10155. Metin
مكية وآيها سبع وسبعون آية
Mekkîdir ve yetmiş yedi ayettir.
10156. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١ الى ٢]
[Furkân Suresi (25): 1-2. Ayetler]
10157. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
10158. Metin
تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً (١) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً (٢)
{ تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً (١) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً (٢) } “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren [Allah] yüceler yücesidir. O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; hiçbir çocuk edinmemiştir, mülkünde hiçbir ortağı yoktur ve her şeyi yaratıp ona bir nizam vermiş, mukadderatını tayin etmiştir.”
10159. Metin
تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ تكاثر خيره من البركة وهي كثرة الخير، أو تزايد على كل شيء وتعالى عنه في صفاته وأفعاله، فإن البركة تتضمن معنى الزيادة، وترتيبه عن إنزاله الْفُرْقانَ لما فيه من كثرة الخير أو لدلالته على تعاليه. وقيل دام من بروك الطير على الماء ومنه البركة لدوام الماء فيها، وهو لا يتصرف فيه ولا يستعمل إلا لله تعالى والْفُرْقانَ مصدر فرق بين الشيئين إذا فصل بينهما سمي به القرآن لفصله بين الحق والباطل بتقريره أو المحق والمبطل بإعجازه أو لكونه مفصولاً بعضه عن بعض في الإنزال، وقرئ «على عباده» وهم رسول الله ﷺ وأمته كقوله تعالى: وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ أو الأنبياء على أن الْفُرْقانَ اسم جنس للكتب السماوية. لِيَكُونَ العبد أو الفرقان. لِلْعالَمِينَ للجن والإِنس. نَذِيراً منذراً أو إنذاراً كالنكير بمعنى الإِنكار، هذه الجملة وإن لم تكن معلومة لكنها لقوة دليلها أجريت مجرى المعلوم وجعلت صلة.
{ تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ } “Kuluna Furkân'ı indiren [Allah] yüceler yücesidir”; [ifadesinde geçen tebâreke (تَبارَكَ)] hayrı bereketten ötürü çoğaldı demektir ki bereket, hayrın çokluğu anlamına gelir. Yahut sıfatlarında ve fiillerinde her şeyin üstüne çıktı, her şeyden yüce oldu demektir; zira bereket fazlalık/artış anlamını içerir. Bu ifadenin Furkân'ı indirmesine bağlanması ise onda bulunan bol hayırdan ya da O'nun yüceliğine delalet etmesindendir. Kuşun suya konup yerleşmesi (burûk) kökünden geldiği ve suyun onda devamlı kalmasından ötürü havuza “birke” denildiği gibi, [tebâreke'nin] 'daim oldu' anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu fiil çekime girmez ve yalnızca Yüce Allah için kullanılır. Furkân (الْفُرْقانَ) ise iki şeyin arasını ayırmak anlamında mastardır. İki şeyin arasını ayırdığında [bu kök kullanılır]. Kur'an'a; hükümleriyle hak ile batılın arasını ayırdığı veya i'câzıyla haklı ile haksızı birbirinden ayırt ettiği ya da parça parça indirildiği için bu isim verilmiştir. [Bir kıraatte] “kulları üzerine” anlamına gelecek şekilde { عَلى عِبَادِهِ } olarak da okunmuştur ki onlar, Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ } “Andolsun ki size ayetler indirdik” ayetinde olduğu gibi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmetidir yahut Furkân'ın semavi kitaplar için cins ismi kabul edilmesine binaen peygamberlerdir. { لِيَكُونَ } “Olsun diye”; yani kul yahut Furkân. { لِلْعالَمِينَ } “Âlemlere”; cinlere ve insanlara. { نَذِيراً } “Bir uyarıcı”; uyaran kimse yahut nekîr (نَكِير) kelimesinin inkâr anlamına gelmesi gibi inzar (uyarı) demektir. Bu cümle [muhataplarca] bilinir olmasa da delilinin kuvvetinden ötürü bilinen bir şey mesabesinde tutulmuş ve sıla cümlesi yapılmıştır.
10160. Metin
الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ بدل من الأول أو مدح مرفوع أو منصوب. وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً كزعم النصارى. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ كقول الثنوية أثبت له الملك مطلقاً ونفى ما يقوم مقامه وما يقاومه فيه ثم نبه على ما يدل عليه فقال: وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ أحدثه إحداثاً مراعى فيه التقدير حسب إرادته كخلقه الإِنسان من مواد مخصوصة وصور وأشكال معينة. فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً فقدره وهيأه لما أراد منه من الخصائص والأفعال، كتهيئة الإِنسان للإِدراك والفهم والنظر والتدبير واستنباط الصنائع المتنوعة ومزاولة الأعمال المختلفة إلى غير ذلك، أو فَقَدَّرَهُ للبقاء إلى أجل مسمى. وقد يطلق الخلق لمجرد الإِيجاد من غير نظر إلى وجه الاشتقاق فيكون المعنى وأوجد كل شيء فقدره في إيجاده حتى لا يكون متفاوتاً.
{ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur”; [ifadesi] birinciden bedeldir yahut merfû veya mensûb bir medih cümlesidir. { وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً } “Hiçbir çocuk edinmemiştir”; Hristiyanların iddiası gibi [bir durumdan uzaktır]. { وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ } “Mülkünde hiçbir ortağı yoktur”; Seneviyye'nin (Düalistlerin) sözü gibi [bir durum da söz konusu değildir]. [Ayet] O'nun için mutlak hükümranlığı ispat etmiş, O'nun yerine geçebilecek veya O'na karşı durabilecek her şeyi nefyetmiştir. Ardından buna delalet eden hususa dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: { وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ } “Ve her şeyi yarattı”; onu, iradesine uygun bir takdiri gözeterek yoktan var etti; insanın belirli maddelerden, tayin edilmiş suret ve şekillerde yaratılması gibi. { فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً } “Ona bir nizam vermiş, mukadderatını tayin etmiştir”; onu takdir edip kendisinden dilediği özelliklere ve fiillere elverişli kıldı; insanın idrak etmeye, anlamaya, akıl yürütmeye, tedbir almaya, çeşitli sanatlar icat etmeye ve farklı işleri icra etmeye hazır hale getirilmesi ve benzeri hususlar gibi. Yahut [anlam şöyledir]: Onu belirlenmiş bir ecele kadar varlığını sürdürmesi için takdir etti. Bazen yaratma (halk) kelimesi, iştikak yönüne bakılmaksızın sırf yoktan var etme anlamında mutlak olarak kullanılır; bu durumda mana: 'Her şeyi var etti ve var edişinde onu tam bir ölçüyle takdir etti ki hiçbir uyumsuzluk olmasın' şeklinde olur.
10161. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٣ الى ٤]
[Furkân Suresi (25): 3-4. Ayetler]
10162. Metin
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً (٣) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلاَّ إِفْكٌ افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً (٤)
{ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً (٣) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلاَّ إِفْكٌ افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً (٤) } “O'nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, bilakis kendileri yaratılan, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda verme gücü bulunmayan, öldürmeye, diriltmeye ve yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler. İnkâr edenler: 'Bu [Kur'an], onun uydurduğu bir yalandan başkası değildir; bu hususta başka bir topluluk da ona yardım etmiştir' dediler. Böylece onlar kesinlikle bir haksızlık ve iftira ortaya koydular.”
10163. Metin
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لما تضمن الكلام إثبات التوحيد والنبوة أخذ في الرد على المخالفين فيهما.
{ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “O'nu bırakıp ilahlar edindiler”; söz tevhidin ve nübüvvetin ispatını içerince, bu iki hususta muhalefet edenlere reddiyeye başladı.
10164. Metin
لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ لأن عبدتهم ينحتونهم ويصورونهم. وَلا يَمْلِكُونَ ولا يستطيعون.
{ لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Hiçbir şey yaratmayan, bilakis kendileri yaratılan”; zira tapanları onları yontmakta ve şekillendirmektedir. { وَلا يَمْلِكُونَ } “Ve güç yetiremezler”; muktedir olamazlar.
10165. Metin
لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا دفع ضر. وَلا نَفْعاً ولا جلب نفع. وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً ولا يملكون إماتة أحد وإحياءه أولاً وبعثه ثانياً ومن كان كذلك فبمعزل عن الأُلوهية لعرائه عن لوازمها واتصافه بما ينافيها، وفيه تنبيه على أن الإِله يجب أن يكون قادراً على البعث والجزاء.
{ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا } “Kendilerine bir zararı [savmaya]”; bir zararı defetmeye. { وَلا نَفْعاً } “Ne de bir fayda [sağlamaya]”; bir faydayı celbetmeye. { وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً } “Öldürmeye, diriltmeye ve yeniden diriltip kabirden çıkarmaya da güçleri yetmez”; bir kimseyi öldürmeye, ilk defa diriltmeye ve ikinci olarak kabirden kaldırmaya güç yetiremezler. Kim bu durumda ise, ilahlığın gereklerinden yoksun olması ve ona zıt niteliklerle vasıflanması sebebiyle uluhiyetten tamamen uzaktır. Bunda, ilahın yeniden diriltmeye ve karşılık vermeye kadir olması gerektiğine bir dikkat çekme vardır.
10166. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ كذب مصروف عن وجهه. افْتَراهُ اختلقه. وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ أي اليهود فإنهم يلقون إليه أخبار الأمم وهو يعبر عنها بعبارته، وقيل جبر ويسار وعداس وقد سبق في قوله إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ. فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً بجعل الكلام المعجز إِفْكٌ مختلقاً متلقفاً من اليهود.
{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ } “İnkâr edenler: 'Bu uydurma bir yalandan başkası değildir' dediler”; asıl yönünden saptırılmış bir yalandır. { افْتَراهُ } “Onu uydurdu”; onu kendisi uydurdu. { وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ } “Bu hususta başka bir topluluk da ona yardım etti”; yani Yahudiler; zira onlar geçmiş ümmetlerin haberlerini ona aktarıyor, o da kendi ifadeleriyle bunları dile getiriyor [iddiasında bulundular]. Cibr, Yesâr ve Addâs olduğu da söylenmiştir; bu husus: { إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ } “Ona mutlaka bir insan öğretiyor” ayetinde geçmişti. { فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً } “Kesinlikle bir haksızlık ortaya koydular”; mucize olan bir sözü Yahudilerden kapılıp uydurulmuş bir yalan kılmakla [zulüm işlediler].
10167. Metin
وَزُوراً بنسبة ما هو بريء منه إليه وأتى وجاء يطلقان بمعنى فعل فيعديان تعديته.
{ وَزُوراً } “Ve bir iftira [ortaya koydular]”; berî olduğu şeyi ona nispet etmek suretiyle [yalan söylediler]. Etâ (أَتَى) ve Câe (جَاءَ) fiilleri 'yaptı/işledi' anlamında kullanılır ve onun gibi geçişli olurlar.
10168. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٥ الى ٦]
[Furkân Suresi (25): 5-6. Ayetler]
10169. Metin
وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٥) قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً (٦)
{ وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٥) قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً (٦) } “'Öncekilerin masallarıdır; onları yazdırmış olup akşam sabah kendisine okunmaktadır' dediler. De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
10170. Metin
وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ ما سطره المتقدمون. اكْتَتَبَها كتبها لنفسه أو استكتبها، وقرئ على البناء للمفعول لأنه أمي وأصله: اكتتبها كاتب له، فحذف اللام وأفضى الفعل إلى الضمير فصار اكتتبها إياه كاتب ثم حذف الفاعل وبني الفعل للضمير فاستتر فيه. فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ليحفظها فإنه أمي لا يقدر أن يكرر من الكتاب أو لتكتب.
{ وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “'Öncekilerin masallarıdır' dediler”; evvelkilerin yazdığı şeylerdir. { اكْتَتَبَها } “Onları yazdırdı”; kendisi için yazdı veya başkasına yazdırdı. Ümmi olduğu için edilgen (meçhul) yapıda da okunmuştur. Aslı şöyledir: 'Bir kâtip onu onun için yazdı' (اكتتبها كاتب له); harf-i cer olan lâm hazfedilince fiil zamire doğrudan ulaştı ve 'bir kâtip onu ona yazdırdı' (اكتتبها إياه كاتب) şeklini aldı, ardından fail hazfedilip fiil zamire göre edilgen kılındı ve içinde gizlendi. { فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا } “Akşam sabah kendisine okunmaktadır”; ezberlemesi için [böyle yapılmaktadır]; çünkü o ümmidir, kitaptan tekrar etmeye güç yetiremez; yahut yazılması için [okunmaktadır].
10171. Metin
قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لأنه أعجزكم عن آخِركم بفصاحته وتضمنه أخباراً عن مغيبات مستقبلة وأشياء مكنونة لا يعلمها إلا عالم الأسرار فكيف تجعلونه أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ. إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً فلذلك لا يعجل في عقوبتكم على ما تقولون مع كمال قدرته عليها واستحقاقكم أن يصب عليكم العذاب صباً.
{ قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir'”; çünkü o, fesahatiyle ve ancak sırları bilenin bilebileceği gelecekteki gayb haberlerini ve gizli şeyleri içermesiyle hepinizi aciz bırakmıştır; öyleyse onu nasıl öncekilerin masalları sayarsınız? { إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً } “Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; bu yüzdendir ki, cezalandırmaya gücü tam olarak yettiği ve sizin de üzerinize azabın sağanak sağanak yağdırılmasını hak ettiğiniz halde, söylediklerinizden ötürü sizi cezalandırmada acele etmemektedir.
10172. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٧ الى ٨]
[Furkân Suresi (25): 7-8. Ayetler]
10173. Metin
وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً (٧) أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَسْحُوراً (٨)
{ وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً (٧) أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَسْحُوراً (٨) } “Ve dediler ki: 'Bu nasıl peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor? Ona bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!' O zalimler: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler.”
10174. Metin
وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ ما لهذا الذي يزعم الرسالة وفيه استهانة وتهكم. يَأْكُلُ الطَّعامَ كما نأكل.
{ وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ } “Ve dediler ki: 'Bu elçiye ne oluyor?'”; peygamberlik iddia eden bu adama ne oluyor? [Bu ifadede] bir küçümseme ve alay vardır. { يَأْكُلُ الطَّعامَ } “Yemek yiyor”; bizim yediğimiz gibi.
10175. Metin
وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ لطلب المعاش كما نمشي، والمعنى إن صح دعواه فما باله لم يخالف حاله حالنا، وذلك لعمههم وقصور نظرهم على المحسوسات فإن تميز الرسل عمن عداهم ليس بأمور جسمانية وإنما هو بأحوال نفسانية كما أشار إليه تعالى بقوله قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحى إِلَيَّ أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ. لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً لنعلم صدقه بتصديق الملك.
{ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ } “Çarşılarda dolaşıyor”; bizim yürüdüğümüz gibi geçimini temin etmek için [çarşılarda geziyor]. Anlam şudur: Eğer iddiası doğruysa neden onun hali bizim halimizden farklı değil? Bu [sözleri], onların körlüklerinden ve bakışlarının sadece duyulur şeylerle sınırlı kalmasındandır. Zira peygamberlerin başkalarından ayrılması cismani hususlarla değil, ancak manevi/ruhani hallerledir; nitekim Yüce Allah: { قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحى إِلَيَّ أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ } “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim; bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor” buyurarak buna işaret etmiştir. { لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً } “Ona bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”; meleğin doğrulamasıyla onun sadakatini bilelim diye.
10176. Metin
أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ فيستظهر به ويستغني عن تحصيل المعاش. أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها هذا على سبيل التنزل أي إن لم يلق إليه كنز فلا أقل من أن يكون له بستان كما للدهاقين والمياسير فيتعيش بريعه، وقرأ حمزة والكسائي بالنون والضمير للكفار. وَقالَ الظَّالِمُونَ وضع الظَّالِمُونَ موضع ضميرهم تسجيلاً عليهم بالظلم فيما قالوه. إِنْ تَتَّبِعُونَ ما تتبعون. إِلَّا رَجُلًا مَسْحُوراً سحر فغلب على عقله، وقيل ذا سحر وهو الرئة أي بشراً لا ملكا.
{ أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ } “Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı”; böylece onunla güç kazanır ve geçim derdinden kurtulurdu. { أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها } “Veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!”; bu ifade tenazzül (çıtayı düşürme) kabilindendir; yani kendisine bir hazine verilmiyorsa, bari ağalar ve zenginler gibi bir bahçesi olsaydı da gelirinden geçinseydi. Hamza ve Kisâî [bu kelimeyi] nûn ile [yani “ondan yiyelim” anlamında] okumuşlardır ve zamir kâfirlere racidir. { وَقالَ الظَّالِمُونَ } “O zalimler dediler”; söyledikleri şeyde zalim olduklarını tescil etmek için zamir yerine açıkça “zalimler” kelimesi konulmuştur. { إِنْ تَتَّبِعُونَ } “Siz uymuyorsunuz”; [mâ tettebi‘ûn anlamında nefiy edatıdır]. { إِلَّا رَجُلًا مَسْحُوراً } “Ancak büyülenmiş bir adama”; büyü yapılmış da aklı galebe çalınmış [bir kimseye]. Bir görüşe göre ise 'akciğer sahibi' yani melek değil sıradan bir beşer [anlamındadır].
10177. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٩ الى ١٠]
[Furkân Suresi (25): 9-10. Ayetler]
10178. Metin
انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلاً (٩) تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً (١٠)
{ انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلاً (٩) تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً (١٠) } “Bak, senin için nasıl misaller verdiler de saptılar! Artık hiçbir yol bulamazlar. Dilediği takdirde sana bundan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetleri verebilecek ve senin için saraylar var edebilecek olan [Allah] yüceler yücesidir.”
10179. Metin
انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ أي قالوا فيك الأقوال الشاذة واخترعوا لك الأحوال النادرة. فَضَلُّوا عن الطريق الموصل إلى معرفة خواص النبي والمميز بينه وبين المتنبي فخبطوا خبط عشواء. فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا إلى القدح في نبوتك أو إلى الرشد والهدى.
{ انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ } “Bak, senin için nasıl misaller verdiler”; yani senin hakkında acayip sözler söylediler ve senin için olmayacak haller uydurdular. { فَضَلُّوا } “Böylece saptılar”; peygamberin özelliklerini bilmeye, hakiki peygamber ile sahtesini birbirinden ayırt etmeye ulaştıran yoldan saptılar ve zifiri karanlıkta rastgele bocaladılar. { فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا } “Artık hiçbir yol bulamazlar”; senin peygamberliğine leke sürmeye yahut doğruya ve hidayete [ulaşmaya bir yol bulamazlar].
10180. Metin
تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ في الدنيا. خَيْراً مِنْ ذلِكَ مما قالوا لكن أخره إلى الآخرة لأنه خير وأبقى. جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ بدل من خَيْراً. وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً عطف على محل الجزاء، وقرأ ابن كثير وابن عامر وأبو بكر بالرفع لأن الشرط إذا كان ماضياً جاز في جزائه الجزم والرفع كقوله:
{ تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ } “Dilediği takdirde sana verebilecek olan [Allah] yüceler yücesidir”; dünyada [verebilecek olan]. { خَيْراً مِنْ ذلِكَ } “Bundan daha hayırlısını”; onların söylediklerinden daha hayırlısını. Fakat onu ahirete ertelemiştir; zira o daha hayırlı ve daha kalıcıdır. { جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Altından ırmaklar akan cennetleri”; { خَيْراً } kelimesinden bedeldir. { وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً } “Ve senin için saraylar var edebilecek”; cezanın mahalline atfedilmiştir. İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Bekr merfû olarak [yec‘alu şeklinde] okumuşlardır; zira şart mazi fiil olduğunda cevabında hem cezm hem de ref caizdir; şairin şu sözünde olduğu gibi:
10181. Metin
وَإِنَّ أَتَاهُ خَلِيلٌ يَوْمَ مَسْغَبَةٍ ... يَقُولُ لا غائب مالي ولا حَرَمُ
Kıtlık gününde bir dost ona gelse... 'Malım ne gaibtir ne de yasak' der.
10182. Metin
ويجوز أن يكون استئنافاً بوعد ما يكون له في الآخرة، وقرئ بالنصب على أنه جواب بالواو.
Ahirette onun için olacak şeylerin vaat edilmesiyle yeni bir başlangıç (isti'nâf) cümlesi olması da caizdir. Vâv ile cevap sayılarak nasb ile de okunmuştur.
10183. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١١ الى ١٢]
[Furkân Suresi (25): 11-12. Ayetler]
10184. Metin
بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً (١١) إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً (١٢)
{ بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً (١١) إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً (١٢) } “Hayır, onlar kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık. O [ateş], onları uzak bir yerden gördüğünde, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler.”
10185. Metin
بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ فقصرت أنظارهم على الحطام الدنيوية وظنوا أن الكرامة إنما هي بالمال فطعنوا فيك لفقرك، أو فلذلك كذبوك لا لما تمحلوا من المطاعن الفاسدة، أو فكيف يلتفتون إلى هذا الجواب ويصدقونك بما وعد الله لك في الآخرة، أو فلا تعجب من تكذيبهم إياك فإنه أعجب منه. وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً ناراً شديدة الاستعار، وقيل هو اسم لجهنم فيكون صرفه باعتبار المكان.
{ بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ } “Hayır, onlar kıyameti yalanladılar”; bu yüzden bakışları dünya metaıyla sınırlı kaldı, üstünlüğün ancak mal ile olduğunu sandılar ve fakirliğinden ötürü seni kınadılar. Yahut seni yalanlamaları uydurdukları o asılsız kınamalardan değil, bu yüzdendir. Yahut onlar bu cevaba nasıl kulak versinler ve Allah'ın senin için ahirette vadettiği şeyleri nasıl tasdik etsinler? Veyahut onların seni yalanlamasına şaşma; çünkü [kıyameti yalanlamaları] bundan daha şaşırtıcıdır. { وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً } “Biz de kıyameti yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık”; son derece tutuşmuş bir ateş [hazırladık]. Bunun cehennemin özel bir ismi olduğu da söylenmiştir; bu takdirde munsarif kılınması mekân anlamına göredir.
10186. Metin
إِذا رَأَتْهُمْ إِذا كانت بمرأى منهم
{ إِذا رَأَتْهُمْ } “Onları gördüğünde”; onların görüş alanında olduğu zaman,
10187. Metin
كقوله ﵇ «لا تتراءى ناراهما»
Peygamber aleyhisselâm'ın şu sözünde olduğu gibi: «Ateşleri birbirini görmez.»
10188. Metin
أي لا تتقاربان بحيث تكون إحداهما بمرأى من الأخرى على المجاز والتأنيث لأنه بمعنى النار أو جهنم. مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ هو أقصى ما يمكن أن يرى منه. سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً صوت تغيظ، شبه صوت غليانها بصوت المغتاظ وزفيره وهو صوت يسمع من جوفه، هذا وإن الحياة لما لم تكن مشروطة عندنا بالبنية أمكن أن يخلق الله فيها حياة فترى وتتغيظ وتزفر. وقيل إن ذلك لزبانيتها فنسب إليها على حذف المضاف.
Yani mecaz ve nâr veya cehennem anlamında müennes olması hasebiyle biri diğerinin görebileceği mesafede olacak kadar birbirlerine yaklaşmazlar. { مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ } “Uzak bir yerden”; kendisinden görülebilecek en uzak mesafedir. { سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً } “Onun öfkesini ve uğultusunu işitirler”; öfke sesini [işitirler]. Onun kaynama sesini, öfkeli kimsenin sesine ve göğsünden gelen inleme/hırıltı sesine (zefîr) benzetmiştir. Şunu belirtelim ki, hayat bizce organik bir bedene bağlı olmadığından, Allah'ın onda hayat yaratması mümkündür; böylece görür, öfkelenir ve kükrer. Bunun zebanilerine ait olduğu ve muzafın hazfedilmesiyle ateşe nispet edildiği de söylenmiştir.
10189. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[Furkân Suresi (25): 13-14. Ayetler]
10190. Metin
وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً (١٣) لاَّ تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً (١٤)
{ وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً (١٣) لاَّ تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً (١٤) } “Elleri boyunlarına bağlı olarak oradan daracık bir yere atıldıkları zaman, orada yok olmayı çağırırlar. 'Bugün tek bir yok oluşu çağırmayın, birçok yok oluşu çağırın!' [denir].”
10191. Metin
وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً في مكان ومنها بيان تقدم فصار حالاً. ضَيِّقاً لزيادة العذاب فإن الكرب مع الضيق والروح مع السعة ولذلك وصف الله الجنة بأن عرضها كعرض السموات والأرض. مُقَرَّنِينَ قرنت أيديهم إلى أعناقهم بالسلاسل. دَعَوْا هُنالِكَ في ذلك المكان. ثُبُوراً هلاكاً أي يتمنون الهلاك وينادونه فيقولون تعال يا ثبوراه فهذا حينك.
{ وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً } “Oradan bir yere atıldıkları zaman”; [yani] bir mekâna; 'oradan' ifadesi öne geçmiş bir açıklama olup hâl olmuştur. { ضَيِّقاً } “Daracık”; azabın artması içindir; zira sıkıntı darlıkla, ferahlık ise genişlikle beraberdir; bu sebeple Allah cenneti, genişliği gökler ve yer kadar olmakla vasfetmiştir. { مُقَرَّنِينَ } “[Elleri boyunlarına] bağlı olarak”; elleri zincirlerle boyunlarına bağlanmış olarak. { دَعَوْا هُنالِكَ } “Orada çağırırlar”; o mekânda. { ثُبُوراً } “Yok olmayı”; helak olmayı. Yani helaki temenni eder ve ona seslenerek: 'Ey helak yetiş, tam senin vaktindir!' derler.
10192. Metin
لاَّ تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً أي يقال لهم ذلك. وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً لأن عذابكم أنواع كثيرة كل نوع منها ثبور لشدته، أو لأنه يتجدد لقوله تعالى: كُلَّما نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْناهُمْ جُلُوداً غَيْرَها لِيَذُوقُوا الْعَذابَ أو لأنه لا ينقطع فهو في كل وقت ثبور.
{ لاَّ تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً } “Bugün tek bir yok oluşu çağırmayın”; yani onlara böyle denir. { وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً } “Birçok yok oluşu çağırın”; çünkü azabınız pek çok çeşittir ve her bir çeşidi şiddetinden ötürü bir helaktir. Yahut Yüce Allah'ın: { كُلَّما نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْناهُمْ جُلُوداً غَيْرَها لِيَذُوقُوا الْعَذابَ } “Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler veririz” ayetinden ötürü [azap] yenilendiği içindir; veya hiç kesilmediği ve her an ayrı bir helak olduğu içindir.
10193. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Furkân Suresi (25): 15-16. Ayetler]
10194. Metin
قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً (١٥) لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ خالِدِينَ كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلاً (١٦)
{ قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً (١٥) لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ خالِدِينَ كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلاً (١٦) } “De ki: 'Bu mu daha hayırlıdır, yoksa takva sahiplerine vadedilen ebedilik cenneti mi? Ki orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir. Sürekli kalıcılar olarak diledikleri her şey orada onlarındır. Bu, Rabbinin üzerine [aldığı ve] istenen bir vaattir.'”
10195. Metin
قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ الإِشارة إلى العذاب والاستفهام والتفضيل والترديد للتقريع مع التهكم أو إلى ال كَنْزٌ وال جَنَّةٌ، والراجع إلى الموصول محذوف وإضافة ال جَنَّةُ إلى الْخُلْدِ للمدح أو للدلالة على خلودها، أو التمييز عن جنات الدنيا. كانَتْ لَهُمْ في علم الله أو اللوح، أو لأن ما وعده الله تعالى في تحققه كالواقع. جَزاءً على أعمالهم بالوعد. وَمَصِيراً ينقلبون إليه، ولا يمنع كونها جزاء لهم أن يتفضل بها على غيرهم برضاهم مع جواز أن يراد بالمتقين من يتقي الكفر والتكذيب
{ قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “De ki: 'Bu mu daha hayırlıdır, yoksa takva sahiplerine vadedilen ebedilik cenneti mi?'”; işaret azabadır; soru, üstünlük kıyası ve iki seçenekli kılma ise alayla birlikte bir azarlama içindir; yahut hazine ve bahçeye işarettir. İsmi mevsule dönen zamir hazfedilmiştir. Cennetin hulde (ebediliğe) izafe edilmesi medih için yahut onun ebediliğine delalet etmesi veya dünya bahçelerinden ayırt edilmesi içindir. { كانَتْ لَهُمْ } “Onlar için olmuştur”; Allah'ın ilminde veya Levh'te yahut Allah Teâlâ'nın vadettiği şey gerçekleşmesi bakımından vuku bulmuş gibi olduğundandır. { جَزاءً } “Bir mükâfat”; vaat gereği amellerine karşılık. { وَمَصِيراً } “Ve varılacak bir yer”; varıp dönecekleri bir yerdir. Cennetin onlar için bir mükâfat olması, onların rızasıyla başkalarına da lütuf olarak verilmesine engel teşkil etmez; nitekim takva sahiplerinden kastedilenin küfür ve yalanlamadan sakınanlar olması da caizdir,
10196. Metin
لأنهم في مقابلتهم.
çünkü onlar bunların mukabilindedirler.
10197. Metin
لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ ما يشاءونه من النعيم، ولعله تقصر همم كل طائفة على ما يليق برتبته إذ الظاهر أن الناقص لا يدرك شأو الكامل بالتشهي، وفيه تنبيه على أن كل المرادات لا تحصل إلا في الجنة.
{ لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ } “Diledikleri her şey orada onlarındır”; nimetlerden arzuladıkları şeyler. Muhtemelen her zümrenin himmeti kendi mertebesine layık olanla sınırlı kalacaktır; zira zahir olan şudur ki, eksik olan kimse sırf arzu etmekle kâmil olanın ulaştığı dereceye erişemez. Bunda, bütün arzulanan şeylerin ancak cennette elde edilebileceğine bir dikkat çekme vardır.
10198. Metin
خالِدِينَ حال من أحد ضمائرهم. كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا الضمير في كانَ ل ما يَشاؤُنَ والوعد الموعود أي: كان ذلك موعودا حقيقاً بأن يسأل ويطلب، أو مسؤولاً سأله الناس في دعائهم رَبَّنا وَآتِنا مَا وَعَدْتَنا عَلى رُسُلِكَ. أو الملائكة بقولهم رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ، وما في عَلى من معنى الوجوب لامتناع الخلف في وعده تعالى ولا يلزم منه الإِلجاء إلى الإِنجاز، فإن تعلق الإِرادة بالوعود مقدم على الوعد الموجب للإنجاز.
{ خالِدِينَ } “Sürekli kalıcılar olarak”; zamirlerinden birinden hâldir. { كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا } “Rabbinin üzerine [aldığı ve] istenen bir vaattir”; kâne (كانَ) fiilindeki zamir { ما يَشاؤُنَ } ifadesine racidir; vaat ise 'vadedilen şey' anlamındadır. Yani bu, istenmeye ve talep edilmeye layık bir vaat idi yahut insanların dualarında: { رَبَّنا وَآتِنا مَا وَعَدْتَنا عَلى رُسُلِكَ } “Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla bize vadettiklerini ver” diyerek istedikleri veya meleklerin: { رَبَّنا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ } “Rabbimiz! Onları kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy” sözleriyle talep ettikleri bir vaatti. 'Alâ (عَلى) edatındaki gereklilik manası, Allah Teâlâ'nın vaadinden dönmesinin imkânsızlığındandır; bundan vaadin yerine getirilmesine mecbur bırakılma anlamı çıkmaz. Zira iradenin vadedilen şeylere taalluk etmesi, ifayı gerektiren vaatten öncedir.
10199. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : آية ١٧]
[Furkân Suresi (25): 17. Ayet]
10200. Metin
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ (١٧)
{ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ (١٧) } “Onları ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını bir araya toplayacağı gün [Allah]: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?' der.”
10201. Metin
ويوم نحشرهم للجزاء، وقرئ بكسر الشين وقرأ ابن كثير ويعقوب وحفص بالياء. وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ يعم كل معبود سواه تعالى، واستعمال مَا إما لأن وضعه أعم ولذلك يطلق لكل شبح يرى ولا يعرف، أو لأنه أريد به الوصف كأنه قيل ومعبودهم أو لتغليب الأصنام تحقيراً أو اعتبار الغلبة عبادها، أو يخص الملائكة وعزيراً والمسيح بقرينة السؤال والجواب، أو الأصنام ينطقها الله أو تتكلم بلسان الحال كما قيل في كلام الأيدي والأرجل. فَيَقُولُ أي للمعبودين وهو على تلوين الخطاب، وقرأ ابن عامر بالنون.
{ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ } “Onları toplayacağımız gün”; karşılık vermek için. Şîn harfinin kesresiyle de okunmuştur. İbn Kesîr, Ya'kûb ve Hafs yâ ile [yahşuruhum şeklinde] okumuşlardır. { وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını”; O'ndan başka tapılan her şeyi kapsar. 'Mâ' (ما) edatının kullanılması, ya وضع (vaz') itibarıyla daha genel olduğundan ve bu sebeple görünen fakat tanınmayan her karaltı için kullanıldığından; ya da vasıf kastedilerek sanki 'onların mabutları' denilmiş gibi olduğundan; yahut putları tahkir etmek veya tapanların çoğunlukta olmasını dikkate almak suretiyle taglib yapıldığındandır; ya da soru ve cevabın karinesine binaen meleklere, Üzeyr'e ve Mesih'e mahsustur; yahut Allah'ın konuşturacağı veya ellerin ve ayakların konuşmasında söylendiği gibi hâl diliyle konuşacak olan putlardır. { فَيَقُولُ } “Der”; yani tapılanlara söyler; bu üslup iltifat (hitap tarzını değiştirme) kabilindendir. İbn Âmir nûn ile [fenekûlu şeklinde] okumuştur.
10202. Metin
أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ لإِخلالهم بالنظر الصحيح وإعراضهم عن المرشد النصيح، وهو استفهام تقريع وتبكيت للعبدة، وأصله أأضللتم أم ضَلُّوا فغير النظم ليلي حرف الاستفهام المقصود بالسؤال وهو المتولي للفعل دونه لأنه لا شبهه فيه وإلا لما توجه العتاب، وحذف صلة الضل مبالغة.
{ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ } “Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?”; doğru düşünmeyi terk etmeleri ve samimi bir nasihatçiden yüz çevirmeleri sebebiyle [mi saptılar]? Bu soru, tapanları azarlama ve susturma amaçlı bir sorudur. Aslı: 'Siz mi saptırdınız yoksa onlar mı saptı?' (أأضللتم أم ضلوا) şeklindedir; fakat soru edatının doğrudan sorgulanan muhataba gelmesi için nazım değiştirilmiştir; çünkü fiili üstlenen odur ve onda şüphe yoktur, aksi halde kınama yönelmezdi. Mübalağa amacıyla sapmanın sılası hazfedilmiştir.
10203. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١٨ الى ١٩]
[Furkân Suresi (25): 18-19. Ayetler]
10204. Metin
قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكانُوا قَوْماً بُوراً (١٨) فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِما تَقُولُونَ فَما تَسْتَطِيعُونَ صَرْفاً وَلا نَصْراً وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً (١٩)
{ قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكانُوا قَوْماً بُوراً (١٨) فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِما تَقُولُونَ فَما تَسْتَطِيعُونَ صَرْفاً وَلا نَصْراً وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً (١٩) } “Derler ki: 'Seni tenzih ederiz; Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yakışmazdı. Fakat Sen onları ve atalarını öyle nimetlendirdin ki, nihayet zikri/öğüdü unuttular ve helaki hak etmiş bir topluluk oldular.' [Bunun üzerine Allah şöyle der:] 'İşte söyledikleriniz hususunda onlar sizi yalancı çıkardılar. Artık ne [azabı] savmaya ne de bir yardıma güç yetirebilirsiniz. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız.'”
10205. Metin
قالُوا سُبْحانَكَ تعجباً مما قيل لهم لأنهم إما ملائكة أو أنبياء معصومون، أو جمادات لا تقدر على شيء أو إشعاراً بأنهم الموسومون بتسبيحه وتوحيده فكيف يليق بهم إضلال عبيده، أو تنزيهاً لله تعالى عن الأنداد. مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا ما يصح لنا. أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ للعصمة أو لعدم القدرة فكيف يصح لنا أن ندعو غيرنا أن يتولى أحدا دونك، وقرئ نَتَّخِذَ على البناء للمفعول من اتخذ الذي له مفعولان كقوله تعالى: وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْراهِيمَ خَلِيلًا ومفعوله الثاني مِنْ أَوْلِياءَ ومِنْ للتبعيض وعلى الأول مزيدة لتأكيد النفي. وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ بأنواع النعم فاستغرقوا في الشهوات. حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ حتى غفلوا عن ذكرك أو التذكر لآلائك والتدبر في آياتك، وهو نسبة للضلال إليهم من حيث إنه بكسبهم وإسناد له إلى ما فعل الله بهم فحملهم عليه، وهو عين ما ذهبنا إليه فلا ينتهض حجة علينا للمعتزلة.
{ قالُوا سُبْحانَكَ } “Derler ki: 'Seni tenzih ederiz'”; kendilerine söylenen söze şaşırarak [böyle derler]. Çünkü onlar ya melekler yahut masum peygamberlerdir; ya da hiçbir şeye güç yetiremeyen cansız varlıklardır. Yahut O'nu tesbih ve tevhid etmekle damgalanmış olduklarını, dolayısıyla O'nun kullarını saptırmanın kendilerine nasıl yakışmayacağını hissettirmek içindir; yahut da Allah Teâlâ'yı ortaklardan tenzih etmek içindir. { مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا } “Bize yakışmazdı”; bize doğru/uygun olmazdı. { أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ } “Seni bırakıp da başka dostlar edinmek”; masumiyetimiz veya [buna] güç yetiremeyişimiz sebebiyle [böyleydi]. O halde başkalarını Seni bırakıp da birini dost edinmeye çağırmamız bize nasıl uygun düşebilir! [Kelime] mef'ul olarak bina edilerek (edilgen olarak) 'nüttehize' (نُتَّخَذَ) şeklinde de okunmuştur; bu, Allah Teâlâ'nın: { وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْراهِيمَ خَلِيلًا } [ayetindeki gibi] iki mef'ul alan 'ittehaze' (اتخذ) fiilindendir. İkinci mef'ulü { مِنْ أَوْلِياءَ } ibaresidir ve 'min' (مِنْ) teb'îz (kısmiyet) içindir; ilk okuyuşa göre ise nefyi pekiştirmek için zâiddir. { وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ } “Fakat Sen onları ve atalarını öyle nimetlendirdin ki”; çeşitli nimetlerle [faydalandırdın], onlar da şehvetlere daldılar. { حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ } “Nihayet zikri/öğüdü unuttular”; öyle ki Seni anmaktan yahut nimetlerini hatırlayıp ayetlerini tefekkür etmekten gafil oldular. Bu, sapıklığın onların kendi kesbleri (fiilleri) olması cihetiyle onlara nispet edilmesidir; aynı zamanda onları buna sevk eden Allah'ın kendilerine yaptığı muameleye de isnad edilmesidir. Bu da bizim benimsediğimiz görüşün ta kendisidir; dolayısıyla Mutezile için aleyhimize bir delil teşkil etmez.
10206. Metin
وَكانُوا في قضائك. قَوْماً بُوراً هالكين مصدر وصف به ولذلك يستوي فيه الواحد والجمع، أو جمع بائر كعائذ وعوذ.
{ وَكانُوا } “Ve oldular”; Senin kazanda/takdirinde. { قَوْماً بُوراً } “Helaki hak etmiş bir topluluk”; helak olanlar [oldular]. [Bûr kelimesi] kendisiyle niteleme yapılan bir masdardır; bu sebeple tekil ve çoğul için aynı şekilde kullanılır. Yahut 'âiz' (عائذ) kelimesinin çoğulunun 'ûz' (عوذ) gelmesi gibi 'bâir' (بائر) kelimesinin çoğuludur.
10207. Metin
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ التفات إلى العبدة بالاحتجاج والإِلزام على حذف القول والمعنى فقد كذبكم المعبودون. بِما تَقُولُونَ في قولكم إنهم آلهة أو هؤلاء أضلونا والباء بمعنى في، أو مع المجرور بدل من
{ فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ } “İşte onlar sizi yalancı çıkardılar”; 'kavlin' (sözün) hazfedilmesiyle, delil getirme ve susturma amacıyla tapanlara yönelik bir iltifattır (hitap yöneltmedir). Manası: Kendilerine tapılanlar sizi yalancı çıkardı, demektir. { بِما تَقُولُونَ } “Söyledikleriniz hususunda”; onların ilah olduklarına veya 'bunlar bizi saptırdı' demenize dair [sözlerinizde]. 'Bâ' (ب) harfi 'fî' (في) manasındadır yahut mecruru ile birlikte
10208. Metin
الضمير، وعن ابن كثير بالياء أي: كَذَّبُوكُمْ بقولهم سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا. فَمَا يَسْتَطِيعُونَ أي المعبودون وقرأ حفص بالتاء على خطاب العابدين. صَرْفاً دفعاً للعذاب عنكم، وقيل حيلة من قولهم إنه ليتصرف أي يحتال. وَلا نَصْراً يعينكم عليه. وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ أيها المكلفون. نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً هي النار والشرط وإن عم كل من كفر أو فسق لكنه في اقتضاء الجزاء مقيد بعدم المزاحم وفاقاً، وهو التوبة والإِحباط بالطاعة إجماعاً وبالعفو عندنا.
zamirden bedeldir. İbn Kesîr'den yâ ile [yettekûlûne şeklinde] rivayet edilmiştir; yani: { سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا } sözleriyle sizi yalanladılar. { فَما تَسْتَطِيعُونَ } “Artık güç yetiremezler”; yani tapılanlar. Hafs ise tapanlara hitap olarak tâ ile [femâ testetî'ûne şeklinde] okumuştur. { صَرْفاً } “Ne [azabı] savmaya”; azabı sizden defetmeye [güç yetirebilirsiniz]. Bunun, 'falan kimse tasarruf ediyor' yani hile yapıyor sözünden hareketle 'çare/hile' manasına geldiği de söylenmiştir. { وَلا نَصْراً } “Ne de bir yardıma”; azaba karşı size yardım edecek [bir yardıma]. { وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ } “Sizden kim zulmederse”; ey mükellefler! { نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً } “Ona büyük bir azap tattırırız”; o da cehennem ateşidir. Şart her ne kadar kâfir olan veya fâsıklık eden herkesi kapsasa da, cezanın tahakkuku ittifakla bir engelleyicinin bulunmaması şartına bağlıdır; o [engelleyici] de icma ile tövbe ve itaatle amellerin boşa gitmesidir, bize göre ise affedilmedir.
10209. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : آية ٢٠]
[Furkân Suresi (25): 20. Ayet]
10210. Metin
وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً (٢٠)
{ وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً (٢٠) } “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de mutlaka yemek yerler ve çarşılarda yürürlerdi. Sizi birbiriniz için bir imtihan kıldık; sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görendir.”
10211. Metin
وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ أي إلا رسلاً إنهم فحذف الموصوف لدلالة المرسلين عليه وأقيمت الصفة مقامه كقوله تعالى: وَما مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقامٌ مَعْلُومٌ، ويجوز أن تكون حالاً اكتفى فيها بالضمير وهو جواب لقولهم مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ.
{ وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ } “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de mutlaka yemek yerler ve çarşılarda yürürlerdi”; yani ancak onlar [böyle] olan elçilerdi. 'El-Murselîn' kelimesinin delaleti sebebiyle mevsuf hazfedilmiş ve Allah Teâlâ'nın: { وَما مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقامٌ مَعْلُومٌ } ayetinde olduğu gibi sıfat onun yerine getirilmiştir. Cümlenin zamirle yetinilen bir hâl olması da caizdir. Bu, onların: 'Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda yürüyor!' sözlerine bir cevaptır.
10212. Metin
وقرئ «يَمْشُونَ» أي تمشيهم حوائجهم أو الناس. وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ أيها الناس. لِبَعْضٍ فِتْنَةً ابتلاء ومن ذلك ابتلاء الفقراء بالأغنياء، والمرسلين بالمرسل إليهم ومناصبتهم لهم العداوة وإيذائهم لهم، وهو تسلية لرسول الله ﷺ على ما قالوه بعد نقضه، وفيه دليل على القضاء والقدر. أَتَصْبِرُونَ علة للجعل والمعنى وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً لنعلم أيكم يصبر ونظيره قوله تعالى: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا، أو حث على الصبر على ما افتتنوا به. وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً بمن يصبر أو بالصواب فيما يبتلي به وغيره.
'Yumşevne' (يُمْشَوْنَ) şeklinde [meçhul olarak da] okunmuştur; yani onları ihtiyaçları yahut insanlar yürütmektedir. { وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ } “Sizi kıldık”; ey insanlar! { لِبَعْضٍ فِتْنَةً } “Birbiriniz için bir imtihan”; bir deneme [kıldık]. Fakirlerin zenginlerle, peygamberlerin kendilerine gönderilen topluluklarla ve [o kavimlerin] peygamberlere düşmanlık besleyip onlara eziyet etmeleriyle imtihan edilmesi bundandır. Bu, onların iddiaları çürütüldükten sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir; ayrıca bunda kaza ve kadere dair delil vardır. { أَتَصْبِرُونَ } “Sabredecek misiniz?”; kılmanın/yaratmanın illetidir. Manası: 'Hanginizin sabredeceğini bilelim/ortaya çıkaralım diye sizi birbiriniz için bir imtihan kıldık' demektir. Bunun benzeri Allah Teâlâ'nın: { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } ayetidir. Yahut imtihan edildikleri şeye karşı sabretmeye bir teşviktir. { وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً } “Rabbin hakkıyla görendir”; kimin sabrettiğini yahut imtihan ettiği şeyde ve diğer hususlarda neyin doğru olduğunu hakkıyla bilendir.
10213. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : آية ٢١]
[Furkân Suresi (25): 21. Ayet]
10214. Metin
وَقالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقاءَنا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرى رَبَّنا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً (٢١)
{ وَقالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقاءَنا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نرى رَبَّنا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً (٢١) } “Bize kavuşmayı ummayanlar: 'Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?' dediler. Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar.”
10215. Metin
وَقالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لا يأملون. لِقاءَنا بالخير لكفرهم بالبعث، أولا يخافون لِقاءَنا بالشر على لغة تهامة، وأصل اللقاء الوصول إلى الشيء ومنه الرؤية فإنه وصول إلى المرئي، والمراد به الوصول إلى جزائه ويمكن أن يراد به الرؤية على الأول. لَوْلا هلا. أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ فتخبرنا بصدق محمد ﷺ، وقيل فيكونوا رسلاً إلينا. أَوْ نَرى رَبَّنا فيأمرنا بتصديقه واتباعه. لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ أي في شأنها حتى أرادوا لها ما يتفق لأفراد من الأنبياء الذين هم أكمل خلق الله في أكمل أوقاتها وما هو أعظم من ذلك.
{ وَقالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ } “Ve ummayanlar dediler”; ümit etmeyenler. { لِقاءَنا } “Bize kavuşmayı”; dirilişi inkâr ettikleri için hayırla [bize kavuşmayı ummayanlar] yahut Tihâme lehçesine göre Bize kavuşmaktan [yani başlarına gelecek] şerden korkmayanlar. 'Lika' (لقاء) kelimesinin aslı bir şeye ulaşmaktır; görme de bundandır, zira o da görülen şeye ulaşmaktır. Burada kastedilen ise O'nun cezasına/karşılığına ulaşmaktır; ilk [anlama] göre görmenin kastedilmiş olması da mümkündür. { لَوْلا } “Değil miydi / Olmalı değil miydi?”; [edatıdır]. { أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ } “Bize melekler indirilmeli [değil miydi?]”; böylece bize Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğunu haber verirlerdi; bize elçi olurlardı, şeklinde de açıklanmıştır. { أَوْ نَرى رَبَّنا } “Veya Rabbimizi görmeli [değil miydik?]”; böylece O bize onu tasdik edip ona uymamızı emrederdi. { لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ } “Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar”; yani nefislerinin şanında öyle bir büyüklük vehmettiler ki, Allah'ın yarattıklarının en mükemmeli olan peygamberlerin fertlerine en mükemmel vakitlerinde nasip olan şeyleri ve bundan da büyüğünü kendileri için istediler.
10216. Metin
وَعَتَوْا وتجاوزوا الحد في الظلم. عُتُوًّا كَبِيراً بالغاً أقصى مراتبه حيث عاينوا المعجزات القاهرة فأعرضوا عنها، واقترحوا لأنفسهم الخبيثة ما سدت دونه مطامح النفوس القدسية، واللام جواب قسم محذوف وفي الاستئناف بالجملة حسن وإشعار بالتعجب من استكبارهم وعتوهم كقوله:
{ وَعَتَوْا } “Ve haddi aştılar”; zulümde sınırı aştılar. { عُتُوًّا كَبِيراً } “Büyük bir azgınlıkla”; en uç mertebesine ulaşan bir azgınlıkla. Çünkü onlar kahredici mucizeleri bizzat gördükleri halde onlardan yüz çevirdiler ve kutsal nefislerin bile arzulamaktan menedildiği şeyleri kendi habis nefisleri için talep ettiler. 'Lâm' (لَ) harfi mahzuf bir yeminin cevabıdır. Cümlenin istinaf (yeni bir başlangıç) olarak getirilmesinde bir güzellik ve şu beyitte olduğu gibi onların kibrine ve azgınlığına hayret etme anlamı vardır:
10217. Metin
وَجَارَةُ جَسَّاسٍ أَبأنا بِنَابِهَا ... كُلَيْباً عَلَتْ نَاب كليب بواؤها
“Cessâs'ın komşu kadınının devesine karşılık biz Küleyb'i öldürdük... Devenin kan bedeli Küleyb'den üstün oldu.”
10218. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]
[Furkân Suresi (25): 22-23. Ayetler]
10219. Metin
يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لاَ بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً (٢٢) وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً (٢٣)
{ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لاَ بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً (٢٢) وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً (٢٣) } “Melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. Ve [onlar]: 'Yasaklanıp engellenmiştir!' derler. Onların yaptıkları her bir ameli ele alıp saçılmış zerreler haline getirdik.”
10220. Metin
يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ ملائكة الموت أو العذاب، ويَوْمَ نصب باذكر أو بما دل عليه. لاَ بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ فإنه بمعنى يمنعون البشرى أو يعدمونها، ويَوْمَئِذٍ تكرير أو خبر ولِلْمُجْرِمِينَ تبيين أو خبر ثان أو ظرف لما يتعلق به اللام، أو ل بُشْرى إن قدرت منونة غير مبنية مع لا فإنها لا تعمل، ولِلْمُجْرِمِينَ إما عام يتناول حكمه حكمهم من طريق البرهان ولا يلزم من نفي البشرى لعامة المجرمين حينئذ نفي البشرى بالعفو والشفاعة في وقت آخر، وإما خاص وضع موضع ضميرهم تسجيلاً على جرمهم
{ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ } “Melekleri görecekleri gün”; ölüm meleklerini yahut azap meleklerini. 'Yevme' (يَوْمَ) kelimesi 'uzkur' (hatırla) fiiliyle veya { لاَ بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ } “O gün suçlulara hiçbir müjde yoktur” ifadesinin delalet ettiği mana ile mansuptur; zira bu, 'müjdeden menedilirler yahut müjdeden mahrum bırakılırlar' manasındadır. 'Yevmeizin' (يَوْمَئِذٍ) kelimesi bir tekrar veya haberdir. 'Li'l-mucrimîn' (لِلْمُجْرِمِينَ) ise tebyin (açıklama) yahut ikinci haber ya da lâm harfinin taalluk ettiği şeyin zarfıdır; yahut 'lâ' ile mebni kılınmayıp tenvinli takdir edilirse 'büşrâ' (بُشْرى) kelimesinin zarfıdır, çünkü o takdirde amel etmez. 'Li'l-mucrimîn' ifadesi ya bürhan yoluyla hükmü onların hükmünü de kapsayan genel bir ifadedir —bu durumda o vakitte bütün suçlulardan müjdenin nefyedilmiş olmasından, başka bir vakitte af ve şefaat müjdesinin nefyedilmesi gerekmez—; ya da onların suçunu tescil etmek
10221. Metin
وإشعاراً بما هو المانع للبشرى والموجب لما يقابلها. وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً عطف على المدلول أي ويقول الكفرة حينئذ، هذه الكلمة استعاذة وطلباً من الله تعالى أن يمنع لقاءهم وهي مما كانوا يقولون عند لقاء عدو أو هجوم مكروه، أو تقولها الملائكة بمعنى حراما محرما عليكم الجنة أو البشرى. وقرئ «حجْراً» بالضم وأصله الفتح غير أنه لما اختص بموضع مخصوص غير كقعدك وعمرك ولذلك لا يتصرف فيه ولا يظهر ناصبه، ووصفه ب مَحْجُوراً للتأكيد كقولهم: موت مائت.
ve müjdeye engel olup onun zıddını gerektiren sebebi hissettirmek üzere zamirlerinin yerine konulmuş özel bir ifadedir. { وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً } “Ve: 'Yasaklanıp engellenmiştir!' derler”; medlûle matuftur; yani kâfirler o vakit sığınmak ve Allah Teâlâ'dan onlarla karşılaşmayı engellemesini istemek maksadıyla bu sözü söylerler. Bu söz, onların bir düşmanla karşılaştıklarında veya hoşlanmadıkları bir durum başlarına geldiğinde söyledikleri sözlerdendi. Yahut bunu melekler, 'cennet veya müjde size kesinlikle haram kılınmıştır' manasında söylerler. [Kelime] 'hucran' (حُجْراً) şeklinde damme ile de okunmuştur; aslı fethadır. Ancak özel bir yere has kılındığı için 'ka'adek' (قعْدك) ve 'amrak' (عمْرك) kelimeleri gibi değiştirilmiştir; bu sebeple çekimi yapılmaz ve nasb eden amili açıkça görünmez. 'Mahcûran' (مَحْجُوراً) ile nitelenmesi ise: 'Öldürücü bir ölüm' (موت مائت) sözlerinde olduğu gibi pekiştirme (tekit) içindir.
10222. Metin
وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً أي وعمدنا إلى ما عملوا في كفرهم من المكارم كقرى الضيف وصلة الرحم وإغاثة الملهوف فأحبطناه لفقد ما هو شرط اعتباره، وهو تشبيه حالهم وأعمالهم بحال قوم استعصوا على سلطانهم فقدم إلى أشيائهم فمزقها وأبطلها ولم يبق لها أثراً، وال هَباءً غبار يرى في شعاع يطلع من الكوة من الهبوة وهي الغبار، ومَنْثُوراً صفته شبه عملهم المحبط بالهباء في حقارته وعدم نفعه ثم بالمنثور منه في انتثاره بحيث لا يمكن نظمه أو تفرقه نحو أغراضهم التي كانوا يتوجهون به نحوها، أو مفعول ثالث من حيث إنه كالخبر بعد الخبر كقوله تعالى: كُونُوا قِرَدَةً خاسِئِينَ.
{ وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً } “Onların yaptıkları her bir ameli ele alıp saçılmış zerreler haline getirdik”; yani küfürleri esnasında misafir ağırlamak, sıla-i rahimde bulunmak ve darda kalana yardım etmek gibi güzel hasletlerden işledikleri amellere yöneldik de, muteber olmasının şartı bulunmadığı için onları boşa çıkardık. Bu, onların ve amellerinin durumunu; hükümdarlarına isyan eden, hükümdarın da onların mallarına yönelip onları paramparça ettiği, yok ettiği ve geriye hiçbir iz bırakmadığı bir topluluğun durumuna benzetmektir. 'Hebâ' (هَباءً), pencere deliğinden vuran güneş ışığında görülen toz zerrecikleridir; bu da toz manasındaki 'hebweten' (الهبوة) kelimesinden gelir. 'Mensûran' (مَنْثُوراً) ise onun sıfatıdır; boşa çıkarılan amelleri değersizliği ve faydasızlığı bakımından hebâya, sonra da bir araya getirilmesi yahut yöneldikleri hedeflere doğru dağılması mümkün olmayacak şekilde dağılması bakımından onun saçılmış haline benzetilmiştir. Yahut Allah Teâlâ'nın: { كُونُوا قِرَدَةً خاسِئِينَ } ayetinde olduğu gibi haber üstüne haber kabilinden üçüncü bir mef'uldür.
10223. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : آية ٢٤]
[Furkân Suresi (25): 24. Ayet]
10224. Metin
أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلاً (٢٤)
{ أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلاً (٢٤) } “O gün cennetliklerin kalacakları yer çok daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.”
10225. Metin
أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا مكاناً يستقر فيه أكثر الأوقات للتجالس والتحادث. وَأَحْسَنُ مَقِيلًا مكاناً يؤوى إليه للاسترواح بالأزواج والتمتع بهن تجوزاً له من مكان القيلولة على التشبيه، أو لأنه لا يخلو من ذلك غالباً إذ لا نوم في الجنة وفي أحسن رمز إلى ما يتميز به مقيلهم من حسن الصور وغيره من التحاسين، ويحتمل أن يراد بأحدهما المصدر أو الزمان إشارة إلى أن مكانهم وزمانهم أطيب ما يتخيل من الأمكنة والأزمنة، والتفضيل إما لإِرادة الزيادة مطلقاً أو بالإِضافة إلى ما للمترفين في الدنيا.
{ أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا } “O gün cennetliklerin kalacakları yer çok daha hayırlıdır”; oturup sohbet etmek için vakitlerin çoğunda yerleşilen mekân bakımından. { وَأَحْسَنُ مَقِيلًا } “Dinlenecekleri yer çok daha güzeldir”; eşlerle dinlenmek ve onlardan faydalanmak için sığınılan mekân bakımından. Bu, benzetme yoluyla kaylûle (öğle uykusu) mekânından mecaz yapılmıştır; yahut cennette uyku olmamakla birlikte çoğunlukla bundan hâli kalmadığı içindir. 'Ahsen' (أحسن) kelimesinde, onların dinlenme yerlerinin güzel suretler ve diğer güzelliklerle temayüz ettiğine bir işaret vardır. İkisinden birinin masdar veya zaman manasında olması da muhtemeldir ki bu, onların mekânlarının ve zamanlarının tasavvur edilebilecek en hoş mekân ve zamanlar olduğuna işarettir. Tafdil (üstünlük) ise ya mutlak olarak fazlalığı kastetmek içindir yahut dünyadaki müreffeh kimselerin sahip olduklarına nispetledir.
10226. Metin
روي أنه يفرغ من الحساب في نصف ذلك اليوم فيقيل أهل الجنة في الجنة وأهل النار في النار.
Rivayet edildiğine göre o günün yarısında hesaptan fariğ olunur (hesap biter); böylece cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde kaylûle yapar (öğle dinlenmesine çekilir).
10227. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]
[Furkân Suresi (25): 25-26. Ayetler]
10228. Metin
وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلاً (٢٥) الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً (٢٦)
{ وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلاً (٢٥) الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً (٢٦) } “O gün gökyüzü beyaz bulutlarla yarılır ve melekler ardı ardına indirilir. O gün gerçek mülk/hükümranlık Rahmân'ındır; kâfirler için ise pek çetin bir gündür.”
10229. Metin
وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ أصله تتشقق فحذفت التاء، وأدغمها ابن كثير ونافع وابن عامر ويعقوب.
{ وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ } “O gün gökyüzü yarılır”; aslı 'teteşekkaku' (تتشقق) şeklindedir; tâ harfi hazfedilmiştir. İbn Kesîr, Nâfi', İbn Âmir ve Ya'kûb ise idğam ile [teşşekkaku şeklinde] okumuşlardır.
10230. Metin
بِالْغَمامِ بسبب طلوع الغمام منها وهو الغمام المذكور في قوله هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمامِ وَالْمَلائِكَةُ. وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا في ذلك الغمام بصحائف أعمال العباد، وقرأ ابن كثير «وننزل» وقرئ «ونزلت» «وأنزل» «وَنُزِّلَ الملائكة» بحذف نون الكلمة.
{ بِالْغَمامِ } “Beyaz bulutlarla”; oradan bulutun çıkması sebebiyle [yarılır]. Bu, Allah Teâlâ'nın: { هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمامِ وَالْمَلائِكَةُ } sözünde zikredilen buluttur. { وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا } “Ve melekler ardı ardına indirilir”; o bulut içinde, kulların amel defterleriyle [indirilirler]. İbn Kesîr 've nünezzilü' (وننزل) şeklinde okumuştur; 've nüzzilet' (ونزلت), 've ünzile' (وأنزل) ve kelimenin nûn'unun hazfiyle 've nüzzile'l-melâikete' (وَنُزِّلَ الملائكة) şeklinde de okunmuştur.
10231. Metin
الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ الثابت له لأن كل ملك يبطل يومئذ ولا يبقى إلا ملكه فهو الخبر ولِلرَّحْمنِ صلته، أو تبيين ويَوْمَئِذٍ مفعول الْمُلْكُ لا الْحَقُّ لأنه متأخر أو صفته والخبر يَوْمَئِذٍ أو لِلرَّحْمنِ. وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً شديدا.
{ الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ } “O gün gerçek mülk/hükümranlık Rahmân'ındır”; O'na sabit olan [mülktür]. Çünkü o gün her mülk hükümsüz kalır ve O'nun mülkünden başka bir şey kalmaz. Bu ifade haberdir, { لِلرَّحْمنِ } ise onun sılasıdır; yahut tebyindir (açıklamadır). 'Yevmeizin' (يَوْمَئِذٍ) ise 'el-hakku' (الْحَقُّ) kelimesinin değil 'el-mülkü' (الْمُلْكُ) kelimesinin mef'ulüdür, zira o sonradır; yahut onun sıfatıdır, haber ise 'yevmeizin' veya 'li'r-rahmân'dır. { وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً } “Kâfirler için ise pek çetin bir gündür”; pek şiddetli [bir gündür].
10232. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٢٧ الى ٢٩]
[Furkân Suresi (25): 27-29. Ayetler]
10233. Metin
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ يَقُولُ يا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً (٢٧) يا وَيْلَتى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلاً (٢٨) لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جاءَنِي وَكانَ الشَّيْطانُ لِلْإِنْسانِ خَذُولاً (٢٩)
{ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ يَقُولُ يا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً (٢٧) يا وَيْلَتى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلاً (٢٨) لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جاءَنِي وَكانَ الشَّيْطانُ لِلْإِنْسانِ خَذُولاً (٢٩) } “O gün zalim kimse ellerini ısırarak şöyle der: 'Ah, keşke Peygamber'le birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! Andolsun ki zikir/öğüt bana geldikten sonra o beni ondan saptırdı. Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakandır.'”
10234. Metin
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ من فرط الحسرة، وعض اليدين وأكل البنان وحرق الأسنان ونحوها كنايات عن الغيظ والحسرة لأنها من روادفهما، والمراد ب الظَّالِمُ الجنس.
{ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ } “O gün zalim kimse ellerini ısırır”; aşırı hasretten/pişmanlıktan ötürü. Elleri ısırmak, parmak uçlarını yemek, diş gıcırdatmak ve benzeri durumlar öfke ve hasretten kinayedir; zira bunlar onların ayrılmaz sonuçlarındandır. { الظَّالِمُ } “Zalim” ile kastedilen cinstir.
10235. Metin
وقيل عقبة بن أبي معيط كان يكثر مجالسة النبي ﷺ، فدعاه إلى ضيافته فأبى أن يأكل من طعامه حتى ينطق بالشهادتين ففعل، وكان أبي بن خلف صديقه فعاتبه وقال صبأت فقال: لا، ولكن آلى أن لا يأكل من طعامي وهو في بيتي فاستحيت منه
Bunun Ukbe b. Ebî Muayt olduğu da söylenmiştir; zira o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile çokça oturup kalkardı. Onu ziyafetine davet etti; ancak [Resûlullah] kelime-i şehadeti söylemedikçe yemeğinden yemeyi kabul etmedi, o da söyledi. Übey b. Halef onun dostuydu, onu kınadı ve: 'Sabiî mi oldun (dininden mi döndün)?' dedi. O da: 'Hayır, fakat evimde olduğu halde yemeğimden yemeyeceğine dair yemin etti, ben de ondan utandım
10236. Metin
فشهدت له، فقال لا أرضى منك إلا أن تأتيه فتطأ قفاه وتبزق في وجهه، فوجده ساجداً في دار الندوة ففعل ذلك، فقال ﵊: لا ألقاك خارجاً من مكة إلا علوت رأسك بالسيف، فأسر يوم بدر فأمر علياً فقتله وطعن أبَياً بِأُحُدْ في المبارزة فرجع إلى مكة ومات.
ve ona şehadet getirdim' dedi. [Übey]: 'Ona gidip ensesine basmadıkça ve yüzüne tükürmedikçe senden razı olmam' dedi. O da [Resûlullah'ı] Dârü'n-Nedve'de secde ederken bulup bunu yaptı. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: 'Mekke dışına çıktığında seninle her karşılaştığımda boynunu kılıçla vuracağım!' buyurdu. Bedir günü esir edildi ve [Resûlullah] Ali'ye emredip onu öldürttü; Übey'i ise Uhud günü mübareze (teke tek çarpışma) sırasında yaraladı, o da Mekke'ye dönüp öldü.
10237. Metin
يَقُولُ يا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا طريقاً إلى النجاة أو طريقاً واحداً وهو طريق الحق ولم تتشعب بي طرق الضلالة.
{ يَقُولُ يا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا } “Şöyle der: 'Ah, keşke Peygamber'le birlikte bir yol tutsaydım!'”; kurtuluşa giden bir yol yahut hak yolu olan tek bir yol tutsaydım da sapıklık yolları beni darmadağın etmeseydi.
10238. Metin
يَا وَيْلَتى وقرئ بالياء على الأصل. لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلًا يعني من أضله وفلان كناية عن الأعلام كما أن هنا كناية عن الأجناس.
{ يا وَيْلَتى } “Yazıklar olsun bana!”; aslına uygun olarak yâ ile [yâ veyletî şeklinde] de okunmuştur. { لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلًا } “Keşke falanı dost edinmeseydim!”; yani kendisini saptıran kimseyi. 'Hünâ' (burası) kelimesi cinslerden kinaye olduğu gibi 'fülân' (falan) kelimesi de özel isimlerden kinayedir.
10239. Metin
لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ عن ذكر الله أو كتابه أو موعظة الرسول، أو كلمة الشهادة. بَعْدَ إِذْ جاءَنِي وتمكنت منه. وَكانَ الشَّيْطانُ يعني الخليل المضل أو إبليس لأنه حمله على مخالته ومخالفة الرسول، أو كل من تشيطن من جن وإنس. لِلْإِنْسانِ خَذُولًا يواليه حتى يؤديه إلى الهلاك ثم يتركه ولا ينفعه، فعول من الخذلان.
{ لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ } “Andolsun ki o beni zikirden/öğütten saptırdı”; Allah'ı anmaktan yahut O'nun kitabından ya da Peygamber'in vaazından yahut kelime-i şehadetten [saptırdı]. { بَعْدَ إِذْ جاءَنِي } “Bana geldikten sonra”; ve ona güç yetirmişken. { وَكانَ الشَّيْطانُ } “Zaten şeytan... idi”; yani saptıran dost yahut onu dost edinmeye ve Peygamber'e muhalefet etmeye sevk ettiği için İblis; yahut cin ve insanlardan şeytanlaşan herkes. { لِلْإِنْسانِ خَذُولًا } “İnsanı yapayalnız ve yardımcısız bırakandır”; onu helake sürükleyinceye kadar dost edinir, sonra da onu terk eder ve ona hiçbir fayda sağlamaz. 'Hazûl' (خَذُول), hızlan (yardımsız bırakma) kökünden fa'ûl veznindedir.
10240. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٣٠ الى ٣١]
[Furkân Suresi (25): 30-31. Ayetler]
10241. Metin
وَقالَ الرَّسُولُ يا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً (٣٠) وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً وَنَصِيراً (٣١)
{ وَقالَ الرَّسُولُ يا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً (٣٠) وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً وَنَصِيراً (٣١) } “Peygamber dedi ki: 'Ey Rabbim! Gerçekten kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı.' İşte böylece her peygambere suçlulardan bir düşman kıldık. Doğru yolu gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter!”
10242. Metin
وَقالَ الرَّسُولُ محمد يومئذ أو في الدنيا بثاً إلى الله تعالى. يا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي قريشاً. اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً بأن تركوه وصدوا عنه،
{ وَقالَ الرَّسُولُ } “Peygamber dedi ki”; Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem] o gün yahut dünyada halini Allah Teâlâ'ya arz ederek [böyle demiştir]. { يا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي } “Ey Rabbim! Gerçekten kavmim”; Kureyş [kavmim]. { اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً } “Bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı”; onu terk edip ondan yüz çevirerek [bunu yaptılar].
10243. Metin
وعنه ﵊ «من تعلم القرآن وعلق مصحفه ولم يتعاهده ولم ينظر فيه جاء يوم القيامة متعلقاً به يقول: يا رب عبدك هذا اتخذني مهجوراً اقض بيني وبينه»
Peygamber aleyhisselâm'dan şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Kur'an'ı öğrenir, Mushaf'ını asar da onunla ilgilenmez ve ona bakmazsa, kıyamet günü Kur'an ona asılarak gelir ve şöyle der: 'Ey Rabbim! Şu kulun beni terk edilmiş bıraktı, benimle onun arasında hükmet!'”
10244. Metin
أو هجروا ولغوا فيه إذا سمعوه أو زعموا أنه هجر وأساطير الأولين، فيكون أصله مَهْجُوراً فيه فحذف الجار ويجوز أن يكون بمعنى الهجر كالمجلود والمعقول، وفيه تخويف لقومه فإن الأنبياء عليهم الصلاة والسلام إذا شكوا إلى الله تعالى قومهم عجل لهم العذاب.
Yahut onu işittiklerinde hezeyan savurdular ve saçmaladılar veya onun bir hezeyan ve öncekilerin masalları olduğunu iddia ettiler; bu durumda aslı 'mehcûran fîhi' (مَهْجُوراً فيه) olup harf-i cer hazfedilmiştir. 'Mecûd' ve 'ma'kûl' kelimelerinde olduğu gibi hezr/hezeyan manasında olması da caizdir. Bunda onun kavmine bir korkutma vardır; zira peygamberler aleyhimüsselâm ne zaman kavimlerini Allah Teâlâ'ya şikâyet etseler, onlar için azap çabuklaştırılmıştır.
10245. Metin
وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ كما جعلناه لك فاصبر كما صبروا، وفيه دليل على أنه خالق الشر، والعدو يحتمل الواحد والجمع. وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً إلى طريق قهرهم. وَنَصِيراً لك عليهم.
{ وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ } “İşte böylece her peygambere suçlulardan bir düşman kıldık”; sana kıldığımız gibi; öyleyse onların sabrettiği gibi sen de sabret. Bunda, şerrin yaratıcısının O olduğuna delil vardır. 'Adüvv' (عدو) kelimesi hem tekil hem de çoğul olma ihtimaline sahiptir. { وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً } “Yol gösterici olarak Rabbin yeter”; onları kahretme yoluna [hidayet edici olarak]. { وَنَصِيراً } “Ve yardımcı olarak [Rabbin yeter]”; onlara karşı senin için [yardımcı olarak].
10246. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : آية ٣٢]
[Furkân Suresi (25): 32. Ayet]
10247. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلاً (٣٢)
{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلاً (٣٢) } “İnkâr edenler: 'Kur'an ona bir defada toptan indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onu senin kalbini pekiştirmek için böylece [parça parça indirdik] ve onu tertil üzere tane tane okuduk.”
10248. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ أي أنزل عليه كخبر بمعنى أخبر لئلا يناقض قوله: جُمْلَةً واحِدَةً دفعة واحدة كالكتب الثلاثة، وهو اعتراض لا طائل تحته لأن الإِعجاز لا يختلف بنزوله جملة أو مفرقاً مع أن للتفريق فوائد منها ما أشار إليه بقوله: كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ أي كذلك أنزلناه مفرقا لنقوي بتفريقه فؤادك على حفظه وفهمه، لأن حاله يخالف حال موسى وداود وعيسى حيث كان ﵊ أمياً وكانوا يكتبون، فلو ألقي عليه جملة لعيل بحفظه، ولعله لم يستتب له فإن التلقف لا يتأتى إلا شيئاً فشيئاً، ولأن نزوله بحسب الوقائع يوجب مزيد بصيرة وغوص في المعنى، ولأنه إذا نزل منجماً وهو يتحدى بكل نجم فيعجزون عن معارضته زاد ذلك قوة قلبه، ولأنه إذا نزل به جبريل حالاً بعد حال يثبت به فؤاده ومنها معرفة الناسخ والمنسوخ ومنها انضمام القرائن الحالية إلى الدلالات اللفظية، فإنه يعين على البلاغة، وكذلك صفة مصدر محذوف والإِشارة إلى إنزاله مفرقاً فإنه مدلول عليه بقوله لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً ويحتمل أن يكون من تمام كلام الكفرة ولذلك وقف عليه فيكون حالاً والإِشارة إلى الكتب السابقة، واللام على الوجهين متعلق بمحذوف. وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلًا وقرأناه عليك شيئاً بعد شيء على تؤدة وتمهل في عشرين سنة أو ثلاث وعشرين وأصل الترتيل في الأسنان وهو تفليجها.
{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ } “İnkâr edenler: 'Kur'an ona indirilseydi ya!' dediler”; yani 'ahbara' manasında 'habbera' gibi 'ünzile aleyhi' (ona indirildi) manasındadır; ta ki { جُمْلَةً واحِدَةً } “Bir defada toptan”; üç kitap gibi [toptan] sözüyle çelişmesin. Bu, altında hiçbir fayda bulunmayan boş bir itirazdır; çünkü Kur'an'ın toptan veya parça parça inmesiyle mucize oluşu değişmez. Bununla birlikte parça parça inmesinde birtakım faydalar vardır ki, bunlardan birine şu sözüyle işaret etmiştir: { كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ } “Senin kalbini pekiştirmek için böylece [indirdik]”; yani onu ezberlemen ve anlaman hususunda parça parça indirmek suretiyle senin kalbini güçlendirmek için böyle parça parça indirdik. Zira onun hali Musa, Davud ve İsa'nın haline muhaliftir; çünkü o aleyhisselâm ümmî idi, onlar ise yazıyorlardı. Şayet ona toptan indirilseydi onu ezberlemekten aciz kalırdı ve belki de onun için tam olarak yerleşmezdi; çünkü kavrama ancak peyderpey mümkün olur. Ayrıca hadiselere göre inmesi daha fazla basiret ve manaya derinlemesine nüfuz etmeyi gerektirir. Yine parça parça inip her parçasında meydan okuduğu ve onlar da buna karşı koymaktan aciz kaldığı zaman, bu durum onun kalbinin gücünü artırmıştır. Cebrail'in ona vakit vakit inmesiyle kalbi sebat bulmuştur. Faydalarından biri de nasih ve mensuhun bilinmesidir; bir diğeri de hâl karinelerinin lafız delaletlerine eklenmesidir ki bu da belagata yardımcı olur. 'Kezâlike' (كَذلِكَ) mahzuf bir masdarın sıfatıdır; işaret ise parça parça indirilmesinedir, zira bu { لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً } sözünden anlaşılmaktadır. Kâfirlerin sözünün tamamından olması da muhtemeldir —bu sebeple üzerinde durulmuştur (vakf yapılmıştır)—; bu takdirde hâl olur ve işaret önceki kitaplaradır. Lâm (لِـ) edatı her iki veçhe göre de mahzuf bir amile taalluk eder. { وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلًا } “Ve onu tertil üzere tane tane okuduk”; yirmi veya yirmi üç yılda ağır ağır ve tane tane onu sana peyderpey okuduk. Tertilin aslı dişlerdeki aralıklı ve düzgün diziliştir.
10249. Metin
[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٣٣ الى ٣٤]
[Furkân Suresi (25): 33-34. Ayetler]
10250. Metin
وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلاَّ جِئْناكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً (٣٣) الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً وَأَضَلُّ سَبِيلاً (٣٤)
{ وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلاَّ جِئْناكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً (٣٣) الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً وَأَضَلُّ سَبِيلاً (٣٤) } “Onlar sana hiçbir mesel/itiraz getirmezler ki, Biz sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım. Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar var ya; işte onlar mekânca en kötü, yolca da en sapık olanlardır.”
10251. Metin
وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ سؤال عجيب كأنه مثل في البطلان يريدون به القدح في نبوتك. إِلَّا جِئْناكَ بِالْحَقِّ الدامغ له في جوابه. وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً وبما هو أحسن بياناً أو معنى من سؤالهم، أو لا يَأْتُونَكَ بحال عجيبة يقولون هلا كانت هذه حاله إلا أعطيناك من الأحوال ما يحق لك في حكمتنا وما هو أحسن كشفاً لما بعثت له.
{ وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ } “Sana hiçbir mesel/itiraz getirmezler ki”; batıllıkta sanki bir darbımesel olan ve bununla peygamberliğini karalamak istedikleri tuhaf bir soru [getirmezler ki]. { إِلَّا جِئْناكَ بِالْحَقِّ } “Mutlaka Biz sana hakkı getirmiş oluruz”; onun cevabında onu yerle bir eden [hakkı]. { وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً } “Ve en güzel açıklamayı”; onların sorusundan açıklama yahut mana bakımından daha güzel olanı [getirmiş oluruz]. Yahut onlar 'onun durumu şöyle olmalı değil miydi?' diyerek sana acayip bir hal ileri sürmezler ki, Biz hikmetimiz gereğince sana layık olan ve gönderildiğin gayeyi en güzel şekilde ortaya koyan halleri vermiş olmayalım.
10252. Metin
الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ أي مقلوبين أو مسحوبين عليها، أو متعلقة قلوبهم بالسفليات متوجهة وجوههم إليها.
{ الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ } “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar”; yani baş aşağı çevrilmiş yahut yüzleri üzerinde sürüklenmiş olarak; yahut kalpleri aşağılıklara bağlanmış ve yüzleri ona yönelmiş olarak.
10253. Metin
وعنه ﵊ «يحشر الناس يوم القيامة على ثلاثة أصناف، صنف على الدواب وصنف على الأقدام وصنف على الوجوه»
Peygamber aleyhisselâm'dan şöyle rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü insanlar üç sınıf halinde haşrolunurlar: Bir sınıf binekler üzerinde, bir sınıf ayakları üzerinde, bir sınıf da yüzleri üzerinde [haşrolunur].”
10254. Metin
وهو ذم منصوب أو مرفوع أو مبدأ خبره. أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً وَأَضَلُّ سَبِيلًا والمفضل عليه هو الرسول ﷺ على طريقة قوله تعالى: قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ كأنه قيل إن حاملهم على هذه الأسئلة تحقير مكانه وتضليل سبيله ولا يعلمون حالهم ليعلموا أنهم شر مكانًا وأضل سبيلاً، وقيل إنه متصل بقوله أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا ووصف السبيل بالضلال من الإسناد المجازي للمبالغة.
Bu, mansup veya merfu bir zemmdir (yergi ifadesidir) yahut haberi { أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً وَأَضَلُّ سَبِيلًا } “İşte onlar mekânca en kötü, yolca da en sapık olanlardır” olan bir mübtedadır. Kendisine üstünlük kılınan (mufaddalun aleyh), Allah Teâlâ'nın: { قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ } sözündeki üslup üzere Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Sanki şöyle denilmiştir: Onları bu sorulara sevk eden şey, onun makamını küçümsemek ve yolunu saptırmak istemeleridir; oysa onlar asıl kendilerinin mekânca en kötü ve yolca en sapık olduklarını bilmek için kendi hallerini bilmemektedirler. Bunun { أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا } sözüyle irtibatlı olduğu da söylenmiştir. Yolun dalaletle (sapıklıkla) nitelenmesi ise mübalağa için yapılmış mecaz-ı aklî kabilindendir.