13965. Metin
مكية إِلا قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ) الآية، وهي سبع أو تسع وخمسون آية
Yüce Allah'ın {إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ} “Şüphesiz biz azabı birazcık kaldıracağız” ayeti müstesna Mekkîdir; elli yedi veya elli dokuz ayettir.
13966. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١ الى ٣]
[Duhân Suresi (44), 1-3. Ayetler]
13967. Metin
﷽
{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”
13968. Metin
حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣)
{حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣)} “Hâ-Mîm. (1) Apaçık Kitab'a andolsun ki, (2) Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik; çünkü biz uyarıcılarız. (3)”
13969. Metin
حَم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ القرآن والواو للعطف إن كان حم مقسماً به وإلا فللقسم والجواب قوله:
{حَم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ} Kur'an'dır. Eğer {حم} ile kasem edilmişse vâv harfi atıf içindir, aksi takdirde kasem içindir. Kasemin cevabı ise şu sözüdür:
13970. Metin
إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ ليلة القدر، أو البراءة ابتدئ فيها إنزاله، أو أنزل فيها جملة إلى سماء الدنيا من اللوح المحفوظ، ثم أنزل على الرسول ﷺ نجوماً وبركتها لذلك، فإن نزول القرآن سبب للمنافع الدينية والدنيوية، أو لما فيها من نزول الملائكة والرحمة وإجابة الدعوة وقسم النعمة وفصل الأقضية. إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ استئناف يبين المقتضى للإنزال وكذلك قوله:
{إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} Kadir Gecesi'nde veya Berat Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır yahut o gecede Levh-i Mahfuz'dan dünya semasına toptan indirilmiş, sonra Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem kısım kısım indirilmiştir. Gecenin bereketi de bundandır; zira Kur'an'ın inişi dinî ve dünyevî menfaatlerin sebebidir. Yahut o gecede meleklerin ve rahmetin inmesi, duaların kabul olması, nimetlerin taksim edilmesi ve hükümlerin ayırt edilmesi sebebiyledir. {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} indirmeyi gerektiren sebebi açıklayan bir istînâftır (yeni bir başlangıç cümlesidir), şu sözü de aynı şekildedir:
13971. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٤ الى ٦]
[Duhân Suresi (44), 4-6. Ayetler]
13972. Metin
فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦)
{فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦)} “O gecede her hikmetli iş ayırt edilir; (4) Katımızdan bir emir olarak. Şüphesiz biz gönderenleriz; (5) Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (6)”
13973. Metin
فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ فَإِن كونها مفرق الأمور المحكمة أو الملتبسة بالحكمة يستدعي أن ينزل فيها القرآن الذي هو من عظائمها، ويجوز أن يكون صفة لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ وما بينهما اعتراض، وهو يدل على أن الليلة ليلة القدر لأنه صفتها لقوله: تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ وقرئ «يُفْرَقُ» بالتشديد و «يُفْرَقُ كل» أي يفرقه الله، و «نفرق» بالنون.
{فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} Zira o gecenin muhkem yahut hikmetle iç içe olan işlerin ayırt edildiği bir vakit olması, o işlerin en büyüklerinden olan Kur'an'ın da o gecede indirilmesini gerektirir. [Bu cümlenin] {لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} ifadesinin sıfatı olması ve ikisi arasındakinin de itiraz (ara cümle) olması caizdir. Bu da o gecenin Kadir Gecesi olduğuna delalet eder; zira Yüce Allah'ın: {تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ} “Melekler ve Ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler” sözü gereğince bu onun sıfatıdır. «يُفْرَقُ» şeddeli olarak ve «يَفْرُقُ كلّ» yani 'Allah ayırt eder' şeklinde ve nûn ile «نَفْرُقُ» olarak da okunmuştur.
13974. Metin
أَمْراً مِنْ عِنْدِنا أي أعني بهذا الأمر أمراً حاصلاً من عندنا على مقتضى حكمتنا، وهو مزيد تفخيم للأمر ويجوز أن يكون حالاً من (كل) أو أمر، أو ضميره المستكن في حَكِيمٍ لأنه موصوف، وأن يكون المراد به مقابل النهي وقع مصدراً ل يُفْرَقُ أو لفعله مضمراً من حيث أن الفرق به، أو حالاً من أحد ضميري أَنْزَلْناهُ بمعنى آمرين أو مأموراً. إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ.
{أَمْراً مِنْ عِنْدِنا} yani bu işle, hikmetimizin gereği olarak katımızdan sâdır olan bir emri kastediyorum demektir. Bu, emrin şanını daha da yüceltmektir. [Bu ifadenin] {كُلُّ} lafzından veya {أَمْرٍ} lafzından yahut vasıflandığı için {حَكِيمٍ} içindeki müstetir (gizli) zamirden hâl olması caizdir. Nehyin zıddı olan emir manasında olup {يُفْرَقُ} fiilinin yahut -ayırt etme onunla olduğu için- gizli bir fiilinin masdarı olması ya da emrediciler veya emredilmiş anlamında {أَنْزَلْناهُ} fiilindeki iki zamirden birinin hâli olması da caizdir. {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ}
13975. Metin
رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ بدل من إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ أي أنزلنا القرآن لأن من عادتنا إرسال الرسل بالكتب إلى العباد لأجل الرحمة عليهم، وضع الرب موضع الضمير للإِشعار بأن الربوبية اقتضت ذلك، فإنه أعظم أنواع التربية أو علة ل يُفْرَقُ أو أَمْراً، ورَحْمَةً مفعول به أي يفصل فيها كل أمر أو تصدر الأوامر مِنْ عِنْدِنا لأن من شأننا أن نرسل رحمتنا، فإن فصل كل أمر من قسمة الأرزاق وغيرها وصدور الأوامر الإِلهية من باب الرحمة، وقرئ «رَحْمَةً» على تلك رحمة. إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ يسمع أقوال العباد ويعلم أحوالهم، وهو بما بعده تحقيق لربوبيته فإنها لا تحق إلا لمن هذه صفاته.
{رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} ifadesi {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} ifadesinden bedeldir; yani Kur'an'ı indirdik, zira bizim âdetimiz kullara merhamet olsun diye onlara kitaplarla elçiler göndermektir. Zamir yerine er-Rabb isminin zikredilmesi, rubûbiyyetin bunu gerektirdiğini hissettirmek içindir; zira bu, terbiyenin en büyük türüdür. Yahut {يُفْرَقُ} veya {أَمْراً} için illettir (gerekçedir). {رَحْمَةً} mefulün bih'tir; yani rahmetimizi göndermek bizim şanımızdan olduğu için katımızdan her iş onda ayırt edilir yahut emirler sâdır olur. Zira rızıkların taksimi ve benzeri her işin ayırt edilmesi ve ilahî emirlerin sâdır olması rahmet kabilindendir. «رَحْمَةً» 'o bir rahmettir' takdiriyle merfû olarak [«رَحْمَةٌ» şeklinde] de okunmuştur. {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} kulların sözlerini işitir ve durumlarını bilir. Bu ifade sonrakiyle birlikte O'nun rubûbiyyetinin gerçekleştiğini gösterir; zira rubûbiyyet ancak bu sıfatlara sahip olan için geçerlidir.
13976. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٧ الى ٩]
[Duhân Suresi (44), 7-9. Ayetler]
13977. Metin
رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)
{رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; şayet kesin olarak inanıyorsanız. (7) O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir. (8) Hayır, onlar bir şüphe içinde eğlenip duruyorlar. (9)”
13978. Metin
رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما خبر آخر أو استئناف. وقرأ الكوفيون بالجر بدلاً مِنْ رَبِّكَ.
{رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما} başka bir haber veya istînâftır. Kûfeliler {مِنْ رَبِّكَ} lafzından bedel olarak mecrur okumuşlardır.
13979. Metin
إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ أي إن كنتم من أهل الإيقان في العلوم، أو كنتم موقنين في إقراركم إذا سئلتم من خلقها؟
{إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} yani eğer ilimlerde yakin (kesin bilgi) ehlinden iseniz yahut kendilerine 'bunları kim yarattı?' diye sorulduğunda ikrarlarında kesin inanan kimselerseniz,
13980. Metin
فقلتم الله، علمتم أن الأمر كما قلنا، أو إن كنتم مريدين اليقين فاعلموا ذلك.
'Allah' dediniz, [böylece] meselenin dediğimiz gibi olduğunu anladınız; yahut yakîne ermek istiyorsanız bunu bilin.
13981. Metin
لاَ إِلهَ إِلَّا هُوَ إذ لا خالق سواه. يُحْيِي وَيُمِيتُ كما تشاهدون. رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ وقرئا بالجر بدلاً مِنْ رَبِّكَ.
{لاَ إِلهَ إِلَّا هُوَ} zira O'ndan başka yaratıcı yoktur. {يُحْيِي وَيُمِيتُ} müşahede ettiğiniz üzere. {رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} ve her ikisi de {مِنْ رَبِّكَ} lafzından bedel olarak mecrur da okunmuştur.
13982. Metin
بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ رد لكونهم موقنين.
{بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ} onların yakîn sahibi oldukları iddiasını reddetmektir.
13983. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٠ الى ١١]
[Duhân Suresi (44), 10-11. Ayetler]
13984. Metin
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هذا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١)
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هذا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١)} “Öyleyse göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle! (10) İnsanları bürüyecektir; bu, elem dolu bir azaptır. (11)”
13985. Metin
فَارْتَقِبْ فانتظر لهم. يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ يوم شدة ومجاعة فإن الجائع يرى بينه وبين السماء كهيئة الدخان من ضعف بصره، أو لأن الهواء يظلم عام القحط لقلة الأمطار وكثرة الغبار، أو لأن العرب تسمي الشر الغالب دخاناً وقد قحطوا حتى أكلوا جيف الكلاب وعظامها، وإسناد الإتيان إلى السماء لأن ذلك يكفه عن الأمطار، أو يوم ظهور الدخان المعدود في أشراط الساعة لما
{فَارْتَقِبْ} onlar için bekle. {يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ} şiddet ve kıtlık gününü; zira aç kalan kimse gözünün zayıflığından ötürü kendisiyle sema arasında duman gibi bir şey görür. Yahut yağmurların azlığı ve tozun çokluğu sebebiyle kıtlık yılında havanın kararmasından dolayıdır; yahut da Arapların baskın gelen şerre duman adını vermelerindendir. Nitekim köpek leşlerini ve kemiklerini yiyecek kadar kıtlığa uğramışlardı. Getirme işinin semaya isnat edilmesi ise, bunun semanın yağmur yağdırmasına engel olmasından ötürüdür. Yahut kıyamet alametlerinden sayılan dumanın ortaya çıkacağı gündür; zira
13986. Metin
روي أنه ﵊ لما قال: أول الآيات الدخان ونزول عيسى ﵇، ونار تخرج من قعر عدن أبين تسوق الناس إلى المحشر. قيل وما الدخان فتلا رسول الله ﷺ الآية وقال: «يملأ ما بين المشرق والمغرب يمكث أربعين يوماً وليلة، أما المؤمن فيصيبه كهيئة الزكام وأما الكافر فهو كالسكران يخرج من منخريه وأذنيه ودبره»
Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm: «Âyetlerin ilki dumandır, İsa'nın aleyhisselâm inmesidir ve insanları mahşere sürecek olan Aden-i Ebyen'in dibinden çıkacak bir ateştir» buyurunca, 'Duman nedir?' denildi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayeti okudu ve şöyle buyurdu: «Doğu ile batı arasını doldurur, kırk gün ve kırk gece kalır. Mümine gelince ona nezle gibi bir hal isabet eder; kâfir ise sarhoş gibi olur, [duman] burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkar.»
13987. Metin
أو يوم القيامة والدخان يحتمل المعنيين.
Yahut kıyamet günüdür; duman ise iki manayı da muhtemeldir.
13988. Metin
يَغْشَى النَّاسَ يحيط بهم صفة للدخان وقوله: هذا عَذابٌ أَلِيمٌ.
{يَغْشَى النَّاسَ} onları kuşatacaktır; dumanın sıfatıdır. Şu sözü de böyledir: {هذا عَذابٌ أَلِيمٌ}
13989. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٢ الى ١٤]
[Duhân Suresi (44), 12-14. Ayetler]
13990. Metin
رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)
{رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)} “'Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz iman edeceğiz' [derler]. (12) Onlar nerede, düşünüp ibret almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. (13) Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Öğretilmiş bir delidir!' dediler. (14)”
13991. Metin
رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ مقدر بقول وقع حالا وإِنَّا مُؤْمِنُونَ وعد بالإِيمان إن كشف العذاب عنهم.
{رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} hâl olarak takdir edilmiş bir söz iledir. {إِنَّا مُؤْمِنُونَ} ise azap kendilerinden kaldırıldığı takdirde iman edeceklerine dair bir vaattir.
13992. Metin
أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى من أين لهم وكيف يتذكرون بهذه الحالة. وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ بين لهم ما هو أعظم منها في إيجاب الإذكار من الآيات والمعجزات.
{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى} nereden onlara gelecek ve bu durumda nasıl ibret alacaklar? {وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ} oysa kendilerine ibret almayı gerektirme hususunda mucizelerden ve delillerden bundan daha büyüğünü açıklamış bir peygamber gelmişti.
13993. Metin
ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ أي قال بعضهم يعلمه غلام أعجمي لبعض ثقيف وقال آخرون إنه مَجْنُونٌ.
{ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ} yani bazısı 'Ona Sakîf kabilesinden bazılarının acem (yabancı) bir kölesi öğretiyor' dedi; diğerleri de onun bir {مَجْنُونٌ} olduğunu söyledi.
13994. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Duhân Suresi (44), 15-16. Ayetler]
13995. Metin
إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)
{إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)} “Şüphesiz biz azabı birazcık kaldıracağız; [fakat] siz muhakkak [yine küfre] dönecek olanlarsınız. (15) O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız. (16)”
13996. Metin
إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ بدعاء النبي ﵊ فإنه لما دعا رفع القحط قَلِيلًا كشفا قليلاً أو زماناً قليلاً وهو ما بقي من أعمارهم. إِنَّكُمْ عائِدُونَ إلى الكفر غب الكشف، ومن فسر الدخان بما هو من الأشراط قال إذا جاء الدخان غوث الكفار بالدعاء فيكشفه الله عنهم بعد الأربعين، فريثما يكشفه عنهم يرتدون، ومن فسره بما في القيامة أوله بالشرط والتقدير:
{إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ} Peygamber'in aleyhisselâm duasıyla; zira o dua edince kıtlık kalktı. {قَلِيلًا} az bir kaldırma ile veya ömürlerinden geri kalan az bir süre kadar. {إِنَّكُمْ عائِدُونَ} kaldırılmanın hemen akabinde küfre döneceksiniz. Dumanı kıyamet alametlerinden olan dumanla tefsir eden kimse şöyle demiştir: Duman geldiğinde kâfirler duayla feryat edip yardım isterler, Allah da kırk günden sonra onu kaldırır; fakat üzerlerinden kaldırır kaldırmaz hemen irtidat ederler. Onu kıyametteki ile tefsir eden ise bunu şart ile tevil etmiş ve takdir şöyle olmuştur:
13997. Metin
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى يوم القيامة أو يوم بدر ظرف لفعل دل عليه. إِنَّا مُنْتَقِمُونَ لا لمنتقمون فإن إن تحجزه عنه، أو بدل من يَوْمَ تَأْتِي. وقرئ «نَبْطِشُ» أي نجعل البطشة الكبرى باطشة بهم، أو تحمل الملائكة على بطشهم وهو التناول بصولة.
{يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى} kıyamet günü veya Bedir günüdür; {إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} ifadesinin delalet ettiği bir fiilin zarfıdır, bizzat {مُنْتَقِمُونَ} kelimesinin zarfı değildir; çünkü 'inne' edatı buna engel olur. Yahut {يَوْمَ تَأْتِي} ifadesinden bedeldir. «تَبْطِشُ» şeklinde de okunmuştur; yani 'en büyük yakalayış onlara şiddetle çarpar' veya 'melekleri onların üzerine şiddetle saldırtırız' demektir; bu da heybetle kıskıvrak yakalamaktır.
13998. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٧ الى ١٨]
[Duhân Suresi (44), 17-18. Ayetler]
13999. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨)
{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨)} “Andolsun ki biz, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik ve onlara pek şerefli bir elçi gelmişti. (17) 'Allah'ın kullarını bana teslim edin; şüphesiz ben size [gönderilmiş] güvenilir bir elçiyim' [demişti]. (18)”
14000. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ امتحناهم بإرسال موسى ﵇ إليهم، أو أوقعناهم في الفتنة بالإِمهال وتوسيع الرزق عليهم. وقرئ بالتشديد للتأكيد أو لكثرة القوم. وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ على الله أو على المؤمنين أو في نفسه لشرف نسبه وفضل حسبه.
{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ} kendilerine Musa'yı aleyhisselâm göndermek suretiyle onları sınadık; yahut mühlet vermek ve rızıklarını genişletmek suretiyle onları fitneye (imtihana) düşürdük. Vurgu için veya kavmin çokluğundan dolayı şeddeli olarak [«فَتَّنَّا»] da okunmuştur. {وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} Allah katında veya müminler katında değerli, yahut soyunun şerefi ve asaletinin fazileti sebebiyle bizzat kendisi kerîm olan bir elçi geldi.
14001. Metin
أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ بأن أدوهم إلى وأرسلوهم معي، أو بأن أدوا إلي حق الله من الإِيمان وقبول الدعوة يا عباد الله، ويجوز أن تكون أَنْ مخففة ومفسرة لأن مجيء الرسول يكون برسالة ودعوة. إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ غير متهم لدلالة المعجزات على صدقه، أو لائتمان الله إياه على وحيه وهو علة الأمر.
{أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ} onları bana teslim edin ve benimle birlikte gönderin diyerek; yahut 'Ey Allah'ın kulları! İman ederek ve daveti kabul ederek Allah'ın hakkını bana ödeyin' diyerek. {أَنْ} edatının muhaffefe veya müfessire olması caizdir; zira elçinin gelişi bir risalet ve davet iledir. {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} mucizelerin onun doğruluğuna delalet etmesi sebebiyle töhmet altında olmayan yahut vahyine karşı Allah'ın kendisine güven duyduğu kimsedir; bu da emrin illetidir.
14002. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٩ الى ٢٠]
[Duhân Suresi (44), 19-20. Ayetler]
14003. Metin
وَأَنْ لاَّ تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠)
{وَأَنْ لاَّ تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠)} “Ve: 'Allah'a karşı ululuk taslamayın; şüphesiz ben size apaçık bir delil ile geliyorum' [demişti]. (19) 'Doğrusu ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olana sığındım.' (20)”
14004. Metin
وَأَنْ لاَّ تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ ولا تتكبروا عليه بالاستهانة بوحيه ورسوله، وأَنْ كالأولى في وجهيها.
{وَأَنْ لاَّ تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ} O'nun vahyini ve elçisini hafife alarak O'na karşı büyüklük taslamayın demektir; {أَنْ} her iki veçhesinde de birincisi gibidir.
14005. Metin
إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ علة للنهي ولذكر ال أَمِينٌ مع الأداء، والسلطان مع العلاء شأن لا يخفى.
{إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ} nehyin illetidir. Eda etme ile {أَمِينٌ} sıfatının, büyüklük taslama ile de sultanın (delilin) zikredilmesindeki incelik gizli değildir.
14006. Metin
وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ التجأت إليه وتوكلت عليه. أَنْ تَرْجُمُونِ أن تؤذوني ضرباً أو شتماً أو أن تقتلوني. وقرئ «عت» بالإدغام فيه.
{وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ} O'na sığındım ve O'na tevekkül ettim. {أَنْ تَرْجُمُونِ} bana vurarak yahut söverek eziyet etmenizden veya beni öldürmenizden. Onda idgam ile «عُتُّ» şeklinde de okunmuştur.
14007. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢١ الى ٢٢]
[Duhân Suresi (44), 21-22. Ayetler]
14008. Metin
وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢)
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢)} “'Eğer bana inanmıyorsanız, benden uzak durun.' (21) Bunun üzerine Rabbine: 'Şüphesiz bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti. (22)”
14009. Metin
وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ فكونوا بمعزل مني لا علي ولا لي، ولا تتعرضوا إليَّ بسوء فإنه ليس جزاء من دعاكم إلى ما فيه فلا حكم.
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ} benden ayrı durun; ne aleyhime ne de lehime olun ve bana bir kötülükle sataşmayın; zira sizi kurtuluşunuza vesile olacak şeye çağıran kimsenin karşılığı bu değildir.
14010. Metin
فَدَعا رَبَّهُ بعد ما كذبوه. أَنَّ هؤُلاءِ بأن هؤلاء قَوْمٌ مُجْرِمُونَ وهو تعريض بالدعاء عليهم بذكر ما استوجبوه به ولذلك سماه دعاء، وقرئ بالكسر على إضمار القول.
{فَدَعا رَبَّهُ} kendisini yalanlamalarından sonra [Rabbine dua etti]. {أَنَّ هؤُلاءِ} şunların {قَوْمٌ مُجْرِمُونَ} suçlu bir kavim olduğunu [söyleyerek dua etti]. Bu, hak ettikleri şeyi zikrederek aleyhlerine dua etmeye bir tarizdir (üstü kapalı ifadedir); bu yüzden de ona dua adını vermiştir. Gizli bir kavl (söz) takdiriyle kesre ile [«إِنَّ» şeklinde] de okunmuştur.
14011. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٣ الى ٢٤]
[Duhân Suresi (44), 23-24. Ayetler]
14012. Metin
فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)
{فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)} “'O halde kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz. (23) Denizi de açık ve sakin bırak; şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.' (24)”
14013. Metin
فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلًا أي فقال أسر أو قال إن كان الأمر كذلك فَأَسْرِ، وقرأ نافع وأبو عمرو وابن كثير بوصل الهمزة من سرى إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ يتبعكم فرعون وجنوده إذا علموا بخروجكم.
{فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلًا} yani 'yürüt' dedi yahut 'durum böyle ise yürüt' dedi. Nâfi, Ebû Amr ve İbn Kesîr, sülâsî olan 'serâ' fiilinden hemzenin vaslı ile [«فَاسْرِ» şeklinde] okumuşlardır. {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} çıkışınızı öğrendiklerinde Firavun ve ordusu sizi takip edecektir.
14014. Metin
وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً مفتوحاً ذا فجوة واسعة أو ساكناً على هيئته بعد ما جاوزته ولا تضربه بعصاك ولا تغير منه شيئاً ليدخله القبط إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ وقرئ بالفتح بمعنى لأنهم.
{وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً} açılmış, geniş bir yarığa sahip olarak yahut onu geçtikten sonra kendi halinde sakin bırak; ona asanla vurma ve Kıptîler içine girsin diye ondan hiçbir şeyi değiştirme. {إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} ve 'çünkü onlar' anlamında fetha ile [«أَنَّهُمْ» şeklinde] de okunmuştur.
14015. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٥ الى ٢٧]
[Duhân Suresi (44), 25-27. Ayetler]
14016. Metin
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧)
{كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧)} “Geride nice bahçeler, pınarlar bıraktılar! (25) Ekinler, güzel makamlar! (26) Ve içinde sefa sürdükleri nice nimetler! (27)”
14017. Metin
كَمْ تَرَكُوا كثيراً تَرَكُواْ. مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ.
{كَمْ تَرَكُوا} geride ne çok şey bıraktılar! {مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} [nice bahçeler ve pınarlar].
14018. Metin
وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ محافل مزينة ومنازل حسنة.
{وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ} süslü meclisler ve güzel konaklar.
14019. Metin
وَنَعْمَةٍ وتنعم. كانُوا فِيها فاكِهِينَ متنعمين، وقرئ «فكهين» .
{وَنَعْمَةٍ} ve refah, bolluk. {كانُوا فِيها فاكِهِينَ} nimetler içinde sefa süren kimseler idiler. «فكهين» şeklinde de okunmuştur.
14020. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]
[Duhân Suresi (44), 28-29. Ayetler]
14021. Metin
كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)
{كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)} “İşte böylece biz onları başka bir kavme miras bıraktık. (28) Gök ve yer onların üzerine ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi. (29)”
14022. Metin
كَذلِكَ مثل ذلك الإِخراج أخرجناهم أو الأمر كذلك. وَأَوْرَثْناها عطف على المقدر أو على تَرَكُوا. قَوْماً آخَرِينَ ليسوا منهم في شيء وهم بنو إسرائيل، وقيل غيرهم لأنهم لم يعودوا إلى مصر.
{كَذلِكَ} bunun gibi bir çıkarışla onları çıkardık yahut durum böyledir. {وَأَوْرَثْناها} takdir edilen bir fiile yahut {تَرَكُوا} fiiline atfedilmiştir. {قَوْماً آخَرِينَ} kendileriyle hiçbir bağı olmayan [bir topluluğa], ki onlar İsrâiloğullarıdır. Mısır'a geri dönmedikleri gerekçesiyle onların başkaları olduğu da söylenmiştir.
14023. Metin
فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ مجاز من عدم الاكتراث بهلاكهم والاعتداد بوجودهم كقولهم:
{فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ} helak oluşlarına aldırmamaktan ve varlıklarına değer vermemekten kinayedir (mecazdır). Nitekim bunun zıddı hakkında şöyle denilir:
14024. Metin
بكت عليهم السماء والأرض وكسفت لمهلكهم الشمس في نقيض ذلك. ومنه ما
'Gök ve yer onların üzerine ağladı, helak olmaları sebebiyle güneş tutuldu.' Bu kabildendir şu da:
14025. Metin
روي في الأخبار: إن المؤمن ليبكي عليه مصلاه ومحل عبادته ومصعد عمله ومهبط رزقه.
Haberlerde (rivayetlerde) şöyle nakledilmiştir: “Müminin ardından namazgâhı, ibadet yeri, amelinin yükseldiği ve rızkının indiği yer ağlar.”
14026. Metin
وقيل تقديره فما بكت عليهم أهل السماء والأرض وَما كانُوا مُنْظَرِينَ ممهلين إلى وقت آخر.
Bunun takdirinin 'Gök ve yer ehli onların üzerine ağlamadı' şeklinde olduğu da söylenmiştir. {وَما كانُوا مُنْظَرِينَ} başka bir vakte kadar mühlet verilmiş değillerdi.
14027. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٠ الى ٣١]
[Duhân Suresi (44), 30-31. Ayetler]
14028. Metin
وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)
{وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)} “Andolsun biz İsrâiloğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık; (30) Firavun'dan! Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi. (31)”
14029. Metin
وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ من استعباد فرعون وقتله أبناءهم.
{وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ} Firavun'un köleleştirmesinden ve oğullarını öldürmesinden [kurtardık].
14030. Metin
مِنْ فِرْعَوْنَ بدل من الْعَذابِ على حذف المضاف، أو جعله عذاب لإِفراطه في التعذيب، أو حال من المهين بمعنى واقعاً من جهته، وقرئ «مِن فِرْعَوْنَ» على الاستفهام تنكير له لنكر ما كان عليه من الشيطنة. إِنَّهُ كانَ عالِياً متكبراً. مِنَ الْمُسْرِفِينَ في العتو والشرارة، وهو خبر ثان أي كان متكبراً مسرفاً، أو حال من الضمير في عالِياً أي كان رفيع الطبقة من بينهم.
{مِنْ فِرْعَوْنَ} muzâfın hazfedilmesiyle {الْعَذابِ} kelimesinden bedeldir; yahut işkencede aşırı gitmesinden dolayı bizzat kendisi bir azap kılınmıştır; ya da onun tarafından vaki olduğu anlamında {الْمُهِينِ} kelimesinden haldir. Bulunduğu şeytanca hallerin çirkinliğinden ötürü onu kınamak amacıyla istifham olarak «مِن فِرْعَوْنَ» şeklinde de okunmuştur. {إِنَّهُ كانَ عالِياً} kibirli ve zorba idi. {مِنَ الْمُسْرِفِينَ} azgınlıkta ve kötülükte [aşırı gidenlerdendi]. Bu ikinci bir haberdir, yani 'kibirli ve haddi aşan biri idi' demektir; yahut {عالِياً} kelimesindeki zamirden haldir; yani 'onların arasında üst tabakadan biri idi' anlamına gelir.
14031. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٢ الى ٣٣]
[Duhân Suresi (44), 32-33. Ayetler]
14032. Metin
وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ مَا فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣)
{وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ مَا فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣)} “Andolsun biz onları bir bilgiye göre âlemlere üstün kılıp seçtik. (32) Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan ayetler verdik. (33)”
14033. Metin
وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ اخترنا بني إسرائيل. عَلى عِلْمٍ عالمين بأنهم أحقاء بذلك، أو مع علم منا بأنهم يزيغون في بَعض الأحوال. عَلَى الْعالَمِينَ لكثرة الأنبياء فيهم أو على عالمي زمانهم.
{وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ} İsrâiloğullarını seçtik. {عَلى عِلْمٍ} onların buna layık olduklarını bilerek yahut bazı durumlarda yoldan sapacaklarını bildiğimiz halde. {عَلَى الْعالَمِينَ} aralarında peygamberlerin çokluğu sebebiyle [âlemlere üstün kıldık] yahut kendi dönemlerinin âlemlerine [üstün kıldık].
14034. Metin
وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ كفلق البحر وتظليل الغمام وإنزال المن والسلوى. مَا فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ نعمة جلية أو اختبار ظاهر.
{وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ} denizin yarılması, bulutların gölge yapması, kudret helvası ve bıldırcın indirilmesi gibi [mucizeler verdik]. {مَا فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ} içinde apaçık bir nimet yahut zahir bir imtihan bulunan [ayetler].
14035. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٤ الى ٣٥]
[Duhân Suresi (44), 34-35. Ayetler]
14036. Metin
إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥)
{إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥)} “Şüphesiz bunlar şöyle demektedirler: (34) 'Bu, ancak bizim ilk ölümümüzdür ve biz yeniden diriltilecek de değiliz.' (35)”
14037. Metin
إِنَّ هؤُلاءِ يعني كفار قريش لأن الكلام فيهم وقصة فرعون وقومه مسوقة للدلالة على أنهم مثلهم في الإِصرار على الضلالة، والإِنذار عن مثل ما حل بهم. لَيَقُولُونَ.
{إِنَّ هؤُلاءِ} Kureyş kâfirlerini kastetmektedir; zira hitap onlar hakkındadır. Firavun ve kavminin kıssası ise, sapıklıkta ısrar etmede onların da benzerleri olduğunu göstermek ve başlarına gelen benzer felaketlerle uyarmak için sevk edilmiştir. {لَيَقُولُونَ} [şöyle demektedirler]:
14038. Metin
إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى ما العاقبة ونهاية الأمر إلا الموتة الأولى المزيلة للحياة الدنيوية، ولا قصد فيه إلى إثبات ثانية كما في قولك. حج زيد الحجة الأولى ومات. وقيل لما قيل إنكم تموتون موتة يعقبها حياة كما تقدم منكم موتة كذلك قالوا إن هي إلا موتتنا الأولى، أي ما الموتة التي من شأنها كذلك إلا الموتة الأولى. وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ بمبعوثين.
{إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى} sonuç ve işin sonu, ancak dünya hayatını sona erdiren ilk ölümden ibarettir. Senin; 'Zeyd ilk haccını yaptı ve öldü' sözünde olduğu gibi, bunda ikinci bir ölümü ispat etme kastı yoktur. Şöyle de denilmiştir: Onlara 'Siz, daha önce başınızdan geçtiği gibi ardından hayat gelecek bir ölümle öleceksiniz' denildiğinde, onlar; {إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى} 'Durumu böyle olan ölüm, ancak ilk ölümdür' dediler. {وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} yeniden diriltilecek değiliz.
14039. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٦ الى ٣٧]
[Duhân Suresi (44), 36-37. Ayetler]
14040. Metin
فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)
{فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)} “'Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi babalarımızı getirin!' (36) Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları helak ettik; şüphesiz onlar suçlu kimselerdi. (37)”
14041. Metin
فَأْتُوا بِآبائِنا خطاب لمن وعدهم بالنشور من الرسول والمؤمنين. إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ في وعدكم ليدل عليه.
{فَأْتُوا بِآبائِنا} kendilerine yeniden dirilmeyi vadeden Peygamber'e ve müminlere yönelik bir hitaptır. {إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ} vaadinizde [doğru iseniz], bunu kanıtlamak üzere [babalarımızı getirin].
14042. Metin
أَهُمْ خَيْرٌ في القوة والمنعة. أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ تبع الحميري الذي سار بالجيوش وحير الحيرة وبنى سمرقند.
{أَهُمْ خَيْرٌ} güç ve korunma bakımından onlar mı daha üstündür, {أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} yoksa ordularla seferler düzenleyen, Hîre'yi kurup hayrete düşüren ve Semerkant'ı inşa eden Himyerî olan Tübba' kavmi mi?
14043. Metin
وقيل هدمها وكان مؤمناً وقومه كافرين ولذلك ذمهم دونه.
Onu yıktığı da söylenmiştir. O mümin idi, kavmi ise kâfirdi; bu sebeple onu değil, kavmini yermiştir.
14044. Metin
وعنه ﵊: «ما أدري أكان تبع نبياً أم غير نبي» .
Ondan aleyhisselâm şöyle rivayet edilmiştir: “Tübba' peygamber miydi yoksa peygamber değil miydi bilmiyorum.”
14045. Metin
وقيل لملوك اليمن التبابعة لأنهم يتبعون كما قيل لهم الأقيال لأنهم يتقيلون. وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كعاد وثمود. أَهْلَكْناهُمْ استئناف بمآل قوم تبع، وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ هدد به كفار قريش أو حال بإضمار قد أو خبر من الموصول إن استؤنف به. إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ بيان للجامع المقتضي للإهلاك.
Yemen krallarına 'Tebâbia' denilmiştir; zira birbirlerini takip ederler, tıpkı kendilerine emrettikleri yerine getirildiği için 'Ekyâl' denildiği gibi. {وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} Âd ve Semûd gibi. {أَهْلَكْناهُمْ} Tübba' kavminin ve {وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} onlardan öncekilerin akıbetini bildiren, Kureyş kâfirlerinin tehdit edildiği yeni bir cümledir; yahut gizli bir «قد» takdiriyle haldir ya da şayet müstakil bir cümle yapılırsa mevsûlün haberidir. {إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ} helak edilmeyi gerektiren ortak vasfın açıklamasıdır.
14046. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٨ الى ٣٩]
[Duhân Suresi (44), 38-39. Ayetler]
14047. Metin
وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٩)
{وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (٣٩)} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. (38) Biz onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler. (39)”
14048. Metin
وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما وَمَا بين الجنسين وقرئ «وما بينهن» . لاعِبِينَ لاهين، وهو دليل على صحة الحشر كما مر في الأنبياء وغيرها.
{وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما} ve bu iki cinsin arasındakileri. «وما بينهن» şeklinde de okunmuştur. {لاعِبِينَ} eğlenen kimseler olarak [yaratmadık]. Bu, Enbiyâ ve diğer surelerde geçtiği üzere haşrin sıhhatine bir delildir.
14049. Metin
مَا خَلَقْناهُما إِلَّا بِالْحَقِّ إلا بسبب الحق الذي اقتضاه الدليل من الإِيمان والطاعة، أو البعث والجزاء.
{مَا خَلَقْناهُما إِلَّا بِالْحَقِّ} ancak delilin gerektirdiği iman ve itaat yahut diriliş ve ceza gibi hak bir sebeple yarattık.
14050. Metin
وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ لقلة نظرهم.
{وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ} az düşündükleri için [bilmezler].
14051. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٤٠ الى ٤٢]
[Duhân Suresi (44), 40-42. Ayetler]
14052. Metin
إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلاَّ مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢)
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلاَّ مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢)} “Şüphesiz hüküm günü, onların hepsinin buluşma vaktidir. (40) O gün bir dostun bir dosta hiçbir faydası olmaz ve onlara yardım da edilmez; (41) Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesnadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (42)”
14053. Metin
إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ فصل الحق عن الباطل، أو المحق عن المبطل بالجزاء، أو فصل الرجل عن أقاربه وأحبائه. مِيقاتُهُمْ وقت موعدهم. أَجْمَعِينَ وقرئ «ميقاتهم» بالنصب على أنه الاسم أي إن ميعاد جزائهم في يَوْمَ الْفَصْلِ.
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ} hakkın batıldan yahut haklının haksızdan ceza ile ayırt edileceği gün, ya da kişinin akrabalarından ve sevdiklerinden ayrılacağı gün. {مِيقاتُهُمْ} buluşma vakitleridir. {أَجْمَعِينَ} [hepsinin]. «ميقاتهم» kelimesi, isim olması üzere nasb ile de okunmuştur; yani 'şüphesiz onların ceza vaktinin randevusu fasl (hüküm) günündedir' [demektir].
14054. Metin
يَوْمَ لاَ يُغْنِي بدل من يَوْمَ الْفَصْلِ أو صفة ل مِيقاتُهُمْ، أو ظرف لما دل عليه الفصل لا له الفصل. مَوْلًى من قرابة أو غيرها. عَنْ مَوْلًى أي مولى كان. شَيْئاً من الاغناء. وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ الضمير ل مَوْلًى الأول باعتبار المعنى لأنه عام.
{يَوْمَ لاَ يُغْنِي} ifadesi, {يَوْمَ الْفَصْلِ} ifadesinden bedeldir yahut {مِيقاتُهُمْ} için sıfattır veya bizzat 'el-Fasl'ın değil, 'el-Fasl'ın delalet ettiği mananın zarfıdır. {مَوْلًى} akraba veya başkası olsun bir dost. {عَنْ مَوْلًى} herhangi bir dosttan. {شَيْئاً} fayda adına hiçbir şeyi [savamaz]. {وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ} zamir, genel anlam taşıması hasebiyle mana bakımından birinci {مَوْلًى} kelimesine aittir.
14055. Metin
إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ بالعفو عنه وقبول الشفاعة فيه، ومحله الرفع على البدل من الواو أو النصب على الاستثناء إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ لا ينصر منه من أراد تعذيبه. الرَّحِيمُ لمن أراد أن يرحمه.
{إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ} kendisini affederek ve hakkında şefaati kabul ederek [Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesnadır]. Bunun iraptaki yeri vâv harfinden bedel olarak ref yahut istisna olarak nasbdır. {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} O'nun azap etmeyi dilediği kimseden intikam alınamaz (ona kimse yardım edemez). {الرَّحِيمُ} merhamet etmeyi dilediği kimseye çok merhametlidir.
14056. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٤٣ الى ٤٦]
[Duhân Suresi (44), 43-46. Ayetler]
14057. Metin
إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ (٤٣) طَعامُ الْأَثِيمِ (٤٤) كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥) كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦)
{إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ (٤٣) طَعامُ الْأَثِيمِ (٤٤) كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥) كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦)} “Şüphesiz zakkum ağacı, (43) Günahkârların yiyeceğidir. (44) Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar, (45) Kaynar suyun kaynaması gibi! (46)”
14058. Metin
إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ وقرئ بكسر الشين ومعنى الزَّقُّومِ سبق في «الصافات» .
{إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ} şîn harfinin kesresi ile de okunmuştur. {الزَّقُّومِ} kelimesinin anlamı Sâffât Suresi'nde geçmişti.
14059. Metin
طَعامُ الْأَثِيمِ الكثير الآثام، والمراد به الكافر لدلالة ما قبله وما بعده عليه.
{طَعامُ الْأَثِيمِ} günahı çok olan kimsenin [yiyeceğidir]; öncesinin ve sonrasının delaletiyle bundan kasıt kâfirdir.
14060. Metin
كَالْمُهْلِ وهو ما يمهل في النار حتى يذوب. وقيل دردي الزيت. تغلي فِى البطون وقرأ ابن كثير وحفص ورويس بالياء على أن الضمير لل طَعامُ، أو الزَّقُّومِ لا «للمهل» إذ الأظهر أن الجملة حال من أحدهما.
{كَالْمُهْلِ} ateşte eriyinceye kadar bekletilen maden gibidir. Zeytinyağının tortusu olduğu da söylenmiştir. {تَغْلِي فِى الْبُطُونِ} İbn Kesîr, Hafs ve Ruveys, zamirin «el-Muhl»e değil de {طَعامُ} yahut {الزَّقُّومِ} kelimelerine ait olması sebebiyle yâ ile [«يَغْلِي» şeklinde] okumuşlardır; zira en zahir olanı, cümlenin bu ikisinden birinden hal olmasıdır.
14061. Metin
كَغَلْيِ الْحَمِيمِ غلياناً مثل غليه.
{كَغَلْيِ الْحَمِيمِ} onun kaynaması gibi bir kaynayışla [kaynar].
14062. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٤٧ الى ٥٠]
[Duhân Suresi (44), 47-50. Ayetler]
14063. Metin
خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ (٤٧) ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذابِ الْحَمِيمِ (٤٨) ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ (٤٩) إِنَّ هذا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ (٥٠)
{خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ (٤٧) ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذابِ الْحَمِيمِ (٤٨) ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ (٤٩) إِنَّ هذا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ (٥٠)} “'Tutun onu da cehennemin ta ortasına sürükleyin! (47) Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün!' (48) 'Tat bakalım! Hani sen çok güçlü, çok üstündün!' (49) 'İşte bu, hakkında şüphe edip durduğunuz şeydir.' (50)”
14064. Metin
خُذُوهُ على إرادة القول والمقول له الزبانية. فَاعْتِلُوهُ فجروه والعتل الأخذ بمجامع الشيء وجره بقهر، وقرأ الحجازيان وابن عامر ويعقوب بالضم وهما لغتان. إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ وسطه.
{خُذُوهُ} sözün takdiri iledir; kendisine bu söz söylenenler ise zebanilerdir. {فَاعْتِلُوهُ} onu sürükleyin. 'el-Atlü', bir şeyi toptan tutup zorla sürüklemektir. İki Hicazlı (Nâfi ve İbn Kesîr), İbn Âmir ve Ya'kûb damme ile [«فَاعْتُلُوهُ» şeklinde] okumuşlardır ve bunlar iki ayrı lügattir. {إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ} cehennemin ortasına.