(34) Sebe' Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12051. Metin

مكية وقيل إلا قوله: (وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ) الآية، وآيها أربع وخمسون آية

Mekkîdir. (وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ) ayeti müstesna [Medenîdir] de denilmiştir. Ayet sayısı elli dörttür.

12052. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١ الى ٢]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 1-2]

12053. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12054. Metin

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١) يَعْلَمُ ما يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ (٢)

{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١) يَعْلَمُ ما يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ (٢) } “Hamd; göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'na aittir. O, Hakîm'dir, Habîr'dir. (1) Yere gireni, oradan çıkanı; gökten ineni, oraya yükseleni bilir. O, Rahîm'dir, Gafûr'dur. (2)”

12055. Metin

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ خلقاً ونعمة، فله الحمد في الدنيا لكمال قدرته وعلى تمام نعمته. وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ لأن ما في الآخرة أيضاً كذلك، وليس هذا من عطف المقيد على المطلق فإن الوصف بما يدل على أنه المنعم بالنعم الدنيوية قيد الحمد بها، وتقديم الصلة للاختصاص فإن النعم الدنيوية قد تكون بواسطة من يستحق الحمد لأجلها ولا كذلك نعم الآخرة. وَهُوَ الْحَكِيمُ الذي أحكم أمور الدارين. الْخَبِيرُ ببواطن الأشياء.

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ Yaratılış ve nimet verme bakımından [bütün hamdler O'nadır]. Kudretinin kemali ve nimetinin tamamı sebebiyle dünyada hamd O'na aittir. وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ Çünkü ahirette olanlar da aynı şekildedir. Bu durum, mukayyedin mutlak üzerine atfedilmesi kabilinden değildir; zira dünyevi nimetleri verenin O olduğuna delalet eden vasıf, hamdi dünyevi nimetlerle kayıtlamıştır. Sıla cümlesinin öne alınması tahsis (özgü kılma) içindir; çünkü dünyevi nimetler, bazen kendisi sebebiyle hamde layık olan bir vasıta aracılığıyla olabilir, ahiret nimetleri ise böyle değildir. وَهُوَ الْحَكِيمُ İki yurdun (dünya ve ahiretin) işlerini muhkem kılan/sağlam yapandır. الْخَبِيرُ Eşyanın iç yüzünü ve gizliliklerini hakkıyla bilendir.

12056. Metin

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ كالغيث ينفذ في موضع وينبع في آخر، وكالكنوز والدفائن والأموات. وَما يَخْرُجُ مِنْها كالحيوان والنبات والفلزات وماء العيون. وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ كالملائكة والكتب والمقادير والأرزاق والأنداء والصواعق. وَما يَعْرُجُ فِيها كالملائكة وأعمال العباد والأبخرة والأدخنة. وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ للمفرطين في شكر نعمته مع كثرتها، أو في الآخرة مع ما له من سوابق هذه النعم الفائتة للحصر.

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ Bir yerde süzülüp diğer yerden kaynayan yağmur suyu gibi, defineler, gömüler ve ölüler gibi [yere giren şeyleri bilir]. وَما يَخْرُجُ مِنْها Hayvanlar, bitkiler, madenler ve kaynak suları gibi [ondan çıkan şeyleri de bilir]. وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ Melekler, kitaplar, takdirler, rızıklar, çiy/yağmurlar ve yıldırımlar gibi [gökten inenleri de bilir]. وَما يَعْرُجُ فِيها Melekler, kulların amelleri, buharlar ve dumanlar gibi [oraya yükselenleri de bilir]. وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ Nimetinin çokluğuna rağmen şükründe kusur edenlere karşı yahut sayıya gelmeyecek derecedeki bu geçmiş nimetlerine ilaveten ahirette de [merhamet eden ve çokça bağışlayandır].

12057. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : آية ٣]

[Sebe Suresi (34): Ayet 3]

12058. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقالُ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلاَّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٣)

{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقالُ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلاَّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٣) } “İnkâr edenler: «Kıyamet bize gelmeyecek» dediler. De ki: «Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca [olan hiçbir şey] O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılı olmasın, [böyle bir şey yoktur].» (3)”

12059. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَأْتِينَا السَّاعَةُ إنكار لمجيئها أو استبطاء استهزاء بالوعد به. قُلْ بَلى رد لكلامهم وإثبات لما نفوه. وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عالِمِ الْغَيْبِ تكرير لإِيجابه مؤكداً بالقسم مقرراً لوصف المقسم به بصفات تقرر إمكانه وتنفي استبعاده على ما مر غير مرة، وقرأ حمزة والكسائي «علام الغيب» للمبالغة، ونافع وابن عامر ورويس عالِمِ الْغَيْبِ بالرفع على أنه خبر محذوف أو مبتدأ خبره. لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقالُ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ وقرأ الكسائي لاَ يَعْزُبُ بالكسر. وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتابٍ مُبِينٍ جملة مؤكدة لنفي العزوب، ورفعهما بالابتداء ويؤيده القراءة بالفتح على نفي الجنس، ولا يجوز عطف المرفوع على مِثْقالُ والمفتوح على ذَرَّةٍ بأنه فتح في موضع الجر لامتناع الصرف لأن الاستثناء يمنعه، اللهم إلا إذا جعل الضمير في عَنْهُ للغيب وجعل المثبت في اللوح خارجاً عنه لظهوره على المطالعين له فيكون المعنى لا ينفصل عن الغيب شيء إلا مسطوراً في اللوح.

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَأْتِينَا السَّاعَةُ Kıyametin kopuşunu inkardır yahut onun vuku bulma vaadiyle alay ederek geciktiğini ima etmektir. قُلْ بَلى Onların sözünü bir reddiye ve inkar ettikleri şeyi ispatlamadır. وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عالِمِ الْغَيْبِ Defalarca geçtiği üzere, kıyametin imkanını pekiştiren ve imkansız görülmesini ortadan kaldıran sıfatlarla yemin edilen Zât'ın vasfını ortaya koyarak, yeminle pekiştirilmiş bir şekilde onun gelişini bir kez daha vurgulamaktır. Hamza ve Kisâî mübalağa ifade etmesi için «علام الغيب» şeklinde okumuşlardır. Nâfi', İbn Âmir ve Ruveys ise عالِمِ الْغَيْبِ ibaresini, mahzuf bir mübtedanın haberi yahut haberi şu olan bir mübteda olarak merfu (ötreli) okumuşlardır: لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقالُ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ Kisâî لاَ يَعْزُبُ lafzını [zâ harfinin] kesresiyle okumuştur. وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتابٍ مُبِينٍ cümlesi ise, hiçbir şeyin O'nun ilminden gizli kalmayacağını pekiştiren bir cümledir. Bu iki kelimenin merfu oluşu mübteda olmalarındandır; cinsini nefyeden lâ ile fetha üzere mebni okunması da bunu destekler. Merfu olanın مِثْقالُ kelimesine, fethalı olanın ise gayrimunsariflik sebebiyle cer konumunda fetha sayılarak ذَرَّةٍ kelimesine atfedilmesi caiz değildir; zira istisna buna engeldir. Meğerki عَنْهُ lafzındaki zamir gayba raci kılınsın ve Levh'te sabit olan şey, ona muttali olanlara zahir olmasından ötürü gaybın dışına çıkarılmış sayılsın; o zaman mana, "Levh'te yazılı olması dışında gaybdan hiçbir şey ayrılmaz" şeklinde olur.

12060. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٤ الى ٥]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 4-5]

12061. Metin

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٤) وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آياتِنا مُعاجِزِينَ أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (٥)

{ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٤) وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آياتِنا مُعاجِزِينَ أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (٥) } “İman edip salih ameller işleyenleri mükâfatlandırmak için [kıyamet gelecektir]. İşte onlar için bir bağışlanma ve şerefli/tükenmez bir rızık vardır. (4) Ayetlerimizi boşa çıkarmak için yarışıp çaba gösterenlere gelince, işte onlar için en kötüsünden can yakıcı bir azap vardır. (5)”

12062. Metin

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ علة لقوله لَتَأْتِيَنَّكُمْ وبيان لما يقتضي إتيانها. أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ لا تعب فيه ولا مَنٌ عليه.

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ [ifadesi], لَتَأْتِيَنَّكُمْ sözünün gerekçesi ve kıyametin kopmasını iktiza eden hikmetin beyanıdır. أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ İçinde hiçbir zahmet ve başa kakma bulunmayan [bir rızık vardır].

12063. Metin

وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آياتِنا بإبطال وتزهيد الناس فيها. مُعاجِزِينَ مسابقين كي يفوتونا. وقرأ ابن كثير وأبو عمرو معجزين أي مثبطين عن الإِيمان من أراده. أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ من سيّئ العذاب.

وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آياتِنا Onları boşa çıkarmak ve insanları onlardan soğutmak için çabalayanlar, مُعاجِزِينَ Bizi aciz bırakıp elimizden kaçıp kurtulacaklarını zannederek yarışanlar [var ya]. İbn Kesîr ve Ebû Amr معجزين şeklinde okumuşlardır ki, iman etmek isteyeni imandan alıkoyanlar/vazgeçirenler demektir. أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ Azabın en kötüsünden bir azap [onlar içindir].

12064. Metin

أَلِيمٌ مؤلم، ورفعه ابن كثير ويعقوب وحفص.

أَلِيمٌ Can yakıcı [bir azap vardır]. İbn Kesîr, Ya'kûb ve Hafs bu kelimeyi merfu (ötreli) okumuştur.

12065. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : آية ٦]

[Sebe Suresi (34): Ayet 6]

12066. Metin

وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدِي إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٦)

{ وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدِي إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٦) } “Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve Azîz, Hamîd olan [Allah]'ın yoluna ilettiğini görürler/bilirler. (6)”

12067. Metin

وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ ويعلم أولو العلم من الصحابة ومن شايعهم من الأمة، أو من مسلمي أهل الكتاب. الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ القرآن. هُوَ الْحَقَّ ومن رفع الْحَقَّ جعل هو مبتدأ والْحَقَّ خبره والجملة ثاني مفعولي يَرَى، وهو مرفوع مستأنف للاستشهاد بأولي العلم على الجهلة الساعين في الآيات. وقيل منصوب معطوف على لِيَجْزِيَ أي وليعلم أولو العلم عند مجيء الساعة أنه الحق عياناً كما علموه الآن برهاناً وَيَهْدِي إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ الذي هو التوحيد والتدرع بلباس التقوى.

وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ Sahabeden ve onlara uyan ümmetten yahut Ehl-i Kitap'tan Müslüman olan ilim sahipleri bilirler ki, الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ Rabbinden sana indirilen Kur'an, هُوَ الْحَقَّ Hakkın ta kendisidir. الْحَقَّ kelimesini merfu okuyan kişi, هُوَ lafzını mübteda, الْحَقَّ lafzını haber kılmış ve bu cümleyi يَرَى fiilinin ikinci mef'ûlü (tümleci) yapmıştır. Bu fiil, ayetler hususunda bâtılca çabalayan cahillere karşı ilim ehlini şahit getirmek üzere istînâf (yeni başlangıç) olarak merfudur. لِيَجْزِيَ üzerine matuf olarak mansub olduğu da söylenmiştir; yani ilim sahipleri kıyamet geldiğinde, şu an delille bildikleri gibi onun hak olduğunu bizzat müşahede ederek bilsinler diye [kıyamet gelecektir]. وَيَهْدِي إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ Tevhid ve takva elbisesine bürünmek olan yola iletir.

12068. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٧ الى ٨]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 7-8]

12069. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ (٧) أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ بَلِ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ (٨)

{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ (٧) أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ بَلِ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ (٨) } “İnkâr edenler dediler ki: «Paramparça dağıldığınız zaman sizin kesinlikle yeni bir yaratılışta olacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi? (7) Allah'a yalan mı uydurdu, yoksa onda delilik mi var?» Hayır, bilakis ahirete inanmayanlar, azap ve derin bir sapıklık içindedirler. (8)”

12070. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا قال بعضهم لبعض. هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ يعنون محمداً ﵊.

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا Birbirlerine şöyle dediler: هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ Muhammed aleyhisselâm'ı kastediyorlar.

12071. Metin

يُنَبِّئُكُمْ يحدثكم بأعجب الاعاجيب. إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ إنكم تنشؤون خلقاً جديداً بعد أن تمزق أجسادكم كل تمزيق وتفريق بحيث تصير تراباً، وتقديم الظرف للدلالة على البعد والمبالغة فيه، وعامله محذوف دل عليه ما بعده فإن ما قبله لم يقارنه وما بعده مضاف إليه، أو محجوب بينه وبينه بأن ومُمَزَّقٍ يحتمل أن يكون مكاناً بمعنى إذا مزقتم وذهبت بكم السيول كل مذهب وطرحتم كل مطرح وجَدِيدٍ بمعنى فاعل من جد كحديد من حد، وقيل بمعنى مفعول من جد النساج الثوب إذا قطعه.

يُنَبِّئُكُمْ Size en acayip şeyleri anlatan, إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ Bedenleriniz paramparça olup tamamen dağılarak toprak haline geldikten sonra sizin yeniden yaratılacağınızı [söyleyen bir adamı gösterelim mi?] Zarfın öne alınması, bu durumun [onlarca] imkansız ve akıldan uzak görüldüğünü mübalağa ile belirtmek içindir. Âmili ise sonrasındaki ifadenin delalet ettiği mahzuf bir fiildir; zira öncesindeki ifade onunla bitişmemiştir, sonrasındaki ise muzafun ileyhtir yahut إِنَّ ile araları perdelenmiştir. مُمَزَّقٍ kelimesinin mekân ismi olması muhtemeldir; yani "Siz parçalanıp seller sizi her bir tarafa sürüklediğinde ve her bir tarafa savrulup atıldığınızda" anlamındadır. جَدِيدٍ ise حديد (hadîd) kelimesinin حدّ (hadd) kökünden gelmesi gibi جدّ (cedde) fiilinden fâil (etken) anlamındadır. Dokumacının kumaşı kestiğinde kullandığı "cedde" kökünden mef'ûl (kesilmiş/yeni dokunmuş) anlamında olduğu da söylenmiştir.

12072. Metin

أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ جنون يوهمه ذلك ويلقيه على لسانه، واستدل بجعلهم إياه قسيم الافتراء غير معتقدين صدقه على أن بين الصدق والكذب واسطة، وهو كل خبر لا يكون عن بصيرة بالمخبر عنه وضعفه بين لأن الافتراء أخص من الكذب. بَلِ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ رد من الله تعالى عليهم ترديدهم وإثبات لهم ما هو أفظع من القسمين، وهو الضلال البعيد عن الصواب بحيث لا يرجى الخلاص منه وما هو مؤداه من العذاب، وجعله رسيلاً له في الوقوع ومقدماً عليه في اللفظ للمبالغة في استحقاقهم له، والبعد في الأصل صفة الضال ووصف الضلال به على الإسناد المجازي.

أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ Yoksa onda, kendisine bunu vehmettiren ve diline söylettiren bir cinnet mi/delilik mi var? Kafirlerin, Peygamber'in doğruluğuna inanmamakla birlikte onu iftiranın bir mukabili (ayrı bir şıkkı) yapmalarından hareketle, doğruluk ile yalan arasında bir üçüncü vasıtanın/durumun bulunduğu ve bunun da haber verilen şey hakkında bir basiret ve kesin bilgiye dayanmayan her haber olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu görüşün zayıflığı açıktır; zira iftira yalandan daha özeldir. بَلِ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ Bu, Allah Teâlâ'nın onların bu ikilemli iddialarına bir reddiyesi ve onlar hakkında bu iki şıktan çok daha korkunç olan bir durumu ispatıdır; o da kurtulunması umulmayacak derecede doğru yoldan uzak olan sapıklık ve onun sonucu olan azaptır. Azabın vuku bulmada sapıklığın yoldaşı kılınması ve lafızda ondan önce zikredilmesi, azaba müstahak oluşlarını mübalağalı şekilde belirtmek içindir. Uzaklık (el-bu'd) aslında sapan kişinin sıfatıdır; sapıklığın bu sıfatla nitelenmesi ise mecaz-ı aklî (isnadî mecaz) yoluyladır.

12073. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : آية ٩]

[Sebe Suresi (34): Ayet 9]

12074. Metin

أَفَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّماءِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٩)

{ أَفَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّماءِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٩) } “Önlerinde ve arkalarında bulunan göğe ve yere bakıp görmediler mi? Dilersek onları yerin dibine geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda [Rabbine] yönelen her kul için elbette bir ibret vardır. (9)”

12075. Metin

أَفَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّماءِ تذكير بما يعاينونه مما يدل على كمال قدرة الله وما يحتمل فيه إزاحة لاسَتحالتهم الإِحياء حتى جعلوه افتراء وهزءا، وتهديداً عليها والمعنى أعموا فلم ينظروا إلى ما أحاط بجوانبهم من السماء والأرض ولم يتفكروا أهم أشد خلقاً، أم السماء، وإنا إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً، لتكذيبهم بالآيات بعد ظهور البينات. وقرأ حمزة والكسائي يشأ ويخسف ويسقط بالياء لقوله: أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ. والكسائي وحده بإدغام الفاء في الباء وحفص كِسَفاً بالتحريك. إِنَّ فِي ذلِكَ النظر والتفكر فيهما

أَفَلَمْ يَرَوْا إِلى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَما خَلْفَهُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّماءِ [Bu], yeniden dirilmeyi imkansız görüp iftira ve alay konusu yapmalarını çürütmek ve onları tehdit etmek maksadıyla, Allah'ın mutlak kudretine ve bunların mümkün olduğuna delalet eden, bizzat müşahede ettikleri şeyleri bir hatırlatmadır. Mana şöyledir: Onlar kör mü oldular da gök ve yerden kendilerini çepeçevre kuşatan şeylere bakmadılar ve kendilerinin mi yaratılışça daha zorlu olduğunu, yoksa göğün mü olduğunu düşünmediler? Açık deliller ortaya çıktıktan sonra ayetleri yalanlamaları sebebiyle إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً dilersek onları yerin dibine geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Hamza ve Kisâî, أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ kavlinden ötürü ye harfiyle يَشَأْ, يَخْسِفْ ve يُسْقِطْ şeklinde okumuşlardır. Yalnızca Kisâî fâ harfini be harfine idgam ederek okumuştur. Hafs ise كِسَفاً kelimesini [sin harfinin] harekesiyle okumuştur. إِنَّ فِي ذلِكَ Bu iki varlığa bakıp tefekkür etmekte,

12076. Metin

وما يدلان عليه. لَآيَةً لدلالة. لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ راجع إلى ربه فإنه يكون كثير التأمل في أمره.

Ve onların delalet ettiği şeylerde, لَآيَةً Bir delil vardır; لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ Rabbine yönelen her kul için. Zira o, O'nun işleri üzerinde çokça tefekkür eder.

12077. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١٠ الى ١١]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 10-11]

12078. Metin

وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ مِنَّا فَضْلاً يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (١٠) أَنِ اعْمَلْ سابِغاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صالِحاً إِنِّي بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (١١)

{ وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ مِنَّا فَضْلاً يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (١٠) أَنِ اعْمَلْ سابِغاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صالِحاً إِنِّي بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (١١) } “Andolsun biz Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik: «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbihi tekrarlayın!» [dedik] ve demiri onun için yumuşattık. (10) «Geniş zırhlar yap ve dokumasını ölçülü kıl; siz de salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla görenim» [buyurduk]. (11)”

12079. Metin

وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ مِنَّا فَضْلًا أي على سائر الأنبياء وهو ما ذكر بعد، أو على سائر الناس فيندرج فيه النبوة والكتاب والملك والصوت الحسن. يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ رجعي معه التسبيح أو النوحة على الذنب، وذلك إما بخلق صوت مثل صوته فيها أو بحملها إياه على التسبيح إذا تأمل ما فيها، أو سيري معه حيث سار. وقرئ «أوبي» من الأوب أي ارجعي في التسبيح كلما رجع فيه، وهو بدل من فَضْلًا أو من آتَيْنا بإضمار قولنا أو قلنا. وَالطَّيْرَ عطف على محل الجبال ويؤيده القراءة بالرفع عطفاً على لفظها تشبيهاً للحركة البنائية العارضة بالحركة الإِعرابية أو على فَضْلًا، أو مفعول معه ل أَوِّبِي وعلى هذا يجوز أن يكون الرفع بالعطف على ضميره وكان الأصل: ولقد آتينا داود منا فضلاً تأويب الجبال والطير، فبدل بهذا النظم لما فيه من الفخامة والدلالة على عظم شأنه وكبرياء سلطانه، حيث جعل الجبال والطيور كالعقلاء المنقادين لأمره في نفاذ مشيئته فيها. وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ جعلناه في يده كالشمع يصرفه كيف يشاء من غير إحماء وطرق بآلاته أو بقوته.

وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ مِنَّا فَضْلًا Yani diğer peygamberlere üstün kılan bir lütuf verdik ki o da sonrasında zikredilendir; yahut diğer bütün insanlara üstünlük verdik ki peygamberlik, kitap, hükümdarlık ve güzel ses bunun kapsamına girer. يا جِبالُ أَوِّبِي مَعَهُ Onunla birlikte tesbihi yahut günahına olan yakarışını/iniltisini tekrar edin. Bu da ya dağlarda onun sesi gibi bir ses yaratmakla, ya dağlardaki varlıkları tefekkür ettiğinde onu tesbihe sevk etmekle, yahut o nereye giderse onunla birlikte hareket etmekle olur. "Evb" (dönüş) kökünden «أوبي» şeklinde de okunmuştur; yani o tesbihe her döndüğünde siz de tesbihe dönün demektir. Bu ifade فَضْلًا kelimesinden yahut "sözümüz" veya "dedik" fiilinin takdiriyle آتَيْنا fiilinden bedeldir. وَالطَّيْرَ lafzı, الجبال kelimesinin irap mahalline matuftur; sonradan gelen bina harekesinin irap harekesine benzetilmesi yoluyla lafzına matuf olarak merfu okunması da bunu destekler. Ya da فَضْلًا üzerine matuftur yahut أَوِّبِي fiilinin mef'ûlün meahıdır. Bu durumda merfu oluşu, fiilin zamirine atıf yoluyla da caiz olur. Asıl ifade şöyledir: "Andolsun biz Davud'a tarafımızdan bir lütuf, dağların ve kuşların tesbihi tekrar etmesini verdik." Fakat ilahi iradenin onlardaki geçerliliği hususunda dağları ve kuşları O'nun emrine boyun eğen akıl sahipleri gibi kılmak suretiyle şanının yüceliğine ve saltanatının büyüklüğüne delalet eden bu heybetli dizilişle değiştirilmiştir. وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ Ateşte kızdırmadan ve aletlerle yahut kendi kuvvetiyle dövmeden, dilediği gibi şekil versin diye demiri onun elinde balmumu gibi kıldık.

12080. Metin

أَنِ اعْمَلْ أمرناه أن اعمل ف أَنِ مفسرة أو مصدرية. سابِغاتٍ دروعا واسعات، وقرئ «صابغات» وهو أول من اتخذها. وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وقدر في نسجها بحيث يتناسب حلقها، أو قدر مساميرها فلا تجعلها دقاقاً فتقلق ولا غلاظاً فتنخرق.

أَنِ اعْمَلْ Ona: "Yap!" diye emrettik; buradaki أَنِ harfi tefsiriyye yahut masdariyyedir. سابِغاتٍ Geniş zırhlar [yap]. «صابغات» şeklinde de okunmuştur. Zırhı ilk yapan odur. وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ Zırhın örgüsünü, halkaları birbiriyle uyumlu olacak şekilde ayarla/ölçülü yap yahut çivilerini/perçinlerini ölçülü yap; onları ne gevşeyip oynayacak kadar ince, ne de halkayı yaracak kadar kalın yap.

12081. Metin

ورد بأن دروعه لم تكن مسمرة

Onun zırhlarının çivili olmadığı söylenerek bu görüş reddedilmiştir;

12082. Metin

ويؤيده قوله: وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ.

وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ ayeti de bunu desteklemektedir.

12083. Metin

وَاعْمَلُوا صالِحاً الضمير فيه لداود وأهله. إِنِّي بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ فأجازيكم عليه.

وَاعْمَلُوا صالِحاً Buradaki zamir Davud ve ailesinedir. إِنِّي بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ Dolayısıyla yaptıklarınızın karşılığını size vereceğim.

12084. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١٢ الى ١٣]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 12-13]

12085. Metin

وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ وَأَسَلْنا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنا نُذِقْهُ مِنْ عَذابِ السَّعِيرِ (١٢) يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشاءُ مِنْ مَحارِيبَ وَتَماثِيلَ وَجِفانٍ كَالْجَوابِ وَقُدُورٍ راسِياتٍ اعْمَلُوا آلَ داوُدَ شُكْراً وَقَلِيلٌ مِنْ عِبادِيَ الشَّكُورُ (١٣)

{ وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ وَأَسَلْنا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنا نُذِقْهُ مِنْ عَذابِ السَّعِيرِ (١٢) يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشاءُ مِنْ مَحارِيبَ وَتَماثِيلَ وَجِفانٍ كَالْجَوابِ وَقُدُورٍ راسِياتٍ اعْمَلُوا آلَ داوُدَ شُكْراً وَقَلِيلٌ مِنْ عِبادِيَ الشَّكُورُ (١٣) } “Süleyman'a da rüzgârı [boyun eğdirdik]; sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yoldu. Onun için erimiş bakır pınarını akıttık. Rabbinin izniyle onun önünde çalışan cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden saparsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırız. (12) Onlar Süleyman için dilediği yüksek köşkler/kaleler, heykeller, havuzlar gibi çanaklar ve yerinden kımıldamayan sabit kazanlar yapıyorlardı. «Ey Davud ailesi, şükür için çalışın!» Kullarımdan hakkıyla şükredenler pek azdır. (13)”

12086. Metin

وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ أي وسخرنا له الريح، وقرئ «الريح» بالرفع أي ولسليمان الريح مسخرة وقرئ «الرياح» . غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ جريها بالغداة مسيرة شهر وبالعشي كذلك، وقرئ «غدوتها» «وروحتها» . وَأَسَلْنا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ النحاس المذاب أساله له من معدنه فنبع منه نبوع الماء من الينبوع، ولذلك سماه عيناً وكان ذلك باليمن. وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ عطف على الرِّيحَ وَمِنَ الْجِنِّ حال مقدمة، أو جملة مِنَ مبتدأ وخبر. بِإِذْنِ رَبِّهِ بأمره. وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ ومن يعدل منهم. عَنْ أَمْرِنا عما أمرناه من طاعة سليمان، وقرئ «يَزِغْ» من أزاغه. نُذِقْهُ مِنْ عَذابِ السَّعِيرِ عذاب الآخرة.

وَلِسُلَيْمانَ الرِّيحَ Yani Süleyman'a da rüzgarı boyun eğdirdik. "Süleyman için rüzgar boyun eğdirilmiştir" manasında merfu olarak «الريح» şeklinde ve «الرياح» şeklinde de okunmuştur. غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ Sabahleyin esişi bir aylık mesafe, akşamleyin esişi de bir aylık mesafedir. «غدوتها» ve «وروحتها» şeklinde de okunmuştur. وَأَسَلْنا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ Erimiş bakırı, madeninden onun için akıttık; öyle ki kaynaktan su fışkırır gibi fışkırdı. Bu sebeple ona pınar (ayn) demiştir. Bu hadise Yemen'de idi. وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ [ifadesi], الرِّيحَ lafzına matuftur ve وَمِنَ الْجِنِّ öne geçmiş haldir; yahut مِنْ ile başlayan cümle mübteda ve haberdir. بِإِذْنِ رَبِّهِ O'nun emriyle. وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ Onlardan kim saparsa, عَنْ أَمْرِنا Süleyman'a itaat konusunda kendilerine verdiğimiz emrimizden. يَزِغْ lafzı, saptırmak anlamına gelen أزاغ fiilinden «يُزِغْ» şeklinde de okunmuştur. نُذِقْهُ مِنْ عَذابِ السَّعِيرِ Ahiret azabından [ona tattırırız].

12087. Metin

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشاءُ مِنْ مَحارِيبَ قصور حصينة ومساكن شريفة سميت بها لأنها يذب عنها ويحارب عليها. وَتَماثِيلَ وصوراً هي تماثيل للملائكة والأنبياء على ما اعتادوا من العبادات ليراها الناس فيعبدوا نحو عبادتهم وحرمة التصاوير شرع مجدد.

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشاءُ مِنْ مَحارِيبَ Korunaklı saraylar ve şerefli meskenler yaparlardı. Savunuldukları ve uğurlarında savaşıldığı için bunlara bu isim verilmiştir. وَتَماثِيلَ Suretler/heykeller; bunlar insanların görüp de melekler ve peygamberlerin ibadetleri gibi ibadet etmeleri için, onların alışılagelmiş ibadet şekilleri üzere meleklerin ve peygamberlerin heykelleriydi. Resim ve suretlerin haram kılınışı sonradan gelen bir şeriattır.

12088. Metin

روي أنهم عملوا له أسدين في أسفل كرسيه ونسرين فوقه، فإذا أراد أن يصعد بسط الأسدان له ذراعيهما وإذا قعد أظله النسران بأجنحتهما.

Rivayet edildiğine göre, tahtının alt kısmına iki aslan, üst kısmına da iki kartal yapmışlardı; tahta çıkmak istediğinde aslanlar kollarını ona doğru uzatır, oturduğunda ise iki kartal kanatlarıyla onu gölgelendirirdi.

12089. Metin

وَجِفانٍ وصحاف. كَالْجَوابِ كالحياض الكبار جمع جابية من الجباية وهي من الصفات الغالبة كالدابة. وَقُدُورٍ راسِياتٍ ثابتات على الأثافي لا تنزل عنها لعظمها. اعْمَلُوا آلَ داوُدَ شُكْراً حكاية عما قيل لهم وشُكْراً نصب على العلة أي:

وَجِفانٍ Çanaklar [yaparlardı]. كَالْجَوابِ Büyük havuzlar gibi; جابية (câbiye) kelimesinin çoğuludur, toplamak anlamına gelen جباية (cibâyet) kökünden gelir ve دابة (dâbbe) gibi galip sıfatlardandır. وَقُدُورٍ راسِياتٍ Büyüklüklerinden ötürü sacayakları üzerinden indirilmeyen sabit kazanlar [yaparlardı]. اعْمَلُوا آلَ داوُدَ شُكْراً Onlara söylenmiş olan sözün aktarımıdır. شُكْراً lafzı illet bildirmek üzere mansubdur, yani:

12090. Metin

اعملوا له واعبدوه شكراً، أو المصدر لأن العمل له شكراً أو الوصف له أو الحال أو المفعول به. وَقَلِيلٌ مِنْ

"O'na şükür olarak amel edin ve ibadet edin" demektir. Yahut O'nun için yapılan amel şükrün ta kendisi olduğu için masdardır ya da onun sıfatı, hali yahut mef'ûlün bihididir. وَقَلِيلٌ مِنْ

12091. Metin

عِبادِيَ الشَّكُورُ

{ عِبادِيَ الشَّكُورُ } “Kullarımdan çok şükredenler”

12092. Metin

المتوفر على أداء الشكر بقلبه ولسانه وجوارحه أكثر أوقاته ومع ذلك لا يوفى حقه، لأن توفيقه الشكر نعمة تستدعي شكراً آخر لا إلى نهايته، ولذلك قيل الشكور من يرى عجزه عن الشكر.

Vakitlerinin çoğunda kalbiyle, diliyle ve azalarıyla şükrü eda etmeye kendini tam anlamıyla adayan [kullarım pek azdır]. Bununla beraber yine de şükrün hakkı tam verilemez; zira şükre muvaffak kılınmak da sonu gelmez şekilde başka bir şükrü gerektiren ayrı bir nimettir. Bu yüzden: "Şekûr (çok şükreden), şükürden aciz olduğunu görendir" denilmiştir.

12093. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١٤ الى ١٥]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 14-15]

12094. Metin

فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلى مَوْتِهِ إِلاَّ دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ ما لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ (١٤) لَقَدْ كانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (١٥)

{ فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلى مَوْتِهِ إِلاَّ دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ ما لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ (١٤) لَقَدْ كانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (١٥) } “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak asasını yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. O yere yıkılınca anlaşıldı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap içinde kalıp durmazlardı. (14) Andolsun, Sebe' kavmi için yurtlarında bir ibret vardı: Sağda ve solda iki bahçe... «Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin! Hoş/güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!» (15)”

12095. Metin

فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ أي على سليمان. مَا دَلَّهُمْ عَلى مَوْتِهِ ما دل الجن وقيل آله. إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ أي الأرضة أضيفت إلى فعلها، وقرئ بفتح الراء وهو تأثر الخشبة من فعلها يقال: أرضت الأرضة الخشبة أرضاً فأرضت أرضاً مثل أكلت القوادح الأسنان أكلاً فأكلت أكلاً. تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ عصاه من نسأت البعير إذا طردته لأنها يطرد بها، وقرئ بفتح الميم وتخفيف الهمزة قلباً وحذفاً على غير قياس إذ القياس إخراجها بين بين، و «منساءته» على مفعالة كميضاءة في ميضأة و «من سأته» أي طرف عصاه مستعار من سأت القوس، وفيه لغتان كما في قحة وقحة، وقرأ نافع وأبو عمرو مِنْسَأَتَهُ بألف بدلاً من الهمزة وابن ذكوان بهمزة ساكنة وحمزة إذا وقف جعلها بين بين. فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ علمت الجن بعد التباس الأمر عليهم.

فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ Yani Süleyman'ın vefatına hükmettiğimiz zaman. مَا دَلَّهُمْ عَلى مَوْتِهِ Cinlere onun vefatını gösteren bir şey olmadı; [vefatını] ailesine gösteren [olmadı] da denilmiştir. إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ Yani ağaç kurdu (güve). Yaptığı işe izafe edilmiştir. Râ harfinin fethasıyla da okunmuştur ki bu, kurdun fiilinden ötürü ahşabın etkilenmesidir. Nitekim: أَرَضَتِ الأَرَضَةُ الخَشَبَةَ أَرْضاً فَأُرِضَتْ أَرْضاً (Kurt ahşabı kemirdi, ahşap da kurtlandı) denir; tıpkı diş kurtlarının dişleri yemesi gibi. تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ Asasını yiyordu. Deveyi kovup sürdüğünde kullanılan نَسَأْتُ البَعِيرَ ifadesinden gelir; çünkü asa ile hayvanlar sürülür. Mim harfinin fethasıyla ve kural dışı olarak hemzenin elife çevrilmesi yahut hazfedilmesi suretiyle hemzenin teshiliyle de okunmuştur; zira kural hemzenin beyn-beyn (arada) çıkarılmasıdır. مِيضَأَة (mîdaetün) kelimesinin مِفْعَالَة vezninde مِيضَاءَة gelmesi gibi «منساءته» şeklinde ve yaydaki kertik anlamına gelen "se'etü'l-kavs" ibaresinden istiare yoluyla asanın ucu manasında «من سأته» şeklinde de okunmuştur; burada قَحْة ve قِحْة lafızlarında olduğu gibi iki lügat vardır. Nâfi' ve Ebû Amr مِنْسَأَتَهُ kelimesini hemze yerine elif ile okumuşlar, İbn Zekvân sâkin hemze ile okumuş, Hamza ise vakıf yaptığında hemzeyi teshil ederek (beyn-beyn) okumuştur. فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ Yere yıkılınca, durum kendilerine kapalı kalan cinler anladılar.

12096. Metin

أَنْ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ ما لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ أنهم لو كانوا يعلمون الغيب كما يزعمون لعلموا موته حينما وقع فلم يلبثوا بعده حولاً في تسخيره إلى أن خرَّ، أو ظهرت الجن وأن بما في حيزه بدل منه أي ظهر أن الجن لو كانوا يعلمون الغيب ما لبثوا في العذاب. وذلك أن داود أسس بيت المقدس في موضع فسطاط موسى عليهما الصلاة والسلام فمات قبل تمامه، فوصى به إلى سليمان ﵇ فاستعمل الجن فيه فلم يتم بعد إذ دنا أجله وأعلم به، فأراد أن يعمي عليهم موته ليتموه فدعاهم فبنوا عليه صرحاً من قوارير ليس له باب، فقام يصلي متكئاً على عصاه فقبض روحه وهو متكئ عليها، فبقي كذلك حتى أكلتها الأرضة فخرَّ ثم فتحوا عنه وأرادوا أن يعرفوا وقت موته، فوضعوا الأرضة على العصا فأكلت يوماً وليلة مقداراً فحسبوا على ذلك فوجدوه قد مات منذ سنة، وكان عمره ثلاثاً وخمسين سنة وملك وهو ابن ثلاثة عشرة سنة، وابتدأ عمارة بيت المقدس لأربع مضين من ملكه. لَقَدْ كانَ لِسَبَإٍ لأولاد سبأ بن يشجب بن يعرب بن قحطان، ومنع الصرف عنه ابن كثير وأبو عمرو لأنه صار اسم القبيلة، وعن ابن كثير قلب همزته ألفاً ولعله أخرجه بين بين فلم يؤده الراوي كما وجب. فِى مساكنهم في مواضع سكناهم، وهي باليمن يقال لها مأرب، بينها وبين صنعاء مسيرة ثلاث، وقرأ حمزة وحفص بالإِفراد والفتح، والكسائي بالكسر حملاً على ما شذ من القياس كالمسجد والمطلع. آيَةٌ علامة دالة على وجود الصانع المختار، وأنه قادر على ما يشاء من الأمور العجيبة مجاز للمحسن والمسيء معاضدة للبرهان السابق كما في قصتي داود وسليمان ﵉. جَنَّتانِ بدل من آيَةٌ أو خبر محذوف تقديره الآية جنتان، وقرئ بالنصب على المدح والمراد جماعتان من البساتين.

أَنْ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ ما لَبِثُوا فِي الْعَذابِ الْمُهِينِ İddia ettikleri gibi şayet gaybı bilselerdi, vefat ettiği anda onun vefatını bilirler ve o yere yıkılıncaya kadar onun emri altında bir yıl boyunca alçaltıcı azap (ağır işler) içinde kalmazlardı. Yahut cinlerin durumu açığa çıktı; أَنْ ve peşindeki ifade ondan bedeldir; yani cinlerin gaybı bilselerdi azap içinde kalmayacakları hakikati aşikar oldu demektir. Şöyle ki: Davud aleyhisselâm Mescid-i Aksâ'yı Musa aleyhisselâm'ın çadırının bulunduğu yere kurdu fakat tamamlayamadan vefat etti ve bunu Süleyman aleyhisselâm'a vasiyet etti. O da bu inşaatta cinleri çalıştırdı. Henüz tamamlanmamışken eceli yaklaştı ve kendisine bu bildirildi. İnşaatı tamamlamaları için vefatını onlardan gizlemek istedi. Onları çağırdı, onlar da üzerine kapısı olmayan camdan bir köşk yaptılar. Kendisi asasına dayanarak namaza durdu ve asasına dayalı vaziyette ruhu kabzedildi. Ağaç kurdu asayı yiyip de yere yıkılıncaya kadar öylece kaldı. Sonra köşkü açtılar ve ne zaman vefat ettiğini öğrenmek istediler. Ağaç kurdunu asanın üzerine koydular; bir gün bir gecede ne kadar yediğini tespit edip buna göre hesapladılar ve onun bir yıl önce vefat etmiş olduğunu gördüler. Yaşı elli üç idi; on üç yaşında hükümdar olmuş ve hükümdarlığının dördüncü yılında Mescid-i Aksâ'nın inşasına başlamıştı. لَقَدْ كانَ لِسَبَإٍ Kahtân oğlu Ya'rub oğlu Yeşcub oğlu Sebe'nin soyundan gelenler için. İbn Kesîr ve Ebû Amr, bir kabile ismi haline geldiği için bu kelimeyi gayrimunsarif okumuşlardır. İbn Kesîr'den hemzesini elife çevirdiği rivayet edilmiştir; muhtemelen teshil ile (beyn-beyn) okumuş, ancak ravi bunu gereği gibi aktaramamıştır. فِى مساكنهم İkamet ettikleri yerlerde. Burası Yemen'de bulunan Me'rib'dir; San'a ile arası üç günlük mesafedir. Hamza ve Hafs tekil ve fetha ile [مَسْكَنِهِمْ], Kisâî ise مَسْجِد ve مَطْلِع gibi kural dışı kelimelere kıyasla [kâf harfinin] kesresiyle okumuştur. آيَةٌ Muhtâr (dilediğini yapan) bir Yaratıcı'nın varlığına ve O'nun dilediği her harikulade şeye kadir olduğuna, iyilik edene mükafat, kötülük edene ceza vereceğine delalet eden bir alamet [vardır]. Tıpkı Davud ve Süleyman aleyhimesselâm'ın kıssalarında olduğu gibi, önceki delili destekleyici mahiyettedir. جَنَّتانِ آيَةٌ kelimesinden bedeldir yahut takdiri "el-Âyetü cennetâni" (Bu delil iki bahçedir) olan mahzuf bir haberdir; övgü üzere mansub olarak da okunmuştur. Kastedilen iki sıra/grup bahçedir.

12097. Metin

عَنْ يَمِينٍ وَشِمالٍ جماعة عن يمين بلدهم وجماعة عن شماله كل واحدة منهما في تقاربها وتضامهما كأنها جنة واحدة، أو بستاناً كُلِ رجل منهم عن يمين مسكنه وعن شماله. كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ حكاية لما قال لهم نبيهم، أو لسان الحال أو دلالة بأنهم كانوا أحقاء بأن يقال لهم ذلك. بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ استئناف للدلالة على موجب الشكر، أي هذه البلدة التي فيها رزقكم بلدة طيبة وربكم الذي رزقكم وطلب شكركم رب غفور فرطات من يشكره. وقرئ الكل بالنصب على المدح. قيل كانت أخصب البلاد وأطيبها لم يكن فيها عاهة ولا هامة.

عَنْ يَمِينٍ وَشِمالٍ Şehirlerinin sağında bir grup ve solunda bir grup [bahçe vardı]. Birbirine yakınlığı ve bitişikliği sebebiyle bu iki gruptan her biri tek bir bahçe gibiydi; yahut onlardan her bir kişinin evinin sağında ve solunda bulunan iki bahçeydi. كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ Peygamberlerinin onlara söylediği sözün aktarımıdır yahut hal dilinin ifadesidir ya da kendilerine böyle denilmeye layık olduklarının göstergesidir. بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ Şükretmeyi gerektiren sebepleri belirtmek üzere bir istînâftır (yeni cümledir); yani "İçinde rızkınızın bulunduğu bu belde hoş/tertemiz bir beldedir; sizi rızıklandıran ve şükrünüzü talep eden Rabbiniz de, kendisine şükredenlerin kusurlarını çokça bağışlayan bir Rabdir" demektir. Hepsi övgü üzere mansub olarak da okunmuştur. Denildi ki: Burası beldelerin en verimlisi ve en temiziydi; içinde hiçbir afet ve zehirli haşere bulunmazdı.

12098. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١٦ الى ١٧]

[Sebe Suresi (34): Ayetler 16-17]

12099. Metin

فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْناهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَواتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ (١٦) ذلِكَ جَزَيْناهُمْ بِما كَفَرُوا وَهَلْ نُجازِي إِلاَّ الْكَفُورَ (١٧)

{ فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْناهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَواتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ (١٦) ذلِكَ جَزَيْناهُمْ بِما كَفَرُوا وَهَلْ نُجازِي إِلاَّ الْكَفُورَ (١٧) } “Fakat onlar yüz çevirdiler; bunun üzerine biz de onların üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların iki bahçesini, buruk/acı meyveli, ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçe ile değiştirdik. (16) Nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız? (17)”

12100. Metin

فَأَعْرَضُوا عن الشكر. فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ سيل الأمر العرم أي الصعب من عرم الرجل فهو عارم، وعرم إذا شرس خلقه وصعب، أو المطر الشديد أو الجرذ، أضاف إليه ال سَيْلَ لأنه نقب عليهم سكراً ضربته لهم بلقيس فحقنت به ماء الشجر وتركت فيه ثقباً على مقدار ما يحتاجون إليه، أو المسناة التي عقدت سكراً على أنه جمع عرمة وهي الحجارة المركومة، وقيل اسم وادٍ جاء السيل من قبله وكان ذلك بين عيسى ومحمد عليهما الصلاة والسلام. وَبَدَّلْناهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَواتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ ثمر بشع فإن الخمط كل نبت أخذ طعماً من مرارة، وقيل الأراك أو كل شجر لا شوك له، والتقدير أكل أكل خمط فحذف المضاف وأقيم المضاف إليه مقامه في كونه بدلاً، أو عطف بيان. وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ معطوفان على أُكُلٍ لا على خَمْطٍ، فإن الأثل هو الطرفاء ولا ثمر له، وقرئا بالنصب عطفاً على جَنَّتَيْنِ ووصف السدر بالقلة فإن جناه وهو النبق مما يطيب أكله ولذلك يغرس في البساتين، وتسمية البدل جَنَّتَيْنِ للمشاكلة والتهكم. وقرأ أبو عمرو «ذواتي أكل» بغير تنوين اللام وقرأ الحرميان بتخفيف أُكُلٍ ذلِكَ جَزَيْناهُمْ بِما كَفَرُوا بكفرانهم النعمة أو بكفرهم بالرسل، إِذ روي أنه بعث إليهم ثلاثة عشر نبياً فكذبوهم، وتقديم المفعول للتعظيم لا للتخصيص. وَهَلْ يُجْازِى إِلاَّ الكفور وهل يجازى بمثل ما فعلنا بهم إلا البليغ في الكفران أو الكفر. وقرأ حمزة والكسائي ويعقوب وحفص نُجازِي بالنون والْكَفُورَ بالنصب.

فَأَعْرَضُوا Şükürden yüz çevirdiler. فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ Çetin ve şiddetli bir işin selini gönderdik; عرم الرجل فهو عارم ve عرم ifadeleri, kişinin ahlakının sertleşip çetinleşmesi durumunda kullanılır. Yahut şiddetli yağmuru veya köstebek/tarla faresini [gönderdik]. Sel ona izafe edilmiştir, zira o fare, Belkıs'ın onlar için yaptığı, ağaçların suyunu arkasında tutup ihtiyaçları kadar su bıraktığı bentteki delikleri açıp o bendi delmiştir. Yahut birbiri üzerine yığılmış taşlar demek olan عرمة lafzının çoğulu olarak bent yapılan set/baraj demektir. Selin geldiği bir vadinin ismi olduğu da söylenmiştir. Bu hadise İsa ile Muhammed aleyhimasselâm arasında gerçekleşmiştir. وَبَدَّلْناهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَواتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ Kötü ve acı meyveli [iki bahçe ile değiştirdik]. Zira hamt, tadında acılık bulunan her bitkidir; erak ağacı yahut dikeni olmayan her ağaç olduğu da söylenmiştir. Takdiri أكل أكل خمط şeklindedir; muzaf hazfedilmiş ve muzafun ileyh bedel yahut atf-ı beyan olmak üzere onun yerine geçirilmiştir. وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ Bu iki kelime خَمْطٍ üzerine değil, أُكُلٍ üzerine matuftur; zira esl (ılgın) ağacının meyvesi yoktur. Bu iki kelime جَنَّتَيْنِ üzerine matuf olarak mansub da okunmuştur. Sedir ağacının azlıkla nitelenmesi ise, onun toplanan meyvesi olan nebk/hünnabın yenmesi hoş bir şey olması ve bu sebeple bahçelere dikilmesindendir. Yeni verilen şeyin جَنَّتَيْنِ (iki bahçe) olarak isimlendirilmesi, müşâkele (lafız uygunluğu) ve istihza (alay) yoluyladır. Ebû Amr lâm harfinin tenvinsiz haliyle «ذواتي أكل» şeklinde, Mekke ve Medine kıraat imamları ise أُكُلٍ kelimesinin [kâf harfinin] sükûnuyla (tahfif ile) okumuşlardır. ذلِكَ جَزَيْناهُمْ بِما كَفَرُوا Nimete nankörlük etmeleri yahut peygamberleri inkar etmeleri sebebiyle onları böyle cezalandırdık; zira onlara on üç peygamber gönderildiği ve onları yalanladıkları rivayet edilmiştir. Mef'ûlün öne alınması tahsis için değil, fiili tazim/vurgulamak içindir. وَهَلْ يُجْازِى إِلاَّ الكفور Bizim onlara yaptığımız böylesi bir ceza ile, nankörlükte veya inkarda aşırı giden kimseden başkası mı cezalandırılır? Hamza, Kisâî, Ya'kûb ve Hafs nûn ile نُجازِي ve mansub olarak الْكَفُورَ şeklinde okumuşlardır.

12101. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ١٨ الى ١٩]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 18-19]

12102. Metin

وَجَعَلْنا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بارَكْنا فِيها قُرىً ظاهِرَةً وَقَدَّرْنا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيها لَيالِيَ وَأَيَّاماً آمِنِينَ (١٨) فَقالُوا رَبَّنا باعِدْ بَيْنَ أَسْفارِنا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْناهُمْ أَحادِيثَ وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (١٩)

{ وَجَعَلْنا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بارَكْنا فِيها قُرىً ظاهِرَةً وَقَدَّرْنا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيها لَيالِيَ وَأَيَّاماً آمِنِينَ (١٨) فَقالُوا رَبَّنا باعِدْ بَيْنَ أَسْفارِنا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْناهُمْ أَحادِيثَ وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (١٩) } “Kendileriyle, bereket verdiğimiz memleketler arasında (birbirini gören) açık şehirler yaptık ve oralardaki yürüyüşü takdir ettik (düzenledik). «Geceleri ve gündüzleri buralarda güven içinde yürüyün!» [dedik]. (18) «Rabbimiz! Yolculuklarımızın arasını uzaklaştır» dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları dillerde dolaşan masallara çevirdik ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. (19)”

12103. Metin

وَجَعَلْنا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بارَكْنا فِيها بالتوسعة على أهلها وهي قرى الشأم. قُرىً ظاهِرَةً متواصلة يظهر بعضها لبعض، أو راكبة متن الطريق ظاهرة لأبناء السبيل. وَقَدَّرْنا فِيهَا السَّيْرَ بحيث يقيل الغادي في قرية ويبيت الرائح في قرية إلى أن يبلغ الشام. سِيرُوا فِيها على إرادة القول بلسان الحال أو المقال. لَيالِيَ وَأَيَّاماً متى شئتم من ليل أو نهار. آمِنِينَ لا يختلف الأمن فيها باختلاف الأوقات، أو سيروا آمنين وإن طالت مدة سفركم فيها، أو سيروا فيها ليالي أعماركم وأيامها لا تلقون فيها إلا الأمن.

وَجَعَلْنا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بارَكْنا فِيها Halkına bolluk ve genişlik vererek [bereketlendirdiğimiz beldeler]. Bunlar Şam şehirleridir. قُرىً ظاهِرَةً Birbiriyle irtibatlı olup biri diğerine görünen, yahut yolun ana hattı üzerinde yer alıp yolculara açıkça görünen şehirler. وَقَدَّرْنا فِيهَا السَّيْرَ Öyle ki, sabah yola çıkan bir kasabada öğle uykusuna yatar, akşam yola devam eden Şam'a ulaşıncaya kadar bir diğer kasabada gecelerdi. سِيرُوا فِيها Hâl veya söz diliyle söylenmiş bir iradeye binaendir. لَيالِيَ وَأَيَّاماً İster gece ister gündüz ne zaman dilerseniz. آمِنِينَ Buralarda güvenlik vakitlerin değişmesiyle değişmez. Yahut: «Yolculuğunuz uzasa bile güven içinde yürüyün!» veya «Ömrünüzün gecelerinde ve gündüzlerinde buralarda yürüyün, oralarda sadece güvenle karşılaşırsınız!» [demektir].

12104. Metin

فَقالُوا رَبَّنا باعِدْ بَيْنَ أَسْفارِنا أشروا النعمة وملوا العافية كبني إسرائيل فسألوا الله أن يجعل بينهم وبين الشام مفاوز ليتطاولوا فيها على الفقراء بركوب الرواحل وتزود الأزواد، فأجابهم الله بتخريب القرى المتوسطة.

فَقالُوا رَبَّنا باعِدْ بَيْنَ أَسْfارِنا Tıpkı İsrailoğulları gibi nankörlük edip afiyetten usandılar da binek hayvanlarına binerek ve azıklar edinerek fakirlere üstünlük taslamak amacıyla Allah'tan kendileri ile Şam arasına çöller koymasını istediler. Allah da aradaki şehirleri harap ederek onların bu isteklerini yerine getirdi.

12105. Metin

وقرأ ابن كثير وأبو عمرو وهشام «بعد» ، ويعقوب رَبَّنا باعِدْ بلفظ الخبر على أنه شكوى منهم لبعد سفرهم إفراطاً في الترفه وعدم الاعتداد بما أنعم الله عليهم فيه، ومثله قراءة من قرأ «ربنا بعد» أو «بعد» على النداء وإسناد الفعل إلى بَيْنَ. وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ حيث بطروا النعمة ولم يعتدوا بها. فَجَعَلْناهُمْ أَحادِيثَ يتحدث الناس بهم تعجباً وضرب مثل فيقولون: تفرقوا أيدي سبأ. وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ ففرقناهم غاية التفريق حتى لحق غسان منهم بالشأم، وأنمار بيثرب، وجذام بتهامة، والأزد بعمان. إِنَّ فِي ذلِكَ فيما ذكر. لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ عن المعاصي. شَكُورٍ على النعم.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve Hişâm «بَعُدَ» şeklinde, Ya'kûb ise refah içinde aşırıya kaçarak ve Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerin kadrini bilmeyerek yolculuklarının uzaklığından şikayet etmeleri anlamında haber kipiyle رَبَّنا بَاعَدَ şeklinde okumuşlardır. Nida kastıyla ve fiilin بَيْنَ lafzına isnadıyla «ربنا بَعُدَ» veya «بَعُدَ» şeklinde okuyan kimsenin kıraati de bu kabildendir. وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ Nimete karşı nankörlük edip onun kıymetini bilmeyerek [kendilerine zulmettiler]. فَجَعَلْناهُمْ أَحادِيثَ İnsanların şaşırarak ve darb-ı mesel haline getirerek kendilerinden bahsettiği ibretli anlatılar kıldık; nitekim «Sebe'nin dağıldığı gibi dağıldılar» derler. وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ Onları son derece darmadağın ettik; öyle ki onlardan Gassân Şam'a, Enmâr Yesrib'e, Cüzâm Tihâme'ye, Ezd ise Umman'a yerleşti. إِنَّ فِي ذلِكَ Anlatılan bu hadiselerde. لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ Günahlardan son derece sakınan/sabreden. شَكُورٍ Nimetlere karşı çokça şükreden [herkes için ibretler vardır].

12106. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 20-21]

12107. Metin

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلاَّ فَرِيقاً مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٠) وَما كانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْها فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (٢١)

{ وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلاَّ فَرِيقاً مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٠) وَما كانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطانٍ إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْها فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (٢١) } “Andolsun, İblis onların aleyhindeki zannını doğru çıkardı da müminlerden bir grup hariç ona uydular. (20) Hâlbuki onun onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti (zorlayıcı gücü) yoktu; ancak ahirete inanan kimseyi, ondan şüphe içinde olandan ayırt edip bilelim diye [buna fırsat verdik]. Rabbin her şeyi gözetip koruyandır. (21)”

12108. Metin

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ أي صدق في ظنه أو صدق بظن ظنه مثل فعلته جهدك، ويجوز أن يعدى الفعل إليه بنفسه كما في: صَدَقَ وَعْدَهُ. لأنه نوع من القول، وشدده الكوفيون بمعنى حقق ظنه أو وجده صادقا. وقرئ بنصب إِبْلِيسَ ورفع الظن مع التشديد بمعنى وجده ظنه صادقاً، والتخفيف بمعنى قال له ظنه الصدق حين خيله إغواءهم، وبرفعهما والتخفيف على الأبدان وذلك إما ظنه بسبأ حين رأى انهماكهم في الشهوات أو ببني آدم حين رأى أباهم النبي ضعيف العزم، أو ما ركب فيهم من الشهوة والغضب، أو سمع من الملائكة قولهم أَتَجْعَلُ فِيها مَنْ يُفْسِدُ فِيها فقال: لَأُضِلَّنَّهُمْ ولَأُغْوِيَنَّهُمْ.

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ Yani zannında doğru çıktı yahut zannettiği zanda doğru çıktı; tıpkı «فعلته جهدك» (bunu bütün gayretinle yaptın) ifadesinde olduğu gibi. Bir nevi söz olduğu için fiilin doğrudan mef'ûle geçmesi (müteaddî olması) de caizdir; nitekim { صَدَقَ وَعْدَهُ } denilir. Kûfeliler fiili şeddeli okumuşlardır; bu da zannını gerçekleştirdi veya onu doğru buldu manasındadır. Fiilin şeddelenmesiyle birlikte إِبْلِيسَ lafzının mansub, الظن lafzının merfû okunuşu da vardır ki «zannı onu doğru buldu/zannı doğru çıktı» demektir; şeddesiz (tahfif ile) ise onları saptıracağını hayal ettiğinde «zannı ona doğruyu söyledi» manasındadır. Her iki lafzın merfû ve şeddesiz okunması da bedel yoluyladır. Bu zan; ya Sebe kavminin şehvetlere daldığını gördüğünde onlar hakkındaki zannı, ya da peygamber olan ataları [Âdem]'in azmini zayıf gördüğünde veya insanlara yerleştirilen şehvet ve öfkeyi müşahede ettiğinde, yahut meleklerin { أَتَجْعَلُ فِيها مَنْ يُفْسِدُ فِيها } dediklerini işitip { لَأُضِلَّنَّهُمْ } ve { ولَأُغْوِيَنَّهُمْ } dediği vakit Âdemoğulları hakkındaki zannıdır.

12109. Metin

فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقاً مِنَ الْمُؤْمِنِينَ إلا فريقاً هم المؤمنون لم يتبعوه، وتقليلهم بالإِضافة إلى الكفار، أو إلا فريقاً من فرق المؤمنين لم يتبعوه في العصيان وهم المخلصون.

فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقاً مِنَ الْمُؤْمِنِينَ Yalnızca müminler olan bir grup hariç ona uydular. Onların azlıkla nitelenmesi kâfirlere nispetledir. Yahut mümin fırkalardan isyanda ona uymayan bir grup hariç; onlar da ihlaslı kimselerdir.

12110. Metin

وَما كانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطانٍ تسلط واستيلاء بالوسوسة والاستغواء. إِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْها فِي شَكٍّ إلا ليتعلق علمنا بذلك تعلقاً يترتب عليه الجزاء، أو ليتميز المؤمن من الشاك، أو ليؤمن من قدر إيمانه ويشك من قدر ضلاله، والمراد من حصول العلم حصول متعلقه مبالغة، وفي نظم الصلتين نكتة لا تخفى. وَرَبُّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ محافظ والزنتان متآخيتان.

وَما كانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطانٍ Vesvese ve ayartmayla üzerlerinde hiçbir tahakküm ve egemenliği yoktu. إِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْها فِي شَكٍّ Ancak ilmimizin, üzerine karşılık (ceza veya mükafat) terettüp edecek şekilde buna taalluk etmesi için [buna izin verdik]; yahut müminin şüphe edenden ayırt edilmesi için, ya da iman edeceği takdir edilenin iman etmesi, sapacağı takdir edilenin de şüpheye düşmesi içindir. İlmin meydana gelmesinden maksat, mübalağa amacıyla malumun (bilinen şeyin) meydana gelmesidir. İki sıla cümlesinin dizilişinde ise gizli kalmayacak bir incelik vardır. وَرَبُّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ Her şeyi hakkıyla koruyup gözetendir. Bu iki kelimenin vezni birbirine denktir.

12111. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 22-23]

12112. Metin

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لاَ يَمْلِكُونَ مِثْقالَ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ وَما لَهُمْ فِيهِما مِنْ شِرْكٍ وَما لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ (٢٢) وَلا تَنْفَعُ الشَّفاعَةُ عِنْدَهُ إِلاَّ لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قالُوا ماذا قالَ رَبُّكُمْ قالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٢٣)

{ قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لاَ يَمْلِكُونَ مِثْقالَ ذَرَّةٍ فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ وَما لَهُمْ فِيهِما مِنْ شِرْكٍ وَما لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ (٢٢) وَلا تَنْفَعُ الشَّفاعَةُ عِنْدَهُ إِلاَّ لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قالُوا ماذا قالَ رَبُّكُمْ قالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ (٢٣) } “De ki: «Allah'tan başka (ilah olduğunu) iddia ettiklerinizi çağırın! Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.» (22) O'nun huzurunda, izin verdiği kimseden başkasına şefaat fayda vermez. Nihayet onların kalplerinden korku giderilince: «Rabbiniz ne buyurdu?» derler. «Hakkı buyurdu» derler. O, yücedir, büyüktür. (23)”

12113. Metin

قُلِ للمشركين. ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أي زعمتموهم آلهة، وهما مفعولا زعم حذف الأول لطول الموصول بصلته والثاني لقيام صفته مقامه، ولا يجوز أن يكون هو مفعوله الثاني لأنه لا يلتئم مع الضمير كلاماً ولا لاَّ يَمْلِكُونَ لأنهم لا يزعمونه. مِنْ دُونِ اللَّهِ والمعنى ادعوهم فيما يهمكم من جلب نفع أو دفع ضر لعلهم يستجيبون لكم إن صح دعواكم، ثم أجاب عنهم إشعاراً بتعين الجواب وأنه لا يقبل المكابرة فقال: لاَ يَمْلِكُونَ مِثْقالَ ذَرَّةٍ من خير أو شر. فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ في أمر ما وذكرهما للعموم العرفي، أو لأن آلهتهم بعضها سماوية كالملائكة والكواكب وبعضها أرضية كالأصنام، أو لأن الأسباب القريبة للشر والخير سماوية وأرضية والجملة استئناف لبيان حالهم. وَما لَهُمْ فِيهِما مِنْ شِرْكٍ من شركة لا خلقاً ولا ملكا. وَما لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ يعينه على تدبير أمرهما.

قُلِ Müşriklere de ki: ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ İlah olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Burada زَعَمَ fiilinin iki mef'ûlü vardır; birincisi ism-i mevsûl sılasıyla uzadığı için hazfedilmiş, ikincisi ise sıfatı onun yerine geçtiği için hazfedilmiştir. هُوَ zamirinin ikinci mef'ûl olması caiz değildir, çünkü zamirle bir kelam meydana gelmez; لاَ يَمْلِكُونَ cümlesinin de ikinci mef'ûl olması caiz değildir, çünkü onlar bunu iddia etmemektedirler. مِنْ دُونِ اللَّهِ Manası şudur: Fayda celbetmek yahut zararı defetmek gibi sizi ilgilendiren hususlarda onları çağırın, şayet iddianız doğruysa belki size icabet ederler! Ardından cevabın tek bir şekilde belirlendiğini ve inada mahal bırakmadığını hissettirmek üzere bizzat onların yerine cevap vererek şöyle buyurdu: لاَ يَمْلِكُونَ مِثْقالَ ذَرَّةٍ İster hayır ister şer olsun zerre ağırlığınca hiçbir şeye sahip değillerdir. فِي السَّماواتِ وَلا فِي الْأَرْضِ Herhangi bir işte... Bu ikisinin zikredilmesi örfî genelleme içindir; yahut ilahlarının bir kısmı melekler ve yıldızlar gibi semavî, bir kısmı da putlar gibi arzî olduğu içindir; ya da hayır ve şerrin yakın sebepleri semavî ve arzî olduğu içindir. Bu cümle, onların durumunu açıklayan bir istînâf (başlangıç) cümlesidir. وَما لَهُمْ فِيهِما مِنْ شِرْكٍ Ne yaratma ne de mülkiyet açısından bu ikisinde hiçbir ortaklıkları yoktur. وَما لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ O ikisinin idaresinde O'na yardım edecek onlardan hiçbir yardımcı da yoktur.

12114. Metin

وَلا تَنْفَعُ الشَّفاعَةُ عِنْدَهُ فلا ينفعهم شفاعة أيضاً كما يزعمون إذ لا تنفع الشفاعة عند الله. إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ أذن له أن يشفع، أو أذن أن يشفع له لعلو شأنه ولم يثبت ذلك، واللام على الأول كاللام في قولك:

وَلا تَنْفَعُ الشَّفاعَةُ عِنْدَهُ İddia ettikleri gibi şefaat de onlara fayda vermez, çünkü Allah katında şefaat fayda sağlamaz. إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ Kendisine şefaat etmesi için izin verilen kimse hariç; yahut kadrinin yüceliğinden dolayı kendisine şefaat edilmesine izin verilen kimse hariç; ancak bu [ikincisi] sabit olmamıştır. Birinci anlama göre lâm harfi senin şu sözündeki lâm gibidir:

12115. Metin

الكرم لزيد وعلى الثاني كاللام في قولك: جئتك لزيد، وقرأ أبو عمرو وحمزة والكسائي بضم الهمزة. حَتَّى إِذا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ غاية لمفهوم الكلام من أن ثم توقفا وانتظاراً للإِذن أي: يتربصون فزعين حتى إذا كشف الفزع عن قلوب الشافعين والمشفوع لهم بالإِذن، وقيل الضمير للملائكة وقد تقدم ذكرهم ضمناً. وقرأ ابن عامر ويعقوب فُزِّعَ على البناء للفاعل. وقرئ «فرغ» أي نفي الوجل من فرغ الزاد إذا فني. قالُوا قال بعضهم لبعض. مَاذَا قالَ رَبُّكُمْ في الشفاعة. قالُوا الْحَقَّ قالوا قال القول الحق وهو الإِذن بالشفاعة لمن ارتضى وهم المؤمنون، وقرئ بالرفع أي مقوله الحق. وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ ذو العلو والكبرياء ليس لملك ولا نبي من الأنبياء أن يتكلم ذلك اليوم إلا بإذنه.

«الكرم لزيد» (Cömertlik Zeyd'e aittir). İkinci anlama göre ise şu sözündeki lâm gibidir: «جئتك لزيد» (Senin yanına Zeyd için geldim). Ebû Amr, Hamza ve Kisâî hemzenin zammesiyle [أُذِنَ şeklinde] okumuşlardır. حَتَّى إِذا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ Bu ifade, sözün mefhumunda yer alan izin için bir bekleme ve duraksama bulunduğu manasının gayesidir (nihayetidir). Yani: İzin verilmek suretiyle şefaat edenlerin ve kendilerine şefaat edilenlerin kalplerinden korku giderilinceye kadar korku içinde beklerler. Zamirin meleklere ait olduğu da söylenmiştir ki onların bahsi zımnen geçmişti. İbn Âmir ve Ya'kûb فُزَّعَ fiilini mâlum sîgada okumuşlardır. «فرغ» şeklinde de okunmuştur ki azığın tükenmesi manasındaki «فرغ الزاد» ifadesinden hareketle korkunun yok edilmesi demektir. قالُوا Birbirlerine derler ki: مَاذَا قالَ رَبُّكُمْ Şefaat hakkında [Rabbiniz ne buyurdu?] قالُوا الْحَقَّ Hak olan sözü söyledi derler ki bu da razı olduğu kimseler olan müminler için şefaate izin vermesidir. Merfû olarak [الحقُّ] da okunmuştur ki «O'nun buyurduğu haktır» demektir. وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ Yücelik ve azamet sahibidir; o gün ne bir meleğin ne de nebilerden bir nebinin O'nun izni olmadan konuşma yetkisi yoktur.

12116. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : آية ٢٤]

[Sebe Suresi (34) : Ayet 24]

12117. Metin

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢٤)

{ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢٤) } “De ki: «Göklerden ve yerden sizi kim rızıklandırıyor?» De ki: «Allah! Doğrusu ya biz ya da siz, elbette ya doğru yol üzerindeyiz yahut apaçık bir sapıklık içindeyiz.» (24)”

12118. Metin

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يريد به تقرير قوله لاَّ يَمْلِكُونَ. قُلِ اللَّهُ إذ لا جواب سواه، وفيه إشعار بأنهم إن سكتوا أو تلعثموا في الجواب مخافة الإِلزام فهم مقرون به بقلوبهم. وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ أي وإن أحد الفريقين من الموحدين المتوحد بالرزق والقدرة الذاتية بالعبادة، والمشركين به الجماد النازل في أدنى المراتب الإِمكانية لعلى أحد الأمرين من الهدى والضلال المبينين، وهو بعد ما تقدم من التقرير البليغ الدال على من هو على الهدى ومن هو في الضلال أبلغ من التصريح لأنه في صورة الانصاف المسكت للخصم المشاغب، ونظيره قول حسان:

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ Bununla { لاَّ يَمْلِكُونَ } kavlini pekiştirmeyi murad etmektedir. قُلِ اللَّهُ Zira O'ndan başka verilecek cevap yoktur. Bunda, sustukları yahut delil altında kalma korkusuyla cevapta bocaladıkları takdirde kalpleriyle bunu ikrar ettiklerini hissettirme anlamı vardır. وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ Yani rızık vermede ve zâtî kudrette tek olan Allah'a ibadet eden muvahhidler ile imkân mertebelerinin en aşağısında yer alan cansız varlıkları O'na ortak koşan müşriklerden oluşan iki gruptan biri, apaçık hidayet ve sapıklıktan birisi üzeredir. Bu ifade, kimin hidayet kimin sapıklık üzere olduğuna delalet eden o beliğ açıklamadan sonra, açıkça söylemekten çok daha etkilidir; çünkü münakaşacı hasmı susturan bir insaf/adâlet suretinde gelmiştir. Bunun bir benzeri Hassân'ın şu sözüdür:

12119. Metin

أَتَهْجُوهُ وَلَسْتَ لَهُ بكفء ... فشرّكما لخير كما الفِدَاءُ

Onun dengi olmadığın halde onu hicvediyorsun ... İkinizin şerlisi, ikinizin hayırlısına feda olsun!

12120. Metin

وقيل إنه على اللف والنشر وفيه نظر، واختلاف الحرفين لأن الهادي كمن صعد مناراً ينظر الأشياء ويتطلع عليها أو ركب جواداً يركضه حيث يشاء، والضال كأنه منغمس في ظلام مرتبك لا يرى شيئاً أو محبوس في مطمورة لا يستطيع أن يتفصى منها.

Bunun leff ü neşr üzere olduğu da söylenmiştir, ancak bunda kapalılık/tartışma vardır. İki harf-i cerrin [عَلى ve فِي] farklı kullanılması şundandır: Hidayette olan kimse, yüksek bir kuleye çıkıp her şeye bakan ve yukarıdan gözlemleyen yahut dilediği yere koşturduğu küheylana binen kimse gibidir; sapan kimse ise hiçbir şey görmeyen, şaşkınlık içinde karanlığa gömülmüş yahut içinden kurtulmaya güç yetiremediği bir çukura hapsedilmiş kimse gibidir.

12121. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 25-26]

12122. Metin

قُلْ لاَّ تُسْئَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنا وَلا نُسْئَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٢٥) قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ (٢٦)

{ قُلْ لاَّ تُسْئَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنا وَلا نُسْئَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٢٥) قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ (٢٦) } “De ki: «Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu tutulmazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.» (25) De ki: «Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hükmedecektir. O, en adil hüküm veren, her şeyi hakkıyla bilendir.» (26)”

12123. Metin

قُلْ لاَّ تُسْئَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنا وَلا نُسْئَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ هذا أدخل في الإنصاف وأبلغ في الإخبات حيث أسند الإجرام إلى أنفسهم والعمل إلى المخاطبين.

قُلْ لاَّ تُسْئَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنا وَلا نُسْئَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ Bu ifade, cürüm işlemeyi kendi nefislerine, [genel] ameli ise muhataplara isnad ettiği için insafa daha yakın ve alçakgönüllülükte daha etkilidir.

12124. Metin

قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا يوم القيامة. ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنا بِالْحَقِّ يحكم ويفصل بأن يدخل المحقين الجنة والمبطلين النار. وَهُوَ الْفَتَّاحُ الحاكم الفاصل في القضايا المنغلقة. الْعَلِيمُ بما ينبغي أن يقضى به.

قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا Kıyamet gününde [bizi bir araya toplayacaktır]. ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنا بِالْحَقِّ Haklı olanları cennete, batıl üzere olanları da cehenneme koymak suretiyle aramızda hükmedip meseleyi karara bağlayacaktır. وَهُوَ الْفَتَّاحُ Düğümlenmiş davalarda hüküm verip kesin karara bağlayan hâkimdir. الْعَلِيمُ Ne şekilde hükmedilmesi gerektiğini hakkıyla bilendir.

12125. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٢٧ الى ٢٨]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 27-28]

12126. Metin

قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكاءَ كَلاَّ بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧) وَما أَرْسَلْناكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٢٨)

{ قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكاءَ كَلاَّ بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧) وَما أَرْسَلْناكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٢٨) } “De ki: «O'na ortaklar olarak kattıklarınızı bana gösterin! Hayır, asla! Doğrusu O, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'tır.» (27) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler. (28)”

12127. Metin

قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكاءَ لأرى بأي صفة ألحقتموهم بالله في استحقاق العبادة، وهو استفسار عن شبهتهم بعد إلزام الحجة عليهم زيادة في تبكيتهم. كَلَّا ردع لهم عن المشاركة بعد إبطال المقايسة.

قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكاءَ İbadete layık olma hususunda onları hangi vasıfla Allah'a ilhak ettiğinizi göreyim diye [bana gösterin]. Bu, aleyhlerine hüccet ikame edildikten sonra onları daha fazla susturmak ve mahcup etmek üzere şüphelerini sormaktır. كَلَّا Kıyasın iptal edilmesinden sonra onları ortak koşmaktan men etmedir.

12128. Metin

بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ الموصوف بالغلبة وكمال القدرة والحكمة، وهؤلاء الملحقون به متسمون بالذلة متأبية عن قبول العلم والقدرة رأساً، والضمير لله أو للشأن.

بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ Üstünlük, tam kudret ve hikmet ile vasıflanan [Allah'tır]. O'na ilhak edilenler ise zilletle damgalanmış olup ilim ve kudreti kökten kabul etmeyecek durumdadırlar. Zamir Allah'a yahut şân zamirine aittir.

12129. Metin

وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ إلا إرسالة عامة لهم من الكف فإنها إذا عمتهم فقد كفتهم أن يخرج منها أحد منهم، أو إلا جامعاً لهم في الإِبلاغ فهي حال من الكاف والتاء للمبالغة، ولا يجوز جعلها حالاً من الناس على المختار. بَشِيراً وَنَذِيراً وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ فيحملهم جهلهم على مخالفتك.

وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ Ancak onlara şamil kılan bir elçilikle seni gönderdik; zira bu elçilik onları kuşattığında içlerinden birinin dışarıda kalmasını engellemiş (men etmiş) olur; yahut tebliğde onları toplayıcı olarak gönderdik; bu durumda كَافَّةً kelimesi [أَرْسَلْنَاكَ lafzındaki] kâf harfinden hâl olur ve sondaki tâ mübalağa içindir. Tercih edilen görüşe göre bu kelimenin الناس lafzından hâl yapılması caiz değildir. بَشِيراً وَنَذِيراً وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ Dolayısıyla cehaletleri onları sana muhalefet etmeye sevk eder.

12130. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٢٩ الى ٣٠]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 29-30]

12131. Metin

وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٩) قُلْ لَكُمْ مِيعادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ ساعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ (٣٠)

{ وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٩) قُلْ لَكُمْ مِيعادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ ساعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ (٣٠) } “Ve: «Eğer doğru sözlü iseniz bu vaat (edilen gün) ne zaman?» derler. (29) De ki: «Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, siz ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.» (30)”

12132. Metin

وَيَقُولُونَ من فرط جهلهم. مَتى هذَا الْوَعْدُ يعنون المبشر به والمنذر عنه أو الموعود بقوله:

وَيَقُولُونَ Aşırı cehaletlerinden dolayı derler ki: مَتى هذَا الْوَعْدُ Müjdelenen ve uyarılan şeyi, yahut şu ayette vaat olunan şeyi kastediyorlar:

12133. Metin

يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا. إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ يخاطبون به رسول الله ﷺ والمؤمنين.

{ يَجْمَعُ بَيْنَنا رَبُّنا }. إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ Bu sözle Resûlullah ﷺ'e ve müminlere hitap etmektedirler.

12134. Metin

قُلْ لَكُمْ مِيعادُ يَوْمٍ وعد يوم أو زمان وعد، وإضافته إلى اليوم للتبيين ويؤيده أنه قرئ «يوم» على البدل، وقرئ «يوما» بإضمار أعني. لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ ساعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ إذا فاجأكم وهو جواب تهديد جاء مطابقاً لما قصدوه بسؤالهم من التعنت والإنكار.

قُلْ لَكُمْ مِيعادُ يَوْمٍ Bir günün vaadi yahut vaadin vaktidir. Mîâd kelimesinin yevm lafzına izafeti tebyîn (açıklama) içindir; nitekim bedel olarak «يومُ» ve «أعني» takdiriyle mensub olarak «يوماً» şeklinde okunması da bunu teyit eder. لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ ساعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ O gün sizi ansızın yakaladığında... Bu, sorularıyla kastettikleri inatlaşma ve inkara tamı tamına mutabık olarak gelmiş bir tehdit cevabıdır.

12135. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٣١ الى ٣٢]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 31-32]

12136. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ (٣١) قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْناكُمْ عَنِ الْهُدى بَعْدَ إِذْ جاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ (٣٢)

{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ (٣١) قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْناكُمْ عَنِ الْهُدى بَعْدَ إِذْ جاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ (٣٢) } “İnkar edenler dediler ki: «Biz ne bu Kur'an'a inanırız ne de ondan öncekine!» Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Güçsüz düşürülenler, büyüklük taslayanlara: «Siz olmasaydınız biz kesinlikle inanan kimseler olurduk» derler. (31) Büyüklük taslayanlar ise güçsüz düşürülenlere: «Size geldikten sonra hidayetten sizi biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçlu kimselerdiniz!» derler. (32)”

12137. Metin

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ ولا بما تقدمه من الكتب الدالة على النعت. قيل إن كفار مكة سألوا أهل الكتاب عن الرسول ﷺ فأخبروهم أنهم يجدون نعته في كتبهم فغضبوا وقالوا ذلك، وقيل الذي بين يديه يوم القيامة. وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ أي في موضع المحاسبة. يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلى بَعْضٍ الْقَوْلَ يتحاورون ويتراجعون القول. يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا يقول الأتباع. لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا للرؤساء. لَوْلا أَنْتُمْ لولا إضلالكم وصدكم إيانا عن الإِيمان. لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ باتباع الرسول ﷺ.

وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ Ne de Peygamber'in vasıflarını bildiren ondan önceki kitaplara inanırız. Mekke kâfirlerinin ehl-i kitaba Resûlullah ﷺ hakkında sordukları, onların da kendi kitaplarında onun vasfını bulduklarını haber vermesi üzerine öfkelenip bu sözü söyledikleri rivayet edilmiştir. Önündekinden maksadın kıyamet günü olduğu da söylenmiştir. وَلَوْ تَرى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ Yani hesap yerinde tutulduklarında. يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلى بَعْضٍ الْقَوْلَ Birbirleriyle tartışıp karşılıklı söz söylerler. يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا Tâbiler derler. لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا Önderlere. لَوْلا أَنْتُمْ Sizin bizi saptırmanız ve imandan alıkoymanız olmasaydı. لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ Resûlullah ﷺ'e tabi olarak iman ederdik.

12138. Metin

قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْناكُمْ عَنِ الْهُدى بَعْدَ إِذْ جاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ أنكروا أنهم كانوا صادّين لهم عن الإِيمان وأثبتوا أنهم هم الذين صدوا أنفسهم حيث أعرضوا عن الهدى وآثروا التقليد عليه، ولذلك بنوا الإِنكار على الإِسم.

قالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْناكُمْ عَنِ الْهُدى بَعْدَ إِذْ جاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ Onları imandan alıkoyduklarını inkar ettiler ve hidayetten yüz çevirip taklidi ona tercih etmek suretiyle bizzat kendilerini alıkoyduklarını ispatladılar; bu sebeple inkarı isim cümlesi üzerine kurdular.

12139. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : آية ٣٣]

[Sebe Suresi (34) : Ayet 33]

12140. Metin

وَقالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ إِذْ تَأْمُرُونَنا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْداداً وَأَسَرُّوا النَّدامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذابَ وَجَعَلْنَا الْأَغْلالَ فِي أَعْناقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٣٣)

{ وَقالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ إِذْ تَأْمُرُونَنا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْداداً وَأَسَرُّوا النَّدامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذابَ وَجَعَلْنَا الْأَغْلالَ فِي أَعْناقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٣٣) } “Güçsüz düşürülenler de büyüklük taslayanlara: «Hayır, gece ve gündüzün hilesi (bizi engelledi); çünkü siz bize Allah'ı inkar etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz» dediler. Azabı gördüklerinde içten içe pişmanlık duydular. Biz de inkar edenlerin boyunlarına boyunduruklar geçirdik. Onlar yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezalandırılırlar? (33)”

12141. Metin

وَقالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ إضراب عن إضرابهم أي: لم يكن إجرامنا الصاد بل مكركم لنا دائباً ليلاً ونهاراً حتى أعورتم علينا رأينا. إِذْ تَأْمُرُونَنا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْداداً والعاطف يعطفه على كلامهم الأول وإضافة ال مَكْرُ إلى الظرف على الاتساع، وقرئ «مكر الليل» بالنصب على المصدر و «مكر الليل» بالتنوين ونصب الظرف و «مكر الليل» من الكرور. وَأَسَرُّوا النَّدامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذابَ وأضمر الفريقان الندامة على الضلال والإضلال وأخفاها كل عن صاحبه مخافة التعيير، أو أظهروها فإنه من الأضداد إذ الهمزة تصلح للإثبات والسلب كما في أشكيته. وَجَعَلْنَا الْأَغْلالَ فِي أَعْناقِ الَّذِينَ كَفَرُوا أي في أعناقهم فجاء بالظاهر تنويهاً بذمهم وإشعاراً بموجب أغلالهم. هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كانُوا يَعْمَلُونَ أي لا يفعل بهم ما يفعل إلا جزاء على أعمالهم، وتعدية يجزي إما لتضمين معنى يقضي أو بنزع الخافض.

وَقالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ Onların reddini reddetmedir (idrâb). Yani: [Bizi hidayetten alıkoyan] kendi cürmümüz değildi; bilakis gece gündüz aralıksız sürdürdüğünüz ve nihayet fikrimizi bozduğunuz hilenizdi. إِذْ تَأْمُرُونَنا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْداداً Atıf edatı bunu onların ilk sözüne bağlamaktadır. مَكْرُ kelimesinin zarfa izafeti genişletme (ittisâ') yoluyladır. Masdar olarak nasb ile «مَكْرَ الليلِ», tenvin ve zarfın nasbı ile «مَكْرٌ الليلَ» ve dönüp gelmek manasından hareketle «مَكَرُّ الليلِ» şeklinde de okunmuştur. وَأَسَرُّوا النَّدامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذابَ Her iki grup da sapıklık ve saptırma üzerine duydukları pişmanlığı içlerine attılar ve ayıplanma korkusuyla bunu birbirinden gizlediler; yahut onu açığa vurdular; zira [أَسَرَّ fiili] zıt anlamlı kelimelerdendir (ezdâd), nitekim «أشكيته» lafzında olduğu gibi hemze hem ispat hem de giderme/selb için gelebilir. وَجَعَلْنَا الْأَغْلالَ فِي أَعْناقِ الَّذِينَ كَفَرُوا Yani onların boyunlarına... Zemmlerini vurgulamak ve boyunduruklara vurulmalarının gerekçesini hissettirmek için açık isim (zâhir) olarak getirilmiştir. هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كانُوا يَعْمَلُونَ Yani onlara yapılan muamele, ancak işledikleri amellerin bir cezası olarak yapılır. يُجْزى fiilinin geçişli olması ya «hükmetmek/ödemek» (يقضي) manasını içermesinden (tazmin) ya da harf-i cerrin hazfedilmesindendir (nez'u'l-hâfız).

12142. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٣٤ الى ٣٦]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 34-36]

12143. Metin

وَما أَرْسَلْنا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلاَّ قالَ مُتْرَفُوها إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ (٣٤) وَقالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوالاً وَأَوْلاداً وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (٣٥) قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٦)

{ وَما أَرْسَلْنا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلاَّ قالَ مُتْرَفُوها إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ (٣٤) وَقالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوالاً وَأَوْلاداً وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (٣٥) قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٦) } “Biz hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kimseleri: «Biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz» dediler. (34) Ve dediler ki: «Biz mallar ve evlatlarca daha çoğuz ve biz azap edilecek de değiliz!» (35) De ki: «Şüphesiz Rabbim rızkı dilediğine bolca verir ve (dilediğine) kısar; fakat insanların çoğu bilmezler.» (36)”

12144. Metin

وَما أَرْسَلْنا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قالَ مُتْرَفُوها تسلية لرسول الله ﷺ مما مني به من قومه، وتخصيص المتنعمين بالتكذيب لأن الداعي المعظم إليه التكبر والمفاخرة بزخارف الدنيا والانهماك في الشهوات والاستهانة بمن لم يحظ منها، ولذلك ضموا التهكم والمفاخرة إلى التكذيب فقالوا: إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ على مقابلة الجمع بالجمع.

وَما أَرْسَلْنا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قالَ مُتْرَفُوها Kavminden gördüğü eziyetler sebebiyle Resûlullah ﷺ'e bir tesellidir. Yalanlamanın refah içindeki şımarıklara tahsis edilmesi şundandır: Zira buna sevk eden en büyük amil kibir, dünya ziynetleriyle övünme, şehvetlere dalma ve bunlardan pay alamayanları hor görmektir. Bu yüzden yalanlamaya alay ve böbürlenmeyi de katarak çoğula çoğulla karşılık vermek suretiyle şöyle dediler: إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ

12145. Metin

وَقالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوالًا وَأَوْلاداً فنحن أولى بما تدعونه إن أمكن. وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ إما لأن العذاب لا يكون، أو لأنه أكرمنا بذلك فلا يهيننا بالعذاب.

وَقالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوالًا وَأَوْلاداً Eğer mümkünse davet ettiğiniz şeye biz daha layığız [dediler]. وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ Ya azabın hiç olmayacağından dolayı yahut [Allah] bize bu nimetleri vererek bizi ikrama layık gördüğü için azapla bizi hor kılmayacaktır.

12146. Metin

قُلْ رداً لحسبانهم. إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ ولذلك يختلف فيه الأشخاص المتماثلة في الخصائص والصفات، ولو كان ذلك لكرامة وهوان يوجبانه لم يكن بمشيئته. وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ فيظنون أن كثرة الأموال والأولاد للشرف والكرامة وكثيراً ما يكون للاستدراج كما قال:

قُلْ Onların bu kuruntularını reddetmek üzere [de ki]: إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ Bu sebepledir ki özellik ve vasıfları birbirine denk şahıslar arasında rızık farklılık gösterir. Şayet bu durum bunu gerektiren bir ikram yahut aşağılama sebebiyle olsaydı, O'nun dilemesine bağlı olmazdı. وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ Dolayısıyla mal ve evlat çokluğunun şeref ve ikramdan kaynaklandığını zannederler; hâlbuki ayette buyrulduğu üzere bu durum çoğu zaman bir istidracdır (mühlet verip adım adım helake sürüklemedir):

12147. Metin

[سورة سبإ (٣٤) : الآيات ٣٧ الى ٣٨]

[Sebe Suresi (34) : Ayetler 37-38]

12148. Metin

وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى إِلاَّ مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صالِحاً فَأُولئِكَ لَهُمْ جَزاءُ الضِّعْفِ بِما عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفاتِ آمِنُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آياتِنا مُعاجِزِينَ أُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ (٣٨)

{ وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى إِلاَّ مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صالِحاً فَأُولئِكَ لَهُمْ جَزاءُ الضِّعْفِ بِما عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفاتِ آمِنُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آياتِنا مُعاجِزِينَ أُولئِكَ فِي الْعَذابِ مُحْضَرُونَ (٣٨) } “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan mallarınız ve evlatlarınız değildir; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna. İşte onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükafat vardır ve onlar yüksek makamlarda (cennet odalarında) güven içindedirler. (37) Ayetlerimizi etkisiz kılmak için yarışanlara gelince, işte onlar azabın içine getirilip konulacaklardır. (38)”

12149. Metin

وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى قربة والتي إما لأن المراد وما جماعة أموالكم وأولادكم، أو لأنها صفة محذوف كالتقوى والخصلة. وقرئ «بالذي» أي بالشيء الذي يقربكم. إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صالِحاً استثناء من مفعول تُقَرِّبُكُمْ، أي الأموال والأولاد لا تقرب أحداً إلا المؤمن الصالح الذي ينفق ماله في سبيل الله ويعلم ولده الخير ويربيه على الصلاح، أو من أَمْوالُكُمْ وأَوْلادُكُمْ على حذف المضاف. فَأُولئِكَ لَهُمْ جَزاءُ الضِّعْفِ أن يجازوا الضعف إلى عشر فما فوقه، والإِضافة إضافة المصدر إلى المفعول، وقرئ بالأعمال على الأصل وعن يعقوب رفعهما على إبدال الضعف، ونصب الجزاء على التمييز أو المصدر لفعله الذي دل عليه لهم. بِما عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفاتِ آمِنُونَ من المكاره، وقرئ بفتح الراء وسكونها، وقرأ حمزة «في الغرفة» على إرادة الجنس.

وَما أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنا زُلْفى Bir yakınlık ile... الَّتِي lafzının müennes gelmesi ya «mallarınız ve evlatlarınız topluluğu» manası kastedildiği içindir yahut takva ve haslet gibi mahzuf bir kelimenin sıfatı olduğu içindir. «بالذي» şeklinde de okunmuştur ki «sizi yaklaştıracak şeyle» demektir. إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صالِحاً تُقَرِّبُكُمْ fiilinin mef'ûlünden istisnadır; yani mal ve evlatlar, malını Allah yolunda harcayan, evladına hayrı öğreten ve onu salah üzere yetiştiren salih müminden başkasını [huzurumuza] yaklaştırmaz; yahut muzafın hazfiyle أَمْوالُكُمْ ve أَوْلادُكُمْ lafızlarından istisnadır. فَأُولئِكَ لَهُمْ جَزاءُ الضِّعْفِ Bire on ve daha fazlasıyla kat kat karşılık verilmesidir. İzafet masdarın mef'ûle izafetidir. Asıl üzere amel ile de okunmuştur. Ya'kûb'dan ise الضِّعْفِ kelimesini bedel yaparak her ikisinin ref'iyle, الجزاء kelimesinin temyiz veya لَهُمْ ifadesinin delalet ettiği fiilinin masdarı olarak nasbı ile rivayet edilmiştir. بِما عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفاتِ آمِنُونَ İstenmeyen her türlü şeyden emindirler. Râ harfinin fethası ve sükûnuyla da okunmuştur. Hamza ise cins kastıyla «في الغرفة» şeklinde okumuştur.

12150. Metin

وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آياتِنا بالرد والطعن فيها. مُعاجِزِينَ مسابقين لأنبيائنا أو ظانين أنهم يفوتوننا.

وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آياتِنا Onları reddedip haklarında ileri geri konuşarak... مُعاجِزِينَ Peygamberlerimizle yarışan yahut bizi aciz bırakıp elimizden kaçıp kurtulacaklarını zannedenler olarak...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.