(33) Ahzâb Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11801. Metin

مدينة وآيها ثلاث وسبعون آية

Medine'de inmiştir ve yetmiş üç ayettir.

11802. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ١]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 1]

11803. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

11804. Metin

يا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً (١)

{ يا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً } “Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (1)

11805. Metin

يا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ ناداه بالنبي وأمره بالتقوى تعظيماً له وتفخيماً لشأن التقوى، والمراد به الأمر بالثبات عليه ليكون مانعاً له عما نهى عنه بقوله: وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ فيما يعود بوهن في الدين.

{ يا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ } “Ey Peygamber! Allah'tan kork” [ifadesinde], hem onu yüceltmek hem de takvanın şanını ululamak maksadıyla ona nebi sıfatıyla nida etmiş ve takvayı emretmiştir. Buradaki maksat, { وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ } “kâfirlere ve münafıklara boyun eğme” sözüyle yasakladığı, dine zafiyet getirecek hususlardan onu alıkoyması için takva üzere sebat etmesini emretmektir.

11806. Metin

روي أن أبا سفيان وعكرمة بن أبي جهل وأبا الأعور السلمي قدموا عليه في الموادعة التي كانت بينه وبينهم وقام معهم بن أبي ومعتب بن قشير والجد بن قيس فقالوا له: ارفض ذكر آلهتنا وقل إن لها شفاعة وندعك وربك فنزلت.

Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyân, İkrime b. Ebî Cehil ve Ebû'l-A'ver es-Sülemî, kendisi ile aralarında bulunan barış antlaşması esnasında onun yanına geldiler. İbn Übey, Muattib b. Kuşeyr ve el-Cedd b. Kays da onlarla birlikte hareket ederek ona: “İlahlarımızı anmayı bırak ve onların şefaati olduğunu söyle, biz de seni Rabbinle baş başa bırakalım” dediler. Bunun üzerine [bu ayet] indi.

11807. Metin

إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً بالمصالح والمفاسد. حَكِيماً لا يحكم إلا بما تقتضيه الحكمة.

{ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” [yani] maslahatları ve mefsedetleri bilendir. { حَكِيماً } “hüküm ve hikmet sahibidir” [yani] hikmetin gerektirdiğinden başkasıyla hükmetmez.

11808. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ٢ الى ٣]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 2-3]

11809. Metin

وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً (٢) وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلاً (٣)

{ وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (2) { وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلاً } “Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” (3)

11810. Metin

وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ كالنهي عن طاعتهم. إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً فموحٍ إليك ما تصلح به أعمالك ويغني عن الاستماع إلى الكفرة، وقرأ أبو عمرو بالياء على أن الواو ضمير الكفرة والمنافقين أي أن الله خبير بمكايدهم فيدفعها عنك.

{ وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ } “Rabbinden sana vahyolunana uy” onlara itaat etmekten menedilmek gibi hususlarda. { إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” yani amellerinizi ıslah edecek ve kâfirlere kulak asmaktan müstağni kılacak olanı sana vahyetmektedir. Ebû Amr, [vav harfinin] kâfirler ve münafıkların zamiri olması üzere [fiili] yâ ile (ya'melûn şeklinde) okumuştur; yani Allah onların tuzaklarından hakkıyla haberdardır ve onları senden defedecektir.

11811. Metin

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وكل أمرك إلى تدبيره. وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا موكولاً إليه الأمور كلها.

{ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ } “Allah'a tevekkül et” işini O'nun tedbirine havale et. { وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا } “Vekil olarak Allah yeter” bütün işler kendisine havale edilen olarak.

11812. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٤]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 4]

11813. Metin

مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللاَّئِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤)

{ مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللاَّئِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ } “Allah, bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz oğullarınız yapmamıştır. Bunlar sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizdir. Allah ise hakkı söyler ve doğru yola O iletir.” (4)

11814. Metin

مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ أي ما جمع قلبين في جوف لأن القلب معدن الروح الحيواني المتعلق بالنفس الإنساني أولا ومنع القوى بأسرها وذلك يمنع التعدد. وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ وما جمع الزوجية والأمومة في امرأة ولا الدعوة والبنوة في رجل، والمراد بذلك رد ما كانت العرب تزعم من أن اللبيب الأريب له قلبان ولذلك قيل لأبي معمر أو جميل بن أسد الفهري ذو القلبين، والزوجة المظاهر عنها كالأم ودعي الرجل ابنه ولذلك كانوا يقولون لزيد بن حارثة الكلبي عتيق رسول الله ﷺ ابن محمد، أو المراد نفي الأمومة والبنوة عن المظاهر عنها والمتبنى ونفي القلبين لتمهيد أصل يحملان عليه. والمعنى كما لم يجعل الله قلبين في جوف لأدائه إلى التناقض وهو أن يكون كل منهما أصلاً لكل القوى وغير أصل لم يجعل الزوجة والدعي اللذين لا ولادة بينهما وبينه أمه وابنه اللذين بينهما وبينه ولادة، وقرأ أبو عمرو «اللاي» بالياء وحده على أن أصله اللاء بهمزة فخففت وعن الحجازيين مثله، وعنهما وعن يعقوب بالهمز وحده، وأصل تظهرون تتظهرون فأدغمت التاء الثانية في الظاء. وقرأ ابن عامر تظاهرون بالإدغام وحمزة والكسائي بالحذف وعاصم تَظاهَرُونَ من ظاهر، وقرئ «تظهرون» من ظهر بمعنى ظاهر كعقد بمعنى عاقد و «تظهرون» من الظهور. ومعنى الظهار: أن يقول للزوجة: أنت علي

{ مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ } “Allah, bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır” yani bir göğüs boşluğunda iki kalp bir araya getirmemiştir; zira kalp, öncelikle insanî nefisle irtibatlı olan hayvânî ruhun menbaı ve bütün kuvvetlerin kaynağıdır, bu durum ise taaddüdü (birden fazla olmayı) engeller. { وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ } “Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz oğullarınız yapmamıştır” [yani] ne bir kadında hem eşliği hem anneliği, ne de bir adamda hem evlatlığı hem öz evlatlığı bir arada toplamıştır. Bununla kastedilen, Arapların akıllı ve zeki kimsenin iki kalbi olduğunu iddia etmelerini -ki bu yüzden Ebû Ma'mer veya Cemîl b. Esed el-Fihrî'ye 'Zü'l-Kalbeyn' (iki kalpli) denilirdi-, zıhâr yapılan eşin anne gibi olduğunu ve kişinin evlatlığının kendi öz oğlu sayıldığını -ki bu yüzden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in azatlısı Zeyd b. Hârise el-Kelbî'ye 'İbn Muhammed' (Muhammed'in oğlu) derlerdi- reddetmektir. Yahut da maksat, zıhâr yapılan kadından anneliği, evlatlıktan da öz evlatlığı nefyetmektir; iki kalbin nefyedilmesi ise bu ikisinin üzerine bina edileceği bir aslı hazırlamak içindir. Mana şöyledir: Allah, tenakuza yol açacağı -yani her ikisinin de bütün kuvvetlerin hem aslı hem de aslı olmaması gerekeceği- için bir göğüste iki kalp yaratmadığı gibi, aralarında doğum bağı bulunmayan eşi ve evlatlığı da, aralarında doğum bağı bulunan annesi ve öz oğlu kılmamıştır. Ebû Amr, kelimenin aslı hemzeli olan 'el-lâi' iken hemzenin teshil edildiği kabulüyle sadece yâ ile 'el-lâyi' okumuştur; Hicazlılardan da bu şekilde nakledilmiştir. Onlardan ve Ya'kūb'dan sadece hemze ile de rivayet edilmiştir. 'Tazzahharûne' kelimesinin aslı 'tetazahharûne'dir, ikinci tâ harfi zâ harfine idgam edilmiştir. İbn Âmir 'tuzzahherûne' şeklinde idgamla, Hamza ve Kisâî hazifle ('tezahharûne' şeklinde), Âsım ise 'zâhere' fiilinden hareketle 'tuzâhirûne' şeklinde okumuştur. 'Âkade' manasında 'akade' denilmesi gibi 'zâhere' manasında 'zahara' fiilinden 'tezherûne' ve zuhûr kökünden 'tuzhirûne' şeklinde de okunmuştur. Zıhârın manası: Kişinin eşine: “Sen bana

11815. Metin

كظهر أمي، مأخوذ من الظهر باعتبار اللفظ كالتلبية من لبيك وتعديته بمن لتضمنه معنى التجنب لأنه كان طلاقاً في الجاهلية وهو في الإِسلام يقتضي الطلاق أو الحرمة إلى أداء الكفارة كما عدي آلى بها، وهو بمعنى حلف وذكر الظهر للكناية عن البطن الذي هو عموده فإن ذكره يقارب ذكر الفرج، أو للتغليظ في التحريم فإنهم كانوا يحرمون إتيان المرأة وظهرها إلى السماء، وأدعياء جمع دعي على الشذوذ وكأنه شبه بفعيل بمعنى فاعل فجمع جمعه. ذلِكُمْ إشارة إلى ما ذكر أو إلى الأخير. قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ

annemin sırtı gibisin” demesidir. Lafız itibarıyla tıpkı 'lebbeyk'ten 'telbiye' türetilmesi gibi 'zahr' (sırt) kelimesinden türetilmiştir. 'Min' cer harfiyle geçişli kılınması ise sakınma/kaçınma manasını içerdiği içindir; zira Câhiliye döneminde bu bir boşamaydı, İslam'da ise kefaret ödeninceye kadar boşama veya haramlığı gerektirir; nitekim 'âla' (yemin etti) fiili de 'min' ile geçişli kılınmıştır. Sırtın zikredilmesi, onun dayanağı olan karnın kinayesi olması içindir; çünkü karnın zikri fercin zikrine yakındır. Yahut haramlığı ağırlaştırmak içindir; zira onlar kadına sırtı göğe gelecek şekilde yaklaşmayı haram sayarlardı. 'Ed'iyâ', kural dışı (şâzz) olarak 'da'î' (evlatlık) kelimesinin çoğuludur; sanki fâil manasındaki faîl kalıbına benzetilmiş ve onun çoğulu gibi toplanmıştır. { ذلِكُمْ } “Bunlar” zikredilenlere veya sonuncusuna işarettir. { قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ } “sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizdir”

11816. Metin

لا حقيقة له في الأعيان كقول الهاذي. وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ ما له حقيقة عينية مطابقة له. وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ سبيل الحق.

sayıklayan kimsenin sözü gibi dış dünyada (hakikatte) bir gerçekliği yoktur. { وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ } “Allah ise hakkı söyler” kendisine mutabık olan somut bir gerçekliği bulunanı [söyler]. { وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ } “ve doğru yola O iletir” hakkın yoluna [iletir].

11817. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٥]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 5]

11818. Metin

ادْعُوهُمْ لِآبائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آباءَهُمْ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوالِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ فِيما أَخْطَأْتُمْ بِهِ وَلكِنْ ما تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً (٥)

{ ادْعُوهُمْ لِآبائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آباءَهُمْ فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوالِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ فِيما أَخْطَأْتُمْ بِهِ وَلكِنْ ما تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً } “Onları babalarına nispet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yanılarak yaptıklarınızda size bir günah yoktur; lakin kalplerinizin kasten hedeflediğinde [günah vardır]. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (5)

11819. Metin

ادْعُوهُمْ لِآبائِهِمْ أنسبوهم إليهم، وهو أفراد للمقصود من أقواله الحقة وقوله: هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ تعليل له، والضمير لمصدر ادْعُوهُمْ وأَقْسَطُ افعل تفضيل قصد به الزيادة مطلقاً من القسط بمعنى العدل ومعناه البالغ في الصدق. فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آباءَهُمْ فتنسبوهم إليهم. فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ أي فهم إخوانكم في الدين. وَمَوالِيكُمْ وأولياؤكم فيه فقولوا هذا أخي ومولاي بهذا التأويل. وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ فِيما أَخْطَأْتُمْ بِهِ ولا إثم عليكم فيما فعلتموه من ذلك مخطئين قبل النهي أو بعده على النسيان أو سبق اللسان. وَلكِنْ ما تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ ولكن الجناح فيما تعمدت قلوبكم أو ولكن ما تعمدت قلوبكم فيه الجناح. وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً لعفوه عن المخطئ. واعلم أن التبني لا عبرة به عندنا وعند أبي حنيفة يوجب عتق مملوكه ويثبت النسب لمجهوله الذي يمكن إلحاقه به.

{ ادْعُوهُمْ لِآبائِهِمْ } “Onları babalarına nispet ederek çağırın” onları babalarına nispet edin. Bu, O'nun hak sözlerinden kastedilenin özel olarak belirtilmesidir. { هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ } “bu, Allah katında daha adaletlidir” sözü ise bunun gerekçesidir. Zamir, “çağırın” fiilinin masdarına aittir. “Aksat” ise adalet manasındaki “kıst” kökünden mutlak fazlalık kastedilmiş bir ism-i tafdildir; manası doğruluğun zirvesinde olandır. { فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آباءَهُمْ } “Eğer babalarını bilmiyorsanız” ki onları babalarına nispet edesiniz; { فَإِخْوانُكُمْ فِي الدِّينِ } “onlar sizin dinde kardeşleriniz” yani onlar dinde kardeşlerinizdir { وَمَوالِيكُمْ } “ve dostlarınızdır” dindeki dostlarınızdır; bu yorumla 'Bu benim kardeşimdir, dostumdur' deyiniz. { وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ فِيما أَخْطَأْتُمْ بِهِ } “Yanılarak yaptıklarınızda size bir günah yoktur” yasaktan önce yahut yasaktan sonra unutarak veya dil sürçmesiyle yanılarak yaptığınız bu tür şeylerde size bir günah yoktur. { وَلكِنْ ما تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ } “lakin kalplerinizin kasten hedeflediğinde [günah vardır]” lakin günah kalplerinizin kasten hedeflediği şeydedir yahut kalplerinizin kasten yöneldiği şeyde günah vardır. { وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً } “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” hata edeni affettiği için. Bil ki evlat edinmenin bizim nezdimizde hiçbir hükmü/geçerliliği yoktur; Ebû Hanîfe'ye göre ise kişinin kendi kölesini evlat edinmesi onun azat olmasını gerektirir, kendisine nesebi bağlanabilecek durumda olan nesebi meçhul kimse için ise nesebi sabit kılar.

11820. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٦]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 6]

11821. Metin

النَّبِيُّ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ وَأُولُوا الْأَرْحامِ بَعْضُهُمْ أَوْلى بِبَعْضٍ فِي كِتابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهاجِرِينَ إِلاَّ أَنْ تَفْعَلُوا إِلى أَوْلِيائِكُمْ مَعْرُوفاً كانَ ذلِكَ فِي الْكِتابِ مَسْطُوراً (٦)

{ النَّبِيُّ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ وَأُولُوا الْأَرْحامِ بَعْضُهُمْ أَوْلى بِبَعْضٍ فِي كِتابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهاجِرِينَ إِلاَّ أَنْ تَفْعَلُوا إِلى أَوْلِيائِكُمْ مَعْرُوفاً كانَ ذلِكَ فِي الْكِتابِ مَسْطُوراً } “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir. Eşleri de onların anneleridir. Akrabalar da Allah'ın Kitabı'nda birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır (önceliklidir). Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesnadır. Bu, Kitap'ta yazılı bulunmaktadır.” (6)

11822. Metin

النَّبِيُّ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ في الأمور كلها فإنه لا يأمرهم ولا يرضى منهم إلا بما فيه صلاحهم ونجاحهم بخلاف النفس، فلذلك أطلق فيجب عليهم أن يكون أحب إليهم من أنفسهم وأمره أنفذ عليهم من أمرها وشفقتهم عليه أتم من شفقتهم عليها.

{ النَّبِيُّ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ } “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir” bütün hususlarda böyledir. Çünkü nefsin aksine o, müminlere ancak kurtuluş ve salahlarının bulunduğu şeyleri emreder ve onlardan ancak buna razı olur. Bu sebeple mutlak bırakılmıştır; öyleyse onun kendilerine kendi canlarından daha sevimli olması, emrinin kendi nefislerinin emrinden daha geçerli olması ve ona duydukları şefkatin nefislerine duydukları şefkatten daha tam olması üzerlerine vaciptir.

11823. Metin

روي: أنه ﵊ أراد غزوة تبوك فأمر الناس بالخروج فقال ناس: نستأذن آباءنا وأمهاتنا فنزلت.

Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm Tebük Gazvesi'ne çıkmak isteyip insanlara sefere çıkmayı emrettiğinde bir kısım insanlar: “Babalarımızdan ve annelerimizden izin isteyelim” dediler. Bunun üzerine [bu ayet] indi.

11824. Metin

وقرئ «وهو أب لهم» أي في الدين فإن كل نبي أب لأمته من حيث أنه أصل فيما به الحياة الأبدية ولذلك صار المؤمنون إخوة. وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ منزلات منزلتهن في التحريم واستحقاق التعظيم وفيما عدا ذلك فكالأجنبيات، ولذلك قالت عائشة ﵂: لسنا أمهات النساء. وَأُولُوا الْأَرْحامِ وذوو القرابات. بَعْضُهُمْ أَوْلى بِبَعْضٍ في التوارث وهو نسخ لما كان في صدر الإِسلام من التوارث بالهجرة والموالاة في الدين. فِي كِتابِ اللَّهِ في اللوح أو فيما أنزل، وهو هذه الآية أو آية المواريث أو فيم فرض الله. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهاجِرِينَ بيان لأولي الأرحام، أو صلة لأولي أي أولوا الأرحام بحق القرابة أولى بالميراث من المؤمنين بحق الدين ومن المهاجرين بحق الهجرة. إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلى أَوْلِيائِكُمْ مَعْرُوفاً استثناء من أعم ما يقدر الأولوية فيه من النفع والمراد بفعل المعروف التوصية أو منقطع كانَ ذلِكَ فِي الْكِتابِ مَسْطُوراً كان ما ذكر في الآيتين ثابتاً في اللوح أو القرآن. وقيل في التوراة.

“Ve hüve ebün lehüm” (O onlar için bir babadır) şeklinde de okunmuştur; yani dinde [babalarıdır], zira ebedî hayatın vesilesi olan hususlarda bir asıl olması hasebiyle her peygamber ümmetinin babasıdır ve bundan dolayı müminler kardeş olmuşlardır. { وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ } “Eşleri de onların anneleridir” [onlarla evlenmenin] haram kılınması ve saygıya layık olmaları hususunda anneler konumundadırlar; bunun dışındaki hususlarda ise yabancı kadınlar gibidirler. Bu sebeple Âişe radıyallâhu anhâ: “Biz kadınların anneleri değiliz” demiştir. { وَأُولُوا الْأَرْحامِ } “Akrabalar da” kan bağı bulunanlar da, { بَعْضُهُمْ أَوْلى بِبَعْضٍ } “birbirlerine daha yakındır (önceliklidir)” mirasta [birbirlerine daha önceliklidirler]. Bu hüküm, İslam'ın ilk dönemlerinde hicret ve din kardeşliği ile mirasçı olma uygulamasını neshetmiştir. { فِي كِتابِ اللَّهِ } “Allah'ın Kitabı'nda” Levh-i Mahfûz'da veya indirilen vahiyde ki bu ya bu ayettir yahut miras ayetleridir ya da Allah'ın farz kıldığı hükümlerde demektir. { مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهاجِرِينَ } “diğer müminlerden ve muhacirlerden” akrabaların beyanıdır yahut “evlâ” lafzının sılasıdır; yani akrabalar akrabalık hakkıyla, din hakkına sahip müminlerden ve hicret hakkına sahip muhacirlerden mirasa daha layıktır. { إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلى أَوْلِيائِكُمْ مَعْرُوفاً } “Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesnadır” önceliğin takdir edildiği en genel fayda türünden bir istisnadır; iyilik yapmaktan maksat vasiyette bulunmaktır yahut munkatı bir istisnadır. { كانَ ذلِكَ فِي الْكِتابِ مَسْطُوراً } “Bu, Kitap'ta yazılı bulunmaktadır” iki ayette zikredilen hususlar Levh-i Mahfûz'da veya Kur'an'da sabitti. Tevrat'ta olduğu da söylenmiştir.

11825. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ٧ الى ٨]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 7-8]

11826. Metin

وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنا مِنْهُمْ مِيثاقاً غَلِيظاً (٧) لِيَسْئَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكافِرِينَ عَذاباً أَلِيماً (٨)

{ وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنا مِنْهُمْ مِيثاقاً غَلِيظاً } “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da. Onlardan pek sağlam bir söz almıştık.” (7) { لِيَسْئَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكافِرِينَ عَذاباً أَلِيماً } “Doğruları doğruluklarından sorgulamak için [böyle yaptı]. Kâfirlere de elem verici bir azap hazırlamıştır.” (8)

11827. Metin

وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ مقدر باذكر وميثاقهم عهودهم بتبليغ الرسالة والدعاء إلى الدين القيم.

{ وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ } “Hani biz peygamberlerden söz almıştık” [cümlesi] 'hatırla' takdirindedir. Onların misakı, risaleti tebliğ etme ve dosdoğru dine davet etme konusundaki ahitleridir.

11828. Metin

وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ خصهم بالذكر لأنهم مشاهير أرباب الشرائع وقدم نبينا

{ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ } “senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da” [ifadesinde] şeriat sahibi meşhur peygamberler oldukları için onları özellikle zikretmiş ve Peygamberimiz

11829. Metin

عليه الصلاة والسلام تعظيماً له وتكريماً لشأنه. وَأَخَذْنا مِنْهُمْ مِيثاقاً غَلِيظاً عظيم الشأن أو مؤكداً باليمين، والتكرير لبيان هذا الوصف تعظيما له.

aleyhissalâtü vesselâm'ı şanını yüceltmek ve ona ikramda bulunmak maksadıyla öne almıştır. { وَأَخَذْنا مِنْهُمْ مِيثاقاً غَلِيظاً } “Onlardan pek sağlam bir söz almıştık” şanı büyük yahut yeminle teyit edilmiş [bir söz aldık]. Tekrar ise onu yüceltmek amacıyla bu vasfı beyan etmek içindir.

11830. Metin

لِيَسْئَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ أي فعلنا ذلك ليسأل الله يوم القيامة الأنبياء الذين صدقوا عهدهم عما قالوه لقومهم، أو تصديقهم إياهم تبكيتاً لهم أو المصدقين لهم عن تصديقهم فإن مصدق الصادق صادق، أو المؤمنين الذين صدقوا عهدهم حين أشهدهم على أنفسهم عن صدقهم عهدهم. وَأَعَدَّ لِلْكافِرِينَ عَذاباً أَلِيماً عطف على أَخَذْنا من جهة أن بعثة الرسل وأخذ الميثاق منهم لإِثابة المؤمنين، أو على ما دل عليه ليسأل كأنه قال فأثاب المؤمنين وأعد للكافرين.

{ لِيَسْئَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ } “Doğruları doğruluklarından sorgulamak için” yani bunu yaptık ki Allah kıyamet gününde ahitlerine sadık kalan peygamberleri kavimlerine ne söylediklerinden yahut kavimlerini susturup kınamak için kavimlerinin onları tasdik edip etmediklerinden sorgulasın; yahut onları tasdik edenleri tasdiklerinden sorgulasın, çünkü doğruyu tasdik eden de doğrudur; yahut onları kendi nefislerine şahit tuttuğu vakit ahitlerine sadık kalan müminleri ahitlerindeki sadakatlerinden sorgulasın. { وَأَعَدَّ لِلْكافِرِينَ عَذاباً أَلِيماً } “Kâfirlere de elem verici bir azap hazırlamıştır” [ifadesi], peygamberlerin gönderilmesi ve onlardan misak alınmasının müminleri mükafatlandırmak için olduğu cihetiyle { أَخَذْنا } fiiline matuftur yahut { لِيَسْئَلَ } fiilinin delalet ettiği manaya matuftur; sanki şöyle demiştir: Müminleri mükafatlandırdı, kâfirlere de [azap] hazırladı.

11831. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٩]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 9]

11832. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْها وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً (٩)

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْها وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً } “Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (9)

11833. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جاءَتْكُمْ جُنُودٌ يعني الأحزاب وهم قريش وغطفان ويهود قريظة والنضير وكانوا زهاء اثني عشر ألفاً. فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً ريح الصبا. وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْها الملائكة.

{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جاءَتْكُمْ جُنُودٌ } “Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani size ordular gelmişti” yani Ahzâb orduları gelmişti; bunlar Kureyş, Gatafân, Kurayza ve Nadîr Yahudileriydi ve yaklaşık on iki bin kişiydiler. { فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً } “de biz onların üzerine bir rüzgâr göndermiştik” Sabâ rüzgârını [göndermiştik]. { وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْها } “ve göremediğiniz ordular” melekleri [göndermiştik].

11834. Metin

روي أنه ﵊ لما سمع بإقبالهم ضرب الخندق على المدينة ثم خرج إليهم في ثلاثة آلاف والخندق بينه وبينهم، ومضى على الفريقين قريب من شهر لا حرب بينهم إلا الترامي بالنبل والحجارة حتى بعث الله عليهم ريحاً باردة في ليلة شاتية، فأخصرتهم وسفت التراب في وجوههم وأطفأت نيرانهم وقلعت خيامهم وماجت الخيل بعضها في بعض وكبرت الملائكة في جوانب العسكر، فقال طليحة بن خويلد الأسدي أما محمد فقد بدأكم بالسحر فالنجاء النجاء فانهزموا من غير قتال.

Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm onların gelişini işitince Medine'nin etrafına hendek kazdırdı, sonra hendek kendisi ile onlar arasında bulunacak şekilde üç bin kişiyle onların karşısına çıktı. İki taraf arasında ok ve taş atmaktan başka bir savaş olmaksızın yaklaşık bir ay geçti. Nihayet Allah kış mevsimine ait bir gecede onların üzerine dondurucu soğuk bir rüzgâr gönderdi; rüzgâr onları iliklerine kadar dondurdu, yüzlerine toprak savurdu, ateşlerini söndürdü, çadırlarını söktü, atlar birbirine girdi ve melekler ordunun dört bir yanında tekbir getirdi. Bunun üzerine Tuleyha b. Huveylid el-Esedî: “Muhammed size sihirle başladı, hemen kaçın, kaçın!” dedi ve savaşmaksızın hezimete uğrayıp kaçtılar.

11835. Metin

وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ من حفر الخندق، وقرأ البصريان بالياء أي بما يعمل المشركون من التحزب والمحاربة. بَصِيراً رائياً.

{ وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızı” hendek kazma işinizi [hakkıyla görendir]. İki Basralı kıraat imamı yâ ile (ya'melûn şeklinde) okumuştur; yani müşriklerin birlik oluşturma ve savaşma adına yaptıklarını [görendir]. { بَصِيراً } “hakkıyla görendir” müşahede edendir.

11836. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ١٠]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 10]

11837. Metin

إِذْ جاؤُكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زاغَتِ الْأَبْصارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا (١٠)

{ إِذْ جاؤُكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زاغَتِ الْأَبْصارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا } “Hani onlar size hem üstünüzden hem altınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve siz Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz.” (10)

11838. Metin

إِذْ جاؤُكُمْ بدل من إذ جاءتكم. مِنْ فَوْقِكُمْ من أعلى الوادي من قبل المشرق بنو غطفان. وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ من أسفل الوادي من قبل المغرب قريش. وَإِذْ زاغَتِ الْأَبْصارُ مالت عن مستوى نظرها حيرة وشخوصاً. وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ رعباً فإن الرئة تنتفخ من شدة الروع فيرتفع القلب بارتفاعها إلى رأس الحنجرة، وهي منتهى الحلقوم مدخل الطعام والشراب. وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا الأنواع من الظن فظن المخلصون الثبت القلوب أن الله منجز وعده في إعلاء دينه، أو ممتحنهم فخافوا الزلل وضعف الاحتمال والضعاف القلوب والمنافقون ما حكي عنهم، والألف مزيدة في أمثاله تشبيهاً للفواصل بالقوافي وقد أجرى نافع وابن عامر وأبو بكر فيها الوصل مجرى الوقف، ولم يزدها أبو عمرو وحمزة ويعقوب مطلقا وهو القياس.

{ إِذْ جاؤُكُمْ } “Hani onlar size gelmişlerdi” [ifadesi], “hani size gelmişti” ifadesinden bedeldir. { مِنْ فَوْقِكُمْ } “üstünüzden” vadinin yukarısından, doğu tarafından Gatafân oğulları [gelmişti]. { وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ } “hem altınızdan” vadinin aşağısından, batı tarafından Kureyş [gelmişti]. { وَإِذْ زاغَتِ الْأَبْصارُ } “Hani gözler kaymış” şaşkınlık ve dik dik bakmaktan ötürü normal bakış hizasından sapmıştı. { وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَناجِرَ } “yürekler gırtlaklara dayanmıştı” dehşet ve korkudan [böyle olmuştu]; zira korkunun şiddetinden akciğer şişer, onun yükselmesiyle kalp de hançerenin (gırtlağın) ucuna kadar yükselir; o da yiyecek ve içeceğin giriş yeri olan boğazın nihayetidir. { وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا } “ve siz Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz” [yani] çeşitli zanlarda [bulunuyordunuz]; kalpleri sebatkâr olan ihlaslı kimseler Allah'ın dinini üstün kılma vaadini gerçekleştireceğini yahut kendilerini imtihan ettiğini zannettiler ve sürçmekten ve tahammül zafiyetinden korktular. Kalpleri zayıf olanlar ile münafıklar ise kendilerinden nakledilen o zanlarda bulundular. Bu gibi kelimelerdeki elif, ayet sonlarının (fâsılaların) şiir kafiyelerine benzetilmesi sebebiyle ziyade kılınmıştır. Nâfi', İbn Âmir ve Ebû Bekr, vasıl (geçiş) halinde de vakıf halindeki gibi elifi okumuşlardır; Ebû Amr, Hamza ve Ya'kūb ise mutlak olarak elifi ziyade etmemişlerdir ki kıyasa uygun olan da budur.

11839. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ١١ الى ١٢]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 11-12]

11840. Metin

هُنالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزالاً شَدِيداً (١١) وَإِذْ يَقُولُ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُوراً (١٢)

{ هُنالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزالاً شَدِيداً } “İşte orada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.” (11) { وَإِذْ يَقُولُ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُوراً } “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resûlü bize bir aldatmacadan başka bir şey vaat etmemiş' diyorlardı.” (12)

11841. Metin

هُنالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ اختبروا فظهر المخلص من المنافق والثابت من المتزلزل. وَزُلْزِلُوا زِلْزالًا شَدِيداً من شدة الفزع وقرئ «زِلْزَالاً» بالفتح.

{ هُنالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ } “İşte orada müminler imtihan edilmiş” sınandılar da ihlaslı olan münafıktan, sebat eden de sarsılandan ayırt edilip ortaya çıktı. { وَزُلْزِلُوا زِلْزالًا شَدِيداً } “ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı” korkunun şiddetinden [sarsıldılar]. [Zilzâlen kelimesi] fetha ile 'Zelzâlen' olarak da okunmuştur.

11842. Metin

وَإِذْ يَقُولُ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ضعف اعتقاد. مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ من الظفر وإعلاء الدين. إِلَّا غُرُوراً وعدا باطلاً. قيل قائله معتب بن قشير قال يعدنا محمد بفتح فارس والروم وأحدنا لا يقدر أن يتبرز فرقاً ما هذا إلا وعد غرور.

{ وَإِذْ يَقُولُ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar” inanç zayıflığı [bulunanlar] { مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ } “Allah ve Resûlü bize vaat etmemiş” zafer ve dinin yücelmesi konusunda { إِلَّا غُرُوراً } “bir aldatmacadan başka bir şey [diyorlardı]” batıl bir vaatten başka bir şey. Bunu söyleyenin Muattib b. Kuşeyr olduğu söylenmiştir; o şöyle demiştir: “Muhammed bize Fars ve Rum'un fethini vaat ediyor, oysa korkudan hiçbirimiz helaya bile gidemiyor; bu ancak bir aldatma vaadidir.”

11843. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ١٣]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 13]

11844. Metin

وَإِذْ قالَتْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ يا أَهْلَ يَثْرِبَ لا مُقامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنا عَوْرَةٌ وَما هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلاَّ فِراراً (١٣)

{ وَإِذْ قالَتْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ يا أَهْلَ يَثْرِبَ لا مُقامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنا عَوْرَةٌ وَما هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلاَّ فِراراً } “Hani onlardan bir grup: 'Ey Yesrib halkı! Artık sizin için duracak yer yok, hemen dönün!' demişti. İçlerinden bir topluluk da: 'Evlerimiz korumasızdır' diyerek Peygamber'den izin istiyordu. Oysa evleri korumasız değildi; onlar sadece kaçmak istiyorlardı.” (13)

11845. Metin

وَإِذْ قالَتْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ يعني أوس بن قيظي وأتباعه. يا أَهْلَ يَثْرِبَ أهل المدينة، وقيل هو اسم أرض وقعت المدينة في ناحية منها. لاَ مُقامَ لا موضع قيام. لَكُمْ ها هنا، وقرأ حفص بالضم على أنه مكان أو مصدر من أقام. فَارْجِعُوا إلى منازلكم هاربين، وقيل المعنى لا مقام لكم على دين محمد فارجعوا إلى الشرك وأسلموه لتسلموا، أو لا مقام لكم بيثرب فارجعوا كفاراً ليمكنكم المقام بها. وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ للرجوع. يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنا عَوْرَةٌ غير حصينة وأصلها الخلل، ويجوز أن يكون تخفيف العورة من عورت الدار إذا اختلت وقد قرئ بها. وَما هِيَ بِعَوْرَةٍ بل هي حصينة. إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِراراً أي وما يريدون بذلك إلا الفرار من القتال.

{ وَإِذْ قالَتْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ } “Hani onlardan bir grup demişti” yani Evs b. Kayzî ve tâbileri. { يا أَهْلَ يَثْرِبَ } “Ey Yesrib halkı!” Medine halkı! Yesrib'in, Medine'nin bir köşesinde yer aldığı bir arazinin adı olduğu da söylenmiştir. { لاَ مُقامَ } “duracak yer yok” durulacak/durulacak yer yok { لَكُمْ } “sizin için” burada [duracak yer yok]. Hafs ötre ile (lâ mükâme şeklinde), ikamet etmek fiilinden bir mekân ismi veya masdar olarak okumuştur. { فَارْجِعُوا } “hemen dönün!” kaçarak evlerinize dönün! Şöyle bir mana da verilmiştir: Muhammed'in dini üzere durmanızın bir imkânı yoktur; şirke dönün ve kurtulmak için onu teslim edin yahut Yesrib'de durmanız mümkün değildir; kâfir olarak dönün ki orada durabilmeniz mümkün olsun. { وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ } “İçlerinden bir topluluk da Peygamber'den izin istiyordu” geri dönmek için. { يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنا عَوْرَةٌ } “'Evlerimiz korumasızdır' diyerek” korunaklı değildir [diyorlardı]. Kelimenin aslı gedik/kusur demektir. Ev bozulup korumasız kaldığında kullanılan 'avirat ed-dâru' fiilinden 'el-averatu' kelimesinin hafifletilmesi de caizdir ve bu şekilde de okunmuştur. { وَما هِيَ بِعَوْرَةٍ } “Oysa evleri korumasız değildi” bilakis korunaklıdır. { إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِراراً } “onlar sadece kaçmak istiyorlardı” yani onlar bununla ancak savaştan kaçmayı istiyorlardı.

11846. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ١٤]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 14]

11847. Metin

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطارِها ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْها وَما تَلَبَّثُوا بِها إِلاَّ يَسِيراً (١٤)

{ وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطارِها ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْها وَما تَلَبَّثُوا بِها إِلاَّ يَسِيراً } “Eğer [Medine'nin] her yanından üzerlerine girilseydi de sonra kendilerinden fitne (şirke dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlar ve bunda pek az gecikirlerdi.” (14)

11848. Metin

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ دخلت المدينة أو بيوتهم. مِنْ أَقْطارِها من جوانبها وحذف الفاعل للإِيماء بأن دخول هؤلاء المتحزبين عليهم ودخول غيرهم من العساكر سيان في اقتضاء الحكم المرتب عليه. ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ الردة ومقاتلة المسلمين. لَآتَوْها لأعطوها، وقرأ الحجازيان بالقصر بمعنى لجاءوها وفعلوها. وَما تَلَبَّثُوا بِها بالفتنة أو بإعطائها. إِلَّا يَسِيراً ريثما يكون السؤال والجواب، وقيل ما لبثوا بالمدينة بعد تمام الارتداد إلا يسيراً.

{ وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ } “Eğer üzerlerine girilseydi” Medine'ye yahut evlerine girilseydi. { مِنْ أَقْطارِها } “her yanından” dört bir tarafından. Failin hazfedilmesi, bu birlik oluşturan orduların veya başka orduların onların üzerlerine girmesinin, buna terettüp eden hüküm açısından farksız olduğuna işaret etmek içindir. { ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ } “sonra kendilerinden fitne istenseydi” dinden dönmeleri ve Müslümanlarla savaşmaları [istenseydi]. { لَآتَوْها } “bunu hemen yaparlardı (verirlerdi)” onu verirlerdi. İki Hicazlı kıraat imamı kasr ile ('le-etevhâ' şeklinde) okumuştur ki manası 'ona koşar ve onu yaparlardı' demektir. { وَما تَلَبَّثُوا بِها } “ve bunda gecikmezlerdi” fitneye girmede yahut onu vermede [gecikmezlerdi]. { إِلَّا يَسِيراً } “pek az [müstesna]” soru ve cevap süresi kadar [bir vakit müstesna]. Dinden dönme tamamlandıktan sonra Medine'de pek az kalırlardı şeklinde de söylenmiştir.

11849. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ١٥ الى ١٦]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 15-16]

11850. Metin

وَلَقَدْ كانُوا عاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ الْأَدْبارَ وَكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُلاً (١٥) قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذاً لاَّ تُمَتَّعُونَ إِلاَّ قَلِيلاً (١٦)

{ وَلَقَدْ كانُوا عاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ الْأَدْبارَ وَكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُلاً } “Andolsun ki daha önce arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorulur.” (15) { قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذاً لاَّ تُمَتَّعُونَ إِلاَّ قَلِيلاً } “De ki: 'Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez. Kaçsanız bile ancak pek az bir süre yaşatılırsınız.'” (16)

11851. Metin

وَلَقَدْ كانُوا عاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ الْأَدْبارَ يعني بني حارثة عاهدوا رسول الله ﷺ يوم أحد حين فشلوا ثم تابوا أن لا يعودوا لمثله. وَكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُلًا عن الوفاء به مجازى عليه.

{ وَلَقَدْ كانُوا عاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ الْأَدْبارَ } “Andolsun ki daha önce arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi” yani Benî Hârise, Uhud günü yılgınlık gösterip ardından tövbe ettiklerinde, bir daha benzerini yapmayacaklarına dair Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e söz vermişlerdi. { وَكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُلاً } “Allah'a verilen söz ise sorulur” yerine getirilip getirilmediği sorulur [ve] karşılığı verilir.

11852. Metin

قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ فإنه لا بد لكل شخص من حتف أنف، أو قتل في وقت معين سبق به القضاء وجرى عليه القلم. وَإِذاً لاَّ تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا أي وإن نفعكم الفرار مثلا فمتعتم بالتأخير لم يكن ذلك التمتيع إلا تمتيعاً، أو زماناً قليلاً.

{ قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ } “De ki: 'Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez'” zira her şahıs için, kaza [hükmü] önceden geçmiş ve kalem onun üzerine cereyan etmiş muayyen bir vakitte eceliyle ölmesi veya öldürülmesi kaçınılmazdır. { وَإِذاً لاَّ تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلاً } “Kaçsanız bile ancak pek az bir süre yaşatılırsınız” yani kaçmak faraza size fayda sağlasa ve [ecelinizin] ertelenmesiyle yaşatılsanız bile, bu yaşatılma ancak az bir yaşatılma veya az bir zaman olacaktır.

11853. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ١٧ الى ١٨]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 17-18]

11854. Metin

قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرادَ بِكُمْ سُوءاً أَوْ أَرادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلا نَصِيراً (١٧) قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقائِلِينَ لِإِخْوانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنا وَلا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلاَّ قَلِيلاً (١٨)

{ قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرادَ بِكُمْ سُوءاً أَوْ أَرادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلا نَصِيراً } “De ki: 'Eğer Allah size bir kötülük dilerse sizi O'ndan kim koruyabilir yahut size bir rahmet dilerse [buna kim engel olabilir]?' Onlar kendilerine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler.” (17) { قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقائِلِينَ لِإِخْوانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنا وَلا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلاَّ قَلِيلاً } “Şüphesiz Allah, içinizden [savaştan] alıkoyanları ve kardeşlerine: 'Bize gelin' diyenleri bilir. Zaten onlar savaşa da pek az gelirler.” (18)

11855. Metin

قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرادَ بِكُمْ سُوءاً أَوْ أَرادَ بِكُمْ رَحْمَةً أي أو يصيبكم بسوء إن أراد بكم رحمة فاختصر الكلام كما في قوله:

{ قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرادَ بِكُمْ سُوءاً أَوْ أَرادَ بِكُمْ رَحْمَةً } “De ki: 'Eğer Allah size bir kötülük dilerse sizi O'ndan kim koruyabilir yahut size bir rahmet dilerse [buna kim engel olabilir]?'” yani yahut size bir rahmet murad ederse size kötülük dokundurabilir? Dolayısıyla şu sözde olduğu gibi kelam ihtisar edilmiştir (kısaltılmıştır):

11856. Metin

متقلداً سيفاً ورمحاً أو حمل الثاني على الأول لما في العصمة من معنى المنع. وَلا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا ينفعهم. وَلا نَصِيراً يدفع الضر عنهم.

“Kılıç kuşanmış ve mızrak [tutmuş olarak]” veya ismette (korumada) engelleme manası bulunduğu için ikinci [kısım] birinciye hamledilmiştir. { وَلا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا } “Onlar kendilerine Allah'tan başka ne bir dost” kendilerine fayda sağlayacak [bir dost], { وَلا نَصِيراً } “ne de bir yardımcı bulabilirler” kendilerinden zararı savacak [bir yardımcı bulabilirler].

11857. Metin

قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ المثبطين عن رسول الله ﷺ وهم المنافقون. وَالْقائِلِينَ لِإِخْوانِهِمْ من

{ قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ } “Şüphesiz Allah, içinizden alıkoyanları bilir” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den geri bırakanları [bilir] ki onlar münafıklardır. { وَالْقائِلِينَ لِإِخْوانِهِمْ } “ve kardeşlerine diyenleri [bilir]”

11858. Metin

ساكني المدينة. هَلُمَّ إِلَيْنا قربوا أنفسكم إلينا وقد ذكر أصله في «الأنعام» . وَلا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا إلا إتياناً أو زماناً أو بأساً قليلاً، فإنهم يعتذرون ويتثبطون ما أمكن لهم، أو يخرجون مع المؤمنين ولكن لا يقاتلون إلا قليلاً كقوله مَّا قاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا وقيل إنه من تتمة كلامهم ومعناه لا يأتي أصحاب محمد حرب الأحزاب ولا يقاومونهم إلا قليلا.

Medine sakinlerinden [kardeşlerine]. { هَلُمَّ إِلَيْنا } “Bize gelin” kendinizi bize yaklaştırın (yanımıza gelin). Bunun kökeni En'âm [suresinde] zikredilmişti. { وَلا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلاً } “Zaten savaşa da pek az gelirler” ancak az bir geliş, az bir zaman yahut az bir savaş [için gelirler]; zira onlar ellerinden geldiğince mazeret öne sürer ve geri dururlar yahut müminlerle beraber çıkarlar fakat { مَّا قاتَلُوا إِلَّا قَلِيلاً } kavlinde olduğu gibi pek az savaşırlar. Bunun onların sözünün devamı olduğu da söylenmiştir; bu takdirde manası: Muhammed'in ashabı Ahzâb harbine gelmez ve onlara karşı ancak pek az direnirler [demektir].

11859. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ١٩]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 19]

11860. Metin

أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذا جاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَإِذا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِأَلْسِنَةٍ حِدادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ أُولئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ وَكانَ ذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيراً (١٩)

{ أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذا جاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَإِذا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِأَلْسِنَةٍ حِدادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ أُولئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ وَكانَ ذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيراً } “Size karşı pek cimridirler. Korku geldiğinde, ölüm baygınlığı geçiren kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de mala/ganimete düşkünlük göstererek sizi sivri dilleriyle incitirler. İşte onlar iman etmemişlerdir; bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu da Allah'a pek kolaydır.” (19)

11861. Metin

أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ بخلاء عليكم بالمعاونة أو النفقة في سبيل الله أو الظفر أو الغنيمة، جمع شحيح ونصبها على الحال من فاعل يَأْتُونَ أو الْمُعَوِّقِينَ أو على الذم. فَإِذا جاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ في أحداقهم. كَالَّذِي يُغْشى عَلَيْهِ كنظر المغشي عليه أو كدوران عينيه، أو مشبهين به أو مشبهة بعينه. مِنَ الْمَوْتِ من معالجة سكرات الموت خوفاً ولواذاً بك. فَإِذا ذَهَبَ الْخَوْفُ وحيزت الغنائم. سَلَقُوكُمْ ضربوكم. بِأَلْسِنَةٍ حِدادٍ ذربة يطلبون الغنيمة، والسلق البسط بقهر باليد أو باللسان.

{ أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ } “Size karşı pek cimridirler” yardım hususunda veya Allah yolunda harcamada yahut zafer ve ganimet konusunda size karşı cimridirler. Şahîh (شحيح) kelimesinin çoğuludur; nasb hali { يَأْتُونَ } fiilinin failinden veya { الْمُعَوِّقِينَ } kelimesinden hâl yahut zem (kınama) üzere mansuptur. { فَإِذا جاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ } “Korku geldiğinde, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün” göz çukurlarında [gözleri döner]. { كَالَّذِي يُغْشى عَلَيْهِ } “baygınlık geçiren kimse gibi” baygınlık geçirenin bakışı gibi veya gözlerinin dönmesi gibi; yahut ona benzetilmiş olarak ya da gözleri onun gözüne benzetilmiş olarak. { مِنَ الْمَوْتِ } “ölümden [dolayı]” ölüm sekeratıyla boğuşmaktan dolayı [gözleri dönen kimse gibi], korkudan ve sana sığınarak. { فَإِذا ذَهَبَ الْخَوْفُ } “Korku gidince de” ve ganimetler toplandığında, { سَلَقُوكُمْ } “sizi incitirler” size vururlar (dilleriyle hırpalarlar), { بِأَلْسِنَةٍ حِدادٍ } “sivri dilleriyle” keskin [dilleriyle] ganimeti talep ederler. Selk (سلق); elle veya dille zor kullanarak baskın çıkmaktır/uzatmaktır.

11862. Metin

أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ نصب على الحال أو الذم، ويؤيده قراءة الرفع وليس بتكرير لأن كلا منهما مقيد من وجه. أُولئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا إخلاصاً. فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ فأظهر بطلانها إذ لم تثبت لهم أعمال فتبطل أو أبطل تصنعهم ونفاقهم. وَكانَ ذلِكَ الإِحباط. عَلَى اللَّهِ يَسِيراً هيناً لتعلق الإرادة به وعدم ما يمنعه عنه.

{ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ } “mala/iyiliğe karşı pek cimridirler” hâl veya zem üzere mansuptur; ref kıraati de bunu destekler. Bu bir tekrar değildir, çünkü ikisinin her biri bir yönden kayıtlanmıştır. { أُولئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا } “İşte onlar iman etmemişlerdir” ihlasla [iman etmemişlerdir]. { فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ } “bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır” amellerinin boşa çıktığını açığa vurmuştur; zira boşa çıkacak sabit bir amelleri zaten yoktu veya onların yapmacık tavırlarını ve nifaklarını boşa çıkarmıştır. { وَكانَ ذلِكَ } “Bu da” yani bu boşa çıkarma, { عَلَى اللَّهِ يَسِيراً } “Allah'a pek kolaydır” iradenin ona taalluk etmesi ve O'nu bundan engelleyecek bir şeyin bulunmaması sebebiyle pek kolaydır.

11863. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢٠]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 20]

11864. Metin

يَحْسَبُونَ الْأَحْزابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِنْ يَأْتِ الْأَحْزابُ يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُمْ بادُونَ فِي الْأَعْرابِ يَسْئَلُونَ عَنْ أَنْبائِكُمْ وَلَوْ كانُوا فِيكُمْ مَّا قاتَلُوا إِلاَّ قَلِيلاً (٢٠)

{ يَحْسَبُونَ الْأَحْزابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِنْ يَأْتِ الْأَحْزابُ يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُمْ بادُونَ فِي الْأَعْرابِ يَسْئَلُونَ عَنْ أَنْبائِكُمْ وَلَوْ كانُوا فِيكُمْ مَّا قاتَلُوا إِلاَّ قَلِيلاً } “Onlar müttefik orduların gitmediğini sanıyorlar. Eğer o ordular tekrar gelse, çölde bedeviler arasında yaşayıp sizin haberlerinizi sormayı temenni ederler. Zaten aranızda bulunsalardı da pek az savaşırlardı.” (20)

11865. Metin

يَحْسَبُونَ الْأَحْزابَ لَمْ يَذْهَبُوا أي هؤلاء لجبنهم يظنون أن الأحزاب لم ينهزموا، وقد انهزموا ففروا إلى داخل المدينة. وَإِنْ يَأْتِ الْأَحْزابُ كرة ثانية. يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُمْ بادُونَ فِي الْأَعْرابِ تمنوا أنهم خارجون إلى البدو حاصلون بين الأعراب. يَسْئَلُونَ كل قادم من جانب المدينة. عَنْ أَنْبائِكُمْ عما جرى عليكم.

{ يَحْسَبُونَ الْأَحْزابَ لَمْ يَذْهَبُوا } “Onlar müttefik orduların gitmediğini sanıyorlar” yani bunlar korkaklıklarından dolayı Ahzâb'ın bozguna uğramadığını sanırlar; oysa onlar bozguna uğramışlardır, bunlar ise Medine'nin iç kısımlarına kaçmışlardır. { وَإِنْ يَأْتِ الْأَحْزابُ } “Eğer o ordular tekrar gelse” ikinci kez [gelse], { يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُمْ بادُونَ فِي الْأَعْرابِ } “çölde bedeviler arasında bulunmayı temenni ederler” çöle çıkmış ve bedevilerin arasında yer almış olmayı temenni ederler. { يَسْئَلُونَ } “sorarlar” Medine tarafından gelen herkese [sorarlar], { عَنْ أَنْبائِكُمْ } “sizin haberlerinizi” başınıza gelenleri.

11866. Metin

وَلَوْ كانُوا فِيكُمْ هذه الكرة ولم يرجعوا إلى المدينة وكان قتال. مَّا قاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا رياء وخوفاً من التعيير.

{ وَلَوْ كانُوا فِيكُمْ } “Zaten aranızda bulunsalardı” bu gelişlerinde Medine'ye dönmeyip aranızda bulunsalar ve bir savaş olsaydı, { مَّا قاتَلُوا إِلَّا قَلِيلاً } “pek az savaşırlardı” gösteriş için ve ayıplanma korkusuyla [pek az savaşırlardı].

11867. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢١]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 21]

11868. Metin

لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً (٢١)

{ لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً } “Andolsun ki Allah'ın Resulünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı çokça zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (21)

11869. Metin

لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ خصلة حسنة من حقها أن يؤتسى بها كالثبات في الحرب ومقاساة الشدائد، أو هو في نفسه قدوة يحسن التأسي به كقولك في البيضة عشرون منا حديداً أي هي في نفسها هذا القدر من الحديد، وقرأ عاصم بضم الهمزة وهو لغة فيه. لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ أي ثواب الله أو لقاءه ونعيم الآخرة، أو أيام الله واليوم الآخر خصوصاً. وقيل هو كقولك أرجو زيداً وفضله، فإن الْيَوْمَ الْآخِرَ داخل فيها بحسب الحكم والرجاء يحتمل الأمل والخوف ولِمَنْ كانَ صلة لحسنة أو صفة لها. وقيل بدل من لَكُمْ والأكثر على أن ضمير المخاطب لا يبدل منه. وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً وقرن بالرجاء كثرة الذكر المؤدية إلى ملازمة الطاعة، فإن المؤتسي بالرسول من كان كذلك.

{ لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “Andolsun ki Allah'ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır” savaşta sebat göstermek ve zorluklara katlanmak gibi uyulması gereken güzel bir haslet vardır; yahut o bizzat kendisi kendisine uyulması güzel olan bir önderdir. Tıpkı senin "Yumurtada yirmi men demir vardır" demen gibidir ki yani bizzat kendisi bu miktar demirdir [demektir]. Âsım hemzenin zammesiyle ('üsvetün' şeklinde) okumuştur ki bu da bir lehçedir. { لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ } “Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman kimseler için” yani Allah'ın sevabını veya O'na kavuşmayı ve ahiret nimetini yahut özellikle Allah'ın günlerini ve ahiret gününü uman kimseler için. "Zeyd'i ve fazlını umuyorum" sözün gibi olduğu da söylenmiştir; zira ahiret günü hüküm bakımından buna dâhildir. Recâ hem ümit hem de korku ihtimalini taşır. { لِمَنْ كانَ } ifadesi 'haseneten' kelimesinin sılası veya sıfatıdır. { لَكُمْ } zamirinden bedel olduğu da söylenmiştir; fakat çoğunluğa göre muhatap zamirinden bedel yapılmaz. { وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً } “ve Allah'ı çokça zikreden” itaate devam etmeyi sağlayan çokça zikri ümitle birlikte zikretmiştir; zira Resul'e uyan kimse böyle olan kimsedir.

11870. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢٢]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 22]

11871. Metin

وَلَمَّا رَأَ الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزابَ قالُوا هذا ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَما زادَهُمْ إِلاَّ إِيماناً وَتَسْلِيماً (٢٢)

{ وَلَمَّا رَأَ الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزابَ قالُوا هذا ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَما زادَهُمْ إِلاَّ إِيماناً وَتَسْلِيماً } “Müminler müttefik orduları gördüklerinde: 'İşte bu, Allah'ın ve Resulünün bize vaadettiğidir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir' dediler. Bu, onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı.” (22)

11872. Metin

وَلَمَّا رَأَ الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزابَ قالُوا هذا ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ بقوله تعالى: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ الآية،

{ وَلَمَّا رَأَ الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزابَ قالُوا هذا ما وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ } “Müminler müttefik orduları gördüklerinde: 'İşte bu, Allah'ın ve Resulünün bize vaadettiğidir' dediler” Allah Teâlâ'nın: { أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ } “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” ayetiyle,

11873. Metin

وقوله ﵊ «سيشتد الأمر باجتماع الأحزاب عليكم والعاقبة لكم عليهم» .

ve [Peygamber] aleyhisselâm'ın: “Müttefik orduların size karşı birleşmesiyle iş şiddetlenecek, fakat akıbet onlara karşı sizin lehinize olacaktır” sözüyle [vaadettiğidir].

11874. Metin

وقوله ﵊: إنهم سائرون إليكم بعد تسع أو عشر»

Ve [Peygamber] aleyhisselâm'ın: “Onlar dokuz veya on [gün] sonra üzerinize yürüyeceklerdir” sözüyle [vaadettiğidir].

11875. Metin

وقرأ حمزة وأبو بكر بكسر الراء وفتح الهمزة. وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ ظهر صدق خبر الله ورسوله أو صدقاً في النصرة والثواب كما صدقا في البلاء، وإظهار الاسم للتعظيم. وَما زادَهُمْ فيه ضمير لَمَّا رَأَوُاْ، أو الخطب أو البلاء. إِلَّا إِيماناً بالله ومواعيده. وَتَسْلِيماً لأوامره ومقاديره.

Hamza ve Ebû Bekr râ'nın kesresi ve hemzenin fethasıyla ('re-e' yerine 'ri-e' şeklinde) okumuştur. { وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ } “Allah ve Resulü doğru söylemiştir” Allah'ın ve Resulünün haberinin doğruluğu ortaya çıkmıştır yahut belada doğru söyledikleri gibi yardım ve mükâfatta da doğru söylemişlerdir; ismin açıkça getirilmesi tazim içindir. { وَما زادَهُمْ } “Bu onların [ancak] artırdı” bu fiildeki zamir { لَمَّا رَأَوُاْ } fiiline veya hadiseye yahut belaya aittir. { إِلَّا إِيماناً } “ancak imanını” Allah'a ve O'nun vaatlerine [imanını], { وَتَسْلِيماً } “ve teslimiyetini [artırdı]” O'nun emirlerine ve takdirlerine [teslimiyetini artırdı].

11876. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ٢٣ الى ٢٤]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 23-24]

11877. Metin

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَما بَدَّلُوا تَبْدِيلاً (٢٣) لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ إِنْ شاءَ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ كانَ غَفُوراً رَحِيماً (٢٤)

{ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَما بَدَّلُوا تَبْدِيلاً } “Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehit oldu), kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmediler.” (23) { لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ إِنْ شاءَ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ كانَ غَفُوراً رَحِيماً } “Böylece Allah sadıkları sadakatleriyle mükâfatlandıracak, münafıklara da dilerse azap edecek veya tövbelerini kabul buyuracaktır. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (24)

11878. Metin

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ من الثبات مع الرسول ﷺ والمقاتلة لإِعلاء الدين من صدقني إذا قال لك الصدق، فإن المعاهد إذا وفى بعهده فقد صدق فيه. فَمِنْهُمْ مَنْ قَضى نَحْبَهُ نذره بأن قاتل حتى استشهد كحمزة ومصعب بن عمير وأنس بن النضر، والنحب النذر واستعير للموت لأنه كنذر لازم في رقبة كل حيوان. وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ الشهادة كعثمان وطلحة ﵄. وَما بَدَّلُوا العهد ولا غيروه. تَبْدِيلًا شيئاً من التبديل.

{ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ } “Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar” Resul sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat göstermek ve dini yüceltmek için savaşmak hususunda [verdikleri söze sadık kaldılar]. Sana doğruyu söylediğinde kullanılan 'sadakanî' tabirindendir; zira ahit veren kimse ahdine vefa gösterdiğinde onda sadakat göstermiş olur. { فَمِنْهُمْ مَنْ قَضى نَحْبَهُ } “Onlardan kimi adağını yerine getirdi” adağını [yerine getirdi], Hamza, Mus'ab b. Umeyr ve Enes b. Nadr gibi şehit olana kadar savaştı. Nahb (نحب); adak demektir ve her canlının boynunda gerekli bir adak gibi olduğu için ölüm hakkında istiare yoluyla kullanılmıştır. { وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ } “kimi de beklemektedir” Osman ve Talha radıyallâhu anhümâ gibi şehadeti beklemektedir. { وَما بَدَّلُوا } “Hiçbir şeyi değiştirmediler” ahdi bozmadılar ve değiştirmediler, { تَبْدِيلاً } “hiçbir şekilde değiştirmediler” hiçbir şekilde tebdil etmediler.

11879. Metin

روي أن طلحة ثبت مع رسول الله ﷺ يوم أحد حتى أصيبت يده فقال ﵊: «أوجب طلحة»

Rivayet edildiğine göre Talha, Uhud günü eli yaralanana kadar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat etti; bunun üzerine [Peygamber] aleyhisselâm: “Talha [cenneti] hak etti” buyurdu.

11880. Metin

وفيه تعريض لأهل النفاق ومرض القلب بالتبديل، وقوله:

Bunda, nifak ve kalp hastalığı ehline [sözlerini] değiştirdiklerine dair üstü kapalı bir sitem (tariz) vardır. Ve O'nun şu buyruğu:

11881. Metin

لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ إِنْ شاءَ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ تعليل للمنطوق والمعرض به، فكأن المنافقين قصدوا بالتبديل عاقبة السوء كما قصد المخلصون بالثبات والوفاء العاقبة الحسنى، والتوبة عليهم مشروطة بتوبتهم أو المراد بها التوفيق للتوبة. إِنَّ اللَّهَ كانَ غَفُوراً رَحِيماً لمن تاب.

{ لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ إِنْ شاءَ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ } “Böylece Allah sadıkları sadakatleriyle mükâfatlandıracak, münafıklara da dilerse azap edecek veya tövbelerini kabul buyuracaktır” açıkça ifade edilen (mantûk) ve tariz edilen mananın illetidir; sanki ihlaslılar sebat ve vefa ile güzel akıbeti kastettikleri gibi, münafıklar da [ahdi] değiştirmekle kötü akıbeti kastetmişlerdir. Onların tövbelerinin kabul edilmesi tövbe etmelerine bağlıdır veya bununla kastedilen tövbeye muvaffak kılınmaktır. { إِنَّ اللَّهَ كانَ غَفُوراً رَحِيماً } “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir” tövbe eden kimse için.

11882. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢٥]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 25]

11883. Metin

وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنالُوا خَيْراً وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتالَ وَكانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزاً (٢٥)

{ وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنالُوا خَيْراً وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتالَ وَكانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزاً } “Allah inkâr edenleri, hiçbir hayra (zafere) ulaşamadan öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta Allah müminlere yetti. Allah pek güçlüdür, mutlak galiptir.” (25)

11884. Metin

وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا يعني الأحزاب. بِغَيْظِهِمْ متغيظين. لَمْ يَنالُوا خَيْراً غير ظافرين وهما حالان بتداخل أو تعاقب. وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتالَ بالريح والملائكة. وَكانَ اللَّهُ قَوِيًّا على إحداث ما يريده. عَزِيزاً غالباً على كل شيء.

{ وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Allah inkâr edenleri geri çevirdi” yani Ahzâb'ı [geri çevirdi]. { بِغَيْظِهِمْ } “öfkeleriyle” öfkeden kudurmuş halde. { لَمْ يَنالُوا خَيْراً } “hiçbir hayra ulaşamadan” zafere eremeden; bu ikisi iç içe geçmiş veya peş peşe gelen iki hâldir. { وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتالَ } “Savaşta Allah müminlere yetti” rüzgâr ve meleklerle [yetti]. { وَكانَ اللَّهُ قَوِيًّا } “Allah pek güçlüdür” dilediği şeyi meydana getirmeye güç yetirendir, { عَزِيزاً } “mutlak galiptir” her şeye üstün gelendir.

11885. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢٦]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 26]

11886. Metin

وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ مِنْ صَياصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقاً (٢٦)

{ وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ مِنْ صَياصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقاً } “Kitap ehlinden onlara arka çıkanları kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.” (26)

11887. Metin

وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظاهَرُوهُمْ ظاهروا الأحزاب. مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ يعني قريظة. مِنْ صَياصِيهِمْ من حصونهم جمع صيصية وهي ما يتحصن به ولذلك يقال لقرن الثور والظبى وشوكة الديك. وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ الخوف وقرئ بالضم. فَرِيقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقاً وقرئ بضم السين

{ وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظاهَرُوهُمْ } “Onlara arka çıkanları indirdi” Ahzâb'a arka çıkanları. { مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ } “Kitap ehlinden” yani [Benî] Kurayza'yı. { مِنْ صَياصِيهِمْ } “kalelerinden” kalelerinden [indirdi]; 'sayasiye', 'saysiye'nin çoğuludur ve kendisiyle korunulan şey demektir; bu yüzden boğanın ve ceylanın boynuzuna ve horozun mahmuzuna da bu isim verilir. { وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ } “ve kalplerine korku saldı” korku [saldı]; ['ru'b' kelimesi 'ayn' harfinin] dammesiyle de ('er-ru'ub' şeklinde) okunmuştur. { فَرِيقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقاً } “bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz” sîn harfinin dammesiyle de ('te'sürûne' şeklinde) okunmuştur.

11888. Metin

روي: أن جبريل أتى رسول الله صلّى الله عليهما وسلّم صبيحة الليلة التي انهزم فيها الأحزاب فقال: أتنزع لأمتك والملائكة لم يضعوا السلاح إن الله يأمرك بالسير إلى بني قريظة وأنا عامد إليهم فأذن في الناس أن لا يصلوا العصر إلا في بني قريظة، فحاصرهم إحدى وعشرين أو خمساً وعشرين حتى جهدهم الحصار فقال لهم: تنزلون على

Rivayet edildiğine göre Cebrail, Ahzâb ordusunun hezimete uğradığı gecenin sabahında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip şöyle dedi: "Melekler silahlarını bırakmamışken sen zırhını çıkarıyor musun? Şüphesiz Allah sana Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor, ben de onların üzerine yöneldim." Bunun üzerine insanlara ikindi namazını ancak Benî Kurayza'da kılmalarını ilan etti. Onları yirmi bir veya yirmi beş [gün] kuşattı, nihayet kuşatma onları bunalttı. Bunun üzerine [Resûlullah] onlara: "İner misiniz

11889. Metin

حكمي فأبوا فقال: على حكم سعد بن معاذ فرضوا به، فحكم سعد بقتل مقاتليهم وسبي ذراريهم ونسائهم، فكبر النبي ﵊ فقال: لقد حكمت بحكم الله من فوق سبعة أرقعة، فقتل منهم ستمائة أو أكثر وأسر منهم سبعمائة.

benim hükmüme?" dedi; fakat onlar kabul etmediler. [Resûlullah:] "Sa'd b. Muâz'ın hükmüne [razı olur musunuz]?" dedi, onlar da buna razı oldular. Sa'd, savaşan erkeklerinin öldürülmesine, çocuklarının ve kadınlarının esir alınmasına hükmetti. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm tekbir getirip: “Yedi kat semanın üzerinden Allah'ın hükmüyle hükmettin” buyurdu. Onlardan altı yüz veya daha fazlası öldürüldü ve yedi yüz kişi esir alındı.

11890. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : آية ٢٧]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayet 27]

11891. Metin

وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيارَهُمْ وَأَمْوالَهُمْ وَأَرْضاً لَمْ تَطَؤُها وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً (٢٧)

{ وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيارَهُمْ وَأَمْوالَهُمْ وَأَرْضاً لَمْ تَطَؤُها وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً } “Onların yerlerini, yurtlarını, mallarını ve henüz ayak basmadığınız toprakları size miras bıraktı. Allah her şeye kadirdir.” (27)

11892. Metin

وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ مزارعهم. وَدِيارَهُمْ حصونهم. وَأَمْوالَهُمْ نقودهم ومواشيهم وأثاثهم.

{ وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ } “Onların yerlerini size miras bıraktı” ekinliklerini. { وَدِيارَهُمْ } “ve yurtlarını” kalelerini. { وَأَمْوالَهُمْ } “ve mallarını” paralarını, hayvanlarını ve eşyalarını.

11893. Metin

روي أنه ﵊ جعل عقارهم للمهاجرين فتكلم فيه الأنصار فقال: إنكم في منازلكم وقال عمر ﵁: أما تخمس كما خمست يوم بدر فقال: لا إنما جعلت هذه لي طعمة.

Rivayet edildiğine göre [Peygamber] aleyhisselâm onların gayrimenkullerini Muhacirlere verdi; bunun üzerine Ensar bu hususta konuşunca: “Siz kendi yurtlarınızdasınız” buyurdu. Ömer radıyallâhu anh: "Bedir günü beşte birini aldığın gibi [bunu da] beşte bir olarak ayırmayacak mısın?" deyince, [Resûlullah]: “Hayır, bu sadece bana bir rızık kılındı” buyurdu.

11894. Metin

وَأَرْضاً لَمْ تَطَؤُها كفارس والروم، وقيل خيبر وقيل كل أرض تفتح إلى يوم القيامة. وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً فيقدر على ذلك.

{ وَأَرْضاً لَمْ تَطَؤُها } “ve henüz ayak basmadığınız toprakları” Fars ve Rum gibi; Hayber olduğu veya kıyamet gününe kadar fethedilecek her bir toprak olduğu da söylenmiştir. { وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً } “Allah her şeye kadirdir” buna da güç yetirir.

11895. Metin

[سورة الأحزاب (٣٣) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Ahzâb Suresi (33) : Ayetler 28-29]

11896. Metin

يا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْواجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها فَتَعالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَراحاً جَمِيلاً (٢٨) وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِناتِ مِنْكُنَّ أَجْراً عَظِيماً (٢٩)

{ يا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْواجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها فَتَعالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَراحاً جَمِيلاً } “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: 'Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedeli vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim.'” (28) { وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِناتِ مِنْكُنَّ أَجْراً عَظِيماً } “'Eğer Allah'ı, Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.'” (29)

11897. Metin

يا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْواجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَياةَ الدُّنْيا السعة والتنعم فيها. وَزِينَتَها زخارفها.

{ يا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْواجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَياةَ الدُّنْيا } “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: 'Eğer dünya hayatını istiyorsanız'” onda genişlik ve refah içinde yaşamayı [istiyorsanız], { وَزِينَتَها } “ve onun süsünü [istiyorsanız]” onun ziynetlerini [istiyorsanız].

11898. Metin

فَتَعالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ أعطكن المتعة. وَأُسَرِّحْكُنَّ سَراحاً جَمِيلًا طلاقاً من غير ضرار وبدعة.

{ فَتَعالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ } “gelin size boşanma bedeli vereyim” size müt'a (boşanma bedeli) vereyim, { وَأُسَرِّحْكُنَّ سَراحاً جَمِيلاً } “ve sizi güzellikle salıvereyim” zarar vermeksizin ve bidat olmaksızın [güzel] bir boşamadır.

11899. Metin

روي أنهن سألنه ثياب الزينة وزيادة النفقة فنزلت. فبدأ بعائشة ﵂ فخيرها فاختارت الله ورسوله، ثم اختارت الباقيات اختيارها فشكر الله لهن ذلك فأنزل

Rivayet edildiğine göre onlar [Peygamber'den] süslü elbiseler ve nafakanın artırılmasını istediler, bunun üzerine bu ayet indi. [Resûlullah] Âişe radıyallâhu anhâ'dan başlayıp onu muhayyer bıraktı, o da Allah'ı ve Resulünü seçti; ardından diğerleri de onun seçimini tercih ettiler. Allah onların bu tutumunu mükâfatlandırdı ve şu ayeti indirdi:

11900. Metin

لاَّ يَحِلُّ لَكَ النِّساءُ مِنْ بَعْدُ وتعليق التسريح بإرادتهن الدنيا وجعلها قسيماً لإِرادتهن الرسول يدل على أن المخيرة إذا اختارت زوجها لم تطلق خلافاً لزيد والحسن ومالك وإحدى الروايتين عن علي، ويؤيده

{ لاَّ يَحِلُّ لَكَ النِّساءُ مِنْ بَعْدُ } “Bundan sonra sana [başka] kadınlar helal değildir”. Serbest bırakmanın (boşamanın) onların dünyayı istemelerine bağlanması ve bunun Resul'ü istemelerinin mukabili kılınması, Zeyd, Hasan, Mâlik ve Ali'den gelen iki rivayetten birinin aksine, muhayyer bırakılan kadının kocasını seçtiğinde boşanmış sayılmayacağına delalet eder; bunu destekleyen ise...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.