15180. Metin
مكية وآيها ست وتسعون آية
Mekkîdir ve doksan altı ayettir.
15181. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١ الى ٣]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 1-3]
15182. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15183. Metin
إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ (٢) خافِضَةٌ رافِعَةٌ (٣)
{ إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ (٢) خافِضَةٌ رافِعَةٌ (٣) } “O gerçekleşecek olan (kıyamet) koptuğu zaman, onun gerçekleşmesini yalanlayacak hiç kimse yoktur. O, alçaltıcı ve yükselticidir.”
15184. Metin
إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ إذا حدثت القيامة، سماها واقعة لتحقق وقوعها وانتصاب إِذا بمحذوف مثل اذكر أو كان كيت وكيت.
“{ إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ }” Kıyamet meydana geldiği zaman demektir. Gerçekleşmesi kesin olduğu için ona “vâkıa” demiştir. “{ إِذا }” kelimesinin nasbı, “hatırla” veya “şöyle şöyle oldu” gibi hazfedilmiş bir takdire bağlıdır.
15185. Metin
لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ أي لا يكون حين تقع نفس تكذب على الله تعالى، أو تكذب في نفيها كما تكذب الآن، واللام مثلها في قوله: قَدَّمْتُ لِحَياتِي أو ليس لأحد في وقعتها كاذبة فإن من أخبر عنها صدق، أو ليس لها حينئذ نفس تحدث صاحبها بإطاقة شدتها واحتمالها وتغريه عليها من قولهم: كذبت فلاناً نفسه في الخطب العظيم، إذا شجعته عليه وسولت له أنه يطيقه.
“{ لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ }” Yani o gerçekleştiği zaman Allah Teâlâ hakkında yalan söyleyecek veya şimdi yalanladıkları gibi onun yokluğunu iddia ederek yalan söyleyecek hiçbir can bulunmaz. Buradaki lâm harf-i cerri, { قَدَّمْتُ لِحَياتِي } “Keşke hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!” ayetindeki gibidir. Yahut onun gerçekleşmesi hususunda hiçbir kimsenin yalanı olmaz; çünkü ondan haber veren doğruyu söylemiştir. Ya da o vakit sahibine onun şiddetine güç yetirebileceğini ve katlanabileceğini fısıldayarak onu bu hususta aldatacak hiçbir nefis bulunmaz; bu da onların büyük bir bela karşısında nefsi kişiyi cesaretlendirip buna gücünün yeteceğini telkin ettiğinde söyledikleri “falancaya nefsi yalan söyledi” sözünden gelmektedir.
15186. Metin
خافِضَةٌ رافِعَةٌ تخفض قوماً وترفع آخرين، وهو تقرير لعظمتها فإن الوقائع العظام كذلك، أو بيان لما يكون حينئذ من خفض أعداء الله ورفع أوليائه، أو إزالة الأجرام عن مقارها بنثر الكواكب وتسيير الجبال في الجو، وقرئتا بالنصب على الحال.
“{ خافِضَةٌ رافِعَةٌ }” Bir topluluğu alçaltır, diğerlerini yükseltir. Bu, onun büyüklüğünü teyit etmektedir; zira büyük olaylar böyledir. Yahut o vakit Allah'ın düşmanlarının alçaltılacağını, dostlarının ise yükseltileceğini bir açıklamadır. Veyahut yıldızların saçılması ve dağların havada yürütülmesiyle cisimlerin yerlerinden sökülüp atılmasıdır. Bu iki kelime hal olarak mansub da okunmuştur.
15187. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٤ الى ٧]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 4-7]
15188. Metin
إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا (٥) فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا (٦) وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً (٧)
{ إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا (٥) فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا (٦) وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً (٧) } “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar paramparça edilip de dağılan toz haline geldiği ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman.”
15189. Metin
إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا حركت تحريكاً شديداً بحيث ينهدم ما فوقها من بناء وجبل، والظرف متعلق ب خافِضَةٌ أو بدل من إِذا وَقَعَتِ.
“{ إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا }” Üzerindeki bina ve dağlar yıkılacak derecede şiddetle sarsıldığı zaman demektir. Bu zarf “{ خافِضَةٌ }” kelimesine mütealliktir veya “{ إِذا وَقَعَتِ }” ifadesinden bedeldir.
15190. Metin
وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا أي فتتت حتى صارت كالسويق الملتوت من بس السويق إذا لته، أو سيقت وسيرت من بس الغنم إذا ساقها، فَكانَتْ هَباءً غباراً. مُنْبَثًّا منتشراً.
“{ وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا }” Yani ufalanıp yoğrulmuş kavut gibi oluncaya kadar parçalandığı zaman; bu, kavut yoğurulduğunda kullanılan “besse's-sevîk” (kavutu yoğurdu) ifadesindendir. Yahut koyunlar güdüldüğünde kullanılan “besse'l-ğanem” (koyunları güttü) ifadesinden hareketle sevk edilip yürütüldüğü zaman demektir. “{ فَكانَتْ هَباءً }” Toz [haline geldiği]. “{ مُنْبَثًّا }” Dağılmış.
15191. Metin
وَكُنْتُمْ أَزْواجاً أصنافاً. ثَلاثَةً وكل صنف يكون أو يذكر مع صنف آخر زوج.
“{ وَكُنْتُمْ أَزْواجاً }” Sınıflar [olduğunuz zaman]. “{ ثَلاثَةً }” Bir diğeriyle birlikte bulunan veya anılan her sınıfa zevc (çift/eş) denir.
15192. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٨ الى ٩]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 8-9]
15193. Metin
فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ مَا أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ (٩)
{ فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ مَا أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ (٩) } “Sağdakiler (amel defterleri sağdan verilenler), ne mutlu o sağdakilere! Soldakiler (amel defterleri soldan verilenler), ne bedbahttır o soldakiler!”
15194. Metin
فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ مَا أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ فأصحاب المنزلة السنية وأصحاب المنزلة الدنيئة من تيمنهم بالميامن وتشاؤمهم بالشمائل، أو أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ الذين يؤتون صحائفهم بأيمانهم والذين يؤتونها بشمائلهم، أو أصحاب اليمن والشؤم فإن السعداء ميامين على أنفسهم بطاعتهم والأشقياء مشائيم عليها بمعصيتهم. والجملتان الاستفهاميتان خبران لما قبلهما بإقامة الظاهر مقام الضمير ومعناهما التعجب من حال الفريقين.
“{ فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ مَا أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ }” Yüksek mertebe sahipleri ve alçak mertebe sahipleri; bu, sağ tarafla uğurlanmaları ve sol tarafla uğursuz sayılmalarından ileri gelir. Yahut “{ أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ }” ve “{ أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ }”, amel defterleri sağlarından verilenler ve sollarından verilenlerdir. Veya bereket ve uğursuzluk sahipleridir; zira bahtiyarlar itaatleri sebebiyle kendilerine bereketli, bedbahtlar ise isyanları sebebiyle kendilerine uğursuzdurlar. İki istifham cümlesi de zamir yerine zahir ismin konulmasıyla kendilerinden öncekilerin haberidir ve anlamları her iki grubun durumuna hayret etmeyi ifade eder.
15195. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٠ الى ١٢]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 10-12]
15196. Metin
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١) فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)
{ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١) فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢) } “(İyilikte) öne geçenler ise öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) en çok yaklaştırılmış olanlardır. Nimet cennetlerindedirler.”
15197. Metin
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ والذين سبقوا إلى الإِيمان والطاعة بعد ظهور الحق من غير تلعثم وتوان، أو سبقوا في حيازة الفضائل والكمالات، أو الأنبياء فإنهم مقدمو أهل الأديان هم الذين عرفت حالهم وعرفت مآلهم كقول أبي النجم:
“{ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ }” Hak ortaya çıktıktan sonra hiç duraksamadan ve gevşeklik göstermeden imana ve itaate koşanlar veya faziletleri ve kemalatı elde etmede öne geçenler ya da din ehlinin önderleri olmaları hasebiyle peygamberlerdir. Onlar, tıpkı Ebu'n-Necm'in şu sözünde olduğu gibi hallerini ve varacakları yeri bildiğin kimselerdir:
15198. Metin
أَنَا أَبُو النَّجْمِ وَشِعْرِي شِعْرِي أو الذين سبقوا إلى الجنة أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ الذين قربت درجاتهم في الجنة وأعليت مراتبهم.
“Ben Ebu'n-Necm'im, şiirim de bildiğin şiirimdir.” Veyahut cennete öne geçenlerdir. “{ أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ }” Cennetteki dereceleri yaklaştırılmış ve mertebeleri yüceltilmiş olanlardır.
15199. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 13-14]
15200. Metin
ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤)
{ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤) } “Birçoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir.”
15201. Metin
ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ أي هم كثير من الأولين يعني الأمم السالفة من لدن آدم إلى محمد ﵊.
“{ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ }” Yani onlar öncekilerden büyük bir topluluktur; kastedilen, Âdem'den Muhammed aleyhisselâm'a kadar olan geçmiş ümmetlerdir.
15202. Metin
وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ يعني أمة محمد ﵊ ولا يخالف ذلك
“{ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ }” Yani Muhammed aleyhisselâm'ın ümmetidir. Bu durum,
15203. Metin
قوله ﵊ «إن أمتي يكثرون سائر الأمم» .
Onun aleyhisselâm «Şüphesiz benim ümmetim diğer bütün ümmetlerden çok olacaktır» sözüyle çelişmez.
15204. Metin
لجواز أن يكون سابقو سائر الأمم أكثر من سابقي هذه الأمة، وتابعو هذه أكثر من تابعيهم، ولا يرده قوله في أصحاب اليمين، ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ. لأن كثرة الفريقين لا تنافي أكثرية أحدهما، وروي مرفوعاً أنهما من هذه الأمة، واشتقاقها من الثل وهو القطع.
Zira diğer ümmetlerin öne geçenlerinin (sâbikûn) bu ümmetin öne geçenlerinden çok olması, buna karşılık bu ümmete uyanların onların uyanlarından çok olması mümkündür. Ashâb-ı yemin hakkındaki “{ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ }” “Birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir” ayeti de bunu reddetmez; çünkü her iki fırkanın çokluğu, birinin daha çok olmasına engel değildir. Merfû olarak her iki grubun da bu ümmetten olduğu rivayet edilmiştir. Kelimenin kökü, kesmek anlamına gelen “es-sell” kökünden türemiştir.
15205. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٥ الى ١٩]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 15-19]
15206. Metin
عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ (١٦) يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧) بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨) لا يُصَدَّعُونَ عَنْها وَلا يُنْزِفُونَ (١٩)
{ عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ (١٦) يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧) بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨) لا يُصَدَّعُونَ عَنْها وَلا يُنْزِفُونَ (١٩) } “Özenle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı olarak onların üzerine yaslanırlar. Çevrelerinde ebediyen genç kalan hizmetçiler dolaşır; pınardan doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. Ondan dolayı ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.”
15207. Metin
عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ خبر آخر للضمير المحذوف، وال مَوْضُونَةٍ المنسوجة بالذهب مشبكة بالدار والياقوت، أو المتواصلة من الوضن وهو نسج الدرع.
“{ عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ }” Mahzuf zamir için diğer bir haberdir. “Mevdûne (مَوْضُونَةٍ)”, altınla örülmüş, inci ve yakutla bezenmiş yahut zırh örmek anlamına gelen “el-vadn” kökünden birbirine bitişik [tahtlar] demektir.
15208. Metin
مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ حالان من الضمير في عَلى سُرُرٍ.
“{ مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ }” “{ عَلى سُرُرٍ }” ifadesindeki zamirden iki haldir.
15209. Metin
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ للخدمة. وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ مبقون أبداً على هيئة الولدان وطراوتهم.
“{ يَطُوفُ عَلَيْهِمْ }” Hizmet için [dolaşırlar]. “{ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ }” Çocukluk halleri ve tazelikleri üzere ebediyen bırakılmış [gençler].
15210. Metin
بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ حال الشرب وغيره، والكوب إناء بلا عروة ولا خرطوم له، والإِبريق إناء له ذلك.
“{ بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ }” İçme ve diğer durumlar esnasında [dolaşırlar]. Kûb (كُوب), kulpu ve emziği olmayan kaptır; ibrîk (إِبْرِيق) ise bunlar bulunan kaptır.
15211. Metin
وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ من خمر.
“{ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ }” Şaraptan [dolu kadehle].
15212. Metin
لاَّ يُصَدَّعُونَ عَنْها بخمار. وَلا يُنْزِفُونَ ولا تنزف عقولهم، أو لا ينفد شرابهم. وقرأ الكوفيون بكسر الزاي لاَّ يُصَدَّعُونَ بمعنى لا يتصدعون أي لا يتفرقون.
“{ لاَّ يُصَدَّعُونَ عَنْها }” Sersemlik ve baş ağrısıyla başları ağrıtılmaz. “{ وَلا يُنْزِفُونَ }” Akılları da giderilmez yahut içkileri tükenmez. Kûfeliler “{ لاَّ يُصَدَّعُونَ }” kelimesindeki ze harfini kesreli okumuşlardır; bu da dağılmazlar, ayrılmazlar manasındaki “lâ yetesaddadûn” anlamındadır.
15213. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٢٠ الى ٢٤]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 20-24]
15214. Metin
وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١) وَحُورٌ عِينٌ (٢٢) كَأَمْثالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ (٢٣) جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤)
{ وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١) وَحُورٌ عِينٌ (٢٢) كَأَمْثالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ (٢٣) جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤) } “Ve beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri, saklı inciler gibi iri gözlü huriler; yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak.”
15215. Metin
وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ أي يختارون.
“{ وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ }” Yani seçtikleri [meyveler].
15216. Metin
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ يتمنون.
“{ وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ }” Arzuladıkları [kuş etleri].
15217. Metin
وَحُورٌ عِينٌ عطف على وِلْدانٌ، أو مبتدأ محذوف الخبر أي وفيها أو ولهم حور، وقرأ حمزة والكسائي بالجر عطفاً على جَنَّاتِ بتقدير مضاف أي هم في جنات ومصاحبة حور، أو على أكواب لأن معنى يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوابٍ ينعمون بأكواب، وقرئتا بالنصب على ويؤتون حوراً.
“{ وَحُورٌ عِينٌ }” “{ وِلْدانٌ }” üzerine matuftur yahut haberi mahzuf bir mübtedadır; yani “orada veya onlar için huriler vardır” demektir. Hamza ve Kisâî, takdir edilen bir muzâf ile “{ جَنَّاتِ }” üzerine atfederek mecrur okumuşlardır; yani “onlar cennetlerdedir ve hurilerin refakatindedirler”. Veyahut “{ أَكْوابٍ }” üzerine matuftur, çünkü “{ يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْdanٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوابٍ }” ifadesinin manası “kadehlerle nimetlendirilirler” demektir. “Kendilerine huriler verilir” takdiriyle mansub olarak da okunmuşlardır.
15218. Metin
كَأَمْثالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ المصون عما يضربه في الصفاء والنقاء.
“{ كَأَمْثالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ }” Berraklığına ve saflığına zarar verecek şeylerden korunmuş [inci misali].
15219. Metin
جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ أي يفعل ذلك كله بهم جزاء بأعمالهم.
“{ جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ }” Yani bütün bunlar, amellerine bir karşılık olmak üzere onlara yapılır.
15220. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 25-26]
15221. Metin
لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا تَأْثِيماً (٢٥) إِلاَّ قِيلاً سَلاماً سَلاماً (٢٦)
{ لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا تَأْثِيماً (٢٥) إِلاَّ قِيلاً سَلاماً سَلاماً (٢٦) } “Orada ne boş bir laf ne de günaha sokacak bir söz işitirler. Yalnızca 'Selam, selam!' sözünü işitirler.”
15222. Metin
لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً باطلاً. وَلا تَأْثِيماً ولا نسبة إلى الإِثم أي لا يقال لهم أثمتم.
“{ لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً }” Boş ve batıl söz [işitmezler]. “{ وَلا تَأْثِيماً }” Günaha nispet edilen söz de işitmezler; yani onlara “günaha girdiniz” denmez.
15223. Metin
إِلَّا قِيلًا أي قولاً. سَلاماً سَلاماً بدل من قِيلًا كقوله: لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً إِلَّا سَلاماً أو صفته أو مفعوله بمعنى إلا أن يقولوا سلاماً، أو مصدر والتكرير للدلالة على فشو السلام بينهم. وقرئ «سلام سلام» على الحكاية.
“{ إِلَّا قِيلًا }” Ancak bir söz [işitirler]. “{ سَلاماً سَلاماً }” Tıpkı { لاَّ يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً إِلَّا سَلاماً } “Orada boş bir söz işitmezler, sadece selam işitirler” ayetinde olduğu gibi “{ قِيلًا }” kelimesinden bedeldir, yahut onun sıfatı veya “ancak selam derler” manasında mef'ulüdür; ya da mastardır ve tekrar edilmesi aralarındaki selamın yaygınlığını göstermek içindir. Hikâye yoluyla “selâmün selâmün” şeklinde de okunmuştur.
15224. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٢٧ الى ٣٠]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 27-30]
15225. Metin
وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ (٢٧) فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ (٢٨) وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ (٢٩) وَظِلٍّ مَمْدُودٍ (٣٠)
{ وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ (٢٧) فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ (٢٨) وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ (٢٩) وَظِلٍّ مَمْدُودٍ (٣٠) } “Sağdakiler (amel defterleri sağdan verilenler), ne mutlu o sağdakilere! Dikensiz sidr ağaçları, meyveleri üst üste dizilmiş muz ağaçları ve uzamış gölgeler altındadırlar.”
15226. Metin
وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ لا شوك فيه من خضد الشوك إذا قطعه، أو مثني أغصانه من كثرة حمله من خضد الغصن إذا ثناه وهو رطب.
“{ وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ }” Dikeni kesildiğinde kullanılan “hadede'ş-şevk” kökünden dikeni bulunmayan ağaçta; yahut taze iken eğildiğinde kullanılan “hadede'l-ğusn” ifadesinden hareketle meyvesinin çokluğundan dalları eğilmiş sidr ağacındadırlar.
15227. Metin
وَطَلْحٍ وشجر موز، أو أم غيلان وله أنوار كثيرة طيبة الرائحة، وقرئ بالعين. مَنْضُودٍ نضد حمله من أسفله إلى أعلاه.
“{ وَطَلْحٍ }” Muz ağacı veya çok ve güzel kokulu çiçekleri olan ümmü gıylân ağacıdır. Ayn (ع) harfiyle de okunmuştur. “{ مَنْضُودٍ }” Meyvesi aşağısından yukarısına kadar üst üste dizilmiştir.
15228. Metin
وَظِلٍّ مَمْدُودٍ منبسط لا يتقلص ولا يتفاوت.
“{ وَظِلٍّ مَمْدُودٍ }” Çekilip eksilmeyen ve farklılık göstermeyen yaygın bir gölge.
15229. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٣١ الى ٣٣]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 31-33]
15230. Metin
وَماءٍ مَسْكُوبٍ (٣١) وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ (٣٢) لا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ (٣٣)
{ وَماءٍ مَسْكُوبٍ (٣١) وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ (٣٢) لا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ (٣٣) } “Çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyve içindedirler.”
15231. Metin
وَماءٍ مَسْكُوبٍ يسكب لهم أين شاؤوا وكيف شاؤوا بلا تعب، أو مصبوب سائل كأنه لما شبه حال السابقين في التنعم بأعلى ما يتصور لأهل المدن شبه حال أصحاب اليمين بأكمل ما يتمناه أهل البوادي إشعاراً بالتفاوت بين الحالين.
“{ وَماءٍ مَسْكُوبٍ }” Zahmet çekilmeksizin diledikleri yere ve diledikleri şekilde onlar için akıtılan yahut dökülüp akan [su]. Sanki [Allah Teâlâ], iki hâl arasındaki farkı bildirmek üzere, öne geçenlerin (es-sâbikûn) nimetler içindeki durumunu şehir halkı için tasavvur edilebilecek en üstün nimetlere, ashâb-ı yemînin durumunu ise çöl ehlinin temenni edeceği en mükemmel şeylere benzetmiştir.
15232. Metin
وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ كثيرة الأجناس.
“{ وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ }” Çeşitleri çok [meyveler].
15233. Metin
لاَّ مَقْطُوعَةٍ لا تنقطع في وقت. وَلا مَمْنُوعَةٍ لا تمنع عن متناولها بوجه.
“{ لاَّ مَقْطُوعَةٍ }” Hiçbir vakit kesintiye uğramaz. “{ وَلا مَمْنُوعَةٍ }” Onu almak isteyene hiçbir şekilde engel olunmaz.
15234. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٣٤ الى ٣٧]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 34-37]
15235. Metin
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ (٣٤) إِنَّا أَنْشَأْناهُنَّ إِنْشاءً (٣٥) فَجَعَلْناهُنَّ أَبْكاراً (٣٦) عُرُباً أَتْراباً (٣٧)
{ وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ (٣٤) إِنَّا أَنْشَأْناهُنَّ إِنْشاءً (٣٥) فَجَعَلْناهُنَّ أَبْكاراً (٣٦) عُرُباً أَتْراباً (٣٧) } “Ve yükseltilmiş döşeklerdedirler. Gerçekten biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık. Onları bakireler, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıtlar kıldık.”
15236. Metin
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ رفيعة القدر أو منضدة مرتفعة. وقيل الفرش النساء وارتفاعها أنها على الأرائك، ويدل عليه قوله:
“{ وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ }” Değeri yüce yahut üst üste serilmiş yüksek [döşekler]. Dendi ki: Furuş kadınlardır; onların yükseltilmesi ise sedirler üzerinde bulunmalarıdır. Şu âyet de buna delalet eder:
15237. Metin
إِنَّا أَنْشَأْناهُنَّ إِنْشاءً أي ابتدأناهن ابتداء جديداً من غير ولادة إبداء أو إعادة.
“{ إِنَّا أَنْشَأْناهُنَّ إِنْشاءً }” Yani biz onları doğum olmaksızın, ilk defa var ederek veya yeniden dirilterek yepyeni bir yaratılışla yarattık.
15238. Metin
وفي الحديث «هن اللواتي قبضن في دار الدنيا عجائز شمطاً رمصاً، جعلهن الله بعد الكبر أتراباً على ميلاد واحد، كلما أتاهن أزواجهن وجدوهن أبكاراً» .
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Onlar, dünya hayatında saçları ağarmış, gözleri çapaklanmış yaşlı kadınlar olarak vefat edenlerdir; Allah onları yaşlılıktan sonra aynı yaşta yaşıtlar kılmıştır. Kocaları her yanlarına geldiklerinde onları bakire bulurlar».
15239. Metin
فَجَعَلْناهُنَّ أَبْكاراً. عُرُباً متحببات إلى أزواجهن جمع عروب، وسكن راءه حمزة وأبو بكر وروي عن نافع وعاصم مثله. أَتْراباً فإن كلهن بنات ثلاث وثلاثين وكذا أزواجهن.
“{ فَجَعَلْناهُنَّ أَبْكاراً }” “{ عُرُباً }” Kocalarına karşı çok cilveli ve sevecendirler; urûb kelimesinin çoğuludur. Hamza ve Ebû Bekr ra harfini sakin okumuştur; Nâfi' ve Âsım'dan da bu şekilde rivayet edilmiştir. “{ أَتْراباً }” Çünkü onların hepsi otuz üçer yaşındadır, eşleri de böyledir.
15240. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٣٨ الى ٤٠]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 38-40]
15241. Metin
لِأَصْحابِ الْيَمِينِ (٣٨) ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ (٤٠)
{ لِأَصْحابِ الْيَمِينِ (٣٨) ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ (٤٠) } “Sağdakiler için; bir kısmı öncekilerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.”
15242. Metin
لِأَصْحابِ الْيَمِينِ متعلق ب أَنْشَأْناهُنَّ أو «جعلنا» ، أو صفة ل أَبْكاراً أو خبر لمحذوف مثل هن أو لقوله:
“{ لِأَصْحابِ الْيَمِينِ }” [İfadesi] “{ أَنْشَأْناهُنَّ }” fiiline veya “cealnâ” [fiiline] bağlıdır; yahut “{ أَبْكاراً }” kelimesinin sıfatıdır veya “hünne” (onlar) gibi takdir edilen bir mübtedanın haberidir yahut şu kavlinin [haberidir]:
15243. Metin
ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ وهي على الوجه الأول خبر محذوف.
“{ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ }” Ve bu, birinci ihtimale göre hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir.
15244. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٤١ الى ٤٤]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 41-44]
15245. Metin
وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ (٤١) فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ (٤٢) وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ (٤٣) لا بارِدٍ وَلا كَرِيمٍ (٤٤)
{ وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ (٤١) فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ (٤٢) وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ (٤٣) لا بارِدٍ وَلا كَرِيمٍ (٤٤) } “Soldakiler (amel defterleri soldan verilenler), ne kötüdür o soldakiler! İliklere işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içindedirler. Ve kapkara bir dumandan gölge altındadırlar; ne serindir ne de faydalı!”
15246. Metin
وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ فِي سَمُومٍ في حر نار ينفذ في المُسام. وَحَمِيمٍ وماء متناه في الحرارة.
“{ وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ فِي سَمُومٍ }” Gözeneklere işleyen ateş sıcağındadırlar. “{ وَحَمِيمٍ }” Ve sıcaklıkta son noktaya varmış su [içindedirler].
15247. Metin
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ من دخان أسود يفعول من الحممة.
“{ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ }” Kara dumandan [bir gölge]; yahmûm, hame (kömür) kökünden yef'ûl veznindedir.
15248. Metin
لاَّ بارِدٍ كسائر الظل. وَلا كَرِيمٍ ولا نافع، نفى بذلك ما أوهم الظل من الاسترواح.
“{ لاَّ بارِدٍ }” Diğer gölgeler gibi serin değildir. “{ وَلا كَرِيمٍ }” Ve faydalı da değildir; bununla gölgenin akla getirdiği serinleme ve rahatlama imkânını nefyetmiştir.
15249. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٤٥ الى ٤٦]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 45-46]
15250. Metin
إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُتْرَفِينَ (٤٥) وَكانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ (٤٦)
{ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُتْرَفِينَ (٤٥) وَكانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ (٤٦) } “Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımarmışlardı. Ve büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.”
15251. Metin
إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُتْرَفِينَ منهمكين في الشهوات.
“{ إِنَّهُمْ كانُوا قَبْلَ ذلِكَ مُتْرَفِينَ }” Şehvetlerine dalmış kimseler idiler.
15252. Metin
وَكانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ الذنب العظيم يعني الشرك، ومنه بلغ الغلام الحنث أي الحلم ووقت المؤاخذة بالذنب، وحنث في يمينه خلاف بر فيها وتحنث إذا تأثم.
“{ وَكانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ }” Büyük günah, yani şirk üzerinedir. Çocuğun buluğ çağına ve günahtan sorumlu tutulma vaktine ermesi manasında “belağa'l-ğulâmu'l-hins” ifadesi de buradan gelir. “Hanise fî yemînihî” yemini bozmaktır ki yerine getirmenin (birr) zıddıdır; “tehannese” ise günahtan sakınmaktır.
15253. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٤٧ الى ٥٠]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 47-50]
15254. Metin
وَكانُوا يَقُولُونَ أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً وَعِظاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (٤٧) أَوَآباؤُنَا الْأَوَّلُونَ (٤٨) قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ (٤٩) لَمَجْمُوعُونَ إِلى مِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٥٠)
{ وَكانُوا يَقُولُونَ أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً وَعِظاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (٤٧) أَوَآباؤُنَا الْأَوَّلُونَ (٤٨) قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ (٤٩) لَمَجْمُوعُونَ إِلى مِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٥٠) } “Ve şöyle diyorlardı: 'Biz ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki: 'Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de, bilinen bir günün belirlenmiş vaktinde mutlaka toplanacaklardır.'”
15255. Metin
وَكانُوا يَقُولُونَ أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً وَعِظاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ كررت الهمزة للدلالة على إنكار البعث مطلقاً وخصوصاً في هذا الوقت كما دخلت العاطفة في قوله:
“{ وَكانُوا يَقُولُونَ أَإِذا مِتْنا وَكُنَّا تُراباً وَعِظاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ }” Hemze, genel olarak yeniden dirilişi ve özellikle de bu vakitteki dirilişi inkârı göstermek üzere tekrarlanmıştır; nitekim atıf harfi de şu kavlinde araya girmiştir:
15256. Metin
أَوَآباؤُنَا الْأَوَّلُونَ للدلالة على أن ذلك أشد إنكاراً في حقهم لتقادم زمانهم وللفصل بها حسن العطف على المستكن في لَمَبْعُوثُونَ، وقرأ نافع وابن عامر أَوْ بالسكون وقد سبق مثله، والعامل في الظرف ما دل عليه «مبعوثون» لا هو للفصل بأن والهمزة.
“{ أَوَآباؤُنَا الْأَوَّلُونَ }” Zamanlarının çok eskiye dayanması sebebiyle onların diriltilmesinin kendi açılarından inkâra daha şayan olduğunu göstermek içindir. Araya fasıla girmesiyle “{ لَمَبْعُوثُونَ }” içindeki gizli zamire atıf yapmak güzelleşmiştir. Nâfi' ve İbn Âmir sükun ile “ev” (أَوْ) okumuştur, benzeri daha önce geçmişti. Zarfta amel eden şey “meb'ûsûn” lafzının delalet ettiği manadır; [inne] ve hemze ile fasıla olduğu için bizzat kendisi değildir.
15257. Metin
قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ لَمَجْمُوعُونَ. وقرئ «لمجمعون» . إِلى مِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ إلى ما وقت به الدنيا وحدت من يوم معين عند الله معلوم له.
“{ قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ لَمَجْمُوعُونَ }” “Lemecmû'ûne” şeklinde de okunmuştur. “{ إِلى مِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ }” Dünyanın son bulduğu ve Allah katında tayin edilmiş, O'nun tarafından bilinen muayyen bir güne [toplanacaklardır].
15258. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٥١ الى ٥٣]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 51-53]
15259. Metin
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ (٥١) لَآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ (٥٢) فَمالِؤُنَ مِنْهَا الْبُطُونَ (٥٣)
{ ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ (٥١) لَآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ (٥٢) فَمالِؤُنَ مِنْهَا الْبُطُونَ (٥٣) } “Sonra siz ey sapıklar, yalanlayıcılar! Mutlaka bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz. Karınları ondan dolduracaksınız.”
15260. Metin
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ أي بالبعث والخطاب لأهل مكة وأضرابهم.
“{ ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ }” Yani yeniden dirilişi yalanlayanlar; hitap Mekke halkına ve onlar gibileredir.
15261. Metin
لَآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ مِنْ الأولى للابتداء والثانية للبيان.
“{ لَآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ }” Birinci “min” ibtidâ (başlangıç) içindir, ikincisi ise beyan (açıklama) içindir.
15262. Metin
فَمالِؤُنَ مِنْهَا الْبُطُونَ من شدة الجوع.
“{ فَمالِؤُنَ مِنْهَا الْبُطُونَ }” Açlığın şiddetinden dolayı [doldururlar].
15263. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٥٤ الى ٥٦]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 54-56]
15264. Metin
فَشارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ (٥٤) فَشارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ (٥٥) هذا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ (٥٦)
{ فَشارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ (٥٤) فَشارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ (٥٥) هذا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ (٥٦) } “Üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!”
15265. Metin
فَشارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ لغلبة العطش، وتأنيث الضمير في منها وتذكيره في عَلَيْهِ على معنى الشجر ولفظه، وقرئ «من شجرة» فيكون التذكير لل زَقُّومٍ فإنه تفسيرها.
“{ فَشارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ }” Susuzluğun bastırması sebebiyle [içerler]. “Minhâ” ifadesindeki zamirin müennes, “{ عَلَيْهِ }” ifadesindeki zamirin müzekker olması “şecer” kelimesinin manasına ve lafzına göredir. “Min şeceratin” şeklinde de okunmuştur; bu takdirde müzekker zamir “{ زَقُّومٍ }” kelimesine döner, zira o onun tefsiridir.
15266. Metin
فَشارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ الإِبل التي بها الهيام وهو داء يشبه الاستسقاء، جمع أهيم وهيماء قال ذو الرمة:
“{ فَشارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ }” Hüyâm hastalığına yakalanmış develerdir ki bu, istiskaya (aşırı su içme hastalığına) benzeyen bir hastalıktır. Ehye ve heymâ kelimelerinin çoğuludur. Zü’r-Rumme şöyle demiştir:
15267. Metin
فَأَصْبَحَّتُ كَالهَيْمَاءِ لاَ المَاءُ مُبْردٌ ... صَدَاهَا وَلاَ يَقْضِي عَلَيْهَا هَيَامُهَا
“Böylece heymâ (susuzluk hastası deve) gibi oldum; ne su onun susuzluğunu dindirir ne de bu hüyâm hastalığı son bulur.”
15268. Metin
وقيل الرمال على أنه جمع هيام بالفتح وهو الرمل الذي لا يتماسك جمع على هيم كسحب، ثم خفف وفعل به ما فعل بجمع أبيض وكل من المعطوف والمعطوف عليه أخص من الآخر من وجه فلا اتحاد، وقرأ نافع وحمزة وعاصم شُرْبَ بضم الشين.
Dendi ki: Birbirini tutmayan kumlara fetha ile heyâm denilmesinden hareketle kumlar manasındadır; sehâbın süheyb şeklinde toplanması gibi hîm şeklinde çoğul yapılmış, sonra hafifletilmiş ve ebyad kelimesinin çoğuluna yapılan işlem buna da yapılmıştır. Matuf ve matufun aleyhin her biri bir yönden diğerinden daha hususidir, dolayısıyla aynılık söz konusu değildir. Nâfi', Hamza ve Âsım şîn harfinin zammesiyle “şürbe” (شُرْبَ) şeklinde okumuştur.
15269. Metin
هذا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ يوم الجزاء فما ظنك بما يكون لهم بعد ما استقروا في الجحيم، وفيه تهكم كما في قوله: فَبَشِّرْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ لأن النزل ما يعد للنازل تكرمة له، وقرئ «نزلهم» بالتخفيف.
“{ هذا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ }” Ceza günündeki [ziyafetleridir]. Cehenneme yerleştikten sonra onlar için neler olacağını var sen düşün! { فَبَشِّrْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Onları acıklı bir azapla müjdele” kavlinde olduğu gibi burada da bir istihza vardır; zira nüzül, misafire ikram olsun diye hazırlanan şeydir. “Nüzlüfüm” (نزلهم) şeklinde tahfif ile de okunmuştur.
15270. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٥٧ الى ٥٩]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 57-59]
15271. Metin
نَحْنُ خَلَقْناكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ (٥٧) أَفَرَأَيْتُمْ ما تُمْنُونَ (٥٨) أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخالِقُونَ (٥٩)
{ نَحْنُ خَلَقْناكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ (٥٧) أَفَرَأَيْتُمْ ما تُمْنُونَ (٥٨) أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخالِقُونَ (٥٩) } “Sizi biz yarattık; hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Döktüğünüz meniyi gördünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?”
15272. Metin
نَحْنُ خَلَقْناكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ بالخلق متيقنين محققين للتصديق بالأعمال الدالة عليه، أو بالبعث فإن من قدر على الإِبداء قدر على الإِعادة.
“{ نَحْنُ خَلَقْناكُمْ فَلَوْلا تُصَدِّقُونَ }” Yaratılışı, ona delalet eden amellerle doğrulamayı tahkik edip yakinen bilerek tasdik etmez misiniz? Yahut yeniden dirilişi tasdik etmez misiniz? Zira ilk defa yaratmaya güç yetiren, onu iade etmeye de güç yetirir.
15273. Metin
أَفَرَأَيْتُمْ مَّا تُمْنُونَ أي ما تقذفونه في الأرحام من النطف، وقرئ بفتح التاء من منى النطفة بمعنى أمناها.
“{ أَفَرَأَيْتُمْ مَّا تُمْنُونَ }” Yani rahimlere akıttığınız nutfeleri [gördünüz mü]? “Emnâhâ” (meni akıttı) manasında “menâ'n-nutfe” kökünden tâ harfinin fethasıyla da okunmuştur.
15274. Metin
أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ تجعلونه بشراً سوياً. أَمْ نَحْنُ الْخالِقُونَ.
“{ أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ }” Onu düzgün bir insan kılan siz misiniz? “{ أَمْ نَحْنُ الْخالِقُونَ }” Yoksa yaratanlar biz miyiz?
15275. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٦٠ الى ٦٢]
[Vâkıa Suresi (56), Ayetler 60-62]
15276. Metin
نَحْنُ قَدَّرْنا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٦٠) عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي ما لا تَعْلَمُونَ (٦١) وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الْأُولى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ (٦٢)
{ نَحْنُ قَدَّرْنا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٦٠) عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي ما لا تَعْلَمُونَ (٦١) وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الْأُولى فَلَوْلا تَذَكَّرُونَ (٦٢) } “Aranızda ölümü biz takdir ettik; ve bizim önümüze geçilemez. Sizin benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şekilde yeniden var etmemiz hususunda [bize engel olunamaz]. Andolsun ilk yaratılışı bildiniz; hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?”
15277. Metin
نَحْنُ قَدَّرْنا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ قسمناه عليكم وأقتنا موت كل بوقت معين، وقرأ ابن كثير بتخفيف الدال.
“{ نَحْنُ قَدَّرْنا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ }” Onu aranızda paylaştırdık ve her birinizin ölümünü belirli bir vakitle sınırlandırdık. İbn Kesîr dâl harfinin şeddesiz haliyle (تخفيف) okumuştur.
15278. Metin
وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ لا يسبقنا أحد فيهرب من الموت أو يغير وقته، أو لا يغلبنا أحد من سبقته على كذا إذا غلبته عليه.
“{ وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ }” Hiç kimse bizim önümüze geçemez ki ölümden kaçabilsin yahut onun vaktini değiştirebilsin; veya bir kimseye üstün geldiğinde söylenen “sebektehu alâ kezâ” ifadesinden hareketle hiç kimse bize üstün gelemez.
15279. Metin
عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ
“{ عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ }” [Sizin] yerinize benzerlerinizi getirmek [üzere].