْ كانَ فِيهِما آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ } “Eğer her ikisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı” yani Allah'tan gayrı [ilahlar]. { إِلَّا } kelimesi ile sıfat yapılmıştır; zira öncesindekinin sonrasındakini kapsamaması ve ilahların O'ndan gayrı olarak orada bulunmasının fesadı zorunlu kıldığına delalet etmesi sebebiyle istisna imkânsızdır. Kastedilen ise, [gayr'a hamledilerek onunla istisna yapıldığı gibi] illâ kelimesinin de gayr kelimesine hamledilmesiyle fesadın mutlak olarak ya da O'nunla birlikte başka ilahların bulunmasını zorunlu kılmasıdır. Bedel olarak ref edilmesi caiz değildir; çünkü bedel istisnaya bağlıdır ve kelamın olumsuz (gayr-i mûceb) olması şartına bağlıdır. { لَفَسَدَتا } “ikisi de mutlaka bozulup gitmişti” yani aralarındaki ihtilaf ve çekişmeden (temânu') ötürü harap olurdu. Zira bu ilahlar murat edilen şeyde ittifak etselerdi kaderler (kudretler) birbiriyle çatışırdı; ihtilaf etselerdi birbirlerini engellerlerdi. { فَسُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ } “Arşın Rabbi olan Allah [...] münezzehtir” ki O Arş, tedbirlerin mahalli ve takdirlerin kaynağı olup bütün cisimleri kuşatandır. { عَمَّا يَصِفُونَ } “onların niteledikleri şeylerden” yani ortak, eş ve çocuk isnat etmelerinden.

9188. Metin

لاَّ يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ لعظمته وقوة سلطانه وتفرده بالألوهية والسلطنة الذاتية. وَهُمْ يُسْئَلُونَ لأنهم

{ لاَّ يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ } “O, yaptığından sorumlu tutulmaz” büyüklüğü, saltanatının kuvveti, uluhiyette ve zâtî hükümranlıkta tek oluşu sebebiyle. { وَهُمْ يُسْئَلُونَ } “fakat onlar sorumlu tutulurlar” çünkü onlar

9189. Metin

مملوكون مستعبدون والضمير لل آلِهَةٌ أو للعباد.

kul ve köledirler. [Buradaki] zamir { آلِهَةٌ } (ilahlar) kelimesine yahut kullara aittir.

9190. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : آية ٢٤]

[Enbiyâ Suresi (21), 24. Ayet]

9191. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هاتُوا بُرْهانَكُمْ هذا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٤)

{ أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هاتُوا بُرْهانَكُمْ هذا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٤) } “Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: 'Delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların kitabı (öğüdü) ve benden öncekilerin kitabı!' Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bu yüzden de yüz çevirirler. (24)”

9192. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً كرره استعظاماً لكفرهم واستفظاعاً لأمرهم وتبكيتاً وإظهاراً لجهلهم، أو ضماً لإِنكار ما يكون لهم سنداً من النقل إلى إنكار ما يكون لهم دليلاً من العقل على معنى أوجدوا آلهة ينشرون الموتى فاتخذوهم آلهة، لما وجدوا فيهم من خواص الألوهية، أو وجدوا في الكتب الإِلهية الأمر بإشراكهم فاتخذوهم متابعة للأمر، ويعضد ذلك أنه رتب على الأول ما يدل على فساده عقلاً وعلى الثاني ما يدل على فساده نقلاً. قُلْ هاتُوا بُرْهانَكُمْ على ذلك إما من العقل أو من النقل، فإنه لا يصح القول بما لا دليل عليه كيف وقد تطابقت الحجج على بطلانه عقلاً ونقلاً. هذا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي من الكتب السماوية فانظروا هل تجدون فيها إلا الأمر بالتوحيد والنهي عن الإِشراك، والتوحيد لما لم يتوقف على صحته بعثة الرسل وإنزال الكتب صح الاستدلال فيه بالنقل ومَنْ مَعِيَ أمته ومَنْ قَبْلِي الأمم المتقدمة وإضافة ال ذِكْرُ إليهم لأنه عظتهم، وقرئ بالتنوين والإعمال وبه وب مِنْ الجارة على أن مع اسم هو ظرف كقبل وبعد وشبههما وبعدمها. بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ الْحَقَّ ولا يميزون بينه وبين الباطل، وقرئ «الحق» بالرفع على أنه خبر محذوف وسط للتأكيد بين السبب والمسبب. فَهُمْ مُعْرِضُونَ عن التوحيد واتباع الرسول من أجل ذلك.

{ أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler?” ifadesini, küfürlerinin büyüklüğünü ve durumlarının çirkinliğini vurgulamak, onları susturmak ve cehaletlerini ortaya koymak için tekrarlamıştır. Yahut naklî dayanaklarını inkâr etmeyi, aklî delillerini inkâr etmeye eklemek içindir; yani “Ölüleri dirilten ilahlar buldular da onlarda uluhiyet özellikleri gördükleri için mi onları ilah edindiler, yoksa ilahi kitaplarda onlara ortak koşma emri buldular da bu emre uyarak mı onları edindiler?” manasındadır. Bunu, birincisinin ardından aklî olarak tutarsızlığını gösteren şeyi, ikincisinin ardından da naklî olarak tutarsızlığını gösteren şeyi sıralamış olması desteklemektedir. { قُلْ هاتُوا بُرْهانَكُمْ } “De ki: 'Delilinizi getirin!'” buna dair ya akıldan ya da nakilden [bir delil getirin]. Zira delili olmayan bir şeyi iddia etmek sahih olmaz; kaldı ki aklî ve naklî deliller bunun bâtıl olduğu hususunda ittifak etmiştir. { هذا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي } “İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı!” yani semavi kitaplar; bakın bakalım, bunlarda tevhidi emretmekten ve şirk koşmayı yasaklamaktan başka bir şey bulabilir misiniz? Tevhidin sıhhati peygamberlerin gönderilmesine ve kitapların indirilmesine bağlı olmadığından, bu konuda nakille delil getirmek sahih olmuştur. { مَنْ مَعِيَ } ümmetidir, { مَنْ قَبْلِي } önceki ümmetlerdir. { ذِكْرُ } lafzının onlara izafe edilmesi, onların öğüdü olduğu içindir. Tenvin ve amel ettirilerek; onunla ve cer edici { مِنْ } ile; “ma'a” kelimesinin “kable”, “ba'de” ve benzerleri gibi bir zarf isim olmasına binaen ve bunlar olmaksızın da okunmuştur. { بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ الْحَقَّ } “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler” ve hak ile bâtılın arasını ayırt edemezler. “el-Hakku” lafzı, sebep ile müsebbeb arasına tekit için yerleştirilmiş mahzuf bir [mübtedanın] haberi olarak ref ile de okunmuştur. { فَهُمْ مُعْرِضُونَ } “bu yüzden de yüz çevirirler” yani bundan dolayı tevhidden ve Resul'e uymaktan [yüz çevirirler].

9193. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٢٥ الى ٢٧]

[Enbiyâ Suresi (21), 25 ila 27. Ayetler]

9194. Metin

وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدُونِ (٢٥) وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً سُبْحانَهُ بَلْ عِبادٌ مُكْرَمُونَ (٢٦) لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (٢٧)

{ وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدُونِ (٢٥) وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً سُبْحانَهُ بَلْ عِبادٌ مُكْرَمُونَ (٢٦) لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (٢٧) } “Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: 'Benden başka ilah yoktur, şu halde Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım. (25) 'Rahmân çocuk edindi' dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar ikram olunmuş kullardır. (26) O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (27)”

9195. Metin

وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَ إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ تعميم بعد تخصيص، فإن ذِكْرُ مَنْ قَبْلِي من حيث إنه خبر لاسم الإِشارة مخصوص بالموجود بين أظهرهم وهو الكتب الثلاثة، وقرأ حفص وحمزة والكسائي نُوحِي إِلَيْهِ بالنون وكسر الحاء والباقون بالياء وفتح الحاء.

{ وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَ إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ } “Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: 'Benden başka ilah yoktur, şu halde Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım” ifadesi, tahsisten sonra bir tamimdir (özelleştirmeden sonra genellemedir). Zira { ذِكْرُ مَنْ قَبْلِي } “benden öncekilerin kitabı” ifadesi, işaret isminin haberi olması hasebiyle onların aralarında mevcut olan üç kitaba mahsustur. Hafs, Hamza ve Kisâî { نُوحِي إِلَيْهِ } lafzını nun ile ve ha harfinin kesresiyle (nûhî), diğerleri ise ya ile ve ha harfinin fethasıyla (yûhâ) okumuştur.

9196. Metin

وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً نزلت في خزاعة حيث قالوا الملائكة بنات الله سُبْحانَهُ تنزيه له عن ذلك. بَلْ عِبادٌ بل هم عباد من حيث إنهم مخلوقون وليسوا بالأولاد. مُكْرَمُونَ مقربون وفيه تنبيه على مدحض القوم، وقرئ بالتشديد.

{ وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً } “'Rahmân çocuk edindi' dediler” ayeti, “Melekler Allah'ın kızlarıdır” diyen Huzâa kabilesi hakkında inmiştir. { سُبْحانَهُ } “O, münezzehtir” yani bundan dolayı O'nu tenzih etmektir. { بَلْ عِبادٌ } “Bilakis [onlar] kullardır” yani bilakis onlar yaratılmış olmaları hasebiyle kullardır, çocuk değillerdir. { مُكْرَمُونَ } “ikram olunmuşlardır” yani O'na yaklaştırılmışlardır. Bunda kavmin düştüğü yanılgıya bir dikkat çekme vardır. Şedde ile (mükerremûn) de okunmuştur.

9197. Metin

لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ لا يقولون شيئاً حتى يقوله كما هو ديدن العبيد المؤدبين، وأصله لا يسبق قولهم قوله فنسب السبق إليه وإليهم، وجعل القول محله وأداته تنبيهاً على استهجان السبق المعرض به للقائلين على الله ما لم يقله، وأنيبت اللام على الإِضافة اختصاراً وتجافياً عن تكرير الضمير، وقرئ «لاَ يَسُبقُونَهُ» بالضم من سابقته فسبقته أسبقه. وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ لا يعملون قط ما لم يأمرهم به.

{ لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ } “O'ndan önce söz söylemezler” edepli kulların adeti olduğu üzere, O söylemedikçe hiçbir şey söylemezler. Aslı “onların sözü O'nun sözünün önüne geçmez” şeklindedir; fakat öne geçme O'na ve onlara isnat edilmiş, söz ise Allah hakkında söylemediği şeyi söyleyenlerin öne geçmelerinin çirkinliğine dikkat çekmek amacıyla bunun mahalli ve vasıtası kılınmıştır. Kısaltma yapmak ve zamir tekrarından sakınmak için izafet yerine lâm getirilmiştir. “Lâ yesbukûnehû” şeklinde zamme ile de okunmuştur; bu, “müsabaka ettim, onu geçtim, geçerim” manasındaki sâbekaytühû'dandır. { وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ } “ve onlar O'nun emriyle hareket ederler” kendilerine emretmediği hiçbir şeyi asla yapmazlar.

9198. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Enbiyâ Suresi (21), 28 ila 29. Ayetler]

9199. Metin

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَلا يَشْفَعُونَ إِلاَّ لِمَنِ ارْتَضى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (٢٨) وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلهٌ مِنْ دُونِهِ فَذلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٢٩)

{ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ وَلا يَشْفَعُونَ إِلاَّ لِمَنِ ارْتَضى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (٢٨) وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلهٌ مِنْ دُونِهِ فَذلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٢٩) } “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler. (28) Onlardan her kim: 'Ben de O'ndan başka bir ilahım' derse, işte böylesini cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız. (29)”

9200. Metin

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ لا تخفى عليه خافية مما قدموا وأخروا، وهو كالعلة لما قبله والتمهيد لما بعده فإنهم لإحاطتهم بذلك يضبطون أنفسهم ويراقبون أحوالهم. وَلا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضى أن يشفع له مهابة منه. وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ عظمته ومهابته. مُشْفِقُونَ مرتعدون، وأصل الخشية خوف مع تعظيم

{ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ } “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir” öne aldıkları ve geriye bıraktıkları şeylerden hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Bu, öncesi için bir gerekçe ve sonrası için bir hazırlık gibidir; zira onlar bunu bildikleri için kendilerine hâkim olurlar ve hallerini murakabe ederler. { وَلا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضى } “Onlar, [...] O'nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler” yani O'na duydukları saygı ve heybetten ötürü sadece şefaat edilmesine razı olduğu kimseye [şefaat ederler]. { وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ } “ve O'nun korkusundan” yani O'nun azametinden ve heybetinden. { مُشْفِقُونَ } “titrerler” yani ürperirler. Haşyetin aslı, tazim ile birlikte olan korkudur

9201. Metin

ولذلك خص بها العلماء. والإِشفاق خوف مع اعتناء فإن عدي بمن فمعنى الخوف فيه أظهر وإن عدي بعلى فبالعكس.

ve bundan ötürü âlimlere has kılınmıştır. İsfâk (titreme/kaygılanma) ise özenle birlikte olan korkudur; eğer “min” ile geçişli olursa korku manası daha baskındır, “alâ” ile geçişli olursa aksinedir.

9202. Metin

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ من الملائكة أو من الخلائق. إِنِّي إِلهٌ مِنْ دُونِهِ فَذلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ يريد به نفي النبوة وادعاء ذلك عن الملائكة وتهديد المشركين بتهديد مدعي الربوبية. كَذلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ من ظلم بالإشراك وادعاء الربوبية.

{ وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ } “Onlardan her kim [...] derse” meleklerden veya yaratılmışlardan. { إِنِّي إِلهٌ مِنْ دُونِهِ فَذلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ } “'Ben de O'ndan başka bir ilahım' derse, işte böylesini cehennemle cezalandırırız” bununla meleklerden peygamberliği ve bu iddiayı nefyetmeyi ve rablik iddia edeni tehdit etmek suretiyle müşrikleri tehdit etmeyi kastetmektedir. { كَذلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ } “Biz zalimleri böyle cezalandırırız” yani şirk koşmak ve rablik iddia etmek suretiyle zulmeden kimseyi [böyle cezalandırırız].

9203. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : آية ٣٠]

[Enbiyâ Suresi (21), 30. Ayet]

9204. Metin

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً فَفَتَقْناهُما وَجَعَلْنا مِنَ الْماءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلا يُؤْمِنُونَ (٣٠)

{ أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً فَفَتَقْناهُما وَجَعَلْنا مِنَ الْماءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلا يُؤْمِنُونَ (٣٠) } “İnkâr edenler görmediler mi ki gökler ve yer birbiriyle bitişik iken Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmazlar mı? (30)”

9205. Metin

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أو لم يعلموا، وقرأ ابن كثير بغير واو. أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً ذات رتق أو مرتوقتين، وهو الضم والالتحام أي كانتا شيئاً واحداً وحقيقة متحدة. فَفَتَقْناهُما بالتنويع والتمييز، أو كانت السموات واحدة ففتقت بالتحريكات المختلفة حتى صارت أفلاكاً، وكانت الأرضون واحدة فجعلت باختلاف كيفياتها وأحوالها طبقات أو أقاليم. وقيل كانَتا بحيث لا فرجة بينهما ففرج. وقيل كانَتا رَتْقاً لا تمطر ولا تنبت ففتقناهما بالمطر والنبات، فيكون المراد ب السَّماواتِ سماء الدنيا وجمعها باعتبار الآفاق أو السَّماواتِ بأسرارها على أن لها مدخلاً ما في الأمطار، والكفرة وإن لم يعلموا ذلك فهم متمكنون من العلم به نظراً فإن الفتق عارض مفتقر إلى مؤثر واجب ابتداء أو بوسط، أو استفساراً من العلماء ومطالعة للكتب، وإنما قال كانَتا ولم يقل كن لأن المراد جماعة السموات وجماعة الأرض. وقرئ «رَتْقاً» بالفتح على تقدير شيئاً رتقاً أي مرتوقاً كالرفض بمعنى المرفوض. وَجَعَلْنا مِنَ الْماءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ وخلقنا من الماء كل حيوان كقوله تعالى اللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ ماءٍ وذلك لأنه من أعظم مواده أو لفرط احتياجه إليه وانتفاعه به بعينه، أو صيرنا كل شيء حي بسبب من الماء لا يحيا دونه. وقرئ «حياً» على أنه صفة كُلَّ أو مفعول ثان، والظرف لغو والشيء مخصوص بالحيوان. أَفَلا يُؤْمِنُونَ مع ظهور الآيات.

{ أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler görmediler mi” yani bilmediler mi? İbn Kesîr vâv harfi olmaksızın (elem yera) okumuştur. { أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً } “gökler ve yer birbiriyle bitişik iken” yani bitişiklik sahibi idiler yahut birbirine yapışık idiler. Ratk (الرَّتْق), birleşme ve yapışmadır; yani tek bir şey ve birleşik bir hakikat idiler. { فَفَتَقْناهُما } “Biz onları ayırdık” çeşitlendirerek ve birbirinden ayırarak [ayırdık]; yahut gökler tek bir parça idi, farklı hareketlerle yarılarak felekler haline geldi; yerler tek bir parça idi, nitelik ve hallerinin farklılığıyla tabakalar veya iklimler kılındı. Aralarında hiçbir boşluk bulunmayacak şekilde idiler de araları açıldı denilmiştir. Yine denilmiştir ki: İkisi de bitişikti; [gök] yağmur yağdırmaz, [yer] bitki bitirmezdi; Biz de onları yağmur ve bitki ile ayırdık (açtık). Bu takdirde { السَّماواتِ } lafzından murat dünya seması olur ve ufuklar itibarıyla çoğul getirilmiştir; yahut yağmurlarda bir tür tesiri olması hasebiyle bütün sırlarıyla semalardır. Kâfirler bunu bizzat bilmeseler bile, akıl yürüterek bunu bilmeye güç yetirebilirler; zira ayrışma (fatk), bizzat veya bir vasıtayla zorunlu bir etki ediciye (müessir-i vâcib) muhtaç olan arızi bir durumdur; yahut âlimlere sorarak ve kitapları inceleyerek [bunu bilebilirler]. [Künne] demeyip de { كانَتا } tesniye sigasıyla buyurması, semalar topluluğu ile yer topluluğunu kastettiği içindir. “Ratkan” kelimesi, merfûd manasındaki rafd gibi, bitişmiş şey anlamında fetha ile de okunmuştur. { وَجَعَلْنا مِنَ الْماءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ } “ve her canlı şeyi sudan yarattık” yani Allah Teâlâ'nın: { اللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ ماءٍ } “Allah her canlıyı sudan yarattı” ayetinde olduğu gibi her hayvanı sudan yarattık. Bu da onun en büyük maddelerinden biri olması yahut ona olan aşırı ihtiyacı ve bizzat ondan faydalanması sebebiyledir; yahut her canlı şeyi su sebebiyle var kıldık ki onsuz yaşayamaz. “Hayyen” şeklinde, { كُلَّ } lafzının sıfatı veya ikinci meful olarak da okunmuştur; bu durumda zarf lağv olur ve “şey” kelimesi canlıya (hayvana) tahsis edilir. { أَفَلا يُؤْمِنُونَ } “Hâlâ inanmazlar mı?” ayetlerin apaçıklığına rağmen.

9206. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٣١ الى ٣٢]

[Enbiyâ Suresi (21), 31 ila 32. Ayetler]

9207. Metin

وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنا فِيها فِجاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣١) وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً وَهُمْ عَنْ آياتِها مُعْرِضُونَ (٣٢)

{ وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنا فِيها فِجاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣١) وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً وَهُمْ عَنْ آياتِها مُعْرِضُونَ (٣٢) } “Onları sarsmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik ve yollarını bulabilsinler diye orada geniş yollar açtık. (31) Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık; oysa onlar oradaki ayetlerden yüz çevirmektedirler. (32)”

9208. Metin

وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ ثابتات من رسا الشيء إذا ثبت. أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ كراهة أن تميل بهم وتضطرب، وقيل لأن لا تميد فحذف لا لأمن الإِلباس. وَجَعَلْنا فِيها في الأرض أو الرواسي. فِجاجاً سُبُلًا مسالك واسعة وإنما قدم فجاجاً وهو وصف له ليصير حالاً فيدل على أنه حين خلقها خلقها كذلك، أو ليبدل منها سُبُلًا فيدل ضمناً على أنه خلقها ووسعها للسابلة مع ما يكون فيه من التوكيد. لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ إلى مصالحهم.

{ وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ } “yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik” yani sabit dağlar kıldık. [Revâsî], bir şey sabit olduğunda kullanılan resâ (رَسَا) fiilindendir. { أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ } “Onları sarsmasın diye” yani onları eğip sarsması hoş görülmediği için. “Sarsmasın diye” (li-ellâ temîde) anlamında olup karışıklık endişesi bulunmadığından “lâ” hazfedilmiştir de denildi. { وَجَعَلْنا فِيها } “ve orada [...] açtık” yani yeryüzünde veya dağlarda. { فِجاجاً سُبُلًا } “geniş yollar” yani geniş geçitler. Onun vasfı olduğu halde { فِجاجاً } kelimesinin öne geçirilmesi hâl olması içindir; böylece onları yarattığı sırada bu şekilde yarattığına delalet eder; yahut { سُبُلًا } kelimesi ondan bedel yapılsın diyedir; bu da içerdiği tekit ile birlikte, yoldan gelip geçenler için onları yarattığına ve genişlettiğine zımnen delalet eder. { لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ } “yollarını bulabilsinler diye” yani menfaatlerine [ulaşabilsinler diye].

9209. Metin

وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً عن الوقوع بقدرته أو الفساد والانحلال إلى الوقت المعلوم بمشيئته، أو استراق السمع بالشهب. وَهُمْ عَنْ آياتِها عن أحوالها الدالة على وجود الصانع ووحدته وكمال قدرته وتناهي حكمته التي يحس ببعضها ويبحث عن بعضها في علمي الطبيعة والهيئة. مُعْرِضُونَ غير متفكرين.

{ وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً } “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık” O'nun kudretiyle düşmekten yahut meşiyetiyle belirlenmiş vakte kadar bozulup dağılmaktan veya kayan yıldızlarla (şihablarla) kulak hırsızlığından [korunmuş]. { وَهُمْ عَنْ آياتِها } “oysa onlar oradaki ayetlerden” yani Sâni'in (Yaratıcı'nın) varlığına, birliğine, kudretinin kemaline ve hikmetinin nihayetsizliğine delalet eden hallerinden ki bir kısmı hislerle algılanır, bir kısmı da tabiat ve astronomi (hey'et) ilimlerinde araştırılır. { مُعْرِضُونَ } “yüz çevirmektedirler” yani hiç tefekkür etmemektedirler.

9210. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : آية ٣٣]

[Enbiyâ Suresi (21), 33. Ayet]

9211. Metin

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٣٣)

{ وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٣٣) } “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (33)”

9212. Metin

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ بيان لبعض تلك الآيات. كُلٌّ فِي فَلَكٍ أي كل واحد منهما، والتنوين بدل من المضاف إليه والمراد بالفلك الجنس كقولهم: كساهم الأمير حلة. يَسْبَحُونَ يسرعون على سطح الفلك إسراع السابح على سطح الماء، وهو خبر كُلٌّ والجملة حال من الشَّمْسَ

{ وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ } “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur” bu ayetlerin bir kısmının beyanıdır. { كُلٌّ فِي فَلَكٍ } “Her biri bir yörüngede” yani o ikisinden her biri. Tenvin, muzafun ileyhin bedelidir. Felekten murat ise, “Emir onlara birer kaftan giydirdi” sözlerinde olduğu gibi cinstir. { يَسْبَحُونَ } “yüzmektedir” suyun yüzeyinde yüzenin hızla akması gibi feleğin yüzeyinde hızla hareket ederler. Bu kelime { كُلٌّ } lafzının haberidir ve cümle { الشَّمْسَ }

9213. Metin

وَالْقَمَرَ

{ وَالْقَمَرَ } lafızlarından hâldir.

9214. Metin

، وجاز إنفرادهما بها لعدم اللبس والضمير لهما، وإنما جمع باعتبار المطالع وجعل الضمير واو العقلاء لأن السباحة فعلهم.

Karışıklık olmaması sebebiyle bu ikisinin hâl ile tek kalması caiz olmuştur ve zamir bu ikisine aittir. Çoğul getirilmesi ise doğuş yerleri (metâli') itibarıyladır; zamirin akıllılara mahsus vâv ile getirilmesi de yüzmenin onların fiili olması sebebiyledir.

9215. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٣٤ الى ٣٥]

[Enbiyâ Suresi (21), 34 ila 35. Ayetler]

9216. Metin

وَما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخالِدُونَ (٣٤) كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنا تُرْجَعُونَ (٣٥)

{ وَما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخالِدُونَ (٣٤) كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنا تُرْجَعُونَ (٣٥) } “Senden önce de hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar? (34) Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deneriz. Ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz. (35)”

9217. Metin

وَما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخالِدُونَ نزلت حين قالوا نَّتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ المنون وفي معناه قوله:

{ وَما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخالِدُونَ } “Senden önce de hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar?” [ayeti], onların: “Onun başına zamanın felaketlerinin gelmesini gözetliyoruz” dediklerinde indi. [Şairin] şu sözü de bu manadadır:

9218. Metin

فَقُلْ لِلشَّامِتِينَ بِنَا أَفِيقُوا ... سَيَلْقَى الشَّامِتُونَ كَمَا لَقِينَا

“Bizim halimize sevinenlere de ki: Kendinize gelin! ... Başımıza gelenlerin aynısıyla sevinip alay edenler de karşılaşacaktır.”

9219. Metin

والفاء لتعلق الشرط بما قبله والهمزة لإِنكاره بعد ما تقرر ذلك.

Fâ harfi, şartın öncesine taalluk etmesi içindir; hemze ise bu durum sabit olduktan sonra onu inkâr (red) içindir.

9220. Metin

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ ذائقة مرارة مفارقتها جسدها، وهو برهان على ما أنكروه. وَنَبْلُوكُمْ ونعاملكم معاملة المختبر. بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ بالبلايا والنعم. فِتْنَةً ابتلاء مصدر من غير لفظه. وَإِلَيْنا تُرْجَعُونَ فنجازيكم حسب ما يوجد منكم من الصبر والشكر، وفيه إيماء بأن المقصود من هذه الحياة والابتلاء والتعريض للثواب والعقاب تقريرا لما سبق.

{ كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ } “Her can ölümü tadacaktır” bedeninden ayrılışının acısını tadacaktır; bu da onların inkâr ettikleri şeye bir delildir. { وَنَبْلُوكُمْ } “sizi [...] deneriz” yani sınayan kimsenin muamelesiyle size muamele ederiz. { بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ } “şer ile de hayır ile de” belalarla ve nimetlerle. { فِتْنَةً } “Bir imtihan olarak” yani ibtilâen; kendi lafzından olmayan bir masdardır. { وَإِلَيْنا تُرْجَعُونَ } “Ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz” ki sizden sadır olan sabır ve şükre göre size karşılığını verelim. Bunda, daha önce geçenleri pekiştirmek üzere, bu hayattan maksadın imtihan olunmak ile sevap ve cezaya muhatap kılınmak olduğuna bir işaret vardır.

9221. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٣٦ الى ٣٧]

[Enbiyâ Suresi (21), 36 ila 37. Ayetler]

9222. Metin

وَإِذا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلاَّ هُزُواً أَهذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمنِ هُمْ كافِرُونَ (٣٦) خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آياتِي فَلا تَسْتَعْجِلُونِ (٣٧)

{ وَإِذا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلاَّ هُزُواً أَهذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمنِ هُمْ كافِرُونَ (٣٦) خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آياتِي فَلا تَسْتَعْجِلُونِ (٣٧) } “İnkâr edenler seni gördükleri zaman: 'İlahlarınızı diline dolayan bu mu?' diyerek seni sadece alaya alırlar. Oysa onlar Rahmân'ın kitabını bizzat inkâr edenlerin ta kendileridir. (36) İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Ayetlerimi size yakında göstereceğim; artık acele etmeyin! (37)”

9223. Metin

وَإِذا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ ما يتخذونك. إِلَّا هُزُواً إلا مهزوءاً به ويقولون: أَهذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ أي بسوء، وإنما أطلقه لدلالة الحال فإن ذكر العدو لا يكون إلا بسوء. وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمنِ بالتوحيد أو بإرشاد الخلق ببعث الرسل وإنزال الكتب رحمة عليهم أو بالقرآن. هُمْ كافِرُونَ منكرون فهم أحق أن يهزأ بهم، وتكرير الضمير للتأكيد والتخصيص ولحيلولة الصلة بينه وبين الخبر.

{ وَإِذا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ } “İnkâr edenler seni gördükleri zaman [...] seni sadece” yani seni tutmazlar { إِلَّا هُزُواً } “alaya alırlar” ancak alay konusu edinirler ve şöyle derler: { أَهذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ } “'İlahlarınızı diline dolayan bu mu?'” yani kötü bir şekilde [anan bu mu?] Hâlin delaleti sebebiyle mutlak bırakmıştır; zira düşmanı anmak ancak kötülükle olur. { وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمنِ } “Oysa onlar Rahmân'ın zikrini” tevhidi yahut kendilerine bir rahmet olmak üzere resuller gönderip kitaplar indirerek mahlukatı irşad etmesini ya da Kur'an'ı. { هُمْ كافِرُونَ } “bizzat inkâr edenlerin ta kendileridir” yani inkâr edicilerdir; asıl kendileriyle alay edilmeye layık olanlar onlardır. Zamirin tekrar edilmesi tekit, tahsis ve sıla [cümlesinin] kendisi ile haber arasına girmesi içindir.

9224. Metin

خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ كأنه خلق منه لفرط استعجاله وقلة ثباته كقولك: خلق زيد من الكرم، جعل ما طبع عليه بمنزلة المطبوع وهو منه مبالغة في لزومه له ولذلك قيل: إِنه على القلب ومن عجلته مبادرته إلى الكفر واستعجال الوعيد.

{ خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ } “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır” aşırı aceleciliği ve sebatının azlığı sebebiyle sanki aceleden yaratılmış gibidir; nitekim “Zeyd cömertlikten yaratılmıştır” dersin. Onda fıtraten bulunan huy, o huydan ayrılmamasındaki mübalağa sebebiyle yaratılan şey mesabesinde kılınmıştır. Bundan dolayı bu ifadenin kalb (yer değiştirme) yoluyla olduğu söylenmiştir. İnsanın aceleciliğinden biri de küfre koşması ve tehdit edilen azabı acele istemesidir.

9225. Metin

روي أنها نزلت في النضر بن الحرث حين استعجل العذاب.

[Bu ayetin], azabın çabucak gelmesini istediği zaman Nadr b. el-Hâris hakkında indiği rivayet edilmiştir.

9226. Metin

سَأُرِيكُمْ آياتِي نقماتي في الدنيا كوقعة بدر وفي الآخرة عذاب النار. فَلا تَسْتَعْجِلُونِ بالإِتيان بها، والنهي عما جبلت عليه نفوسهم ليقعدوها عن مرادها.

{ سَأُرِيكُمْ آياتِي } “Ayetlerimi size yakında göstereceğim” dünyada Bedir Savaşı gibi intikamlarımı, ahirette ise cehennem azabını [göstereceğim]. { فَلا تَسْتَعْجِلُونِ } “artık acele etmeyin!” onun gelmesini acele istemeyin. Nefislerinin tabiatında olan şeyden nehyedilmeleri, nefislerini istedikleri şeyden alıkoymaları içindir.

9227. Metin

[سورة الأنبياء (٢١) : الآيات ٣٨ الى ٤٠]

[Enbiyâ Suresi (21), 38 ila 40. Ayetler]

9228. Metin

وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٨) لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لاَ يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٣٩) بَلْ تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّها وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ (٤٠)

{ وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٨) لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لاَ يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٣٩) بَلْ تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّها وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ (٤٠) } “'Eğer doğru söylüyorsanız bu vaad (tehdit) ne zaman?' derler. (38) İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği vakti bir bilselerdi! (39) Bilakis o kendilerine ansızın gelecek de onları şaşkına çevirecektir; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ne de kendilerine mühlet verilecektir. (40)”

9229. Metin

وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ وقت وعد العذاب أو القيامة. إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ يعنون النبي ﵊ وأصحابه ﵃.

{ وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ } “'Bu vaad ne zaman?' derler” yani azap vaadinin veya kıyametin vakti [ne zaman?] { إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ } “'Eğer doğru söylüyorsanız'” bununla Peygamber aleyhisselâm'ı ve ashabını radıyallâhu anhum kastetmektedirler.

9230. Metin

لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لاَ يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ محذوف الجواب وحِينَ مفعول يَعْلَمُ أي: لو يعلمون الوقت الذي يستعجلون منه بقولهم مَتى هذَا الْوَعْدُ وهو حين تحيط بهم النار من كل جانب بحيث لا يقدرون على دفعها ولا يجدون ناصراً يمنعها لما استعجلوا، ويجوز أن يترك مفعول يَعْلَمُ ويضمر لحين فعل بمعنى: لو كان لهم علم لما استعجلوا يعلمون

{ لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لاَ يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ } “İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği vakti bir bilselerdi!” [ifadesinin] cevabı mahzuftur; { حِينَ } kelimesi { يَعْلَمُ } fiilinin mefulüdür. Yani: “Bu vaad ne zaman?” sözleriyle acele istedikleri vakti -ki o, ateşi savmaya güç yetiremeyecekleri ve onu engelleyecek bir yardımcı bulamayacakları şekilde ateşin kendilerini her taraftan kuşatacağı andır- bir bilselerdi, onu acele istemezlerdi. { يَعْلَمُ } fiilinin mefulünün zikredilmeyip “hîn” için bir fiilin takdir edilmesi de caizdir; şu manada: Eğer bilgileri olsaydı acele etmezlerdi, bilirlerdi

9231. Metin

بطلان ما هم عليه حين لا يكفون، وإنما وضع الظاهر فيه موضع الضمير للدلالة على ما أوجب لهم ذلك.

[ateşi] savamayacakları vakit üzerinde bulundukları şeyin bâtıllığını [bilirlerdi]. Burada zamir yerine zahir ismin konulması, onlara bunu vacip kılan şeye delalet etmek içindir.

9232. Metin

بَلْ تَأْتِيهِمْ العدة أو النار أو الساعة. بَغْتَةً فجأة مصدر أو حال. وقرئ بفتح الغين. فَتَبْهَتُهُمْ فتغلبهم أو تحيرهم. وقرئ الفعلان بالياء والضمير ل الْوَعْدُ أو ال حِينَ وكذا في قوله: فَلا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّها لأن الوعد بمعنى النار أو العدة والحين بمعنى الساعة، ويجوز أن يكون ل النَّارَ أو لل بَغْتَةً.

{ بَلْ تَأْتِيهِمْ } “Bilakis o kendilerine [...] gelecek” yani vaad edilen azap yahut ateş ya da kıyamet. { بَغْتَةً } “ansızın” yani birdenbire; masdar veya hâldir. Gayn harfinin fethasıyla da okunmuştur. { فَتَبْهَتُهُمْ } “de onları şaşkına çevirecektir” yani onları alt eder yahut hayrete düşürür. İki fiil de ya ile (ye'tîhim feyebhetühüm) okunmuştur; zamir ise { الْوَعْدُ } lafzına veya { حِينَ } kelimesine aittir. { فَلا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّها } “artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek” kavlindeki zamir de böyledir; zira vaad ateş veya tehdit manasında, hîn ise kıyamet (es-sâat) manasındadır. { النَّارَ } yahut { بَغْتَةً } lafzına ait olması da caizdir.

9233. Metin

وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ يمهلون وفيه تذكير بإمهالهم في الدنيا.

{ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ } “ne de kendilerine mühlet verilecektir” yani erteleneceklerdir. Bunda, dünyada kendilerine mühlet verilmiş olduğuna bir hatırlatma vardır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.