9927. Metin
مدينة وهي أربع وستون آية
Medine [döneminde inmiştir] ve altmış dört ayettir.
9928. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ١]
[Nûr Suresi (24), Âyet 1]
9929. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
9930. Metin
سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١)
{ سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١) } “[Bu,] indirdiğimiz ve [hükümlerini] farz kıldığımız bir suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik.”
9931. Metin
سُورَةٌ أي هذه سورة أو فيما أوحينا إليك سورة. أَنْزَلْناها صفتها ومن نصبها جعله مفسراً لناصبها فلا يكون له محل إلا إذا قدر اتل أو دونك نحوه وَفَرَضْناها وفرضنا ما فيها من الأحكام، وشدده ابن كثير وأبو عمرو لكثرة فرائضها أو المفروض عليهم، أو للمبالغة في إيجابها. وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ واضحات الدلالة لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ فتتقون المحارم وقرئ بتخفيف الذال.
{ سُورَةٌ } “[Bu,] bir suredir”; yani bu bir suredir yahut sana vahyettiklerimiz arasında bir suredir. { أَنْزَلْناها } “İndirdiğimiz” onun sıfatıdır; onu nasb ile okuyan ise bunu, nasb edenini açıklayıcı (müfessir) kılmıştır; bu durumda "oku" (ütlü) veya "işte sana" (dûneke) gibi bir takdir olmadıkça irapta mahalli olmaz. { وَفَرَضْناها } “Ve farz kıldığımız”; içindeki hükümleri farz kıldığımız [bir suredir]. İbn Kesîr ve Ebû Amr, farzlarının çokluğu veya kendilerine farz kılınanların çokluğu sebebiyle yahut farziyetini pekiştirmek (mübalağa) için [ra harfini] şeddeli okumuşlardır. { وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ } “Ve onda apaçık ayetler indirdik”; delaleti açık [ayetler indirdik]. { لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ } “Öğüt alasınız diye”; böylece haramlardan sakınasınız diye. Zâl harfinin şeddesiz haliyle de (tezekkerûn şeklinde) okunmuştur.
9932. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٢]
[Nûr Suresi (24), Âyet 2]
9933. Metin
الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢)
{ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢) } “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde onlara karşı bir acıma duygusu sizi tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.”
9934. Metin
الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي أو فيما فرضنا أو أنزلنا حكمهما وهو الجلد، ويجوز أن يرفعا بالإِبتداء والخبر:
{ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي } “Zina eden kadın ve zina eden erkek”; yahut farz kıldıklarımız veya indirdiklerimiz arasında ikisinin hükmü vardır ki o da celdedir (sopa vurmaktır). Mübteda ve haber olmak üzere merfu kılınmaları da caizdir:
9935. Metin
فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ والفاء لتضمنها معنى الشرط إذ اللام بمعنى الّذي، وقرئ بالنصب على إضمار فعل يفسره الظاهر وهو أحسن من نصب سورة لأجل الأمر والزان بلا ياء، وإنما قدم الزَّانِيَةُ لأن الزنا في الأغلب يكون بتعرضها للرجل وعرض نفسها عليه ولأن مفسدته تتحقق بالإِضافة إليها، والجلد ضرب الجلد وهو حكم يخص بمن ليس بمحصن لما دل على أن حد المحصن هو الرجم، وزاد الشافعي عليه تغريب الحر سنة
{ فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ } “Her birine yüzer değnek vurun”. Buradaki fâ, şart anlamı içerdiği içindir; zira başındaki elif-lâm (el-lezî) anlamındadır. Zahirin tefsir ettiği gizli bir fiil sebebiyle mensub olarak da okunmuştur ki bu, emir sebebiyle sure kelimesinin nasb edilmesinden daha güzeldir. “ez-Zân” kelimesi yâ harfi olmaksızın da okunmuştur. { الزَّانِيَةُ } “Zina eden kadın” ifadesinin öne geçirilmesi ise, zinanın çoğunlukla kadının erkeğe sataşması ve kendini ona arz etmesiyle meydana gelmesi ve fesadının ona nispetle tahakkuk etmesi sebebiyledir. Celid (cildine vurmak), deriye vurmaktır; bu da evli olmayan (gayrimuhsan) kimseye mahsus bir hükümdür; zira evli kimsenin (muhsanın) had cezasının recim olduğuna delil vardır. İmam Şâfiî ise hür kimsenin bir yıl sürgün edilmesini buna eklemiştir;
9936. Metin
لقوله ﵊ «البكر بالبكر جلد مائة وتغريب عام»
Nitekim o aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Bekâr bekârla zina ederse yüz celde ve bir yıl sürgün vardır.»
9937. Metin
، وليس في الآية ما يدفعه لينسخ أحدهما الآخر نسخاً مقبولاً أو مردوداً، وله في العبد ثلاثة أقوال. والإِحصان: بالحرية والبلوغ والعقل والإِصابة في نكاح صحيح، واعتبرت الحنفية الإِسلام أيضاً وهو مردود برجمه ﵊ يهوديين، ولا يعارضه «من أشرك بالله فليس بمحصن» إذ المراد بالمحصن الذي يقتص له من المسلم. وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ رحمة. فِي دِينِ اللَّهِ في طاعته وإقامة حده فتعطلوه أو تسامحوا فيه، ولذلك
Alette bunu reddedecek ve birinin diğerini makbul ya da merdud bir neshle nesh etmesini gerektirecek bir durum yoktur. Köle hakkında ise onun (Şâfiî'nin) üç görüşü vardır. İhsan (muhsanlık); hürriyet, büluğ, akıl ve sahih bir nikâh içinde cinsel birleşmeyle olur. Hanefîler İslâm'ı da şart koşmuşlardır; fakat bu, onun aleyhisselâm iki Yahudiyi recmetmesi sebebiyle reddedilmiştir. «Kim Allah'a ortak koşarsa muhsan değildir» hadisi de buna aykırı değildir; zira muhsandan kasıt, Müslümandan dolayı kendisine kısas uygulanacak kimsedir. { وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ } “Onlara karşı bir acıma duygusu sizi tutmasın”; yani merhamet [tutmasın]. { فِي دِينِ اللَّهِ } “Allah'ın dininde”; O'na itaatte ve haddini uygulamada [acımayın] ki onu askıya almayasınız yahut onda müsamaha göstermeyesiniz. Bundan dolayıdır ki,
9938. Metin
قال ﵊ «لو سرقت فاطمة بنت محمد لقطعت يدها» .
O aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Muhammed'in kızı Fâtıma da hırsızlık etseydi mutlaka onun elini keserdim.»
9939. Metin
وقرأ ابن كثير بفتح الهمزة وقرئت بالمد على فعالة.
İbn Kesîr hemzenin fethasıyla [re'fetten] okumuştur; med ile fe'âletün vezninde (reâfetün) şeklinde de okunmuştur.
9940. Metin
إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَإِن الإِيمان يقتضي الجد في طاعة الله تعالى والاجتهاد في إقامة حدوده وأحكامه، وهو من باب التهييج. وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ زيادة في التنكيل فإن التفضيح قد ينكل أكثر مما ينكل التعذيب، وال طائِفَةٌ فرقة يمكن أن تكون حافة حول شيء من الطوف وأقلها ثلاثة وقيل واحداً واثنان، والمراد جمع يحصل به التشهير.
{ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız”; zira iman, Allah Teâlâ'ya itaatte ciddiyeti ve O'nun hadlerini ve hükümlerini ikame etmede gayret göstermeyi gerektirir; bu ise teşvik ve harekete geçirme kabilindendir. { وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun”; ibret ve caydırıcılığı artırmak içindir; zira rezil etmek bazen azap etmekten daha çok ibret vericidir. et-Tâife (طائِفَةٌ), tavaf kökünden gelip bir şeyin etrafını sarabilecek bir fırkadır; en azı üç kişidir, bir veya iki kişi olduğu da söylenmiştir; kastedilen ise teşhirin kendisiyle hâsıl olacağı bir topluluktur.
9941. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٣]
[Nûr Suresi (24), Âyet 3]
9942. Metin
الزَّانِي لاَ يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لاَ يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣)
{ الزَّانِي لاَ يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لاَ يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣) } “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”
9943. Metin
الزَّانِي لاَ يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لاَ يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ إذ الغالب أن المائل إلى الزنا
{ الزَّانِي لاَ يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لاَ يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ } “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir”; zira galip olan durum şudur ki, zinaya meyilli olan kimse,
9944. Metin
لا يرغب في نكاح الصوالح والمسافحة لا يرغب فيها الصلحاء، فإن المشاكلة علة للألفة والتضام، والمخالفة سبب للنفرة والافتراق. وكان حق المقابلة أن يقال والزانية لا تنكح إلا من هو زان أو مشرك. لكن المراد بيان أحوال الرجال في الرغبة فيهن، لأن الآية نزلت في ضعفة المهاجرين لما هموا أن يتزوجوا بغايا يكرين أنفسهن لينفقن عليهم من أكسابهن على عادة الجاهلية ولذلك قدم الزاني. وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ لأنه تشبه بالفساق وتعرض للتهمة وتسبب لسوء القالة والطعن في النسب وغير ذلك من المفاسد، ولذلك عبر عن التنزيه بالتحريم مبالغة. وقيل النفي بمعنى النهي، وقد قرئ به والحرمة على ظاهرها والحكم مخصوص بالسبب الذي ورد فيه، أو منسوخ بقوله: وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ فإنه يتناول المسافحات، ويؤيده
Saliha kadınlarla evlenmeye rağbet etmez; iffetsiz kadına da salih kimseler rağbet etmez. Çünkü mizaç uygunluğu ülfet ve kaynaşmanın illetidir, zıtlık ise nefret ve ayrılığın sebebidir. Mukabelenin hakkı, "Zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan kimse evlenir" denilmesiydi. Fakat kastedilen, erkeklerin kadınlara rağbet etme durumlarını açıklamaktır; zira ayet, hicret edenlerin fakirleri hakkında inmiştir; bunlar, Cahiliye adetine göre kazançlarından kendilerine harcasınlar diye kendilerini kiralayan fahişelerle evlenmeye niyetlenmişlerdi; bu sebeple zina eden erkek öne geçirilmiştir. { وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Bu, müminlere haram kılınmıştır”; çünkü bu, fasıklara benzemek, töhmete maruz kalmak, dedikoduya ve nesebin lekelenmesine sebep olmak gibi başka fesatlara yol açar. Bu yüzden mübalağa kastıyla tenzih, tahrîm (haram kılma) lafzıyla ifade edilmiştir. Nefyin nehiy anlamında olduğu da söylenmiştir; nitekim bu şekilde de kıraat edilmiştir ve haramlık zahiri üzeredir; hüküm ise indiği sebebe mahsustur yahut { وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ } “İçinizden bekârları evlendirin” ayetiyle nesh edilmiştir; zira bu ayet iffetsiz kadınları da kapsar. Bunu teyit eden husus ise,
9945. Metin
أنه ﵊ سئل عن ذلك فقال: «أوله سفاح وآخره نكاح والحرام لا يحرم الحلال»
Ona aleyhisselâm bu durumun sorulması üzerine şöyle buyurmuş olmasıdır: «Onun başı sefihlik (zina), sonu ise nikahtır; haram olan şey helali haram kılmaz.»
9946. Metin
، وقيل المراد بالنكاح الوطء فيؤول إلى نهي الزاني عن الزنا إلا بزانية، والزانية أن يزني بها إلا زان وهو فاسد.
Nikâhtan maksadın cinsel ilişki olduğu da söylenmiştir; bu takdirde [mana], zina eden erkeğin zina eden kadından başkasıyla zina etmesinin ve zina eden kadının da kendisiyle ancak zina eden bir erkeğin zina etmesinin yasaklanmasına varır ki bu görüş fasittir.
9947. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٤ الى ٥]
[Nûr Suresi (24), Âyet 4-5]
9948. Metin
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) } “İffetli kadınlara zina isnat edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir. Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
9949. Metin
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ يقذفونهن بالزنا لوصف المقذوفات بالإِحصان، وذكرهن عقيب الزواني واعتبار أربعة شهداء بقوله: ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً والقذف بغيره مثل يا فاسق ويا شارب الخمر يوجب التعزير كقذف غير المحصن، والإِحصان ها هنا بالحرية والبلوغ والعقل والإِسلام والعفة عن الزنا ولا فرق فيه بين الذكر والأنثى، وتخصيص الْمُحْصَناتِ لخصوص الواقعة أو لأن قذف النساء أغلب وأشنع، ولا يشترط اجتماع الشهود عند الآداء ولا تعتبر شهادة زوج المقذوفة خلافاً لأبي حنيفة، وليكن ضربه أخف من ضرب الزنا لضعف سببه واحتماله ولذلك نقص عدده. وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أي شهادة كانت لأنه مفتر، وقيل شهادتهم في القذف ولا يتوقف ذلك على استيفاء الجلد خلافاً لأبي حنيفة فَإِنْ الأمر بالجلد والنهي عن القبول سيان في وقوعهما جواباً للشرط لا ترتيب بينهما فيترتبان عليه دفعة، كيف وحاله قبل الجلد أسوأ مما بعده. أَبَداً ما لم يتب، وعند أبي حنيفة إلى آخر عمره. وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ المحكوم بفسقهم.
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ } “İffetli kadınlara zina isnat edenler”; kendilerine zina isnat edilenlerin iffetli (muhsan) vasfıyla anılması, zina edenlerin peşinden zikredilmeleri ve { ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً } “Sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun” buyruğuyla dört şahidin şart koşulması sebebiyle, onlara zina iftirasında bulunurlar. Bunun dışındaki iftiralar ise -"Ey fasık!", "Ey şarap içen!" demek gibi- muhsan olmayana iftira gibi ta‘zîri gerektirir. Buradaki ihsan (iffet); hürriyet, büluğ, akıl, İslâm ve zinadan iffetli olmakla gerçekleşir; bunda erkekle kadın arasında fark yoktur. { الْمُحْصَناتِ } “İffetli kadınlar” şeklinde tahsis edilmesi ise olayın hususiliğinden yahut kadınlara iftiranın daha yaygın ve daha çirkin olmasındandır. Şahitlerin şahitlik anında bir arada bulunması şart değildir ve Ebû Hanîfe'nin aksine, iftiraya uğrayan kadının kocasının şahitliği geçerli sayılmaz. Sebebinin zayıflığı ve ihtimalli oluşu nedeniyle onun celdesi zina celdesinden daha hafif olmalıdır; bu yüzden sayısı da eksiltilmiştir. { وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً } “Ve onların şahitliğini kabul etmeyin”; yani iftiracı olduğu için hiçbir şahitliğini [kabul etmeyin]. Kazf hususundaki şahitlikleri olduğu da söylenmiştir. Ebû Hanîfe'nin aksine bu durum celdenin tamamlanmasına bağlı değildir; zira celde emri ile kabul etmeme yasağı, şartın cevabı olmakta eşittir, aralarında bir tertip yoktur, bu yüzden ikisi birden birlikte terettüp eder; nitekim celdeden önceki hali sonrakinden daha kötüdür. { أَبَداً } “Ebediyen”; tövbe etmediği sürece. Ebû Hanîfe'ye göre ise ömrünün sonuna kadardır. { وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ } “İşte onlar fasıkların ta kendileridir”; fasıklığına hükmedilmiş olanlardır.
9950. Metin
إِلَّا الَّذِينَ تابُوا عن القذف. مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا أعمالهم بالتدارك، ومنه الاستسلام للحد أو الاستحلال من المقذوف، والاستثناء راجع إلى أصل الحكم وهو اقتضاء الشرط لهذه الأمور ولا يلزمه سقوط الحد به كما قيل، لأن من تمام التوبة الاستسلام له أو الاستحلال ومحل المستثنى النصب على الاستثناء، وقيل إلى النهي ومحله الجر على البدل من هم في لهم، وقيل إلى الأخيرة ومحله النصب لأنه من موجب وقيل منقطع متصل بما بعده. فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ علة للاستثناء.
{ إِلَّا الَّذِينَ تابُوا } “Tövbe edenler müstesnadır”; iftiradan [tövbe edenler]. { مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا } “Bundan sonra ve ıslah olanlar”; telafi etmek suretiyle amellerini [ıslah edenler]. Hadd cezasına boyun eğmek veya iftira edilen kimseden helallik dilemek de bu kabildendir. İstisna, asıl hükme racidir; o da şartın bu hususları gerektirmesidir; denildiği gibi bununla haddin düşmesi gerekmez, çünkü tövbenin kemali, ona boyun eğmekle veya helallik dilemekle olur. Müstesnanın iraptaki yeri istisna üzere nasbdır. Nehiy cümlesine raci olduğu da söylenmiştir; bu takdirde yeri, "lehum"daki "hum" zamirinden bedel olarak cerdir. Son cümleye raci olduğu da söylenmiştir; bu takdirde müspet kelamdan sonra geldiği için yeri nasbdır. Sonrasına bağlı bir munkatı istisna olduğu da söylenmiştir. { فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir”; istisnanın illetidir.
9951. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٦ الى ٧]
[Nûr Suresi (24), Âyet 6-7]
9952. Metin
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧)
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧) } “Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesidir. Beşincisi ise, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır.”
9953. Metin
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ نزلت في هلال بن أمية رأى رجلاً على فراشه، وأنفسهم بدل من شهداء أو صفة لهم على أن إلا بمعنى غير. فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ فالواجب شهادة أحدهم أو فعليهم شهادة أحدهم، وأَرْبَعُ نصب على المصدر وقد رفعه حمزة والكسائي وحفص على أنه خبر «شهادة» . بِاللَّهِ متعلق بشهادات لأنها أقرب وقيل بشهادة لتقدمها. إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ أي فيما رماها به من الزنا، وأصله على أنه فحذف الجار وكسرت إن وعلق العامل عنه باللام تأكيداً.
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ } “Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlar”; Hilâl b. Ümeyye hakkında inmiştir; o, yatağında bir adam görmüştü. "Enfusuhum", "şühedâ" kelimesinden bedeldir yahut illâ'nın gayr anlamında olması sebebiyle onların sıfatıdır. { فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ } “Onların her birinin şahitliği dört şahitliktir”; yani birinin şahitliği vaciptir yahut üzerlerine düşen birinin şahitliğidir. "Erbeu" kelimesi meful-i mutlak (mastar) olarak mensubdur; Hamza, Kisâî ve Hafs ise onu "şehâdetün" kelimesinin haberi olarak merfu okumuşlardır. { بِاللَّهِ } “Allah adına”; daha yakın olduğu için "şehâdât" lafzına mütealliktir; önde olmasından dolayı "şehâdeh" lafzına müteallik olduğu da söylenmiştir. { إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ } “Kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna”; yani ona isnat ettiği zina hususunda [doğru söylediğine dair]. Aslı "alâ ennehû" şeklindedir, cer harfi hazfedilmiş, "inne" kesrelenmiş ve amil olan fiil tekid için lâm harfiyle ta'lik edilmiştir.
9954. Metin
وَالْخامِسَةُ والشهادة الخامسة. أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ في الرمي هذا لعان الرجل وحكمه سقوط حد القذف عنه، وحصول الفرقة بينهما بنفسه فرقة فسخ عندنا
{ وَالْخامِسَةُ } “Beşincisi”; ve beşinci şahitliktir. { أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ } “Eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır”; iftirada [yalan söyleyenlerden ise]. Bu, erkeğin mülâanesidir. Hükmü ise kazf haddinin üzerinden düşmesi ve aralarında bizzat bir fesh ayrılığının meydana gelmesidir;
9955. Metin
لقوله ﵊ «المتلاعنان لا يجتمعان أبداً»
Nitekim o aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Liânlaşanlar asla bir araya gelemezler.»
9956. Metin
. وتفريق الحاكم فرقة طلاق عند أبي حنيفة ونفي الولد أن تعرض له فيه وثبوت حد الزنا على المرأة لقوله.
Ebû Hanîfe'ye göre hâkimin ayırması talak yoluyla bir ayrılıktır; çocuktan bahsedilmişse nesebinin reddedilmesi ve [ayetin] ifadesi sebebiyle kadın üzerine zina haddinin sübut bulmasıdır.
9957. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٨ الى ١٠]
[Nûr Suresi (24), Âyet 8-10]
9958. Metin
وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨) وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠)
{ وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨) وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠) } “Kendisinin yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesi, cezayı kadından savar. Beşincisi ise, eğer o doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasıdır. Ya Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, her şeyi hikmetle yapan olmasaydı!”
9959. Metin
وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أي الحد. أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ فيما رماني به.
{ وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ } “Cezayı kadından savar”; yani had cezasını. { أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ } “Kendisinin yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesi”; bana isnat ettiği şeyde [yalan söyleyenlerden olduğuna dair].
9960. Metin
وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ في ذلك ورفع الخامسة بالإِبتداء وما بعدها الخبر أو بالعطف على أن تشهد، ونصبها حفص عطفاً على أَرْبَعَ. وقرأ نافع ويعقوب أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ وأَنَّ غَضَبَ اللَّهِ بتخفيف النون فيهما وكسر الضاد وفتح الباء من غَضَبَ ورفع الهاء من اسم اللَّهِ، والباقون بتشديد النون فيهما ونصب التاء وفتح الضاد وجر الهاء.
{ وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “Beşincisi ise, eğer o doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasıdır”; bu hususta [doğru söyleyenlerden ise]. "el-Hâmisete" lafzının ref ile okunması mübteda, sonrasının haber olması yahut "en teşhede" ifadesine atıf iledir; Hafs ise onu "erbea" kelimesine atıfla mensub okumuştur. Nâfi ve Ya‘kûb her iki yerde de nûn harfini şeddesiz (en la'netu, en gadabu), "gadibe" fiilinin dâd'ını kesreli, bâ'sını fethalı ve lafzatullahın he'sini merfu okumuşlardır. Diğerleri ise her ikisinde nûn'u şeddeli, tâ'yı mensub, dâd'ı fethalı ve he'yi mecrur okumuşlardır.
9961. Metin
وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ متروك الجواب للتعظيم أي لفضحكم وعاجلكم بالعقوبة.
{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ } “Ya Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, her şeyi hikmetle yapan olmasaydı!” İşi tazim etmek için cevabı hazfedilmiştir; yani sizi rezil eder ve cezanızı hemen verirdi.
9962. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ١١]
[Nûr Suresi (24), Âyet 11]
9963. Metin
إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١)
{ إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١) } “O iftirayı atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir şer sanmayın; bilakis o sizin için bir hayırdır. Onlardan her birine kazandığı günahtan bir pay vardır. Onlardan [iftiranın] büyüğünü üstlenen kimse için ise büyük bir azap vardır.”
9964. Metin
إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ بأبلغ ما يكون من الكذب، من الإِفك، وهو الصرف لأنه قول مأفوك عن وجهه، والمراد ما أفك به على عائشة رضي الله تعالى عنها. وذلك أنه ﵊ استصحبها في بعض الغزوات فأذن ليلة في القفول بالرحيل، فمشت لقضاء حاجة ثم عادت إلى الرحل فلمست صدرها فإذا عقد من جرع ظفار قد انقطع، فرجعت لتلتمسه فظن الذي كان يرحلها أنها دخلت الهودج فرحله على مطيتها وسار، فلما عادت إلى منزلها لم تجد ثمة أحداً فجلست كي يرجع إليها منشد، وكان صفوان بن المعطل السلمي ﵁ قد عرس وراء الجيش فأدلج فأصبح عند منزلها فعرفها فأناخ راحلته فركبتها فقادها حتى أتيا الجيش فاتهمت به. عُصْبَةٌ مِنْكُمْ جماعة منكم وهي من العشرة إلى الأربعين وكذلك العصابة، يريد عبد الله بن أبي، وزيد بن رفاعة، وحسان بن ثابت، ومسطح بن أثاثة، وحمنة بنت جحش ومن ساعدهم، وهي خبر إن وقوله: لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ مستأنف والخطاب للرسول ﷺ وأبي بكر وعائشة وصفوان رضي الله تعالى عنهم والهاء للإِفك. بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لاكتسابكم به الثواب العظيم وظهور كرامتكم على الله بإنزال ثماني عشرة آية في براءتكم، وتعظيم شأنكم وتهويل الوعيد لمن تكلم فيكم والثناء على من ظن بكم خيرا. لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ لكل جزاء ما اكتسب بقدر ما خاض فيه مختصاً به. وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ معظمه وقرأ يعقوب بالضم وهو لغة فيه. مِنْهُمْ من الخائضين وهو ابن أبي فإنه بدأ به وأذاعه عداوة لرسول الله ﷺ، أو هو وحسان ومسطح فإنهما شايعاه بالتصريح به وَالَّذِي بمعنى الذين. لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ في الآخرة أو في الدنيا بأن جلدوا وصار ابن أبي مطروداً مشهوراً بالنفاق، وحسان أعمى أشل اليدين، ومسطح مكفوف البصر.
{ إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ } “O iftirayı atanlar”; yalanın en ileri derecesiyle gelenler. İfk (çevirmek), asıl yönünden çevrilmiş söz demektir. Kastedilen, Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ'ya atılan iftiradır. Şöyle ki: O aleyhisselâm bazı gazvelerde onu yanına almıştı; bir gece dönüş esnasında göç izni verdi. Âişe bir ihtiyacını gidermek için gitti, sonra deve sırtındaki yerine döndü, göğsüne dokununca Zafâr taşından olan gerdanlığının kopmuş olduğunu fark etti; onu aramak için geri döndü. Devesini yükleyen kimse onun hevdece bindiğini zannederek hevdeci devesine yükleyip yola koyuldu. Âişe konak yerine döndüğünde orada kimseyi bulamadı ve kendisini arayan birinin döneceğini düşünerek oturdu. Safvân b. Muattal es-Sülemî radıyallâhu anh ise ordunun arkasında dinlenmiş, seher vakti yola çıkıp sabahleyin onun bulunduğu yere varmıştı; onu tanıyınca devesini ıhdırdı, Âişe bindi, o da deveye rehberlik ederek orduya ulaştılar; böylece onunla itham edildi. { عُصْبَةٌ مِنْكُمْ } “İçinizden bir topluluktur”; sizden bir gruptur ki bu on kişiden kırk kişiye kadar olan topluluktur, "isâbe" de böyledir. Abdullah b. Übey, Zeyd b. Rifâa, Hassân b. Sâbit, Mıstah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş ile onlara yardım edenleri kastetmektedir. Bu lafız inne'nin haberidir. { لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ } “Onu kendiniz için bir şer sanmayın” sözü istînâfiyedir; hitap Resûlullah ﷺ, Ebû Bekir, Âişe ve Safvân'adır (Allah teâlâ onlardan razı olsun); zamir ise ifke racidir. { بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ } “Bilakis o sizin için bir hayırdır”; onun vesilesiyle büyük bir sevaba nail olmanız, beraatiniz hakkında on sekiz ayet indirilmesiyle Allah katındaki değerinizin ortaya çıkması, şanınızın yüceltilmesi, hakkınızda konuşanlara yönelik tehdidin dehşetle belirtilmesi ve hakkınızda hüsnüzanda bulunanların övülmesi sebebiyledir. { لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ } “Onlardan her birine kazandığı günahtan bir pay vardır”; her birine, içine daldığı oranda ve kendisine mahsus olarak kazandığının cezası vardır. { وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ } “[İftiranın] büyüğünü üstlenen kimse”; onun çoğunu [yüklenen]. Ya‘kûb zammeyle [kübrehû] okumuştur ki bu bir lehçedir. { مِنْهُمْ } “Onlardan”; dedikoduya dalanlardan. O da İbn Übey'dir; zira Resûlullah ﷺ'e düşmanlığı sebebiyle onu başlatan ve yayan odur; yahut o, Hassân ve Mıstah'tır; zira bu ikisi açıkça söyleyerek ona uymuşlardır. "el-Lezî" lafzı "el-lezîne" anlamındadır. { لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Onun için büyük bir azap vardır”; ahirette yahut dünyada celde cezası çekmeleri, İbn Übey'in kovulmuş ve nifakla meşhur bir kimse haline gelmesi, Hassân'ın kör ve iki eli çolak olması, Mıstah'ın da gözlerinin görmez olması suretiyledir.
9965. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٢ الى ١٣]
[Nûr Suresi (24), Âyet 12-13]
9966. Metin
لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢) لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٣)
{ لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢) لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٣) } “Onu duyduğunuz zaman erkek ve kadın müminlerin, birbirleri hakkında hüsnüzanda bulunup: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi? Buna dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.”
9967. Metin
لَوْلا هلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً بالذين منهم من المؤمنين والمؤمنات كقوله تعالى: وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ. وإنما عدل فيه من الخطاب إلى الغيبة مبالغة في التوبيخ وإشعاراً بأن الإِيمان يقتضي ظن الخير بالمؤمنين والكف عن الطعن فيهم وذب الطاعنين عنهم كما يذبونهم عن أنفسهم.
{ لَوْلا } “Gerekmez miydi”; gerekirdi ya! { إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً } “Onu duyduğunuz zaman erkek ve kadın müminlerin birbirleri hakkında hüsnüzanda bulunmaları”; kendilerinden olan mümin erkekler ve mümin kadınlar hakkında [hüsnüzanda bulunmaları]. Nitekim Allah Teâlâ: { وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } “Birbirinizi karalamayın” buyurmuştur. Burada hitaptan gayb sîgasına dönülmesi (iltifât), azarlamada mübalağa yapmak ve imanın müminler hakkında hayır düşünmeyi, onları ayıplamaktan el çekmeyi ve kendilerini savundukları gibi kınayanları da onlardan defetmeyi gerektirdiğini hissettirmek içindir.
9968. Metin
وإنما جاز الفصل بين لَوْلا وفعله بالظرف لأنه منزل منزلته من حيث إنه لا ينفك عنه وذلك يتسع فيه ما لا يتسع في غيره، وذلك لأن ذكر الظرف أهم فإن التحضيض على أن لا يخلوا بأوله. وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ كما يقول المستيقن المطلع على الحال.
Levlâ ile fiili arasının zarfla ayrılmasının caiz olması, zarfın fiilden ayrılmaması hasebiyle onun yerine konulmuş olmasındandır; bu sebeple onda başkalarında caiz olmayan genişlik caiz olur. Bunun sebebi, zarfın zikrinin daha mühim olmasıdır; zira teşvik, onun başlangıcını ihmal etmemek üzerinedir. { وَقالُوا هذا إِفْكٌ مُبِينٌ } “Ve: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri”; durumu bilip yakînen inanan bir kimsenin söylediği gibi.
9969. Metin
لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ من جملة المقول تقريراً لكونه كذباً فإن ما لا حجة عليه كذب عند الله أي في حكمه، ولذلك رتب الحد عليه.
{ لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ } “Buna dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir”; onun yalan olduğunu takrir ve tekit etmek üzere söylenen söze dâhildir; zira delili bulunmayan şey Allah katında yani O'nun hükmünde yalandır. Bundan dolayı üzerine had cezası tertip edilmiştir.
9970. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٤ الى ١٥]
[Nûr Suresi (24), Âyet 14-15]
9971. Metin
وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥)
{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥) } “Dünyada ve ahirette Allah’ın lütfu ve merhameti üzerinizde olmasaydı, daldığınız şeyden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. O zaman siz onu dillerinizle alıyor ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor, bunu da önemsiz sanıyordunuz; hâlbuki o, Allah katında pek büyüktür.”
9972. Metin
وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لولا هذه لامتناع الشيء لوجود غيره، والمعنى لولا فضل الله عليكم في الدنيا بأنواع النعم التي من جملتها الإِمهال للتوبة وَرَحْمَتُهُ في الآخرة بالعفو والمغفرة المقدران لكم. لَمَسَّكُمْ عاجلاً. فِيما أَفَضْتُمْ خضتم. فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ يستحقر دونه اللوم والجلد.
{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ } “Dünyada ve ahirette Allah’ın lütfu ve merhameti üzerinizde olmasaydı”; buradaki "levlâ", bir şeyin bulunması sebebiyle diğerinin meydana gelmemesini ifade eder. Manası şudur: Dünyada tövbe için mühlet vermenin de dâhil olduğu türlü nimetlerle Allah'ın lütfu ve ahirette sizin için takdir edilen af ve mağfiretle { وَرَحْمَتُهُ } “O'nun merhameti” üzerinizde olmasaydı; { لَمَسَّكُمْ } “Size mutlaka dokunurdu”; hemen dokunurdu. { فِيما أَفَضْتُمْ } “Daldığınız şeyden ötürü”; içine daldığınız [şeyden ötürü]. { فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Büyük bir azap”; yanında kınama ve celdenin önemsiz kalacağı [büyük bir azap dokunurdu].
9973. Metin
إِذْ ظرف لَمَسَّكُمْ أو أَفَضْتُمْ. تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ يأخذه بعضكم من بعض بالسؤال عنه يقال تلقى القول كتلقفه وتلقنه، قرئ «تتلقونه» على الأصل وتَلَقَّوْنَهُ من لقيه إذا لقفه وتَلَقَّوْنَهُ بكسر حرف المضارعة وتَلَقَّوْنَهُ من إلقائه بعضهم على بعض، وتَلَقَّوْنَهُ و «تألقونه» من الألق والألق وهو الكذب، و «تثقفونه» من ثقفته إذا طلبته فوجدته و «تقفونه» أي تتبعونه. وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ أي وتقولون كلاماً مختصاً بالأفواه بلا مساعدة من القلوب. مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ لأنه ليس تعبيراً عن علم به في قلوبكم كقوله تعالى: يَقُولُونَ بِأَفْواهِهِمْ مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ. وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً سهلاً لا تبعة له. وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ في الوزر واستجرار العذاب، فهذه ثلاثة آثام مترتبة علق بها مس العذاب العظيم، تلقي الإِفك بألسنتهم والتحدث به من غير تحقق واستصغارهم لذلك وهو عند الله عظيم.
{ إِذْ } “O zaman”; "lemesseküm" veya "efadtüm" fiillerinin zarfıdır. { تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ } “Dillerinizle alıyordunuz”; biriniz diğerinden sorarak onu alıyordu. Bir sözü almak anlamında telekkâ, telekkafe ve telekkane denir. Aslı üzere "tetelakkavnehû", kapıp yutmaktan "telikkavnehû", muzâraat harfinin kesresiyle "tilakkavnehû", birinin diğerine atmasından "tulakkûnchû", "telikûnchû" ve yalan demek olan el-elk ve el-elk kökünden "te'likûnehû", arayıp bulmaktan "teskafûnehû" ve izini sürmek anlamında "takfûnehû" şeklinde de okunmuştur. { وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ } “Ağızlarınızla söylüyordunuz”; yani kalplerin desteği olmaksızın sadece ağızlara mahsus bir söz söylüyordunuz. { مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ } “Hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi”; çünkü bu, kalplerinizdeki bir bilginin ifadesi değildir. Nitekim Allah Teâlâ: { يَقُولُونَ بِأَفْواهِهِمْ مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ } “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar” buyurmuştur. { وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً } “Bunu önemsiz sanıyordunuz”; kolay, bir vebali olmayan [bir şey sanıyordunuz]. { وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ } “Hâlbuki o, Allah katında pek büyüktür”; günahı ve azabı çekmesi bakımından [büyüktür]. İşte büyük bir azabın dokunmasının bağlandığı birbiri ardınca gelen üç günah bunlardır: İftirayı dilleriyle karşılayıp almaları, tahkik etmeksizin onun hakkında konuşmaları ve Allah katında büyük olduğu halde bunu önemsiz görmeleridir.
9974. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٦ الى ١٨]
[Nûr Suresi (24), Âyet 16-18]
9975. Metin
وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ ما يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦) يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨)
{ وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ ما يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦) يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨) } “Onu duyduğunuz zaman: «Bunu konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır» demeniz gerekmez miydi? Eğer inanıyorsanız, Allah bir daha asla böylesi bir şeye dönmeyesiniz diye size öğüt verir. Allah size ayetleri açıklar. Allah her şeyi bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”
9976. Metin
وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَّا يَكُونُ لَنا ما ينبغي وما يصح لنا. أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا يجوز أن تكون الإِشارة إلى القول المخصوص وأن تكون إلى نوعه، فإن قذف آحاد الناس محرم شرعاً فضلاً عن تعرض الصديقة ابنة الصديق حرمة رسول الله ﷺ. سُبْحانَكَ تعجب من ذلك الإِفك أو ممن يقول ذلك، وأصله أن يذكر عند كل متعجب تنزيهاً لله تعالى من أن يصعب عليه مثله ثم كثر فاستعمل لكل متعجب، أو تنزيه لله تعالى من أن تكون حرمة نبيه فاجرة فإن فجورها ينفر عنه ويخل بمقصود الزواج بخلاف كفرها فيكون تقريراً لما قبله وتمهيداً لقوله: هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ لعظمة المبهوت عليه فإن حقارة الذنوب وعظمها باعتبار متعلقاتها.
{ وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَّا يَكُونُ لَنا } “Onu duyduğunuz zaman: «Bize yakışmaz» demeniz gerekmez miydi?”; bize layık ve caiz olmaz. { أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا } “Bunu konuşmak”; işaretin bu özel söze olması caiz olduğu gibi, onun cinsine olması da caizdir; zira Resûlullah ﷺ'in eşi ve Sıddîk'ın kızı olan Sıddîka'ya dil uzatmak bir yana, insanlardan herhangi bir kimseye iftira atmak bile şer'an haramdır. { سُبْحانَكَ } “Hâşâ (seni tenzih ederiz)”; bu iftiraya yahut bunu söyleyen kimseye karşı bir hayrettir. Aslı, benzer bir şeyin Allah'a zor geleceğinden O'nu tenzih etmek üzere şaşıran her kimsenin yanında zikredilmesidir; sonra yaygınlaşmış ve her hayret edilen şey için kullanılmıştır. Yahut peygamberinin eşinin iffetsiz olmasından Allah Teâlâ'yı tenzih etmektir; zira kadının iffetsizliği peygamberden nefret ettirir ve küfrünün aksine evlilik maksadını ihlal eder. Bu takdirde önceki kısmı pekiştirici ve { هذا بُهْتانٌ عَظِيمٌ } “Bu büyük bir iftiradır” sözüne bir hazırlık olur. İftiraya uğrayanın büyüklüğü sebebiyle [büyük bir iftiradır]; zira günahların küçüklüğü ve büyüklüğü taalluk ettiği şeylere göredir.
9977. Metin
يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ كراهة أن تعودوا أو في أن تعودوا. أَبَداً ما دمتم أحياء مكلفين. إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فإِن الإِيمان يمنع عنه وفيه تهييج وتقريع.
{ يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ } “Allah böylesi bir şeye dönmeyesiniz diye size öğüt verir”; dönmenizi hoş görmediği için yahut dönmeniz hususunda [öğüt verir]. { أَبَداً } “Asla”; hayatta ve mükellef olduğunuz sürece. { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer inanıyorsanız”; çünkü iman bundan meneder. Bunda bir harekete geçirme ve kınama vardır.
9978. Metin
وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ الدالة على الشرائع ومحاسن الآداب كي تتعظوا وتتأدبوا. وَاللَّهُ عَلِيمٌ بالأحوال كلها. حَكِيمٌ في تدابيره ولا يجوز الكشخنة على نبيه ولا يقرره عليها.
{ وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ } “Allah size ayetleri açıklar”; öğüt alasınız ve edeplenesiniz diye şeriat hükümlerine ve güzel edeplere delalet eden [ayetleri açıklar]. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ } “Allah her şeyi bilendir”; bütün halleri bilendir. { حَكِيمٌ } “Hikmetle yapandır”; tedbirlerinde [hikmet sahibidir]. Peygamberi aleyhine bir kötülüğe ve lekeye izin vermez ve onu bunun üzerinde bırakmaz.
9979. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١٩ الى ٢٠]
[Nûr Suresi (24), Âyet 19-20]
9980. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (١٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠)
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ (١٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠) } “İnananlar arasında çirkin hayasızlığın yayılmasını arzu edenler için dünyada da ahirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah gerçekten çok şefkatli, pek merhametli olmasaydı [hâliniz nice olurdu]!”
9981. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ يريدون أَنْ تَشِيعَ أن تنشر الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ بالحد والسعير إلى غير ذلك. وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِى الضمائر. وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ فعاقبوا في الدنيا على ما دل عليه الظاهر والله سبحانه يعاقب على ما في القلوب من حب الإِشاعة.
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ } “Şüphesiz arzu edenler”; isterler; { أَنْ تَشِيعَ } “Yayılmasını”; neşrolunmasını [isterler]; { الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ } “İnananlar arasında hayasızlığın... onlar için dünyada da ahirette de can yakıcı bir azap vardır”; [dünyada] had cezası ile, [ahirette] cehennem ateşi ve benzeri şeylerle [azap vardır]. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ } “Allah bilir”; vicdanlarda/içlerde olanı [bilir]. { وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ } “Siz ise bilmezsiniz”; bu sebeple siz dünyada zahirin delalet ettiği şeye göre ceza verin; Allah Sübhânehu ise kalplerde bulunan yayma arzusunun cezasını verir.
9982. Metin
وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ تكرير للمنة بترك المعاجلة بالعقاب للدلالة على عظم الجريمة ولذا عطف قوله: وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ على حصول فضله ورحمته عليهم وحذف الجواب وهو مستغنى عنه بذكره مرة.
{ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ } “Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı”; cürmün büyüklüğüne delalet etmek üzere cezalandırmayı aceleye getirmeme nimetinin tekrar edilmesidir. Bu sebeple { وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ } “Ve Allah çok şefkatli, pek merhametlidir” sözü, lütuf ve rahmetinin onların üzerinde bulunmasına atfedilmiş ve daha önce bir kez zikredilmesiyle yetinildiği için [levlâ'nın] cevabı hazfedilmiştir.
9983. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٢١]
[Nûr Suresi (24), Âyet 21]
9984. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١)
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١) } “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, çirkin hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.”
9985. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ بإشاعة الفاحشة، وقرئ بفتح الطاء وقرأ نافع والبزي وأبو عمرو وأبو بكر وحمزة بسكونها. وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ بيان لعلة النهي عن اتباعه، و «الفحشاء» ما أفرط قبحه، و «المنكر» ما أنكره الشرع. وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ بتوفيق التوبة الماحية للذنوب وشرع الحدود المكفرة لها مَا زَكى ما طهر من دنسها. مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً آخر الدهر. وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ بحمله على التوبة وقبولها. وَاللَّهُ سَمِيعٌ لمقالهم. عَلِيمٌ بنياتهم.
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ } “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın”; çirkin hayasızlığı yayarak [uymayın]. [Hutuvât kelimesi] tâ harfinin fethasıyla da okunmuştur; Nâfi', Bezzî, Ebû Amr, Ebû Bekir ve Hamze ise sükûnu ile okumuştur. { وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ } “Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, çirkin hayasızlığı ve kötülüğü emreder”; ona uymayı nehyetmenin illetinin beyanıdır. Fahşâ (الْفَحْشاءِ), çirkinliği aşırı olan şeydir; Münker (الْمُنْكَر) ise şeriatın hoş görmediği şeydir. { وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ } “Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı”; günahları silen tevbeye muvaffak kılması ve onlara kefaret olan hadleri teşri kılmasıyla [lütfu olmasaydı], { ما زَكى } “Temize çıkamazdı”; onun kirinden arınamazdı, { مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً } “İçinizden hiçbiri ebediyen”; zamanın sonuna kadar [temize çıkamazdı]. { وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ } “Fakat Allah dilediğini temize çıkarır”; onu tevbeye sevk ederek ve tevbesini kabul ederek [temize çıkarır]. { وَاللَّهُ سَمِيعٌ } “Allah her şeyi işitendir”; onların sözlerini işitendir. { عَلِيمٌ } “Her şeyi bilendir”; niyetlerini bilendir.
9986. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٢٢]
[Nûr Suresi (24), Âyet 22]
9987. Metin
وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢)
{ وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢) } “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etmesinler; affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir.”
9988. Metin
وَلا يَأْتَلِ ولا يحلف افتعال من الألية، أو ولا يقصر من الألو، ويؤيد الأول أنه قرئ ولا «يتأل» .
{ وَلا يَأْتَلِ } “Yemin etmesin”; yemin etmesin, el-elye (الألية - yemin) kökünden iftiâl babıdır; yahut el-elv (الألو - kusur etmek) kökünden [gelip] kusur etmesin, geri durmasın demektir. Birincisini, «lâ yete'elle» (ولا يتأل) şeklinde okunması teyit etmektedir.
9989. Metin
وأنه نزل في أبي بكر الصديق ﵁ وقد حلف أن لا ينفق على مسطح بعد وكان ابن خالته وكان من فقراء المهاجرين. أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ في الدين. وَالسَّعَةِ في المال. وفيه دليل على فضل أبي بكر وشرفه رضي الله تعالى عنه. أَنْ يُؤْتُوا على أن لا يُؤْتُوا، أو في أَنْ يُؤْتُوا. وقرئ بالتاء على الالتفات. أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ صفات لموصوف واحد، أي ناساً جامعين لها لأن الكلام فيمن كان كذلك، أو لموصوفات أقيمت مقامها فيكون أبلغ في تعليل المقصود. وَلْيَعْفُوا عما فرط منهم. وَلْيَصْفَحُوا بالإِغماض عنه. أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ على عفوكم وصفحكم وإحسانكم إلى من أساء إليكم. وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ مع كمال قدرته فتخلقوا بأخلاقه.
Ayet Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh hakkında inmiştir; o, teyzesinin oğlu ve muhacirlerin fakirlerinden olan Mıstah'a bundan böyle nafaka vermeyeceğine yemin etmişti. { أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ } “İçinizden fazilet... sahibi olanlar”; dinde [fazilet sahibi olanlar]. { وَالسَّعَةِ } “Ve servet [sahibi olanlar]”; malda [genişlik sahibi olanlar]. Bunda Ebû Bekir radıyallâhu Teâlâ anh'ın faziletine ve şerefine delil vardır. { أَنْ يُؤْتُوا } “Vermemek üzere [yemin etmesinler]”; vermemeye [yemin etmesinler] yahut vermekten [geri durmasınlar]. İltifat sanatı yoluyla tâ harfiyle [en tü'tû] de okunmuştur. { أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “Akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere”; tek bir mevsufun (nitelendirilene ait) sıfatlarıdır; yani bu nitelikleri kendisinde toplayan kimselerdir, zira söz kendisinde bu vasıflar bulunan kimse hakkındadır; yahut bu sıfatların makamına kaim kılınmış mevsuflardır ki bu, maksadın gerekçelendirilmesinde daha beliğdir. { وَلْيَعْفُوا } “Affetsinler”; onlardan sâdır olan hatayı [affetsinler]. { وَلْيَصْفَحُوا } “Hoş görsünler”; görmezden gelerek [bağışlasınlar]. { أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ } “Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?”; affetmenize, hoş görmenize ve size kötülük edene iyilik etmenize karşılık [bağışlamasını arzulamaz mısınız]? { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir”; kemâl derecesindeki kudretiyle birlikte [böyle merhametlidir], öyleyse siz de O'nun ahlakıyla ahlaklanın.
9990. Metin
روي أنه ﵊ قرأها على أبي بكر رضي الله تعالى عنه فقال: بلى أحب ورجع إلى مسطح نفقته.
Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm bu ayeti Ebû Bekir radıyallâhu Teâlâ anh'a okumuş, o da: «Evet, [bağışlanmayı] pek çok isterim» demiş ve Mıstah'ın nafakasını tekrar vermeye başlamıştır.
9991. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٢٣ الى ٢٥]
[Nûr Suresi (24), Âyet 23-25]
9992. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣) يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤) يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ (٢٥)
{ إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣) يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤) يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ (٢٥) } “İffetli, kötülükten habersiz mümin kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir ve onlar için büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerine şahitlik edecektir. O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık Hak olduğunu bileceklerdir.”
9993. Metin
.
.
9994. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ العفائف. الْغافِلاتِ عما قذفن به. الْمُؤْمِناتِ بالله وبرسوله استباحة لعرضهن وطعناً في الرسول ﵊ والمؤمنين كابن أبي. لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لما طعنوا فيهن. وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ لعظم ذنوبهم، وقيل هو حكم كل قاذف ما لم يتب، وقيل مخصوص بمن قذف أزواج النبي ﷺ ولذلك قال ابن عباس ﵄: لا توبة له، ولو فتشت وعيدات القرآن لم تجد أغلظ مما نزل في إفك عائشة رضي الله تعالى عنها.
{ إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ } “İftira atanlar iffetli”; iffetli olanlara; { الْغافِلاتِ } “Kötülükten habersiz”; kendilerine atılan iftiradan habersiz bulunanlara; { الْمُؤْمِناتِ } “Mümin kadınlara”; İbn Übeyy gibi, ırzlarını helal sayarak ve Resûl aleyhisselâm'a ve müminlere dil uzatarak Allah'a ve Resûlü'ne inanan kadınlara [iftira atanlar], { لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ } “Dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir”; o kadınlara dil uzattıkları için [lanetlenmişlerdir]. { وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Ve onlar için büyük bir azap vardır”; günahlarının büyüklüğünden dolayı [büyük bir azap vardır]. Bunun, tevbe etmediği sürece her iftira atan kimsenin hükmü olduğu söylenmiştir; bir görüşe göre de Peygamber ﷺ'in eşlerine iftira atanlara mahsustur. Nitekim İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ bu sebeple: «Onun tevbesi yoktur» demiştir. Kur'an'daki tehditleri araştırsan, Âişe radıyallâhu Teâlâ anhâ'nın ifk hadisesi hakkında inenden daha ağırını bulamazsın.
9995. Metin
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ ظرف لما في لهم من معنى الاستقرار لا للعذاب لأنه موصوف، وقرأ حمزة والكسائي بالياء للتقدم والفصل. أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ يعترفون بها بإنطاق الله تعالى إياها بغير اختيارهم، أو بظهور آثاره عليها وفي ذلك مزيد تهويل للعذاب.
{ يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ } “Aleyhlerine şahitlik edeceği gün”; [lahüm ifadesindeki] istikrar anlamına bağlı bir zarftır, azabın zarfı değildir çünkü o sıfat almıştır. Hamze ve Kisâî, fiil öne geçtiği ve araya fasıla girdiği için [teşhedü yerine] yâ ile [yeşhedü] okumuştur. { أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } “Dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı”; Allah Teâlâ'nın onları iradeleri dışında konuşturmasıyla yahut üzerlerinde izlerinin belirmesiyle yaptıklarını itiraf ederler. Bunda azabın dehşetini daha da artırma anlamı vardır.
9996. Metin
يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ جزاءهم المستحق. وَيَعْلَمُونَ لمعاينتهم الأمر. أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ الثابت بذاته الظاهر ألوهيته لا يشاركه في ذلك غيره ولا يقدر على الثواب والعقاب سواه، أو ذو الحق البين أي العادل الظاهر عدله ومن كان هذا شأنه ينتقم من الظالم للمظلوم لا محالة.
{ يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ } “O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecek”; hak ettikleri karşılıklarını [tastamam verecektir]. { وَيَعْلَمُونَ } “Ve bileceklerdir”; işi bizzat müşahede etmeleri sebebiyle [bileceklerdir]; { أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ } “Allah’ın apaçık Hak olduğunu”; zatı ile kaim, ilahlığı aşikâr olan, bunda başkasının O'na ortak olmadığı ve sevap ile azaba O'ndan başkasının güç yetiremediği [Hak olduğunu]; yahut açık hakkın sahibi, yani adaleti aşikâr olan adil olduğunu [bileceklerdir]. Durumu bu olan kimse, mazlum için zalimden elbette intikam alır.
9997. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٢٦]
[Nûr Suresi (24), Âyet 26]
9998. Metin
الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ أُولئِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٢٦)
{ الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ أُولئِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٢٦) } “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yakışır. Bunlar, onların söylediklerinden tamamen uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve cömertçe verilmiş güzel bir rızık vardır.”
9999. Metin
الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ أي الخبائث يتزوجن الخباث وبالعكس وكذلك أهل الطيب فيكون كالدليل على قوله: أُولئِكَ يعني أهل بيت النبي ﷺ أو الرسول وعائشة وصفوان رضي الله تعالى عنهم. مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ إذ لو صدق لم تكن زوجته ﵇ ولم يقرر عليها، وقيل الْخَبِيثاتُ وَالطَّيِّباتُ من الأقوال والإِشارة إلى «الطيبين» والضمير في يَقُولُونَ للآفكين، أي مبرؤون مما يقولون فيهم أو لِلْخَبِيثِينَ والْخَبِيثاتُ أي مبرؤون من أن يقولوا مثل قولهم. لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ يعني الجنة، ولقد برأ الله أربعة بأربعة: برأ يوسف ﵇ بشاهد من أهلها، وموسى ﵊ من قول اليهود فيه بالحجر الذي ذهب بثوبه، ومريم بإنطاق ولدها، وعائشة ﵂ بهذه الآيات الكريمة مع هذه المبالغة، وما ذلك إلا لإِظهار منصب الرسول ﷺ وإعلاء منزلته.
{ الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ } “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yakışır”; yani kötü kadınlarla kötü erkekler evlenir, bunun aksi de böyledir; temiz kimseler de böyledir. Bu durum, { أُولئِكَ } “Bunlar” sözüne bir delil gibi olur; yani Peygamber ﷺ'in Ehl-i Beyt'i yahut Resûl, Âişe ve Safvân radıyallâhu Teâlâ anhüm kastedilmektedir. { مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ } “Onların söylediklerinden tamamen uzaktırlar”; zira [söylenenler] doğru olsaydı, o, Peygamber aleyhisselâm'ın eşi olmaz ve onun nikâhında bırakılmazdı. Şöyle de denilmiştir: el-Habîsât (الْخَبِيثاتُ) ve et-Tayyibât (الطَّيِّباتُ) sözlerden ibarettir; işaret «temiz erkekleredir»; { يَقُولُونَ } fiilindeki zamir ise iftiracılara racidir; yani onlar hakkında söyledikleri şeylerden uzaktırlar; yahut { لِلْخَبِيثِينَ } ve { الْخَبِيثاتُ } ifadelerine racidir; yani onların sözü gibi bir söz söylemekten uzaktırlar. { لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ } “Onlar için bir bağışlanma ve cömertçe verilmiş güzel bir rızık vardır”; yani cennet vardır. Şüphesiz Allah dört kişiyi dört vesileyle temize çıkarmıştır: Yûsuf aleyhisselâm'ı kadının ailesinden bir şahitle; Mûsâ aleyhisselâm'ı Yahudilerin onun hakkındaki sözlerinden elbisesini alıp götüren taşla; Meryem'i çocuğunu konuşturarak; Âişe radıyallâhu anhâ'yı ise bu derece mübalağalı olan bu yüce ayetlerle temize çıkarmıştır. Bu da ancak Resûlullah ﷺ'in makamını göstermek ve kadrini yüceltmek içindir.
10000. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٢٧]
[Nûr Suresi (24), Âyet 27]
10001. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلى أَهْلِها ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٢٧)
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلى أَهْلِها ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٢٧) } “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin isteyip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; ola ki düşünüp öğüt alırsınız.”
10002. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ التي لا تسكنونها فإن الآجر والمعير أيضاً لا يدخلان إلا بإذن. حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا تستأذنوا من الاستئناس بمعنى الاستعلام من آنس الشيء إذا أبصره، فإن المستأذن مستعلم للحال مستكشف أنه هل يراد دخوله أو يؤذن له، أو من الاستئناس الذي هو خلاف الاستيحاش فإن المستأذن مستوحش خائف أن لا يؤذن له فإذا له استأنس، أو تتعرفوا هل ثم إنسان من الإنس. وَتُسَلِّمُوا عَلى أَهْلِها بأن تقولوا السلام عليكم أأدخل.
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ } “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”; ikamet etmediğiniz [evlere girmeyin], zira kiraya veren ve ödünç veren de ancak izinle girer. { حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا } “İzin isteyip... kadar”; izin isteyinceye kadar. Bir şeyi gördüğünde kullanılan «ânese'ş-şey'e» (آنس الشيء) kökünden bilgi edinmek manasındaki isti'nâstan gelir; zira izin isteyen kimse durumu öğrenmek isteyen, içeri girmesinin istenip istenmediğini veya kendisine izin verilip verilmeyeceğini anlamaya çalışan kimsedir. Yahut ürkmenin/yabancılığın (istîhâş) zıddı olan isti'nâstan gelir; çünkü izin isteyen kimse kendisine izin verilmeyeceğinden korkarak ürkeklik içindedir, izin verilince ise içi rahatlar, alışır. Yahut ins (insan) kökünden hareketle orada bir insanın bulunup bulunmadığını öğreninceye kadar [demektir]. { وَتُسَلِّمُوا عَلى أَهْلِها } “Ve ev halkına selam vermedikçe”; «es-Selâmu aleyküm, girebilir miyim?» demeniz suretiyle [selam vermedikçe].
10003. Metin
وعنه ﵊ «التسليم أن يقول السلام عليكم، أأدخل؟ ثلاث مرات، فإن أذن له دخل وإلا رجع» .
Peygamber aleyhisselâm'dan şöyle rivayet edilmiştir: «İzin istemek, üç kere
10004. Metin
ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ أي الاستئذان أو التسليم خير لكم من أن تدخلوا بغتة، أو من تحية الجاهلية كان الرجل منهم إذا دخل بيتاً غير بيته قال: حييتم صباحاً أو حييتم مساء ودخل فربما أصاب الرجل مع امرأته في لحاف.
{ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ } “Bu sizin için daha hayırlıdır”; yani izin istemek yahut selam vermek, ansızın girmenizden veya cahiliye selamlaşmasından sizin için daha hayırlıdır. Onlardan bir adam kendi evinden başka bir eve girdiğinde: «Sabahınız hayırlı olsun» veya «Akşamınız hayırlı olsun» der ve içeri girerdi; bazen de adamı hanımıyla birlikte bir örtü altında yakalardı.
10005. Metin
وروي أن رجلاً قال للنبي ﷺ «أأستأذن على أمي، قال: نعم، قال: إنها ليس لها خادم غيري أأستأذن عليها كلما دخلت، قال: أتحب أن تراها عريانة، قالا:
Rivayet edildiğine göre bir adam Peygamber ﷺ'e: «Annemin yanına girerken de izin isteyeyim mi?» dedi. [Peygamber]: «Evet» buyurdu. Adam: «Onun benden başka hizmetçisi yoktur; her girdiğimde ondan izin mi isteyeyim?» dedi. [Peygamber]: «Onu çıplak görmeyi ister misin?» buyurdu. Adam:
10006. Metin
لا، قال: فاستأذن» .
«Hayır» dedi. [Peygamber]: «Öyleyse izin iste» buyurdu.
10007. Metin
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ متعلق بمحذوف أي أنزل عليكم، أو قيل لكم هذا إرادة أن تذكروا
{ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ } “Ola ki düşünüp öğüt alırsınız”; mahzuf bir ifadeye taalluk etmektedir; yani düşünüp öğüt almanız iradesiyle size indirilmiştir veya bu size söylenmiştir,
10008. Metin
وتعملوا بما هو أصلح لكم.
ve sizin için en uygun olan şeyle amel edesiniz diye [bildirilmiştir].
10009. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]
[Nûr Suresi (24), Âyet 28-29]
10010. Metin
فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيها أَحَداً فَلا تَدْخُلُوها حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكى لَكُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ (٢٨) لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيها مَتاعٌ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَما تَكْتُمُونَ (٢٩)
{ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيها أَحَداً فَلا تَدْخُلُوها حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكى لَكُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ (٢٨) لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيها مَتاعٌ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَما تَكْتُمُونَ (٢٩) } “Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Eğer size «Geri dönün» denilirse hemen dönün; bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. İçinde oturulmayan ve sizin için bir menfaat bulunan evlere girmenizde size bir günah yoktur. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.”
10011. Metin
فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيها أَحَداً يأذن لكم. فَلا تَدْخُلُوها حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ حتى يأتي من يأذن لكم فإن المانع من الدخول ليس الاطلاع على العورات فقط بل وعلى ما يخفيه الناس عادة مع أن التصرف في ملك الغير بغير إذنه محظور، واستثنى ما إذا عرض فيه حرق أو غرق أو كان فيه منكر ونحوها. وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا ولا تلحوا. هُوَ أَزْكى لَكُمْ الرجوع أطهر لكم عما لا يخلو الإِلحاح والوقوف على الباب عنه من الكراهة وترك المروءة، أو أنفع لدينكم ودنياكم. وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ فيعلم ما تأتون وما تذرون مما خوطبتم به فيجازيكم عليه. لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ كالربط والحوانيت والخانات والخانقات. فِيها مَتاعٌ استمتاع. لَكُمْ كالاستكنان من الحر والبرد وإيواء الأمتعة والجلوس للمعاملة، وذلك استثناء من الحكم السابق لشموله البيوت المسكونة وغيرها. وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَما تَكْتُمُونَ وعيد لمن دخل مدخلاً لفساد أو تطلع على عورات.
{ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيها أَحَداً } “Eğer orada kimseyi bulamazsanız”; size izin verecek [kimseyi bulamazsanız]; { فَلا تَدْخُلُوها حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ } “Size izin verilinceye kadar içeri girmeyin”; size izin verecek kimse gelinceye kadar [girmeyin]. Zira girmeye engel olan durum sadece mahrem yerleri görmek değil, insanların adet üzere gizledikleri şeylere muttali olmaktır; bununla birlikte başkasının mülkünde izinsiz tasarrufta bulunmak da yasaktır. Orada yangın veya boğulma tehlikesi belirmesi veya bir münker bulunması gibi durumlar bundan müstesnadır. { وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا } “Eğer size «Geri dönün» denilirse hemen dönün”; ve ısrar etmeyin. { هُوَ أَزْكى لَكُمْ } “Bu sizin için daha temizdir”; geri dönmeniz, kapıda ısrar edip beklemenin içerdiği hoşnutsuzluktan ve mürüvvete aykırılıktan uzak kalmanız açısından sizin için daha temizdir; yahut dininiz ve dünyanız için daha faydalıdır. { وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ } “Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir”; muhatap kılındığınız şeylerden yaptıklarınızı ve terk ettiklerinizi bilir ve size bunun karşılığını verir. { لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ } “İçinde oturulmayan evlere girmenizde size bir günah yoktur”; ribatlar, dükkânlar, hanlar ve hankâhlar gibi. { فِيها مَتاعٌ } “İçinde bir menfaat bulunan”; yararlanma imkânı [bulunan]; { لَكُمْ } “Sizin için”; sıcaktan ve soğuktan korunmak, eşyaları yerleştirmek ve muamele/ticaret için oturmak gibi. Bu, meskûn olan ve olmayan bütün evleri kapsaması sebebiyle önceki hükümden bir istisnadır. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَما تَكْتُمُونَ } “Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir”; bir yere fesat çıkarmak için giren yahut mahremlere göz diken kimseye yönelik bir tehdittir.
10012. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٣٠]
[Nûr Suresi (24), Âyet 30]
10013. Metin
قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذلِكَ أَزْكى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما يَصْنَعُونَ (٣٠)
{ قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذلِكَ أَزْكى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما يَصْنَعُونَ (٣٠) } “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah, onların yapmakta oldukları şeylerden hakkıyla haberdardır.”
10014. Metin
قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصارِهِمْ أي ما يكون نحو محرم. وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ إِلاَّ على أزواجهم أَوْ ما ملكت أيمانهم، ولما كان المستثنى منه كالشاذ النادر بخلاف الغض أطلقه وقيد الغض بحرف التبعيض، وقيل حفظ الفروج ها هنا خاصة سترها. ذلِكَ أَزْكى لَهُمْ أنفع لهم أو أطهر لما فيه من البعد عن الريبة.
{ قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصارِهِمْ } “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar”; yani harama doğru yönelen bakışlarını [sakınsınlar]. { وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ } “Ve ırzlarını korusunlar”; eşleri veya ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesnadır. İstisna edilen kısım göz yummaktan farklı olarak şaz ve nadir bir durum gibi olduğu için [ırzı korumayı] mutlak bırakmış, göz yummada ise teb'îz (kısmiyet) harfiyle sınırlandırmıştır. Buradaki ırzları korumanın sadece onları örtmek manasında olduğu da söylenmiştir. { ذلِكَ أَزْكى لَهُمْ } “Bu onlar için daha temizdir”; şüpheden uzak kalmayı sağladığı için onlar adına daha faydalı yahut daha temizdir.
10015. Metin
إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما يَصْنَعُونَ لا يخفى عليه إجالة أبصارهم واستعمال سائر حواسهم وتحريك جوارحهم وما يقصدون بها، فليكونوا على حذر منه في كل حركة وسكون.
{ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما يَصْنَعُونَ } “Şüphesiz Allah, onların yapmakta oldukları şeylerden hakkıyla haberdardır”; gözlerini gezdirmeleri, diğer duyularını kullanmaları, azalarını hareket ettirmeleri ve bunlarla ne kastettikleri O'na gizli kalmaz. Dolayısıyla her hareket ve durgunluk halinde O'ndan sakınsınlar.
10016. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٣١]
[Nûr Suresi (24), Âyet 31]
10017. Metin
وَقُلْ لِلْمُؤْمِناتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ مَا ظَهَرَ مِنْها وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبائِهِنَّ أَوْ آباءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنائِهِنَّ أَوْ أَبْناءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَواتِهِنَّ أَوْ نِسائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْراتِ النِّساءِ وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٣١)
{ وَقُلْ لِلْمُؤْمِناتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ مَا ظَهَرَ مِنْها وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبائِهِنَّ أَوْ آباءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنائِهِنَّ أَوْ أَبْناءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَواتِهِنَّ أَوْ نِسائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْراتِ النِّساءِ وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٣١) } “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar; kendiliğinden görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, ellerinin altında bulunan kölelerden, erkeklerden şehvet duygusu kalmamış tâbi kimselerden yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.”
10018. Metin
وَقُلْ لِلْمُؤْمِناتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصارِهِنَّ فلا ينظرن إلى ما لا يحل لهن النظر إليه من الرجال.
{ وَقُلْ لِلْمُؤْمِناتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصارِهِنَّ } “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar”; erkeklerden bakmaları kendilerine helal olmayan şeylere bakmasınlar.
10019. Metin
وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ بالتستر أو التحفظ عن الزنا، وتقديم الغض لأن النظر بريد الزنا. وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ كالحلي والثياب والأصباغ فضلاً عن مواضعها لمن لا يحل أن تبدى له. إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْها عند مزاولة الأشياء كالثياب والخاتم فإن في سترها حرجاً، وقيل المراد بالزينة مواضعها على حذف المضاف أو ما يعم المحاسن الخلقية والتزيينية، والمستثنى هو الوجه والكفان لأنها ليست بعورة والأظهر أن هذا في الصلاة لا في النظر فإن كل بدن الحرة عورة لا يحل لغير الزوج والمحرم النظر إلى شيء منها إلا لضرورة كالمعالجة
{ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ } “Ve ırzlarını korusunlar”; örtünmek suretiyle yahut zinadan korunarak [ırzlarını korusunlar]. Gözü sakınmanın öne alınması, bakışın zinanın habercisi olması sebebiyledir. { وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ } “Ziynetlerini açmasınlar”; kendisine gösterilmesi helal olmayan kimseye karşı ziynet yerleri bir yana, takı, elbise ve boyalar gibi [ziynetlerini de göstermesinler]. { إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْها } “Kendiliğinden görünen kısımları müstesna”; iş yaparken elbise ve yüzük gibi [açığa çıkan kısımlar müstesnadır], çünkü bunları örtmekte meşakkat vardır. Bir görüşe göre, muzafın hazfedilmesiyle ziynetten maksat ziynet yerleridir yahut yaratılıştan ve süslenmeden kaynaklanan güzellikleri kapsayan şeylerdir; istisna edilen ise yüz ve iki eldir, zira onlar avret değildir. Daha açık olan görüşe göre bu, bakma hususunda değil namazdadır; zira hür kadının bütün bedeni avrettir, tedavi
10020. Metin
وتَحَمُّلِ الشهادة. وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ ستراً لأعناقهن. وقرأ نافع وعاصم وأبو عمرو وهشام بضم الجيم. وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ كرره لبيان من يحل له الإِبداء ومن لا يحل له. إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ فإنهم المقصودون بالزينة ولهم أن ينظروا إلى جميع بدنهن حتى الفرج بكره. أَوْ آبائِهِنَّ أَوْ آباءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنائِهِنَّ أَوْ أَبْناءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَواتِهِنَّ لكثرة مداخلتهم عليهن واحتياجهن إلى مداخلتهم وقلة توقع الفتنة من قبلهم لما في الطباع من النفرة عن مماسة القرائب، ولهم أن ينظروا منهن ما يبدو عند المهنة والخدمة وإنما لم يذكر الأعمام والأخوال لأنهم في معنى الإخوان أو لأن الأحوط أن يتسترن عنهم حذرا أن يصفوهن لأبنائهم أَوْ نِسائِهِنَّ يعني المؤمنات فإن الكافرات لا يتحرجن عن وصفهن للرجال أو النساء كلهن، وللعلماء في ذلك خلاف. أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُهُنَّ يعم الإِماء والعبيد، لما
ve şahitliğe katlanma gibi bir zaruret olmadıkça kocası ve mahremi dışındakilerin onun bedeninden bir şeye bakması helal olmaz. { وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ } “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar”; boyunlarını örtmek üzere [salsınlar]. Nâfi', Âsım, Ebû Amr ve Hişâm cîm harfinin dammesiyle [cüyûbihinne] okumuştur. { وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ } “Ziynetlerini göstermesinler”; göstermesi helal olan ve olmayan kimseleri açıklamak için bunu tekrarlamıştır. { إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ } “Kocalarından başkasına”; zira ziynetin asıl maksadı onlardır ve tenasül uzvu hariç mekruh olsa da onların kadının bütün bedenine bakma hakları vardır. { أَوْ آبائِهِنَّ أَوْ آباءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنائِهِنَّ أَوْ أَبْناءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَواتِهِنَّ } “Yahut babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından [başkasına]”; yanlarına çok sık girip çıkmaları, onların girmesine ihtiyaç duymaları ve tabiatta yakın akrabaya dokunmaktan kaynaklanan bir çekinme bulunduğundan onlar tarafından fitne çıkması ihtimalinin az olması sebebiyledir. Onlar için kadının iş ve hizmet esnasında açılan yerlerine bakmak caizdir. Amcalar ve dayılar zikredilmemiştir, çünkü onlar erkek kardeşler hükmündedir yahut en ihtiyatlısı onları kendi oğullarına tasvir etmelerinden sakınmak için onlara karşı da örtünmeleridir. { أَوْ نِسائِهِنَّ } “Kendi kadınlarından”; yani mümin kadınlardan [başkasına göstermesinler], zira kâfir kadınlar onları erkeklere tarif etmekten çekinmezler; yahut bütün kadınlar [kastedilmiştir]. Bu konuda âlimler arasında ihtilaf vardır. { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُهُنَّ } “Ellerinin altında bulunan kölelerden”; cariyeleri ve köleleri kapsar, zira
10021. Metin
روي «أنه ﵊ أتى فاطمة بعبد وهبه لها وعليها ثوب، إذا قنعت به رأسها لم يبلغ رجليها وإذا غطت رجليها لم يبلغ رأسها فقال ﵊: إنه ليس عليك بأس إنما هو أبوك وغلامك» .
şöyle rivayet edilmiştir: «Peygamber aleyhisselâm Fâtıma'ya hibe ettiği bir köle ile geldi. Fâtıma'nın üzerinde bir elbise vardı ki başını örttüğünde ayaklarına yetmiyor, ayaklarını örttüğünde başına yetmiyordu. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: Sana bir beis yoktur, o ancak senin baban ve kölendir buyurdu.»
10022. Metin
وقيل المراد بها.
Bununla kastedilenin
10023. Metin
الإِماء وعبد المرأة كالأجنبي منها. أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجالِ أي أولي الحاجة إلى النساء وهم الشيوخ الهم والممسوحون، وفي المجبوب والخصي خلاف وقيل البله الذين يتبعون الناس لفضل طعامهم ولا يعرفون شيئاً من أمور النساء، وقرأ ابن عامر وأبو بكر غير بالنصب على الحال. أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْراتِ النِّساءِ لعدم تمييزهم من الظهور بمعنى الاطلاع، أو لعدم بلوغهم حد الشهوة من الظهور بمعنى الغلبة والطفل جنس وضع موضع الجمع اكتفاء بدلالة الوصف. وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ ليتقعقع خلخالها فيعلم أنها ذات خلخال فإن ذلك يورث ميلاً في الرجال، وهو أبلغ من النهي عن إظهار الزينة وأدل على المنع من رفع الصوت. وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ إذ لا يكاد يخلوا أحد منكم من تفريط سيما في الكف عن الشهوات، وقيل توبوا مما كنتم تفعلونه، في الجاهلية فإنه وإن جب بالإِسلام لكنه يجب الندم عليه والعزم على الكف عنه كلما يتذكر، وقرأ ابن عامر «أيه المؤمنون» وفي «الزخرف» يا أَيُّهَ الساحر وفي «الرحمن» أَيُّهَ الثقلان بضم الهاء في الوصل في الثلاثة والباقون بفتحها، ووقف أبو عمرو والكسائي عليهن بالألف، ووقف الباقون بغير الألف. لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ بسعادة الدارين.
cariyeler olduğu, kadının kölesinin ise ona yabancı bir adam gibi olduğu da söylenmiştir. { أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجالِ } “Yahut erkeklerden şehvet duygusu kalmamış tâbi kimselerden”; yani kadınlara ihtiyacı olmayan kimselerden [başkasına göstermesinler]. Bunlar pir-i fani ihtiyarlar ve cinsel arzusu bulunmayan kimselerdir. Cinsel organı kesik (mecbûb) ve hadım (hasî) olanlar hakkında ihtilaf vardır; bir görüşe göre de insanların artık yemekleri peşinde giden ve kadınların durumlarına dair hiçbir şey bilmeyen aklı kıt kimselerdir. İbn Âmir ve Ebû Bekir, «gayri» kelimesini hal olarak nasb ile okumuştur. { أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْراتِ النِّساءِ } “Yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan”; temyiz kabiliyetleri bulunmadığından [anlamayan çocuklardan] ki buradaki zuhûr, muttali olmak manasındadır; yahut şehvet çağına ulaşmadıklarından ki buradaki zuhûr, galebe çalmak manasındadır. Tıfl (طفل) lafzı, sıfatın delaletiyle yetinilerek çoğul yerine kullanılan bir cinstir. { وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ } “Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar”; halhalları ses çıkarsın da halhal taktığı bilinsin diye [ayaklarını vurmasınlar]; zira bu durum erkeklerde meyil uyandırır. Bu, ziyneti gösterme yasağından daha beliğdir ve sesi yükseltmekten menedilmeye daha açık delildir. { وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ } “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe edin”; çünkü içinizden neredeyse hiçbir kimse kusurdan, özellikle şehvetlerden sakınma konusundaki kusurdan uzak kalamaz. Şöyle de denilmiştir: Cahiliye döneminde yaptıklarınızdan tevbe edin; zira bu durum İslam ile silinmiş olsa da, her hatırlandığında ona pişman olmak ve ondan el çekmeye azmetmek gerekir. İbn Âmir, her üç surede yani burada «eyyühe'l-mü'minûn», Zuhruf'ta { يا أَيُّهَ الساحر } ve Rahmân'da { أَيُّهَ الثقلان } ifadelerinde vasl halinde he harfini damme ile okumuştur; diğer kıraat imamları ise fetha ile okumuştur. Ebû Amr ve Kisâî bu kelimelerde elif ile vakıf yapmış, diğerleri ise elifsiz durmuştur. { لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } “Ki kurtuluşa eresiniz”; iki cihan saadetiyle [kurtuluşa eresiniz].
10024. Metin
[سورة النور (٢٤) : آية ٣٢]
[Nûr Suresi (24), Âyet 32]
10025. Metin
وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ إِنْ يَكُونُوا فُقَراءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ واسِعٌ عَلِيمٌ (٣٢)
{ وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ إِنْ يَكُونُوا فُقَراءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ واسِعٌ عَلِيمٌ (٣٢) } “İçinizden bekâr olanları, köle ve cariyelerinizden de elverişli olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah kendi lütfundan onları zenginleştirir. Allah lütfu geniş olandır, her şeyi bilendir.”
10026. Metin
وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ لما نهى عما عسى أن يفضي إلى السفاح المخل بالنسب المقتضي للألفة وحسن التربية ومزيد الشفقة المؤدية إلى بقاء النوع بعد الزجر عنه مبالغة فيه عقبه بأمر النكاح الحافظ له والخطاب للأولياء والسادة، وفيه دليل على وجوب تزويج المولية والمملوك وذلك عند طلبهما، وإشعار بأن المرأة والعبد لا يستبدان به إذ لو استبدا لما وجب على الولي والمولى، و «أيامى» مقلوب أيايم كيتامى، جمع أيم وهو العزب ذكراً كان أو أنثى بكراً كان أو ثيباً قال:
{ وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبادِكُمْ وَإِمائِكُمْ } “İçinizden bekâr olanları, köle ve cariyelerinizden de elverişli olanları evlendirin”; ülfeti, güzel terbiyeyi ve insan türünün devamını sağlayan şefkat fazlalığını gerektiren nesebe halel getiren zinaya yol açması muhtemel şeyleri yasaklayıp bu hususta son derece sakındırdıktan sonra, nesepleri koruyan nikâh emrini getirdi. Hitap velilere ve efendileredir. Bunda, talep ettikleri takdirde velayet altındaki kadını ve köleyi evlendirmenin vücubuna delil vardır; ayrıca kadının ve kölenin bu işte tek başlarına hareket edemeyeceklerine bir işarettir, zira tek başlarına karar verebilselerdi veli ve efendi üzerine farz olmazdı. «Eyâmâ» (أَيامى) kelimesi «yetâmâ» (يتامى) gibi «eyâyim» (أيايم) kelimesinden kalbolunmuştur; ister erkek ister kadın, ister bakire ister dul olsun bekâr kimseye denilen «eyyim» (أيم) kelimesinin çoğuludur. Şair şöyle demiştir: