(42) Hâ-Mîm Ayn-Sîn-Kâf Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

13620. Metin

مكية وهي ثلاث وخمسون آية وتسمه سورة «الشورى»

Mekkîdir ve elli üç ayettir. "Şûrâ" suresi olarak isimlendirilir.

13621. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١ الى ٤]

[Şûrâ Suresi (42): 1-4. Ayetler]

13622. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

13623. Metin

حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)

{ حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) } “Hâ-mîm. Ayn-sîn-kâf. Mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi olan Allah; sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür.”

13624. Metin

حَمَ. عَسَقَ لعله اسمان للسورة ولذلك فصل بينهما وعدا آيتين، وإن كانا اسماً واحداً فالفصل ليطابق سائر الحواميم، وقرئ «حم سق» .

{ حَمَ. عَسَقَ } muhtemelen surenin iki ismidir; bu sebeple araları ayrılmış ve iki ayet sayılmıştır. Şayet tek bir isim iseler ayrılmaları diğer Hâmîmler ile uyumlu olması içindir. "Hâm-sîk" şeklinde de okunmuştur.

13625. Metin

كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ أي مثل ما في هذه السورة من المعاني، أو إيحاء مثل إيحائها أوحى الله إليك وإلى الرسل من قبلك، وإنما ذكر بلفظ المضارع على حكاية الحال الماضية للدلالة على استمرار الوحي وأن إيحاء مثله عادته، وقرأ ابن كثير يُوحِي بالفتح على أن كذلك مبتدأ ويُوحِي خبره المسند إلى ضميره، أو مصدر ويُوحِي مسند إلى إليك، واللَّهُ مرتفع بما دل عليه يُوحِي، والْعَزِيزُ الْحَكِيمُ صفتان له مقررتان لعلو شأن الموحى به كما مر في السورة السابقة، أو بالابتداء كما في قراءة «نوحي» بالنون والْعَزِيزُ وما بعده أخبار أو الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ صفتان. وقوله:

{ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } yani bu surede bulunan manaların benzerini veya onun vahyedilişi gibi bir vahyi Allah sana ve senden önceki peygamberlere vahyetmiştir. Vahyin devamlılığına ve böylesi bir vahyin O'nun sünneti (âdeti) olduğuna delalet etmesi için geçmiş zamanın hikâyesi üzere muzari (şimdiki/geniş zaman) lafzıyla zikredilmiştir. İbn Kesîr, { كَذلِكَ } kelimesini mübteda (özne), { يُوحِي } fiilini de onun zamirine isnad edilmiş haber veya bir meful-i mutlak; { يُوحِي } fiilini de { إِلَيْكَ } ibaresine isnad edilmiş kabul ederek fetha ile [yûhâ şeklinde] okumuştur. { اللَّهُ } lafzı { يُوحِي } fiilinin delalet ettiği şeyle merfûdur. { الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } ise önceki surede geçtiği gibi vahyedilenin şanının yüceliğini teyit eden O'nun iki sıfatıdır. Yahut nûn ile yapılan "nûhî" okuyuşundaki gibi ibtida (mübteda olma) iledir; { الْعَزِيزُ } ve sonrası haberlerdir veya { الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } iki sıfattır. O'nun şu buyruğu da:

13626. Metin

لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ خبران له وعلى الوجوه الأخر استئناف مقرر لعزته وحكمته.

{ لَهُ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } O'nun için iki haberdir; diğer vecihlere göre ise O'nun izzet ve hikmetini teyit eden bir istînâftır (yeni başlangıç cümlesidir).

13627. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : آية ٥]

[Şûrâ Suresi (42): 5. Ayet]

13628. Metin

تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥)

{ تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) } “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayacaklar! Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

13629. Metin

تَكادُ السَّماواتُ وقرأ نافع والكسائي بالياء. يَتَفَطَّرْنَ يتشققن من عظمة الله، وقيل من ادعاء الولد له. وقرأ البصريان وأبو بكر «ينفطرن» بالنون والأول أبلغ لأنه مطاوع فطر وهذا مطاوع فطر، وقرئ «تتفطرن» بالتاء لتأكيد التأنيث وهو نادر. مِنْ فَوْقِهِنَّ أي يبتدئ الانفطار من جهتهن الفوقانية، وتخصيصها على الأول لأن أعظم الآيات وأدلها على علو شأنه من تلك الجهة، وعلى الثاني ليدل على الانفطار من تحتهن بالطريق الأولى. وقيل الضمير للأرض فإن المراد بها الجنس. وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ بالسعي فيما يستدعي مغفرتهم من الشفاعة والإِلهام وإعداد الأسباب المقربة إلى الطاعة، وذلك في الجملة يعم المؤمن والكافر بل لو فسر الاستغفار بالسعي فيما يدفع الخلل المتوقع عم الحيوان بل الجماد، وحيث خص بالمؤمنين فالمراد به الشفاعة. أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ إذ ما من مخلوق إلا وهو ذو حظ من رحمته، والآية على الأول زيادة تقرير لعظمته وعلى الثاني دلالة على تقدسه عما نسب إليه، وإن عدم معاجلتهم بالعقاب على تلك الكلمة الشنعاء باستغفار الملائكة وفرط غفران الله ورحمته.

{ تَكادُ السَّماواتُ } Nâfi' ve Kisâî yâ ile [yekâdü şeklinde] okumuştur. { يَتَفَطَّرْنَ } Allah'ın azametinden dolayı yarılıp çatlayacaklar; O'na çocuk isnat edilmesinden dolayı olduğu da söylenmiştir. İki Basralı (Ebû Amr ve Ya'kûb) ile Ebû Bekir nûn ile "yenfatirne" şeklinde okumuştur; birinci kıraat daha beliğdir, çünkü tefa'ul babındandır [mütâvaat-ı tef'îldir], bu ise infiâl babındandır [mütâvaat-ı mücerreddir]. Müennesliği pekiştirmek için nâdir bir vecih olarak tâ ile "tetefattarne" şeklinde de okunmuştur. { مِنْ فَوْقِهِنَّ } yani çatlama onların üst cihetlerinden başlar. İlk görüşe göre üst cihetin tahsisi, O'nun şanının yüceliğine delalet eden en büyük ayetlerin o cihette olması sebebiyledir; ikinci görüşe göre ise altlarından çatlamanın evleviyet yoluyla gerçekleşeceğine delalet etmesi içindir. Zamirin yeryüzüne ait olduğu da söylenmiştir, zira bununla cins kastedilmiştir. { وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } şefaat, ilham ve itaate yaklaştıran sebepleri hazırlamak gibi bağışlanmalarını gerektirecek şeylere çaba sarf ederek [bağışlanma dilerler]. Bu, genel anlamda mümini de kâfiri de kapsar. Hatta istiğfar, beklenen bir bozulmayı defedecek çaba olarak tefsir edilirse hayvanları, bilakis cansız varlıkları dahi kapsar; müminlere tahsis edildiğinde ise bundan maksat şefaattir. { أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } zira hiçbir yaratılmış yoktur ki O'nun rahmetinden bir payı bulunmasın. Ayet birinci görüşe göre O'nun azametinin pekiştirilmesi, ikinci görüşe göre ise O'na isnat edilen şeylerden münezzeh olduğuna ve meleklerin istiğfarı ile Allah'ın engin mağfireti ve rahmeti sebebiyle o çirkin sözden ötürü cezalandırılmada acele edilmediğine delalettir.

13630. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٦ الى ٧]

[Şûrâ Suresi (42): 6-7. Ayetler]

13631. Metin

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧)

{ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) } “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde tam bir gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. Şehirlerin anasını ve etrafındakileri uyarman ve gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma gününü haber vermen için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.”

13632. Metin

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ شركاء وأنداداً. اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ رقيب على أحوالهم وأعمالهم فيجازيهم بها. وَما أَنْتَ يا محمد. عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ بموكل بهم أو بموكول إليك أمرهم.

{ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } ortaklar ve denkler [edinenler]. { اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ } onların hallerini ve amellerini gözetleyicidir ve bunlarla onları cezalandıracaktır. { وَما أَنْتَ } [Ey Muhammed!] { عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ } onların üzerinde bir muhafız değilsin veya onların işi sana havale edilmiş değildir.

13633. Metin

وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا الإِشارة إلى مصدر يُوحِي أو إلى معنى الآية المتقدمة، فإنه مكرر في القرآن في مواضع جمة فتكون الكاف مفعولاً به وقُرْآناً عَرَبِيًّا حال منه. لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى أهل أم القرى وهي مكة شرفها الله تعالى. وَمَنْ حَوْلَها من العرب. وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ يوم القيامة يجمع فيه الخلائق أو الأرواح أو الأشباح، أو العمال والأعمال وحذف ثاني مفعولي الأول وأول مفعولي الثاني للتهويل وإيهام التعميم، وقرئ «لينذر» بالياء والفعل «للقرآن» . لاَ رَيْبَ فِيهِ اعتراض لا محل له من الإعراب.

{ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا } İşaret, { يُوحِي } fiilinin masdarına veya önceki ayetin manasınadır; nitekim bu, Kur'an'da pek çok yerde tekrarlanmıştır. Bu durumda kâf mefulün bih, { قُرْآناً عَرَبِيًّا } ise ondan hâl olur. { لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى } Ümmü'l-Kurâ ehlini [uyarman için]; o da Allah Teâlâ'nın şerefli kıldığı Mekke'dir. { وَمَنْ حَوْلَها } Araplardan onun çevresinde bulunanları. { وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ } mahlûkatın veya ruhların yahut bedenlerin ya da amel edenler ile amellerin içinde toplanacağı kıyamet gününü [haber vermen için]. Korkutmak ve genellik hissi vermek için birincinin ikinci mefulü ile ikincinin birinci mefulü hazfedilmiştir. Yâ ile ve fiil "Kur'an"a ait olmak üzere "li-yünzira" şeklinde de okunmuştur. { لاَ رَيْبَ فِيهِ } iraptan mahalli olmayan bir ara cümledir (itirazdır).

13634. Metin

فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ أي بعد جمعهم في الموقف يجمعون أولاً ثم يفرقون، والتقدير منهم فريق والضمير للمجموعين لدلالة الجمع عليه، وقرئا منصوبين على الحال منهم أي وتنذر يوم جمعهم متفرقين بمعنى مشارفين للتفرق، أو متفرقين في داري الثواب والعقاب.

{ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ } yani duruşma yerinde (mevkıfta) toplandıktan sonra; önce toplanırlar sonra ayrılırlar. Takdiri "onlardan bir grup" şeklindedir ve cem' lafzının delaletinden ötürü zamir toplananlara aittir. Her ikisi de onlardan hâl olarak mensup okunmuştur; yani toplanma gününde onları ayrılmaya yüz tutmuş vaziyette veya sevap ve ceza yurtlarında ayrılmış olarak uyarırsın.

13635. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٨ الى ١٠]

[Şûrâ Suresi (42): 8-10. Ayetler]

13636. Metin

وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠)

{ وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) } “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır. Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa dost yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir ve O her şeye hakkıyla kadirdir. Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim olan Allah'tır; yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim.”

13637. Metin

وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً مهتدين أو ضالين. وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ بالهداية والحمل على الطاعة. وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ أي يدعهم بغير ولي ولا نصير في عذابه، ولعل تغيير المقابلة للمبالغة في الوعيد إذ الكلام في الإِنذار.

{ وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً } hidayet üzere veya sapıklık üzere [tek bir ümmet yapardı]. { وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ } hidayet vererek ve itaate sevk ederek [rahmetine sokar]. { وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ } yani onları azabında dostsuz ve yardımcısız bırakır. Karşılıklılık üslubunun değiştirilmesi (mukabelenin terki), söz uyarı sadedinde olduğu için tehditte mübalağa kastıyla olabilir.

13638. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا بل اتخذوا. مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ كالأصنام. فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ جواب لشرط محذوف مثل إن أرادوا أولياء بحق فالله هو الولي بالحق. وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ كالتقرير لكونه حقيقاً بالولاية.

{ أَمِ اتَّخَذُوا } bilakis edindiler. { مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } putlar gibi. { فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ } "Eğer hakiki dostlar istiyorlarsa, hakiki dost ancak Allah'tır" gibi mahzuf bir şartın cevabıdır. { وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } O'nun velayete layık olduğunu pekiştirme gibidir.

13639. Metin

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ أنتم والكفار. فِيهِ مِنْ شَيْءٍ من أمر من أمور الدنيا أو الدين. فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ مفوض إليه يميز المحق من المبطل بالنصر أو بالإثابة والمعاقبة. وقيل وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ من تأويل متشابه فارجعوا فيه إلى المحكم من كتاب الله. ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ في مجامع الأمور. وَإِلَيْهِ أُنِيبُ إليه أرجع في المعضلات.

{ وَمَا اخْتَلَفْتُمْ } siz ve kâfirler. { فِيهِ مِنْ شَيْءٍ } dünya veya din işlerinden herhangi bir konuda. { فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ } O'na havale edilmiştir; haklıyı batıldan zaferle yahut mükafat ve ceza ile ayırt eder. { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ } müteşabihin tevilinde ihtilaf ettiğiniz şeylerdir, onda Allah'ın Kitabı'ndan muhkem olana dönün, şeklinde de açıklanmıştır. { ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ } bütün işlerimde. { وَإِلَيْهِ أُنِيبُ } çetin meselelerde yalnız O'na dönerim.

13640. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١١ الى ١٢]

[Şûrâ Suresi (42): 11-12. Ayetler]

13641. Metin

فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢)

{ فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) } “Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etmiştir. Sizi bu düzen içinde üretip çoğaltır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Dilediğine rızkı bol bol yayar ve daraltır. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.”

13642. Metin

فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ خبر آخر ل ذلِكُمُ أو مبتدأ خبره. جَعَلَ لَكُمْ وقرئ بالجر على البدل من الضمير أو الوصف لإلى الله. مِنْ أَنْفُسِكُمْ من جنسكم. أَزْواجاً نساء. وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً أي وخلق للأنعام من جنسها أزواجاً، أو خلق لكم منَّ الأنعام أصنافاً أو ذكوراً وأناثاً. يَذْرَؤُكُمْ يكثركم من الذرء وهو البث وفي معناه الذر والذرو والضمير على الأول للناس، والْأَنْعامِ على تغليب المخاطبين

{ فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } { ذلِكُمُ } lafzı için diğer bir haberdir veya haberi { جَعَلَ لَكُمْ } olan bir mübtedadır. Zamirden bedel veya { إِلَى اللَّهِ } lafzına sıfat olarak cer ile de okunmuştur. { مِنْ أَنْفُسِكُمْ } kendi cinsinizden. { أَزْواجاً } kadınlar. { وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً } yani davarlar için de kendi cinslerinden eşler yarattı veya sizin için davarlardan sınıflar yahut erkekler ve dişiler yarattı. { يَذْرَؤُكُمْ } yaymak ve saçmak demek olan zer' kökünden gelip sizi çoğaltır; zerr ve zerv kelimeleri de bu anlamdadır. Birinci görüşe göre zamir insanlara aittir; akıl sahibi muhatapların tağlibi yoluyla davarları da kapsar.

13643. Metin

العقلاء. فِيهِ في هذا التدبير وهو جعل الناس والأنعام أزواجاً يكون بينهم توالد، فإنه كالمنبع للبث والتكثير. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ أي ليس مثله شيء يزاوجه ويناسبه، والمراد من مثله ذاته كما في قولهم:

{ فِيهِ } bu tedbir ve düzen içinde; o da insanlar ve davarların aralarında üreme gerçekleşecek şekilde çiftler kılınmasıdır. Zira bu durum çoğalıp yayılmanın kaynağı gibidir. { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } yani O'nunla çiftleşecek veya O'na denk/benzer olacak hiçbir şey yoktur. Ayetteki "misli" kelimesinden maksat zatıdır; nitekim Arapların şu sözünde olduğu gibi:

13644. Metin

مثلك لا يفعل كذا، على قصد المبالغة في نفيه عنه فإنه إذا نفى عمن يناسبه ويسد مسده كان نفيه عنه أولى، ونظيره قول رقيقة بنت صيفي في سقيا عبد المطلب: أَلاَ وَفِيهِمْ الطَّيِّبُ الطَاهِرُ لِذَاتِهِ. ومن قال الكاف فيه زائدة لعله عنى أنه يعطى معنى لَّيْسَ مّثْلِهِ غير أنه آكد لما ذكرناه. وقيل «مثله» صفته أي ليس كصفته صفة.

"Senin gibisi böyle yapmaz" sözü, bunu O'ndan nefyetmede mübalağa kastına dayanır. Zira bir şey O'na münasip olan ve O'nun yerine geçebilecek olandan nefyedilirse, bizzat kendisinden nefyedilmesi evleviyetle gerekir. Bunun benzeri, Rukayka bint Sayfî'nin Abdülmuttalib'in yağmur duasında söylediği şu sözdür: "Haberiniz olsun, içlerinde zatı tertemiz olan zat vardır." Buradaki kâf harfinin zâid olduğunu söyleyen kimse, zannedersem onun { لَّيْسَ مّثْلِهِ } manasını verdiğini kastetmiştir; ancak zikrettiğimiz üzere bu daha pekiştiricidir. "Misli" kelimesinin O'nun sıfatı olduğu da söylenmiştir; yani O'nun sıfatı gibi bir sıfat yoktur.

13645. Metin

وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ لكل ما يسمع ويبصر.

{ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } işitilen ve görülen her şeyi [işiten ve görendir].

13646. Metin

لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ خزائنها. يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ يوسع ويضيق على وفق مشيئته. إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ فيفعله على ما ينبغي.

{ لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } onların hazineleri [O'nundur]. { يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ } dilediğine meşietine uygun olarak genişletir ve daraltır. { إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } dolayısıyla onu gerektiği gibi yapar.

13647. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٣ الى ١٤]

[Şûrâ Suresi (42): 13-14. Ayetler]

13648. Metin

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤)

{ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) } “O, dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi sizin için dinden bir şeriat kıldı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin şey pek ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haset ve azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar ise, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.”

13649. Metin

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أي شرع لكم من الدين دين نوح ومحمد عليهما الصلاة والسلام ومن بينهما من أرباب الشرائع، وهو الأصل المشترك فيما بينهم المفسر بقوله: أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وهو الإِيمان بما يجب تصديقه والطاعة في أحكام الله ومحله النصب على البدل من مفعول شَرَعَ، أو الرفع على الاستئناف كأنه جواب وما ذلك المشروع أو الجر على البدل من هاء به. وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ ولا تختلفوا في هذا الأصل أما فروع الشرائع فمختلفة كما قال. لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً. كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ عظم عليهم. مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ من التوحيد. اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ يجتلب إليه والضمير لما تدعوهم أو للدين. وَيَهْدِي إِلَيْهِ بالإِشارة والتوفيق. مَنْ يُنِيبُ يقبل إليه.

{ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى } yani sizin için dinden Nûh'un, Muhammed'in (her ikisine de salât ve selâm olsun) ve bu ikisi arasındaki şeriat sahibi peygamberlerin dinini şeriat kıldı. Bu da aralarındaki ortak asıldır ki O'nun şu buyruğu ile tefsir edilmiştir: { أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ } O da tasdik edilmesi zorunlu olan şeylere iman etmek ve Allah'ın hükümlerine itaattir. Bunun iraptaki yeri, { شَرَعَ } fiilinin mefulünden bedel olarak nasb, veya sanki "O şeriat kılınan şey nedir?" sorusuna bir cevap gibi istînâf olarak ref', yahut { بِهِ } lafzındaki hâ zamirinden bedel olarak cerdir. { وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ } bu asılda ayrılığa düşmeyin; şeriatlerin füruuna (ayrıntılarına) gelince onlar { لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً } “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik” buyurduğu gibi farklıdır. { كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ } onlara ağır geldi. { مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ } davet ettiğin tevhid. { اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ } kendine çeker; zamir davet ettiğin şeye veya dine aittir. { وَيَهْدِي إِلَيْهِ } irşad ve tevfik ile [iletir]. { مَنْ يُنِيبُ } O'na yönelen kimseyi.

13650. Metin

وَما تَفَرَّقُوا يعني الأمم السالفة. وقيل أهل الكتاب لقوله: وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ. إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ العلم بأن التفرق ضلال متوعد عليه، أو العلم بمبعث الرسل عليهم الصلاة والسلام، أو أسباب العلم من الرسل والكتب وغيرهما فلم يلتفتوا إليها. بَغْياً بَيْنَهُمْ عداوة أو طلباً للدنيا. وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ بالإِمهال. إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى هو يوم القيامة أو آخر أعمارهم المقدرة. لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ باستئصال المبطلين حين افترقوا لعظم ما اقترفوا. وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ يعني أهل الكتاب الذين كانوا في عهد الرسول ﷺ، أو المشركين الذين أورثوا القرآن من بعد أهل الكتاب. وقرئ «ورّثوا» و «وورثوا» . لَفِي شَكٍّ مِنْهُ من كتابهم لا يعلمونه كما هو أو لا يؤمنون به حق الإيمان، أو من القرآن.

{ وَما تَفَرَّقُوا } yani geçmiş ümmetler [ayrılığa düşmedi]. { وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } “Kendilerine kitap verilenler ayrılığa düşmediler” ayetinden dolayı Ehl-i Kitap olduğu da söylenmiştir. { إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ } tefrikanın cezayı gerektiren bir sapıklık olduğuna dair ilim geldikten veya peygamberlerin (salât ve selâm üzerlerine olsun) gönderilmesine dair ilim yahut peygamberler ve kitaplar gibi ilim sebepleri geldikten sonra [ayrılığa düştüler], fakat bunlara iltifat etmediler. { بَغْياً بَيْنَهُمْ } düşmanlık sebebiyle veya dünyayı talep ettikleri için. { وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ } mühlet vermekle ilgili [bir söz olmasaydı]. { إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى } o da kıyamet günü veya takdir edilmiş ömürlerinin sonudur. { لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ } işledikleri günahın büyüklüğünden dolayı ayrılığa düştükleri anda bâtıl ehlinin kökünün kazınması suretiyle [aralarında hüküm verilirdi]. { وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ } yani Resûlullah ﷺ zamanındaki Ehl-i Kitap veya Ehl-i Kitap'tan sonra Kur'an'a vâris kılınan müşrikler. "Vürrisû" ve "Ve vurrisû" şeklinde de okunmuştur. { لَفِي شَكٍّ مِنْهُ } kitaplarından [şüphe içindedirler]; onu gereği gibi bilmezler veya ona hakkıyla iman etmezler; yahut Kur'an'dan [şüphe içindedirler].

13651. Metin

مُرِيبٍ مقلق أو مدخل في الريبة.

{ مُرِيبٍ } huzursuz edici veya şüpheye düşürücü [bir şüphe].

13652. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٥ الى ١٦]

[Şûrâ Suresi (42): 15-16. Ayetler]

13653. Metin

فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لاَ حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦)

{ فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لاَ حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦) } “İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir delil yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş yalnız O'nadır.' O'na icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya girişenlerin delilleri Rableri katında boştur. Onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için çetin bir azap vardır.”

13654. Metin

فَلِذلِكَ فلأجل ذلك التفرق أو الكتاب، أو العلم الذي أوتيته. فَادْعُ إلى الاتفاق على الملة

{ فَلِذلِكَ } işte o ayrılık veya kitap yahut sana verilen ilim sebebiyle. { فَادْعُ } hanîf olan din üzerinde birleşmeye

13655. Metin

الحنيفية أو الاتباع لما أوتيت، وعلى هذا يجوز أن تكون اللام في موضع إلى لإِفادة الصلة والتعليل.

yahut sana verilene uymaya [davet et]. Buna göre lâm harfinin sıla ve ta'lîl (gerekçe) bildirmek üzere "ilâ" anlamında olması caizdir.

13656. Metin

وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ واستقم على الدعوة كما أمرك الله تعالى. وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ الباطلة. وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ يعني جميع الكتب المنزلة لا كالكفار الذين آمنوا ببعض وكفروا ببعض. وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ في تبليغ الشرائع والحكومات، والأول إشارة إلى كمال القوة النظرية وهذا إشارة إلى كمال القوة العملية. اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ خالق الكل ومتولي أمره. لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ وكل مجازى بعمله. لاَ حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ لا حجاج بمعنى لا خصومة إذ الحق قد ظهر ولم يبق للمحاجة مجال ولا للخلاف مبدأ سوى العناد. اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا يوم القيامة. وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ مرجع الكل لفصل القضاء، وليس في الآية ما يدل على متاركة الكفار رأساً حتى تكون منسوخة بآية القتال.

{ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ } Allah Teâlâ'nın sana emrettiği gibi davet üzere dosdoğru ol. { وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ } onların bâtıl heveslerine [uyma]. { وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ } bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden kâfirler gibi değil, indirilen bütün kitapları kastederek [böyle de]. { وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ } şeriatları tebliğde ve hüküm vermede [aranızda adalet etmekle emrolundum]. Birincisi nazarî kuvvetin kemâline, bu ise amelî kuvvetin kemâline işarettir. { اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ } herkesin yaratıcısı ve işini üstlenenidir. { لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ } herkes ameliyle karşılık görecektir. { لاَ حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ } hüccetleşme yoktur, yani husumet yoktur; zira hak ortaya çıkmış, tartışmaya mahal ve inattan başka ihtilafa bir dayanak kalmamıştır. { اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا } kıyamet gününde [toplayacaktır]. { وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ } hükmün verilmesi için herkesin dönüşü O'nadır. Ayette kâfirleri tamamen kendi haline bırakmayı gösteren bir anlam yoktur ki kıtal ayetiyle neshedilmiş olsun.

13657. Metin

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ في دينه. مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ من بعد ما استجاب له الناس ودخلوا فيه، أو من بعد ما استجاب الله لرسوله فأظهر دينه بنصره يوم بدر، أو من بعد ما استجاب له أهل الكتاب بأن أقروا بنبوته واستفتحوا به. حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ زائلة باطلة. وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ لمعاندتهم. وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ على كفرهم.

{ وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ } O'nun dini hakkında [tartışanlar]. { مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ } insanlar O'na icabet edip dine girdikten sonra; veya Allah Resûlü'ne icabet edip Bedir günü zaferiyle dinini üstün kıldıktan sonra; yahut Ehl-i Kitap peygamberliğini ikrar edip onunla fetih ve yardım dileyerek O'na icabet ettikten sonra. { حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ } zaildir, bâtıldır. { وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ } inatları sebebiyle [bir gazap vardır]. { وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ } küfürleri sebebiyle [çetin bir azap vardır].

13658. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٧ الى ١٨]

[Şûrâ Suresi (42): 17-18. Ayetler]

13659. Metin

اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨)

{ اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨) } “Kitab'ı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de o saat yakındır! Ona inanmayanlar, onun çabucak gelmesini isterler. İnananlar ise ondan korku ve ürperti içindedirler ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, o saat hakkında tartışıp duranlar, derin bir sapıklık içindedirler.”

13660. Metin

اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ جنس الكتاب. بِالْحَقِّ ملتبساً بعيداً من الباطل، أو بما يحق إنزاله من العقائد والأحكام. وَالْمِيزانَ والشرع الذي توزن به الحقوق ويسوى بين الناس، أو العدل بأن أنزل الأمر به أو آلة الوزن بأن أوحى بإعدادها. وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ إتيانها فاتبع الكتاب واعمل بالشرع وواظب على العدل قبل أن يفاجئك اليوم الذي توزن فيه أعمالك وتوفى جزاءك، وقيل تذكير القريب لأنه بمعنى ذات قرب، أو لأن الساعة بمعنى البعث.

{ اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ } kitap cinsini [indirdi]. { بِالْحَقِّ } bâtıldan uzak olarak hak ile kaynaşmış halde yahut itikat ve ahkâmdan indirilmesi hak olan şeylerle. { وَالْمِيزانَ } hakların tartıldığı ve insanlar arasında eşitliğin sağlandığı şeriatı; yahut emrini indirmek suretiyle adaleti veya hazırlanmasını vahyetmek suretiyle tartı aletini [indirdi]. { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ } onun gelmesi [yakındır]; amellerinin tartılacağı ve karşılığının eksiksiz verileceği o gün seni ansızın yakalamadan önce Kitab'a uy, şeriatla amel et ve adalete devam et. "Karîb" lafzının müzekker getirilmesi "yakınlık sahibi" anlamında olmasından veya "es-sâat" kelimesinin "el-ba's" (yeniden diriliş) anlamında olmasından dolayı olduğu da söylenmiştir.

13661. Metin

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِها استهزاء. وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها خائفون منها مع اغتيابها لتوقع الثواب. وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أي الكائن لا محالة. أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ يجادلون فيها من المرية، أو من مريب الناقة إذا مسحت ضرعها بشدة للحلب لأن كلاً من المتجادلين يستخرج ما عند صاحبه بكلام فيه شدة. لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ عن الحق فإن البعث أشبه الغائبات إلى المحسوسات، فمن لم يهتد لتجويزه فهو أبعد عن الاهتداء إلى ما وراءه.

{ يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِها } alay ederek [çabucak gelmesini isterler]. { وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها } sevap beklentisiyle birlikte onun gelmesini arzu etmekle beraber ondan korkmaktadırlar. { وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ } yani kesinlikle gerçekleşecek olandır. { أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ } onun hakkında tartışırlar; bu kelime "el-mirye"den (şüphe) veya "sağmak için devenin memesini şiddetle meshetmek" anlamındaki ifadeden gelir, çünkü tartışanlardan her biri sertlik içeren bir sözle arkadaşının içindekini ortaya çıkarır. { لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } haktan [uzak bir sapıklık içindedirler]. Zira yeniden dirilme, gaybî şeyler arasında hissedilen varlıklara en çok benzeyenidir; onun caiz ve mümkün olduğunu kavrayamayan kimse, onun ötesindeki şeyleri kavramaktan daha da uzaktır.

13662. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٩ الى ٢٠]

[Şûrâ Suresi (42): 19-20. Ayetler]

13663. Metin

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠)

{ اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) } “Allah kullarına çok lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O pek kuvvetlidir, mutlak galiptir. Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da ondan veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.”

13664. Metin

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ بر بهم بصنوف من البر لا تبلغها الأفهام. يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ أي يرزقه كما يشاء فيخص كلاً من عباده بنوع من البر على ما اقتضته حكمته. وَهُوَ الْقَوِيُّ الباهر القدرة. الْعَزِيزُ المنيع الذي لا يغلب.

{ اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ } anlayışların erişemeyeceği türlü türlü iyiliklerle onlara lütufkârdır. { يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ } yani dilediği gibi rızıklandırır; hikmetinin gerektirdiği şekilde kullarının her birini bir iyilik türü ile tahsis eder. { وَهُوَ الْقَوِيُّ } kudreti apaçık ve üstün olan. { الْعَزِيزُ } mağlup edilemeyen mutlak galiptir.

13665. Metin

مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ ثوابها شبهه بالزرع من حيث أنه فائدة تحصل بعمل الدنيا ولذلك قيل:

{ مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ } onun sevabını [isterse]; dünya ameliyle elde edilen bir kazanç olması bakımından bunu ekine (harsa) benzetmiştir. Bu sebeple şöyle denilmiştir:

13666. Metin

الدنيا مزرعة الآخرة، والحرث في الأصل إلقاء البذر في الأرض ويقال للزرع الحاصل منه. نَزِدْ لَهُ فِي

"Dünya ahiretin tarlasıdır." Hars (ekim) aslen tohumu toprağa atmaktır; bundan meydana gelen ekine de [hars] denir. { نَزِدْ لَهُ فِي }

13667. Metin

حَرْثِهِ

{ حَرْثِهِ } “onun ekininde”

13668. Metin

فنعطه بالواحد عشراً إلى سبعمائة فما فوقها. وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها شيئاً منها على ما قسمنا له. وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ إذ الأعمال بالنيات ولكل امرئ ما نوى.

bire on, yedi yüze ve daha fazlasına kadar veririz. { وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها } ona taksim ettiğimiz kadarıyla ondan bir şeyler veririz. { وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ } zira ameller niyetlere göredir ve her kişiye niyet ettiği vardır.

13669. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : آية ٢١]

[Şûrâ Suresi (42): 21. Ayet]

13670. Metin

أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١)

{ أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١) } “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine ihdas eden ortakları mı var? Eğer kesin hüküm sözü olmasaydı, aralarında muhakkak hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.”

13671. Metin

أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ بل ألهم شركاء، والهمزة للتقرير والتقريع وشركاؤهم شياطينهم. شَرَعُوا لَهُمْ بالتزيين. مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ كالشرك وإنكار البعث والعمل للدنيا. وقيل شركاؤهم أوثانهم وإضافتها إليهم لأنهم متخذوها شركاء، وإسناد الشرع إليها لأنها سبب ضلالتهم وافتتانهم بما تدينوا به، أو صور من سنة لهم. وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ أي القضاء السابق بتأجيل الجزاء، أو العدة بأن الفصل يكون يوم القيامة. لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بين الكافرين والمؤمنين، أو المشركين وشركائهم. وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ وقرئ «أن» بالفتح عطفاً على كلمة الْفَصْلِ أي وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ وتقدير عذاب الظالمين في الآخرة لقضي بينهم في الدنيا، فإن العذاب الأليم غالب في عذاب الآخرة.

{ أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ } bilakis onların ortakları mı var? Başındaki hemze kınama ve azarlama içindir; onların ortakları ise şeytanlarıdır. { شَرَعُوا لَهُمْ } süsleyip cazip göstererek [ihdas ettiler]. { مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ } şirk koşmak, yeniden dirilişi inkâr etmek ve sadece dünya için amel etmek gibi. Şöyle de denilmiştir: Onların ortakları putlarıdır; putların onlara izafe edilmesi, onları ortaklar edinmiş olmalarındandır. Şeriat koymanın (ihdas etmenin) onlara isnat edilmesi ise, sapıklıklarının ve benimsedikleri dine kapılıp fitneye düşmelerinin sebebi oldukları içindir; ya da onlar adına bu yolu açanların bir tasviridir. { وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ } yani cezanın ertelenmesine dair geçmiş hüküm ya da cứu ayırmanın kıyamet gününde olacağına dair vaat olmasaydı, { لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ } kâfirler ile müminler veya müşrikler ile ortak koştukları varlıklar arasında [hüküm verilirdi]. { وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ } "أن" şeklinde fetha ile de okunmuştur; { كَلِمَةُ الْفَصْلِ } lafzına matuftur; yani kesin hüküm sözü ve zalimlerin azabının ahirette takdir edilmiş olması bulunmasaydı, dünyada aralarında hüküm verilirdi demektir; zira can yakıcı azap çoğunlukla ahiret azabıdır.

13672. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٢٢ الى ٢٣]

[Şûrâ Suresi (42): 22-23. Ayetler]

13673. Metin

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لاَّ أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣)

{ تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لاَّ أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) } “Zalimlerin, kazandıkları [günahlar] yüzünden korkudan titrediklerini görürsün; o [azap] ise başlarına mutlaka gelecektir. İman edip salih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur. Bu, Allah’ın, iman edip salih amel işleyen kullarına müjdelediğidir. De ki: ‘Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.’ Kim bir iyilik kazanırsa, onun için bunda güzelliği artırırız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir.”

13674. Metin

تَرَى الظَّالِمِينَ في القيامة. مُشْفِقِينَ خائفين. مِمَّا كَسَبُوا من السيئات. وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ أي وباله لاحق بهم أشفقوا أو لم يشفقوا. وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ في أطيب بقاعها وأنزهها. لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ أي ما يشتهونه ثابت لهم عند ربهم. ذلِكَ إشارة إلى المؤمنين. هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ الذي يصغر دونه ما لغيرهم في الدنيا.

{ تَرَى الظَّالِمِينَ } kıyamette [görürsün]. { مُشْفِقِينَ } korku içinde titreyenler olarak. { مِمَّا كَسَبُوا } kazandıkları kötülüklerden dolayı. { وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ } yani korksalar da korkmasalar da onun vebali başlarına gelecektir. { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ } cennetlerin en hoş ve en güzel yerlerindedirler. { لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ } yani arzuladıkları şeyler Rableri katında onlar için sabittir. { ذلِكَ } müminlere [ihsan edilenlere] işarettir. { هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ } öyle büyük bir lütuftur ki, başkalarının dünyada sahip olduğu her şey onun yanında önemsiz kalır.

13675. Metin

ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ ذلك الثواب الذي يبشرهم الله به فحذف الجار ثم العائد، أو ذلك التبشير الذي يبشره الله عباده. وقرأ ابن كثير وأبو عمرو وحمزة والكسائي يُبَشِّرُ من بشره وقرئ «يُبَشّرُ» من أبشره. قُلْ لاَّ أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ على ما أتعاطاه من التبليغ والبشارة. أَجْراً نفعاً منكم. إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى أي تودوني لقرابتي منكم، أو تودوا قرابتي، وقيل الاستثناء منقطع والمعنى:

{ ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } Allah'ın onlara müjdelediği mükâfattır; harf-i cer ve ardından عائد (dönen zamir) hazfedilmiştir; yahut Allah'ın kullarına verdiği o müjdedir. İbn Kesîr, Ebû Amr, Hamza ve Kisâî "بشره" fiilinden { يُبَشِّرُ } şeklinde okumuşlardır; "أبشره" fiilinden «يُبْشِرُ» şeklinde de okunmuştur. { قُلْ لاَّ أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ } üstlendiğim tebliğ ve müjdeleme görevine karşılık, { أَجْراً } sizden bir menfaat [istemiyorum]. { إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى } yani aramızdaki akrabalık sebebiyle beni sevmenizi veya benim akrabalarımı sevmenizi [isterim]. İstisnanın münkatı olduğu da söylenmiştir; bu durumda anlam şudur:

13676. Metin

لا أسألكم أجراً قط ولكني أسألكم المودة، وفِي الْقُرْبى حال منها أي إِلَّا الْمَوَدَّةَ ثابتة في ذوي الْقُرْبى متمكنة في أهلها، أو في حق القرابة ومن أجلها كما جاء

Sizden asla bir ücret istemiyorum; ancak sizden sevgiyi istiyorum. { فِي الْقُرْبى } ifadesi sevgiden hâldir; yani { إِلَّا الْمَوَدَّةَ } akrabalar arasında sabit ve ehline yerleşmiş olan sevgi, ya da akrabalık hakkı için ve onun hatırına olan sevgi müstesnadır; nitekim

13677. Metin

في الحديث «الحب في الله والبغض في الله» .

hadiste: “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” diye geçmiştir.

13678. Metin

روي: أنها لما نزلت قيل يا رسول الله من قرابتك هؤلاء الذين وجبت مودتهم علينا قال: «علي وفاطمة وابناهما» .

Rivayet edildiğine göre bu ayet indiğinde: "Ey Allah'ın Resûlü, kendilerini sevmemiz üzerimize farz olan bu akrabaların kimlerdir?" denildi. O da: “Ali, Fatıma ve onların iki oğludur” buyurdu.

13679. Metin

وقيل الْقُرْبى التقرب إلى الله أي إلا أن تودوا الله ورسوله في تقربكم إليه بالطاعة والعمل الصالح، وقرئ «إلا مودة في القربى» . وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً ومن يكتسب طاعة سيما حب آل رسول الله ﷺ، وقيل نزلت في أبي بكر الصديق ﵁ ومودته لهم. نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً في الحسنة بمضاعفة الثواب، وقرئ «يزد» أي يزد الله وحسنى. إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ لمن أذنب. شَكُورٌ لمن أطاع بتوفية الثواب والتفضل عليه بالزيادة.

Kurbânın (الْقُرْبى) Allah'a yakınlaşmak olduğu da söylenmiştir; yani itaat ve salih amelle O'na yakınlaşmanız hususunda Allah'ı ve Resûlü'nü sevmeniz hariç [bir şey istemiyorum]. «إلا مودة في القربى» şeklinde de okunmuştur. { وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً } kim bir itaat kazanırsa; bilhassa Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ehl-i beytinin sevgisini. Ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh ve onun Ehl-i Beyt sevgisi hakkında indiği de söylenmiştir. { نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً } sevabını katlayarak o iyilikte [güzelliği artırırız]. «يزد» şeklinde yani "Allah artırır" ve "حسنى" şeklinde de okunmuştur. { إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ } günah işleyen için [çok bağışlayandır]. { شَكُورٌ } sevabı tam vererek ve fazlasını lütfederek itaat edenin karşılığını bolca verendir.

13680. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : آية ٢٤]

[Şûrâ Suresi (42): 24. Ayet]

13681. Metin

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٤)

{ أَمْ يَقُولُونَ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٤) } “Yoksa ‘Allah’a yalan uydurdu’ mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”

13682. Metin

أَمْ يَقُولُونَ بل أيقولون. افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً افترى محمد بدعوى النبوة أو القرآن. فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ استبعاد للافتراء عن مثله بالإِشعار على أنه إنما يجترئ عليه من كان مختوماً على قلبه جاهلاً بربه، فأما من كان ذا بصيرة ومعرفة فلا، وكأنه قال: إن يشأ الله خذلانك يختم على قلبك لتجترئ بالافتراء عليه. وقيل يختم على قلبك يمسك القرآن أو الوحي عنه، أو يربط عليه بالصبر فلا يشق عليك أذاهم. وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ استئناف لنفي الافتراء عما يقوله بأنه لو كان مفترى لمحقه إذ من عادته تعالى محو الباطل وإثبات الحق بوحيه أو بقضائه أو بوعده، بمحو باطلهم وإثبات حقه بالقرآن، أو بقضائه الذي لا مرد له، وسقوط الواو من يَمْحُ في بعض المصاحف لاتباع اللفظ كما في قوله: وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ.

{ أَمْ يَقُولُونَ } bilakis [şöyle mi] diyorlar? { افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً } peygamberlik veya Kur'an iddiasıyla Muhammed Allah'a yalan uydurdu [mu diyorlar?] { فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ } onun gibi birinden iftira ihtimalini uzaklaştırmadır; bu, böyle bir şeye ancak kalbi mühürlü ve Rabbinden habersiz olan kimsenin cüret edebileceğini bildirmek içindir; basiret ve marifet sahibi olan kimse ise asla böyle yapmaz. Sanki şöyle buyurmuştur: Eğer Allah seni yardımsız bırakmayı dilerse, O'na iftira etmeye cüret edesin diye kalbini mühürler. Kalbini mühürlemesinin, Kur'an'ı veya vahyi ondan kesmesi ya da kalbini sabırla pekiştirip onların eziyetlerinin sana ağır gelmemesini sağlaması olduğu da söylenmiştir. { وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ } söylediklerinden iftirayı nefyetmek için yeni bir başlangıç (isti'naf) cümlesidir; zira uydurma olsaydı onu yok ederdi; çünkü vahyiyle, kazasıyla veya vaadiyle bâtılı yok edip hakkı sabit kılmak, onların bâtılını yok edip Kendi hakkını Kur'an'la yahut geri çevrilmez takdiriyle gerçekleştirmek Yüce Allah'ın âdetindendir. Bazı mushaflarda { يَمْحُ } lafzından vâv harfinin düşmesi, { وَيَدْعُ الْإِنْسانُ بِالشَّرِّ } kavlinde olduğu gibi telaffuza tabiyettendir.

13683. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]

[Şûrâ Suresi (42): 25-26. Ayetler]

13684. Metin

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبادِهِ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّئاتِ وَيَعْلَمُ ما تَفْعَلُونَ (٢٥) وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكافِرُونَ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (٢٦)

{ وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبادِهِ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّئاتِ وَيَعْلَمُ ما تَفْعَلُونَ (٢٥) وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكافِرُونَ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (٢٦) } “Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O'dur. İman edip salih ameller işleyenlerin dualarına icabet eder ve lütfundan onlara [nimetlerini] artırır. Kâfirlere gelince, onlar için çetin bir azap vardır.”

13685. Metin

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبادِهِ بالتجاوز عما تابوا عنه، والقبول يعدى إلى مفعول ثان بمن وعن لتضمنه معنى الأخذ والإِبانة، وقد عرفت حقيقة التوبة.

{ وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبادِهِ } tevbe ettikleri şeyleri bağışlayarak [tevbeyi kabul eder]. Kabul fiili, alma ve ayırma anlamını içerdiği için ikinci mef'ule "min" ve "an" ile geçişli olur. Tevbenin hakikati daha önce açıklanmıştı.

13686. Metin

وعن علي ﵁: هي اسم يقع على ستة معان: على الماضي من الذنوب الندامة، ولتضييع الفرائض الإِعادة، ورد المظالم وإذابة النفس في الطاعة كما ربيتها في المعصية وإذاقتها مرارة الطاعة كما أذقتها حلاوة المعصية، والبكاء بدل كل ضحك ضحكته.

Ali radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: O, altı anlamı kapsayan bir isimdir: Geçmiş günahlara nedamet (pişmanlık), zayi edilen farzları iade etmek (kaza etmek), kul haklarını geri vermek, nefsi günahta büyüttüğün gibi itaatte eritmek, günahın tatlılığını tattırdığın gibi ona itaatin acısını tattırmak ve güldüğün her gülüşe bedel ağlamaktır.

13687. Metin

وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّئاتِ صغيرها وكبيرها لمن يشاء. وَيَعْلَمُ مَا يَفْعَلُونَ فيجازي ويتجاوز عن إتقان وحكمة، وقرأ الكوفيون غير أبي بكر ما تَفْعَلُونَ بالتاء.

{ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّئاتِ } dilediği kimsenin küçüğünü de büyüğünü de [bağışlar]. { وَيَعْلَمُ مَا يَفْعَلُونَ } böylece tam bir muhkemlik ve hikmetle karşılık verir ve bağışlar. Ebû Bekir dışındaki Kûfeliler { ما تَفْعَلُونَ } lafzını "te" ile okumuşlardır.

13688. Metin

وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أي يستجيب الله لهم فحذف اللام كما حذف في وَإِذا كالُوهُمْ والمراد إجابة الدعاء أو الإِثابة على الطاعة، فإنها كدعاء وطلب لما يترتب عليها. ومنه

{ وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } yani Allah onlara icabet eder; { وَإِذا كالُوهُمْ } kavlinde olduğu gibi lam hazfedilmiştir. Kastedilen, duaya icabet edilmesi veya itaate mükâfat verilmesidir; zira itaat, neticesinde gelecek şeyler için bir dua ve talep gibidir. Nitekim

13689. Metin

قوله ﵊ «أفضل الدعاء الحمد لله»

Peygamber aleyhisselâm'ın: “Duanın en faziletlisi 'elhamdülillah'tır” sözü

13690. Metin

، أو يستجيبون لله بالطاعة إذا دعاهم إليها. وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ على ما سألوا واستحقوا واستوجبوا له بالاستجابة. وَالْكافِرُونَ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ بدل ما للمؤمنين من الثواب والتفضل.

bunun bir örneğidir; yahut kendilerini çağırdığında itaatle Allah'a icabet ederler. { وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ } istediklerinin, hak ettiklerinin ve icabetleri sebebiyle müstahak olduklarının üzerine [fazlasını verir]. { وَالْكافِرُونَ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ } müminlerin sahip olduğu mükâfat ve lütfun yerine [onlar için şiddetli bir azap vardır].

13691. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : آية ٢٧]

[Şûrâ Suresi (42): 27. Ayet]

13692. Metin

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ ما يَشاءُ إِنَّهُ بِعِبادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧)

{ وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ ما يَشاءُ إِنَّهُ بِعِبادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧) } “Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, yeryüzünde muhakkak azarlardı. Fakat O, dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”

13693. Metin

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ لتكبروا وأفسدوا فيها بطراً، أو لبغى بعضهم على بعض استيلاء واستعلاء وهذا على الغالب، وأصل البغي طلب تجاوز الاقتصاد فيما يتحرى كمية أو كيفية. وَلكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ بتقدير. مَا يَشاءُ كما اقتضته مشيئته. إِنَّهُ بِعِبادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ يعلم خفايا أمرهم وجلايا حالهم فيقدر لهم ما يناسب شأنهم.

{ وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ } şımarıklıktan dolayı kibirlenir ve yeryüzünde fesat çıkarırlardı; yahut üstünlük ve hâkimiyet kurmak için bir kısmı diğerine haksızlık ederdi; bu durum çoğunluk itibariyledir. Bağy (بَغْي) kelimesinin aslı, miktar veya nitelik bakımından hedeflenen şeyde ölçülü olmayı aşmayı istemektir. { وَلكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ } bir ölçüyle [indirir]. { مَا يَشاءُ } iradesinin gerektirdiği şekilde. { إِنَّهُ بِعِبادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ } onların gizli işlerini de açık durumlarını da bilir; böylece hallerine uygun olanı onlar için takdir eder.

13694. Metin

روي أن أهل الصفة تمنوا الغنى فنزلت.

Rivayet edildiğine göre Ehl-i Suffe zenginlik temenni etmiş, bunun üzerine bu ayet inmiştir.

13695. Metin

وقيل في العرب كانوا إذا أخصبوا تحاربوا وإذا أجدبوا انتجعوا.

Araplar hakkında indiği de söylenmiştir; onlar bolluk içinde olunca birbirleriyle savaşır, kıtlığa düşünce otlak ve su aramaya çıkarlardı.

13696. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Şûrâ Suresi (42): 28-29. Ayetler]

13697. Metin

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨) وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَثَّ فِيهِما مِنْ دابَّةٍ وَهُوَ عَلى جَمْعِهِمْ إِذا يَشاءُ قَدِيرٌ (٢٩)

{ وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨) وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَثَّ فِيهِما مِنْ دابَّةٍ وَهُوَ عَلى جَمْعِهِمْ إِذا يَشاءُ قَدِيرٌ (٢٩) } “O, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, asıl dost ve koruyucudur, övgüye layık olandır. Gökleri, yeri ve bu ikisinde yaydığı canlıları yaratması da O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir.”

13698. Metin

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ المطر الذي يغيثهم من الجدب ولذلك خص بالنافع، وقرأ نافع وابن عامر وعاصم يُنَزِّلُ بالتشديد. مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا أيسوا منه، وقرئ بكسر النون. وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ في كل شيء من السهل والجبل والنبات والحيوان. وَهُوَ الْوَلِيُّ الذي يتولى عباده بإحسانه ونشر رحمته.

{ وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ } onları kuraklıktan kurtaran yağmuru [indirendir]; bu sebeple faydalı olana tahsis edilmiştir. Nâfi‘, İbn Âmir ve Âsım { يُنَزِّلُ } lafzını şeddeli okumuşlardır. { مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا } ondan ümitlerini kestikten sonra; nûn harfinin kesresiyle de okunmuştur. { وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ } ovada, dağda, bitkide ve hayvanda her şeyin içinde [rahmetini yayar]. { وَهُوَ الْوَلِيُّ } ihsanıyla ve rahmetini yaymasıyla kullarını gözetendir.

13699. Metin

الْحَمِيدُ المستحق للحمد على ذلك.

{ الْحَمِيدُ } bundan dolayı hamde layık olandır.

13700. Metin

وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فإنها بذاتها وصفاتها تدل على وجود صانع قادر حكيم. وَما بَثَّ فِيهِما عطف على السَّماواتِ أو ال خَلْقُ. مِنْ دابَّةٍ من حي على إطلاق اسم المسبب على السبب، أو مما يدب على الأرض وما يكون في أحد الشيئين يصدق أن فيهما في الجملة. وَهُوَ عَلى جَمْعِهِمْ إِذا يَشاءُ أي في أي وقت يشاء. قَدِيرٌ متمكن منه وإِذا كما تدخل على الماضي تدخل على المضارع.

{ وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } zira bunlar zatları ve sıfatlarıyla her şeye gücü yeten, hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına delalet ederler. { وَما بَثَّ فِيهِما } { السَّماواتِ } lafzına veya { خَلْقُ } lafzına matuftur. { مِنْ دابَّةٍ } müsebbib isminin sebebe ıtlak edilmesi kabilinden canlıdan [yaydıklarıdır]; ya da yerde debelenen şeylerdendir; iki şeyden birinde bulunan şey için genel olarak 'ikisinde de vardır' demek doğrudur. { وَهُوَ عَلى جَمْعِهِمْ إِذا يَشاءُ } yani dilediği herhangi bir vakitte. { قَدِيرٌ } buna tam muktedirdir. { إِذا } edatı geçmiş zamana dâhil olduğu gibi muzari fiile de dâhil olur.

13701. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٣٠ الى ٣١]

[Şûrâ Suresi (42): 30-31. Ayetler]

13702. Metin

وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ (٣٠) وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٣١)

{ وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ (٣٠) وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٣١) } “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin kazandığı [günahlar] yüzündendir. O, çoğunu da affeder. Siz yeryüzünde [O'nu] âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.”

13703. Metin

وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ فبسبب معاصيكم، والفاء لأن مَا شرطية أو متضمنة معناه، ولم يذكرها نافع وابن عامر استغناء بما في الباء من معنى السببية. وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ من الذنوب فلا يعاقب عليها. والآية مخصوصة بالمجرمين، فإن ما أصاب غيرهم فلأسباب أخر منها تعريضه للأجر العظيم بالصبر عليه.

{ وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ } günahlarınız sebebiyledir; "fe" harfi, { مَا } şart edatı olduğu veya şart anlamını içerdiği için gelmiştir. Nâfi‘ ve İbn Âmir, ba harfindeki sebebiyet anlamı yeterli olduğundan "fe"yi zikretmemişlerdir. { وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ } günahların çoğundan [vazgeçer], onlardan dolayı cezalandırmaz. Bu ayet günahkârlara mahsustur; zira onların dışındakilerin başına gelenler başka sebeplerden ötürüdür ki bunlardan biri de sabrederek büyük mükâfata nail kılınmaktır.

13704. Metin

وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ فائتين ما قضى عليكم من المصائب. وَما لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ يحرسكم عنها. وَلا نَصِيرٍ يدفعها عنكم.

{ وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ } hakkınızda takdir edilen musibetleri atlatıp kurtulacak değilsiniz. { وَما لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ } sizi onlardan koruyacak bir dost, { وَلا نَصِيرٍ } onları sizden savuşturacak bir yardımcı [yoktur].

13705. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٣٢ الى ٣٤]

[Şûrâ Suresi (42): 32-34. Ayetler]

13706. Metin

وَمِنْ آياتِهِ الْجَوارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ (٣٢) إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَواكِدَ عَلى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣) أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِما كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤)

{ وَمِنْ آياتِهِ الْجَوارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ (٣٢) إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَواكِدَ عَلى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣) أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِما كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤) } “Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun ayetlerindendir. Eğer dilerse rüzgârı durdurur da suyun yüzünde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Yahut yaptıklarından dolayı onları helak eder; birçoğunu da affeder.”

13707. Metin

وَمِنْ آياتِهِ الْجَوارِ السفن الجارية. فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ كالجبال. قالت الخنساء:

{ وَمِنْ آياتِهِ الْجَوارِ } akıp giden gemilerdir. { فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ } dağlar gibi. Hansâ şöyle demiştir:

13708. Metin

وَإِنَّ صَخْراً لَتَأْتَمُّ الهُدَاةُ بِه ... كَأَنَّهُ عَلَمٌ فِي رَأْسِهِ نَارٌ

“Şüphesiz Sahr öyle biridir ki, rehberler onunla yol bulur ... Sanki o, tepesinde ateş yanan bir dağdır.”

13709. Metin

إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ وقرئ «الرياح» . فَيَظْلَلْنَ رَواكِدَ عَلى ظَهْرِهِ فيبقين ثوابت على ظهر البحر.

{ إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ } «الرياح» şeklinde de okunmuştur. { فَيَظْلَلْنَ رَواكِدَ عَلى ظَهْرِهِ } denizin üzerinde hareketsiz kalakalırlar.

13710. Metin

إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ لكل من وكل همته وحبس نفسه على النظر في آيات الله والتفكر في آلائه، أو لكل مؤمن كامل الإِيمان فإن الإِيمان نصفان نصف صبر ونصف شكر.

{ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ } bütün himmetini Allah'ın ayetlerini incelemeye veren ve nefsini O'nun nimetlerini tefekküre hapseden herkes için; yahut tam iman sahibi her mümin için ibretler vardır; zira iman iki yarımdır: yarısı sabır, yarısı şükürdür.

13711. Metin

أَوْ يُوبِقْهُنَّ أو يهلكهن بإرسال الريح العاصفة المغرقة، والمراد إهلاك أهلها لقوله: بِما كَسَبُوا وأصله أو يرسلها فيوبقهن لأنه قسيم يسكن فاقتصر فيه على المقصود كما في قوله: وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ إذ المعنى أو يرسلها فيوبق ناساً بذنوبهم وينج ناساً على العفو منهم، وقرئ «ويعفو» على الاستئناف.

{ أَوْ يُوبِقْهُنَّ } yahut batırıcı şiddetli fırtına göndererek onları helak eder. { بِما كَسَبُوا } kavlinden dolayı kastedilen içindekilerin helak edilmesidir. Cümlenin aslı, "yahut rüzgârı salıverir de onları helak eder" şeklindedir; çünkü bu, "durdurur" fiilinin mukabilidir; dolayısıyla { وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ } kavlinde olduğu gibi maksatla yetinilmiştir; zira anlam şöyledir: Yahut rüzgârı salıverir de bir kısım insanı günahları sebebiyle helak eder, bir kısım insanı da affedip kurtarır. İsti'naf üzere «ويعفو» şeklinde de okunmuştur.

13712. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٣٥ الى ٣٦]

[Şûrâ Suresi (42): 35-36. Ayetler]

13713. Metin

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِنا ما لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥) فَما أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا وَما عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦)

{ وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِنا ما لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥) فَما أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا وَما عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦) } “Ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını bilsinler diye [böyle yapar]. Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında olan ise iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha süreklidir.”

13714. Metin

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِنا عطف على علة مقدرة مثل لينتقم منهم وَيَعْلَمَ، أو على الجزاء ونصب نصب الواقع جواباً للأشياء الستة لأنه أيضاً غير واجب، وقرأ نافع وابن عامر بالرفع على الاستئناف، وقرئ بالجزم عطفاً على يَعْفُ فيكون المعنى ويجمع بين إهلاك قوم وإنجاء قوم وتحذير آخرين. مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ محيد من العذاب والجملة معلق عنها الفعل.

{ وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِنا } "onlardan intikam alsın ve bilsin diye" gibi takdirî bir illete matuftur; yahut cevaba matuftur ve nasbı, altı şeyin cevabı olarak gelen cümlenin nasbı gibidir, çünkü o da kesin/zorunlu değildir. Nâfi‘ ve İbn Âmir isti'naf üzere merfû olarak okumuşlardır; { يَعْفُ } lafzına atıfla cezm ile de okunmuştur; bu durumda anlam: "bir topluluğu helak etmeyi, bir topluluğu kurtarmayı ve diğerlerini de uyarmayı bir araya getirir" şeklinde olur. { مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ } azaptan kaçacak hiçbir yerleri yoktur; cümle, fiilin amel etmesini engellemiştir (talik etmiştir).

13715. Metin

فَما أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا تمتعون به مدة حياتكم. وَما عِنْدَ اللَّهِ من ثواب الآخرة.

{ فَما أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتاعُ الْحَياةِ الدُّنْيا } hayatınız boyunca kendisiyle faydalandığınız şeylerdir. { وَما عِنْدَ اللَّهِ } ahiret mükâfatından olan şeyler ise,

13716. Metin

خَيْرٌ وَأَبْقى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ لخلوص نفعه ودوامه وما الأولى موصولة تضمنت معنى الشرط من حيث أن إيتاء ما أوتوا سبب للتمتع بِهَا فِي الحياة الدنيا فجاءت الفاء في جوابها بخلاف الثانية.

{ خَيْرٌ وَأَبْقى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ } faydasının katıksız ve devamlı olması bakımından [daha hayırlı ve daha süreklidir]. Birinci "mâ" mevsul olup şart manası içermiştir; çünkü verilenlerin kendilerine verilmiş olması dünya hayatında onlardan faydalanmanın sebebidir; bu sebeple ikincisinin aksine cevabında "fâ" gelmiştir.

13717. Metin

وعن علي ﵁: تصدق أبو بكر رضي الله تعالى عنه بماله كله فلامه جمع فنزلت.

Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh bütün malını sadaka olarak verdi; bunun üzerine bir topluluk onu kınadı ve bu ayet indi.

13718. Metin

[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٣٧ الى ٣٨]

[Şûrâ Suresi (42): 37-38. Ayetler]

13719. Metin

وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَواحِشَ وَإِذا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ اسْتَجابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ (٣٨)

{ وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَواحِشَ وَإِذا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ اسْتَجابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ (٣٨) } “Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; öfkelendikleri zaman da kusurları bağışlarlar. Onlar, Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar; işleri aralarında danışma (şûrâ) iledir ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.