94142. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
94143. Metin
٩٨- سُورَةُ لم يكن
98- Lem Yekün Suresi
94144. Metin
وَرَدَتْ تَسْمِيَةُ هَذِهِ السُّورَةِ فِي كَلَامِ النَّبِيءِ ﷺ: «لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا»
Bu surenin ismi Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözünde «Lem yekünillezîne keferû» şeklinde yer almıştır.
94145. Metin
. رَوَى الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ قَالَ لِأُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ: «إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أَقْرَأَ عَلَيْكَ: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا قَالَ: وَسَمَّانِي لَكَ؟ قَالَ: نَعَمْ. فَبَكَى»
Buhârî ve Müslim'in Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiğine göre Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Übey b. Ka'b'a: «Allah bana sana 'Lem yekünillezîne keferû' [suresini] okumamı emretti» buyurdu. [Übey]: «Benim adımı sana verdi mi?» dedi. [Peygamber]: «Evet» buyurdu. Bunun üzerine [Übey] ağladı.
94146. Metin
فَقَوْلُهُ: أَنْ أَقْرَأَ عَلَيْكَ لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَاضِحٌ أَنَّهُ أَرَادَ السُّورَةَ كُلَّهَا فَسَمَّاهَا بِأَوَّلِ جُمْلَةٍ فِيهَا، وَسُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي مُعْظَمِ كُتُبِ التَّفْسِيرِ وَكُتُبِ السُّنَّةِ سُورَةَ لَمْ يَكُنِ بِالِاقْتِصَارِ عَلَى أَوَّلِ كَلِمَةٍ مِنْهَا، وَهَذَا الِاسْمُ هُوَ الْمَشْهُورُ فِي تُونُسَ بَيْنَ أَبْنَاءِ الْكَتَاتِيبِ.
Onun: «Sana 'Lem yekünillezîne keferû' okumamı» sözünden açıkça anlaşılmaktadır ki surenin tamamını kastetmiş ve onu ilk cümlesiyle isimlendirmiştir. Bu sure tefsir ve sünnet kitaplarının çoğunda ilk kelimesiyle yetinilerek «Lem Yekün Suresi» olarak adlandırılmıştır. Tunus'ta sıbyan mektebi talebeleri arasında meşhur olan isim de budur.
94147. Metin
وَسُمِّيَتْ فِي أَكْثَرِ الْمَصَاحِفِ «سُورَةَ الْقَيِّمَةِ» وَكَذَلِكَ فِي بَعْضِ التَّفَاسِيرِ. وَسُمِّيَتْ فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ «سُورَةَ الْبَيِّنَةِ» .
Mushafların çoğunda ve bazı tefsirlerde «Kayyime Suresi» olarak adlandırılmıştır. Bazı mushaflarda ise «Beyyine Suresi» olarak isimlendirilmiştir.
94148. Metin
وَذُكِرَ فِي «الْإِتْقَانِ» أَنَّهَا سُمِّيَتْ فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ «سُورَةَ أَهْلِ الْكِتَابِ» ، أَيْ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ [الْبَيِّنَة: ١] ، وَسُمِّيَتْ سُورَةَ «الْبَرِيَّةِ» وَسُمِّيَتْ «سُورَةَ الِانْفِكَاكِ» . فَهَذِهِ سِتَّةُ أَسْمَاءٍ.
«el-İtkân»da belirtildiğine göre Übey'in mushafında, Yüce Allah'ın { لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ } [el-Beyyine: 1] buyruğundan dolayı «Ehl-i Kitap Suresi» olarak adlandırılmıştır. Ayrıca «Beriyye Suresi» ve «İnfikâk Suresi» olarak da isimlendirilmiştir. Böylece altı ismi bulunmaktadır.
94149. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ أَوْ مَدَنِيَّةٌ قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: الْأَشْهَرُ أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُفَسِّرِينَ. وَعَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ وَعَطَاءِ بْنِ يسَار هِيَ مَدِينَة.
Mekkî mi yoksa Medenî mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. İbn Atiyye: «Daha meşhur olan görüş Mekkî olduğudur; müfessirlerin çoğunluğunun görüşü de budur» demiştir. İbnü'z-Zübeyr ve Atâ b. Yesâr'dan ise Medenî olduğu nakledilmiştir.
94150. Metin
وَعَكَسَ الْقُرْطُبِيُّ فَنَسَبَ الْقَوْلَ بِأَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ إِلَى الْجُمْهُورِ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَالْقَوْلُ بِأَنَّهَا مَكِّيَّةٌ إِلَى يَحْيَى بْنِ سَلَّامٍ.
Kurtubî ise bunun aksine, Medenî olduğu görüşünü cumhura ve İbn Abbâs'a, Mekkî olduğu görüşünü ise Yahyâ b. Sellâm'a nispet etmiştir.
94151. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ كَثِيرٍ عَنْ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ بِسَنَدِهِ إِلَى أَبِي حَبَّةَ الْبَدْرِيِّ قَالَ: «لَمَّا نَزَلَتْ: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ إِلَى آخِرِهَا قَالَ جِبْرِيلُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكَ أَنْ تُقْرِئَهَا أُبَيًّا»
İbn Kesîr, Ahmed b. Hanbel'in Ebû Habbe el-Bedrî'ye ulaşan senediyle rivayet ettiği şu hadisi aktarmıştır: «{ لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ } sonuna kadar indiğinde Cebrail: 'Ey Allah'ın Resulü! Şüphesiz Allah sana bunu Übey'e okutmanı emrediyor' dedi.»
94152. Metin
الْحَدِيثَ، أَيْ وَأُبَيُّ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ. وَجَزَمَ الْبَغَوِيُّ وَابْنُ كَثِيرٍ بِأَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ، وَهُوَ الْأَظْهَرُ لِكَثْرَةِ مَا فِيهَا مِنْ تَخْطِئَةِ
...hadisin devamı; yani Übey de Medine ehlindendir. Begavî ve İbn Kesîr surenin Medenî olduğunu kesin bir dille belirtmişlerdir. İçinde Ehl-i Kitab'ın haksız çıkarıldığı hususların çokluğu
94153. Metin
أَهْلِ الْكِتَابِ وَلِحَدِيثِ أَبِي حَبَّةَ الْبَدْرِيِّ، وَقَدْ عَدَّهَا جَابِرُ بْنُ زَيْدٍ فِي عِدَادِ السُّوَرِ الْمَدَنِيَّةِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: إِنَّ النَّبِيءَ ﷺ إِنَّمَا دُفِعَ
ve Ebû Habbe el-Bedrî'nin hadisi sebebiyle en açık/kuvvetli olan da budur. Câbir b. Zeyd de bu sureyi Medenî sureler arasında saymıştır. İbn Atiyye şöyle demiştir: «Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ehl-i Kitap ile tartışmaya ancak
94154. Metin
إِلَى مُنَاقَضَةِ أَهْلِ الْكِتَابِ بِالْمَدِينَةِ.
Medine'de sevk edilmiştir.»
94155. Metin
وَقَدْ عُدَّتِ الْمِائَةَ وَإِحْدَى فِي تَرْتِيبِ النُّزُولِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الطَّلَاقِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْحَشْرِ، فَتَكُونُ نَزَلَتْ قَبْلَ غَزْوَةِ بَنِي النَّضِيرِ، وَكَانَتْ غَزْوَةُ النَّضِيرِ سَنَةَ أَرْبَعٍ فِي رَبِيعِ الْأَوَّلِ فَنُزُولُ هَذِهِ السُّورَةِ آخِرَ سَنَةِ ثَلَاثٍ أَوْ أَوَّلَ سَنَةِ أَرْبَعٍ.
Nüzul sırasına göre yüz birinci sure olarak sayılmıştır; Talâk suresinden sonra ve Haşr suresinden önce inmiştir. Bu durumda Benî Nadîr gazvesinden önce inmiş olmalıdır. Nadîr gazvesi hicrî dördüncü yılın Rebiülevvel ayında gerçekleştiğine göre bu surenin inişi üçüncü yılın sonu veya dördüncü yılın başıdır.
94156. Metin
وَعَدَدُ آيَاتِهَا ثَمَانٍ عِنْدَ الْجُمْهُورِ، وَعَدَّهَا أَهْلُ الْبَصْرَةِ تسع آيَات.
Ayetlerinin sayısı cumhura göre sekizdir; Basralılar ise dokuz ayet olarak saymışlardır.
94157. Metin
أغراضها
Surenin Gayeleri
94158. Metin
تَوْبِيخُ الْمُشْرِكِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ عَلَى تَكْذِيبِهِمْ بِالْقُرْآنِ وَالرَّسُولِ ﷺ.
Kur'an'ı ve Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlamalarından ötürü müşriklerin ve Ehl-i Kitab'ın azarlanması.
94159. Metin
وَالتَّعْجِيبُ مِنْ تَنَاقُضِ حَالِهِمْ إِذْ هُمْ يَنْتَظِرُونَ أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ فَلَمَّا أَتَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ كَفَرُوا بِهَا.
Kendilerine açık bir delilin (beyyine) gelmesini beklerken, o delil gelince onu inkâr etmelerindeki çelişkili durumlarına hayret bildirilmesi.
94160. Metin
وَتَكْذِيبُهُمْ فِي ادِّعَائِهِمْ أَنَّ اللَّهَ أَوْجَبَ عَلَيْهِمُ التَّمَسُّكَ بِالْأَدْيَانِ الَّتِي هُمْ عَلَيْهَا.
Allah'ın kendilerine bulundukları dinlere sarılmayı farz kıldığı yönündeki iddialarının yalanlanması.
94161. Metin
وَوَعِيدُهُمْ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ.
Ahiret azabıyla tehdit edilmeleri.
94162. Metin
وَالتَّسْجِيلُ عَلَيْهِمْ بِأَنَّهُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ.
Onların yaratılmışların en şerlisi olduklarının tescil edilmesi.
94163. Metin
وَالثَّنَاءُ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ.
İman edip salih ameller işleyenlerin övülmesi.
94164. Metin
وَوَعْدُهُمْ بِالنَعِيمِ الْأَبَدِيِّ وَرِضَى اللَّهِ عَنْهُمْ وَإِعْطَائِهِ إِيَّاهُمْ مَا يُرْضِيهِمْ.
Onlara ebedî nimetlerin, Allah'ın onlardan razı olacağının ve kendilerini hoşnut edecek şeyleri vereceğinin vadedilmesi.
94165. Metin
وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ تَنْوِيهٌ بِالْقُرْآنِ وَفَضْلِهِ عَلَى غَيْرِهِ بِاشْتِمَالِهِ عَلَى مَا فِي الْكُتُبِ الْإِلَهِيَّةِ الَّتِي جَاءَ بِهَا الرَّسُولُ ﷺ مِنْ قَبْلُ وَمَا فِيهِ مِنْ فضل وَزِيَادَة.
Bunların arasında, Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki ilahî kitaplarda bulunanları ve fazladan getirdiği üstünlükleri ihtiva etmesi yönüyle Kur'an'ın yüceltilmesi ve diğerlerine olan üstünlüğü yer almıştır.
94166. Metin
[١- ٣]
[1-3]
94167. Metin
[سُورَة الْبَيِّنَة (٩٨) : الْآيَات ١ إِلَى ٣]
[Beyyine Suresi (98), Ayetler 1-3]
94168. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
94169. Metin
لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ (١) رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةً (٢) فِيها كُتُبٌ قَيِّمَةٌ (٣)
{ لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ (١) رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةً (٢) فِيها كُتُبٌ قَيِّمَةٌ (٣) } “Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar [inkârlarından] ayrılacak değillerdi. [O delil,] Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sayfaları okuyan bir elçidir. O sayfaların içinde dosdoğru hükümler vardır.”
94170. Metin
اسْتَصْعَبَ فِي كَلَامِ الْمُفَسِّرِينَ تَحْصِيلُ الْمَعْنَى الْمُسْتَفَادِ مِنْ هَذِهِ الْآيَاتِ الْأَرْبَعِ
Müfessirlerin sözlerinde, bu surenin başındaki bu ayetlerden elde edilen manayı
94171. Metin
مِنْ أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ تَحْصِيلًا يُنْتَزَعُ مَنْ لَفْظِهَا وَنَظْمِهَا، فَذَكَرَ الْفَخْرُ عَنِ الْوَاحِدِيُّ فِي «التَّفْسِيرِ الْبَسِيطِ» لَهُ أَنَّهُ قَالَ: هَذِهِ الْآيَةُ مِنْ أَصْعَبِ مَا فِي الْقُرْآنِ نَظْمًا وَتَفْسِيرًا وَقَدْ تَخَبَّطَ فِيهَا الْكِبَارُ مِنَ الْعُلَمَاءِ. قَالَ الْفَخْرُ: «ثُمَّ إِنَّهُ لَمْ يُلَخِّصْ كَيْفِيَّةَ الْإِشْكَالِ فِيهَا.
lafzından ve nazmından doğrudan çıkarılacak bir şekilde tespit etmek zor görülmüştür. Nitekim Fahreddin [er-Râzî], Vâhidî'nin «et-Tefsîru'l-Basît» adlı eserinde şöyle dediğini nakletmiştir: «Bu ayet, nazım ve tefsir bakımından Kur'an'daki en zor ayetlerdendir; büyük âlimler dahi bu konuda bocalayıp durmuşlardır.» Fahreddin [er-Râzî] der ki: «Fakat o, bundaki müşkilatın keyfiyetini özetlememiştir.
94172. Metin
وَأَنَا أَقُولُ: وَجْهُ الْإِشْكَالِ أَنَّ تَقْدِيرَ الْآيَةِ: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ الَّتِي هِيَ الرَّسُولُ ﷺ ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمْ يَذْكُرْ أَنهم منفكون عماذا لَكِنَّهُ مَعْلُومٌ إِذِ الْمُرَادُ
Ben ise şöyle diyorum: Müşkilatın yönü şudur: Ayetin takdiri: 'İnkâr edenler, kendilerine apaçık delil -ki o da Resul'dür (sallallâhu aleyhi ve sellem)- gelinceye kadar ayrılacak değillerdi' şeklindedir. Sonra Yüce Allah neden ayrılacaklarını zikretmemiştir; fakat bu bilinmektedir, çünkü murad edilen
94173. Metin
هُوَ الْكُفْرُ وَالشِّرْكُ اللَّذَيْنِ كَانُوا عَلَيْهِمَا فَصَارَ التَّقْدِيرُ: لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مُنْفَكِّينَ عَنْ كُفْرِهِمْ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ الَّتِي هِيَ الرَّسُولُ ﷺ ثُمَّ إِنَّ كَلِمَةَ حَتَّى لِانْتِهَاءِ الْغَايَةِ فَهَذِهِ الْآيَةُ تَقْتَضِي أَنَّهُمْ صَارُوا مُنْفَكِّينَ عَنْ كُفْرِهِمْ عِنْدَ إِتْيَانِ الرَّسُولِ ﷺ. ثُمَّ قَالَ بَعْدَ ذَلِكَ:
üzerinde bulundukları küfür ve şirktir. Bu durumda takdir şöyle olur: 'İnkâr edenler, kendilerine apaçık delil olan Resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelinceye kadar küfürlerinden ayrılacak değillerdi.' Ayrıca 'hattâ' (حَتَّى) kelimesi gaye bildirmek (son sınır) içindir; dolayısıyla bu ayet, Resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldiğinde onların küfürlerinden ayrıldıklarını gerektirir. Halbuki bundan sonra şöyle buyurmuştur:
94174. Metin
وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ [الْبَيِّنَةُ: ٤] وَهَذَا يَقْتَضِي أَنَّ كُفْرَهُمْ قَدِ ازْدَادَ عِنْدَ مَجِيءِ الرَّسُولِ ﷺ فَحِينَئِذٍ حَصَلَ بَيْنَ الْآيَةِ الْأُولَى وَالْآيَةِ الثَّانِيَةِ مُنَاقَضَةٌ فِي الظَّاهِرِ» اهـ كَلَامُ الْفَخْرِ.
{ وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ } [el-Beyyine: 4] “Kendilerine kitap verilenler, ancak o apaçık delil kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.” Bu ise Resul'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelişiyle küfürlerinin arttığını gerektirir. Bu durumda ilk ayet ile ikinci ayet arasında zahiren bir çelişki meydana gelmektedir.» Fahreddin'in sözü burada bitti.
94175. Metin
يُرِيدُ أَنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ قَوْلَهُ: رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ بَدَلٌ مِنَ الْبَيِّنَةُ وَأَنَّ مُتَعَلِّقَ مُنْفَكِّينَ حُذِفَ لِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ لِأَنَّهُمْ لَمَّا أُجْرِيَتْ عَلَيْهِمْ صِلَةُ الَّذِينَ كَفَرُوا دَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ لَمْ يَكُونُوا مُنْفَكِّينَ عَلَى كُفْرِهِمْ، وَإِنَّ حَرْفُ الْغَايَةِ يَقْتَضِي أَنَّ إِتْيَانَ الْبَيِّنَةِ الْمُفَسَّرَةِ بِ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ هِيَ نِهَايَةُ انْعِدَامِ انْفِكَاكِهِمْ عَنْ كُفْرِهِمْ، أَيْ فَعِنْدَ إِتْيَانِ الْبَيِّنَةِ يَكُونُونَ مُنْفَكِّينَ عَنْ كُفْرِهِمْ فَكَيْفَ مَعَ أَنَّ اللَّهَ يَقُولُ: وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ [الْبَيِّنَةُ: ٤] فَإِنَّ تَفَرُّقَهُمْ رَاجِعٌ إِلَى تَفَرُّقِهِمْ عَنِ الْإِسْلَامِ وَهُوَ ازْدِيَادٌ فِي الْكُفْرِ إِذْ بِهِ تَكْثُرُ شُبَهُ الضَّلَالِ الَّتِي تَبْعَثُ عَلَى التَّفَرُّقِ فِي دِينِهِمْ مَعَ اتِّفَاقِهِمْ فِي أَصْلِ الْكُفْرِ، وَهَذَا الْأَخِيرُ بِنَاءً عَلَى اعْتِبَارِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ [الْبَيِّنَة: ٤] إِلَخْ كَلَامًا مُتَّصِلًا بِإِعْرَاضِهِمْ عَنِ الْإِسْلَامِ وَذَلِكَ الَّذِي دَرَجَ عَلَيْهِ الْمُفَسِّرُونَ وَلَنَا فِي ذَلِكَ كَلَامٌ سَيَأْتِي.
Kastettiği şudur: Zahir olan, { رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ } ifadesinin { الْبَيِّنَةُ } kelimesinden bedel olduğu ve { مُنْفَكِّينَ } kelimesinin müteallakının (bağlantılı olduğu ögenin), sözün delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiş olmasıdır. Zira kendilerine { الَّذِينَ كَفَرُوا } sılası getirildiğinde, muradın onların küfürlerinden ayrılmayacakları olduğuna delalet etmiştir. Gaye edatı da { رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ } ile tefsir edilen apaçık delilin gelmesinin, onların küfürlerinden ayrılmamalarının son bulduğu nokta olduğunu gerektirir; yani delil geldiğinde küfürlerinden ayrılmış olurlar. Oysa Allah Teâlâ: { وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ } [el-Beyyine: 4] buyurmaktadır. Onların ayrılığa düşmesi ise İslam'dan ayrılmalarına racidir ve bu da küfürde bir artıştır; zira bununla, küfrün aslında ittifak etmekle birlikte dinlerinde ayrılığa sevk eden sapkınlık şüpheleri çoğalır. Bu son husus, Yüce Allah'ın { وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } [el-Beyyine: 4] vb. buyruğunun onların İslam'dan yüz çevirmeleriyle bağlantılı bir söz kabul edilmesine dayanır; müfessirlerin benimsediği görüş de budur ve bu konuda bizim ileride gelecek bir açıklamamız olacaktır.
94176. Metin
وَمِمَّا لَمْ يَذْكُرْهُ الْفَخْرُ مِنْ وَجْهِ الْإِشْكَالِ: أَنَّ الْمُشَاهَدَةَ دَلَّتْ عَلَى أَنَّ الَّذِينَ كَفَّرُوا لَمْ يَنْفَكُّوا عَنِ الْكُفْرِ فِي زَمَنٍ مَا، وَأَنَّ نَصْبَ الْمُضَارِعِ بَعْدَ حَتَّى يُنَادِي عَلَى أَنَّهُ مَنْصُوبٌ بِ (أَنْ) مُضْمَرَةٍ بَعْدَ حَتَّى فَيَقْتَضِي أَنَّ إِتْيَانَ الْبَيِّنَةِ مُسْتَقْبَلٌ وَذَلِكَ لَا يَسْتَقِيمُ فَإِنَّ الْبَيِّنَةَ فُسِّرَتْ بِ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ وَإِتْيَانُ الرَّسُولِ وَقَعَ قَبْلَ
Fahreddin'in zikretmediği müşkilat yönlerinden biri de şudur: Gözlem ve tecrübe, inkâr edenlerin hiçbir zaman küfürden ayrılmadıklarını göstermiştir. Ayrıca 'hattâ'dan sonraki muzari fiilin mansub olması, 'hattâ'dan sonra gizli bir 'en' (أَنْ) ile mansub olduğunu haykırmaktadır; bu da apaçık delilin gelişinin geleceğe ait olmasını gerektirir ki bu da tutarlı olmaz. Çünkü apaçık delil (beyyine), { رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ } olarak tefsir edilmiştir ve Resul'ün gelişi
94177. Metin
نُزُولِ هَذِهِ الْآيَاتِ بِسِنِينَ وَهُمْ مُسْتَمِرُّونَ عَلَى مَا هُمْ عَلَيْهِ: هَؤُلَاءِ عَلَى كُفْرِهِمْ، وَهَؤُلَاءِ عَلَى شِرْكِهِمْ.
bu ayetlerin inişinden yıllar önce vuku bulmuştur; onlar ise bulundukları hal üzere devam etmektedirler: Bunlar küfürleri üzere, şunlar da şirkleri üzeredir.
94178. Metin
وَإِذْ قَدْ تَقَرَّرَ وَجْهُ الْإِشْكَالِ وَكَانَ مَظْنُونًا أَنَّهُ مَلْحُوظٌ لِلْمُفَسِّرِينَ إِجْمَالًا أَوْ تَفْصِيلًا فَقَدْ تَعَيَّنَ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ لَيْسَ وَارِدًا عَلَى مَا يَتَبَادَرُ مِنْ ظَاهِرِهِ فِي مُفْرَدَاتِهِ أَوْ تَرْكِيبِهِ، فَوَجَبَ صَرْفُهُ عَنْ ظَاهِرِهِ، إِمَّا بِصَرْفِ تَرْكِيبِ الْخَبَرِ عَنْ ظَاهِرِ الْإِخْبَارِ وَهُوَ إِفَادَةُ الْمُخَاطَبِ النِّسْبَةَ الْخَبَرِيَّةَ الَّتِي تَضَمَّنَهَا التَّرْكِيبُ، بِأَنْ يُصْرَفَ الْخَبَرُ إِلَى أَنَّهُ مُسْتَعْمَلٌ فِي مَعْنًى مَجَازِيٍّ لِلتَّرْكِيبِ. وَإِمَّا بِصَرْفِ بَعْضِ مُفْرَدَاتِهِ الَّتِي اشْتَمَلَ عَلَيْهَا التَّرْكِيبُ عَنْ ظَاهِرِ مَعْنَاهَا إِلَى مَعْنَى مَجَازٍ أَوْ كِنَايَةٍ.
Müşkilatın yönü bu şekilde ortaya konulup müfessirlerin bunu icmâlen veya tafsîlen göz önünde bulundurdukları anlaşıldığına göre, bu sözün tekil kelimeleri veya terkibi bakımından ilk akla gelen zahirî anlamı üzere vaki olmadığı kesinleşmiştir. Dolayısıyla onu zahirinden çevirmek zorunlu olmuştur: Ya haber cümlesinin terkibi zahirî haber verme anlamından -ki o da muhataba terkibin içerdiği haberî nispeti bildirmektir- çevrilerek haberin terkibî mecazî bir anlamda kullanıldığı kabul edilir; ya da terkibin içerdiği tekil kelimelerin bir kısmı zahirî anlamlarından mecaz veya kinaye anlamına çevrilir.
94179. Metin
فَمِنَ الْمُفَسِّرِينَ مَنْ سَلَكَ طَرِيقَةَ صَرْفِ الْخَبَرِ عَنْ ظَاهِرِهِ. وَمِنْهُمْ مَنْ أَبْقَوُا الْخَبَرَ عَلَى
Müfessirlerden bir kısmı haberi zahirinden çevirme yolunu tutmuştur. Bir kısmı ise haberi
94180. Metin
ظَاهِرِ اسْتِعْمَالِهِ وَسَلَكُوا طَرِيقَةَ صَرْفِ بَعْضِ كَلِمَاتِهِ عَنْ ظَاهِرِ مَعَانِيهَا وَهَؤُلَاءِ مِنْهُمْ مَنْ تَأَوَّلَ لَفَظَ مُنْفَكِّينَ وَمِنْهُمْ مَنْ تَأَوَّلَ مَعْنَى حَتَّى وَمِنْهُمْ مَنْ تَأَوَّلَ رَسُولٌ، وَبَعْضُهُمْ جَوَّزَ فِي الْبَيِّنَةُ وَجْهَيْنِ.
kullanıldığı zahirî hali üzere bırakıp bazı kelimelerini zahirî anlamlarından çevirme yoluna gitmişlerdir. Bunlardan kimi { مُنْفَكِّينَ } lafzını, kimi { حَتَّى } edatının anlamını, kimi de { رَسُولٌ } lafzını tevil etmiş; bazıları da { الْبَيِّنَةُ } hakkında iki vechi caiz görmüştür.
94181. Metin
وَقَدْ تَعَدَّدَتْ أَقْوَالُ الْمُفَسِّرِينَ فَبَلَغَتْ بِضْعَةَ عَشَرَ قَوْلًا ذَكَرَ الْأَلُوسِيُّ أَكْثَرَهَا وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ مُعْظَمَهَا غَيْرَ مَعْزُوٍّ، وَتَدَاخَلَ بَعْضُ مَا ذَكَرَهُ الْأَلُوسِيُّ وَزَادَ أَحَدُهُمَا مَا لَمْ يَذْكُرْهُ الْآخَرُ.
Müfessirlerin görüşleri çeşitlenerek on küsur kavle ulaşmıştır. Âlûsî bunların çoğunu zikretmiş, Kurtubî de büyük kısmını kime ait olduğunu belirtmeksizin aktarmıştır. Âlûsî'nin zikrettiklerinin bir kısmı birbiriyle iç içe geçmiş, biri diğerinin zikretmediğini ilave etmiştir.
94182. Metin
وَمَرَاجِعُ تَأْوِيل الْآيَة تؤول إِلَى خَمْسَةٍ.
Ayetin tevillerinin dayandığı ana esaslar beşe dönmektedir:
94183. Metin
الْأَوَّلُ: تَأْوِيلُ الْجُمْلَةِ بأسرها بِأَن يؤوّل الْخَبَرُ إِلَى مَعْنَى التَّوْبِيخِ وَالتَّعْجِيبِ، وَإِلَى هَذَا ذَهَبَ الْفَرَّاءُ وَنِفْطَوَيْهِ وَالزَّمَخْشَرِيُّ.
Birincisi: Haberin azarlama ve hayret bildirme anlamına tevil edilmesi suretiyle cümlenin tamamının tevil edilmesidir. Ferrâ, Niftaveyh ve Zemahşerî bu görüşe meyletmiştir.
94184. Metin
الثَّانِي: تَأْوِيلُ مَعْنَى مُنْفَكِّينَ بِمَعْنَى الْخُرُوجِ عَنْ إِمْهَالِ اللَّهِ إِيَّاهُمْ وَمَصِيرِهِمْ إِلَى مُؤَاخَذَتِهِمْ، وَهُوَ لِابْنِ عَطِيَّةَ.
İkincisi: { مُنْفَكِّينَ } kelimesinin anlamının, Allah'ın kendilerine tanıdığı mühletten çıkıp cezalandırılmalarına varmaları şeklinde tevil edilmesidir ki bu İbn Atiyye'nin görüşüdür.
94185. Metin
الثَّالِثُ: تَأْوِيلُ مُتَعَلِّقُ مُنْفَكِّينَ بِأَنَّهُ عَنِ الْكُفْرِ وَهُوَ لِعَبْدِ الْجَبَّارِ، أَوْ عَنِ الِاتِّفَاقِ عَلَى الْكُفْرِ وَهُوَ لِلْفَخْرِ وَأَبِي حَيَّانَ. أَوْ مُنْفَكِّينَ عَنِ الشَّهَادَةِ لِلرَّسُولِ ﷺ بِالصِّدْقِ قَبْلَ بِعْثَتِهِ وَهُوَ لِابْنِ كَيْسَانَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْمُلَقَّبِ بِالْأَصَمِّ، أَوْ مُنْفَكِّينَ عَنِ الْحَيَاةِ، أَيْ هَالِكِينَ، وَعُزِيَ إِلَى بَعْضِ اللُّغَوِيِّينَ.
Üçüncüsü: { مُنْفَكِّينَ } lafzının müteallakının 'küfürden [ayrılmak]' şeklinde tevil edilmesidir ki bu Abdülcebbâr'a aittir; yahut 'küfür üzerindeki ittifaktan [ayrılmak]' şeklinde tevilidir ki bu Fahreddin ve Ebû Hayyân'a aittir; yahut peygamberliğinden önce Resul'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğruluğuna şahitlik etmekten ayrılmalarıdır ki bu el-Asam lakaplı Abdurrahman b. Keysân'a aittir; yahut hayattan ayrılmaları, yani helak olmalarıdır ki bu da bazı dilcilere nispet edilmiştir.
94186. Metin
الرَّابِعُ: تَأْوِيلُ حَتَّى أَنَّهَا بِمَعْنَى (إِنَّ) الِاتِّصَالِيَّةَ. وَالتَّقْدِيرُ: وَإِنْ جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ.
Dördüncüsü: { حَتَّى } edatının şart bildiren bitiştirici 'in' (وَإِنْ) anlamında tevil edilmesidir. Buna göre takdir: «Kendilerine apaçık delil gelse bile» şeklindedir.
94187. Metin
الْخَامِسُ: تَأْوِيلُ رَسُولٌ بِأَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَتْلُو عَلَيْهِمْ صُحُفًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَهُوَ فِي مَعْنَى قَوْله تَعَالَى: يَسْئَلُكَ أَهْلُ الْكِتابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتاباً مِنَ السَّماءِ [النِّسَاء:
Beşincisi: { رَسُولٌ } kelimesinin, kendilerine Allah katından sayfalar okuyan meleklerden bir elçi şeklinde tevil edilmesidir; bu durum Yüce Allah'ın şu buyruğu anlamındadır: { يَسْئَلُكَ أَهْلُ الْكِتابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتاباً مِنَ السَّماءِ } [en-Nisâ:
94188. Metin
١٥٣] وَعَزَاهُ الْفَخْرُ إِلَى أَبِي مُسْلِمٍ وَهُوَ يَقْتَضِي صَرْفَ الْخَبَرِ إِلَى التَّهَكُّمِ.
153] “Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor.” Fahreddin bu görüşü Ebû Müslim'e nispet etmiştir ve bu da haberin istihzaya (alay yollu ifadeye) hamledilmesini gerektirir.
94189. Metin
هَذَا وَالْمُرَادُ بِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ أَنَّهُمْ كَفَرُوا برسالة مُحَمَّد ﷺ مثل مَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ [الْحَشْر: ١١] .
Bununla birlikte { الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ } ifadesiyle kastedilen, Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ } [el-Haşr: 11] “Münafıklık edenlerin, Ehl-i Kitap'tan inkâr eden kardeşlerine şöyle dediklerini görmedin mi?” buyruğunda olduğu gibi Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini inkâr etmiş olmalarıdır.
94190. Metin
وَأَنْتَ لَا يَعُوزُكَ إِرْجَاعُ أَقْوَالِ الْمُفَسِّرِينَ إِلَى هَذِهِ الْمَعَاقِدِ فَلَا نَحْتَاجُ إِلَى التَّطْوِيلِ بِذِكْرِهَا فَدُونَكَ فَرَاجِعْهَا إِنْ شِئْتَ، فَبِنَا أَنْ نَهْتَمَّ بِتَفْسِيرِ الْآيَةِ عَلَى الْوَجْهِ الْبَيِّنِ.
Müfessirlerin sözlerini bu ana esaslara irca etmek senin için zor değildir; bu yüzden onları tek tek sayıp sözü uzatmaya ihtiyacımız yoktur, dilersen onlara kendin müracaat edebilirsin. Şimdi bize düşen, ayeti en açık ve anlaşılır şekilde tefsir etmeye odaklanmaktır.
94191. Metin
إِنَّ هَذِهِ الْآيَاتِ وَرَدَتْ مَوْرِدَ إِقَامَةِ الْحُجَّةِ عَلَى الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَعَلَى
Bu ayetler, Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenlere ve [müşriklere]
94192. Metin
الْمُشْرِكِينَ بِأَنَّهُمْ مُتَنَصِّلُونَ مِنَ الْحَقِّ مُتَعَلِّلُونَ لِلْإِصْرَارِ عَلَى الْكُفْرِ عِنَادًا، فَلْنَسْلُكْ بِالْخَبَرِ مَسْلَكَ مَوْرِدِ الْحُجَّةِ لَا مَسْلَكَ إِفَادَةِ النِّسْبَةِ الْخَبَرِيَّةِ فَتَعَيَّنَ عَلَيْنَا أَنْ نَصْرِفَ التَّرْكِيبَ عَنِ اسْتِعْمَالِ ظَاهِرِهِ إِلَى اسْتِعْمَالٍ مَجَازِيٍّ عَلَى طَرِيقَةِ الْمَجَازِ الْمُرْسَلِ الْمُرَكَّبِ مِنْ قَبِيلِ اسْتِعْمَالِ الْخَبَرِ فِي الْإِنْشَاءِ وَالِاسْتِفْهَامِ فِي التَّوْبِيخِ وَنَحْوِ ذَلِكَ الَّذِي قَالَ فِيهِ التفتازانيّ فِي «الْمُطَوَّلِ» : إِنَّ بَيَانَ أَنَّهُ مِنْ أَيِّ أَنْوَاعِ الْمَجَازِ هُوَ مِمَّا لَمْ يَحُمْ أَحَدٌ حَوْلَهُ. وَالَّذِي تَصَدَّى السَّيِّدُ الشَّرِيفُ لِبَيَانِهِ بِمَا لَا يُبْقِي فِيهِ شُبْهَةً.
Müşriklere [karşı], onların haktan kaçındıklarını ve inatla küfürde ısrar etmek için bahaneler uydurduklarını ortaya koyarak hüccet getirme makamında gelmiştir. Dolayısıyla bu haberi, haberî nispeti bildirme yoluyla değil, hüccet ikame etme yoluyla ele almalıyız. Bu durumda bu terkibi zahiri kullanımından çıkarıp haberin inşa, istifhamın (soru sorma) tevbih (azarlama) makamında kullanılması kabilinden mürekkep mecaz-ı mürsel yoluyla mecazi bir kullanıma hamletmemiz gerekir. Nitekim Teftâzânî el-Mutavvel'de bunun hangi mecaz türünden olduğunun beyanı hakkında: «Bu, etrafında kimsenin dolaşmadığı bir husustur» demiş; Seyyid Şerîf ise geride hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde bunu açıklamaya girişmiştir.
94193. Metin
فَهَذَا الْكَلَامُ مَسُوقٌ مَسَاقَ نَقْلِ الْأَقْوَالِ الْمُسْتَغْرَبَةِ الْمُضْطَرِبَةِ الدَّالَّةِ عَلَى عَدَمِ ثَبَاتِ آرَاءِ أَصْحَابِهَا، فَهُوَ مِنَ الْحِكَايَةِ لِمَا كَانُوا يَعِدُونَ بِهِ فَهُوَ حِكَايَةٌ بِالْمَعْنَى كَأَنَّهُ قِيلَ: كُنْتُمْ تَقُولُونَ لَا نَتْرُكُ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ حَتَّى تَأْتِيَنَا الْبَيِّنَةُ، وَهَذَا تَعْرِيضٌ بِالتَّوْبِيخِ بِأُسْلُوبِ الْإِخْبَارِ الْمُسْتَعْمَلِ فِي إِنْشَاءِ التَّعْجِيبِ أَوِ الشِّكَايَةِ مِنْ صَلَفِ الْمُخْبَرِ عَنْهُ، وَهُوَ اسْتِعْمَالٌ عَزِيزٌ بَدِيعٌ وَقَرِيبٌ مِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِما فِي قُلُوبِهِمْ قُلِ اسْتَهْزِؤُا إِنَّ اللَّهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ [التَّوْبَة: ٦٤] إِذْ عَبَّرَ بِصِيغَةِ يَحْذَرُ وَهُمْ إِنَّمَا تَظَاهَرُوا بِالْحَذَرِ وَلَمْ يَكُونُوا حَاذِرِينَ حَقًّا وَلِذَلِكَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: قُلِ اسْتَهْزِؤُا
Bu söz, sahiplerinin görüşlerindeki istikrarsızlığı gösteren garip ve tutarsız iddiaları nakletmek üzere sevk edilmiştir. Dolayısıyla onların vaat ettikleri şeyin bir hikâyesidir; mana ile yapılmış bir nakildir. Sanki şöyle denilmektedir: «Sizler: 'Bize apaçık delil gelinceye kadar üzerinde bulunduğumuz dini bırakmayız' diyordunuz.» Bu, hakkında haber verilen kimsenin kibrinden dolayı hayret uyandırma veya şikâyette bulunma anlamında kullanılan haber üslubuyla yapılmış üstü kapalı bir azarlamadır (tariz yoluyla tevbihtir). Bu çok nadir ve bedî‘ bir kullanımdır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna yakındır: { يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِما فِي قُلُوبِهِمْ قُلِ اسْتَهْزِؤُا إِنَّ اللَّهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ } [et-Tevbe: 64] “Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin tepelerine indirilmesinden çekinirler. De ki: «Siz alay edin bakalım! Allah, o çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır.»” Zira { يَحْذَرُ } (çekinirler) kalıbıyla ifade edilmiştir; oysa onlar yalnızca çekiniyor gibi görünmüşler, gerçekte ise çekinmemişlerdi. Bu yüzden Yüce Allah: { قُلِ اسْتَهْزِؤُا } “De ki: «Alay edin bakalım!»” buyurmuştur.
94194. Metin
فَالْخَبَرُ مُوَجَّهٌ لكل سامع، ومضمومه قَوْلُ: «كَانَ صَدْرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَاشْتُهِرَ عَنْهُمْ وَعُرِفُوا بِهِ وَتَقَرَّرَ تَعَلُّلُ الْمُشْرِكِينَ بِهِ لأهل الْكتاب حَتَّى يَدْعُونَهُمْ إِلَى اتِّبَاعِ الْيَهُودِيَّةِ أَوِ النَّصْرَانِيَّةِ فَيَقُولُوا: لَمْ يَأْتِنَا رَسُولٌ كَمَا أَتَاكُمْ قَالَ تَعَالَى: أَنْ تَقُولُوا إِنَّما أُنْزِلَ الْكِتابُ عَلى طائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنا وَإِنْ كُنَّا عَنْ دِراسَتِهِمْ لَغافِلِينَ أَوْ تَقُولُوا لَوْ أَنَّا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتابُ لَكُنَّا أَهْدى مِنْهُمْ [الْأَنْعَام: ١٥٦، ١٥٧] .
Haber her dinleyene yöneliktir. Muhtevası ise şudur: «Ehl-i Kitap'tan sadır olan, onlardan meşhur olup bilinen bir söz vardı; Ehl-i Kitap müşrikleri Yahudiliğe veya Hristiyanlığa tabi olmaya davet ettiğinde, müşrikler de onlara karşı: 'Size geldiği gibi bize bir elçi gelmedi' diyerek bu sözü bahane ederlerdi.» Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَنْ تَقُولُوا إِنَّما أُنْزِلَ الْكِتابُ عَلى طائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنا وَإِنْ كُنَّا عَنْ دِراسَتِهِمْ لَغافِلِينَ أَوْ تَقُولُوا لَوْ أَنَّا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتابُ لَكُنَّا أَهْدى مِنْهُمْ } [el-En‘âm: 156-157] “«Kitap, bizden önce yalnız iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından gerçekten habersizdik» demeyesiniz yahut «Eğer bize de kitap indirilseydi, muhakkak onlardan daha doğru yolda olurduk» demeyesiniz diye...”
94195. Metin
وَتَقَرَّرَ تَعَلُّلُ أَهْلِ الْكِتَابِ بِهِ حِينَ يَدْعُوهُمُ النَّبِيءُ ﷺ لِلْإِسْلَامِ، قَالَ تَعَالَى: الَّذِينَ قالُوا إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّى يَأْتِيَنا بِقُرْبانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ [آل عمرَان: ١٨٣] الْآيَةَ.
Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ehl-i Kitap'ı İslam'a davet ettiğinde, bu gerekçeyi ileri sürmeleri onlar için de sabit bir mazeret haline gelmişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ قالُوا إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّى يَأْتِيَنا بِقُرْبانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ } [Âl-i İmrân: 183] “«Doğrusu Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamızı emretti» diyenler...”
94196. Metin
وَشُيُوعُهُ عَنِ الْفَرِيقَيْنِ قَرِينَةٌ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنْ سِيَاقِهِ دَمْغُهُمْ بِالْحُجَّةِ وَبِذَلِكَ كَانَ التَّعْبِيرُ بِالْمُضَارِعِ الْمُسْتَقْبَلِ فِي قَوْلِهِ: حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ مُصَادِفًا الْمَحَزَّ فَإِنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ ذَلِكَ قَبْلَ مَجِيءِ الرَّسُول ﷺ.
Bu sözün her iki fırkadan da yaygın olarak nakledilmesi, sözün sevk ediliş gayesinin onları delille susturmak olduğuna bir karinedir. Bu sebeple { حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ } kavlindeki istikbal bildiren muzari fiil tam hedefine isabet etmiştir; zira onlar bu sözü Resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmeden önce söylüyorlardı.
94197. Metin
وَقَرِيب مِنْهُ قَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَهْلِ الْكِتَابِ: وَلَمَّا جاءَهُمْ كِتابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِما مَعَهُمْ وَكانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ [الْبَقَرَة: ٨٩] .
Buna yakın bir ifade Yüce Allah'ın Ehl-i Kitap hakkındaki şu buyruğudur: { وَلَمَّا جاءَهُمْ كِتابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِما مَعَهُمْ وَكانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ } [el-Bakara: 89] “Kendilerine Allah katından, yanlarındakini doğrulayan bir kitap geldiği zaman —ki daha önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı— işte tanıdıkları o şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler.”
94198. Metin
وَحَاصِلُ الْمَعْنَى: أَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَقُولُونَ لَا نَتْرُكُ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ مِنَ الدِّينِ حَتَّى تَأْتِيَنَا الْبَيِّنَةُ، أَيِ الْعَلَامَةُ الَّتِي وُعِدْنَا بِهَا.
Mananın özü şudur: Sizler: «Bize beyyine, yani bize vadedilen alamet gelinceye kadar üzerinde bulunduğumuz dini terk etmeyiz» diyordunuz.
94199. Metin
وَقَدْ جَعَلَ ذَلِكَ تَمْهِيدًا وَتَوْطِئَةً لِقَوْلِهِ بَعْدَهُ: رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةً إِلَخْ.
Bu husus, bundan sonra gelen: { رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةً } “Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sayfaları okuyan bir elçi...” buyruğuna bir hazırlık ve mukaddime kılınmıştır.
94200. Metin
وَإِذِ اتَّضَحَ مَوْقِعُ هَذِهِ الْآيَةِ وَانْقَشَعَ إِشْكَالُهَا فَلْنَنْتَقِلْ إِلَى تَفْسِيرِ أَلْفَاظِ الْآيَةِ.
Bu ayetin konumu netleşip işkâli ortadan kalktığına göre, şimdi ayetin lafızlarının tefsirine geçebiliriz.
94201. Metin
فَالِانْفِكَاكُ: الْإِقْلَاعُ، وَهُوَ مُطَاوِعُ فَكَّهُ إِذَا فَصَلَهُ وَفَرَّقَهُ وَيُسْتَعَارُ لِمَعْنَى أَقْلَعَ عَنْهُ وَمُتَعَلِّقُ مُنْفَكِّينَ مَحْذُوفٌ دَلَّ عَلَيْهِ وَصْفُ الْمُتَحَدِّثِ عَنْهُمْ بِصِلَةِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَالتَّقْدِيرُ: مُنْفَكِّينَ عَنْ كُفْرِهِمْ وَتَارِكِينَ لَهُ، سَوَاءٌ كَانَ كُفْرُهُمْ إِشْرَاكًا بِاللَّهِ مِثْلَ كُفْرِ الْمُشْرِكِينَ أَوْ كَانَ كُفْرًا بِالرَّسُولِ ﷺ، فَهَذَا الْقَوْلُ صَادِرٌ مِنَ الْيَهُودِ الَّذِينَ فِي الْمَدِينَةِ وَالْقُرَى الَّتِي حَوْلَهَا وَيَتَلَقَّفُهُ الْمُشْرِكُونَ بِمَكَّةَ الَّذِينَ لَمْ يَنْقَطِعُوا عَنِ الِاتِّصَالِ بِأَهْلِ الْكِتَابِ مُنْذُ ظَهَرَتْ دَعْوَةُ الْإِسْلَامِ يَسْتَفْتُونَهُمْ فِي ابْتِكَارٍ مُخَلِّصٍ يَتَسَلَّلُونَ بِهِ
İnficâk (اَلِانْفِكَاكُ), vazgeçip ayrılmak demektir. Bir şeyi ayırıp böldüğünde kullanılan «fekkahu» fiilinin mutavaatıdır ve bir şeyden vazgeçmek manasında istiare yoluyla kullanılır. { مُنْفَكِّينَ } lafzının müteallakı mahzuftur; kendilerinden bahsedilenlerin { الَّذِينَ كَفَرُوا } sılasıyla nitelenmesi buna delalet etmektedir. Takdiri: «Küfürlerinden ayrılacak ve onu terk edecek değillerdi» şeklindedir. İster onların küfrü müşriklerin küfrü gibi Allah'a şirk koşmak olsun, ister Resul'ü (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkâr etmek olsun [fark etmez]. Bu söz, Medine ve çevresindeki köylerde bulunan Yahudilerden sadır olmakta ve Mekke'deki müşrikler tarafından da kapışılmaktaydı. Zira Mekkeli müşrikler İslam daveti ortaya çıktığından beri Ehl-i Kitap'la irtibatı kesmemişlerdi; kendilerini İslam'dan yüz çevirdikleri için kınayanların kınamasından
94202. Metin
عَنْ مَلَامِ مَنْ يَلُومُهُمْ عَلَى الْإِعْرَاضِ عَنِ الْإِسْلَامِ. وَكَذَلِكَ الْمُشْرِكُونَ الَّذِينَ حَوْلَ الْمَدِينَةِ مِنَ الْأَعْرَابِ مِثْلَ جُهَيْنَةَ وَغَطَفَانَ، وَمن أَفْرَاد المتنصرين بِمَكَّة أَو بِالْمَدِينَةِ.
sıyrılabilecekleri bir kurtuluş yolu bulmak amacıyla onlara danışıyorlardı. Aynı şekilde Medine civarındaki Cüheyne ve Gatafân gibi bedevi müşrikler ile Mekke ve Medine'deki münferit Hristiyanlar da böyle yapıyordu.
94203. Metin
وَقَدْ حَكَى اللَّهُ عَنِ الْيَهُودِ أَنَّهُمْ قَالُوا: إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّى يَأْتِيَنا بِقُرْبانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ [آل عمرَان: ١٨٣] ، وَقَالَ عَنْهُمْ: وَلَمَّا جاءَهُمْ كِتابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِما مَعَهُمْ وَكانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ [الْبَقَرَة: ٨٩] ، وَحَكَى عَنِ النَّصَارَى بِقَوْلِهِ تَعَالَى حِكَايَةً عَنْ عِيسَى: وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ [الصَّفّ: ٦] . وَقَالَ عَنِ الْفَرِيقَيْنِ: وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمانِكُمْ كُفَّاراً حَسَداً مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ [الْبَقَرَة: ١٠٩] ، وَحَكَى عَنِ الْمُشْرِكِينَ بِقَوْلِهِ: فَلَمَّا جاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا لَوْلا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسى [الْقَصَص: ٤٨] وَقَوْلُهُمْ: فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ [الْأَنْبِيَاء: ٥] .
Yüce Allah Yahudilerin: { إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّى يَأْتِيَنا بِقُرْبانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ } [Âl-i İmrân: 183] “«Doğrusu Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamızı emretti»” dediklerini nakletmiş; haklarında da şöyle buyurmuştur: { وَلَمَّا جاءَهُمْ كِتابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِما مَعَهُمْ وَكانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ } [el-Bakara: 89] “Kendilerine Allah katından, yanlarındakini doğrulayan bir kitap geldiği zaman —ki daha önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı— işte tanıdıkları o şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler.” Hristiyanlardan ise İsa'nın dilinden aktararak şöyle buyurmuştur: { وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ } [es-Saf: 6] “«...ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir elçiyi müjdeleyici olarak [geldim].» Fakat onlara apaçık delillerle gelince: «Bu apaçık bir büyüdür» dediler.” Her iki fırka hakkında da: { وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمانِكُمْ كُفَّاراً حَسَداً مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ } [el-Bakara: 109] “Ehl-i Kitap'tan birçoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki hasetten ötürü sizi imanınızdan sonra tekrar kâfirlere döndürmek istedi” buyurmuştur. Müşriklerden ise: { فَلَمَّا جاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنا قالُوا لَوْلا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسى } [el-Kasas: 48] “Fakat tarafımızdan kendilerine hak gelince: «Musa'ya verilenin benzeri ona da verilseydi ya!» dediler” ve onların: { فَلْيَأْتِنا بِآيَةٍ كَما أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ } [el-Enbiyâ: 5] “«O halde öncekilerin gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirsin»” sözlerini nakletmiştir.
94204. Metin
وَلَمْ يَخْتَلِفْ أَهْلُ الْكِتَابَيْنِ فِي أَنَّهُمْ أُخِذَ عَلَيْهِمُ الْعَهْدُ بِانْتِظَارِ نَبِيءٍ يَنْصُرُ الدِّينَ الْحَقَّ وَجُعِلَتْ عَلَامَاتُهُ دَلَائِلَ تَظْهَرُ مِنْ دَعْوَتِهِ كَقَوْلِ التَّوْرَاةِ فِي سِفْرِ التَّثْنِيَةِ: «أقيم لَهُم نبيئا مِنْ وَسَطِ إِخْوَتِهِمْ مِثْلَكَ وَأَجْعَلُ كَلَامِي فِي فَمِهِ» . ثُمَّ قَوْلُهَا فِيهِ: «وَأَمَّا النَّبِيءُ الَّذِي يَطْغَى فَيَتَكَلَّمُ كَلَامًا لَمْ أُوصِهِ أَنْ يَتَكَلَّمَ بِهِ فَيَمُوت ذَلِك النبيء وَإِنْ قُلْتَ فِي قَلْبِكَ كَيْفَ نَعْرِفُ الْكَلَامَ الَّذِي لَمْ يَتَكَلَّمْ بِهِ الرَّبُّ فَمَا تَكَلَّمَ بِهِ النَّبِيءُ بِاسْمِ الرَّبِّ وَلَمْ يَحْدُثْ وَلَمْ يَصِرْ فَهُوَ
İki kitap ehli de hak dine yardım edecek bir peygamberi beklemekle ahit altına alındıkları hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Tevrat'ın Tesniye kitabındaki: «Onlar için kardeşlerinin arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım» ifadesinde olduğu gibi, onun alametleri de davetinde açıkça görülecek deliller kılınmıştır. Devamında ise şöyle denilmektedir: «Fakat söylemesini emretmediğim bir sözü haddini aşarak benim adıma söyleyen peygamber ölecektir. Eğer kalbinde: 'Rabbin söylemediği sözü nasıl bileceğiz?' dersen; peygamber Rabbin adına konuştuğu zaman o söz gerçekleşmez ve vuku bulmazsa, işte o,
94205. Metin
الْكَلَامُ الَّذِي لَمْ يَتَكَلَّمْ بِهِ الرَّبُّ (الْإِصْحَاحُ الثَّامِنَ عَشَرَ) . وَقَوْلُ الْإِنْجِيلِ: «وَأَنَا أَطْلُبُ مِنَ الْأَبِ فَيُعْطِيكُمْ مُعَزِّيًا آخَرَ لِيَمْكُثَ مَعَكُمْ إِلَى الْأَبَدِ (أَيْ شَرِيعَتُهُ لِأَنَّ ذَاتَ النَّبِيءِ لَا تَمْكُثُ إِلَى الْأَبَدِ) رُوحُ الْحَقُّ الَّذِي لَا يَسْتَطِيعُ الْعَالَمُ أَنْ يَقْبَلَهُ لِأَنَّهُ لَا يَرَاهُ وَلَا يَعْرِفُهُ (يُوحَنَّا الْإِصْحَاحُ الرَّابِعَ عَشَرَ الْفِقْرَةُ ٦) «وَأَمَّا الْمُعَزِّي الرُّوحُ الْقُدُسُ الَّذِي سَيُرْسِلُهُ الْأَبُ بِاسْمِي فَهُوَ يعلمكم كل شَيْءٍ وَيُذَكِّرُكُمْ بِكُلِّ مَا قُلْتُهُ لَكُمْ (يُوحَنَّا الْإِصْحَاحُ الرَّابِعَ عَشَرَ فِقْرَةُ ٢٦) .
Rabbin söylemediği sözdür» (On Sekizinci Bap). İncil'in şu sözü de böyledir: «Ben de Baba'dan isteyeceğim ve O, sonsuza dek sizinle kalsın diye size başka bir Tesellici verecektir (yani onun şeriatı kalacaktır, çünkü peygamberin bizzat kendisi sonsuza dek kalmaz); O, dünyanın kabul edemeyeceği Hakikat Ruhu'dur; çünkü dünya O'nu ne görür ne de tanır» (Yuhanna, On Dördüncü Bap, 16. Ayet). «Baba'nın benim adımla göndereceği Tesellici Kutsal Ruh, O size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi aklınıza getirecektir» (Yuhanna, On Dördüncü Bap, 26. Ayet).
94206. Metin
وَقَوْلُهُ: وَيَقُومُ أَنْبِيَاءُ كَذَبَةٌ كَثِيرُونَ، (أَيْ بَعْدَ عِيسَى) وَيُضِلُّونَ كَثِيرِينَ وَلَكِنَّ الَّذِي يَصْبِرُ إِلَى الْمُنْتَهَى (أَيْ يَبْقَى إِلَى انْقِرَاضِ الدُّنْيَا وَهُوَ مؤول بِبَقَاءِ دِينِهِ إِذْ لَا يَبْقَى أَحَدٌ حَيًّا إِلَى انْقِرَاضِ الدُّنْيَا) فَهَذَا يخلّص ويكرر بِبِشَارَةِ الْمَلَكُوتِ هَذِهِ فِي كُلِّ
Yine şöyle denilmektedir: «Birçok sahte peygamber türeyecek (yani İsa'dan sonra) ve birçoklarını saptıracak. Fakat sonuna kadar dayanan (yani dünyanın sonuna kadar baki kalan; bu da dininin baki kalmasıyla tevil edilir, zira dünyanın sonuna kadar hiç kimse hayatta kalmaz) kurtulacaktır. Ve bu Melekût müjdesi bütün
94207. Metin
الْمَسْكُونَةِ شَهَادَةً لِجَمِيعِ الْأُمَمِ ثُمَّ يَأْتِي الْمُنْتَهَى» ، أَيْ نِهَايَةُ الدُّنْيَا (مَتَّى الْإِصْحَاحُ الرَّابِعُ وَالْعِشْرُونَ) ، أَيْ فَهُوَ خَاتَمُ الرُّسُلِ كَمَا هُوَ بَيِّنٌ.
dünyada bütün milletlere bir şehadet olmak üzere duyurulacak, sonra da son gelecektir», yani dünyanın sonu (Matta, Yirmi Dördüncü Bap). Açıkça anlaşıldığı üzere bu, onun son peygamber olduğu anlamına gelmektedir.
94208. Metin
وَكَانَ أَحْبَارُهُمْ قَدْ أَسَاءُوا التَّأْوِيلَ لِلْبِشَارَاتِ الْوَارِدَةِ فِي كُتُبِهِمْ بِالرَّسُولِ الْمُقَفِّي وَأَدْخَلُوا عَلَامَاتٍ يَعْرِفُونَ بِهَا الرَّسُولَ ﷺ الْمَوْعُودَ بِهِ هِيَ مِنَ الْمُخْتَرَعَاتِ الْمَوْهُومَةِ فَبَقِيَ مَنْ خَلْفَهُمْ يَنْتَظِرُونَ تِلْكَ الْمُخْتَرَعَاتِ فَإِذَا لَمْ يَجِدُوهَا كَذَّبُوا الْمَبْعُوثَ إِلَيْهِمْ.
Onların din bilginleri (ahbâr), kitaplarında geçen ve sonradan gelecek elçiye dair müjdeleri yanlış tevil etmişler ve vadedilen Resul'ü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıyacakları asılsız ve kurmaca birtakım alametler uydurmuşlardı. Onların ardından gelenler de bu uydurma alametleri bekleyip durdular; bunları göremeyince de kendilerine gönderilen elçiyi yalanladılar.
94209. Metin
والْبَيِّنَةُ: الْحُجَّةُ الْوَاضِحَةُ وَالْعَلَامَةُ عَلَى الصِّدْقِ وَهُوَ اسْمٌ مَنْقُولٌ مِنَ الْوَصْفِ جَرَى عَلَى التَّأْنِيث لِأَنَّهُ مؤول بِالشَّهَادَةِ أَوِ الْآيَةِ.
Beyyine (الْبَيِّنَةُ): Açık hüccet ve doğruluğun alameti demektir. Sıfattan isimleşmiş bir kelimedir; 'şehadet' veya 'ayet' ile tevil edildiği için müennes kılınmıştır.
94210. Metin
وَلَعَلَّ إِيثَارَ التَّعْبِيرِ بِهَا هُنَا لِأَنَّهَا أَحْسَنُ مَا تُتَرْجَمُ بِهِ الْعِبَارَةُ الْوَاقِعَةُ فِي كُتُبِ أَهْلِ الْكِتَابِ مِمَّا يَحُومُ حَوْلَ مَعْنَى الشَّهَادَةِ الْوَاضِحَةِ لِكُلِّ مُتَبَصِّرٍ كَمَا وَقَعَ فِي إِنْجِيلِ مَتَّى لَفْظَ «شَهَادَةً لِجَمِيعِ الْأُمَمِ» ، (وَلَعَلَّ الْتِزَامَ هَذِهِ الْكَلِمَةِ هُنَا مَرَّتَيْنِ كَانَ لِهَذِهِ الْخُصُوصِيَّةِ) وَقَدْ ذُكِرَتْ مَعَ ذِكْرِ الصُّحُفِ الْأُولَى فِي قَوْلِهِ: وَقالُوا لَوْلا يَأْتِينا بِآيَةٍ مِنْ رَبِّهِ أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولى [طه: ١٣٣] .
Burada bu lafzın tercih edilmesinin sebebi, muhtemelen Ehl-i Kitap'ın kitaplarında geçen ve basiret sahipleri için açık şehadet manası etrafında dönen ifadenin en güzel tercümesi olmasıdır. Nitekim Matta İncili'nde «bütün milletlere bir şehadet» lafzı yer almıştır. (Belki de bu kelimenin burada iki defa tercih edilmesi bu hususiyetten ötürüdür). Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda ilk sahifelerle birlikte zikredilmiştir: { وَقالُوا لَوْلا يَأْتِينا بِآيَةٍ مِنْ رَبِّهِ أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولى } [Tâhâ: 133] “«Bize Rabbinden bir mucize getirseydi ya!» dediler. Onlara önceki sahifelerdeki açık delil gelmedi mi?”
94211. Metin
وَالظَّاهِرُ أَنَّ التَّعْرِيفَ فِي الْبَيِّنَةُ تَعْرِيفُ الْعَهْدِ الذِّهْنِيِّ، وَهُوَ أَنْ يُرَادَ مَعْهُودٌ بِنَوْعِهِ لَا بِشَخْصِهِ كَقَوْلِهِمُ: ادْخُلِ السُّوقَ، لَا يُرِيدُونَ سُوقًا مُعَيَّنَةً بَلْ مَا يُوجَدُ فِيهِ مَاهِيَّةُ سُوقٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرٍ:
{ الْبَيِّنَةُ } kelimesindeki belirlilik takısının (el-takısı), zihnî ahid (ahd-i zihnî) için olduğu zahirdir. Zihnî ahid, muayyen bir şahsın değil, cinsin kastedilmesidir; tıpkı insanların belirli bir çarşıyı değil de çarşı mahiyetine sahip herhangi bir yeri kastederek «çarşıya gir» demeleri gibidir. Züheyr'in şu beyti de bundandır:
94212. Metin
وَمَا الْحَرْبُ إِلَّا مَا عَلِمْتُمْ وَذُقْتُمُ وَلِذَلِكَ قَالَ عُلَمَاءُ الْبَلَاغَةِ: إِنَّ الْمُعَرَّفَ بِهَذِهِ اللَّامِ هُوَ فِي الْمَعْنَى نَكِرَةٌ فَكَأَنَّهُ قِيلَ حَتَّى تَأْتِيَهُمْ بَيِّنَةٌ.
«Savaş, ancak bildiğiniz ve tattığınız şeydir.» Bu yüzden belagat âlimleri şöyle demişlerdir: Bu lâm ile marife kılınan kelime mana bakımından nekredir; dolayısıyla sanki { حَتَّى تَأْتِيَهُمْ بَيِّنَةٌ } denilmiş gibidir.
94213. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التَّعْرِيفُ لِمَعْهُودٍ عِنْدَ الْمُخْبَرِ عَنْهُمْ، أَيِ الْبَيِّنَةُ الَّتِي هِيَ وَصَايَا أَنْبِيَائِهِمْ فَهِيَ مَعْهُودَةٌ عِنْدَ كُلِّ فَرِيقٍ مِنْهُمْ وَإِنِ اخْتَلَفُوا فِي تَخَيُّلِهَا وَابْتَعَدُوا فِي تَوَهُّمِهَا بِمَا تُمْلِيهِ عَلَيْهِ تَخَيُّلَاتُهُمْ وَاخْتِلَاقُهُمْ.
Bu belirliliğin, haklarında haber verilenlerin zihninde malum olan bir şey (ahd-i haricî) için olması da caizdir; yani peygamberlerinin vasiyetleri olan beyyinedir. Dolayısıyla hayallerinin ve uydurmalarının kendilerine dikte ettiği şeylerle onun tasavvurunda ihtilafa düşseler ve vehimlerinde haktan uzaklaşsalar bile, her iki fırkanın nezdinde de bu beyyine malumdur.
94214. Metin
وَأُوثِرَتْ كَلِمَةُ الْبَيِّنَةُ لِأَنَّهَا تُعَبِّرُ عَنِ الْمَعْنَى الْوَارِدِ فِي كَلَامِهِمْ وَلِذَلِكَ نَرَى مَادَّتَهَا مُتَكَرِّرَةً فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ فِي هَذَا الْغَرَضِ كَمَا فِي قَوْلِهِ: أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولى [طه: ١٣٣] وَقَوْلِهِ: فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ [الصَّفّ:
{ الْبَيِّنَةُ } kelimesi onların sözlerinde geçen manayı tam olarak ifade ettiği için tercih edilmiştir. Bu yüzden bu kökün Kur'an'ın birçok ayetinde aynı maksatla tekrarlandığını görmekteyiz; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولى } [Tâhâ: 133] “Onlara önceki sahifelerdeki açık delil gelmedi mi?” ve: { فَلَمَّا جاءَهُمْ بِالْبَيِّناتِ قالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ } [es-Saf:
94215. Metin
٦]
6] “Fakat onlara apaçık delillerle gelince: «Bu apaçık bir büyüdür» dediler.”
94216. Metin
وَقَوْلِهِ: مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ [الْبَقَرَة: ١٠٩] وَقَالَ عَنِ الْقُرْآنِ: هُدىً لِلنَّاسِ وَبَيِّناتٍ مِنَ الْهُدى وَالْفُرْقانِ [الْبَقَرَة: ١٨٥] .
Ve: { مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ } [el-Bakara: 109] “Hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra...” buyurmuştur. Kur'an hakkında da şöyle buyurmuştur: { هُدىً لِلنَّاسِ وَبَيِّناتٍ مِنَ الْهُدى وَالْفُرْقانِ } [el-Bakara: 185] “İnsanlara doğru yolu gösteren, hidayeti ve hakkı batıldan ayıran apaçık deliller olarak...”
94217. Metin
ومِنْ فِي قَوْلِهِ: مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ بَيَانِيَّةٌ بَيَانٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا.
{ مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ } kavlindeki { مِنْ } edatı beyaniyedir; { الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesini açıklamaktadır.
94218. Metin
وَإِنَّمَا قَدَّمَ أَهْلَ الْكِتَابِ عَلَى الْمُشْرِكِينَ هُنَا مَعَ أَنَّ كُفْرَ الْمُشْرِكِينَ أَشَدُّ مِنْ كُفْرِ أَهْلِ الْكِتَابِ لِأَنَّ لِأَهْلِ الْكِتَابِ السَّبْقُ فِي هَذَا الْمَقَامِ فَهُمُ الَّذِينَ بَثُّوا بَيْنَ الْمُشْرِكِينَ شُبْهَةَ انْطِبَاقِ الْبَيِّنَةِ الْمَوْصُوفَةِ بَيْنَهُمْ فَأَيَّدُوا الْمُشْرِكِينَ فِي إِنْكَارِ نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ بِمَا هُوَ أَتْقَنُ مِنْ تُرَّهَاتِ الْمُشْرِكِينَ إِذْ كَانَ الْمُشْرِكُونَ أُمِّيِّينَ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا مِنْ أَحْوَالِ الرُّسُلِ وَالشَّرَائِعِ، فَلَمَّا صَدَمَتْهُمُ الدَّعْوَةُ الْمُحَمَّدِيَّةُ فَزِعُوا إِلَى الْيَهُودِ لِيَتَلَقَّوْا مِنْهُمْ مَا يَرُدُّونَ بِهِ تِلْكَ الدعْوَة وخاصة بعد مَا هَاجَرَ النَّبِيءُ ﷺ إِلَى الْمَدِينَةِ.
Müşriklerin küfrü Ehl-i Kitap'ın küfründen daha şiddetli olduğu halde burada Ehl-i Kitap'ın müşriklerden önce zikredilmesinin sebebi, bu makamda önceliğin Ehl-i Kitap'a ait olmasıdır. Zira aralarında nitelenen beyyinenin [Muhammed'e] uyup uymadığı şüphesini müşrikler arasına yayanlar onlardır. Böylece müşriklerin Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini inkâr etmelerini, müşriklerin kendi saçmalıklarından daha muhkem gerekçelerle desteklemiş oldular; çünkü müşrikler ümmi idiler, elçilerin ve şeriatların hallerine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Muhammedî davet kendilerini sarsınca, özellikle de Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra, bu daveti geri çevirebilecekleri gerekçeler almak üzere Yahudilere sığındılar.
94219. Metin
فَالْمَقْصُودُ بِالْإِبْطَالِ ابْتِدَاءً هُوَ دَعْوَى أَهْلِ الْكِتَابِ، وَأَمَّا الْمُشْرِكُونَ فَتَبَعٌ لَهُمْ.
Dolayısıyla ilk olarak iptal edilmesi hedeflenen şey Ehl-i Kitap'ın iddiasıdır; müşrikler ise bu hususta onlara tabidir.
94220. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْكَلَامُ انْتَهَى عِنْدَ قَوْلِهِ: حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ، فَيَكُونُ الْوَقْفُ هُنَاكَ وَيَكُونُ قَوْلُهُ: رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ إِلَى آخِرِهَا جُمْلَةً مُسْتَأْنَفَةً اسْتِئْنَافًا بَيَانِيًّا وَهُوَ قَوْلُ الْفَرَّاءِ، أَيْ هِيَ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ، يَعْنِي لِأَنَّ مَا فِي الْبَيِّنَةِ مِنَ الْإِبْهَامِ يُثِيرُ سُؤَالَ سَائِلٍ عَنْ صِفَةِ هَذِهِ الْبَيِّنَةِ، وَهِيَ جُمْلَةٌ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ جُمْلَةِ لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا ... مُنْفَكِّينَ إِلَى آخِرِهَا وَبَيْنَ جُمْلَةِ: وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ [الْبَيِّنَة: ٤] .
Bil ki, sözün { حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ } ifadesinde nihayete ermiş olması caizdir. Bu durumda orada vakıf yapılır ve { رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ } kavlinden cümlenin sonuna kadar olan kısım istînâf-ı beyânî olarak yeni bir müstakil cümle olur. Bu Ferrâ'nın görüşüdür; yani «O beyyine Allah katından bir elçidir» takdirindedir. Zira beyyine lafzındaki kapalılık, bir kimsenin bu beyyinenin sıfatını sormasına yol açar. Bu cümle, { لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا ... مُنْفَكِّينَ } cümlesi ile { وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } [el-Beyyine: 4] cümlesi arasında yer alan bir ara cümledir (cümle-i mu'terizadır).
94221. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَسُولٌ بَدَلًا مِنَ الْبَيِّنَةُ فَيَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ مِنْ تَمَامِ لَفْظِ «بَيِّنَةٍ» فَيَكُونُ مِنْ حِكَايَةِ مَا زَعَمُوهُ. أُرِيدَ إِبْطَالُ مَعَاذِيرِهِمْ وَإِقَامَةُ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ بِأَنَّ الْبَيِّنَةَ الَّتِي يَنْتَظِرُونَهَا قَدْ حَلَّتْ وَلَكِنَّهُمْ لَا يَتَدَبَّرُونَ أَوْ لَا يُنْصِفُونَ أَوْ لَا يَفْقَهُونَ، قَالَ تَعَالَى: فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ [الْبَقَرَة: ٨٩] .
{ رَسُولٌ } lafzının { الْبَيِّنَةُ } lafzından bedel olması da caizdir. Bu takdirde onun «beyyine» lafzının tamamlayıcısı olması gerekir ve onların iddia ettikleri sözün hikâyesinden olur. Burada onların mazeretlerini çürütmek ve bekledikleri beyyinenin artık geldiğini, fakat onların düşünmediklerini yahut insaf etmediklerini ya da anlamadıklarını ortaya koyarak aleyhlerine hüccet getirmek murat edilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَلَمَّا جاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ } [el-Bakara: 89] “İşte tanıdıkları o şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler.”
94222. Metin
وَتَنْكِيرُ رَسُولٌ لِلنَّوْعِيَّةِ الْمُرَادِ مِنْهَا تَيْسِيرُ مَا يَسْتَصْعِبُ كَتَنْكِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَيَّاماً
{ رَسُولٌ } kelimesinin nekre getirilmesi nevi bildirmek içindir; bununla zor görünen şeyin kolaylaştırılması kastedilmiştir. Tıpkı Yüce Allah'ın şu buyruğundaki nekre kılma gibidir: { أَيَّاماً }
94223. Metin
مَعْدُوداتٍ
{ مَعْدُوداتٍ } “sayılı [günler]”
94224. Metin
[الْبَقَرَة: ١٨٤] وَقَوْلِ: المص كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ [الْأَعْرَاف: ١، ٢] .
[el-Bakara: 184] “Sayılı günler...” ve: { المص كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } [el-A‘râf: 1-2] “Elif. Lâm. Mîm. Sâd. Bu sana indirilen bir kitaptır...” buyruğundaki [nekrelik] gibi.
94225. Metin
وَفِي هَذَا التَّبْيِينِ إِبْطَالٌ لِمَعَاذِيرِهِمْ كَأَنَّهُ قِيلَ: فَقَدْ جَاءَتْكُمُ الْبَيِّنَةُ، عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَنْ تَقُولُوا مَا جاءَنا مِنْ بَشِيرٍ وَلا نَذِيرٍ فَقَدْ جاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ [الْمَائِدَة: ١٩] ، وَهُوَ يُفِيدُ
Bu açıklamada onların mazeretlerini boşa çıkarma vardır. Sanki şöyle denilmiştir: «İşte beyyine size gelmiştir!» Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu kabilindendir: { أَنْ تَقُولُوا مَا جاءَنا مِنْ بَشِيرٍ وَلا نَذِيرٍ فَقَدْ جاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ } [el-Mâide: 19] “«Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi» demeyesiniz diye; işte size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir.” Bu da
94226. Metin
أَنَّ الْبَيِّنَةَ هِيَ الرَّسُولُ وَذَلِكَ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ [الطَّلَاق: ١٠، ١١] .
beyyinenin bizzat o elçi olduğunu ifade eder. Bu durum Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: { قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ } [et-Talâk: 10-11] “Allah size bir zikir, Allah'ın ayetlerini size okuyan bir elçi indirmiştir.”
94227. Metin
فَأُسْلُوبُ هَذَا الرَّدِّ مِثْلَ أُسْلُوبِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَقالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعاً أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْأَنْهارَ خِلالَها تَفْجِيراً أَوْ تُسْقِطَ السَّماءَ كَما زَعَمْتَ عَلَيْنا كِسَفاً أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ قَبِيلًا أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقى فِي السَّماءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنا كِتاباً نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ إِلَّا بَشَراً رَسُولًا وَما مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جاءَهُمُ الْهُدى إِلَّا أَنْ قالُوا أَبَعَثَ اللَّهُ بَشَراً رَسُولًا
Bu reddin üslubu, Yüce Allah'ın şu buyruğunun üslubu gibidir: { وَقالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعاً أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْأَنْهارَ خِلالَها تَفْجِيراً أَوْ تُسْقِطَ السَّماءَ كَما زَعَمْتَ عَلَيْنا كِسَفاً أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ قَبِيلًا أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقى فِي السَّماءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنا كِتاباً نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ إِلَّا بَشَراً رَسُولًا وَما مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جاءَهُمُ الْهُدى إِلَّا أَنْ قالُوا أَبَعَثَ اللَّهُ بَشَراً رَسُولًا } “Dediler ki: «Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız; yahut senin hurmalardan ve üzümlerden bir bahçen olup aralarından çağıl çağıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe yükselmedikçe —ki oradan okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin yükselişine de inanmayız—.» De ki: «Rabbimi tenzih ederim! Ben yalnızca elçi olan bir beşer değil miyim?» Zaten insanlara hidayet geldiğinde onların iman etmelerine engel olan tek şey: «Allah bir beşeri mi elçi olarak gönderdi?» demeleri olmuştur.”
94228. Metin
[الْإِسْرَاء: ٩٠- ٩٤] .
[el-İsrâ: 90-94] “Dediler ki: «Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız; yahut senin hurmalardan ve üzümlerden bir bahçen olup aralarından çağıl çağıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe yükselmedikçe —ki oradan okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin yükselişine de inanmayız—.» De ki: «Rabbimi tenzih ederim! Ben yalnızca elçi olan bir beşer değil miyim?» Zaten insanlara hidayet geldiğinde onların iman etmelerine engel olan tek şey: «Allah bir beşeri mi elçi olarak gönderdi?» demeleri olmuştur.”
94229. Metin
وَفِي هَذَا تَذْكِيرٌ بِغَلَطِهِمْ فَإِنَّ كُتُبَهُمْ مَا وَعَدَتْ إِلَّا بِمَجِيءِ رَسُولٍ مَعَهُ شَرِيعَةٌ وَكِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَذَلِكَ مِمَّا يَنْدَرِجُ فِي قَوْلَةِ التَّوْرَاةِ: «وَأَجْعَلُ كَلَامِي فِي فَمِهِ» .
Bunda onların yaptıkları hatayı bir hatırlatma vardır; zira onların kitapları ancak beraberinde bir şeriat ve önündekini doğrulayan bir kitap bulunan bir elçinin gelişini vadetmişti. Bu da Tevrat'ın: «Sözlerimi onun ağzına koyacağım» ifadesinin kapsamına giren hususlardandır.
94230. Metin
وَقَوْلُ الْإِنْجِيلِ: «وَيُذَكِّرُكُمْ بِكُلِّ مَا قُلْتُهُ لَكُمْ» كَمَا تَقَدَّمَ آنِفًا، وَهُوَ مَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتابِ [الْمَائِدَة: ٤٨] لِأَنَّ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ لَمْ يَصِفَا النَّبِيءَ الْمَوْعُودَ بِهِ إِلَّا بِأَنَّهُ مِثْلُ مُوسَى أَوْ مِثْلُ عِيسَى، أَيْ فِي أَنَّهُ رَسُولٌ يُوحِي اللَّهُ إِلَيْهِ بِشَرِيعَةٍ، وَأَنَّهُ يُبَلِّغُ عَن الله وينطلق بِوَحْيِهِ، وَأَنَّ عَلَامَتَهُ هُوَ الصِّدْقُ كَمَا تَقَدَّمَ آنِفًا. قَالَ حُجَّةُ الْإِسْلَامِ فِي كِتَابِ «الْمُنْقِذِ مِنَ الضَّلَالِ» : «إِنَّ مَجْمُوعَ الْأَخْلَاقِ الْفَاضِلَةِ كَانَ بَالِغًا فِي نَبِيِّنَا إِلَى حَدِّ الْإِعْجَازِ وَإِنَّ مُعْجِزَاتِهِ كَانَتْ غَايَةً فِي الظُّهُورِ وَالْكَثْرَةِ» .
Yine az önce geçtiği üzere İncil'in: «Size söylediğim her şeyi aklınıza getirecektir» sözü de böyledir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna işaret etmektedir: { وَأَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتابِ } [el-Mâide: 48] “Sana da kendisinden önceki kitabı doğrulayıcı olarak bu Kitab'ı hak ile indirdik.” Çünkü Tevrat ve İncil, vadedilen peygamberi ancak Musa gibi yahut İsa gibi olmakla nitelemiştir; yani Allah'ın kendisine şeriat vahyettiği bir elçi olması, Allah'tan tebliğ edip O'nun vahyiyle konuşması ve az önce geçtiği üzere alametinin doğruluk olması bakımından. Hüccetü'l-İslam [Gazzâlî] el-Munkızu mine'd-Dalâl adlı kitabında şöyle demiştir: «Peygamberimizde bütün faziletli ahlak mucize derecesine ulaşmıştı ve onun mucizeleri son derece açık ve pek çoktu.»
94231. Metin
ومِنَ اللَّهِ مُتَعَلِّقٌ بِ رَسُولٌ وَلَمْ يَسْلُكْ طَرِيقَ الْإِضَافَةِ لِيَتَأَتَّى تَنْوِينُ رَسُولٌ فَيُشْعِرُ بِتَعْظِيمِ هَذَا الرَّسُول.
{ مِنَ اللَّهِ } car ve mecruru { رَسُولٌ } kelimesine müteallaktır. { رَسُولٌ } kelimesinin tenvin alabilmesi ve bu sayede bu elçinin yüceliğini hissettirmesi için izafet yolu tutulmamıştır.
94232. Metin
وَجُمْلَة يَتْلُوا صُحُفاً إِلَخْ صِفَةٌ ثَانِيَةٌ أَوْ حَالٌ، وَهِيَ إِدْمَاجٌ بِالثَّنَاءِ عَلَى الْقُرْآنِ إِذِ الظَّاهِرُ أَنَّ الرَّسُولَ الْمَوْعُودَ بِهِ فِي كُتُبِهِمْ لَمْ يُوصَفْ بِأَنَّهُ يَتْلُو صُحُفًا مُطَهَّرَةً.
{ يَتْلُوا صُحُفاً } cümlesi ikinci bir sıfat yahut haldir. Bu, Kur'an'ı övmeyi içeren bir idmaçtır (dolaylı anlatımdır); zira zahir olan şudur ki, onların kitaplarında vadedilen elçi tertemiz sayfalar okuyan biri olarak nitelenmemiştir.
94233. Metin
وَالتِّلَاوَةُ: إِعَادَةُ الْكَلَامِ دُونَ زِيَادَةٍ عَلَيْهِ وَلَا نَقْصٍ مِنْهُ سَوَاءٌ كَانَ كَلَامًا مَكْتُوبًا أَوْ مَحْفُوظًا عَنْ ظَهْرِ قلب، فَفعل يَتْلُوا مُؤْذِنٌ بِأَنَّهُ يَقْرَأُ عَلَيْهِمْ كَلَامًا لَا تُبَدَّلُ أَلْفَاظُهُ وَهُوَ الْوَحْيُ الْمُنَزَّلُ عَلَيْهِ.
Tilavet: İster yazılı bir metin olsun ister ezberden olsun, söze hiçbir ekleme ve çıkarma yapmaksızın onu tekrar etmektir. Dolayısıyla { يَتْلُوا } fiili, elçinin onlara lafızları asla değiştirilmeyen bir sözü, yani kendisine indirilen vahyi okuduğunu bildirmektedir.
94234. Metin
وَالصُّحُفُ: الْأَوْرَاقُ وَالْقَرَاطِيسُ الَّتِي تُجْعَلُ لِأَنْ يُكْتَبَ فِيهَا، وَتَكُونُ مِنْ رَقٍّ أَوْ جِلْدٍ، أَوْ مِنْ خِرَقٍ. وَتَسْمِيَةُ مَا يَتْلُوهُ الرَّسُولُ صُحُفاً مَجَازٌ بِعَلَاقَةِ الْأَيْلُولَةِ لِأَنَّهُ مَأْمُورٌ بِكِتَابَتِهِ فَهُوَ عِنْدُ تِلَاوَتِهِ سَيَكُونُ صُحُفًا، فَهَذَا الْمَجَازُ كَقَوْلِهِ: إِنِّي أَرانِي أَعْصِرُ خَمْراً [يُوسُف: ٣٦] . وَهَذَا إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ اللَّهَ أَمَرَ رَسُولَهُ ﷺ بِكِتَابَةِ الْقُرْآنِ فِي الصُّحُفِ وَمَا يُشْبِهُ الصُّحُفَ مِنْ أَكْتَافِ الشَّاءِ وَالْخِرَقِ وَالْحِجَارَةِ، وَأَنَّ الْوَحْيَ الْمُنَزَّلَ عَلَى الرَّسُولِ سُمِّيَ كِتَابًا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْكِتابَ يُتْلى عَلَيْهِمْ [العنكبوت: ٥١] لِأَجْلِ هَذَا الْمَعْنَى.
Suhuf (الصُّحُفُ): Üzerine yazı yazılmak üzere hazırlanan parşömen, deri veya kumaş parçalarından oluşan yapraklar ve kâğıtlardır. Resul'ün okuduğu vahyin { صُحُفاً } (sayfalar) olarak adlandırılması, akıbet (eylûlet) alakasıyla mecazdır; çünkü o vahyin yazılması emredilmiştir, dolayısıyla tilavet edildiği esnada gelecekte sahifeler haline gelecektir. Bu mecaz, [Hz. Yusuf'un rüyasını anlatan adamın] şu sözü gibidir: { إِنِّي أَرانِي أَعْصِرُ خَمْراً } [Yûsuf: 36] “Ben rüyamda şarap sıktığımı gördüm.” Bu ifade, Allah'ın Peygamberine (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı sahifelere ve koyun kürek kemikleri, bez parçaları ve taşlar gibi sahife benzeri nesnelere yazdırmasını emrettiğine bir işarettir. İşte bu manadan dolayı Resul'e indirilen vahiy Yüce Allah'ın şu buyruğunda kitap olarak isimlendirilmiştir: { أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْكِتابَ يُتْلى عَلَيْهِمْ } [el-Ankebût: 51] “Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?”
94235. Metin
وتعدية فعل يَتْلُوا إِلَى صُحُفاً مَجَازٌ مُرْسَلٌ مَشْهُورٌ سَاوَى الْحَقِيقَةَ قَالَ تَعَالَى:
{ يَتْلُوا } fiilinin { صُحُفاً } kelimesine geçişli kılınması (teaddi etmesi), hakikat derecesine ulaşmış meşhur bir mecaz-ı mürseldir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
94236. Metin
وَما كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتابٍ [العنكبوت: ٤٨] ، وَهُوَ بِاعْتِبَارِ كَوْنِ الْمَتْلُوِّ مَكْتُوبًا، وَإِنَّمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَتْلُو عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ عَنْ ظَهْرِ قلب وَلَا يقرأه مِنْ صحف فَمَعْنَى يَتْلُوا صُحُفاً يَتْلُو مَا هُوَ مَكْتُوبٌ فِي صُحُفٍ وَالْقَرِينَةُ ظَاهِرَةٌ وَهِيَ اشْتِهَارُ كَوْنِهِ ﷺ أمّيّا.
{ وَما كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتابٍ } [el-Ankebût: 48] “Sen bundan önce hiçbir kitap okumuyordun.” Bu kullanım, okunan şeyin yazılı olması itibarıyladır. Oysa Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı onlara sahifelerden okumuyor, ezberinden okuyordu. Dolayısıyla { يَتْلُوا صُحُفاً } ifadesinin anlamı, «sahifelerde yazılı olan şeyi okuyor» demektir. Bunun karinesi de zahirdir; o da onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmi oluşunun herkesçe bilinmesidir.
94237. Metin
وَوصف الصُّحُفُ بِ مُطَهَّرَةً وَهُوَ وَصْفٌ مُشْتَقٌّ مِنَ الطَّهَارَةِ الْمَجَازِيَّةِ، أَيْ كَوْنُ مَعَانِيهِ لَا لَبْسَ فِيهَا وَلَا تَشْتَمِلُ عَلَى مَا فِيهِ تَضْلِيلٍ، وَهَذَا تَعْرِيضٌ بِبَعْضِ مَا فِي أَيْدِي أَهْلِ الْكِتَابِ مِنَ التحريف والأوهام.
Sahifelerin { مُطَهَّرَةً } (tertemiz) şeklinde nitelenmesi, mecazi taharetten türemiş bir sıfattır; yani manalarında hiçbir kapalılık bulunmaması ve saptırıcı unsurlar içermemesidir. Bu, Ehl-i Kitap'ın elinde bulunan tahrifat ve vehimlerin bir kısmına üstü kapalı bir eleştiridir (tarizdir).
94238. Metin
وَوصف الصُّحُفُ الَّتِي يَتْلُوهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِأَنَّ فِيهَا كُتُبًا، وَالْكُتُبَ: جَمْعُ كِتَابٍ، وَهُوَ فِعَالٌ اسْمٌ بِمَعْنَى الْمَكْتُوبِ، فَمَعْنَى كَوْنِ الْكُتُبِ كَائِنَةً فِي الصُّحُفِ أَنَّ الصُّحُفَ الَّتِي يُكْتَبُ فِيهَا الْقُرْآنُ تَشْتَمِلُ عَلَى الْقُرْآنِ وَهُوَ يَشْتَمِلُ عَلَى مَا تَضَمَّنَتْهُ كُتُبُ الرُّسُلِ السَّابِقِينَ مِمَّا هُوَ خَالِصٌ مِنَ التَّحْرِيفِ وَالْبَاطِلِ، وَهَذَا كَمَا قَالَ تَعَالَى: مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ [الْبَقَرَة:
Allah Resulü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) okuduğu sahifelerin nitelenmesi, onların içinde kitapların bulunmasından ötürüdür. «Kütüb» (الْكُتُبَ), «kitap» kelimesinin çoğuludur; fı‘âl kalıbında olup «yazılmış şey» (mektûb) manasında bir isimdir. Kitapların bu sahifelerde bulunmasının anlamı şudur: Kur'an'ın yazıldığı sahifeler Kur'an'ı ihtiva eder; Kur'an da önceki elçilerin kitaplarının tahriften ve batıldan arınmış halini ihtiva eder. Bu, tıpkı Yüce Allah'ın şöyle buyurması gibidir: { مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ } [el-Bakara:
94239. Metin
٩٧] وَقَالَ: إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى [الْأَعْلَى: ١٨، ١٩] ، فَالْقُرْآنُ زُبْدَةُ مَا فِي الْكُتُبِ الْأُولَى وَمَجْمَعُ ثَمَرَتِهَا، فَأُطْلِقَ عَلَى ثَمَرَةِ الْكُتُبِ اسْمُ كُتُبٍ عَلَى وَجْهِ مَجَازِ الْجُزْئِيَّةِ.
97] “Önündekini doğrulayıcı olarak...” ve: { إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى } [el-A‘lâ: 18-19] “Şüphesiz bu, ilk sahifelerde, İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.” Dolayısıyla Kur'an, önceki kitaplarda bulunanların özü ve onların semeresinin toplandığı yerdir. Bu sebeple cüz'iyyet mecazı yoluyla kitapların semeresine «kitaplar» ismi verilmiştir.
94240. Metin
وَالْمُرَادُ بِالْكُتُبِ أَجْزَاءُ الْقُرْآنِ أَوْ سُوَرُهُ فَهِيَ بِمَثَابَةِ الْكُتُبِ.
Kitaplardan muradın Kur'an'ın cüzleri yahut sureleri olması da mümkündür; zira onlar da kitaplar mesabesindedir.
94241. Metin
وَالْقَيِّمَةُ: الْمُسْتَقِيمَةُ، أَيْ شَدِيدَةُ الْقِيَامِ الَّذِي هُوَ هُنَا مَجَازٌ فِي الْكَمَالِ وَالصَّوَابِ وَهَذَا مِنْ تَشْبِيهِ الْمَعْقُولِ بِالْمَحْسُوسِ تَشْبِيهًا بِالْقَائِمِ لِاسْتِعْدَادِهِ لِلْعَمَلِ النَّافِعِ، وَضِدَّهُ الْعِوَجُ قَالَ تَعَالَى: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً [الْكَهْف:
Kayyime (الْقَيِّمَةُ): Dosdoğru, yani son derece kâim demektir. Kıyam burada kemal ve doğruluk anlamında mecazdır. Bu, faydalı bir işe hazır olması bakımından ayakta durana (kâim) benzetilerek makul olanın somut olana benzetilmesidir; zıddı ise eğriliktir (ivec). Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً قَيِّماً } [el-Kehf: