27215. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
27216. Metin
٨- سُورَةُ الْأَنْفَالِ
8- ENFÂL SURESİ
27217. Metin
عُرِفَتْ بِهَذَا الِاسْمِ مِنْ عَهْدِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ:
Bu isimle Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] sahâbîleri döneminden itibaren bilinmiştir:
27218. Metin
رَوَى الْوَاحِدِيُّ فِي «أَسْبَابِ النُّزُولِ» عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ قَالَ: «لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ قُتِلَ أَخِي عُمَيْرٌ وَقَتَلْتُ سَعِيدَ بْنَ الْعَاصِي فَأَخَذْتُ سَيْفَهُ فَأَتَيْتُ بِهِ النَّبِيءَ ﷺ فَقَالَ: اذْهَبِ الْقَبَضَ (بِفَتْحَتَيْنِ الْمَوْضِعُ الَّذِي تُجْمَعُ فِيهِ الْغَنَائِمُ) فَرَجَعْتُ فِي مَا لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ، قُتِلَ أَخِي وَأُخِذَ سَلَبِي فَمَا جَاوَزْتُ قَرِيبًا حَتَّى نَزَلَتْ سُورَةُ الْأَنْفَالِ»
Vâhidî, «Esbâb-ı Nüzûl» adlı eserinde Sa'd b. Ebî Vakkas'tan [radıyallâhu anh] rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Bedir günü kardeşim Umeyr öldürüldü ve ben Saîd b. el-Âs'ı öldürüp kılıcını aldım. Onu Nebî'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] getirdim. O, 'Git onu kabaza (iki fetha ile ganimetlerin toplandığı yere) [koy]' buyurdu. Allah'tan başkasının bilemeyeceği bir [hüzün] hâliyle geri döndüm; kardeşim öldürülmüş ve ganimetim elimden alınmıştı. Çok uzaklaşmamıştım ki Enfâl suresi indi.»
27219. Metin
. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ: «قُلْتُ لِابْنِ عَبَّاسٍ سُورَةُ الْأَنْفَالِ» قَالَ «نَزَلَتْ فِي بَدْرٍ» فَبِاسْمِ الْأَنْفَالِ عُرِفَتْ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَبِهِ كُتِبَتْ تَسْمِيَتُهَا فِي الْمُصْحَفِ حِينَ كُتِبَتْ أَسْمَاءُ السُّوَرِ فِي زَمَنِ الْحَجَّاجِ، وَلَمْ يَثْبُتْ فِي تَسْمِيَتِهَا حَدِيثٌ، وَتَسْمِيَتُهَا سُورَةَ الْأَنْفَالِ مِنْ أَنَّهَا افْتُتِحَتْ بِآيَةٍ فِيهَا اسْمُ الْأَنْفَالِ، وَمِنْ أَجْلِ أَنَّهَا ذُكِرَ فِيهَا حُكْمُ الْأَنْفَالِ كَمَا سَيَأْتِي.
Buhârî de Saîd b. Cübeyr'den şöyle rivayet etmiştir: «İbn Abbâs'a Enfâl suresini sordum. O da 'Bedir hakkında indi' dedi.» Böylece bu sure Müslümanlar arasında 'el-Enfâl' adıyla tanındı ve Haccâc zamanında sure isimleri yazıldığı vakit Mushaf'ta da adı bu şekilde kaydedildi. İsimlendirilmesi hakkında [merfû] bir hadis sabit olmamıştır. Enfâl suresi diye adlandırılması, içinde 'enfâl' ismi geçen bir ayetle başlamasından ve ileride geleceği üzere enfâl hükmünün onda zikredilmesinden kaynaklanmaktadır.
27220. Metin
وَتُسَمَّى أَيْضًا «سُورَةُ بَدْرٍ» فَفِي «الْإِتْقَانِ» أَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ قَالَ قُلْتُ لِابْنِ عَبَّاسٍ «سُورَةُ الْأَنْفَالِ» قَالَ «تِلْكَ سُورَةُ بَدْرٍ» .
Ayrıca «Bedir Suresi» olarak da isimlendirilir. Nitekim «el-İtkân»da Ebü'ş-Şeyh'in Saîd b. Cübeyr'den rivayetine yer verilmiştir; o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a «Enfâl suresi» dedim, o da «O, Bedir suresidir» dedi.
27221. Metin
وَقَدِ اتَّفَقَ رِجَالُ الْأَثَرِ كُلُّهُمْ عَلَى أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي غَزْوَةِ بَدْرٍ: قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ أُنْزِلَتْ فِي أَمْرِ بَدْرٍ سُورَةُ الْأَنْفَالِ بِأَسْرِهَا، وَكَانَتْ غَزْوَةُ بَدْرٍ فِي رَمَضَانَ مِنَ الْعَامِ الثَّانِي لِلْهِجْرَةِ بَعْدَ عَامٍ وَنِصْفٍ مِنْ يَوْمِ الْهِجْرَةِ، وَذَلِكَ بَعْدَ تَحْوِيلِ الْقِبْلَةِ بِشَهْرَيْنِ، وَكَانَ ابْتِدَاءُ نُزُولِهَا قَبْلَ الِانْصِرَافِ مِنْ بَدْرٍ، فَإِنَّ الْآيَةَ الْأُولَى مِنْهَا نَزَلَتْ وَالْمُسْلِمُونَ فِي بَدْرٍ قَبْلَ قِسْمَةِ مَغَانِمِهَا، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ حَدِيثُ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ، وَالظَّاهِرُ أَنَّهَا اسْتَمَرَّ نُزُولُهَا إِلَى مَا بَعْدَ الِانْصِرَافِ مِنْ بَدْرٍ.
Bütün hadis/rivayet ehli, bu surenin Bedir Gazvesi hakkında indiği konusunda ittifak etmiştir: İbn İshâk, Enfâl suresinin bütünüyle Bedir meselesi hakkında indirildiğini söylemiştir. Bedir Gazvesi, hicretten bir buçuk yıl sonra hicretin ikinci yılı Ramazan ayında, kıblenin değiştirilmesinden iki ay sonra gerçekleşmiştir. Surenin iniş başlangıcı Bedir'den ayrılmadan önceydi; nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas hadisinin de gösterdiği üzere ilk ayeti Müslümanlar henüz Bedir'deyken ve ganimetler taksim edilmeden önce inmiştir. Zahir olan ise inişinin Bedir'den dönüş sonrasına kadar devam etmiş olduğudur.
27222. Metin
وَفِي كَلَامِ أَهْلِ أَسْبَابِ النُّزُولِ مَا يَقْتَضِي أَنَّ آيَةَ الْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ
Esbâb-ı Nüzûl ehlinin sözlerinde,
27223. Metin
فِيكُمْ ضَعْفاً
sizde bir zayıflık olduğunu
27224. Metin
- إِلَى- مَعَ الصَّابِرِينَ [الْأَنْفَال: ٦٦] نَزَلَتْ بَعْدَ نُزُولِ السُّورَةِ بِمُدَّةٍ طَوِيلَةٍ، كَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَسَيَأْتِي تَحْقِيقُهُ هُنَالِكَ.
إِلَى- مَعَ الصَّابِرِينَ } [الْأَنْفَال: ٦٦] “Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zayıflık olduğunu bildi... sabredenlerle beraberdir.” ayetinin İbn Abbâs'tan rivayet edildiği üzere surenin nüzulünden uzun bir süre sonra indiğini gerektiren hususlar yer almaktadır; bunun tahkiki ileride kendi yerinde gelecektir.
27225. Metin
وَقَالَ جَمَاعَةٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ إِنَّ آيَاتِ يَا أَيُّهَا النَّبِيءُ حَسْبُكَ اللَّهُ- إِلَى- لَا يَفْقَهُونَ [الْأَنْفَال: ٦٤، ٦٥] نَزَلَتْ بِالْبَيْدَاءِ فِي غَزْوَةِ بَدْرٍ قَبْلَ ابْتِدَاءِ الْقِتَالِ، فَتَكُونُ تِلْكَ الْآيَةُ نَزَلَتْ قَبْلَ نُزُولِ أَوَّلِ السُّورَةِ.
Müfessirlerden bir grup ise { يَا أَيُّهَا النَّبِيءُ حَسْبُكَ اللَّهُ إِلَى- لَا يَفْقَهُونَ } [الْأَنْفَال: ٦٤-٦٥] “Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter... anlamayan bir topluluktur.” ayetlerinin Bedir Gazvesi'nde savaş başlamadan önce Beydâ'da indiğini, dolayısıyla bu ayetin surenin başının inişinden önce inmiş olduğunu belirtmiştir.
27226. Metin
نَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بَعْدَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، ثُمَّ قِيلَ هِيَ الثَّانِيَةُ نُزُولًا بِالْمَدِينَةِ، وَقِيلَ نَزَلَتِ الْبَقَرَةُ ثُمَّ آلُ عِمْرَانَ ثُمَّ الْأَنْفَالُ، وَالْأَصَحُّ أَنَّهَا ثَانِيَةُ السُّوَرِ بِالْمَدِينَةِ نُزُولًا بَعْدَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Bu sure Bakara suresinden sonra inmiştir. Ardından Medine'de iniş sırasına göre ikinci olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre de önce Bakara, sonra Âl-i İmrân, ardından Enfâl inmiştir. En sahih olanı, Bakara suresinden sonra Medine'de inen surelerin ikincisi olduğudur.
27227. Metin
وَقَدْ بَيَّنْتُ فِي الْمُقَدِّمَاتِ أَنَّ نُزُولَ سُورَةٍ بَعْدَ أُخْرَى لَا يُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّ التَّالِيَةَ تَنْزِلُ بَعْدَ انْقِضَاءِ نُزُولِ الَّتِي قَبْلَهَا، بَلْ قَدْ يُبْتَدَأُ نُزُولُ سُورَةٍ قَبْلَ انْتِهَاءِ السُّورَةِ الَّتِي ابْتُدِئَ نُزُولُهَا قَبْلُ، وَلَعَلَّ سُورَةَ الْأَنْفَالِ قَدِ انْتَهَتْ قَبْلَ انْتِهَاءِ نُزُولِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، لِأَنَّ الْأَحْكَامَ الَّتِي تَضَمَّنَتْهَا سُورَةُ الْأَنْفَالِ مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ وَهِيَ أَحْكَامُ الْمَغَانِمِ وَالْقِتَالِ، وَتَفَنَّنَتْ أَحْكَامُ سُورَةِ الْبَقَرَةِ أَفَانِينَ كَثِيرَةً: مِنْ أَحْكَامِ الْمُعَامَلَاتِ الِاجْتِمَاعِيَّةِ، وَمِنَ الْجَائِزِ أَنْ تَكُونَ الْبَقَرَةُ نَزَلَتْ بَعْدَ نُزُولِهَا بِقَلِيلٍ سُورَةُ آلِ عِمْرَانَ، وَبَعْدَ نُزُولِ آلِ عِمْرَانَ بِقَلِيلٍ نَزَلَتِ الْأَنْفَالُ، فَكَانَ ابْتِدَاءُ نُزُولِ الْأَنْفَالِ قَبْلَ انْتِهَاءِ نُزُولِ الْبَقَرَةِ وَآلِ عِمْرَانَ.
Giriş bölümlerinde bir surenin diğerinden sonra inmiş olmasından, sonraki surenin ancak öncekinin inişi tamamen bittikten sonra indiği anlamının çıkarılamayacağını açıklamıştım; aksine daha önce inişine başlanan sure bitmeden bir surenin nüzulüne başlanabilir. Muhtemelen Enfâl suresi, Bakara suresinin inişi tamamlanmadan önce tamamlanmıştır. Zira Enfâl suresinin ihtiva ettiği hükümler tek cinstendir; bunlar da ganimetler ve savaş hükümleridir. Bakara suresinin hükümleri ise sosyal muamelat hükümleri gibi pek çok çeşide ayrılmıştır. Bakara suresinin inişinden kısa bir süre sonra Âl-i İmrân suresinin, Âl-i İmrân'ın inişinden kısa bir süre sonra da Enfâl suresinin inmiş olması muhtemeldir; böylece Enfâl'in nüzul başlangıcı Bakara ve Âl-i İmrân'ın nüzulü tamamlanmadan önce olmuştur.
27228. Metin
وَفِي «تَفْسِيرِ ابْنِ عَطِيَّةَ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ [٣٣] قَالَتْ فِرْقَةٌ نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ كُلُّهَا بِمَكَّةَ قَالَ ابْنُ أَبْزَى نَزَلَ قَوْلُهُ: وَما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِمَكَّةَ إِثْرَ قَوْلِهِمْ أَوِ ائْتِنا بِعَذابٍ أَلِيمٍ [الْأَنْفَال: ٣٢] وَنَزَلَ قَوْلُهُ: وَما كانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ [الْأَنْفَال: ٣٣] عِنْدَ خُرُوجِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِلَى الْمَدِينَةِ، وَقَدْ بَقِيَ بِمَكَّةَ مُؤْمِنُونَ يَسْتَغْفِرُونَ، وَنَزَلَ قَوْلُهُ: وَما لَهُمْ أَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللَّهُ [الْأَنْفَال: ٣٤] بَعْدَ بَدْرٍ.
«İbn Atıyye Tefsiri»nde bu surenin { وَما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ } [33] “Sen onların içindeyken Allah onlara azap edecek değildir” ayeti hakkında şöyle denmektedir: Bir grup bu ayetin tamamının Mekke'de indiğini söylemiştir. İbn Ebzâ, { وَما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ } ayetinin Mekke'de onların { أَوِ ائْتِنا بِعَذابٍ أَلِيمٍ } [الأنفال: 32] “Yahut bize acı bir azap getir” sözünün hemen akabinde indiğini; { وَما كانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ } [الأنفال: 33] “Onlar bağışlanma dilerken de Allah onlara azap edecek değildir” ayetinin Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Medine'ye çıktığında ve Mekke'de bağışlanma dileyen müminler kalmışken indiğini; { وَما لَهُمْ أَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللَّهُ } [الأنفال: 34] “Onlara ne oluyor ki Allah kendilerine azap etmesin?” ayetinin ise Bedir'den sonra indiğini söylemiştir.
27229. Metin
وَقَدْ عُدَّتِ السُّورَةُ التَّاسِعَةَ وَالثَّمَانِينَ فِي عِدَادِ نُزُولِ سُوَرِ الْقُرْآنِ فِي رِوَايَةِ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَإِنَّهَا نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ وَقَبْلَ سُورَةِ الْأَحْزَابِ.
Câbir b. Zeyd'in İbn Abbâs'tan rivayetinde bu sure, Kur'an surelerinin iniş sırasına göre seksen dokuzuncu olarak sayılmıştır ve Âl-i İmrân suresinden sonra, Ahzâb suresinden önce inmiştir.
27230. Metin
وَعَدَدُ آيِهَا، فِي عَدِّ أَهْلِ الْمَدِينَةِ. وَأَهْلِ مَكَّةَ وَأَهْلِ الْبَصْرَةِ: سِتٌّ وَسَبْعُونَ، وَفِي عَدِّ أَهْلِ الشَّامِ سَبْعٌ وَسَبْعُونَ، وَفِي عَدِّ أَهْلِ الْكُوفَةِ خَمْسٌ وَسَبْعُونَ.
Ayetlerinin sayısı Medine, Mekke ve Basra ehlinin sayımına göre yetmiş altı; Şam ehlinin sayımına göre yetmiş yedi; Kûfe ehlinin sayımına göre ise yetmiş beştir.
27231. Metin
وَنُزُولُهَا بِسَبَبِ اخْتِلَافِ أَهْلِ بَدْرٍ فِي غَنَائِمِ يَوْمِ بَدْرٍ وَأَنْفَالِهِ، وَقِيلَ: بِسَبَبِ مَا سَأَلَهُ بَعْضُ الْغُزَاةِ النَّبِيءَ ﷺ أَنْ يُعْطِيَهُمْ مِنَ الْأَنْفَالِ، كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ تَفْسِيرِ أَوَّلِ آيَةٍ مِنْهَا.
İnişi, Bedir ehlinin Bedir günündeki ganimetler ve enfâl konusundaki ihtilafları sebebiyledir; bir görüşe göre de ilk ayetinin tefsirinde geleceği üzere bazı gazilerin Nebî'den [sallallâhu aleyhi ve sellem] kendilerine enfâlden vermesini istemeleri sebebiyle inmiştir.
27232. Metin
أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ
BU SURENİN AMAÇLARI
27233. Metin
ابْتَدَأَتْ بِبَيَانِ أَحْكَامِ الْأَنْفَالِ وَهِيَ الْغَنَائِمُ وَقِسْمَتُهَا وَمَصَارِفُهَا.
[Sure], ganimetler anlamına gelen enfâl hükümlerinin, bunların taksiminin ve sarf yerlerinin beyanı ile başlamıştır.
27234. Metin
وَالْأَمْرِ بِتَقْوَى اللَّهِ فِي ذَلِكَ وَغَيْرِهِ.
Bu hususta ve diğer konularda Allah'tan korkulması emredilmiştir.
27235. Metin
وَالْأَمْرِ بِطَاعَةِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، فِي أَمْرِ الْغَنَائِمِ وَغَيْرِهَا.
Ganimetler ve diğer hususlarda Allah'a ve Resulü'ne itaat edilmesi emredilmiştir.
27236. Metin
وَأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ بِإِصْلَاحِ ذَاتِ بَيْنِهِمْ، وَأَنَّ ذَلِكَ مِنْ مُقَوِّمَاتِ مَعْنَى الْإِيمَانِ الْكَامِلِ.
Müslümanlara aralarını düzeltmeleri ve bunun kâmil iman anlamının unsurlarından olduğu emredilmiştir.
27237. Metin
وَذِكْرِ الْخُرُوجِ إِلَى غَزْوَةِ بَدْرٍ وَبِخَوْفِهِمْ مِنْ قُوَّةِ عَدَدِهِمْ وَمَا لَقُوا فِيهَا مِنْ نَصْرٍ وَتَأْيِيدٍ مِنَ اللَّهِ وَلُطْفِهِ بِهِمْ.
Bedir Gazvesi'ne çıkış, [düşmanın] sayıca üstünlüğünden duydukları korku, orada Allah'ın yardımı ve desteğiyle nasıl karşılaştıkları ve onlara olan lütfu zikredilmiştir.
27238. Metin
وَامْتِنَانِ اللَّهِ عَلَيْهِمْ بِأَنْ جَعْلَهُمْ أَقْوِيَاءَ.
Allah'ın onları güçlü kılmakla kendilerine bahşettiği nimeti hatırlatılmıştır.
27239. Metin
وَوَعدهمْ بالنصر والهواية إِنِ اتَّقَوْا بِالثَّبَاتِ لِلْعَدُوِّ، وَالصَّبْرِ.
Düşmana karşı sebat ve sabırla takvalı davranırlarsa onlara yardım ve muvaffakiyet vaat edilmiştir.
27240. Metin
وَالْأَمْرِ بِالِاسْتِعْدَادِ لِحَرْبِ الْأَعْدَاءِ.
Düşmanlarla savaşa hazırlık yapılması emredilmiştir.
27241. Metin
وَالْأَمْرِ بِاجْتِمَاعِ الْكَلِمَةِ وَالنَّهْيِ عَنِ التَّنَازُعِ.
Birlik ve beraberlik emredilmiş, çekişip ayrılığa düşmek yasaklanmıştır.
27242. Metin
وَالْأَمْرِ بِأَنْ يَكُونَ قَصْدُ النُّصْرَةِ لِلدِّينِ نُصْبَ أَعْيُنِهِمْ.
Dine yardım etme gayesini gözlerinin önünde tutmaları emredilmiştir.
27243. Metin
وَوَصْفِ السَّبَبِ الَّذِي أَخْرَجَ الْمُسْلِمِينَ إِلَى بَدْرٍ.
Müslümanları Bedir'e çıkaran sebep nitelendirilmiştir.
27244. Metin
وَذِكْرِ مَوَاقِعِ الْجَيْشَيْنِ، وَصِفَاتِ مَا جَرَى مِنَ الْقِتَالِ.
İki ordunun konumu ve meydana gelen savaşın nitelikleri zikredilmiştir.
27245. Metin
وَتَذْكِيرِ النَّبِيءِ ﷺ بِنِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْهِ إِذْ أَنْجَاهُ مِنْ مَكْرِ الْمُشْرِكِينَ بِهِ بِمَكَّةَ وَخَلَّصَهُ مِنْ عِنَادِهِمْ، وَأَنَّ مَقَامَهُ بِمَكَّةَ كَانَ أَمَانًا لِأَهْلِهَا فَلَمَّا فَارَقَهُمْ فَقَدْ حَقَّ عَلَيْهِمْ عَذَابُ الدُّنْيَا بِمَا اقْتَرَفُوا مِنَ الصَّدِّ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ.
Nebî'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] Mekke'de müşriklerin tuzağından kurtarılması ve onların inatlarından esenliğe kavuşturulması suretiyle Allah'ın üzerindeki nimeti; onun Mekke'deki varlığının oradaki halk için bir emniyet olduğu, onlardan ayrılınca ise Mescid-i Harâm'dan alıkoyma cürümleri sebebiyle dünya azabını hak ettikleri hatırlatılmıştır.
27246. Metin
وَدَعْوَةِ الْمُشْرِكِينَ لِلِانْتِهَاءِ عَنْ مُنَاوَأَةِ الْإِسْلَامِ وَإِيذَانِهِمْ بِالْقِتَالِ.
Müşrikler İslam'a düşmanlıktan vazgeçmeye çağrılmış ve savaşla uyarılmışlardır.
27247. Metin
وَالتَّحْذِيرِ مِنَ الْمُنَافِقِينَ.
Münafıklardan sakındırılmıştır.
27248. Metin
وَضَرْبِ الْمَثَلِ بِالْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ الَّتِي عَانَدَتْ رُسُلَ اللَّهِ وَلَمْ يشكروا نعْمَة لله.
Allah'ın elçilerine inat edip Allah'ın nimetine şükretmeyen geçmiş ümmetlerden örnekler verilmiştir.
27249. Metin
وَأَحْكَامِ الْعَهْدِ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْكُفَّارِ وَمَا يَتَرَتَّبُ عَلَى نَقْضِهِمُ الْعَهْدَ، وَمَتَى يَحْسُنُ السِّلْمُ.
Müslümanlar ile kâfirler arasındaki antlaşma hükümleri, onların antlaşmayı bozmalarının doğuracağı sonuçlar ve barışın ne zaman uygun olacağı [açıklanmıştır].
27250. Metin
وَأَحْكَامِ الْأَسْرَى.
Esirlerin hükümleri [ele alınmıştır].
27251. Metin
وَأَحْكَامِ الْمُسْلِمِينَ الَّذِينَ تَخَلَّفُوا فِي مَكَّةَ بَعْدَ الْهِجْرَةِ. وَوِلَايَتِهِمْ وَمَا يَتَرَتَّبُ عَلَى تِلْكَ الْوِلَايَةِ
Hicretten sonra Mekke'de geride kalan Müslümanların hükümleri, onların velayeti ve bu velayetten doğan sonuçlar [beyan edilmiştir].
27253. Metin
[سُورَة الْأَنْفَال (٨) : آيَة ١]
[Enfâl Suresi (8), Ayet 1]
27254. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
27255. Metin
يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذاتَ بَيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١)
{ يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذاتَ بَيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١) } “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resul'e aittir. O hâlde Allah'tan korkun, aranızı düzeltin ve eğer müminler iseniz Allah'a ve Resulü'ne itaat edin.”
27256. Metin
افْتِتَاحُ السُّورَة ب يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ مُؤْذِنٌ بِأَنَّ الْمُسْلِمِينَ لَمْ يَعْلَمُوا مَاذَا يَكُونُ فِي شَأْنِ الْمُسَمَّى عِنْدَهُمُ الْأَنْفالِ وَكَانَ ذَلِكَ يَوْمَ بَدْرٍ، وَأَنَّهُمْ حَاوَرُوا رَسُولَ اللَّهِ ﵊ فِي ذَلِكَ، فَمِنْهُمْ مَنْ يَتَكَلَّمُ بِصَرِيحِ السُّؤَالِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُخَاصِمُ أَوْ يُجَادِلُ غَيْرَهُ بِمَا يُؤْذِنُ حَالُهُ بِأَنَّهُ يَتَطَلَّبُ فَهْمًا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَقَدْ تَكَرَّرَتِ الْحَوَادِثُ يَوْمَئِذٍ:
Surenin { يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ } “Sana ganimetleri soruyorlar” [ifadesi] ile başlaması, Müslümanların aralarında 'el-enfâl' diye adlandırdıkları şeyin durumunun ne olacağını bilmediklerini bildirmektedir. Bu durum Bedir günü gerçekleşmişti; onlar bu konuda Resûlullah [aleyhisselâm] ile konuşmuşlardı. İçlerinden kimisi açıkça soru soruyor, kimisi de bu hususta bir açıklama talep ettiğini gösteren bir tavırla birbiriyle çekişiyor veya tartışıyordu. O gün olaylar tekerrür etmişti:
27257. Metin
فَفِي «صَحِيح مُسلم» ، و «جَامع التِّرْمِذِيِّ» عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ قَالَ: «لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ- أَصَبْتُ سَيْفًا لِسَعِيدِ بْنِ الْعَاصِي فَأَتَيْتُ بِهِ النَّبِيءَ ﷺ فَقُلْتُ نَفِّلْنِيهِ، فَقَالَ: ضَعْهُ (فِي الْقَبَضِ) ، ثُمَّ قُلْتُ: نَفِّلْنِيهِ فَقَالَ ضَعْهُ حَيْثُ أَخَذْتَهُ، ثُمَّ قُلْتُ: نَفِّلْنِيهِ فَقَالَ: ضَعْهُ مِنْ حَيْثُ أَخَذته، فَنزلت يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ»
Nitekim «Sahîh-i Müslim» ve «Câmi'u't-Tirmizî»de Sa'd b. Ebî Vakkas'tan [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Bedir günü olduğunda Saîd b. el-Âs'a ait bir kılıç ele geçirdim ve onu Nebî'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] getirerek 'Bunu bana fazladan ihsan et' dedim. O da 'Onu (kabaza) [bırak]' buyurdu. Sonra tekrar 'Bunu bana fazladan ihsan et' dedim; 'Onu aldığın yere bırak' buyurdu. Sonra yine 'Bunu bana fazladan ihsan et' dedim; 'Onu aldığın yere bırak' buyurdu. Bunun üzerine { يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ } 'Sana ganimetleri soruyorlar' [ayeti] indi.»
27258. Metin
وَفِي «أَسْبَابِ النُّزُول» لِلْوَاحِدِيِّ، و «سيرة ابْنِ إِسْحَاقَ» عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ الْأَنْفَالِ فَقَالَ: فِينَا مَعْشَرَ أَصْحَابِ بَدْرٍ نَزَلَتْ حِينَ اخْتَلَفْنَا فِي النَّفَلِ يَوْمَ بَدْرٍ فَانْتَزَعَهُ اللَّهُ مِنْ أَيْدِينَا حِينَ سَاءَتْ فِيهِ أَخْلَاقُنَا فَرَدَّهُ عَلَى رَسُولِهِ فَقَسَمَهُ بَيْنَنَا عَلَى بَوَاءٍ يَقُولُ عَلَى السَّوَاءِ، وَرَوَى أَبُو دَاوُدَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ:
Vâhidî'nin «Esbâb-ı Nüzûl»ünde ve «İbn İshâk'ın Sîret»inde Ubâde b. es-Sâmit'ten rivayet edildiğine göre, kendisine enfâl hakkında sorulduğunda o şöyle demiştir: «Biz Bedir ashabı hakkında indi; o gün Bedir'de nefel (ganimet) konusunda ihtilafa düştüğümüzde ve bu hususta ahlakımız bozulduğunda Allah onu elimizden çekip aldı ve Resulü'ne verdi; o da aramızda eşit olarak paylaştırdı.» Ebû Dâvûd'un İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre ise o şöyle demiştir:
27259. Metin
«لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ ذَهَبَ الشُّبَّانُ لِلْقِتَالِ وَجَلَسَ الشُّيُوخُ تَحْتَ الرَّايَاتِ فَلَمَّا كَانَتِ الْغَنِيمَةُ جَاءَ الشُّبَّانُ يَطْلُبُونَ نَفَلَهُمْ فَقَالَ الشُّيُوخُ: لَا تَسْتَأْثِرُونَ عَلَيْنَا فَإِنَّا كُنَّا تَحْتَ الرَّايَاتِ وَلَوِ انْهَزَمْتُمْ لَكُنَّا رِدْءًا لَكُمْ، وَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيءِ ﷺ فَأَنْزَلَ الله تَعَالَى: يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ.
«Bedir günü olduğunda gençler savaşa gitti, yaşlılar ise sancakların altında durdu. Ganimet elde edilince gençler gelip kendilerine düşen nefeli (payı) istediler. Bunun üzerine yaşlılar, 'Bize karşı kendinizi kayırmayın; zira biz sancakların altındaydık, şayet bozguna uğrasaydınız size bir destek ve sığınak olurduk' dediler ve Nebî'nin [sallallâhu aleyhi ve sellem] huzurunda davalaştılar. Bunun üzerine Yüce Allah: { يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفالِ } “Sana ganimetleri soruyorlar” [ayetini] indirdi.»
27260. Metin
وَالسُّؤَالُ حَقِيقَتُهُ الطَّلَبُ، فَإِذا عدّي ب (عَن) فَهُوَ طَلَبُ معرفَة الْمَجْرُور ب (عَن) وَإِذَا عُدِّيَ بِنَفْسِهِ فَهُوَ طَلَبُ إِعْطَاءِ الشَّيْءِ، فَالْمَعْنَى، هُنَا: يَسْأَلُونَكَ مَعْرِفَةَ الْأَنْفَالِ، أَيْ مَعْرِفَةَ حَقِّهَا فَهُوَ مِنْ تَعْلِيقِ الْفِعْلِ بِاسْمِ ذَاتٍ، وَالْمُرَادُ حَالُهَا بِحَسَبِ الْقَرِينَةِ مِثْلَ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ [الْمَائِدَة: ٣] وَإِنَّمَا سَأَلُوا عَنْ حُكْمِهَا صَرَاحَةً وَضِمْنًا فِي ضِمْنِ سُؤَالِهِمُ الْأَثَرَةَ بِبَعْضِهَا.
Soru (es-suâl) kelimesinin hakiki anlamı taleptir. (عَنْ / an) ile geçişli kılındığında, bu harf-i cer ile mecrur olan şeyin bilgisini talep etmektir. Kendi başına geçişli olduğunda ise bir şeyin verilmesini talep etmektir. Buradaki mana şudur: Senden enfâlin bilgisini, yani onun hükmünün ne olduğunu bilmeyi talep ediyorlar. Bu da fiilin zat ismine taalluk etmesidir; karineye göre murat edilen onun hâlidir; nitekim { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } [المائدة: 3] “Size ölmüş hayvan eti haram kılındı” [ayetinde olduğu gibidir]. Onlar onun hükmünü hem açıkça hem de bir kısmına sahip olma taleplerinin zımnında dolaylı olarak sormuşlardır.
27261. Metin
وَمَجِيءُ الْفِعْلِ بِصِيغَةِ الْمُضَارِعِ دَالٌّ عَلَى تَكَرُّرِ السُّؤَالِ، إِمَّا بِإِعَادَتِهِ الْمَرَّةَ بَعْدَ الْأُخْرَى مِنْ سَائِلَيْنِ مُتَعَدِّدَيْنِ، وَإِمَّا بِكَثْرَةِ السَّائِلِينَ عَنْ ذَلِكَ حِينَ الْمُحَاوَرَةِ فِي مَوْقِفٍ وَاحِدٍ.
Fiilin muzari sığasında gelmesi, sorunun tekrarlandığına delalet eder; bu da ya birden fazla soranın soruyu tekrar tekrar sormasıyla ya da aynı ortamdaki konuşma esnasında bu konuda soru soranların çokluğuyla olmuştur.
27262. Metin
وَلِذَلِكَ كَانَ قَوْله يَسْئَلُونَكَ موذنا بتنازع بَين الْجَيْش فِي اسْتِحْقَاقِ الْأَنْفَالِ، وَقَدْ
Bu sebeple O'nun { يَسْئَلُونَكَ } “Sana soruyorlar” buyruğu, ordunun enfâli hak etme hususunda bir çekişme yaşadığını hissettirmektedir.
27263. Metin
كَانَتْ لَهُمْ عَوَائِدُ مُتَّبَعَةٌ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فِي الْغَنَائِمِ وَالْأَنْفَالِ أَرَادُوا الْعَمَلَ بِهَا وَتَخَالَفُوا فِي شَأْنِهَا فَسَأَلُوا،
Cahiliye döneminde ganimetler ve enfâl konusunda uyguladıkları birtakım adetleri vardı; bunlarla amel etmek istediler ve durumları hakkında ihtilafa düşerek sordular.
27264. Metin
وَضَمِيرُ جَمْعِ الْغَائِبِ إِلَى مَعْرُوفٍ عِنْدَ النَّبِيءِ وَبَيْنَ السَّامِعِينَ حِينَ نزُول الْآيَة.
Çoğul gaip zamiri ise ayetin indiği sırada Nebî ve dinleyenler nezdinde bilinen kimselere râcidir.
27265. Metin
و (الْأَنْفَال) جَمْعُ نَفَلَ- بِالتَّحْرِيكِ- وَالنَّفَلُ مُشْتَقٌّ مِنَ النَّافِلَةِ وَهِيَ الزِّيَادَةُ فِي الْعَطَاءِ، وَقَدْ أَطْلَقَ الْعَرَبُ فِي الْقَدِيمِ الْأَنْفَالَ عَلَى الْغَنَائِمِ فِي الْحَرْبِ كَأَنَّهُمُ اعْتَبَرُوهَا زِيَادَةً عَلَى الْمَقْصُودِ مِنَ الْحَرْبِ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ الْأَهَمَّ مِنَ الْحَرْبِ هُوَ إِبَادَةُ الْأَعْدَاءِ، وَلِذَلِكَ رُبَّمَا كَانَ صَنَادِيدُهُمْ يَأْبَوْنَ أَخْذَ الْغَنَائِمِ كَمَا قَالَ عَنْتَرَةُ:
(الْأَنْفَال) kelimesi, fethalı okunuşuyla “nefel”in (نَفَل) çoğuludur. Nefel ise “nâfile” kelimesinden türetilmiştir ki o da bağıştaki fazlalıktır. Eski Araplar savaş ganimetlerine enfâl adını vermişlerdir; sanki onları savaştan asıl hedeflenen şeyin üzerine bir fazlalık saymışlardır. Zira savaşın en önemli hedefi düşmanları yok etmektir. Bu sebeple onların ileri gelenleri ganimet almaktan kaçınırdı; nitekim Antere şöyle demiştir:
27266. Metin
يُخْبِرُكِ مَنْ شَهِدَ الْوَقِيعَةَ أَنَّنِي ... أَغْشَى الْوَغَى وَأَعِفُّ عِنْدَ الْمَغْنَمِ
Savaşa şahit olan sana haber verir ki ben... Savaşın kızıştığı yere dalarım, ganimet anında ise iffetli (tokgözlü) davranırım.
27267. Metin
وَأَقْوَالُهُمْ فِي هَذَا كَثِيرَةٌ، فَإِطْلَاقُ الْأَنْفَالِ فِي كَلَامِهِمْ عَلَى الْغَنَائِمِ مَشْهُورٌ قَالَ عَنْتَرَةُ:
Onların bu husustaki sözleri pek çoktur. Sözlerinde enfâlin ganimetler için kullanılması meşhurdur. Antere şöyle demiştir:
27268. Metin
إِنَّا إِذا احمرا الْوَغَى نَرْوِي الْقَنَا ... وَنَعِفُّ عِنْدَ مَقَاسِمِ الْأَنْفَالِ
Biz savaş kızıştığı zaman mızrakları [kana] doyururuz... Enfâl taksiminde ise iffetli davranırız.
27269. Metin
وَقَدْ قَالَ فِي الْقَصِيدَةِ الْأُخْرَى:
Diğer kasidesinde de şöyle demiştir:
27270. Metin
وَأَعِفُّ عِنْدَ الْمَغْنَمِ فَعَلَّمَنَا أَنَّهُ يُرِيدُ مِنَ الْأَنْفَالِ الْمَغَانِمَ وَقَالَ أَوْسُ بْنُ حَجَرٍ الْأَسَدِيُّ وَهُوَ جَاهِلِيٌّ:
«Ganimet anında ise iffetli davranırım» diyerek enfâlden ganimetleri kastettiğini bize bildirmiştir. Cahiliye şairi Evs b. Hacer el-Esedî de şöyle demiştir:
27271. Metin
نَكَصْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ ثُمَّ جِئْتُمُو ... تَرْجُونَ أَنْفَالَ الْخَمِيسِ الْعَرَمْرَمِ
Ökçeleriniz üzerine geri döndünüz, sonra da geldiniz... Büyük ve kalabalık ordunun enfâlini umuyorsunuz.
27272. Metin
وَيَقُولُونَ نَفَّلَنِي كَذَا يُرِيدُونَ أَغْنَمَنِي، حَتَّى صَارَ النَّفَلُ يُطْلَقُ عَلَى مَا يُعْطَاهُ الْمُقَاتِلُ مِنَ الْمَغْنَمِ زِيَادَةً عَلَى قِسْطِهِ مِنَ الْمَغْنَمِ لِمَزِيَّةٍ لَهُ فِي الْبَلَاءِ وَالْغَنَاءِ أَوْ عَلَى مَا يَعْثُرُ عَلَيْهِ مِنْ غَيْرِ قَتِيلِهِ، وَهَذَا صِنْفٌ مِنَ الْمَغَانِمِ.
Araplar «Bana şunu nefele verdi» derken «bana ganimet olarak verdi» manasını kastederler. Hatta nefel, savaşta gösterdiği üstün gayret ve yararlılıktan dolayı savaşçıya ganimetten düşen payının haricinde fazladan verilen şey için veya kendi öldürdüğü dışındaki kişilerden bulduğu şeyler için kullanılır olmuştur; bu da ganimet türlerinden biridir.
27273. Metin
فَالْمَغَانِمُ، إِذَنْ، تَنْقَسِمُ إِلَى: مَا قَصَدَ الْمُقَاتِلُ أَخْذَهُ مِنْ مَالِ الْعَدُوِّ مِثْلَ نَعَمِهِمْ، وَمِثْلَ مَا عَلَى الْقَتْلَى مِنْ لِبَاسٍ وَسِلَاحٍ بِالنِّسْبَةِ إِلَى الْقَاتِلِ، وَفِيمَا مَا لَمْ يَقْصِدْهُ الْمُقَاتِلُونَ مِمَّا عَثَرُوا عَلَيْهِ مِثْلَ لِبَاسِ قَتِيلٍ لَمْ يُعْرَفْ قَاتِلُهُ، فَاحْتَمَلَتِ الْأَنْفَالُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى الْمَغَانِمِ مُطْلَقًا، وَأَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى مَا يُزَادُ لِلْمُقَاتِلِ عَلَى حَقِّهِ مِنَ الْمَغْنَمِ، فَحَدِيثُ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ كَانَ سُؤَالًا عَنْ تَنْفِيلٍ بِمَعْنَى زِيَادَةٍ، وَحَدِيثُ ابْنِ عَبَّاسٍ حَكَى وُقُوعَ اخْتِلَافٍ فِي قِسْمَةِ الْمَغْنَمِ بَيْنَ مَنْ قَاتَلَ وَمَنْ لَمْ يُقَاتِلْ، عَلَى أَنَّ طَلَبَ مَنْ لَمْ يُقَاتِلُوا الْمُشَارِكَةَ فِي الْمَغْنَمِ يَرْجِعُ إِلَى طَلَبِ تَنْفِيلٍ، فَيَبْقَى النَّفَلُ فِي مَعْنَى الزِّيَادَةِ. وَلِأَجْلِ التَّوَسُّعِ فِي أَلْفَاظِ أَمْوَالِ الْغَنَائِمِ تَرَدَّدَ السَّلَفُ فِي الْمَعْنِيِّ مِنَ الْأَنْفَالِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَسُئِلَ ابْنُ عَبَّاسٍ عَنِ الْأَنْفَالِ فَلَمْ يَزِدْ عَلَى أَنْ قَالَ «الْفَرَسُ مِنَ النَّفَلِ وَالدِّرْعُ مِنَ النَّفَلِ» كَمَا فِي «الْمُوَطَّأِ» ، وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ
O hâlde ganimetler ikiye ayrılır: Birincisi, savaşçının düşman malından almaya kastettiği şeylerdir; hayvanları ile katile nispetle maktullerin üzerindeki elbise ve silahlar gibi. İkincisi, savaşçıların almaya kastetmedikleri hâlde buldukları şeylerdir; katili bilinmeyen bir maktulün üzerindeki elbise gibi. Dolayısıyla bu ayette enfâl kelimesinin mutlak olarak ganimetler anlamına gelme ihtimali olduğu gibi, savaşçıya ganimet hakkının üzerinde fazladan verilen pay anlamına gelme ihtimali de vardır. Sa‘d b. Ebî Vakkâs'ın hadisi, fazlalık manasında bir tenfîl (ekstra pay) talebine dair bir soruydu; İbn Abbâs'ın hadisi ise bizzat savaşan ile savaşmayan arasında ganimetin taksiminde meydana gelen ihtilafı anlatıyordu; şu var ki savaşmayanların ganimete ortak olma talepleri de bir nevi tenfîl talebine varmaktadır ve böylece nefel fazlalık manasında kalmaktadır. Ganimet mallarıyla ilgili lafızların geniş kullanımından ötürü selef, bu ayette enfâl ile neyin kastedildiği hususunda tereddüt etmiştir. Nitekim İbn Abbâs'a enfâl sorulduğunda, el-Muvatta'da geçtiği üzere «At nefeldendir, zırh nefeldendir» demekten başka bir şey eklememiştir. Ebû Ubeyd'in Kitâb'ında ve başka eserlerde geçtiği üzere ondan şöyle dediği de rivayet edilmiştir:
27274. Metin
قَالَ: «وَالسَّلَبُ مِنَ النَّفَلِ» كَمَا فِي «كِتَابِ أَبِي عُبَيْدٍ» وَغَيْرِهِ.
«Seleb (öldürülen düşmanın üzerinden çıkan eşya) da nefeldendir.»
27275. Metin
وَقَدْ أَطْلَقُوا النَّفَلَ أَيْضًا عَلَى مَا صَارَ فِي أَيْدِي الْمُسْلِمِينَ مِنْ أَمْوَالِ الْمُشْرِكِينَ بِدُونِ انْتِزَاعٍ وَلَا افْتِكَاكٍ كَمَا يُوجَدُ الشَّيْءُ لَا يَعْرَفُ مَنْ
Ayrıca nefel kelimesini, zorla çekip almadan ve savaşmadan müşriklerin mallarından Müslümanların eline geçen şeyler için de kullanmışlardır; nitekim kimin
27276. Metin
غَنِمَهُ، وَكَمَا يُوجَدُ الْقَتِيلُ عَلَيْهِ ثِيَابُهُ لَا يُعْرَفُ قَاتِلُهُ، فَيَدْخُلُ بِهَذَا الْإِطْلَاقِ تَحْتَ جِنْسِ الْفَيْءِ كَمَا سَمَّاهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْحَشْرِ [٦، ٧] بِقَوْلِهِ: وَما أَفاءَ اللَّهُ عَلى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَما أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكابٍ وَلكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلى مَنْ يَشاءُ- إِلَى قَوْلِهِ- بَيْنَ الْأَغْنِياءِ مِنْكُمْ وَذَلِكَ مِثْلُ أَمْوَالِ بَنِي النَّضِيرِ الَّتِي سَلَّمُوهَا قَبْلَ الْقِتَالِ وَفَرُّوا.
ganimet aldığı bilinmeyen bir şeyin bulunması veya üzerinde elbiseleriyle bulunan bir maktulün katilinin bilinmemesi gibi. Bu kullanımla birlikte [nefel], Yüce Allah'ın Haşr Suresi'nde [6, 7] şöyle buyurarak isimlendirdiği fey cinsinin kapsamına girer: { وَما أَفاءَ اللَّهُ عَلى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَما أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلا رِكابٍ وَلكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلى مَنْ يَشاءُ } -ayet sonuna kadar- { بَيْنَ الْأَغْنِياءِ مِنْكُمْ } “Allah'ın onlardan Peygamberine verdiği fey'e gelince; siz bunun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere üstün kılar... sizden zengin olanlar arasında [dolanıp duran bir servet olmasın].” Bu da savaştan önce teslim edip kaçtıkları Benî Nadîr'in malları gibidir.
27277. Metin
وَبِهَذَا تَتَحَصَّلُ فِي أَسْمَاءِ الْأَمْوَالِ الْمَأْخُوذَةِ مِنَ الْعَدُوِّ فِي الْقِتَالِ ثَلَاثَةُ أَسْمَاءٍ:
Böylece savaşta düşmandan alınan malların isimleri üç başlıkta toplanır:
27278. Metin
الْمَغْنَمُ، وَالْفَيْءُ، وَهُمَا نَوْعَانِ، وَالنَّفَلُ. وَهُوَ صُورَةٌ مِنْ صُوَرِ الْقِسْمَةِ وَكَانَتْ مُتَدَاخِلَةً، فَلَمَّا اسْتَقَرَّ أَمْرُ الْغَزْوِ فِي الْمُسْلِمِينَ خُصَّ كُلُّ اسْمٍ بِصِنْفٍ خَاصٍّ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ [الْأَنْفَال: ٤١] الْآيَةَ، وَلَا تَقْتَضِي اللُّغَةُ هَذَا التَّخْصِيصَ أَيْ تَخْصِيصُ اسْمِ الْغَنِيمَةِ بِمَالِ الْكُفَّارِ إِذَا أَخَذَهُ الْمُسْلِمُونَ عَلَى وَجْهِ الْغَلَبَةِ وَالْقَهْرِ، وَلَكِنَّ عُرْفَ الشَّرْعِ قَيَّدَ اللَّفْظَ بِهَذَا النَّوْعِ فَسَمَّى الْوَاصِلَ مِنَ الْكُفَّارِ إِلَيْنَا مِنَ الْأَمْوَالِ بِاسْمَيْنِ (أَيْ لِمَعْنَيَيْنِ مُخْتَلِفَيْنِ) غَنِيمَةً وَفَيْئًا يَعْنِي وَأَمَّا النَّفَلُ فَهُوَ اسْمٌ لِنَوْعٍ مِنْ مَقْسُومِ الْغَنِيمَةِ لَا لِنَوْعٍ مِنَ الْمَغْنَمِ.
Mağnem (ganimet) ve Fey; bu ikisi iki ayrı türdür; bir de Nefel vardır. O ise taksim biçimlerinden bir biçimdir ve [başlangıçta] birbiriyle iç içeydi. Müslümanlar arasında cihat işi yerleşip nizama kavuşunca her isim özel bir sınıfa tahsis edildi. Kurtubî, Yüce Allah'ın { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız her şey...” ayeti hakkında şöyle demiştir: Lugat, bu tahsisi yani ganimet isminin Müslümanların galibiyet ve zor kullanarak aldıkları kâfir malına tahsis edilmesini gerektirmez; ancak şer'î örf lafzı bu türle kayıtlamıştır; böylece kâfirlerden bize ulaşan malları (yani iki farklı mana sebebiyle) ganimet ve fey olmak üzere iki isimle adlandırmıştır. Yani nefel ise ganimetin bir türünün değil, taksim edilen ganimetin bir çeşidinin adıdır.
27279. Metin
وَالَّذِي اسْتَقَرَّ عَلَيْهِ مَذْهَبُ مَالِكٍ أَنَّ النَّفَلَ مَا يُعْطِيهِ الْإِمَامُ مِنَ الْخُمُسِ لِمَنْ يَرَى إِعْطَاءَهُ إِيَّاهُ، مِمَّنْ لَمْ يَغْنَمْ ذَلِكَ بِقِتَالٍ.
İmam Mâlik'in mezhebinde yerleşen görüşe göre nefel; devlet başkanının, bunu bizzat savaşarak elde etmemiş olanlardan uygun gördüğü kimselere beşte birlik paydan (humus) verdiği şeydir.
27280. Metin
فَالْأَنْفَالُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ قَالَ الْجُمْهُورُ: الْمُرَادُ بِهَا مَا كَانَ زَائِدًا عَلَى الْمَغْنَمِ. فَيَكُونُ النَّظَرُ فِيهِ لِأَمِيرِ الْجَيْشِ يَصْرِفُهُ لِمَصْلَحَةِ الْمُسْلِمِينَ، أَوْ يُعْطِيهِ لِبَعْضِ أَهْلِ الْجَيْشِ لِإِظْهَارِ مَزِيَّةِ الْبَطَلِ، أَوْ لِخَصْلَةٍ عَظِيمَةٍ يَأْتِي بِهَا، أَوْ لِلتَّحْرِيضِ عَلَى النِّكَايَةِ فِي الْعَدُوِّ.
Bu ayette geçen enfâl hakkında cumhur şöyle demiştir: Bununla murat edilen, ganimetin üzerine ziyade olan fazlalıktır. Dolayısıyla bu konudaki tasarruf ordu komutanına aittir; onu Müslümanların maslahatına harcar yahut kahramanın üstünlüğünü ortaya koymak, ortaya koyduğu büyük bir yararlık sebebiyle veya düşmanı yıpratmaya teşvik etmek amacıyla ordudan bazı kimselere verir.
27281. Metin
فَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ حُنَيْنٍ: «مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ سَلَبُهُ»
Nitekim Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Huneyn günü şöyle buyurmuştur: «Kim birini öldürürse, öldürdüğünün selebi (üzerindeki eşyaları) onundur.»
27282. Metin
وَقَدْ جَعَلَهَا الْقُرْآنُ لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ، أَيْ لِمَا يَأْمُرُ بِهِ اللَّهُ رَسُولَهُ أَوْ لِمَا يَرَاهُ الرَّسُولُ ﷺ، قَالَ مَالِكٌ فِي «الْمُوَطَّأِ» «وَلَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ قَالَ: مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ سَلَبُهُ إِلَّا يَوْمَ حُنَيْنٍ، وَلَا بَلَغَنَا عَنِ الْخُلَفَاءِ مِنْ بَعْدِهِ» (يَعْنِي مَعَ تَكَرُّرِ مَا يَقْتَضِيهِ فَأَرَادَ ذَلِكَ أَنَّ تِلْكَ قَضِيَّةٌ خَاصَّةٌ بِيَوْمِ حُنَيْنٍ) .
Kur'an ise onu Allah'a ve Resûl'e ait kılmıştır; yani Allah'ın Resûlüne emredeceği yahut Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] uygun göreceği tasarrufa aittir. Mâlik el-Muvatta'da şöyle demiştir: «Resûlullah'ın 'Kim birini öldürürse, maktulün selebi onundur' buyurduğu, Huneyn günü dışında bize ulaşmamıştır; ondan sonraki halifelerden de böyle bir şey bize ulaşmamıştır» (yani bu hükmü gerektiren durumlar tekrarlandığı hâlde nakledilmemiştir; bununla, o hükmün Huneyn gününe has özel bir hadise olduğunu kastetmiştir).
27283. Metin
فَالْآيَةُ مَحْكَمَةٌ غَيْرُ مَنْسُوخَةٍ بِقَوْلِهِ: وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ [الْأَنْفَال: ٤١] فَيَكُونُ لِكُلِّ آيَةٍ مِنْهُمَا حُكْمُهَا إِذْ لَا تَدَاخُلَ بَيْنَهُمَا، قَالَ الْقُرْطُبِيُّ:
Dolayısıyla bu ayet muhkemdir; { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a ve Resûl'e aittir” ayetiyle neshedilmiş değildir. Aralarında bir çakışma ve tezat bulunmadığı için iki ayetten her birinin kendi müstakil hükmü vardır. Kurtubî şöyle demiştir:
27284. Metin
وَهُوَ مَا حَكَاهُ الْمَازِرِيُّ عَنْ كَثِيرٍ مِنْ أَصْحَابِنَا.
Bu, el-Mâzerî'nin mezhep arkadaşlarımızın çoğundan naklettiği görüştür.
27285. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَعِكْرِمَةَ، وَمُجَاهِدٍ، وَالضَّحَّاكِ، وَقَتَادَةَ وَعَطَاءٍ: أَنَّ الْمُرَادَ بِالْأَنْفَالِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْغَنَائِمُ مُطْلَقًا. وَجَعَلُوا حُكْمَهَا هُنَا أَنَّهَا جُعِلَتْ لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ أَيْ أَنْ يُقَسِّمَهَا الرَّسُولُ ﷺ بِحَسْبِ مَا يَرَاهُ، بِلَا تَحْدِيدٍ وَلَا اطِّرَادٍ، وَأَنَّ ذَلِكَ كَانَ فِي أَوَّلِ قِسْمَةٍ وَقَعَتْ بِبَدْرٍ كَمَا فِي حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ، ثُمَّ نُسِخَ ذَلِكَ بِآيَةِ وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ [الْأَنْفَال: ٤١] الْآيَةَ إِذْ كَانَ قَدْ عَيَّنَ أَرْبَعَةَ الْأَخْمَاسِ لِلْجَيْشِ، فَجَعَلَ لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ الْخُمُسَ، وَجعل أَرْبَعَة الْأَخْمَاس حَقًّا لِلْمُجَاهِدِينَ. يَعْنِي وَبَقِيَ حُكْمُ الْفَيْءِ الْمَذْكُورُ فِي سُورَةِ الْحَشْرِ غَيْرَ مَنْسُوخٍ وَلَا نَاسِخٍ، فَلِذَلِكَ قَالَ مَالِكٌ وَالْجُمْهُورُ: لَا نَفَلَ إِلَّا مِنَ الْخُمُسِ عَلَى الِاجْتِهَادِ مِنَ الْإِمَامِ وَقَالَ مَالِكٌ: «إِعْطَاء السَّلَبِ مِنَ التَّنْفِيلِ» ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْأَنْفَالُ هِيَ خُمُسُ الْمَغَانِمِ وَهُوَ الْمَجْعُولُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى.
İbn Abbâs, İkrime, Mücâhid, Dahhâk, Katâde ve Atâ'dan ise bu ayetteki enfâlden maksadın mutlak anlamda ganimetler olduğu rivayet edilmiştir. Onlar buradaki hükmü, ganimetlerin Allah'a ve Resûl'e tahsis edilmiş olması, yani Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] onu herhangi bir sınırlama ve kurala bağlı kalmaksızın uygun gördüğü şekilde taksim etmesi olarak açıklamışlardır; bu da İbn Abbâs hadisinde geçtiği üzere Bedir'de gerçekleşen ilk taksimde böyleydi. Daha sonra bu hüküm, { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a ve Resûl'e aittir” ayetiyle neshedilmiştir; zira bu ayet beşte dördü orduya tayin etmiş, beşte birini (humus) Allah'a ve Resûl'e ayırmış, beşte dördünü ise mücahitlerin hakkı kılmıştır. Yani Haşr Suresi'nde zikredilen fey hükmü neshedilmemiş ve nâsih de olmamış şekilde kalmıştır. Bu sebeple İmam Mâlik ve cumhur şöyle demiştir: İmamın içtihadına bağlı olarak beşte bir (humus) dışında nefel verilemez. Mâlik: «Seleb vermek de tenfîldendir» demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir: Enfâl, ganimetlerin beşte biridir; o da Allah'a, Resûl'e ve akrabalara ayrılan kısımdır.
27286. Metin
وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ لِلَّهِ عَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ فِي مَعْنَى الْأَنْفَالِ: لَامُ الْمِلْكِ، لِأَنَّ النَّفَلَ لَا يُحْسَبُ مِنَ الْغَنَائِمِ، وَلَيْسَ هُوَ مِنْ حَقِّ الْغُزَاةِ فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ مَالٍ لَا يُعْرَفُ مُسْتَحِقُّهُ، فَيُقَالُ هُوَ مِلْكٌ لِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ، فَيُعْطِيهِ الرَّسُولُ لِمَنْ شَاءَ بِأَمْرِ اللَّهِ أَوْ بِاجْتِهَادِهِ، وَهَذَا ظَاهِرُ حَدِيثِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ فِي «التِّرْمِذِيِّ» إِذْ قَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﵊ سَأَلْتَنِي هَذَا السَّيْف- معنى السَّيْفَ الَّذِي تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ فِي حَدِيثِ مُسْلِمٍ- وَلَمْ يَكُنْ لِي وَقَدْ صَارَ لِي فَهُوَ لَكَ» .
Enfâlin anlamına dair birinci görüşe göre { لِلَّهِ } “Allah'a aittir” buyruğundaki lâm mülkiyet lâmıdır; çünkü nefel ganimetlerden sayılmaz ve gazilerin doğrudan bir hakkı değildir; dolayısıyla hak sahibi bilinmeyen bir mal hükmündedir. Bu yüzden 'O, Allah'a ve Resûlüne aittir' denilir; Resûl de onu Allah'ın emriyle veya kendi içtihadıyla dilediğine verir. Sa‘d b. Ebî Vakkâs'ın et-Tirmizî'deki şu hadisinin zahiri de bunu gösterir; nitekim Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] ona: «Benden bu kılıcı istemiştin -Müslim'in hadisinde daha önce zikri geçen kılıç kastedilmektedir- oysa benim değildi; şimdi ise bana ait oldu, öyleyse o senindir» buyurmuştur.
27287. Metin
وَأَمَّا عَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي، الْجَامِعِ لِجَمِيعِ الْمَغَانِمِ، فَاللَّامُ لِلِاخْتِصَاصِ، أَيِ: الْأَنْفَالُ تَخْتَصُّ بِاللَّهِ وَالرَّسُولِ، أَيْ حُكْمُهَا وَصَرْفُهَا، فَهِيَ بِمَنْزِلَةِ (إِلَى) . تَقُولُ: هَذَا لَكَ أَيْ: إِلَى حُكْمِكَ مَرْدُودٌ، وَأَنَّ أَصْحَابَ ذَلِكَ الْقَوْلِ رَأَوْا أَنَّ الْمَغَانِمَ لَمْ تَكُنْ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ مُخَمَّسَةً بَلْ كَانَتْ تُقْسَمُ بِاجْتِهَادِ النَّبِيءِ ﷺ ثُمَّ خُمِّسَتْ بِآيَةِ وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ [الْأَنْفَال: ٤١] الْآيَةَ.
Bütün ganimetleri kapsayan ikinci görüşe göre ise lâm ihtisas içindir; yani enfâl Allah'a ve Resûl'e mahsustur; yani onun hükmü ve harcanması onlara aittir; bu bakımdan (إِلَى / -e doğru, -e ait) konumundadır. Nitekim «Bu senindir» dersin, yani «senin hükmüne bırakılmıştır» demektir. Bu görüşün sahipleri, ganimetlerin başlangıçta beşte bir esasına göre bölünmediğini, aksine Nebî'nin [sallallâhu aleyhi ve sellem] içtihadıyla taksim edildiğini, daha sonra { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a ve Resûl'e aittir” ayetiyle beşte bir uygulamasına geçildiğini savunmuşlardır.
27288. Metin
وَعُطِفَ «وَلِلرَّسُولِ» عَلَى اسْمِ اللَّهِ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ: الْأَنْفَالُ لِلرَّسُولِ ﷺ يُقَسِّمُهَا فَذَكَرَ اسْمَ اللَّهِ قَبْلَ ذَلِكَ لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّهَا لَيْسَ حَقًّا لِلْغُزَاةِ وَإِنَّمَا هِيَ لِمَنْ يُعَيِّنُهُ اللَّهُ بِوَحْيِهِ فَذِكْرُ اسْمِ اللَّهِ لِفَائِدَتَيْنِ: أُولَاهُمَا: أَنَّ الرَّسُولَ إِنَّمَا يَتَصَرَّفُ فِي الْأَنْفَالِ بِإِذن الله توقيفا أَوْ تَفْوِيضًا. وَالثَّانِيَةُ: لِتَشْمَلَ الْآيَةُ تَصَرُّفَ أُمَرَاءِ الْجُيُوشِ فِي غَيْبَةِ الرَّسُولِ أَوْ بَعْدَ وَفَاتِهِ ﷺ لِأَنَّ مَا كَانَ حَقًّا لِلَّهِ كَانَ التَّصَرُّفُ فِيهِ لِخُلَفَائِهِ.
«Ve Resûl'e» ifadesi Allah'ın ismine atfedilmiştir; zira asıl kastedilen: Enfâl, onu taksim edecek olan Resûl'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] aittir; ancak onun gazilerin hakkı olmadığını, bilakis Allah'ın vahyiyle belirleyeceği kimselere ait olduğunu göstermek için bundan önce Allah'ın ismi zikredilmiştir. Allah'ın isminin zikredilmesi iki fayda içindir: Birincisi: Resûl'ün enfâl üzerinde ancak Allah'ın izniyle, tevkîfî (vahye dayalı) yahut tefvîzî (yetkilendirmeye dayalı) olarak tasarrufta bulunacağını belirtmek. İkincisi: Resûl'ün [sallallâhu aleyhi ve sellem] bulunmadığı durumlarda veya vefatından sonra ordu komutanlarının tasarruflarını da ayetin kapsamına almaktır; çünkü Allah'a ait olan bir hakkın tasarrufu O'nun halifelerine aittir.
27289. Metin
وَاخْتَلَفَ الْفُقَهَاءُ فِي حُكْمِ الْأَنْفَالِ اخْتِلَافًا نَاشِئًا عَنِ اخْتِلَافِ اجْتِهَادِهِمْ فِي الْمُرَادِ مِنَ الْآيَةِ، وَهُوَ اخْتِلَافٌ يُعْذَرُونَ عَلَيْهِ لِسِعَةِ الْإِطْلَاقِ فِي أَسْمَاءِ الْأَمْوَالِ الْحَاصِلَةِ لِلْغُزَاةِ، فَقَالَ
Fakihler, ayetten neyin kastedildiğine dair içtihatlarının farklılaşmasından kaynaklanan bir şekilde enfâlin hükmünde ihtilaf etmişlerdir; bu da gazilerin elde ettiği malların isimlerindeki geniş kullanımdan ötürü mazur görülecek bir ihtilaftır.
27290. Metin
مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيِّبِ: النَّفَلُ إِعْطَاءُ بَعْضِ الْجَيْشِ أَوْ جَمِيعِهِ زِيَادَةً عَلَى قِسْمَةِ أَخْمَاسِهِمُ الْأَرْبَعَةِ مِنَ الْمَغْنَمِ، فَإِنَّمَا يَكُونُ ذَلِكَ مِنْ خُمُسِ الْمَغْنَمِ الْمَجْعُولِ لِلرَّسُولِ ﷺ وَلِخُلَفَائِهِ وَأُمَرَائِهِ جَمْعًا بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَبَيْنَ قَوْلِهِ: وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ [الْأَنْفَال: ٤١] الْآيَةَ فَلَا نَفَلَ إِلَّا مِنَ الْخُمُسِ الْمَجْعُولِ لِاجْتِهَادِ أَمِيرِ الْجَيْشِ وَعِلَّةُ ذَلِكَ تَجَنُّبُ إِعْطَاءِ حَقِّ أَحَدٍ لِغَيْرِهِ وَلِأَنَّهُ يُفْضِي إِلَى إِيقَادِ الْإِحَنِ فِي نُفُوسِ الْجَيْشِ، وَقَدْ يَبْعَثُ الْجَيْشَ عَلَى عِصْيَانِ الْأَمِيرِ، وَلَكِنْ إِذَا رَأَى الْإِمَامُ مَصْلَحَةً فِي تَنْفِيلِ بَعْضِ الْجَيْشٍ سَاغَ لَهُ ذَلِكَ مِنَ الْخُمُسِ الَّذِي هُوَ مَوْكُولٌ إِلَيْهِ، كَمَا سَيَأْتِي فِي آيَةِ الْمَغَانِمِ، لِذَلِكَ قَالَ مَالِكٌ: لَا يَكُونُ التَّنْفِيلُ قَبْلَ قِسْمَةِ الْمَغْنَمِ وَجَعَلَ مَا صَدَرَ مِنَ النَّبِيءِ ﷺ يَوْمَ حُنَيْنٍ مِنْ
Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demişlerdir: Nefel, ganimetten orduya düşen beşte dörtlük payın taksimine ilaveten ordunun bir kısmına veya tamamına fazladan pay vermektir. Bu ayet ile { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a ve Resûl'e aittir” ayetinin arasını cem etmek suretiyle bu nefel ancak ganimetin Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem], halifelerine ve komutanlarına tahsis edilen beşte birlik (humus) payından verilebilir. Dolayısıyla ordu komutanının içtihadına bırakılan beşte bir haricinde nefel verilemez. Bunun illeti, bir kimsenin hakkını başkasına vermekten sakınmaktır ve ayrıca [diğer türlüsü] ordunun nefislerinde kin ve düşmanlığı körüklemeye yol açıp orduyu komutana isyana sevk edebilmesidir. Ancak devlet başkanı ordunun bir kısmına fazladan pay vermede (tenfîl) bir maslahat görürse, ganimet ayetinde geleceği üzere, kendisine bırakılmış olan beşte birlik kısımdan bunu yapması caiz olur. Bu sebeple Mâlik: «Ganimet taksim edilmeden önce tenfîl yapılamaz» demiş ve Huneyn günü Nebî'den [sallallâhu aleyhi ve sellem] sadır olan
27291. Metin
قَوْلِهِ: «مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ سَلَبُهُ»
«Kim birini öldürürse maktulün selebi onundur» sözünü
27292. Metin
خُصُوصِيَّةً لِلنَّبِيءِ ﷺ، وَهُوَ ظَاهِرٌ، لِأَنَّ طَاعَةَ النَّاسِ لِلرَّسُولِ أَشَدُّ مِنْ طَاعَتِهِمْ لِمَنْ سِوَاهُ لِأَنَّهُمْ يُؤْمِنُونَ بِأَنَّهُ مَعْصُومٌ عَنِ الْجَوْرِ وَبِأَنَّهُ لَا يَتَصَرَّفُ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ، قَالَ مَالِكٌ فِي «الْمُوَطَّأِ» : وَلَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ فَعَلَ ذَلِكَ غَيْرَ يَوْمِ حُنَيْنٍ وَلَا أَنَّ أَبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ فَعَلَاهُ فِي فُتُوحِهِمَا.
Nebî'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] has bir uygulama saymıştır. Bu da açıktır; zira insanların Resûl'e itaati başkalarına olan itaatlerinden daha kuvvetlidir; çünkü onlar onun haksızlıktan korunmuş (masum) olduğuna ve Allah'ın izni olmadan tasarrufta bulunmayacağına inanırlar. Mâlik el-Muvatta'da şöyle demiştir: «Resûlullah'ın bunu Huneyn günü dışında yaptığı bize ulaşmadığı gibi Ebû Bekir ve Ömer'in fetihlerinde bunu yaptıkları da bize ulaşmamıştır.»
27293. Metin
وَإِنَّمَا اخْتَلَفَتِ الْفُقَهَاءُ: فِي أَنَّ النَّفَلَ هَلْ يَبْلُغُ جَمِيعَ الْخُمُسِ أَوْ يَخْرُجُ مِنْ خُمُسِ الْخُمُسِ، فَقَالَ مَالِكٌ مِنَ الْخُمُسِ كُلِّهِ وَلَوِ اسْتَغْرَقَهُ، وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيِّبِ، وَأَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ: النَّفَلُ مِنْ خُمُسِ الْخُمُسِ. وَالْخِلَافُ مَبْنِيٌّ عَلَى اخْتِلَافِهِمْ فِي أَنَّ خُمُسَ الْمَغْنَمِ أَهْوَ مُقَسَّمٌ عَلَى مَنْ سَمَّاهُ الْقُرْآنُ أَمْ مُخْتَلِطٌ، وَسَيَجِيءُ ذَلِكَ فِي آيَةِ الْمَغَانِمِ. وَالْحُجَّةُ لِمَالِكٍ حَدِيثُ ابْنِ عُمَرَ فِي «الْمُوَطَّأ» أَنهم غَزْو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قِبَلَ نَجْدٍ فَغَنِمُوا إِبِلًا كَثِيرَةً فَكَانَتْ سُهْمَانُهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ بَعِيرًا وَنُفِّلُوا بَعِيرًا بَعِيرًا فَأُعْطِيَ النَّفَلُ جَمِيعَ أَهْلِ الْجَيْشِ وَذَلِكَ أَكْثَرُ مِنْ خُمُسِ الْخُمُسِ، وَقَالَ جَمَاعَةٌ يَجُوزُ التَّنْفِيلُ مِنْ جَمِيعِ الْمَغْنَمِ وَهَؤُلَاءِ يُخَصِّصُونَ عُمُومَ آيَةِ وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ [الْأَنْفَال: ٤١] بِآيَةِ قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ أَيْ فَالْمَغَانِمُ الْمُخَمَّسَةُ مَا كَانَ دُونَ النَّفَلِ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَسَدُّ وَأَجْرَى عَلَى الْأُصُولِ وَأَوْفَقُ بِالسُّنَّةِ، وَالْمَسْأَلَةُ تُبْسَطُ فِي الْفِقْهِ وَلَيْسَ مِنْ غَرَضِ الْمُفَسِّرِ إِلَّا الْإِلْمَامُ بِمَعَاقِدِهَا مِنَ الْآيَةِ.
Fakihler yalnızca nefelin beşte birin tamamına ulaşıp ulaşamayacağı veya beşte birin beşte birinden (humusun humusundan) mı çıkacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Mâlik: «Tamamını kaplasa bile beşte birin tamamından verilir» demiştir. Saîd b. el-Müseyyeb, Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise: «Nefel, beşte birin beşte birinden verilir» demişlerdir. Bu ihtilaf, ganimetin beşte birinin Kur'an'da adı geçenlere hisse hisse paylaştırılmış mı olduğu yoksa tek bir havuzda mı toplandığı konusundaki görüş ayrılıklarına dayanır; bu da ileride ganimet ayetinde gelecektir. Mâlik'in delili, el-Muvatta'da yer alan İbn Ömer hadisidir: Onlar Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] ile birlikte Necid tarafına gazaya çıkmış ve çok sayıda deve ganimet almışlardı. Hisseleri on ikişer deve olmuş, birer deve de kendilerine nefel verilmişti; böylece ordunun tamamına nefel verilmiş oldu ki bu da beşte birin beşte birinden fazlaydı. Bir grup âlim ise bütün ganimetten tenfîl yapılmasının caiz olduğunu söylemiştir; bunlar { وَاعْلَمُوا أَنَّما غَنِمْتُمْ } [الأنفال: 41] “Bilin ki ganimet aldığınız...” ayetinin umumunu, { قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } [الأنفال: 1] “De ki: Enfâl Allah'a ve Resûl'e aittir” ayetiyle tahsis ederler; yani beşte birine ayrılacak ganimetler nefelin dışındaki kısımdır. Birinci görüş en isabetli, usule en uygun ve sünnetle en bağdaşan görüştür. Mesele fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanır; müfessirin gayesi ise ayetle bağlantılı can alıcı noktalarına temas etmekten ibarettir.
27294. Metin
وَتَفْرِيعُ فَاتَّقُوا اللَّهَ عَلَى جُمْلَةِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ لِأَنَّ فِي تِلْكَ الْجُمْلَةِ
{ فَاتَّقُوا اللَّهَ } “Öyleyse Allah'a karşı takvalı olun” buyruğunun { الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } “Enfâl Allah'a ve Resûl'e aittir” cümlesine tafri edilmesi (bağlanması), şu sebepledir: Çünkü o cümlede,
27295. Metin
رَفْعًا لِلنِّزَاعِ بَيْنَهُمْ فِي اسْتِحْقَاقِ الْأَنْفَالِ، أَوْ فِي طَلَبِ التَّنْفِيلِ، فَلَمَّا حَكَمَ بِأَنَّهَا مِلْكٌ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ أَوْ بِأَنَّ أَمْرَ قِسْمَتِهَا مَوْكُولٌ لِلَّهِ، فَقَدْ وَقَعَ ذَلِكَ عَلَى كَرَاهَةِ كَثِيرٍ مِنْهُمْ مِمَّنْ كَانُوا يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ أَحَقُّ بِتِلْكَ الْأَنْفَالِ مِمَّنْ أُعْطِيَهَا، تَبَعًا لِعَوَائِدِهِمُ السَّالِفَةِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَذَكَّرَهُمُ اللَّهُ بِأَنْ قَدْ وَجَبَ الرِّضَى بِمَا يُقَسِّمُهُ الرَّسُولُ مِنْهَا، وَهَذَا كُلُّهُ مِنَ الْمَقُولِ.
enfâli hak etme veya tenfîl talebi hususunda aralarındaki çekişmenin ortadan kaldırılması vardır. Enfâlin Allah'a ve Resûlüne ait olduğuna yahut taksiminin Allah'a bırakıldığına hükmedilince, bu durum, Cahiliye dönemindeki eski adetlerine uyarak o enfâli kendisine verilenlerden daha çok hak ettiklerini düşünen pek çok kimsenin hoşuna gitmemiştir. Bunun üzerine Allah, Resûl'ün taksim edeceği paya rıza göstermenin farz olduğunu onlara hatırlatmıştır; bütün bunlar söylenmesi emredilen sözün (el-makūl) kapsamındadır.
27296. Metin
وَقَدَّمَ الْأَمْرَ بِالتَّقْوَى، لِأَنَّهَا جَامِعُ الطَّاعَاتِ.
Takva emrini öne almıştır; çünkü o bütün itaatleri kendisinde toplayan esastır.
27297. Metin
وَعَطَفَ الْأَمْرَ بِإِصْلَاحِ ذَاتِ الْبَيْنِ، لِأَنَّهُمُ اخْتَصَمُوا وَاشْتَجَرُوا فِي شَأْنِهَا كَمَا قَالَ عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ: «اخْتَلَفْنَا فِي النَّفَلِ وَسَاءَتْ فِيهِ أَخْلَاقَنَا» فَأَمَرَهُمُ اللَّهُ بِالتَّصَافُحِ، وَخَتَمَ بِالْأَمْرِ بِالطَّاعَةِ، وَالْمُرَادُ بِهَا هُنَا الرِّضَى بِمَا قَسَمَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَيِ الطَّاعَةُ التَّامَّةُ كَمَا قَالَ تَعَالَى ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ [النِّسَاء: ٦٥] .
Aralarını düzeltme emrini de [takvaya] atfetmiştir; zira onlar enfâl konusunda Ubâde b. es-Sâmit'in: «Nefel hususunda ihtilafa düştük ve bu yüzden ahlakımız bozuldu» dediği gibi çekişip tartışmışlardı; bu yüzden Allah onlara aralarındaki kırgınlıkları giderip helalleşmelerini emretmiştir. Son olarak da itaati emretmiştir ki buradaki murat, Allah ve Resûlü'nün taksimine rıza göstermektir; yani Yüce Allah'ın { ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ } [النساء: 65] “Sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın [tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça...]” buyurduğu gibi tam bir itaattir.
27298. Metin
وَالْإِصْلَاحُ: جَعْلُ الشَّيْءِ صَالِحًا، وَهُوَ مُؤْذِنٌ بِأَنَّهُ كَانَ غَيْرَ صَالِحٍ، فَالْأَمْرُ بِالْإِصْلَاحِ دَلَّ عَلَى فَسَادِ ذَاتِ بَيْنِهِمْ، وَهُوَ فَسَادُ التَّنَازُعِ وَالتَّظَالُمِ.
Islah (el-ıslâh): Bir şeyi salih (düzgün) kılmaktır; bu da onun önceden bozuk olduğunu hissettirir. Dolayısıyla ıslah emri, aralarındaki ilişkinin bozulduğuna delalet etmiştir ki bu da çekişme ve haksızlık bozulmasıdır.
27299. Metin
وذاتَ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُؤَنَّثُ (ذُو) الَّذِي هُوَ بِمَعْنَى صَاحِبٍ فَتَكُونُ أَلِفُهَا مُبْدَلَةً مِنَ الْوَاوِ. وَوَقَعَ فِي كَلَامِهِمْ مُضَافًا إِلَى الْجِهَاتِ وَإِلَى الْأَزْمَانِ وَإِلَى غَيْرِهِمَا، يُجْرُونَهُ مَجْرَى الصِّفَةِ لِمَوْصُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ السِّيَاقُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ فِي سُورَةِ الْكَهْفِ [١٨] ، عَلَى تَأْوِيلِ جِهَةٍ، وَتَقُولُ: لَقِيتُهُ ذَاتَ لَيْلَةٍ، وَلَقِيتُهُ ذَاتَ صَبَاحٍ، عَلَى تَأْوِيلِ الْمُقَدَّرِ سَاعَةَ أَوْ وَقْتَ، وَجَرَتْ مَجْرَى الْمَثَلِ فِي مُلَازَمَتِهَا هَذَا الِاسْتِعْمَالَ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ (ذَاتَ) أَصْلِيَّةُ الْأَلْفِ كَمَا يُقَالُ: أَنَا أَعْرِفُ ذَاتَ فُلَانٍ، فَالْمَعْنَى حَقِيقَةُ الشَّيْءِ وَمَاهِيَّتُهُ، كَذَا فَسَّرَهَا الزَّجَّاجُ وَالزَّمَخْشَرِيُّ، فَهُوَ كَقَوْلِ ابْنِ رَوَاحَةَ:
(ذَاتَ) kelimesinin, «sahip» manasındaki (ذُو) kelimesinin müennesi olması caizdir; bu takdirde elifi vavdan dönüşmüştür. Arapların kelamında yönlere, zamanlara ve diğer şeylere muzaf olarak gelmiş olup onu bağlamın delalet ettiği bir mevsufun sıfatı konumunda tutarlar; nitekim Yüce Allah'ın Kehf Suresi'ndeki [18] { وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ } “Biz onları sağ tarafa ve sol tarafa çeviriyorduk” buyruğunda yön takdiri böyledir. «Onunla bir gece karşılaştım» ve «onunla bir sabah karşılaştım» dersin ki bu da takdir edilen bir saat veya vakit tevilindedir ve bu kullanımın ayrılmazlığı sebebiyle bir darb-ı mesel gibi cereyan etmiştir. (ذَاتَ) kelimesinin elifinin asıl olması da caizdir; nitekim «Ben falanın zatını (hakikatini) bilirim» denilir. Bu durumda mana, bir şeyin hakikati ve mahiyetidir; Zeccâc ve Zemahşerî bunu böyle tefsir etmiştir. Bu da İbn Revâha'nın şu sözü gibidir:
27300. Metin
وَذَلِكَ فِي ذَاتِ الْإِلَهِ وَإِنْ يَشَأْ ... يُبَارِكْ عَلَى أَوْصَالِ شِلْوٍ مُمَزَّعِ
Bu, Allah'ın zatı (rızası) uğrunadır ve eğer dilerse... Parçalanmış bir cesedin uzuvlarını bereketlendirir.
27301. Metin
فَتَكُونُ كَلِمَةً مُقْحَمَةً لِتَحْقِيقِ الْحَقِيقَةِ، جُعِلَتْ مُقَدَّمَةً، وَحَقُّهَا التَّأْخِيرُ لِأَنَّهَا لِلتَّأْكِيدِ مِثْلَ الْمَعْنَى فِي قَوْلِهِمْ: جَاءَنِي بِذَاتِهِ، وَمِنْهُ يَقُولُونَ: ذَاتُ الْيَمِينِ وَذَات الشمَال، قَالَ تَعَالَى إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ.
Böylece hakikati pekiştirmek için eklenmiş zait bir kelime olur; hakkı sonraya bırakılmak olduğu hâlde tekit ifade ettiği için öne alınmıştır; tıpkı «Bana bizzat kendisi (bi-zâtihî) geldi» sözlerindeki mana gibi. Nitekim bundan dolayı «sağ taraf» ve «sol taraf» derler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ } “Şüphesiz O, göğüslerin özünü (içindekileri) hakkıyla bilendir.”
27302. Metin
فَالْمَعْنَى: أَصْلِحُوا بَيْنَكُمْ، وَلِذَا فَ (ذَاتَ) مَفْعُولٌ بِهِ عَلَى أَنَّ (بَيْنَ) فِي الْأَصْلِ ظَرْفٌ فَخَرَجَ عَنِ الظَّرْفِيَّةِ، وَجعل اسْما منتصرفا، كَمَا قُرِئَ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ [الْأَنْعَام: ٩٤] بِرَفْعِ بَيْنُكُمْ فِي قِرَاءَةِ جَمَاعَةٍ. فَأُضِيفَتْ إِلَيْهِ (ذَاتَ) فَصَارَ الْمَعْنَى: أَصْلِحُوا حَقِيقَةَ بَيْنِكِمْ
Buna göre mana: «Aranızı düzeltin» demektir. Bu sebeple (ذَاتَ) kelimesi mef'ûlün bihtir; çünkü (بَيْنَ) kelimesi aslen zarf iken zarfiyetten çıkmış ve munsarif bir isim kılınmıştır; nitekim bir grubun kıraatinde { لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ } [الأنعام: 94] ayetinde (بَيْنُكُمْ) kelimesi merfû olarak okunmuştur. (ذَاتَ) kelimesi ona muzaf olunca mana: «Aranızdaki bağın hakikatini düzeltin» olmuştur;
27303. Metin
أَيِ اجْعَلُوا الْأَمْرَ الَّذِي يَجْمَعُكُمْ صَالِحًا غَيْرَ فَاسِدٍ، وَيَجُوزُ مَعَ هَذَا أَنْ يُنَزَّلَ فِعْلُ أَصْلِحُوا مَنْزِلَةَ الْفِعْلِ اللَّازِمِ فَلَا يُقَدَّرُ لَهُ مَفْعُولٌ قَصْدًا لِلْأَمْرِ بِإِيجَادِ الصَّلَاحِ لَا بِإِصْلَاحِ شَيْءٍ فَاسِدٍ، وَتُنْصَبُ ذَاتَ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ لِإِضَافَتِهَا إِلَى ظَرْفِ الْمَكَانِ وَالتَّقْدِيرُ: وَأَوْجِدُوا الصَّلَاحَ بَيْنَكُمْ، كَمَا قَرَأْنَا لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ [الْأَنْعَام: ٩٤] بِنَصْبِ بَيْنَكُمْ أَيْ لَقَدْ وَقَعَ التَّقْطِيعُ بَيْنَكُمْ.
yani sizi bir araya getiren bağı bozuk değil salih (düzgün) kılın demektir. Bununla birlikte, bozulmuş bir şeyi ıslah etmek değil de [doğrudan] salahı meydana getirmeyi emretmek gayesiyle { أَصْلِحُوا } “düzeltin” fiilinin lâzım fiil konumuna indirilip ona mef'ûl takdir edilmemesi de caizdir; (ذَاتَ) kelimesi ise mekân zarfına muzaf olduğu için zarfiyet üzere mensup olur. Takdiri de şöyledir: «Aranızda salahı meydana getirin». Tıpkı bizim { لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ } [الأنعام: 94] ayetini (بَيْنَكُمْ) kelimesinin nasbıyla «aranızdaki bağ kopmuştur» manasında okuduğumuz gibi.
27304. Metin
وَاعْلَمْ أَنِّي لَمْ أَقِفْ عَلَى اسْتِعْمَالِ (ذَاتِ بَيْنِ) فِي كَلَامِ الْعَرَبِ فَأَحْسَبُ أَنَّهَا مِنْ
Bil ki ben, Arapların kelamında (ذَاتِ بَيْنِ) kullanımına rastlamadım; dolayısıyla bunun
27305. Metin
مُبْتَكَرَاتِ الْقُرْآنِ.
Kur'an'ın özgün üsluplarından (mübtekerâtından) olduğunu düşünüyorum.
27306. Metin
وَجَوَابُ شَرْطِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ دَلَّتْ عَلَيْهِ الْجُمَلُ الْمُتَقَدِّمَةُ مِنْ قَوْلِهِ: فَاتَّقُوا اللَّهَ إِلَى آخِرِهَا، لِأَنَّ الشَّرْطَ لَمَّا وَقَعَ عقب تِلْكَ الْحمل كَانَ رَاجِعًا إِلَى جَمِيعِهَا عَلَى مَا هُوَ الْمُقَرَّرُ فِي الِاسْتِعْمَالِ، فَمَعْنَى الشَّرْطِ بَعْدَ تِلْكَ الْجُمَلِ الْإِنْشَائِيَّةِ: إِنَّا أَمَرْنَاكُمْ بِمَا ذُكِرَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ، لِأَنَّا لَا نَأْمُرُ بِذَلِكَ غَيْرَ الْمُؤْمِنِينَ، وَهَذَا إِلْهَابٌ لِنُفُوسِهِمْ عَلَى الِامْتِثَالِ، لِظُهُورِ أَنْ لَيْسَ الْمُرَادُ: فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ فَلَا تَتَّقُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ، وَلَا تُصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ، وَلَا تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ، فَإِنَّ هَذَا مَعْنًى لَا يَخْطُرُ بِبَالِ أَهْلِ اللِّسَانِ وَلَا يَسْمَحُ بِمِثْلِهِ الِاسْتِعْمَالُ.
{ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer inanıyorsanız” şartının cevabına, { فَاتَّقُوا اللَّهَ } “Öyleyse Allah'a karşı takvalı olun” kısmından sonuna kadar olan önceki cümleler delalet etmiştir. Çünkü şart bu cümlelerin hemen ardından geldiğinde, dil kullanımında yerleşik kural gereğince hepsine raci olur. Bu inşaî (emir) cümlelerinden sonra gelen şartın manası şudur: «Eğer mümin iseniz size zikredilenleri emrettik; zira biz müminlerden başkasına bunu emretmeyiz.» Bu da onların nefislerini emri yerine getirmeye şevklendirmektir; zira muradın «Eğer mümin değilseniz Allah'a ve Resûlüne karşı takvalı olmayın, aranızı düzeltmeyin ve Allah'a ve Resûlüne itaat etmeyin» şeklinde olmadığı açıktır. Çünkü bu, dil ehlinden hiçbirinin aklına gelmeyecek ve dil kullanımının asla müsaade etmeyeceği bir manadır.
27307. Metin
وَلَيْسَ الْإِتْيَانُ فِي الشَّرْط بِأَن تَعْرِيضًا بِضَعْفِ إِيمَانِهِمْ وَلَا بِأَنَّهُ مِمَّا يَشُكُّ فِيهِ مَنْ لَا يَعْلَمُ مَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ، بِنَاءً عَلَى أَنَّ شَأْنَ (إِن) عدم الجرم بِوُقُوعِ الشَّرْطِ بِخِلَافِ (إِذَا) عَلَى مَا تَقَرَّرَ فِي الْمَعَانِي، وَلَكِنَّ اجْتِلَابَ (إِنْ) فِي هَذَا الشَّرْطِ لِلتَّحْرِيضِ عَلَى إِظْهَارِ الْخِصَالِ الَّتِي يَتَطَلَّبُهَا الْإِيمَانُ وَهِيَ: التَّقْوَى الْجَامِعَةُ لِخِصَالِ الدِّينِ، وَإِصْلَاحُ ذَاتِ بَيْنِهِمْ، وَالرِّضَى بِمَا فَعَلَهُ الرَّسُولُ، فَالْمَقْصُودُ التَّحْرِيضُ عَلَى أَنْ يَكُونَ إِيمَانُهُمْ فِي أَحْسَنِ صُوَرِهِ وَمَظَاهِرِهِ، وَلِذَلِكَ عَقَّبَ هَذَا الشَّرْطَ بِجُمْلَةِ الْقَصْرِ فِي قَوْلِهِ: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ [الْأَنْفَال: ٢] كَمَا سَيَأْتِي.
Şartta (إِنْ / eğer) edatının getirilmesi, Meânî ilminde yerleştiği üzere (إِذَا) edatının aksine (إِنْ) edatının şartın gerçekleşmesindeki kesinliksizliği ifade ettiği kuralına dayanılarak onların imanının zayıflığına veya göğüslerinin gizlediğini bilmeyen birinin şüphe edeceği bir şey olduğuna üstü kapalı bir ima (tariz) değildir. Bilakis bu şartta (إِنْ) edatının getirilmesi, imanın gerektirdiği hasletleri izhar etmeye teşviktir; bunlar da dinin esaslarını toplayan takva, aralarını düzeltmek ve Resûl'ün yaptığına rıza göstermektir. Maksat, imanlarının en güzel suret ve tezahürlerde olmasına onları şevklendirmektir. Bu sebeple bu şartın hemen ardından, geleceği üzere, { إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ } [الأنفال: 2] “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer” buyruğundaki hasr/kasr cümlesi getirilmiştir.
27309. Metin
[سُورَة الْأَنْفَال (٨) : آيَة ٢]
[Enfâl Suresi (8), Ayet 2]
27310. Metin
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آياتُهُ زادَتْهُمْ إِيماناً وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٢)
{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آياتُهُ زادَتْهُمْ إِيماناً وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٢) } “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titrer, kendilerine O'nun ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını artırır ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (2)”
27311. Metin
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ.
{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ } “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titrer.”
27312. Metin
مَوْقِعُ هَذِهِ الْجُمْلَةِ وَمَا عُطِفَ عَلَيْهَا مَوْقِعُ التَّعْلِيلِ لِوُجُوبِ تَقْوَى اللَّهِ وَإِصْلَاحِ ذَاتِ بَيْنِهِمْ وَطَاعَتِهِمُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ، لِأَنَّ مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْجُمَلُ الَّتِي بَعْدَ إِنَّمَا مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يَحْمِلَ الْمُتَّصِفِينَ بِهِ عَلَى الِامْتِثَالِ لِمَا تَضَمَّنَتْهُ جُمَلُ الْأَمْرِ الثَّلَاثِ السَّابِقَةِ،
Bu cümlenin ve ona atfedilenlerin konumu; Allah'a karşı takvalı olmanın, aralarını düzeltmenin, Allah'a ve Resûlüne itaat etmenin vücubiyetini gerekçelendirme (talil) konumundadır. Zira { إِنَّمَا } kelimesinden sonra gelen bu cümlelerin içerdiği hususlar, bu vasıfla nitelenen kişileri daha önce geçen üç emir cümlesinin gereğini yerine getirmeye sevk edecek niteliktedir.
27313. Metin
وَقَدِ اقْتَضَى ظَاهِرُ الْقِصَرِ الْمُسْتَفَادُ مِنْ إِنَّمَا أَنَّ مَنْ لَمْ يَجِلْ قَلْبُهُ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ، وَلَمْ تَزِدْهُ تِلَاوَةُ آيَاتِ اللَّهِ إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِ، وَلَمْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ، وَلَمْ يُقِمِ الصَّلَاةَ، وَلَمْ يُنْفِقْ، لَمْ يَكُنْ مَوْصُوفًا بِصِفَةِ الْإِيمَانِ، فَهَذَا ظَاهِرٌ مُؤَوَّلٌ بِمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ أَدِلَّةٌ كَثِيرَةٌ مِنَ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ مِنْ أَنَّ الْإِيمَانَ لَا يَنْقُضُهُ الْإِخْلَالُ بِبَعْضِ الْوَاجِبَاتِ كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أُولئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا [الْأَنْفَال: ٤] فَتَعَيَّنَ أَنَّ الْقَصْرَ ادِّعَائِيٌّ بِتَنْزِيلِ الْإِيمَانِ الَّذِي عُدِمَ الْوَاجِبَاتِ الْعَظِيمَةَ مَنْزِلَةَ الْعَدَمِ،
{ إِنَّمَا } edatından anlaşılan hasrın/kasrın zahiri; Allah anıldığında kalbi ürpermeyen, Allah'ın ayetlerinin okunması imanına iman katmayan, Allah'a tevekkül etmeyen, namazı kılmayan ve infak etmeyen kimsenin iman vasfıyla nitelenemeyeceğini gerektirmektedir. Ancak bu zahiri mana, Yüce Allah'ın { أُولئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا } [الأنفال: 4] “İşte gerçekten mümin olanlar bunlardır” buyruğunda geleceği üzere, bazı vacipleri yerine getirmemenin imanı bozmayacağına dair Kitap ve Sünnet'ten pek çok delille tevil edilmiştir. Dolayısıyla bu kasrın, büyük vaciplerden yoksun kalan imanı yok hükmünde saymak suretiyle iddiâî (mübalağalı) bir kasr olduğu kesinleşmiştir.
27314. Metin
وَهُوَ قَصْرٌ مَجَازِيٌّ لِابْتِنَائِهِ عَلَى التَّشْبِيهِ، فَهُوَ اسْتِعَارَةٌ مَكْنِيَّةٌ: شُبِّهَ الْجَانِبُ الْمَنْفِيُّ فِي صِيغَةِ الْقَصْرِ بِمَنْ لَيْسَ بِمُؤْمِنٍ، وَطُوِيَ ذِكْرُ الْمُشَبَّهِ بِهِ وَرُمِزَ إِلَيْهِ بِذِكْرِ لَازِمِهِ وَهُوَ حَصْرُ الْإِيمَانِ فِيمَنِ اتَّصَفَ بِالصِّفَاتِ الَّتِي لَمْ يَتَّصِفْ بِهَا الْمُشبه بِهِ، ويئول هَذَا إِلَى مَعْنَى: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الكاملو الْإِيمَانِ، فَالتَّعْرِيفُ فِي إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ الْمُفِيدُ قَصْرًا ادِّعَائِيًّا عَلَى أَصْحَابِ هَذِهِ الصِّفَاتِ مُبَالَغَةً، وَحَرْفُ (الْ) فِيهِ هُوَ مَا يُسَمَّى بِالدَّالَّةِ عَلَى مَعْنَى الْكَمَالِ.
Bu kasır, teşbihe dayandığı için mecazi bir kasırdır; dolayısıyla bir istiâre-i mekniyyedir: Kasır sığasında nefyedilen taraf, mümin olmayan kimseye benzetilmiş, müşebbehün bih zikredilmeyip gizlenmiş ve onun ayrılmaz bir özelliğinin zikredilmesiyle ona işaret edilmiştir ki o da imanın, müşebbehün bihin taşımadığı niteliklerle nitelenen kimselere has kılınmasıdır. Bu da «Müminler ancak imanı kâmil olan kimselerdir» manasına varır. { إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ } ifadesindeki marifelik (el- takısı), mübalağa amacıyla bu sıfatların sahiplerine iddiâî bir kasır ifade eden cins belirtecidir; buradaki harf-i tarif (ال) ise kemal manasına delalet eden takı olarak adlandırılan şeydir.
27315. Metin
وَقَدْ تَكُونُ جُمْلَةُ: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ مستأنفة استينافا بَيَانِيًّا لِجَوَابِ سُؤَالِ سَائِلٍ يُثِيرُهُ الشَّرْطُ وَجَزَاؤُهُ الْمُقَدَّرُ فِي قَوْلِهِ: إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ [الْأَنْفَال: ١] بِأَنْ يَتَسَاءَلُوا عَنْ هَذَا الِاشْتِرَاطِ بَعْدَ مَا تَحَقَّقَ أَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ مِنْ قَبْلُ، وَهَلْ يُمْتَرَى فِي أَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ، فَيُجَابُوا بِأَنَّ الْمُؤْمِنِينَ هُمُ الَّذِينَ صِفَتُهُمْ كَيْتَ وَكَيْتَ، فَيَعْلَمُوا أَنَّ الْإِيمَانَ الْمَجْعُولَ شَرْطًا هُوَ الْإِيمَانُ الْكَامِلُ فَتَنْبَعِثَ نُفُوسُهُمْ إِلَى الِاتِّسَامِ بِهِ وَالتَّبَاعُدِ عَنْ مَوَانِعِ زِيَادَتِهِ.
{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ } cümlesi, { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } [الأنفال: 1] “Eğer mümin iseniz” buyruğundaki şart ve onun takdir edilen cevabının doğurduğu muhtemel bir soruyu cevaplandırmak üzere istînâf-ı beyânî (açıklayıcı başlangıç cümlesi) de olabilir. Şöyle ki: Önceden mümin oldukları kesinleşmişken bu şart koşmanın sebebi hakkında tereddüt edip «Onların mümin olduklarında şüphe mi var?» diye sorabilirler; buna karşılık «Müminler ancak nitelikleri şöyle şöyle olan kimselerdir» diye cevap verilir. Böylece şart kılınan imanın kâmil iman olduğunu anlarlar; nefisleri bu vasıfla nitelenmeye ve imanın artmasına engel olan şeylerden uzaklaşmaya yönelir.
27316. Metin
وَإِذْ قَدْ كَانَ الِاحْتِمَالَانِ غَيْرَ مُتَنَافِيَيْنِ صَحَّ تَحْمِيلُ الْآيَةِ إِيَّاهُمَا تَوْفِيرًا لِمَعَانِي الْكَلَامِ الْمُعْجِزِ فَإِنَّ عِلَّةَ الشَّيْءِ مِمَّا يُسْأَلُ عَنْهُ، وَإِنَّ بَيَانَ الْعِلَّةِ مِمَّا يَصح كَونه استينافا بَيَانِيًّا.
Bu iki ihtimal birbiriyle çelişmediği için, icaz sahibi kelâmın manalarını zenginleştirmek amacıyla ayeti her iki anlama da hamletmek sahih olur. Zira bir şeyin illeti (gerekçesi) sorulabilecek hususlardandır ve illeti açıklamak da istînâf-ı beyânî olmaya elverişlidir.