11440. Metin
مكية إلا قوله (فسبحان الله) الآية وآيها ستون أو تسع وخمسون آية
{ فَسُبْحَانَ اللَّهِ } “Allah'ı tenzih edin” ayeti müstesna Mekkîdir. Ayetleri altmış veya elli dokuz ayettir.
11441. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١ الى ٥]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 1-5]
11442. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
11443. Metin
الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤)
{ الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. (1) Rumlar yenilgiye uğradı. (2) [Araplara] en yakın bir yerde. Oysa onlar, bu yenilgilerinin ardından galip geleceklerdir. (3) Birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir. (4)”
11444. Metin
بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥)
{ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥) } “Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Mutlak Galip'tir, Çok Merhametli'dir. (5)”
11445. Metin
الم.
{ الم } “Elif. Lâm. Mîm.”
11446. Metin
غُلِبَتِ الرُّومُ فِي أَدْنَى الْأَرْضِ أرض العرب منهم لأنها الأرض المعهودة عندهم، أو في أدنى أرضهم من العرب واللام بدل من الإِضافة. وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ من إضافة المصدر إلى المفعول، وقرئ «غَلَبِهِمْ» وهو لغة كالجلب والجلب. سَيَغْلِبُونَ.
{ غُلِبَتِ الرُّومُ فِي أَدْنَى الْأَرْضِ } “Rumlar en yakın bir yerde yenilgiye uğradı” yani kendilerince bilinen yer olması hasebiyle onlara göre Arap topraklarında, yahut Araplara en yakın olan kendi topraklarında. Baştaki lam harfi izafetin yerine geçmiştir. { وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ } “Oysa onlar, bu yenilgilerinin ardından” ifadesinde masdar mefule izafe edilmiştir. Kelime celb ve celeb gibi bir lehçe olarak [fetha ile] «غَلَبِهِمْ» şeklinde de okunmuştur. { سَيَغْلِبُونَ } “galip geleceklerdir.”
11447. Metin
فِي بِضْعِ سِنِينَ
{ فِي بِضْعِ سِنِينَ } “Birkaç yıl içinde.”
11448. Metin
روي أن فارس غزوا الروم فوافوهم بأذرعات وبصرى، وقيل بالجزيرة وهي أدنى أرض الروم من الفرس فغلبوا عليهم وبلغ الخبر مكة ففرح المشركون وشمتوا بالمسلمين وقالوا: أنتم والنصارى أهل كتاب ونحن وفارس أميون وقد ظهر إخواننا على إخوانكم ولنظهرن عليكم فنزلت، فقال لهم أبو بكر: لا يقرن الله أعينكم فو الله لتظهرن الروم على فارس بعد بضع سنين، فقال له أبي بن خلف: كذبت اجعل بيننا أجلاً أناحبك عليه، فناحبه على عشر قلائص من كل واحد منهما وجعلا الأجل ثلاث سنين، فأخبر أبو بكر ﵁ رسول الله ﷺ فقال البضع ما بين الثلاث إلى التسع فزايده في الخطر وماده في الأجل، فجعلاه مائة قلوص إلى تسع سنين ومات أبي من جرح رسول الله ﷺ بعد قفوله من أحد وظهرت الروم على فارس يوم الحديبية فأخذ أبو بكر الخطر من ورثة أبي، وجاء به إلى رسول الله ﷺ فقال تصدق به.
Rivayet edildiğine göre Farslar, Rumlara savaş açmış ve onlarla Ezriât ve Busrâ'da karşılaşmışlardır. Bir görüşe göre ise Farslara göre Rumların en yakın toprağı olan el-Cezîre'de karşılaşmışlar ve onlara galip gelmişlerdir. Bu haber Mekke'ye ulaşınca müşrikler sevinip Müslümanların aleyhinde sevinç gösterisinde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: “Siz de Hristiyanlar da kitap ehlisiniz; biz ve Farslar ise ümmîyiz. Bizim kardeşlerimiz sizin kardeşlerinize üstün geldi, andolsun biz de size üstün geleceğiz.” Bunun üzerine bu ayet indi. Ebû Bekir onlara: “Allah gözlerinizi aydın etmesin! Vallahi birkaç yıl sonra Rumlar Farslara kesinlikle galip gelecektir” dedi. Übeyy b. Halef ona: “Yalan söyledin! Aramızda karşılıklı bahse gireceğimiz bir süre belirle” dedi. Ebû Bekir, her birinden on genç dişi deve olmak üzere onunla bahse girdi ve süreyi üç yıl olarak belirlediler. Ebû Bekir radıyallâhu anh durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verince şöyle buyurdu: “Bid' (birkaç), üç ile dokuz arasındaki sayıdır; bahisteki miktarı artır ve süreyi uzat.” Bunun üzerine bahsi dokuz yıla kadar yüz genç dişi deveye çıkardılar. Übeyy, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Uhud dönüşünde açtığı yaradan dolayı öldü. Hudeybiye günü Rumlar Farslara galip geldi. Ebû Bekir bahis karşılığını Übeyy'in mirasçılarından aldı ve onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e getirdi. [Resûlullah da] “Onu sadaka olarak ver” buyurdu.
11449. Metin
واستدلت به الحنفية على جواز العقود الفاسدة في دار الحرب، وأجيب بأنه كان قبل تحريم القمار، والآية من دلائل النبوة لأنها إخبار عن الغيب. وقرئ «غَلَبَت» بالفتح و «سَيُغْلِبُونَ» بالضم ومعناه أن الروم غلبوا على ريف الشام والمسلمون سيغلبونهم، وفي السنة التاسعة من نزوله غزاهم المسلمون وفتحوا بعض بلادهم وعلى هذا تكون إضافة الغلب إلى الفاعل. لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ من قبل كونهم غالبين وهو وقت كونهم مغلوبين، ومن بعد كونهم مغلوبين وهو وقت كونهم غالبين أي له الأمر حين غلبوا وحين يغلبون ليس شيء منهما إلا بقضائه، وقرئ «مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ» من غير تقدير مضاف إليه كأنه قيل قبلاً وبعداً أي أولاً وآخراً. وَيَوْمَئِذٍ ويوم تغلب الروم. يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ.
Hanefîler bu olayı, dârülharpte fasit akitlerin caiz olduğuna delil getirmişlerdir. Buna ise kumarın haram kılınmasından önce olduğu şeklinde cevap verilmiştir. Ayet, gaybı haber vermesi hasebiyle nübüvvet delillerindendir. Bu kısım fetha ile «غَلَبَت» ve zamme ile «سَيُغْلَبُونَ» şeklinde de okunmuştur; manası ise, Rumlar Şam kırsalına galip geldiler, Müslümanlar da onlara galip geleceklerdir, demektir. Ayetin inişinin dokuzuncu yılında Müslümanlar onlarla savaşmış ve bazı beldelerini fethetmişlerdir. Bu takdire göre galibiyetin masdarı faile izafe edilmiş olur. { لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ } “Önünde de sonunda da emir Allah'ındır” yani galip gelmelerinden önce —ki bu onların mağlup oldukları vakittir— ve mağlup olmalarından sonra —ki bu da onların galip gelecekleri vakittir—. Yani yenildikleri vakitte de yenecekleri vakitte de emir O'nundur; bu iki durumdan hiçbiri O'nun takdiri olmaksızın gerçekleşmez. Bu kısım, tamlanan takdir edilmeksizin, sanki önce ve sonra yani evvelinde ve ahirinde denilmek istenircesine [tenvinli olarak] «مِن قَبْلٍ وَمِن بَعْدٍ» şeklinde de okunmuştur. { وَيَوْمَئِذٍ } “O gün” yani Rumların galip geldiği gün, { يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ } “müminler sevineceklerdir.”
11450. Metin
بِنَصْرِ اللَّهِ من له كتاب على من لا كتاب له لما فيه من انقلاب التفاؤل وظهور صدقهم فيما أخبرا به المشركين وغلبتهم في رهانهم وازدياد يقينهم وثباتهم في دينهم، وقيل بنصر الله المؤمنين بإظهار صدقهم أو بأن ولي بعض أعدائهم بعضاً حتى تفانوا. يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ فينصر هؤلاء تارة وهؤلاء أخرى. وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ينتقم من عباده بالنصر عليهم تارة ويتفضل عليهم بنصرهم أخرى.
{ بِنَصْرِ اللَّهِ } “Allah'ın yardımıyla” yani kitabı olanın kitabı olmayana yardım edilmesiyle [sevineceklerdir]. Zira bunda uğursuzluk zannının tersine dönmesi, müşriklere haber verdikleri şeyde doğruluklarının ortaya çıkması, bahislerini kazanmaları ve dinlerindeki yakînlerinin ve sebatlarının artması vardır. Bir görüşe göre ise, doğruluklarını ortaya çıkararak yahut düşmanlarının bir kısmını diğerine musallat edip birbirlerini yok ettirerek Allah'ın müminlere yardım etmesiyle [sevineceklerdir]. { يَنْصُرُ مَنْ يَشاءُ } “O, dilediğine yardım eder” bu minvalde bazen şunlara yardım eder, bazen de bunlara yardım eder. { وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ } “O, Mutlak Galip'tir, Çok Merhametli'dir” kullarından bazen aleyhlerine yardım ederek intikam alır, bazen de lehlerine yardım ederek onlara lütufta bulunur.
11451. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٦ الى ٧]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 6-7]
11452. Metin
وَعْدَ اللَّهِ لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غافِلُونَ (٧)
{ وَعْدَ اللَّهِ لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غافِلُونَ (٧) } “Bu, Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. (6) Onlar dünya hayatından görünen bir kısmı bilirler; ahiretten ise onlar tamamen habersizdirler. (7)”
11453. Metin
وَعْدَ اللَّهِ مصدر مؤكد لنفسه لأن ما قبله في معنى الوعد. لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ لامتناع الكذب عليه تعالى. وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ وعده ولا صحة وعده لجهلهم وعدم تفكرهم.
{ وَعْدَ اللَّهِ } “Bu, Allah'ın vaadidir” ifadesi, kendinden önceki kısım vaad anlamında olduğu için kendi manasını tekit eden bir masdardır. { لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ } “Allah vaadinden caymaz” zira Yüce Allah hakkında yalan imkânsızdır. { وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ } “fakat insanların çoğu bilmezler” cehaletleri ve düşünmemeleri sebebiyle O'nun vaadini ve vaadinin doğruluğunu bilmezler.
11454. Metin
يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا ما يشاهدونه منها والتمتع بزخارفها. وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ التي هي غايتها والمقصود منها. هُمْ غافِلُونَ لا تخطر ببالهم، وهُمْ الثانية تكرير للأولى أو مبتدأ وغافِلُونَ خبره والجملة خبر الأولى، وهو على الوجهين مناد على تمكن غفلتهم عن الآخرة المحققة لمقتضى الجملة المتقدمة المبدلة من قوله: لاَّ يَعْلَمُونَ تقريراً لجهالتهم وتشبيهاً لهم بالحيوانات المقصور إدراكها من الدنيا ببعض ظاهرها، فإن من العلم بظاهرها معرفة حقائقها وصفاتها وخصائصها وأفعالها وأسبابها وكيفية صدورها منها وكيفية التصرف فيها ولذلك نكر ظاهراً، وأما باطنها فإنها مجاز إلى الآخرة ووصلة إلى نيلها وأنموذج لأحوالها وإشعاراً بأنه لا فرق بين عدم العلم والعلم الذي يختص بظاهر الدنيا.
{ يَعْلَمُونَ ظاهِراً مِنَ الْحَياةِ الدُّنْيا } “Onlar dünya hayatından görünen bir kısmı bilirler” yani dünyadan müşahede ettikleri şeyleri ve onun süslerinden faydalanmayı bilirler. { وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ } “ahiretten ise onlar” yani dünyanın nihai gayesi ve ondan kastedilen olan ahiretten, { هُمْ غافِلُونَ } “tamamen habersizdirler” akıllarına bile getirmezler. İkinci { هُمْ } zamiri ya birincinin tekrarıdır ya da mübtedadır; { غافِلُونَ } onun haberidir ve cümle de ilk zamirin haberidir. Bu her iki ihtimale göre de, cehaletlerini pekiştirmek ve dünyayı idrakleri sadece onun birtakım zahirî şeyleriyle sınırlı olan hayvanlara onları benzetmek maksadıyla, { لاَّ يَعْلَمُونَ } “bilmezler” sözünden bedel olan önceki cümlenin gerektirdiği kesinleşmiş ahiret gafletlerinin kökleşmişliğini haykırmaktadır. Zira dünyanın zahirini bilmek; onun hakikatlerini, sıfatlarını, özelliklerini, fiillerini, sebeplerini, bunlardan nasıl meydana geldiğini ve onlarda nasıl tasarruf edileceğini bilmeyi kapsar. İşte bu yüzden “zahir” kelimesi belirsiz (nekre) getirilmiştir. Dünyanın batınına gelince, o ahirete bir geçiş, ona ulaşmaya bir vesile ve onun hallerine bir numunedir; ayrıca bilgisizlik ile sadece dünyanın zahirine hasredilmiş bilgi arasında hiçbir fark bulunmadığına da bir ihtardır.
11455. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٨]
[Rûm Suresi (30): Ayet 8]
11456. Metin
أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ لَكافِرُونَ (٨)
{ أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ لَكافِرُونَ (٨) } “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Doğrusu insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. (8)”
11457. Metin
أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ أو لم يحدثوا التفكر فيها، أو أَوَ لَمْ يَتَفَكْرُوا في أمر أنفسهم فإنها أقرب إليهم من غيرها ومرآة يجتلى فيها للمستبصر ما يجتلى له في الممكنات بأسرها ليتحقق لهم قدرة مبدعها على إعادتها مثل قدرته على إبدائها. ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلَّا بِالْحَقِّ متعلق بقول أو علم محذوف يدل عليه الكلام. وَأَجَلٍ مُسَمًّى تنتهي عنده ولا تبقى بعده. وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ بلقاء جزائه عند انقضاء الأجل المسمى أو قيام الساعة. لَكافِرُونَ جاحدون يحسبون أن الدنيا أبدية وأن الآخرة لا تكون.
{ أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ } “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?” yani içlerinde hiç tefekkür üretmediler mi, yahut kendi nefislerinin durumunu düşünmediler mi? Zira nefisleri onlara başkalarından daha yakındır ve basiret sahibine bütün mümkinatta tecelli eden şeylerin apaçık göründüğü bir aynadır; ta ki onun yaratıcısının, onu ilk defa var etmeye muktedir olduğu gibi yeniden diriltmeye de muktedir olduğu kendilerince kesinleşsin. { ما خَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما إِلَّا بِالْحَقِّ } “Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile... yaratmıştır” sözün delalet ettiği hazfedilmiş bir söze yahut ilme taalluk etmektedir. { وَأَجَلٍ مُسَمًّى } “ve belirlenmiş bir süre için” yani varlıkları onda son bulur ve ondan sonra baki kalmaz. { وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ } “Doğrusu insanların çoğu Rablerine kavuşmayı” yani belirlenmiş sürenin sona ermesi yahut kıyametin kopması anında O'nun karşılığına kavuşmayı, { لَكافِرُونَ } “inkâr etmektedirler” inkâr edicidirler; dünyanın ebedî olduğunu ve ahiretin gerçekleşmeyeceğini sanırlar.
11458. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٩]
[Rûm Suresi (30): Ayet 9]
11459. Metin
أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوها أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩)
{ أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوها أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩) } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden daha güçlü idiler; toprağı altüst etmişler ve onu, bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (9)”
11460. Metin
أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ تقرير لسيرهم في أقطار الأرض ونظرهم في آثار المدمرين قبلهم. كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً كعاد وثمود. وَأَثارُوا الْأَرْضَ وقلبوا وجهها لاستنباط المياه واستخراج المعادن وزرع البذور وغيرها. وَعَمَرُوها وعمروا الأرض. أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها من عمارة أهل مكة إياها فإنهم أهل واد غير ذي زرع لا تبسط لهم في غيرها، وفيه تهكم بهم من حيث إنهم مغترون بالدنيا مفتخرون بها وهم أضعف حالاً فيها، إذ مدار أمرها على التبسط في البلاد والتسلط على العباد والتصرف في أقطار الأرض بأنواع العمارة وهم ضعفاء ملجؤون إلى دار لا نفع لها. وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ بالمعجزات أو الآيات الواضحات. فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ ليفعل بهم ما تفعل الظلمة فيدمرهم من غير جرم ولا تذكير. وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ حيث عملوا ما أدى إلى تدميرهم.
{ أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar?” yeryüzünün dört bir yanında dolaşmalarını ve kendilerinden önce helak edilenlerin kalıntılarına ibretle bakmalarını ikrar ettirmedir. { كانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Onlar kendilerinden daha güçlü idiler” Âd ve Semûd gibi. { وَأَثارُوا الْأَرْضَ } “toprağı altüst etmişler” suları çıkarmak, madenleri bulmak, tohum ekmek ve benzeri amaçlarla yeryüzünün yüzünü altüst etmişlerdi. { وَعَمَرُوها } “ve onu imar etmişlerdi” yeryüzünü imar etmişlerdi. { أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوها } “bunların imar ettiğinden daha çok” Mekke ehlinin onu imar etmesinden daha fazla; zira Mekkeliler ekinsiz bir vadinin ehlidir, başkaca topraklarda bir yayılma ve güçleri yoktur. Bunda onlarla alay etme vardır; zira onlar dünyaya aldanmış ve onunla övünmektedirler, oysa dünyalık bakımından durumları çok daha zayıftır. Çünkü bu dünyanın işi, beldelerde yayılmak, kullara hükmetmek ve yeryüzünün dört bir yanında çeşitli imar faaliyetleriyle tasarrufta bulunmak üzerinedir; bunlar ise kendilerine hiçbir faydası olmayan bir yurda sığınmış zayıf kimselerdir. { وَجاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ } “Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti” mucizelerle veya apaçık ayetlerle gelmişti. { فَما كانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ } “Allah onlara zulmedecek değildi” zalimlerin yaptığı gibi bir suç ve uyarı olmaksızın onları helak ederek muamele edecek değildi. { وَلكِنْ كانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ } “fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı” zira kendilerini helake götüren amelleri işlemişlerdi.
11461. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ١٠]
[Rûm Suresi (30): Ayet 10]
11462. Metin
ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ (١٠)
{ ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ (١٠) } “Sonra o kötülük edenlerin sonu, Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için en kötüsü oldu. (10)”
11463. Metin
ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى أي ثم كان عاقبتهم العاقبة السُّواى أو الخصلة السُّواى،
{ ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذِينَ أَساؤُا السُّواى } “Sonra o kötülük edenlerin sonu en kötüsü oldu” yani sonra onların akıbeti en kötü akıbet yahut en kötü haslet oldu,
11464. Metin
فوضع الظاهر موضع الضمير للدلالة على ما اقتضى أن تكون تلك عاقبتهم وأنهم جاءوا بمثل أفعالهم، والسُّواى تأنيث الأسوأ كالحسنى أو مصدر كالبشرى نعت به. أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ علة أو بدل أو عطف بيان ل السُّواى، أو خبر كان والسُّواى مصدر أساؤوا أو مفعوله بمعنى، ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الذين اقترفوا الخطيئة أن طَبَعَ الله على قُلُوبِهِمْ حتى كذبوا بآيات الله واستهزءوا بها، ويجوز أن تكون السُّواى صلة الفعل وأَنْ كَذَّبُوا تابعها والخبر محذوف للإبهام والتهويل، وأن تكون أَنْ مفسرة لأن الإِساءة إذا كانت مفسرة بالتكذيب والاستهزاء كانت متضمنة معنى القول، وقرأ ابن عامر والكوفيون عاقِبَةَ بالنصب على أن الاسم السُّواى وأَنْ كَذَّبُوا على الوجوه المذكورة.
Sonlarının böyle olmasını gerektiren sebebi ve onların fiillerinin aynısını işlediklerini belirtmek için zamir yerine açık isim konulmuştur. es-Sûâ (السُّواى) kelimesi, el-Hüsnâ (الحسنى) gibi el-Esvâ'ın (الأسوأ) müennesidir yahut el-Büşrâ (البشرى) gibi masdardır ve onunla sıfat yapılmıştır. { أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَكانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ } “Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için” ifadesi, { السُّواى } lafzının illetidir yahut bedelidir veya atf-ı beyanıdır; ya da { كَانَ } fiilinin haberidir ve { السُّواى } kelimesi { أَسَاؤُوا } fiilinin masdarı yahut mefulüdür. Bu durumda mana şöyle olur: “Sonra günah işleyenlerin akıbeti, Allah'ın ayetlerini yalanlayıp onlarla alay edinceye kadar Allah'ın kalplerini mühürlemesi oldu.” { السُّواى } kelimesinin fiilin sılası, { أَنْ كَذَّبُوا } ifadesinin onun tabiisi ve haberin de kapalı bırakma ve dehşet bildirme amacıyla hazfedilmiş olması da caizdir. Ayrıca { أَنْ } edatının tefsiriyye olması da mümkündür; zira kötülük yapmak yalanlama ve alay etme ile tefsir edildiğinde söz anlamı içermiş olur. İbn Âmir ve Kûfeliler, { السُّواى } kelimesi isim ve { أَنْ كَذَّبُوا } ifadesi de zikredilen vecihler üzere olmak şartıyla { عَاقِبَةَ } kelimesini nasb ile okumuşlardır.
11465. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١١ الى ١٢]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 11-12]
11466. Metin
اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢)
{ اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢) } “Allah mahlukatı ilkin yaratır, sonra onu tekrar diriltir; sonra da O'na döndürülürsünüz. (11) Kıyametin kopacağı gün ise günahkârlar susup ümitsizliğe düşerler. (12)”
11467. Metin
اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ينشئهم. ثُمَّ يُعِيدُهُ يبعثهم. ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ للجزاء والعدول إلى الخطاب للمبالغة في المقصود، وقرأ أبو بكر وأبو عمرو وروح بالياء على الأصل.
{ اللَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ } “Allah mahlukatı ilkin yaratır” onları var eder. { ثُمَّ يُعِيدُهُ } “sonra onu tekrar diriltir” onları ba's eder (diriltir). { ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ } “sonra da O'na döndürülürsünüz” karşılık görmek için [döndürülürsünüz]. Muhatap kipine geçilmesi (iltifat), maksadı vurgulamak içindir. Ebû Bekir, Ebû Amr ve Ravh, asıl olana uygun olarak ye ile [«يُرْجَعُونَ» şeklinde] okumuşlardır.
11468. Metin
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ يسكتون متحرين آيسين يقال ناظرته فأبلس إذا سكت وآيس من أن يحتج ومنه الناقة المبلاس التي لا ترغو، وقرئ بفتح اللام من أبلسه إذا أسكته.
{ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ } “Kıyametin kopacağı gün ise günahkârlar susup ümitsizliğe düşerler” şaşkın ve ümitsiz bir vaziyette susarlar. Bir kimse susup delil getirmekten ümidini kestiğinde “Onunla tartıştım da sustu/ümitsizliğe düştü (ناظرته فأبلس)” denilir; böğürmeyen deveye “nâka müblâs (الناقة المبلاس)” denilmesi de bundandır. Lâm harfinin fethasıyla [«يُبْلَسُ»], onu susturduğunda kullanılan “eblesehu (أبلسه)” fiilinden [meçhul olarak] da okunmuştur.
11469. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 13-14]
11470. Metin
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ شُفَعاءُ وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ (١٣) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤)
{ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ شُفَعاءُ وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ (١٣) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤) } “Ortak koştuklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmaz; onlar ortak koştuklarını inkâr ederler. (13) Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [birbirlerinden] ayrılırlar. (14)”
11471. Metin
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ ممن أشركوهم بالله. شُفَعاءُ يجيرونهم من عذاب الله، ومجيئه بلفظ الماضي لتحققه. وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ يكفرون بآلهتهم حين يئسوا منهم، وقيل كانوا في الدنيا كافرين بسببهم، وكتب في المصحف شفعواء وعلمواء بني إسرائيل بالواو وكذا السُّواى بالألف إثباتاً للهمزة على صورة الحرف الذي منه حركتها.
{ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكائِهِمْ } “Ortak koştuklarından kendilerine... çıkmaz” yani Allah'a ortak koştukları varlıklardan [çıkmaz], { شُفَعاءُ } “hiçbir şefaatçi” kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak [şefaatçiler bulunmaz]. Bunun geçmiş zaman lafzıyla gelmesi kesinlikle vuku bulacağını belirtmek içindir. { وَكانُوا بِشُرَكائِهِمْ كافِرِينَ } “onlar ortak koştuklarını inkâr ederler” onlardan ümitlerini kestiklerinde ilahlarını inkâr ederler. Bir görüşe göre ise dünyada onlar sebebiyle kâfir olmuşlardı. Mushafta “şufeâü (شفعاء)” kelimesi «شفعواء» ve “ulemâü (علماء)” kelimesi «وعلمواء بني إسرائيل» şeklinde vav ile yazılmıştır; aynı şekilde “es-sûâ (السواى)” kelimesi de harekesinin cinsinden olan harfin sureti üzere hemzeyi sabitlemek için elif ile yazılmıştır.
11472. Metin
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ أي المؤمنون والكافرون لقوله تعالى:
{ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ } “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [birbirlerinden] ayrılırlar” yani müminler ve kâfirler ayrılırlar; zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
11473. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 15-16]
11474. Metin
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ (١٦)
{ فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ (١٦) } “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde neşelendirilirler. (15) İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içinde hazır bulundurulurlar. (16)”
11475. Metin
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ أرض ذات أزهار وأنهار. يُحْبَرُونَ يسرون سرورا تهللت له وجوههم.
{ فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ } “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde” çiçekleri ve nehirleri olan bir yerde, { يُحْبَرُونَ } “neşelendirilirler” yüzlerinin parıldayacağı bir sevinçle sevindirilirler.
11476. Metin
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ مدخلون لا يغيبون عنه.
{ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا وَلِقاءِ الْآخِرَةِ فَأُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ } “İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içinde hazır bulundurulurlar” oraya sokulurlar ve ondan hiç uzak kalamazlar.
11477. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ١٧ الى ١٨]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 17-18]
11478. Metin
فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨)
{ فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨) } “Öyleyse akşama erdiğinizde ve sabaha çıktığınızda Allah'ı tenzih edin. (17) Göklerde ve yerde, ikindide ve öğleye erdiğinizde hamd O'na mahsustur. (18)”
11479. Metin
فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ إخبار في معنى الأمر بتنزيه الله تعالى والثناء عليه في هذه الأوقات التي تظهر فيها قدرته وتتجدد فيها نعمته، أو دلالة على أن ما يحدث فيها من الشواهد الناطقة بتنزهه واستحقاقه الحمد ممن له تمييز من أهل السموات والأرض، وتخصيص التسبيح بالمساء والصباح لأن آثار القدرة والعظمة فيهما أظهر، وتخصيص الحمد بالعشي الذي هو آخر النهار من عشى العين إذا نقص نورها والظهيرة التي هي وسطه لأن تجدد النعم فيهما أكثر،
{ فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ } “Öyleyse akşama erdiğinizde ve sabaha çıktığınızda Allah'ı tenzih edin. Göklerde ve yerde, ikindide ve öğleye erdiğinizde hamd O'na mahsustur” O'nun kudretinin ortaya çıktığı ve nimetinin yenilendiği bu vakitlerde Yüce Allah'ı tenzih etmeyi ve O'na sena etmeyi emretme manasında bir haberdir; yahut bu vakitlerde gökler ve yer ehlinden temyiz sahibi olanlar tarafından O'nun tenzihini ve hamde layık olduğunu haykıran delillerin meydana geldiğine delalettir. Tesbihin akşama ve sabaha tahsis edilmesi, kudret ve azamet izlerinin bu ikisinde daha belirgin olmasındandır. Hamdin, gözün ışığının azalması anlamındaki “aşâ el-ayn (عشى العين)” kökünden gelen ve günün sonu olan aşiyy (ikindi/akşamüstü) vaktine ve günün ortası olan zahîre (öğle) vaktine tahsis edilmesi ise, bu ikisinde nimetlerin yenilenmesinin daha çok olmasındandır.
11480. Metin
ويجوز أن يكون عَشِيًّا معطوفا على حِينَ تُمْسُونَ وقوله وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ اعتراضاً.
{ عَشِيًّا } kelimesinin { حِينَ تُمْسُونَ } üzerine matuf olması ve { وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } sözünün de itiraziyye (ara cümle) olması caizdir.
11481. Metin
وعن ابن عباس أن الآية جامعة للصلوات الخمس تُمْسُونَ صلاتا المغرب والعشاء، وتُصْبِحُونَ صلاة الفجر، وعَشِيًّا صلاة العصر، وتُظْهِرُونَ صلاة الظهر. ولذلك زعم الحسن أنها مدنية لأنه كان يقول كان الواجب بمكة ركعتين في أي وقت اتفقتا وإنما فرضه الخمس بالمدينة، والأكثر على أنها فرضت بمكة.
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu ayet beş vakit namazı bir araya getirmektedir: { تُمْسُونَ } akşam ve yatsı namazları, { تُصْبِحُونَ } sabah namazı, { عَشِيًّا } ikindi namazı ve { تُظْهِرُونَ } öğle namazıdır. Bu sebeple Hasan [el-Basrî] bu ayetin Medenî olduğunu ileri sürmüştür; zira o, Mekke'de farz olanın hangi vakitte olursa olsun iki rekât olduğunu, beş vakit namazın ise ancak Medine'de farz kılındığını söylerdi. Ancak çoğunluğa göre o, Mekke'de farz kılınmıştır.
11482. Metin
وعنه ﵊ «من سره أن يكال له بالقفيز الأوفى فليقل فسبحان الله حين تمسون الآية» .
Yine ondan aleyhisselâm rivayet edildiğine göre: «Kime tastamam ölçekle ölçülmesi sevindirirse, “{ فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ }” ayetini [sonuna kadar] okusun» buyurmuştur.
11483. Metin
وعنه ﵊ «من قال حين يصبح فسبحان الله حين تمسون إلى قوله وكذلك تخرجون أدرك ما فاته في ليلته، ومن قاله حين يمسي أدرك ما فاته في يومه» .
Yine ondan aleyhisselâm rivayet edildiğine göre: «Kim sabaha çıktığında { فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ } ayetinden { وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ } sözüne kadar okursa, o gecesinde kaçırdıklarını telafi eder; kim de akşama erdiğinde onu okursa, o gününde kaçırdıklarını telafi eder» buyurmuştur.
11484. Metin
وقرئ «حيناً تمسون» و «حيناً تصبحون» أي تمسون فيه وتصبحون فيه.
Bu kısımlar «حيناً تمسون» ve «حيناً تصبحون» şeklinde [tenvinle] de okunmuştur; yani içinde akşama erdiğiniz vakit ve içinde sabaha çıktığınız vakit demektir.
11485. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ١٩]
[Rûm Suresi (30): Ayet 19]
11486. Metin
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩)
{ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩) } “O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır; ölümünün ardından yeryüzüne hayat verir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. (19)”
11487. Metin
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ كالإِنسان من النطفة والطائر من البيضة. وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ كالنطفة والبيضة، أو يعقب الحياة الموت وبالعكس. وَيُحْيِ الْأَرْضَ بالنبات. بَعْدَ مَوْتِها يبسها. وَكَذلِكَ ومثل ذلك الإخراج. تُخْرَجُونَ من قبوركم فإنه أيضا تعقيب للحياة الموت، وقرأ حمزة والكسائي بفتح التاء.
{ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ } “O, ölüden diriyi çıkarır” nutfeden insanı ve yumurtadan kuşu [çıkarması] gibi. { وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ } “diriden de ölüyü çıkarır” nutfe ve yumurta gibi; yahut hayatı ölümün, ölümü de hayatın ardından getirir. { وَيُحْيِ الْأَرْضَ } “yeryüzüne hayat verir” bitkilerle, { بَعْدَ مَوْتِها } “ölümünün ardından” kurumasının ardından [hayat verir]. { وَكَذلِكَ } “İşte... böyle” bu çıkarma gibi, { تُخْرَجُونَ } “siz de... çıkarılacaksınız” kabirlerinizden [çıkarılacaksınız]; zira bu da hayatın ölümün ardından getirilmesidir. Hamza ve Kisâî te harfinin fethasıyla [«تَخْرُجُونَ» şeklinde] okumuşlardır.
11488. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٢٠ الى ٢١]
[Rûm Suresi (30): Ayetler 20-21]
11489. Metin
وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْها وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)
{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْها وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١) } “Sizi topraktan yaratması, sonra da sizin yeryüzüne yayılan birer insan olmanız O'nun ayetlerindendir. (20) Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet kılması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette ayetler vardır. (21)”
11490. Metin
وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ أي في أصل الإِنشاء لأنه خلق أصلهم منه. ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ثم فاجأتم وقت كونكم بشراً منتشرين في الأرض.
{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرابٍ } “Sizi topraktan yaratması O'nun ayetlerindendir” yani ilk yaratılışta [böyle yapmasıdır]; çünkü onların aslını ondan yaratmıştır. { ثُمَّ إِذا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ } “sonra da sizin yeryüzüne yayılan birer insan olmanız [da O'nun ayetlerindendir]” sonra siz birdenbire yeryüzünde yayılan insanlar oluverdiniz.
11491. Metin
وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً لأن حواء خلقت من ضلع آدم وسائر النساء خلقن من نطف الرجال، أو لأنهن من جنسهم لا من جنس آخر. لِتَسْكُنُوا إِلَيْها لتميلوا إليها وتألفوا بها فإن الجنسية علة للضم والاختلاف سبب للتنافر. وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ أي بين الرجال والنساء، أو بين أفراد الجنس. مَوَدَّةً وَرَحْمَةً بواسطة الزواج حال الشبق وغيرها بخلاف سائر الحيوانات نظماً لأمر المعاش، أو بأن تعيش الإِنسان متوقف على التعارف والتعاون المحوج إلى التواد والتراحم، وقيل المودة كناية عن الجماع والرحمة عن الولد كقوله تعالى: وَرَحْمَةً مِنَّا. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ فيعلمون ما في ذلك من الحكم.
{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً } “Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yaratması... da O'nun ayetlerindendir” çünkü Havva Âdem'in kaburga kemiğinden yaratılmış, diğer kadınlar da erkeklerin nutfelerinden yaratılmıştır; yahut başka bir cinsten değil, kendi cinslerinden oldukları içindir. { لِتَسْكُنُوا إِلَيْها } “Kendileriyle huzur bulasınız diye” onlara meyledesiniz ve onlarla kaynaşasınız diye [böyle yaptı]. Zira aynı cinsten olmak birleşmenin illetidir (sebebidir), farklılık ise nefretin sebebidir. { وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ } “ve aranızda... kılması [da O'nun ayetlerindendir]” yani erkekler ve kadınlar arasında yahut insan cinsinin fertleri arasında [kılması], { مَوَدَّةً وَرَحْمَةً } “sevgi ve merhamet” maişet düzenini sağlamak üzere diğer hayvanların aksine, şehvet ve diğer hallerde evlilik vasıtasıyla [kılmasıdır]; yahut insanın yaşayışının, birbirini sevmeyi ve birbirine merhamet etmeyi gerektiren tanışma ve yardımlaşmaya bağlı kılınması suretiyledir. Sevginin (meveddet) cinsel birliktelikten, merhametin de çocuktan kinaye olduğu söylenmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَرَحْمَةً مِنَّا } “tarafımızdan bir rahmet olarak”. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette ayetler vardır” böylece onda bulunan hikmetleri bilirler.
11492. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٢]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 22]
11493. Metin
وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوانِكُمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ (٢٢)
{ وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوانِكُمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ (٢٢) } “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ayetler vardır. (22)”
11494. Metin
وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ لغاتكم بأن علم كل صنف لغته أو ألهمه وضعها وأقدره عليها، أو أجناس نطقكم وأشكاله فإنك لا تكاد تسمع منطقين متساويين في الكيفية. وَأَلْوانِكُمْ بياض الجلد وسواده، أو تخطيطات الأعضاء وهيئاتها وألوانها، وحلاها بحيث وقع التمايز والتعارف حتى أن التوأمين مع توافق موادهما وأسبابهما والأمور الملاقية لهما في التخليق يختلفان في شيء من ذلك لا محالة.
{ وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ } “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin... farklı olması da O'nun ayetlerindendir” lisanlarınızın [farklı olmasıdır]; şöyle ki, her gruba kendi dilini öğretmiş yahut onu vazetmeyi ilham etmiş ve onları buna muktedir kılmıştır. Yahut konuşmalarınızın türleri ve şekilleridir; zira nitelik bakımından birbirine tamamen denk iki konuşma tarzı neredeyse hiç işitemezsin. { وَأَلْوانِكُمْ } “ve renklerinizin [farklı olması da]” tenin beyazlığı ve siyahlığıdır; yahut organların hatları, biçimleri, renkleri ve ayırt edici özellikleridir ki bunlar sayesinde farklılaşma ve tanışma meydana gelmiştir. Öyle ki ikizler bile maddeleri, sebepleri ve yaratılışlarında kendilerine temas eden durumlar aynı olmasına rağmen, bunlardan birinde mutlaka farklılık gösterirler.
11495. Metin
إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ لا تكاد تخفى على عاقل من ملك أو إنس أو جن، وقرأ حفص بكسر اللام ويؤيد قوله: وَما يَعْقِلُها إِلَّا الْعالِمُونَ.
{ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِلْعالِمِينَ } “Şüphesiz bunda bilenler için elbette ayetler vardır” melek, insan veya cinden hiçbir akıl sahibine neredeyse gizli kalmaz. Hafs lâm harfinin kesrasıyla [«لِلْعَالِمِينَ» şeklinde] okumuştur; O'nun şu sözü de bunu destekler: { وَما يَعْقِلُها إِلَّا الْعالِمُونَ } “Onları ancak bilenler akleder.”
11496. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٣]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 23]
11497. Metin
وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣)
{ وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣) } “Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için elbette ayetler vardır. (23)”
11498. Metin
وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ منامكم في الزمانين لاستراحة القوى النفسانية وتقوي القوى الطبيعية وطلب معاشكم فيهما، أو منامكم بالليل وابتغاؤكم بالنهار فلف وضم بين الزمانين والفعلين بعاطفين إشعاراً بأن كلاً من الزمانين وإن اختص بأحدهما فهو صالح للآخر عند الحاجة، ويؤيده سائر الآيات الواردة فيه. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ سماع تفهم واستبصار فإن الحكمة فيه ظاهرة.
{ وَمِنْ آياتِهِ مَنامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَابْتِغاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ } “Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun ayetlerindendir” nefsanî kuvvetlerin dinlenmesi ve bedenî kuvvetlerin güçlenmesi için her iki vakitte uyumanız ve o ikisinde maişetinizi aramanızdır; yahut gece uyumanız ve gündüz [rızık] aramanızdır. Burada iki zaman ve iki fiil, her bir zaman bu fiillerden birine has olsa bile ihtiyaç anında diğeri için de elverişli olduğuna dikkat çekmek amacıyla iki bağlaçla birbirine bağlanıp cem edilmiştir. Bu hususta varid olan diğer ayetler de bunu desteklemektedir. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ } “Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için elbette ayetler vardır” anlama ve ibret alma işitişiyle işitenler için; zira bundaki hikmet apaçıktır.
11499. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٤]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 24]
11500. Metin
وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤)
{ وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤) } “Size korku ve ümit içinde şimşeği göstermesi ve gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzüne hayat vermesi de O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda akleden bir topluluk için elbette ayetler vardır. (24)”
11501. Metin
وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ مقدر بأن المصدرية كقوله:
{ وَمِنْ آياتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ } “Size... şimşeği göstermesi de O'nun ayetlerindendir” ifadesi, şairin şu sözünde olduğu gibi masdariyet bildiren [gizli bir] en (أَنْ) harfi takdirindedir:
11502. Metin
أَلا أَيّهذا الزَّاجِرِي أَحضُرَ الوَغَى ... وأَنْ أشَهدَ اللذاتِ هَلْ أنتَ مُخلِدي
«Ey beni savaşa katılmaktan ve lezzetleri tatmaktan meneden kimse! Sen beni ebedî mi kılacaksın?»
11503. Metin
أو الفعل فيه منزلة المصدر كقولهم: تَسْمَعُ بِالْمِعيديِّ خَيرٌ مِنْ أن تراه، أو صفة لمحذوف تقديره آية يريكم بها البرق كقوله:
Yahut Arapça’daki «تَسْمَعُ بِالْمِعيديِّ خَيرٌ مِنْ أن تراه» (Muaydi'yi işitmen, onu görmenden daha hayırlıdır) darbımeselinde olduğu gibi buradaki fiil masdar konumundadır; yahut şairin şu sözünde olduğu gibi, takdiri «آية يريكم بها البرق» (Size kendisiyle şimşeği gösterdiği bir ayettir) şeklinde olan hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır:
11504. Metin
فَمَا الدَّهْرُ إِلاَّ تَارَتَانِ فَمِنْهُمَا ... أَمُوتُ وَأُخْرَى أَبْتَغِي العَيْشَ أَكْدَحُ
«Zaman ancak iki kereden ibarettir: Biri ölürüm, diğerinde ise çalışıp çabalayarak yaşamayı ararım.»
11505. Metin
خَوْفاً من الصاعقة للمسافر. وَطَمَعاً في الغيث للمقيم، ونصبهما على العلة لفعل يلزم المذكور فإن إراءتهم تستلزم رؤيتهم أوله على تقدير مضاف نحو إرادة خوف وطمع، أو تأويل الخوف والطمع بالإِخافة والإِطماع كقولك فعلته رغماً للشيطان، أو على الحال مثل كَلَّمْتُهُ شِفَاهاً. وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ ماءً وقرئ بالتشديد. فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بالنبات. بَعْدَ مَوْتِها يبسها. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ يستعملون عقولهم في استنباط أسبابها وكيفية تكونها ليظهر لهم كمال قدرة الصانع وحكمته.
{ خَوْفاً } “korku” yolcu için yıldırımdan [korku], { وَطَمَعاً } “ve ümit” mukim için yağmurdan [ümittir]. İkisinin mansub olması, zikredilen fiilin gerektirdiği bir fiilin illeti (mefulü lieclih) olmalarındandır; zira onlara göstermek, onların görmesini gerektirir; yahut «إرادة خوف وطمع» (korku ve ümit murat ederek) şeklinde bir muzâfın takdiri sebebiyledir; yahut «korku» ve «ümit» kelimelerinin, «فعلته رغماً للشيطان» (bunu şeytanın burnunu sürtmek için yaptım) sözünde olduğu gibi «korkutmak» ve «ümitlendirmek» şeklinde tevil edilmesindendir; yahut da «كَلَّمْتُهُ شِفَاهاً» (onunla yüz yüze/dudak dudağa konuştum) sözünde olduğu gibi hâl olmasındandır. { وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّماءِ ماءً } “ve gökten su indirip” [kısmı] şeddeli olarak da [«يُنَزِّلُ» şeklinde] okunmuştur. { فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ } “onunla... yeryüzüne hayat vermesi” bitkilerle [hayat vermesi], { بَعْدَ مَوْتِها } “ölümünün ardından” kurumasının ardından [hayat vermesidir]. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz bunda akleden bir topluluk için elbette ayetler vardır” Sânî'nin (yaratıcının) kudret ve hikmetinin kemali kendilerine zahir olsun diye, onların sebeplerini ve oluş biçimlerini istinbat etmekte akıllarını kullananlar için [ayetler vardır].
11506. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]
[Sûre-i Rûm (30): Âyetler 25-26]
11507. Metin
وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥) وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ (٢٦)
{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥) وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ (٢٦) } “Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman, bir de bakarsınız ki siz hemen çıkıyorsunuz. (25) Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmişlerdir. (26)”
11508. Metin
وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ قيامهما بإقامته لهما وإرادته لقيامهما في حيزيهما المعينين من غير مقيم محسوس، والتعبير بالأمر للمبالغة في كمال القدرة والغنى عن الآلة. ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ عطف على أَنْ تَقُومَ على تأويل مفرد كأنه قيل: ومن آياته قيام السموات والأرض بأمره ثم خروجكم من القبور إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً واحدة فيقول أيها الموتى اخرجوا، والمراد تشبيه سرعة ترتب حصول ذلك على تعلق إرادته بلا توقف واحتياج إلى تجشم عمل بسرعة ترتب إجابة الداعي المطاع على دعائه، وثم إما لتراخي زمانه أو لعظم ما فيه ومن الأرض متعلق بدعا كقولك: دعوته من أسفل الوادي فطلع إلي لا بتخرجون لأن ما بعد إذا لا يعمل فيما قبلها، وإِذا الثانية للمفاجأة ولذلك نابت مناب الفاء في جواب الأولى.
{ وَمِنْ آياتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّماءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ } “Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun ayetlerindendir” onların durması, hissedilir bir tutucu olmaksızın O'nun onları ayakta tutması ve belirlenmiş mekânlarında durmalarını dilemesi iledir. «Emir» ile tabir edilmesi, kudretin kemalinde ve alete ihtiyaç duymamaktaki mübalağa içindir. { ثُمَّ إِذا دَعاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ } “Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman, bir de bakarsınız ki siz hemen çıkıyorsunuz” ifadesi, müfred teviliyle { أَنْ تَقُومَ } üzerine matuftur; sanki şöyle denilmiştir: «Göklerin ve yerin O'nun emriyle durması, sonra da O sizi bir kere çağırdığında -yani “Ey ölüler, çıkın!” dediğinde- sizin kabirlerden çıkmanız O'nun ayetlerindendir.» Buradaki murat, O'nun iradesinin taalluku üzerine bunun hiçbir duraksama ve külfetli bir fiile ihtiyaç kalmaksızın süratle gerçekleşmesini, itaat olunan bir davetçinin çağrısına davet olunanın süratle icabet etmesine benzetmektir. { ثُمَّ } “Sonra” edatı ya zamanın gecikmesi içindir yahut bundaki hadisenin azameti içindir. { مِنَ الْأَرْضِ } “yerden” ifadesi, «davamı vadinin aşağısından yaptım da o bana çıktı» sözünde olduğu gibi { دَعاكُمْ } “sizi çağırdığı zaman” fiiline mütealliktir; { تَخْرُجُونَ } “çıkıyorsunuz” fiiline müteallik değildir, çünkü { إِذا } edatından sonra gelen kısım, öncesinde amel etmez. İkinci { إِذا } ise müfâcee (sürpriz/anilik) içindir ve bu yüzden birincisinin cevabında ف harfinin yerine geçmiştir.
11509. Metin
وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ منقادون لفعله فيهم لا يمتنعون عليه.
{ وَلَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قانِتُونَ } “Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmişlerdir” O'nun kendileri üzerindeki fiiline boyun eğmişlerdir, O'na karşı direnemezler.
11510. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٢٧]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 27]
11511. Metin
وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧)
{ وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧) } “Yaratmayı ilk defa başlatan, sonra onu tekrarlayacak olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O, Mutlak Galiptir, Hüküm ve Hikmet Sahibidir. (27)”
11512. Metin
وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ بعد هلاكهم. وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ والإِعادة أسهل عليه من الأصل بالإِضافة إلى قدركم والقياس على أصولكم وإلا فهما عليه سواء ولذلك قيل الهاء ل الْخَلْقَ، وقيل أَهْوَنُ بمعنى هين وتذكير هو لأهون أو لأن الإِعادة بمعنى أن يعيد. وَلَهُ الْمَثَلُ الوصف العجيب الشأن كالقدرة العامة والحكمة التامة ومن فسره بقول لا إله إلا الله أراد به الوصف بالوحدانية. الْأَعْلى الذي ليس لغيره ما يساويه أو يدانيه. فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يصفه به ما فيها دلالة ونطقاً. وَهُوَ الْعَزِيزُ القادر الذي لا يعجز عن إبداء ممكن وإعادته. الْحَكِيمُ الذي يجري الأفعال على مقتضى حكمته.
{ وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ } “Yaratmayı ilk defa başlatan, sonra onu tekrarlayacak olan O'dur” onların helak olmalarından sonra [tekrar diriltecektir]. { وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “bu O'na göre pek kolaydır” ve yeniden yaratmak, sizin kudretinize nispetle ve sizin kurallarınıza kıyasla O'na ilk yaratılıştan daha kolaydır; yoksa ikisi de O'na göre birdir. Bu sebeple zamirin (الهاء) yaratılanlara ({ الْخَلْقَ }) ait olduğu söylenmiştir. { أَهْوَنُ } kelimesinin «kolay» (heyvin) manasında olduğu da söylenmiştir; zamirin ({ هُوَ }) müzekker olması { أَهْوَنُ } kelimesine göredir yahut iadenin (yeniden yaratmanın) «tekrarlaması» (en yuîde) manasında olmasındandır. { وَلَهُ الْمَثَلُ } “...sıfat O'nundur” umumi kudret ve tam hikmet gibi şanı hayret verici vasıf O'nundur. Bunu «Lâ ilâhe illallah» sözüyle tefsir eden kimse, bununla birlik sıfatını kastetmiştir. { الْأَعْلى } “en yüce” hiçbir şeyin dengi veya benzeri olmadığı [sıfattır]. { فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde” o ikisinde bulunanlar delaletle ve lisan-ı hal yahut kâl ile O'nu bu sıfatla vasfeder. { وَهُوَ الْعَزِيزُ } “O, Mutlak Galiptir” mümkünü ilk defa var etmekten ve onu tekrarlamaktan aciz kalmayan mutlak kudret sahibidir. { الْحَكِيمُ } “Hüküm ve Hikmet Sahibidir” fiilleri hikmetinin gereğine göre yürüten [Zât'tır].
11513. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]
[Sûre-i Rûm (30): Âyetler 28-29]
11514. Metin
ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ تَخافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨) بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٢٩)
{ ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ تَخافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْآياتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨) بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٢٩) } “O, size kendi nefislerinizden bir temsil getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) sizinle eşit olup da birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte Biz, akleden bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı açıklarız. (28) Hayır, o zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola iletebilir? Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. (29)”
11515. Metin
ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ منتزعاً من أحوالها التي هي أقرب الأمور إليكم. هَلْ لَكُمْ مِنْ مَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ من مماليككم. مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ من الأموال وغيرها. فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ فتكونون أنتم وهم فيه شرعاً يتصرفون فيه كتصرفكم مع أنهم بشر مثلكم وأنها معارة لكم، ومِنْ الأولى للابتداء والثانية للتبعيض والثالثة مزيدة لتأكيد الاستفهام الجاري مجرى النفي. تَخافُونَهُمْ أن يستبدوا بتصرف فيه.
{ ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ } “O, size kendi nefislerinizden bir temsil getirdi” size en yakın durumlar olan kendi hallerinizden çıkarılmış bir misal getirdi. { هَلْ لَكُمْ مِنْ مَّا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ } “sağ ellerinizin malik olduklarından... var mı?” kölelerinizden, { مِنْ شُرَكاءَ فِي ما رَزَقْناكُمْ } “Size verdiğimiz rızıklarda... ortaklarınız” mallardan ve diğer şeylerden [verdiklerimizde ortaklarınız var mı?] { فَأَنْتُمْ فِيهِ سَواءٌ } “sizinle eşit olup” onlar da sizin gibi birer insan oldukları ve bu mallar size emanet olarak verildiği halde, siz ve onlar onda eşit olup sizin tasarruf ettiğiniz gibi onda tasarruf ederler mi? İlk { مِنْ } edatı ibtida (başlangıç), ikincisi teb'îz (kısmilik), üçüncüsü ise nefiy makamında geçen istifhamı tekit için zâiddir. { تَخافُونَهُمْ } “kendilerinden çekindiğiniz” onda tek başlarına tasarrufta bulunmalarından [çekindiğiniz].
11516. Metin
كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كما يخاف الأحرار بعضهم من بعض. كَذلِكَ مثل ذلك التفصيل. نُفَصِّلُ الْآياتِ نبينها فإن التفصيل مما يكشف المعاني ويوضحها. لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ يستعملون عقولهم في تدبر الأمثال.
{ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ } “birbirinizden çekindiğiniz gibi” hürlerin birbirlerinden çekindiği gibi. { كَذلِكَ } “İşte... böyle” bu tafsilat gibi, { نُفَصِّلُ الْآياتِ } “Biz... ayetleri ayrıntılı açıklarız” onları beyan ederiz; zira tafsilat manaları açığa çıkaran ve vuzuha kavuşturan şeylerdendir. { لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “akleden bir topluluk için” temsiller üzerinde düşünmekte akıllarını kullananlar için.
11517. Metin
بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا بالإِشراك. أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ جاهلين لا يكفهم شيء فإن العالم إذا اتبع هواه ربما ردعه علمه. فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ فمن يقدر على هدايته. وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ يخلصونهم من الضلالة ويحفظونهم عن آفاتها.
{ بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا } “Hayır, o zulmedenler... uydular” şirk koşmak suretiyle [zulmedenler], { أَهْواءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bilgisizce hevalarına [uydular]” hiçbir şeyin kendilerini alıkoyamadığı cahiller olarak [uydular]; zira âlim hevasına uyduğunda ilmi onu belki vazgeçirebilir. { فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ } “Allah'ın saptırdığını kim doğru yola iletebilir?” onu hidayete erdirmeye kim güç yetirebilir? { وَما لَهُمْ مِنْ ناصِرِينَ } “Onların hiçbir yardımcıları da yoktur” onları sapıklıktan kurtaracak ve onun afetlerinden koruyacak [hiçbir yardımcıları yoktur].
11518. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٣٠ الى ٣١]
[Sûre-i Rûm (30): Âyetler 30-31]
11519. Metin
فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٠) مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٣١)
{ فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٠) مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (٣١) } “O halde sen yüzünü bâtıldan uzaklaşarak dine çevir; Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı fıtratına [uy]. Allah'ın yaratışında hiçbir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. (30) O'na yönelenler olarak [yüzünüzü dine çevirin], O'ndan korkun, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. (31)”
11520. Metin
فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فقومه له غير ملتفت أو ملتفت عنه، وهو تمثيل للإقبال والاستقامة عليه والاهتمام به. فِطْرَتَ اللَّهِ خلقته نصب على الإِغراء أو المصدر لما دل عليه ما بعدها. الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها خلقهم عليها وهي قبولهم للحق وتمكنهم من إدراكه، أو ملة الإِسلام فإنهم لو خلوا وما خلقوا عليه أدى بهم إليها، وقيل العهد المأخوذ من آدم وذريته. لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ لا يقدر أحد أن يغيره أو ما ينبغي أن يغير. ذلِكَ إشارة إلى الدين المأمور بإقامة الوجه له أو الفطرة إن فسرت بالملة. الدِّينُ الْقَيِّمُ المستقيم الذي لا عوج فيه. وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ استقامته لعدم تدبرهم.
{ فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً } “O halde sen yüzünü bâtıldan uzaklaşarak dine çevir” başka hiçbir şeye iltifat etmeksizin veya ondan yüz çevirmeksizin yüzünü ona doğrult; bu, dine yönelmekten, onda istikamet üzere olmaktan ve ona ehemmiyet vermekten bir temsildir. { فِطْرَتَ اللَّهِ } “Allah'ın... fıtratına [uy]” O'nun yaratışına [uy]; bu ifade teşvik (iğrâ) üzere yahut kendisinden sonrakinin delalet ettiği fiilin meful-i mutlakı olarak mansubdur. { الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها } “insanları üzerinde yarattığı” onları üzerinde yarattığı [fıtrattır] ki bu da onların hakkı kabul etmeleri ve onu idrak edebilecek kabiliyette olmalarıdır; yahut İslâm milletidir, zira onlar yaratıldıkları hal üzere kendi hallerine bırakılsalardı bu durum onları İslâm'a götürürdü. Âdem'den ve zürriyetinden alınan ahit olduğu da söylenmiştir. { لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ } “Allah'ın yaratışında hiçbir değişme yoktur” hiç kimse onu değiştirmeye güç yetiremez yahut onun değiştirilmemesi gerekir. { ذلِكَ } “İşte... budur” yüzün çevrilmesi emredilen dine yahut eğer İslâm milleti olarak tefsir edilirse fıtrata işarettir. { الدِّينُ الْقَيِّمُ } “dosdoğru din” içinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru [dindir]. { وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ } “fakat insanların çoğu bilmezler” düşünmediklerinden dolayı onun dosdoğru oluşunu bilmezler.
11521. Metin
مُنِيبِينَ إِلَيْهِ راجعين إليه من أناب إذا رجع مرة بعد أخرى، وقيل منقطعين إليه من الناب وهو حال من الضمير في الناصب المقدر لفطرة الله أو في أقم لأن الآية خطاب للرسول ﷺ والأمة لقوله: وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ غير أنها صدرت بخطاب الرسول ﷺ تعظيما له.
{ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ } “O'na yönelenler olarak” defalarca dönmek manasındaki «enâbe» (أناب) fiilinden gelerek O'na dönenler olarak; yahut «nâb» kökünden gelerek sadece O'na bağlananlar olarak [demektir]. Bu kelime, { فِطْرَتَ اللَّهِ } ifadesinin takdirî nasb edicisindeki zamirden yahut { أَقِمْ } fiilindeki zamirden hâldir; çünkü ayet şu söz sebebiyle hem Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hem de ümmete hitaptır: { وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ } “O'ndan korkun, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın”. Ancak kendisine ta'zim amacıyla hitaba Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile başlanmıştır.
11522. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٢]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 32]
11523. Metin
مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٣٢)
{ مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٣٢) } “Dinlerini parçalayan ve fırka fırka olan o kimselerden [olmayın]! Her grup kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. (32)”
11524. Metin
مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ بدل من المشركين وتفريقهم اختلافهم فيما يعبدونه على اختلاف أهوائهم،
{ مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ } “Dinlerini parçalayan... o kimselerden” ifadesi { الْمُشْرِكِينَ } kelimesinden bedeldir; onların parçalamaları ise hevalarının çeşitliliğine göre taptıkları şeyler hususunda ihtilaf etmeleridir.
11525. Metin
وقرأ حمزة والكسائي فارقوا بمعنى تركوا دينهم الذي أمروا به. وَكانُوا شِيَعاً فرقاً تشايع كل إمامها الذي أضل دينها. كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ مسرورون ظناً بأنه الحق، ويجوز أن يجعل فرحون صفة كل على أن الخبر مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا.
Hamza ve Kisâî «فَارَقُوا» şeklinde okumuşlardır ki bu, kendilerine emredilen dinlerini terk ettiler demektir. { وَكانُوا شِيَعاً } “ve fırka fırka olan” her biri kendi dinini saptıran önderine uyan fırkalar oldular. { كُلُّ حِزْبٍ بِما لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ } “Her grup kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir” onun hak olduğunu zannederek sevinç içindedirler. { فَرِحُونَ } kelimesini { كُلُّ } kelimesinin sıfatı, haberini de { مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا } yapmak caizdir.
11526. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٣٣ الى ٣٥]
[Sûre-i Rûm (30): Âyetler 33-35]
11527. Metin
وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ (٣٣) لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٤) أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ (٣٥)
{ وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ (٣٣) لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٤) أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ (٣٥) } “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O'na dua ederler. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşuyorlar. (33) Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye! Haydi zevklenip yararlanın, yakında bileceksiniz! (34) Yoksa onlara bir delil mi indirdik de ortak koştukları şeyi o mu söylüyor? (35)”
11528. Metin
وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ شدة. دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ راجعين إليه من دعاء غيره. ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً خلاصاً من تلك الشدة. إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ فاجأ فريق منهم بالإِشراك بربهم الذي عافاهم.
{ وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ } “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman” bir sıkıntı [dokunduğu zaman], { دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ } “Rablerine yönelerek O'na dua ederler” başkasına dua etmekten vazgeçip O'na dönerek [dua ederler]. { ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً } “Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca” o sıkıntıdan bir kurtuluş [tattırınca], { إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ } “bir de bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşuyorlar” onlardan bir grup kendilerine afiyet veren Rablerine hemen ortak koşuverirler.
11529. Metin
لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ اللام فيه للعاقبة وقيل للأمر بمعنى التهديد لقوله: فَتَمَتَّعُوا غير أنه التفت فيه مبالغة وقرئ و «ليتمتعوا» . فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ عاقبة تمتعكم، وقرئ بالياء التحتية على أن تمتعوا ماض.
{ لِيَكْفُرُوا بِما آتَيْناهُمْ } “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye!” buradaki lâm harfi âkıbet (sonuç) içindir; { فَتَمَتَّعُوا } “Haydi zevklenip yararlanın” buyruğu sebebiyle tehdit manasında emir için olduğu da söylenmiştir; ancak mübalağa için iltifat yapılmıştır. «وَلْيَتَمَتَّعُوا» şeklinde de okunmuştur. { فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ } “yakında bileceksiniz” zevklenmenizin akıbetini [bileceksiniz]. { تَمَتَّعُوا } fiilinin mazi kabul edilmesiyle [«فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ» şeklinde] ya harfiyle de okunmuştur.
11530. Metin
أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً حجة وقيل ذا سلطان أي ملكاً معه برهان. فَهُوَ يَتَكَلَّمُ تكلم دلالة كقوله كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ أو نطق. بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ بإشراكهم وصحته، أو بالأمر الذي بسببه يشركون به في ألوهيته.
{ أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً } “Yoksa onlara bir delil mi indirdik” bir hüccet yahut yanında bir delil bulunan bir melek mi indirdik? { فَهُوَ يَتَكَلَّمُ } “o mu söylüyor?” { كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ } “Kitabımız sizin aleyhinize hakkı söyler” ayetinde olduğu gibi delalet lisanıyla konuşmakta yahut bizzat konuşmaktadır. { بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ } “ortak koştukları şeyi” onların şirk koşmalarını ve bunun doğruluğunu yahut ulûhiyetinde O'na şirk koşmalarına sebep olan şeyi [mi söylüyor?]
11531. Metin
[سورة الروم (٣٠) : الآيات ٣٦ الى ٣٧]
[Sûre-i Rûm (30): Âyetler 36-37]
11532. Metin
وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ (٣٦) أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣٧)
{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ (٣٦) أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣٧) } “İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler. Kendi ellerinin önden sundukları sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki hemen ümitsizliğe düşerler. (36) Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir ve kısar. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için elbette ayetler vardır. (37)”
11533. Metin
وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً نعمة من صحة وسعة. فَرِحُوا بِها بطروا بسببها. وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ شدة. بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ بشؤم معاصيهم. إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ فاجؤوا القنوط من رحمته وقرأ الكسائي وأبو عمرو بكسر النون.
{ وَإِذا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً } “İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman” sıhhat ve genişlikten bir nimet [tattırdığımız zaman], { فَرِحُوا بِها } “onunla sevinirler” onun sebebiyle şımarırlar. { وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ } “başlarına bir kötülük gelirse” bir sıkıntı [gelirse], { بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ } “Kendi ellerinin önden sundukları sebebiyle” günahlarının uğursuzluğu yüzünden [gelirse], { إِذا هُمْ يَقْنَطُونَ } “bir de bakarsın ki hemen ümitsizliğe düşerler” O'nun rahmetinden hemen ümit kesiverirler. Kisâî ve Ebû Amr nûn harfinin kesrasıyla [«يَقْنِطُونَ» şeklinde] okumuşlardır.
11534. Metin
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ فما لهم لم يشكروا ولم يحتسبوا في السراء والضراء كالمؤمنين. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ فيستدلون بها على كمال القدرة والحكمة.
{ أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ } “Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir ve kısar” o halde müminler gibi bollukta şükredip darlıkta sevap ummamaları kendilerine ne oluyor? { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ } “Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için elbette ayetler vardır” böylece bunlar vasıtasıyla O'nun kudret ve hikmetinin kemaline delil getirirler.
11535. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٨]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 38]
11536. Metin
فَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٣٨)
{ فَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٣٨) } “Öyleyse akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Allah'ın rızasını isteyenler için bu daha hayırlıdır. İşte kurtuluşa erenler de onlardır. (38)”
11537. Metin
فَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ كصلة الرحم، واحتج به الحنفية على وجوب النفقة للمحارم وهو غير مشعر به.
{ فَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ } “Öyleyse akrabaya hakkını ver” sıla-i rahim gibi. Hanefîler bu ayeti mahrem akrabalara nafakanın vacip olduğuna delil getirmişlerdir, oysa ayet bunu açıkça ihsas ettirmez.
11538. Metin
وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ما وظف لهما من الزكاة، والخطاب لرسول الله ﷺ أو لمن بسط له ولذلك رتب على ما قبله بالفاء. ذلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ ذاته أو جهته أي يقصدون بمعروفهم إياه خالصاً، أو جهة التقرب إليه لا جهة أخرى. وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ حيث حصلوا بما بسط لهم النعيم المقيم.
{ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ } “yoksula ve yolda kalmışa da” zekâttan onlar için tayin edilmiş olanı [ver]. Hitap Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yahut kendisine rızık genişletilen kimseyedir; bu sebeple fa (ف) harfi ile öncesine bağlanmıştır. { ذلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ } “Allah'ın rızasını isteyenler için bu daha hayırlıdır” O'nun Zâtını yahut O'na yönelmeyi [isteyenler içindir]; yani iyilikleriyle ihlâsla yalnızca O'nu kastederler yahut başka bir ciheti değil yalnızca O'na yaklaşma cihetini kastederler. { وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “İşte kurtuluşa erenler de onlardır” kendilerine genişletilen şeyler vesilesiyle ebedî nimeti elde etmiş olmaları bakımından [kurtuluşa erenlerdir].
11539. Metin
[سورة الروم (٣٠) : آية ٣٩]
[Sûre-i Rûm (30): Âyet 39]